Diplomasinin Siyasallaşması: Kurumsal
Temsilden Lider Merkezli Temsile
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma,
diplomasinin bir meslek alanı olarak geçirdiği dönüşümü, diplomasi eğitimi,
kurumsal yapı ve siyasal rejimler arasındaki ilişki üzerinden incelemektedir.
Klasik diplomasi anlayışı, dış siyasanın uzmanlık, liyakat ve kurumsal
süreklilik gerektiren bir devlet etkinliği olduğu varsayımına dayanırken,
günümüzde birçok ülkede diplomasi, lider merkezli ve sadakat temelli bir
uygulama alanına dönüşmektedir. Çalışma, bu dönüşümün yalnızca siyasal atamalar
ya da kurumsal zayıflama ile değil, diplomasi mesleğinin kendi içindeki çözümleyici
daralma ile de yakından ilişkili olduğunu ileri sürmektedir.
ABD ve
Türkiye örnekleri üzerinden yürütülen karşılaştırmalı çözümleme, farklı rejim
tiplerinde diplomasinin nasıl yeniden tanımlandığını göstermektedir. ABD
örneği, güçlü kurumsal geleneklere karşın diplomasinin geçici olarak
siyasallaşabildiğini ve Türkiye örneği ise diplomasinin meslekten çok rejimsel
bir araca dönüşmesinin daha yapısal ve kalıcı bir nitelik kazandığını ortaya
koymaktadır. Çalışmada ayrıca, diplomasi eğitimine yönelik deneyime dayalı bir
eleştiri geliştirilmekte, nitel ve nicel çözümleme tekniklerinin diplomatik
eğitim ve uygulamalardan dışlanmasının dış siyasa üretiminde yüzeyselliği
derinleştirdiği savunulmaktadır.
Sonuç olarak
çalışma, diplomasi eğitiminin gerekliliğini normatif bir önermeden ziyade,
siyasal ve kurumsal bağlama bağımlı bir sorun olarak ele almakta ve
diplomasinin ancak çözümleme üretebildiği ve bilgiyi siyasal iktidar karşısında
anlamlı kılabildiği ölçüde mesleksel bir ağırlık kazanabileceğini ileri
sürmektedir.
Anahtar
Kelimeler: Diplomasi,
Diplomasi Eğitimi, Dış Siyasa Çözümlemesi, Siyasal Rejimler, Sadakat Temelli
Atamalar, ABD, Türkiye
Abstract
This study examines the transformation of diplomacy as
a professional field through the lens of diplomacy education, institutional
structures, and political regimes. While classical diplomacy presupposes
foreign policy as a state activity requiring expertise, merit, and
institutional continuity, contemporary practices in many countries indicate a
shift toward leader-centered and loyalty-based diplomacy. The article argues
that this transformation is driven not only by political interventions and
institutional erosion but also by diplomacy’s own retreat from analytical
knowledge production.
Through a comparative analysis of the United States
and Turkey, the study demonstrates how diplomacy is redefined under different
regime contexts. The U.S. case illustrates a temporary yet profound
politicization of diplomacy despite strong institutional traditions, whereas
the Turkish case reflects a more structural and enduring transformation in
which diplomacy increasingly functions as a regime instrument rather than a
professional vocation. Drawing on experience-based observations, the article
also critically assesses diplomacy education, highlighting how the exclusion of
qualitative and quantitative analytical methods contributes to superficial
policy-making processes.
The study concludes that the significance of diplomacy
education cannot be understood as a purely normative necessity but must be
evaluated in relation to the political and institutional environments in which
it operates. Diplomacy can regain professional relevance only to the extent
that it produces analysis, generates knowledge, and maintains intellectual
autonomy vis-à-vis political power.
Keywords: Diplomacy,
Diplomacy Education, Foreign Policy Analysis, Political Regimes, Loyalty-Based
Appointments, United States, Turkey
GİRİŞ
Diplomasi, çağdaş
devletin ortaya çıkışıyla birlikte uzmanlık, eğitim ve kurumsal süreklilik
üzerine kurulmuş profesyonel bir etkinlik alanı olarak gelişmiştir. Dışişleri örgütleri,
yalnızca dış siyasayı uygulayan yönetsel birimler değil, devletin uluslararası
alandaki hafızasını, dilini ve görüşme kapasitesini taşıyan kurumlardır. Bu
çerçevede diplomat, siyasal iktidarın geçici tercihlerini değil, devletin uzun
vadeli çıkarlarını temsil eden bir kamusal aktör olarak konumlandırılmıştır.
Kariyer sistemi, liyakat esaslı yükselme ve meslek içi sosyalleşme ise
diplomasinin kurumsal niteliğini güvence altına alan temel mekanizmalar
olmuştur.
Son yıllarda
bu klasik diplomasi anlayışının aşındığı gözlemlenmektedir. Farklı rejim
tiplerinde, özellikle de yürütme gücünün merkezileştiği ve kişiselleştiği
siyasal yapılarda, diplomasinin kurumsal işlevi giderek zayıflamakta ve dış siyasa
karar alma süreçleri lider odaklı bir karakter kazanmaktadır. Bu dönüşüm,
diplomatların niteliğinden çok diplomatik temsilin anlamının değişmesiyle
ilgilidir. Büyükelçilik makamları, giderek daha fazla, devlet adına kurumsal
temsil sunan mesleksel makamlar olmaktan çıkmakta ve yürütme organının siyasal
tercihlerini ve liderin kişisel güven ilişkisinin sınandığı görev alanlarına
dönüşmektedir.
Diplomaside
kariyer dışı atamaların artışı, dışişleri bakanlıklarının karar alma
süreçlerinde önemsizleşmesi ve dış siyasanın giderek dar bir yürütme çevresinde
şekillenmesi bu sürecin başlıca göstergeleridir. Bu gelişmeler yalnızca yönetsel
tercihler veya bireysel atama kararları olarak değerlendirilmemelidir. Aksine,
söz konusu eğilimler, siyasal rejimlerin dönüşümüyle doğrudan bağlantılı
yapısal bir sürece işaret etmektedir. Bu bağlamda diplomasi, teknik bir
uzmanlık alanı olmaktan çok siyasal sadakatin ve liderle kurulan doğrudan
ilişkinin belirleyici olduğu bir uygulama alanına evrilmektedir. Diplomasi, çağdaş devlet sisteminde
uzmanlık, kurumsal hafıza ve süreklilik gerektiren bir meslek alanı olarak
tanımlanmıştır (Sharp, 2009; Neumann, 2012).
Amerika
Birleşik Devletleri ve Türkiye örnekleri bu dönüşümün farklı siyasal
geleneklerde nasıl görüldüğünü göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Amerika
Birleşik Devletleri’nde uzun süredir var olan siyasal elçi atama geleneği,
özellikle Trump yönetimi döneminde belirgin biçimde genişlemiş ve diplomatik
liyakat yer yer kişisel sadakatle ikame edilmiştir. Türkiye’de ise hukuken
istisnai görev niteliğinde olan büyükelçilik atamaları, son dönemde olağan bir
uygulamaya dönüşmüş ve geleneksel olarak güçlü ve “okullu” bir yapıya sahip
Türk diplomasisi ciddi bir dönüşüm sürecine girmiştir. Her iki örnekte de ortak
olan nokta, diplomasinin kurumsal özerkliğinin zayıflaması ve lider merkezli
siyasal temsil anlayışının güç kazanmasıdır. Son yıllarda ise dış siyasanın kurumsal yapısının
zayıfladığı, karar alma süreçlerinin lider merkezli ve kişiselleşmiş bir
nitelik kazandığı görülmektedir (Fukuyama, 2014; Levitsky & Ziblatt, 2018).
Bu çalışma,
diplomasinin siyasallaşmasını ve profesyonel diplomasi anlayışının aşınmasını,
bireysel tercihlerden çok rejim düzeyinde bir dönüşüm olarak ele almaktadır.
Karşılaştırmalı bir bakış açısıyla, farklı ülke örnekleri üzerinden diplomatik
eğitimin, kariyer sisteminin ve atama uygulamalarının nasıl yeniden
tanımlandığı incelenmekte ve bu sürecin diplomatik kapasite, kurumsal hafıza ve
dış siyasanın sürekliliği üzerindeki etkileri tartışılmaktadır.
Yine, bu
çalışma, diplomasi mesleğinin dönüşümünü kuramsal yazın, karşılaştırmalı ülke
örnekleri ve yazarın diplomasi eğiticisi [1]
olmak ve uygulama deneyimlerine [2]
dayalı deneyimsel gözlemleri çerçevesinde ele almaktadır.
Ayrıca, bu
çalışma, diplomasinin siyasallaşmasını yalnızca siyasal atama uygulamalarıyla
değil, diplomasi mesleğinin çözümleyici bilgi üretme kapasitesinden geri
çekilmesiyle birlikte ele alarak, bu çift yönlü aşınmanın dış siyasa kapasitesi
üzerindeki etkilerini incelemektedir.
AMAÇ VE
HEDEFLER
Amaç
Bu
çalışmanın temel amacı, diplomasinin çağdaş siyasal rejimlerde geçirdiği
dönüşümü, profesyonel bir meslek alanı olmaktan uzaklaşarak siyasal sadakat ve
lider merkezli temsil anlayışına evrilmesi bağlamında incelemektir. Çalışma,
diplomatik eğitim, kariyer sistemi ve atama uygulamaları arasındaki ilişkinin
zayıflamasını, bireysel yönetsel tercihlerden çok siyasal rejimlerin yapısal
dönüşümünün bir yansıması olarak ele almayı amaçlamaktadır. Bu çerçevede,
diplomasinin siyasallaşması olgusunun, devlet kapasitesi, kurumsal hafıza ve
dış siyasanın sürekliliği üzerindeki etkileri tartışılmaktadır.
Hedefler
Bu genel
amaç doğrultusunda çalışmanın belirgin hedefleri aşağıda sıralanmaktadır:
Profesyonel diplomasi kavramını tarihsel ve kuramsal bir
çerçevede ele alarak, diplomasi alanında eğitim, liyakat ve kariyer sisteminin
neden merkezi bir rol oynadığını ortaya koymak.
Diplomasinin siyasallaşması ve kişiselleşmesi süreçlerini
açıklayarak, lider merkezli siyasal yapıların diplomatik temsil anlayışını
nasıl dönüştürdüğünü çözümlemek.
Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye örnekleri üzerinden,
kariyer dışı diplomatik atamaların artışını karşılaştırmalı bir bakış açısıyla
değerlendirmek ve bu sürecin farklı siyasal geleneklerde benzer sonuçlar üretip
üretmediğini incelemek.
Diplomasi eğitimi ile atama uygulaması arasındaki kopuşu
irdeleyerek, diplomasi alanında verilen akademik ve mesleksel eğitimin güncel
siyasal uygulamalar karşısındaki konumunu tartışmak.
Farklı rejim tiplerinde (liberal demokrasi, popülist
demokrasi, yarı-otoriter yapılar) diplomasinin işlevinin nasıl yeniden
tanımlandığını ortaya koymak.
Diplomatik kapasite ve kurumsal hafıza üzerindeki etkileri
değerlendirerek, meslek dışı ve siyasal atamaların dış siyasanın sürekliliği ve
öngörülebilirliği açısından ne tür sonuçlar doğurduğunu çözümlemek.
Son olarak, profesyonel diplomasi ilkesinin aşınmasının,
yalnızca dış siyasa alanına özgü bir sorun değil, daha geniş anlamda devletin
kurumsal yapısının dönüşümüne işaret eden bir gösterge olduğunu ortaya koymak.
ARAŞTIRMA
SORULARI
Bu çalışma
aşağıdaki temel araştırma sorularına yanıt aramaktadır:
Profesyonel diplomasi anlayışı hangi tarihsel ve kurumsal
koşullar altında ortaya çıkmış ve diplomasi neden uzun süre eğitim, liyakat ve
kariyer temelli bir meslek olarak kabul edilmiştir?
Diplomasinin siyasallaşması kavramı ne anlama gelmektedir ve
bu süreç, siyasal rejimlerin yürütme gücünü merkezileştirmesiyle nasıl bir
ilişki içindedir?
Günümüz siyasal sistemlerinde lider merkezli yönetim
anlayışı, diplomatik temsilin niteliğini ve diplomat profilini nasıl
dönüştürmektedir?
Kariyer dışı (siyasal) diplomatik atamaların artışı,
dışişleri kurumlarının özerkliği ve kurumsal hafızası üzerinde ne tür etkiler
yaratmaktadır?
Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye örneklerinde, hukuksal
olanak ile uygulama arasındaki farklar diplomasinin meslek niteliğini nasıl
etkilemektedir?
Diplomasi eğitimi ile diplomatik atama ve yükselme uygulamaları
arasındaki ilişkinin zayıflaması, diplomasi alanında verilen akademik eğitimin
işlevini ve meşruluğunu nasıl etkilemektedir?
Farklı rejim tiplerinde (liberal demokratik, popülist ve
yarı-otoriter yapılar), diplomasinin kurumsal bir devlet etkinliği mi yoksa
liderin kişisel temsil aracı mı olduğu sorusu nasıl yanıtlanmaktadır?
Profesyonel diplomasinin aşınması, dış siyasanın sürekliliği,
öngörülebilirliği ve kurumsal niteliği açısından ne tür yapısal sonuçlar
doğurmaktadır?
YÖNTEM VE
ÇALIŞMA TASARIMI
Bu çalışma,
nitel araştırma yaklaşımına dayalı karşılaştırmalı bir çözümleme olarak
tasarlanmıştır. Araştırmanın temel amacı, diplomasinin profesyonel bir meslek
alanı olmaktan uzaklaşarak siyasal sadakat ve lider merkezli temsile doğru
evrilmesini farklı siyasal rejim ve yönetim uygulamaları bağlamında
incelemektir. Çalışma, nicel ölçümlerden çok kurumsal yapıların, atama uygulamalarının
ve söylemsel dönüşümlerin anlaşılmasına odaklanmaktadır. Bu çalışma, karşılaştırmalı nitel çözümleme
yaklaşımını deneyime dayalı değerlendirme ile birlikte kullanmaktadır.
(Neumann, 2012.
Araştırma
Tasarımı
Araştırma,
karşılaştırmalı örnek olay (comparative case study) tasarımına
dayanmaktadır. Bu kapsamda, diplomasi geleneği, siyasal sistem yapısı ve atama uygulamaları
bakımından farklılıklar gösteren ülkeler seçilerek, benzer siyasal eğilimlerin
nasıl farklı kurumsal sonuçlar ürettiği çözümlenmektedir. Karşılaştırma, tekil
olaylara odaklanmak yerine, ülkelerde gözlenen sistemli dönüşümlerin ortaya
konmasını amaçlamaktadır.
Amerika
Birleşik Devletleri ve Türkiye, çalışmanın temel örnek olaylarını
oluşturmaktadır. Bu iki ülke, farklı siyasal ve yönetsel geleneklere sahip
olmalarına karşın, son yıllarda diplomatik atama uygulamalarında kariyer dışı
ve siyasal tercihlere dayalı yaklaşımların artması bakımından karşılaştırmaya
elverişli örnekler sunmaktadır. Çalışmada, gerektiği ölçüde, diğer ülke
örneklerinden (örneğin seçilmiş Avrupa Birliği ülkeleri veya Körfez ülkeleri)
ikincil karşılaştırmalar yoluyla yararlanılmaktadır.
Veri
Toplama Yöntemleri
Araştırmada
birincil ve ikincil nitel veri kaynakları birlikte kullanılmıştır. Veri toplama
sürecinde başvurulan başlıca yöntemler şunlardır: Resmi belgeler ve mevzuat
metinleri (diplomatik atama usullerine ilişkin düzenlemeler), Devlet ve
dışişleri bakanlıklarının yayımladığı kurumsal raporlar, diplomatik atamalara
ilişkin kamuya açık veriler ve açıklamalar, akademik yazın, siyasa belgeleri ve
uzman görüşlerine dayalı ikincil kaynaklar, diplomasi eğitimi ve mesleksel
sosyalleşme süreçlerine ilişkin akademik programlar ve eğitim programı
incelemeleri. Bu kaynaklar aracılığıyla, diplomasi eğitimi ile atama uygulamaları
arasındaki ilişki, söylemsel ve kurumsal düzeylerde çözümlenmiştir.
Çözümleme
Yöntemi
Araştırmada
nitel içerik çözümlemesi ve karşılaştırmalı kurumsal çözümleme yöntemleri bir
arada kullanılmaktadır. Öncelikle seçilen ülke örneklerinde diplomatik atamalar
ve dış siyasa söylemleri incelenmiş, ardından bu bulgular profesyonel
diplomasi, siyasal sadakat ve lider merkezli yönetişim kavramları çerçevesinde
karşılaştırılmıştır. Çözümleme sürecinde, ülkeler arası farklılıklardan çok,
benzer siyasal eğilimlere karşın ortaya çıkan ortak yapısal sonuçlara
odaklanılmıştır.
Çalışmanın
Sınırları
Bu çalışma,
diplomatik atamaların dış siyasa karar çıktıları üzerindeki nicel etkilerini
ölçmeyi amaçlamamaktadır. Araştırma, bireysel diplomatların başarım düzeyine
ilişkin değerlendirmelerden bilinçli olarak kaçınmakta ve kurumsal ve yapısal
dönüşümlere odaklanmaktadır. Ayrıca, örnek olay sayısının sınırlı olması,
bulguların genellenebilirliğini kısıtlamakla birlikte, çalışmanın derinlemesine
nitel çözümleme yapma hedefiyle uyumludur.
KURAMSAL
ÇERÇEVE
Bu çalışma,
diplomasinin dönüşümünü açıklamak üzere üç temel kuramsal yaklaşımı birlikte
kullanmaktadır: profesyonel bürokrasi ve Weberci devlet anlayışı, diplomasinin siyasallaşması
ve lider merkezli yönetişim. Bu yaklaşımlar, diplomasinin neden belirli
tarihsel dönemlerde uzmanlık gerektiren bir meslek olarak kurumsallaştığını ve
günümüzde neden giderek siyasal sadakat temelinde yeniden tanımlandığını çözümlemeye
olanak sağlamaktadır.
Diplomasinin
Profesyonel Bir Bürokratik Etkinlik Olarak Kuruluşu
Çağdaş
diplomasi, Max Weber’in akılcı-hukuksal otorite anlayışıyla tanımladığı
bürokratik devlet modelinin ayrılmaz bir parçası olarak gelişmiştir. Bu modelde
kamu görevlileri, kişisel sadakat ilişkilerinden bağımsız, yazılı kurallara
dayanan ve uzmanlık gerektiren görevleri yerine getirirler. Diplomat, bu
çerçevede, siyasal iktidarın geçici tercihlerinden çok devletin sürekliliğini
temsil eden profesyonel bir aktördür. Diplomasi, yalnızca devletler arası görüşme değil, aynı
zamanda bilgi üretimi ve yorumlaması olarak değerlendirilmiştir (Sharp, 2009;
Constantinou, 2013).
Weberci
bürokrasi anlayışı, diplomaside liyakat temelli işe alım, kariyer sistemi ve
meslek içi toplumsallaşmayı meşrulaştırmıştır. Diplomasi eğitimi, bu çerçevede
yalnızca teknik bilgi aktarımı değil, aynı zamanda kurumsal kimlik ve meslek
etiği kurmanın bir aracı olarak işlev görmüştür. Böylece diplomat, “liderin
adamı” değil, devlet adına yetkilendirilmiş kurumsal bir temsilci olarak
konumlandırılmıştır. Weberyen
anlamda bürokrasi, akılcı-hukuksal otoriteye dayalı uzmanlaşmış bir yapı olarak
tanımlanmaktadır (Weber, 1978).
Diplomasinin
Siyasallaşması ve Kurumsal Özerkliğin Aşınması
Diplomasinin
siyasallaşması, bu çalışmada dış siyasanın parti-siyasal veya lider merkezli
tercihlere bağlı kılınması ve diplomatik makamların mesleksel liyakatten ziyade
siyasal güven esasına göre doldurulması süreci olarak tanımlanmaktadır. Bu
süreç, dışişleri örgütlerinin karar alma mekanizmalarındaki ağırlığının
azalması ve diplomatik temsilin yürütme organının doğrudan uzantısı durumuna
gelmesiyle özellik kazanmaktadır. Kurumsal özerkliğin aşınması, yalnızca yönetsel
bir sorun olarak değil, daha geniş bir rejim dönüşümünün parçası olarak ele
alınmalıdır. Siyasal iktidarın merkezileştiği ve denge-denetleme
mekanizmalarının zayıfladığı yapılarda, diplomasi gibi uzmanlık gerektiren
alanlar dahi siyasal denetim altına alınmakta ve teknik bilgi ile siyasal
sadakat arasındaki denge, sadakat lehine bozulmaktadır.
Lider
Merkezli Yönetişim ve Kişiselleşmiş Dış Siyasa
Son yıllarda
yazında öne çıkan lider merkezli yönetişim yaklaşımı, dış siyasanın kurumsal
süreçlerden çok liderin kişisel algıları, tercihleri ve ilişkileri üzerinden
şekillendiğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda diplomasi, çok taraflı görüşmeye
dayanan kurumsal bir etkinlik olmaktan çıkarak, liderler arası doğrudan
iletişim ve kişisel güven ilişkilerine indirgenmektedir. Lider merkezli
yönetişim, diplomatik temsilin niteliğini de dönüştürmektedir. Büyükelçiler,
kurumsal hafızanın taşıyıcıları olmaktan çok liderin siyasal duruşunu ve
söylemini doğrudan yansıtan aktörler durumuna gelmektedir. Bu durum,
diplomaside profesyonel eğitim ve deneyimin önemini ikincil hale getirirken,
liderle kurulan kişisel yakınlığı belirleyici kılmaktadır.
Rejim
Tipleri ve Diplomasi İlişkisi
Bu kuramsal
çerçeve, diplomasinin niteliğinin rejim tipiyle doğrudan ilişkili olduğu
varsayımına dayanmaktadır. Liberal demokratik rejimlerde dahi popülist ve
kişiselleşmiş liderliğin güç kazandığı dönemlerde diplomasi siyasallaşabilmekte
ve yarı-otoriter ve otoriter yapılarda ise bu eğilim kurumsal bir norm durumuna
gelebilmektedir. Bu nedenle çalışmada diplomasi, yalnızca dış siyasa alanına
özgü bir sorun değil, devletin kurumsal yapısının ve siyasal otoritenin nasıl
kullanıldığının bir göstergesi olarak ele alınmaktadır.
DİPLOMASİ
MESLEĞİNİN KISA TARİHSEL GELİŞİMİ
Diplomasi,
tarihsel olarak devletlerarası ilişkilerin ortaya çıkışıyla birlikte
şekillenmiş olmakla birlikte, profesyonel bir meslek alanı niteliğini görece
geç bir dönemde kazanmıştır. Antik ve Orta Çağ dönemlerinde elçilik etkinlikleri
çoğunlukla geçici temsil, kişisel yakınlık ve egemen adına vekillik anlayışı
çerçevesinde yürütülmüş ve elçiler, kalıcı bir meslek grubunun üyeleri olmaktan
ziyade hükümdarın kişisel temsilcileri olarak görev yapmıştır.
Profesyonel
diplomasi anlayışının kurumsallaşması, esas olarak erken çağdaş dönemde,
özellikle Avrupa’da kalıcı elçiliklerin ortaya çıkışıyla başlamıştır. 15. ve
16. yüzyıllarda İtalya şehir devletleri tarafından geliştirilen sürekli elçilik
uygulaması, diplomatik temsilin süreklilik kazanmasına ve uzmanlık gerektiren
bir etkinlik haline gelmesine zemin hazırlamıştır. Bu süreç, diplomatların
yalnızca haber taşıyan aktörler değil, görüşme yapan, bilgi toplayan ve devlet
adına düzenli raporlama yapan profesyoneller olarak konumlanmasına yol
açmıştır.
19. yüzyıl,
diplomasinin meslekleşmesi açısından kritik bir dönüm noktasıdır. Çağdaş
ulus-devletin yükselişiyle birlikte dışişleri örgütleri kurumsallaşmış,
diplomatların seçimi, eğitimi ve yükselmesi belirli kurallara bağlanmıştır. Bu
dönemde diplomasi, aristokrat kökenli kişisel temsil anlayışından uzaklaşarak,
giderek hukuk, uluslararası ilişkiler ve dil bilgisine dayanan profesyonel bir kamu
hizmeti alanı olmuştur. 20. yüzyılda, özellikle iki dünya savaşı sonrasında,
diplomasi eğitimi akademik bir disiplin niteliği kazanmış, diplomatik
akademiler, dış hizmet okulları ve üniversite programları yoluyla meslek içi ve
meslek öncesi eğitim ölçünleri oluşturulmuştur. Bu gelişmeler, diplomasi
mesleğinin teknik bilgiye, etik ilkelere ve kurumsal ait olma duygusuna dayalı
bir profesyonel alan olarak pekişmesine katkı sağlamıştır. Ancak bu tarihsel
seyir, profesyonel diplomasinin değişmez ve geri dönülmez bir kazanım olduğu
anlamına gelmemektedir. Aksine, diplomasinin erken dönemlerinde görülen kişisel
temsil ve egemen merkezli yapıların, günümüzde farklı siyasal bağlamlarda yeniden
güç kazandığı gözlemlenmektedir. Bu nedenle diplomasi mesleğinin tarihsel
gelişimi, yalnızca bir ilerleme öyküsü olarak değil, aynı zamanda güncel
dönüşümlerin anlaşılmasını sağlayan çözümleyici bir arka plan olarak ele
alınmalıdır.
DİPLOMASİ
EĞİTİMİ, MESLEKLEŞME VE GÜNCEL KOPUŞ
Diplomasinin
profesyonel bir meslek alanı olarak kurumsallaşması, eğitim ile uygulama
arasındaki görece uyuma dayanmaktadır. Diplomasi eğitimi tarihsel olarak
yalnızca bilgi aktarımını değil, aynı zamanda belirli bir meslek etiğinin,
kurumsal ait olma duygusunun ve temsil anlayışının kazandırılmasını
amaçlamıştır. Bu nedenle diplomatik eğitim, uluslararası ilişkiler,
uluslararası hukuk ve yabancı dil öğretiminin ötesinde, devlet temsilinin
sürekliliğini ve öngörülebilirliğini sağlayan bir toplumsallaşma süreci olarak
işlev görmüştür.
20. yüzyıl
boyunca dışişleri akademileri, diplomasi okulları ve üniversite temelli
programlar, diplomat yetiştirmenin temel araçları olmuştur. Bu kurumlarda
verilen eğitim, diplomat adaylarını belirli normlar, kodlar ve davranış
kalıpları etrafında biçimlendirmeyi hedeflemiş ve diplomatik mesleğin kişisel
sadakatten çok kurumsal sorumluluk temelinde yürütülmesini sağlamıştır. Bu
bağlamda diplomasi eğitimi, yürütme organının geçici siyasal tercihleri
karşısında dış siyasanın kurumsal karakterini koruyan bir tampon işlevi
görmüştür. Kurumların
kişiselleşmiş liderlik altında işlev kaybına uğraması, çağdaş otoriterleşme yazınında
merkezi bir tema durumuna gelmiştir (Fukuyama, 2014; Levitsky & Ziblatt,
2018).
Ancak son
yıllarda diplomasi eğitimi ile diplomatik atama ve yükselme uygulamaları
arasındaki ilişkinin giderek zayıfladığı gözlemlenmektedir. Birçok ülkede,
diplomasi alanında örgün eğitim almış ve kariyer basamaklarından geçmiş
bireylerin yerine, siyasal tercihlere dayalı dış atamalar ön plana çıkmaktadır.
Bu durum, diplomasi eğitiminin mesleksel bir ön koşul olmaktan çok farklı ve
değişik bir bilgi alanına indirgenmesine yol açmaktadır. Başka bir ifadeyle,
eğitimli diplomatlara olan kurumsal gereksinim azalmakta ve diplomasi,
öğrenilmiş bir meslek olmaktan çıkarak siyasal güvenin sınandığı bir göreve
dönüşmektedir.
Bu kopuş,
yalnızca meslek mensupları açısından değil, diplomasi eğitimi veren kurumlar
açısından da önemli sonuçlar doğurmaktadır. Diplomasi programları, dışişleri örgütleriyle
kurulan organik bağların zayıflamasıyla birlikte, uygulamadan kopuk akademik
alanlara dönüşme riskiyle karşı karşıya kalmaktadır. Eğitim ile istihdam
arasındaki bağın kopması, diplomasi eğitiminin meşruluğunu ve işlevselliğini
tartışmalı kılmaktadır.
Diplomasi
eğitimi ile atamalar arasındaki bu uyumsuzluk, lider merkezli siyasal yapılarla
doğrudan ilişkilidir. Yürütme gücünün yoğunlaştığı ve kişiselleştiği siyasal
sistemlerde, diplomatik uzmanlık yerine liderle kurulan güven ilişkisi
belirleyici etmen olmaktadır. Bu durumda diplomasi eğitimi, dış siyasayı akılcılaştıran
bir araç olmaktan çok siyasal kararların ardından gelen ikincil bir nitelik
kazanmakta ve bazı durumlarda ise tümüyle işlevsizleşmektedir.
Bu çalışma
açısından diplomasi eğitimi, profesyonel diplomasinin yalnızca bir
tamamlayıcısı değil, onun varlık koşulu olarak ele alınmaktadır. Eğitim ile
atamalar arasındaki kopuş, diplomasinin siyasal sadakat temelinde yeniden
tanımlandığını ve meslekleşme sürecinin geriye doğru işletildiğini
göstermektedir. Dolayısıyla diplomasi eğitiminin güncel krizi, bireysel
kurumların ya da programların sorunu değil, daha geniş bir rejim dönüşümünün
yansımasıdır.
KÜRESEL
EĞİLİMLER BAĞLAMINDA DİPLOMASİNİN DÖNÜŞÜMÜ
Diplomaside
son yıllarda gözlemlenen dönüşüm, yalnızca belirli ülkelere veya tekil siyasal
liderlere özgü bir olgu değildir. Farklı rejim tiplerinde ve farklı siyasal
geleneklere sahip ülkelerde dikkat çekici biçimde benzer eğilimlerin ortaya
çıktığı görülmektedir. Bu durum, diplomasinin meslekleşmesine ilişkin aşınmanın
bireysel uygulamalardan çok küresel ölçekte paylaşılan yapısal bir dönüşüme
işaret ettiğini göstermektedir.
Bu küresel
eğilimin en belirgin boyutlarından biri, yürütme gücünün merkezileşmesi ile
diplomatik temsilin kişiselleşmesi arasındaki ilişkidir. Liberal demokrasilerde
dahi popülist liderliğin güç kazandığı dönemlerde, dış siyasa karar alma
süreçleri kurumsal yapılardan liderin dar çevresine kaymakta ve diplomatik
atamalar giderek siyasal sadakatin geçerli olduğu bir alana dönüşmektedir. Bu
durum, dışişleri bakanlıklarının teknik ve eş güdüm rolünü zayıflatırken,
diplomatik temsilin lider merkezli bir özellik kazanmasına yol açmaktadır.
Avrupa
Birliği üyesi bazı ülkelerde gözlemlenen gelişmeler bu eğilimi açık biçimde
göstermektedir. Özellikle popülist ve milliyetçi siyasal söylemin güç kazandığı
dönemlerde, dış siyasanın “ulusal egemenliği yeniden oluşturma” söylemiyle
yürütüldüğü, bu söylem çerçevesinde kariyer diplomatların yerini, siyasal
olarak güvenilir ve ideolojik olarak uyumlu figürlerin aldığı görülmektedir. Bu
durum, diplomatik profesyonelliğin açık biçimde reddedilmesinden çok bilinçli
olarak işlevsizleştirilmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Benzer bir
dönüşüm, Körfez ülkeleri ve bazı otoriter rejimlerde daha farklı bir biçimde
gözlemlenmektedir. Bu ülkelerde diplomasi, biçimsel anlamda profesyonel ve
teknik bir görünüm kazanmış olsa da kritik diplomatik makamlar çoğunlukla
yönetici elitlerle doğrudan güven ilişkisi içinde olan şahıslar tarafından
doldurulmaktadır. Bu modelde diplomasi eğitimi ve teknik yeterlilik tümüyle
dışlanmamaktadır. Ancak bu unsurlar, siyasal sadakatin ikincil tamamlayıcısı
olarak konumlandırılmaktadır. Dolayısıyla profesyonellik, özerk bir ilke
olmaktan çok denetim altında tutulan bir yönetim aracı olmaktadır.
Bu küresel
tablo, diplomasinin geleceğine ilişkin önemli bir paradoksu ortaya koymaktadır.
Bir yandan uluslararası ilişkiler daha karmaşık, çok katmanlı ve teknik duruma
gelmekte ve diğer yandan bu karmaşıklığı yönetmekle görevli profesyonel
diplomasi kurumsal olarak zayıflamaktadır. Sayısal diplomasi, liderler arası
doğrudan iletişim ve kişisel temas kanalları kurumsal görüşme süreçlerinin
yerini giderek daha fazla almaktadır.
Bu bağlamda,
diplomaside yaşanan dönüşüm, teknik bir uyum sürecinden çok siyasal otoritenin
kullanımı ve sınırlarıyla ilgili daha geniş bir tartışmanın parçası olarak ele
alınmalıdır. Küresel ölçekte gözlemlenen eğilim, profesyonel diplomasinin
evrensel bir norm olmaktan çıkarak, rejim türüne ve liderlik tarzına bağlı
değişken bir uygulamaya dönüştüğünü göstermektedir. Amerika Birleşik Devletleri
ve Türkiye örnekleri, bu küresel eğilimin farklı siyasal bağlamlarda nasıl
somutlaştığını çözümlemek bakımından anlamlı ve karşılaştırmaya elverişli
örnekler sunmaktadır.
BENZERLİKLER
ÜZERİNDEN KARŞILAŞTIRMALI BİR GRUPLAMA: KÜRESEL DİPLOMATİK DÖNÜŞÜM TİPOLOJİSİ
Son yıllarda
diplomasinin kurumsal ve mesleksel niteliğinde gözlenen dönüşüm, yalnızca tekil
ülkelere özgü istisnalar olarak değil, belirli rejim tipleri ve liderlik
tarzları etrafında kümelenen bir küresel eğilim olarak ortaya çıkmaktadır. Bu
bağlamda ülkeler, diplomatik kadroların belirlenmesi, dış siyasa yapım
sürecinin merkezileşmesi ve profesyonel diplomatların sistem içindeki konumu
açısından benzer örüntüler sergileyen gruplar altında incelenebilir.
Liberal-Demokratik
Geleneğe Sahip Olup Kişiselleşmiş Liderliğe Yönelen Ülkeler
Bu gruptaki
ülkeler, uzun süre güçlü ve kurumsallaşmış diplomatik geleneklere sahip olmuş
ancak son dönemde yürütme erkinin merkezileşmesi ve lider odaklı siyaset
anlayışının güçlenmesiyle birlikte diplomaside sadakat temelli atamalara
yönelmiştir.
Amerika
Birleşik Devletleri (Trump dönemi) bu dönüşümün en belirgin örneklerinden
biridir. ABD’de siyasal büyükelçilik atamaları tarihsel olarak zaten mevcut
olmakla birlikte, Trump döneminde bu yaklaşım nitelik değiştirerek açık biçimde
liderle kişisel bağ, mali destek veya siyasal sadakat temelinde yapılan
atamalara evrilmiştir. Bu süreçte kariyer diplomatların etkinliği azalırken,
dış siyasa kişiselleşmiş ve kurumsal hafıza aşınmaya başlamıştır.
Birleşik
Krallık (Brexit sonrası dönemde) ise farklı bir yol izlemekle birlikte benzer
bir eğilim göstermiştir. Geleneksel olarak dünyanın en güçlü diplomasi
okullarından birine ve profesyonel bir Foreign Office geleneğine sahip
olan Birleşik Krallık’ta, Brexit sonrasında dış siyasa yapım sürecinde
Başbakanlık Ofisi’nin ağırlığı artmıştır. Bu durum, Whitehall merkezli
geleneksel diplomatik karar alma mekanizmasının kısmen Downing Street’e
kaymasına, kariyer diplomatların görece önemsizleştirilmesine ve özellikle
ticari diplomasi alanında siyasal atamaların artmasına neden olmuştur.
Bu ülkelerde
diplomasi tümüyle tasfiye edilmemekte, ancak profesyonellik–sadakat dengesi
belirgin şekilde lider lehine bozulmaktadır.
Seçilmiş
Liderlerin Kurumları Bilinçli Biçimde Zayıflattığı Ülkeler
İkinci grup,
seçilmiş liderlerin devlet kurumlarını kasıtlı olarak zayıflattığı, diplomatik
yapıyı da bu sürecin bir parçası durumuna getirdiği örneklerden oluşmaktadır.
Bu ülkelerde diplomasi, kurumsal bir devlet uygulaması olmaktan çıkarak rejimin
ideolojik ve siyasal uzantısı durumuna gelmektedir.
Macaristan (Orban
dönemi) bu tipolojinin tipik bir örneğidir. Dış siyasada “ulusal çıkar” söylemi
altında ideolojik yakınlık ve liderler arası ilişkiler ön plana çıkarılmış v e
kariyer diplomatların yerini siyasal olarak güvenilir figürler almaya
başlamıştır. Özellikle Avrupa Birliği içindeki diplomatik ilişkiler, kurumsal görüşmelerden
çok lider düzeyinde kişisel pazarlıklara indirgenmiştir.
Benzer
şekilde Polonya’da Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) döneminde, Dışişleri
Bakanlığı’nın işlevi önemli ölçüde zayıflatılmış ve dış siyasa alanında
Cumhurbaşkanlığı ve parti kadroları öne çıkmıştır. Profesyonel diplomatlar
sistem dışına itilmiş ve diplomasi teknik bir uzmanlık alanı olmaktan
uzaklaştırılmıştır.
Bu ülkelerde
diplomasinin niteliğini belirleyen temel unsur devlet sürekliliği değil, rejim
sürekliliğidir.
Yarı-Otoriter
ve Otoriter Bütünleşme Yaşayan Ülkeler
Üçüncü grup,
otoriter güçlenmenin büyük ölçüde tamamlandığı ve diplomasinin açık biçimde
rejimin güvenlik, güç projeksiyonu ve demetim mekanizması durumuna geldiği
ülkeleri kapsamaktadır.
Rusya (Putin
dönemi) bu bağlamda diplomasiyi teknik bir görüşme alanı değil, rejimin jeopolitik
hedeflerini taşıyan bir araç olarak yapılandırmıştır. Büyükelçilik pozisyonları
çoğu zaman eski güvenlik bürokrasisi mensuplarına (siloviki) veya
istihbarat kökenli isimlere verilmekte ve Dışişleri Bakanlığı ise lider
iradesini dış dünyaya aktaran bir kanal işlevi görmektedir.
Çin (Xi
Jinping dönemi) ise diplomasiyi Parti sadakatinin sınandığı bir alan olarak
yeniden tanımlamıştır. “Kurt savaşçısı diplomasisi” (Wolf warrior diplomacy)
olarak adlandırılan saldırgan ve ideolojik dış siyasa söylemi, diplomatları
uzman görüşmecilerden ziyade Parti’nin siyasal askerleri durumuna getirmiştir.
Profesyonel bilgi önemini tümüyle yitirmemiş olsa da belirleyici ölçüt mutlak
sadakat olmuştur.
Monarşik
Yapılar İçinde Denetimli Profesyonellik Uygulayan Ülkeler
Son grup,
monarşik ya da yarı-monark yapıya sahip olmakla birlikte diplomatik meslek
geleneğini tümüyle ortadan kaldırmayan ancak son sözü siyasal merkezin
söylediği denetimli profesyonellik modellerini içermektedir.
Birleşik
Arap Emirlikleri, bu açıdan özgün bir örnek sunmaktadır. Diplomatlar genellikle
iyi eğitimli, çok dilli ve teknik olarak donanımlıdır. Ancak stratejik
misyonlarda görev alan isimler, aynı zamanda hanedana ve siyasal merkezlere
yüksek düzeyde güven duyulan kişiler arasından seçilmektedir. Profesyonellik
ile sadakat arasında bilinçli bir denge kurulmaktadır.
Suudi
Arabistan (Muhammed bin Salman dönemi) ise geleneksel bürokrasinin büyük ölçüde
zayıflatıldığı ve yeni kuşak ve sadık kadroların öne çıkarıldığı bir dönüşüm
süreci yaşamaktadır. Büyükelçiler, Batı ile ilişkileri çoğu zaman kurumsal
kanallardan çok kişisel ve lider merkezli ilişkiler üzerinden yürütmektedir. Bu
durum, diplomatik mesleği zayıflatmakta ancak tümüyle ortadan kaldırmamaktadır.
TARTIŞMA:
DİPLOMASİ MESLEĞİNİN DÖNÜŞÜMÜ, KURUMSALLIK VE SADAKAT GERİLİMİ
Bu
çalışmanın ortaya koyduğu karşılaştırmalı tablo, diplomasinin çağdaş siyasal
sistemlerde yalnızca dış siyasa alanına özgü bir teknik uzmanlık etkinliği
olmaktan giderek uzaklaştığını göstermektedir. Diplomatik meslek, özellikle
yürütme gücünün merkezileştiği, liderliğin kişiselleştiği ve kurumsal
denge-denetleme mekanizmalarının zayıfladığı rejimlerde devlet kapasitesinin
bir unsuru olmaktan çıkarak siyasal iktidarın doğrudan bir uzantısı durumuna
gelmektedir.
Bu dönüşüm,
diplomasinin “okullu” ya da “meslekten” doğasına ilişkin klasik kabulleri
yeniden tartışmaya açmaktadır. Geleneksel diplomasi anlayışı, dış temsil
görevlerinin uzun süreli eğitim, kurumsal toplumsallaşma, liyakat ve hiyerarşik
ilerleme gerektirdiğini varsayarken, son dönemde gözlemlenen uygulamalar, bu
varsayımın giderek aşındığını göstermektedir. Bunun yerini, liderle kişisel
güven ilişkisi, siyasal sadakat ve ideolojik uyum gibi ölçütlerin aldığı
görülmektedir.
Karşılaştırmalı
bulgular, bu sürecin tek tip olmadığını ve rejim türüne, siyasal kültüre ve
tarihsel devlet geleneğine bağlı olarak farklı biçimlerde ortaya çıktığını
ortaya koymaktadır. Liberal-demokratik geleneğe sahip ülkelerde (ABD, Birleşik
Krallık örnekleri), diplomatik profesyonellik tümüyle ortadan kalkmamakta ancak
siyasal atamaların göreli ağırlığı artmakta ve kariyer diplomatların karar alma
süreçlerindeki etkisi azalmaktadır. Bu bağlamda diplomasi, kurumsal süreklilik
ile lider tercihi arasında giderek daha kırılgan bir dengeye oturmaktadır.
Buna
karşılık, seçilmiş liderlerin kurumları bilinçli biçimde zayıflattığı veya
otoriter güçlenmenin belirginleştiği rejimlerde (Macaristan, Polonya, Rusya,
Çin) diplomasi, açık biçimde rejimin ideolojik ve stratejik hedeflerine bağlı
kılınmıştır. Bu ülkelerde dış siyasa, teknik görüşme süreçlerinden çok,
liderler arası kişisel ilişkiler, güç gösterisi ve rejim güvenliği etrafında
şekillenmektedir. Dışişleri bakanlıkları ise özerk siyasa üreten kurumlar
olmaktan çıkarak lider iradesini dış dünyaya aktaran araçsal yapılara
dönüşmektedir.
Monarşik ya
da yarı-monark yapılar ise bu dönüşümün daha denetimli bir biçimini
sunmaktadır. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan örneklerinde
gözlemlendiği üzere, diplomasi tümüyle sadakat temelli bir alan durumuna
gelmemekte, ancak profesyonellik, siyasal merkezin belirlediği sınırlar içinde
işlev görmektedir. Bu model, diplomatik uzmanlığın değerini kabul etmekle
birlikte, son karar yetkisini mutlak biçimde siyasal otoritede tutmaktadır.
Bu bulgular
ışığında temel tartışma noktası şudur: Diplomasi eğitimi, günümüz siyasal
sistemlerinde bir zorunluluk olmaktan çıkmakta ancak tümüyle üzeri örtülmüş bir
ayrıcalık durumuna da gelmemektedir. Başka bir ifadeyle, diplomasi ne her uygun
görülen kişinin rastgele atanabileceği sıradan bir yönetsel görevdir ne de
liyakatin siyasal tercihlerden tümüyle bağımsız olduğu saf bir teknokratik alan
olmaya devam etmektedir. Bu durum, diplomasi mesleğinin giderek artan biçimde
“devlet aklı”ndan uzaklaşıp “lider aklı”na bağlı kılındığı yönünde güçlü bir
eğilime işaret etmektedir. Özellikle dış temsil görevlerinin iç siyasa
dinamikleriyle bu denli iç içe geçmesi, diplomasinin uzun erimli çıkar üretme
kapasitesini zayıflatmakta ve kurumsal hafızanın aşınmasına ve dış siyasada
öngörülebilirliğin azalmasına yol açmaktadır. Bulgular, diplomasi mesleğinin
profesyonel uzmanlıktan rejim sadakatine doğru evrildiğini göstermektedir
(Sharp, 2009; Fukuyama, 2014).
Sonuç
olarak, günümüzde tartışılması gereken soru, diplomasinin eğitim gerektirip
gerektirmediği değil, hangi koşullarda eğitimin iktidar karşısında anlamlı bir
değer üretebildiğidir. Bu soru, makalenin örnek olay incelemelerinde ele
alınacak olan ABD ve Türkiye bağlamında daha somut ve karşılaştırmalı biçimde
yanıtlanacaktır.
ÖRNEK
OLAY 1: ABD’DE DİPLOMASİNİN SİYASALLAŞMASI
(Trump
Dönemi Üzerinden Bir Değerlendirme)
Amerika
Birleşik Devletleri, diplomasi mesleğinin kurumsallaşması ve profesyonelleşmesi
açısından çağdaş devlet geleneğinin en güçlü örneklerinden biri olarak kabul
edilmektedir. 1924 tarihli Rogers Act [3]
ile kariyer diplomatlık sisteminin yasal zemine kavuşturulması, ABD Dışişleri
Bakanlığı’nı (State Department) teknik uzmanlığa, liyakate ve
hiyerarşik kariyer ilerlemesine dayalı bir yapıya kavuşturmuştur. Bu yapı,
yirminci yüzyıl boyunca ABD dış siyasasının kurumsal sürekliliğinin temel
dayanaklarından biri olmuştur. Trump döneminde ABD diplomasisinde kurumsal sürekliliğin yerini kişisel
sadakate dayalı atamalar almıştır (Hall, 2018).
Bununla
birlikte, ABD diplomasi geleneğinde siyasal elçilik atamaları tarihsel olarak tümüyle
istisnai olmamıştır. Özellikle büyük ve stratejik olmayan misyonlarda,
başkanlara yakın isimlerin elçi olarak atanması uzun süredir var olan bir
uygulamadır. Ancak bu siyasal atamalar, genel yapıyı belirleyen bir norm değil,
profesyonel diplomasi sistemini tamamlayan sınırlı bir unsur olarak kalmıştır.
Bu durum, ABD’de tarihsel
olarak var olan “siyasal elçi” geleneğini niteliksel olarak dönüştürmüştür
(McDougall, 2016).
Donald
Trump’ın başkanlık dönemi (2017–2021), bu dengeyi belirgin biçimde dönüştüren
bir kırılma noktası oluşturmuştur. Trump yönetimi altında diplomasi, kurumsal
bir siyasa üretme sürecinden çok lider merkezli, kişisel ilişkiler ve sadakat
temelli bir araç durumuna gelmiştir. Büyükelçilik atamalarında bağışçılar,
kişisel dostlar ve siyasal müttefikler belirgin biçimde öne çıkmış ve bu durum
kariyer diplomatların dış temsil alanındaki ağırlığını zayıflatmıştır. Bu
dönemde dikkat çeken özellik yalnızca atamaların niteliği değil, aynı zamanda
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın sistemli olarak önemsizleştirilmesidir. Dış siyasa kararları giderek daha fazla Beyaz
Saray merkezli alınmış ve Dışişleri Bakanlığı, siyasa tasarlayan bir kurumdan
çok alınmış kararları uygulayan teknik bir aygıta indirgenmiştir. Bu süreç,
kurum içi istifaların artması, deneyimli diplomatların erken emekliliğe
ayrılması ve kurumsal hafızanın zayıflaması gibi sonuçlar doğurmuştur.
Trump
döneminde diplomatik temsilin içeriği de dönüşüme uğramıştır. Diplomatlardan
beklenen temel nitelik, görüşme yetkinliği ya da bölgesel uzmanlık olmaktan
çıkmış ve liderin söylemini sadakatle yinelemek ve kişisel diplomasi yürütmek
ön plana çıkmıştır. Bu bağlamda dış siyasa, “kurumsal akıl” yerine “başkanın
sezgisi”ne dayalı olarak şekillenmiş ve devletler arası ilişkiler kalıcı
stratejik çerçevelerden çok geçici kişisel ilişkiler üzerinden yürütülmüştür.
Bu dönüşüm,
ABD gibi yerleşik kurumlara sahip bir ülkede dahi diplomasinin ne ölçüde
siyasal liderliğin yönelimine bağlı duruma gelebildiğini göstermesi bakımından
önemlidir. Ancak aynı zamanda dikkat çekici bir sınırlılık da mevcuttur: Kongre
denetimi, medya özgürlüğü ve bürokratik direnç kapasitesi gibi kurumsal
unsurlar, diplomasinin tümüyle kişiselleşmesini engelleyen karşı ağırlıklar
olarak varlığını sürdürmüştür. Bu nedenle ABD örneğinde söz konusu olan,
diplomasinin tümüyle ortadan kaldırılması değil, geçici ama derin bir
siyasallaşma evresidir. Büyükelçilerin
rolünün daralması ve merkezin Beyaz Saray’da toplanması süreci dönemin
diplomatları tarafından da açık biçimde dile getirilmiştir (McFaul, 2020).
Bu durum,
ABD deneyimini iki açıdan çözümleyici olarak değerli kılmaktadır. Birincisi,
diplomasinin profesyonel niteliğinin yalnızca hukuksal düzenlemelerle değil,
siyasal kültür ve liderlik biçemiyle de doğrudan ilişkili olduğunu
göstermektedir. İkincisi ise, güçlü kurumsal geleneklere sahip ülkelerde dahi
diplomasi mesleğinin lider merkezli siyaset karşısında kırılgan olabileceğini
ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak
ABD örneği, diplomasinin eğitim ve meslek temelli bir alan olarak varlığını
sürdürebilmesinin, yalnızca teknik akılcılığa değil, aynı zamanda siyasal
iktidarın kurumsallığa duyduğu saygıya bağlı olduğunu göstermektedir. Bu bulgu,
Türkiye örnek olayında gözlemlenecek olan daha kalıcı ve yapısal dönüşümler
için karşılaştırmalı bir zemin sunmaktadır.
ÖRNEK
OLAY 2: TÜRKİYE’DE DİPLOMASİNİN DÖNÜŞÜMÜ
Kurumsal
Meslekten Siyasal Sadakate Geçiş
Türkiye’de
diplomasi mesleği, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren devlet kurmanın merkezi
unsurlarından biri olarak yapılandırılmıştır. Hariciye örgütü, erken Cumhuriyet
döneminde yalnızca dış siyasa yürüten teknik bir bürokrasi değil, aynı zamanda
yeni kurulan devletin uluslararası meşruluğunu, seküler karakterini ve kurumsal
akılcılığını temsil eden seçkin bir kadro olarak tasarlanmıştır. Bu nedenle
Türkiye’de diplomatlık, uzun yıllar boyunca “okullu”, liyakate dayalı ve meslek
içi hiyerarşiyle ilerleyen bir kariyer alanı olarak kabul edilmiştir.
Hukuksal
açıdan bakıldığında, Türk kamu yönetiminde diplomatlık istisnai görev
statüsünde yer almakta ve bu durum, dışarıdan atamalara kuramsal olarak olanak
tanımaktadır. Ancak siyasal ve bürokratik gelenekler, bu istisnayı uzun süre
sınırlı tutmuş ve meslek dışı elçi atamaları hem niceliksel hem de niteliksel
olarak istisna düzeyinde kalmıştır. Bu bağlamda Türkiye örneği, hukuksal
esneklik ile kurumsal normlar arasındaki uyum açısından dikkate değer bir model
sunmaktaydı. Türkiye’de
dış siyasanın karar alma süreçleri giderek merkezileşmiş, Dışişleri
Bakanlığı’nın kurumsal ağırlığı görece olarak azalmıştır (Kalaycıoğlu, 2020).
Bu denge,
özellikle 2000’li yılların sonlarından itibaren ve daha belirgin biçimde
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne geçiş sonrasında ciddi biçimde aşınmıştır.
Dış siyasa yapım süreci giderek daha merkezi, lider odaklı ve kişiselleşmiş bir
yapıya bürünmüş ve Dışişleri Bakanlığı’nın kurumsal ağırlığı görece olarak
azalmıştır. Diplomasi, uzun vadeli devlet çıkarları ve kurumsal hafızadan çok
yürütmenin siyasal öncelikleri doğrultusunda şekillenen bir alan olmuştur.
Bu süreç, yarışmacı
otoriterleşme yazını ile uyumlu bir görünüm sergilemektedir (Özbudun, 2015).
Bu dönüşüm
en açık biçimde büyükelçi atamalarında gözlemlenmektedir. Son yıllarda meslek
dışı elçi atamalarının artması, sadece niceliksel bir değişimi değil,
diplomasinin anlamına ilişkin niteliksel bir kırılmayı da yansıtmaktadır. Atama
ölçütlerinde diplomasi eğitimi, bölgesel uzmanlık ve meslek içi deneyim giderek
ikincil duruma gelirken, siyasal sadakat, ideolojik uyum ve liderle doğrudan
güven ilişkisi ön plana çıkmıştır. Bu durum, diplomatlığın teknik ve görüşmeci özelliğini
zayıflatmış ve dış temsil görevini siyasal temsil ile özdeşleştirmiştir.
Türkiye
örneğini ABD’den ayıran temel nokta, bu siyasallaşmanın geçici bir liderlik
evresinden çok yapısal ve kalıcı bir nitelik kazanmış olmasıdır. ABD’de Kongre
denetimi, medya ve bürokratik direnç mekanizmaları diplomasinin tümüyle
kişiselleşmesini sınırlayabilirken, Türkiye’de bu tür karşı ağırlıkların
zayıflaması, dönüşümün geri döndürülmesini zorlaştırmaktadır. Dış siyasa
alanında karar alma süreçleri dar bir yürütme çevresinde toplanmış ve
büyükelçiler giderek siyasa iletici aktörlerden çok, merkezi iradenin
uzantıları durumuna gelmiştir.
Bu bağlamda
Türkiye’de diplomasi, klasik anlamda bir devlet siyasası yürütme alanı olmaktan
uzaklaşarak, rejimin ideolojik ve siyasal yönelimlerinin dış dünyaya
aktarılmasında kullanılan bir araç olmak özelliği kazanmıştır. Bu durum
yalnızca diplomasi mesleğinin iç dinamiklerini değil, dış siyasa sonuçlarını da
etkilemektedir. Kurumsal tutarlılığın azalması, öngörülebilirliğin zayıflaması
ve kişisel ilişkilere dayalı dış siyasa yürütme biçimi, Türkiye’nin
uluslararası konumlanmasını daha kırılgan durumuna getirmektedir.
Sonuç olarak
Türkiye örneği, diplomasinin eğitim gerektiren bir meslek olup olmadığı
sorusunu anlamsızlaştıran bir noktaya işaret etmektedir. Sorun, diplomasi
eğitiminin varlığı ya da yokluğu değil, eğitimin ve meslek bilgisinin siyasal
iktidar karşısındaki bağlayıcılığının ortadan kalkmasıdır. Bu yönüyle Türkiye,
diplomasinin meslekten çok sadakat eksenli yeniden tanımlandığı rejimlerin
tipik bir örneğini sunmaktadır.
Bu
değerlendirme, ABD örnek olayından elde edilen bulgularla birlikte ele
alındığında, çağdaş diplomasinin kaderinin yalnızca küresel sistem
dinamikleriyle değil, doğrudan doğruya iç siyasal rejim dönüşümleriyle
belirlendiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
DİPLOMASİ
EĞİTİMİNİN GELECEĞİ: MESLEKTEN SADAKAT ALANINA DOĞRU MU?
Bu
çalışmanın ABD ve Türkiye örnekleri üzerinden ortaya koyduğu temel bulgu,
diplomasi eğitiminin ve meslek bilgisinin günümüz siyasal rejimlerinde giderek
daha sınırlı bir belirleyiciliğe sahip olduğudur. Ancak bu durum, yüzeysel bir
biçimde “diplomasi artık eğitim gerektirmiyor” sonucuna indirgenemez. Aksine,
asıl sorun, diplomasinin hangi siyasal bağlamda anlamlı bir meslek olmaya devam
edebileceğidir.
Tarihsel
olarak diplomasi eğitimi üç temel varsayıma dayanmıştır:
(i) dış siyasanın süreklilik gerektiren bir devlet etkinliği
olduğu,
(ii) bu etkinliğin teknik bilgi, dil yetkinliği ve görüşme
becerisi gerektirdiği,
(iii) siyasal iktidarların bu uzmanlığa kurumsal olarak gereksinim
duyduğu.
Günümüzde bu
varsayımların üçüncüsü giderek aşınmaktadır. Lider merkezli ve kişiselleşmiş
rejimlerde diplomasi, teknik uzmanlıktan çok, siyasal sadakatin sınadığı bir
alan durumuna gelmektedir. Bu bağlamda diplomasi eğitimi gereksizleşmemekte,
fakat siyasal iktidar açısından ikincil ve ikame edilebilir bir nitelik
kazanmaktadır.
Bu dönüşüm,
diplomasi eğitim kurumlarının işlevini de köklü biçimde etkilemektedir. Klasik
anlamda bu kurumlar, devlete meslek insanı yetiştirmeyi amaçlarken, günümüzde
giderek daha belirsiz bir hedefle karşı karşıya kalmaktadır: Devletin değil,
rejimin gereksinimlerine göre şekillenen bir dış siyasa ortamında, diploma ve
akademik yeterlilik diplomatik kariyer için bağlayıcı bir ön koşul olmaktan
çıkmaktadır. Bu durum, diplomasi eğitimini bir meslek kapısı olmaktan çok, simgesel
bir donanım alanına dönüştürme riski taşımaktadır.
Öte yandan,
monarşik ya da denetimli otoriter yapılarda gözlemlenen “sınırlı
profesyonellik” modelleri, diplomasi eğitiminin tümüyle ortadan kalkmadığını,
ancak sıkı siyasal çerçeveler içine hapsedildiğini göstermektedir. Bu
modellerde diplomasi eğitimi hala değerlidir. Ancak eğitimin meşruluğu,
bağımsız uzmanlık üretmesinden değil, siyasal merkeze hizmet edebilme
kapasitesinden kaynaklanmaktadır. Bu durum, eğitimin içeriğini de dönüştürmekte
ve eleştirel düşünce, normatif uluslararası hukuk ve çok taraflılık gibi
alanlar geri plana itilmektedir.
Bu çerçevede
diplomasi eğitiminin geleceği, esas olarak siyasal rejimlerin kurumsal
niteliğine bağlıdır. Liberal-demokratik bağlamlarda diplomasi eğitimi, her ne
kadar baskı altında olsa da kurumsal direnç alanları üretme gizil gücüne
sahiptir. Buna karşılık, yarı-otoriter ve otoriter rejimlerde diplomasi eğitimi
ya etkisizleşmekte ya da rejimle uyumlu kadrolar yetiştiren teknik bir
formasyona indirgenmektedir.
Sonuç olarak
bu çalışma, diplomasi eğitiminin gerekliliğini normatif bir ilke olarak yeniden
savunmak yerine, daha zorlayıcı bir soruyu gündeme getirmektedir: Diplomasi
eğitimi hangi siyasal koşullarda gerçek bir mesleksel anlam taşır? Bu soru,
yalnızca akademik programların değil, aynı zamanda devletlerin dış siyasa
üretme kapasitesinin ve uzun vadeli akılcılığının geleceğine ilişkin temel bir
tartışmayı zorunlu kılmaktadır.
DİPLOMASİ
EĞİTİMİNE İÇERİDEN BİR ELEŞTİRİ: ÇÖZÜMLEME YETKİNLİĞİNİN VE YENİ GELİŞMELERİN İHMAL
EDİLMESİ
Bu
çalışmanın bulguları, diplomasi mesleğinin dışsal siyasal baskılar kadar,
mesleğin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bir zayıflıkla da karşı karşıya
olduğunu göstermektedir. Bu zayıflık, özellikle diplomasi eğitimi ve meslek uygulamaları
arasındaki bilgi ilişkisinde ortaya çıkmaktadır. Günümüz uluslararası ilişkiler
yazınında nitel ve nicel çözümleme teknikleri son derece gelişmiş olmasına karşın,
bu yöntemlerin diplomatik uygulamalara anlamlı biçimde eklemlenmediği
gözlemlenmektedir.
Alana dayalı
deneyimler, pek çok eğitimli diplomatın çözümleyici çözümleme ve veri temelli
değerlendirmeleri kendi mesleksel alanlarının dışında gördüğünü ortaya
koymaktadır. Diplomasi, yaygın biçimde, görüşme yapmak, mesaj iletmek ve
merkezin yönergelerini uygulamakla sınırlı bir etkinlik olarak algılanmaktadır.
Bu dar meslek tanımı, diplomatın siyasa üretim sürecindeki entelektüel rolünü
büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır. Diplomasi eğitiminin teknik görüşme becerileriyle sınırlı
kalması yazında da eleştirilmiştir (Berridge, 2015).
Bu
yaklaşımın önemli bir sonucu, dış siyasa karar alma süreçlerinde anlamlı,
karşılaştırmalı ve ileriye dönük çözümlemelerin eksikliği ya da
yüzeyselliğidir. Diplomatik raporlama çoğu zaman betimleyici, tekrarlayıcı ve
anlık gelişmelere odaklı kalmakta ve yapısal eğilimleri, olası senaryoları ve
ölçülebilir riskleri içeren çözümlemeler üretilmemektedir. Çözümleyici
kapasitenin bu denli sınırlı kalması, diplomatların akademik bilgi ile uygulama
deneyimleri arasındaki ilişkiyi ikincil hatta gereksiz görmesine yol
açmaktadır.
Bu anlayış,
diplomasi eğitimi veren kurumlarda da yeniden üretilmektedir. Pek çok diplomasi
eğitim programı ağırlıklı olarak klasikleşmiş, durağan ve normatif bilgiler
etrafında şekillenmektedir. Uluslararası hukukun temel ilkeleri, protokol
kuralları ve tarihsel dış siyasa anlatıları ön plandayken çağdaş diplomasinin gereksinim
duyduğu alanlar, örneğin çevre diplomasisi, ekonomi ve finans, turizm
diplomasisi, kamu diplomasisi veya diplomaside araştırma yöntemleri ya hiç yer
almamakta ya da yüzeysel biçimde ele alınmaktadır.
Özellikle
dikkat çekici olan husus, diplomasi eğitiminde araştırma yöntemlerinin
neredeyse tümüyle dışlanmasıdır. Oysa günümüz dış siyasa ortamı, veri temelli
karar destek mekanizmaları, çok değişkenli çözümlemeler ve senaryo üretimi
olmaksızın akılcı biçimde yönetilemez durumdadır. Buna karşın, diplomasi
eğitimi büyük ölçüde akademik üretimi dışlayan, çözümleyici düşünceyi özendirmeyen
ve diplomatları edilgen uygulayıcılara indirgenen bir anlayışla
sürdürülmektedir.
Bu tablo,
diplomasinin yalnızca siyasal sadakat nedeniyle değil, aynı zamanda entelektüel
içeriğini bilinçli ya da bilinçsiz biçimde terk etmesi nedeniyle de
zayıfladığını göstermektedir. Başka bir ifadeyle, diplomasi mesleği dışsal
siyasallaşma kadar, kendi epistemolojik sınırlarını daraltmasının da kurbanı
olmaktadır.
DİPLOMASİ
EĞİTİMİNİN SINIRLARI ÜZERİNE DENEYİME DAYALI BİR GÖZLEM
Diplomasi
eğitiminin çözümleyicilik konusunda yetersizliği, yalnızca kurama dayalı bir saptama
değil, aynı zamanda doğrudan eğitim uygulamalarında gözlemlenen yapısal bir
sorundur. Diplomasi alanında lisansüstü eğitim veren programlarda edinilen
deneyimler, öğrencilerin ve hatta kariyer diplomatların büyük bölümünün çözümleyici
yetenek ve bilgi üretimini “akademik alanın işi” olarak gördüğünü ortaya
koymaktadır. Diplomasi, bu algıda, çözümleme üreten değil, çözümlenmiş bilgiyi
taşıyan, merkezin mesajını ileten ve görüşmeleri yöneten bir uygulama etkinliği
olarak kavramsallaştırılmaktadır.
Bu anlayış,
diplomasi eğitiminin içeriğine de doğrudan yansımaktadır. Eğitim programları
çoğu zaman, dış siyasanın hızla çeşitlenen ve teknik duruma gelen alanlarını
kapsamakta yetersiz kalmakta ve çevre, ekonomi, turizm, kamu diplomasisi ya da
veri temelli siyasa çözümlemesi gibi alanlar eğitim programlarında sınırlı bir
yer tutmakta ya da tümüyle dışlanmaktadır. Oysa günümüz diplomasisi, yalnızca siyasal
içerikli görüşmelerden değil, iklim krizi, ekonomik kırılganlıklar, toplumlar
arası algı yönetimi ve çok aktörlü yönetişim süreçlerinden oluşan karmaşık bir
yapı durumuna gelmiştir. Sadece şu olgunun altını çizmek yeterli olacaktır:
Günümüzde çok uluslu çevre anlaşmalarının sayısı 250’den fazladır ve bunların iklim
değişliği, küresel ısınma, biyolojik çeşitlilik, ozon tabakasının korunması
gibi önemli bir kesimi insan ve doğa yaşamını yakından ilgilendirmektedir.
Buna karşın
diplomasi eğitimi, bu karmaşıklığı çözümleyebilecek nitel ve nicel araştırma
yöntemlerini sistemli biçimde öğretmemekte ve diplomatları soru soran, senaryo
üreten ve alternatif siyasa seçeneklerini ölçen aktörler olmaktan çok biçimsel
bilgiye dayalı uygulayıcılar olarak yetiştirmektedir. Bu durum, diplomasi
mesleğinin yalnızca siyasal baskılar nedeniyle değil, kendi ürettiği sınırlı
meslek tanımı nedeniyle de entelektüel etkisini yitirmesine yol açmaktadır. Bu
olumuz sonuca yol açan önemli etmenlerden biri de Dışişleri Bakanlığı’nın yanı
sıra diğer bakanlıkların da, örneğin Çevre ve Maliye bakanlıkları, uluslararası
ilişkileri yürütme yetkisine sahip olması ve eş güdümün yeterince sağlanamamasıdır.
EĞİTİMİN
SİYASETLE KARŞILAŞTIĞI NOKTA
Bu deneyim
temelli gözlemler, diplomasinin karşı karşıya olduğu krizin tek başına siyasal
atamalar, sadakat temelli temsil ya da kurumsal aşınma ile açıklanamayacağını
göstermektedir. Diplomasinin zayıflaması, aynı zamanda mesleğin bilgiyle
kurduğu ilişkinin daralmasının ve uluslararası gelişmeleri çözümleyici ve
açıklayıcı olma iddiasından geri çekilmesinin bir sonucudur. Bu durum, eğitimli
diplomatların varlığını sürdürmesine karşın, dış siyasa süreçlerinde
entelektüel ağırlıklarının azalmasını da açıklamaktadır.
Bu nedenle
günümüzde asıl soru, “diplomasi eğitimi gerekli midir?” değil, “mevcut
diplomasi eğitimi, çağdaş uluslararası ilişkilerin çözümleyici ve çok boyutlu
doğasına cevap verebilmekte midir?” sorusudur. Bu soruya verilecek yanıt,
yalnızca akademik programların değil, devletlerin uzun vadeli dış siyasa akılcılığının
da geleceğini belirleyecektir.
Akademik
Değerlendirme: İki Yaklaşımın Yapısal Artıları ve Sınırlılıkları
Aşağıdaki
karşılaştırma, iki yaklaşımı deneysel gerçeklikte saf biçimleriyle değil,
çağdaş diplomatik uygulamalarda farklı siyasal rejimler altında baskın
eğilimler olarak ele almaktadır.
|
Çizelge 1: Değerlendirme |
||
|
Boyut |
Mesleksel Eğitim
Temelli / Çözümleyici Diplomasi |
Sadakat Temelli /
Uygulamacı Diplomasi |
|
Atama Ölçütü |
Eğitim, kariyer, uzmanlık, kurumsal kıdem |
Siyasal güven, kişisel sadakat, ideolojik uyum |
|
Diplomatın Rolü |
Çözümleme üreten, seçenek geliştiren siyasa aktörü |
Mesaj ileten, talimat uygulayan temsilci |
|
Eğitim Anlayışı |
Araştırma yöntemleri, nitel-nicel çözümleme,
disiplinlerarası bilgi |
Protokol, temsil, geleneksel bilgi aktarımları |
|
Bilgiye Yaklaşım |
Çözümleyici, veri temelli, senaryo üretici |
Betimleyici, anlık, merkez odaklı |
|
Kurumsal Hafıza |
Güçlü, aktarılabilir, birikimsel |
Zayıf, kişilere bağlı, kırılgan |
|
Esneklik |
Yüksek (farklı senaryolara uyum) |
Düşük (lider tercihine bağımlı) |
|
Siyasal Uyum |
Sınırlı – kurumsal direnç içerir |
Yüksek – rejimle tam uyum |
|
Dış Siyasa Tutarlılığı |
Orta–uzun vadeli |
Kısa vadeli, dalgalı |
|
Riskler |
Yavaşlık, siyasal iktidarla gerilim |
Yüzeysellik, öngörülemezlik, kurumsal aşınma |
|
Üstünlükler |
Akılcılık, sürdürülebilirlik, öngörü |
Hız, denetim, lider merkezli uyum |
Yukarıdaki
çizelgede özetlenen iki diplomasi yaklaşımı, birbirinin mutlak farklı seçeneği
olmaktan çok, farklı siyasal bağlamlarda öne çıkan ideal tipler olarak
değerlendirilmelidir. Meslek temelli ve çözümleyici diplomasi, devlet
sürekliliğini ve uzun vadeli çıkar üretimine öncelen bir kurumsal akılcılığa
dayanırken, sadakat temelli ve uygulamacı diplomasi, siyasal iktidarın hız, denetim
ve mesaj bütünlüğü arayışına yanıt vermektedir.
Meslek
temelli diplomasi, özellikle karmaşık ve çok aktörlü uluslararası sistemde,
veri temelli çözümleme üretme, riskleri ölçme ve senaryo seçenekleri geliştirme
kapasitesi bakımından önemli üstünlükler sunmaktadır. Ancak bu yaklaşım, güçlü
siyasal liderliğin egemen olduğu rejimlerde zaman zaman “yavaş”, “aşırı
temkinli” ya da “siyasal gerçekçilikten kopuk” olarak algılanabilmektedir. Bu
durum, meslek diplomasisinin siyasal iktidar nezdindeki meşruluğunu
zayıflatabilmektedir.
Buna
karşılık sadakat temelli diplomasi, karar alma süreçlerinde hız ve siyasal uyum
sağlaması bakımından kısa vadeli üstünlüklere sahiptir. Lider merkezli
rejimlerde bu yaklaşım, dış siyasanın iç siyasa hedefleriyle eş zamanlı
olmasını kolaylaştırmaktadır. Ne var ki bu model, dış siyasa üretimini kişisel
ilişkilere ve anlık tercihlere bağımlı kıldığı ölçüde, öngörülebilirliği
azaltmakta ve kurumsal hafızayı aşındırmaktadır. Uzun vadede bu durum, dış siyasanın
tutarlılığını ve devlet kapasitesini zayıflatma riski taşımaktadır.
Bu
karşılaştırmalı tablo, diplomasinin günümüzde karşı karşıya olduğu temel
gerilimi açık biçimde ortaya koymaktadır: Çözümleyici derinlik ile siyasal denetim
arasındaki gerilim. Diplomasi eğitimi ve meslek uygulamaları, bu iki uç
arasında giderek daralan bir alanda konumlanmakta ve siyasal bağlam belirleyici
olduğu ölçüde, profesyonel bilgi ya değerini korumakta ya da önemini
azaltmaktadır.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma,
diplomasinin bir meslek olup olmadığı ya da diplomasi eğitiminin gerekliliği
gibi klasik soruları yeniden biçimlendirerek ele almıştır. ABD ve Türkiye
örnekleri üzerinden yürütülen karşılaştırmalı çözümleme, diplomasinin günümüzde
teknik bir uzmanlık alanı olmaktan çok, siyasal rejimlerin kurumsal niteliği ve
liderlik biçemleri tarafından belirlenen bir uygulama alanına dönüştüğünü
ortaya koymaktadır. Bu dönüşüm, yalnızca elçi atamalarındaki değişimlerle
sınırlı olmayıp, dış siyasa üretme biçimlerinin tamamını etkilemektedir.
Çalışmanın
temel bulgusu, diplomaside yaşanan krizin tek boyutlu olmadığıdır. Bir yandan
siyasal iktidarların diplomasi alanını sadakat ve denetim temelinde yeniden
yapılandırdığı ve diğer yandan diplomasi mesleğinin kendi iç dinamikleriyle çözümleyici
üretim kapasitesini giderek daralttığı görülmektedir. Bu iki eğilim birbirini
beslemekte ve diplomasinin entelektüel ağırlığını zayıflatan bir kısır döngü
yaratmaktadır. Böylece diplomasi hem dışsal siyasallaşmanın hem de içsel
epistemolojik daralmanın baskısı altında kalmaktadır.
ABD örneği,
güçlü kurumsal geleneklere sahip devletlerde dahi diplomasi mesleğinin kırılgan
olabileceğini, ancak aynı zamanda bu sistemlerin belirli düzeyde kendini onarma
kapasitesine sahip olduğunu göstermiştir. Buna karşılık Türkiye örneği,
diplomasinin meslekten çok rejimsel bir araca dönüştüğü ve bu dönüşümün geçici
olmaktan çıkıp yapısal nitelik kazandığı bir modeli temsil etmektedir. Bu
karşılaştırma, diplomasinin niteliğinin yalnızca küresel siyasal sistemle
değil, doğrudan iç rejim dinamikleriyle belirlendiğini açık biçimde ortaya
koymaktadır.
Çalışmada
ayrıca, diplomasi eğitiminin mevcut durumuyla bu dönüşüme karşı yeterli bir
yanıt üretemediği gösterilmiştir. Güncel uluslararası ilişkilerde nitel ve
nicel çözümleme teknikleri hızla gelişirken, diplomasi eğitimi ve meslek uygulamaları
bu bilgi alanlarıyla kurduğu ilişkiyi büyük ölçüde sınırlandırmıştır.
Diplomatların kendilerini çözümleme üreten aktörler yerine mesaj ileten
uygulayıcılar olarak konumlandırması, dış siyasa süreçlerinde anlamlı
çözümlemelerin yokluğunu derinleştirmektedir. Bu durum, diplomasinin yalnızca
siyasal müdahaleler nedeniyle değil, kendi bilgi anlayışını daraltması
nedeniyle de etkisizleştiğini göstermektedir.
Bu bağlamda
çalışmanın ulaştığı sonuç, diplomasi eğitiminin gereksiz olduğu yönünde değil,
aksine, mevcut şekliyle işlevini yitirdiği yönündedir. Diplomasi eğitimi, çözümleyici
düşünce, disiplinlerarası bilgi ve araştırma yöntemleriyle yeniden
bütünleşmediği sürece, siyasal iktidar karşısında bağımsız bir mesleksel
ağırlık üretme kapasitesini yeniden kazanamayacaktır. Ancak bu durum dahi son
bir belirleyici olmayacaktır. Çünkü diplomasi eğitiminin gerçek değeri, onu
talep eden siyasal ve kurumsal bağlamlar var olduğu ölçüde anlam kazanmaktadır.
Sonuç olarak
bu çalışma, diplomasinin geleceğine ilişkin normatif bir reçete sunmak yerine,
daha temel bir eşik soruyu gündeme getirmektedir: Diplomasi, hangi siyasal
rejim koşulları altında yeniden bilgi üreten, çözümleme yapan ve uzun vadeli akılcılık
sunan bir meslek durumuna gelebilir? Bu soru, yalnızca diplomasi eğitimini
değil, devletlerin dış siyasa yapma kapasitesini ve kurumsal aklın geleceğini
de doğrudan ilgilendirmektedir. Bu bağlamda diplomasi mesleğinin geleceği,
yalnızca dış siyasa alanının değil, çağdaş devletin bilgiyle kurduğu ilişkinin
de bir göstergesi durumuna gelmektedir.
REFERANSLAR
Berridge, G.
R. (2015). Diplomacy: Theory and practice (5th ed.). Palgrave Macmillan.
Constantinou,
C. M. (2013). Between statecraft and humanism: Diplomacy and its forms of
knowledge. International Studies Review, 15(2), 141–162.
Fukuyama, F.
(2014). Political order and political decay: From the industrial revolution to
the globalization of democracy. Farrar, Straus and Giroux.
Hall, I.
(2018). Trump and the consequences of American leadership. International
Affairs, 94(3), 515–536.
Heper, M.
(2016). The state and Kurds in Turkey: The question of assimilation. Palgrave
Macmillan.
Jönsson, C.,
& Hall, M. (2005). Essence of diplomacy. Palgrave Macmillan.
Kalaycıoğlu,
E. (2020). Turkish dynamics: Bridge across troubled lands. Palgrave Macmillan.
Levitsky,
S., & Ziblatt, D. (2018). How democracies die. Crown Publishing.
Magen, A.,
Risse, T., & McFaul, M. (Eds.). (2021). Authoritarianism goes global: The
challenge to democracy. Oxford University Press.
McDougall,
W. A. (2016). The tragedy of U.S. foreign policy: How America’s civilian
leaders lost control of America’s destiny. Yale University Press.
McFaul, M.
(2020). From cold war to hot peace: An American ambassador in Putin’s Russia.
Houghton Mifflin Harcourt.
Neumann, I.
B. (2012). At home with the diplomats: Inside a European foreign ministry.
Cornell University Press.
Özbudun, E.
(2015). Turkey’s judiciary and the drift toward competitive authoritarianism.
International Journal of Constitutional Law, 13(2), 250–266.
Sharp, P.
(2009). Diplomatic theory of international relations. Cambridge University
Press.
Weber, M.
(1978). Economy and society (G. Roth & C. Wittich, Eds.). University of
California Press.
[1] Dubai’deki
Emirlikler Amerikan Üniversitesi Diplomasi Yüksek Lisans Direktörü ve Türkiye’de
üniversitelerde verilen uluslararası ilişkiler ve diplomasi dersleri.
[2] UNICEF
Türkiye temsilcisi, Çevre Bakanlığı Müsteşarı
[3] Rogers
Act of 1924 (Foreign Service Act), Amerika Birleşik Devletleri’nde diplomatik
hizmet ile konsolosluk hizmetlerini tek ve profesyonel bir Dış Hizmet (U.S.
Foreign Service) çatısı altında birleştirmiştir. Bu yasa ile birlikte diplomatik
temsil ve konsolosluk görevleri kariyer temelli olmuş, liyakat, sınav ve kıdem
esaslı bir yükselme sistemi kurulmuş, siyasal atamaların kapsamı kurumsal
olarak sınırlandırılmış, diplomasi, kişisel sadakate değil mesleki uzmanlığa
dayalı bir kamu hizmeti olarak tanımlanmıştır. Rogers Act, ABD’de diplomasinin “gentlemen
amateurs” geleneğinden çıkarak modern, profesyonel ve kurumsallaşmış bir
meslek alanına dönüşmesinin hukuksal temelini oluşturmuştur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder