Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

8 Aralık 2025 Pazartesi

 

Diplomatik Söylem, Egemenlik ve Hegemonya: Tom Barrack Açıklamaları Üzerinden Bir Çözümleme

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

Öz

Bu çalışma, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın son dönemde kamuoyuna yansıyan açıklamalarını, diplomatik söylem, egemenlik ve küresel hegemonya ilişkileri bağlamında çözümlemeyi amaçlamaktadır. Barrack’ın Westphalia tipi egemen ulus-devlet düzeninin aşındırılması gerektiğine işaret eden ifadeleri, klasik diplomasinin sınırlarını aşan ve ev sahibi devletin iç siyasal ve anayasal düzenine yönelik dolaylı müdahale niteliği taşıyan bir söylem olarak ele alınmaktadır. Çalışma, bu söylemin bireysel bir görüşten çok, ABD dış siyasa düşüncesinde uzun süredir tartışılan egemenlik sonrası, sınırlı egemenlik ve işlevsel devlet yaklaşımlarıyla olan ilişkisini irdelemektedir. Ayrıca, “ulus-devletlerin bölgesel ve küresel çıkarlar açısından engel teşkil ettiği” yönündeki vurgunun, özellikle enerji güvenliği, jeopolitik etki alanları ve İsrail merkezli bölgesel güvenlik kurguları çerçevesinde nasıl anlamlandırılması gerektiği tartışılmaktadır. Son olarak, Barrack’ın açıklamalarına yönelik olarak dile getirilen “persona non grata” talepleri, diplomatik teamüller, egemenlik hakkı ve orantılılık ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmekte ve söylemin kendisi ile verilecek diplomatik yanıt arasındaki dengeye dikkat çekilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Diplomatik söylem, egemenlik, Westphalia düzeni, küresel hegemonya, ulus-devlet, ABD dış siyasası, persona non grata

Abstract

This study aims to analyze the recent public statements of Tom Barrack, the Ambassador of the United States to Ankara, within the framework of diplomatic discourse, sovereignty, and global hegemonic structures. Barrack’s remarks suggesting the erosion of the Westphalian model of sovereign nation-states are examined as a form of diplomatic discourse that exceeds conventional diplomatic boundaries and implicitly intervenes in the domestic political and constitutional order of the host state. The article argues that these statements should not be interpreted as merely personal opinions, but rather as reflections of long-standing debates in U.S. foreign policy thinking regarding post-sovereignty, limited sovereignty, and the concept of the “functional state.” Furthermore, the study contextualizes the claim that nation-states constitute obstacles to regional and global interests, particularly in relation to energy security, geopolitical influence, and Israel-centered regional security designs. Finally, the calls to declare Barrack persona non grata are assessed in light of diplomatic norms, the principle of sovereignty, and proportionality, highlighting the need to balance the content of diplomatic speech with the appropriate form of state response.

Keywords: Diplomatic discourse, sovereignty, Westphalian order, global hegemony, nation-state, U.S. foreign policy, persona non grata

GİRİŞ WESTPHALIA SONRASI EGEMENLİK AŞINMASI VE DEVLETLERİN DÖNÜŞEN İŞLEVLERİ

Çağdaş uluslararası sistemin kurucu ilkesi olarak kabul edilen Westphalia tipi egemen ulus-devlet modeli, devletin hem iç hem de dış siyasa alanlarında kesin ve bölünmez karar verici olduğu varsayımına dayanır. Bu modelde egemenlik, belirli bir coğrafya üzerinde yaşayan nüfus adına bağlayıcı kararlar alma yetkisinin merkezi bir devlet otoritesinde toplanması anlamına gelmiştir. Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesinden itibaren hız kazanan küreselleşme süreçleri, bu egemenlik anlayışının hem içerik hem de işlev bakımından ciddi biçimde aşınmasına yol açmıştır.

Son dönemde dile getirilen “Westphalia tipi egemen ulus-devlet düzeninin aşındırılması” söylemi, devletin hukuksal varlığının ortadan kaldırılmasını değil, aksine, egemenliğin karar alma boyutunun devlet dışı çok katmanlı yapılara devredilmesini ifade etmektedir. Bu çerçevede devlet, varlığını sürdürmekle birlikte, özne olma niteliğini büyük ölçüde kaybetmekte ve karar üretmekten çok, alınmış kararları uygulayan bir yönetsel aygıta indirgenmektedir.

Egemenliğin aşındırılması sürecinde asıl kritik dönüşüm, devletin karar alma kapasitesinin zayıflatılmasıdır. Bu bağlamda ortaya çıkan modelde devlet, hukuksal olarak egemen görünmeye devam ederken, uygulamada stratejik karar üretme yeteneğini kaybeder. Ekonomi, ticaret, enerji, finans, yatırım ve güvenlik gibi temel alanlarda alınan kararlar, giderek ulus-üstü normlar, uluslararası anlaşmalar ve küresel piyasa mekanizmaları tarafından belirlenmektedir.

Bu yeni düzende devlet kararları görüşme konusu yapan bir aktör olmaktan çıkar, uyum gösteren ve yükümlülüklerini yerine getiren bir yürütme makamı durumuna gelir, uymadığı takdirde ise ekonomik, mali veya siyasal yaptırımlarla karşı karşıya kalır. Dolayısıyla devletin egemenliği, klasik anlamda yasama ve yürütme kapasitesi üzerinden değil, alınmış küresel kararların ne derece “uygulanabildiği” ölçüsünde tanımlanır duruma gelir.

Karar alma yetisi aşınan devletin yeni işlevleri dört temel başlık altında toplanabilir. Birincisi, kamu hizmeti sağlayıcı devlet olmaktır. Devlet, eğitim, sağlık, sosyal yardımlar ve altyapı gibi alanlarda hizmet üretmeye devam eder. Ancak bu hizmetlerin kapsamı, ölçünleri ve öncelikleri uluslararası kuruluşlar, küresel norm setleri ve finansal koşulluluklar tarafından belirlenir. Devlet, bu alanlarda siyasa üretici değil, uygulayıcı konumundadır. İkincisi, uyum devleti olmaktır. Devletin temel görevi, uluslararası anlaşmaların, düzenlemelerin ve normların eksiksiz biçimde uygulanmasını sağlamaktır. Bu durum devleti, görüşmeler yapan bir özne olmaktan çok kararları tescil eden ve uygulayan bir “yönetsel araç” konumuna indirger. Üçüncüsü, toplumsal disiplin sağlayıcı devle olmaktır. Devletin görece güçlü kalabildiği alan, iç düzenin korunmasıdır. Vergi toplama, güvenlik sağlama, protesto ve muhalefeti yönetme gibi işlevler bu çerçevede önem kazanır. Ancak burada ortaya çıkan paradoks şudur Devlet, dış determinizme karşı zayıflarken, kendi yurttaşlarına karşı görece daha otoriter bir konum almasıdır. Dördüncüsü devletin kimlikler arası hakemlik yapmasıdır.  Ulus-devletin kurucu yurttaşlık anlayışı zayıfladıkça, devlet kimlikler arası bir denge ve çatışma yöneticisi işlevi üstlenir. Bu durum, vatandaşlık temelinde bir siyasal birlikten çok etnik, mezhepsel ve kültürel gruplar arasında aracılık yapan bir yönetişim modelini beraberinde getirir. Bu durum, egemenliğin söylemsel olarak saklı tutulurken eylemli olarak sınırlandırılmasını ifade eden ve Krasner’in “örgütlü ikiyüzlülük” kavramıyla açıkladığı egemenlik anlayışıyla örtüşmektedir (Krasner, 1999).

Devletin karar verici olmaktan çekilmesi, bir boşluk yaratmamaktadır. Aksine bu boşluk, çok sayıda aktör tarafından doldurulmaktadır. Birincisi, uluslararası finansal ve ekonomik kuruluşlar, borç, kredi ve yatırım mekanizmaları üzerinden devletlerin siyasa alanını daraltmaktadır. İkincisi, küresel piyasalar adına konuşan kredi derecelendirme kuruluşları ve finansal fonlar, devletleri “piyasa dostu” davranmaya zorlayan görünmez karar merkezleri durumuna gelmiştir. Üçüncüsü, think-tank’lar, danışmanlık şirketleri, uluslararası STK’lar ve akademik ağlar, neyin “makul siyasa” olarak kabul edileceğini belirleyen normatif bir çerçeve üretmektedir. Bu aktörler, doğrudan demokratik meşruluğa sahip olmamakla birlikte, devlet elitleri üzerinde yüksek düzeyde etki kurabilmektedir. Dördüncüsü ise, ulus-devlet zayıfladıkça güçlenen kimlik temelli aracı elitlerdir. Bu elitler, toplumsal taleplerin temsilcisi olmaktan çok küresel projelerin yerel düzeyde uygulanmasını kolaylaştıran aktörler olarak öne çıkmaktadır. Bu dönüşüm, Strange’in devletin ekonomik ve siyasal karar mekanizmalarından kademeli olarak geri çekilmesini tanımladığı yapısal süreçle paralellik göstermektedir (Strange, 1996).

Sonuç olarak belirtmek gerekirse, egemenlik ve hatta demokrasi sonrası yeni bir düzen ortaya çıkartılmak istenmektedir. Ortaya çıkan tablo, devletin tamamen ortadan kalktığı bir yapıdan çok, egemenliğin parçalandığı ve dağınık aktörlere devredildiği Westphalia sonrası bir düzeni işaret etmektedir. Bu düzende demokrasi biçimsel olarak varlığını sürdürürken, gerçek karar alma süreçleri seçilmiş organların dışına taşmaktadır. Böylece hesap verebilirlik bulanıklaşmakta, siyasal sorumluluk dağılmakta ve yurttaşın iradesi ile siyasal sonuçlar arasındaki bağ zayıflamaktadır. Bu nedenle söz konusu model, çoğu zaman “demokrasi varmış gibi görünen demokrasi sonrası bir yönetişim biçimi” olarak tanımlanmaktadır.

ABD DİPLOMATİK SÖYLEMİNDE WESTPHALIA SONRASI EGEMENLİK TASARIMI: TOM BARRACK ÖRNEĞİ

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın kamuoyuna yansıyan açıklamaları, bireysel ya da kişisel bir diplomatik dil sürçmesinden çok Soğuk Savaş sonrası Amerikan dış siyasa düşüncesinde uzun süredir olgunlaşmakta olan Westphalia sonrası egemenlik anlayışının açık bir dışavurumu olarak ele alınmalıdır. Barrack’ın özellikle “Osmanlı millet sistemi”, “ulus-devletlerin bölgesel kararlılığa tehdit oluşturması” ve “1919’dan beri ulus-devletlerin ABD çıkarlarını engellediği” yönündeki ifadeleri, çağdaş egemen ulus-devlet modelinin siyasal meşruluğunun sorgulanmasına dayalı bir stratejik hayali yansıtmaktadır. Bu söylem, devletin tümüyle ortadan kaldırılmasını değil, devletin karar üretme kapasitesinin sistemli biçimde sınırlandırılmasını hedefleyen bir yaklaşımı temsil eder. Nitekim Barrack’ın ifadelerinde dikkat çeken nokta devletin varlığına değil, ulus-devletin egemen karar yetkisine yönelik eleştiridir.

ABD Dış Siyasa Söyleminde Örtük İtiraf ve Suriye Sorunu

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye Özel Temsilcisi olan Tom Barrack’ın 2025 yılı Aralık ayında yaptığı açıklamalar, Suriye bağlamında uzun süredir tartışılan dış müdahale ve rejim değişikliği savlarını yeniden gündeme taşımıştır. Barrack’ın, 1946 sonrasında ABD’nin müdahil olduğu yaklaşık 93 darbe veya rejim değişikliği yaşandığını ve bunların tamamının başarısız olduğunu ifade etmesi, hukuksal ve siyasal açıdan açık bir itiraf niteliği taşımamakla birlikte, ABD dış siyasasına ilişkin önemli bir söylemsel kabullenmeye işaret etmektedir. (Çakır, 2025, 6 Aralık)

Bu açıklama, ABD’nin Suriye’de yaşanan sürece doğrudan planlayıcı ve icracı bir darbe eylemcisi olarak yaklaştığını açıkça beyan etmemektedir. Barrack, bilinçli biçimde “müdahil olma” ve “rejim değişikliği” gibi hukuksal sorumluluğu açıkça tanımlamayan kavramlar kullanmakta ve böylece ABD’nin uluslararası hukuk bakımından doğrudan suçlanabilir bir konuma yerleşmesinden kaçınmaktadır. Bununla birlikte, özellikle “aynı şeyi Suriye’de de yaptık” ifadesi, ABD’nin bu ülkedeki gelişmeleri yalnızca uzaktan izleyen bir aktör olmadığını, aksine alanı şekillendiren müdahaleci siyasaların parçası olduğunu dolaylı biçimde kabul etmektedir.

Barrack’ın söylemi, Suriye’de yaşananların klasik anlamda bir askeri darbe olarak değil, dış destekli, çok aktörlü ve uzun erimli bir rejim dönüşümü süreci olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Bu çerçevede ABD’nin, federalizm, özerklik ve yerel silahlı yapıların meşrulaştırılması gibi araçlarla, merkezi devlet otoritesini zayıflatan bir devlet kurma (state-building) mühendisliğine yöneldiği ima edilmektedir. Açıklamanın en dikkat çekici yönü ise, bu tür müdahaleci siyasaların “işe yaramadığı” yönündeki açık kabuldür.

Dolayısıyla Barrack’ın açıklaması, Suriye’de doğrudan bir darbenin planlandığı ve uygulandığı yönünde açık bir itiraf olarak değil, ABD dış siyasasında rejim değişikliği uygulamalarına yönelik artan stratejik kuşkuculuğun ve geri dönük bir öz eleştirinin göstergesi olarak okunmalıdır. Bununla birlikte, açıklamanın satır araları, Suriye’de Esad yönetiminin zayıflatılması ve sonuçta devrilmesine giden süreçte ABD ile Türkiye arasında örtük (covert) bir stratejik eşgüdümün varlığına işaret etmektedir. Bu eş güdüm, açık bir askeri müdahaleden çok, silahlı muhalif yapıların desteklenmesi, yerel aktörlerin alan egemenliğinin desteklenmesi ve merkezi devlet otoritesinin aşındırılması gibi dolaylı araçlar üzerinden yürütülmüş çok katmanlı bir müdahale biçimi olarak okunmalıdır. Bu yönüyle Barrack’ın söylemi, ABD–Türkiye iş birliğinin hukuksal olarak ve siyasal olarak yadsınabilirlik (plausible deniability) sınırları içinde kalarak şekillenen bir örtük darbe (covert action) uygulamasına değinmektedir. Bu söylem, Suriye örneği üzerinden, müdahaleci dış siyasanın sınırlarının ve başarısızlıklarının ABD karar alıcıları nezdinde de kabul görmeye başladığını göstermesi bakımından önem taşımaktadır. Aynı zamanda bu yaklaşım, makalede tartışılan ABD dış siyasa yaklaşımının somut bir görünümü olarak değerlendirilmelidir. Barrack’ın ifadeleri, ABD’nin güçlü, merkezi ve tam egemen ulus-devletler yerine, karar alma süreçleri dış müdahaleye açık, parçalı ve yönlendirilebilir siyasal yapıları tercih ettiğini açık biçimde yansıtmaktadır. Bu çerçevede dış siyasanın temel mantığı, egemenlik ilkesinden çok, stratejik denetim ve karar belirleyiciliğinin Washington merkezli olarak korunmasına dayanmaktadır. Suriye örneği, ABD’nin “kararları biz veririz” anlayışının, doğrudan yönetimden çok dolaylı yönlendirme ve Devletin aşındırılması (state erosion) mekanizmaları üzerinden nasıl işletildiğini göstermesi bakımından açıklayıcı bir örnek olay sunmaktadır.

“Osmanlı Millet Sistemi” Referansı: Tarihsel Bir Analoji Değil, Yönetişim Modeli

Barrack’ın Osmanlı millet sistemine yaptığı vurgu, tarihsel bir romantizmden çok, çok katmanlı ve merkezi siyasal karar üretmeyen bir yapı isteğine işaret etmektedir. Millet sistemi, çağdaş anlamda egemen bir yurttaşlık rejiminden değil, cemaat temelli, parçalı ve merkezle sınırlı bağlara sahip bir yönetişim ilişkisinden oluşmuştur. Bu yapıda, siyasal özne birey değil topluluktur. Merkezi otorite karar üretmez ve sadece denge gözetir. Egemenlik, parçalı ve işlevsel biçimde dağılmıştır. Bu bağlamda Osmanlı göndermesi, ulus-devletin kurucu unsuru olan eşit yurttaşlık ve siyasal birlik fikrine dolaylı ama bilinçli bir itiraz niteliği taşımaktadır. Barrack’ın söylemi, çağdaş ulus-devleti “kararlılık bozucu” olarak kodlarken, parçalı ve cemaat temelli yapıları “yönetilebilir” olarak konumlandırmaktadır. İnalcık’ın da ortaya koyduğu üzere, Osmanlı millet sistemi, modern anlamda siyasal temsil veya egemenlik paylaşımı değil, hanedan egemenliği altında işleyen cemaat temelli bir yönetsel düzenlemedir (İnalcık, 1973).

Tom Barrack’ın söylemlerinde “Osmanlı millet sistemi”ne yaptığı atıf, doğrudan tarihsel bir çözümlemeden çok, çağdaş ulus-devlet egemenliğinin işlevsizleştirilmesi ve dış etkilerle yönlendirilmesi fikrini metaforik olarak ifade etme amacı taşır. Akademik açıdan değerlendirildiğinde şu unsurlar ortaya çıkmaktadır.

Merkezi Egemenliğin Sınırlandırılması: Osmanlı millet sistemi, merkezi otoritenin egemenliğini koruduğu, ancak dinsel cemaatlere kendi iç işlerinde sınırlı özerklik tanıdığı bir yapıydı. Barrack, bu modeli örnek göstererek çağdaş ulus-devletlerin merkezi karar alma kapasitesinin kısmen “parçalanması” veya dış etkilerle sınırlanması gerektiğini ima etmektedir.

Ulus-devletin Kapasitesinin Zayıflatılması: Tarihsel millet sistemi, eşit yurttaşlık yerine tebaalık ve hiyerarşik düzen üzerine kuruluydu. Barrack’ın metaforu, çağdaş ulus-devletlerin egemenlik yetkisinin tamamen bağımsız olmaması, uluslararası hegemonik aktörler veya küresel mekanizmalar tarafından yönlendirilebilir duruma gelmesi olarak yorumlanabilir.

Kimlik Temelli Parçalanmışlık: Millet sistemi, dinsel ait olma duygusu üzerinden bir toplumsal örgütlenme sağlardı; Barrack’ın söylemi ise ulus-devletin “tek merkezden karar vermesi” yerine, farklı aktörlerin ve dış etkilerin müdahalesine açık bir yapı oluşturulması anlamına gelir. Bu bağlamda, tarihsel bir referans, çağdaş egemenlik tartışmaları için mecazi bir araç olarak kullanılmıştır. Karpat’ın demografik ve toplumsal analizleri, Osmanlı millet sisteminin eşit yurttaşlık değil, hiyerarşik ve farklılaştırılmış bir tebaalık statüsü ürettiğini açık biçimde ortaya koymaktadır (Karpat, 1985).

Özetle, Barrack’ın Osmanlı millet sistemi atfı, çağdaş ulus-devletlerin egemenlik kapasitesinin sınırlandırılması, merkezi karar alma yetkisinin kısmen devredilmesi ve dış etkilerle yönlendirilmesi stratejisinin diplomatik bir metaforu olarak işlev görmektedir. Tarihsel anlamdan çok, siyasal ve stratejik araçsallaştırma amacı taşır.

“Ulus-Devletler İsrail İçin Tehdittir”: Egemenlik ve Jeopolitik Çakışma

Barrack’ın ulus-devletleri bölgesel güvenlik açısından tehdit olarak tanımlaması, özellikle Orta Doğu bağlamında anlam kazanmaktadır. Güçlü ve egemen ulus-devletler bağımsız dış siyasa üretebilir, bölgesel enerji koridorları üzerinde denetim kurabilir ve askeri ve diplomatik caydırıcılık geliştirebilir. Bu durum, ABD’nin ve müttefiklerinin hareket alanını sınırlandıran bir etmen olarak görülmektedir. Dolayısıyla sorun ulus-devletin varlığı değil, öngörülemez ve bağımsız davranma kapasitesidir. Barrack’ın dili, bu kapasitenin aşındırılmasını güvenlik ve kararlılık söylemiyle meşrulaştırmaktadır.

“1919’dan Beri Ulus-Devletler Bizi Engelliyor”: Egemenliğin Hedef Olarak Tanımlanması

Barrack’ın 1919 göndermesi, Türk çağdaşlaşmasının ve ulusal egemenliğin simgesel başlangıç noktasına yöneltilmiş açık bir siyasal referanstır. Bu ifade, yalnızca Türkiye’ye değil, ulusal bağımsızlık fikrine yönelik tarihsel bir rahatsızlığın dile gelişidir. Zira 1919, yerel iradenin küresel güç dengelerine karşı siyasal egemenlik savsıyla sahneye çıktığı andır. Bu bağlamda Barrack’ın söylemi, egemenliğin bir meşruluk kaynağı değil, küresel erişimi sınırlayan bir engel olarak yeniden tanımlandığını göstermektedir. Ulusal sınırlar, ulusal karar alma süreçleri ve ulusal çıkar tanımları bu bakış açısında aşılması gereken yapısal direnç noktalarıdır. Tilly’nin tarihsel çözümlemeleri, çağdaş devletlerin savaş, mali kapasite ve merkezi otorite etkileşimiyle güçlenmiş yapılar olduğunu ve bu nedenle kolayca işlevsizleştirilemeyecek kurumsal derinliğe sahip bulunduğunu göstermektedir (Tilly, 1990).

Barrack’ın Söyleminin Dayandığı Resmi ABD Doktrini Çerçevesi

Barrack’ın ifadeleri, ABD dış siyasasında özellikle şu doküman ve düşünce gelenekleriyle örtüşmektedir: “Liberal Uluslararası Düzen söylemi” (rules-based order), “Egemenliğin mutlak değil, koşullu olduğu anlayışı, Devlet kapasitesinden çok yönetişim” (governance) vurgusu, “Bölgesel düzenlerde ulus-devlet yerine ağsal (network-based) yapıların teşviki.” Bu yaklaşım, devletlerin kendi kaderlerini belirleme hakkını değil, küresel sistemle uyumlu davranma yükümlülüğünü merkeze alır.

Değerlendirmek gerekirse, Barrack’ın açıklamaları, diplomatik nezaket sınırlarının ötesine geçmekle birlikte asıl önemini, ne söylediğinden çok neyi normalleştirmeye çalıştığından almaktadır. Bu söylem, egemen ulus-devletin karar verici niteliğini aşındırmayı, bunu da tarih, güvenlik ve kararlılık savlarıyla meşrulaştırmayı amaçlayan bir stratejik dili temsil etmektedir. Bu nedenle sorun, yalnızca bir büyükelçinin sözleri değil, egemenliğin geleceğine ilişkin küresel bir siyasal hayalin yerel düzeyde açıkça dile getirilmesidir. Bu bağlamda hegemonya, yalnızca zor veya askeri üstünlükle değil, Cox’un vurguladığı üzere normlar, kurumlar ve rıza üretimi yoluyla işleyen yapısal bir iktidar biçimi olarak ortaya çıkmaktadır (Cox, 1981).

Asimetrik Egemenlik Rejiminin Kaynağı: Hegemonik Rıza, Güç ve Normalleştirme

“ABD ve İsrail, egemenliği aşındırılacak devletler kategorisinde değil, egemenliği başkaları için sınırlayan devletler kategorisindedir” önermesi, normatif bir savdan çok uluslararası sistemin işleyişine ilişkin betimleyici bir saptamadır. Bu durumun ortaya çıkışı, tek bir aktörün keyfi tercihinden değil, hegemonik güç ilişkilerinin tarihsel, kurumsal ve ideolojik biçimde örülmesinden kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda temel soru, kimin izin verdiği değil, nasıl olanaklı olduğudur. Egemenliğin bazı devletler için mutlak, bazıları için ise koşullu duruma gelmesi uluslararası sistemde asimetrik bir egemenlik rejiminin yerleştiğini göstermektedir.

Hegemonya: Zorun Ötesinde Rıza Üretimi

Bu süreci yalnızca askeri ya da ekonomik güç üzerinden okumak eksik kalır. Hegemonya, Antonio Gramsci’nin tanımıyla, salt zor kullanımından çok rıza üretme kapasitesi sayesinde işler. ABD öncülüğünde kurulan küresel düzen egemenliğin aşındırılmasını çıplak bir baskı olarak değil “kaçınılmaz”, “akılcı” ve “evrensel çıkar” olarak sunmayı başarmıştır. Bu rıza, özellikle üç düzlemde üretilmektedir: Normatif düzlemde, egemenlik mutlak bir hak olmaktan çıkarılıp, “insan hakları”, “küresel güvenlik” ve “kararlılık” gibi üst değerlere bağlı kılınmaktadır. Kurumsal düzlemde, uluslararası örgütler aracılığıyla karar alma süreçleri devletlerin dışına taşınmakta, ancak bu kurumların yönetişiminde hegemon güçler belirleyici rol oynamaktadır. Söylemsel düzlemde, ulus-devlet “eski”, “tehlikeli” ve “çatışma üretici” olarak kodlanırken çok katmanlı yönetişim modelleri “çağdaş” ve “ilerici” olarak sunulmaktadır. Bu mekanizma, egemenliğin neden bazı devletler için sorgulanabilir, bazıları için ise dokunulmaz duruma geldiğini açıklar.

ABD Merkezli Küresel Hegemonya Arayışı

ABD’nin bu süreçteki rolü, klasik emperyal modellerden farklıdır. ABD, doğrudan egemenlik kurmaktan çok kuralları belirleyen aktör olma konumunu güçlendirmiştir. “Rules-based international order” söylemi, bu bağlamda merkezi öneme sahiptir. Ancak kuralları belirleyen ile kurallara uyması beklenen arasındaki ayrım hiçbir zaman simetrik olmamıştır. ABD, kuralları ihlal ettiğinde bunu istisna olarak sunabilmekte ve aynı ihlali başka bir devlet yaptığında ise sistem dışı davranış olarak tanımlayabilmektedir. Bu asimetri, ABD’nin kendi egemenliğini korurken, başkalarının egemenlik alanını daraltabilmesine olanak tanımaktadır. Dolayısıyla egemenlik aşınması söylemi, küresel hegemonya arayışının dolaylı fakat etkili bir aracıdır. İsrail ise hegemonyanın Orta Doğu’da bölgesel istisnası ve taşıyıcısıdır. İsrail, bu küresel hegemonik düzenin Orta Doğu’daki istisnai aktörlerinden biridir. İsrail’in egemenliği, yalnızca korunmakla kalmaz; aynı zamanda güvenlik gerekçesiyle sürekli genişletilir. Bu durum, İsrail’in ulus-devlet formunun sorgulanmaması, hatta güçlendirilmesi sonucunu doğurur. Buna karşılık, çevredeki devletlerin egemenliği ise bölgesel kararsızlık gerekçesiyle sınırlandırılabilir, Mezhep ve etnik çeşitlilik gerekçe gösterilerek parçalı yönetişim modelleriyle ikame edilebilir. Bu bağlamda İsrail, egemenliğin aşındırılmasına yönelik küresel söylemin edilgin yararlanıcısı değil, bölgesel uygulayıcısı konumundadır. Bu asimetrik rejime karşı etkili bir karşı koyuşun gelişmemesinin birkaç temel nedeni vardır. Birincisi, güç dağılımıdır. Askeri, finansal ve teknolojik üstünlük, hegemon aktörlere dokunulmazlık sağlar. İkincisi parçalanmış muhalefettir. Egemenliği aşındırılan devletler ortak bir karşı söylem geliştirememektedir. Üçüncüsü, içsel rızadır. Ulusal elitlerin (komprador, mütegallibe) bir bölümünün bu düzenden yarar sağlaması ve direnci zayıflatmasıdır. Sonuncusu ise, seçenek olmamasıdır. Uluslararası sistemde kabul gören ve işler bir karşı-egemenlik anlatısının üretilememiştir. Bu nedenle sorun yalnızca dış baskı değil, içsel kabullerin ve kurumsal uyumun da bir sonucudur.

Sonuç olarak, ABD ve İsrail’in egemenliğin aşındırılmasından bağışık tutulması, bir hukuksal ayrıcalık değil, hegemonik düzenin yapısal bir sonucudur. Egemenlik, eşit uygulanan bir ilke olmaktan çıkmış ve güç ilişkileri tarafından yeniden tanımlanan esnek bir araca dönüşmüştür. Bu durum, küresel düzeyde bir “egemenlik karşıtı oydaşlıktan” çok, hegemonik bir egemenlik mühendisliğine işaret etmektedir.

“Güçlü Ulus-Devlet Olmamalı” Ne Demektir?

“Güçlü ulus-devlet olmamalı” ifadesi, devletin kurumsal kapasitesinin tümüyle ortadan kaldırılmasını hedefleyen açık bir yıkım çağrısından çok, egemenliğin stratejik alanlarda etkisizleştirilmesini ifade eden örtük bir siyasal düşünceyi yansıtmaktadır. Bu yaklaşımda sorun, devletin hizmet üretme veya kamu düzenini sağlama işlevleri değildir, sorun, devletin bağımsız ve öngörülemez karar alabilme kapasitesidir. Bu bağlamda “güçlü” sıfatı, askeri veya bürokratik büyüklükten çok, egemen siyasal tercih oluşturabilme yeteneğini tanımlar.

Güçlü Ulus-Devletin Kritik Özellikleri

Bir ulus-devlet, aşağıdaki alanlarda bağımsız hareket edebildiği ölçüde “güçlü” kabul edilir:

Çizelge 1:

 

Güçlü Devletin Ölçütleri

Dış siyasada otonomi

İttifaklara rağmen kendi çıkar tanımını yapabilme.

Enerji ve doğal kaynak denetimi

Kaynaklar ve koridorlar üzerinde kamusal denetim.

Ekonomik siyasa alanı

Maliye, para ve sanayi siyasalarında bağımsızlık.

Güvenlik ve savunma kapasitesi

Caydırıcılık ve askerî özerklik.

Toplumsal bütünlük

Yurttaşlık temelinde siyasal birlik üretme yeteneği.

 

Barrack’ın söylemi, doğrudan bu özelliklere sahip devletleri hedef almaktadır.

Neden Güçlü Ulus-Devlet İstenmez?

Bu bakış açısına göre güçlü ulus-devletler küresel enerji ve ticaret ağlarında engelleyici olabilir, bölgesel düzene direnç gösterebilir, farklı ittifaklar kurarak hegemonik mimariyi zorlayabilir ve yerel halk adına bağımsız çıkar tanımı yapabilir. Dolayısıyla sorun devletin varlığı değil, denetim altına alınamayan egemenliktir.

Barrack’ın ima ettiği modelde devletin tamamen ortadan kalkması değil, yönetilebilir bir devlet biçemine dönüşmesi söz konusudur. Bu biçem altında devlet hizmet üretir, vergi toplar, güvenliği sağlar ancak kritik stratejik kararları üretmez. Bu tür devletler, güçlü değil, uyumlu devletler olarak tanımlanır.

Bu yaklaşımda ortaya çıkan paradoks şudur: Devlet, iç düzen ve toplumsal denetim açısından güçlü kalabilir, fakat dış siyasa, enerji, ekonomi ve jeostrateji gibi alanlarda etkisiz duruma getirilir. Böylece Devlet yurttaşına karşı güçlü ancak küresel kararlara karşı zayıf olur. Barrack’ın söylemi, tam olarak bu paradoksal devlet modeline işaret etmektedir.

Sonuç olarak, “güçlü ulus-devlet olmamalı” söylemi, devletin kurumsal varlığına değil egemenlik üretme kapasitesine yönelik bir sınırlama arzusunu ifade eder. Amaç, devletlerin tamamen çökmesi değil, karar veremeyen, yönlendirilen ve uyum sağlayan birer yönetsel birim durumuna gelmeleridir. Bu nedenle Barrack’ın söylemi, devlet karşıtı bir anarşizm değil, hegemonik yönetişimle uyumlu bir egemenlik düşüncesidir.

“Güçlü ulus-devlet olmamalı” yaklaşımı, tek bir aktörün iradesine indirgenebilecek bir tutum değildir. Bu yaklaşım, çok katmanlı ve çok aktörlü bir hegemonik düzenin ortak çıkar alanında ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla “istemeyen kim?” sorusunun cevabı, tekil değil yapısal ve ilişkisel niteliktedir. Birinci ve belirleyici aktör grubu, küresel düzenin kural koyucu kapasitesine sahip hegemon güçlerdir. ABD bu grubun merkezinde yer alır. ABD açısından güçlü ulus-devlet öngörülemezdir, pazarlık gücü yüksektir, bağımsız dış siyasa üretebilir ve bölgesel liderlik savsında bulunabilir. Bu özellikler, hegemon gücün hareket serbestisini sınırlar. Bu nedenle sorun, ulus-devletin varlığı değil, hegemonik tasarımla uyumsuz hareket edebilme kapasitesidir. İkinci aktör, istisnai konuma sahip bölgesel güçlerdir. İsrail bu bağlamda özel bir örnek oluşturur. İsrail açısından güçlü ulus-devletler bölgesel askeri dengeyi zorlayabilir, jeopolitik manevra alanını daraltabilir ve güvenlik doktrinine meydan okuyabilir. Bu nedenle “güçlü ulus-devlet olmamalı” yaklaşımı, İsrail için normatif bir ilke değil stratejik bir güvenlik tercihidir. Bu tercih, özellikle çevre ülkelerin merkeziyetçi ve ulusalcı siyasal kapasitesine yöneliktir. Üçüncü aktör grubu, ulus-devletin karar alanını daraltan ulus-üstü kurumsal yapılardır. Finansal, ekonomik ve yönetişim temelli bu kurumlar, biçimsel olarak tarafsız görünseler de aslında küresel güç dağılımını yansıtırlar. Bu kurumlar açısından güçlü ulus-devlet ölçün dışıdır, görüşmeleri uzatır ve siyasal koşullandırmalara direnir. Dolayısıyla tercih edilen model, karar üretmeyen ve kurallara “uyum sağlayan” devlettir. Dördüncü grup, sermaye akışlarını yöneten küresel ekonomik aktörlerdir. Güçlü ulus-devlet, bu aktörler açısından düzenleme üretir, vergilendirir ve kamusal çıkar tanımı yapar. Oysa zayıf egemenlik, sermayenin serbest dolaşımı için daha elverişli bir zemin sunar. Bu nedenle ulus-devletin ekonomik karar alma kapasitesinin sınırlandırılması bu aktörler açısından tercih edilir bir durumdur. Son olarak, bu düzenin yerel düzeyde işlemesini sağlayan aktörler vardır. Bunlar küresel ağlarla bütünleşmiş bürokratik elitler, ulus-üstü fonlarla çalışan sivil yapı çevreleri, siyasal iktidarlarla simbiyotik ilişki içindeki ekonomik (kompradorlar, mütegallibe) gruplardır. Bu aktörler için güçlü ulus-devlet, kendi aracı konumlarını zayıflatabilecek bir etmendir. Dolayısıyla egemenliğin aşınması yalnızca dış baskının değil içsel uyumun da ürünüdür.

Dolayısıyla “istemeyen kim?” sorusunun yanıtı güçlü ulus-devlet istemeyen, küresel karar alma kapasitesini merkezileştirmiş hegemonik yapı, bu yapının bölgesel istisnai aktörleri, ulus-üstü kurumsal mekanizmalar ve bunlarla uyumlu hareket eden yerel elitlerdir olmalıdır. Bu, ideolojik bir komplo değil, çıkarların ve güç ilişkilerinin örtüştüğü yapısal bir tercihtir.

Neden 1919? Simge, Kırılma ve Travmatik Anımsama

1919 vurgusu, kronolojik bir tarih hatırlatmasından çok, egemenliğin yerelleştiği ve dış denetimin reddedildiği tarihsel bir kırılma anına yapılan bilinçli bir göndermedir. 1919, Türkiye özelinde bir takvim yılı olmaktan çok, çağdaş ulus-devlet egemenliğinin siyasal irade olarak sahneye çıktığı anı temsil eder. Bu nedenle Barrack’ın “1919’dan beri…” ifadesi, bir zaman saptamasından çok, bir egemenlik rejiminin başlangıcına yönelik göndermedir.

1919 Ne Anlama Gelmektedir?

Yerel İradenin Küresel İradeye İtirazı: 1919, Osmanlı Devleti’nin tasfiye edildiği ancak bu tasfiyenin yerel siyasal irade tarafından kabul edilmediği tarihsel eşiği simgeler. Mondros sonrası düzen, büyük güçlerin Anadolu üzerindeki siyasal ve ekonomik geçerliliğini öngörürken, 1919 ile birlikte bu tasarrufa karşı toplu bir egemenlik savı ortaya çıkmıştır. Bu anlamda 1919 dış belirlenime karşı içsel siyasal iradenin ilanıdır. Mandacı, vesayetçi veya “yönetişimci” çözümlerin reddidir.

Ulus-Devletin Kurucu Eylemi: 1919, ulus-devletin yalnızca hukuksal olarak değil, eylemli ve savaşım yoluyla kurulduğu bir süreci başlatır. Bu süreçte egemenlik hanedan veya cemaatten değil, dış güçlerden değil, ulus adına hareket ettiğini savlayan siyasal iradeden türetilmiştir. Barrack’ın söyleminde hedef alınan husus tam olarak budur: egemenliğin “aşağıdan ve yerelden” tanımlanması.

Emperyal Düzenin Başarısızlığı: 1919, yalnızca Türkiye’nin değil, klasik emperyal tasarımların da başarısızlığa uğradığı bir döneme işaret eder. Sevr tipi düzenlemeler, yerel direniş ve siyasal seferberlik karşısında sürdürülememiştir. Bu nedenle 1919, hegemonik bakış açısından bakıldığında yönetilemeyen bir direnç anı, planlanmış küresel düzenlemelere verilen beklenmedik bir yanıt olarak anımsanır. Barrack’ın ifadesi, bu tarihsel deneyimin hala bir psikolojik ve siyasal referans noktası olduğunu gösterir.

Westphalia sonrası Devlet söylemi açısından 1919, aşılması gereken bir egemenlik uygulamasını temsil eder. Çünkü 1919 modeli ulusal sınırları esas alır, yurttaşlık temelinde siyasal birlik kurar, egemenliği dışsal normlara bağlı kılmaz ve karar alma yetkisini merkezileştirir. Oysa Westphalia sonrası yönetişim anlayışı parçalı, çok katmanlı, dışa açık ve yerel elitler üzerinden işleyen bir siyasal düzeni tercih eder. Bu nedenle 1919, yalnızca geçmişte kalmış bir tarih değil güncel siyasal hayaller açısından hala “sorunlu” bir miras olarak görülür.

Barrack’ın 1919’u seçmesi rastlantı değildir. 1919, Türkiye açısından 1923’ten daha “sokak ve savaşım temelli”, Lozan’dan daha çok “irade beyanı içeren”, Cumhuriyet ilanından daha çok “egemenliğin kaynağını açık eden” bir tarihtir. Dolayısıyla 1919’a atıf, hukuksal sonuçlardan çok egemenlik iradesinin doğuşuna karşı bir göndermedir.

Sonuç olarak, Barrack’ın 1919 vurgusu Türkiye Cumhuriyeti’ne değil, Cumhuriyet’in egemenlik felsefesine yöneliktir. Bu ifade, güçlü ulus-devlet tartışmasının tarihsel köklerine yapılan bilinçli bir anımsatmadır ve özünde şu mesajı taşır: “Bu tür bir egemenlik uygulaması, günümüz küresel düzeniyle uyumsuzdur.”

19 Mayıs 1919, dış güçlerin çizdiği düzenin alanda ilk kez bilinçli ve örgütlü biçimde reddedildiği tarihtir. Bu tarih mandaya karşı duruşun eylemli olarak başladığı, siyasal iradenin “dışarıdan” değil “ulusun kendisinden” türetildiği ve uluslararası denklemde “nesne” olmayı reddeden bir öznenin ortaya çıktığı kırılma noktasını temsil eder. Bu nedenle 19 Mayıs bir savaş tarihi değil, bir anlaşma tarihi hiç değildir, Egemenlik bildiriminin eyleme dönüşmüş şeklidir. Barrack’ın rahatsızlığı bu noktada odaklanmaktadır.

Barrack’ın ifadesi “1919’dan beri bizi engelliyorlar” şeklindedir. “Bizi engelleyen” şey, savaşın bitmiş olması değildir, uluslararası düzenin kurulması da değildir, aksine yerel egemenliğin, dış erişim ve eylem alanlarını sınırlamasıdır. Bu sınırlama, Birinci Dünya Savaşı sonrası düzenin edilgin kabulüyle değil, 19 Mayıs 1919 ile başlayan etkili direnişle ortaya çıkmıştır.

Dolayısıyla Barrack’ın 1919’a yaptığı gönderme tarihsel olarak 19 Mayıs 1919’un başlattığı egemenlik uygulamasına, siyasal olarak ulus-devletin bağımsız karar alma iradesine ve kuramsal olarak ise Westphalia tipi egemenliğin Anadolu’da eylemli olarak kurulmasına yöneliktir. Bu, Birinci Dünya Savaşı’nın bitişine ilişkin nötr bir tarihsel atıf değil, bağımsızlık fikrinin ete kemiğe büründüğü ana duyulan yapısal rahatsızlığın ifadesidir.

“Hazar Petrollerine Ulaşamıyoruz” İfadesinin Anlamı

“Hazar petrollerine ulaşamıyoruz” ifadesi, teknik bir enerji sorununu dile getirmekten çok, egemen ulus-devletlerin oluşturduğu siyasal ve hukuksal engellere yönelik bir yakınmayı yansıtmaktadır. Bu cümle, erişim sorununun fiziksel ya da teknolojik değil, siyasal egemenlik kaynaklı olduğunu ima etmektedir. Dolayısıyla sorun, petrolün yeraltında bulunması değil, yerüstünde kimin karar verdiğidir.

Hazar Havzası, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından çok sayıda egemen ulus-devletin (Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Rusya, İran) sınırları içinde ve etkileşim alanında yer alan bir enerji bölgesine dönüşmüştür. Bu durum, büyük ölçekli enerji erişimini çok taraflı görüşmeye açık, hukuksal çerçevelerle sınırlı ve devletler arası anlaşmalara bağımlı bir süreç durumuna getirmiştir. Barrack’ın ifadesinde sorun tam olarak burada ortaya çıkmakta ve çok sayıda egemen öznenin varlığı, erişimi zorlaştırmaktadır.

Buradaki “ulaşamamak”, mutlak bir erişim olanaksızlığı değil, doğrudan, hızlı ve tek taraflı erişim eksikliği anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle, kaynak var, teknoloji var, sermaye var, ancak egemen devletlerin onayına bağlı bir süreç de var. Bu onay mekanizması, yatırım koşulları, boru hattı güzergahları, transit ücretleri, ulusal mevzuat ve dış siyasa tercihleri üzerinden şekillenmektedir. Ulus-devletlerin bu alanlarda karar verici olması, küresel aktörler için maliyetli ve öngörülemez bir durum yaratmaktadır.

Egemen ulus-devletler enerji kaynaklarını stratejik varlık olarak tanımlar, Ulusal çıkar temelinde pazarlık yapar, farklı ortaklıklar kurabilir ve enerji siyasalarını dış siyasayla ilişkilendirir. Bu özellikler, enerjiye piyasacı bir meta olarak yaklaşan küresel bakış açısıyla çelişmektedir. Barrack’ın söylemi, enerji kaynaklarının ulusal egemenlik konusu olmaktan çıkarılması gerektiği yönündeki bir beklentiyi yansıtır.

“Hazar petrollerine ulaşamıyoruz” ifadesinin hemen ardından gelen “1919’dan beri…” vurgusu, rastlantı değildir. 1919, Türkiye özelinde yeraltı ve yerüstü kaynakların ulusal egemenliğe bağlandığı, dış ekonomik belirlenimin reddedildiği, kapitülasyon mantığının ortadan kaldırıldığı bir siyasal başlangıcı temsil eder. Dolayısıyla Barrack’ın yakınması şunu ima eder: Kaynaklara erişimi sınırlayan esas unsur, ulusların kendi kaderini belirleme savıdır.

Bu söylem, enerji güvenliğini devletler arası hukuk konusu olmaktan çıkarıp, küresel yönetişim ve serbest erişim alanına taşıma arzusuyla örtüşmektedir. Enerji, bu bakış açısında ulusal mülkiyetin konusu değil, küresel arz zincirinin bir parçası ve serbestçe dolaşması gereken stratejik bir girdidir. Ulus-devletlerin bu zinciri denetlemesi, “ulaşılamayan enerji” söylemiyle sorunsallaştırılmaktadır.

“Hazar petrollerine ulaşamıyoruz” ifadesi teknik bir enerji saptaması değildir, Diplomatik bir yakınma da değildir, aksine egemen ulus-devletlerin enerji üzerindeki karar yetkisinin meşruluğunu sorgulayan bir söylemdir. Bu cümleyle Barrack, güçlü ulus-devlet eleştirisini soyut bir ideolojik zeminden çıkarıp, somut bir jeoekonomik talebe bağlamaktadır.

ABD’NİN HAZAR HAVZASI VE ORTA ASYA STRATEJİSİ İLE TÜRKİYE’NİN KONUMU

ABD’nin Hazar Havzası ve Orta Asya’ya yönelik sistemli stratejik ilgisi, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, özellikle Bill Clinton yönetimi döneminde belirginlik kazanmıştır. Bu dönemde şekillenen yaklaşım, üç temel hedef etrafında yapılandırılmıştır: enerji güvenliğinin sağlanması, Rusya ve İran’ın bölgesel etkinliğinin sınırlandırılması ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlığını kazanan Orta Asya cumhuriyetlerinin Batı ile siyasal ve ekonomik bütünleşmenin desteklenmesi.

Bu stratejik çerçevede enerji, belirleyici bir unsur olarak öne çıkmıştır. Hazar petrolü ve doğalgazının dünya piyasalarına, özellikle de Rusya ve İran denetimi dışındaki güzergahlardan ulaştırılması hedefi, Bakü–Tiflis–Ceyhan (BTC) Boru Hattı gibi projelerin hayata geçirilmesini sağlamıştır. Bu projeler yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik nitelik taşımış ve ABD’nin Avrasya’daki etki alanlarını genişletme çabasının somut araçları durumuna gelmiştir.

Türkiye, bu süreçte özel bir konuma yerleştirilmiştir. NATO üyesi olması, Batı kurumlarıyla kurumsal bağları ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleriyle paylaştığı dilsel, etnik ve kültürel yakınlık, Türkiye’nin “model ülke” veya “stratejik ara yüz” olarak değerlendirilmesine yol açmıştır. Ancak bu yaklaşım, kültürel ya da duygusal bağlara atfedilen romantik bir önemden çok, söz konusu bağların siyasal ve stratejik açıdan kullanılabilirliğine dayanmaktadır.

Bu noktada özellikle dikkat çekici olan nokta, ABD dış siyasasında Türkiye’nin Kemalist ve katı laik devlet yapısından çok, İslami referanslara sahip ancak Batı ile uyumlu bir siyasal aktör modeliyle daha uyumlu görülmesidir. Bu bağlamda “ılımlı İslam” kavramı, teolojik bir tercih değil, radikal İslamcı hareketlerden ayrışan, piyasa ekonomisiyle uyumlu ve Batı çıkarlarıyla doğrudan çatışmayan siyasal yapıların tanımlanmasında kullanılan işlevsel bir kavram olarak öne çıkmıştır.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidara yükselişi bu çerçevede değerlendirilmelidir. AKP’nin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidara gelişi, ABD tarafından doğrudan yönlendirilmiş ya da yaratılmış bir siyasal süreç olarak nitelendirilemez. Ancak bu yükselişin, ABD ve Batı tarafından bir tehdit olarak algılanmadığı, aksine yönetilebilir ve işlevsel bir ortaklık gizil gücü taşıdığı düşüncesiyle karşılandığı söylenebilir. Bu durum, etkili destekten çok edilgin kabullenme ve itirazsızlık şeklinde ortaya çıkmıştır.

Obama döneminde söylem düzeyinde demokrasi ve insan hakları vurgusu artmış olsa da enerji güvenliği ve bölgesel erişim öncelikleri büyük ölçüde korunmuştur. Türkiye, Arap Baharı sürecinde Sünni Müslüman dünyada Batı ile köprü kurabilecek bir aktör olarak görülmüş ve bu bağlamda bölgesel rolü desteklenmiştir. Ne var ki zamanla Türkiye’nin daha özerk bir dış siyasa çizgisi izlemesi ve ulusal egemenlik temelinde karar verici bir devlet refleksi geliştirmesi bu stratejik beklentilerle uyumsuzluk yaratmıştır.

Bugün Tom Barrack’ın söylemlerinde ifadesini bulan yaklaşım, bu gerilimin güncel bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Clinton ve Obama dönemlerinde Türkiye’nin “işlevsel egemenlik” çerçevesinde bölgesel bir araç olarak konumlandırılması olanaklı görülürken, günümüzde Türkiye’nin bağımsız karar alma kapasitesi sorunlu bir unsur olarak dile getirilmektedir. Bu bağlamda sorun, belirli bir siyasal iktidarın kimliği olmaktan çok, Türkiye’nin ulus-devlet olarak egemenlik savsını yeniden ve güçlü biçimde dile getirmesidir.

TÜRKİYE’NİN “İŞLEVSEL ARAÇ” KONUMUNDAN “STRATEJİK ÖZERKLİĞE” GEÇİŞİ

Türkiye’nin ABD ve genel olarak Batı tarafından uzun süre “işlevsel, yönlendirilebilir ve uyumlu bölgesel aktör” olarak algılanan konumunun aşınması, ani bir kopuştan çok, zamana yayılan bir dönüşüm sürecinin sonucudur. Bu dönüşüm, yaklaşık olarak 2010–2016 yılları arasında şekillenmiş ve sonrasında geri dönüşü olmayan bir nitelik kazanmıştır. Söz konusu süreç, Türkiye’nin Batı merkezli küresel stratejiler içerisinde kendisine atfedilen “araçsal rolü” giderek sorgulaması ve sonunda reddetmesiyle yakından ilişkilidir.

Arap Baharı süreci, bu dönüşümün ilk somut göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bu dönemde Türkiye, Batılı siyasa yapıcılar tarafından “model ülke” söylemi üzerinden Müslüman toplumlar için örnek bir siyasal yapı olarak sunulmuştur. Ancak bu yaklaşım, Türkiye açısından edilgin bir aracılık rolünden çok, bölgesel düzeyde etkin ve lider bir aktör olma yöneliminin güçlenmesine yol açmıştır. Böylece Türkiye, kendisine biçilen yönlendirilebilir aracı rolünü aşmaya yönelik bir dış siyasa anlayışı geliştirmeye başlamıştır.

Bu ayrışma, Suriye iç savaşıyla birlikte daha da belirgin duruma gelmiştir. ABD’nin Suriye krizine yaklaşımı ağırlıklı olarak alan denetimi, vekil aktörlerin desteklenmesi ve çatışmanın yönetilmesi üzerine kuruluyken, Türkiye’nin öncelikleri sınır güvenliği, devlet egemenliği ve kendi iç siyasal dengeleriyle doğrudan bağlantılı olmuştur. Bu farklılaşma, Türkiye’nin klasik ulus-devlet reflekslerini yeniden ön plana çıkardığını ve dış siyasa kararlarını egemenlik temelinde şekillendirdiğini göstermektedir.

Her ne kadar 1 Mart 2003 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Irak tezkeresini reddetmesi kısa vadede bireysel bir olay olarak değerlendirilmiş olsa da bu karar Batı nezdinde Türkiye’nin otomatik biçimde uyum sağlayan bir müttefik olmadığı yönünde kalıcı bir algının oluşmasına neden olmuştur. Bu algı, ilerleyen yıllarda Türkiye’ye ilişkin stratejik değerlendirmelerde zemin oluşturan önemli bir referans noktası olmuştur.

Türkiye’nin “işlevsel araç” konumundan çıktığını kesinleştiren en kritik eşik ise 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi olmuştur. Bu olay, Türkiye açısından egemenliğe ve devletin bekasına yönelik varoluşsal bir tehdit olarak algılanırken, ABD ve Batı dünyası açısından Türkiye’yi daha öngörülemez ve denetlenemez bir aktör konumuna taşımıştır. Bu tarihten sonra NATO müttefikliği biçimsel olarak devam etse de stratejik ortaklık söylemi büyük ölçüde içeriğini yitirmiştir.

2017 sonrasında Türkiye’nin izlediği çok yönlü dış siyasa yaklaşımı, bu kopuşu yapısal kılmıştır. Rusya ile S-400 hava savunma sistemi anlaşması, Çin ve Avrasya eksenli ilişkilerin derinleştirilmesi ve Batı dışındaki güç merkezleriyle eş zamanlı diplomatik ve ekonomik temaslar, Türkiye’nin stratejik otonomi arayışının somut göstergeleri olarak öne çıkmıştır. Bu gelişmeler, Türkiye’nin yalnızca taktiksel değil, yapısal bir biçimde bağımsız karar alma kapasitesini güçlendirmeyi hedeflediğini göstermektedir.

Bu bağlamda güncel söylemlerinde ulus-devletleri hedef alan ve “1919” gibi simgesel tarihsel göndermelerde bulunan Tom Barrack’ın ifadeleri, kişisel veya bireysel açıklamalar olarak değil Türkiye’nin yeniden oluşturduğu egemenlik savına yöneltilmiş yapısal bir eleştirinin yansıması olarak okunmalıdır. Barrack’ın söylemi, Türkiye’nin artık ABD merkezli küresel düzen içerisinde edilgin ve işlevsel bir araç olarak konumlandırılamadığının dolaylı bir kabulü niteliğini taşımaktadır.

Sonuç olarak Türkiye, Arap Baharı süreciyle birlikte kendisine atfedilen model ve aracı rolünü aşmaya yönelmiş ve 15 Temmuz 2016 sonrasında ise bu rolü reddederek stratejik özerklik temelinde yeni bir egemenlik anlayışı geliştirmiştir. Bu dönüşüm, Türkiye-ABD ilişkilerinde yaşanan gerilimlerin geçici olarak değil, yapısal ve uzun erimli bir nitelik taşıdığını ortaya koymaktadır.

ULUS-DEVLET MERKEZLİ KÜRESEL DÜZENE YÖNELİK YAPISAL YANILSAMALAR

Westphalia tipi egemenlik düzeninin aşındırılmasına yönelik söylem ve stratejiler, kuramsal düzeyde küreselleşmenin kaçınılmazlığına dayandırılsa da uygulama aşamasında iki temel yapısal yanılgı içermektedir. Bu yanılgılar, söz konusu yaklaşımın hem çözümleme tutarlılığını hem de sürdürülebilirliğini zayıflatmaktadır.

İlk olarak, bu doktrin ulus-devletlerin tarihsel, siyasal ve toplumsal dayanıklılığını sistemli biçimde hafife almaktadır. Ulus-devlet, yalnızca yönetsel bir yapı ya da hukuksal bir örgüt olmaktan öte, toplu kimlik, egemenlik bilinci ve siyasal meşruluğun başat taşıyıcısıdır. Küresel düzeyde ekonomik bütünleşmenin artması ve çok uluslu aktörlerin güç kazanması, ulus-devletin ortadan kalkmasına değil, aksine kriz anlarında yeniden merkezi bir rol üstlenmesine yol açmaktadır. Güvenlik tehditleri, toplumsal seferberlik, ekonomik şoklar ve kitlesel göç hareketleri, ulus-devlet kapasitesine duyulan gereksinimi ortadan kaldırmamış, tersine pekiştirmiştir. Bu nedenle egemenliğin teknik ve işlevsel olarak sınırlandırılabileceği varsayımı, siyasal sadakat ve meşruluğun hala ulus-devlet üzerinden üretildiği gerçeğini göz ardı etmektedir.

İkinci olarak, Batı merkezli egemenlik aşındırma söylemi, küresel güç dağılımındaki çoğullaşmayı ve yeni hegemonik aktörlerin yükselişini yeterince dikkate almamaktadır. Çin, Rusya ve bölgesel güç merkezleri, ulus-devlet egemenliğini zayıflatmak bir yana, onu stratejik bir kaldıraç olarak güçlendirmektedir. Bu aktörler, küreselleşmeyi ulusal egemenliklerini güçlendiren bir araç olarak kullanmakta ve çok taraflı kurumlara katılımlarını dahi kendi ulusal çıkarları çerçevesinde sınırlı ve araçsal tutmaktadır. Dolayısıyla egemenliği aşındırma yönünde tek taraflı olarak kurgulanan küresel düzen beklentisi, yalnızca Batı ittifakı içerisinde sınırlı bir geçerlilik alanına sahip olmakta ve küresel ölçekte ise ciddi bir asimetri üretmektedir.

Bu iki yapısal yanılgı, egemenliği aşındırılmış fakat devlet biçemi korunmuş siyasal yapıların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bu tür yapılar, hukuksal olarak devlet görünümünü saklı tutarken, stratejik ve güvenlik temelli karar alma yetkilerini kaybetmektedir. Ancak bu modelin sürdürülebilir olmadığı açıktır. Zira karar verme kapasitesinden yoksun bırakılmış devletler, toplumsal meşruluk krizi, siyasal kararsızlık ve dış müdahaleye açıklık gibi sorunlarla karşı karşıya kalmakta ve bu durum hem ilgili devletler hem de küresel düzen açısından kalıcı kırılganlıklar üretmektedir.

Sonuç olarak ulus-devlet egemenliğinin aşındırılmasını öngören küresel doktrinler, hem ulus-devletin tarihsel direncini küçümsemekte hem de Batı dışı hegemonik güçlerin yükselişini yeterince hesaba katmamaktadır. Bu nedenle söz konusu yaklaşım, evrensel ve sürdürülebilir bir dünya düzeni üretmekten çok, güç asimetrilerini derinleştiren ve jeopolitik yarışmayı keskinleştiren bir etki yaratmaktadır. Bu tür diplomatik söylemler, yalnızca görüş bildirimi değil siyasal sonuçlar doğuran söylemsel müdahaleler olarak değerlendirilmelidir.

“PERSONA NON GRATA” TALEBİNİN DİPLOMATİK VE SİYASAL BOYUTLARI

Bir diplomatik temsilcinin “persona non grata” ilan edilmesi, uluslararası ilişkiler yazınında istisnai ve teknik bir yaptırım biçimi olarak değerlendirilmektedir. Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi uyarınca bu mekanizma, esasen casusluk etkinlikleri, ev sahibi devletin iç işlerine doğrudan müdahale, diplomatik dokunulmazlığın kötüye kullanılması veya somut biçimde kanıtlanabilir düşmanca çalışmalar gibi durumlarda başvurulabilecek bir araçtır. Diplomatik normlar açısından bakıldığında, sert, kışkırtıcı ya da siyasal içerikli söylemler, tek başına persona non grata eşiğini aşan eylemler olarak kabul edilmemektedir.

Bu çerçevede, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın kamuoyuna yansıyan açıklamaları, diplomatik nezaket ve teamüller bakımından sorunlu, hatta açık biçimde kışkırtıcı nitelik taşımakla birlikte, hukuksal anlamda persona non grata kararını zorunlu kılan somut ihlal kategorilerine doğrudan oturmamaktadır. Dolayısıyla söz konusu talep, katı diplomatik ölçütler açısından değerlendirildiğinde hukuksal dayanak bakımından sınırlı bir meşruluğa sahiptir.

Bununla birlikte, Atatürkçü Düşünce Derneği tarafından dile getirilen persona non grata çağrısının yalnızca hukuksal bir değerlendirme olarak ele alınması eksik kalacaktır. Bu talep, teknik bir diplomatik yaptırım önerisinden çok, siyasal ve simgesel bir tepki biçimi olarak okunmalıdır. Barrack’ın özellikle ulus-devlet egemenliğini hedef alan ve “1919” gibi tarihsel olarak yüksek simgesel anlam taşıyan göndermeleri, Türkiye’de egemenliğe yönelik müdahale algısını tetiklemiş ve bu durum sivil toplum düzeyinde güçlü bir “reddiye” refleksi doğurmuştur.

Ancak bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, persona non grata mekanizmasının uygulamada yaratacağı sonuçlarıdır. Diplomatların bireysel tutumlarından çok temsil ettikleri devletin dış siyasa çerçevesini yansıttıkları dikkate alındığında, bir elçinin görev süresinin sonlandırılması, ilgili söylemin arkasındaki doktrinel ve yapısal yaklaşımı ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, bu tür bir adım, tartışmalı söylemi kişiselleştirerek esas sorunun, yani ulus-devlet egemenliğinin aşındırılmasına yönelik yaklaşımın, geri plana itilmesine yol açabilmektedir.

Bu bağlamda persona non grata talebi, kısa vadede iç siyasal düzlemde tatmin edici bir simgesel etki yaratabilse de uzun vadede stratejik bir kazanım üretme kapasitesi sınırlıdır. Diplomatik açıdan daha etkili bir yaklaşım, ilgili söylemleri sert fakat ölçülü biçimde resmi diplomatik kanallardan reddetmek ve eş zamanlı olarak kamuoyuna yönelik açıklamalarla bu söylemlerin dayandığı zihinsel ve kuramsal çerçeveyi görünür kılmak olacaktır. Bu yöntem, kişileri değil, siyasaları ve doktrinleri hedef alarak daha sürdürülebilir bir karşı duruş geliştirilmesini olanaklı kılar.

Sonuç olarak persona non grata çağrısı, hukuksal açıdan tartışmalı ve diplomatik yararı sınırlı olsa da egemenlik duyarlılıklarının simgesel bir ifadesi olarak anlaşılabilir bir tepkiyi yansıtmaktadır. Ancak ulus-devlet egemenliğinin aşındırılmasına yönelik yaklaşımlarla savaşımda, kişisel yaptırımlardan çok söylemsel ve doktrinel düzeyde yürütülecek sistemli bir karşı çerçevenin daha etkili olacağı söylenebilir.

SONUÇ: EGEMENLİĞİN AŞINIDIRILMASI, ARAÇSALLAŞTIRILMIŞ ÇOĞULCULUK VE STRATEJİK ÇELİŞKİ

Bu çalışma, Tom Barrack’ın açıklamalarını yalnızca diplomatik bir söylem ya da kişisel bir muhasebe olarak değil, Batı merkezli küresel düzenin egemenlik anlayışında yaşanan dönüşümün açık bir ifadesi olarak ele almıştır. Barrack’ın, ABD’nin 1946 sonrası müdahil olduğu yaklaşık 93 darbe veya rejim değişikliğinin başarısızlıkla sonuçlandığını kabul etmesi, ilk bakışta müdahaleci dış siyasalara yönelik eleştirel bir yüzleşme gibi görünse de bu tespit, ulus-devlet egemenliğinin aşındırılmasına yönelik daha derin bir stratejik yönelimi perdelememektedir.

Barrack’ın son açıklamalarında Suriye bağlamında özerklik, yerel yönetişim ve federatif düzenlere yönelik örtük meşrulaştırıcı ifadeler, bu çalışmada tartışılan egemenlik aşınması tezini somut bir olgu üzerinden doğrulamaktadır. Federalizm ve özerkliğin Irak ve Yugoslavya örneklerinde kararsızlık ürettiğini teslim etmesine rağmen, Suriye’de benzer yapıların desteklenmesi, ulus-devletin toprak bütünlüğü ile siyasal kapasitesinin bilinçli biçimde ayrıştırıldığına işaret etmektedir. Bu yaklaşım, merkezi devletin varlığını sürdürmesine karşın, karar alma ve kaynakların denetimi gibi temel egemenlik işlevlerinin yerel ve dış destekli aktörlere devredildiği bir denetim altında tutulan parçalı egemenlik modelini ortaya koymaktadır.

Özellikle Suriye örneğinde dile getirilen özerklik, federalizm ve yerel kimlik vurguları, Barrack’ın daha önce “Westphalia tipi egemen ulus-devlet düzeninin aşınması” gerektiğine ilişkin ifadeleriyle birlikte değerlendirildiğinde, ortaya çıkan tablo açıktır: burada hedeflenen, devletin ortadan kaldırılması değil, egemenlik yetkisinin stratejik alanlarda karar üretemeyen, sınırlı ve düşük kapasiteli bir yapıya dönüştürülmesidir. Bu bağlamda devlet varlığını sürdürmekte, ancak egemenliğin asli unsuru olan karar verme gücü devletten koparılmakta ve devlet dışı kuruluşlara devredilmektedir.

Rojava örneği, bu stratejinin somutlaştığı en çarpıcı alanlardan biridir. Suriye’de Kürt nüfusun toplam nüfus içindeki oranı yüzde 10’u aşmazken, “Rojava” olarak adlandırılan alanın ülke topraklarının yüzde 30’undan fazlasını kapsaması ve Suriye’nin en kritik tarım, su ve hidrokarbon kaynaklarını barındırması, sorunun salt kimlik ve kültürel haklar düzleminde ele alınamayacağını açıkça göstermektedir. Bu durum, etnik-demografik gerçeklikle siyasal-topraksal denetim arasındaki ciddi bir oransızlığa işaret etmekte ve özerklik söyleminin ardında jeoekonomik ve jeostratejik bir yeniden düzenleme mantığının işlediğini ortaya koymaktadır.

Barrack’ın aynı zamanda federalizm ve bölünmenin Irak, Libya ve Balkanlar örneklerinde başarısız olduğunu kabul etmesi, bu siyasalardan bütünüyle vazgeçildiğini değil, aksine, doğrudan rejim değişikliği yerine dolaylı egemenlik aşındırması yoluyla daha yönetilebilir, parçalı ve dış etkilere açık siyasal alanlar yaratma çabasına işaret etmektedir. Bu yaklaşım, ulus-devletleri hafife alan ve aynı zamanda ABD dışındaki küresel ve bölgesel güç odaklarını yeterince hesaba katmayan yapısal bir çelişkiyi de bünyesinde taşımaktadır.

Sonuç olarak Barrack’ın söylemi, ABD dış siyasasında bir geri çekilmeden çok, hegemonik denetimin yöntemselleştirilmesinde yaşanan bir evrimi yansıtmaktadır. Açık askeri müdahaleler ve rejim değişiklikleri yerine, egemenliği sınırlanmış, merkezi karar alma kapasitesi zayıflatılmış ve kimlik temelli çoğulluk söylemiyle parçalanmış devlet yapıları tercih edilmektedir. Bu çerçevede “Osmanlı millet sistemi” gibi tarihsel kavramların yeniden dolaşıma sokulması, çoğulculuk arayışından çok egemenlik sonrası bir siyasal düzenin meşrulaştırılmasına yönelik kavramsal araçsallaştırmanın bir parçası olarak değerlendirilmelidir.

Bu nedenle Barrack’ın açıklamaları, bir itiraf metni değil, ulus-devlet egemenliğinin yeniden tanımlandığı ve sınırlandığı küresel düzen tartışmasının açık bir işareti olarak okunmalıdır.

SİYASAL VE NORMATİF ÇIKARIMLAR

Bu çalışma boyunca ele alınan söylemler, özellikle Tom Barrack’ın açıklamaları etrafında yoğunlaşan tartışmalar, günümüz küresel düzeninde egemenlik kavramının yalnızca kuramsal değil, doğrudan siyasal mühendisliğin konusu yapıldığını göstermektedir. Ulus-devletin “aşınması” gerektiği yönündeki söylemler, görünürde çatışma azaltma, çoğulculuk veya yerel özerklik gibi normatif gerekçelere dayandırılsa da uygulamada bu yaklaşımın seçici ve asimetrik biçimde uygulandığı görülmektedir.

Normatif açıdan bakıldığında, egemenliğin sistematik biçimde zayıflatıldığı yapıların, demokratikleşme veya barış üretmekten çok, devlet kapasitesinin düşürülmesi, karar alma süreçlerinin dışsallaştırılması ve siyasal alanın parçalanması sonucunu doğurduğu anlaşılmaktadır. Bu durum, özellikle stratejik kaynaklara sahip ve jeopolitik yarışma alanlarında yer alan devletler açısından, ulus-devleti bir hukuksal çerçeve olmaktan çıkarıp, yalnızca yönetsel bir kabuk durumuna getirme riskini taşımaktadır.

Siyasal düzlemde ise ortaya çıkan model, egemenliğin evrensel bir ilke olarak korunmadığını; aksine, küresel güç hiyerarşisi içinde bazı devletler için mutlak, bazıları için ise koşullu biçimde tanımlandığını göstermektedir. ABD ve İsrail gibi aktörlerin kendi egemenlik alanlarını tartışma dışı tutarken, başka devletler için egemenliği “esnek”, “paylaşılan” veya “yerelleştirilmiş” bir değer olarak sunmaları, uluslararası düzenin eşitlik temelinde değil, hegemonik ayrıcalıklar temelinde işlediğine işaret etmektedir.

Bu çerçevede “Osmanlı millet sistemi” veya benzeri tarihsel kavramlara yapılan göndermeler, çoğulculuk veya tarihsel çeşitliliğe saygıdan çok, çağdaş yurttaşlık ve siyasal eşitlik fikrinin yerini kimlik temelli, parçalı ve denetlenebilir siyasal yapılara bırakmasının ideolojik araçları olarak işlev görmektedir. Bu tür söylemler, ulus-devleti aşmak yerine, onu karar veremez duruma getirmeyi hedefleyen egemenlik sonrası bir siyasal tasarımın parçası olarak okunmalıdır.

Normatif olarak savunulması gereken ilke, ulus-devletin mutlaklaştırılması değil, egemenliğin, demokratik meşruluk, hukuksal eşitlik ve iç barış üretme kapasitesiyle birlikte değerlendirilmesidir. Egemenlik, bu niteliklerden soyutlandığında ya otoriter merkezileşmenin ya da dış müdahaleye açık parçalanmışlığın aracı durumuna gelmektedir. Dolayısıyla çözüm, egemenliği aşındırmak değil, onu demokratik, kapsayıcı ve hesap verebilir biçimde yeniden tanımlamaktır.

Sonuç olarak, Barrack’ın söylemleri üzerinden şekillenen bu tartışma, günümüzde ulus-devletin karşı karşıya olduğu tehdidin doğrudan yıkım değil, işlevsizleştirme yoluyla etkisizleştirme olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum, özellikle Türkiye gibi jeostratejik konuma ve toplumsal çeşitliliğe sahip ülkeler için, egemenlik tartışmasının salt kuramsal değil, doğrudan varoluşsal bir siyasal sorun olarak ele alınmasını zorunlu kılmaktadır.

Tom Barrack’ın açıklamaları etrafında yürütülen çözümleme, ABD dış siyasasının güçlü, merkezi ve tam egemen ulus-devletler yerine, karar alma kapasiteleri sınırlı, parçalı ve dış yönlendirmeye açık siyasal yapıları tercih eden bir anlayış üzerine kurulu olduğunu somut bir olay üzerinden göstermektedir. Suriye örneği, bu yaklaşımın doğrudan askeri müdahaleden çok örtük eylemler, dolaylı araçlar ve yadsınabilirlik sınırları içinde şekillenen müdahaleci uygulamalar aracılığıyla nasıl işletildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu yönüyle makale, hukuki zeminden yoksun söylemlerin hem iç siyasal meşruluk üretiminde hem de uluslararası alanda egemenlik ilkesinin aşındırılmasında stratejik bir araç olarak kullanıldığını göstermekte ve hukuk devletinin ve ulus-devlet biçeminin açık ihlallerden çok, söylemsel ve yapısal erozyon yoluyla zayıflatıldığını ileri sürmektedir.

REFERANSLAR

 

Braude, B., & Lewis, B. (Eds.). (1982). Christians and Jews in the Ottoman Empire: The functioning of a plural society (Vols. 1–2). Holmes & Meier.

Cox, R. W. (1981). Social forces, states and world orders: Beyond international relations theory. Millennium: Journal of International Studies, 10(2), 126–155. https://doi.org/10.1177/03058298810100020501

Çakır, A. İ. (2025, 6 Aralık). Barrack: “ABD’nin müdahil olduğu 93 darbe veya rejim değişikliği yaşandı”. Anadolu Ajansı.

İnalcık, H. (1973). The Ottoman Empire: The classical age, 1300–1600. Weidenfeld & Nicolson.

Karpat, K. H. (1985). Ottoman population 1830–1914: Demographic and social characteristics. University of Wisconsin Press.

Krasner, S. D. (1999). Sovereignty: Organized hypocrisy. Princeton University Press.

Strange, S. (1996). The retreat of the state: The diffusion of power in the world economy. Cambridge University Press.

Tilly, C. (1990). Coercion, capital, and European states, AD 990–1990. Basil Blackwell.

Hiç yorum yok: