Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

16 Aralık 2025 Salı

 

Siyasal Tutukluluk ve Yargı Yoluyla Siyaset: Kavramsal Bir Çerçeve ve Türkiye Bağlamı

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

Öz

Bu çalışma, siyasal tutukluluk olgusunu bireysel yargısal hatalar ya da olağan dışı hukuk ihlalleri çerçevesinde değil, çağdaş siyasal rejimlerin işleyişi içinde ortaya çıkan yapısal uygulama biçemi olarak ele almaktadır. Karşılaştırmalı siyaset yazını, uluslararası insan hakları hukuku ve Türkiye bağlamındaki uygulamalar birlikte değerlendirilerek, siyasal tutukluluğun hukukun askıya alınmasından çok, hukuksal araçların siyasal amaçlar doğrultusunda sistemli biçimde kullanılmasının bir sonucu olduğu ileri sürülmektedir. Çalışma, Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu (WGAD) ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) içtihatlarını merkeze alarak, tutuklamanın hukuksal biçimi ile gerçek amacı arasındaki ayrımı incelemektedir. Türkiye örneği üzerinden yapılan değerlendirme, seçici hedefleme, muğlak suç isnatları, uzun tutukluluk süreleri ve yargı bağımsızlığına ilişkin yapısal sorunların, siyasal tutukluluğun kurumsallaşmasına zemin hazırladığını ortaya koymaktadır. Sonuç olarak çalışma, siyasal tutukluluğun yalnızca bireysel hak ihlallerinin değil, demokratik siyasal yarışmayı ve hukukun üstünlüğünü zedeleyen rejimsel bir sorunun göstergesi olduğunu savunmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Siyasal tutukluluk; keyfi tutuklama; yargı yoluyla siyaset; AİHM; WGAD; hukukun araçsallaşması; rekabetçi otoriterlik; Türkiye

Abstract

This article examines political detention not as a collection of individual judicial errors or exceptional violations of law, but as a structural practice embedded in the functioning of contemporary political regimes. Drawing on comparative politics, international human rights law, and the Turkish context, the study argues that political detention emerges less from the suspension of law than from the systematic instrumentalization of legal mechanisms for political purposes. Focusing on the jurisprudence of the European Court of Human Rights (ECtHR) and the opinions of the UN Working Group on Arbitrary Detention (WGAD), the article analyzes the distinction between the formal legal justification of detention and its underlying political objectives. The assessment of the Turkish case reveals that selective targeting, vague criminal accusations, prolonged pre-trial detention, and structural weaknesses in judicial independence contribute to the institutionalization of political detention. The study concludes that political detention should be understood not merely as an individual human rights violation, but as a regime-level phenomenon that undermines democratic political competition and the rule of law.

Keywords: Political detention; arbitrary detention; judicialization of politics; ECtHR; WGAD; instrumentalization of law; competitive authoritarianism; Turkey

GİRİŞ

Siyasal tutukluluk, çağdaş siyasal rejimlerin en tartışmalı ancak en az açık biçimde adlandırılan olgularından biridir. Özellikle otoriterleşme eğilimleri gösteren ya da yarışmacı otoriter olarak tanımlanan rejimlerde, siyasal muhalefetin bastırılması artık yalnızca açık yasaklar veya kaba zor yoluyla değil, hukuksal araçların sistemli biçimde kullanılması üzerinden gerçekleşmektedir. Bu bağlamda tutuklama, klasik ceza hukuku mantığından koparak, siyasal alanın sınırlandırılmasına hizmet eden bir yönetsel ve siyasal denetim mekanizmasına dönüşmektedir. Uluslararası hukuk ve siyaset bilimi yazını, “siyasal tutuklu” kavramını doğrudan tanımlamaktan bilinçli olarak kaçınmakla birlikte, bu olguyu keyfi tutuklama, yargısal taciz ve hukukun araçsallaşması gibi kavramlar üzerinden ele almaktadır. “Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu”nun (WGAD) kararları ile “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi” (AİHM) içtihadı, tutuklamanın görünürde hukuka uygun olması ile gerçek amacının siyasal olması arasındaki ayrımı özellikle vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, siyasal tutukluluğu bir suç tipinden çok, yargı süreçlerinin siyasal amaçlarla kullanılmasıyla ortaya çıkan yapısal bir sorun olarak ele almayı olanaklı kılmaktadır.

 

Türkiye’de son yıllarda tutuklama uygulamaları, özellikle siyasal muhalefet aktörleri, seçilmişler, gazeteciler, akademisyenler ve insan hakları savunucuları bakımından, hukuksal olağan dışılık olmaktan çıkarak kalıcı bir siyasal araç niteliği kazanmıştır. Uzun tutukluluk süreleri, zayıf ya da soyut gerekçelere dayanan kararlar ve uluslararası yargı organlarının bağlayıcı nitelikteki kararlarına karşın tahliyelerin gerçekleşmemesi, bu olgunun bireysel yargısal hatalarla açıklanamayacağını göstermektedir. Buna karşın “siyasal tutukluluk” kavramının kamusal ve siyasal söylemde sınırlı biçimde kullanılması, sorunun yapısal boyutlarının görünmez kalmasına yol açmaktadır.

Bu çalışma, siyasal tutukluluğu normatif bir suçlama ya da siyasal bir etiketleme olarak değil, karşılaştırmalı siyaset ve uluslararası hukuk yazını ışığında çözümlenmesi gereken kurumsal bir olgu olarak ele almaktadır. Amaç, siyasal tutukluluğun hangi koşullarda ortaya çıktığını, hangi mekanizmalar aracılığıyla sürdürüldüğünü ve bu uygulamanın siyasal rejimlerin işleyişi açısından ne anlama geldiğini ortaya koymaktır. Bu çerçevede makale, öncelikle siyasal tutukluluk kavramının uluslararası yazındaki yerini tartışmakta, ardından Türkiye deneyimini bu kavramsal ve kuramsal bağlam içinde değerlendirmektedir.

Amaç ve Hedefler

Bu çalışmanın temel amacı, siyasal tutukluluk olgusunu normatif bir suçlama ya da siyasal bir etiketleme olarak değil, çağdaş siyasal rejimlerin işleyişi içinde ortaya çıkan kurumsal ve yapısal bir uygulama olarak çözümlemektir. Bu bağlamda makale, tutuklama kararlarının hukuksal görünüm ile siyasal işlev arasındaki gerilim üzerinden nasıl bir siyasal denetim mekanizmasına dönüşebildiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışma, özellikle siyasal tutukluluğun bireysel yargısal hatalardan çok, belirli rejim tiplerine özgü sistemli bir uygulama olarak nasıl kurumsallaştığını anlamaya odaklanmaktadır.

Bu genel amaç doğrultusunda çalışmanın özgül hedefleri dört başlık altında toplanmaktadır. İlk olarak, siyasal tutukluluk kavramının uluslararası hukuk ve karşılaştırmalı siyaset yazınındaki dolaylı tanımlarını ve ölçütlerini sistemli biçimde incelemek hedeflenmektedir. WAGD kararları ile AİHM içtihadı başta olmak üzere, uluslararası mekanizmaların siyasal amaçlı tutuklamaları hangi ölçütler üzerinden değerlendirdiği ortaya konulacaktır. Bu sayede siyasal tutukluluğun, hukuksal olarak tanımsız olsa dahi belirlenebilir bir olgu olduğu gösterilecektir.

İkinci olarak çalışma, siyasal tutukluluğu yarışmacı otoriterlik, hukukun araçsallaşması ve yargı yoluyla siyaset gibi kuramsal yaklaşımlar çerçevesinde konumlandırmayı hedeflemektedir. Bu doğrultuda, siyasal tutukluluğun açık baskı biçimlerinden farklı olarak, hukuksal biçimler korunarak siyasal alanın daraltılmasına hizmet eden bir rejim tekniği olduğu savı tartışılacaktır. Böylece tutuklamanın yalnızca yargısal bir önlem değil, aynı zamanda siyasal bir yönetişim aracı olarak işlev gördüğü gösterilecektir.

Üçüncü hedef, Türkiye deneyimini bu kavramsal ve kuramsal çerçeve içinde ele alarak, siyasal tutukluluğun güncel siyasal uygulamalar içindeki görünümünü çözümlemektir. Çalışma, seçilmişler, siyasal aktörler, gazeteciler, akademisyenler ve insan hakları savunucularına yönelik tutuklama uygulamalarını, bireysel dosyaların ötesine geçerek yapısal eğilimler düzeyinde değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu yaklaşım, Türkiye’de siyasal tutukluluğun olağan dışılığı bir uygulama mı yoksa rejimin süreklilik arz eden bir unsuru mu olduğu sorusuna çözümleyici bir yanıt üretmeyi hedeflemektedir.

Son olarak çalışma, siyasal tutukluluk olgusunun demokratik siyasal yarışma, hukukun üstünlüğü ve temel hak ve özgürlükler üzerindeki etkilerini tartışmayı amaçlamaktadır. Bu çerçevede makale, siyasal tutukluluğun yalnızca tutuklanan bireyleri değil, daha geniş anlamda siyasal alanın tamamını etkileyen caydırıcı ve toplumu disiplin altına alıcı bir işlev gördüğünü ortaya koymayı hedeflemektedir. Böylece siyasal tutukluluk, bireysel mağduriyetler üzerinden değil, siyasal rejimin niteliği ve işleyişi açısından değerlendirilmesi gereken yapısal bir sorun olarak ele alınmaktadır.

Araştırma Soruları

Bu çalışma, siyasal tutukluluk olgusunu çağdaş siyasal rejimler bağlamında kurumsal ve yapısal bir uygulamak olarak ele alırken, aşağıdaki temel ve alt araştırma sorularına yanıt aramaktadır:

Temel Araştırma Sorusu: Siyasal tutukluluk, çağdaş yarışmacı otoriter rejimlerde hangi kurumsal ve siyasal mekanizmalar aracılığıyla ortaya çıkmakta ve sürdürülmektedir? Bu temel soru, tutuklamanın bireysel yargısal kararların ötesinde, rejim işleyişinin bir parçası durumuna nasıl geldiğini anlamayı amaçlamaktadır.

Alt Araştırma Soruları:

Uluslararası hukuk ve karşılaştırmalı siyaset yazını, siyasal nedenlere dayalı tutuklamaları hangi ölçütler ve kavramsal çerçeveler üzerinden tanımlamaktadır? (WGAD kategorileri, AİHM Madde 18 içtihadı ve “hukukun araçsallaşması” yaklaşımları bu sorunun merkezindedir.)

Siyasal tutukluluk ile keyfi tutuklama, yargısal taciz ve yargısal darbe (lawfare) kavramları arasındaki ilişki nasıl kurulabilir? Bu soru, kavramsal sınırların ve örtüşmelerin netleştirilmesini amaçlamaktadır.

Türkiye’de siyasal tutukluluk uygulamaları hangi aktör gruplarını hedef almakta ve bu hedefleme hangi siyasal işlevleri yerine getirmektedir? (Seçilmişler, siyasal muhalefet aktörleri, gazeteciler, akademisyenler ve sivil toplum temsilcileri bağlamında.)

Tutuklamanın hukuksal gerekçeleri ile siyasal bağlamı arasındaki uyumsuzluk, Türkiye’de yargı yoluyla siyasetin bir aracı olarak nasıl görünür hale gelmektedir? Siyasal tutukluluk uygulamaları, demokratik siyasal yarışma, ifade özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü üzerinde ne tür yapısal etkiler yaratmaktadır?

Bu araştırma soruları, bireysel dava dosyalarının hukuksal doğruluğunu tartışmayı değil; tutuklama uygulamalarının siyasal rejimlerin işleyişi içindeki yerini ve işlevini çözümlemeyi hedeflemektedir.

Araştırma Yöntemi

Bu çalışma, nitel araştırma yaklaşımına dayalı, karşılaştırmalı ve belge çözümlemesi temelli bir yöntem izlemektedir. Siyasal tutukluluk olgusu, nicel ölçümlerle tam olarak yakalanamayacak ölçüde bağlamsal ve kurumsal bir nitelik taşıdığından, çalışma betimleyici ve açıklayıcı bir çözümleyici tasarım benimsemektedir. Araştırma, bireysel dava dosyalarının ayrıntılı hukuksal incelemesini değil, tutuklama uygulamalarının siyasal rejimlerin işleyişi içindeki yapısal konumunu anlamayı amaçlamaktadır.

Çalışmanın birinci aşamasında, siyasal tutukluluk kavramı uluslararası hukuk ve karşılaştırmalı siyaset yazını ışığında kavramsal olarak çözümlenmektedir. Bu kapsamda WGAD görüş ve kararları, AİHM ve özellikle AİHS’nin 5. ve 18. maddelerine ilişkin içtihadı ile yarışmacı otoriterlik, hukukun araçsallaşması ve yargı yoluyla siyaset yazını sistemli biçimde incelenmektedir. Bu inceleme, siyasal tutukluluğun çözümleyici ölçütlerinin oluşturulmasına temel oluşturmaktadır.

İkinci aşamada, oluşturulan kavramsal çerçeve Türkiye bağlamına uygulanmaktadır. Bu doğrultuda, Türkiye’de siyasal tutukluluk tartışmalarında sıklıkla atıf yapılan ulusal ve uluslararası yargı kararları, insan hakları örgütlerinin raporları, resmi mevzuat metinleri ve güvenilir ikincil kaynaklar nitel belge çözümlemesi yöntemiyle değerlendirilmiştir. Çözümleme, bireysel örneklerin doğruluğunu kanıtlama amacından çok, tutuklama uygulamalarında ortaya çıkan ortak örüntüleri ve yapısal eğilimleri ortaya koymaya odaklanmaktadır.

Çalışmada ayrıca sınırlı ölçüde karşılaştırmalı yöntemden yararlanılmaktadır. Türkiye deneyimi, benzer siyasal rejim özellikleri gösteren ülkelerdeki tutuklama uygulamalarıyla doğrudan örnek olay karşılaştırması yapılmaksızın, kuramsal benzerlikler ve ayrışmalar düzeyinde ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, Türkiye’nin ne tümüyle olağan dışılığı ne de evrensel bir örnek olduğu varsayımına dayanmakta ve siyasal tutukluluğun rejim tipleriyle ilişkisini açıklamayı amaçlamaktadır.

Araştırmanın yöntemsel sınırları bilinçli biçimde belirlenmiştir. Çalışma, bireysel dava dosyalarının hukuksal içeriğini ayrıntılı olarak değerlendirmemekte ve suçun maddi unsurlarına ilişkin yargılarda bulunmamaktadır. Bunun yerine tutuklama kararlarının siyasal bağlamı, sürekliliği ve kurumsal işlevi çözümlenmektedir. Bu yöntemsel tercih, çalışmanın normatif değil çözümleyici bir çerçevede kalmasını sağlamayı hedeflemektedir.

KAVRAMSAL VE KURAMSAL ÇERÇEVE

Tanımlamalar

Siyasal tutukluluk kavramı, uluslararası hukukta açık ve tekil bir tanıma sahip olmamakla birlikte, karşılaştırmalı siyaset ve insan hakları yazınında belirli ölçütler üzerinden çözümleyici olarak ele alınmaktadır. Bu kavram, bireyin işlediği iddia edilen eylemden çok, siyasal kimliği, düşünceleri ya da kamusal konumu nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakılması durumunu ifade etmektedir. Ancak çağdaş rejimlerde siyasal tutukluluk, çoğu zaman açık bir siyasal suç isnadıyla değil, ceza hukuku ve usul hükümlerinin görünürde tarafsız biçimde uygulanması yoluyla ortaya çıkmaktadır.

Bu nedenle siyasal tutukluluk, klasik anlamda “siyasal suç” kategorisiyle özdeş değildir. Aksine, hukuksal biçimlerin korunması sayesinde tutuklamanın siyasal niteliğinin örtüldüğü, dolaylı ve yapısal bir uygulamaya işaret etmektedir. Bu bağlamda siyasal tutukluluk, hukukun askıya alınmasından çok, hukukun siyasal amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmasıyla ilişkilidir.

Uluslararası yazında siyasal tutukluluk olgusunu açıklamak için sıklıkla kullanılan kavramlardan biri keyfi tutuklamadır (arbitrary detention). WGAD’a göre bir tutuklama, hukuksal bir dayanağa sahip olsa dahi, kişinin temel hak ve özgürlüklerini kullanması nedeniyle gerçekleştirilmişse ya da adil yargılanma güvenceleri ciddi biçimde ihlal edilmişse keyfi nitelik taşımaktadır. Bu yaklaşım, tutuklamanın hukuksal formu ile gerçek amacı arasındaki ayrımı vurgulaması bakımından siyasal tutukluluğun çözümleyici temelini oluşturmaktadır. Siyasal tutukluluk, yarışmacı otoriter rejimlerde hukukun askıya alınmasından çok, hukuksal araçların siyasal amaçlar doğrultusunda sistemli biçimde kullanılmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır (Levitsky & Way, 2010; Scheppele, 2018).

Bir diğer ilişkili kavram yargısal taciz (judicial harassment) olup, özellikle muhalif aktörlerin sürekli soruşturma, dava ve tutuklama tehdidi altında tutulmasını ifade etmektedir. Yargısal taciz, her bir hukuksal işlemin tekil olarak meşru görünmesine karşın, bütüncül olarak değerlendirildiğinde siyasal katılımı caydırıcı bir işlev gördüğü durumları tanımlamaktadır. Bu çerçevede siyasal tutukluluk, yargısal tacizin en ağır ve görünür biçimlerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Karşılaştırmalı siyaset yazınında öne çıkan bir başka kavram ise yargısal darbedir (lawfare).  Lawfare, hukukun siyasal rakipleri etkisizleştirmek, itibarsızlaştırmak ya da siyasal alanın dışına itmek amacıyla sistemli biçimde kullanılması anlamına gelmektedir. Bu yaklaşımda tutuklama, cezalandırma amacıyla değil, siyasal yarışmayı yeniden düzenlemek ve muhalefeti disiplin altına almak için başvurulan bir araç olarak işlev görmektedir. Siyasal tutukluluk, lawfare stratejisinin merkezi bileşenlerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır.

Son olarak otoriter yasallık (autocratic legalism) kavramı, siyasal tutukluluğun kuramsal olarak konumlandırılmasında önemli bir çerçeve sunmaktadır. Bu yaklaşım, otoriter eğilimli rejimlerin hukuku askıya almak yerine, hukuksal biçimleri koruyarak siyasal iktidarlarını pekiştirdiklerini ileri sürmektedir. Tutuklama kararları bu bağlamda, hukuka aykırılıktan çok, hukukun siyasal amaçlara uygun biçimde yorumlanmasının sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu tanımlamalar ışığında siyasal tutukluluk, ne yalnızca bireysel mağduriyetlerle açıklanabilecek bir yargısal sorun ne de olağanüstü dönemlere özgü geçici bir uygulama olarak ele alınabilir. Aksine siyasal tutukluluk, belirli rejim tiplerinde siyasal yarışmanın sınırlarını çizen, caydırıcı ve disiplin altına alıcı bir yönetişim aracı olarak işlev görmektedir.

Kuramsal Yaklaşımlar ve Rejim Tipleri

Siyasal tutukluluk olgusunun anlaşılabilmesi, yalnızca bireysel hak ihlalleri ya da yargı uygulamaları düzeyinde değil, bu uygulamaların içinde yer aldığı siyasal rejimlerin yapısal özellikleri dikkate alınarak olanaklıdır. Bu bağlamda karşılaştırmalı siyaset yazını, siyasal tutukluluğu açıklamak için özellikle yarışmacı otoriterlik, hukukun araçsallaşması ve otoriter yasallık gibi kuramsal yaklaşımlara başvurmaktadır. Bu yaklaşımlar, siyasal tutuklamayı rejim dışı bir sapma olarak değil, rejimin işleyiş mantığıyla uyumlu bir uygulama olarak ele almaktadır.

Levitsky ve Way tarafından geliştirilen yarışmacı otoriterlik yaklaşımı, siyasal tutukluluğun kuramsal olarak konumlandırılmasında merkezi bir çerçeve sunmaktadır. Bu rejim tipinde seçimler, siyasal partiler ve hukuksal kurumlar biçimsel olarak varlığını sürdürmekte ancak iktidar ile muhalefet arasındaki yarışma, sistemli ve asimetrik biçimde sınırlandırılmaktadır. Siyasal tutukluluk, bu bağlamda muhalefetin tümüyle ortadan kaldırılmasından çok, onun hareket alanını daraltmayı, siyasal maliyetlerini artırmayı ve caydırıcı bir etki yaratmayı hedefleyen seçici bir baskı aracı olarak ortaya çıkmaktadır.

Yarışmacı otoriter rejimlerde baskı, genellikle kitlesel ve ayrım gözetmeyen biçimde değil, simgesel ve hedefli şekilde uygulanmaktadır. Tutuklama kararları belirli siyasal aktörler üzerinde yoğunlaşmakta ve bu aktörler üzerinden daha geniş bir muhalif çevreye mesaj iletilmektedir. Bu durum, siyasal tutukluluğun yalnızca tutuklanan bireyleri değil, siyasal alanın tümünü etkileyen bir disiplin mekanizması olarak işlev gördüğünü göstermektedir.

Siyasal tutukluluğun kuramsal açıklamasında öne çıkan bir diğer yaklaşım, hukukun araçsallaşması ve bu çerçevede geliştirilen lawfare kavramıdır. Lawfare yaklaşımına göre, otoriter eğilimli rejimler hukuku askıya almak ya da açıkça ihlal etmek yerine, hukuksal araçları siyasal rakiplerine karşı stratejik biçimde kullanmaktadır. Bu durumda tutuklama, suç isnadının doğruluğundan bağımsız olarak, siyasal rakibi yıpratma, meşruluğunu sorgulatma ve siyasal süreçlerden geçici ya da kalıcı olarak dışlama işlevi görmektedir. Lawfare yaklaşımı, yargısal süreçlerin bizzat bir siyasal yaptırım aracına dönüşebileceğini ve bu süreçlerin sonucundan bağımsız olarak caydırıcı bir işlev görebileceğini ortaya koymaktadır (Moustafa, 2014).

Bu yaklaşım, siyasal tutukluluğun neden çoğu zaman karmaşık dava dosyaları, belirsiz suç tanımları ve uzun tutukluluk süreleriyle birlikte görüldüğünü açıklamaktadır. Hukuksal sürecin kendisi, sonuçtan bağımsız olarak, başlı başına bir siyasal yaptırıma dönüşmektedir. Bu bağlamda siyasal tutukluluk, cezalandırma kadar belirsizlik ve süreklilik üzerinden işleyen bir siyasal denetim aracıdır.

Kuramsal çerçevenin üçüncü önemli bileşeni, Scheppele tarafından geliştirilen otoriter yasallık (autocratic legalism) yaklaşımıdır. Bu bakış açısına göre, çağdaş otoriterleşme süreçleri hukukun askıya alınmasıyla değil, hukuksal biçimlerin titizlikle korunmasıyla ilerlemektedir. Yasalar, mahkemeler ve yargısal süreçler varlığını sürdürmekte; ancak bu araçlar siyasal iktidarın çıkarları doğrultusunda yorumlanmakta ve uygulanmaktadır. Siyasal tutukluluk bu bağlamda, hukukun ihlal edilmesinin değil, hukukun siyasal amaçlarla yeniden işlevlendirilmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu kuramsal yaklaşımlar birlikte değerlendirildiğinde, siyasal tutukluluk ne olağan dışılığı bir hukuk dışılık ne de yalnızca geçici bir baskı biçimi olarak anlaşılabilir. Aksine siyasal tutukluluk, yarışmacı otoriter rejimlerde siyasal alanın sınırlarını belirleyen, muhalefeti disiplin altına alan ve iktidarın sürekliliğini güvence altına alan yapısal bir yönetişim tekniği olarak işlev görmektedir. Bu çerçeve, siyasal tutukluluğun yalnızca bireysel adalet sorunları bağlamında değil, siyasal rejimlerin niteliği ve dönüşümü bağlamında ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Uluslararası Hukuk Çerçevesi: WGAD Kararları ve AİHM İçtihatları

Siyasal tutukluluk olgusu, uluslararası hukuk metinlerinde açık ve bağımsız bir kavram olarak tanımlanmamakla birlikte, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi mekanizmaları tarafından geliştirilen içtihatlar aracılığıyla somut ölçütlere kavuşturulmuştur. Bu çerçevede özellikle WGAD ile AİHM, siyasal nedenlere dayalı tutuklamaların hukuksal niteliğini değerlendirmede merkezi bir rol oynamaktadır. Her iki mekanizma da tutuklamanın biçimsel hukuka uygunluğu ile gerçek amacı arasındaki ayrımı esas alan bir yaklaşım benimsemektedir.

Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu (WGAD): WGAD, siyasal tutukluluğun uluslararası hukukta en sistemli biçimde ele alındığı mekanizma olarak öne çıkmaktadır. Çalışma Grubu, bir tutuklamanın “keyfi” (arbitrary) olup olmadığını değerlendirirken, yalnızca iç hukuka uygunluğu değil, aynı zamanda tutuklamanın dayandığı gerekçelerin meşruluğunu ve yargılama sürecinin bütününü dikkate almaktadır. WGAD, keyfi tutuklamaları beş kategori altında sınıflandırmakta olup, siyasal tutukluluk tartışmaları açısından özellikle Kategori II ve Kategori III belirleyici nitelik taşımaktadır. Kategori II, bireyin ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, siyasal katılım ve barışçıl toplantı gibi temel haklarını kullanması nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakılmasını kapsamaktadır. Bu kategori, tutuklamanın görünürde hukuksal bir gerekçeye dayanması durumunda dahi, eğer temel hakların kullanımını cezalandırıcı bir işlev görüyorsa keyfi sayılacağını ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, siyasal tutukluluğun doğrudan siyasal suç isnadı olmaksızın da ortaya çıkabileceğini göstermektedir. Kategori III ise adil yargılanma güvencelerinin ciddi ve sistemli biçimde ihlal edildiği durumları kapsamaktadır. Uzun tutukluluk süreleri, yetersiz gerekçelendirilmiş kararlar, savunma hakkının kısıtlanması ve yargı bağımsızlığının zedelenmesi, bu kategori kapsamında değerlendirilmektedir. WGAD içtihadında bu tür usule ilişkin ihlaller, tutuklamanın hukuksal temelini ortadan kaldırmakta ve onu keyfi nitelik taşıyan bir uygulamaya dönüştürmektedir. WGAD kararlarında “siyasal tutuklu” ifadesi doğrudan kullanılmamakla birlikte, tutuklamanın muhalif aktörleri susturma, siyasal alanı daraltma ya da caydırıcı bir mesaj verme amacı taşıdığı açık biçimde vurgulanmaktadır. Bu yönüyle WGAD yaklaşımı, siyasal tutukluluğu hukuksal olarak tanımsız ancak çözümleyici olarak belirlenebilir bir olgu durumuna getirmektedir. WGAD, temel hak ve özgürlüklerin kullanımı nedeniyle gerçekleştirilen tutuklamaları, iç hukuka uygunluk savına karşın keyfi ve siyasal amaçlı olarak değerlendirmektedir (WGAD, 2015).

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) İçtihadı: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de siyasal tutukluluk kavramını doğrudan kullanmamakta, ancak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 5. ve özellikle 18. maddeleri aracılığıyla siyasal nedenlere dayalı tutuklamalara ilişkin güçlü bir içtihat geliştirmiştir. AİHS’nin 18. maddesi, Sözleşme’de öngörülen hak ve özgürlüklerin, belirlenen amaçlar dışında kullanılamayacağını hükme bağlamaktadır. Bu madde, tutuklama gibi meşru araçların gizli siyasal amaçlarla kullanılması durumunda ihlal oluşturduğunu ortaya koymaktadır. AİHM içtihadında Madde 18, tutuklamanın gerçek amacının değerlendirilmesinde kilit bir rol oynamaktadır. Mahkeme, tutuklamanın yalnızca hukuksal gerekçelerini değil, siyasal bağlamını, hedef alınan kişinin konumunu ve uygulamanın sürekliliğini dikkate almaktadır. Bu bağlamda geliştirilen “örtük siyasal amaç” (ulterior purpose) kavramı, siyasal tutukluluğun hukuksal çözümlemesinde merkezi bir ölçüt haline gelmiştir. AİHM’in özellikle son yıllarda verdiği bazı kararlar, tutuklamanın görünürde hukuka uygun olmasına karşın, siyasal muhalefeti sınırlama amacı taşıdığı durumlarda Sözleşme’nin ihlal edildiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu kararlar, siyasal tutukluluğun bireysel yargısal hatalardan çok, belirli siyasal bağlamlarda ortaya çıkan yapısal bir sorun olduğunu vurgulamaktadır. AİHM, AİHS’nin 18. maddesi kapsamında geliştirdiği içtihatla, tutuklamanın görünürde hukuksal gerekçelere dayanmasına karşın, esas amacının siyasal muhalefeti sınırlamak olduğu durumlarda ihlal saptaması yapmaktadır (ECtHR, 2018; ECtHR, 2020).

WGAD ve AİHM Yaklaşımlarının Birlikte Değerlendirilmesi: WGAD ve AİHM içtihatları birlikte değerlendirildiğinde, siyasal tutukluluk olgusunun uluslararası hukukta üç temel ölçüt üzerinden tanımlandığı görülmektedir. Birincisi, tutuklamanın temel hak ve özgürlüklerin kullanımını cezalandırıcı bir işlev görmesidir. İkincisi, adil yargılanma güvencelerinin sistemli biçimde zedelenmesidir. Üçüncüsü ise tutuklamanın hukuksal gerekçeleri ile siyasal bağlamı arasındaki uyumsuzluğun siyasal bir amaca işaret etmesidir. Bu çerçeve, siyasal tutukluluğun hukuksal olarak “olağan dışı” bir durum değil, belirli rejim tiplerinde öngörülebilir ve yinelenen bir uygulama olarak ele alınmasını olanaklı kılmaktadır. Uluslararası hukuk mekanizmalarının geliştirdiği bu yaklaşım, siyasal tutukluluğun yalnızca bireysel mağduriyetler bağlamında değil, siyasal rejimlerin işleyişi ve demokratik ölçünler açısından değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Türkiye Bağlamında Siyasal Tutukluluk: Yapısal Eğilimler ve Örüntüler

Türkiye’de siyasal tutukluluk olgusu, bireysel yargı kararları ya da olağanüstü dönemlere özgü geçici uygulamalarla açıklanamayacak ölçüde süreklilik ve düzenlilik göstermektedir. Uluslararası hukuk mekanizmalarının geliştirdiği ölçütler ışığında değerlendirildiğinde, tutuklama uygulamalarının belirli siyasal aktörler üzerinde yoğunlaştığı, benzer hukuksal gerekçelerin yinelendiği ve yargısal süreçlerin siyasal bağlamdan bağımsız ele alınamadığı bir örüntü ortaya çıkmaktadır. Bu durum, siyasal tutukluluğun Türkiye’de olağan dışı bir uygulama değil, siyasal rejimin işleyişiyle ilişkili yapısal bir olgu durumuna geldiğini göstermektedir. Türkiye’de siyasal tutukluluk uygulamaları, seçici hedefleme, muğlak suç isnatları ve uzun tutukluluk süreleriyle karakterize olmakta ve bu durum uluslararası insan hakları ölçünleriyle ciddi bir uyumsuzluk yaratmaktadır (ECtHR, 2020). Tutuklamanın eylemli bir cezaya dönüşmesi, hukuksal sürecin kendisinin siyasal bir yaptırım durumuna gelmesine yol açmaktadır (Scheppele, 2018).

Hedefleme Mantığı ve Seçicilik: Türkiye’de siyasal tutukluluk uygulamalarının en belirgin özelliklerinden biri, seçici ve hedefli bir nitelik taşımasıdır. Tutuklama kararları, geniş toplumsal kesimleri kapsayan kitlesel bir baskıdan çok, siyasal temsil kapasitesi bulunan ya da kamusal etkisi yüksek aktörler üzerinde yoğunlaşmaktadır. Seçilmişler, siyasal parti yöneticileri, yerel yöneticiler, gazeteciler, akademisyenler ve sivil toplum temsilcileri bu bağlamda öne çıkan gruplardır. Bu seçicilik, yarışmacı otoriter rejimlere özgü baskı mantığıyla uyumludur. Amaç, muhalefeti bütünüyle ortadan kaldırmak değil, onun siyasal alan içindeki hareket yeteneklerini sınırlamak, maliyetlerini artırmak ve caydırıcı bir etki yaratmaktır. Tutuklanan bireyler üzerinden daha geniş bir muhalif çevreye mesaj verilmekte ve siyasal katılım üzerinde dolaylı ancak güçlü bir baskı kurulmaktadır.

Hukuksal Gerekçelerin Yinelenmesi ve Belirsizlik: Siyasal tutukluluk bağlamında dikkat çeken bir diğer yapısal özellik, tutuklama kararlarında kullanılan hukuksal gerekçelerin sınırlı sayıda ve yinelenen nitelikte olmasıdır. Suç isnatları çoğu zaman geniş, muğlak ve yoruma açık kavramlara dayandırılmakta ve bu durum yargısal takdir alanını genişleterek hukuksal belirlilik ilkesini zedelemektedir. Bu belirsizlik, yalnızca tutuklanan bireyler açısından değil, olası muhalif aktörler açısından da caydırıcı bir işlev görmektedir. Uluslararası hukuk bakış açısından bakıldığında, bu tür belirsizlikler WGAD’ın Kategori II ve III kapsamında değerlendirdiği keyfi tutuklama ölçütleriyle örtüşmektedir. Özellikle temel hak ve özgürlüklerin kullanımının suç isnadına dolaylı biçimde konu edilmesi, tutuklamanın siyasal saiklerle ilişkisini güçlendirmektedir.

Uzun Tutukluluk Süreleri ve Sürecin Kendisi Olarak Ceza: Türkiye’de siyasal tutukluluk uygulamalarının ayırt edici bir yönü de uzun tutukluluk süreleridir. Tutuklama, olağan dışı ve geçici bir koruma önlemi olmaktan çıkarak, eylemi bir cezalandırma aracına dönüşmektedir. Bu bağlamda yargılama sürecinin kendisi, sonucundan bağımsız olarak, birey üzerinde ağır bir siyasal ve toplumsal maliyet üretmektedir. Bu durum, lawfare yaklaşımının öngördüğü biçimde, hukuksal sürecin başlı başına bir siyasal yaptırım olmasıyla açıklanabilir. Tutuklama, yalnızca bireyin özgürlüğünü kısıtlamakla kalmamakta, siyasal temsil kapasitesini zayıflatmakta, kamusal görünürlüğünü yeniden çerçevelemekte ve siyasal meşruluğu tartışmalı kılmaktadır.

Yargısal Bağımsızlık Sorunu ve Kurumsal Bağlam: Siyasal tutukluluk olgusunun Türkiye’de yapısal bir nitelik kazanmasında, yargının kurumsal bağımsızlığına ilişkin sorunlar belirleyici bir rol oynamaktadır. Yargı organlarının siyasal bağlamdan yalıtılmış biçimde işleyememesi, tutuklama kararlarının yalnızca hukuksal ölçütlerle açıklanmasını güçleştirmektedir. Bu durum, AİHM içtihadında vurgulanan “örtük siyasal amaç” değerlendirmesinin Türkiye bağlamında neden merkezi bir öneme sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Yargı süreçlerinin siyasal bağlamla bu denli iç içe geçmesi, siyasal tutukluluğun bireysel yargıç tercihlerinin ötesinde, kurumsal ve yönetsel bir sorun olduğunu düşündürmektedir. Bu bağlamda siyasal tutukluluk, yargı sisteminin işleyişindeki daha geniş dönüşümün bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

Caydırıcı Etki ve Siyasal Alanın Daralması: Türkiye’de siyasal tutukluluğun en önemli sonuçlarından biri, siyasal alan üzerinde yarattığı genelleşmiş caydırıcı etkidir. Tutuklamalar, yalnızca doğrudan muhataplarını değil, siyasal muhalefetin tamamını etkileyen bir belirsizlik ve risk ortamı üretmektedir. Bu durum, ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı ve siyasal katılım üzerinde dolaylı ancak kalıcı sınırlamalar doğurmaktadır. Bu yönüyle siyasal tutukluluk, bireysel bir hak ihlali olmaktan çıkarak, siyasal rejimin yarışmacı niteliğini zedeleyen yapısal bir etmen durumuna gelmektedir. Siyasal alanın bu şekilde daraltılması, demokratik süreçlerin biçimsel olarak sürmesine karşın, içerik ve işlev bakımından aşınmasına yol açmaktadır.

SİYASAL TUTUKLULUK VE TÜRK MEVZUATI: YETKİ KÖTÜYE KULLANIMINA İLİŞKİN NORMATİF ÇERÇEVE

Siyasal tutukluluk, yalnızca bireysel yargı kararlarının sonucu olarak değil, yürütme ve yargı erklerinin kesişiminde ortaya çıkan bir yetki kötüye kullanımı biçimi olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda Türkiye’deki hukuksal çerçeve, tutuklamaya ilişkin açık güvenceler içermekle birlikte, bu güvencelerin siyasal nedenlere dayalı uygulamaları önleyecek kurumsal ve normatif mekanizmalar bakımından önemli boşluklar barındırmaktadır.

Anayasal Çerçeve: Güvencelerin Varlığı, Uygulamanın Sorunu

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 19. maddesi, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını güvence altına almakta ve tutuklamayı olağan dışı bir koruma önlemi olarak tanımlamaktadır. Anayasa, tutuklamanın ancak “kuvvetli suç şüphesi” ve “kaçma veya delilleri karartma” gibi sınırlı gerekçelerle uygulanabileceğini hükme bağlamaktadır. Bu yönüyle anayasal düzeyde, siyasal tutuklamayı meşrulaştırabilecek açık bir normatif dayanak bulunmamaktadır. Ancak anayasal güvencelerin uygulanabilirliği, yargının kurumsal bağımsızlığı ve yürütme karşısındaki konumu ile doğrudan ilişkilidir. Yargı bağımsızlığını zayıflatan kurumsal düzenlemeler, Anayasa’nın 19. maddesinde öngörülen güvencelerin eylemen etkisizleşmesine yol açabilmektedir. Bu durum, siyasal tutukluluğun anayasal ihlalden çok, anayasal güvencelerin işlevsizleşmesi yoluyla ortaya çıktığını göstermektedir.

Ceza Muhakemeleri Kanunu (CMK): Geniş Takdir Alanı ve Yapısal Sorunlar

Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 100. maddesi, tutuklama koşullarını düzenlemekte ve tutuklamayı olağan dışı bir önlem olarak tanımlamaktadır. Ancak aynı maddede yer alan “katalog suçlar” düzenlemesi, kuvvetli suç şüphesinin varlığına ilişkin karine yaratmakta ve yargıcın takdir alanını daraltmaktadır. Bu durum, tutuklamanın somut gerekçelendirilmesi yükümlülüğünü zayıflatmakta ve tutuklamayı neredeyse otomatik bir uygulamaya dönüştürebilmektedir. Siyasal tutukluluk bağlamında sorun, CMK’nun tutuklamaya izin vermesi değil, tutuklamayı sınırlayacak etkili denetim ve gerekçelendirme mekanizmalarının bulunmamasıdır. Özellikle siyasal bağlamı olan davalarda, CMK hükümleri geniş yorumlanarak tutuklamanın cezalandırıcı bir araç durumuna gelmesine olanak vermektedir.

Yürütmenin Rolü: Dolaylı Etki ve Kurumsal Bağımlılık

Türk mevzuatında yürütme organının tutuklama kararı verme yetkisi bulunmamakla birlikte, yürütmenin yargı üzerindeki dolaylı etkisi, siyasal tutukluluk tartışmasının merkezinde yer almaktadır. Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısı ve işleyişi, yargı mensuplarının mesleksel güvenceleri ile siyasal iktidar arasındaki ilişkiyi belirleyen temel unsurlardan biridir. HSK’nın oluşumunda yürütmenin ve siyasal çoğunluğun belirleyici rolü, yargı bağımsızlığını zayıflatmakta ve bu durum tutuklama kararlarının siyasal bağlamdan bağımsız biçimde değerlendirilmesini güçleştirmektedir. Bu bağlamda siyasal tutukluluk, doğrudan yürütme talimatlarıyla değil, kurumsal bağımlılık ve beklenti mekanizmaları üzerinden şekillenen dolaylı bir yetki kötüye kullanımı biçimi olarak ortaya çıkmaktadır.

Mevzuattaki Eksiklikler: Ne Yok?

Türk mevzuatında siyasal tutukluluğu önlemeye yönelik özgül ve açık düzenlemelerin bulunmadığı görülmektedir. Özellikle, tutuklamanın siyasal amaçla uygulanmasını açıkça yasaklayan bir norm bulunmamaktadır. Tutuklama kararlarında siyasal bağlamın dikkate alınmasını zorunlu kılan bir gerekçelendirme yükümlülüğü yoktur. Uzun tutukluluk sürelerine karşı etkili ve hızlı bir başvuru mekanizması öngörülmemiştir. AİHM ve WGAD kararlarının bağlayıcılığını iç hukukta doğrudan ve otomatik biçimde sağlayan bir düzenleme mevcut değildir. Bu eksiklikler, siyasal tutukluluğun hukuksal bir boşlukta değil, aksine hukuksal araçların siyasal bağlamda kullanılmasına elverişli bir normatif ortamda ortaya çıktığını göstermektedir.

Değerlendirilecek olursa, Türk mevzuatı, biçimsel olarak kişi özgürlüğünü güvence altına alan düzenlemeler içermekle birlikte, bu güvencelerin siyasal nedenlere dayalı tutuklamaları önleyecek kurumsal ve yapısal mekanizmalarla desteklenmediği görülmektedir. Siyasal tutukluluk bu nedenle, açık bir hukuk ihlalinden çok, yürütme ve yargı erklerinin kesişiminde ortaya çıkan bir yetki kötüye kullanımı olarak değerlendirilmelidir. Bu durum, sorunun yalnızca yargı uygulamalarına indirgenemeyeceğini ve anayasal düzen, yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkeleri çerçevesinde ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.

AİHM VE WGDA ile Türkiye’nin Karşılaştırılması

Aşağıdaki çizelge Türk mevzuatı ile AİHM ve WGAD düzenlemelerini karşılaştırmaktadır.

Çizelge 1:

 

Ulusal ve Uluslararası Düzenlemelerin Karşılaştırılması

Ölçüt / İlke

AİHM – WGAD Standardı

Türkiye’deki Düzenleme

Tutuklamanın olağan dışılığı

Son çare, güçlü gerekçe

Var (CMK 100) – uygulamada zayıf

Siyasal nedenlerin yasaklanması

Madde 18 / Kategori II

Açık düzenleme yok

Gerekçelendirme yükümlülüğü

Somut, bireyselleştirilmiş

Genel ve tekrar eden

Uzun tutukluluk

İhlal sayılır

Etkili üst sınır yok

Yargı bağımsızlığı

Yapısal güvence şart

HSK yapısı sorunlu

Uluslararası kararların etkisi

Bağlayıcı ve uygulanmalı

Dolaylı / gecikmeli

 

AİHM ve WGAD İçtihadında Siyasal Amaç Taşıdığı Saptanan Tutuklamalar

Aşağıdaki çizelge, AİHM ve WGAD’in tutuklamanın hukuksal görünümüne karşın siyasal amaç taşıdığı sonucuna vardığı başlıca kararları özetlemektedir. Çizelge, bireysel suç isnatlarını tartışmak yerine, uluslararası hukuk organlarının kullandığı ölçütleri ve gerekçelendirme biçimlerini görünür kılmayı amaçlamaktadır.

Çizelge 2:

 

AİHM ve WGAD Kararlarında Siyasal Amaçlı Tutuklama Örnekleri

Mekanizma

Dava / Görüş

Ülke

Hukuksal Dayanak

Temel Saptama

AİHM

Selahattin Demirtaş v. Turkey (No. 2)

Türkiye

AİHS md. 5 + md. 18

Tutuklamanın esas amacının siyasal çoğulculuğu bastırmak ve muhalefeti susturmak olduğu

AİHM

Osman Kavala v. Turkey

Türkiye

AİHS md. 5 + md. 18

Tutuklamanın sivil toplumu caydırmaya ve siyasal mesaj vermeye yönelik olduğu

AİHM

Ilgar Mammadov v. Azerbaijan

Azerbaycan

AİHS md. 5 + md. 18

Tutuklamanın muhalif bir siyasetçiyi etkisizleştirmeye yönelik olduğu

AİHM

Rasul Jafarov v. Azerbaijan

Azerbaycan

AİHS md. 5 + md. 18

İnsan hakları savunuculuğu etkinliklerinin cezalandırıldığı

AİHM

Navalnyy v. Russia

Rusya

AİHS md. 5 + md. 18

Yargısal süreçlerin siyasal muhalefeti bastırma aracı olarak kullanıldığı

WGAD

Çeşitli Görüşler (Kategori II–III)

Türkiye

ICCPR md. 9, 14

Siyasal hakların kullanımı nedeniyle tutuklama; adil yargılanma ihlalleri

WGAD

Çeşitli Görüşler (Kategori II–III)

Mısır, Beyaz Rusya vb.

ICCPR md. 9, 19, 21

Siyasal muhalefeti susturmaya yönelik keyfi tutuklama

 

AİHM ve WGAD içtihadı, siyasal tutukluluğun uluslararası hukukta olağan dışı bir kavram değil, belirli ölçütler çerçevesinde saptanabilir bir olgu olduğunu göstermektedir. Özellikle AİHS’nin 18. maddesi kapsamında verilen kararlar ile WGAD’nin Kategori II ve III değerlendirmeleri, tutuklamanın hukuksal gerekçeleri ile gerçek amacı arasındaki uyumsuzluğu merkeze almaktadır. Bu kararlar, siyasal tutukluluğun bireysel yargısal hatalardan çok, siyasal yarışmayı sınırlandırmaya yönelik yapısal bir uygulama olduğunu ortaya koymaktadır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma, siyasal tutukluluk olgusunu normatif bir suçlama ya da bireysel yargısal hataların toplamı olarak değil, çağdaş siyasal rejimlerin işleyişi içinde ortaya çıkan yapısal bir uygulama olarak ele almıştır. Karşılaştırmalı siyaset yazını, uluslararası insan hakları hukuku ve Türkiye bağlamındaki uygulamalar birlikte değerlendirildiğinde, siyasal tutukluluğun hukukun askıya alınmasından çok, hukuksal araçların siyasal amaçlar doğrultusunda sistemli biçimde kullanılmasının bir sonucu olduğu görülmektedir.

Uluslararası hukuk çerçevesinde WGAD ve AİHM içtihadı, tutuklamanın hukuksal biçimi ile gerçek amacı arasındaki ayrımı merkeze alan bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu yaklaşım, siyasal tutukluluğun açık biçimde adlandırılmamasına karşın, temel hak ve özgürlüklerin kullanımı nedeniyle gerçekleştirilen tutuklamaların keyfi ve siyasal amaçlı olarak saptanmasını olanaklı kılmaktadır. AİHS’nin 18. maddesi kapsamında verilen kararlar ile WGAD’nin Kategori II ve III değerlendirmeleri, siyasal tutukluluğun hukuksal olarak tanımsız ancak çözümleyici olarak belirlenebilir bir olgu olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.

Türkiye bağlamında yapılan değerlendirme, siyasal tutukluluğun olağan dışı ya da geçici bir uygulama olmaktan çıkarak belirli örüntüler etrafında kurumsallaştığını göstermektedir. Seçici hedefleme, muğlak suç isnatları, uzun tutukluluk süreleri ve yargı bağımsızlığına ilişkin yapısal sorunlar, tutuklamanın bir koruma önlemi olmaktan çok siyasal alanı düzenleyen bir araç durumuna geldiğine işaret etmektedir. Bu durum, siyasal tutukluluğun bireysel dosyalar üzerinden değil, rejimin işleyiş mantığı çerçevesinde değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.

Türk mevzuatının biçimsel düzeyde kişi özgürlüğünü güvence altına alan hükümler içermesine karşın, bu güvencelerin siyasal amaçlı tutuklamaları önleyecek kurumsal mekanizmalarla desteklenmediği görülmektedir. Tutuklamanın olağan dışılığına ilişkin anayasal ve yasal hükümler, yürütme ve yargı erkleri arasındaki kurumsal ilişkiler nedeniyle etkisizleşebilmekte ve bu durum siyasal tutukluluğun açık bir norm ihlalinden çok, yetkinin kötüye kullanımı yoluyla ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla sorun, yalnızca mevzuat eksikliği değil, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı ilkelerinin aşınmasıyla doğrudan ilişkilidir.

Bu çerçevede siyasal tutukluluk, yalnızca tutuklanan bireylerin haklarını ihlal eden bir uygulama olarak değil, demokratik siyasal yarışmayı daraltan ve siyasal alan üzerinde genelleşmiş bir caydırıcı etki yaratan yapısal bir sorun olarak değerlendirilmelidir. Tutuklama uygulamalarının bu şekilde kullanılması, siyasal katılımın maliyetini artırmakta, muhalefetin temsil kapasitesini zayıflatmakta ve hukukun üstünlüğü ilkesine duyulan toplumsal güveni aşındırmaktadır.

Sonuç olarak bu çalışma, siyasal tutukluluğun Türkiye’deki görünümünü, uluslararası hukuk ve karşılaştırmalı siyaset yazını ışığında ele alarak, bu olgunun rejimsel niteliğine dikkat çekmektedir. Siyasal tutukluluk, bireysel mağduriyetler üzerinden tartışıldığında eksik kalan, ancak kurumsal yapı, yargı bağımsızlığı ve siyasal yarışma bağlamında ele alındığında açıklayıcı gücü artan bir olgudur. Bu nedenle siyasal tutukluluğun önlenmesi, yalnızca ceza muhakemesi uygulamalarında yapılacak sınırlı değişikliklerle değil, hukukun siyasal iktidar karşısındaki özerkliğini yeniden kuracak yapısal reformlarla olanaklı olabilecektir.

NORMATİF VE KURUMSAL ÇIKARIMLAR

Bu çalışmada ortaya konulan bulgular, siyasal tutukluluğun Türkiye’de yalnızca ceza muhakemesi uygulamalarına ilişkin bir sorun olmadığını ve anayasal düzen, yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkeleriyle doğrudan ilişkili yapısal bir sorun olduğunu göstermektedir. Bu nedenle siyasal tutukluluğun önlenmesine yönelik öneriler, dar anlamda mevzuat değişikliklerinin ötesine geçerek, kurumsal ve yönetsel reformları da içermelidir. Bu çerçevede siyasal tutukluluk, bireysel yargılama hatalarının ötesinde, demokratik siyasal yarışmayı sınırlayan rejimsel bir sorun olarak değerlendirilmelidir. (Levitsky & Way, 2010).

Tutuklamanın Olağan Dışılığının Mevzuatta Güçlendirilmesi: CMK’da tutuklamayı düzenleyen hükümler, biçimsel olarak olağan dışılık ilkesini kabul etmekle birlikte, uygulamada geniş bir takdir alanı yaratmaktadır. Bu çerçevede, tutuklama kararlarında “kuvvetli suç şüphesi” ve “tutuklama nedenleri”nin somut ve bireyselleştirilmiş biçimde gerekçelendirilmesini zorunlu kılan açık düzenlemelere gereksinme bulunmaktadır. Özellikle katalog suçlara ilişkin karine sisteminin, tutuklamayı otomatikleştirici etkisi dikkate alınarak yeniden değerlendirilmesi, siyasal amaçlı tutuklamaların önlenmesi açısından önem taşımaktadır.

Siyasal Amacın Açıkça Yasaklanması: Uluslararası hukukta örtük biçimde kabul edilen, ancak iç hukukta açıkça düzenlenmeyen bir alan, tutuklamanın siyasal amaçlarla kullanılmasının yasaklanmasıdır. Bu bağlamda, tutuklamanın ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve siyasal katılım gibi temel hakların kullanımını cezalandırıcı biçimde uygulanamayacağını açıkça hükme bağlayan normatif düzenlemelerin yapılması, siyasal tutukluluğa karşı güçlü bir hukuksal güvence oluşturacaktır.

Uzun Tutukluluk Sürelerine Karşı Etkili Denetim Mekanizmaları: Tutukluluğun eylemi bir cezaya dönüşmesini önlemek amacıyla, tutukluluk sürelerine ilişkin üst sınırların yalnızca biçimsel olarak değil, etkili başvuru yollarıyla desteklenmesi gerekmektedir. Tutukluluğun makul sürede yargılanma hakkını ihlal ettiği durumlarda, hızlı ve bağlayıcı karar verebilen yargısal denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, siyasal tutukluluğun süreklilik kazanmasını engelleyici bir işlev görebilir.

Uluslararası Yargı Kararlarının İç Hukuktaki Etkisinin Güçlendirilmesi: AİHM ve WGAD kararlarının bağlayıcılığı, Türk hukuk sisteminde ilkesel olarak kabul edilmekle birlikte, uygulamada gecikmeli ya da sınırlı biçimde hayata geçirilmektedir. Bu durum, siyasal tutukluluk tartışmalarında uluslararası hukuk ile iç hukuk arasında yapısal bir kopukluk yaratmaktadır. Uluslararası insan hakları kararlarının doğrudan ve gecikmeksizin uygulanmasını sağlayacak kurumsal mekanizmaların oluşturulması, siyasal amaçlı tutuklamalara karşı önemli bir koruma sağlayacaktır.

Yargı Bağımsızlığının Kurumsal Olarak Güçlendirilmesi: Siyasal tutukluluğun önlenmesi, yargının yürütme karşısındaki kurumsal bağımsızlığıyla doğrudan ilişkilidir. HSK’nun oluşumu ve işleyişine ilişkin düzenlemeler, yargı mensuplarının mesleksel güvencelerini ve karar alma süreçlerini siyasal etkilerden arındıracak şekilde yeniden ele alınmalıdır. Bu tür kurumsal reformlar, siyasal tutukluluğun bireysel kararlar üzerinden değil, yapısal koşullar üzerinden ortaya çıktığı gerçeğini dikkate alan bütüncül bir yaklaşım sunmaktadır.

Saydamlık ve Gerekçelendirme Kültürünün Güçlendirilmesi: Son olarak, tutuklama kararlarının kamuoyu nezdinde denetlenebilirliğini artıracak saydamlık ve gerekçelendirme ölçünlerinin güçlendirilmesi gerekmektedir. Yargı kararlarının ayrıntılı, tutarlı ve bireyselleştirilmiş gerekçelere dayanması, yalnızca adil yargılanma hakkının değil, siyasal tutukluluk iddialarına karşı toplumsal güvenin oluşturulmasının da temel koşuludur.


 

Kaynakça

 

 

Uluslararası Hukuk ve Kurumsal Kaynaklar

European Court of Human Rights. (2017). Merabishvili v. Georgia (Application No. 72508/13).

European Court of Human Rights. (2018). Selahattin Demirtaş v. Turkey (No. 2) (Application No. 14305/17).

European Court of Human Rights. (2019). Ilgar Mammadov v. Azerbaijan (Application No. 15172/13).

European Court of Human Rights. (2020). Osman Kavala v. Turkey (Application No. 28749/18).

European Court of Human Rights. (2022). Navalnyy v. Russia (Applications Nos. 29580/12 et al.).

United Nations Working Group on Arbitrary Detention. (2015). Revised Methods of Work.

United Nations Working Group on Arbitrary Detention. (çeşitli yıllar years). Opinions concerning Turkey.

 

Kuramsal ve Karşılaştırmalı Yazın

Levitsky, S., & Way, L. A. (2010). Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after the Cold War. Cambridge University Press.

Moustafa, T. (2014). Law versus the state: The judicialization of politics in Egypt. Law & Social Inquiry, 39(2), 345–373.

Scheppele, K. L. (2018). Autocratic legalism. The University of Chicago Law Review, 85(2), 545–583.

Tushnet, M. (2015). Authoritarian constitutionalism. Cornell Law Review, 100(2), 391–462.

Hiç yorum yok: