Siyasal Tutukluluk ve Yargı Yoluyla
Siyaset: Kavramsal Bir Çerçeve ve Türkiye Bağlamı
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma,
siyasal tutukluluk olgusunu bireysel yargısal hatalar ya da olağan dışı hukuk
ihlalleri çerçevesinde değil, çağdaş siyasal rejimlerin işleyişi içinde ortaya
çıkan yapısal uygulama biçemi olarak ele almaktadır. Karşılaştırmalı siyaset
yazını, uluslararası insan hakları hukuku ve Türkiye bağlamındaki uygulamalar
birlikte değerlendirilerek, siyasal tutukluluğun hukukun askıya alınmasından çok,
hukuksal araçların siyasal amaçlar doğrultusunda sistemli biçimde
kullanılmasının bir sonucu olduğu ileri sürülmektedir. Çalışma, Birleşmiş
Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu (WGAD) ile Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’nin (AİHM) içtihatlarını merkeze alarak, tutuklamanın hukuksal biçimi
ile gerçek amacı arasındaki ayrımı incelemektedir. Türkiye örneği üzerinden
yapılan değerlendirme, seçici hedefleme, muğlak suç isnatları, uzun tutukluluk
süreleri ve yargı bağımsızlığına ilişkin yapısal sorunların, siyasal
tutukluluğun kurumsallaşmasına zemin hazırladığını ortaya koymaktadır. Sonuç olarak
çalışma, siyasal tutukluluğun yalnızca bireysel hak ihlallerinin değil,
demokratik siyasal yarışmayı ve hukukun üstünlüğünü zedeleyen rejimsel bir
sorunun göstergesi olduğunu savunmaktadır.
Anahtar
Kelimeler: Siyasal
tutukluluk; keyfi tutuklama; yargı yoluyla siyaset; AİHM; WGAD; hukukun
araçsallaşması; rekabetçi otoriterlik; Türkiye
Abstract
This article examines political detention not as a
collection of individual judicial errors or exceptional violations of law, but
as a structural practice embedded in the functioning of contemporary political
regimes. Drawing on comparative politics, international human rights law, and
the Turkish context, the study argues that political detention emerges less
from the suspension of law than from the systematic instrumentalization of
legal mechanisms for political purposes. Focusing on the jurisprudence of the
European Court of Human Rights (ECtHR) and the opinions of the UN Working Group
on Arbitrary Detention (WGAD), the article analyzes the distinction between the
formal legal justification of detention and its underlying political
objectives. The assessment of the Turkish case reveals that selective
targeting, vague criminal accusations, prolonged pre-trial detention, and
structural weaknesses in judicial independence contribute to the
institutionalization of political detention. The study concludes that political
detention should be understood not merely as an individual human rights
violation, but as a regime-level phenomenon that undermines democratic
political competition and the rule of law.
Keywords: Political
detention; arbitrary detention; judicialization of politics; ECtHR; WGAD;
instrumentalization of law; competitive authoritarianism; Turkey
GİRİŞ
Siyasal tutukluluk, çağdaş
siyasal rejimlerin en tartışmalı ancak en az açık biçimde adlandırılan
olgularından biridir. Özellikle otoriterleşme eğilimleri gösteren ya da yarışmacı
otoriter olarak tanımlanan rejimlerde, siyasal muhalefetin bastırılması artık
yalnızca açık yasaklar veya kaba zor yoluyla değil, hukuksal araçların sistemli
biçimde kullanılması üzerinden gerçekleşmektedir. Bu bağlamda tutuklama, klasik
ceza hukuku mantığından koparak, siyasal alanın sınırlandırılmasına hizmet eden
bir yönetsel ve siyasal denetim mekanizmasına dönüşmektedir. Uluslararası hukuk
ve siyaset bilimi yazını, “siyasal tutuklu” kavramını doğrudan tanımlamaktan
bilinçli olarak kaçınmakla birlikte, bu olguyu keyfi tutuklama, yargısal taciz
ve hukukun araçsallaşması gibi kavramlar üzerinden ele almaktadır. “Birleşmiş
Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu”nun (WGAD) kararları ile “Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi” (AİHM) içtihadı, tutuklamanın görünürde hukuka uygun
olması ile gerçek amacının siyasal olması arasındaki ayrımı özellikle
vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, siyasal tutukluluğu bir suç tipinden çok, yargı
süreçlerinin siyasal amaçlarla kullanılmasıyla ortaya çıkan yapısal bir sorun
olarak ele almayı olanaklı kılmaktadır.
Türkiye’de
son yıllarda tutuklama uygulamaları, özellikle siyasal muhalefet aktörleri,
seçilmişler, gazeteciler, akademisyenler ve insan hakları savunucuları
bakımından, hukuksal olağan dışılık olmaktan çıkarak kalıcı bir siyasal araç
niteliği kazanmıştır. Uzun tutukluluk süreleri, zayıf ya da soyut gerekçelere
dayanan kararlar ve uluslararası yargı organlarının bağlayıcı nitelikteki
kararlarına karşın tahliyelerin gerçekleşmemesi, bu olgunun bireysel yargısal
hatalarla açıklanamayacağını göstermektedir. Buna karşın “siyasal tutukluluk”
kavramının kamusal ve siyasal söylemde sınırlı biçimde kullanılması, sorunun
yapısal boyutlarının görünmez kalmasına yol açmaktadır.
Bu çalışma,
siyasal tutukluluğu normatif bir suçlama ya da siyasal bir etiketleme olarak
değil, karşılaştırmalı siyaset ve uluslararası hukuk yazını ışığında çözümlenmesi
gereken kurumsal bir olgu olarak ele almaktadır. Amaç, siyasal tutukluluğun
hangi koşullarda ortaya çıktığını, hangi mekanizmalar aracılığıyla
sürdürüldüğünü ve bu uygulamanın siyasal rejimlerin işleyişi açısından ne
anlama geldiğini ortaya koymaktır. Bu çerçevede makale, öncelikle siyasal
tutukluluk kavramının uluslararası yazındaki yerini tartışmakta, ardından
Türkiye deneyimini bu kavramsal ve kuramsal bağlam içinde değerlendirmektedir.
Amaç ve
Hedefler
Bu
çalışmanın temel amacı, siyasal tutukluluk olgusunu normatif bir suçlama ya da
siyasal bir etiketleme olarak değil, çağdaş siyasal rejimlerin işleyişi içinde
ortaya çıkan kurumsal ve yapısal bir uygulama olarak çözümlemektir. Bu bağlamda
makale, tutuklama kararlarının hukuksal görünüm ile siyasal işlev arasındaki
gerilim üzerinden nasıl bir siyasal denetim mekanizmasına dönüşebildiğini
ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışma, özellikle siyasal tutukluluğun bireysel
yargısal hatalardan çok, belirli rejim tiplerine özgü sistemli bir uygulama
olarak nasıl kurumsallaştığını anlamaya odaklanmaktadır.
Bu genel
amaç doğrultusunda çalışmanın özgül hedefleri dört başlık altında
toplanmaktadır. İlk olarak, siyasal tutukluluk kavramının uluslararası hukuk ve
karşılaştırmalı siyaset yazınındaki dolaylı tanımlarını ve ölçütlerini sistemli
biçimde incelemek hedeflenmektedir. WAGD kararları ile AİHM içtihadı başta
olmak üzere, uluslararası mekanizmaların siyasal amaçlı tutuklamaları hangi ölçütler
üzerinden değerlendirdiği ortaya konulacaktır. Bu sayede siyasal tutukluluğun, hukuksal
olarak tanımsız olsa dahi belirlenebilir bir olgu olduğu gösterilecektir.
İkinci
olarak çalışma, siyasal tutukluluğu yarışmacı otoriterlik, hukukun
araçsallaşması ve yargı yoluyla siyaset gibi kuramsal yaklaşımlar çerçevesinde
konumlandırmayı hedeflemektedir. Bu doğrultuda, siyasal tutukluluğun açık baskı
biçimlerinden farklı olarak, hukuksal biçimler korunarak siyasal alanın
daraltılmasına hizmet eden bir rejim tekniği olduğu savı tartışılacaktır.
Böylece tutuklamanın yalnızca yargısal bir önlem değil, aynı zamanda siyasal
bir yönetişim aracı olarak işlev gördüğü gösterilecektir.
Üçüncü
hedef, Türkiye deneyimini bu kavramsal ve kuramsal çerçeve içinde ele alarak,
siyasal tutukluluğun güncel siyasal uygulamalar içindeki görünümünü çözümlemektir.
Çalışma, seçilmişler, siyasal aktörler, gazeteciler, akademisyenler ve insan
hakları savunucularına yönelik tutuklama uygulamalarını, bireysel dosyaların
ötesine geçerek yapısal eğilimler düzeyinde değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu
yaklaşım, Türkiye’de siyasal tutukluluğun olağan dışılığı bir uygulama mı yoksa
rejimin süreklilik arz eden bir unsuru mu olduğu sorusuna çözümleyici bir yanıt
üretmeyi hedeflemektedir.
Son olarak
çalışma, siyasal tutukluluk olgusunun demokratik siyasal yarışma, hukukun
üstünlüğü ve temel hak ve özgürlükler üzerindeki etkilerini tartışmayı
amaçlamaktadır. Bu çerçevede makale, siyasal tutukluluğun yalnızca tutuklanan
bireyleri değil, daha geniş anlamda siyasal alanın tamamını etkileyen caydırıcı
ve toplumu disiplin altına alıcı bir işlev gördüğünü ortaya koymayı
hedeflemektedir. Böylece siyasal tutukluluk, bireysel mağduriyetler üzerinden
değil, siyasal rejimin niteliği ve işleyişi açısından değerlendirilmesi gereken
yapısal bir sorun olarak ele alınmaktadır.
Araştırma
Soruları
Bu çalışma,
siyasal tutukluluk olgusunu çağdaş siyasal rejimler bağlamında kurumsal ve
yapısal bir uygulamak olarak ele alırken, aşağıdaki temel ve alt araştırma
sorularına yanıt aramaktadır:
Temel
Araştırma Sorusu: Siyasal
tutukluluk, çağdaş yarışmacı otoriter rejimlerde hangi kurumsal ve siyasal
mekanizmalar aracılığıyla ortaya çıkmakta ve sürdürülmektedir? Bu temel soru,
tutuklamanın bireysel yargısal kararların ötesinde, rejim işleyişinin bir
parçası durumuna nasıl geldiğini anlamayı amaçlamaktadır.
Alt
Araştırma Soruları:
Uluslararası hukuk ve karşılaştırmalı siyaset yazını, siyasal
nedenlere dayalı tutuklamaları hangi ölçütler ve kavramsal çerçeveler üzerinden
tanımlamaktadır? (WGAD kategorileri, AİHM Madde 18 içtihadı ve “hukukun
araçsallaşması” yaklaşımları bu sorunun merkezindedir.)
Siyasal tutukluluk ile keyfi tutuklama, yargısal taciz ve yargısal
darbe (lawfare) kavramları arasındaki ilişki nasıl kurulabilir? Bu soru,
kavramsal sınırların ve örtüşmelerin netleştirilmesini amaçlamaktadır.
Türkiye’de siyasal tutukluluk uygulamaları hangi aktör
gruplarını hedef almakta ve bu hedefleme hangi siyasal işlevleri yerine
getirmektedir? (Seçilmişler, siyasal muhalefet aktörleri, gazeteciler,
akademisyenler ve sivil toplum temsilcileri bağlamında.)
Tutuklamanın hukuksal gerekçeleri ile siyasal bağlamı
arasındaki uyumsuzluk, Türkiye’de yargı yoluyla siyasetin bir aracı olarak
nasıl görünür hale gelmektedir? Siyasal tutukluluk uygulamaları, demokratik
siyasal yarışma, ifade özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü üzerinde ne tür yapısal
etkiler yaratmaktadır?
Bu araştırma
soruları, bireysel dava dosyalarının hukuksal doğruluğunu tartışmayı değil;
tutuklama uygulamalarının siyasal rejimlerin işleyişi içindeki yerini ve
işlevini çözümlemeyi hedeflemektedir.
Araştırma
Yöntemi
Bu çalışma,
nitel araştırma yaklaşımına dayalı, karşılaştırmalı ve belge çözümlemesi
temelli bir yöntem izlemektedir. Siyasal tutukluluk olgusu, nicel ölçümlerle
tam olarak yakalanamayacak ölçüde bağlamsal ve kurumsal bir nitelik
taşıdığından, çalışma betimleyici ve açıklayıcı bir çözümleyici tasarım
benimsemektedir. Araştırma, bireysel dava dosyalarının ayrıntılı hukuksal
incelemesini değil, tutuklama uygulamalarının siyasal rejimlerin işleyişi
içindeki yapısal konumunu anlamayı amaçlamaktadır.
Çalışmanın
birinci aşamasında, siyasal tutukluluk kavramı uluslararası hukuk ve
karşılaştırmalı siyaset yazını ışığında kavramsal olarak çözümlenmektedir. Bu
kapsamda WGAD görüş ve kararları, AİHM ve özellikle AİHS’nin 5. ve 18.
maddelerine ilişkin içtihadı ile yarışmacı otoriterlik, hukukun araçsallaşması
ve yargı yoluyla siyaset yazını sistemli biçimde incelenmektedir. Bu inceleme,
siyasal tutukluluğun çözümleyici ölçütlerinin oluşturulmasına temel oluşturmaktadır.
İkinci
aşamada, oluşturulan kavramsal çerçeve Türkiye bağlamına uygulanmaktadır. Bu
doğrultuda, Türkiye’de siyasal tutukluluk tartışmalarında sıklıkla atıf yapılan
ulusal ve uluslararası yargı kararları, insan hakları örgütlerinin raporları,
resmi mevzuat metinleri ve güvenilir ikincil kaynaklar nitel belge çözümlemesi
yöntemiyle değerlendirilmiştir. Çözümleme, bireysel örneklerin doğruluğunu
kanıtlama amacından çok, tutuklama uygulamalarında ortaya çıkan ortak
örüntüleri ve yapısal eğilimleri ortaya koymaya odaklanmaktadır.
Çalışmada
ayrıca sınırlı ölçüde karşılaştırmalı yöntemden yararlanılmaktadır. Türkiye
deneyimi, benzer siyasal rejim özellikleri gösteren ülkelerdeki tutuklama uygulamalarıyla
doğrudan örnek olay karşılaştırması yapılmaksızın, kuramsal benzerlikler ve
ayrışmalar düzeyinde ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, Türkiye’nin ne tümüyle olağan
dışılığı ne de evrensel bir örnek olduğu varsayımına dayanmakta ve siyasal
tutukluluğun rejim tipleriyle ilişkisini açıklamayı amaçlamaktadır.
Araştırmanın
yöntemsel sınırları bilinçli biçimde belirlenmiştir. Çalışma, bireysel dava
dosyalarının hukuksal içeriğini ayrıntılı olarak değerlendirmemekte ve suçun
maddi unsurlarına ilişkin yargılarda bulunmamaktadır. Bunun yerine tutuklama
kararlarının siyasal bağlamı, sürekliliği ve kurumsal işlevi çözümlenmektedir.
Bu yöntemsel tercih, çalışmanın normatif değil çözümleyici bir çerçevede
kalmasını sağlamayı hedeflemektedir.
KAVRAMSAL
VE KURAMSAL ÇERÇEVE
Tanımlamalar
Siyasal
tutukluluk kavramı, uluslararası hukukta açık ve tekil bir tanıma sahip
olmamakla birlikte, karşılaştırmalı siyaset ve insan hakları yazınında belirli
ölçütler üzerinden çözümleyici olarak ele alınmaktadır. Bu kavram, bireyin
işlediği iddia edilen eylemden çok, siyasal kimliği, düşünceleri ya da kamusal
konumu nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakılması durumunu ifade etmektedir.
Ancak çağdaş rejimlerde siyasal tutukluluk, çoğu zaman açık bir siyasal suç
isnadıyla değil, ceza hukuku ve usul hükümlerinin görünürde tarafsız biçimde
uygulanması yoluyla ortaya çıkmaktadır.
Bu nedenle
siyasal tutukluluk, klasik anlamda “siyasal suç” kategorisiyle özdeş değildir.
Aksine, hukuksal biçimlerin korunması sayesinde tutuklamanın siyasal
niteliğinin örtüldüğü, dolaylı ve yapısal bir uygulamaya işaret etmektedir. Bu
bağlamda siyasal tutukluluk, hukukun askıya alınmasından çok, hukukun siyasal
amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmasıyla ilişkilidir.
Uluslararası
yazında siyasal tutukluluk olgusunu açıklamak için sıklıkla kullanılan
kavramlardan biri keyfi tutuklamadır (arbitrary detention). WGAD’a göre
bir tutuklama, hukuksal bir dayanağa sahip olsa dahi, kişinin temel hak ve
özgürlüklerini kullanması nedeniyle gerçekleştirilmişse ya da adil yargılanma
güvenceleri ciddi biçimde ihlal edilmişse keyfi nitelik taşımaktadır. Bu
yaklaşım, tutuklamanın hukuksal formu ile gerçek amacı arasındaki ayrımı
vurgulaması bakımından siyasal tutukluluğun çözümleyici temelini
oluşturmaktadır. Siyasal
tutukluluk, yarışmacı otoriter rejimlerde hukukun askıya alınmasından çok,
hukuksal araçların siyasal amaçlar doğrultusunda sistemli biçimde
kullanılmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır (Levitsky & Way, 2010;
Scheppele, 2018).
Bir diğer
ilişkili kavram yargısal taciz (judicial harassment) olup, özellikle
muhalif aktörlerin sürekli soruşturma, dava ve tutuklama tehdidi altında
tutulmasını ifade etmektedir. Yargısal taciz, her bir hukuksal işlemin tekil
olarak meşru görünmesine karşın, bütüncül olarak değerlendirildiğinde siyasal
katılımı caydırıcı bir işlev gördüğü durumları tanımlamaktadır. Bu çerçevede
siyasal tutukluluk, yargısal tacizin en ağır ve görünür biçimlerinden biri
olarak değerlendirilebilir.
Karşılaştırmalı
siyaset yazınında öne çıkan bir başka kavram ise yargısal darbedir (lawfare).
Lawfare, hukukun siyasal rakipleri
etkisizleştirmek, itibarsızlaştırmak ya da siyasal alanın dışına itmek amacıyla
sistemli biçimde kullanılması anlamına gelmektedir. Bu yaklaşımda tutuklama,
cezalandırma amacıyla değil, siyasal yarışmayı yeniden düzenlemek ve muhalefeti
disiplin altına almak için başvurulan bir araç olarak işlev görmektedir.
Siyasal tutukluluk, lawfare stratejisinin merkezi bileşenlerinden biri olarak
ortaya çıkmaktadır.
Son olarak
otoriter yasallık (autocratic legalism) kavramı, siyasal tutukluluğun
kuramsal olarak konumlandırılmasında önemli bir çerçeve sunmaktadır. Bu
yaklaşım, otoriter eğilimli rejimlerin hukuku askıya almak yerine, hukuksal
biçimleri koruyarak siyasal iktidarlarını pekiştirdiklerini ileri sürmektedir.
Tutuklama kararları bu bağlamda, hukuka aykırılıktan çok, hukukun siyasal
amaçlara uygun biçimde yorumlanmasının sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu
tanımlamalar ışığında siyasal tutukluluk, ne yalnızca bireysel mağduriyetlerle
açıklanabilecek bir yargısal sorun ne de olağanüstü dönemlere özgü geçici bir
uygulama olarak ele alınabilir. Aksine siyasal tutukluluk, belirli rejim
tiplerinde siyasal yarışmanın sınırlarını çizen, caydırıcı ve disiplin altına
alıcı bir yönetişim aracı olarak işlev görmektedir.
Kuramsal
Yaklaşımlar ve Rejim Tipleri
Siyasal
tutukluluk olgusunun anlaşılabilmesi, yalnızca bireysel hak ihlalleri ya da
yargı uygulamaları düzeyinde değil, bu uygulamaların içinde yer aldığı siyasal
rejimlerin yapısal özellikleri dikkate alınarak olanaklıdır. Bu bağlamda
karşılaştırmalı siyaset yazını, siyasal tutukluluğu açıklamak için özellikle yarışmacı
otoriterlik, hukukun araçsallaşması ve otoriter yasallık gibi kuramsal
yaklaşımlara başvurmaktadır. Bu yaklaşımlar, siyasal tutuklamayı rejim dışı bir
sapma olarak değil, rejimin işleyiş mantığıyla uyumlu bir uygulama olarak ele
almaktadır.
Levitsky ve
Way tarafından geliştirilen yarışmacı otoriterlik yaklaşımı, siyasal
tutukluluğun kuramsal olarak konumlandırılmasında merkezi bir çerçeve
sunmaktadır. Bu rejim tipinde seçimler, siyasal partiler ve hukuksal kurumlar
biçimsel olarak varlığını sürdürmekte ancak iktidar ile muhalefet arasındaki yarışma,
sistemli ve asimetrik biçimde sınırlandırılmaktadır. Siyasal tutukluluk, bu
bağlamda muhalefetin tümüyle ortadan kaldırılmasından çok, onun hareket alanını
daraltmayı, siyasal maliyetlerini artırmayı ve caydırıcı bir etki yaratmayı
hedefleyen seçici bir baskı aracı olarak ortaya çıkmaktadır.
Yarışmacı
otoriter rejimlerde baskı, genellikle kitlesel ve ayrım gözetmeyen biçimde
değil, simgesel ve hedefli şekilde uygulanmaktadır. Tutuklama kararları belirli
siyasal aktörler üzerinde yoğunlaşmakta ve bu aktörler üzerinden daha geniş bir
muhalif çevreye mesaj iletilmektedir. Bu durum, siyasal tutukluluğun yalnızca
tutuklanan bireyleri değil, siyasal alanın tümünü etkileyen bir disiplin
mekanizması olarak işlev gördüğünü göstermektedir.
Siyasal
tutukluluğun kuramsal açıklamasında öne çıkan bir diğer yaklaşım, hukukun
araçsallaşması ve bu çerçevede geliştirilen lawfare kavramıdır. Lawfare
yaklaşımına göre, otoriter eğilimli rejimler hukuku askıya almak ya da
açıkça ihlal etmek yerine, hukuksal araçları siyasal rakiplerine karşı
stratejik biçimde kullanmaktadır. Bu durumda tutuklama, suç isnadının
doğruluğundan bağımsız olarak, siyasal rakibi yıpratma, meşruluğunu sorgulatma
ve siyasal süreçlerden geçici ya da kalıcı olarak dışlama işlevi görmektedir.
Lawfare yaklaşımı, yargısal
süreçlerin bizzat bir siyasal yaptırım aracına dönüşebileceğini ve bu
süreçlerin sonucundan bağımsız olarak caydırıcı bir işlev görebileceğini ortaya
koymaktadır (Moustafa, 2014).
Bu yaklaşım,
siyasal tutukluluğun neden çoğu zaman karmaşık dava dosyaları, belirsiz suç
tanımları ve uzun tutukluluk süreleriyle birlikte görüldüğünü açıklamaktadır. Hukuksal
sürecin kendisi, sonuçtan bağımsız olarak, başlı başına bir siyasal yaptırıma
dönüşmektedir. Bu bağlamda siyasal tutukluluk, cezalandırma kadar belirsizlik
ve süreklilik üzerinden işleyen bir siyasal denetim aracıdır.
Kuramsal
çerçevenin üçüncü önemli bileşeni, Scheppele tarafından geliştirilen otoriter
yasallık (autocratic legalism) yaklaşımıdır. Bu bakış açısına göre,
çağdaş otoriterleşme süreçleri hukukun askıya alınmasıyla değil, hukuksal
biçimlerin titizlikle korunmasıyla ilerlemektedir. Yasalar, mahkemeler ve
yargısal süreçler varlığını sürdürmekte; ancak bu araçlar siyasal iktidarın
çıkarları doğrultusunda yorumlanmakta ve uygulanmaktadır. Siyasal tutukluluk bu
bağlamda, hukukun ihlal edilmesinin değil, hukukun siyasal amaçlarla yeniden
işlevlendirilmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu kuramsal
yaklaşımlar birlikte değerlendirildiğinde, siyasal tutukluluk ne olağan dışılığı
bir hukuk dışılık ne de yalnızca geçici bir baskı biçimi olarak anlaşılabilir.
Aksine siyasal tutukluluk, yarışmacı otoriter rejimlerde siyasal alanın
sınırlarını belirleyen, muhalefeti disiplin altına alan ve iktidarın
sürekliliğini güvence altına alan yapısal bir yönetişim tekniği olarak işlev
görmektedir. Bu çerçeve, siyasal tutukluluğun yalnızca bireysel adalet
sorunları bağlamında değil, siyasal rejimlerin niteliği ve dönüşümü bağlamında
ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Uluslararası
Hukuk Çerçevesi: WGAD Kararları ve AİHM İçtihatları
Siyasal
tutukluluk olgusu, uluslararası hukuk metinlerinde açık ve bağımsız bir kavram
olarak tanımlanmamakla birlikte, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi
mekanizmaları tarafından geliştirilen içtihatlar aracılığıyla somut ölçütlere
kavuşturulmuştur. Bu çerçevede özellikle WGAD ile AİHM, siyasal nedenlere
dayalı tutuklamaların hukuksal niteliğini değerlendirmede merkezi bir rol
oynamaktadır. Her iki mekanizma da tutuklamanın biçimsel hukuka uygunluğu ile
gerçek amacı arasındaki ayrımı esas alan bir yaklaşım benimsemektedir.
Birleşmiş
Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu (WGAD): WGAD, siyasal tutukluluğun
uluslararası hukukta en sistemli biçimde ele alındığı mekanizma olarak öne
çıkmaktadır. Çalışma Grubu, bir tutuklamanın “keyfi” (arbitrary) olup
olmadığını değerlendirirken, yalnızca iç hukuka uygunluğu değil, aynı zamanda
tutuklamanın dayandığı gerekçelerin meşruluğunu ve yargılama sürecinin bütününü
dikkate almaktadır. WGAD, keyfi tutuklamaları beş kategori altında
sınıflandırmakta olup, siyasal tutukluluk tartışmaları açısından özellikle
Kategori II ve Kategori III belirleyici nitelik taşımaktadır. Kategori II,
bireyin ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, siyasal katılım ve barışçıl
toplantı gibi temel haklarını kullanması nedeniyle özgürlüğünden yoksun
bırakılmasını kapsamaktadır. Bu kategori, tutuklamanın görünürde hukuksal bir
gerekçeye dayanması durumunda dahi, eğer temel hakların kullanımını
cezalandırıcı bir işlev görüyorsa keyfi sayılacağını ortaya koymaktadır. Bu
yaklaşım, siyasal tutukluluğun doğrudan siyasal suç isnadı olmaksızın da ortaya
çıkabileceğini göstermektedir. Kategori III ise adil yargılanma güvencelerinin
ciddi ve sistemli biçimde ihlal edildiği durumları kapsamaktadır. Uzun
tutukluluk süreleri, yetersiz gerekçelendirilmiş kararlar, savunma hakkının
kısıtlanması ve yargı bağımsızlığının zedelenmesi, bu kategori kapsamında
değerlendirilmektedir. WGAD içtihadında bu tür usule ilişkin ihlaller,
tutuklamanın hukuksal temelini ortadan kaldırmakta ve onu keyfi nitelik taşıyan
bir uygulamaya dönüştürmektedir. WGAD kararlarında “siyasal tutuklu” ifadesi
doğrudan kullanılmamakla birlikte, tutuklamanın muhalif aktörleri susturma,
siyasal alanı daraltma ya da caydırıcı bir mesaj verme amacı taşıdığı açık
biçimde vurgulanmaktadır. Bu yönüyle WGAD yaklaşımı, siyasal tutukluluğu hukuksal
olarak tanımsız ancak çözümleyici olarak belirlenebilir bir olgu durumuna
getirmektedir. WGAD, temel hak ve özgürlüklerin kullanımı nedeniyle
gerçekleştirilen tutuklamaları, iç hukuka uygunluk savına karşın keyfi ve
siyasal amaçlı olarak değerlendirmektedir (WGAD, 2015).
Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) İçtihadı: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de siyasal tutukluluk
kavramını doğrudan kullanmamakta, ancak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
(AİHS) 5. ve özellikle 18. maddeleri aracılığıyla siyasal nedenlere dayalı tutuklamalara
ilişkin güçlü bir içtihat geliştirmiştir. AİHS’nin 18. maddesi, Sözleşme’de
öngörülen hak ve özgürlüklerin, belirlenen amaçlar dışında kullanılamayacağını
hükme bağlamaktadır. Bu madde, tutuklama gibi meşru araçların gizli siyasal
amaçlarla kullanılması durumunda ihlal oluşturduğunu ortaya koymaktadır. AİHM
içtihadında Madde 18, tutuklamanın gerçek amacının değerlendirilmesinde kilit
bir rol oynamaktadır. Mahkeme, tutuklamanın yalnızca hukuksal gerekçelerini
değil, siyasal bağlamını, hedef alınan kişinin konumunu ve uygulamanın
sürekliliğini dikkate almaktadır. Bu bağlamda geliştirilen “örtük siyasal amaç”
(ulterior purpose) kavramı, siyasal tutukluluğun hukuksal çözümlemesinde
merkezi bir ölçüt haline gelmiştir. AİHM’in özellikle son yıllarda verdiği bazı
kararlar, tutuklamanın görünürde hukuka uygun olmasına karşın, siyasal
muhalefeti sınırlama amacı taşıdığı durumlarda Sözleşme’nin ihlal edildiğini
açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu kararlar, siyasal tutukluluğun bireysel yargısal
hatalardan çok, belirli siyasal bağlamlarda ortaya çıkan yapısal bir sorun
olduğunu vurgulamaktadır. AİHM, AİHS’nin 18. maddesi kapsamında geliştirdiği
içtihatla, tutuklamanın görünürde hukuksal gerekçelere dayanmasına karşın, esas
amacının siyasal muhalefeti sınırlamak olduğu durumlarda ihlal saptaması
yapmaktadır (ECtHR, 2018; ECtHR, 2020).
WGAD ve
AİHM Yaklaşımlarının Birlikte Değerlendirilmesi: WGAD ve AİHM içtihatları birlikte
değerlendirildiğinde, siyasal tutukluluk olgusunun uluslararası hukukta üç
temel ölçüt üzerinden tanımlandığı görülmektedir. Birincisi, tutuklamanın temel
hak ve özgürlüklerin kullanımını cezalandırıcı bir işlev görmesidir. İkincisi,
adil yargılanma güvencelerinin sistemli biçimde zedelenmesidir. Üçüncüsü ise
tutuklamanın hukuksal gerekçeleri ile siyasal bağlamı arasındaki uyumsuzluğun
siyasal bir amaca işaret etmesidir. Bu çerçeve, siyasal tutukluluğun hukuksal
olarak “olağan dışı” bir durum değil, belirli rejim tiplerinde öngörülebilir ve
yinelenen bir uygulama olarak ele alınmasını olanaklı kılmaktadır. Uluslararası
hukuk mekanizmalarının geliştirdiği bu yaklaşım, siyasal tutukluluğun yalnızca
bireysel mağduriyetler bağlamında değil, siyasal rejimlerin işleyişi ve
demokratik ölçünler açısından değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Türkiye
Bağlamında Siyasal Tutukluluk: Yapısal Eğilimler ve Örüntüler
Türkiye’de
siyasal tutukluluk olgusu, bireysel yargı kararları ya da olağanüstü dönemlere
özgü geçici uygulamalarla açıklanamayacak ölçüde süreklilik ve düzenlilik
göstermektedir. Uluslararası hukuk mekanizmalarının geliştirdiği ölçütler
ışığında değerlendirildiğinde, tutuklama uygulamalarının belirli siyasal
aktörler üzerinde yoğunlaştığı, benzer hukuksal gerekçelerin yinelendiği ve yargısal
süreçlerin siyasal bağlamdan bağımsız ele alınamadığı bir örüntü ortaya
çıkmaktadır. Bu durum, siyasal tutukluluğun Türkiye’de olağan dışı bir uygulama
değil, siyasal rejimin işleyişiyle ilişkili yapısal bir olgu durumuna geldiğini
göstermektedir. Türkiye’de
siyasal tutukluluk uygulamaları, seçici hedefleme, muğlak suç isnatları ve uzun
tutukluluk süreleriyle karakterize olmakta ve bu durum uluslararası insan
hakları ölçünleriyle ciddi bir uyumsuzluk yaratmaktadır (ECtHR, 2020). Tutuklamanın
eylemli bir cezaya dönüşmesi, hukuksal sürecin kendisinin siyasal bir yaptırım durumuna
gelmesine yol açmaktadır (Scheppele, 2018).
Hedefleme
Mantığı ve Seçicilik: Türkiye’de siyasal tutukluluk uygulamalarının en belirgin özelliklerinden
biri, seçici ve hedefli bir nitelik taşımasıdır. Tutuklama kararları, geniş
toplumsal kesimleri kapsayan kitlesel bir baskıdan çok, siyasal temsil
kapasitesi bulunan ya da kamusal etkisi yüksek aktörler üzerinde
yoğunlaşmaktadır. Seçilmişler, siyasal parti yöneticileri, yerel yöneticiler,
gazeteciler, akademisyenler ve sivil toplum temsilcileri bu bağlamda öne çıkan
gruplardır. Bu seçicilik, yarışmacı otoriter rejimlere özgü baskı mantığıyla
uyumludur. Amaç, muhalefeti bütünüyle ortadan kaldırmak değil, onun siyasal
alan içindeki hareket yeteneklerini sınırlamak, maliyetlerini artırmak ve
caydırıcı bir etki yaratmaktır. Tutuklanan bireyler üzerinden daha geniş bir
muhalif çevreye mesaj verilmekte ve siyasal katılım üzerinde dolaylı ancak
güçlü bir baskı kurulmaktadır.
Hukuksal
Gerekçelerin Yinelenmesi ve Belirsizlik: Siyasal tutukluluk bağlamında dikkat çeken bir diğer yapısal
özellik, tutuklama kararlarında kullanılan hukuksal gerekçelerin sınırlı sayıda
ve yinelenen nitelikte olmasıdır. Suç isnatları çoğu zaman geniş, muğlak ve
yoruma açık kavramlara dayandırılmakta ve bu durum yargısal takdir alanını
genişleterek hukuksal belirlilik ilkesini zedelemektedir. Bu belirsizlik,
yalnızca tutuklanan bireyler açısından değil, olası muhalif aktörler açısından
da caydırıcı bir işlev görmektedir. Uluslararası hukuk bakış açısından
bakıldığında, bu tür belirsizlikler WGAD’ın Kategori II ve III kapsamında
değerlendirdiği keyfi tutuklama ölçütleriyle örtüşmektedir. Özellikle temel hak
ve özgürlüklerin kullanımının suç isnadına dolaylı biçimde konu edilmesi,
tutuklamanın siyasal saiklerle ilişkisini güçlendirmektedir.
Uzun
Tutukluluk Süreleri ve Sürecin Kendisi Olarak Ceza: Türkiye’de siyasal tutukluluk uygulamalarının
ayırt edici bir yönü de uzun tutukluluk süreleridir. Tutuklama, olağan dışı ve
geçici bir koruma önlemi olmaktan çıkarak, eylemi bir cezalandırma aracına
dönüşmektedir. Bu bağlamda yargılama sürecinin kendisi, sonucundan bağımsız
olarak, birey üzerinde ağır bir siyasal ve toplumsal maliyet üretmektedir. Bu
durum, lawfare yaklaşımının öngördüğü biçimde, hukuksal sürecin başlı
başına bir siyasal yaptırım olmasıyla açıklanabilir. Tutuklama, yalnızca
bireyin özgürlüğünü kısıtlamakla kalmamakta, siyasal temsil kapasitesini
zayıflatmakta, kamusal görünürlüğünü yeniden çerçevelemekte ve siyasal meşruluğu
tartışmalı kılmaktadır.
Yargısal
Bağımsızlık Sorunu ve Kurumsal Bağlam: Siyasal tutukluluk olgusunun Türkiye’de yapısal bir nitelik
kazanmasında, yargının kurumsal bağımsızlığına ilişkin sorunlar belirleyici bir
rol oynamaktadır. Yargı organlarının siyasal bağlamdan yalıtılmış biçimde
işleyememesi, tutuklama kararlarının yalnızca hukuksal ölçütlerle açıklanmasını
güçleştirmektedir. Bu durum, AİHM içtihadında vurgulanan “örtük siyasal amaç”
değerlendirmesinin Türkiye bağlamında neden merkezi bir öneme sahip olduğunu
ortaya koymaktadır. Yargı süreçlerinin siyasal bağlamla bu denli iç içe
geçmesi, siyasal tutukluluğun bireysel yargıç tercihlerinin ötesinde, kurumsal
ve yönetsel bir sorun olduğunu düşündürmektedir. Bu bağlamda siyasal
tutukluluk, yargı sisteminin işleyişindeki daha geniş dönüşümün bir yansıması
olarak değerlendirilebilir.
Caydırıcı
Etki ve Siyasal Alanın Daralması: Türkiye’de siyasal tutukluluğun en önemli sonuçlarından
biri, siyasal alan üzerinde yarattığı genelleşmiş caydırıcı etkidir.
Tutuklamalar, yalnızca doğrudan muhataplarını değil, siyasal muhalefetin
tamamını etkileyen bir belirsizlik ve risk ortamı üretmektedir. Bu durum, ifade
özgürlüğü, örgütlenme hakkı ve siyasal katılım üzerinde dolaylı ancak kalıcı
sınırlamalar doğurmaktadır. Bu yönüyle siyasal tutukluluk, bireysel bir hak
ihlali olmaktan çıkarak, siyasal rejimin yarışmacı niteliğini zedeleyen yapısal
bir etmen durumuna gelmektedir. Siyasal alanın bu şekilde daraltılması,
demokratik süreçlerin biçimsel olarak sürmesine karşın, içerik ve işlev
bakımından aşınmasına yol açmaktadır.
SİYASAL
TUTUKLULUK VE TÜRK MEVZUATI: YETKİ KÖTÜYE KULLANIMINA İLİŞKİN NORMATİF ÇERÇEVE
Siyasal
tutukluluk, yalnızca bireysel yargı kararlarının sonucu olarak değil, yürütme
ve yargı erklerinin kesişiminde ortaya çıkan bir yetki kötüye kullanımı biçimi
olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda Türkiye’deki hukuksal çerçeve,
tutuklamaya ilişkin açık güvenceler içermekle birlikte, bu güvencelerin siyasal
nedenlere dayalı uygulamaları önleyecek kurumsal ve normatif mekanizmalar
bakımından önemli boşluklar barındırmaktadır.
Anayasal
Çerçeve: Güvencelerin Varlığı, Uygulamanın Sorunu
Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası’nın 19. maddesi, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını
güvence altına almakta ve tutuklamayı olağan dışı bir koruma önlemi olarak
tanımlamaktadır. Anayasa, tutuklamanın ancak “kuvvetli suç şüphesi” ve “kaçma
veya delilleri karartma” gibi sınırlı gerekçelerle uygulanabileceğini hükme
bağlamaktadır. Bu yönüyle anayasal düzeyde, siyasal tutuklamayı
meşrulaştırabilecek açık bir normatif dayanak bulunmamaktadır. Ancak anayasal
güvencelerin uygulanabilirliği, yargının kurumsal bağımsızlığı ve yürütme
karşısındaki konumu ile doğrudan ilişkilidir. Yargı bağımsızlığını zayıflatan
kurumsal düzenlemeler, Anayasa’nın 19. maddesinde öngörülen güvencelerin eylemen
etkisizleşmesine yol açabilmektedir. Bu durum, siyasal tutukluluğun anayasal
ihlalden çok, anayasal güvencelerin işlevsizleşmesi yoluyla ortaya çıktığını
göstermektedir.
Ceza
Muhakemeleri Kanunu (CMK): Geniş Takdir Alanı ve Yapısal Sorunlar
Ceza
Muhakemeleri Kanunu’nun 100. maddesi, tutuklama koşullarını düzenlemekte ve
tutuklamayı olağan dışı bir önlem olarak tanımlamaktadır. Ancak aynı maddede
yer alan “katalog suçlar” düzenlemesi, kuvvetli suç şüphesinin varlığına
ilişkin karine yaratmakta ve yargıcın takdir alanını daraltmaktadır. Bu durum,
tutuklamanın somut gerekçelendirilmesi yükümlülüğünü zayıflatmakta ve
tutuklamayı neredeyse otomatik bir uygulamaya dönüştürebilmektedir. Siyasal
tutukluluk bağlamında sorun, CMK’nun tutuklamaya izin vermesi değil, tutuklamayı
sınırlayacak etkili denetim ve gerekçelendirme mekanizmalarının bulunmamasıdır.
Özellikle siyasal bağlamı olan davalarda, CMK hükümleri geniş yorumlanarak
tutuklamanın cezalandırıcı bir araç durumuna gelmesine olanak vermektedir.
Yürütmenin
Rolü: Dolaylı Etki ve Kurumsal Bağımlılık
Türk
mevzuatında yürütme organının tutuklama kararı verme yetkisi bulunmamakla
birlikte, yürütmenin yargı üzerindeki dolaylı etkisi, siyasal tutukluluk
tartışmasının merkezinde yer almaktadır. Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK)
yapısı ve işleyişi, yargı mensuplarının mesleksel güvenceleri ile siyasal
iktidar arasındaki ilişkiyi belirleyen temel unsurlardan biridir. HSK’nın
oluşumunda yürütmenin ve siyasal çoğunluğun belirleyici rolü, yargı
bağımsızlığını zayıflatmakta ve bu durum tutuklama kararlarının siyasal
bağlamdan bağımsız biçimde değerlendirilmesini güçleştirmektedir. Bu bağlamda
siyasal tutukluluk, doğrudan yürütme talimatlarıyla değil, kurumsal bağımlılık
ve beklenti mekanizmaları üzerinden şekillenen dolaylı bir yetki kötüye
kullanımı biçimi olarak ortaya çıkmaktadır.
Mevzuattaki
Eksiklikler: Ne Yok?
Türk
mevzuatında siyasal tutukluluğu önlemeye yönelik özgül ve açık düzenlemelerin
bulunmadığı görülmektedir. Özellikle, tutuklamanın siyasal amaçla uygulanmasını
açıkça yasaklayan bir norm bulunmamaktadır. Tutuklama kararlarında siyasal
bağlamın dikkate alınmasını zorunlu kılan bir gerekçelendirme yükümlülüğü
yoktur. Uzun tutukluluk sürelerine karşı etkili ve hızlı bir başvuru
mekanizması öngörülmemiştir. AİHM ve WGAD kararlarının bağlayıcılığını iç
hukukta doğrudan ve otomatik biçimde sağlayan bir düzenleme mevcut değildir. Bu
eksiklikler, siyasal tutukluluğun hukuksal bir boşlukta değil, aksine hukuksal
araçların siyasal bağlamda kullanılmasına elverişli bir normatif ortamda ortaya
çıktığını göstermektedir.
Değerlendirilecek
olursa, Türk mevzuatı, biçimsel olarak kişi özgürlüğünü güvence altına alan
düzenlemeler içermekle birlikte, bu güvencelerin siyasal nedenlere dayalı
tutuklamaları önleyecek kurumsal ve yapısal mekanizmalarla desteklenmediği
görülmektedir. Siyasal tutukluluk bu nedenle, açık bir hukuk ihlalinden çok,
yürütme ve yargı erklerinin kesişiminde ortaya çıkan bir yetki kötüye kullanımı
olarak değerlendirilmelidir. Bu durum, sorunun yalnızca yargı uygulamalarına
indirgenemeyeceğini ve anayasal düzen, yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı
ilkeleri çerçevesinde ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.
AİHM VE
WGDA ile Türkiye’nin Karşılaştırılması
Aşağıdaki
çizelge Türk mevzuatı ile AİHM ve WGAD düzenlemelerini karşılaştırmaktadır.
|
Çizelge 1: Ulusal ve Uluslararası
Düzenlemelerin Karşılaştırılması |
||
|
Ölçüt / İlke |
AİHM – WGAD Standardı |
Türkiye’deki Düzenleme |
|
Tutuklamanın olağan dışılığı |
Son çare, güçlü gerekçe |
Var (CMK 100) – uygulamada zayıf |
|
Siyasal nedenlerin yasaklanması |
Madde 18 / Kategori II |
Açık düzenleme yok |
|
Gerekçelendirme yükümlülüğü |
Somut, bireyselleştirilmiş |
Genel ve tekrar eden |
|
Uzun tutukluluk |
İhlal sayılır |
Etkili üst sınır yok |
|
Yargı bağımsızlığı |
Yapısal güvence şart |
HSK yapısı sorunlu |
|
Uluslararası kararların etkisi |
Bağlayıcı ve uygulanmalı |
Dolaylı / gecikmeli |
AİHM ve
WGAD İçtihadında Siyasal Amaç Taşıdığı Saptanan Tutuklamalar
Aşağıdaki
çizelge, AİHM ve WGAD’in tutuklamanın hukuksal görünümüne karşın siyasal amaç
taşıdığı sonucuna vardığı başlıca kararları özetlemektedir. Çizelge, bireysel
suç isnatlarını tartışmak yerine, uluslararası hukuk organlarının kullandığı
ölçütleri ve gerekçelendirme biçimlerini görünür kılmayı amaçlamaktadır.
|
Çizelge 2: AİHM ve WGAD
Kararlarında Siyasal Amaçlı Tutuklama Örnekleri |
||||
|
Mekanizma |
Dava / Görüş |
Ülke |
Hukuksal Dayanak |
Temel Saptama |
|
AİHM |
Selahattin Demirtaş v. Turkey (No. 2) |
Türkiye |
AİHS md. 5 + md. 18 |
Tutuklamanın esas amacının siyasal çoğulculuğu
bastırmak ve muhalefeti susturmak olduğu |
|
AİHM |
Osman Kavala v. Turkey |
Türkiye |
AİHS md. 5 + md. 18 |
Tutuklamanın sivil toplumu caydırmaya ve siyasal
mesaj vermeye yönelik olduğu |
|
AİHM |
Ilgar Mammadov v. Azerbaijan |
Azerbaycan |
AİHS md. 5 + md. 18 |
Tutuklamanın muhalif bir siyasetçiyi
etkisizleştirmeye yönelik olduğu |
|
AİHM |
Rasul Jafarov v. Azerbaijan |
Azerbaycan |
AİHS md. 5 + md. 18 |
İnsan hakları savunuculuğu etkinliklerinin
cezalandırıldığı |
|
AİHM |
Navalnyy v. Russia |
Rusya |
AİHS md. 5 + md. 18 |
Yargısal süreçlerin siyasal muhalefeti bastırma
aracı olarak kullanıldığı |
|
WGAD |
Çeşitli Görüşler (Kategori II–III) |
Türkiye |
ICCPR md. 9, 14 |
Siyasal hakların kullanımı nedeniyle tutuklama; adil
yargılanma ihlalleri |
|
WGAD |
Çeşitli Görüşler (Kategori II–III) |
Mısır, Beyaz Rusya vb. |
ICCPR md. 9, 19, 21 |
Siyasal muhalefeti susturmaya yönelik keyfi
tutuklama |
AİHM ve WGAD
içtihadı, siyasal tutukluluğun uluslararası hukukta olağan dışı bir kavram
değil, belirli ölçütler çerçevesinde saptanabilir bir olgu olduğunu
göstermektedir. Özellikle AİHS’nin 18. maddesi kapsamında verilen kararlar ile
WGAD’nin Kategori II ve III değerlendirmeleri, tutuklamanın hukuksal
gerekçeleri ile gerçek amacı arasındaki uyumsuzluğu merkeze almaktadır. Bu
kararlar, siyasal tutukluluğun bireysel yargısal hatalardan çok, siyasal yarışmayı
sınırlandırmaya yönelik yapısal bir uygulama olduğunu ortaya koymaktadır.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma,
siyasal tutukluluk olgusunu normatif bir suçlama ya da bireysel yargısal
hataların toplamı olarak değil, çağdaş siyasal rejimlerin işleyişi içinde
ortaya çıkan yapısal bir uygulama olarak ele almıştır. Karşılaştırmalı siyaset yazını,
uluslararası insan hakları hukuku ve Türkiye bağlamındaki uygulamalar birlikte
değerlendirildiğinde, siyasal tutukluluğun hukukun askıya alınmasından çok, hukuksal
araçların siyasal amaçlar doğrultusunda sistemli biçimde kullanılmasının bir
sonucu olduğu görülmektedir.
Uluslararası
hukuk çerçevesinde WGAD ve AİHM içtihadı, tutuklamanın hukuksal biçimi ile
gerçek amacı arasındaki ayrımı merkeze alan bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu
yaklaşım, siyasal tutukluluğun açık biçimde adlandırılmamasına karşın, temel
hak ve özgürlüklerin kullanımı nedeniyle gerçekleştirilen tutuklamaların keyfi
ve siyasal amaçlı olarak saptanmasını olanaklı kılmaktadır. AİHS’nin 18.
maddesi kapsamında verilen kararlar ile WGAD’nin Kategori II ve III
değerlendirmeleri, siyasal tutukluluğun hukuksal olarak tanımsız ancak çözümleyici
olarak belirlenebilir bir olgu olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.
Türkiye
bağlamında yapılan değerlendirme, siyasal tutukluluğun olağan dışı ya da geçici
bir uygulama olmaktan çıkarak belirli örüntüler etrafında kurumsallaştığını
göstermektedir. Seçici hedefleme, muğlak suç isnatları, uzun tutukluluk
süreleri ve yargı bağımsızlığına ilişkin yapısal sorunlar, tutuklamanın bir
koruma önlemi olmaktan çok siyasal alanı düzenleyen bir araç durumuna geldiğine
işaret etmektedir. Bu durum, siyasal tutukluluğun bireysel dosyalar üzerinden
değil, rejimin işleyiş mantığı çerçevesinde değerlendirilmesini gerekli
kılmaktadır.
Türk
mevzuatının biçimsel düzeyde kişi özgürlüğünü güvence altına alan hükümler
içermesine karşın, bu güvencelerin siyasal amaçlı tutuklamaları önleyecek
kurumsal mekanizmalarla desteklenmediği görülmektedir. Tutuklamanın olağan
dışılığına ilişkin anayasal ve yasal hükümler, yürütme ve yargı erkleri
arasındaki kurumsal ilişkiler nedeniyle etkisizleşebilmekte ve bu durum siyasal
tutukluluğun açık bir norm ihlalinden çok, yetkinin kötüye kullanımı yoluyla
ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla sorun, yalnızca mevzuat
eksikliği değil, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı ilkelerinin
aşınmasıyla doğrudan ilişkilidir.
Bu çerçevede
siyasal tutukluluk, yalnızca tutuklanan bireylerin haklarını ihlal eden bir
uygulama olarak değil, demokratik siyasal yarışmayı daraltan ve siyasal alan
üzerinde genelleşmiş bir caydırıcı etki yaratan yapısal bir sorun olarak
değerlendirilmelidir. Tutuklama uygulamalarının bu şekilde kullanılması,
siyasal katılımın maliyetini artırmakta, muhalefetin temsil kapasitesini
zayıflatmakta ve hukukun üstünlüğü ilkesine duyulan toplumsal güveni
aşındırmaktadır.
Sonuç olarak
bu çalışma, siyasal tutukluluğun Türkiye’deki görünümünü, uluslararası hukuk ve
karşılaştırmalı siyaset yazını ışığında ele alarak, bu olgunun rejimsel
niteliğine dikkat çekmektedir. Siyasal tutukluluk, bireysel mağduriyetler
üzerinden tartışıldığında eksik kalan, ancak kurumsal yapı, yargı bağımsızlığı
ve siyasal yarışma bağlamında ele alındığında açıklayıcı gücü artan bir
olgudur. Bu nedenle siyasal tutukluluğun önlenmesi, yalnızca ceza muhakemesi uygulamalarında
yapılacak sınırlı değişikliklerle değil, hukukun siyasal iktidar karşısındaki
özerkliğini yeniden kuracak yapısal reformlarla olanaklı olabilecektir.
NORMATİF
VE KURUMSAL ÇIKARIMLAR
Bu çalışmada
ortaya konulan bulgular, siyasal tutukluluğun Türkiye’de yalnızca ceza
muhakemesi uygulamalarına ilişkin bir sorun olmadığını ve anayasal düzen, yargı
bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkeleriyle doğrudan ilişkili yapısal bir sorun
olduğunu göstermektedir. Bu nedenle siyasal tutukluluğun önlenmesine yönelik
öneriler, dar anlamda mevzuat değişikliklerinin ötesine geçerek, kurumsal ve
yönetsel reformları da içermelidir. Bu çerçevede siyasal tutukluluk, bireysel yargılama
hatalarının ötesinde, demokratik siyasal yarışmayı sınırlayan rejimsel bir
sorun olarak değerlendirilmelidir. (Levitsky & Way, 2010).
Tutuklamanın
Olağan Dışılığının Mevzuatta Güçlendirilmesi: CMK’da tutuklamayı düzenleyen
hükümler, biçimsel olarak olağan dışılık ilkesini kabul etmekle birlikte,
uygulamada geniş bir takdir alanı yaratmaktadır. Bu çerçevede, tutuklama
kararlarında “kuvvetli suç şüphesi” ve “tutuklama nedenleri”nin somut ve
bireyselleştirilmiş biçimde gerekçelendirilmesini zorunlu kılan açık düzenlemelere
gereksinme bulunmaktadır. Özellikle katalog suçlara ilişkin karine sisteminin,
tutuklamayı otomatikleştirici etkisi dikkate alınarak yeniden
değerlendirilmesi, siyasal amaçlı tutuklamaların önlenmesi açısından önem
taşımaktadır.
Siyasal Amacın
Açıkça Yasaklanması:
Uluslararası hukukta örtük biçimde kabul edilen, ancak iç hukukta açıkça
düzenlenmeyen bir alan, tutuklamanın siyasal amaçlarla kullanılmasının
yasaklanmasıdır. Bu bağlamda, tutuklamanın ifade özgürlüğü, örgütlenme
özgürlüğü ve siyasal katılım gibi temel hakların kullanımını cezalandırıcı
biçimde uygulanamayacağını açıkça hükme bağlayan normatif düzenlemelerin
yapılması, siyasal tutukluluğa karşı güçlü bir hukuksal güvence oluşturacaktır.
Uzun
Tutukluluk Sürelerine Karşı Etkili Denetim Mekanizmaları: Tutukluluğun eylemi bir cezaya
dönüşmesini önlemek amacıyla, tutukluluk sürelerine ilişkin üst sınırların
yalnızca biçimsel olarak değil, etkili başvuru yollarıyla desteklenmesi
gerekmektedir. Tutukluluğun makul sürede yargılanma hakkını ihlal ettiği
durumlarda, hızlı ve bağlayıcı karar verebilen yargısal denetim
mekanizmalarının güçlendirilmesi, siyasal tutukluluğun süreklilik kazanmasını
engelleyici bir işlev görebilir.
Uluslararası
Yargı Kararlarının İç Hukuktaki Etkisinin Güçlendirilmesi: AİHM ve WGAD kararlarının
bağlayıcılığı, Türk hukuk sisteminde ilkesel olarak kabul edilmekle birlikte,
uygulamada gecikmeli ya da sınırlı biçimde hayata geçirilmektedir. Bu durum,
siyasal tutukluluk tartışmalarında uluslararası hukuk ile iç hukuk arasında
yapısal bir kopukluk yaratmaktadır. Uluslararası insan hakları kararlarının
doğrudan ve gecikmeksizin uygulanmasını sağlayacak kurumsal mekanizmaların
oluşturulması, siyasal amaçlı tutuklamalara karşı önemli bir koruma
sağlayacaktır.
Yargı
Bağımsızlığının Kurumsal Olarak Güçlendirilmesi: Siyasal tutukluluğun önlenmesi,
yargının yürütme karşısındaki kurumsal bağımsızlığıyla doğrudan ilişkilidir.
HSK’nun oluşumu ve işleyişine ilişkin düzenlemeler, yargı mensuplarının mesleksel
güvencelerini ve karar alma süreçlerini siyasal etkilerden arındıracak şekilde
yeniden ele alınmalıdır. Bu tür kurumsal reformlar, siyasal tutukluluğun
bireysel kararlar üzerinden değil, yapısal koşullar üzerinden ortaya çıktığı
gerçeğini dikkate alan bütüncül bir yaklaşım sunmaktadır.
Saydamlık
ve Gerekçelendirme Kültürünün Güçlendirilmesi: Son olarak, tutuklama kararlarının
kamuoyu nezdinde denetlenebilirliğini artıracak saydamlık ve gerekçelendirme ölçünlerinin
güçlendirilmesi gerekmektedir. Yargı kararlarının ayrıntılı, tutarlı ve
bireyselleştirilmiş gerekçelere dayanması, yalnızca adil yargılanma hakkının
değil, siyasal tutukluluk iddialarına karşı toplumsal güvenin oluşturulmasının
da temel koşuludur.
Kaynakça
Uluslararası
Hukuk ve Kurumsal Kaynaklar
European
Court of Human Rights. (2017). Merabishvili v. Georgia (Application No.
72508/13).
European
Court of Human Rights. (2018). Selahattin Demirtaş v. Turkey (No. 2)
(Application No. 14305/17).
European
Court of Human Rights. (2019). Ilgar Mammadov v. Azerbaijan (Application No.
15172/13).
European
Court of Human Rights. (2020). Osman Kavala v. Turkey (Application No.
28749/18).
European
Court of Human Rights. (2022). Navalnyy v. Russia (Applications Nos. 29580/12
et al.).
United
Nations Working Group on Arbitrary Detention. (2015). Revised Methods of Work.
United
Nations Working Group on Arbitrary Detention. (çeşitli yıllar years). Opinions
concerning Turkey.
Kuramsal
ve Karşılaştırmalı Yazın
Levitsky,
S., & Way, L. A. (2010). Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after
the Cold War. Cambridge University Press.
Moustafa, T.
(2014). Law versus the state: The judicialization of politics in Egypt. Law
& Social Inquiry, 39(2), 345–373.
Scheppele,
K. L. (2018). Autocratic legalism. The University of Chicago Law Review, 85(2),
545–583.
Tushnet, M.
(2015). Authoritarian constitutionalism. Cornell Law Review, 100(2), 391–462.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder