Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

30 Aralık 2025 Salı

 

Fusion–Fission Yaklaşımı: Bölgesel Güvenliği Açıklamak İçin Yeni Bir Siyasal Kuram Çerçevesi

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

ÖZ

Bu çalışma, bölgesel güvenliği açıklamak için “bütünleştirici (fusion)” ve “parçalayıcı (fission)” olmak üzere iki ideal-tipik güvenlik üretme biçimi önermektedir. Çalışmanın temel savı, bölgesel düzensizliğin her zaman kapasite yetersizliği, başarısızlık ya da dışsal müdahale sonucu olmadığı, bazı aktörler açısından bilinçli ve sürdürülebilir bir güvenlik üretme yolu olarak benimsendiğidir. Bütünleştirici güvenlik anlayışı, güvenliği bölgesel bütünlük, kurumsallaşma ve iş birliği yoluyla üretirken, parçalayıcı güvenlik anlayışı, çevresel aktörlerin dağınık, zayıf ve kurumsal bütünlükten yoksun kalması üzerinden güvenlik sağlamayı hedeflemektedir. Çalışma, bu kuramsal ayrımın açıklayıcı gücünü Türkiye–İsrail ilişkileri örneği üzerinden somutlaştırmakta ve iki ülke arasındaki gerilimin konjonktürel değil, güvenliğin üretimine ilişkin yapısal bir farklılaşmadan kaynaklandığını ileri sürmektedir. Son olarak makale, fusion–fission yaklaşımının yalnızca Orta Doğu’ya özgü olmadığını, farklı bölgesel bağlamlarda da uygulanabilir genellenebilir bir çözümleme çerçevesi sunduğunu savunmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Bölgesel güvenlik, güvenlik üretimi, bütünleştirici güvenlik, parçalayıcı güvenlik, Türkiye–İsrail ilişkileri

 

ABSTRACT

This article proposes two ideal-typical modes of security production—fusion (integrative) and fission (fragmentative)—as a new conceptual framework for analyzing regional security. The central argument is that regional disorder should not always be interpreted as a result of incapacity, failure, or external intervention; rather, for some actors, managed disorder constitutes a deliberate and sustainable mode of security production. While fusion-oriented strategies seek to generate security through regional integration, institutionalization, and cooperation, fission-oriented strategies aim to maintain security by preventing surrounding actors from achieving political cohesion, institutional capacity, and collective agency. The article demonstrates the explanatory power of this distinction through an analysis of Turkey–Israel relations, arguing that persistent tensions between the two states stem not from conjunctural factors or leadership choices, but from a structural divergence in how security is produced. Finally, the study suggests that the fusion–fission framework is not region-specific and can be applied to other regional security settings.

Keywords: Regional security, security production, fusion, fission, Turkey–Israel relations

GİRİŞ

Bölgesel güvenlik yazını Orta Doğu’daki kronik kararsızlığı çoğunlukla devlet kapasitesi eksikliği, dış müdahale ya da ideolojik çatışmalar üzerinden açıklamaktadır. Ancak bu açıklamalar, bölgedeki bazı aktörlerin neden kararsızlığı bir “sorun” değil, bilinçli bir güvenlik üretme stratejisi olarak benimsediğini yeterince açıklayamamaktadır. Özellikle aynı bölgesel güvenlik karmaşasında yer alan devletlerin, neden birbirleriyle uyumsuz güvenlik anlayışlarına sahip oldukları sorusu yazında görece ihmal edilmiştir.

Bu çalışma, bölgesel güvenliği açıklamak için “fusion” ve “fission” olmak üzere iki ideal-tipik güvenlik üretme biçimi önermektedir. “Fusion”, güvenliğin bölgesel bütünleşme, kurumsallaşma ve iş birliği yoluyla üretilmesini ifade ederken, “fission”, güvenliğin çevresel aktörlerin parçalanması, dağınık kalması ve asimetrik üstünlük üzerinden sağlanmasını ifade etmektedir. Bu ayrım, devletlerin neyi hedeflediğinden çok güvenliği nasıl ürettiklerine odaklanması bakımından mevcut yaklaşımlardan ayrılmaktadır.

Makale, “fusion–fission” yaklaşımının siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler yazınına üç temel katkı sunduğunu savunmaktadır. Birincisi, bölgesel kararsızlığı kapasite yetersizliği ya da başarısızlık olarak değil, yapısal ve bilinçli bir tercih olarak ele alarak çözümleyici bir paradigma kayması önermektedir. İkincisi, aynı bölgesel bağlamda yer alan aktörlerin neden kalıcı stratejik uyum geliştiremediklerini açıklayabilen genellenebilir bir kavramsal çerçeve sunmaktadır. Üçüncüsü ise “fusion–fission” ayrımı, aktör davranışlarına ilişkin öngörü üretme kapasitesi sayesinde yalnızca açıklayıcı değil, çözümleyici olarak ileriye dönük bir araç işlevi görmektedir.

Bu kuramsal çerçeve, Türkiye-İsrail ilişkileri örneği üzerinden somutlaştırılmaktadır. Çalışma, iki ülke arasındaki gerilimin konjonktürel ya da liderlere özgü değil, güvenliğin üretimine ilişkin yapısal bir farklılaşmadan kaynaklandığını ileri sürmektedir. Türkiye’nin bölgesel güvenliği bütünleştirici (fusion) bir mantıkla ele almasına karşılık, İsrail’in çevresel güvenliği parçalayarak (fission) sağlamaya yönelik stratejisi, iki aktör arasında kalıcı bir stratejik uyumsuzluk yaratmaktadır. Bu bağlamda “fusion” bütünleştirme ve “fission” parçalama ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.

Makale şu şekilde yapılandırılmıştır: İlk bölümde “fusion–fission” yaklaşımının kavramsal ve kuramsal çerçevesi ortaya konulmakta, ikinci bölümde bu yaklaşım mevcut yazınla karşılaştırmalı olarak tartışılmaktadır. Üçüncü bölüm, Türkiye-İsrail vakası üzerinden “fusion–fission” farklılaşmasının deneysel yansımalarını incelemekte ve son bölüm ise yaklaşımın genellenebilirliği ve siyaset bilimi yazınına katkılarını değerlendirmektedir. Bu kuramsal yaklaşım mevcut yaklaşımlardan ayrılmakta ve ideal-tipik bir çözümleme aracı sunmaktadır. Bu çalışma, bölgesel güvenliğin nasıl üretildiğine odaklanarak, aynı güvenlik ortamında yer alan aktörlerin neden kalıcı stratejik uyum geliştiremedikleri sorusuna yanıt aramaktadır.

KAVRAMSAL VE KURAMSAL ÇERÇEVE: FUSION VE FISSION

Bu çalışma, bölgesel güvenliği açıklamak üzere “fusion” ve “fission” olmak üzere iki ideal-tipik güvenlik üretme biçimi önermektedir. Bu ideal tipler, deneysel gerçekliğin bire bir betimlemesi değil, devletlerin bölgesel güvenliği hangi temel mantıklar üzerinden ürettiklerini çözümlemek amacıyla geliştirilen çözümleme araçlarıdır. Bu bağlamda “fusion” ve “fission” aktörlerin niyetlerinden çok, güvenliğin üretim süreçlerine ve mimarisine odaklanmaktadır. Bölgesel güvenliğin karşılıklı tehdit algılarının yoğunlaştığı coğrafi alanlarda üretildiği yaklaşımı, güvenliğin küresel değil bölgesel örüntüler üzerinden şekillendiğini göstermektedir (Buzan ve Waever, 2003).

Fusion: Bütünleştirici Güvenlik Üretimi

Fusion, güvenliğin bölgesel bütünleşme, kurumsallaşma ve iş birliği yoluyla üretildiği bir güvenlik anlayışını ifade etmektedir. Bu yaklaşımda kararlılık, tehditlerin yokluğundan çok, aktörler arasındaki karşılıklı bağımlılık ve öngörülebilirlik üzerinden tanımlanır. Fusion stratejisi benimseyen aktörler açısından güçlü ve kurumsallaşmış komşu devletler, güvenliğe yönelik bir tehdit değil, aksine düzenin sürdürülebilirliğini artıran unsurlardır.

Fusion mantığında güvenlik bölgesel bütünlüğün korunması, Devlet kapasitesinin güçlendirilmesi, çok taraflı diplomatik ve ekonomik mekanizmaların geliştirilmesi ve ortak güvenlik platformlarının oluşturulması yoluyla sağlanır. Bu nedenle fusion, güvenliği sıfır toplamlı bir yarışma alanı olarak değil, toplu, birlikte ve ortaklaşa olarak üretilebilen bir kamusal mal olarak ele alır. Kararsızlık bu çerçevede istenmeyen bir sonuçtur, çünkü bölgesel dağınıklık, öngörülemezlik ve maliyet üretir.

Fusion yaklaşımının temel varsayımı, uzun vadeli güvenliğin ancak bütünleşmiş bir bölgesel düzen içinde olanaklı olabileceğidir. Bu nedenle fusion stratejileri, kısa vadeli taktik kazanımlardan çok, orta ve uzun vadeli yapısal kararlılığı öncelemektedir.

Fission: Parçalayarak Güvenlik Üretimi

Fission ise güvenliğin, çevresel aktörlerin parçalanması, dağınık kalması ve kurumsal bütünlükten yoksun olması yoluyla sağlandığı bir güvenlik üretme biçimini ifade etmektedir. Bu yaklaşımda kararlılık, bölgesel bütünleşme ile değil, rakip ya da olası tehdit olarak görülen aktörlerin merkezi kapasite geliştirememesi ile ilişkilendirilir. Fission mantığında güvenlik çevresel devletlerin siyasal ve kurumsal olarak zayıf kalması, birleşik bölgesel aktörlerin ortaya çıkmaması, asimetrik askeri ve teknolojik üstünlüğün korunması ve krizlerin yönetilebilir ama çözümsüz kalması üzerinden üretilir. Bu çerçevede kararsızlık, bir başarısızlık değil, denetim altında tutulabilir bir güvenlik aracıdır.  Güvenliğin çevresel aktörlerin sınırlı kapasiteye sahip olması üzerinden üretildiği yaklaşımlar asimetrik üstünlüğün sürekliliğine işaret etmektedir (Walt, 1987).

Fission stratejisi benimseyen aktörler açısından bölgesel bütünleşme, olası bir tehdit olarak algılanır. Çünkü bütünleşme, karşı aktörlerin ortak hareket kapasitesini artırmakta ve asimetrik üstünlüğü aşındırmaktadır. Bu nedenle fission, güvenliği merkezi bir düzen kurarak değil, farklı seçeneklerin ve düzeneklerin ortaya çıkmasını engelleyerek sağlamaya çalışır.

Fusion–Fission Ayrımının Kuramsal Önemi

Fusion–fission ayrımı, bölgesel güvenliği açıklarken devletlerin “ne istediklerinden” çok, güvenliği hangi mekanizmalarla ürettiklerine odaklanması bakımından mevcut yaklaşımlardan ayrılmaktadır. Bu yönüyle ayrım, statükocu-revizyonist ya da güçlü-zayıf devlet ikiliklerinin ötesine geçerek, güvenliğin üretim biçimini çözümleme biriminin merkezine yerleştirmektedir. Bu çerçeve, aynı bölgesel güvenlik karmaşasında yer alan aktörlerin neden kalıcı stratejik uyum geliştiremediklerini de açıklayabilmektedir. Zira fusion ve fission, yalnızca farklı siyasa tercihlerini değil, birbiriyle uyumsuz iki ayrı bölgesel düzen düşüncesini temsil etmektedir. Bu uyumsuzluk, lider değişimleri ya da konjonktürel yakınlaşmalar yoluyla kolaylıkla ortadan kaldırılamaz. Bu nedenle fusion–fission yaklaşımı, bölgesel güvenlikte gözlemlenen kalıcı gerilimleri geçici krizler olarak değil, yapısal karşıtlıkların yansımaları olarak ele almayı olanaklı kılmaktadır. (Ayoob, 1995)

İdeal-Tip Olarak Fusion ve Fission

Son olarak vurgulamak gerekir ki fusion ve fission, saf durumlarıyla deneysel gerçeklikte nadiren görülür. Çoğu aktör, bu iki ideal tip arasında konumlanmakta ve zaman zaman her iki mantığın unsurlarını birlikte kullanabilmektedir. Ancak hangi güvenlik üretme biçiminin baskın olduğu, aktörün bölgesel davranışlarını ve uzun vadeli stratejik yönelimini belirlemektedir. Bu çalışma, fusion–fission ayrımını, tam da bu baskın eğilimleri görünür kılan ideal-tipik bir çözümleme aracı olarak kullanmaktadır. Güvenliğin karşılıklı bağımlılık ve kurumsallaşma yoluyla üretilebileceği yaklaşımı, bölgesel bütünleşmeyi kararlılığın temel unsuru olarak ele almaktadır (Deutsch, 1957).

FUSION-FISSION YAKLAŞIMININ MEVCUT YAZINLA KARŞILAŞTIRILMASI

Fusion–fission yaklaşımı, bölgesel güvenliği açıklamaya yönelik mevcut kuramsal yaklaşımlarla hem ilişki içindedir hem de onlardan belirgin biçimde ayrılmaktadır. Bu bölümde amaç, fusion–fission ayrımını yazındaki başat kavramsallaştırmalarla karşılaştırarak yaklaşımın özgün katkı alanlarını ve analitik üstünlüklerini ortaya koymaktır.

Bölgesel Güvenlik Karmaşası Yaklaşımı ile Karşılaştırma

Buzan ve Waever’in geliştirdiği bölgesel güvenlik karmaşası (regional security complex) yaklaşımı, güvenliğin bölgesel düzeyde yoğunlaşan karşılıklı tehdit algıları üzerinden şekillendiğini savunmaktadır. Bu çerçeve, güvenlik etkileşimlerinin neden küresel değil bölgesel olarak örgütlendiğini açıklamak bakımından önemli bir katkı sunmaktadır. Ancak bölgesel güvenlik karmaşası yaklaşımı, aktörlerin güvenliği hangi yönde ve hangi mimari tercihleriyle üretmek istediklerine ilişkin sınırlı bir açıklama sunmaktadır. Başka bir ifadeyle bu yaklaşım, güvenlik etkileşimlerinin varlığını ve yoğunluğunu çözümlerken, aktörlerin bölgesel düzeni bütünleştirme mi yoksa parçalama mı yönünde yapılandırmak istediklerini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Fusion-fission yaklaşımı bu noktada tamamlayıcı bir işlev görmektedir. Aynı bölgesel güvenlik karmaşasında yer alan aktörlerin, neden birbirleriyle uyumsuz güvenlik stratejileri izlediklerini ve neden kalıcı bir bölgesel düzen oluşturamadıklarını, güvenliğin üretim biçimleri arasındaki yapısal farklılıklar üzerinden açıklamaktadır.

“Divide and Rule” ve Balkanlaşma Yaklaşımları ile Karşılaştırma

Yazında bölgesel parçalanmayı açıklamak için sıklıkla başvurulan yaklaşımlardan biri “böl ve yönet” (divide and rule) stratejisidir. Bu yaklaşım, egemen aktörlerin çevresel rakipleri denetim altında tutmak için parçalanmayı bilinçli olarak destekleyebileceğini öne sürmektedir. Benzer şekilde “Balkanlaşma” kavramı da siyasal ve coğrafi parçalanmayı betimleyici bir çerçeve sunmaktadır. Bununla birlikte bu yaklaşımlar, parçalanmayı çoğunlukla taktiksel ya da tarihsel bir sonuç olarak ele almakta ve parçalanmanın uzun vadeli bir güvenlik üretme biçimi olarak nasıl sistemleştiğini yeterince açıklayamamaktadır. Fusion–fission yaklaşımı ise parçalanmayı bir sonuçtan çok bilinçli ve sürdürülebilir bir güvenlik mimarisi tercihi olarak ele almaktadır. Bu yönüyle fission, yalnızca “böl ve yönet” stratejisinin güncel bir sürümü değil, güvenliğin asimetrik üstünlük ve çevresel dağınıklık üzerinden üretildiği daha kapsamlı bir düzen anlayışını temsil etmektedir. Bölgesel parçalanmanın yalnızca geçici bir araç değil, kalıcı bir düzen üretme biçimi olabileceği yönündeki değerlendirmeler, klasik “böl ve yönet” açıklamalarını aşmaktadır (Acharya, 2001).

Statükoculuk–Revizyonizm Ayrımı ile Karşılaştırma

Uluslararası ilişkiler yazınında devlet davranışlarını açıklamak için sıklıkla kullanılan bir diğer ayrım, statükocu ve revizyonist devletler ayrımıdır. Bu yaklaşım, aktörlerin mevcut düzeni koruma ya da dönüştürme yönündeki hedeflerine odaklanmaktadır. Fusion–fission yaklaşımı ise bu ayrımın ötesine geçmektedir. Çünkü mesele, aktörlerin mevcut düzeni koruyup korumadıkları değil, nasıl bir düzen üretmek istedikleridir. Fusion stratejisi izleyen bir aktör, mevcut sınırları koruyabilir ya da dönüştürmek isteyebilir, ancak bunu bölgesel bütünleşme yoluyla yapmayı hedefler. Fission stratejisi izleyen bir aktör ise statükoyu korur görünse bile, bunu çevresel aktörlerin dağınık kalmasını sağlayarak gerçekleştirmektedir. Dolayısıyla “fusion-fission” ayrımı, “statükoculuk-revizyonizm” ikiliğini dışlamamakta, ancak onu güvenliğin üretim biçimi temelinde yeniden konumlandırmaktadır.

Fusion–Fission Yaklaşımının Çözümleyici Kapasitesi

Fusion-fission yaklaşımının temel çözümleyici üstünlüğü, bölgesel kararsızlığı bir arıza ya da başarısızlık olarak değil, bilinçli ve yapısal bir güvenlik tercihi olarak ele alabilmesidir. Bu yaklaşım, aktörlerin neden zaman zaman krizleri çözmek yerine yönetmeyi tercih ettiklerini ve neden kalıcı normalleşmelerin sınırlı kaldığını açıklayabilmektedir. Ayrıca fusion–fission ayrımı, yalnızca açıklayıcı değil, öngörü üretici bir çerçeve sunmaktadır. Aktörlerin hangi koşullarda bölgesel bütünleşmeye direnecekleri ya da hangi gelişmeleri güvenlik tehdidi olarak algılayacakları, bu yaklaşım üzerinden önceden kestirilebilmektedir. Bu yönüyle fusion–fission yaklaşımı, bölgesel güvenlik çalışmalarında mevcut kuramsal çerçeveleri dışlamadan, onları yeni bir çözümleyici eksen etrafında yeniden düşünmeye davet etmektedir. Bu kuramsal karşılaştırma, fusion–fission ayrımının yalnızca soyut bir kavramsallaştırma olmadığını, somut bölgesel ilişkilerde gözlemlenebilir sonuçlar ürettiğini göstermektedir.

TÜRKİYE–İSRAİL İLİŞKİLERİNDE FUSION–FISSION FARKLILAŞMASI

Türkiye–İsrail ilişkileri, Orta Doğu’daki bölgesel güvenlik dinamiklerini anlamak açısından ayırt edici bir örnek sunmaktadır. İki ülke, uzun süre boyunca Batı ittifakıyla ilişkili olmuş, benzer askeri ve teknolojik kapasitelere sahip ve dönemsel olarak iş birliği geliştirmiştir. Buna karşın ilişkiler, konjonktürel yakınlaşmalara karşın kalıcı bir stratejik uyuma evrilememiştir. Bu durum, ikili ilişkilerde yaşanan gerilimlerin yalnızca lider tercihleri, iç siyaset ya da tekil krizlerle açıklanamayacağını göstermektedir.

Bu çalışma, Türkiye–İsrail ilişkilerindeki yapısal gerilimin, iki aktörün bölgesel güvenliği üretme biçimlerine ilişkin temel bir farklılaşmadan kaynaklandığını savunmaktadır. Türkiye’nin güvenliği bütünleştirici (fusion) bir bölgesel düzen anlayışı üzerinden kurgulamasına karşılık, İsrail’in güvenliği çevresel parçalanma ve asimetrik üstünlük (fission) üzerinden üretme eğilimi iki aktörü aynı bölgesel güvenlik mimarisi içinde kalıcı olarak uyumsuz kılmaktadır.

Türkiye’nin Fusion Temelli Bölgesel Güvenlik Anlayışı

Türkiye’nin Orta Doğu’ya yönelik güvenlik yaklaşımı, farklı dönemlerde farklı yoğunluklar taşısa da genel olarak bölgesel bütünlüğün korunması ve kurumsal iş birliğinin artırılması fikrine dayanmaktadır. Türkiye açısından bölgesel güvenlik, çevresindeki devletlerin zayıflığı ya da parçalanmışlığı üzerinden değil, öngörülebilir ve işlevsel siyasal yapıların varlığı üzerinden tanımlanmaktadır. Bu bağlamda Türkiye, sınır komşularında merkezi devlet kapasitesinin güçlenmesini, bölgesel ekonomik bütünleşmeyi ve çok taraflı diplomatik mekanizmaların gelişmesini uzun vadeli güvenliğinin tamamlayıcı unsurları olarak görmektedir. Bölgesel krizlerin kalıcılaşması, Türkiye açısından güvenlik üretmeyen, aksine belirsizlik, maliyet ve yayılma riski doğuran bir durumdur. Fusion mantığı çerçevesinde Türkiye, bölgesel güvenliği sıfır toplamlı bir yarışma alanı olarak değil, birlikte üretilebilen bir düzen olarak ele almaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin bölgesel girişimleri, zaman zaman başarısız olsa dahi, kararsızlığın yönetilmesinden çok azaltılmasını hedefleyen bir yönelim taşımaktadır.

İsrail’in Fission Temelli Güvenlik Stratejisi

İsrail’in bölgesel güvenlik anlayışı ise tarihsel ve yapısal nedenlerle farklı bir mantık üzerine kuruludur. İsrail açısından güvenlik, çevresel aktörlerin birleşik, kurumsallaşmış ve ortak hareket edebilen bir kapasite geliştirmemesiyle doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle bölgesel bütünleşme olası bir güvenlik riski olarak algılanmaktadır. Fission mantığında İsrail, güvenliğini merkezi bir bölgesel düzen kurarak değil, çevresindeki aktörlerin parçalı, dağınık ve birbirleriyle uyumsuz kalmasını sağlayarak üretmektedir. Bu yaklaşımda krizlerin tamamen çözülmesi değil, yönetilebilir düzeyde sürdürülmesi güvenlik açısından işlevsel kabul edilmektedir. Asimetrik askeri ve teknolojik üstünlük, bu güvenlik mimarisinin temel dayanaklarından biridir. Bu çerçevede İsrail için bölgesel kararsızlık, mutlak bir tehdit değil, denetim altında tutulabildiği sürece stratejik bir üstünlüktür. Bu durum, İsrail’in bölgesel girişimlere ve çok taraflı güvenlik mekanizmalarına uzak kalmasını yapısal olarak açıklamaktadır.

Yapısal Uyumsuzluk ve Kalıcı Gerilim

Türkiye ve İsrail arasındaki temel sorun, belirli siyasa alanlarındaki anlaşmazlıklardan çok, güvenliğin hangi mantıkla üretileceğine ilişkin derin bir farklılıktır. Türkiye’nin bölgesel bütünleşmeyi güvenliğin ön koşulu olarak görmesi ile İsrail’in bölgesel dağınıklığı güvenliğin aracı olarak benimsemesi, iki aktör arasında yapısal bir uyumsuzluk yaratmaktadır. Bu uyumsuzluk, dönemsel normalleşme girişimlerine karşın neden kalıcı stratejik ortaklıkların oluşamadığını da açıklamaktadır. Lider değişimleri, diplomatik jestler ya da konjonktürel tehdit algıları, bu yapısal farklılaşmayı geçici olarak görünmez kılabilse de ortadan kaldıramamaktadır. Dolayısıyla Türkiye–İsrail ilişkilerindeki gerilimler, tekil krizlerin birikimi olarak değil, fusion ve fission mantıkları arasındaki karşıtlığın deneysel yansımaları olarak değerlendirilmelidir.

Fusion–Fission Ayrımının Açıklayıcı Gücü

Türkiye–İsrail örneği, “fusion–fission” yaklaşımının açıklayıcı ve öngörü üretici kapasitesini somut biçimde ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, neden iki ülkenin aynı bölgesel tehditlere farklı tepkiler verdiğini, neden benzer gelişmeleri biri fırsat diğeri tehdit olarak algıladığını ve neden kalıcı güven oluşturamadığını açıklayabilmektedir. Bu bağlamda “fusion–fission” ayrımı, Türkiye–İsrail ilişkilerini yalnızca ikili bir sorun alanı olarak değil, Orta Doğu’daki daha geniş bölgesel düzen tartışmasının bir parçası olarak konumlandırmaktadır. Bu deneysel çözümleme, “fusion–fission” ayrımının yalnızca Türkiye–İsrail ilişkilerine özgü değil, bölgesel güvenlik dinamiklerini daha geniş ölçekte açıklama gizil gücüne sahip olduğunu göstermektedir.

SONUÇ: FUSION–FİSSİON YAKLAŞIMININ GENELLENEBİLİRLİĞİ VE SİYASET BİLİMİNE KATKISI

Bu çalışma, bölgesel güvenliği açıklamak için “fusion (bütünleştirici)” ve “fission (parçalayıcı)” olmak üzere iki ideal-tipik güvenlik üretme biçimi önermiştir. Bu ayrım, güvenliği yalnızca tehdit algıları, güç dağılımı ya da devlet yetkinliği üzerinden değil, güvenliğin hangi yollarla ve hangi düzen anlayışı içinde üretildiği sorusu üzerinden ele alması bakımından mevcut yazından ayrılmaktadır.

 

Çalışmanın temel savı, bölgesel düzensizliğin her zaman bir yetersizlik ya da başarısızlık sonucu olmadığıdır. Aksine, bazı devletler açısından düzensizlik, denetim altında tutulabildiği sürece, bilinçli ve sürdürülebilir bir güvenlik üretme yoludur. Bu bağlamda bütünleştirici (fusion) ve parçalayıcı (fission) yaklaşımlar, yalnızca farklı dış siyasa seçimlerini değil, birbiriyle bağdaşmayan iki ayrı bölgesel düzen tasarımını temsil etmektedir.

Türkiye–İsrail ilişkileri üzerine yapılan çözümleme, bu kuramsal ayrımın açıklayıcı gücünü somut biçimde ortaya koymuştur. İki ülke arasındaki gerilimlerin, tekil olaylar ya da dönemsel siyasal tercihlerle sınırlı olmadığı, güvenliğin üretimine ilişkin yapısal bir karşıtlıktan beslendiği görülmüştür. Türkiye’nin bölgesel güvenliği bütünlük, iş birliği ve ortak düzen arayışı üzerinden ele almasına karşılık, İsrail’in güvenliği çevresel dağınıklık ve orantısız üstünlük üzerinden kurması, kalıcı bir uyumsuzluk yaratmaktadır. Bu uyumsuzluk, geçici yakınlaşmalarla ortadan kalkmamakta, yalnızca kısa süreli olarak örtülmektedir.

Fusion–fission yaklaşımının en önemli katkılarından biri, bölgesel güvenlikte gözlemlenen kalıcı gerilimleri “geçici krizler” olarak değil, yapısal karşıtlıkların dışa vurumu olarak ele almayı olanaklı kılmasıdır. Bu yönüyle yaklaşım, yalnızca açıklayıcı değil, aynı zamanda öngörü üretici bir çözümleme aracı sunmaktadır. Bir devletin bölgesel bütünleşme girişimlerine nasıl tepki vereceği, hangi gelişmeleri tehdit olarak algılayacağı ve hangi koşullarda normalleşmeye direnç göstereceği, bu ayrım üzerinden önceden kestirilebilmektedir.

Yaklaşımın genellenebilirliği, yalnızca Orta Doğu ile sınırlı değildir. Doğu Akdeniz, Balkanlar, Kafkasya ve hatta bazı büyük güç ilişkilerinde, güvenliğin bütünleştirme ya da parçalama yoluyla üretilmesine dayalı benzer örüntüler gözlemlenebilmektedir. Bu durum, fusion–fission ayrımının belirli bir bölgeye özgü değil, farklı coğrafyalarda uygulanabilir bir çözümleme çerçevesi sunduğunu göstermektedir.

Son olarak bu çalışma, siyaset bilimi yazınına yalnızca yeni bir kavram çifti değil, aynı zamanda yeni bir bakış yönü kazandırmayı amaçlamaktadır. Güvenliği “ne istendiği” sorusu kadar, hatta ondan daha fazla, “nasıl üretildiği” sorusu üzerinden düşünmek, bölgesel düzenleri anlamada önemli bir kapı aralamaktadır. Bütünleştirici ve parçalayıcı güvenlik üretimi ayrımı, bu kapıdan geçmek için geliştirilen kuramsal bir anahtar olarak değerlendirilmelidir.


 

KAYNAKÇA

 

Ayoob, M. (1995). The third world security predicament: State making, regional conflict, and the international system. Lynne Rienner.

Acharya, A. (2001). The quest for identity: International relations of Southeast Asia. Oxford University Press.

Buzan, B., ve Waever, O. (2003). Regions and powers: The structure of international security. Cambridge University Press.

Deutsch, K. W. (1957). Political community and the North Atlantic area. Princeton University Press.

Walt, S. M. (1987). The origins of alliances. Cornell University Press.

Hiç yorum yok: