Diplomatik Söylem, Egemenlik ve Hegemonya: Tom
Barrack Açıklamaları Üzerinden Bir Çözümleme
Prof. Dr.
Firuz Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma, Amerika Birleşik
Devletleri’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın son dönemde kamuoyuna yansıyan
açıklamalarını, diplomatik söylem, egemenlik ve küresel hegemonya ilişkileri
bağlamında çözümlemeyi amaçlamaktadır. Barrack’ın Westphalia tipi egemen
ulus-devlet düzeninin aşındırılması gerektiğine işaret eden ifadeleri, klasik
diplomasinin sınırlarını aşan ve ev sahibi devletin iç siyasal ve anayasal
düzenine yönelik dolaylı müdahale niteliği taşıyan bir söylem olarak ele
alınmaktadır. Çalışma, bu söylemin bireysel bir görüşten çok, ABD dış siyasa
düşüncesinde uzun süredir tartışılan egemenlik sonrası, sınırlı egemenlik ve
işlevsel devlet yaklaşımlarıyla olan ilişkisini irdelemektedir. Ayrıca,
“ulus-devletlerin bölgesel ve küresel çıkarlar açısından engel teşkil ettiği”
yönündeki vurgunun, özellikle enerji güvenliği, jeopolitik etki alanları ve
İsrail merkezli bölgesel güvenlik kurguları çerçevesinde nasıl
anlamlandırılması gerektiği tartışılmaktadır. Son olarak, Barrack’ın
açıklamalarına yönelik olarak dile getirilen “persona non grata” talepleri,
diplomatik teamüller, egemenlik hakkı ve orantılılık ilkeleri çerçevesinde
değerlendirilmekte ve söylemin kendisi ile verilecek diplomatik yanıt
arasındaki dengeye dikkat çekilmektedir.
Anahtar
Kelimeler: Diplomatik
söylem, egemenlik, Westphalia düzeni, küresel hegemonya, ulus-devlet, ABD dış siyasası,
persona non grata
Abstract
This study aims to analyze the recent public statements of Tom Barrack,
the Ambassador of the United States to Ankara, within the framework of
diplomatic discourse, sovereignty, and global hegemonic structures. Barrack’s
remarks suggesting the erosion of the Westphalian model of sovereign
nation-states are examined as a form of diplomatic discourse that exceeds
conventional diplomatic boundaries and implicitly intervenes in the domestic
political and constitutional order of the host state. The article argues that
these statements should not be interpreted as merely personal opinions, but
rather as reflections of long-standing debates in U.S. foreign policy thinking
regarding post-sovereignty, limited sovereignty, and the concept of the
“functional state.” Furthermore, the study contextualizes the claim that
nation-states constitute obstacles to regional and global interests,
particularly in relation to energy security, geopolitical influence, and
Israel-centered regional security designs. Finally, the calls to declare
Barrack persona non grata are assessed in light of diplomatic norms, the
principle of sovereignty, and proportionality, highlighting the need to balance
the content of diplomatic speech with the appropriate form of state response.
Keywords: Diplomatic discourse, sovereignty, Westphalian order, global hegemony,
nation-state, U.S. foreign policy, persona non grata
GİRİŞ WESTPHALIA
SONRASI EGEMENLİK AŞINMASI VE DEVLETLERİN DÖNÜŞEN İŞLEVLERİ
Çağdaş uluslararası sistemin kurucu
ilkesi olarak kabul edilen Westphalia tipi egemen ulus-devlet modeli, devletin
hem iç hem de dış siyasa alanlarında kesin ve bölünmez karar verici olduğu
varsayımına dayanır. Bu modelde egemenlik, belirli bir coğrafya üzerinde
yaşayan nüfus adına bağlayıcı kararlar alma yetkisinin merkezi bir devlet
otoritesinde toplanması anlamına gelmiştir. Ancak Soğuk Savaş’ın sona
ermesinden itibaren hız kazanan küreselleşme süreçleri, bu egemenlik
anlayışının hem içerik hem de işlev bakımından ciddi biçimde aşınmasına yol
açmıştır.
Son dönemde dile getirilen “Westphalia
tipi egemen ulus-devlet düzeninin aşındırılması” söylemi, devletin hukuksal
varlığının ortadan kaldırılmasını değil, aksine, egemenliğin karar alma
boyutunun devlet dışı çok katmanlı yapılara devredilmesini ifade etmektedir. Bu
çerçevede devlet, varlığını sürdürmekle birlikte, özne olma niteliğini büyük
ölçüde kaybetmekte ve karar üretmekten çok, alınmış kararları uygulayan bir
yönetsel aygıta indirgenmektedir.
Egemenliğin aşındırılması sürecinde
asıl kritik dönüşüm, devletin karar alma kapasitesinin zayıflatılmasıdır. Bu
bağlamda ortaya çıkan modelde devlet, hukuksal olarak egemen görünmeye devam
ederken, uygulamada stratejik karar üretme yeteneğini kaybeder. Ekonomi,
ticaret, enerji, finans, yatırım ve güvenlik gibi temel alanlarda alınan
kararlar, giderek ulus-üstü normlar, uluslararası anlaşmalar ve küresel piyasa
mekanizmaları tarafından belirlenmektedir.
Bu yeni düzende devlet kararları görüşme
konusu yapan bir aktör olmaktan çıkar, uyum gösteren ve yükümlülüklerini yerine
getiren bir yürütme makamı durumuna gelir, uymadığı takdirde ise ekonomik, mali
veya siyasal yaptırımlarla karşı karşıya kalır. Dolayısıyla devletin
egemenliği, klasik anlamda yasama ve yürütme kapasitesi üzerinden değil,
alınmış küresel kararların ne derece “uygulanabildiği” ölçüsünde tanımlanır duruma
gelir.
Karar alma yetisi aşınan devletin yeni
işlevleri dört temel başlık altında toplanabilir. Birincisi, kamu hizmeti sağlayıcı
devlet olmaktır. Devlet, eğitim, sağlık, sosyal yardımlar ve altyapı gibi
alanlarda hizmet üretmeye devam eder. Ancak bu hizmetlerin kapsamı, ölçünleri
ve öncelikleri uluslararası kuruluşlar, küresel norm setleri ve finansal
koşulluluklar tarafından belirlenir. Devlet, bu alanlarda siyasa üretici değil,
uygulayıcı konumundadır. İkincisi, uyum devleti olmaktır. Devletin temel
görevi, uluslararası anlaşmaların, düzenlemelerin ve normların eksiksiz biçimde
uygulanmasını sağlamaktır. Bu durum devleti, görüşmeler yapan bir özne olmaktan
çok kararları tescil eden ve uygulayan bir “yönetsel araç” konumuna indirger.
Üçüncüsü, toplumsal disiplin sağlayıcı devle olmaktır. Devletin görece güçlü
kalabildiği alan, iç düzenin korunmasıdır. Vergi toplama, güvenlik sağlama,
protesto ve muhalefeti yönetme gibi işlevler bu çerçevede önem kazanır. Ancak
burada ortaya çıkan paradoks şudur Devlet, dış determinizme karşı zayıflarken,
kendi yurttaşlarına karşı görece daha otoriter bir konum almasıdır. Dördüncüsü
devletin kimlikler arası hakemlik yapmasıdır.
Ulus-devletin kurucu yurttaşlık anlayışı zayıfladıkça, devlet kimlikler
arası bir denge ve çatışma yöneticisi işlevi üstlenir. Bu durum, vatandaşlık
temelinde bir siyasal birlikten çok etnik, mezhepsel ve kültürel gruplar
arasında aracılık yapan bir yönetişim modelini beraberinde getirir. Bu durum, egemenliğin söylemsel olarak saklı
tutulurken eylemli olarak sınırlandırılmasını ifade eden ve Krasner’in “örgütlü
ikiyüzlülük” kavramıyla açıkladığı egemenlik anlayışıyla örtüşmektedir
(Krasner, 1999).
Devletin karar verici olmaktan
çekilmesi, bir boşluk yaratmamaktadır. Aksine bu boşluk, çok sayıda aktör
tarafından doldurulmaktadır. Birincisi, uluslararası finansal ve ekonomik
kuruluşlar, borç, kredi ve yatırım mekanizmaları üzerinden devletlerin siyasa
alanını daraltmaktadır. İkincisi, küresel piyasalar adına konuşan kredi
derecelendirme kuruluşları ve finansal fonlar, devletleri “piyasa dostu”
davranmaya zorlayan görünmez karar merkezleri durumuna gelmiştir. Üçüncüsü, think-tank’lar,
danışmanlık şirketleri, uluslararası STK’lar ve akademik ağlar, neyin “makul siyasa”
olarak kabul edileceğini belirleyen normatif bir çerçeve üretmektedir. Bu
aktörler, doğrudan demokratik meşruluğa sahip olmamakla birlikte, devlet
elitleri üzerinde yüksek düzeyde etki kurabilmektedir. Dördüncüsü ise,
ulus-devlet zayıfladıkça güçlenen kimlik temelli aracı elitlerdir. Bu elitler,
toplumsal taleplerin temsilcisi olmaktan çok küresel projelerin yerel düzeyde
uygulanmasını kolaylaştıran aktörler olarak öne çıkmaktadır. Bu dönüşüm, Strange’in devletin ekonomik ve
siyasal karar mekanizmalarından kademeli olarak geri çekilmesini tanımladığı
yapısal süreçle paralellik göstermektedir (Strange, 1996).
Sonuç olarak belirtmek gerekirse, egemenlik
ve hatta demokrasi sonrası yeni bir düzen ortaya çıkartılmak istenmektedir. Ortaya
çıkan tablo, devletin tamamen ortadan kalktığı bir yapıdan çok, egemenliğin
parçalandığı ve dağınık aktörlere devredildiği Westphalia sonrası bir düzeni
işaret etmektedir. Bu düzende demokrasi biçimsel olarak varlığını sürdürürken,
gerçek karar alma süreçleri seçilmiş organların dışına taşmaktadır. Böylece
hesap verebilirlik bulanıklaşmakta, siyasal sorumluluk dağılmakta ve yurttaşın
iradesi ile siyasal sonuçlar arasındaki bağ zayıflamaktadır. Bu nedenle söz
konusu model, çoğu zaman “demokrasi varmış gibi görünen demokrasi sonrası bir
yönetişim biçimi” olarak tanımlanmaktadır.
ABD DİPLOMATİK
SÖYLEMİNDE WESTPHALIA SONRASI EGEMENLİK TASARIMI: TOM BARRACK ÖRNEĞİ
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom
Barrack’ın kamuoyuna yansıyan açıklamaları, bireysel ya da kişisel bir
diplomatik dil sürçmesinden çok Soğuk Savaş sonrası Amerikan dış siyasa
düşüncesinde uzun süredir olgunlaşmakta olan Westphalia sonrası egemenlik
anlayışının açık bir dışavurumu olarak ele alınmalıdır. Barrack’ın özellikle
“Osmanlı millet sistemi”, “ulus-devletlerin bölgesel kararlılığa tehdit
oluşturması” ve “1919’dan beri ulus-devletlerin ABD çıkarlarını engellediği”
yönündeki ifadeleri, çağdaş egemen ulus-devlet modelinin siyasal meşruluğunun
sorgulanmasına dayalı bir stratejik hayali yansıtmaktadır. Bu söylem, devletin
tümüyle ortadan kaldırılmasını değil, devletin karar üretme kapasitesinin sistemli
biçimde sınırlandırılmasını hedefleyen bir yaklaşımı temsil eder. Nitekim
Barrack’ın ifadelerinde dikkat çeken nokta devletin varlığına değil,
ulus-devletin egemen karar yetkisine yönelik eleştiridir.
ABD Dış Siyasa
Söyleminde Örtük İtiraf ve Suriye Sorunu
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve aynı
zamanda Suriye Özel Temsilcisi olan Tom Barrack’ın 2025 yılı Aralık ayında
yaptığı açıklamalar, Suriye bağlamında uzun süredir tartışılan dış müdahale ve
rejim değişikliği savlarını yeniden gündeme taşımıştır. Barrack’ın, 1946
sonrasında ABD’nin müdahil olduğu yaklaşık 93 darbe veya rejim değişikliği
yaşandığını ve bunların tamamının başarısız olduğunu ifade etmesi, hukuksal ve
siyasal açıdan açık bir itiraf niteliği taşımamakla birlikte, ABD dış siyasasına
ilişkin önemli bir söylemsel kabullenmeye işaret etmektedir. (Çakır, 2025, 6 Aralık)
Bu açıklama, ABD’nin Suriye’de yaşanan
sürece doğrudan planlayıcı ve icracı bir darbe eylemcisi olarak yaklaştığını
açıkça beyan etmemektedir. Barrack, bilinçli biçimde “müdahil olma” ve “rejim
değişikliği” gibi hukuksal sorumluluğu açıkça tanımlamayan kavramlar
kullanmakta ve böylece ABD’nin uluslararası hukuk bakımından doğrudan
suçlanabilir bir konuma yerleşmesinden kaçınmaktadır. Bununla birlikte,
özellikle “aynı şeyi Suriye’de de yaptık” ifadesi, ABD’nin bu ülkedeki
gelişmeleri yalnızca uzaktan izleyen bir aktör olmadığını, aksine alanı
şekillendiren müdahaleci siyasaların parçası olduğunu dolaylı biçimde kabul
etmektedir.
Barrack’ın söylemi, Suriye’de
yaşananların klasik anlamda bir askeri darbe olarak değil, dış destekli, çok
aktörlü ve uzun erimli bir rejim dönüşümü süreci olarak değerlendirilmesi
gerektiğini göstermektedir. Bu çerçevede ABD’nin, federalizm, özerklik ve yerel
silahlı yapıların meşrulaştırılması gibi araçlarla, merkezi devlet otoritesini
zayıflatan bir devlet kurma (state-building) mühendisliğine yöneldiği
ima edilmektedir. Açıklamanın en dikkat çekici yönü ise, bu tür müdahaleci siyasaların
“işe yaramadığı” yönündeki açık kabuldür.
Dolayısıyla Barrack’ın açıklaması,
Suriye’de doğrudan bir darbenin planlandığı ve uygulandığı yönünde açık bir
itiraf olarak değil, ABD dış siyasasında rejim değişikliği uygulamalarına
yönelik artan stratejik kuşkuculuğun ve geri dönük bir öz eleştirinin
göstergesi olarak okunmalıdır. Bununla birlikte, açıklamanın satır araları,
Suriye’de Esad yönetiminin zayıflatılması ve sonuçta devrilmesine giden süreçte
ABD ile Türkiye arasında örtük (covert) bir stratejik eşgüdümün
varlığına işaret etmektedir. Bu eş güdüm, açık bir askeri müdahaleden çok,
silahlı muhalif yapıların desteklenmesi, yerel aktörlerin alan egemenliğinin
desteklenmesi ve merkezi devlet otoritesinin aşındırılması gibi dolaylı araçlar
üzerinden yürütülmüş çok katmanlı bir müdahale biçimi olarak okunmalıdır. Bu
yönüyle Barrack’ın söylemi, ABD–Türkiye iş birliğinin hukuksal olarak ve
siyasal olarak yadsınabilirlik (plausible deniability) sınırları içinde
kalarak şekillenen bir örtük darbe (covert action) uygulamasına değinmektedir.
Bu söylem, Suriye örneği üzerinden, müdahaleci dış siyasanın sınırlarının ve
başarısızlıklarının ABD karar alıcıları nezdinde de kabul görmeye başladığını
göstermesi bakımından önem taşımaktadır. Aynı zamanda bu yaklaşım, makalede
tartışılan ABD dış siyasa yaklaşımının somut bir görünümü olarak
değerlendirilmelidir. Barrack’ın ifadeleri, ABD’nin güçlü, merkezi ve tam
egemen ulus-devletler yerine, karar alma süreçleri dış müdahaleye açık, parçalı
ve yönlendirilebilir siyasal yapıları tercih ettiğini açık biçimde
yansıtmaktadır. Bu çerçevede dış siyasanın temel mantığı, egemenlik ilkesinden çok,
stratejik denetim ve karar belirleyiciliğinin Washington merkezli olarak
korunmasına dayanmaktadır. Suriye örneği, ABD’nin “kararları biz veririz”
anlayışının, doğrudan yönetimden çok dolaylı yönlendirme ve Devletin
aşındırılması (state erosion) mekanizmaları üzerinden nasıl
işletildiğini göstermesi bakımından açıklayıcı bir örnek olay sunmaktadır.
“Osmanlı Millet
Sistemi” Referansı: Tarihsel Bir Analoji Değil, Yönetişim Modeli
Barrack’ın Osmanlı millet sistemine
yaptığı vurgu, tarihsel bir romantizmden çok, çok katmanlı ve merkezi siyasal
karar üretmeyen bir yapı isteğine işaret etmektedir. Millet sistemi, çağdaş
anlamda egemen bir yurttaşlık rejiminden değil, cemaat temelli, parçalı ve
merkezle sınırlı bağlara sahip bir yönetişim ilişkisinden oluşmuştur. Bu yapıda,
siyasal özne birey değil topluluktur. Merkezi otorite karar üretmez ve sadece
denge gözetir. Egemenlik, parçalı ve işlevsel biçimde dağılmıştır. Bu bağlamda
Osmanlı göndermesi, ulus-devletin kurucu unsuru olan eşit yurttaşlık ve siyasal
birlik fikrine dolaylı ama bilinçli bir itiraz niteliği taşımaktadır.
Barrack’ın söylemi, çağdaş ulus-devleti “kararlılık bozucu” olarak kodlarken,
parçalı ve cemaat temelli yapıları “yönetilebilir” olarak konumlandırmaktadır. İnalcık’ın
da ortaya koyduğu üzere, Osmanlı millet sistemi, modern anlamda siyasal temsil
veya egemenlik paylaşımı değil, hanedan egemenliği altında işleyen cemaat
temelli bir yönetsel düzenlemedir (İnalcık, 1973).
Tom Barrack’ın söylemlerinde “Osmanlı
millet sistemi”ne yaptığı atıf, doğrudan tarihsel bir çözümlemeden çok, çağdaş
ulus-devlet egemenliğinin işlevsizleştirilmesi ve dış etkilerle yönlendirilmesi
fikrini metaforik olarak ifade etme amacı taşır. Akademik açıdan
değerlendirildiğinde şu unsurlar ortaya çıkmaktadır.
Merkezi
Egemenliğin Sınırlandırılması:
Osmanlı millet sistemi, merkezi otoritenin egemenliğini koruduğu, ancak dinsel
cemaatlere kendi iç işlerinde sınırlı özerklik tanıdığı bir yapıydı. Barrack,
bu modeli örnek göstererek çağdaş ulus-devletlerin merkezi karar alma
kapasitesinin kısmen “parçalanması” veya dış etkilerle sınırlanması gerektiğini
ima etmektedir.
Ulus-devletin
Kapasitesinin Zayıflatılması:
Tarihsel millet sistemi, eşit yurttaşlık yerine tebaalık ve hiyerarşik düzen
üzerine kuruluydu. Barrack’ın metaforu, çağdaş ulus-devletlerin egemenlik
yetkisinin tamamen bağımsız olmaması, uluslararası hegemonik aktörler veya
küresel mekanizmalar tarafından yönlendirilebilir duruma gelmesi olarak
yorumlanabilir.
Kimlik
Temelli Parçalanmışlık: Millet
sistemi, dinsel ait olma duygusu üzerinden bir toplumsal örgütlenme sağlardı;
Barrack’ın söylemi ise ulus-devletin “tek merkezden karar vermesi” yerine,
farklı aktörlerin ve dış etkilerin müdahalesine açık bir yapı oluşturulması
anlamına gelir. Bu bağlamda, tarihsel bir referans, çağdaş egemenlik
tartışmaları için mecazi bir araç olarak kullanılmıştır. Karpat’ın demografik
ve toplumsal analizleri, Osmanlı millet sisteminin eşit yurttaşlık değil,
hiyerarşik ve farklılaştırılmış bir tebaalık statüsü ürettiğini açık biçimde
ortaya koymaktadır (Karpat, 1985).
Özetle, Barrack’ın Osmanlı millet
sistemi atfı, çağdaş ulus-devletlerin egemenlik kapasitesinin
sınırlandırılması, merkezi karar alma yetkisinin kısmen devredilmesi ve dış
etkilerle yönlendirilmesi stratejisinin diplomatik bir metaforu olarak işlev
görmektedir. Tarihsel anlamdan çok, siyasal ve stratejik araçsallaştırma amacı
taşır.
“Ulus-Devletler
İsrail İçin Tehdittir”: Egemenlik ve Jeopolitik Çakışma
Barrack’ın ulus-devletleri bölgesel
güvenlik açısından tehdit olarak tanımlaması, özellikle Orta Doğu bağlamında
anlam kazanmaktadır. Güçlü ve egemen ulus-devletler bağımsız dış siyasa
üretebilir, bölgesel enerji koridorları üzerinde denetim kurabilir ve askeri ve
diplomatik caydırıcılık geliştirebilir. Bu durum, ABD’nin ve müttefiklerinin
hareket alanını sınırlandıran bir etmen olarak görülmektedir. Dolayısıyla sorun
ulus-devletin varlığı değil, öngörülemez ve bağımsız davranma kapasitesidir.
Barrack’ın dili, bu kapasitenin aşındırılmasını güvenlik ve kararlılık
söylemiyle meşrulaştırmaktadır.
“1919’dan Beri
Ulus-Devletler Bizi Engelliyor”: Egemenliğin Hedef Olarak Tanımlanması
Barrack’ın 1919 göndermesi, Türk çağdaşlaşmasının
ve ulusal egemenliğin simgesel başlangıç noktasına yöneltilmiş açık bir siyasal
referanstır. Bu ifade, yalnızca Türkiye’ye değil, ulusal bağımsızlık fikrine
yönelik tarihsel bir rahatsızlığın dile gelişidir. Zira 1919, yerel iradenin
küresel güç dengelerine karşı siyasal egemenlik savsıyla sahneye çıktığı andır.
Bu bağlamda Barrack’ın söylemi, egemenliğin bir meşruluk kaynağı değil, küresel
erişimi sınırlayan bir engel olarak yeniden tanımlandığını göstermektedir.
Ulusal sınırlar, ulusal karar alma süreçleri ve ulusal çıkar tanımları bu bakış
açısında aşılması gereken yapısal direnç noktalarıdır. Tilly’nin tarihsel çözümlemeleri, çağdaş
devletlerin savaş, mali kapasite ve merkezi otorite etkileşimiyle güçlenmiş
yapılar olduğunu ve bu nedenle kolayca işlevsizleştirilemeyecek kurumsal derinliğe
sahip bulunduğunu göstermektedir (Tilly, 1990).
Barrack’ın
Söyleminin Dayandığı Resmi ABD Doktrini Çerçevesi
Barrack’ın ifadeleri, ABD dış siyasasında
özellikle şu doküman ve düşünce gelenekleriyle örtüşmektedir: “Liberal
Uluslararası Düzen söylemi” (rules-based order), “Egemenliğin mutlak
değil, koşullu olduğu anlayışı, Devlet kapasitesinden çok yönetişim”
(governance) vurgusu, “Bölgesel düzenlerde ulus-devlet yerine ağsal (network-based)
yapıların teşviki.” Bu yaklaşım, devletlerin kendi kaderlerini belirleme
hakkını değil, küresel sistemle uyumlu davranma yükümlülüğünü merkeze alır.
Değerlendirmek gerekirse, Barrack’ın
açıklamaları, diplomatik nezaket sınırlarının ötesine geçmekle birlikte asıl
önemini, ne söylediğinden çok neyi normalleştirmeye çalıştığından almaktadır.
Bu söylem, egemen ulus-devletin karar verici niteliğini aşındırmayı, bunu da
tarih, güvenlik ve kararlılık savlarıyla meşrulaştırmayı amaçlayan bir
stratejik dili temsil etmektedir. Bu nedenle sorun, yalnızca bir büyükelçinin
sözleri değil, egemenliğin geleceğine ilişkin küresel bir siyasal hayalin yerel
düzeyde açıkça dile getirilmesidir. Bu
bağlamda hegemonya, yalnızca zor veya askeri üstünlükle değil, Cox’un
vurguladığı üzere normlar, kurumlar ve rıza üretimi yoluyla işleyen yapısal bir
iktidar biçimi olarak ortaya çıkmaktadır (Cox, 1981).
Asimetrik
Egemenlik Rejiminin Kaynağı: Hegemonik Rıza, Güç ve Normalleştirme
“ABD ve İsrail, egemenliği
aşındırılacak devletler kategorisinde değil, egemenliği başkaları için
sınırlayan devletler kategorisindedir” önermesi, normatif bir savdan çok
uluslararası sistemin işleyişine ilişkin betimleyici bir saptamadır. Bu durumun
ortaya çıkışı, tek bir aktörün keyfi tercihinden değil, hegemonik güç
ilişkilerinin tarihsel, kurumsal ve ideolojik biçimde örülmesinden
kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda temel soru, kimin izin verdiği değil, nasıl olanaklı
olduğudur. Egemenliğin bazı devletler için mutlak, bazıları için ise koşullu duruma
gelmesi uluslararası sistemde asimetrik bir egemenlik rejiminin yerleştiğini
göstermektedir.
Hegemonya: Zorun
Ötesinde Rıza Üretimi
Bu süreci yalnızca askeri ya da
ekonomik güç üzerinden okumak eksik kalır. Hegemonya, Antonio Gramsci’nin
tanımıyla, salt zor kullanımından çok rıza üretme kapasitesi sayesinde işler.
ABD öncülüğünde kurulan küresel düzen egemenliğin aşındırılmasını çıplak bir baskı
olarak değil “kaçınılmaz”, “akılcı” ve “evrensel çıkar” olarak sunmayı
başarmıştır. Bu rıza, özellikle üç düzlemde üretilmektedir: Normatif düzlemde,
egemenlik mutlak bir hak olmaktan çıkarılıp, “insan hakları”, “küresel
güvenlik” ve “kararlılık” gibi üst değerlere bağlı kılınmaktadır. Kurumsal
düzlemde, uluslararası örgütler aracılığıyla karar alma süreçleri devletlerin
dışına taşınmakta, ancak bu kurumların yönetişiminde hegemon güçler belirleyici
rol oynamaktadır. Söylemsel düzlemde, ulus-devlet “eski”, “tehlikeli” ve
“çatışma üretici” olarak kodlanırken çok katmanlı yönetişim modelleri “çağdaş”
ve “ilerici” olarak sunulmaktadır. Bu mekanizma, egemenliğin neden bazı
devletler için sorgulanabilir, bazıları için ise dokunulmaz duruma geldiğini açıklar.
ABD Merkezli
Küresel Hegemonya Arayışı
ABD’nin bu süreçteki rolü, klasik
emperyal modellerden farklıdır. ABD, doğrudan egemenlik kurmaktan çok kuralları
belirleyen aktör olma konumunu güçlendirmiştir. “Rules-based international
order” söylemi, bu bağlamda merkezi öneme sahiptir. Ancak kuralları
belirleyen ile kurallara uyması beklenen arasındaki ayrım hiçbir zaman simetrik
olmamıştır. ABD, kuralları ihlal ettiğinde bunu istisna olarak sunabilmekte ve aynı
ihlali başka bir devlet yaptığında ise sistem dışı davranış olarak
tanımlayabilmektedir. Bu asimetri, ABD’nin kendi egemenliğini korurken,
başkalarının egemenlik alanını daraltabilmesine olanak tanımaktadır.
Dolayısıyla egemenlik aşınması söylemi, küresel hegemonya arayışının dolaylı
fakat etkili bir aracıdır. İsrail ise hegemonyanın Orta Doğu’da bölgesel istisnası
ve taşıyıcısıdır. İsrail, bu küresel hegemonik düzenin Orta Doğu’daki istisnai
aktörlerinden biridir. İsrail’in egemenliği, yalnızca korunmakla kalmaz; aynı
zamanda güvenlik gerekçesiyle sürekli genişletilir. Bu durum, İsrail’in
ulus-devlet formunun sorgulanmaması, hatta güçlendirilmesi sonucunu doğurur. Buna
karşılık, çevredeki devletlerin egemenliği ise bölgesel kararsızlık
gerekçesiyle sınırlandırılabilir, Mezhep ve etnik çeşitlilik gerekçe
gösterilerek parçalı yönetişim modelleriyle ikame edilebilir. Bu bağlamda
İsrail, egemenliğin aşındırılmasına yönelik küresel söylemin edilgin yararlanıcısı
değil, bölgesel uygulayıcısı konumundadır. Bu asimetrik rejime karşı etkili bir
karşı koyuşun gelişmemesinin birkaç temel nedeni vardır. Birincisi, güç dağılımıdır.
Askeri, finansal ve teknolojik üstünlük, hegemon aktörlere dokunulmazlık
sağlar. İkincisi parçalanmış muhalefettir. Egemenliği aşındırılan devletler
ortak bir karşı söylem geliştirememektedir. Üçüncüsü, içsel rızadır. Ulusal
elitlerin (komprador, mütegallibe) bir bölümünün bu düzenden yarar sağlaması ve
direnci zayıflatmasıdır. Sonuncusu ise, seçenek olmamasıdır. Uluslararası
sistemde kabul gören ve işler bir karşı-egemenlik anlatısının üretilememiştir. Bu
nedenle sorun yalnızca dış baskı değil, içsel kabullerin ve kurumsal uyumun da
bir sonucudur.
Sonuç olarak, ABD ve İsrail’in
egemenliğin aşındırılmasından bağışık tutulması, bir hukuksal ayrıcalık değil,
hegemonik düzenin yapısal bir sonucudur. Egemenlik, eşit uygulanan bir ilke
olmaktan çıkmış ve güç ilişkileri tarafından yeniden tanımlanan esnek bir araca
dönüşmüştür. Bu durum, küresel düzeyde bir “egemenlik karşıtı oydaşlıktan” çok,
hegemonik bir egemenlik mühendisliğine işaret etmektedir.
“Güçlü
Ulus-Devlet Olmamalı” Ne Demektir?
“Güçlü ulus-devlet olmamalı” ifadesi,
devletin kurumsal kapasitesinin tümüyle ortadan kaldırılmasını hedefleyen açık
bir yıkım çağrısından çok, egemenliğin stratejik alanlarda
etkisizleştirilmesini ifade eden örtük bir siyasal düşünceyi yansıtmaktadır. Bu
yaklaşımda sorun, devletin hizmet üretme veya kamu düzenini sağlama işlevleri
değildir, sorun, devletin bağımsız ve öngörülemez karar alabilme kapasitesidir.
Bu bağlamda “güçlü” sıfatı, askeri veya bürokratik büyüklükten çok, egemen siyasal
tercih oluşturabilme yeteneğini tanımlar.
Güçlü
Ulus-Devletin Kritik Özellikleri
Bir ulus-devlet, aşağıdaki alanlarda
bağımsız hareket edebildiği ölçüde “güçlü” kabul edilir:
|
Çizelge 1: Güçlü Devletin Ölçütleri |
|
|
Dış siyasada otonomi |
İttifaklara rağmen kendi çıkar tanımını yapabilme. |
|
Enerji ve doğal kaynak denetimi |
Kaynaklar ve koridorlar üzerinde kamusal denetim. |
|
Ekonomik siyasa alanı |
Maliye, para ve sanayi siyasalarında bağımsızlık. |
|
Güvenlik ve savunma kapasitesi |
Caydırıcılık ve askerî özerklik. |
|
Toplumsal bütünlük |
Yurttaşlık temelinde siyasal birlik üretme yeteneği. |
Barrack’ın söylemi, doğrudan bu
özelliklere sahip devletleri hedef almaktadır.
Neden Güçlü
Ulus-Devlet İstenmez?
Bu bakış açısına göre güçlü
ulus-devletler küresel enerji ve ticaret ağlarında engelleyici olabilir, bölgesel
düzene direnç gösterebilir, farklı ittifaklar kurarak hegemonik mimariyi
zorlayabilir ve yerel halk adına bağımsız çıkar tanımı yapabilir. Dolayısıyla
sorun devletin varlığı değil, denetim altına alınamayan egemenliktir.
Barrack’ın ima ettiği modelde devletin
tamamen ortadan kalkması değil, yönetilebilir bir devlet biçemine dönüşmesi söz
konusudur. Bu biçem altında devlet hizmet üretir, vergi toplar, güvenliği
sağlar ancak kritik stratejik kararları üretmez. Bu tür devletler, güçlü değil,
uyumlu devletler olarak tanımlanır.
Bu yaklaşımda ortaya çıkan paradoks
şudur: Devlet, iç düzen ve toplumsal denetim açısından güçlü kalabilir, fakat
dış siyasa, enerji, ekonomi ve jeostrateji gibi alanlarda etkisiz duruma
getirilir. Böylece Devlet yurttaşına karşı güçlü ancak küresel kararlara karşı
zayıf olur. Barrack’ın söylemi, tam olarak bu paradoksal devlet modeline işaret
etmektedir.
Sonuç olarak, “güçlü ulus-devlet
olmamalı” söylemi, devletin kurumsal varlığına değil egemenlik üretme
kapasitesine yönelik bir sınırlama arzusunu ifade eder. Amaç, devletlerin
tamamen çökmesi değil, karar veremeyen, yönlendirilen ve uyum sağlayan birer
yönetsel birim durumuna gelmeleridir. Bu nedenle Barrack’ın söylemi, devlet
karşıtı bir anarşizm değil, hegemonik yönetişimle uyumlu bir egemenlik düşüncesidir.
“Güçlü ulus-devlet olmamalı”
yaklaşımı, tek bir aktörün iradesine indirgenebilecek bir tutum değildir. Bu
yaklaşım, çok katmanlı ve çok aktörlü bir hegemonik düzenin ortak çıkar
alanında ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla “istemeyen kim?” sorusunun cevabı, tekil
değil yapısal ve ilişkisel niteliktedir. Birinci ve belirleyici aktör grubu,
küresel düzenin kural koyucu kapasitesine sahip hegemon güçlerdir. ABD bu
grubun merkezinde yer alır. ABD açısından güçlü ulus-devlet öngörülemezdir, pazarlık
gücü yüksektir, bağımsız dış siyasa üretebilir ve bölgesel liderlik savsında
bulunabilir. Bu özellikler, hegemon gücün hareket serbestisini sınırlar. Bu
nedenle sorun, ulus-devletin varlığı değil, hegemonik tasarımla uyumsuz hareket
edebilme kapasitesidir. İkinci aktör, istisnai konuma sahip bölgesel güçlerdir.
İsrail bu bağlamda özel bir örnek oluşturur. İsrail açısından güçlü
ulus-devletler bölgesel askeri dengeyi zorlayabilir, jeopolitik manevra alanını
daraltabilir ve güvenlik doktrinine meydan okuyabilir. Bu nedenle “güçlü
ulus-devlet olmamalı” yaklaşımı, İsrail için normatif bir ilke değil stratejik
bir güvenlik tercihidir. Bu tercih, özellikle çevre ülkelerin merkeziyetçi ve
ulusalcı siyasal kapasitesine yöneliktir. Üçüncü aktör grubu, ulus-devletin
karar alanını daraltan ulus-üstü kurumsal yapılardır. Finansal, ekonomik ve
yönetişim temelli bu kurumlar, biçimsel olarak tarafsız görünseler de aslında
küresel güç dağılımını yansıtırlar. Bu kurumlar açısından güçlü ulus-devlet
ölçün dışıdır, görüşmeleri uzatır ve siyasal koşullandırmalara direnir. Dolayısıyla
tercih edilen model, karar üretmeyen ve kurallara “uyum sağlayan” devlettir. Dördüncü
grup, sermaye akışlarını yöneten küresel ekonomik aktörlerdir. Güçlü
ulus-devlet, bu aktörler açısından düzenleme üretir, vergilendirir ve kamusal
çıkar tanımı yapar. Oysa zayıf egemenlik, sermayenin serbest dolaşımı için daha
elverişli bir zemin sunar. Bu nedenle ulus-devletin ekonomik karar alma
kapasitesinin sınırlandırılması bu aktörler açısından tercih edilir bir durumdur.
Son olarak, bu düzenin yerel düzeyde işlemesini sağlayan aktörler vardır.
Bunlar küresel ağlarla bütünleşmiş bürokratik elitler, ulus-üstü fonlarla
çalışan sivil yapı çevreleri, siyasal iktidarlarla simbiyotik ilişki içindeki
ekonomik (kompradorlar, mütegallibe) gruplardır. Bu aktörler için güçlü
ulus-devlet, kendi aracı konumlarını zayıflatabilecek bir etmendir. Dolayısıyla
egemenliğin aşınması yalnızca dış baskının değil içsel uyumun da ürünüdür.
Dolayısıyla “istemeyen kim?” sorusunun
yanıtı güçlü ulus-devlet istemeyen, küresel karar alma kapasitesini
merkezileştirmiş hegemonik yapı, bu yapının bölgesel istisnai aktörleri, ulus-üstü
kurumsal mekanizmalar ve bunlarla uyumlu hareket eden yerel elitlerdir
olmalıdır. Bu, ideolojik bir komplo değil, çıkarların ve güç ilişkilerinin
örtüştüğü yapısal bir tercihtir.
Neden 1919? Simge,
Kırılma ve Travmatik Anımsama
1919 vurgusu, kronolojik bir tarih
hatırlatmasından çok, egemenliğin yerelleştiği ve dış denetimin reddedildiği
tarihsel bir kırılma anına yapılan bilinçli bir göndermedir. 1919, Türkiye
özelinde bir takvim yılı olmaktan çok, çağdaş ulus-devlet egemenliğinin siyasal
irade olarak sahneye çıktığı anı temsil eder. Bu nedenle Barrack’ın “1919’dan
beri…” ifadesi, bir zaman saptamasından çok, bir egemenlik rejiminin
başlangıcına yönelik göndermedir.
1919 Ne Anlama
Gelmektedir?
Yerel İradenin
Küresel İradeye İtirazı: 1919,
Osmanlı Devleti’nin tasfiye edildiği ancak bu tasfiyenin yerel siyasal irade
tarafından kabul edilmediği tarihsel eşiği simgeler. Mondros sonrası düzen,
büyük güçlerin Anadolu üzerindeki siyasal ve ekonomik geçerliliğini öngörürken,
1919 ile birlikte bu tasarrufa karşı toplu bir egemenlik savı ortaya çıkmıştır.
Bu anlamda 1919 dış belirlenime karşı içsel siyasal iradenin ilanıdır. Mandacı,
vesayetçi veya “yönetişimci” çözümlerin reddidir.
Ulus-Devletin
Kurucu Eylemi: 1919,
ulus-devletin yalnızca hukuksal olarak değil, eylemli ve savaşım yoluyla kurulduğu
bir süreci başlatır. Bu süreçte egemenlik hanedan veya cemaatten değil, dış
güçlerden değil, ulus adına hareket ettiğini savlayan siyasal iradeden
türetilmiştir. Barrack’ın söyleminde hedef alınan husus tam olarak budur:
egemenliğin “aşağıdan ve yerelden” tanımlanması.
Emperyal Düzenin
Başarısızlığı: 1919, yalnızca
Türkiye’nin değil, klasik emperyal tasarımların da başarısızlığa uğradığı bir
döneme işaret eder. Sevr tipi düzenlemeler, yerel direniş ve siyasal seferberlik
karşısında sürdürülememiştir. Bu nedenle 1919, hegemonik bakış açısından
bakıldığında yönetilemeyen bir direnç anı, planlanmış küresel düzenlemelere
verilen beklenmedik bir yanıt olarak anımsanır. Barrack’ın ifadesi, bu tarihsel
deneyimin hala bir psikolojik ve siyasal referans noktası olduğunu gösterir.
Westphalia sonrası Devlet söylemi
açısından 1919, aşılması gereken bir egemenlik uygulamasını temsil eder. Çünkü
1919 modeli ulusal sınırları esas alır, yurttaşlık temelinde siyasal birlik
kurar, egemenliği dışsal normlara bağlı kılmaz ve karar alma yetkisini merkezileştirir.
Oysa Westphalia sonrası yönetişim anlayışı parçalı, çok katmanlı, dışa açık ve yerel
elitler üzerinden işleyen bir siyasal düzeni tercih eder. Bu nedenle 1919,
yalnızca geçmişte kalmış bir tarih değil güncel siyasal hayaller açısından hala
“sorunlu” bir miras olarak görülür.
Barrack’ın 1919’u seçmesi rastlantı
değildir. 1919, Türkiye açısından 1923’ten daha “sokak ve savaşım temelli”, Lozan’dan
daha çok “irade beyanı içeren”, Cumhuriyet ilanından daha çok “egemenliğin
kaynağını açık eden” bir tarihtir. Dolayısıyla 1919’a atıf, hukuksal
sonuçlardan çok egemenlik iradesinin doğuşuna karşı bir göndermedir.
Sonuç olarak, Barrack’ın 1919 vurgusu Türkiye
Cumhuriyeti’ne değil, Cumhuriyet’in egemenlik felsefesine yöneliktir. Bu ifade,
güçlü ulus-devlet tartışmasının tarihsel köklerine yapılan bilinçli bir anımsatmadır
ve özünde şu mesajı taşır: “Bu tür bir egemenlik uygulaması, günümüz küresel
düzeniyle uyumsuzdur.”
19 Mayıs 1919, dış güçlerin çizdiği
düzenin alanda ilk kez bilinçli ve örgütlü biçimde reddedildiği tarihtir. Bu
tarih mandaya karşı duruşun eylemli olarak başladığı, siyasal iradenin
“dışarıdan” değil “ulusun kendisinden” türetildiği ve uluslararası denklemde
“nesne” olmayı reddeden bir öznenin ortaya çıktığı kırılma noktasını temsil
eder. Bu nedenle 19 Mayıs bir savaş tarihi değil, bir anlaşma tarihi hiç
değildir, Egemenlik bildiriminin eyleme dönüşmüş şeklidir. Barrack’ın
rahatsızlığı bu noktada odaklanmaktadır.
Barrack’ın ifadesi “1919’dan beri bizi
engelliyorlar” şeklindedir. “Bizi engelleyen” şey, savaşın bitmiş olması
değildir, uluslararası düzenin kurulması da değildir, aksine yerel egemenliğin,
dış erişim ve eylem alanlarını sınırlamasıdır. Bu sınırlama, Birinci Dünya
Savaşı sonrası düzenin edilgin kabulüyle değil, 19 Mayıs 1919 ile başlayan etkili
direnişle ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla Barrack’ın 1919’a yaptığı
gönderme tarihsel olarak 19 Mayıs 1919’un başlattığı egemenlik uygulamasına, siyasal
olarak ulus-devletin bağımsız karar alma iradesine ve kuramsal olarak ise
Westphalia tipi egemenliğin Anadolu’da eylemli olarak kurulmasına yöneliktir. Bu,
Birinci Dünya Savaşı’nın bitişine ilişkin nötr bir tarihsel atıf değil, bağımsızlık
fikrinin ete kemiğe büründüğü ana duyulan yapısal rahatsızlığın ifadesidir.
“Hazar
Petrollerine Ulaşamıyoruz” İfadesinin Anlamı
“Hazar petrollerine ulaşamıyoruz”
ifadesi, teknik bir enerji sorununu dile getirmekten çok, egemen
ulus-devletlerin oluşturduğu siyasal ve hukuksal engellere yönelik bir
yakınmayı yansıtmaktadır. Bu cümle, erişim sorununun fiziksel ya da teknolojik
değil, siyasal egemenlik kaynaklı olduğunu ima etmektedir. Dolayısıyla sorun,
petrolün yeraltında bulunması değil, yerüstünde kimin karar verdiğidir.
Hazar Havzası, Sovyetler Birliği’nin
dağılmasının ardından çok sayıda egemen ulus-devletin (Azerbaycan, Kazakistan,
Türkmenistan, Rusya, İran) sınırları içinde ve etkileşim alanında yer alan bir
enerji bölgesine dönüşmüştür. Bu durum, büyük ölçekli enerji erişimini çok
taraflı görüşmeye açık, hukuksal çerçevelerle sınırlı ve devletler arası
anlaşmalara bağımlı bir süreç durumuna getirmiştir. Barrack’ın ifadesinde sorun
tam olarak burada ortaya çıkmakta ve çok sayıda egemen öznenin varlığı, erişimi
zorlaştırmaktadır.
Buradaki “ulaşamamak”, mutlak bir
erişim olanaksızlığı değil, doğrudan, hızlı ve tek taraflı erişim eksikliği
anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle, kaynak var, teknoloji var, sermaye
var, ancak egemen devletlerin onayına bağlı bir süreç de var. Bu onay
mekanizması, yatırım koşulları, boru hattı güzergahları, transit ücretleri,
ulusal mevzuat ve dış siyasa tercihleri üzerinden şekillenmektedir.
Ulus-devletlerin bu alanlarda karar verici olması, küresel aktörler için
maliyetli ve öngörülemez bir durum yaratmaktadır.
Egemen ulus-devletler enerji
kaynaklarını stratejik varlık olarak tanımlar, Ulusal çıkar temelinde pazarlık
yapar, farklı ortaklıklar kurabilir ve enerji siyasalarını dış siyasayla
ilişkilendirir. Bu özellikler, enerjiye piyasacı bir meta olarak yaklaşan
küresel bakış açısıyla çelişmektedir. Barrack’ın söylemi, enerji kaynaklarının
ulusal egemenlik konusu olmaktan çıkarılması gerektiği yönündeki bir beklentiyi
yansıtır.
“Hazar petrollerine ulaşamıyoruz”
ifadesinin hemen ardından gelen “1919’dan beri…” vurgusu, rastlantı değildir.
1919, Türkiye özelinde yeraltı ve yerüstü kaynakların ulusal egemenliğe
bağlandığı, dış ekonomik belirlenimin reddedildiği, kapitülasyon mantığının ortadan
kaldırıldığı bir siyasal başlangıcı temsil eder. Dolayısıyla Barrack’ın
yakınması şunu ima eder: Kaynaklara erişimi sınırlayan esas unsur, ulusların
kendi kaderini belirleme savıdır.
Bu söylem, enerji güvenliğini
devletler arası hukuk konusu olmaktan çıkarıp, küresel yönetişim ve serbest
erişim alanına taşıma arzusuyla örtüşmektedir. Enerji, bu bakış açısında ulusal
mülkiyetin konusu değil, küresel arz zincirinin bir parçası ve serbestçe
dolaşması gereken stratejik bir girdidir. Ulus-devletlerin bu zinciri denetlemesi,
“ulaşılamayan enerji” söylemiyle sorunsallaştırılmaktadır.
“Hazar petrollerine ulaşamıyoruz”
ifadesi teknik bir enerji saptaması değildir, Diplomatik bir yakınma da
değildir, aksine egemen ulus-devletlerin enerji üzerindeki karar yetkisinin meşruluğunu
sorgulayan bir söylemdir. Bu cümleyle Barrack, güçlü ulus-devlet eleştirisini
soyut bir ideolojik zeminden çıkarıp, somut bir jeoekonomik talebe
bağlamaktadır.
ABD’NİN HAZAR
HAVZASI VE ORTA ASYA STRATEJİSİ İLE TÜRKİYE’NİN KONUMU
ABD’nin Hazar Havzası ve Orta Asya’ya
yönelik sistemli stratejik ilgisi, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından,
özellikle Bill Clinton yönetimi döneminde belirginlik kazanmıştır. Bu dönemde
şekillenen yaklaşım, üç temel hedef etrafında yapılandırılmıştır: enerji
güvenliğinin sağlanması, Rusya ve İran’ın bölgesel etkinliğinin
sınırlandırılması ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlığını kazanan
Orta Asya cumhuriyetlerinin Batı ile siyasal ve ekonomik bütünleşmenin desteklenmesi.
Bu stratejik çerçevede enerji,
belirleyici bir unsur olarak öne çıkmıştır. Hazar petrolü ve doğalgazının dünya
piyasalarına, özellikle de Rusya ve İran denetimi dışındaki güzergahlardan
ulaştırılması hedefi, Bakü–Tiflis–Ceyhan (BTC) Boru Hattı gibi projelerin
hayata geçirilmesini sağlamıştır. Bu projeler yalnızca ekonomik değil, aynı
zamanda jeopolitik nitelik taşımış ve ABD’nin Avrasya’daki etki alanlarını
genişletme çabasının somut araçları durumuna gelmiştir.
Türkiye, bu süreçte özel bir konuma
yerleştirilmiştir. NATO üyesi olması, Batı kurumlarıyla kurumsal bağları ve
Orta Asya Türk Cumhuriyetleriyle paylaştığı dilsel, etnik ve kültürel yakınlık,
Türkiye’nin “model ülke” veya “stratejik ara yüz” olarak değerlendirilmesine
yol açmıştır. Ancak bu yaklaşım, kültürel ya da duygusal bağlara atfedilen
romantik bir önemden çok, söz konusu bağların siyasal ve stratejik açıdan
kullanılabilirliğine dayanmaktadır.
Bu noktada özellikle dikkat çekici
olan nokta, ABD dış siyasasında Türkiye’nin Kemalist ve katı laik devlet
yapısından çok, İslami referanslara sahip ancak Batı ile uyumlu bir siyasal
aktör modeliyle daha uyumlu görülmesidir. Bu bağlamda “ılımlı İslam” kavramı,
teolojik bir tercih değil, radikal İslamcı hareketlerden ayrışan, piyasa
ekonomisiyle uyumlu ve Batı çıkarlarıyla doğrudan çatışmayan siyasal yapıların
tanımlanmasında kullanılan işlevsel bir kavram olarak öne çıkmıştır.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP)
iktidara yükselişi bu çerçevede değerlendirilmelidir. AKP’nin ve Recep Tayyip
Erdoğan’ın iktidara gelişi, ABD tarafından doğrudan yönlendirilmiş ya da
yaratılmış bir siyasal süreç olarak nitelendirilemez. Ancak bu yükselişin, ABD
ve Batı tarafından bir tehdit olarak algılanmadığı, aksine yönetilebilir ve
işlevsel bir ortaklık gizil gücü taşıdığı düşüncesiyle karşılandığı
söylenebilir. Bu durum, etkili destekten çok edilgin kabullenme ve itirazsızlık
şeklinde ortaya çıkmıştır.
Obama döneminde söylem düzeyinde
demokrasi ve insan hakları vurgusu artmış olsa da enerji güvenliği ve bölgesel
erişim öncelikleri büyük ölçüde korunmuştur. Türkiye, Arap Baharı sürecinde
Sünni Müslüman dünyada Batı ile köprü kurabilecek bir aktör olarak görülmüş ve
bu bağlamda bölgesel rolü desteklenmiştir. Ne var ki zamanla Türkiye’nin daha
özerk bir dış siyasa çizgisi izlemesi ve ulusal egemenlik temelinde karar
verici bir devlet refleksi geliştirmesi bu stratejik beklentilerle uyumsuzluk
yaratmıştır.
Bugün Tom Barrack’ın söylemlerinde
ifadesini bulan yaklaşım, bu gerilimin güncel bir yansıması olarak
değerlendirilebilir. Clinton ve Obama dönemlerinde Türkiye’nin “işlevsel
egemenlik” çerçevesinde bölgesel bir araç olarak konumlandırılması olanaklı
görülürken, günümüzde Türkiye’nin bağımsız karar alma kapasitesi sorunlu bir
unsur olarak dile getirilmektedir. Bu bağlamda sorun, belirli bir siyasal
iktidarın kimliği olmaktan çok, Türkiye’nin ulus-devlet olarak egemenlik savsını
yeniden ve güçlü biçimde dile getirmesidir.
TÜRKİYE’NİN
“İŞLEVSEL ARAÇ” KONUMUNDAN “STRATEJİK ÖZERKLİĞE” GEÇİŞİ
Türkiye’nin ABD ve genel olarak Batı
tarafından uzun süre “işlevsel, yönlendirilebilir ve uyumlu bölgesel aktör”
olarak algılanan konumunun aşınması, ani bir kopuştan çok, zamana yayılan bir
dönüşüm sürecinin sonucudur. Bu dönüşüm, yaklaşık olarak 2010–2016 yılları
arasında şekillenmiş ve sonrasında geri dönüşü olmayan bir nitelik kazanmıştır.
Söz konusu süreç, Türkiye’nin Batı merkezli küresel stratejiler içerisinde kendisine
atfedilen “araçsal rolü” giderek sorgulaması ve sonunda reddetmesiyle yakından
ilişkilidir.
Arap Baharı süreci, bu dönüşümün ilk
somut göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bu dönemde Türkiye, Batılı siyasa
yapıcılar tarafından “model ülke” söylemi üzerinden Müslüman toplumlar için
örnek bir siyasal yapı olarak sunulmuştur. Ancak bu yaklaşım, Türkiye açısından
edilgin bir aracılık rolünden çok, bölgesel düzeyde etkin ve lider bir aktör
olma yöneliminin güçlenmesine yol açmıştır. Böylece Türkiye, kendisine biçilen
yönlendirilebilir aracı rolünü aşmaya yönelik bir dış siyasa anlayışı
geliştirmeye başlamıştır.
Bu ayrışma, Suriye iç savaşıyla
birlikte daha da belirgin duruma gelmiştir. ABD’nin Suriye krizine yaklaşımı
ağırlıklı olarak alan denetimi, vekil aktörlerin desteklenmesi ve çatışmanın
yönetilmesi üzerine kuruluyken, Türkiye’nin öncelikleri sınır güvenliği, devlet
egemenliği ve kendi iç siyasal dengeleriyle doğrudan bağlantılı olmuştur. Bu
farklılaşma, Türkiye’nin klasik ulus-devlet reflekslerini yeniden ön plana
çıkardığını ve dış siyasa kararlarını egemenlik temelinde şekillendirdiğini
göstermektedir.
Her ne kadar 1 Mart 2003 tarihinde
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Irak tezkeresini reddetmesi kısa vadede bireysel
bir olay olarak değerlendirilmiş olsa da bu karar Batı nezdinde Türkiye’nin
otomatik biçimde uyum sağlayan bir müttefik olmadığı yönünde kalıcı bir algının
oluşmasına neden olmuştur. Bu algı, ilerleyen yıllarda Türkiye’ye ilişkin
stratejik değerlendirmelerde zemin oluşturan önemli bir referans noktası olmuştur.
Türkiye’nin “işlevsel araç” konumundan
çıktığını kesinleştiren en kritik eşik ise 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi
olmuştur. Bu olay, Türkiye açısından egemenliğe ve devletin bekasına yönelik
varoluşsal bir tehdit olarak algılanırken, ABD ve Batı dünyası açısından
Türkiye’yi daha öngörülemez ve denetlenemez bir aktör konumuna taşımıştır. Bu
tarihten sonra NATO müttefikliği biçimsel olarak devam etse de stratejik
ortaklık söylemi büyük ölçüde içeriğini yitirmiştir.
2017 sonrasında Türkiye’nin izlediği
çok yönlü dış siyasa yaklaşımı, bu kopuşu yapısal kılmıştır. Rusya ile S-400
hava savunma sistemi anlaşması, Çin ve Avrasya eksenli ilişkilerin
derinleştirilmesi ve Batı dışındaki güç merkezleriyle eş zamanlı diplomatik ve
ekonomik temaslar, Türkiye’nin stratejik otonomi arayışının somut göstergeleri
olarak öne çıkmıştır. Bu gelişmeler, Türkiye’nin yalnızca taktiksel değil,
yapısal bir biçimde bağımsız karar alma kapasitesini güçlendirmeyi
hedeflediğini göstermektedir.
Bu bağlamda güncel söylemlerinde
ulus-devletleri hedef alan ve “1919” gibi simgesel tarihsel göndermelerde
bulunan Tom Barrack’ın ifadeleri, kişisel veya bireysel açıklamalar olarak
değil Türkiye’nin yeniden oluşturduğu egemenlik savına yöneltilmiş yapısal bir
eleştirinin yansıması olarak okunmalıdır. Barrack’ın söylemi, Türkiye’nin artık
ABD merkezli küresel düzen içerisinde edilgin ve işlevsel bir araç olarak
konumlandırılamadığının dolaylı bir kabulü niteliğini taşımaktadır.
Sonuç olarak Türkiye, Arap Baharı
süreciyle birlikte kendisine atfedilen model ve aracı rolünü aşmaya yönelmiş ve
15 Temmuz 2016 sonrasında ise bu rolü reddederek stratejik özerklik temelinde
yeni bir egemenlik anlayışı geliştirmiştir. Bu dönüşüm, Türkiye-ABD
ilişkilerinde yaşanan gerilimlerin geçici olarak değil, yapısal ve uzun erimli
bir nitelik taşıdığını ortaya koymaktadır.
ULUS-DEVLET
MERKEZLİ KÜRESEL DÜZENE YÖNELİK YAPISAL YANILSAMALAR
Westphalia tipi egemenlik düzeninin
aşındırılmasına yönelik söylem ve stratejiler, kuramsal düzeyde küreselleşmenin
kaçınılmazlığına dayandırılsa da uygulama aşamasında iki temel yapısal yanılgı
içermektedir. Bu yanılgılar, söz konusu yaklaşımın hem çözümleme tutarlılığını
hem de sürdürülebilirliğini zayıflatmaktadır.
İlk olarak, bu doktrin
ulus-devletlerin tarihsel, siyasal ve toplumsal dayanıklılığını sistemli
biçimde hafife almaktadır. Ulus-devlet, yalnızca yönetsel bir yapı ya da hukuksal
bir örgüt olmaktan öte, toplu kimlik, egemenlik bilinci ve siyasal meşruluğun
başat taşıyıcısıdır. Küresel düzeyde ekonomik bütünleşmenin artması ve çok uluslu
aktörlerin güç kazanması, ulus-devletin ortadan kalkmasına değil, aksine kriz
anlarında yeniden merkezi bir rol üstlenmesine yol açmaktadır. Güvenlik
tehditleri, toplumsal seferberlik, ekonomik şoklar ve kitlesel göç hareketleri,
ulus-devlet kapasitesine duyulan gereksinimi ortadan kaldırmamış, tersine
pekiştirmiştir. Bu nedenle egemenliğin teknik ve işlevsel olarak
sınırlandırılabileceği varsayımı, siyasal sadakat ve meşruluğun hala
ulus-devlet üzerinden üretildiği gerçeğini göz ardı etmektedir.
İkinci olarak, Batı merkezli egemenlik
aşındırma söylemi, küresel güç dağılımındaki çoğullaşmayı ve yeni hegemonik
aktörlerin yükselişini yeterince dikkate almamaktadır. Çin, Rusya ve bölgesel
güç merkezleri, ulus-devlet egemenliğini zayıflatmak bir yana, onu stratejik
bir kaldıraç olarak güçlendirmektedir. Bu aktörler, küreselleşmeyi ulusal
egemenliklerini güçlendiren bir araç olarak kullanmakta ve çok taraflı
kurumlara katılımlarını dahi kendi ulusal çıkarları çerçevesinde sınırlı ve
araçsal tutmaktadır. Dolayısıyla egemenliği aşındırma yönünde tek taraflı
olarak kurgulanan küresel düzen beklentisi, yalnızca Batı ittifakı içerisinde
sınırlı bir geçerlilik alanına sahip olmakta ve küresel ölçekte ise ciddi bir
asimetri üretmektedir.
Bu iki yapısal yanılgı, egemenliği
aşındırılmış fakat devlet biçemi korunmuş siyasal yapıların ortaya çıkmasına
yol açmaktadır. Bu tür yapılar, hukuksal olarak devlet görünümünü saklı
tutarken, stratejik ve güvenlik temelli karar alma yetkilerini kaybetmektedir.
Ancak bu modelin sürdürülebilir olmadığı açıktır. Zira karar verme
kapasitesinden yoksun bırakılmış devletler, toplumsal meşruluk krizi, siyasal kararsızlık
ve dış müdahaleye açıklık gibi sorunlarla karşı karşıya kalmakta ve bu durum
hem ilgili devletler hem de küresel düzen açısından kalıcı kırılganlıklar
üretmektedir.
Sonuç olarak ulus-devlet egemenliğinin
aşındırılmasını öngören küresel doktrinler, hem ulus-devletin tarihsel
direncini küçümsemekte hem de Batı dışı hegemonik güçlerin yükselişini
yeterince hesaba katmamaktadır. Bu nedenle söz konusu yaklaşım, evrensel ve
sürdürülebilir bir dünya düzeni üretmekten çok, güç asimetrilerini
derinleştiren ve jeopolitik yarışmayı keskinleştiren bir etki yaratmaktadır.
Bu tür diplomatik söylemler, yalnızca görüş bildirimi
değil siyasal sonuçlar doğuran söylemsel müdahaleler olarak
değerlendirilmelidir.
“PERSONA NON
GRATA” TALEBİNİN DİPLOMATİK VE SİYASAL BOYUTLARI
Bir diplomatik temsilcinin “persona
non grata” ilan edilmesi, uluslararası ilişkiler yazınında istisnai ve
teknik bir yaptırım biçimi olarak değerlendirilmektedir. Viyana Diplomatik
İlişkiler Sözleşmesi uyarınca bu mekanizma, esasen casusluk etkinlikleri, ev
sahibi devletin iç işlerine doğrudan müdahale, diplomatik dokunulmazlığın
kötüye kullanılması veya somut biçimde kanıtlanabilir düşmanca çalışmalar gibi
durumlarda başvurulabilecek bir araçtır. Diplomatik normlar açısından
bakıldığında, sert, kışkırtıcı ya da siyasal içerikli söylemler, tek başına persona
non grata eşiğini aşan eylemler olarak kabul edilmemektedir.
Bu çerçevede, ABD’nin Ankara
Büyükelçisi Tom Barrack’ın kamuoyuna yansıyan açıklamaları, diplomatik nezaket
ve teamüller bakımından sorunlu, hatta açık biçimde kışkırtıcı nitelik
taşımakla birlikte, hukuksal anlamda persona non grata kararını zorunlu
kılan somut ihlal kategorilerine doğrudan oturmamaktadır. Dolayısıyla söz
konusu talep, katı diplomatik ölçütler açısından değerlendirildiğinde hukuksal
dayanak bakımından sınırlı bir meşruluğa sahiptir.
Bununla birlikte, Atatürkçü Düşünce
Derneği tarafından dile getirilen persona non grata çağrısının yalnızca hukuksal
bir değerlendirme olarak ele alınması eksik kalacaktır. Bu talep, teknik bir
diplomatik yaptırım önerisinden çok, siyasal ve simgesel bir tepki biçimi
olarak okunmalıdır. Barrack’ın özellikle ulus-devlet egemenliğini hedef alan ve
“1919” gibi tarihsel olarak yüksek simgesel anlam taşıyan göndermeleri,
Türkiye’de egemenliğe yönelik müdahale algısını tetiklemiş ve bu durum sivil
toplum düzeyinde güçlü bir “reddiye” refleksi doğurmuştur.
Ancak bu noktada dikkat edilmesi
gereken husus, persona non grata mekanizmasının uygulamada yaratacağı sonuçlarıdır.
Diplomatların bireysel tutumlarından çok temsil ettikleri devletin dış siyasa
çerçevesini yansıttıkları dikkate alındığında, bir elçinin görev süresinin
sonlandırılması, ilgili söylemin arkasındaki doktrinel ve yapısal yaklaşımı
ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, bu tür bir adım, tartışmalı söylemi
kişiselleştirerek esas sorunun, yani ulus-devlet egemenliğinin aşındırılmasına
yönelik yaklaşımın, geri plana itilmesine yol açabilmektedir.
Bu bağlamda persona non grata
talebi, kısa vadede iç siyasal düzlemde tatmin edici bir simgesel etki
yaratabilse de uzun vadede stratejik bir kazanım üretme kapasitesi sınırlıdır.
Diplomatik açıdan daha etkili bir yaklaşım, ilgili söylemleri sert fakat ölçülü
biçimde resmi diplomatik kanallardan reddetmek ve eş zamanlı olarak kamuoyuna
yönelik açıklamalarla bu söylemlerin dayandığı zihinsel ve kuramsal çerçeveyi
görünür kılmak olacaktır. Bu yöntem, kişileri değil, siyasaları ve doktrinleri
hedef alarak daha sürdürülebilir bir karşı duruş geliştirilmesini olanaklı
kılar.
Sonuç olarak persona non grata
çağrısı, hukuksal açıdan tartışmalı ve diplomatik yararı sınırlı olsa da
egemenlik duyarlılıklarının simgesel bir ifadesi olarak anlaşılabilir bir
tepkiyi yansıtmaktadır. Ancak ulus-devlet egemenliğinin aşındırılmasına yönelik
yaklaşımlarla savaşımda, kişisel yaptırımlardan çok söylemsel ve doktrinel
düzeyde yürütülecek sistemli bir karşı çerçevenin daha etkili olacağı
söylenebilir.
SONUÇ:
EGEMENLİĞİN AŞINIDIRILMASI, ARAÇSALLAŞTIRILMIŞ ÇOĞULCULUK VE STRATEJİK ÇELİŞKİ
Bu çalışma, Tom Barrack’ın
açıklamalarını yalnızca diplomatik bir söylem ya da kişisel bir muhasebe olarak
değil, Batı merkezli küresel düzenin egemenlik anlayışında yaşanan dönüşümün
açık bir ifadesi olarak ele almıştır. Barrack’ın, ABD’nin 1946 sonrası müdahil
olduğu yaklaşık 93 darbe veya rejim değişikliğinin başarısızlıkla
sonuçlandığını kabul etmesi, ilk bakışta müdahaleci dış siyasalara yönelik
eleştirel bir yüzleşme gibi görünse de bu tespit, ulus-devlet egemenliğinin
aşındırılmasına yönelik daha derin bir stratejik yönelimi perdelememektedir.
Barrack’ın son açıklamalarında Suriye
bağlamında özerklik, yerel yönetişim ve federatif düzenlere yönelik örtük
meşrulaştırıcı ifadeler, bu çalışmada tartışılan egemenlik aşınması tezini
somut bir olgu üzerinden doğrulamaktadır. Federalizm ve özerkliğin Irak ve
Yugoslavya örneklerinde kararsızlık ürettiğini teslim etmesine rağmen,
Suriye’de benzer yapıların desteklenmesi, ulus-devletin toprak bütünlüğü ile
siyasal kapasitesinin bilinçli biçimde ayrıştırıldığına işaret etmektedir. Bu
yaklaşım, merkezi devletin varlığını sürdürmesine karşın, karar alma ve kaynakların
denetimi gibi temel egemenlik işlevlerinin yerel ve dış destekli aktörlere
devredildiği bir denetim altında tutulan parçalı egemenlik modelini ortaya
koymaktadır.
Özellikle Suriye örneğinde dile
getirilen özerklik, federalizm ve yerel kimlik vurguları, Barrack’ın daha önce
“Westphalia tipi egemen ulus-devlet düzeninin aşınması” gerektiğine ilişkin
ifadeleriyle birlikte değerlendirildiğinde, ortaya çıkan tablo açıktır: burada
hedeflenen, devletin ortadan kaldırılması değil, egemenlik yetkisinin stratejik
alanlarda karar üretemeyen, sınırlı ve düşük kapasiteli bir yapıya
dönüştürülmesidir. Bu bağlamda devlet varlığını sürdürmekte, ancak egemenliğin
asli unsuru olan karar verme gücü devletten koparılmakta ve devlet dışı
kuruluşlara devredilmektedir.
Rojava örneği, bu stratejinin
somutlaştığı en çarpıcı alanlardan biridir. Suriye’de Kürt nüfusun toplam nüfus
içindeki oranı yüzde 10’u aşmazken, “Rojava” olarak adlandırılan alanın ülke
topraklarının yüzde 30’undan fazlasını kapsaması ve Suriye’nin en kritik tarım,
su ve hidrokarbon kaynaklarını barındırması, sorunun salt kimlik ve kültürel
haklar düzleminde ele alınamayacağını açıkça göstermektedir. Bu durum,
etnik-demografik gerçeklikle siyasal-topraksal denetim arasındaki ciddi bir
oransızlığa işaret etmekte ve özerklik söyleminin ardında jeoekonomik ve
jeostratejik bir yeniden düzenleme mantığının işlediğini ortaya koymaktadır.
Barrack’ın aynı zamanda federalizm ve
bölünmenin Irak, Libya ve Balkanlar örneklerinde başarısız olduğunu kabul
etmesi, bu siyasalardan bütünüyle vazgeçildiğini değil, aksine, doğrudan rejim
değişikliği yerine dolaylı egemenlik aşındırması yoluyla daha yönetilebilir,
parçalı ve dış etkilere açık siyasal alanlar yaratma çabasına işaret
etmektedir. Bu yaklaşım, ulus-devletleri hafife alan ve aynı zamanda ABD
dışındaki küresel ve bölgesel güç odaklarını yeterince hesaba katmayan yapısal
bir çelişkiyi de bünyesinde taşımaktadır.
Sonuç olarak Barrack’ın söylemi, ABD
dış siyasasında bir geri çekilmeden çok, hegemonik denetimin
yöntemselleştirilmesinde yaşanan bir evrimi yansıtmaktadır. Açık askeri
müdahaleler ve rejim değişiklikleri yerine, egemenliği sınırlanmış, merkezi
karar alma kapasitesi zayıflatılmış ve kimlik temelli çoğulluk söylemiyle
parçalanmış devlet yapıları tercih edilmektedir. Bu çerçevede “Osmanlı millet
sistemi” gibi tarihsel kavramların yeniden dolaşıma sokulması, çoğulculuk
arayışından çok egemenlik sonrası bir siyasal düzenin meşrulaştırılmasına
yönelik kavramsal araçsallaştırmanın bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
Bu nedenle Barrack’ın açıklamaları,
bir itiraf metni değil, ulus-devlet egemenliğinin yeniden tanımlandığı ve
sınırlandığı küresel düzen tartışmasının açık bir işareti olarak okunmalıdır.
SİYASAL VE
NORMATİF ÇIKARIMLAR
Bu çalışma boyunca ele alınan
söylemler, özellikle Tom Barrack’ın açıklamaları etrafında yoğunlaşan
tartışmalar, günümüz küresel düzeninde egemenlik kavramının yalnızca kuramsal
değil, doğrudan siyasal mühendisliğin konusu yapıldığını göstermektedir.
Ulus-devletin “aşınması” gerektiği yönündeki söylemler, görünürde çatışma
azaltma, çoğulculuk veya yerel özerklik gibi normatif gerekçelere dayandırılsa da
uygulamada bu yaklaşımın seçici ve asimetrik biçimde uygulandığı görülmektedir.
Normatif açıdan bakıldığında,
egemenliğin sistematik biçimde zayıflatıldığı yapıların, demokratikleşme veya
barış üretmekten çok, devlet kapasitesinin düşürülmesi, karar alma süreçlerinin
dışsallaştırılması ve siyasal alanın parçalanması sonucunu doğurduğu
anlaşılmaktadır. Bu durum, özellikle stratejik kaynaklara sahip ve jeopolitik yarışma
alanlarında yer alan devletler açısından, ulus-devleti bir hukuksal çerçeve
olmaktan çıkarıp, yalnızca yönetsel bir kabuk durumuna getirme riskini
taşımaktadır.
Siyasal düzlemde ise ortaya çıkan
model, egemenliğin evrensel bir ilke olarak korunmadığını; aksine, küresel güç
hiyerarşisi içinde bazı devletler için mutlak, bazıları için ise koşullu
biçimde tanımlandığını göstermektedir. ABD ve İsrail gibi aktörlerin kendi egemenlik
alanlarını tartışma dışı tutarken, başka devletler için egemenliği “esnek”,
“paylaşılan” veya “yerelleştirilmiş” bir değer olarak sunmaları, uluslararası
düzenin eşitlik temelinde değil, hegemonik ayrıcalıklar temelinde işlediğine
işaret etmektedir.
Bu çerçevede “Osmanlı millet sistemi”
veya benzeri tarihsel kavramlara yapılan göndermeler, çoğulculuk veya tarihsel
çeşitliliğe saygıdan çok, çağdaş yurttaşlık ve siyasal eşitlik fikrinin yerini
kimlik temelli, parçalı ve denetlenebilir siyasal yapılara bırakmasının
ideolojik araçları olarak işlev görmektedir. Bu tür söylemler, ulus-devleti
aşmak yerine, onu karar veremez duruma getirmeyi hedefleyen egemenlik sonrası
bir siyasal tasarımın parçası olarak okunmalıdır.
Normatif olarak savunulması gereken
ilke, ulus-devletin mutlaklaştırılması değil, egemenliğin, demokratik meşruluk,
hukuksal eşitlik ve iç barış üretme kapasitesiyle birlikte
değerlendirilmesidir. Egemenlik, bu niteliklerden soyutlandığında ya otoriter
merkezileşmenin ya da dış müdahaleye açık parçalanmışlığın aracı durumuna
gelmektedir. Dolayısıyla çözüm, egemenliği aşındırmak değil, onu demokratik,
kapsayıcı ve hesap verebilir biçimde yeniden tanımlamaktır.
Sonuç olarak, Barrack’ın söylemleri
üzerinden şekillenen bu tartışma, günümüzde ulus-devletin karşı karşıya olduğu
tehdidin doğrudan yıkım değil, işlevsizleştirme yoluyla etkisizleştirme
olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum, özellikle Türkiye gibi jeostratejik
konuma ve toplumsal çeşitliliğe sahip ülkeler için, egemenlik tartışmasının
salt kuramsal değil, doğrudan varoluşsal bir siyasal sorun olarak ele
alınmasını zorunlu kılmaktadır.
Tom Barrack’ın açıklamaları etrafında
yürütülen çözümleme, ABD dış siyasasının güçlü, merkezi ve tam egemen
ulus-devletler yerine, karar alma kapasiteleri sınırlı, parçalı ve dış
yönlendirmeye açık siyasal yapıları tercih eden bir anlayış üzerine kurulu
olduğunu somut bir olay üzerinden göstermektedir. Suriye örneği, bu yaklaşımın
doğrudan askeri müdahaleden çok örtük eylemler, dolaylı araçlar ve yadsınabilirlik
sınırları içinde şekillenen müdahaleci uygulamalar aracılığıyla nasıl
işletildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu yönüyle makale, hukuki zeminden
yoksun söylemlerin hem iç siyasal meşruluk üretiminde hem de uluslararası
alanda egemenlik ilkesinin aşındırılmasında stratejik bir araç olarak
kullanıldığını göstermekte ve hukuk devletinin ve ulus-devlet biçeminin açık
ihlallerden çok, söylemsel ve yapısal erozyon yoluyla zayıflatıldığını ileri
sürmektedir.
REFERANSLAR
Braude, B., & Lewis, B. (Eds.).
(1982). Christians and Jews in the Ottoman Empire: The functioning of a plural
society (Vols. 1–2). Holmes & Meier.
Cox, R. W. (1981). Social forces,
states and world orders: Beyond international relations theory. Millennium:
Journal of International Studies, 10(2), 126–155.
https://doi.org/10.1177/03058298810100020501
Çakır, A. İ. (2025, 6 Aralık).
Barrack: “ABD’nin müdahil olduğu 93 darbe veya rejim değişikliği yaşandı”.
Anadolu Ajansı.
İnalcık, H. (1973). The Ottoman
Empire: The classical age, 1300–1600. Weidenfeld & Nicolson.
Karpat, K. H. (1985). Ottoman
population 1830–1914: Demographic and social characteristics. University of
Wisconsin Press.
Krasner, S. D. (1999). Sovereignty:
Organized hypocrisy. Princeton University Press.
Strange, S. (1996). The retreat of the
state: The diffusion of power in the world economy. Cambridge University Press.
Tilly, C. (1990). Coercion, capital,
and European states, AD 990–1990. Basil Blackwell.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder