Türkiye–İsrail İlişkilerinde Yapısal
Kırılma: Bölgesel Düzen, Güç ve Çatışma Riski
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
ÖZ
Bu çalışma, Türkiye-İsrail
ilişkilerinde son yıllarda derinleşen gerilimi, geçici diplomatik krizler veya
konjonktürel siyasal ayrışmalar çerçevesinde değil yapısal bir kırılma
bağlamında ele almaktadır. Çalışmanın temel amacı, iki ülke arasındaki
karşıtlığın hangi stratejik, jeopolitik ve askeri dinamikler üzerinden
kurumsallaştığını ortaya koymak ve bu sürecin bölgesel güvenlik mimarisi
üzerindeki etkilerini çözümlemektir. Araştırmada nitel yöntemler kullanılmış,
yazın taraması, güncel bölgesel gelişmeler ve hazırlanan stratejik karşıtlık
envanteri birlikte değerlendirilmiştir. Doğu Akdeniz, Libya, Suriye ve Afrika
Boynuzu gibi farklı coğrafyalarda ortaya çıkan sürtüşmelerin birbirinden
bağımsız krizler olmadığı aksine Türkiye’nin merkezi devlet ve denge odaklı
bölgesel yaklaşımı ile İsrail’in asimetrik üstünlüğü korumaya ve güçlü
ulus-devletleri sınırlamaya dayalı güvenlik anlayışı arasındaki yapısal
karşıtlığın farklı görünümleri olduğu saptanmıştır. Çalışma ayrıca, hava gücü,
savunma sistemleri ve enerji jeopolitiği üzerinden şekillenen karşılıklı tehdit
algılarının, doğrudan askeri çatışmadan çok uzun vadeli, düşük yoğunluklu ve
yönetilmesi zor bir yarışma biçimini beslediğini ortaya koymaktadır. Sonuç
olarak Türkiye-İsrail ilişkilerinde mevcut gerilimin kısa vadede yönetilebilir
olmakla birlikte, orta ve uzun vadede tırmanmaya açık kırılgan bir dengeye
dayandığı değerlendirilmektedir.
Anahtar
Kelimeler: Türkiye-İsrail
ilişkileri, Doğu Akdeniz, Libya, bölgesel güvenlik, yapısal kırılma, askeri
denge, enerji jeopolitiği
ABSTRACT
This article examines the growing tension in Turkey–Israel relations not
as a series of temporary diplomatic crises or conjunctural political
disagreements, but as a structural rupture rooted in conflicting regional order
visions. The primary objective of the study is to analyze the strategic,
geopolitical, and military dynamics through which this antagonism has become
institutionalized and to assess its implications for the regional security
architecture. Employing qualitative research methods, the study combines a
literature review with an analysis of recent regional developments and a
systematically constructed strategic rivalry inventory. The findings indicate
that frictions observed in the Eastern Mediterranean, Libya, Syria, and the
Horn of Africa are not isolated crises; rather, they represent different
geographical manifestations of a deeper structural confrontation between
Turkey’s central-state and balance-oriented regional approach and Israel’s
security strategy aimed at preserving asymmetric superiority and limiting the
emergence of strong nation-states in its vicinity. The article further
demonstrates that mutual threat perceptions shaped by air power, defense
systems, and energy geopolitics tend to generate a long-term, low-intensity,
and difficult-to-manage rivalry rather than an imminent direct military
confrontation. Overall, the study concludes that while the current tension in
Turkey–Israel relations remain manageable in the short term, it rests on a
fragile equilibrium with a significant potential for escalation in the medium
and long term.
Key Words: Turkey-Israel relations, Eastern Mediterranean,
Libya, regional security, structural rupture, military balance, energy
geopolitics
GİRİŞ
Türkiye-İsrail ilişkileri, Orta
Doğu’nun en dalgalı ve en yanlış okunan ikili ilişkilerinden biridir. Çoğu çözümleme
bu ilişkiyi liderlerin söylemleri, Filistin sorunu ya da dönemsel diplomatik
krizler üzerinden değerlendirmekte ve gerilimi geçici ve yönetilebilir bir
sorun alanı olarak ele almaktadır. Oysa son dönemde yaşanan gelişmeler, bu
yaklaşımın yetersiz kaldığını göstermektedir.
Bugün Türkiye ile İsrail arasındaki
sorun, bir diplomatik kriz ya da siyasal biçem sorunu olmaktan çıkmış ve
bölgesel düzenin nasıl kurulacağına ilişkin iki zıt stratejik anlayışın karşı
karşıya gelmesi durumunu almıştır. İsrail’in güvenliğini asimetrik üstünlük,
hava egemenliği ve çevresinde güçlü ulus-devletlerin sınırlandırılması üzerine
kuran yaklaşımı ile Türkiye’nin merkezi devlet yapıları, bölgesel bütünlük ve
denge üretme hedefi arasında derin bir yapısal çatışma bulunmaktadır.
Bu çatışma, yalnızca Filistin veya
Gazze bağlamında değil, Doğu Akdeniz enerji jeopolitiğinden Libya’daki deniz
yetki alanlarına, Suriye’nin geleceğinden Afrika Boynuzu’ndaki devlet bütünlüğü
tartışmalarına kadar geniş bir coğrafyada kendini göstermektedir. İsrail’in
Türkiye’nin askeri kapasite artışına (özellikle hava gücü ve savunma sistemleri
alanında) açık itirazı ve Türkiye’yi çevreleyen çok katmanlı güvenlik
mimarilerine verdiği destek bu yapısal kırılmanın somut görünümleridir. Türkiye-Libya deniz yetki alanı mutabakatı,
uluslararası alanda siyasal sonuçlar doğurmakla birlikte, Libya’nın iç hukuku
bakımından tartışmalı bir nitelik taşımaktadır (Talmon, 2020; European
Parliament, 2020).
Bu makale, Türkiye-İsrail
ilişkilerindeki mevcut gerilimi “savaş mı, barış mı” ikiliğinin ötesine
taşıyarak, taraflar arasındaki yarışmanın neden giderek daha kalıcı, çok alanlı
ve riskli duruma geldiğini incelemektedir. Çalışmanın temel savı şudur: Türkiye-İsrail
ilişkileri, doğrudan askeri çatışmadan kaçınan ancak yanlış hesaplama ve
dolaylı ilişki riski yüksek bir stratejik karşıtlık evresine girmiştir.
Araştırmanın
Amacı ve Hedefleri
Araştırmanın
Amacı
Bu çalışmanın temel amacı, Türkiye-İsrail
ilişkilerinde son yıllarda belirginleşen gerilimi, geçici diplomatik krizler
veya lider merkezli açıklamalarla sınırlı bir sorun alanı olarak değil,
bölgesel düzen, güç dağılımı ve güvenlik öğretileri arasındaki yapısal bir
kırılma olarak çözümlemektir. Çalışma, iki ülke arasındaki gerilimin neden
giderek daha kalıcı, çok boyutlu ve yönetilmesi zor bir durum aldığını ortaya
koymayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda makale, Türkiye ile İsrail arasındaki
ilişkilerin doğrudan askeri çatışmaya evrilip evrilmeyeceği sorusundan çok,
dolaylı, gri alan karakterli ve yanlış hesaplamaya açık bir yarışmanın hangi
koşullarda derinleştiğini incelemeyi hedeflemektedir.
Araştırmanın
Hedefleri
Bu genel amaç doğrultusunda çalışmanın
özgül hedefleri şunlardır:
Türkiye-İsrail
gerilimini yapısal bir çerçeveye oturtmak
İlişkileri
kişisel liderlik farkları, söylem çatışmaları veya tekil krizler yerine devlet
felsefesi, bölgesel düzen düşüncesi ve güç projeksiyonu temelinde çözümlemek
İki
ülkenin bölgesel düzen anlayışlarını karşılaştırmak
İsrail’in
asimetrik üstünlüğe dayalı ve güçlü ulus-devletleri sınırlamayı hedefleyen
güvenlik yaklaşımı ile Türkiye’nin merkezi devlet, denge ve bütünlük odaklı
yaklaşımı arasındaki temel farklılıkları ortaya koymak
Gerilimin
coğrafi ve tematik yayılımını göstermek
Doğu
Akdeniz, Libya, Suriye ve Afrika Boynuzu gibi farklı bölgelerde ortaya çıkan
sürtüşmelerin, tekil krizler değil, aynı stratejik karşıtlığın farklı görünümleri
olduğunu göstermek
Askeri
kapasite ve güvenlik algılarının rolünü incelemek
Hava
gücü, savunma sistemleri ve askeri ittifaklar üzerinden gelişen karşılıklı
tehdit algılarının çatışma riskini nasıl şekillendirdiğini çözümlemek
Doğrudan
savaş ile çatışma riski arasındaki farkı netleştirmek
Yüksek
riskli alanların varlığının, kaçınılmaz bir savaşa işaret etmediğini, ancak
yanlış hesaplama ve sınırlı askeri ilişki olasılığını artırdığını ortaya koymak
Siyasa
yapıcılar ve çözümleme çevreleri için çözümleyici bir çerçeve sunmak
Türkiye-İsrail
ilişkilerinin geleceğine ilişkin alarm verici ya da iyimser yaklaşımların
ötesine geçen, riskleri kategorize eden ve yönetilebilirlik düzeylerini ayırt
eden bir değerlendirme zemini oluşturmak
Araştırma
Soruları
Bu çalışma, Türkiye-İsrail
ilişkilerinde ortaya çıkan gerilimi çok boyutlu ve yapısal bir çerçevede ele
almak üzere aşağıdaki temel araştırma sorularına yanıt aramaktadır:
Temel Araştırma
Sorusu
Türkiye-İsrail ilişkilerinde son
dönemde gözlenen gerilim, geçici diplomatik krizlerin ötesinde, bölgesel düzen
ve güç dağılımına ilişkin yapısal bir kırılmaya mı işaret etmektedir?
Alt Araştırma
Soruları
İsrail’in
asimetrik üstünlük ve güçlü ulus-devletleri sınırlama temelli güvenlik
yaklaşımı ile Türkiye’nin merkezi devlet ve denge odaklı bölgesel yaklaşımı
hangi noktalarda çatışmaktadır?
Doğu
Akdeniz, Libya, Suriye ve Afrika Boynuzu’nda ortaya çıkan sürtüşmeler,
birbirinden bağımsız krizler mi, yoksa aynı stratejik karşıtlığın farklı
coğrafi görünümleri midir?
Hava
gücü, savunma sistemleri ve askeri kapasite artışları üzerinden şekillenen
karşılıklı tehdit algıları Türkiye-İsrail ilişkilerinde çatışma riskini nasıl
etkilemektedir?
Yunanistan
ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirilen askeri ve enerji temelli iş
birlikleri Türkiye-İsrail geriliminde dengeleyici mi yoksa tırmandırıcı bir rol
mü oynamaktadır?
Libya
bağlamında deniz yetki alanları, enerji kaynakları ve askeri iş birliği,
Türkiye-İsrail ilişkilerinde neden kritik bir kırılma alanı oluşturmaktadır?
Suriye
ve SDG/PYD sorununda tarafların izlediği dolaylı siyasalar, yanlış hesaplama ve
sınırlı askeri ilişki riskini nasıl artırmaktadır?
Türkiye-İsrail
ilişkilerinde yüksek risk alanlarının varlığı, doğrudan askeri çatışmayı mı
işaret etmektedir, yoksa daha çok uzun vadeli, düşük yoğunluklu ve yönetilmesi
zor bir yarışma biçimine mi karşılık gelmektedir?
Türkiye-İsrail arasındaki mevcut
stratejik karşıtlık, taraflarca yönetilebilir bir yarışma düzeyinde tutulabilir
mi, yoksa yapısal etmenler bu gerilimi giderek daha kırılgan bir duruma mı
getirmektedir?
YÖNTEM
Bu çalışma, Türkiye-İsrail
ilişkilerinde son dönemde ortaya çıkan gerilimi nicel veri setleriyle
ölçülebilecek bir olgudan çok, çok boyutlu, yapısal ve bağlamsal bir stratejik
karşıtlık olarak ele almaktadır. Bu nedenle araştırmada nitel çözümleme
yöntemleri tercih edilmiş ve olayların tekil neden–sonuç ilişkileri yerine,
desenler, süreklilikler ve yapısal eğilimler üzerinden incelenmesi
amaçlanmıştır.
Araştırma
Tasarımı: Çalışma, yorumlayıcı
(interpretive) ve çözümleyici karşılaştırma temelli bir araştırma
tasarımına sahiptir. Türkiye ve İsrail’in bölgesel siyasalara, güvenlik
algılarına ve güç projeksiyonuna ilişkin yaklaşımları, söylemler, uygulamalar
ve kurumsal yönelimler birlikte değerlendirilerek çözümlenmiştir. Bu bağlamda
araştırma nedensel açıklama üretmekten çok stratejik mantıkları ve çatışma
dinamiklerini görünür kılmayı hedeflemektedir.
Çözümleyici
Çerçeve: Çözümleme üç temel düzlem üzerinden yürütülmüştür.
Birincisi yapısal düzlemdir. Devlet felsefesi, bölgesel düzen düşüncesi ve
güvenlik öğretileri ele alınmış, İsrail’in asimetrik üstünlüğe dayalı yaklaşımı
ile Türkiye’nin merkezi devlet ve denge odaklı yaklaşımı karşılaştırılmıştır.
İkincisi, coğrafi düzlemdir. Doğu Akdeniz, Libya, Suriye ve Afrika Boynuzu gibi
farklı coğrafyalarda ortaya çıkan gelişmeler, tekil krizler olarak değil, aynı
stratejik karşıtlığın farklı yersel görünümleri olarak çözümlenmiştir.
Üçüncüsü, operasyonel düzlemdir. Askeri kapasite artışları, savunma sistemleri,
ittifaklar ve dolaylı aktörler üzerinden gelişen yanlış hesaplama ve gri alan
çatışması riskleri değerlendirilmiştir.
Veri ve Kaynak
Kullanımı: Çalışmada şu kaynaklardan
yararlanılmıştır: Resmi açıklamalar ve siyasa belgeleri, lider söylemleri ve
stratejik öğreti bildirimleri, akademik yazın ve siyasa çözümlemeleri, bölgesel
güvenlik ve enerji jeopolitiğine ilişkin ikincil kaynaklar. Bu kaynaklar, tekil
doğrulama amacıyla değil, anlamlı örüntüler oluşturmak ve stratejik eğilimleri saptamak
amacıyla birlikte değerlendirilmiştir.
Risk
Değerlendirme Yaklaşımı: Çalışmada
“risk” kavramı, doğrudan askeri çatışma olasılığıyla eş anlamlı
kullanılmamıştır. Bunun yerine riskler yapısal riskler (uzun vadeli, kronik ve
tarafların temel stratejik yönelimlerinden kaynaklanan gerilim alanları) ve operasyonel
riskler (yanlış hesaplama, dolaylı ilişki veya sınırlı askeri etkileşim yoluyla
tetiklenebilecek alanlar) olarak ikiye ayrılmıştır. Bu ayrım, çalışmada sunulan
envanter çizelgesinin yöntembilimsel temelini oluşturmakta ve alarm verici
yorumlardan kaçınmayı olanaklı kılmaktadır.
Çalışmanın
Sınırlılıkları
Bu araştırma tarafların niyetlerinden çok
kapasiteleri ve algıları üzerine odaklanmaktadır. Kapalı askeri planlamalar ve
gizli diplomatik süreçlere ilişkin doğrudan veri sunmamaktadır. Bulgularını
olasılık ve senaryo düzeyinde tartışmakta ve kesin öngörülerde bulunmaktan
bilinçli olarak kaçınmaktadır. Bu sınırlılıklar, çalışmanın savını zayıflatmak
yerine çözümlenen konunun doğası gereği ihtiyatlı ve gerçekçi bir yaklaşım
benimsenmesini sağlamaktadır.
YAZIN TARAMASI
Türkiye-İsrail ilişkilerine ilişkin
tarihsel ve stratejik yazında çeşitli dönemsel ve tematik çözümlemeler
bulunmaktadır. Yusuf Koğ’un çalışması, 1990’lara kadar uzanan süreçte iki ülke
ilişkilerinin bölgesel konjonktür tarafından şekillendiğini ve Soğuk Savaş
sonrası ABD ile yakınlaşmanın bu ilişkileri etkilediğini gösterir. Bu bilimsel
makale, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin tarihsel seyrini 1990’lara
kadar götürerek çözümlemektedir. İlişkilerin Türkiye’nin İsrail’i 1949’da
tanımasıyla başladığını, ancak Soğuk Savaş’ın bölgesel dengelerinin ve Arap-İsrail
çatışmalarının bu yakınlaşmayı uzun süre engellediğini tartışmaktadır. Çalışma,
iki ülke arasındaki ilişkilerin bölgesel konjonktüre duyarlı olduğunu ve
1990’larda ancak ABD ile daha yakın ilişkilerle ivmelendiğini ortaya koyar. (Koğ, 2021)
Enes Küçük ise eğitim ve kültür
alanındaki ilişkilerin devletlerarası siyasalarla doğrudan bağlantılı olduğunu
ve bu alanın ilişkilerin genel dinamiklerini anlamada açıklayıcı olduğunu
ortaya koyar. Bu makale, İsrail’in kuruluşundan
2000’li yıllara kadar Türkiye ile İsrail arasındaki eğitim ve kültür
ilişkilerinin gelişimini inceler. Çalışmada, iki ülke arasındaki diplomatik ve
güvenlik ilişkilerindeki dalgalanmaların, eğitim ve kültür alanındaki etkileşimi
doğrudan etkilediği sonucuna varılır. Bu dönemsel çözümleme, ilişkilerin sadece
siyasal düzlemde değil, toplumsal düzeyde de değişen dinamiklere sahip olduğunu
gösterir. (Küçük, 2023)
İskender Karakaya’nın çalışması, ikili
ilişkileri siyasal, ekonomik ve askeri boyutlarıyla birlikte değerlendirerek
tarihsel sürekliliği ve dalgalanmaları ele alır. Bu makale, Türkiye-İsrail
ilişkilerini Soğuk Savaş sonrası dönemde siyasal, ekonomik ve askeri
boyutlarıyla birlikte ele alır. Çalışma, ilişkilerin sadece askeri iş birliği
ve diplomatik yakınlaşmadan ibaret olmadığını, tarihsel konjonktür, küresel güç
dengeleri ve bölgesel krizlerin etkisi altında evrildiğini gösterir. Özellikle
1950’lerden 1990’lara ve sonrasına uzanan süreçte iki ülke siyasalarının
karşılıklı etkileşimini tartışır. (Karakaya, 2023)
Özlem Küçükkaya’nın çözümlemesi Mavi
Marmara sonrası normalleşme sürecini ve bu dönemde ortaya çıkan stratejik
kırılmaları inceler. Küçükkaya’nın çalışması, 2013’te İsrail’in Türkiye’den
özür dilemesinin ardından ortaya çıkan ilişkilerin seyrini ele alır. Mavi
Marmara krizi sonrası diplomatik normalleşme çabalarını ve bu süreçte bölgesel siyasaların
nasıl rol oynadığını ele alır. Çalışma, dönemin iç ve dış dinamiklerini
değerlendirerek Türkiye ile İsrail arasındaki tehdit algılarıyla iş birliği güdülenmeleri
arasındaki gerilimi eleştirel bir bakış açısıyla irdeler. (Küçükkaya, 2013)
Şefik Kolat’ın yüksek lisans tezi, 2000’li
yıllarda Türkiye ile İsrail ilişkilerini uluslararası, bölgesel ve iç
dinamikleri birlikte değerlendirerek inceler. Özellikle 11 Eylül sonrası ABD
dış siyasası, Irak Savaşı ve Oslo Süreci’nin çöküşü gibi dışsal etmenlerin,
İstanbul-Tel Aviv çizgisindeki stratejik yakınlaşma sürecini nasıl etkilediğini
ortaya koyar. Bu sav, iki ülke arasındaki dönüşümlü yakınlaşma ve uzaklaşmanın
nedenlerini tarihsel bağlamda açıklamada önemli bir akademik kaynaktır. (Kolat,
2006)
Recep Öztürk’ün doktora tezi çalışması,
Türkiye’nin Batı ile ilişkileri üzerinden dış siyasa tercihlerini ele alarak
iki ülke arasındaki bağların küresel sistemden nasıl etkilendiğini
tartışmaktadır. Bu çalışma, Türkiye’nin dış siyasasının Batı ile ilişkiler
bağlamında şekillendiğini ve bunun Türkiye-İsrail ilişkilerine doğrudan
yansıdığını çözümler. Özellikle bölgesel güçler arası etkileşimlerin ve küresel
sistemin iki ülke arasındaki bağları nasıl etkilediğini tartışarak, Türkiye’nin
Orta Doğu siyasalarında Batı’nın rolünü ortaya koyar. (Öztürk, 2004).
Bu çalışmada kullanılan akademik yazının
önemli bir kısmının 2000’li yıllara ait olması, bilinçli bir yöntembilimsel
tercihin sonucudur. Zira çalışma, Türkiye-İsrail ilişkilerindeki güncel
gerilimi anlık siyasal gelişmeler üzerinden açıklamayı değil, bu gerilimi olanaklı
kılan yapısal, tarihsel ve stratejik süreklilikleri ortaya koymayı
amaçlamaktadır. Devletlerin güvenlik öğretileri, bölgesel düzen düşünceleri ve
güç projeksiyonu anlayışları kısa vadede değişmeyen, uzun erimli yapılardır. Bu
nedenle erken dönem ve orta vadeli akademik çalışmalar, güncel gelişmeleri
anlamlandırmak açısından günümüzde de açıklayıcı değer taşımaktadır. Buna
karşılık 2024-2026 dönemine ilişkin gelişmeler, çalışmada yazın üretme amacıyla
değil, mevcut kuramsal ve yapısal çerçevenin deneysel olarak sınanması amacıyla
kullanılmaktadır. Dolayısıyla güncel olaylar, çözümlemenin çıkış noktası değil,
yazında tanımlanan eğilimlerin alandaki görünümleri olarak ele alınmıştır. Bu
yaklaşım, çalışmayı güncel yorumlardan ayırmakta ve söylenti benzeri
öngörülerden bilinçli olarak uzak tutmaktadır.
KURAMSAL ÇERÇEVE:
YAPISAL KIRILMA, BÖLGESEL DÜZEN VE GRİ ALAN YARIŞMASI
Bu çalışma, Türkiye-İsrail
ilişkilerinde son dönemde ortaya çıkan gerilimi, klasik diplomatik krizler veya
lider merkezli söylem farklılıklarıyla açıklamayı yetersiz bulmaktadır. Bunun
yerine çözümleme, yapısal kırılma, bölgesel düzen düşüncesi ve gri alan yarışması
kavramları etrafında oluşturulmuştur. Bu çerçeve, iki ülke arasındaki
ilişkilerin neden kalıcı bir gerilim üretmeye başladığını ve bu gerilimin neden
doğrudan savaş biçimine dönüşmeden derinleştiğini açıklamayı amaçlamaktadır.
Yapısal Kırılma
Kavramı
Yapısal kırılma, bu çalışmada iki
devlet arasındaki ilişkilerin yalnızca siyasa tercihlerinde değil, devlet
felsefesi, güvenlik öğretileri ve bölgesel düzen anlayışında ortaya çıkan derin
uyumsuzluğu ifade etmektedir. Bu tür kırılmalar, kısa vadeli diplomatik
manevralarla giderilemez ve taraflar arasında süreklilik taşıyan gerilim
alanları üretir. Türkiye-İsrail ilişkileri bağlamında yapısal kırılma,
İsrail’in asimetrik askeri üstünlüğü korumaya dayalı güvenlik yaklaşımı ile
Türkiye’nin merkezi devlet, denge ve bütünlük odaklı bölgesel vizyonu
arasındaki çatışmadan kaynaklanmaktadır. Bu uyumsuzluk, ilişkileri dönemsel
krizlerden çok kalıcı stratejik karşıtlık zeminine taşımaktadır. Türkiye-İsrail
ilişkilerinde gözlemlenen gerilim bölgesel güvenlik karmaşıklıkları bağlamında
değerlendirildiğinde konjonktürel krizlerden çok yapısal bir karşıtlığa işaret
etmektedir (Buzan ve Waever, 2003).
Bölgesel Düzen
Düşünceleri
Uluslararası ilişkiler yazınında
bölgesel düzen, devletlerin yalnızca güç kapasiteleriyle değil, çevrelerindeki
aktörlerin nasıl bir siyasal ve askeri yapı içinde var olmasını istedikleriyle
de ilgilidir. Bu çalışmada Türkiye ve İsrail’in bölgesel düzen düşünceleri
birbirine zıt iki yaklaşım olarak ele alınmaktadır. İsrail’in yaklaşımı, askeri
ve teknolojik üstünlüğe dayalı, parçalı ve zayıf devlet yapılarını hoşgörüyle
karşılayan bir düzen anlayışına dayanmaktadır. Bu yaklaşımda güçlü ve özerk
bölgesel aktörler olası tehdit olarak algılanmakta ve önleyici stratejiler
meşrulaştırılmaktadır. Türkiye’nin yaklaşımı ise devlet bütünlüğü, egemenlik ve
çok merkezli denge kavramları etrafında şekillenmektedir. Bu fark, Doğu
Akdeniz’den Suriye’ye, Libya’dan Afrika Boynuzu’na uzanan geniş bir coğrafyada
karşıt konumlanmalar doğurmaktadır.
Asimetrik
Üstünlük ve Güç Dengesi
Gerçekçi güvenlik kuramları
çerçevesinde askeri üstünlük, yalnızca savunma kapasitesi değil aynı zamanda
siyasal manevra alanı üretir. İsrail’in hava gücü, savunma teknolojileri ve ABD
ile olan stratejik bağı bölgesel düzeyde asimetrik bir güç konumlaması
yaratmaktadır. Türkiye’nin ise bu asimetriyi dengelemeye yönelik kapasite
geliştirme ve caydırıcılık arayışı, karşılıklı tehdit algılarını
derinleştirmektedir. Bu bağlamda F-35 sorunu tek başına bir silah sistemi
tartışması değil, bölgesel güç dengesinin korunması veya yeniden kurulması
tartışmasıdır. Çalışma, bu tür askeri kapasite tartışmalarını yapısal gerilimin
görünür yüzleri olarak ele almaktadır. [1]
Gri Alan Yarışması
ve Doğrudan Savaştan Kaçınma
Çağdaş güvenlik yazınında “gri alan yarışması”,
devletlerin doğrudan askeri çatışmaya girmeden dolaylı aktörler, sınırlı askeri
ilişkiler, diplomatik baskı ve ekonomik araçlar üzerinden yürüttükleri savaşımı
tanımlamaktadır. Bu çalışma, Türkiye-İsrail ilişkilerini tam da bu çerçevede
değerlendirmektedir. Her iki tarafın da doğrudan savaşın maliyetlerinin
farkında olması, çatışmayı dolaylı ve parçalı biçimlerde sürdürmelerine yol
açmaktadır. Libya, Suriye, enerji çizgileri, savunma sistemleri ve üçüncü
ülkelerle kurulan ittifaklar, bu gri alan yarışmasının somut görünümleri olarak
ele alınmaktadır. Taraflar
arasındaki gerilim doğrudan askeri çatışmadan çok uzun vadeli ve düşük
yoğunluklu bir gri alan yarışması biçiminde ortaya çıkmaktadır. (Mazarr, 2015;
Morgan et al., 2019).
Kuramsal
Çerçevenin Çalışmaya Katkısı
Bu kuramsal çerçeve, çalışmanın şu
temel savlarını desteklemektedir: Yüksek gerilim, doğrudan savaş anlamına
gelmemektedir. Yapısal kırılma, geçici diplomatik normalleşmeleri kırılgan duruma
getirmektedir. Türkiye-İsrail ilişkilerinde risk, tek bir cephede değil, birden
fazla alanda eş zamanlı olarak üretilmektedir. Bu nedenle çalışma, çatışma
olasılığını nicel bir oran olarak değil, yapısal ve operasyonel risklerin
yoğunlaşması olarak ele almaktadır.
BULGULAR:
TÜRKİYE-İSRAİL STRATEJİK KARŞITLIK ENVANTERİNİN AYRINTILI AÇIKLAMASI
Bu bölümde sunulan bulgular, Türkiye-İsrail
ilişkilerinde 2020’lerin ortasına gelindiğinde ortaya çıkan gerilimin hangi
alanlarda, hangi yoğunlukta ve hangi biçimlerde ortaya çıktığını kayıt altına
almayı amaçlamaktadır. Aşağıda, envanter çizelgesinde yer alan her bir başlık,
tek tek ve bağlamı korunarak ele alınmaktadır.
Devlet Felsefesi
ve Siyasal Yaklaşım
Bulgular, Türkiye ile İsrail
arasındaki temel ayrışmanın yalnızca siyasa tercihlerinden değil, devletin
rolüne ilişkin farklı ontolojik kabullerden kaynaklandığını göstermektedir.
İsrail’in bölgesel ölçekte güçlü, merkezi ve özerk ulus-devletleri olası tehdit
olarak gören yaklaşımı, Türkiye’nin ise devlet bütünlüğü ve merkezi egemenliği
önceleyen siyasal refleksiyle açık bir karşıtlık içindedir. Bu başlık, geçici
diplomatik krizlerle açıklanamayacak yüksek yoğunluklu yapısal bir gerilim
alanı olarak öne çıkmaktadır.
Bölgesel Düzen
Tasarımı
Çizelge 1’de yer alan envanter, iki
ülkenin Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’e ilişkin düzen düşüncelerinin örtüşmediğini
açık biçimde ortaya koymaktadır. İsrail’in askeri ve teknolojik üstünlüğünü
kalıcı kılmayı hedefleyen, parçalı ve asimetrik bir düzen anlayışı Türkiye’nin
denge, çok merkezlilik ve bölgesel bütünlük vurgusuyla çatışmaktadır. Bu
farklılık, gerilimin tek bir dosyaya indirgenemeyecek ölçüde sistemsel olduğunu
göstermektedir.
Türkiye’nin Doğu
Akdeniz Petrol ve Doğalgaz Alanlarından Dışlanması
Bu başlık altında elde edilen
bulgular, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarına ilişkin
tartışmalardan coğrafi, hukuksal ve siyasal olarak sistemli biçimde
dışlandığını göstermektedir. İsrail’in Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi
ile geliştirdiği enerji temelli ittifaklar, Türkiye’yi yalnızca belirli
projelerin değil, bütüncül bir enerji mimarisinin dışında bırakmayı hedefleyen
bir yapı arz etmektedir. Bulgular, bu dışlanmanın bireysel diplomatik
tercihlerden çok, Türkiye’nin bölgesel güç kapasitesini sınırlamaya yönelik
uzun vadeli bir strateji kapsamında ele alındığını ortaya koymaktadır. Enerji
arama ruhsatları, boru çizgisi projeleri ve uluslararası konsorsiyumlar
üzerinden şekillenen bu yapı, Türkiye’nin kıta sahanlığı savlarını ve deniz
yetki alanlarına ilişkin savlarını eylemli olarak tartışma dışı bırakmayı
amaçlamaktadır. Bu çerçevede Doğu Akdeniz enerji sorunu, yalnızca ekonomik bir yarışma
alanı değil, bölgesel düzenin kimin tarafından ve hangi aktörler üzerinden
kurulacağına ilişkin yapısal bir savaşım alanı olarak kayda geçmektedir.
Türkiye açısından bu durum, enerji güvenliğinin ötesinde, egemenlik ve
stratejik özerklik sorunu olarak algılanmaktadır.
Libya-Türkiye FIR
Çizgisi ve Hava-Deniz Sürekliliği
Libya-Türkiye FIR çizgisine ilişkin
bulgular, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki varlığını yalnızca deniz yetki alanları
üzerinden değil, hava alanı ve erken uyarı kapasitesi üzerinden de
bütünleştirme çabasında olduğunu göstermektedir. Bu çizgi, Türkiye ile Libya
arasında kurulan deniz yetki alanı görüş birlikteliğinin hava-deniz ortak bir
stratejik sürekliliğe dönüştürülmesi anlamına gelmektedir. Bulgulara göre bu
gelişme, Doğu Akdeniz’de ‘Yunanistan-Güney Kıbrıs-İsrail’ ekseni etrafında
şekillenen mevcut hava ve deniz mimarisini doğrudan zorlamaktadır. Türkiye’nin
FIR çizgisi üzerinden hava alanı denetimi, radar kapsaması ve operasyonel
derinlik kazanması, onu Doğu Akdeniz denkleminde yalnızca kıyı devleti değil,
bölgesel hava-deniz aktörü konumuna taşımaktadır. Bu durum İsrail açısından,
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’den dışlanmasına dayalı stratejik varsayımların
aşınması anlamına gelmektedir. FIR çizgisi sorunu bu nedenle yalnızca teknik
bir havacılık düzenlemesi olarak değil bölgesel güç projeksiyonu ve
caydırıcılık dengelerini etkileyen yapısal bir unsur olarak kayda geçmektedir.
Hava Gücü ve F-35
Sorunu
Bulgular, hava üstünlüğünün İsrail
açısından yalnızca askeri değil, siyasal ve psikolojik bir güvenlik unsuru
olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır. Türkiye’nin F-35 gibi ileri hava
platformlarına erişiminin engellenmesine yönelik açık siyasal tutum, bu
üstünlüğün bozulmaması yönündeki kararlılığın bir göstergesi olarak kayda
geçmektedir. Bu başlık, iki ülke arasındaki gerilimin kapasite ve caydırıcılık
düzeyinde yoğunlaştığı alanlardan biridir.
ABD Etmeni
ABD, envanterde hem gerilimi besleyen
hem de sınırlayan bir unsur olarak yer almaktadır. İsrail açısından ABD,
stratejik güvenliğin ana dayanağı konumundayken, Türkiye açısından ABD, ittifak
ilişkisi içinde fakat özerk siyasa alanı daraltıcı bir aktör olarak
algılanmaktadır. Bulgular, ABD etmeninin gerilimi çözmekten çok dengeleyici ama
kırılgan bir rol oynadığını göstermektedir.
Yunanistan ve
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi
İsrail’in Yunanistan ve GKRY ile
geliştirdiği askeri ve enerji temelli iş birlikleri, envanterde yüksek
yoğunluklu yapısal risk alanlarından biri olarak yer almaktadır. Bu iş
birlikleri, Türkiye tarafından Doğu Akdeniz’de çevrelenme girişimi olarak
algılanmakta ve İsrail açısından ise Türkiye’siz bir bölgesel düzenin kurulmasına
hizmet etmektedir. Bu başlık, gerilimin ikili ilişkilerin ötesine geçtiğini
açık biçimde göstermektedir.
Doğu Akdeniz
Enerji Jeopolitiği
Bulgular, Doğu Akdeniz’in Türkiye-İsrail
geriliminde merkezi bir düğüm noktası olduğunu ortaya koymaktadır. İsrail’in
Türkiye’yi dışlayan enerji çizgileri ve ittifak arayışları, Türkiye’nin deniz
yetki alanları ve bölgesel enerji paylaşımı konusundaki yaklaşımıyla doğrudan
çatışmaktadır. Bu alan, yapısal ve uzun vadeli bir sürtüşme başlığı olarak
kayda geçmektedir.
Genel Çerçevede
Libya
Libya, envanterde Doğu Akdeniz ile
doğrudan bağlantılı bir gerilim alanı olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’nin meşru
hükümetle geliştirdiği askeri ve deniz yetkisi temelli iş birliği İsrail
açısından bölgesel enerji ve denge hesaplarını zorlaştıran bir unsur olarak
değerlendirilmektedir. Bu nedenle Libya başlığı yüksek riskli yapısal bir alan
olarak tanımlanmaktadır.
Libya Askeri
Heyetini Taşıyan Uçak Olayı
Bu olay, envanterde doğrudan suçlama
üretmeden, ancak gri alan baskısı ve operasyonel belirsizlik bağlamında kayda
geçirilmiştir. Bulgular, bu tür olayların doğrudan çatışmadan çok, tarafların
birbirinin niyetlerini sınadığı operasyonel alanlara işaret ettiğini
göstermektedir.
Suriye’nin
Geleceği
Suriye başlığı, Türkiye-İsrail
geriliminin en derin yapısal fay çizgilerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’nin Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan yaklaşımı İsrail’in parçalı
ve zayıf bir Suriye tercihine dayalı güvenlik anlayışıyla örtüşmemektedir. Bu
başlık, kısa vadede çözülmesi olanaklı olmayan bir karşıtlığı yansıtmaktadır.
Suriye sahasında vekil aktörler üzerinden
yürütülen siyasalar, yanlış hesaplama riskini artırarak bölgesel güvenlik
dengesini kırılgan duruma getirmektedir (Phillips, 2020).
SDG/PYD Sorunu
Bulgular, SDG/PYD konusunun Türkiye
açısından varoluşsal bir güvenlik tehdidi, İsrail açısından ise araçsal bir
bölgesel siyasa unsuru olarak görüldüğünü göstermektedir. Bu algı farkı,
operasyonel riskleri yükselten başlıca etmenlerden biri olarak kayda
geçmektedir.
Radar ve Hava
Savunma Sistemleri
Türkiye’nin Suriye’ye yönelik radar ve
savunma kapasitesi geliştirme girişimleri, İsrail tarafından doğrudan tehdit
algısı çerçevesinde değerlendirilmektedir. Bu başlık, teknik bir askeri sorun
olmanın ötesinde, erken uyarı ve hareket serbestisi tartışmasına işaret
etmektedir.
Gazze ve Yeni
Yerleşimler
Gazze ve işgal altındaki topraklarda
yeni yerleşimler, Türkiye-İsrail ilişkilerinde siyasal gerilimi sürekli canlı
tutan bir unsur olarak envanterde yer almaktadır. Bulgular, bu başlığın
doğrudan askeri çatışma üretmekten çok diplomatik ve söylemsel kopuşları
derinleştirdiğini göstermektedir.
Golan Tepeleri
Golan’ın kalıcı işgaline yönelik
İsrail siyasası, Türkiye tarafından uluslararası hukuk bağlamında
eleştirilmekte, ancak bu başlık daha çok siyasal düzeyde bir gerilim alanı
olarak kayda geçmektedir.
Somaliland’in
Tanınması
İsrail’in Somaliland’ı tanıması,
envanterde Afrika Boynuzu’ndaki parçalı devlet yapılarının desteklenmesi
bağlamında değerlendirilmektedir. Türkiye’nin Somali’nin toprak bütünlüğünü
savunan yaklaşımıyla bu adım açık bir uyumsuzluk yaratmaktadır.
Somali ve
Türkiye’nin Askeri Varlığı
Somali, Türkiye açısından devlet kurma
ve güvenlik kapasitesi geliştirme alanı iken, İsrail açısından etki ve denge
alanı seçeneği olarak görülmektedir. Bulgular, bu coğrafyada gerilimin dolaylı
ve operasyonel düzeyde seyrettiğini göstermektedir.
10.000 Kişilik
Silahlı Birlik Planı
İsrail’in hızlı konuşlanabilir silahlı
birlik oluşturma planı, envanterde hibrit ve gri alan kapasitesinin artırılması
bağlamında yer almaktadır. Bu başlık, doğrudan Türkiye’yi hedef almaktan çok,
bölgesel güç projeksiyonu açısından kayda geçmiştir.
Avrupa
Birliği’nin Tutumu
AB’nin İsrail’e yönelik eleştirel
fakat sınırlı tutumu, envanterde düşük yoğunluklu dengeleyici unsur olarak yer
almaktadır. Bulgular, AB’nin mevcut durumda gerilimi dönüştürmekten çok sınırlı
bir baskı oluşturduğunu göstermektedir.
Netanyahu Öğretisi
Netanyahu’nun önleyici, genişlemeci ve
askeri üstünlüğü esas alan güvenlik yaklaşımı, envanterde yüksek yoğunluklu
yapısal etmen olarak yer almaktadır. Bu yaklaşım, bireysel liderlikten çok
kurumsallaşmış bir güvenlik mantığını yansıtmaktadır. İsrail’in çevresinde
güçlü ve bütünleşik ulus-devletlerin ortaya çıkmasını sınırlamaya dayalı
güvenlik yaklaşımı asimetrik üstünlüğün korunmasını merkeze almaktadır (Inbar,
2017).
Çatışma Biçimi:
Doğrudan Savaştan Kaçınma
Bulgular, her iki tarafın da doğrudan
savaşın maliyetlerinin farkında olduğunu ve bu nedenle çatışmayı dolaylı,
sınırlı ve denetim altında tutulabilir alanlarda sürdürmeyi tercih ettiğini
göstermektedir. Bu durum, gerilimin yüksek olmasına rağmen savaş olasılığının
sınırlı kalmasını açıklamaktadır.
Genel Eğilim
Envanterin bütüncül değerlendirmesi,
Türkiye-İsrail ilişkilerinde temel eğilimin karşılıklı sınırlama ve dengeleme
çabaları etrafında şekillendiğini ortaya koymaktadır. Bu eğilim, geçici
yumuşamaların kalıcı çözüm üretmesini zorlaştıran temel etmen olarak kayda
geçmektedir. Bu bulgular, 2020’lerin ortasında Türkiye-İsrail ilişkilerinin çok
cepheli, yapısal ve yönetilmesi zor bir gerilim düzeyine ulaştığını
göstermektedir. Bu bölüm, yorumdan çok dönemin fotoğrafını çekmeyi amaçlamakta
ve çalışmanın ikinci aşamasında yapılacak çözümleme için tarihsel bir referans
noktası oluşturmaktadır.
Türkiye–İsrail
Stratejik Karşıtlık Envanteri
Aşağıdaki çizelge, 2020’lerin
ortasında Türkiye-İsrail ilişkilerinde biriken gerilim alanlarını yapısal,
coğrafi ve operasyonel boyutlarıyla kayıt altına almak amacıyla hazırlanmıştır.
Çizelge, yorumdan çok durum saptaması işlevi görmektedir.
|
Çizelge 1: Türkiye-İsrail Stratejik Karşıtlık
Envanteri |
||||||
|
No |
Başlık |
Alan |
Tarafların Temel Tutumu |
Gerilim Türü |
Risk Düzeyi |
Kısa Değerlendirme |
|
1 |
Devlet felsefesi ve siyasal yaklaşım |
Yapısal / Siyasal |
İsrail: güçlü ulus-devletlere mesafeli Türkiye:
merkezi ve bütünleşik devlet |
Yapısal |
Yüksek |
Ontolojik düzeyde ayrışma, geçici uzlaşıyı zorlaştırmaktadır. |
|
2 |
Bölgesel düzen tasarımı |
Jeopolitik |
İsrail: asimetrik ve parçalı düzen Türkiye: denge ve çok merkezlilik |
Yapısal |
Yüksek |
Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’e ilişkin düzen düşünceleri
çatışmaktadır. |
|
3 |
Hava gücü dengesi ve F-35 sorunu |
Askeri / Stratejik |
İsrail: hava üstünlüğünün korunması Türkiye:
caydırıcılık dengesi |
Yapısal |
Yüksek |
Hava üstünlüğü siyasal bir güvenlik unsuru olarak görülmektedir. |
|
4 |
ABD etmeni |
Stratejik / İttifak |
İsrail: temel güvenlik dayanağı Türkiye:
sınırlayıcı müttefik |
Dengeleyici |
Orta |
Gerilimi yönetir ancak çözmez. |
|
5 |
Yunanistan ve GKRY ile askeri iş birliği |
Askeri / Jeopolitik |
İsrail: Türkiye’siz mimari Türkiye:
çevrelenme algısı |
Yapısal |
Yüksek |
İkili gerilim çok taraflı bir yapıya bürünmektedir. |
|
6 |
Doğu Akdeniz enerji mimarisi |
Enerji / Jeoekonomi |
İsrail: Türkiye’siz çizgiler Türkiye:
kapsayıcı paylaşım |
Yapısal |
Yüksek |
Enerji üzerinden bölgesel güç dengesi kurulmaktadır. |
|
7 |
Türkiye’nin Doğu Akdeniz petrol ve doğalgaz alanlarından
dışlanması |
Enerji / Bölgesel düzen |
İsrail: dışlayıcı konsorsiyumlar Türkiye:
kıta sahanlığı vurgusu |
Yapısal |
Yüksek |
Türkiye’nin enerji ve pazarlık kapasitesi sınırlandırılmaktadır. |
|
8 |
İsrail–GKRY–Yunanistan–AB enerji entegrasyonu |
Enerji / Jeopolitik |
İsrail: AB bağlantılı çizgi Türkiye:
dışlanma itirazı |
Yapısal |
Yüksek |
Türkiye’siz Doğu Akdeniz kurgusunun kurumsallaşması
hedeflenmektedir. |
|
9 |
Libya (genel çerçeve) |
Jeopolitik / Deniz yetki alanları |
Türkiye: meşru hükümetle iş birliği İsrail: denge bozucu alan |
Yapısal |
Yüksek |
Doğu Akdeniz ile doğrudan bağlantılıdır. |
|
10 |
Libya–Türkiye FIR çizgisi ve hava-deniz sürekliliği |
Askeri / Hava alanı |
Türkiye: ortak hava-deniz etki alanı İsrail: mevcut mimarinin korunması |
Yapısal + Operasyonel |
Yüksek |
Türkiye’yi bölgesel hava-deniz aktörü yapmaktadır. |
|
11 |
Libya askeri heyetini taşıyan uçak olayı |
Operasyonel / Gri alan |
Belirsiz / Dolaylı |
Operasyonel |
Orta |
Gri alan baskısı ve mesaj verme niteliği taşımaktadır. |
|
12 |
Suriye’nin geleceği |
Jeopolitik / Güvenlik |
Türkiye: toprak bütünlüğü İsrail:
parçalı yapı |
Yapısal |
Yüksek |
En derin stratejik fay çizgilerinden biridir. |
|
13 |
SDG/PYD’ye verilen destek |
Askeri / Güvenlik |
Türkiye: varoluşsal tehdit İsrail: araçsal unsur |
Operasyonel |
Yüksek |
Dolaylı çatışma riskini artırmaktadır. |
|
14 |
Radar ve hava savunma sistemleri |
Askeri / Teknik |
Türkiye: erken uyarı kapasitesi İsrail:
hareket serbestisi kaygısı |
Operasyonel |
Orta |
Teknik görünen ancak stratejik etkisi olan bir başlık. |
|
15 |
Gazze ve yeni yerleşimler |
Siyasal / Hukuksal |
Türkiye: sert eleştiri İsrail: genişleme |
Siyasal |
Orta |
Diplomatik kopuşu derinleştirmektedir. |
|
16 |
Golan Tepeleri |
Hukuk / Jeopolitik |
Türkiye: işgal vurgusu İsrail: eylemli denetim |
Siyasal |
Düşük-Orta |
Daha çok normatif düzeyde gerilim üretmektedir. |
|
17 |
Somaliland’in tanınması |
Afrika Boynuzu / Jeopolitik |
İsrail: parçalı yapı Türkiye: Somali bütünlüğü |
Yapısal |
Orta |
Afrika Boynuzu’nda dolaylı karşıtlık yaratmaktadır. |
|
18 |
Somali ve Türkiye’nin askeri varlığı |
Askeri / Devlet inşası |
Türkiye: kapasite geliştirme İsrail: etki
alanı |
Operasyonel |
Orta |
Dolaylı yarışma alanıdır. |
|
19 |
10.000 kişilik hızlı konuşlanabilir birlik planı |
Askeri / Hibrit |
İsrail: bölgesel güç projeksiyonu |
Operasyonel |
Orta |
Gri alan kapasitesini artırmaya yöneliktir. |
|
20 |
AB’nin İsrail’e yönelik tutumu |
Siyasal / Denge |
AB: sınırlı eleştiri |
Dengeleyici |
Düşük |
Gerilimi dönüştürme kapasitesi sınırlıdır. |
|
21 |
Netanyahu güvenlik öğretisi |
Yapısal / Liderlik |
Önleyici ve genişlemeci yaklaşım |
Yapısal |
Yüksek |
Kurumsallaşmış bir güvenlik mantığını yansıtmaktadır. |
|
22 |
Çatışma biçimi |
Stratejik davranış |
Doğrudan savaştan kaçınma |
Dengeleyici |
Orta |
Gerilim yüksek, savaş olasılığı sınırlıdır. |
ÇÖZÜMLEME
Araştırma Sorusu
1: Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanan gerilim geçici ve konjonktürel midir,
yoksa yapısal bir kırılmaya mı işaret etmektedir?
Bu çalışmada elde edilen bulgular ve
hazırlanan stratejik karşıtlık envanteri, Türkiye-İsrail ilişkilerinde
gözlemlenen gerilimin konjonktürel krizlerle açıklanamayacak ölçüde derin ve
süreklilik arz eden bir nitelik taşıdığını ortaya koymaktadır. Çizelgede yer
alan başlıkların büyük çoğunluğunun yapısal kategoride yoğunlaşması, bu gerilimin
geçici diplomatik anlaşmazlıklardan çok iki devletin bölgesel rol, güç
kullanımı ve düzen düşüncelerindeki temel ayrışmalardan kaynaklandığını
göstermektedir. Özellikle devlet felsefesi, bölgesel düzen anlayışı, hava gücü
dengesi, Doğu Akdeniz enerji mimarisi ve Suriye’nin geleceği gibi başlıklar,
lider değişimi ya da dönemsel normalleşme girişimleriyle kolaylıkla
dönüştürülebilecek alanlar değildir. Bu alanlar, devletlerin uzun vadeli
güvenlik öğretileri ve stratejik öncelikleriyle doğrudan bağlantılıdır. Bu
durum, ilişkilerdeki gerilimin kişisel ya da taktiksel değil, yapısal olduğunu
göstermektedir. Çizelgede dikkat çeken bir diğer husus, Türkiye’nin Doğu
Akdeniz’de enerji kaynaklarından dışlanması ve Libya-Türkiye FIR çizgisi
üzerinden hava-deniz sürekliliği kurma çabasının, gerilimin yalnızca söylemsel
değil eylemli güç ve egemenlik alanlarında yoğunlaştığını ortaya koymasıdır.
Türkiye’nin enerji, deniz ve hava alanı üzerinden denkleme girme girişimleri
İsrail’in Yunanistan ve Güney Kıbrıs merkezli, Türkiye’siz bir bölgesel mimari
kurma yönündeki stratejisiyle doğrudan çatışmaktadır. Bu çatışma, geçici çıkar
uyuşmazlığından çok karşılıklı düzen kurma savlarının çarpışması
niteliğindedir. Buna karşılık, ABD etmeni, doğrudan savaştan kaçınma eğilimi ve
Avrupa Birliği’nin sınırlı dengeleyici rolü gibi unsurlar, gerilimi tümüyle denetimsiz
bir çatışmaya dönüştürmemekte, ancak bu unsurların hiçbiri yapısal karşıtlığı
ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, bu dengeleyici unsurlar gerilimi
yönetilebilir fakat kalıcı bir düzeyde tutmaktadır. Bu bağlamda Türkiye-İsrail
ilişkilerinde yaşanan mevcut durum, klasik anlamda bir kriz ya da diplomatik
kopuştan çok, yapısal bir kırılma sürecine işaret etmektedir. Taraflar
arasındaki gerilim, çözülmüş ya da çözülmeye yakın bir sorunlar yumağı değil,
aksine, yeni başlıklar eklenerek genişleyen ve derinleşen bir karşıtlık alanı
üretmektedir.
Türkiye–İsrail ilişkilerinde
gözlemlenen gerilim, konjonktürel ve geçici bir nitelik taşımamakta, aksine iki
ülkenin bölgesel düzen, güç dengesi ve egemenlik anlayışlarındaki temel
ayrışmalardan beslenen yapısal bir kırılmaya işaret etmektedir.
Araştırma Sorusu
2: Türkiye-İsrail ilişkilerindeki yapısal kırılma, doğrudan askeri çatışma
riskini ne ölçüde artırmaktadır?
Bu çalışmanın bulguları, Türkiye-İsrail
ilişkilerinde yaşanan yapısal kırılmanın otomatik olarak doğrudan askeri
çatışmaya yol açmadığını, ancak çok sayıda ve dağınık risk alanı üreterek
çatışma olasılığını kalıcı biçimde gündemde tuttuğunu ortaya koymaktadır.
Envanter çizelgesinde yer alan başlıkların niteliği incelendiğinde, gerilimin
büyük ölçüde gri alan yarışması biçiminde seyrettiği görülmektedir. Öncelikle
her iki tarafın da doğrudan savaşın maliyetlerinin farkında olduğu saptanmaktadır.
İsrail açısından Türkiye, bölgesel ölçekte askeri kapasitesi yüksek, ittifak
ilişkileri bulunan ve doğrudan karşı karşıya gelinmesi durumunda öngörülemez
sonuçlar doğurabilecek bir aktördür. Türkiye açısından ise İsrail’in ileri hava
gücü, teknoloji yoğun askeri kapasitesi ve ABD ile olan stratejik bağı doğrudan
çatışmayı caydırıcı bir unsur olarak öne çıkarmaktadır. Bu karşılıklı
farkındalık, doğrudan savaş olasılığını bilinçli biçimde sınırlayan bir çerçeve
oluşturmaktadır. Bununla birlikte yapısal kırılma çatışma riskini ortadan
kaldırmak yerine çatışmanın biçimini dönüştürmektedir. Çizelgede yer alan
Libya, Doğu Akdeniz enerji alanları, FIR çizgisi, Suriye, radar sistemleri ve
üçüncü aktörler üzerinden yürütülen siyasalar; tarafların doğrudan ilişki
yerine dolaylı, sınırlı ve çoğu zaman yadsınabilir yöntemlere yöneldiğini
göstermektedir. Bu durum, yazında tanımlandığı şekliyle gri alan yarışmasının
tipik özelliklerini yansıtmaktadır. Özellikle Libya-Türkiye FIR çizgisi ve Doğu
Akdeniz enerji mimarisi bağlamında ortaya çıkan gelişmeler, yanlış hesaplama
riskinin arttığı alanlar olarak dikkat çekmektedir. Hava alanı, deniz yetki
alanları ve erken uyarı sistemleri gibi teknik görünen başlıklar, kriz
anlarında hızla askeri boyut kazanabilecek gizil güce sahiptir. Bu nedenle
doğrudan savaş olasılığı düşük olsa bile, denetimsiz tırmanma riski tümüyle
ortadan kalkmamaktadır. Envanterde yer alan operasyonel başlıkların çokluğu,
gerilimin tek bir cephede yoğunlaşmadığını, aksine birden fazla coğrafyada eş
zamanlı olarak yönetildiğini göstermektedir. Bu da tarafların dikkatini
dağıtan, karar alma süreçlerini zorlaştıran ve kriz anlarında eş güdüm çizgisi olasılığını
artıran bir yapı üretmektedir. Yapısal kırılma, bu anlamda savaş olasılığını
ani bir sıçrama ile değil, aşamalı ve parçalı bir risk birikimi yoluyla
beslemektedir. Son olarak, ABD etmeni ve uluslararası sistemin genel dengeleri,
doğrudan çatışmayı frenleyen unsurlar olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak bu
unsurların etkisi, yapısal karşıtlığı çözmeye değil, yalnızca çatışmayı eşik
altında tutmaya yöneliktir. Bu durum, uzun vadede gerilimin donmuş bir çatışma
biçimine evrilme olasılığını da gündeme getirmektedir.
Türkiye-İsrail ilişkilerindeki yapısal
kırılma, doğrudan askeri çatışma olasılığını sınırlı tutmakla birlikte, çok
sayıda gri alan ve operasyonel ilişki noktası üreterek sürekli ve yönetilmesi
zor bir çatışma riski ortaya çıkarmaktadır.
Araştırma Sorusu
3: Türkiye-İsrail gerilimi hangi coğrafyalarda ve hangi başlıklar üzerinden
yoğunlaşmaktadır?
Bu çalışmada elde edilen bulgular ve
stratejik karşıtlık envanteri Türkiye-İsrail geriliminin tek bir coğrafyada ya
da tekil bir siyasa alanında yoğunlaşmadığını, aksine birbirini tamamlayan
birden fazla coğrafyada ve başlıkta eş zamanlı olarak derinleştiğini
göstermektedir. Ancak bu yaygınlığa rağmen, gerilimin belirli merkezlerde
yoğunlaştığı ve düğümlendiği açık biçimde gözlemlenmektedir.
Doğu Akdeniz’de
Enerji, Deniz Yetki Alanları ve Bölgesel Mimari: Bulgulara göre Türkiye-İsrail geriliminin en
yoğunlaştığı coğrafya Doğu Akdeniz’dir. Bu bölge, enerji kaynakları, deniz
yetki alanları ve bölgesel ittifak ağlarının kesiştiği bir alan olarak öne
çıkmaktadır. İsrail’in Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirdiği
enerji ve askeri iş birlikleri, Türkiye’yi dışlayan bir Doğu Akdeniz düzeninin oluşturulmasına
yöneliktir. Türkiye’nin bu düzenden dışlanması, yalnızca ekonomik kayıp değil,
bölgesel güç ve söz hakkı kaybı anlamına gelmektedir. Türkiye’nin Doğu Akdeniz
petrol ve doğalgaz alanlarından dışlanması başlığı, bu gerilimin merkezi bir
unsuru olarak öne çıkmaktadır. Bu dışlanma, Türkiye’nin deniz yetki alanlarına
ilişkin savlarını zayıflatmayı ve bölgesel enerji mimarisini Türkiye’siz kurmayı
amaçlayan uzun vadeli bir stratejiye işaret etmektedir.
Libya ve Doğu
Akdeniz’in Derinliği: Libya, Doğu
Akdeniz geriliminin deniz aşırı uzantısı niteliğindedir. Türkiye’nin Libya ile
imzaladığı deniz yetki alanı anlaşması ve bunu tamamlayan askeri iş birliği,
İsrail açısından Doğu Akdeniz’deki denge hesaplarını doğrudan etkileyen bir
gelişme olarak değerlendirilmektedir. Libya, bu yönüyle yalnızca bir iç savaş alanı
değil, Doğu Akdeniz düzeninin şekillendiği kilit bir coğrafyadır. Libya-Türkiye
FIR çizgisi ve hava-deniz sürekliliği bu coğrafyadaki gerilimi daha da
derinleştirmektedir. Türkiye’nin hava alanı, radar kapsaması ve erken uyarı
kapasitesi üzerinden Doğu Akdeniz’e eklemlenmesi, mevcut bölgesel mimariyi
zorlayan yapısal bir değişim yaratmaktadır. Doğu Akdeniz’de enerji kaynakları
etrafında şekillenen ittifaklar, Türkiye’yi dışlayan bir bölgesel mimari kurma
eğilimini yansıtmaktadır (Alterman ve Tagliapietra, 2021). Türkiye ile Libya
Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) arasında 27 Kasım 2019’da imzalanan deniz yetki
alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakat muhtırası, Türkiye tarafından
TBMM’de onaylanmış ve Birleşmiş Milletler’e tescil ettirilmiştir. Bu yönüyle
anlaşma, Türkiye açısından iç hukuk ve uluslararası bildirim süreçlerini
tamamlamıştır. Libya bakımından ise durum daha karmaşıktır. Libya’daki Tobruk
merkezli Temsilciler Meclisi (House of Representatives) söz konusu
anlaşmayı resmen onaylamamış, hatta Parlamento Başkanı tarafından anlaşmanın
meclise sunulmadığı ve bu nedenle iç hukuk açısından bağlayıcı olmadığı yönünde
açıklamalar yapılmıştır. Bu durum, Libya’nın iç hukuk düzeni bakımından
anlaşmanın meşruluğunu tartışmalı kılmaktadır. Uluslararası hukuk açısından
bakıldığında, anlaşmanın BM’ye kaydedilmiş olması onun otomatik olarak
tartışmasız geçerli olduğu anlamına gelmemektedir. BM tescili, anlaşmanın
varlığını kayıt altına almakta, ancak taraf devletlerin iç hukuk yetki
sorunlarını veya üçüncü devletlerin itirazlarını ortadan kaldırmamaktadır.
Nitekim Yunanistan, GKRY ve bazı AB ülkeleri, anlaşmanın üçüncü tarafların
haklarını ihlal ettiği iddiasıyla geçerliliğine itiraz etmektedir. Libya’nın Trablus
hükümeti (UMH) mutabakatı imzalamış ancak Libya parlamentosu (özellikle Tobruk
merkezli House of Representatives) mutabakatı onaylamamış ve bu yüzden iç hukuk
açısından bağlayıcı olmadığı görüşünü sürdürmektedir. Sonuç olarak, Türkiye-Libya
deniz yetki alanı anlaşması Türkiye açısından hukuken geçerli ve bağlayıcı, Libya
açısından iç hukuk yönünden tartışmalı ve uluslararası alanda ise eylemli ve siyasal
sonuçlar doğuran, ancak hukuksal meşruluğu çatışmalı bir belge niteliğindedir. Trablus’un
(Libya’nın BM tarafından tanınan UMH’i) imza koyduğu 2019 deniz yetki alanı
mutabakatı parlamento tarafından onaylanmamıştır. Bu nedenle Libya açısından iç
hukuksal onayı bulunmayan bir mutabakat niteliği taşımaktadır.
Suriye Yapısal
Fay Çizgisi: Suriye, Türkiye-İsrail
geriliminin en derin ve çözülmesi en zor başlıklarından biri olarak öne
çıkmaktadır. Türkiye’nin Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve merkezi devlet
yapısını savunan yaklaşımı, İsrail’in güvenlik gerekçeleriyle parçalı ve zayıf
bir Suriye tercihine dayalı siyasasıyla açık biçimde çatışmaktadır. Bu durum,
Suriye’yi yalnızca bir güvenlik sorunu değil, bölgesel düzenin niteliğine ilişkin
bir fay çizgisi durumuna getirmektedir. SDG/PYD’ye verilen destek ve radar-hava
savunma sistemleri gibi başlıklar bu coğrafyada gerilimin operasyonel düzeyde
de somutlaştığını göstermektedir.
Yunanistan ve
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile Çok Taraflılaşan Gerilim: Bulgular, Türkiye-İsrail geriliminin
Yunanistan ve GKRY üzerinden çok taraflı bir nitelik kazandığını ortaya
koymaktadır. İsrail’in bu aktörlerle geliştirdiği askeri ve stratejik iş
birlikleri, ikili gerilimi bölgesel bir yarışma alanına dönüştürmektedir. Bu
durum, gerilimin yalnızca Türkiye-İsrail çizgisinde yönetilmesini
zorlaştırmakta ve krizlerin denetimini daha karmaşık duruma getirmektedir.
Afrika Boynuzu ve
İkincil Ama Süreklilik Arz Eden Alan: Somali
ve Somaliland bağlamı, gerilimin daha düşük yoğunluklu ancak uzun vadeli ve
dolaylı bir boyutunu oluşturmaktadır. Türkiye’nin Somali’de devlet kurmaya ve
güvenlik kapasitesi oluşturmaya dayalı yaklaşımı ile İsrail’in Somaliland
üzerinden parçalı yapıların tanınmasına dayalı siyasası, bu bölgede örtük bir
karşıtlık üretmektedir. Bu alan, doğrudan çatışma olasılığı düşük olmakla
birlikte, gerilimin coğrafi olarak yayılma olasılığı göstermesi açısından
önemlidir. Türkiye-İsrail gerilimi en yoğun biçimde Doğu Akdeniz ve Libya
ekseninde enerji, deniz yetki alanları ve hava-deniz egemenliği başlıkları
üzerinden derinleşmektedir. Suriye, bu gerilimin yapısal fay çizgisini
oluştururken, Yunanistan-GKRY ve Afrika Boynuzu başlıkları gerilimi çok taraflı
ve coğrafi olarak yaygın bir nitelik kazandırmaktadır.
Araştırma Sorusu
4: Türkiye-İsrail arasındaki mevcut gerilim yönetilebilir nitelikte midir,
yoksa tırmanma eğilimi mi baskındır?
Bu çalışmada ortaya konan bulgular ve
önceki araştırma sorularına verilen yanıtlar birlikte değerlendirildiğinde,
Türkiye-İsrail arasındaki gerilimin kısa vadede yönetilebilir, ancak orta ve
uzun vadede tırmanmaya açık bir karakter sergilediği görülmektedir. Bu ikili
yapı, gerilimin doğasını anlamak açısından kritik önemdedir. Öncelikle
yönetilebilirlik boyutuna bakıldığında, her iki tarafın da doğrudan askeri
çatışmanın maliyetlerinin farkında olduğu açıktır. İsrail açısından Türkiye,
konvansiyonel kapasitesi, bölgesel erişimi ve diplomatik manevra alanı
nedeniyle doğrudan karşı karşıya gelinmesi riskli bir aktördür. Türkiye
açısından ise İsrail’in ileri teknolojiye dayalı hava gücü, istihbarat
kapasitesi ve ABD ile olan stratejik bağı doğrudan çatışmayı caydıran unsurlar
olarak öne çıkmaktadır. Bu karşılıklı farkındalık, tarafları eşik altı yarışma
içinde kalmaya zorlamaktadır. Bununla birlikte, gerilimin tırmanma eğilimini
besleyen yapısal etmenlerin sayısı ve ağırlığı göz ardı edilemeyecek
düzeydedir. Envanter çizelgesinde yüksek risk düzeyine sahip başlıkların büyük
çoğunluğunun yapısal kategoride yer alması, gerilimin kendiliğinden çözülme olasılığını
zayıflatmaktadır. Doğu Akdeniz enerji mimarisi, Türkiye’nin dışlanması, Libya-Türkiye
FIR çizgisi Suriye’nin geleceği ve hava gücü dengesi gibi başlıklar tarafların
geri adım atmasını zorlaştıran stratejik kazanım ya da kayıp alanlarıdır. Gerilimin
tırmanma gizil gücünü artıran bir diğer unsur, yarışmanın çok cepheli ve
coğrafi olarak dağınık bir biçimde sürdürülmesidir. Doğu Akdeniz, Libya ve
Suriye gibi alanlarda eş zamanlı yürüyen siyasalar, kriz anlarında yanlış
hesaplama riskini artırmaktadır. Özellikle hava alanı, radar sistemleri ve
deniz yetki alanları gibi teknik alanlar, düşük yoğunluklu gerilimlerin hızla askeri
boyut kazanabileceği duyarlı eşikler oluşturmaktadır. Buna karşılık, ABD etmeni
ve uluslararası sistemdeki genel denge arayışları, tırmanmayı tümüyle denetimsiz
bir çatışmaya dönüştürmemektedir. Ancak bu unsurların etkisi, yapısal
karşıtlığı ortadan kaldırmak yerine gerilimi donmuş fakat çözülmemiş bir durumda
tutmaktadır. Bu durum, yönetilebilirlik ile tırmanma eğiliminin aynı anda var
olmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla mevcut tablo, gerilimin bilinçli biçimde denetim
altında tutulduğu, ancak her yeni başlığın bu denetimi biraz daha zorlaştırdığı
bir sürece işaret etmektedir. Yönetilebilirlik, stratejik tercihlerden çok
karşılıklı zorunluluklara dayanmaktadır. Bu zorunluluklar zayıfladığında veya
üçüncü aktörlerin etkisi değiştiğinde, tırmanma eğilimi daha baskın duruma
gelebilecektir.
Türkiye-İsrail arasındaki mevcut
gerilim kısa vadede yönetilebilir nitelik taşımakla birlikte, yapısal derinliği
ve çok cepheli yarışmanın sürekliliği nedeniyle orta ve uzun vadede tırmanma
eğilimi baskın bir görünüm arz etmektedir.
Araştırma Sorusu
5: Türkiye-İsrail arasında askeri çatışma olasılığı neden %15’ten %25’e
yükseltilmiştir ve bu oran yeniden revize edilmeli midir?
Bu oranlar nicel modelleme ürünü değil
yapısal risk yoğunluğu, operasyonel ilişki noktalarının artışı ve dengeleyici
unsurların ağırlığına dayalı çözümleyici kestirimlerdir. Çalışmalarımın önceki
aşamalarında [2]
Türkiye-İsrail arasında doğrudan askeri çatışma olasılığı %15 olarak
değerlendirilmiş, daha sonra ortaya çıkan gelişmeler ışığında bu oran %25
düzeyine yükseltilmiştir. Stratejik karşıtlık envanteri ve güncel bulgular, bu
artışın rastlantısal ya da algısal değil, nesnel risk birikimine dayalı
olduğunu göstermektedir. Öncelikle %15’ten %25’e yükseliş, gerilimin niceliksel
artışından çok niteliksel dönüşümüne işaret etmektedir. Başlangıç aşamasında
gerilim büyük ölçüde diplomatik söylemler, dolaylı tavır almalar ve sınırlı askeri
ilişki alanlarıyla sınırlıyken, mevcut tabloda enerji mimarisi, hava alanı,
deniz yetki alanları ve üçüncü aktörler üzerinden eylemli güç ve egemenlik
alanlarına taşınmıştır. Bu dönüşüm, çatışma riskini düşük olasılık olmaktan
çıkarıp ciddi fakat sınırlı bir olasılık durumuna getirmiştir. Özellikle
Türkiye’nin Doğu Akdeniz enerji alanlarından dışlanması ve buna karşılık Libya-Türkiye
FIR çizgisi üzerinden hava-deniz sürekliliği kurma atılımı, gerilimi simgesel
düzeyden çıkararak stratejik eşiklere yaklaştırmıştır. Bu gelişmeler, yanlış
hesaplama, sınırlı askeri ilişki veya denetimsiz tırmanma riskini önceki döneme
kıyasla belirgin biçimde artırmıştır. Buna karşılık, mevcut veriler çatışma
olasılığının otomatik olarak daha yüksek bir yüzdeye çıkarılmasını henüz
zorunlu kılmamaktadır. ABD etmeni, tarafların doğrudan savaşın maliyetlerine ilişkin
farkındalığı ve çatışmanın gri alanlarda tutulmasına yönelik karşılıklı
tercihler, %25 düzeyinde bir üst sınır dengelemesi oluşturmaktadır. Ancak
çalışma, bu dengenin kırılgan olduğunu da ortaya koymaktadır. Aşağıdaki
koşulların gerçekleşmesi durumunda, çatışma olasılığının %30–35 bandına
yükseltilmesi çözümleyici olarak olanaklı kılacaktır: Doğu Akdeniz veya Libya
hava alansında doğrudan askeri ilişki, hava savunma veya radar sistemlerine
yönelik açık tehdit algısı, ABD’nin dengeleyici rolünün zayıflaması ve çok
taraflı bir krizin (GKRY-Yunanistan çizgisi) ikili gerilime eklemlenmesi. Bu
nedenle %25 oranı, durağan bir kestirim değil, mevcut koşullara bağlı bir denge
noktası olarak değerlendirilmelidir.
Türkiye-İsrail arasında askeri çatışma
olasılığı, gerilimin yapısal ve çok cepheli duruma gelmesi nedeniyle %15’ten
%25’e yükseltilmiştir. Mevcut koşullarda bu oran korunmakla birlikte, belirli
tetikleyici gelişmeler durumunda %30–35 bandına çıkma gizil gücü taşımaktadır.
ALT ARAŞTIRMA
SORULARI
İsrail’in
asimetrik üstünlük ve güçlü ulus-devletleri sınırlama temelli güvenlik
yaklaşımı ile Türkiye’nin merkezi devlet ve denge odaklı bölgesel yaklaşımı
hangi noktalarda çatışmaktadır?
İsrail’in güvenlik yaklaşımı,
bölgesinde kendisiyle askeri, demografik veya siyasal olarak yarışmaya
girebilecek güçlü ulus-devletlerin ortaya çıkmasını önlemeye dayanmaktadır. Bu
yaklaşım, asimetrik askeri üstünlüğün korunması, hava gücünde mutlak üstünlük
ve çevredeki devletlerin parçalı veya sınırlı kapasiteye sahip kalması
hedefleriyle örtüşmektedir. Türkiye ise tam tersine, merkezi devletlerin
varlığını, sınır bütünlüğünü ve bölgesel dengeyi esas alan bir güvenlik
anlayışı benimsemektedir. Bu nedenle İsrail’in zayıf, parçalı veya sürekli kriz
üreten çevre ülkelerden yana olan stratejisi ile Türkiye’nin kararlılık ve
egemenlik vurgusu doğrudan çatışmaktadır. Bu çatışma ideolojik değil, yapısal
ve stratejiktir.
Doğu Akdeniz,
Libya, Suriye ve Afrika Boynuzu’ndaki sürtüşmeler bağımsız krizler mi, yoksa
aynı stratejik karşıtlığın farklı görünümleri mi?
Bu çalışma, söz konusu sürtüşmelerin
birbirinden bağımsız krizler olmadığını, aksine aynı stratejik karşıtlığın
farklı coğrafi görünümleri olduğunu ortaya koymaktadır. Her dört alanda da
temel ayrım çizgisi aynıdır: Türkiye, egemenlik, denge ve merkezi otoriteyi
güçlendirmeye çalışmakta İsrail ise Türkiye’nin bölgesel erişimini sınırlayan,
onu çevreleyen ve dışlayan çok taraflı düzenekleri desteklemektedir. Dolayısıyla
coğrafyalar farklı olsa da stratejik mantık aynıdır. Bu durum, gerilimi geçici
olmaktan çıkarıp süreklilik arz eden bir karşıtlığa dönüştürmektedir.
Hava gücü,
savunma sistemleri ve askeri kapasite artışları çatışma riskini nasıl
etkilemektedir?
Hava gücü ve savunma sistemleri,
Türkiye-İsrail ilişkilerinde en duyarlı eşik alanlarını oluşturmaktadır.
İsrail’in Türkiye’nin F-35 edinmesine karşı çıkışı, salt teknik değil,
asimetrik üstünlüğün korunması kaygısından kaynaklanmaktadır. Türkiye açısından
ise radar sistemleri, hava savunması ve bölgesel erişim kapasitesi egemenlik ve
caydırıcılığın parçasıdır. Bu karşılıklı algı farkı, doğrudan çatışmayı zorunlu
kılmasa da yanlış hesaplama riskini artıran bir güvenlik ikilemi üretmektedir.
Yunanistan ve
GKRY ile geliştirilen iş birlikleri dengeleyici mi, tırmandırıcı mı?
Bu iş birlikleri dengeleyici olmaktan çok
tırmandırıcı bir rol oynamaktadır. Çünkü bu ittifaklar, Türkiye’yi dışlamaya
dayalı kapalı bir güvenlik ve enerji mimarisi üretmektedir. Yunanistan ve
GKRY’nin askeri güçlerini tırmandırması, İsrail’in hava ve füze sistemleriyle
bu alanlara girmesi, gerilimi yumuşatmamakta aksine Türkiye’yi daha sert karşı atılımlara
zorlayan bir güvenlik iklimi yaratmaktadır.
Libya neden
kritik bir kırılma alanıdır?
Libya, deniz yetki alanları, enerji
kaynakları ve askeri erişim açısından Doğu Akdeniz’in kilit kapısıdır. Türkiye-Libya
deniz yetki alanı ve FIR çizgisi anlaşmaları, Türkiye’ye hava-deniz sürekliliği
sağlamaktadır. İsrail açısından bu durum, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yalıtılmasını
hedefleyen stratejiyi boşa düşüren bir gelişme olarak algılanmaktadır. Bu
nedenle Libya, simgesel değil, jeostratejik bir kırılma noktasıdır.
Suriye ve SDG/PYD
sorunu neden risklidir?
Suriye alanında taraflar doğrudan
değil, dolaylı aktörler üzerinden hareket etmektedir. İsrail’in SDG/PYD’ye
verdiği destek, Türkiye tarafından ulusal güvenliğe yönelik dolaylı bir tehdit
olarak algılanmaktadır. Bu tür dolaylı siyasalar, çatışmayı görünürde sınırlı
tutsa da yanlış okuma ve sınırlı askeri ilişki riskini ciddi biçimde
artırmaktadır.
Yüksek risk
alanları doğrudan savaşı mı, yoksa uzun vadeli yarışmayı mı işaret ediyor?
Mevcut bulgular, yüksek risk
alanlarının doğrudan savaştan çok uzun vadeli, düşük yoğunluklu ve yönetilmesi
zor bir yarışma biçimine işaret ettiğini göstermektedir. Ancak bu yarışma
biçimi, ani krizlerde hızla tırmanabilecek kırılgan bir denge üretmektedir. Bu
nedenle risk düşük yoğunluklu ama sürekli birikimlidir.
Bu stratejik
karşıtlık yönetilebilir mi?
Bu soruya verilebilecek yanıt kısa
vadede evet, fakat orta ve uzun vadede giderek zorlaşmaktadır şeklinde
olmalıdır. Yönetilebilirlik, tarafların iyi niyetinden değil, karşılıklı
maliyet farkındalığından kaynaklanmaktadır. Yapısal etmenler çözülmediği
sürece, bu gerilim denetim altında tutulabilen ama kalıcı biçimde kırılgan bir
karakter taşımaya devam edecektir.
Genel olarak nitelendirmek gerekirse, Türkiye-İsrail
ilişkilerindeki gerilim, geçici krizlerin toplamı değil farklı coğrafyalarda oryaya
çıkan tek ve yapısal bir stratejik karşıtlığın ürünüdür.
İSRAİL AÇISINDAN
TÜRKİYE NEDEN SİSTEMSEL RİSK OLARAK GÖRÜLMEKTEDİR?
İsrail açısından Türkiye’nin bir
“tehdit” ya da “rakip” olmasının ötesinde “sistemsel risk” olarak
algılanmasının temel nedeni, Türkiye’nin İsrail’in bölgesel güvenlik ve düzen düşüncesini
tekil bir cephede değil, yapısal düzeyde zorlamasıdır. Bu algı, kısa vadeli
askeri hesaplardan çok bölgesel güç mimarisinin geleceğine ilişkin stratejik
kaygılara dayanmaktadır.
Asimetrik
Üstünlük Mantığının Aşınması
İsrail’in güvenlik öğretisi çevresinde
kendisiyle simetrik güç kapasitesine ulaşabilecek aktörlerin ortaya çıkmasını
engellemeye dayanır. Bu öğreti hava üstünlüğünün korunması, ileri teknolojiye
dayalı askeri kapasite ve rakiplerin bölgesel erişiminin sınırlanması üzerine
kuruludur. Türkiye ise nüfus, askeri kapasite, savunma sanayii ve coğrafi
erişim bakımından asimetrik üstünlük mantığını zorlayan nadir bölgesel
aktörlerden biridir. Türkiye’nin hava savunma sistemleri, deniz yetki alanları
üzerinden erişim kazanması ve Libya-Doğu Akdeniz çizgisinde kurduğu süreklilik,
İsrail’in uzun vadeli güç dengesini aşındıran unsurlar olarak görülmektedir. Bu
nedenle Türkiye, İsrail açısından “düşman” olmaktan çok dengeyi bozabilecek bir
sistem değişkeni olarak algılanmaktadır.
Güçlü Ulus-Devlet
Paradigmasına Meydan Okuma
İsrail’in bölgesel güvenlik yaklaşımı,
çevresinde zayıf, parçalı ya da sürekli kriz üreten siyasal yapıların
varlığını, kendi güvenliği açısından yönetilebilir bulmaktadır. Buna karşılık
Türkiye, Suriye, Libya ve Somali gibi alanlarda merkezi devlet yapılarının
güçlendirilmesini savunan bir çizgi izlemektedir. Bu yaklaşım, İsrail açısından
yalnızca taktik bir anlaşmazlık değil bölgesel düzenin doğasına ilişkin bir
meydan okuma anlamına gelmektedir. Güçlü ve bütünleşik devletlerin varlığı
İsrail’in hareket serbestisini daraltmakta ve önleyici güvenlik stratejisini
zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla Türkiye, İsrail için yalnızca bir aktör değil
bölgesel düzen seçeneği modelinin taşıyıcısı olarak görülmektedir.
Çok Cepheli ve
Süreklilik Arz Eden Coğrafi Erişim
Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Libya,
Suriye ve Afrika Boynuzu’nda eş zamanlı varlık göstermesi, İsrail açısından
coğrafi olarak dağınık ama stratejik olarak bağlantılı bir baskı alanı
oluşturmaktadır. Bu durum, İsrail’in tehdit algısını tek bir cephede yoğunlaştırmasını
zorlaştırmakta ve çok cepheli planlama zorunluluğu doğurmaktadır. Özellikle
Libya-Türkiye FIR hattı ve Doğu Akdeniz enerji-jeopolitik çizgisi İsrail’in
Türkiye’yi çevreleme veya dışlama stratejisinin sürdürülebilirliğini
sorgulatmaktadır. Türkiye’nin bölgesel erişimi, İsrail açısından “denetim
altında tutulabilir bir yarışma” sınırını aşan bir özellik taşımaktadır.
Hava Gücü ve
Caydırıcılık Alanında Eşik Yakınlaşması
İsrail’in Türkiye’nin F-35 programına
katılımına karşı çıkışı, salt bir silah sistemi sorunu değildir. Bu tutum,
Türkiye’nin hava gücü ve ağ-merkezli savaş kapasitesi bakımından eşik düzeye
yaklaşmasını engelleme amacını yansıtmaktadır. İsrail açısından Türkiye’nin
hava gücünde niteliksel sıçrama yapması, yalnızca askeri değil siyasal ve
psikolojik caydırıcılık dengesini de etkileyecektir. Bu nedenle Türkiye,
İsrail’in kırmızı çizgilerinin yakınına gelmiş bir aktör olarak
algılanmaktadır.
Türkiye’nin
Davranış Biçimi: Öngörülemezlik Değil, Bağımsızlık
İsrail açısından Türkiye’yi sistemsel
risk yapan unsurlardan biri de Türkiye’nin siyasalarının bağımsız ama kararlı
bir çizgi izlemesidir. Türkiye ne tamamen Batı eksenine bağlanmış ne de İsrail
açısından kolay yönlendirilebilir bir aktördür. Bu durum, İsrail’in alışık
olduğu asimetrik ve denetlenebilir rakip profilinden farklıdır. Türkiye,
krizleri tırmandırmadan ama geri adım atmadan yönetebilen bir aktör olarak
algılanmaktadır ki bu da onu İsrail için zorlayıcı bir muhatap durumuna
getirmektedir.
İsrail açısından Türkiye, doğrudan
askeri bir tehditten çok İsrail’in asimetrik üstünlük ve parçalı bölgesel düzen
üzerine kurulu güvenlik mimarisini zorlayan sistemsel bir risk olarak
algılanmaktadır.
ELDE EDİLEN
SONUÇLAR VE GENEL DEĞERLENDİRME
Bu çalışma, Türkiye-İsrail
ilişkilerinin son yıllarda yaşadığı gerilimi, tekil krizler veya geçici
diplomatik kopuşlar çerçevesinde değil, yapısal, çok boyutlu ve uzun vadeli bir
stratejik karşıtlık bağlamında ele almıştır. Elde edilen bulgular, iki ülke
arasındaki ilişkilerin klasik iniş-çıkış döngüsünün ötesine geçtiğini ve
bölgesel düzenin yeniden şekillenmesi sürecinde derin bir kırılma yaşandığını
göstermektedir.
Araştırmanın temel sonuçlarından biri,
Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimin ideolojik veya lider odaklı bir
anlaşmazlık olmaktan çok, farklı güvenlik ve bölgesel düzen düşüncelerinin
çatışmasından kaynaklandığıdır. İsrail’in asimetrik üstünlüğü koruma ve
çevresinde güçlü ulus-devletlerin ortaya çıkmasını sınırlama temelli güvenlik
yaklaşımı, Türkiye’nin merkezi devlet yapısını, egemenlik vurgusunu ve bölgesel
dengeyi önceleyen stratejisiyle yapısal olarak uyumsuzdur. Bu uyumsuzluk,
taraflar arasında kalıcı bir yarışma zeminini beslemektedir.
Çalışmada incelenen Doğu Akdeniz,
Libya, Suriye ve Afrika Boynuzu gibi coğrafyalarda ortaya çıkan sürtüşmelerin,
birbirinden kopuk krizler olmadığı, aksine aynı stratejik karşıtlığın farklı coğrafi
ve yersel yansımaları olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Özellikle Doğu Akdeniz
enerji mimarisi ve Türkiye’nin bu mimariden dışlanmasına yönelik girişimler,
Libya-Türkiye deniz yetki alanları ve FIR çizgisi anlaşmalarıyla doğrudan
bağlantılıdır. Bu durum, Türkiye’nin hava-deniz sürekliliğini kurma çabasını,
İsrail açısından stratejik bir meydan okuma durumuna getirmiştir.
Hava gücü, savunma sistemleri ve askeri
kapasite artışları üzerinden şekillenen karşılıklı tehdit algıları,
ilişkilerdeki kırılganlığı daha da artırmaktadır. İsrail’in Türkiye’nin F-35
programına katılımına karşı çıkışı ve hava üstünlüğünü mutlak biçimde koruma
isteği Türkiye açısından egemenlik, caydırıcılık ve bölgesel erişim
kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir. Bu alanlardaki gerilim, doğrudan çatışmayı
zorunlu kılmasa da yanlış hesaplama ve denetimsiz tırmanma riskini belirgin
biçimde yükseltmektedir.
Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum
Yönetimi ile geliştirilen askeri ve enerji temelli iş birlikleri, çalışmanın
ulaştığı bir diğer önemli bulgudur. Bu iş birliklerinin dengeleyici olmaktan çok
tırmandırıcı bir etki yarattığı ve Türkiye’yi dışlayan kapalı bir bölgesel
düzenin kurulmasına hizmet ettiği saptanmıştır. Bu durum, Türkiye-İsrail
gerilimini ikili düzeyin ötesine taşıyarak çok taraflı ve daha karmaşık bir duruma
getirmektedir.
Suriye alanında SDG/PYD üzerinden
yürütülen dolaylı siyasalar ise, gerilimin en riskli boyutlarından birini
oluşturmaktadır. Tarafların doğrudan çatışmadan kaçınarak vekil aktörler
üzerinden hareket etmesi kısa vadede çatışmayı sınırlı tutsa da uzun vadede
yanlış okuma ve sınırlı askeri ilişki olasılığını artıran bir güvenlik açığı
yaratmaktadır.
Bu bulgular ışığında, Türkiye-İsrail
ilişkilerinde saptanan yüksek risk alanlarının, doğrudan ve kaçınılmaz bir askeri
çatışmayı işaret etmediği, ancak uzun vadeli, düşük yoğunluklu ve yönetilmesi
zor bir stratejik yarışma biçimini beslediği sonucuna varılmıştır. Çatışma
olasılığının %15’ten %25’e yükseltilmesi, bu risk birikiminin niceliksel değil,
niteliksel bir dönüşüm geçirdiğini göstermektedir. Mevcut koşullarda bu oranın
korunması olanaklı olmakla birlikte, belirli tetikleyici gelişmeler durumunda
%30–35 bandına çıkma olasılığı bulunmaktadır.
Genel olarak değerlendirildiğinde,
Türkiye-İsrail arasındaki mevcut stratejik karşıtlık kısa vadede karşılıklı
maliyet farkındalığı sayesinde yönetilebilir görünmektedir. Ancak yapısal etmenlerin
derinliği, çok cepheli yarışmanın sürekliliği ve bölgesel düzenin yeniden
şekillenme süreci, bu gerilimi giderek daha kırılgan bir yapmaktadır. Bu
nedenle ilişkilerin geleceği, krizlerin geçici olarak bastırılmasından çok,
tarafların bölgesel düzen anlayışlarında köklü bir uyum sağlanıp
sağlanamayacağına bağlı olacaktır.
Bu çalışma, Türkiye-İsrail
ilişkilerinde yaşanan dönüşümün geçici bir dönemsel gerilim değil, bölgesel güç
dengeleri ve güvenlik mimarisi açısından kalıcı sonuçlar doğurabilecek bir
yapısal kırılma olduğunu ortaya koyarak hem akademik yazına hem de siyasa
yapıcılara çözümleyici bir çerçeve sunmayı amaçlamaktadır.
SİYASAL
ÇIKARIMLAR VE SENARYO ÇÖZÜMLEMELERİ (2026-2030)
Bu çalışmada ortaya konan bulgular,
Türkiye-İsrail ilişkilerindeki gerilimin geçici diplomatik krizlerin ötesine
geçtiğini ve orta vadede bölgesel güvenlik mimarisini etkileyecek sonuçlar
üretme gizil gücü taşıdığını göstermektedir. Bu bölümde, 2026-2030 dönemi için
olası gelişmeler üç temel senaryo çerçevesinde ele alınmakta ve her senaryoya
ilişkin siyasal çıkarımlar değerlendirilmektedir.
Senaryo 1:
Yönetilebilir Yarışmanın Kurumsallaşması (Düşük-Orta Risk Senaryosu)
Bu senaryoda, Türkiye ile İsrail
arasındaki stratejik karşıtlık devam etmekle birlikte, taraflar gerilimi
bilinçli biçimde eşik altında tutmayı sürdürmektedir. Doğu Akdeniz, Libya ve
Suriye gibi alanlarda karşılıklı atılımlar devam eder ancak doğrudan askeri ilişkilerden
kaçınılır. ABD’nin dengeleyici rolü ve uluslararası sistemdeki genel kararlılık
arayışı tırmanmayı sınırlayan başlıca etmenler olmaya devam eder.
Siyasal
çıkarımlar:
Türkiye
açısından caydırıcılığı artıran ancak doğrudan çatışma çağrışımı yapmayan
kapasite yatırımları (hava savunması, deniz farkındalığı) öncelik kazanır.
İsrail,
Türkiye’yi tümüyle dışlayan düzenekler yerine, sınırlı ilişki ve dolaylı
iletişim kanallarını açık tutar.
Bölgesel
gerilim “normalleşmiş bir yarışma” biçimine evrilir.
Bu senaryo, kısa vadede en olası
görünüm olmakla birlikte kırılgan bir dengeye dayanmaktadır.
Senaryo 2: Gri
Alan Yarışmasının Sertleşmesi (Orta-Yüksek Risk Senaryosu)
Bu senaryoda, taraflar arasındaki
gerilim yeni başlıklar üzerinden yoğunlaşır. Libya hava alanı, Doğu Akdeniz’de
enerji arama etkinlikleri, Suriye’de vekil aktörler ve hava savunma sistemleri,
yarışmanın daha görünür ve sert duruma geldiği alanlar olur. Yanlış hesaplama
riski belirgin biçimde artar.
Siyasal
çıkarımlar:
Türkiye’nin
Libya ve Doğu Akdeniz’de askeri ve teknik varlığı daha kalıcı duruma gelir.
İsrail,
Yunanistan ve GKRY ile askeri bütünleşme derinleşir.
Çatışma
olasılığı %30–35 bandına yükselir ancak yine de doğrudan savaştan kaçınılır.
Bu senaryo, mevcut eğilimlerin devamı durumunda
en olası orta vadeli görünüm olarak değerlendirilebilir.
Senaryo 3:
Sınırlı Askeri İlişki ve Kriz Tırmanması (Yüksek Risk Senaryosu)
Bu senaryoda, hava alanı, radar
sistemleri veya deniz yetki alanlarında yaşanacak sınırlı bir olay, hızlı bir
kriz tırmanmasına yol açar. Taraflar doğrudan geniş çaplı bir savaşa girmese de
sınırlı askeri ilişki yaşanır. Uluslararası aktörler devreye girerek tırmanmayı
durdurur.
Siyasal
çıkarımlar:
Bölgesel
güvenlik mimarisi ciddi biçimde sarsılır.
Türkiye-İsrail
ilişkileri uzun süreli bir donmuş çatışma durumuna gelir.
ABD
ve AB’nin krize müdahil olma zorunluluğu artar.
Bu senaryo düşük olasılıklı olmakla
birlikte en yüksek maliyetli seçenektir.
Genel Siyasal
Çıkarımlar
Türkiye-İsrail
gerilimi, artık kriz yönetimiyle değil yapısal yarışma yönetimi ile ele
alınmalıdır.
Doğu
Akdeniz ve Libya, önümüzdeki dönemde çatışma riskinin en yüksek olduğu alanlar
olmaya devam edecektir.
Hava
gücü ve savunma sistemleri alanında saydamlık ve kriz iletişim mekanizmalarının
yokluğu tırmanma riskini artırmaktadır.
Üçüncü
aktörler (Yunanistan, GKRY, ABD, AB) gerilimi dengelemekten çok
karmaşıklaştıran bir rol oynamaktadır.
Türkiye
açısından merkezi devletleri ve egemenliği savunan yaklaşım, İsrail açısından
ise asimetrik üstünlüğü koruma stratejisi değişmediği sürece yapısal
karşıtlığın sona ermesi beklenmemelidir.
Bu araştırmanın stratejik
son cümlesi 2026-2030 döneminde Türkiye-İsrail ilişkileri, barış ve savaş ikileminden
çok sürekli gerilim, sınırlı ilişki ve kırılgan denge ekseninde şekillenecek ve
bölgesel düzenin geleceği bu yarışmanın nasıl yönetileceğine bağlı olacaktır.
KAYNAKÇA
Alterman, J. B., ve Tagliapietra, S.
(2021). Energy and geopolitics in the Eastern Mediterranean. CSIS / Bruegel.
Ayoob, M. (1995). The Third World
security predicament: State making, regional conflict, and the international
system. Lynne Rienner.
Buzan, B., ve Wæver, O. (2003).
Regions and powers: The structure of international security. Cambridge
University Press. https://doi.org/10.1017/CBO9780511491252
Cumhuriyet. (2025 204 Aralık). Netanyahu’dan
Türkiye’ye F-35 Mesajı: ‘Engellemek için çalışacağız’. https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/netanyahu-dan-turkiye-ye-f-35-mesaji-engellemek-icin-calisacagiz-2464287
European Parliament. (2020). The
Turkey–Libya memorandum of understanding and its implications. European
Parliamentary Research Service.
Gerges, F. A. (2018). Making the Arab
world: Nasser, Qutb, and the clash that shaped the Middle East. Princeton
University Press.
Inbar, E. (2017). Israel’s national
security: Issues and challenges since the Yom Kippur War. Middle East Review of
International Affairs, 21(1), 1–15.
Karakaya, İskender. (2023). Soğuk
Savaş Sonrası Türkiye-İsrail İlişkileri. Manas Journal of Social Studies. Link:
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3262290)
Kardaş, Ş. (2020). Turkey and the
Eastern Mediterranean crisis: Strategic recalibration or regional rivalry?
Turkish Studies, 21(6), 957–979. https://doi.org/10.1080/14683849.2020.1820720
Koğ, Yusuf. (2021). Turkey-Israel
Relations (1990–2000). KARE. https://dergipark.org.tr/tr/pub/kare/article/962972)
Kolat, Şefik. (2006). İkibinli
Yıllarda Türkiye-İsrail İlişkileri. Sakarya Üniversitesi. https://hdl.handle.net/20.500.12619/92768
Küçük, Enes. (2023). Türkiye’deki
Kaynaklar Temelinde İsrail’in Kuruluşundan 2000’li Yıllara Türkiye-İsrail
Eğitim ve Kültür İlişkileri. Akademik Yaklaşımlar Dergisi.https://dergipark.org.tr/tr/pub/ayd)
Küçükkaya, Özlem. (2013). İsrail’in
Özür Dilemesi Sonrası Türkiye-İsrail İlişkileri. METU Açık Arşiv. https://open.metu.edu.tr/handle/11511/71809
Mazarr, M. J. (2015). Mastering the
gray zone. RAND Corporation.
Morgan, F. E., et al. (2019). The
future of warfare in the gray zone. RAND Corporation.
Öztürk, Recep. (2004). Batı Faktörünün
Etkisinde Türkiye-İsrail İlişkilerinin Siyasası. https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezDetay.jsp?id=QM7rf66LbOAr0kXElhF1tw&no=wZ4a7tiX3YDT2MdMqsygvQ
Phillips, C. (2020). The battle for
Syria: International rivalry in the new Middle East. Yale University Press.
Tabler, A. (2021). Syria, non-state
actors and regional security dynamics. Middle East Policy, 28(2), 45–60. https://doi.org/10.1111/mepo.12532
Talmon, S. (2020). The Turkey–Libya
maritime delimitation agreement: An illegal deal. German Law Journal, 21(2),
341–354. https://doi.org/10.1017/glj.2020.25
United Nations. (2020). Deposit of the
memorandum of understanding between Turkey and Libya. UN Treaty Series.
Zoubir, Y. H. (2021). Libya in the new
geopolitics of the Mediterranean. Mediterranean Politics, 26(3), 341–359. https://doi.org/10.1080/13629395.2020.1833169
[1] Nitekim,
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Türkiye’nin F-35 savaş uçağı edinme
girişimlerine üstü kapalı şekilde karşı çıkmıştır. Netanyahu, İsrail’in
bölgedeki hava üstünlüğünü korumak için bu uçaklara “sahip olmaması gereken”
aktörlerin engelleneceğini söylemiştir.
[2] Yazar
tarafından kaleme alınan Suriye başlıklı kitap.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder