Fusion–Fission Yaklaşımı: Bölgesel
Güvenliği Açıklamak İçin Yeni Bir Siyasal Kuram Çerçevesi
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
ÖZ
Bu çalışma,
bölgesel güvenliği açıklamak için “bütünleştirici (fusion)” ve “parçalayıcı
(fission)” olmak üzere iki ideal-tipik güvenlik üretme biçimi önermektedir.
Çalışmanın temel savı, bölgesel düzensizliğin her zaman kapasite yetersizliği,
başarısızlık ya da dışsal müdahale sonucu olmadığı, bazı aktörler açısından
bilinçli ve sürdürülebilir bir güvenlik üretme yolu olarak benimsendiğidir.
Bütünleştirici güvenlik anlayışı, güvenliği bölgesel bütünlük, kurumsallaşma ve
iş birliği yoluyla üretirken, parçalayıcı güvenlik anlayışı, çevresel
aktörlerin dağınık, zayıf ve kurumsal bütünlükten yoksun kalması üzerinden
güvenlik sağlamayı hedeflemektedir. Çalışma, bu kuramsal ayrımın açıklayıcı
gücünü Türkiye–İsrail ilişkileri örneği üzerinden somutlaştırmakta ve iki ülke
arasındaki gerilimin konjonktürel değil, güvenliğin üretimine ilişkin yapısal
bir farklılaşmadan kaynaklandığını ileri sürmektedir. Son olarak makale,
fusion–fission yaklaşımının yalnızca Orta Doğu’ya özgü olmadığını, farklı
bölgesel bağlamlarda da uygulanabilir genellenebilir bir çözümleme çerçevesi
sunduğunu savunmaktadır.
Anahtar
Kelimeler: Bölgesel
güvenlik, güvenlik üretimi, bütünleştirici güvenlik, parçalayıcı güvenlik,
Türkiye–İsrail ilişkileri
ABSTRACT
This article proposes two ideal-typical modes of
security production—fusion (integrative) and fission (fragmentative)—as a new
conceptual framework for analyzing regional security. The central argument is
that regional disorder should not always be interpreted as a result of
incapacity, failure, or external intervention; rather, for some actors, managed
disorder constitutes a deliberate and sustainable mode of security production.
While fusion-oriented strategies seek to generate security through regional integration,
institutionalization, and cooperation, fission-oriented strategies aim to
maintain security by preventing surrounding actors from achieving political
cohesion, institutional capacity, and collective agency. The article
demonstrates the explanatory power of this distinction through an analysis of
Turkey–Israel relations, arguing that persistent tensions between the two
states stem not from conjunctural factors or leadership choices, but from a
structural divergence in how security is produced. Finally, the study suggests
that the fusion–fission framework is not region-specific and can be applied to
other regional security settings.
Keywords: Regional security, security production,
fusion, fission, Turkey–Israel relations
GİRİŞ
Bölgesel
güvenlik yazını Orta Doğu’daki kronik kararsızlığı çoğunlukla devlet kapasitesi
eksikliği, dış müdahale ya da ideolojik çatışmalar üzerinden açıklamaktadır.
Ancak bu açıklamalar, bölgedeki bazı aktörlerin neden kararsızlığı bir “sorun”
değil, bilinçli bir güvenlik üretme stratejisi olarak benimsediğini yeterince açıklayamamaktadır.
Özellikle aynı bölgesel güvenlik karmaşasında yer alan devletlerin, neden
birbirleriyle uyumsuz güvenlik anlayışlarına sahip oldukları sorusu yazında
görece ihmal edilmiştir.
Bu çalışma,
bölgesel güvenliği açıklamak için “fusion” ve “fission” olmak üzere iki
ideal-tipik güvenlik üretme biçimi önermektedir. “Fusion”, güvenliğin bölgesel
bütünleşme, kurumsallaşma ve iş birliği yoluyla üretilmesini ifade ederken, “fission”,
güvenliğin çevresel aktörlerin parçalanması, dağınık kalması ve asimetrik
üstünlük üzerinden sağlanmasını ifade etmektedir. Bu ayrım, devletlerin neyi
hedeflediğinden çok güvenliği nasıl ürettiklerine odaklanması bakımından mevcut
yaklaşımlardan ayrılmaktadır.
Makale, “fusion–fission”
yaklaşımının siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler yazınına üç temel katkı
sunduğunu savunmaktadır. Birincisi, bölgesel kararsızlığı kapasite yetersizliği
ya da başarısızlık olarak değil, yapısal ve bilinçli bir tercih olarak ele
alarak çözümleyici bir paradigma kayması önermektedir. İkincisi, aynı bölgesel
bağlamda yer alan aktörlerin neden kalıcı stratejik uyum geliştiremediklerini
açıklayabilen genellenebilir bir kavramsal çerçeve sunmaktadır. Üçüncüsü ise “fusion–fission”
ayrımı, aktör davranışlarına ilişkin öngörü üretme kapasitesi sayesinde
yalnızca açıklayıcı değil, çözümleyici olarak ileriye dönük bir araç işlevi
görmektedir.
Bu kuramsal
çerçeve, Türkiye-İsrail ilişkileri örneği üzerinden somutlaştırılmaktadır.
Çalışma, iki ülke arasındaki gerilimin konjonktürel ya da liderlere özgü değil,
güvenliğin üretimine ilişkin yapısal bir farklılaşmadan kaynaklandığını ileri
sürmektedir. Türkiye’nin bölgesel güvenliği bütünleştirici (fusion) bir
mantıkla ele almasına karşılık, İsrail’in çevresel güvenliği parçalayarak
(fission) sağlamaya yönelik stratejisi, iki aktör arasında kalıcı bir stratejik
uyumsuzluk yaratmaktadır. Bu bağlamda “fusion” bütünleştirme ve “fission”
parçalama ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.
Makale şu
şekilde yapılandırılmıştır: İlk bölümde “fusion–fission” yaklaşımının kavramsal
ve kuramsal çerçevesi ortaya konulmakta, ikinci bölümde bu yaklaşım mevcut
yazınla karşılaştırmalı olarak tartışılmaktadır. Üçüncü bölüm, Türkiye-İsrail
vakası üzerinden “fusion–fission” farklılaşmasının deneysel yansımalarını
incelemekte ve son bölüm ise yaklaşımın genellenebilirliği ve siyaset bilimi
yazınına katkılarını değerlendirmektedir. Bu kuramsal yaklaşım mevcut
yaklaşımlardan ayrılmakta ve ideal-tipik bir çözümleme aracı sunmaktadır. Bu
çalışma, bölgesel güvenliğin nasıl üretildiğine odaklanarak, aynı güvenlik
ortamında yer alan aktörlerin neden kalıcı stratejik uyum geliştiremedikleri
sorusuna yanıt aramaktadır.
KAVRAMSAL
VE KURAMSAL ÇERÇEVE: FUSION VE FISSION
Bu çalışma,
bölgesel güvenliği açıklamak üzere “fusion” ve “fission” olmak üzere iki
ideal-tipik güvenlik üretme biçimi önermektedir. Bu ideal tipler, deneysel
gerçekliğin bire bir betimlemesi değil, devletlerin bölgesel güvenliği hangi
temel mantıklar üzerinden ürettiklerini çözümlemek amacıyla geliştirilen çözümleme
araçlarıdır. Bu bağlamda “fusion” ve “fission” aktörlerin niyetlerinden çok,
güvenliğin üretim süreçlerine ve mimarisine odaklanmaktadır. Bölgesel
güvenliğin karşılıklı tehdit algılarının yoğunlaştığı coğrafi alanlarda
üretildiği yaklaşımı, güvenliğin küresel değil bölgesel örüntüler üzerinden
şekillendiğini göstermektedir (Buzan ve Waever, 2003).
Fusion:
Bütünleştirici Güvenlik Üretimi
Fusion,
güvenliğin bölgesel bütünleşme, kurumsallaşma ve iş birliği yoluyla üretildiği
bir güvenlik anlayışını ifade etmektedir. Bu yaklaşımda kararlılık, tehditlerin
yokluğundan çok, aktörler arasındaki karşılıklı bağımlılık ve öngörülebilirlik
üzerinden tanımlanır. Fusion stratejisi benimseyen aktörler açısından güçlü ve
kurumsallaşmış komşu devletler, güvenliğe yönelik bir tehdit değil, aksine
düzenin sürdürülebilirliğini artıran unsurlardır.
Fusion
mantığında güvenlik bölgesel bütünlüğün korunması, Devlet kapasitesinin
güçlendirilmesi, çok taraflı diplomatik ve ekonomik mekanizmaların
geliştirilmesi ve ortak güvenlik platformlarının oluşturulması yoluyla
sağlanır. Bu nedenle fusion, güvenliği sıfır toplamlı bir yarışma alanı olarak
değil, toplu, birlikte ve ortaklaşa olarak üretilebilen bir kamusal mal olarak
ele alır. Kararsızlık bu çerçevede istenmeyen bir sonuçtur, çünkü bölgesel
dağınıklık, öngörülemezlik ve maliyet üretir.
Fusion
yaklaşımının temel varsayımı, uzun vadeli güvenliğin ancak bütünleşmiş bir
bölgesel düzen içinde olanaklı olabileceğidir. Bu nedenle fusion stratejileri,
kısa vadeli taktik kazanımlardan çok, orta ve uzun vadeli yapısal kararlılığı
öncelemektedir.
Fission:
Parçalayarak Güvenlik Üretimi
Fission ise
güvenliğin, çevresel aktörlerin parçalanması, dağınık kalması ve kurumsal
bütünlükten yoksun olması yoluyla sağlandığı bir güvenlik üretme biçimini ifade
etmektedir. Bu yaklaşımda kararlılık, bölgesel bütünleşme ile değil, rakip ya
da olası tehdit olarak görülen aktörlerin merkezi kapasite geliştirememesi ile
ilişkilendirilir. Fission mantığında güvenlik çevresel devletlerin siyasal ve
kurumsal olarak zayıf kalması, birleşik bölgesel aktörlerin ortaya çıkmaması, asimetrik
askeri ve teknolojik üstünlüğün korunması ve krizlerin yönetilebilir ama
çözümsüz kalması üzerinden üretilir. Bu çerçevede kararsızlık, bir başarısızlık
değil, denetim altında tutulabilir bir güvenlik aracıdır. Güvenliğin çevresel aktörlerin sınırlı
kapasiteye sahip olması üzerinden üretildiği yaklaşımlar asimetrik üstünlüğün
sürekliliğine işaret etmektedir (Walt, 1987).
Fission
stratejisi benimseyen aktörler açısından bölgesel bütünleşme, olası bir tehdit
olarak algılanır. Çünkü bütünleşme, karşı aktörlerin ortak hareket kapasitesini
artırmakta ve asimetrik üstünlüğü aşındırmaktadır. Bu nedenle fission,
güvenliği merkezi bir düzen kurarak değil, farklı seçeneklerin ve düzeneklerin
ortaya çıkmasını engelleyerek sağlamaya çalışır.
Fusion–Fission
Ayrımının Kuramsal Önemi
Fusion–fission
ayrımı, bölgesel güvenliği açıklarken devletlerin “ne istediklerinden” çok,
güvenliği hangi mekanizmalarla ürettiklerine odaklanması bakımından mevcut
yaklaşımlardan ayrılmaktadır. Bu yönüyle ayrım, statükocu-revizyonist ya da
güçlü-zayıf devlet ikiliklerinin ötesine geçerek, güvenliğin üretim biçimini çözümleme
biriminin merkezine yerleştirmektedir. Bu çerçeve, aynı bölgesel güvenlik
karmaşasında yer alan aktörlerin neden kalıcı stratejik uyum
geliştiremediklerini de açıklayabilmektedir. Zira fusion ve fission, yalnızca
farklı siyasa tercihlerini değil, birbiriyle uyumsuz iki ayrı bölgesel düzen düşüncesini
temsil etmektedir. Bu uyumsuzluk, lider değişimleri ya da konjonktürel
yakınlaşmalar yoluyla kolaylıkla ortadan kaldırılamaz. Bu nedenle
fusion–fission yaklaşımı, bölgesel güvenlikte gözlemlenen kalıcı gerilimleri
geçici krizler olarak değil, yapısal karşıtlıkların yansımaları olarak ele
almayı olanaklı kılmaktadır. (Ayoob, 1995)
İdeal-Tip
Olarak Fusion ve Fission
Son olarak
vurgulamak gerekir ki fusion ve fission, saf durumlarıyla deneysel gerçeklikte
nadiren görülür. Çoğu aktör, bu iki ideal tip arasında konumlanmakta ve zaman
zaman her iki mantığın unsurlarını birlikte kullanabilmektedir. Ancak hangi
güvenlik üretme biçiminin baskın olduğu, aktörün bölgesel davranışlarını ve
uzun vadeli stratejik yönelimini belirlemektedir. Bu çalışma, fusion–fission
ayrımını, tam da bu baskın eğilimleri görünür kılan ideal-tipik bir çözümleme
aracı olarak kullanmaktadır. Güvenliğin karşılıklı bağımlılık ve kurumsallaşma
yoluyla üretilebileceği yaklaşımı, bölgesel bütünleşmeyi kararlılığın temel
unsuru olarak ele almaktadır (Deutsch, 1957).
FUSION-FISSION
YAKLAŞIMININ MEVCUT YAZINLA KARŞILAŞTIRILMASI
Fusion–fission
yaklaşımı, bölgesel güvenliği açıklamaya yönelik mevcut kuramsal yaklaşımlarla
hem ilişki içindedir hem de onlardan belirgin biçimde ayrılmaktadır. Bu bölümde
amaç, fusion–fission ayrımını yazındaki başat kavramsallaştırmalarla
karşılaştırarak yaklaşımın özgün katkı alanlarını ve analitik üstünlüklerini
ortaya koymaktır.
Bölgesel
Güvenlik Karmaşası Yaklaşımı ile Karşılaştırma
Buzan ve Waever’in
geliştirdiği bölgesel güvenlik karmaşası (regional security complex)
yaklaşımı, güvenliğin bölgesel düzeyde yoğunlaşan karşılıklı tehdit algıları
üzerinden şekillendiğini savunmaktadır. Bu çerçeve, güvenlik etkileşimlerinin
neden küresel değil bölgesel olarak örgütlendiğini açıklamak bakımından önemli
bir katkı sunmaktadır. Ancak bölgesel güvenlik karmaşası yaklaşımı, aktörlerin
güvenliği hangi yönde ve hangi mimari tercihleriyle üretmek istediklerine
ilişkin sınırlı bir açıklama sunmaktadır. Başka bir ifadeyle bu yaklaşım,
güvenlik etkileşimlerinin varlığını ve yoğunluğunu çözümlerken, aktörlerin
bölgesel düzeni bütünleştirme mi yoksa parçalama mı yönünde yapılandırmak
istediklerini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Fusion-fission yaklaşımı bu
noktada tamamlayıcı bir işlev görmektedir. Aynı bölgesel güvenlik karmaşasında
yer alan aktörlerin, neden birbirleriyle uyumsuz güvenlik stratejileri
izlediklerini ve neden kalıcı bir bölgesel düzen oluşturamadıklarını,
güvenliğin üretim biçimleri arasındaki yapısal farklılıklar üzerinden
açıklamaktadır.
“Divide
and Rule” ve Balkanlaşma Yaklaşımları ile Karşılaştırma
Yazında
bölgesel parçalanmayı açıklamak için sıklıkla başvurulan yaklaşımlardan biri “böl
ve yönet” (divide and
rule) stratejisidir.
Bu yaklaşım, egemen aktörlerin çevresel rakipleri denetim altında tutmak için
parçalanmayı bilinçli olarak destekleyebileceğini öne sürmektedir. Benzer
şekilde “Balkanlaşma” kavramı da siyasal ve coğrafi parçalanmayı betimleyici
bir çerçeve sunmaktadır. Bununla birlikte bu yaklaşımlar, parçalanmayı
çoğunlukla taktiksel ya da tarihsel bir sonuç olarak ele almakta ve parçalanmanın
uzun vadeli bir güvenlik üretme biçimi olarak nasıl sistemleştiğini yeterince
açıklayamamaktadır. Fusion–fission yaklaşımı ise parçalanmayı bir sonuçtan çok
bilinçli ve sürdürülebilir bir güvenlik mimarisi tercihi olarak ele almaktadır.
Bu yönüyle fission, yalnızca “böl ve yönet” stratejisinin güncel bir sürümü
değil, güvenliğin asimetrik üstünlük ve çevresel dağınıklık üzerinden
üretildiği daha kapsamlı bir düzen anlayışını temsil etmektedir. Bölgesel
parçalanmanın yalnızca geçici bir araç değil, kalıcı bir düzen üretme biçimi
olabileceği yönündeki değerlendirmeler, klasik “böl ve yönet” açıklamalarını
aşmaktadır (Acharya, 2001).
Statükoculuk–Revizyonizm
Ayrımı ile Karşılaştırma
Uluslararası
ilişkiler yazınında devlet davranışlarını açıklamak için sıklıkla kullanılan
bir diğer ayrım, statükocu ve revizyonist devletler ayrımıdır. Bu yaklaşım,
aktörlerin mevcut düzeni koruma ya da dönüştürme yönündeki hedeflerine
odaklanmaktadır. Fusion–fission yaklaşımı ise bu ayrımın ötesine geçmektedir.
Çünkü mesele, aktörlerin mevcut düzeni koruyup korumadıkları değil, nasıl bir
düzen üretmek istedikleridir. Fusion stratejisi izleyen bir aktör, mevcut
sınırları koruyabilir ya da dönüştürmek isteyebilir, ancak bunu bölgesel
bütünleşme yoluyla yapmayı hedefler. Fission stratejisi izleyen bir aktör ise
statükoyu korur görünse bile, bunu çevresel aktörlerin dağınık kalmasını
sağlayarak gerçekleştirmektedir. Dolayısıyla “fusion-fission” ayrımı, “statükoculuk-revizyonizm”
ikiliğini dışlamamakta, ancak onu güvenliğin üretim biçimi temelinde yeniden
konumlandırmaktadır.
Fusion–Fission
Yaklaşımının Çözümleyici Kapasitesi
Fusion-fission
yaklaşımının temel çözümleyici üstünlüğü, bölgesel kararsızlığı bir arıza ya da
başarısızlık olarak değil, bilinçli ve yapısal bir güvenlik tercihi olarak ele
alabilmesidir. Bu yaklaşım, aktörlerin neden zaman zaman krizleri çözmek yerine
yönetmeyi tercih ettiklerini ve neden kalıcı normalleşmelerin sınırlı kaldığını
açıklayabilmektedir. Ayrıca fusion–fission ayrımı, yalnızca açıklayıcı değil,
öngörü üretici bir çerçeve sunmaktadır. Aktörlerin hangi koşullarda bölgesel
bütünleşmeye direnecekleri ya da hangi gelişmeleri güvenlik tehdidi olarak
algılayacakları, bu yaklaşım üzerinden önceden kestirilebilmektedir. Bu yönüyle
fusion–fission yaklaşımı, bölgesel güvenlik çalışmalarında mevcut kuramsal
çerçeveleri dışlamadan, onları yeni bir çözümleyici eksen etrafında yeniden
düşünmeye davet etmektedir. Bu kuramsal karşılaştırma, fusion–fission ayrımının yalnızca soyut bir
kavramsallaştırma olmadığını, somut bölgesel ilişkilerde gözlemlenebilir
sonuçlar ürettiğini göstermektedir.
TÜRKİYE–İSRAİL
İLİŞKİLERİNDE FUSION–FISSION FARKLILAŞMASI
Türkiye–İsrail
ilişkileri, Orta Doğu’daki bölgesel güvenlik dinamiklerini anlamak açısından ayırt
edici bir örnek sunmaktadır. İki ülke, uzun süre boyunca Batı ittifakıyla
ilişkili olmuş, benzer askeri ve teknolojik kapasitelere sahip ve dönemsel
olarak iş birliği geliştirmiştir. Buna karşın ilişkiler, konjonktürel
yakınlaşmalara karşın kalıcı bir stratejik uyuma evrilememiştir. Bu durum,
ikili ilişkilerde yaşanan gerilimlerin yalnızca lider tercihleri, iç siyaset ya
da tekil krizlerle açıklanamayacağını göstermektedir.
Bu çalışma,
Türkiye–İsrail ilişkilerindeki yapısal gerilimin, iki aktörün bölgesel
güvenliği üretme biçimlerine ilişkin temel bir farklılaşmadan kaynaklandığını
savunmaktadır. Türkiye’nin güvenliği bütünleştirici (fusion) bir bölgesel düzen
anlayışı üzerinden kurgulamasına karşılık, İsrail’in güvenliği çevresel
parçalanma ve asimetrik üstünlük (fission) üzerinden üretme eğilimi iki aktörü
aynı bölgesel güvenlik mimarisi içinde kalıcı olarak uyumsuz kılmaktadır.
Türkiye’nin
Fusion Temelli Bölgesel Güvenlik Anlayışı
Türkiye’nin
Orta Doğu’ya yönelik güvenlik yaklaşımı, farklı dönemlerde farklı yoğunluklar
taşısa da genel olarak bölgesel bütünlüğün korunması ve kurumsal iş birliğinin
artırılması fikrine dayanmaktadır. Türkiye açısından bölgesel güvenlik,
çevresindeki devletlerin zayıflığı ya da parçalanmışlığı üzerinden değil,
öngörülebilir ve işlevsel siyasal yapıların varlığı üzerinden tanımlanmaktadır.
Bu bağlamda Türkiye, sınır komşularında merkezi devlet kapasitesinin
güçlenmesini, bölgesel ekonomik bütünleşmeyi ve çok taraflı diplomatik
mekanizmaların gelişmesini uzun vadeli güvenliğinin tamamlayıcı unsurları
olarak görmektedir. Bölgesel krizlerin kalıcılaşması, Türkiye açısından
güvenlik üretmeyen, aksine belirsizlik, maliyet ve yayılma riski doğuran bir
durumdur. Fusion mantığı çerçevesinde Türkiye, bölgesel güvenliği sıfır
toplamlı bir yarışma alanı olarak değil, birlikte üretilebilen bir düzen olarak
ele almaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin bölgesel girişimleri, zaman zaman
başarısız olsa dahi, kararsızlığın yönetilmesinden çok azaltılmasını hedefleyen
bir yönelim taşımaktadır.
İsrail’in
Fission Temelli Güvenlik Stratejisi
İsrail’in
bölgesel güvenlik anlayışı ise tarihsel ve yapısal nedenlerle farklı bir mantık
üzerine kuruludur. İsrail açısından güvenlik, çevresel aktörlerin birleşik,
kurumsallaşmış ve ortak hareket edebilen bir kapasite geliştirmemesiyle
doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle bölgesel bütünleşme olası bir güvenlik riski
olarak algılanmaktadır. Fission mantığında İsrail, güvenliğini merkezi bir
bölgesel düzen kurarak değil, çevresindeki aktörlerin parçalı, dağınık ve
birbirleriyle uyumsuz kalmasını sağlayarak üretmektedir. Bu yaklaşımda
krizlerin tamamen çözülmesi değil, yönetilebilir düzeyde sürdürülmesi güvenlik
açısından işlevsel kabul edilmektedir. Asimetrik askeri ve teknolojik üstünlük,
bu güvenlik mimarisinin temel dayanaklarından biridir. Bu çerçevede İsrail için
bölgesel kararsızlık, mutlak bir tehdit değil, denetim altında tutulabildiği
sürece stratejik bir üstünlüktür. Bu durum, İsrail’in bölgesel girişimlere ve
çok taraflı güvenlik mekanizmalarına uzak kalmasını yapısal olarak
açıklamaktadır.
Yapısal
Uyumsuzluk ve Kalıcı Gerilim
Türkiye ve
İsrail arasındaki temel sorun, belirli siyasa alanlarındaki anlaşmazlıklardan çok,
güvenliğin hangi mantıkla üretileceğine ilişkin derin bir farklılıktır.
Türkiye’nin bölgesel bütünleşmeyi güvenliğin ön koşulu olarak görmesi ile
İsrail’in bölgesel dağınıklığı güvenliğin aracı olarak benimsemesi, iki aktör
arasında yapısal bir uyumsuzluk yaratmaktadır. Bu uyumsuzluk, dönemsel
normalleşme girişimlerine karşın neden kalıcı stratejik ortaklıkların
oluşamadığını da açıklamaktadır. Lider değişimleri, diplomatik jestler ya da
konjonktürel tehdit algıları, bu yapısal farklılaşmayı geçici olarak görünmez
kılabilse de ortadan kaldıramamaktadır. Dolayısıyla Türkiye–İsrail
ilişkilerindeki gerilimler, tekil krizlerin birikimi olarak değil, fusion ve
fission mantıkları arasındaki karşıtlığın deneysel yansımaları olarak
değerlendirilmelidir.
Fusion–Fission
Ayrımının Açıklayıcı Gücü
Türkiye–İsrail
örneği, “fusion–fission” yaklaşımının açıklayıcı ve öngörü üretici kapasitesini
somut biçimde ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, neden iki ülkenin aynı bölgesel
tehditlere farklı tepkiler verdiğini, neden benzer gelişmeleri biri fırsat
diğeri tehdit olarak algıladığını ve neden kalıcı güven oluşturamadığını
açıklayabilmektedir. Bu bağlamda “fusion–fission” ayrımı, Türkiye–İsrail
ilişkilerini yalnızca ikili bir sorun alanı olarak değil, Orta Doğu’daki daha
geniş bölgesel düzen tartışmasının bir parçası olarak konumlandırmaktadır.
Bu deneysel çözümleme, “fusion–fission”
ayrımının yalnızca Türkiye–İsrail ilişkilerine özgü değil, bölgesel güvenlik
dinamiklerini daha geniş ölçekte açıklama gizil gücüne sahip olduğunu
göstermektedir.
SONUÇ:
FUSION–FİSSİON YAKLAŞIMININ GENELLENEBİLİRLİĞİ VE SİYASET BİLİMİNE KATKISI
Bu çalışma,
bölgesel güvenliği açıklamak için “fusion (bütünleştirici)” ve “fission
(parçalayıcı)” olmak üzere iki ideal-tipik güvenlik üretme biçimi önermiştir.
Bu ayrım, güvenliği yalnızca tehdit algıları, güç dağılımı ya da devlet
yetkinliği üzerinden değil, güvenliğin hangi yollarla ve hangi düzen anlayışı
içinde üretildiği sorusu üzerinden ele alması bakımından mevcut yazından
ayrılmaktadır.
Çalışmanın
temel savı, bölgesel düzensizliğin her zaman bir yetersizlik ya da başarısızlık
sonucu olmadığıdır. Aksine, bazı devletler açısından düzensizlik, denetim
altında tutulabildiği sürece, bilinçli ve sürdürülebilir bir güvenlik üretme
yoludur. Bu bağlamda bütünleştirici (fusion) ve parçalayıcı (fission)
yaklaşımlar, yalnızca farklı dış siyasa seçimlerini değil, birbiriyle
bağdaşmayan iki ayrı bölgesel düzen tasarımını temsil etmektedir.
Türkiye–İsrail
ilişkileri üzerine yapılan çözümleme, bu kuramsal ayrımın açıklayıcı gücünü
somut biçimde ortaya koymuştur. İki ülke arasındaki gerilimlerin, tekil olaylar
ya da dönemsel siyasal tercihlerle sınırlı olmadığı, güvenliğin üretimine
ilişkin yapısal bir karşıtlıktan beslendiği görülmüştür. Türkiye’nin bölgesel
güvenliği bütünlük, iş birliği ve ortak düzen arayışı üzerinden ele almasına
karşılık, İsrail’in güvenliği çevresel dağınıklık ve orantısız üstünlük üzerinden
kurması, kalıcı bir uyumsuzluk yaratmaktadır. Bu uyumsuzluk, geçici
yakınlaşmalarla ortadan kalkmamakta, yalnızca kısa süreli olarak örtülmektedir.
Fusion–fission
yaklaşımının en önemli katkılarından biri, bölgesel güvenlikte gözlemlenen
kalıcı gerilimleri “geçici krizler” olarak değil, yapısal karşıtlıkların dışa
vurumu olarak ele almayı olanaklı kılmasıdır. Bu yönüyle yaklaşım, yalnızca
açıklayıcı değil, aynı zamanda öngörü üretici bir çözümleme aracı sunmaktadır.
Bir devletin bölgesel bütünleşme girişimlerine nasıl tepki vereceği, hangi
gelişmeleri tehdit olarak algılayacağı ve hangi koşullarda normalleşmeye direnç
göstereceği, bu ayrım üzerinden önceden kestirilebilmektedir.
Yaklaşımın
genellenebilirliği, yalnızca Orta Doğu ile sınırlı değildir. Doğu Akdeniz,
Balkanlar, Kafkasya ve hatta bazı büyük güç ilişkilerinde, güvenliğin
bütünleştirme ya da parçalama yoluyla üretilmesine dayalı benzer örüntüler
gözlemlenebilmektedir. Bu durum, fusion–fission ayrımının belirli bir bölgeye
özgü değil, farklı coğrafyalarda uygulanabilir bir çözümleme çerçevesi
sunduğunu göstermektedir.
Son olarak
bu çalışma, siyaset bilimi yazınına yalnızca yeni bir kavram çifti değil, aynı
zamanda yeni bir bakış yönü kazandırmayı amaçlamaktadır. Güvenliği “ne
istendiği” sorusu kadar, hatta ondan daha fazla, “nasıl üretildiği” sorusu
üzerinden düşünmek, bölgesel düzenleri anlamada önemli bir kapı aralamaktadır.
Bütünleştirici ve parçalayıcı güvenlik üretimi ayrımı, bu kapıdan geçmek için
geliştirilen kuramsal bir anahtar olarak değerlendirilmelidir.
KAYNAKÇA
Ayoob, M.
(1995). The third world security predicament: State making, regional conflict,
and the international system. Lynne Rienner.
Acharya, A.
(2001). The quest for identity: International relations of Southeast Asia.
Oxford University Press.
Buzan, B., ve
Waever, O. (2003). Regions and powers: The structure of international security.
Cambridge University Press.
Deutsch, K.
W. (1957). Political community and the North Atlantic area. Princeton
University Press.
Walt, S. M.
(1987). The origins of alliances. Cornell University Press.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder