SUBAŞI KÖYÜ YOLUNUN AÇILIŞ TÖRENİ
Sene 1973 idi. Gününü tam olarak hatırlıyorum… 30 Ekim... Kaymakam olarak görev yaptığım Erzincan’ın kendi merkezine en uzak ilçesi Kemaliye’de bir köy yolunun açılışını yapacaktık. Subaşı (eski adı Başekrek) Köyü. Aynı gün, aynı saatlerde İstanbul’da Boğaz Köprüsü’nün açılışı yapılıyordu.
Köy aslında yüzlerce yıllık. Ancak, Subaşı Köyü’nün yolu yoktu. Hayvan sırtında köye ulaşmak gerekiyordu. Her şey hayvan sırtında…
Köy yolu dersem ve Subaşı’nın coğrafi özelliklerinden söz etmezsem yaşamın zorluğu pek anlaşılamaz. Subaşı Köyü karşı “geçe”de (nehrin karşı tarafı) sırtını Munzur’a yaslamış gururlu ama mahzun bir köy. Kemaliye’ye yaklaşık 25 kilometre. İlçeye giden en kısa yol bir dağ yolu. Yaya ya da atla gitmek gerekir. Bu da katır sırtında Fırat’a (Karasu) inip nehri “kellek” ile geçerek şehir merkezine gelmek demek. Hayvan sırtında yaklaşık 10 kilometre. Bir de nehir geçişi var. Yaz aylarında bu yol zor da olsa aşılabiliyor. Ama kış aylarında zorunlu olmadıkça Kemaliye’ye gelebilmek olanağı yok. Doğal olarak kamu görevlilerinin bu köye ulaşabilmesi mümkün değil.
30.Ekim.1973 günü uzun uğraşlardan sonra Kabataş (Gecegü) üzerinden köye ulaşan ve Erzincan YSE İl Müdürlüğü ve Kemaliye Yol Birliği’nin el ele vererek yapımını tamamladığı Subaşı Köyü yolunun açılışını yapacağız. Sabah saatlerinde kasaba erkânı ile birlikte Subaşı Köyü’ne gittik. Köy Muhtarı İsmail İnkaya gerekli hazırlıkları yapmıştı. Tören alanına geldik. Bir taraftan halkla ve bir taraftan da İstanbul’dan yol açılışı için gelmiş olanlar ile konuşuyoruz.
Yaşlı bir kadını işaret ettiler. Yaşamı boyunca köyün dışına çıkmamıştı ve doğal olarak, taşıt araçlarını tanımıyordu ve nasıl kullanıldıklarını bilmiyordu. Taşıt aracı olarak önce yolu yapan “dozer”i ve “grader”i görmüş sonra da Kaymakam’ın “cip”ini. Çok korkmuştu. Yaşlı kadın bilmediği yeni bir dünyanın özellikleri ile tanışıyordu. Sanki yeniden dünyaya gelmiş gibi idi. Aslında ben de bu duruma inanamıyordum. Taşıt aracını bilmeyen, elektrik olmadığı için radyo ve televizyon gibi (ve de cep telefonu) araçlar olmadığından dış dünya ile haberleşemeyen ve dünyada ne olup bittiğini ancak akraba ve dostlarının anlatımları ile zihninde canlandırabilen yaşlı bir kadın.
O anda kendimi uzun bir zaman yolculuğu içinde buldum. İlk kaymakamlığımı yapacağım Kemaliye’de göreve başlamam ve burada neler yapabileceğim konusunda arayışlara girmem… Anımsamaya ve irdelemeye başladım. 17 Temmuz 1972’de göreve başlamıştım. Erzincan’dan Bağıştaş’a trenle gelmiştim. Makam Şoförü Nurettin beni istasyonda karşılamıştı.
Ornaç Başı’nda 150-200 metre derinliğindeki uçurumların yanından geçerken Nurettin bir kaymakamın makam aracının o bölgede nasıl uçuruma düştüğünü anlatıyordu. Yanılmıyorsam bu kaymakam daha donra SODEP Genel Başkanı olan Cezmi Kartay idi. Yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra ilçe merkezine geldik. Makam odasına çıktım. Tam bir hayal kırıklığı!
Pencereden etrafa bakıyorum her taraf som kaya, toprak yok… Bahçe yapmak ve ağaç dikmek için bile önce seki yapmak gerek.
Elektrik ilçe merkezine muhteşem bir güzellik katan Kadıgölü Şelalesi üzerinde kurulan küçük bir hidroelektrik santralından elde ediliyor. Yaz akşamları şelalenin debisi düştüğü için küçük bir mum elektrik ampulünden daha çok ışık veriyor. Enterkonnekte sistem hak getire.
İlçeye geldiğim ilk günlerde kırsal altyapının olmadığını açıklıkla gördüm. En başta da yol sorunu geliyordu. İlçenin 62 köyü vardı. Sadece 8 köye ulaşılabiliyordu. Onlarda Salihli, Yuva, Apçağa, Ergü, Efeler, Yeşilyurt, Kozlupınar, Sırakonak ve Başpınar gibi karayolu üzerindeki köyler idi. 54 köye motorlu araç ile ulaşabilmek mümkün değildi. Ancak ne var ki yol olmadan hiçbir kalkınma çalışma yapılamazdı. Öte yandan, ilçenin Arapkir’e yakın Dutluca Ovası istisna tutulursa diğer bölgeler sarp ve geçit vermez kayalarla dolu idi. Kısacası yol yapmak “zor zanaat” idi Kemaliye’de.
Hemen daha ilk günlerde tüm köyleri ziyaret etmeye karar vermiştim. 15 gün içinde tüm köyleri gezecek, köyleri ve köylüyü yerinde görecektim. O zaman daha isabetli kararlar verebilirdim.
Hazırladığım gezi programını köylere gönderdim. Belirli bir noktada bizi katırlarla karşılamaları ve köye kadar götürmeleri gerekiyordu. O köydeki incelemelerimi tamamladıktan sonra diğer köyün temsilcileri katırlarla o köye geliyor ve tüm ekibi alıyorlardı. Ekipte Jandarma Komutanı Üsteğmen Saadet Bey, İlçe Tarım Teknisyeni, Halk Eğitim Müdürü Niyazi Bey ve Toprak İskân Memuru Lütfi Bey vardı.
Genç ve idealist Toybelen Köyü Öğretmeni Lütfi Özgünaydın ise Hürriyet Gazetesi muhabiri olarak geziyi fotoğraflamak ve belgelemek istemişti. Yolda katır üstünde bir köyden diğer köye doğru yol alırken marşlar söylüyorduk. “Dağ Başını Duman Almış”, “Ey Vatan Gözyaşların Dinsin Yetiştik Çünkü Biz” dizeleriyle umutlarımızı, inançlarımızı ve beklentilerimizi dağlara yansıtıyorduk. Bütün köyleri tek tek gezdim. Barasor’da Umutlulara, Başbağlar’a, Avcı’ya; Dutluca yöresinin tüm köylerine Ocak, Kuşak ve Kekikpınarı’na; Harmankaya bölgesinde Gözaydın’dan Ağıl ve Dilli Köyüne kadar tüm köylere ve Başpınar’ın tüm köylerine at sırtında gittik.
Bu düşünsel geri beslemeler ve yansımalar içinde ekibimizin Subaşı Köyü’ne girişini anımsamıştım. Muhtar İsmail İnkaya bizi Başarı Köyü’nden almış Subaşı’na getirmişti. Vakit akşam olduğu için geceyi orada geçirecektik ve toplantımızı da gece gaz lambasının (lüks) ışığında yapacaktık. Köyde gördüğüm uygarlık düzeyi gözlerimi yaşartmıştı. Her yer ve her şey tertemiz. Onca zorluğa rağmen modern yaşamın tüm inceliklerini bilen, kırdan çok kent havasının egemen olduğu şirin bir köy... Atatürk sevgisi ve bağlılığı tüm köylülerin gözlerinden fışkırıyordu.
Toplantıya başladık. Önce ne gibi istekleri olduğunu sordum. Diğer pek çok köyde olduğu gibi köylerine gelen ilk kaymakam olduğumu söylediler. Devlet temsilcisinin köylerine gelmiş olmasından duydukları memnunluğu ifade ettiler. Temel istekleri ise altyapıya ilişkin idi. Başta da yol olmak üzere.
Aslında yol onların doğal hakkı idi. Şimdiye kadar yapılmamış olması onlara karşı büyük bir haksızlık idi. O zaman diğer köylerde olduğu gibi kendilerine şunları söyledim. “Görüyorum ki hizmette bir aksama var. İl YSE Müdürlüğü elinden geleni yapıyor. Ancak buralara henüz ulaşamamış. Gelin Kemaliye Köyleri olarak bir Köy Hizmet Birliği kuralım. Maddi güçlerimizi bir araya getirelim. Köy yollarının yapılması için çalışmaları hızlandıracak önlemler alalım.”
Muhtar İsmail İnkaya başta olmak üzere tüm köylüler “Emrin başımızın üstüne” dediler.
Böyle başlamıştık. İsmail İnkaya ile Belediye Başkanı Refik Öztan Yönetim Kurulu’nda görev almıştı. Tüm köyler verdikleri sözü tutmuşlardı. Mütevazı bir bütçemiz olmuştu. Artık YSE yetkilileri ile daha güçlü olarak görüşebiliyordum. Örneğin yaz aylarında işçiler fazla çalışma ücreti alamadıkları için çalışmayı erken bitiriyorlardı. Fazla çalışma ücretini Birlik ödemeye başlamıştı. Araçlar arıza yaptıklarında gerekli yedek parçayı Birlik tarafından hemen getirtebiliyorduk. Akaryakıt biterse Birlik alıyordu. Çalışmaların aksamadan ve hızlıca sürmesi için Birlik elinden geleni yapıyordu. İzin süresi gelen bazı operatörler izne gitmiyor ve çalışmaya devam ediyorlardı.
Bu çalışmalar sonunda diğer köylerde olduğu gibi Subaşı’nda da yol çalışması tamamlanmış ve Kabataş Köyü üzerinden Subaşı’na ulaşabilmek mümkün olmuştu. Bu yol daha sonra eski bucak merkezi olan Başpınar Köyü’ne kadar ulaşacaktı.
Tüm bunları anımsamıştım zihnimde... Bir film şeridi gibi… Daha sonra tören yerine geldik. İlk konuşmayı ben yaptım. Subaşı köylülerine devlete olan inançları nedeniyle teşekkür ettim. Kurulması gereken diğer cümleleri kurdum. Diğer protokol konuşmaları yapıldı.
Tam bu sırada tören için İstanbul’dan geldiği anlaşılan orta yaşlı bir köylü söz almak ve duygularını aktarmak istedi. Ben “Tabii konuşabilirsiniz, memnun oluruz” dedim. Adını anımsayamadığım bu arkadaşımız söz aldı ve şunları söyledi:
“Gerçi bana söz düşmez ama yaşadığım ve ailemde büyük felaket yaratan bir olayı anlatmak ve bu yolun önemini vurgulamak istiyorum. Bundan seneler önce idi. Bir kış günü… Kar neredeyse bele kadar… Eşim rahatsızlandı... İlçedeki doktora yetiştirmem gerekli… Aksi takdirde ölüm kaçınılmaz! Eşimi bir sandığın içine koyduk… Katıra bağladık... Diğer katırda da ben... Yola koyulduk… Yürümek ve karları aşmak çok zor. Donma tehlikesi var. Nasıl ıstırap çektiğimi bir ben bilirim, bir de Allah… Nehir kıyısına inmemiz 9-10 saati buldu. Tam karşıya geçecektik ki eşim daha fazla dayanamadı ve can verdi… Doktora ancak eşimin cenazesini götürebildim… Eğer bu yol o zaman yapılmış olsa idi belki eşim hayatta olacak idi…”
Törene katılanlar neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Büyük bir üzüntü kaplamıştı ortalığı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Ben çok duygulanmıştım. Hâkim Cengiz Bey’e göz ucu ile bakabildiğimde benzinin bembeyaz olduğunu gördüm. Duygularını belli etmemeyi çok iyi bilen Savcı Tahsin Bey ise gözyaşlarını saklamaya gerek duymamıştı.
Yolun önemi ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Hem de gerçek bir olaya dayalı olarak. Kendisine konuşması için teşekkür ettim.
Bir yandan bu arkadaşımızın söylediği sözler öte yandan hayatında hiç taşıt aracı görmemiş Subaşı’lı ihtiyar teyze beynimde ve ruhumda tarifsiz fırtınalar yaratmıştı… Emindim… Törene katılan herkes aynı karmaşık duygular içinde idi. Bir yanda yola kavuşmuş olmanın verdiği huzur ve sevinç ve diğer yanda geçmişte kalan acı anılar.
Bu duygular içinde Subaşı köylüleri bizleri uğurladılar ve arabalarımızla Kemaliye merkezine döndük.
Bu güzel ülkenin kalkınması yolunda mütevazı bir hedef daha elde edilmişti.
Bir kez daha mırıldanmak istedim: Ey vatan dinsin gözyaşların… Yetiştik çünkü biz…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder