AİHM’den WGAD’a: Türkiye’de Siyasal
Tutukluluk Vakalarının Uluslararası Denetimi
Political Detention in Turkey: From
the ECtHR to the WGAD
Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış
Researcher ID B-2702-2008.
Orcid: 0000-0002-8756-1366.
fyasamis@gmail.com.
Öz
Bu makale,
Türkiye’de siyasal amaçlı özgürlükten yoksun bırakma olaylarını incelemekte ve
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) mevcut sınırlarının ötesinde
Birleşmiş Milletler Keyfi Özgürlükten Yoksun Bırakmaya İlişkin Çalışma
Grubu’nun (WGAD) sağladığı kullanılmamış olanakları çözümlemektedir. Selahattin
Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Can Atalay ve Ekrem İmamoğlu
örneklerinden hareketle, siyasal aktörlere yönelik yargı süreçlerinin hukuksallığının
ötesinde siyasal yarışmanın yönetilmesinde araçsallaştırıldığı
gösterilmektedir. WGAD’nin beş kategorili değerlendirme çerçevesi bu olayların
tamamında çok boyutlu ihlal saptamasına olanak sağlamakta ve buna karşılık
Türkiye’de WGAD mekanizmasının avukatlar, siyasal aktörler ve sivil toplum
tarafından yeterince kullanılmadığı görülmektedir. Bu çalışma, WGAD’nin devreye
sokulması durumunda ortaya çıkabilecek hukuksal, siyasal ve diplomatik etkileri
çözümlemekte ve bu mekanizmanın Türkiye’deki siyasal özgürlük ihlallerinin
görünür kılınmasında kritik bir rol oynadığını ortaya koymaktadır. Sonuç
olarak, WGAD’nin sistemli biçimde işletilmesi Türkiye’de siyasal baskı uygulamalarının
uluslararası düzeyde teşhiri ve önlenmesi açısından zorunlu bir araç olarak
değerlendirilmektedir.
Anahtar
Kelimeler: siyasal
tutukluluk, keyfi özgürlükten yoksun bırakma, BM WGAD, siyasal yargılama, insan
hakları hukuku, Türkiye, AİHM, adil yargılanma hakkı
Abstract
This article examines cases of politically motivated
deprivation of liberty in Turkey and analyzes the underutilized potential of
the United Nations Working Group on Arbitrary Detention (WGAD) in comparison to
the European Court of Human Rights (ECtHR). Drawing on the cases of Selahattin
Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Can Atalay, and Ekrem İmamoğlu, the
study demonstrates how judicial processes targeting political actors have been
instrumentalized as tools for managing political competition rather than
ensuring legal accountability. The WGAD’s five-category assessment framework
provides an effective basis for identifying multi-dimensional violations in
these cases; however, WGAD mechanisms remain largely unused by lawyers,
political actors, and civil society in Turkey. This article evaluates the
legal, political, and diplomatic consequences of invoking WGAD procedures and
argues that WGAD constitutes a critical mechanism for making political
repression visible at the international level. Ultimately, the study concludes
that systematic engagement with WGAD is essential for exposing and preventing
politically motivated deprivations of liberty in Turkey.
Keywords: political
imprisonment, arbitrary deprivation of liberty, UN WGAD, political Prosecution,
human rights law, Turkey, ECtHR, fair trial rights
GİRİŞ
Türkiye’de
son yıllarda hızla artan siyasal nitelikli yargı süreçleri, özgürlük ve
güvenlik hakkının kullanımında hem iç hukuk hem de uluslararası hukuk
bakımından ciddi tartışmalar yaratmaktadır. Ekrem İmamoğlu, Osman Kavala,
Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve Can Atalay örneklerinde görüldüğü
üzere, siyasal alanı doğrudan etkileyen tutma ve yargılama uygulamaları, klasik
ceza hukuku ölçütlerinin ötesine geçerek siyasal yarışmanın
biçimlendirilmesinde bir araç durumuna gelmiştir. Türkiye’de yargısal denetim
mekanizmalarının etkisizleşmesi veya tıkanması durumunda başvurulacak
uluslararası denetim yolları arasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)
neredeyse otomatik bir tercih olmuş ve buna karşılık Birleşmiş Milletler keyfi
tutma karşıtı mekanizmalarının, özellikle de “Keyfi Özgürlükten Yoksun
Bırakmaya İlişkin Çalışma Grubu (WGAD)” (Working Group on Arbitrary
Detention-WGAD) sürecinin sunduğu önemli olanaklar büyük ölçüde göz ardı
edilmiştir.
Oysa “Uluslararası
Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi” (ICCPR) ve ona bağlı denetim
mekanizmaları, keyfi özgürlükten yoksun bırakılma konusunda AİHM’den farklı,
daha geniş kapsamlı ve daha hızlı sonuç verebilen bir normatif çerçeve
sunmaktadır. WGAD, bireysel başvuru yoluyla devletlere yönelik hukuksal
değerlendirme, ihlal saptaması ve öneri kararları verebilmekte ve tutuklamanın
keyfi nitelikte olup olmadığını yalnızca iç hukuka uygunluk açısından değil,
daha da önemlisi, siyasal amaç güdüp gütmediği, orantılılık ilkesinin ihlali,
cezalandırıcı niyet, ifade, örgütlenme ve siyasal katılım haklarının
bastırılması gibi boyutlarıyla inceleyebilmektedir. Bu yönüyle WGAD, “siyasal
tutukluluk” olgusunu tanımlamak, saptamak ve uluslararası düzeyde görünür
kılmak bakımından önemli bir kapasiteye sahiptir.
Buna karşın
Türkiye’de siyasal nitelikli davalarda hem savunma makamının hem de akademik
çevrelerin WGAD mekanizmasını yeterince kullanmadığı, hatta çoğu zaman farkında
bile olmadığı görülmektedir. Bu durum hem uluslararası baskının etkililiğini
azaltmakta hem de siyasal amaçlı özgürlük kısıtlamalarının uluslararası hukukta
kategorik olarak tanımlanması ve tescil edilmesi sürecini geciktirmektedir. Bu
makale, Türkiye’de siyasal tutukluluk olgusunu somut örnekler üzerinden
inceleyerek AİHM’in mevcut sınırlarını tartışmakta ve WGAD mekanizmasının neden
ve nasıl etkili bir biçimde kullanılmadığını çözümlemektedir. Aynı zamanda
WGAD’nin sağlayabileceği stratejik ve hukuksal üstünlüklerin ortaya konulması,
Türkiye’de insan hakları savunucuları, hukukçular ve siyasal aktörler açısından
yeni bir farkındalık yaratmayı hedeflemektedir.
Birleşmiş
Milletler’in Keyfi Tutuklama Konusundaki Normatif Temelleri
Birleşmiş
Milletler’in özgürlük ve kişi güvenliği hakkının korunması konusundaki konumu,
öncelikle İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (İHEB, 1948) ile atılan normatif
temeller üzerine kuruludur. Beyannamenin Madde 3’ü “herkesin yaşama, özgürlük
ve kişi güvenliği hakkına sahip olduğunu” belirtirken, Madde 9 keyfi tutma
yasağını açık biçimde ifade eder: “Hiç kimse keyfi olarak tutuklanamaz,
alıkonulamaz veya sürgün edilemez.” Bu ilke, evrensel insan hakları hukukunun
çekirdeğini oluşturur ve daha sonra bağlayıcı uluslararası sözleşmelere
kaynaklık etmiştir.
Bu
çerçeve, 1966 tarihli “Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi”
(ICCPR) ile hukuksal açıdan zorunlu hale gelmiştir. Sözleşmenin Madde 9’u,
özgürlükten yoksun bırakmanın yalnızca yasa ile öngörülen nedenlere dayanması
gerektiğini ve hiçbir şekilde keyfi olamayacağını düzenler. Aynı madde, tutulan
kişinin neden tutuklandığını derhal öğrenme hakkını, yargıç huzuruna çıkarılma
zorunluluğunu ve makul sürede yargılanma veya serbest bırakılma hakkını da
güvence altına alır. Sözleşme kapsamındaki diğer haklar örneğin ifade özgürlüğü
(Madde 19), örgütlenme özgürlüğü (Madde 22) ve siyasal katılım hakkı (Madde 25)
gibi siyasal güdülenmelerle yapılan tutuklamalarda doğrudan ihlale uğradığından
siyasal tutukluluk değerlendirmesinde merkezi bir önem taşımaktadır.
ICCPR’ın
bağlayıcı gücü, “İhtiyari Protokoller” ile daha da pekiştirilmiştir.
Türkiye’nin henüz taraf olmadığı “Birinci İhtiyari Protokol”, bireylere BM
İnsan Hakları Komitesi’ne başvurma hakkı tanırken, “İkinci Protokol” ölüm
cezasının kaldırılmasını öngörür. Türkiye bu protokollere taraf olmasa da
Sözleşme’den doğan yükümlülükleri ve teamül hukuku niteliğine yaklaşan keyfi
tutma yasağı nedeniyle uluslararası denetime bağlıdır.
Bu
normatif mimarinin işlevsel uzantısı olarak BM İnsan Hakları Komisyonu (bugünkü
İnsan Hakları Konseyi) 1991 yılında “Keyfi Özgürlükten Yoksun Bırakmaya İlişkin
Çalışma Grubu (WGAD)” kurmuştur. WGAD’nin yetkisi, yalnızca iç hukuk
süreçlerine bakmakla sınırlı olmayıp, tutuklamanın uluslararası insan hakları
normlarıyla uyumlu olup olmadığını değerlendirmeyi de içerir. Bu bağlamda WGAD İHEB
Madde 9, ICCPR Madde 9 ve siyasal özgürlüklerle ilgili diğer maddeleri (19, 21,
22, 25) çerçevesinde keyfi tutmanın varlığını kategorilere ayırarak
incelemektedir.
Buna ek
olarak, BM’nin keyfi tutma ile ilgili durumu yalnızca kural koymakla sınırlı
değildir, aynı zamanda üye devletler üzerinde siyasal ve diplomatik baskı
yaratma işlevi de görmektedir. WGAD kararları, mahkeme kararı kadar bağlayıcı
olmasa da uluslararası toplumda güçlü bir “hukuksal kanı” oluşturur ve
uygulanması beklenen ölçünler getirir. Nitekim WGAD, özellikle siyasal
tutukluluk niteliği taşıyan olaylarda tutuklamanın yalnızca süreçsel değil,
amaç bakımından da keyfi olabileceğini vurgulayarak devletlerin siyasal
muhalefeti bastırma yönündeki eğilimlerine karşı açık bir normatif çapa
sağlamaktadır. BM sisteminin bu mimarisi, Türkiye gibi iç hukuk yollarının
tıkandığı ya da yargının tarafsızlığına ilişkin ciddi endişelerin bulunduğu
ülkelerde, siyasal nitelikli özgürlük kısıtlamalarının uluslararası düzeyde
görünür kılınması için önemli, fakat yeterince kullanılmayan bir mekanizma oluşturmaktadır.
Amaçlar
Bu
makalenin temel amacı, Türkiye’de siyasal nitelikli yargı süreçleri bağlamında
ortaya çıkan keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma olaylarını uluslararası
insan hakları hukuku çerçevesinde çözümlemek ve özellikle Birleşmiş Milletler
Keyfi Tutmaya İlişkin Çalışma Grubu’nun (WGAD) bu alandaki kullanılmayan
kapasitesini görünür kılmaktır. Bu çerçevede makalenin özel amaçları şunlardır:
Türkiye’de
siyasal nitelikli özgürlük kısıtlamalarının niteliğini belirlemek: Ekrem İmamoğlu, Osman Kavala,
Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve Can Atalay örnekleri üzerinden, bu olayların
hangi yönleriyle siyasal amaçlı keyfi özgürlükten yoksun bırakma niteliği
taşıdığını göstermek.
AİHM
sürecinin sınırlarını ortaya koymak: Türkiye’de
uluslararası başvuruların neredeyse otomatik biçimde AİHM ile
ilişkilendirilmesinin neden olduğu yapısal sorunları, sürecin aşırı yavaşlığını
ve AİHM’in normatif kapasitesinin siyasal tutukluluk olaylarının tüm
boyutlarını kapsamakta yetersiz kalabileceğini tartışmak.
BM
normatif mimarisini görünür kılmak: İHEB,
ICCPR ve ilgili maddelerin (özellikle Madde 9, 19, 22 ve 25) keyfi olarak
özgürlükten yoksun bırakma konusunda sunduğu daha geniş ve daha bütünleşik
koruma çerçevesini açıklamak.
WGAD’nin sağladığı hukuksal üstünlükleri
ortaya koymak: WGAD’nin
kategorik inceleme yönteminin siyasal tutukluluk olaylarında neden üstün bir çözümleme
aracı sunduğunu, devletin amacını, bağlamı, ayrımcılık unsurlarını ve siyasal güdüleri
değerlendirebilme kapasitesini ortaya koymak.
Türkiye’deki
farkındalık eksikliğini çözümlemek: Savunma
makamları, avukatlar, mağdurlar, akademi ve sivil toplumun WGAD mekanizmasını
yeterince kullanmamasının nedenlerini incelemek.
Stratejik
bir uluslararası başvuru modeli önermek: Türkiye’de siyasal tutukluluk niteliği taşıyan olaylarda
WGAD başvurusunun AİHM süreçleriyle tamamlayıcı bir biçimde nasıl
kullanılabileceğine ilişkin normatif ve uygulama yönlendirmeleri sunmak.
Normatif
ve siyasal sonuçlar üretmek: Keyfi
olarak özgürlükten yoksun bırakma kategorisinin uluslararası düzeyde tescilinin
Türkiye’de siyasal alan, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve demokratik yarışma
üzerindeki etkilerini değerlendirmek.
Hedefler
Bu
çalışma, Türkiye’de siyasal nitelikli keyfi özgürlükten yoksun bırakma olaylarının
uluslararası hukuk mekanizmaları çerçevesinde daha etkili incelenebilmesine
katkı sunmayı hedeflemektedir. Bu doğrultuda makalenin ulaşmak istediği somut
hedefler şunlardır:
Türkiye’deki
siyasal tutukluluk olaylarının WGAD’nin beş kategorisi temelinde
sınıflandırılması: İmamoğlu,
Kavala, Demirtaş, Yüksekdağ ve Atalay olaylarının her birinin WGAD ölçünlerine
göre hangi kategori veya kategorilere girdiğinin sistemli olarak gösterilmesi.
AİHM
ile WGAD arasındaki yöntembilimsel ve normatif farkların açık biçimde ortaya
konulması: Her iki
mekanizmanın aynı olaylara nasıl farklı yaklaşabileceğinin somut örneklerle
karşılaştırmalı bir şekilde gösterilmesi.
Türkiye’deki
iç hukuk mekanizmalarının tıkanma noktalarının uluslararası normlar ışığında çözümlenmesi:
Özellikle siyasal
amaç güden özgürlük kısıtlamalarında ulusal sistemin hangi yapısal sorunlar
nedeniyle etkili olamadığının belirlenmesi.
WGAD
başvurularının Türkiye’de neden düşük düzeyde kaldığının açıklığa
kavuşturulması: Hukuksal
bilgi eksikliği, stratejik tercihler, siyasal iklim, avukatların kurumsal
refleksleri ve uluslararası mekanizmalara ilişkin yanlış algıların çözümlenmesi.
WGAD’nin
Türkiye açısından sağlayabileceği somut kazanımların belirlenmesi: Siyasal tutukluluk niteliğinin
uluslararası düzeyde tescili, Devlet üzerinde uluslararası baskı mekanizması
oluşturulması, hızlı inceleme ve kategorik karar üstünlüğü ve diplomatik
süreçlerde görünürlük artışı.
Siyasal
tutukluluk olaylarında BM mekanizmalarının daha etkili kullanımına yönelik
stratejik bir model geliştirilmesi: WGAD
başvurusunun ne zaman, hangi belgelerle, hangi hukuksal savlarla yapılması
gerektiğine ilişkin “ölçünsel bir başvuru çerçevesi” ortaya koymak.
Türkiye’de
insan hakları hukukunun uluslararasılaşmasına katkı sağlamak: Keyfi olarak özgürlükten yoksun
bırakma yasağının küresel normları ile Türkiye’deki hukuk uygulamaları
arasındaki uyumsuzluğun görünür kılmak ve giderilmesine yönelik öneriler
geliştirmek.
Araştırma
Soruları
Türkiye’de
siyasal nitelikli özgürlükten yoksun bırakma olayları, uluslararası insan
hakları hukuku açısından hangi ölçütler temelinde “keyfi” olarak
tanımlanabilir?
AİHM
mekanizması, Türkiye’deki siyasal amaç güden özgürlük kısıtlamalarını
değerlendirmede neden sınırlı kalmaktadır?
WGAD,
aynı olayları AİHM’den farklı olarak nasıl değerlendirmekte ve hangi hukuksal
üstünlüklere sahiptir?
Türkiye’de
İmamoğlu, Kavala, Demirtaş, Yüksekdağ ve Atalay olayları WGAD’nin beş
kategorisinden hangilerine girmektedir?
Türkiye’de
avukatlar, mağdurlar ve insan hakları savunucuları WGAD başvurusunu neden
sınırlı biçimde kullanmaktadır?
WGAD
başvurularının Türkiye bakımından yaratabileceği somut etkiler nelerdir?
Türkiye’de
iç hukuk yollarının tıkandığı veya etkisizleştiği siyasal davalarda WGAD nasıl
tamamlayıcı bir rol üstlenebilir?
Uluslararası
normatif çerçeve (İHEB, ICCPR), Türkiye’de siyasal özgürlük kısıtlamalarının
değerlendirilmesinde hangi hukuksal ve siyasal ölçünleri zorunlu kılmaktadır?
Yöntem
Bu
çalışma, keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakılma olgusunu uluslararası insan
hakları ölçünleri, Birleşmiş Milletler mekanizmaları ve Avrupa insan hakları
rejimi çerçevesinde inceleyen nitel bir araştırma yöntemi benimsemektedir.
Araştırma çok katmanlı bir yaklaşım izlemekte olup üç temel düzeyde
yapılandırılmıştır:
Normatif-Çözümleyici
İnceleme: İlk
aşamada, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin
Uluslararası Sözleşme (ICCPR), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve
bunlara ek protokoller başta olmak üzere temel uluslararası insan hakları
belgeleri incelenmiştir. Bu normatif çözümleme kapsamında özgürlük ve kişi
güvenliği hakkının kapsamı, keyfi müdahalenin tanımı ve devletin pozitif ve
negatif yükümlülükleri ele alınmıştır. Bu inceleme, uluslararası normların
“keyfi özgürlükten yoksun bırakma” kavramını nasıl tanımladığını ve hangi ölçütlerle
değerlendirdiğini ortaya koymaktadır.
Mekanizma
Tabanlı Karşılaştırmalı Çözümleme: Çalışmanın
ikinci aşamasında, Birleşmiş Milletler bünyesindeki Keyfi Özgürlükten Yoksun
Bırakmaya İlişkin Çalışma Grubu (WGAD) ile Avrupa Konseyi mekanizmaları
karşılaştırılmıştır. Bu kapsamda WGAD görüşleri ve çalışma yöntemleri, Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatları, ulusal yargı organlarının tutumları karşılaştırmalı
olarak değerlendirilmiştir. Bu yaklaşım, farklı mekanizmaların “keyfilik”
ölçütünü nasıl yorumladığını ve hangi durumları uluslararası ölçünlere aykırı
bulduğunu göstermek amacı taşımaktadır.
Belge
Taraması ve İçerik Çözümlemesi: Araştırmada
ek olarak BM belge arşivleri, WGAD karar ve görüşleri, AİHM kararları, ulusal
düzeyde yayımlanmış yargı kararları, akademik çalışmalar sistemli bir belge
taramasına konu edilmiş ve içerik çözümlemesi tekniğiyle sınıflandırılmıştır. Bu
teknik, özellikle özgürlükten yoksun bırakmanın keyfi sayılmasına yol açan
koşulların deneysel olarak ortaya konmasını sağlamıştır.
Yöntembilimsel
Yaklaşımın Sınırları: Çalışma
nitel bir çerçeveye sahip olduğundan, bulgular normatif ve kurumsal çözümlemelere
dayanmaktadır. İstatistiksel bir değerlendirme yapılmamıştır. Bununla birlikte
uluslararası mekanizmaların karar örnekleri üzerinden tümevarımsal bir çıkarım
yöntemi kullanılarak genel ilkelerden ülkesel uygulamalara yönelik sonuçlar
üretilmiştir.
Yazar, bu
çalışmanın akademik araştırma ve yayın etiği kurallarına uygun olarak
yürütüldüğünü beyan eder. Çalışmada kullanılan tüm veriler güvenilir ve
doğrulanabilir kaynaklardan elde edilmiştir; tüm atıflar doğru şekilde
yapılmıştır. Araştırma sürecinde herhangi bir çıkar çatışması bulunmamaktadır
ve etik standartlar titizlikle gözetilmiştir.
KAVRAMSAL
VE TANIMSAL ÇERÇEVE
Bu bölümde
çalışma boyunca kullanılan temel kavramlar, uluslararası insan hakları hukuku
belgeleri, BM mekanizmaları ve karşılaştırmalı içtihatlar ışığında
tanımlanmaktadır. Amaç, tartışmanın normatif netlik içinde yürütülmesini
sağlamak ve olası kavram kargaşasını önlemektir.
Keyfi
Olarak Özgürlükten Yoksun Bırakma: Keyfi
özgürlükten yoksun bırakma, bir kişinin hukuksal olarak öngörülmeyen, meşru
temelden yoksun, usule aykırı, orantısız veya uluslararası insan hakları
normlarıyla bağdaşmayan gerekçelerle fiziksel özgürlüğünden yoksun
bırakılmasıdır. Bu kavramın temel dayanakları şunlardır: İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi (İHEB) m. 9 “Hiç kimse keyfi olarak tutuklanamaz, alıkonulamaz veya
sürgün edilemez.” ICCPR m. 9(1): Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının keyfi
müdahalelere karşı korunması.
WGAD’ın
klasik 5 kategori sistemi:
Keyfiliğin belirlenmesinde kullanılan A–E kategorileri hukuksal dayanak
yokluğu, hakların ihlaliyle bağlantı, adil yargılanma ihlalleri,
göçmen/sığınmacı durumları ve sistemli hak ihlalleridir. Bu nedenle
“tutuklama/gözaltı” yerine makale boyunca “özgürlükten yoksun bırakma” terimi
kullanılmıştır.
Siyasal
Nedenlerle Özgürlükten Yoksun Bırakma (Siyasal Tutukluluk): Siyasal tutukluluk, ulusal hukukta
her zaman tanımlı olmayan, ancak uluslararası insan hakları ölçünleri uyarınca
kişinin siyasal görüşleri, etkinlikleri, düşünceleri veya siyasal iktidar
karşısındaki konumu nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakılmasıdır. WGAD ve AİHM
içtihadına göre siyasal tutukluluk ifade, örgütlenme ve siyasal katılım
haklarının kullanılmasıyla bağlantılı özgürlük müdahaleleri, siyasal muhalefeti
bastırma amaçlı yargısal süreçler ve yargının araçsallaştırılması durumlarında
ortaya çıkar.
Yargısal
Bağımsızlık ve Tarafsızlık:
Yargısal bağımsızlık, mahkemelerin yürütme, yasama veya başka herhangi bir dış
baskıdan bağımsız olarak karar verebilme ilkesidir. Yargısal tarafsızlık,
mahkemenin davanın taraflarına eşit uzaklıkta durması ve görünürde de tarafsız
olması zorunluluğudur. ICCPR m. 14 ve AİHS m. 6 bu ilkenin temel normatif
dayanaklarıdır. Bu makalede yargı süreçlerinin siyasal nitelik kazanıp
kazanmadığının değerlendirilmesinde bu iki ilke temel referans noktalarıdır.
Siyasal
Müdahale (Political Interference): Siyasal
müdahale, yürütme veya siyasal aktörlerin soruşturma süreçlerine, kovuşturma
makamlarına, yargıçların kararlarına veya atamalarına doğrudan veya dolaylı
biçimde etki etmesidir. WGAD görüşlerinde siyasal müdahalenin varlığı,
özgürlüğün keyfi olmasını belirleyen önemli göstergelerden biri olarak kabul
edilmektedir.
Uluslararası
Koruma Mekanizmaları:
a) WGAD
(Keyfi Özgürlükten Yoksun Bırakmaya İlişkin BM Çalışma Grubu): BM İnsan Hakları Konseyi’ne bağlı
bağımsız bir özel süreç mekanizmasıdır. Bireysel başvurular üzerine olayları
inceleme, devletten bilgi talep etme ve görüş (opinion) oluşturma yetkilerine
sahiptir. WGAD görüşleri hukuksal olarak bağlayıcı olmamakla birlikte yüksek
uluslararası otorite taşır ve devletler üzerinde güçlü normatif baskı yaratır.
b) AİHM
(Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi): Türkiye
bakımından bağlayıcı nitelik taşıyan yargısal bir koruma mekanizmasıdır. AİHM
içtihadı, özgürlüğün kısıtlanmasının siyasal amaç taşıyıp taşımadığını sıklıkla
AİHS m. 5, m. 6 ve m. 18 birleşik yorumu ile değerlendirir.
Keyfilik
(Arbitrariness): Uluslararası
hukukta keyfilik yalnızca hukuka aykırılık anlamına gelmez, ayrıca öngörülebilirlikten
yoksunluk, hukukun kötüye kullanılması, siyasal amaç güdülmesi, orantısızlık ve
usule ilişkin temel güvencelerin yokluğu gibi unsurları içerir. WGAD ve AİHM
kararlarında keyfilik, yalnızca biçimsel değil, özsel (substantive) bir
değerlendirme ölçütüdür.
Siyasal
Nedenlerle Ceza Kovuşturması (Politically Motivated Prosecution): Bu kavram, özellikle Türkiye
bağlamında önemli olup savcılık kararlarının siyasal baskı altında alınması, delillerin
yönlendirici biçimde değerlendirilmesi, muhalefeti etkisizleştirme amacı
taşıyan süreçler olarak tanımlanmaktadır. AİHM’in Selahattin Demirtaş ve Osman
Kavala kararları bu kavramın Avrupa içtihatları yönünden temel örneklerini
oluşturur.
Suçlaştırma,
Yasallık İlkesi ve Siyasal Tutukluluk
Siyasal
tutukluluğun doğru biçimde çözümlenebilmesi, devletin ceza hukuku yetkisini
nasıl kullandığını, özellikle de belirli eylemleri suç kategorisi içine alma
sürecini anlamayı gerektirir. Bu nedenle suçlaştırma (criminalization)
kavramı, siyasal amaçlı özgürlükten yoksun bırakma olaylarının açıklanmasında
temel bir çözümleyici araçtır.
Suç ve
Cezaların Yasallığı İlkesi: Çağdaş
ceza hukukunun çekirdeğini oluşturan “kanunsuz suç ve ceza olmaz” (nullum
crimen, nulla poena sine lege) ilkesi keyfi devlet yetkisini sınırlamak
amacıyla geliştirilmiştir. Bu ilkeye göre, bir eylem kanunda önceden açıkça
tanımlanmamışsa suç sayılamaz. Suçun karşılığı olan ceza öngörülebilir olmalı,
geriye yürüyemez ve genişletici yorum yoluyla ağırlaştırılamaz. Yasalar,
vatandaşın davranışını öngörebileceği derecede kesinlikte düzenlenmelidir. Bu
ilkenin düşünsel temelini, Aydınlanma dönemi filozofları Montesquieu, Beccaria
ve Beccaria’nın öncü çalışması “Suç ve Ceza” (Dei delitti e delle
pene) (1764) oluşturur. Beccaria, yasaların yorum yoluyla genişletilmesinin
“yargıcın keyfiliğini kurumsallaştırdığı” ve özgürlüğü yok ettiği uyarısında
bulunur. Bu yaklaşım, günümüz insan hakları hukukunda da belirleyicidir.
Suçlaştırmanın
Sınırları ve Keyfilik Riski:
Suçlaştırmanın temel amacı kamu düzenini ve toplumsal barışı korumaktır. Ancak
devlet bu yetkiyi ölçüsüz, belirsiz ve siyasi amaçlı biçimde kullandığında
“suçlaştırma yoluyla baskı” ortaya çıkar. Bu durumun tipik göstergeleri
şunlardır: Siyasal etkinliklerin veya muhalefet söyleminin suç kategorisi içine
alınması, belirsiz veya geniş yorumlu suç tiplerinin içini siyasal gerekçelerle
doldurmak, ceza hukukunun orantılılıktan uzak biçimde siyasal aktörlere
yöneltilmesi. Uluslararası hukuk açısından bu tür uygulamalar, hukuksal görünüm
altında yürütülse dahi “keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma” (arbitrary
deprivation of liberty) kapsamına girmektedir.
WGAD ve
Suçlaştırma İlişkisi: BM
Keyfi Özgürlükten Yoksun Bırakmaya İlişkin Çalışma Grubu (WGAD), siyasal nedenle
yürütülen suçlaştırma uygulamalarını saptamak için beş kategori kullanır. Bu
kategorilerden özellikle Kategori II (ifade, düşünce, örgütlenme, barışçıl
siyasal katılım gibi hakların kullanılmasının cezalandırılması) ve Kategori III
(adil yargılanma hakkının ağır ihlali) Türkiye’deki siyasal tutukluluk olaylarının
büyük bölümünü kapsar. WGAD’nin içtihadı nettir: Eğer bir suçlama siyasal etkinliği
bastırma amacı taşıyorsa, suçun yasa tarafından tanımlanmış olması keyfiliği
ortadan kaldırmaz. Aksine, hukuken tanımlanmış fakat siyasal amaçlarla
işletilen bir suç tipi, “araçsallaştırılmış suçlaştırma” olarak değerlendirilir.
Türkiye
Bağlamında Siyasal Amaçlı Suçlaştırma: Türkiye’de son dönemde siyasal aktörlere yöneltilen
suçlamalarda öne çıkan ortak örüntüler şunlardır: Terör suçlarının
genişletilmiş, soyut ve öngörülemez biçimde yorumlanması, siyasal konuşmaların
veya belediye etkinliklerinin dahi suçlaştırılması, soruşturma ve
iddianamelerde delilden çok “niyet okuma” tarzı değerlendirmelerin kullanılması
ve yargısal makamların bağımsızlık eksikliği nedeniyle siyasal stratejilerin
parçası durumuna gelmesi. Bu örüntü, Beccaria’nın hukukun temel ilkelerine
ilişkin uyarılarını doğrular niteliktedir: Belirsiz yasalar daha ağır bir
özgürlük ihlali doğurur, çünkü birey devlete karşı korumasız kalır.
Siyasal
Tutukluluk ve Suçlaştırmanın Sonuç Evresi: Siyasal suçlaştırma, son aşamada şu sonuca ulaşır: Hukuksal
görünüm altında siyasal nedenlerle özgürlüğün kısıtlanması. Tam da bu nedenle,
WGAD kararlarında sıkça vurgulanan nokta şudur: Siyasal amaç, hukuksal görünümü
geçersiz kılar ve özgürlükten yoksun bırakmanın gerçek niteliği siyasal ise
uygulama “keyfi”dir.
BM’İN
KONUMU VE NORMATİF ÇERÇEVE
Birleşmiş
Milletler’in insan hakları alanındaki kurumsal mimarisi, devletlerin kişi
özgürlüğü ve güvenliği hakkına yönelik müdahalelerini uluslararası düzeyde
izlemek, değerlendirmek ve gerektiğinde devletlere hukuksal-normatif sorumluluk
yüklemek amacıyla yapılandırılmıştır. Türkiye’de hak ihlalleri çoğunlukla
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi çerçevesinde tartışılsa da özgürlükten yoksun
bırakmanın keyfi niteliği konusunda asıl evrensel normatif çerçeve BM
tarafından oluşturulmuştur.
Evrensel
Normatif Temel: İHEB ve ICCPR
a)
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (İHEB): İHEB’in 9 uncu maddesi, özgürlükten yoksun bırakma
konusunda açık ve kapsayıcı bir yasak getirir: “Hiç kimse keyfi olarak
özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.” Bu hüküm ceza yargılaması süreçlerini, yönetsel
gözaltıları, siyasal amaç taşıyan özgürlük kısıtlamalarını kapsayan geniş bir
güvenlik alanı yaratır.
b)
Medeni ve Sivil Haklar Sözleşmesi (ICCPR): ICCPR, İHEB’de yer alan hakları sözleşme düzeyine
çıkararak bağlayıcı hale getirir. Özellikle madde 9 ile kişi özgürlüğü ve
güvenliği, keyfi müdahalelere karşı korunur. Madde 14’de adil yargılanma hakkı
düzenlenir. Madde 19–22’de ifade, örgütlenme ve toplanma özgürlükleri güvence
altındadır. Madde 18 mahkumiyetin siyasal nedenlerle bağlantılı olup olmadığını
değerlendirmede önemli olan düşünce ve vicdan özgürlüğünü düzenler. Bu hükümler
birlikte değerlendirildiğinde, ICCPR özgürlükten yoksun bırakma süreçlerini
yalnızca hukuksal değil, siyasal güdü açısından da denetime bağlı kılar.
BM
İnsan Hakları Konseyi ve Özel Süreçler Sistemi
2006’da
İnsan Hakları Komisyonu’nun yerine oluşturulan BM İnsan Hakları Konseyi
(UNHRC), sözleşme denetim organlarından farklı olarak bağlayıcı olmayan fakat
yüksek normatif ağırlığa sahip kararlar üretir. Devletlerin uygulamalarını
düzenli aralıklarla izler. Bağımsız uzmanlar aracılığıyla tematik ve ülke
odaklı inceleme yürütür. Konseyin en etkili araçlarından biri “Özel Süreçler”
sistemidir. Bu sistem kapsamında kurulan Keyfi Özgürlükten Yoksun Bırakmaya
İlişkin Çalışma Grubu (WGAD), siyasal içerikli özgürlük kısıtlamalarının saptanmasında
en güçlü uluslararası mekanizmalardan biridir. BM’in Keyfi Özgürlükten Mahrum
Bırakmalar Çalışma Grubu (WGAD), keyfi tutukluluk vakalarını uluslararası
normlar çerçevesinde değerlendiren önemli bir mekanizmadır (Genser, 2019;
Weissbrodt & Mitchell, 2016). Ancak Türkiye bağlamında WGAD başvuruları
sınırlı kalmış, mekanizmanın sağladığı normatif etki yeterince kullanılmamıştır
(Genser & Winterkorn‑Meikle, 2008).
Keyfi
Özgürlükten Yoksun Bırakmaya İlişkin BM Çalışma Grubu (WGAD)
a) Görev
ve Yetki Alanı: WGAD,
bireysel başvuru yoluyla devletlerden savunma talep eder. Olayları uluslararası
normlara göre değerlendirir. “Görüş” (opinion) adı verilen bağlayıcı
olmayan fakat etkili sonuçlar doğuran görüşler yayımlar. Devletlere önerilerde
bulunur. Keyfi özgürlükten yoksun bırakmanın yapısal nedenlerini saptar. WGAD’ın
yetkisi yalnızca ceza yargılamasıyla sınırlı değildir. Yönetsel gözaltı, siyasal
tutuklama, güvenlik operasyonları, olağanüstü hal uygulamaları ve yargı
bağımsızlığının zedelendiği süreçlerde verilen tüm özgürlük müdahalelerini
kapsar.
b)
Normatif Değerlendirme Sistemi: A–E Kategorileri
WGAD
keyfiliği beş kategori üzerinden sınıflandırır:
|
Çizelge
1: Kategoriler |
|
|
Kategoriler |
Açıklama |
|
Kategori I |
Hukuksal dayanak yokluğu. |
|
Kategori II |
İHEB/ICCPR ile güvence altına
alınan hakların kullanımı nedeniyle özgürlükten yoksun bırakma. |
|
Kategori III |
Adil yargılanma güvencelerinin
ciddi ihlali. |
|
Kategori IV |
Göçmenler, mülteciler ve
sığınmacılar için hukuksuz alıkonma. |
|
Kategori V |
Ayrımcılık temelli özgürlükten
yoksun bırakma (siyasal görüş dahil). |
Türkiye’deki
siyasal nitelikli davalar (Kavala, Demirtaş, İmamoğlu, Yüksekdağ, Can Atalay)
bu kategorilerden II, III ve V kapsamında incelenebilir niteliktedir.
AİHM’e
Kıyasla BM Mekanizmasının Üstünlüğü ve Tamamlayıcılığı
Türkiye
kamuoyunda siyasal içerikli özgürlük ihlalleri büyük ölçüde AİHM odaklı
tartışılsa da BM sistemi farklı ve tamamlayıcı üstünlükler sunar. AİHM yalnızca
taraf devletler için bağlayıcıdır. BM ise evrenseldir. WGAD başvuruları
bireysel, doğrudan ve masrafsızdır. WGAD başvurusunda iç hukuk yollarının
tüketilmesi zorunlu değildir. WGAD siyasal güdü tespit etmede AİHM’den daha
esnek ve açıktır. AİHM m. 18 ihlali saptanmasında sıkı ölçütler uygularken,
WGAD daha geniş değerlendirme yapabilir. Bu nedenle WGAD, özellikle yargının
araçsallaştırıldığı, yargı bağımsızlığının sorgulandığı, siyasal baskı
altındaki yargılamalar gibi durumlarda son derece kritik bir mekanizma olarak
öne çıkar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye’de siyasal tutukluluk
vakalarını incelerken, ulusal uygulamaların sınırlılıklarıyla karşılaşmıştır.
Nowak (2005) ve Traldi (2023), AİHM kararlarının uygulanmamasının yapısal bir
sorun olduğunu ve mahkemenin normatif etkisinin sınırlandığını vurgular.
Türkiye
Bağlamında BM Mekanizmasının Kullanılmayışı
Türkiye’de
hem siyasal davaların sanıkları hem de avukatları BM mekanizmasının gizil
gücünden yeterince yararlanmamaktadır. Bunun temel nedenleri AİHM’e odaklanan
geleneksel alışkanlık, WGAD görüşlerinin bağlayıcı olmadığının yanlış
algılanması, BM süreçlerinin yeterince bilinmemesi, uluslararası normların
yerel hukuk diline yeterince çevrilmemesi ve kamuoyunun BM özel süreçlerinin
etkisine ilişkin bilgi eksikliğidir. Bu makale, bu eksikliği gidermeyi ve
siyasal nedenlerle özgürlükten yoksun bırakılma olaylarında WGAD başvurularının
Türkiye’de daha etkili biçimde kullanılmasına katkı sunmayı amaçlamaktadır.
TÜRKİYE’DE
SİYASAL TUTUKLULUK SORUNU: GENEL DURUM VE OLAYLAR
Türkiye’de
siyasal nedenlerle özgürlükten yoksun bırakma olgusu, özellikle son on yılda
yargı bağımsızlığının zayıflaması, yürütmenin yargı üzerindeki etkisinin
artması, ceza hukukunun siyasal amaçlarla araçsallaştırılması ve muhalif
aktörlerin suçlaştırılmasıyla birlikte daha görünür bir duruma gelmiştir. Bu
süreçte hem bireysel hem de kurumsal nitelikte hak ihlalleri meydana gelmiş ve
siyasal alanın daraltılması için ceza yargılamalarının bir araç olarak
kullanıldığına ilişkin ulusal ve uluslararası düzeyde güçlü işaretler ortaya
çıkmıştır.
Türkiye’de
Siyasal Alanın Daralması ve Yargının Araçsallaşması: 2013 sonrası dönemde Türkiye’nin
siyasal rejiminde meydana gelen dönüşüm, muhalif aktörleri hedef alan ceza
yargılamalarının sıklığını ve ağırlığını artırmıştır. 2016 sonrası olağanüstü hal
süreci, olağan dışılık durumunun kalıcılaşması ve sonrasında Cumhurbaşkanlığı
Hükümet Sistemi’ne geçiş, yürütmenin yargı üzerinde kurduğu yapısal baskıyı
güçlendirmiştir. Bu çerçevede savcılık makamlarının siyasal nitelikli
soruşturmalara hızla yöneldiği, tutuklama önlemlerinin cezalandırıcı nitelikte
kullanıldığı, AİHM içtihatlarına karşın uzun süreli özgürlük kısıtlamalarının
sürdürüldüğü ve simgesel muhalefet figürlerinin hedef durumuna getirildiği gözlemlenmektedir.
Bu durum, uluslararası hukukta “siyasal amaçlı özgürlükten yoksun bırakma”
ölçütlerini karşılayan bir yapısal örüntü oluşturmaktadır.
Siyasal
Tutukluluğun Göstergeleri: Türkiye’deki
uygulamalar WGAD’ın tanımladığı Kategori II (hak kullanımıyla bağlantılı
özgürlükten yoksun bırakma), Kategori III (adil yargılanma güvencelerinin ağır
ihlali) ve Kategori V (ayrımcılık/siyasal görüş temelli özgürlük kısıtlaması) ölçütleriyle
çakışmaktadır. Bu kapsamda tipik göstergeler şunlardır: İfade özgürlüğü
kapsamında yer alan açıklamaların suç delili olarak kabul edilmesi, barışçıl siyasal
etkinlik ve toplantıların suçlaştırılması, delilsiz veya zayıf delile dayanan
suçlamaların ağır yaptırımlara dönüşmesi, yargısal süreçlerde yürütmenin
belirgin yönlendirici etkisi, yargıç ve savcıların görev değişiklikleri
üzerinden kurulan baskı, uzun süreli ön-mahkumiyet niteliğinde özgürlükten yoksun
bırakma, AİHM ve AYM kararlarının etkisiz kılınması veya uygulanmaması. Bu
göstergeler, siyasal tutukluluğun bireysel olaylarla sınırlı olmayıp sistemli
bir nitelik taşıdığı yönünde güçlü bulgular üretmektedir.
Olayların
Siyasal Niteliği-Türkiye İçtihadında Öne Çıkan Beş Örnek: Bu makale, Türkiye’de siyasal
tutukluluğun anlaşılması için beş kritik olayı incelemektedir. Bu olaylar, hem
uluslararası insan hakları hukukunun temel sınavlarını karşılayan hem de Türk
yargısının siyasal tıkanma yaşadığı alanları temsil eden niteliktedir.
a)
Osman Kavala: Anayasal
düzeyde korunan barışçıl toplanma ve ifade özgürlüğü kapsamındaki etkinlikleri
nedeniyle suçlanmış, iddianameleri ve delil seti uluslararası hukuk
çevrelerince “siyasal nedenlerle yürütülen yargılama” olarak
değerlendirilmiştir. AİHM’nin madde 18 ihlali saptaması siyasal amaç unsurunu
doğrulamıştır.
b)
Selahattin Demirtaş: Siyasal
etkinlikler, konuşmalar ve seçim kampanyaları suçlamaya temel yapılmıştır. AİHM
Büyük Kurul kararı, özgürlükten yoksun bırakmanın siyasal amaç taşıdığını açık
biçimde belirtmiştir. WGAD ölçütleri açısından II, III ve V kategorileriyle
örtüşmektedir.
c)
Figen Yüksekdağ: Siyasal
parti etkinlikleri ve düşünsel ifadeler kapsamında yer alan eylemler nedeniyle
özgürlüğünden yoksun bırakılmıştır. Yargılama süreçlerinde siyasal müdahale savları
güçlüdür.
d) Can
Atalay: Seçilmiş
bir milletvekili olmasına karşın, yasama dokunulmazlığı ve Anayasa Mahkemesi
kararının gereği uygulanmamış ve kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı
bakımından ciddi bir kırılma yaşanmıştır. Bu durum, keyfi özgürlükten yoksun
bırakmanın anayasal düzeni etkileyen bir niteliğe büründüğünü göstermektedir.
e)
Ekrem İmamoğlu: Seçim
sürecinde görevli bir kamu görevlisine hakaret isnadı üzerinden yürütülen yargılama
hem ifade özgürlüğü hem de siyasal yarışma alanında tartışmalı bir müdahale
niteliği taşımaktadır. Verilen kararın siyasal amaç taşıdığı yönünde hem ulusal
hem uluslararası değerlendirmeler mevcuttur. Bu dava, özgürlükten yoksun
bırakma riskinin araçsallaştırılması açısından kritik bir örnektir.
Siyasal
Tutukluluğun Yapısal Niteliği: Bu
olaylar tekil olaylar olmaktan çok daha fazlasını temsil etmektedir. Türkiye’de
yürütmenin yargı üzerindeki belirleyici ağırlığı, bağımsız ve tarafsız yargı
güvencelerinin zayıflaması, medyanın kutuplaşmış yapısı, muhalefetin suçlaştırılması,
ceza hukukunun siyasal amaçlarla kullanılması gibi yapısal sorunlar nedeniyle
siyasal tutukluluk örüntüsel bir karakter kazanmıştır. Bu yapı, WGAD açısından
Kategori V (ayrımcılık/siyasal görüş temelli alıkoyma) kapsamında değerlendirilmesi
gereken sistemli bir keyfi özgürlükten yoksun bırakma sorunu yaratmaktadır.
Uluslararası
Hukuk Mekanizmalarının Müdahale Zorunluluğu: Türkiye’de iç hukuk mekanizmalarının tıkandığı, AİHM
kararlarının etkisizleştirildiği bir ortamda BM mekanizmalarının (özellikle
WGAD’ın) bu olaylara müdahil olması normatif bir zorunluluk durumuna gelmiştir.
WGAD’ın sağlayacağı uluslararası baskı hem yapısal reform gereksinimini
vurgulayacak hem de bireysel olaylar için etkili bir izleme ve değerlendirme
zemini oluşturacaktır.
İnceleme
Olayları: Beş Örnek Üzerinden Siyasal Tutukluluk Çözümlemesi
Bu bölümde
Türkiye’de siyasal amaç taşıyan özgürlükten yoksun bırakma olgusunun somut
örnekleri olarak öne çıkan beş olayı (Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Figen
Yüksekdağ, Can Atalay ve Ekrem İmamoğlu) uluslararası insan hakları hukukunun
tanımlayıcı ölçütleri çerçevesinde ayrıntılı biçimde ele alınmaktadır. Bu olaylar,
Türkiye’de yargı süreçlerinin siyasal aktörlerce yönlendirilmesi, ceza
hukukunun muhalefeti baskılamak amacıyla araçsallaştırılması ve yargı
bağımsızlığının zedelenmesi gibi yapısal sorunları kristalleştiren
niteliktedir. Çözümleme, üç temel ölçüte dayanır:
Uluslararası
Normatif Testler: ICCPR
madde 9 ve madde 14 çerçevesindeki kişi özgürlüğü ve adil yargılanma
güvenceleri, WGAD’ın A–E kategorileri, AİHM’in siyasal neden sınamaları
(özellikle madde 18 içtihadı).
Siyasal
Neden Belirtileri: Soruşturma
başlatılma zamanlaması, delil setinin niteliği, yargı sürecindeki
tutarsızlıklar ve hızlanma/yavaşlama örüntüleri, kamusal açıklamalar, yürütme
organının tutumu, ilgili kişinin siyasetteki konumu ve iktidarla ilişkisi.
Önerilen
Uluslararası Başvuru ve WGAD Kategorileri: Hangi kategorilere girdiği, Devletin yükümlülük
ihlalleri, kullanılabilecek uluslararası araçlar ve olası sonuçlar. Bu çerçeve,
olayların yalnızca hukuksal değil, aynı zamanda siyasal ve yapısal bir çözümlemeye
tutulmasına olanak sağlar.
Osman
Kavala: Barışçıl Toplumsal Etkinliklerin Suçlaştırılması ve Siyasal Amaçlı Tutuklama
Arka
Plan: Osman
Kavala, sivil toplum alanında etkinlik gösteren bir iş insanı ve aktivisttir.
Gözaltına alınması ve devam eden tutma kararları, Türkiye’de barışçıl sivil
toplum etkinliklerinin suçlaştırılmasının simgesel örneklerinden biridir.
İddianamenin
Niteliği ve Delil Sorunu:
Gezi Parkı protestoları, barışçıl toplanma hakkı kapsamındadır. İddianamede yer
alan telefon konuşmaları, seyahat kayıtları ve toplantılar hukuksal delil ölçütünü
karşılamamaktadır. AİHM, delillerin “makul şüphe” ölçütünü karşılamadığını
açıkça belirtmiştir. Bu durum WGAD’ın Kategori I (hukuksal dayanak yokluğu) ve
Kategori III (adil yargılanma güvencelerinin ağır ihlali) ile uyumludur.
Siyasal
Neden Belirtileri: Gözaltı
süreci ile hükümetin Gezi protestolarına yönelik söylemleri eş zamanlı
ilerlemiştir. Kavala’nın sivil toplum etkinlikleri iktidar tarafından “tehdit”
olarak sunulmuştur. Uluslararası fonlar ve insan hakları odaklı çalışmalar siyasal
gerekçelerle suçlaştırılmıştır. AİHM’in madde 18 ihlali saptaması siyasal nedenin
varlığını hukuksal olarak da doğrulamıştır.
Uluslararası
Hukuk Açısından Değerlendirme: ICCPR
madde 9, özgürlüğün keyfi biçimde kısıtlanmasını yasaklar. ICCPR madde 14,
bağımsız ve tarafsız bir mahkemede adil yargılanmayı güvence altına alır. WGAD
Kategori II, ifade ve toplanma özgürlüğü nedeniyle alıkonulan kişileri kapsar. Kavala’nın
durumu bu üç temel normatif sınavın tamamını karşılamaktadır.
Olası
WGAD Sonucu: WGAD’a
başvuru yapılması durumunda büyük olasılıkla şu saptamalar yapılır: Özgürlüğünden
yoksun bırakma keyfidir, alıkonma siyasal amaç taşımaktadır, Devlet derhal
serbest bırakılmasını sağlamalıdır ve Devlet tazminat ve giderme yükümlülüğü
altındadır.
Selahattin
Demirtaş Olayı: Siyasal Neden, Keyfi Özgürlükten Yoksun Bırakma ve AİHM’in
Yapısal Saptamaları
Selahattin
Demirtaş’ın 2016’dan bu yana süren özgürlükten yoksun bırakılması, Türkiye’de
siyasal tutukluluk tartışmasının en belirgin ve en çok uluslararasılaşmış olaylarından
biridir. Demirtaş’ın durumu, yalnızca bireysel bir insan hakları ihlali olarak
değil, aynı zamanda yürütme-yargı ilişkilerinin niteliğini, yargısal
bağımsızlığın erozyonunu ve siyasal yarışmanın adilliğini etkileyen yapısal bir
sorun alanı olarak ele alınmaktadır.
Hukuksal
Gerekçenin Niteliği ve 5 inci Madde İhlali: Demirtaş’ın tutukluluğunun gerekçesi olarak
gösterilen suçlamalar, büyük ölçüde siyasal konuşmaları, siyasal etkinlikleri,
miting konuşmaları ve demokratik siyasal süreç içindeki eylemleridir. AİHM,
2018 tarihli kararında ve özellikle 2020 Büyük Kurul kararında şu sonuçlara
varmıştır: Tutukluluğu destekleyecek “makul şüphe” bulunmamaktadır. Deliller,
siyasal etkinliklerin suçlaştırılması yoluyla elde edilmiştir. Terörle mücadele
mevzuatının geniş yorumlanması, hukuksal öngörülebilirlik ilkesini
zedelemiştir. Bu saptama, Demirtaş olayının teknik olarak 5 inci madde
kapsamında hukuka aykırı bir özgürlükten yoksun bırakma niteliği taşıdığını
ortaya koymaktadır.
18 inci
Madde ve Siyasal Nedenlerle ile Özgürlükten Yoksun Bırakma: Demirtaş dosyasını kritik kılan
unsur, AİHM’in 18 inci madde ihlali saptamasıdır. Bu madde, görünürde hukuksal
bir önlemin
aslında siyasal amaçlarla kullanılıp kullanılmadığını inceler. AİHM Büyük Kurulu,
Demirtaş’ın tutukluluğunun esas hedefinin siyasal çoğulculuğu bastırmak ve
seçim süreçlerini etkilemek olduğuna hükmetmiştir. Mahkeme özellikle şu
unsurlara dikkat çekmiştir: Demirtaş’ın tutuklanmasıyla eş zamanlı olarak
yürütme erkinin “siyasal iklimi sertleştiren” söylemleri, tutukluluğun 2017
referandumu ve 2018 seçim süreçleri üzerindeki etkisi ve dosyanın bağımsız
yargısal değerlendirmeden uzak olması. Bu unsurlar, olayı yalnızca hukuksal
değil, açık biçimde siyasal nedenlerle ortaya çıkan bir özgürlükten yoksun
bırakma olarak sınıflandırmaktadır.
Demirtaş’ın
Durumu ve Siyasal Tutukluluk Örneği: Makalenin
kavramsal çerçevesi açısından Demirtaş olayı şu kategorilerle örtüşmektedir: Keyfi
özgürlükten yoksun bırakma, siyasal nitelikli suçlaştırma, yargısal süreçlerin
siyasal müdahaleye açık duruma gelmesi. Bu nedenle Demirtaş dosyası, Türkiye’de
siyasal muhalefetin cezalandırıcı yargı süreçlerine maruz bırakıldığı, yani
“yargı yoluyla siyasal yok etme” (judicial harassment/lawfare) olarak
tanımlanan olgunun tipik örneğidir.
AİHM
Kararının Uygulanmaması ve Sonuçları: AİHM’in
açık ve bağlayıcı kararına karşın Demirtaş serbest bırakılmamış, aynı
delillerle yeni dosyalar açılmış, yargısal süreç “sonsuz” bir tutukluluk
döngüsüne dönüştürülmüştür. Bu durum yalnızca AİHM kararlarına uyumsuzluk değil,
yürütmenin yargı üzerindeki belirleyici etkisini gösteren yapısal bir gösterge
niteliğindedir. Bu nedenle Demirtaş olayı, Türkiye’de hukukun
öngörülebilirliğinin aşındığı ve siyasal nedenlerle yargısal sürece etki
yaptığı bir bağlamı temsil eder.
WGAD Bakış
Açısı ve Kullanılmamış Bir Uluslararası Mekanizma: Demirtaş için AİHM’e kıyasla WGAD
mekanizması daha az kullanılmıştır. Oysa WGAD, siyasal nedenlerle yürütülen
özgürlükten yoksun bırakmalarda keyfiliğin saptanması, uluslararası platformda
görünürlüğün artırılması ve Devlet üzerinde siyasal baskı oluşturulması bakımından
etkili bir araçtır. Demirtaş gibi uluslararası tematik ağırlığı olan olaylarda
WGAD’ın gizil gücü özellikle yüksektir. Bu mekanizmanın kullanılmaması,
Türkiye’deki siyasal tutukluluk olaylarının uluslararası alanda daha geniş bir
normatif zemine taşınmasını engellemiştir.
Figen
Yüksekdağ Olayı: Siyasal Temsile Müdahale, Keyfilik ve Sistemli Dışlayıcı Uygulamalar
Figen
Yüksekdağ’ın 2016’dan itibaren süregelen özgürlükten yoksun bırakılması,
Türkiye’de siyasal çoğulculuğun zayıflatılmasına yönelik siyasal ve yargısal
müdahalelerin önemli örneklerinden biridir. Yüksekdağ’ın hem milletvekilliğinin
hem de parti eş başkanlığının düşürülmesi, siyasal temsil hakkına yönelik geniş
kapsamlı bir müdahalenin parçası olarak değerlendirilmiştir. Olaydaki yargısal
süreç, tıpkı Demirtaş örneğinde olduğu gibi, ceza araçlarının siyasal alanı
daraltmak amacıyla kullanıldığı bir çerçeve sunmaktadır.
Yargı
Sürecinin Başlangıcı ve Siyasal Etkinliklerin Suçlaştırılması: Yüksekdağ hakkında başlatılan
yargılamalar, ağırlıklı olarak siyasal konuşmaları, gösterilere ve mitinglere
katılımı ve demokratik siyasal alan içindeki demeçleri gibi etkinliklere
dayanmaktadır. Bu durum, siyasal temsilcilerin ifade özgürlüğünü kullandıkları etkinliklerin
suç unsuru gibi yorumlanması sorununu gündeme getirmiştir. Yüksekdağ’ın
milletvekilliğinin düşürülmesine yol açan ceza davası da yine bu çerçevede,
geçmişe dönük ve bağlamından koparılmış siyasal açıklamalar üzerinden
şekillendirilmiştir. Bu tablo, “siyasal etkinliklerin suçlaştırılması” olarak
bilinen olgunun güçlü bir örneğidir ve keyfi özgürlükten yoksun bırakma
kararlarının gerekçelendirilmesinde kullanılan tipik mekanizmayı yansıtır.
Madde
Bağlamında Keyfi Özgürlükten Yoksun Bırakma: AİHM ve diğer uluslararası uzman alt organlarının
ölçütleri açısından Yüksekdağ’ın dosyasında öne çıkan temel sorunlar şunlardır:
Tutuklanmasına esas deliller siyasal etkinlik niteliğindedir, öngörülebilirlik
zayıftır, geniş yorumlanan terör mevzuatı uygulanmıştır ve soruşturma ve
tutukluluk süreçleri makul şüphe ölçününü karşılamamıştır. Bu nedenle
Yüksekdağ’ın durumu, BM normatif çerçevesi bakımından keyfi özgürlükten yoksun
bırakma kategorisine yüksek düzeyde uyum göstermektedir.
Siyasal
Temsil Hakkına Müdahale ve Demokratik İçerik: Yüksekdağ’ın milletvekilliğinin
düşürülmesi, ardından parti eş başkanlığının işlevsiz duruma getirilmesi,
özgürlükten yoksun bırakmanın yalnızca bireysel bir hak ihlali olmadığını, aynı
zamanda siyasal alanı yeniden şekillendiren yapısal bir müdahale olduğunu
göstermektedir. Bu sürecin yansımaları seçilmiş temsilcilerin görevlerini
yerine getirmesi engellenmiş, bazı seçmen grupları siyasal temsil hakkından yoksun
bırakılmış ve yargı gücü, siyasal yarışmanın araçsallaştırıldığı bir zemine
dönüştürülmüştür. Dolayısıyla Yüksekdağ olayı, siyasal dışlayıcı uygulamaların
kurumsallaşması bağlamında kritik bir örnektir.
AİHM
Bağlamı ve 18 inci Madde Gizil Gücü: Yüksekdağ
dosyasına ilişkin AİHM kararları henüz Demirtaş olayındaki kadar kapsamlı
değildir. Ancak mevcut içtihat ışığında olayda şu unsur öne çıkmaktadır: Siyasal
neden savı güçlüdür, yargısal uygulamalar, yürütmenin siyasal söylemleriyle
paralellik göstermektedir ve soruşturma süreçleri seçilmiş temsilcileri hedef
alan daha geniş bir siyasal stratejinin parçası niteliğindedir. Bu özellikler,
Yüksekdağ’ın durumunun 18 inci madde kapsamında değerlendirilmesini olanaklı
kılabilecek unsurlar taşımaktadır.
WGAD Bakış
Açısı ve Atıl Kalan Bir Başvuru Olanağı: WGAD’ın değerlendirme kategorileri açısından
Yüksekdağ dosyası özellikle Kategori II (Temel hakların (ifade özgürlüğü,
siyasal katılım) kullanımı nedeniyle özgürlükten yoksun bırakma), Kategori III
(Ciddi usule ilişkin ihlaller nedeniyle keyfilik) ve Kategori V (Ayrımcı veya
siyasal nedenle hedef alma) başlıklarına uyum göstermektedir. Ne var ki, bu
durum yüksek düzeyde uygunluk göstermesine karşın WGAD mekanizması Yüksekdağ
davasında etkili biçimde kullanılmamıştır. Bu da makalenin temel savını
destekler: Türkiye’de siyasal tutukluluk örneklerinde BM WGAD mekanizması büyük
ölçüde bilinmemekte, kullanılmamakta ve bu nedenle uluslararası normatif olanaklar
atıl kalmaktadır.
Can
Atalay Olayı: Yargısal Direnç, Yasama Dokunulmazlığının Aşınması ve Keyfi
Özgürlükten Yoksun Bırakmanın Kurumsallaşması
Can
Atalay’ın özgürlükten yoksun bırakılması, Türkiye’de yargı–yasama ilişkilerinin
dönüşümünü, anayasal normların uygulanabilirliğini ve kuvvetler ayrılığının
aşınmasını gözler önüne seren önemli bir olaydır. 2023 genel seçimlerinde Hatay
Milletvekili seçilmesine karşın yasama etkinliklerine katılmasının
engellenmesi, özgürlükten yoksun bırakmanın yalnızca ceza önlemi değil, aynı
zamanda siyasal temsil mekanizmalarına yönelik bir müdahale aracına dönüştüğünü
göstermektedir.
Seçilmiş
Bir Parlamenterin Özgürlükten Yoksun Bırakılması ve Demokratik Temsil Sorunu: Atalay’ın milletvekili seçilmesinin
ardından ortaya çıkan tablo şu temel sorunlara işaret eder: Seçilmiş bir
milletvekili, seçmenlerinin temsilcisi olarak görev yapamamıştır. Yasama
dokunulmazlığına ve seçilme hakkına ilişkin anayasal hükümler etkisiz
kılınmıştır. Yargı organları, Anayasa Mahkemesi (AYM) kararını uygulamayı
reddederek anayasal düzen içinde hiyerarşik çatışma yaratmıştır. Bu durum,
özgürlükten yoksun bırakma uygulamasının siyasal temsil hakkını zedeleyen daha
geniş bir bağlama sahip olduğunu göstermektedir.
AYM
Kararlarının Uygulanmaması ve Keyfiliğin Yargısal Kurumsallaşması: Anayasa Mahkemesi, Atalay’ın seçilme
hakkının, yasama etkinliklerine katılma hakkının ve dolayısıyla özgürlük ve
güvenlik hakkının ihlâl edildiğini iki ayrı kararla saptamıştır. Ancak
Yargıtay, AYM kararını tanımamış ve Atalay'ın tahliye edilmemesi için
direnmiştir. Bu durum, ulusal hukuk açısından sıra dışı bir tablo yaratmıştır: Anayasal
üst normun uygulanması engellenmiştir, yargı organları arasında açık bir
anayasal çatışma doğmuştur, özgürlükten yoksun bırakma artık “yargı içi
keyfilik” niteliğini kazanmıştır. Keyfi özgürlükten yoksun bırakma yalnızca
siyasal nedenle değil, ulusal yargı mekanizmalarının içsel bozulmasıyla sistemli
duruma gelmektedir.
AİHM ve
Uluslararası Normatif Çerçeve Açısından Atalay Olayı: Atalay’ın durumu, henüz AİHM
düzeyinde karara bağlanmamış olmakla birlikte, mevcut içtihat açısından şu
maddelerle ilişkili bir tablo sunmaktadır: (5 inci madde) Özgürlükten yoksun
bırakmanın hukuksal temeli tartışmalıdır. (3. Protokol 1 inci Madde) Serbest
seçim hakkı ve demokratik temsil, (18 inci madde) siyasal neden savı güçlüdür.
Özellikle Atalay’ın Gezi davası bağlamında hedef alınması, dosyayı siyasal güdülü
duruma getirmektedir. Özellikle AİHM’in “yargısal direniş” olarak
tanımlanabilecek uygulamalara karşı duyarlılığı, bu dosyanın gelecekte 18 inci
madde kapsamında ele alınma olasılığını artırmaktadır.
Gezi
Davası Bağlamı ve Siyasal Çerçevede Suçlaştırma: Atalay’ın hapsedilmesi, Gezi
davasının genel yapısından bağımsız düşünülemez. Bu davada toplumsal bir
protesto hareketi, siyasal iktidara yönelmiş bir muhalefet biçimi ve sivil
toplum etkinlikleri “darbe girişimi” olarak yeniden çerçevelenmiştir. Atalay’ın
sivil toplum geçmişi, mesleksel etkinlikleri ve insan hakları savunuculuğu bu
bağlamda suçlaştırılmıştır. Bu nedenle dosya hem ulusal hem uluslararası
düzeyde siyasal içerikli bir özgürlükten yoksun bırakma örneği olarak
nitelendirilmektedir.
WGAD Bakış
Açısı-Çoklu İhlal Kategorilerine Uygun Bir Olay: Atalay’ın durumu WGAD açısından
özellikle şu kategorilere girmektedir: Kategori II (ifade özgürlüğü, siyasal
katılım veya barışçıl sivil toplum etkinlikleri nedeniyle özgürlükten yoksun
bırakma). Kategori III (ağır usul ihlalleri ve AYM kararının uygulanmaması
nedeniyle keyfilik). Kategori V (Ayrımcı veya siyasal temelli hedef alma). Bu,
Atalay’ın olayını WGAD değerlendirmesi için oldukça güçlü kılmaktadır.
Dolayısıyla makalenin savını destekleyen bir nokta daha ortaya çıkmaktadır: Atalay
dosyası da dahil olmak üzere Türkiye’deki pek çok siyasal tutukluluk olayında
WGAD mekanizmasının kullanılmaması uluslararası hukuk açısından önemli bir
kayıp ve eksikliktir.
Ekrem
İmamoğlu Olayı: Siyasal Yarışmanın Yargısallaştırılması, Keyfilik Riski ve
Özgürlükten Yoksun Bırakma Tehdidi
Ekrem
İmamoğlu hakkında 2019’dan bu yana yürütülen yargısal süreçler, Türkiye’de
siyasal yarışmanın “yargı yoluyla yeniden düzenlenmesi” eğilimini somutlaştıran
bir örnek niteliğindedir. İmamoğlu olayı WGAD’nin ilgi alanına sokmaktadır.
Yargısal
Sürecin Kökeni ve Teknik Bir Suçtan Siyasal Bir Araç Yaratılması: İmamoğlu’na yöneltilen suçlama,
“kamu görevlisine hakaret”, teknik olarak düşük yoğunluklu bir ceza maddesidir.
Ancak sürecin ilerleyişi, bu maddeden çok siyasal bağlamın belirleyici olduğunu
göstermektedir: Suç isnadının zamanlaması yerel seçim sonrası tartışmalarla
örtüşmektedir. Seçimi iptal eden YSK üyelerine yönelik olduğu sav edilen
sözler, bağlamından kopartılarak suçlaştırılmıştır. Savcılık ve yargı süreci
olağanüstü hızla ilerlemiş, duruşmalar olağan dışı şekilde sıklaştırılmıştır. Bu
durum, hukuksal bir aracın siyasal yarışmayı şekillendirmek amacıyla kullanıldığı
yönünde güçlü bir izlenim yaratmaktadır.
Siyasal
Yasak Riski ve Özgürlükten Yoksun Bırakmanın Siyasal Eş Değeri: İmamoğlu hakkında verilebilecek
mahkumiyet kararı hem hapis cezası hem de siyasal yasak olasılığı içerir. Hapis
cezası henüz kesinleşmemiştir; ancak siyasal bir aktörü seçim dışına itme, adaylık
hakkını sınırlama ve siyasal katılımı engelleme gibi sonuçlar doğurabilecek “siyasal
yasak”, uluslararası insan hakları hukukunda özgürlükten yoksun bırakmanın
işlevsel eşdeğeri olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle İmamoğlu’nun durumu,
henüz ceza infazı gerçekleşmemiş olsa bile “özgürlükten yoksun bırakmanın
tehdit aşaması” bağlamında değerlendirilir. WGAD bu tür durumlarda da inceleme
yapabilmektedir.
AİHM
İçtihadı Bağlamında Siyasal Neden Unsuru: AİHM’in Demirtaş Büyük Kurul ve Kavala kararlarında
oluşturduğu içtihat, siyasal aktörlere yönelik yargı süreçlerinde şu ölçütleri
dikkate alır: Soruşturmanın zamanlaması, siyasal bağlam ve yürütme organının
söylemi, ceza hukukunun siyasal yarışmaya müdahale amacıyla kullanılması ve ölçüsüz
ve öngörülemez nitelikte yaptırımlar. İmamoğlu dosyası bu ölçütler açısından
şunları göstermektedir: Soruşturma ve karar süreci siyasal takvimle ilişkili
görünmektedir, yürütmenin ve iktidar partisi temsilcilerinin açıklamaları
sürecin siyasal bağlamını güçlendirmiştir ve ceza tehdidi siyasal alanı yeniden
yapılandırma gizil gücü taşımaktadır. Bu nedenle İmamoğlu’nun durumu gelecekte
18 inci madde kapsamına girebilecek bir yapıya sahiptir.
Keyfilik
Unsuru ve Sürecin Yargısal Ölçünlerle Uyuşmazlığı: Sürecin şu özellikleri keyfilik
unsurunu pekiştirir: Düşük yoğunluklu bir suçlamanın olağanüstü ağır sonuçlar
doğurması, delillerin bağlamından koparılması, hızlı ve sonuç odaklı bir
yargılama yapılması ve yerel mahkeme kararlarının siyasal tartışma gündemiyle
paralel ilerlemesi. Bu unsurlar, uluslararası hukukta “görünüşte hukuksal,
gerçekte siyasal” kararların tipik özellikleridir.
WGAD
Açısından İmamoğlu Dosyasının Konumu:
WGAD değerlendirmesine göre özgürlükten yoksun bırakma yalnızca hapis değildir.
Siyasal nedenle girişilen adli işlemler ve hapis tehdidi de “arbitrary
deprivation of liberty” çerçevesi içine alınabilir. İmamoğlu’nun davası
özellikle şu kategorilerle ilişkilidir: Kategori II (ifade özgürlüğü veya
siyasal yarışma nedeniyle özgürlüğün hedef alınması). Kategori III (usule
ilişkin güvencelerin ihlali ve keyfilik.) Kategori V (ayrımcı veya siyasal nedenle
belirli bir aktörün hedef alınması). Dolayısıyla, İmamoğlu henüz ceza almamış
olsa olsa bile WGAD başvurusu yapılabilir. Çünkü süreç “özgürlüğün siyasal nedenle
kısıtlanması tehdidi” barındırmaktadır.
Siyasal
Tutukluluk Bağlamı ve Olası Bir Senaryo. İmamoğlu hakkında hapis cezasının kesinleşmesi ya da siyasal
yasağın uygulanması durumunda seçilme hakkı ortadan kaldırılacak, siyasal
katılım hakkı engellenecek ve siyasal yarışma dış müdahaleyle biçimlenecektir. Bu
durumda İmamoğlu’nun durumu açık biçimde siyasal tutukluluk kategorilerine
girecektir.
SİYASAL
TUTUKLULUK OLAYLARININ YAPISAL ORTAKLIKLARI: NORMATİF VE ÇÖZÜMLEYİCİ
DEĞERLENDİRME
Türkiye’de
Ekrem İmamoğlu, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Figen Yüksekdağ ve Can
Atalay örneklerinde görülen özgürlükten yoksun bırakma süreçleri,
birbirlerinden farklı siyasal profillere ve ceza dosyalarına sahip olmalarına karşın
ortak bir yapısal deseni ortaya koymaktadır. Bu desen, yalnızca bireysel hak
ihlallerini değil, aynı zamanda demokratik kurumların işleyişindeki bozulmayı,
yargı bağımsızlığının aşınmasını ve siyasal alanın daraltılmasını gösteren bir
çerçeve sunmaktadır. Aşağıda, bu olayların ortak özellikleri normatif ve çözümleyici
bir bakış açısıyla sınıflandırılmaktadır.
Siyasal
Etkinliklerin Suçlaştırılması
Beş olayda
da dikkat çeken temel unsur, siyasal alanda yürütülen meşru etkinliklerin (konuşmalar,
mitingler, eleştiriler, belediyecilik etkinlikleri, sivil toplum çalışmaları)
ceza soruşturması konusu durumuna getirilmesidir. Bu olayların tümünde siyasal
muhalefete ilişkin etkinlikler terör, darbe girişimi, kamu görevlisine hakaret,
örgüt üyeliği gibi geniş ve esnek yorumlanan suç maddeleri üzerinden yeniden
çerçevelenmiştir. Bu suçlamalar, bireylerin siyasal güçlerini zayıflatacak
zamanda devreye sokulmuştur. Deliller bağlamından kopartılmış, siyasal bağlamın
kendisi suçun delili olarak sunulmuştur. Bu nedenle ceza hukuku “siyasal alanı
şekillendirme aracı” olarak kullanılmıştır.
Yargısal
Sürecin Siyasal Takvime Uyumlu İlerlemesi
Tüm
örneklerde dikkat çeken ikinci ortaklık, yargısal süreçlerin siyasal
takvimlerle paralel ilerlemesidir: Demirtaş ve Yüksekdağ süreçleri 2015 sonrası
güvenlik siyaseti iklimiyle paraleldir. Kavala davası, 2016 sonrası rejim
yeniden yapılanmasının merkezine oturmuştur. İmamoğlu davası, 2023 yerel
seçimleri öncesi kritik bir döneme denk gelmiştir. Atalay olayında AYM
kararının uygulanmaması, seçim sonuçlarının yarattığı güç dengesi
tartışmalarıyla örtüşmektedir. Bu eş zamanlılık, özgürlükten yoksun bırakma
süreçlerinin yargıdan çok siyasetin temposuyla uyumlu hareket ettiğini göstermektedir.
Yargı
Bağımsızlığının Aşınması ve Keyfiliğin Kurumsallaşması
Tüm olaylarda
ortak olan diğer kritik unsur, yargı organlarının etkili bir denetim
mekanizması işlevi görememesi ve keyfiliği önlemek yerine üretmesi veya yeniden
üretmesidir. Delillerin seçici yorumlanması, makul şüphe ölçününün
genişletilmesi, tutukluluğun cezalandırıcı bir araca dönüşmesi, AYM
kararlarının uygulanmaması (Atalay dosyasında olduğu gibi) ve ilk derece
mahkemelerinin siyasal söylemlerle paralel kararlar alması bu aşınmanın
göstergeleridir. Bu tablo, özgürlükten yoksun bırakma uygulamasının yargı içi
keyfilik biçiminde kurumsallaştığını göstermektedir.
Demokratik
Temsilin Engellenmesi
Beş olayın
tamamında, özgürlükten yoksun bırakma doğrudan veya dolaylı biçimde seçilme
hakkını, siyasal etkinliği, temsil yetkisini veya kamu görevini hedef almıştır:
Demirtaş ve Yüksekdağ milletvekilliğini yapamamışlardır. Kavala, barışçıl sivil
toplum etkinlikleri nedeniyle dışlanmıştır. Atalay seçilmiş olmasına karşın
görev yapamamıştır. İmamoğlu’nun siyasal yasak tehdidi, demokratik yarışmanın
gelecek tasarımına müdahaledir. Bu nedenle özgürlükten yoksun bırakma, bireysel
değil, siyasal ve toplumsal sonuçlar üreten sistemli bir araç olmuştur.
Uluslararası
Mahkemelerin Tek Yük Taşıyan Kuruma Dönüşmesi
AİHM, Demirtaş
ve Kavala üzerinden, Türkiye’deki bu yapısal sorunu tanımlamış, ancak ulusal
sistemin tıkanması nedeniyle tek başına bir çözüm üretmek zorunda kalan kurum durumuna
gelmiştir. WGAD ve diğer BM mekanizmaları neredeyse hiç kullanılmadığı için AİHM
yükü tek başına taşımakta, BM’nin normatif gücü atıl kalmakta ve uluslararası
çoklu mekanizma sisteminin en önemli bileşeni işlevsizleşmektedir. Türkiye’de
siyasal tutuklulukla mücadelede AİHM’e aşırı bağımlılık, BM mekanizmalarının
ihmal edilmesi nedeniyle ortaya çıkan yapısal bir zafiyettir.
Keyfi
Özgürlükten Yoksun Bırakmanın Uluslararası Kategorilerine Uyum
Tüm olaylar,
WGAD’nin tanımladığı keyfi özgürlükten yoksun bırakma kategorileriyle büyük
ölçüde uyumludur: Kategori II, siyasal katılım ve ifade özgürlüğü nedeniyle
özgürlüğün hedef alınması (Demirtaş, Yüksekdağ, İmamoğlu, Kavala, Atalay), kategori
III, usule ilişkin güvencelerin ihlali, (tüm olaylar) ve kategori V, ayrımcı ve
siyasal nedenle hedef alma (hepsi). Bu uyum, Türkiye’de yaşanan olgunun
bireysel değil yapısal ve sistemli olduğunu ortaya koymaktadır.
WGAD SÜRECİNİN
TÜRKİYE BAĞLAMINDA KULULLANILMAYIŞININ NEDENLERİ
Türkiye’de
siyasal baskıya maruz kalan aktörler, insan hakları ihlallerine ilişkin
uluslararası başvuru mekanizmaları içinde ağırlıklı olarak AİHM’i tercih
etmektedir. Oysa WGAD, çok daha hızlı işleyen, sonuçları güçlü ve uluslararası meşruluk
sağlayan bir mekanizma sunmaktadır. Buna karşın Türkiye’de WGAD’nin sistemli
olarak kullanılmaması çok boyutlu nedenlere dayanmaktadır. WGAD kararlarının yöntemleri
ve uygulama ölçütleri özellikle ifade özgürlüğü nedeniyle tutukluluk olaylarında
yol göstericidir (Traldi, 2023; Weissbrodt & Mitchell, 2016). WGAD’ın “tartışma
ve görüşme” (deliberations) belgeleri bu içtihatların normatif
çerçevesini ayrıntılandırır (United Nations, 2013; United Nations, 2021)."
Hukuksal
Farkındalık Eksikliği ve Profesyonel Bilgi Açığı: Türkiye’de avukatların çok büyük
kısmı WGAD’nin yetki alanını, çalışma yöntemini, bireysel başvuru olanaklarını,
“delil ölçünü” ve değerlendirme ölçütlerini bilmemektedir. İnsan hakları hukuku
eğitimi çoğunlukla AİHM odaklı olduğu için BM mekanizmalarına ilişkin kurumsal
bir kültür oluşmamıştır. Bu durum, özellikle siyasal amaçlı özgürlükten yoksun
bırakma olaylarında WGAD’nin tam kapasiteyle devreye sokulamamasına yol
açmaktadır.
AİHM
Merkeziliği, Hukuksal Alışkanlıklar ve Kurumsal Yönelim: Türkiye’de insan hakları hukuku
söylemi uzun yıllardır AİHM merkezli biçimde şekillenmiştir. Bunun iki temel
nedeni vardır: AİHS’nin iç hukuka doğrudan etki eden normatif gücü ve AİHM
kararlarının bağlayıcı ve yürütmesinin Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu ve İzleme
Komitesi aracılığıyla izlenebilir olması. Bu nedenlerle, avukatlar ve siyasal
aktörler AİHM dışında diğer uluslararası mekanizmaları ikincil veya önemsiz
olarak değerlendirmekte ve WGAD başvurusunun sağlayabileceği siyasal ve hukuksal
yararlar göz ardı edilmektedir.
WGAD’nin
Karakterine İlişkin Yanlış Algılar:
Türkiye'de yaygın olan yanlış kanılar şunlardır. WGAD kararlarının “öneri
niteliğinde” olduğu ve yaptırım gücünün düşük olduğu düşüncesi, BM
mekanizmalarının “yavaş ve etkisiz” olduğu algısı, sadece ağır işkence savlarında
kullanılabildiği şeklindeki hatalı kanı ve WGAD’nin bir mahkeme olmadığı için “hukuksal
değeri düşük” olduğu sanısı. Oysa WGAD kararları uluslararası alanda yüksek saygınlığa
sahiptir, siyasal baskı olaylarında en güçlü tanı koyan organdır, yaptırımlara
yol açabilir ve diplomatik sonuçlar doğurabilir. Bu yanlış algılar avukatların
başvuru kararını olumsuz etkilemektedir.
Siyasal
Baskı İklimi ve İç Hukuk Merkezli Savunma Stratejisi: Türkiye'de özellikle yüksek
profilli davalarda avukatlar müvekkillerine yönelik baskının artabileceği, uluslararası
başvurunun siyasal iktidarı daha fazla hedef durumuna getireceği ve müvekkilin
yargılama sürecinde ek yaptırımlara maruz kalabileceği endişeleriyle WGAD’ye
yönelmekten çekinmektedir. Bu kaygılar özellikle siyasal davalarda savunmanın
hareket alanını daraltmaktadır.
Türkiye’de
BM Mekanizmalarına Erişimde Kurumsal Eksiklikler: Türkiye’de BM özel süreçlerine
başvuru konusunda uzmanlaşmış kurumlar yoktur. Baroların insan hakları
merkezleri çoğunlukla AİHM odaklıdır. Akademide WGAD üzerine çalışma son derece
sınırlıdır. Sonuç olarak, WGAD için gerekli nitelikli başvuruları hazırlayacak
teknik altyapı gelişmemiştir.
Siyasal
İklimin Caydırıcı Etkisi: Türkiye’de
yargı bağımsızlığına ilişkin tartışmalar, avukatların uluslararası
mekanizmalara başvuru konusunda temkinli davranmasına yol açmaktadır. Hükümetin
BM özel süreçlerine yönelik zaman zaman uzak tutumu WGAD başvurusunu “siyasal
risk” olarak gören bir iklim yaratmaktadır. Bu durum, özellikle yüksek profilli
siyasal aktörlerin dosyalarında savunma avukatlarının daha dikkatli
davranmasına neden olmaktadır.
Müvekkil
Tercihleri ve Siyasal Strateji Hesapları: Bazı siyasetçiler, WGAD başvurularını iç siyasada
yanlış anlaşılabileceği, “uluslararası müdahale çağrısı” şeklinde
çerçevelenebileceği ve hükümet tarafından propaganda malzemesine
dönüştürülebileceği kaygılarıyla reddetmektedir. Bu nedenle, WGAD başvurusunun gizil
gücü çoğu zaman siyasal kaygılar nedeniyle değerlendirilememektedir.
Değerlendirilecek
olursa, WGAD’nin Türkiye’de kullanılmayışı teknik bir eksiklikten, hukuksal
bilgi yetersizliğinden, siyasal iklimden, AİHM’in gölgesi altındaki kurumsal
geleneklerden ve psikolojik ve siyasal engellerden aynı anda kaynaklanmaktadır.
Oysa WGAD, Türkiye’deki siyasal amaçlı özgürlükten yoksun bırakma olaylarında
hem tanı koyma hem meşruluk hem de uluslararası baskı açısından benzersiz bir
kapasiteye sahiptir.
WGAD SÜRECİNİN
KULLANILMASI DURUMUNDA OLASI SONUÇLAR VE ETKİ ÇÖZÜMLEMESİ
Türkiye’de
siyasal amaçlı özgürlükten yoksun bırakma olaylarında WGAD’ye başvurulmaması
önemli bir eksiklik yaratmaktadır. Oysa bu mekanizmanın etkili biçimde
işletilmesi hem bireysel olaylar hem de Türkiye’nin insan hakları rejimi
açısından belirleyici etkiler yaratabilir. Bu bölümde WGAD kararlarının hukuksal,
siyasal, diplomatik ve kurumsal sonuçları sistemli biçimde çözümlenmektedir.
Bireysel
Olaylar Açısından Olası Sonuçlar
Derhal
Serbest Bırakma veya Yargılamanın Düşmesi Önerisi: WGAD, özgürlüğünden yoksun
bırakmanın keyfi olduğuna hükmettiği dosyalarda genellikle derhal serbest
bırakma, hükmün bozulması, yargılamanın düşürülmesi ve tazminat ödenmesi yönünde
açık önerilerde bulunur. Her ne kadar bu kararlar bağlayıcı olmasa da
uluslararası toplum nezdinde yüksek normatif ağırlığa sahiptir. Türkiye gibi
yoğun dış denetime konu olan ülkelerde sonuçları daha da güçlü olabilir.
İç
hukukta yaratılan baskı ve farkındalık: WGAD kararları medyada görünürlük yaratır, hukuk
camiasında tartışma başlatır, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar
üzerinde dolaylı baskı oluşturur ve savunma avukatlarının elini güçlendirir. AİHM
kararlarının yıllarca beklediği durumlarda WGAD çok daha hızlı hareket ettiği
için olay üzerindeki baskıyı erken dönemde artırabilir.
Türkiye’nin
İnsan Hakları Rejimi Açısından Sonuçlar
Uluslararası
Denetim Mekanizmalarında Artan Baskı: WGAD
kararı, yalnız başına kalmaz ve domino etkisi yaratır. Ülke Raporları (Special
Reports), Evrensel Dönemsel İnceleme (UPR), BM İnsan Hakları
Komitesi raporları ve OHCHR yıllık değerlendirmeleri Türkiye üzerine daha sert
ve somut ifadeler içermeye başlar. Bu süreçte WGAD’nin isim ve olay bazlı
raporları Türkiye’nin uluslararası konumunu etkiler. Avrupa Birliği ve ABD gibi
aktörlerin insan hakları değerlendirmelerine doğrudan yansır. WGAD kararları
AB’nin yıllık ilerleme raporlarına, Avrupa Parlamentosu kararlarına ve ABD
Dışişleri Bakanlığı insan hakları raporlarına doğrudan girmektedir. İmamoğlu,
Demirtaş, Kavala ve Yüksekdağ gibi figürlerle ilgili bir WGAD görüşü Türkiye’ye
yönelik diplomatik baskının katlanarak artmasına yol açar.
Siyasal
Etkiler ve İç Siyasaya Yansımaları
Siyasal
Baskı Mekanizmalarının Uluslararası Alanda Teşhir Edilmesi: WGAD’nin “keyfi özgürlükten yoksun
bırakma” tanısı siyasal davaların niteliğini uluslararası meşruluk düzeyinde
netleştirir, iktidarın hukuksal savlarını zayıflatır ve muhalefetin elini
güçlendirir. Bu tanı, hükümetin “yargı bağımsız” söylemini dış siyasa alanında
savunmasını zorlaştırır.
Seçim Süreçlerine
Etkisi: İmamoğlu,
Demirtaş veya Yüksekdağ gibi siyasal figürler için WGAD’nin verdiği kararlar seçim
süreçlerinde uluslararası gözlemcilerin tutumunu, Avrupa Konseyi’nin
yaklaşımını, AB ve ABD’nin diplomatik yaklaşımını doğrudan etkiler. Siyasal yarışmanın
adil olmayan biçimde yönlendirildiğine ilişkin güçlü bir uluslararası kanı
oluşur.
Yargı
Sistemi Üzerindeki Etkiler
Anayasa
Mahkemesi ve Yargıtay’a Dolaylı Baskı: WGAD kararları bağlayıcı olmamasına karşın Türkiye’de
yüksek yargı organlarının kararlarında sıkça atıf yapılan “uluslararası
normatif çerçeve”yi güçlendirir. AYM, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, ICCPR
ve BM mekanizmalarının yorumları ışığında içtihat geliştirdiğini defalarca
belirtmiştir. Dolayısıyla WGAD kararı AYM için önemli bir referans noktası
oluşturabilir.
Yargı Bağımsızlığı
Tartışmalarının Kurumsal Zemine Taşınması: WGAD raporları sadece olayı değil, olayların ortaya
çıktığı siyasal baskı, yargı bağımsızlığındaki erozyon, yapısal sorunlar gibi
konuları da açık biçimde tanılar. Bu, Türkiye’nin yargı sistemi üzerine
uluslararası düzeyde kurumsal bir tartışma başlatır.
Dış Siyasa
ve Uluslararası İmaj Üzerindeki Etkiler: Türkiye’nin dış siyasa manevra alanını daraltır. WGAD
tarafından “keyfi özgürlükten yoksun bırakma” tanısı uluslararası görüşmelerde
Türkiye’nin durumunu zayıflatır, diplomatik ilişkilerde sürekli gündeme gelir
ve savunması zor bir alan yaratır. Bu da dış siyasa ilişkilerini zorlaştırır. Uluslararası
finans ve yatırım akışına dolaylı etkiler. İnsan hakları sicili, özellikle AB
yatırım ölçütleri, uluslararası finans kuruluşları, ESG ölçünleri [1] açısından giderek daha
önemli duruma gelmektedir. WGAD kararları, Türkiye’nin “risk kategorisi”nde
değerlendirilmesine yol açabilir.
Uzun
Vadeli Kurumsal Etki
Türkiye’de
İnsan Hakları Hukuku Uygulamalarını Dönüştürme Kapasitesi: Avukatlar WGAD mekanizmasını
kullanmaya başladıkça uluslararası normatif çerçeveyi daha iyi benimser, BM
mekanizmalarına aşinalık artar ve yeni bir insan hakları savunma kültürü
oluşur. Bu da uzun vadede hem akademik hem hukuksal uygulamalara dönüşüm
yaratır.
Siyasal
Davalarda Caydırıcı Etki:
WGAD’nin hızlı ve görünür etkileri, siyasal aktörlere yönelik keyfi özgürlükten
yoksun bırakma girişimlerini uzun vadede daha maliyetli kılar.
Değerlendirilecek
olursa, WGAD mekanizmasının Türkiye’de etkili kullanılması bireysel özgürlükler
açısından güçlü koruma sağlar, yargı üzerindeki siyasal baskıyı görünür kılar, uluslararası
denetimi artırır, iç hukuk mekanizmalarının dönüşümüne katkıda bulunur ve siyasal
iktidarın manevra alanını sınırlar. Bu nedenle WGAD’nin kullanılmaması Türkiye
açısından ciddi bir fırsat kaybıdır.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu
çalışma, Türkiye’de siyasal amaçlı özgürlükten yoksun bırakma olaylarının
yalnızca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) üzerinden ele alınmasının
yarattığı yapısal boşluklara dikkat çekmiş ve Birleşmiş Milletler Keyfi
Özgürlükten Yoksun Bırakmaya İlişkin Çalışma Grubu’nun (WGAD) kullanılmayan gizil
gücünü ortaya koymuştur. Siyasal aktörlerin hedef alındığı yargı süreçlerinin
günümüzde daha karmaşık, çok boyutlu ve stratejik duruma geldiği bir bağlamda,
tek bir uluslararası mekanizmaya yapılan aşırı bağımlılık hem hukuksal hem
siyasal hem de normatif açıdan yetersiz kalmaktadır. Türkiye’de incelenen beş
örnek (Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Can Atalay ve Ekrem
İmamoğlu) belli açılardan farklılıklar taşısa da ortak özellikleri şunlardır:
(1)
özgürlükten yoksun bırakılma süreçlerinin siyasal bağlamdan bağımsız
düşünülememesi,
(2)
yargılamalarda ciddi ölçekte adil yargılanma hakkı sorunlarının saptanması ve
(3)
hukuksal sürecin siyasal yarışmanın yönetilmesi amacıyla araçsallaştırıldığına
ilişkin güçlü göstergelerin bulunması.
WGAD’nin
beş kategorili değerlendirme çerçevesi bu olayların neredeyse tamamının hem
Kategori II (hakların kullanımı nedeniyle özgürlükten yoksun bırakma) hem
Kategori III (adil yargılanma hakkının ağır ihlali) hem de bazı durumlarda
Kategori V (siyasal ayrımcılık) kapsamında ele alınabileceğini göstermektedir.
Dolayısıyla WGAD, siyasal tutukluluk olgusunu kavramsal olarak tanılamaya en
yakın uluslararası organdır.
Bununla
birlikte Türkiye’de WGAD’nin sistemli biçimde kullanılmaması hukuksal
farkındalık eksikliği, AİHM odaklı kurumsal alışkanlıklar, siyasal iklimin
caydırıcı etkisi, avukatların stratejik kaygıları ve BM mekanizmaları hakkında
yerleşik yanlış kanılar gibi çok boyutlu nedenlere dayanmaktadır. Bu çalışma,
bu eksik kullanımın sadece teknik bir hata değil, aynı zamanda siyasal baskı
altındaki kişilerin uluslararası koruma kapasitesini sınırlayan yapısal bir sorun
olduğunu göstermektedir.
WGAD’nin
devreye sokulması durumunda ortaya çıkabilecek etki oldukça geniştir: bireysel olaylarda
erken müdahale, siyasal yönlendirmenin uluslararası düzeyde ortaya konması, dış
siyasada baskı artışı, yüksek yargı üzerinde dolaylı etki, uluslararası
raporlarda daha güçlü saptamalar ve Türkiye’nin insan hakları sicilinin çok
boyutlu biçimde izlenmesi. Bu sonuçlar, mekanizmanın hem hukuksal hem siyasal
gücünü açıkça ortaya koymaktadır.
Bu
bağlamda çalışma şu temel sonuçlara işaret etmektedir:
Türkiye’de
siyasal amaçlı özgürlükten yoksun bırakma olgusunu doğru kavramsallaştırmak
için WGAD zorunlu bir referans noktasıdır.
AİHM
tek başına yeterli değildir, WGAD’nin hızlı, odaklı ve normatif açıdan güçlü
yapısı siyasal davaların aydınlatılmasında kritik role sahiptir.
WGAD’nin
kullanılmaması bir eksiklik değil, doğrudan insan hakları savunuculuğunda
stratejik bir kayıptır.
Avukatların,
siyasal aktörlerin ve sivil toplumun WGAD’ye ilişkin teknik bilgi eksikliği
giderilmediği sürece Türkiye’de siyasal baskı mekanizmalarının görünür
kılınması zorlaşacaktır.
Türkiye’de
siyasal yargılamaların uluslararası düzeyde daha etkili biçimde izlenmesi için
çok mekanizmalı bir yaklaşım gereklidir.
WGAD,
AİHM, İnsan Hakları Komitesi ve UPR gibi mekanizmaların bütüncül bir çerçevede
kullanılması hem bireysel özgürlüğün korunması hem de Türkiye’nin insan hakları
normlarına yakınsaması açısından kritik önem taşımaktadır.
Sonuç
olarak WGAD, Türkiye’deki siyasal özgürlük sorunlarının saptanması, görünür
kılınması ve uluslararası baskı aracılığıyla çözüm arayışlarının
güçlendirilmesi açısından büyük ölçüde kullanılmamış bir olanaktır. Bu
mekanizmanın Türkiye kamuoyunda, hukuk topluluğunda ve siyasal aktörler
arasında daha geniş farkındalıkla ele alınması hem mevcut olayların adil
biçimde çözümüne hem de gelecekte benzer ihlallerin önlenmesine katkı
sağlayacaktır.
Kaynakça
Genser,
Jared. “The UN Working Group on Arbitrary Detention : commentary and guide to
practice”2019. Cambridge, England. New York. Cambridge University Press; 2019
Genser, J.
M., ve Winterkorn‑Meikle, M. (t.y.). “The United Nations Working Group on
Arbitrary Detention: The Intersection of Politics and International Law”. 2008. Perseus Strategies, LLC. https://perseus-strategies.com/wp-content/uploads/The-Intersection-of-Politics-and-International-Law.pdf
Nowak, M. “UN
Covenant on Civil and Political Rights: CCPR Commentary”. 2005. https://www.researchgate.net/publication/298216493_Manfred_Nowak_U_N_Covenant_on_Civil_and_Political_Rights_CCPR_Commentary_rezensiert_von_Bernhard_Schafer/stats
OHCHR. “Annual
Report of the Working Group on Arbitrary Detention”. 2025.https://www.ohchr.org/en/documents/thematic-reports/ahrc6026-arbitrary-detention-report-working-group-arbitrary-detention
Traldi,
Arthur, "The Recent Free Expression Jurisprudence of the Working Group on
Arbitrary Detention," 2023. Chicago Journal of International Law: Vol. 24:
No. 1, Article 8.
Available
at: https://chicagounbound.uchicago.edu/cjil/vol24/iss1/8U.S. Department of
State. “Country Reports on Human Rights Practices: Turkey”. 2024. https://www.state.gov/reports/2024-country-reports-on-human-rights-practices/turkey
UN Human
Rights Council. (2017). “Working Group on Arbitrary Detention: Methods of Work”.
Fact Sheet No. 26 (Rev. 1): Working Group on Arbitrary Detention United
Nations. (2013). Deliberations of the Working Group on Arbitrary Detention.
OHCHR. United Nations. (2013). Deliberations of the Working Group on Arbitrary
Detention. OHCHR.
Weissbrodt,
David S., and Brittany Mitchell. “The United Nations Working Group on Arbitrary
Detention: Procedures and Summary of Jurisprudence.” Human Rights Quarterly 38,
no. 3 (2016): 655–705. http://www.jstor.org/stable/24738039.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder