Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

8 Ağustos 2026 Cumartesi

 

Mekke Anlaşması Orta Doğu'da Güç Dengesinin ve Güvenlik Mimarisinin Yeniden Yapılanması: Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Savunma İş Birliği, İran ve “Muslim NATO” Arayışı

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

ÖZ

Bu çalışma, 7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke'de imzalanan savunma anlaşmasını, Orta Doğu'da değişmekte olan güç dengesi ve bölgesel güvenlik mimarisi bağlamında incelemektedir. Çalışmanın temel amacı anlaşmanın yalnızca üç ülke arasındaki savunma iş birliği olarak mı, yoksa bölgesel güvenlik düzeninin yeniden yapılanmasının bir göstergesi olarak mı değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktır. Çözümlemede Türkiye'nin stratejik özerklik arayışı, Suudi Arabistan'ın güvenlik siyasasını çeşitlendirme eğilimi, Pakistan'ın askeri ve stratejik kapasitesi, İran'ın güvenlik algısı, İsrail-Yunanistan-GKRY arasındaki gelişen güvenlik ilişkileri ve ABD'nin bölgedeki değişen rolü birlikte ele alınmıştır. Ayrıca anlaşmanın Mekke'de imzalanması, ortak Cuma namazı ve tarafların Sünni çoğunluklu yapıları nedeniyle ortaya çıkan simgesel ve mezhepsel boyut incelenmiş ve uluslararası değerlendirmelerde kullanılan “Muslim NATO” nitelemesinin çözümleyici geçerliliği tartışılmıştır. Çalışma, Mekke Anlaşması'nın mevcut durumuyla NATO benzeri kurumsallaşmış bir ittifak olmadığını ancak Orta Doğu'da güvenlik üretiminin tek merkezli yapıdan daha çok merkezli bir yapıya doğru dönüşmesinin önemli bir göstergesi olduğunu ileri sürmektedir. Anlaşmanın gelecekte Mısır ve Suriye gibi ülkelerin katılımıyla genişlemesi ve kurumsallaşması durumunda, bölgesel güvenlik mimarisinde daha kapsamlı bir dönüşümün çekirdeğini oluşturabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Bu çerçevede Mekke Anlaşması ABD karşıtı bir ittifaktan çok, bölge devletlerinin güvenlik bağımlılıklarını çeşitlendirme ve stratejik özerkliklerini artırma arayışının bir ürünü olarak değerlendirilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Mekke Anlaşması, Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, Orta Doğu, bölgesel güvenlik, güç dengesi, stratejik özerklik, İran, Muslim NATO

 

ABSTRACT

This study examines the defense agreement signed in Mecca on 7 August 2026 by Türkiye, Saudi Arabia, and Pakistan within the context of the changing balance of power and regional security architecture in the Middle East. Its main objective is to determine whether the agreement should be understood merely as a trilateral defense arrangement or as an indicator of a broader restructuring of the regional security order. The analysis considers Türkiye's pursuit of strategic autonomy, Saudi Arabia's efforts to diversify its security partnerships, Pakistan's military and strategic capabilities, Iran's security perceptions, the evolving security relations among Israel, Greece, and the Republic of Cyprus, and the changing role of the United States in the region. The study also examines the symbolic and sectarian dimensions of the agreement, particularly its signing in Mecca, the joint Friday prayer, and the Sunni-majority character of the three signatory states. The analytical validity of the frequently used “Muslim NATO” characterization is also assessed. The study argues that the Mecca Agreement is not, at present, a NATO-like institutionalized alliance. Nevertheless, it represents an important indication of a transition from a predominantly single-centered security structure toward a more plural and multi-centered regional security architecture. If the agreement expands through the future participation of countries such as Egypt and Syria and develops stronger institutional mechanisms, it could become the nucleus of a broader transformation in the regional security order. In this context, the Mecca Agreement is interpreted less as an anti-American alliance than as an expression of regional states' efforts to diversify their security dependencies and enhance their strategic autonomy.

Keywords: Mecca Agreement, Türkiye, Saudi Arabia, Pakistan, Middle East, regional security, balance of power, strategic autonomy, Iran, Muslim NATO

GİRİŞ

7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke'de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan savunma anlaşması Orta Doğu'nun son yıllarda geçirmekte olduğu jeopolitik dönüşüm bakımından dikkat çekici bir gelişmedir. Anlaşmanın üç ülkenin savunma ve güvenlik alanındaki iş birliğini kurumsallaştırması, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının diğer tarafları da ilgilendiren bir güvenlik sorunu olarak kabul edilmesi ve savunma alanındaki ortaklığın geliştirilmesine yönelik hükümler içermesi gelişmenin sıradan bir askeri iş birliği anlaşmasının ötesinde değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Anlaşmanın Mekke'de Cuma günü ve üç ülke liderlerinin ortak Cuma namazı sonrasında imzalanmış olması ise gelişmeye ayrıca güçlü bir siyasal ve simgesel anlam kazandırmıştır.

Anlaşmanın önemi yalnızca üç imzacı devletin sahip olduğu askeri ve ekonomik kapasiteden kaynaklanmamaktadır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan farklı coğrafyalarda yer alan, farklı güvenlik önceliklerine sahip olmakla birlikte birbirini tamamlayan stratejik kaynaklara sahip üç devlettir. Türkiye'nin gelişen savunma sanayii ve askeri kapasitesi, Pakistan'ın önemli askeri ve nükleer caydırıcılığı, Suudi Arabistan'ın ekonomik ve enerji gücü ile Körfez bölgesindeki stratejik konumu birlikte değerlendirildiğinde ortaya farklı güç unsurlarını bir araya getiren bir güvenlik ortaklığı çıkmaktadır.

Bu gelişme aynı zamanda Orta Doğu'da uzun süredir ABD merkezli olarak şekillenen güvenlik düzeninin sorgulanmaya başladığı bir döneme rastlamaktadır. Bölge devletleri ABD ile ilişkilerini sürdürmekle birlikte güvenliklerinin tek bir dış gücün askeri kapasitesine ve güvenlik koşullarına bağlı olmasının yaratabileceği riskleri daha fazla dikkate almaktadır. Bu eğilim ABD karşıtı bir bloklaşmadan çok stratejik özerklik arayışı ve güvenlik ortaklıklarının çeşitlendirilmesi biçiminde ortaya çıkmaktadır. Mekke Anlaşması bu bakımdan bölge ülkelerinin kendi güvenlik kapasitelerini ve karşılıklı savunma ilişkilerini güçlendirme arayışının önemli örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Anlaşmanın ortaya çıktığı bölgesel ortam bununla da sınırlı değildir. İsrail'in askeri ve teknolojik kapasitesinin yanı sıra İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında giderek gelişen güvenlik ve stratejik iş birliği Doğu Akdeniz'de yeni bir güç ilişkileri alanı oluşturmuştur. Türkiye açısından bu yapılanma Doğu Akdeniz'deki güvenlik ve güç dengeleri bakımından doğrudan önem taşımaktadır. Mekke Anlaşması'nın ise Türkiye'yi yalnızca Doğu Akdeniz ile sınırlı olmayan ve Körfez'den Güney Asya'ya uzanan daha geniş bir güvenlik ağı içerisine yerleştirme olasılığı bulunmaktadır.

Bunun yanında İran etmeni anlaşmanın bölgesel anlamını daha da karmaşık duruma getirmektedir. İran, Orta Doğu'nun önemli askeri ve jeopolitik güçlerinden biri olarak kendi bağımsız bölgesel güvenlik kapasitesini korumaktadır. Suudi Arabistan ile İran arasında son yıllarda normalleşme yönünde önemli adımlar atılmış olmasına karşın iki ülke arasındaki yarışma bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Türkiye'nin İran'la ilişkileri de doğrudan yarışmadan stratejik iş birliğine kadar uzanan çok katmanlı bir niteliğe sahiptir. Pakistan ise İran'la komşu olmasına karşın Suudi Arabistan'la uzun süredir devam eden güvenlik ilişkilerini sürdürmektedir. Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nın İran'a yönelik açık bir askeri ittifak olarak tanımlanması olanaklı olmamakla birlikte anlaşmanın İran'ın bölgesel güç dengelerine ilişkin hesaplarını etkilemesi kaçınılmaz görünmektedir.

Nitekim İran tarafından anlaşmaya yönelik yapılan ilk açıklamalar Tahran'ın gelişmeyi yalnızca üç ülke arasındaki teknik bir savunma iş birliği olarak görmediğini göstermektedir. İran'ın Suudi Arabistan'ın savunma siyasasını yeniden değerlendirmesi gerektiğine ilişkin açıklaması Mekke Anlaşması'nın Riyad'ın bölgesel güvenlik tercihlerinde meydana gelebilecek bir değişimin göstergesi olarak algılandığını ortaya koymaktadır. Böylece anlaşmanın ilan edilen amacı ile bölgesel aktörler tarafından algılanan stratejik anlamı arasında önemli bir ayrım ortaya çıkmaktadır.

Anlaşmanın bir başka dikkat çekici özelliği ise taraflarının demografik ve siyasal olarak büyük ölçüde Sünni çoğunluklu Müslüman devletlerden oluşmasıdır. Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın aynı güvenlik yapılanması içerisinde yer alması, Orta Doğu'daki Sünni-Şii yarışmasının anlaşmanın doğrudan amacı olmasa bile bölgesel algılanış biçimlerinden biri olabileceğini düşündürmektedir. Mekke'nin seçilmesi, Cuma günü imza töreninin gerçekleştirilmesi ve üç ülke liderinin ortak Cuma namazı kılması anlaşmaya askeri boyutunun ötesinde güçlü bir İslami simgecilik kazandırmaktadır. Bu durum, anlaşmanın mezhepsel bir ittifak olduğu anlamına gelmemektedir. Ancak mezhep etmeninin bölgesel güvenlik algılarından tümüyle bağımsız olduğunu varsaymak da gerçekçi değildir.

Bu bağlamda bazı uluslararası yorumlarda anlaşmanın gelecekte bir “Muslim NATO” niteliği kazanabileceği ileri sürülmektedir. Ancak bu niteleme şimdilik daha çok siyasal ve gazetecilik dili içerisinde kullanılan bir benzetmedir. Anlaşmanın NATO'ya benzer kalıcı bir örgütsel yapı, ortak komuta mekanizması, sürekli askeri güç, ortak bütçe ve ayrıntılı kolektif savunma süreçleri oluşturup oluşturmadığı henüz belirgin değildir. Bununla birlikte “Muslim NATO” nitelemesinin ortaya çıkmış olması bile uluslararası çevrelerin anlaşmayı üç ülke arasındaki sınırlı bir savunma iş birliğinden daha geniş bir bölgesel güvenlik yapılanmasının başlangıcı olarak değerlendirmeye başladığını göstermesi bakımından önemlidir.

Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nın anlamı yalnızca anlaşmanın metninde veya taraf devletlerin resmi açıklamalarında aranamaz. Anlaşma ABD'nin bölgesel güvenlik rolünün yeniden değerlendirilmesi, İsrail'in bölgesel konumu, İsrail-Yunanistan-GKRY iş birliği, İran'ın bölgesel güç kapasitesi, Sünni-Şii yarışması, Türkiye'nin artan savunma kapasitesi ve bölge devletlerinin stratejik özerklik arayışlarıyla birlikte ele alınmalıdır.

Bu çalışma, Mekke Anlaşması'nı bu çok katmanlı jeopolitik bağlam içerisinde değerlendirmektedir. Temel varsayım anlaşmanın yalnızca Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki askeri ilişkilerin geliştirilmesine yönelik bir düzenleme olmadığı aynı zamanda Orta Doğu'da mevcut güç dengelerinin ve bölgesel güvenlik mimarisinin yeniden şekillenmekte olduğuna ilişkin önemli bir gösterge olduğudur. Anlaşmanın gelecekte kalıcı bir bölgesel güvenlik yapılanmasına dönüşüp dönüşmeyeceği henüz bilinmemektedir. Ancak anlaşmanın ortaya çıkış koşulları, tarafların sahip olduğu tamamlayıcı güç unsurları ve bölgesel aktörlerin ilk tepkileri Orta Doğu'da güvenlik ilişkilerinin yeni bir döneme girmekte olabileceğini düşündürmektedir.

Araştırmanın Amacı ve Hedefleri

Araştırmanın Amacı

Bu araştırmanın temel amacı 7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Savunma Anlaşması'nı Orta Doğu'da değişmekte olan güç dengeleri ve bölgesel güvenlik mimarisi bağlamında incelemektir. Çalışma, anlaşmayı yalnızca üç ülke arasındaki savunma iş birliğinin geliştirilmesine yönelik bir düzenleme olarak değil, bölgesel ve küresel güvenlik ilişkilerinde meydana gelen daha geniş dönüşümün bir unsuru olarak ele almaktadır. Bu çerçevede araştırma anlaşmanın ortaya çıkışını etkileyen ABD'nin bölgesel güvenlik rolündeki değişim, bölge ülkelerinin stratejik özerklik arayışları, İsrail'in artan bölgesel ağırlığı, İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik iş birliği, İran'ın bölgesel güç konumu ve Sünni-Şii yarışmasının güvenlik siyasaları üzerindeki etkileri birlikte değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın temel yaklaşımı, Mekke Anlaşması'nın mevcut bir bölgesel güvenlik düzeninin yerine geçmeye başlamış tamamlanmış bir ittifak olduğunu varsaymak yerine yeni ve çok merkezli bir bölgesel güvenlik mimarisinin oluşumuna işaret eden bir gelişme olup olmadığını ortaya koymaya yöneliktir.

Araştırmanın Hedefleri

Araştırma bu genel amaç doğrultusunda aşağıdaki hedeflere ulaşmayı amaçlamaktadır:

Anlaşmanın ortaya çıkış koşullarını belirlemek: Mekke Anlaşması'nın ortaya çıkmasına zemin hazırlayan bölgesel ve küresel siyasal, askeri ve güvenlik koşullarını ortaya koymak.

Anlaşmanın stratejik niteliğini çözümlemek: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın anlaşmadan bekledikleri güvenlik, askeri, ekonomik ve jeopolitik kazanımları karşılaştırmalı olarak incelemek.

Tarafların tamamlayıcı güç kapasitelerini değerlendirmek: Türkiye'nin savunma sanayii ve askeri kapasitesi, Pakistan'ın askeri ve nükleer caydırıcılığı ve Suudi Arabistan'ın ekonomik, enerji ve jeostratejik kapasitesinin oluşturduğu sinerjiyi çözümlemek.

ABD'nin bölgesel güvenlik rolünü değerlendirmek: Mekke Anlaşması'nın ABD merkezli güvenlik düzenine yapı seçeneği oluşturma gizil gücünü ve bölge ülkelerinin stratejik özerklik arayışlarıyla ilişkisini incelemek.

İsrail–Yunanistan–GKRY iş birliğiyle ilişkisini araştırmak: Mekke Anlaşması'nın Doğu Akdeniz'de ortaya çıkan yeni güvenlik ilişkileri ve özellikle İsrail–Yunanistan–GKRY arasındaki stratejik yakınlaşma açısından taşıdığı anlamı değerlendirmek.

İran etmenini çözümlemek: İran'ın bölgesel güç konumunu, anlaşmaya yönelik tepkisini ve Mekke Anlaşması'nın İran'ın güvenlik algısı ile bölgesel stratejisi üzerindeki olası etkilerini incelemek.

Mezhepsel etmenin rolünü değerlendirmek: Anlaşmanın taraflarının Sünni çoğunluklu Müslüman devletler olması, anlaşmanın Mekke'de ve Cuma günü gerçekleştirilmesi ve ortak Cuma namazı gibi simgesel unsurların bölgesel Sünni-Şii güç dengeleri bakımından taşıdığı anlamı araştırmak.

“Muslim NATO” nitelemesini sorgulamak: Anlaşmanın NATO benzeri kalıcı bir kolektif güvenlik yapılanmasına dönüşebilmesi için gerekli kurumsal, askeri ve siyasal koşulları değerlendirmek ve “Muslim NATO” nitelemesinin çözümleyici geçerliliğini tartışmak.

Yeni bir bölgesel güvenlik mimarisi olasılığını değerlendirmek: Mekke Anlaşması'nın mevcut bölgesel güvenlik ilişkilerini dönüştürme ve Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan merkezli daha geniş bir güvenlik ağı oluşturma gizil gücünü ortaya koymak.

Olası gelecek senaryolarını belirlemek: Anlaşmanın üçlü bir savunma iş birliği olarak kalması, kurumsallaşmış bir bölgesel güvenlik mekanizmasına dönüşmesi veya daha geniş bir Müslüman devletler güvenlik platformunun çekirdeği durumuna gelmesi gibi olası gelişme senaryolarını değerlendirmek.

Araştırma Soruları

Ana Araştırma Sorusu: Mekke Savunma Anlaşması Orta Doğu'da mevcut güç dengesinin ve bölgesel güvenlik mimarisinin yeniden yapılanmasına işaret eden yeni bir güvenlik yapılanmasının başlangıcı mıdır?

Alt Araştırma Soruları

Ana araştırma sorusuna yanıt verebilmek amacıyla aşağıdaki alt sorular ele alınmaktadır:

1. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ı Mekke Savunma Anlaşması'na yönelten bölgesel ve uluslararası siyasal, askeri ve güvenlik koşulları nelerdir?

2. Üç ülkenin anlaşmadan beklediği stratejik kazanımlar nelerdir ve bu çıkarlar hangi ölçüde örtüşmektedir?

3. Türkiye'nin savunma sanayii ve askeri kapasitesi, Pakistan'ın askeri ve nükleer caydırıcılığı ile Suudi Arabistan'ın ekonomik, enerji ve jeostratejik kapasitesi nasıl bir ortak caydırıcılık olanağı oluşturmaktadır?

4. Mekke Anlaşması ABD'nin Orta Doğu'daki geleneksel güvenlik rolünün sorgulanması ve bölge ülkelerinin stratejik özerklik arayışlarıyla nasıl ilişkilendirilebilir?

5. Anlaşma, İsrail'in bölgesel askeri ve stratejik konumu ile İsrail–Yunanistan–GKRY arasındaki gelişen güvenlik iş birliği bakımından nasıl bir güç dengesi etkisi yaratabilir?

6. İran, Mekke Anlaşması'nı nasıl algılamakta ve anlaşmaya verdiği tepki İran'ın bölgesel güvenlik stratejisi hakkında ne göstermektedir?

7. Anlaşmanın taraflarının Sünni çoğunluklu Müslüman devletler olması, Mekke'de ve Cuma günü imzalanması ve ortak Cuma namazı gibi simgesel unsurlar anlaşmanın bölgesel Sünni-Şii güç dengesi açısından algılanışını nasıl etkileyebilir?

8. “Muslim NATO” nitelemesi Mekke Anlaşması'nın mevcut kurumsal yapısı ve kolektif savunma kapasitesi bakımından ne ölçüde açıklayıcıdır?

9. Mekke Anlaşması'nın kalıcı ve kurumsallaşmış bir bölgesel güvenlik mekanizmasına dönüşebilmesi için hangi siyasal, askeri, ekonomik ve kurumsal koşulların gerçekleşmesi gerekmektedir?

10. Anlaşmanın gelişmesi durumunda Orta Doğu ve Doğu Akdeniz'deki güç dengeleri, ABD'nin bölgesel rolü, İran'ın konumu ve Türkiye'nin bölgesel stratejik ağırlığı nasıl etkilenebilir?

Bu sorular birlikte ele alındığında araştırma Mekke Anlaşması'nın yalnızca mevcut niteliğini değil, bölgesel güvenlik sistemini dönüştürme olasılığını da değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

Yöntem

Bu araştırma, 7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Savunma Anlaşması'nı ortaya çıktığı bölgesel ve uluslararası siyasal bağlam içerisinde inceleyen nitel, açıklayıcı ve karşılaştırmalı bir araştırma olarak tasarlanmıştır. Araştırmanın konusu güncel ve gelişmekte olan bir siyasal olay olduğundan çalışmada nicel bir modelleme yerine farklı aktörlerin tutumlarını, güvenlik algılarını, stratejik çıkarlarını ve karşılıklı ilişkilerini birlikte değerlendirmeye olanak sağlayan nitel çözümleme yöntemi tercih edilmiştir.

Araştırma Tasarımı: Araştırmanın temel çözümleme birimi Mekke Savunma Anlaşmasıdır. Bununla birlikte anlaşma tek başına ve yalnızca taraf devletlerin resmi açıklamaları üzerinden değerlendirilmemektedir. Anlaşmanın anlamı Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın birbirleriyle olan ilişkileri ile ABD, İran, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile ilişkileri arasındaki karşılıklı etkileşimler dikkate alınarak incelenmektedir. Bu nedenle araştırma çok aktörlü ve çok düzeyli bir çözümleme modeli kullanmaktadır. Çözümleme üç düzeyde yürütülmektedir:

Küresel düzey: ABD'nin Orta Doğu'daki güvenlik rolü, küresel güç dağılımındaki değişim ve çok kutuplaşma eğilimi.

Bölgesel düzey: Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, İran ve İsrail'in bölgesel güç ilişkileri, İsrail–Yunanistan–GKRY iş birliği ve Orta Doğu ile Doğu Akdeniz'deki güvenlik dengeleri.

Devletlerarası düzey: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın anlaşmaya ilişkin stratejik çıkarları, güvenlik gereksinmeleri ve karşılıklı savunma kapasiteleri.

Bu üç düzey birlikte değerlendirilerek Mekke Anlaşması'nın yalnızca sonuçları değil, ortaya çıkmasına neden olan yapısal ve siyasal koşullar da çözümlenmektedir.

Veri Kaynakları: Araştırmada öncelikle birincil kaynaklardan yararlanılacaktır. Bunlar arasında Mekke Savunma Anlaşması'nın tam metni ve ekleri, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı açıklamaları, Suudi Arabistan makamlarının ve ilgili devlet kurumlarının açıklamaları, Pakistan hükümeti ve askeri makamlarının açıklamaları, İran Dışişleri Bakanlığı ve diğer resmi İran makamlarının açıklamaları, ilgili devletlerin güvenlik ve savunma siyasalarına ilişkin resmi belgeleri ve uluslararası örgütlerin ilgili belgeleri yer almaktadır.

Birincil kaynaklar, anlaşmanın taraflarınca açıklanan amaçları ve yükümlülükleri belirlemek açısından esas alınacaktır. İkincil kaynaklar ise uluslararası haber kuruluşları, akademik yayınlar, düşünce kuruluşlarının raporları ve güvenilir uluslararası siyasa çözümlemelerinden oluşacaktır. Özellikle anlaşmanın “Muslim NATO” olarak nitelendirilmesi, İran'ın tepkisi ve ABD'nin bölgesel güvenlik rolüne ilişkin değerlendirmelerde farklı kaynakların karşılaştırılması yoluna gidilecektir.

Sürekli Güncellenen Sosyo-Politik Çözümleme Yaklaşımı: Araştırmada olayın henüz gelişmekte olması nedeniyle Sürekli Güncellenen Sosyo-Politik Çözümleme (SGSÇ) yaklaşımından yararlanılacaktır. Bu yaklaşım, güncel bir siyasal gelişmenin tek bir zaman kesitindeki verilerle açıklanması yerine, olayın ortaya çıkışından sonraki gelişmelerin düzenli olarak izlenmesini ve başlangıçtaki değerlendirmelerin yeni veriler ışığında yeniden gözden geçirilmesini esas almaktadır. Bu bağlamda Mekke Anlaşması'nın çözümlenmesi durağan bir değerlendirme olarak ele alınmayacak ve anlaşmanın uygulanması, tarafların sonraki açıklamaları, yeni savunma iş birlikleri, diğer devletlerin tepkileri ve ortaya çıkabilecek yeni kurumsal mekanizmalar izlenerek çözümleme güncellenecektir. SGSÇ yaklaşımı özellikle üç konuda kullanılacaktır: Birincisi, anlaşmanın ilan edilen amaçları ile uygulamadaki sonuçları arasındaki farklılıkların izlenmesinde, ikincisi, anlaşmanın tarafları dışındaki devletlerin anlaşmaya verdikleri tepkilerin bölgesel güç dengesi üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesinde ve üçüncüsü anlaşmanın zaman içerisinde geçici bir savunma iş birliğinden kalıcı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına dönüşüp dönüşmediğinin belirlenmesinde.

Karşılaştırmalı Çözümleme: Araştırmada Mekke Anlaşması'nın niteliğini belirlemek amacıyla karşılaştırmalı çözümlemeden de yararlanılacaktır. Bu kapsamda anlaşma NATO'nun kolektif savunma modeli, Körfez İş Birliği Konseyi'nin (GCC) güvenlik yapısı ve diğer bölgesel savunma ve güvenlik iş birliği modelleri ile karşılaştırılacaktır. Karşılaştırmanın amacı Mekke Anlaşması'nın NATO'nun bir benzeri olduğunu varsaymak değil, hangi kurumsal ve askeri özellikleri taşıdığını ve hangilerinden yoksun olduğunu belirlemektir. Böylece “Muslim NATO” nitelemesinin çözümleyici bir karşılığının bulunup bulunmadığı daha nesnel biçimde değerlendirilebilecektir.

Güç Dengesi ve Stratejik Özerklik Çözümlemesi: Anlaşmanın bölgesel anlamını açıklamak amacıyla iki temel çözümleyici kavram kullanılacaktır: güç dengesi ve stratejik özerklik. Güç dengesi yaklaşımı Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan arasındaki güvenlik iş birliğinin İran, İsrail ve Doğu Akdeniz'deki diğer güvenlik ilişkileriyle birlikte değerlendirilmesine olanak sağlayacaktır. Stratejik özerklik yaklaşımı ise bölge devletlerinin güvenliklerini yalnızca ABD'nin askeri kapasitesine ve güvenlik sistemlerine dayandırmak yerine, farklı ve tamamlayıcı güvenlik ortaklıkları geliştirme eğilimlerini açıklamak için kullanılacaktır. Bu iki yaklaşımın birlikte kullanılması Mekke Anlaşması'nın ABD karşıtı bir ittifak mı, İran karşıtı bir güvenlik yapılanması mı, İsrail'in bölgesel ağırlığına karşı bir dengeleme girişimi mi yoksa daha geniş bir stratejik özerklik arayışının parçası mı olduğu sorularının birlikte değerlendirilmesine olanak sağlayacaktır.

Sınırlılıklar: Araştırmanın en önemli sınırlılığı, inceleme konusu olayın henüz çok yeni olmasıdır. Anlaşmanın bütün uygulama mekanizmaları, kurumsal yapısı ve uzun vadeli sonuçları başlangıç aşamasında bulunmaktadır. Bu nedenle çalışma anlaşmanın gelecekte alacağı biçime ilişkin kesin sonuçlar üretmek yerine mevcut veriler üzerinden olasılıkları ve eğilimleri değerlendirmektedir. Ayrıca anlaşmanın tam metninde yer alan hükümlerin uygulama biçimleri zaman içinde değişebileceğinden araştırmanın sonuçlarının SGSÇ yaklaşımı doğrultusunda yeni gelişmeler ışığında güncellenmesi gerekecektir. Bu sınırlılık, çalışmanın zayıflığı olarak değil, araştırmanın konusunun doğasından kaynaklanan yöntembilimsel bir özellik olarak kabul edilmektedir.

MEKKE ANLAŞMASININ ÇÖZÜMLENMESİ

Mekke Anlaşması'na Götüren Bölgesel ve Uluslararası Koşullar

Mekke Savunma Anlaşması 7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan tarafından imzalanmıştır. Anlaşmanın en dikkat çekici hükmü, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının üç ülkenin tümüne yönelik bir saldırı olarak değerlendirilmesidir. Bunun yanı sıra anlaşma, savunma iş birliğinin derinleştirilmesini ve ortak caydırıcılığın güçlendirilmesini öngörmektedir. Taraflar ise anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hedef alan saldırgan bir ittifak oluşturmadığını özellikle vurgulamıştır. Ancak anlaşmanın ortaya çıkışını yalnızca 7 Ağustos'taki imza töreniyle açıklamak olanaklı değildir. Mekke Anlaşması daha önce başlamış olan güvenlik ilişkilerinin üzerine kurulan ve değişen bölgesel koşullar tarafından hızlandırılan bir yapılanmadır.

İlk halka: Suudi Arabistan–Pakistan savunma ortaklığı

Bu sürecin önemli bir başlangıç noktası 17 Eylül 2025'te Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalanan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşmasıdır. İki ülke, yaklaşık sekiz on yıllık stratejik ilişkilerinin üzerine bu anlaşmayı kurmuş ve karşılıklı savunma ile ortak caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlamıştır. Suudi Arabistan'ın resmi açıklaması anlaşmayı iki ülkenin uzun süreli stratejik ve savunma ilişkilerinin devamı olarak tanımlamıştır. Dolayısıyla 2026'da Türkiye'nin bu yapıya eklenmesi sıfırdan oluşturulmuş üçlü bir ittifak olarak değil, daha önce kurulmuş ikili savunma mekanizmasının genişletilmesi olarak görülmelidir. Bu nokta önemlidir. Çünkü Mekke Anlaşması'nın arkasında yalnızca yeni bir diplomatik girişim değil, aşamalı bir güvenlik yapılanması bulunmaktadır.

Bölgesel güvenlik ortamının sertleşmesi

Anlaşmanın ortaya çıktığı 2026 yazında Orta Doğu'nun güvenlik ortamı son derece kararsızdır. İran ile yaşanan savaş ve bunun Körfez güvenliği üzerindeki etkileri Suudi Arabistan'ın güvenlik hesaplarını doğrudan etkilemektedir. Özellikle İran'la bağlantılı silahlı grupların bölgesel etkinlikleri ve Körfez'deki enerji altyapısına yönelik tehditler Riyad açısından güvenlik sorunlarının yalnızca geleneksel devletlerarası savaşlarla sınırlı olmadığını göstermektedir. Reuters'ın 7 Ağustos tarihli haberinde Suudi ve Iraklı yetkililerin İran yanlısı Iraklı silahlı gruplardan kaynaklanan tehditleri görüşmesi de bu güvenlik ortamının devam ettiğini göstermektedir. Dolayısıyla Suudi Arabistan'ın güvenlik gereksinimi iki farklı düzeyde ortaya çıkmaktadır: Birincisi, İran'ın askeri ve bölgesel kapasitesine karşı caydırıcılık ve ikincisi devlet dışı veya İran'la bağlantılı silahlı aktörlerden gelebilecek tehditlere karşı güvenlik. Mekke Anlaşması bu iki soruna da daha geniş bir ortak savunma kapasitesi oluşturma yoluyla yanıt verme gizil gücüne sahiptir.

ABD güvenlik şemsiyesinin sorgulanması

Buradaki en önemli yapısal değişkenlerden biri ABD'nin bölgedeki güvenlik sağlayıcısı konumunun yeniden değerlendirilmesidir. Burada "ABD bölgeden çekiliyor" gibi basit bir sonuç çıkarmak doğru değildir. Tersine, mevcut gelişmeler ABD'nin askeri varlığının son derece önemli olduğunu göstermektedir. Ancak Körfez devletleri açısından sorun ABD'nin varlığı ile ABD'ye mutlak güven arasındaki farkın giderek daha görünür duruma gelmesidir. İran'la yaşanan savaşın ardından Tahran'ın Hürmüz Boğazı üzerinde daha fazla denetim istemesi ve Körfez ülkelerinin enerji güvenliği için seçenekler ve depolama olanaklarını değerlendirmeye başlaması bölgesel aktörlerin güvenliklerini çeşitlendirme gereksinimini artırmaktadır. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nı ABD karşıtı bir ittifak olarak tanımlamak yerine, daha ihtiyatlı biçimde ABD güvenlik şemsiyesine olan bağımlılığı azaltma ve güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirme arayışının bir ürünü olarak değerlendirmek daha açıklayıcıdır.

Doğu Akdeniz'deki karşı güvenlik yapılanması

Mekke Anlaşması'nın zamanlamasını anlamak için yalnızca Körfez'e değil, Doğu Akdeniz'e de bakmak gerekir. İsrail, Yunanistan ve GKRY arasında 2026 yılı için imzalanan Ortak Eylem Planı ortak opeakılcı etkinlikler, özel kuvvetler eğitimi ve askeri personel düzeyinde eş güdüm öngörmektedir. Yunanistan ve İsrail arasındaki askeri iş birliği de karşılıklı eğitim, opeakılcı deneyim, siber güvenlik, füze ve insansız sistemlere karşı savunma gibi alanlarda derinleşmektedir. Bu yapı henüz Mekke Anlaşması'nın doğrudan "karşıtı" değildir. Böyle bir nedensellik savını kanıtlamak için erkendir. Fakat iki gelişme aynı bölgesel güvenlik dönüşümünün farklı uçlarında değerlendirilebilir: Doğu Akdeniz'de İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik iş birliği derinleşirken, Türkiye'nin içinde bulunduğu daha geniş bir Müslüman devletler savunma ağı ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle sorun yalnızca Türkiye'nin güvenliği değildir. Orta Doğu ile Doğu Akdeniz arasındaki güvenlik alanları giderek birbirine bağlanmaktadır.

İran etmeninin yükselen ağırlığı

Bütün bu gelişmelerin merkezinde İran bulunmaktadır. İran, Mekke Anlaşması'nın tarafı değildir ancak anlaşmanın ortaya çıkışını açıklayan bölgesel güvenlik denkleminde önemli bir aktördür. Özellikle Suudi Arabistan'ın İran'la hem yarışma hem de diplomatik normalleşme ilişkisini aynı anda sürdürmesi Riyad'ın güvenlik siyasasını karmaşıklaştırmaktadır. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nı İran karşıtı bir ittifak olarak tanımlamak erken olacaktır. Ancak İran'ın anlaşmaya verdiği tepki Tahran'ın anlaşmayı stratejik açıdan önemsiz görmediğini göstermektedir. Associated Press'e göre İran tarafı anlaşmayı Suudi güvenliği açısından etkisiz olarak nitelendirirken, üç imzacı devlet anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu ve bir askeri ya da mezhepsel blok oluşturmadığını vurgulamıştır. Burada önemli olan nokta şudur: Bir güvenlik yapılanmasının doğrudan hedefi olmamak onun bölgesel güç dengesi üzerinde etkisi olmayacağı anlamına gelmez. İran'ın anlaşmaya verdiği tepki de bu nedenle ayrıca çözümlenmelidir.

Mekke Anlaşması'nın ortaya çıkışını açıklayan temel devingen

Bütün bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, Mekke Anlaşması'nın tek bir nedene indirgenemeyeceği görülmektedir. Anlaşmayı ortaya çıkaran koşulların birbirini tamamlayan beş temel devingen oluşturduğu söylenebilir:

Çizelge 1:

 

Beş Temel Devingen

Devingenler

Ortaya çıkardığı sonuç

Suudi Arabistan–Pakistan savunma ortaklığının güçlenmesi

Üçlü güvenlik yapılanmasının kurumsal temeli

İran kaynaklı bölgesel güvenlik baskısı

Ortak caydırıcılık gereksiniminin artması

ABD güvenlik şemsiyesinin sorgulanması

Stratejik özerklik ve güvenlik çeşitlendirmesi

İsrail–Yunanistan–GKRY iş birliğinin gelişmesi

Doğu Akdeniz'de yeni güç dengesi

Bölgesel çok-kutuplaşma

Yeni ve örtüşen güvenlik ağlarının ortaya çıkması

 

Buna Sünni-Şii boyutunu henüz bağımsız bir neden olarak değil, bu devingenlerin üzerine eklenen algısal ve simgesel bir katman olarak yerleştirmek daha doğru olacaktır. Çünkü anlaşmanın tarafları resmen mezhepsel bir ittifak ilan etmemiştir. Buna karşılık Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın Sünni çoğunluklu ülkeler olması, anlaşmanın Mekke'de ve Cuma günü yapılması ve ortak Cuma namazının simgesel niteliği anlaşmanın bölgesel algılanışında mezhep etmeninin tümüyle dışlanamayacağını göstermektedir.

Araştırma Sorusu 1'in Yanıtı: Mekke Anlaşması'na götüren temel koşul tek bir tehdit veya tek bir devlet değildir. Anlaşma Suudi Arabistan–Pakistan güvenlik ortaklığının üzerine, İran kaynaklı güvenlik baskılarının, ABD merkezli güvenlik düzeninin sorgulanmasının, İsrail–Yunanistan–GKRY arasındaki askeri yakınlaşmanın ve bölgesel çok-kutuplaşmanın eklenmesiyle ortaya çıkan çok katmanlı bir güvenlik yeniden yapılanmasının ürünüdür. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nı bir olaydan çok bir süreç olarak değerlendirmek gerekir. Daha da önemlisi, bu süreç henüz tamamlanmış değildir. Anlaşmanın gelecekte nasıl kurumsallaşacağı, başka ülkelerin katılıp katılmayacağı, ortak askeri mekanizmaların oluşturulup oluşturulmayacağı ve İran ile ilişkilerin hangi yönde gelişeceği bu yeni güvenlik yapılanmasının gerçek niteliğini belirleyecektir. Bu nokta bizi doğal olarak ikinci soruya götürmektedir: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ı aynı savunma yapılanması içerisinde buluşturan stratejik çıkarlar nelerdir ve bu çıkarlar hangi ölçüde örtüşmektedir?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın Stratejik Çıkarları

Mekke Anlaşması'nın en dikkat çekici özelliği üç ülkenin aynı güvenlik yapılanması içerisinde buluşmasının rastlantısal olmamasıdır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan farklı coğrafi alanlarda yer almakta, farklı güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya bulunmakta ve farklı askeri kapasitelere sahip olmaktadır. Buna karşılık üç ülkenin stratejik çıkarlarında önemli bir örtüşme bulunmaktadır. Daha önemlisi, sahip oldukları güç unsurları büyük ölçüde birbirini tamamlamaktadır. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın stratejik mantığı, üç ülkenin aynı tehdit algısına sahip olmasından çok, farklı güvenlik gereksinmelerinin ortak bir savunma ve caydırıcılık çerçevesinde birleştirilebilmesi üzerinden açıklanabilir.

Türkiye: Askeri kapasite, savunma sanayii ve jeostratejik konum

Türkiye'nin Mekke Anlaşması içerisindeki konumu öncelikle sahip olduğu askeri kapasite ve son yıllarda gelişen savunma sanayii üzerinden değerlendirilebilir. Türkiye, NATO üyesi olmasının sağladığı uzun süreli askeri deneyim ve birlikte çalışabilirlik kapasitesinin yanı sıra özellikle insansız hava araçları, elektronik harp, füze sistemleri, kara araçları, deniz platformları ve çeşitli savunma teknolojilerinde önemli bir üretim kapasitesi geliştirmiştir. Bu durum Türkiye'yi yalnızca askeri güç kullanan değil, aynı zamanda savunma teknolojisi ve askeri kapasite ihraç edebilen bir bölgesel güç yapmıştır. Türkiye'nin coğrafi konumu da bu kapasiteyi tamamlamaktadır. Ülke aynı anda Avrupa, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kuzey Afrika güvenlik alanlarıyla bağlantılıdır. Dolayısıyla Türkiye'nin Mekke Anlaşması'na dahil olması anlaşmayı yalnızca Körfez merkezli bir güvenlik düzenlemesi olmaktan çıkararak Doğu Akdeniz ile Orta Doğu ve Güney Asya arasında bağlantı kurabilecek bir güvenlik ağına dönüştürmektedir. Türkiye açısından anlaşmanın bir diğer üstünlüğü bölgesel güvenlik ilişkilerini yalnızca NATO ve ABD eksenine bağımlı olmaksızın çeşitlendirebilmesidir. Bu durum NATO üyeliğinin terk edilmesi anlamına gelmemektedir. Tam tersine, Türkiye'nin aynı anda NATO içinde kalırken NATO dışındaki bölgesel güvenlik ortaklıklarını geliştirmesi çoklu ittifak ve stratejik özerklik siyasası olarak değerlendirilebilir.

Suudi Arabistan: Güvenlik gereksinimi, ekonomik güç ve Körfez jeopolitiği

Suudi Arabistan açısından Mekke Anlaşması'nın temel güdülenmelerinden biri güvenliktir. Krallık, dünyanın enerji kaynaklarının ve enerji ulaşım çizgilerinin en önemli merkezlerinden biri olan Körfez bölgesinde bulunmaktadır. İran'ın askeri kapasitesi, bölgesel çatışmalar, füze ve insansız sistemlerin yaygınlaşması ve devlet dışı silahlı aktörlerin etkinlikleri Riyad'ın güvenlik hesaplarını doğrudan etkilemektedir. Ancak Suudi Arabistan'ın güvenlik arayışı yalnızca askeri tehdide karşı korunma gereksiniminden ibaret değildir. Riyad son yıllarda kendi ekonomik ve teknolojik kapasitesini kullanarak daha bağımsız bir bölgesel güç durumuna gelmeye çalışmaktadır. Bu nedenle savunma siyasasının da yalnızca dış güvenlik güvencelerine dayanması yerine çoklu ortaklıklar ve yerli kapasite geliştirme temelinde çeşitlendirilmesi önem kazanmaktadır. Suudi Arabistan'ın Mekke Anlaşması'ndaki en önemli üstünlüğü ise diğer iki ülkede bulunmayan ölçekte finansal ve enerji kapasitesine sahip olmasıdır. Bu kapasite, ortak savunma sanayii projelerinin finansmanı, askeri altyapının geliştirilmesi, ortak tatbikatların sürdürülmesi ve uzun vadeli savunma yatırımlarının gerçekleştirilmesi bakımından anlaşmanın diğer iki ortağı açısından da önem taşımaktadır. Dolayısıyla Riyad açısından Türkiye ve Pakistan ile geliştirilen güvenlik ilişkisi yalnızca "askeri yardım alma" biçiminde değil, güvenlik kapasitesini çeşitlendirme ve bölgesel güç ağı oluşturma siyasası olarak görülmelidir.

Pakistan: Askeri kapasite, nükleer caydırıcılık ve Körfez bağlantısı

Pakistan'ın anlaşmadaki konumu diğer iki ülkeden farklıdır. Pakistan, Güney Asya'nın önemli askeri güçlerinden biri ve nükleer silaha sahip Müslüman devletlerden biridir. Bunun yanında Suudi Arabistan'la uzun yıllara dayanan askeri ve güvenlik ilişkileri bulunmaktadır. 2025'te imzalanan Suudi Arabistan–Pakistan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması iki ülke arasındaki bu ilişkinin kurumsal bir güvenlik mekanizmasına dönüştürülmesinde önemli bir aşama oluşturmuştur. Bu anlaşma da bir tarafa yönelik saldırının diğerine yönelik saldırı kabul edilmesi ilkesini benimsemiştir. Dolayısıyla 2026 Mekke Anlaşması büyük ölçüde mevcut Suudi-Pakistan güvenlik ilişkisinin Türkiye'yi de içine alacak şekilde genişletilmesi olarak okunabilir. Pakistan açısından Türkiye'nin sistem içine alınması iki önemli sonuç yaratmaktadır. Birincisi, Pakistan'ın Suudi Arabistan'la olan güvenlik ilişkisini daha geniş bir askeri ve teknolojik ağ içerisine yerleştirmektedir. İkincisi, Türkiye ile Pakistan arasında zaten gelişmekte olan savunma sanayii ve askeri iş birliğinin Suudi Arabistan'ın finansal kapasitesiyle birleşmesine olanak sağlamaktadır. Bu nedenle Pakistan'ın anlaşmadaki rolünü yalnızca "nükleer güç" üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Pakistan aynı zamanda Güney Asya ile Körfez güvenlik alanları arasında stratejik bağlantı sağlayan aktördür.

Üç ülkenin güçlerinin tamamlayıcılığı: Üç ülkenin stratejik kapasiteleri birlikte değerlendirildiğinde anlaşmanın en önemli özelliklerinden birinin tamamlayıcılık olduğu görülmektedir.

 

Çizelge 2:

 

Katkılar

Ülke

Temel stratejik kapasite

Mekke Anlaşması açısından katkısı

Türkiye

Konvansiyonel askeri güç, savunma sanayii, teknoloji, coğrafi konum

Askeri teknoloji, opeakılcı kapasite ve Doğu Akdeniz–Orta Doğu bağlantısı

Suudi Arabistan

Finansal güç, enerji kaynakları, Körfez'deki stratejik konum

Savunma yatırımlarının finansmanı, enerji güvenliği ve Körfez erişimi

Pakistan

Büyük askeri kapasite, nükleer caydırıcılık, Güney Asya konumu

Stratejik caydırıcılık ve Güney Asya–Körfez bağlantısı

 

Bu tablo, anlaşmanın arkasındaki temel stratejik mantığın "üç ülkenin aynı kapasiteye sahip olması" değil, farklı kapasitelere sahip olmaları olduğunu göstermektedir. Bu açıdan Mekke Anlaşması klasik bir ittifaktan çok kapasite birleştiren bir güvenlik ortaklığı niteliği kazanabilir.

Çıkarların örtüştüğü ve ayrıştığı noktalar: Bununla birlikte üç ülkenin çıkarlarının bütünüyle aynı olduğu varsayılmamalıdır. Suudi Arabistan'ın temel güvenlik önceliği Körfez'in ve kendi topraklarının güvenliğidir. Pakistan'ın güvenlik öncelikleri ise büyük ölçüde Hindistan ve Güney Asya merkezlidir. Türkiye'nin güvenlik gündemi ise Orta Doğu'nun yanı sıra Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Avrupa'yı kapsamaktadır. Bu farklılık, anlaşmanın geleceği açısından hem bir üstünlük hem de bir risk oluşturmaktadır. Üstünlüktür çünkü üç ülke birbirine farklı güvenlik kaynakları sağlayabilmektedir. Risklidir çünkü bir ülkenin tehdit algısı diğer iki ülke tarafından aynı ölçüde paylaşılmayabilir. Örneğin Suudi Arabistan'ın İran'la yaşayabileceği bir kriz ile Pakistan'ın Hindistan'la yaşayabileceği bir kriz aynı stratejik öneme sahip değildir. Benzer şekilde Türkiye'nin Doğu Akdeniz veya başka bir bölgesel sorun nedeniyle karşılaşabileceği bir güvenlik krizinin Riyad ve İslamabad tarafından nasıl değerlendirileceği önceden kesin olarak bilinemez. Dolayısıyla anlaşmanın gerçek kolektif savunma kapasitesi, yalnızca metindeki "birine saldırı hepsine saldırıdır" ilkesine değil, bu bir kriz sırasında nasıl uygulanacağına bağlı olacaktır. Bu noktada anlaşmanın henüz ayrıntılı askeri yükümlülükler içermemesi önemlidir. Reuters'ın değerlendirmesine göre anlaşma güçlü bir karşılıklı savunma mesajı vermesine karşılık tarafların birbirine hangi somut askeri yardımı hangi koşullarda sağlayacağı konusunda ayrıntılı yükümlülükler içermemektedir.

Üçlü yapının stratejik özgünlüğü: Mekke Anlaşması'nın özgünlüğü üç ülkenin yalnızca askeri kapasitesinin toplamından değil, coğrafi olarak birbirini tamamlayan üç güvenlik alanını birbirine bağlamasından kaynaklanmaktadır: Türkiye Doğu Akdeniz ve Avrupa/Orta Doğu bağlantısı, Suudi Arabistan Körfez ve enerji güvenliği ve Pakistan Güney Asya ve Hint Okyanusu bağlantısı. Böylece anlaşma tek bir coğrafi bölge içerisinde kalan geleneksel bir savunma paktından farklı olarak Doğu Akdeniz–Orta Doğu–Körfez–Güney Asya çizgisini birbirine bağlayan geniş bir stratejik alan yaratma olanağına sahiptir. Bu özellik, uluslararası basında anlaşmanın neden “Muslim NATO” veya benzeri ifadelerle yorumlandığını da kısmen açıklamaktadır. Bununla birlikte bu nitelemenin henüz kurumsal gerçeklikten çok siyasal ve çözümleyici bir benzetme olduğu unutulmamalıdır.

Araştırma Sorusu 2'nin Yanıtı: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ı Mekke Anlaşması'nda buluşturan temel unsur, ortak bir tehdide ilişkin tam bir görüş birliğinden çok stratejik çıkarların ve güç kapasitelerinin birbirini tamamlamasıdır. Türkiye askeri teknoloji, konvansiyonel kapasite ve jeostratejik bağlantı; Pakistan askeri ve nükleer caydırıcılık ile Güney Asya bağlantısı; Suudi Arabistan ise finansal, enerji ve Körfez merkezli jeostratejik kapasite sağlamaktadır. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın stratejik olanakları "Türkiye + Suudi Arabistan + Pakistan = daha güçlü üç ülke" şeklindeki basit bir toplamdan çok farklı güç unsurlarının ortak bir güvenlik ağı içerisinde birleştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Ancak bu gizil gücün gerçek bir kolektif savunma kapasitesine dönüşebilmesi üçüncü araştırma sorusunun konusu olan ortak askeri ve stratejik kapasitenin nasıl kurumsallaştırılacağına bağlıdır.

Üçlü Yapının Stratejik ve Askeri Kapasitesi

Mekke Anlaşması'nın stratejik önemini belirleyen temel unsurlardan biri Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın sahip olduğu askeri, teknolojik, ekonomik ve jeostratejik kapasitenin aynı güvenlik çerçevesi içerisinde bir araya gelmesidir. Ancak burada önemli bir ayrım yapılmalıdır. Üç ülkenin toplam kapasitesi ile kurumsallaşmış ortak caydırıcılık kapasitesi aynı şey değildir. Birincisi anlaşmanın mevcut gizil gücünü, ikincisi ise bu gizil gücün bir kolektif savunma mekanizmasına dönüşüp dönüşmediğini ifade eder.

Türkiye: Konvansiyonel güç ve savunma teknolojisi

Türkiye'nin üçlü yapı içerisindeki en belirgin üstünlüğü geniş ve çeşitlenmiş konvansiyonel askeri kapasitesi ile gelişmiş savunma sanayii altyapısıdır. Türkiye son yıllarda özellikle insansız hava araçları, silahlı insansız sistemler, elektronik harp, füze sistemleri, hava savunması, deniz platformları ve çeşitli kara sistemlerinde önemli bir üretim ve ihracat kapasitesi oluşturmuştur. Bu kapasitenin Mekke Anlaşması bakımından önemi yalnızca Türkiye'nin sahip olduğu silah sistemleri değildir. Türkiye aynı zamanda askeri teknoloji geliştirme, üretme, bakım ve çağdaşlaştırma kapasitesine sahiptir. Dolayısıyla Türkiye'nin katkısı, diğer iki ülkeye belirli silah sistemleri sağlamakla sınırlı kalmayıp uzun dönemli bir savunma sanayii iş birliği oluşturma olanağına sahiptir. Türkiye'nin NATO üyeliğinden kaynaklanan birlikte çalışabilirlik deneyimi de ayrıca önemlidir. Bununla birlikte bu durum Türkiye'nin Mekke Anlaşması'nı NATO'nun bir seçeneği olarak gördüğü anlamına gelmez. Aksine Ankara açısından ortaya çıkan model NATO üyeliği ile bölgesel savunma ortaklıklarını aynı anda sürdürebilen çok katmanlı bir güvenlik siyasası olarak değerlendirilebilir.

Pakistan: Askeri güç ve nükleer caydırıcılık

Pakistan'ın Mekke Anlaşması'na sağladığı en farklı kapasite nükleer caydırıcılıktır. Pakistan, nükleer silaha sahip bir devlet olarak üçlü yapıya diğer iki tarafta bulunmayan bir stratejik kapasite kazandırmaktadır. Ancak burada önemli bir yöntembilimsel ayrım yapılmalıdır: Pakistan'ın nükleer silaha sahip olması Mekke Anlaşması'nın otomatik olarak bir nükleer savunma şemsiyesi oluşturduğu anlamına gelmez. Pakistan'ın nükleer öğretisi öncelikle Hindistan'la olan stratejik yarışma bağlamında şekillenmiştir. Pakistan'ın nükleer kapasitesinin Türkiye veya Suudi Arabistan'ın savunması amacıyla kullanılacağına ilişkin anlaşmada açık bir nükleer güvence bulunmadıkça bu kapasiteyi üçlü yapının ortak nükleer caydırıcılığı olarak nitelendirmek doğru olmaz. Bununla birlikte nükleer kapasitenin dolaylı caydırıcılık etkisi göz ardı edilemez. Türkiye ve Suudi Arabistan'la yapılan stratejik iş birliğinin arkasında nükleer bir devletin bulunması özellikle uzun vadede anlaşmanın bölgesel algılanışını değiştirebilir. Bu nedenle Pakistan'ın nükleer kapasitesi şu aşamada hukuksal olarak ortak nükleer şemsiye değil, ancak stratejik algı bakımından üçlü yapının caydırıcılık gücünü artıran bir unsur olarak değerlendirilmelidir.

Suudi Arabistan: Finansal kapasite ve savunma yatırımları

Suudi Arabistan'ın Mekke Anlaşması'ndaki askeri katkısı Türkiye ve Pakistan'ın askeri kapasitesiyle aynı biçimde ölçülemez. Riyad'ın asıl stratejik üstünlüğü finansal kaynakları, enerji kapasitesi ve savunma yatırımlarını uzun süre sürdürebilme gücüdür. Güvenlik sistemlerinde askeri güç yalnızca personel ve silah sayısından oluşmamaktadır. Savunma teknolojilerinin geliştirilmesi, uydu sistemleri, hava savunması, füze savunması, insansız sistemler, siber güvenlik, istihbarat altyapısı ve lojistik kapasite büyük miktarda finansman gerektirmektedir. Bu açıdan Suudi Arabistan'ın ekonomik gücü, Türkiye ve Pakistan'ın askeri-teknolojik kapasitesini tamamlayan önemli bir unsur olabilir. Dolayısıyla üçlü yapının temel özelliklerinden biri olarak Türkiye teknoloji ve opeakılcı kapasiteyi, Pakistan stratejik caydırıcılığı ve Suudi Arabistan ise finansal ve jeoekonomik kapasiteyi güçlendirebilir. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için ortak projelerin, finansman mekanizmalarının ve kurumsal eş güdümün oluşturulması gerekmektedir.

Coğrafi tamamlayıcılık

Üçlü yapının bir başka önemli üstünlüğü coğrafi yayılımıdır. Türkiye'nin konumu Doğu Akdeniz, Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Avrupa arasında bağlantı oluşturmaktadır. Suudi Arabistan Körfez'in merkezinde ve Kızıldeniz'e açılan stratejik konumda bulunmaktadır. Pakistan ise Arap Denizi ve Hint Okyanusu'na erişimiyle Güney Asya'yı bu güvenlik ağına bağlamaktadır. Böylece ortaya şu stratejik coğrafya çıkmaktadır: Türkiye Doğu Akdeniz / Orta Doğu, Suudi Arabistan Körfez / Kızıldeniz ve Pakistan Güney Asya / Hint Okyanusu. Bu coğrafi tamamlayıcılık anlaşmayı yalnızca üç devlet arasındaki askeri iş birliği olmaktan çıkarıp daha geniş bir Avrasya–Orta Doğu güvenlik bağlantısı durumuna getirme gizil gücüne sahiptir.

Ortak caydırıcılığın önündeki sorun: Bununla birlikte ortak kapasitenin varlığı otomatik olarak ortak caydırıcılık anlamına gelmez. Gerçek bir kolektif savunma sistemi için en azından şu unsurların oluşturulması gerekir:

Çizelge 3:

 

Gerekli Altyapı

Kapasite

Mevcut gizil güç

Kurumsallaşması gereken unsur

Konvansiyonel askeri güç

Yüksek

Ortak operasyon planları

Savunma sanayii

Türkiye merkezli güçlü kapasite

Ortak üretim ve teknoloji programları

Nükleer caydırıcılık

Pakistan'da mevcut

Ortak nükleer güvence konusunda açık düzenleme

Finansman

Suudi Arabistan'da yüksek

Ortak savunma fonu

İstihbarat

Üç ülkede mevcut

Ortak istihbarat mekanizması

Hava savunması

Farklı düzeylerde mevcut

Bütünleşmiş hava/füze savunma sistemi

Deniz gücü

Üç ülkede farklı kapasitede

Ortak deniz güvenliği mekanizması

Lojistik

Ulusal düzeyde mevcut

Ortak lojistik ve üs erişimi

Komuta-denetim

Ulusal düzeyde mevcut

Ortak komuta ve eş güdüm merkezi

 

Bu çizelge önemli bir sonucu ortaya koymaktadır: Mekke Anlaşması bugün için önemli bir stratejik kapasite olanağına sahiptir ancak henüz tam anlamıyla kurumsallaşmış ortak bir askeri kapasiteye sahip değildir. Dolayısıyla anlaşmanın gerçek niteliğini belirleyecek olan şey önümüzdeki dönemde bu gizil gücün hangi ölçüde kurumsallaştırılacağıdır.

Caydırıcılık bakımından üç farklı düzey: Mekke Anlaşması'nın caydırıcılık kapasitesini üç düzeyde değerlendirmek olanaklıdır. Birinci düzey siyasal caydırıcılıktır. Üç ülkenin herhangi birine yönelik saldırının diğer iki ülkenin de güvenlik sorunu olarak görülmesi, olası saldırgana karşı siyasal belirsizliği artırmaktadır. İkinci düzey konvansiyonel caydırıcılıktır. Türkiye ve Pakistan'ın askeri kapasitesi ile Suudi Arabistan'ın ekonomik kaynaklarının birleşmesi ortak askeri kapasitenin geliştirilmesi durumunda önemli bir konvansiyonel caydırıcılık oluşturabilir. Üçüncü düzey ise stratejik caydırıcılıktır. Pakistan'ın nükleer kapasitesi nedeniyle anlaşmanın stratejik algısı konvansiyonel boyutun üzerine çıkmaktadır. Fakat bunun gerçek bir kolektif nükleer caydırıcılığa dönüşebilmesi için açık siyasal ve askeri düzenlemeler gerekir. Bu nedenle mevcut durumda en doğru tanımlama olarak Mekke Anlaşması yüksek stratejik caydırıcılık gücüne sahip olmakla birlikte henüz tam anlamıyla kurumsallaşmış kolektif caydırıcılık mekanizması değildir.

Asıl sorun: Kapasite mi, irade mi?

Burada anlaşmanın geleceğini belirleyecek temel unsurun yalnızca askeri kapasite olmadığı görülmektedir. Asıl soru stratejik iradedir. Türkiye Suudi Arabistan için ne ölçüde askeri risk üstlenmeye hazırdır? Pakistan Türkiye'nin karşılaşacağı bir kriz durumunda ne ölçüde devreye girecektir? Suudi Arabistan, Türkiye veya Pakistan'ın karşı karşıya kalacağı bir krizi kendi güvenlik sorunu olarak kabul edecek midir? Bu soruların yanıtı henüz bilinmemektedir. Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nın geleceği ‘kapasite-ortak tehdit algısı-siyasal irade-kurumsallaşma’ dörtlüsüne bağlıdır. Bu dört unsurdan biri eksik kaldığında anlaşma güçlü bir siyasal bildirge olarak kalabilir. Hepsi birlikte geliştiğinde ise kalıcı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına dönüşebilir.

Araştırma Sorusu 3'ün Yanıtı: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın askeri, teknolojik, ekonomik ve stratejik kapasiteleri birlikte değerlendirildiğinde Mekke Anlaşması'nın önemli bir kolektif caydırıcılık olasılığına sahip olduğu görülmektedir. Türkiye'nin konvansiyonel askeri ve savunma teknolojisi kapasitesi, Pakistan'ın askeri ve nükleer kapasitesi ve Suudi Arabistan'ın finansal ve jeoekonomik gücü birbirini tamamlamaktadır. Bununla birlikte mevcut kapasite henüz kurumsallaşmış ortak askeri güç anlamına gelmemektedir. Özellikle ortak komuta-denetim, istihbarat, lojistik, savunma planlaması ve nükleer caydırıcılık konusunda somut mekanizmaların oluşturulması gerekmektedir. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın bugün için en doğru tanımı “kurumsallaşmış bir kolektif savunma örgütü” değil, yüksek olasılığa sahip bir stratejik caydırıcılık ortaklığı olmasıdır.

ABD'nin Güvenlik Şemsiyesi ve Stratejik Özerklik Arayışı

Mekke Anlaşması'nın bölgesel anlamını kavrayabilmek için ABD'nin Orta Doğu'daki geleneksel güvenlik rolünün ve bu rolün son dönemde neden yeniden sorgulanmaya başladığının incelenmesi gerekir. Ancak burada başlangıçta önemli bir ayrım yapılmalıdır: Mekke Anlaşması'nı ABD karşıtı bir ittifak olarak tanımlamak ile onu ABD merkezli güvenlik düzenine olan bağımlılığı azaltan bir stratejik özerklik girişimi olarak değerlendirmek aynı şey değildir.

ABD'nin geleneksel güvenlik rolü

İkinci Dünya Savaşı sonrasında özellikle Körfez bölgesinde oluşan güvenlik mimarisinin temel unsuru ABD'nin askeri kapasitesi olmuştur. Suudi Arabistan ve diğer Körfez monarşileri kendi askeri kapasitelerini geliştirmiş olmakla birlikte bölgesel ölçekte caydırıcılık ve kriz yönetiminde uzun süre ABD'nin askeri varlığına gereksinme duymuştur. Türkiye açısından da ABD ve NATO ile ilişkiler Soğuk Savaş döneminden itibaren güvenlik siyasasının temel unsurlarından biri olmuştur. Pakistan'ın ABD ile ilişkileri ise dönemsel olarak değişmiş ancak özellikle Afganistan savaşı ve Güney Asya güvenliği bağlamında Washington ile önemli askeri ilişkiler kurulmuştur. Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nın üç tarafı da ABD ile tarihsel olarak güçlü güvenlik ilişkileri bulunan devletlerdir. Bu durum anlaşmanın niteliği bakımından önemlidir. Çünkü ABD'nin karşısında konumlanan devletlerden oluşan bir ittifaktan söz etmiyoruz. Tam tersine, ABD ile ilişkileri devam eden üç devletin kendi aralarında yeni bir güvenlik mekanizması oluşturmasından söz ediyoruz.

Güvenlik şemsiyesi ile güvenlik bağımlılığı arasındaki fark

Günümüzde bölge devletlerinin temel sorunu ABD'nin güvenlik kapasitesinin varlığı değil, bu kapasiteye ne ölçüde bağımlı olunması gerektiğidir. Bu nedenle son dönemde ortaya çıkan eğilimi "ABD bölgeden çıkarılıyor" biçiminde açıklamak yanıltıcı olur. Daha doğru kavram güvenlik çeşitlendirmesidir. Bir devlet ABD ile askeri ilişkilerini sürdürebilir, NATO veya başka Batılı güvenlik örgütleriyle ilişkilerini koruyabilir aynı zamanda Çin, Rusya, Türkiye, Pakistan veya diğer bölgesel aktörlerle güvenlik ortaklıkları geliştirebilir. Bu yaklaşım, klasik ittifak sisteminden farklı olarak çoklu güvenlik ortaklığı modelini ortaya çıkarmaktadır. Mekke Anlaşması bu modelin önemli örneklerinden biri olabilir.

Suudi Arabistan açısından stratejik özerklik

Bu değişimin en belirgin örneklerinden biri Suudi Arabistan'dır. Riyad bir yandan ABD ile stratejik ilişkisini sürdürürken diğer yandan Çin'le ekonomik ve diplomatik ilişkilerini geliştirmiş İran'la diplomatik normalleşme gerçekleştirmiş ve Türkiye ile ilişkilerini önemli ölçüde güçlendirmiştir. Bu siyasa bir taraf seçme siyasasından çok seçenekleri çoğaltma siyasasıdır. Mekke Anlaşması da bu stratejinin askeri boyutunu güçlendirebilir. Suudi Arabistan açısından sorun "ABD'nin yerine Türkiye ve Pakistan'ı koymak" değil, "ABD'ye ek olarak Türkiye ve Pakistan'ı da güvenlik kapasitesinin parçası yapmak " olabilir. Bu ayrım, anlaşmanın gerçek jeopolitik anlamını kavramak açısından önemli önemdedir.

Türkiye açısından çoklu ittifak stratejisi

Türkiye'nin durumu daha da karmaşıktır. Türkiye NATO üyesidir ve NATO üyeliği ülkenin savunma mimarisinin önemli bir parçasıdır. Bununla birlikte Ankara son yıllarda NATO üyeliğini bölgesel ve ikili güvenlik ortaklıklarının önünde bir engel olarak görmemektedir. Türkiye'nin Pakistan ile savunma iş birliğini, Körfez ülkeleriyle askeri ve ekonomik ilişkilerini, Katar ile güvenlik iş birliğini, Azerbaycan'la askeri ittifakını ve Avrupa ülkeleriyle savunma ilişkilerini aynı anda geliştirebilmesi dış ve güvenlik siyasasında çok yönlü ortaklık arayışının göstergesidir. Mekke Anlaşması bu siyasanın daha geniş bir kurumsal çerçeveye taşınması anlamına gelebilir. Burada Türkiye bakımından özellikle önemli olan nokta NATO'nun seçeneği olmak değil, NATO dışındaki stratejik hareket alanını genişletmektir. Bu nedenle Mekke Anlaşması Türkiye'nin Batı'dan kopuşu olarak değil, Türkiye'nin güvenlik seçeneklerini çeşitlendirmesi olarak okunmalıdır.

Pakistan açısından stratejik çeşitlendirme

Pakistan açısından da benzer bir durum söz konusudur. İslamabad ABD ile tarihsel güvenlik ilişkilerini korurken Çin ile çok güçlü bir stratejik ortaklık geliştirmiş, Suudi Arabistan'la geleneksel güvenlik ilişkisini sürdürmüş ve Türkiye ile savunma iş birliğini derinleştirmiştir. Dolayısıyla Pakistan'ın Mekke Anlaşması'ndaki rolü de bir "ABD karşıtı blok" oluşturma arayışı şeklinde değil, Güney Asya ile Orta Doğu arasındaki stratejik bağlantıları güçlendirme siyasası olarak görülebilir. Bu noktada Çin etmeni de tümüyle dışarıda bırakılmamalıdır. Çin doğrudan Mekke Anlaşması'nın tarafı değildir ancak Pakistan'ın Çin'le stratejik ilişkileri, anlaşmanın gelecekte Asya'daki daha geniş güç dengeleriyle bağlantı kurabilme olasılığına işaret etmektedir.

ABD açısından olası anlamı

Mekke Anlaşması'nın Washington açısından anlamı da tek boyutlu değildir. ABD açısından üçlü savunma iş birliği iki farklı biçimde değerlendirilebilir. Birinci olasılık olarak ABD bunu kendi güvenlik yükünü paylaşabilecek, bölgesel kapasite geliştiren dost ve ortak ülkelerin girişimi olarak görebilir. Bu durumda Mekke Anlaşması ABD açısından tehdit değil, yük paylaşımı olarak değerlendirilebilir. İkinci olasılık olarak Anlaşma zaman içerisinde ABD'nin askeri ve siyasal etkisini sınırlayan, bağımsız bir bölgesel güvenlik örgütüne dönüşebilir. Bu durumda Washington açısından anlaşmanın stratejik önemi çok daha büyük olacaktır. Dolayısıyla ABD'nin Mekke Anlaşması'na ilişkin tutumu anlaşmanın gelecekte hangi yönde kurumsallaşacağına bağlı olacaktır.

Stratejik özerklik kavramı

Burada "stratejik özerklik" kavramının doğru kullanılması gerekir. Stratejik özerklik bir devletin hiçbir ittifaka gereksinme duymaması değildir. Daha çok bir devletin güvenlik ve dış siyasa kararlarını tek bir dış gücün kapasitesine bağımlı olmadan verebilme yeteneğini artırmasıdır. Bu tanım Mekke Anlaşması'na oldukça iyi uymaktadır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın birlikte hareket etmesi durumunda üç ülkenin her birinin diğer ortaklardan elde edebileceği kapasite artmaktadır. Böylece dışarıdan gelecek güvenlik güvencelerine duyulan mutlak gereksinme azalabilir. Bu durum, Orta Doğu'da güvenlik sağlayıcısının tek merkezli olduğu bir sistemden birden fazla güvenlik sağlayıcısının bulunduğu çok merkezli bir sisteme geçiş anlamına gelebilir.

ABD merkezli sistemden çok merkezli sisteme?

Mekke Anlaşması'nın uzun vadeli önemi tam da burada ortaya çıkmaktadır. Eğer anlaşma yalnızca üç ülkenin askeri iş birliği olarak kalırsa bölgesel etkisi sınırlı olacaktır. Ancak ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı, savunma sanayii projeleri, ortak hava ve füze savunması, deniz güvenliği, ortak askeri planlama ve kriz yönetimi mekanizmaları geliştirilirse anlaşma giderek bağımsız bir bölgesel güvenlik kapasitesi yaratabilir. Bu durumda ortaya çıkacak yapı ABD'nin yerini alan yeni bir hegemonik merkez olmaktan çok ABD'nin yanında ve kısmen ondan bağımsız hareket edebilen yeni bir güvenlik merkezi olabilir. Bu ayrım önemlidir. Çünkü Orta Doğu'nun geleceği büyük olasılıkla "ABD mi, ABD karşıtı blok mu?" ikiliğinden çok çok sayıda güvenlik merkezinin birbirleriyle örtüşen ilişkiler kurduğu bir bölgesel sistem tarafından belirlenecektir.

Bu yapılanmanın gelecekteki genişleme olasılığı da dikkate alınmalıdır. Özellikle Mısır ve Suriye'nin kısa veya orta vadede Mekke Anlaşması'nın güvenlik çerçevesine dahil olması olasılığı anlaşmanın bölgesel niteliğini önemli ölçüde değiştirebilir. Mısır'ın katılımı yapıya Arap dünyasının en önemli askeri güçlerinden birini ve Doğu Akdeniz ile Kızıldeniz arasında stratejik bir bağlantıyı kazandıracaktır. Suriye'nin katılımı ise Türkiye'nin güneyinden Levant'a, oradan Körfez'e uzanan kesintisiz bir jeopolitik bağlantı oluşturabilecektir. Böyle bir genişleme gerçekleştiği takdirde Mekke Anlaşması üç ülke arasındaki savunma iş birliği olmaktan çıkarak ‘Doğu Akdeniz–Levant–Körfez–Güney Asya’ çizgisinde genişleyen bir bölgesel güvenlik platformuna dönüşebilir. Bu olasılık “Muslim NATO” benzetmesinin de neden yalnızca mevcut üç ülkenin askeri kapasitesi üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini göstermektedir. Mısır ve Suriye'nin yanı sıra ileride başka Müslüman devletlerin de bu güvenlik ağına katılması, anlaşmanın olası katılımcı devletlerin toplam askeri gücünden çok oluşturabileceği coğrafi bütünlük ve kolektif güvenlik alanı üzerinden değerlendirmeyi gerekli kılacaktır.

Araştırma Sorusu 4'ün Yanıtı

Mekke Anlaşması, mevcut veriler ışığında ABD karşıtı bir ittifak olarak değil, ABD merkezli güvenlik düzenine olan bağımlılığı azaltabilecek bir stratejik özerklik arayışı olarak değerlendirilmelidir. Üç ülkenin de ABD ile ilişkilerini sürdürmesine karşın kendi aralarında yeni bir savunma mekanizması oluşturması Orta Doğu'da güvenlik ilişkilerinin tek merkezli olmaktan çıkarak çok merkezli ve çok katmanlı duruma gelmekte olduğuna işaret etmektedir. Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nın uzun vadeli önemi ABD'nin bölgeden çıkarılması değil, ABD'nin bölgesel güvenlik sistemindeki tek veya vazgeçilmez güvenlik sağlayıcısı olma konumunun göreli olarak zayıflaması olasılığıdır.

İsrail–Yunanistan–GKRY Çizgisi ve Doğu Akdeniz'de Yeni Güç Dengesi

Mekke Anlaşması'nın bölgesel anlamını değerlendirebilmek için yalnızca Körfez ve Güney Asya'ya bakmak yeterli değildir. Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki konumu ve İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında son yıllarda gelişen askeri ve stratejik iş birliği anlaşmanın jeopolitik anlamını belirleyen diğer önemli unsurlardır.

Burada başlangıçta önemli bir yöntembilimsel ayrım yapılmalıdır. Mekke Anlaşması'nın İsrail–Yunanistan–GKRY iş birliğine karşı kurulmuş doğrudan bir askeri ittifak olduğunu ileri sürmek için henüz yeterli kanıt bulunmamaktadır. Tarafların resmi açıklamalarında böyle bir hedef açıkça ifade edilmemiştir. Ancak iki yapılanmanın ortaya çıktığı güvenlik ortamı ve bunların sahip oldukları stratejik yönelimler birlikte değerlendirildiğinde aralarında bir güç dengesi ve karşılıklı dengeleme ilişkisi oluşma olasılığı göz ardı edilemez.

Doğu Akdeniz'in güvenlik alanına dönüşmesi

Doğu Akdeniz son yıllarda enerji kaynakları, deniz yetki alanları, deniz ulaşım yolları, askeri üsler ve bölgesel ittifaklar nedeniyle giderek daha fazla bir güvenlik alanına dönüşmüştür. İsrail, Yunanistan ve GKRY arasındaki ilişkilerin gelişmesi de bu dönüşümün önemli unsurlarından biridir. Üçlü ilişkiler enerji iş birliğinin ötesine geçerek askeri eğitim, ortak tatbikatlar, güvenlik eş güdümü ve savunma alanındaki iş birliklerini kapsayan daha geniş bir stratejik çerçeveye yönelmiştir. Bu yapılanmanın Türkiye açısından önemi açıktır. Türkiye, Doğu Akdeniz'de deniz yetki alanları, Kıbrıs, enerji kaynakları ve bölgesel güvenlik konularında Yunanistan ve GKRY ile farklılaşan siyasalara sahiptir. İsrail'in bu güvenlik ilişkilerine daha fazla dahil olması ise Doğu Akdeniz'deki güç ilişkilerini yalnızca Türkiye–Yunanistan yarışması olmaktan çıkararak daha geniş bir bölgesel güvenlik denklemine dönüştürmektedir.

İsrail'in bölgesel askeri ağırlığı

İsrail'in konumu bu denklemde özel bir önem taşımaktadır. İsrail, ileri teknolojiye sahip güçlü bir konvansiyonel askeri kapasitenin yanı sıra hava gücü, füze savunması, insansız sistemler, elektronik harp ve istihbarat alanlarında bölgesel ölçekte önemli bir kapasiteye sahiptir. İsrail'in son yıllarda Orta Doğu'daki askeri etkinliklerinin genişlemesi ülkenin yalnızca Doğu Akdeniz'de değil, bütün bölgesel güvenlik sisteminde daha merkezi bir aktör durumuna gelmesine yol açmıştır. Bu durum Mekke Anlaşması açısından önemlidir. Çünkü Türkiye'nin dahil olduğu yeni savunma yapılanmasının gelişmesi İsrail'in bölgesel askeri ağırlığının arttığı bir döneme denk gelmektedir. Bu iki gelişme arasında doğrudan nedensellik kurmak olanaklı olmasa da güç dengesi bakımından birbirlerini etkileyebilecekleri açıktır.

Türkiye açısından yeni dengeleme alanı

Türkiye'nin Mekke Anlaşması'na katılımı bu nedenle yalnızca Körfez güvenliği açısından değerlendirilmemelidir. Türkiye NATO içinde yer almakta, Avrupa güvenlik sistemiyle ilişkilerini sürdürmekte, Doğu Akdeniz'de kendi güvenlik çıkarlarını korumakta, Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmekte, Pakistan'la savunma iş birliğini derinleştirmekte ve aynı zamanda Orta Doğu'da yeni güvenlik ortaklıkları geliştirmektedir. Bu durum Türkiye'ye birden fazla güvenlik alanı arasında bağlantı kurabilme kapasitesi kazandırmaktadır. Mekke Anlaşması bu açıdan Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki stratejik konumunu Körfez ve Güney Asya'daki güvenlik ilişkileriyle birleştiren yeni bir bağlantı noktası oluşturabilir.

Mısır etmeni

Bu noktada Mısır'ın rolü özellikle önemlidir. Mısır, Arap dünyasının en büyük askeri güçlerinden biri olmasının yanı sıra Süveyş Kanalı, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz arasındaki stratejik konumu nedeniyle bölgesel güvenlik sisteminde merkezi bir konuma sahiptir. Mısır'ın Mekke Anlaşması'na girmesi durumunda ortaya çıkacak sonuç yalnızca anlaşmaya yeni bir üye eklenmesi olmayacaktır. Mısır'ın katılımı Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan çizgisini Arap dünyasının merkezine bağlayacak, Doğu Akdeniz ile Kızıldeniz arasında stratejik bağlantı oluşturacak, Süveyş Kanalı'nı yeni güvenlik mimarisinin önemli jeostratejik unsurlarından biri durumuna getirecek ve anlaşmanın askeri ve siyasal ağırlığını önemli ölçüde artıracaktır. Daha önemlisi, Mısır'ın katılımı İsrail–Yunanistan–GKRY üçgeni açısından da yeni bir denge yaratabilir. Ancak burada da doğrudan bir karşıtlık varsaymamak gerekir. Mısır'ın İsrail'le güvenlik ilişkileri ve özellikle Gazze, Sina ve Doğu Akdeniz konularındaki çıkarları, Kahire'nin herhangi bir yeni bölgesel güvenlik yapılanmasına katılımını karmaşıklaştıracaktır. Dolayısıyla Mısır'ın olası katılımı İsrail karşıtı bir bloklaşmadan çok Mısır'ın kendi stratejik özerkliğini artırma arayışı üzerinden değerlendirilmelidir.

Suriye etmeni

Suriye'nin olası katılımı ise daha farklı bir sonuç doğuracaktır. Suriye'nin girmesi durumunda Mekke Anlaşması'nın coğrafi kapsamı Türkiye'nin güney sınırından Levant'a, oradan Körfez'e kadar genişleyecektir. Bu durumda yapı: Türkiye ‘Suriye-Suudi Arabistan’ ekseninde kara bağlantısına sahip olurken, Suudi Arabistan Pakistan çizgisi üzerinden de Körfez'i Güney Asya'ya bağlayabilecektir. Suriye'nin katılımı aynı zamanda Doğu Akdeniz boyutunu da güçlendirecektir. Bu nedenle Suriye'nin olası katılımı Mekke Anlaşması'nın yalnızca bir savunma paktı olarak değil, ‘Levant–Körfez–Güney Asya’ güvenlik alanlarını birbirine bağlayan bölgesel bir platform olarak gelişmesine yol açabilir. Ancak Suriye'nin iç siyasal yapısı, yeniden yapılanma gereksinimi, güvenlik sorunları ve dış aktörlerle ilişkileri nedeniyle bu senaryonun kısa vadede gerçekleşeceği varsayılmamalıdır. Bu olasılık ancak siyasal ve kurumsal koşulların uygun olması durumunda değerlendirilebilir.

İki güvenlik çizgisi

Bu gelişmeler ışığında Orta Doğu ve Doğu Akdeniz'de giderek belirginleşebilecek iki farklı güvenlik ağı ortaya çıkmaktadır:

Çizelge 4:

 

İki Güvenlik Çizgisi

Güvenlik çizgisi

Temel aktörler

Stratejik özellik

Doğu Akdeniz çizgisi

İsrail–Yunanistan–GKRY

Doğu Akdeniz, deniz güvenliği, enerji ve askeri iş birliği

Mekke çizgisi

Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan

Orta Doğu–Körfez–Güney Asya, ortak savunma ve stratejik caydırıcılık

 

Ancak bu tabloyu iki kapalı blok şeklinde değerlendirmek yanlış olacaktır. Her iki yapının da diğer aktörlerle farklı düzeylerde ilişkileri bulunmaktadır. Dolayısıyla Orta Doğu'da klasik Soğuk Savaş tipi iki bloklu bir sistemden çok örtüşen ittifaklar ve değişken ortaklıklar sistemi ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın İsrail–Yunanistan–GKRY iş birliğine etkisi doğrudan askeri karşılaşma üzerinden değil, bölgesel güç dağılımını çeşitlendirmesi üzerinden değerlendirilmelidir.

Dengeleme ve karşı-dengeleme

Uluslararası ilişkiler açısından burada “dengeleyici ittifak” kavramı önem kazanmaktadır. Bir devlet veya devletler grubu kendisinden daha güçlü gördüğü başka bir aktörün etkisini sınırlamak amacıyla yeni ortaklıklar kurabilir. Ancak bu ortaklığın amacı mutlaka savaşa hazırlanmak değildir. Mekke Anlaşması'nın olası işlevi de bu çerçevede “karşı-dengeleme” olarak tanımlanabilir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın oluşturduğu yapı İsrail'in bölgesel askeri üstünlüğünü, İran'ın bölgesel askeri kapasitesini ve ABD'nin güvenlik alanındaki baskınlığını tek başına ortadan kaldırabilecek bir yapı değildir. Fakat bu aktörlerin her birinin bölgesel güvenlik hesaplarını yeniden yapmalarına neden olabilecek yeni bir güç merkezi oluşturabilir. Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nın asıl stratejik sonucu mevcut aktörlerden herhangi birini ortadan kaldırmak değil, hesaba katılması gereken aktörlerin sayısını artırmaktır.

Mısır ve Suriye'nin katılımı durumunda ortaya çıkabilecek yeni görünüm

Mısır ve Suriye'nin ilerleyen dönemde anlaşmaya girmesi durumunda güvenlik mimarisinin niteliği önemli ölçüde değişebilir. Bugünkü yapı ‘Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan’ iken, olası genişleme ‘Türkiye – Suriye – Suudi Arabistan – Mısır – Pakistan’ şeklinde daha geniş bir güvenlik alanı yaratabilir. Bu durumda Türkiye Doğu Akdeniz ve Orta Doğu bağlantısını, Suriye Levant bağlantısını, Mısır Doğu Akdeniz–Kızıldeniz bağlantısını, Suudi Arabistan Körfez bağlantısını ve Pakistan ise Güney Asya ve Hint Okyanusu bağlantısını sağlayacaktır. Böyle bir coğrafi bütünlük Mekke Anlaşması'nın stratejik ağırlığını mevcut üçlü yapının çok ötesine taşıyabilir. Bu aşamada “Muslim NATO” benzetmesi de daha anlamlı olacaktır. Çünkü sorun yalnızca üç devletin ortak savunma kapasitesinden çıkıp birbirine bağlanan geniş bir Müslüman devletler güvenlik alanının oluşması durumuna gelecektir.

Araştırma Sorusu 5'in Yanıtı

Mekke Anlaşması'nın İsrail–Yunanistan–GKRY iş birliğine karşı kurulmuş doğrudan bir askeri ittifak olduğunu söylemek için henüz yeterli kanıt bulunmamaktadır. Ancak anlaşma Doğu Akdeniz'de İsrail–Yunanistan–GKRY çizgisinin güçlenmesiyle aynı dönemde ortaya çıkan ve bölgesel güç dağılımını çeşitlendiren yeni bir güvenlik yapılanmasıdır. Bu nedenle iki yapı arasındaki ilişkiyi “karşı ittifak”tan çok “güç dengesi ve karşılıklı dengeleme” kavramlarıyla açıklamak daha doğrudur. Mısır ve özellikle Suriye'nin ileride bu yapıya girmesi durumunda ise Mekke Anlaşması'nın jeopolitik ağırlığı ciddi biçimde artacak ve Doğu Akdeniz, Levant, Körfez ve Güney Asya arasında uzanan daha geniş bir güvenlik mimarisinin çekirdeği durumuna gelebilecektir. Bu nedenle Mısır ve Suriye olasılığı makalenin sonuç bölümünde yalnızca bir dipnot değil, ayrı bir gelecek senaryosu olarak ele alınmalıdır.

İran Etmeni: Yeni Güvenlik Dengesi ve Tahran'ın Tepkisi

Mekke Anlaşması'nın bölgesel güvenlik bakımından taşıdığı anlam İran etmeni dikkate alınmadan tam olarak açıklanamaz. İran anlaşmanın tarafı değildir ancak Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın oluşturduğu güvenlik yapılanmasının ortaya çıkardığı yeni güç dengesi bakımından doğrudan etkilenen başlıca bölgesel aktörlerden biridir. Bu nedenle İran'ın konumu iki farklı düzeyde incelenmelidir. Birinci düzey İran'ın anlaşmaya yönelik doğrudan tepkisidir. İkinci düzey ise Mekke Anlaşması'nın İran'ın bölgesel stratejisi ve güvenlik algısı üzerinde yaratabileceği uzun vadeli sonuçlardır.

İran neden denklemin merkezindedir?

İran, Orta Doğu'nun yalnızca önemli bir askeri gücü değil, aynı zamanda kendi güvenlik alanını bölgesel ölçekte genişletmiş bir devlettir. Körfez, Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'deki gelişmeler İran'ın güvenlik siyasasının farklı boyutlarını oluşturmaktadır. Bu nedenle Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan güvenlik iş birliğinin ortaya çıkması Tahran açısından yalnızca üç devletin ilişkilerindeki bir gelişme değildir. Anlaşma, İran'ın çevresindeki güvenlik ilişkilerinin yeniden şekillenmesi anlamına gelebilir. Özellikle Suudi Arabistan'ın anlaşmanın tarafı olması önemlidir. Çünkü İran ile Suudi Arabistan arasında son yıllarda diplomatik normalleşme yönünde önemli adımlar atılmış olmasına karşın iki ülkenin bölgesel çıkarları bütünüyle örtüşmemektedir. Dolayısıyla Riyad'ın bir taraftan Tahran'la diplomatik ilişkiyi sürdürürken diğer taraftan Türkiye ve Pakistan'la kolektif savunma mekanizması oluşturması diplomatik normalleşme ile askeri ihtiyat siyasasının aynı anda yürütülebileceğini göstermektedir.

İran'ın ilk tepkisi

İran'ın Mekke Anlaşması'na ilişkin ilk açıklaması bu nedenle önemlidir. İran tarafı Suudi Arabistan'ın savunma siyasasını yeniden değerlendirmesi gerektiğine ilişkin bir mesaj vermiştir. Bu açıklama, Tahran'ın anlaşmayı yalnızca simgesel bir diplomatik girişim olarak görmediğini göstermektedir. Ancak İran'ın tepkisini doğrudan "Mekke Anlaşması İran karşıtı ittifaktır" biçiminde yorumlamak da doğru değildir. Çünkü anlaşmanın tarafları tarafından herhangi bir devleti hedef alan saldırgan bir ittifak oluşturulduğu açıklanmamıştır. Tersine, taraflar anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu vurgulamaktadır. Güncel uluslararası değerlendirmelerde de anlaşmanın doğrudan İran'ı hedef aldığı sonucunun henüz kesinleşmediği belirtilmektedir. Burada önemli olan niyet ile algı arasındaki farktır. Bir güvenlik anlaşması resmi olarak savunma amaçlı olabilir ancak başka bir devlet tarafından kendi güvenliğine yönelik olası bir tehdit olarak algılanabilir. İran'ın tepkisi tam olarak bu güvenlik ikilemi üzerinden okunmalıdır.

Güvenlik ikilemi

Mekke Anlaşması'nın İran bakımından ortaya çıkarabileceği temel sorun klasik güvenlik ikilemidir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan açısından anlaşma "Güvenliğimizi artırmak için ortak savunma kapasitesi oluşturuyoruz” şeklinde algılanabilir. İran açısından ise aynı gelişme "Komşularım ve çevremdeki önemli devletler ortak bir askeri kapasite oluşturuyor" şeklinde değerlendirilebilir. Bir tarafın savunma amacıyla attığı adım diğer tarafın güvenlik algısını kötüleştirebilir. Bu durum diğer tarafın da askeri kapasitesini artırmasına yol açarsa başlangıçta saldırgan bir amaç taşımayan bir yapılanma zamanla karşılıklı silahlanma ve güvenlik yarışmasına dönüşebilir. Mekke Anlaşması bakımından İran etmeninin en önemli riski budur.

İran'ın karşısında nasıl bir üçlü bulunmaktadır?

İran açısından anlaşmanın dikkat çekici özelliği üç tarafın birbirinden farklı stratejik kapasitelere sahip olmasıdır. Türkiye, İran'ın batısında bulunan NATO üyesi ve önemli bir konvansiyonel askeri güçtür. Pakistan, İran'ın doğusunda bulunan ve nükleer kapasiteye sahip bir devlettir. Suudi Arabistan ise İran'ın karşı kıyısında Körfez'in en önemli Arap ekonomik ve askeri güçlerinden biridir. Böylece İran'ın çevresinde: Batı Türkiye, Güney Suudi Arabistan ve Doğu Pakistan şeklinde üç farklı stratejik bağlantı ortaya çıkmaktadır. Bu durum, anlaşmanın İran açısından neden önem taşıdığını açıklamaktadır. Ancak bu coğrafi tabloyu "İran'ın kuşatılması" olarak nitelendirmek için henüz erken olacaktır. Üç ülkenin İran'a ilişkin çıkarları aynı değildir.

Türkiye–İran ilişkilerinin farklılığı

Özellikle Türkiye'nin İran'la ilişkileri bu açıdan belirleyicidir. Türkiye ve İran birçok bölgesel konuda yarışma içinde olmakla birlikte iki ülke aynı zamanda diplomatik ilişkilerini sürdüren, ekonomik ve enerji bağları bulunan ve bölgesel krizlerde zaman zaman ortak çıkarlar geliştirebilen komşu devletlerdir. Dolayısıyla Türkiye'nin Mekke Anlaşması'na katılması otomatik olarak İran karşıtı bir stratejik tercih anlamına gelmez. Tam tersine, Ankara açısından anlaşma İran'a karşı caydırıcılık ile İran'la diplomatik ilişkiyi sürdürme siyasalarının birlikte yürütülebileceği bir çerçeve yaratabilir. Bu, Türkiye'nin geleneksel "dengeleyici" bölgesel siyasa kapasitesini artırabilir.

Suudi Arabistan–İran ilişkilerindeki paradoks

Suudi Arabistan bakımından daha ilginç bir paradoks bulunmaktadır. Riyad ve Tahran son yıllarda diplomatik ilişkilerini yeniden geliştirmiştir. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın İran karşıtı bir bloklaşma olarak yorumlanması Suudi Arabistan'ın diplomatik normalleşme siyasasını açıklamakta yetersiz kalır. Daha doğru açıklama şudur: Riyad diplomatik normalleşmeyi sürdürürken askeri güvenliğini tek bir ilişkiye bağlamamaktadır. Bu durum çağdaş bölgesel siyasette önemli bir stratejik davranış biçimidir. Bir devlet başka bir devletle diplomatik ilişki kurabilir, ekonomik ilişkilerini geliştirebilir ve aynı zamanda o devletin askeri kapasitesine karşı caydırıcılığını koruyabilir. Dolayısıyla Mekke Anlaşması, Suudi Arabistan'ın İran'la normalleşmesinden geri dönüşü değil, normalleşmenin askeri ihtiyat siyasasıyla birlikte yürütülmesi olarak görülebilir.

Pakistan'ın İran etmenindeki özel konumu

Pakistan'ın konumu da önemlidir. Pakistan İran'la sınır paylaşmaktadır. Dolayısıyla İslamabad açısından İran'la doğrudan askeri çatışma stratejik bir seçenek değildir. Pakistan'ın Suudi Arabistan'la savunma ilişkisini güçlendirmesi bu nedenle İran'la ilişkiler bakımından duyarlı bir denge gerektirmektedir. Pakistan açısından Mekke Anlaşması'nın başarısı Suudi Arabistan'a güvenlik desteği verirken İran'la doğrudan düşmanlık ilişkisine sürüklenmemesine bağlı olabilir. Bu nedenle Pakistan'ın anlaşmadaki rolü de İran karşıtı cephe oluşturmak şeklinde değil, Suudi Arabistan'ın güvenlik kapasitesini artırmak ve aynı zamanda kendi bölgesel manevra alanını korumak şeklinde değerlendirilmelidir.

İran'ın önündeki seçenekler

Mekke Anlaşması İran'ı üç temel stratejik seçenekle karşı karşıya bırakabilir. Birinci seçenek diplomatik dengelemedir. Tahran, Suudi Arabistan ve Türkiye ile ilişkilerini geliştirerek anlaşmanın İran karşıtı bir güvenlik mekanizmasına dönüşmesini önlemeye çalışabilir. İkinci seçenek askeri dengelemedir. İran kendi füze, hava savunma, deniz gücü ve diğer askeri kapasitesini geliştirerek yeni üçlü yapıya karşı caydırıcılığını artırabilir. Üçüncü seçenek ise yeni bölgesel ortaklıklar kurmaktır. İran, Rusya, Çin veya bölgedeki diğer aktörlerle güvenlik ve ekonomik ilişkilerini derinleştirerek Mekke Anlaşması'nın yarattığı yeni dengeyi karşılamaya çalışabilir. İran açısından en akılcı seçeneklerin ilk ikisinin birlikte yürütülmesi olduğu düşünülebilir. Çünkü Mekke Anlaşması'nın İran karşıtı açık bir ittifaka dönüşmesini önlemek için diplomasi gerekli olurken askeri kapasitenin korunması da Tahran'ın caydırıcılık siyasasının temel unsuru olmaya devam edecektir.

İran'ın dahil edilmesi olanaklı mı?

Burada daha ileri bir soru ortaya çıkmaktadır: İran gelecekte bu güvenlik mimarisinin içine girebilir mi? Kuramsal olarak bu olasılık dışlanamaz. Fakat kısa vadede oldukça düşük görünmektedir. Çünkü Mekke Anlaşması'nın mevcut yapısı Sünni çoğunluklu üç devletin güvenlik iş birliğine dayanmaktadır. İran ise Şii İslam dünyasının başlıca devletidir ve bölgesel güvenlik anlayışı diğer üç ülkeyle önemli ölçüde farklılaşmaktadır. Ancak bu durum İran'ın gelecekte bölgesel güvenlik sisteminin dışında kalacağı anlamına gelmez. Tam tersine, uzun vadede Mekke Anlaşması'nın başarısı İran'la nasıl bir ilişki kuracağı tarafından da belirlenecektir. Eğer anlaşma İran'a karşı kapalı bir blok durumuna gelirse Orta Doğu'daki mezhepsel ve jeopolitik yarışmayı derinleştirebilir. Eğer İran'la belirli alanlarda iletişim ve güvenlik diyaloğu kurabilirse daha geniş ve kapsayıcı bir bölgesel güvenlik sisteminin oluşmasına katkıda bulunabilir.

Sünni–Şii boyutunun stratejik anlamı

Bu noktada makalenin önceki bölümlerinde değindiğimiz Sünni–Şii boyutu yeniden önem kazanmaktadır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın Sünni çoğunluklu ülkeler olması ve anlaşmanın Mekke'de imzalanması anlaşmaya güçlü bir İslami simgecilik kazandırmaktadır. Buna karşılık İran'ın Şii kimliği anlaşmanın Tahran tarafından nasıl algılanabileceğini etkileyebilir. Ancak buradan doğrudan "Sünni askeri ittifakı" sonucunu çıkarmak akademik açıdan fazla indirgemeci olacaktır. Çünkü Türkiye'nin İran'la ilişkileri, Suudi Arabistan'ın İran'la normalleşmesi ve Pakistan'ın İran'la sınır komşuluğu, mezhep temelinde kesin bir bloklaşmayı engelleyen önemli etmenlerdir. Dolayısıyla mezhep etmeni burada ittifakın kurucu nedeni değil, anlaşmanın algılanışını etkileyen stratejik bir değişken olarak ele alınmalıdır.

Araştırma Sorusu 6'nın Yanıtı

İran, Mekke Anlaşması'nın doğrudan hedefi olarak ilan edilmemiş olmakla birlikte, anlaşmanın ortaya çıkardığı yeni güvenlik dengesi bakımından en önemli dış aktörlerden biridir. İran'ın ilk tepkisi, Tahran'ın anlaşmayı stratejik açıdan önemsediğini göstermektedir. Ancak İran'ın bunu doğrudan bir "İran karşıtı ittifak" olarak değerlendirdiğini söylemek için daha fazla kanıta gereksinme vardır. Mekke Anlaşması İran açısından esas olarak bir güvenlik ikilemi yaratmaktadır: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan güvenliklerini artırmak amacıyla ortak kapasite geliştirirken, İran bu kapasite artışını kendi çevresindeki stratejik dengenin değişmesi olarak algılayabilir. Bu nedenle anlaşmanın İran üzerindeki en önemli etkisi Tahran'ı daha fazla askeri dengeleme ile daha fazla diplomatik açılım arasında yeni bir tercih yapmaya zorlaması olabilir. Mekke Anlaşması'nın gerçek stratejik değeri yalnızca üç imzacı ülkenin gücünde değil, İran'ın ve diğer bölgesel aktörlerin bundan sonra yapmak zorunda kalacağı yeni stratejik hesaplarda yatmaktadır.

Mekke Boyutu, Sünni Karakter ve “Muslim NATO” Söylemi

Mekke Anlaşması'nın diğer bölgesel güvenlik anlaşmalarından ayrılan en önemli özelliklerinden biri yalnızca nerede imzalandığı değil, nasıl ve hangi simgesel çerçeve içerisinde gerçekleştirildiğidir. Anlaşmanın Mekke'de imzalanması, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in aynı gün ortak Cuma namazında bir araya gelmesi anlaşmaya sıradan bir askeri iş birliği belgesinin ötesinde güçlü bir siyasal ve uygarlıklar arası anlam yüklemektedir. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın çözümlenmesinde maddi güç unsurları kadar simgesel güç ve kolektif kimlik de dikkate alınmalıdır.

Mekke'de imzalanmasının simgesel anlamı

Mekke, İslam dünyasında herhangi bir başkentten farklı bir anlam taşımaktadır. İslam'ın en kutsal mekanının bulunduğu şehir olması nedeniyle Mekke Müslüman devletler arasındaki bir siyasal veya güvenlik girişimine olağanüstü güçlü bir simgesel çerçeve kazandırmaktadır. Bu nedenle anlaşmanın Ankara, Riyad veya İslamabad'da değil Mekke'de imzalanması rastlantısal bir protokol tercihi olarak görülmemelidir. Anlaşmanın Mekke'de gerçekleştirilmesi güvenlik iş birliğine devletlerarası, bölgesel ve İslami bir anlam katmanı eklemektedir. Bu durum anlaşmanın hukuksal niteliğini değiştirmez. Ancak anlaşmanın kamuoyundaki algısını, Müslüman ülkeler arasındaki siyasal iletişimini ve diğer bölgesel aktörlerin anlaşmaya yükleyeceği anlamı önemli ölçüde etkileyebilir. Özellikle ortak Cuma namazının anlaşma töreniyle aynı gün gerçekleşmesi güvenlik iş birliği ile ortak dinsel kimlik arasında güçlü bir simgesel bağlantı yaratmıştır.

Üç kurucu ülkenin Sünni karakteri

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın üçü de Müslüman nüfus bakımından büyük ve ağırlıklı olarak Sünni ülkeleridir. Bu ortaklık, anlaşmanın bölgesel algısında önemli bir etmendir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Sünni karakter anlaşmanın kurucu nedeni olarak gösterilmemelidir. Çünkü üç ülkenin güvenlik çıkarları yalnızca mezhep üzerinden açıklanamaz. Türkiye'nin öncelikleri Doğu Akdeniz, Karadeniz, Kafkasya, Suriye ve Avrupa güvenliğini, Suudi Arabistan'ın öncelikleri Körfez ve enerji güvenliğini ve Pakistan'ın öncelikleri ise Güney Asya ve Hindistan'la olan stratejik yarışmayı kapsamaktadır. Dolayısıyla anlaşmayı yalnızca "Sünni askeri ittifak" olarak tanımlamak üç ülkenin gerçek jeopolitik çıkarlarını önemli ölçüde basitleştirecektir. Bununla birlikte ortak Sünni kimliğin anlaşmanın siyasal meşruluğunu ve simgesel bütünlüğünü güçlendiren bir etmen olduğu da göz ardı edilemez.

Şii–Sünni ayrışmasının gölgesi

Bu noktada İran etmeni yeniden ortaya çıkmaktadır. İran'ın Şii karakteri ile Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın Sünni çoğunluklu yapısı anlaşmanın Tahran tarafından algılanmasında mezhep etmenini kaçınılmaz olarak gündeme getirmektedir. Ancak burada önemli bir paradoks bulunmaktadır. Suudi Arabistan ile İran son yıllarda diplomatik normalleşme sürecine girmiştir. Türkiye İran'la tarihsel ve güncel ekonomik, diplomatik ve güvenlik ilişkilerini sürdürmektedir. Pakistan ise İran'la kara sınırına sahip bir ülkedir. Dolayısıyla üç kurucu devletin hiçbirinin İran'la ilişkisi basit bir düşmanlık ilişkisi değildir. Bu durum, Mekke Anlaşması'nın Sünni kimlik taşımasına karşın zorunlu olarak -Şii karşıtı bir ittifak olmadığı sonucuna götürmektedir. Başka bir ifadeyle Sünni kimlik anlaşmanın simgesel çerçevesini oluşturabilir, fakat stratejik davranışın tamamını açıklamaz. Bu ayrım, çalışmanın akademik nesnelliği bakımından özellikle önemlidir.

“Muslim NATO” benzetmesi neden ortaya çıktı?

Anlaşmanın hemen ardından bazı uluslararası ve bölgesel değerlendirmelerde “Muslim NATO” veya “İslam NATO'su” benzetmesinin kullanılması da bu simgesel ve stratejik unsurların birleşmesinden kaynaklanmaktadır. Güncel yorumlarda özellikle anlaşmanın üç Müslüman ülke arasında yapılması, karşılıklı savunma ilkesini içermesi ve başka ülkelerin de ileride katılabileceği beklentisi bu benzetmeyi beslemektedir. Ancak “Muslim NATO” kavramı şu aşamada hukuksal veya kurumsal bir tanım değil, çözümleyici bir benzetmedir. NATO ile Mekke Anlaşması arasında çok önemli farklar bulunmaktadır.

Çizelge 5:

 

İki Anlaşma Arasındaki Farklar

NATO

Mekke Anlaşması

Kalıcı ve kapsamlı kurumsal yapı

Yeni kurulmuş üçlü savunma mekanizması

Ortak komuta yapısı

Henüz gelişmekte olan eş güdüm

Geniş askeri planlama sistemi

Ayrıntıları zaman içinde şekillenecek

Çok katmanlı ortak savunma altyapısı

Henüz sınırlı kurumsallaşma

Avrupa–Kuzey Amerika eksenli

Müslüman çoğunluklu bölgesel eksen

Uzun tarihsel kurumsallaşma

Yeni oluşan yapı

 

Dolayısıyla bugün için Mekke Anlaşması'na “Muslim NATO” demek yerine “Muslim NATO olasılığı taşıyan yeni bir bölgesel savunma platformu” demek daha isabetlidir.

“Muslim NATO”nun gerçekleşebilmesi için ne gerekir?

Bu benzetmenin gerçek bir kurumsal karşılığı olabilmesi için anlaşmanın üçlü yapının ötesine geçmesi gerekir. Bunun için en azından yeni üyelerin katılımı, ortak savunma planlaması, ortak komuta ve eş güdüm mekanizması, istihbarat paylaşımı, ortak tatbikatlar, savunma sanayii iş birliği, ortak hava ve füze savunması ve kalıcı finansman mekanizması gibi kurumların oluşturulması gerekir. Bunlar gerçekleşmediği takdirde “Muslim NATO” kavramı daha çok medya ve siyasal söylem düzeyinde kalacaktır.

Mısır ve Suriye'nin önemi

Burada daha önce ortaya koyduğumuz Mısır ve Suriye senaryosu özel önem kazanmaktadır. Mısır'ın katılımı Mekke Anlaşması'na Arap dünyasının en önemli askeri aktörlerinden birini ekleyecektir. Suriye'nin katılımı ise Türkiye ile Arap dünyası arasında yeni bir kara ve güvenlik bağlantısı oluşturabilecektir. Böyle bir genişleme gerçekleşirse anlaşmanın “Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan” üçgeninden, “Türkiye – Suriye – Suudi Arabistan – Mısır – Pakistan” gibi daha geniş bir güvenlik ağına dönüşmesi olanaklı olacaktır. Bu aşamada “Muslim NATO” benzetmesi daha anlamlı olacaktır. Ancak burada da önemli bir sınır vardır: Müslüman devletlerin çoğunluğunun aynı güvenlik örgütünde birleşmesi otomatik olarak NATO benzeri bir örgüt yaratmaz. Çünkü üyelerin tehdit algıları, rejim yapıları, dış siyasa tercihleri ve birbirleriyle olan ilişkileri ciddi ölçüde farklıdır.

İran'ın dışarıda kalması neden önemlidir?

Bu nedenle İran'ın mevcut yapının dışında kalması Mekke Anlaşması'nın geleceği bakımından önemli bir değişkendir. Eğer yapı genişler ancak İran sürekli olarak dışarıda bırakılırsa zaman içinde Sünni çoğunluklu bir bölgesel güvenlik bloğu algısı güçlenebilir. Bu durum İran'ı yeni askeri ve diplomatik dengeleme arayışlarına itebilir. Buna karşılık Mekke Anlaşması'nın ilerleyen aşamalarında İran'la güvenlik diyaloğu kurulması yapının mezhep eksenli bir ittifaka dönüşmesini engelleyebilir. Bu nedenle anlaşmanın geleceği açısından paradoksal bir durum ortaya çıkmaktadır: Anlaşmanın başlangıçtaki gücü ortak Sünni kimlikten beslenebilir ve uzun dönemli kararlılığı ise Şii İran'la nasıl bir ilişki kuracağına bağlı olabilir.

Dinsel simgecilik ile stratejik akılcılığın birleşmesi

Mekke Anlaşması'nın özgünlüğü tam da burada ortaya çıkmaktadır. Anlaşma bir taraftan ortak dinsel ve kültürel kimlik üzerinden güçlü bir simgesel mesaj vermektedir. Diğer taraftan askeri kapasite, ekonomik güç, teknoloji, coğrafya ve caydırıcılık gibi son derece akılcı güç unsurlarını bir araya getirmektedir. Bu iki unsurun birleşmesi anlaşmanın siyasal etkisini artırmaktadır. Dolayısıyla Mekke Anlaşması ne yalnızca bir “İslami dayanışma projesi” ne de yalnızca klasik anlamda bir “askeri ittifak” olarak açıklanabilir. Daha doğru tanımlama ise ortak Müslüman kimliğinin simgesel gücü ile farklı devletlerin somut güvenlik çıkarlarını birleştiren yeni bir bölgesel güvenlik girişimi olacaktır.

Araştırma Sorusu 7'nin Yanıtı

Mekke'de imzalanması, ortak Cuma namazı ve üç kurucu ülkenin Sünni çoğunluklu olması anlaşmaya güçlü bir İslami ve Sünni simge kazandırmaktadır. Ancak bu özellikler anlaşmanın bütünüyle mezhep temelli bir ittifak olduğu sonucunu doğurmaz. “Muslim NATO” nitelemesi ise anlaşmanın bugünkü kurumsal gerçekliğinden çok gelecekteki gelişme olanağını ifade eden bir benzetmedir. Bu nedenle anlaşmanın geleceğini belirleyecek temel soru şudur: Mekke Anlaşması üç ülke arasındaki savunma iş birliği olarak mı kalacaktır, yoksa Mısır ve Suriye gibi ülkelerin de katılımıyla genişleyen, kurumsallaşmış ve çok taraflı bir Müslüman bölgesel güvenlik örgütüne mi dönüşecektir?

Mekke Anlaşması ve Orta Doğu'da Yeni Güvenlik Mimarisi

Önceki bölümlerde yapılan çözümlemeler Mekke Anlaşması'nın yalnızca Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki ikili ve üçlü savunma ilişkilerinin bir sonucu olarak değerlendirilemeyeceğini göstermektedir. Anlaşma Türkiye'nin askeri ve teknolojik kapasitesi, Suudi Arabistan'ın ekonomik ve jeostratejik gücü, Pakistan'ın askeri ve nükleer kapasitesi, İran'ın bölgesel konumu, İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ilişkileri, ABD'nin bölgedeki geleneksel güvenlik rolü ve Mısır ile Suriye'nin gelecekteki olası katılımı birlikte değerlendirildiğinde anlam kazanmaktadır. Bu nedenle Mekke Anlaşması Orta Doğu'daki mevcut güvenlik mimarisinin yeniden yapılanmasının bir göstergesi olarak ele alınmalıdır.

Tek merkezli güvenlik düzeninden çok merkezli yapıya

Orta Doğu'nun yakın dönem güvenlik mimarisinin temel özelliği ABD'nin belirleyici askeri ve stratejik ağırlığı olmuştur. Ancak son yıllarda bölge ülkeleri güvenliklerini tek bir dış gücün kapasitesine bağlamak yerine farklı devletlerle aynı anda ilişkiler geliştirmeye başlamıştır. Bu dönüşüm, ABD'nin bölgedeki etkisinin tümüyle ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Daha doğru ifade, ABD'nin tek başına belirleyici olduğu güvenlik düzeninin giderek daha fazla aktör tarafından paylaşılmaya başlamasıdır. Mekke Anlaşması bu dönüşümün önemli göstergelerinden biridir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın kendi aralarında bir savunma mekanizması oluşturması güvenlik üretiminin yalnızca Washington merkezli olmaktan çıkabileceğini göstermektedir. Bu nedenle anlaşma mevcut sistemi yıkmaya çalışan bir girişimden çok mevcut güvenlik sisteminin içine yeni bir bölgesel güvenlik merkezi eklenmesi olarak görülebilir.

Yeni güç merkezinin niteliği

Ortaya çıkabilecek yeni güvenlik merkezinin niteliği özellikle önemlidir. Bu merkez tek bir devletin egemenliğine dayanmayacaktır, tek bir askeri kapasiteye bağımlı olmayacaktır, yalnızca bir coğrafi bölgeyle sınırlı kalmayacaktır ve ekonomik, teknolojik, askeri ve diplomatik kapasitenin birleşiminden oluşacaktır. Türkiye'nin askeri ve teknolojik kapasitesi, Suudi Arabistan'ın ekonomik ve enerji gücü ve Pakistan'ın askeri ve stratejik caydırıcılığı aynı güvenlik çerçevesinde birleşmektedir. Bu nedenle ortaya çıkan model klasik bir askeri ittifaktan çok çok boyutlu bölgesel güç ortaklığı niteliği taşımaktadır.

Bölgesel güvenlik denklemine yeni bir değişken eklenmesi

Mekke Anlaşması'nın en önemli sonucu bölgedeki aktörlerin stratejik hesaplarına yeni bir değişken eklemesidir. Bundan sonra bölgesel bir kriz ortaya çıktığında aktörler yalnızca ABD – İran – İsrail – Türkiye arasındaki ilişkileri değil, Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan arasındaki yeni savunma ilişkisinin olası etkilerini de hesaba katmak zorunda kalacaktır. Eğer Mısır ve Suriye ilerleyen dönemde anlaşmaya girerse bu hesap daha da karmaşıklaşacaktır. Bu durumda bölgesel güç dengesi İsrail merkezli Doğu Akdeniz güvenlik ilişkileri ile Türkiye merkezli genişleyen Mekke güvenlik ağı arasında daha belirgin bir denge ilişkisine dönüşebilir. Ancak bu iki çizginin birbirine karşı kapalı bloklar durumuna gelmesi zorunlu değildir. Orta Doğu'nun mevcut jeopolitiği, aktörlerin aynı anda birden fazla güvenlik ve ekonomik ortaklık içerisinde bulunmasına dayanmaktadır.

“İttifaklar ittifakı” olasılığı

Mekke Anlaşması'nın gelecekteki en ilginç gelişme olasılıklarından biri mevcut ulusal ittifakların birbirine bağlandığı bir “ittifaklar ittifakı” modelinin ortaya çıkmasıdır. Türkiye'nin NATO üyeliği, Pakistan'ın Çin'le stratejik ilişkileri, Suudi Arabistan'ın ABD ve diğer büyük güçlerle güvenlik ilişkileri Mısır'ın farklı bölgesel ortaklıkları ve gelecekte Suriye'nin yeniden bölgesel sisteme girmesi Mekke Anlaşması'nın çok sayıda farklı güvenlik ağıyla kesişmesine neden olabilir. Bu durumda Mekke Anlaşması, NATO'nun veya başka bir örgütün seçeneği olmak zorunda değildir. Tam tersine, farklı güvenlik sistemlerinin kesiştiği bir bağlantı noktası durumuna gelebilir. Bu, klasik ittifak kuramlarından farklı bir güvenlik mimarisidir.

İsrail ve İran arasındaki stratejik alan

Yeni güvenlik mimarisinin en önemli sonuçlarından biri İsrail ve İran açısından ortaya çıkabilir. İsrail, Doğu Akdeniz'deki ilişkileri ve gelişmiş askeri teknolojisi sayesinde güçlü bir bölgesel askeri aktör olmaya devam etmektedir. İran ise füze kapasitesi, bölgesel askeri ilişkileri ve coğrafi konumuyla önemli bir güç merkezidir. Mekke Anlaşması bu iki aktörün hiçbirini ortadan kaldırmamaktadır. Ancak Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın birlikte hareket etmesi İsrail ve İran'ın bölgesel güç hesaplarına yeni bir üçüncü eksen eklemektedir. Böylece Orta Doğu'daki stratejik denge giderek daha karmaşık bir yapıya dönüşmektedir: İsrail'in askeri-teknolojik gücü, İran'ın stratejik ve asimetrik caydırıcılığı ve Mekke ekseninin birleşik konvansiyonel, ekonomik ve jeostratejik kapasitesi aynı denklem içerisinde yer almaktadır. Bu nedenle yeni sistem basit bir “iki taraflı denge” değil, çok aktörlü ve değişken bir güç dengesi niteliği taşımaktadır.

Mısır ve Suriye'nin olası katılımı: önemli eşik

Mekke Anlaşması'nın geleceği açısından Mısır ve Suriye'nin olası katılımı özel bir önem taşımaktadır. Üçlü yapı bugünkü durumuyla önemli olmakla birlikte sınırlı sayıdaki devletin savunma iş birliğidir. Mısır'ın katılımı Arap dünyası, Kuzey Afrika, Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz bağlantısını sağlayacaktır. Suriye'nin katılımı ise Türkiye-Levant-Körfez arasında yeni bir stratejik bağlantı oluşturacaktır. İki ülkenin birlikte sisteme girmesi durumunda Mekke Anlaşması'nın coğrafi ağırlığı dramatik biçimde değişecektir. Bu durumda anlaşma yalnızca üç ülkenin güvenlik düzenlemesi olmaktan çıkarak Orta Doğu'nun önemli bir bölümünü kapsayan bölgesel güvenlik platformuna dönüşme olanağına kavuşacaktır. Bu nedenle Mısır ve Suriye'nin gelecekteki konumu Mekke Anlaşması'nın evrimi açısından önemli bir eşik olarak değerlendirilmelidir.

Güvenlik mimarisinin üç olası geleceği

Mekke Anlaşması'nın geleceği bakımından üç temel senaryo ortaya çıkmaktadır.

Çizelge 6:

 

Üç Değişik Senaryo

Senaryo

Gelişme

Olası sonuç

1. Sınırlı üçlü yapı

Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan iş birliği devam eder

Bölgesel fakat sınırlı savunma ortaklığı

2. Genişleyen güvenlik platformu

Mısır, Suriye ve başka ülkeler katılır

Orta Doğu merkezli çok taraflı güvenlik örgütü

3. Kurumsallaşmış bölgesel ittifak

Ortak komuta, savunma planlaması ve kalıcı mekanizmalar oluşur

“Muslim NATO” benzeri gerçek bir bölgesel savunma örgütü

 

Birinci senaryoda Mekke Anlaşması önemli fakat sınırlı bir bölgesel girişim olarak kalacaktır. İkinci senaryoda anlaşma Orta Doğu'da yeni bir güvenlik platformuna dönüşecektir. Üçüncü senaryoda ise anlaşma bölgesel güvenlik mimarisinin temel kurumlarından biri durumuna gelebilecektir. Mevcut aşamada ikinci ve üçüncü senaryoların gerçekleşeceğini varsaymak için erken olmakla birlikte anlaşmanın gelecekteki stratejik önemini belirleyecek olan da tam olarak bu kurumsallaşma kapasitesidir.

Yeni mimarinin üstünlükleri

Ortaya çıkabilecek yeni güvenlik mimarisinin bölge ülkeleri açısından bazı önemli üstünlükleri bulunmaktadır. Birincisi, güvenlik bağımlılığını azaltabilir. İkincisi, bölge ülkelerinin savunma kapasitesini artırabilir. Üçüncüsü, savunma sanayii alanında ortak üretim ve teknoloji transferini hızlandırabilir. Dördüncüsü, farklı bölgesel krizlerde ortak diplomatik tutum geliştirilmesini kolaylaştırabilir. Beşincisi, ABD, Rusya ve Çin gibi büyük güçler karşısında bölgesel devletlerin pazarlık kapasitesini artırabilir. Ancak bütün bu üstünlüklerin gerçekleşmesi anlaşmanın siyasal irade ve kurumsal kapasite bakımından sürdürülebilir olmasına bağlıdır.

Yeni mimarinin riskleri

Yeni güvenlik mimarisinin önemli riskleri de bulunmaktadır. İlk risk bölgesel silahlanma yarışıdır. İkinci risk İran'ın anlaşmayı kuşatma stratejisinin parçası olarak algılaması durumunda yeni bir güvenlik yarışmasının ortaya çıkmasıdır. Üçüncü risk İsrail–Yunanistan–GKRY çizgisi ile Mekke ekseninin karşılıklı olarak askeri kapasite artırmaya başlamasıdır. Dördüncü risk mezhep kimliğinin stratejik iş birliğinin önüne geçmesi ve yapının Sünni–Şii yarışmasının yeni bir aracı durumuna gelmesidir. Beşinci risk ise anlaşmanın taraflarının farklı tehdit algıları nedeniyle ortak savunma yükümlülüklerinin kriz anında uygulanamamasıdır. Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nın güçlenmesi otomatik olarak bölgesel kararlılık anlamına gelmemektedir. Güç dengesi kararlılık yaratabileceği gibi yeni bir yarışma da yaratabilir.

Değerlendirme

Bütün bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde Mekke Anlaşması'nın en önemli özelliğinin mevcut bölgesel güvenlik sistemine yeni bir aktör eklemesinden daha fazlası olduğu görülmektedir. Anlaşma Türkiye'nin askeri ve teknolojik kapasitesini, Suudi Arabistan'ın ekonomik ve jeostratejik gücünü ve Pakistan'ın askeri ve stratejik caydırıcılığını aynı güvenlik çerçevesinde bir araya getirmektedir. Bunun yanında İran'ın bölgesel konumu, İsrail–Yunanistan–GKRY ilişkileri, ABD'nin güvenlik rolü ve Mısır ile Suriye'nin olası katılımı anlaşmanın gelecekteki etkisini belirleyecek dış değişkenlerdir. Bu nedenle Mekke Anlaşması bugünkü durumuyla henüz yeni bir NATO değildir. Ancak Orta Doğu'da güvenlik üretiminin tek merkezli olmaktan çıkarak çok merkezli olmasının önemli bir göstergesidir.

Araştırma Sorusu 8'in Yanıtı

Mekke Anlaşması'nın en önemli bölgesel sonucu mevcut güvenlik mimarisini ortadan kaldırmak değil, onun içerisine yeni ve bağımsız bir güvenlik merkezi eklemektir. Anlaşma, ABD'nin bölgedeki rolünü sona erdirmemekte, İran'ı bölgesel sistemin dışına itmemekte, İsrail'in askeri üstünlüğünü ortadan kaldırmamakta ve NATO'nun yerini almamaktadır. Bununla birlikte Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan üçlüsünün ortak hareket kapasitesi bölgesel aktörlerin bundan sonraki stratejik hesaplarını değiştirebilecek niteliktedir. Eğer Mısır ve Suriye'nin de dahil olduğu genişleme gerçekleşir ve ortak savunma mekanizmaları kurumsallaşırsa Mekke Anlaşması Orta Doğu'nun güvenlik mimarisinde yapısal bir dönüşümün başlangıç noktası durumuna gelebilir. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın bugünkü önemini en doğru biçimde şu kavramla açıklamak olanaklıdır: “Yeni bir ittifaktan çok, yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin çekirdeği.”

Mekke Anlaşması'nın Türkiye Açısından Stratejik Anlamı

Mekke Anlaşması'nın Türkiye açısından anlamı anlaşmanın diğer tarafları bakımından taşıdığı anlamdan daha geniştir. Türkiye anlaşmanın yalnızca taraflarından biri değil, aynı zamanda Avrupa, Orta Doğu, Kafkasya ve Güney Asya güvenlik alanlarını birbirine bağlayabilecek jeostratejik konuma sahip tek aktörüdür. Bu nedenle Türkiye'nin Mekke Anlaşması içindeki konumu anlaşmanın gelecekte nasıl bir bölgesel güvenlik yapılanmasına dönüşebileceği bakımından belirleyici olacaktır.

Türkiye'nin çok yönlü güvenlik siyasası

Türkiye uzun yıllardır tek bir güvenlik eksenine bağlı kalmayan çok yönlü bir dış siyasa geliştirmektedir. NATO üyeliği Türkiye'nin Batı güvenlik sistemi içerisindeki temel konumunu oluşturmaya devam ederken, Ankara aynı zamanda Rusya, Çin, İran, Körfez ülkeleri, Pakistan, Azerbaycan ve diğer bölgesel aktörlerle farklı düzeylerde stratejik ilişkiler geliştirmektedir. Bu nedenle Mekke Anlaşması Türkiye'nin dış siyasa yöneliminde bir kopuş değil, çok yönlü güvenlik siyasasının yeni bir boyutu olarak değerlendirilmelidir. Türkiye açısından temel sorun NATO'dan çıkmak veya Batı güvenlik sistemini terk etmek değil, NATO'nun yanında yeni bölgesel güvenlik kapasitesi oluşturabilmektir. Bu yaklaşım Türkiye'nin stratejik özerkliğini artırabilir.

Türkiye'nin jeostratejik bağlantı noktası rolü

Türkiye'nin Mekke Anlaşması'ndaki en önemli üstünlüklerinden biri coğrafi konumudur. Türkiye Avrupa'ya, Karadeniz'e, Kafkasya'ya, Orta Doğu'ya ve Doğu Akdeniz'e aynı anda açılan bir ülkedir. Pakistan ise Güney Asya ve Hint Okyanusu'na açılmaktadır. Suudi Arabistan ise Körfez, Kızıldeniz ve Arap Yarımadası'nın merkezinde bulunmaktadır. Bu üç ülkenin birlikte hareket etmesi Avrupa ile Güney Asya arasında uzanan geniş bir jeostratejik kuşak meydana getirebilir. Bu nedenle Türkiye'nin rolü yalnızca "üç ülkeden biri" olmak değildir. Türkiye, bu yapının Batı ile İslam dünyası arasındaki stratejik bağlantı noktası olma gizil gücüne sahiptir.

Türkiye'nin savunma sanayii kapasitesi

Mekke Anlaşması açısından Türkiye'nin savunma sanayii kapasitesi de özel önem taşımaktadır. Son yıllarda Türkiye'nin insansız hava araçları, deniz platformları, kara araçları, füze sistemleri ve elektronik harp alanlarındaki kapasitesi Türkiye'yi yalnızca silah satın alan değil, aynı zamanda savunma teknolojisi sağlayabilen bir aktör durumuna getirmiştir. Bu durum Türkiye'ye Mekke Anlaşması içerisinde farklı bir rol kazandırabilir. Türkiye güvenlik tüketicisi olmaktan çok güvenlik üreticisi konumuna yaklaşmaktadır. Bu fark, anlaşmanın gelecekteki kurumsallaşması açısından son derece önemlidir.  Eğer Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında ortak savunma sanayii projeleri geliştirilebilirse Mekke Anlaşması'nın askeri boyutu kalıcı bir ekonomik ve teknolojik altyapıya kavuşabilir.

Savunma sanayii üzerinden stratejik bağımsızlık

Savunma sanayii iş birliği yalnızca ekonomik bir sorun değildir. Bir devletin silah sistemlerini üretme kapasitesi onun dış siyasa bağımsızlığını doğrudan etkiler. Dışarıdan silah alımına bağımlı olan bir devlet silah satan devletin siyasal kararlarından etkilenebilir. Buna karşılık ortak üretim, teknoloji transferi ve yerli savunma sanayii kapasitesi geliştiren devletler daha geniş bir stratejik hareket alanına sahip olabilir. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın Türkiye bakımından en önemli uzun vadeli fırsatlarından biri Türkiye'nin savunma sanayii kapasitesini bölgesel ortaklıklar yoluyla genişletebilmesidir. Suudi Arabistan'ın finansal kapasitesi, Pakistan'ın askeri deneyimi ve Türkiye'nin savunma teknolojileri bir araya getirilebilirse üç ülke arasında yeni bir savunma sanayii ekosistemi oluşabilir.

Doğu Akdeniz ve Körfez bağlantısı

Türkiye açısından Mekke Anlaşması'nın bir diğer önemli boyutu Doğu Akdeniz–Körfez bağlantısıdır. Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki stratejik konumu ile Suudi Arabistan'ın Körfez'deki konumu arasında doğrudan bir jeopolitik bağlantı bulunmaktadır. Mısır'ın gelecekte anlaşmaya katılması durumunda bu bağlantı daha da güçlenecektir. Böylece ‘Doğu Akdeniz-Mısır-Kızıldeniz-Suudi Arabistan-Hint Okyanusu-Pakistan’ şeklinde uzanan geniş bir stratejik çizgi ortaya çıkabilir. Bu çizgi Türkiye'ye yalnızca askeri değil, aynı zamanda uluslararası ticaret, enerji ve ulaştırma kolaylıkları açısından da yeni seçenekler sağlayabilir.

Türkiye'nin İran siyasası

Türkiye'nin Mekke Anlaşması içindeki konumu İran siyasası bakımından da önemlidir. Ankara'nın Tahran'la ilişkileri uzun süreli yarışma ve iş birliğinin birlikte bulunduğu karmaşık bir yapı taşımaktadır. Türkiye'nin Mekke Anlaşması'na katılması bu nedenle İran'la doğrudan karşı karşıya gelmek zorunda olduğu anlamına gelmez. Türkiye için daha akılcı strateji’ caydırıcılık-diplomasi-ekonomik ilişki’ üçlüsünü birlikte yürütmek olabilir. Bu yaklaşım Türkiye'nin İran'a karşı askeri kapasitesini artırırken aynı zamanda İran'la iletişim kanallarını açık tutmasına olanak sağlayabilir. Böyle bir siyasa Türkiye'yi İran ile Batı arasındaki gerilimlerde de önemli bir arabulucu veya dengeleyici aktör durumuna getirebilir.

Türkiye'nin İsrail siyasası

Mekke Anlaşması Türkiye'nin İsrail siyasası bakımından da yeni bir boyut yaratmaktadır. Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler son yıllarda ciddi siyasal ve güvenlik sorunları yaşamıştır. Gazze savaşı ve İsrail'in bölgesel askeri etkinlikleri iki ülke arasındaki ilişkileri daha da karmaşık duruma getirmiştir. Mekke Anlaşması Türkiye'nin bölgesel güvenlik kapasitesini artırdığı ölçüde Ankara'nın İsrail karşısındaki stratejik pazarlık kapasitesini de yükseltebilir. Ancak bu durum Türkiye'nin İsrail'le kaçınılmaz bir askeri çatışmaya gireceği anlamına gelmez. Tam tersine, güçlü caydırıcılığın temel işlevlerinden biri çatışmayı önlemektir. Bu nedenle Mekke Anlaşması Türkiye açısından savaş hazırlığı değil, stratejik seçenekleri artırma olarak değerlendirilmelidir.

Türkiye'nin NATO üyeliğiyle çelişki?

Mekke Anlaşması'nın Türkiye bakımından en çok tartışılacak konularından biri Türkiye'nin NATO üyeliğiyle ilişkisidir. İlk bakışta NATO üyesi bir ülkenin NATO dışındaki Müslüman ülkelerle ortak savunma mekanizması kurması çelişkili görünebilir. Ancak uluslararası ilişkiler bakımından bu zorunlu olarak bir çelişki değildir. Türkiye aynı anda NATO üyesi ve bölgesel güvenlik ortağı olabilir. NATO üyeliği Türkiye'nin diğer devletlerle savunma iş birliği yapmasını hukuksal olarak veya siyaseten bütünüyle engellememektedir. Asıl sorun, Mekke Anlaşması'nın NATO'nun yükümlülükleriyle çatışan bir güvenlik mekanizmasına dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Eğer anlaşma NATO'ya seçenek olan bir askeri blok olarak tasarlanmazsa iki yapı arasında tamamlayıcılık ilişkisi kurulabilir.

Türkiye için stratejik fırsat

Bütün bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde Mekke Anlaşması Türkiye'ye önemli bir stratejik fırsat sunmaktadır. Türkiye batı güvenlik sisteminden kopmadan, Orta Doğu'daki etkisini artırarak, Körfez ülkeleriyle güvenlik ilişkilerini güçlendirerek, Pakistan üzerinden Güney Asya'ya ulaşarak, savunma sanayii ihracatını ve ortak üretimi genişleterek ve İran ve İsrail karşısında daha güçlü bir stratejik pazarlık kapasitesi oluşturarak çok katmanlı bir güvenlik siyasası geliştirebilir. Bu model Türkiye'nin klasik "Batı mı, Doğu mu?" ikilemini aşmasına yardımcı olabilir. Türkiye'nin stratejik seçeneği artık Batı veya Doğu değil, ‘Batı-Orta Doğu-Asya’ şeklinde çoklu bağlantılara dayanan bir güvenlik mimarisi olabilir.

Türkiye açısından temel risk

Bununla birlikte bu stratejinin önemli bir riski bulunmaktadır. Türkiye'nin çok sayıda güvenlik ilişkisinin aynı anda yürütülmesi dış siyasanın aşırı yayılma sorunuyla karşılaşmasına neden olabilir. Türkiye'nin NATO yükümlülükleri, Avrupa ilişkileri, Rusya siyasası, İran ilişkileri, Afrika’ya açılımı, İsrail ile gerilimleri ve Orta Doğu'daki yeni güvenlik sorumlulukları aynı anda yönetilmek zorundadır. Dolayısıyla stratejik özerklik yalnızca daha fazla ittifak kurmak anlamına gelmez. Stratejik özerklik aynı zamanda farklı ittifakları birbirleriyle çatıştırmadan yönetebilme kapasitesidir. Türkiye'nin Mekke Anlaşması'ndaki başarısı da büyük ölçüde buna bağlı olacaktır.

Araştırma Sorusu 9'un Yanıtı

Mekke Anlaşması Türkiye açısından bir dış siyasa eksen değişikliğinden çok stratejik hareket alanını genişletme fırsatıdır. Türkiye NATO üyeliğini korurken Orta Doğu ve Güney Asya'da yeni bir güvenlik ağı oluşturabilir, savunma sanayii kapasitesini bölgesel ortaklıklarla genişletebilir ve ‘Doğu Akdeniz–Körfez–Güney Asya’ çizgisinde merkezi bir stratejik konum kazanabilir. Ancak bunun gerçekleşebilmesi Türkiye'nin farklı güvenlik ortaklıklarını birbirleriyle çatıştırmadan yönetebilmesine bağlıdır. Bu nedenle Türkiye açısından Mekke Anlaşması'nın temel stratejik anlamı şu şekilde özetlenebilir: Türkiye için Mekke Anlaşması bir “eksen değişikliği” değil, çok merkezli uluslararası sistem içinde stratejik özerkliği artırma girişimidir.

Mekke Anlaşması'nın Geleceği: Üç Senaryo ve Bölgesel Sonuçlar

Mekke Anlaşması'nın 7 Ağustos 2026 tarihinde imzalanmış olması bölgesel güvenlik mimarisindeki dönüşümün başlangıç noktası olarak değerlendirilebilir. Ancak anlaşmanın tarihsel ve stratejik önemini belirleyecek olan bugün sahip olduğu askeri ve siyasal kapasiteden çok önümüzdeki dönemde nasıl kurumsallaşacağı, hangi ülkelerin bu yapıya katılacağı ve hangi güvenlik sorunlarına ortak yanıt üretebileceğidir. Bu nedenle anlaşmanın geleceğini tek bir doğrusal gelişme üzerinden değerlendirmek yerine birbirinden farklı üç senaryo üzerinden incelemek daha uygun olacaktır.

Senaryo I: Sınırlı üçlü savunma ortaklığı

İlk senaryoda Mekke Anlaşması, ‘Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan’ arasındaki üçlü savunma iş birliği olarak kalır. Bu durumda taraflar ortak tatbikatlar düzenleyebilir, istihbarat paylaşımını geliştirebilir, savunma sanayii iş birliğini artırabilir, askeri personel değişimini genişletebilir ve hava ve deniz güvenliği alanlarında eş güdüm sağlayabilir. Ancak yeni üyelerin katılımı gerçekleşmez ve anlaşma NATO benzeri kalıcı bir kurumsal yapıya dönüşmez. Bu senaryoda Mekke Anlaşması yine de önemsiz değildir. Türkiye'nin NATO üyeliği ve askeri kapasitesi, Suudi Arabistan'ın ekonomik ve jeostratejik ağırlığı ve Pakistan'ın askeri kapasitesi üçlü iş birliğine önemli bir caydırıcılık gücü kazandırmaktadır. Ancak anlaşmanın bölgesel güvenlik mimarisini köklü biçimde değiştirme kapasitesi sınırlı kalacaktır. Bu senaryoda Mekke Anlaşması “bölgesel stratejik ortaklık” niteliğinde kalır.

Senaryo II: Genişleyen bölgesel güvenlik platformu

İkinci senaryo anlaşmanın yeni üyelerin katılımıyla genişlemesidir. Bu senaryoda özellikle Mısır ve Suriye'nin katılımı önemli önem taşımaktadır. Mısır'ın katılması anlaşmayı Arap dünyasının merkezine ve Doğu Akdeniz'e daha güçlü biçimde bağlayacaktır. Suriye'nin katılması ise Türkiye, Levant ve Körfez arasında yeni bir güvenlik bağlantısı oluşturacaktır. Bunlara başka Müslüman devletlerin de katılması durumunda anlaşmanın coğrafi kapsamı daha da genişleyebilir. Bu durumda yapı ‘Türkiye – Suriye – Mısır – Suudi Arabistan – Pakistan’ ekseninde şekillenen çok taraflı bir güvenlik platformuna dönüşebilir. Bu platformun ortaya çıkması Orta Doğu'da güvenlik üretiminin yalnızca ABD, İsrail veya İran gibi mevcut güç merkezleri tarafından belirlenmediği yeni bir dönemin başlangıcı olabilir. Ancak bu senaryoda da anlaşmanın doğrudan NATO benzeri bir ittifaka dönüşmesi zorunlu değildir. Daha olası model ‘ortak savunma kapasitesi- güvenlik eş güdümü-savunma sanayii iş birliği-diplomatik eş güdüm’ bileşiminden oluşan esnek bir bölgesel güvenlik platformudur. Bu nedenle ikinci senaryo mevcut koşullar altında en gerçekçi genişleme senaryosu olarak değerlendirilebilir.

Senaryo III: “Muslim NATO” modeli

Üçüncü senaryo Mekke Anlaşması'nın gerçek anlamda kurumsallaşmasıdır. Bu durumda anlaşma ortak savunma planlaması, ortak komuta sistemi, sürekli askeri eş güdüm, ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı, hava ve füze savunma sistemi, ortak savunma sanayii projeleri, kriz yönetimi mekanizması ve ortak finansman gibi NATO benzeri kurumsal özellikler kazanabilir. Bu aşamada “Muslim NATO” benzetmesi artık yalnızca medya söylemi olmaktan çıkar ve çözümleyici bir karşılık kazanmaya başlar. Ancak bu senaryonun gerçekleşmesinin önünde ciddi engeller bulunmaktadır. Üye devletlerin tehdit algıları aynı değildir. Türkiye'nin güvenlik öncelikleri ile Pakistan'ın Hindistan merkezli güvenlik siyasası veya Suudi Arabistan'ın Körfez merkezli güvenlik gereksinmeleri arasında önemli farklılıklar vardır. Daha da önemlisi İran'la ilişkiler konusunda da üyelerin çıkarları aynı değildir.  Dolayısıyla gerçek bir kolektif savunma örgütü oluşturmak siyasal olarak üçlü savunma iş birliğinden çok daha zor olacaktır.

Üç senaryonun karşılaştırılması

Çizelge 7:

 

Senaryoların Karşılaştırılması

Değişken

Senaryo I

Senaryo II

Senaryo III

Üye sayısı

3

5+

Geniş

Kurumsallaşma

Düşük/orta

Orta

Yüksek

Ortak askeri planlama

Sınırlı

Gelişmiş

Kapsamlı

Savunma sanayii

İkili/üçlü projeler

Bölgesel ağ

Ortak sistem

Mısır

Yok

Olası

Olası

Suriye

Yok

Olası

Olası

İran'la ilişki

Ayrı ulusal siyasalar

Eş güdüm gereksinimi

Ortak siyasa gereği

ABD ile ilişki

Mevcut

Çeşitlendirilmiş

Daha bağımsız

“Muslim NATO”

Söylem

Olası

Kurumsal karşılık

 

Bu tablo, anlaşmanın geleceğinin yalnızca üye sayısıyla değil, kurumsallaşma düzeyiyle belirleneceğini göstermektedir.

En önemli değişken: Mısır

Üç senaryo arasında geçiş açısından Mısır özel bir önem taşımaktadır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın mevcut üçlü yapısı belirli bir askeri kapasite oluşturabilir. Ancak Mısır'ın katılımı anlaşmanın Arap dünyasındaki meşruluğunu ve askeri ağırlığını önemli ölçüde artırabilir. Mısır'ın büyük nüfusu, güçlü silahlı kuvvetleri, Süveyş Kanalı üzerindeki konumu ve Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz bağlantısı nedeniyle sisteme girmesi Mekke Anlaşması'nın jeopolitik ağırlığında bir niteliksel sıçrama yaratabilir. Bu nedenle Mısır, üçlü yapı ile genişleyen bölgesel güvenlik platformu arasındaki önemli eşik olarak görülmelidir.

Suriye'nin farklılaştırıcı etkisi

Suriye'nin katılımı ise Mısır'dan farklı olarak öncelikle coğrafi süreklilik yaratacaktır. Türkiye ile Arap dünyası arasındaki güvenlik bağlantısının Suriye üzerinden güçlenmesi, ‘Doğu Akdeniz–Levant–Körfez’ çizgisinin bütünleşmesine katkı sağlayabilir. Ancak Suriye'nin siyasal ve güvenlik koşulları nedeniyle bu senaryo daha fazla belirsizlik içermektedir. Bu nedenle Suriye'nin katılımı kısa vadede gerçekleşmesi beklenen kesin bir gelişme olarak değil, anlaşmanın orta vadeli dönüşümünü etkileyebilecek stratejik bir seçenek olarak değerlendirilmelidir.

İran'ın tepkisi senaryoları değiştirebilir

Üç senaryonun hangisinin gerçekleşeceği yalnızca anlaşmanın taraflarının kararlarına bağlı değildir. İran'ın vereceği tepki de belirleyici olacaktır. Eğer Tahran anlaşmayı açık biçimde İran karşıtı bir ittifak olarak algılar ve askeri dengeleme yoluna giderse anlaşmanın ikinci veya üçüncü senaryoya doğru gelişmesi hızlanabilir. Çünkü güvenlik yarışması tarafların daha fazla kurumsallaşmasına yol açabilir. Buna karşılık Türkiye ve Suudi Arabistan İran'la diplomatik kanalları açık tutar ve Mekke Anlaşması'nın İran karşıtı olmadığını ortaya koyabilirse yapı daha kapsayıcı bir bölgesel güvenlik platformuna dönüşebilir. Dolayısıyla İran'ın davranışı paradoksal biçimde anlaşmanın geleceğini iki farklı yönde etkileyebilir: çatışmacı İran siyasası-daha güçlü dengeleme, diyalog ve normalleşme-daha kapsayıcı bölgesel güvenlik.

ABD'nin tepkisi

ABD'nin yaklaşımı da önemlidir. Washington anlaşmayı bölgesel müttefiklerinin savunma yükünü paylaşması olarak görürse Mekke Anlaşması ABD güvenlik sistemiyle çatışmadan gelişebilir. Ancak anlaşmanın giderek ABD'nin bölgedeki askeri ve siyasal rolünü azaltmaya yönelik bağımsız bir güvenlik mimarisine dönüşmesi durumunda Washington'ın yaklaşımı değişebilir. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın geleceğinde önemli soru: “ABD'nin yerini almak mı, ABD'ye farklı bir seçenek oluşturmak mı, yoksa ABD ile birlikte fakat daha bağımsız hareket etmek mi?” olacaktır. Mevcut koşullar altında üçüncü seçenek daha gerçekçi görünmektedir.

İsrail etmeni

İsrail de anlaşmanın geleceğini etkileyebilecek başlıca aktörlerden biridir. Mekke Anlaşması genişledikçe İsrail açısından ortaya çıkacak yeni güvenlik ortamı Tel Aviv'in Doğu Akdeniz'deki Yunanistan ve GKRY ile ilişkilerini daha fazla önemsemesine neden olabilir. Böylece iki güvenlik ağı arasında Mekke ekseni ve Doğu Akdeniz ekseni şeklinde daha belirgin bir güç dengesi oluşabilir. Ancak bunun kaçınılmaz biçimde askeri bloklaşmaya dönüşeceğini söylemek için henüz erken olacaktır. Asıl belirleyici unsur tarafların caydırıcılığı çatışmayı önlemek için mi, yoksa askeri yarışmayı artırmak için mi kullanacağıdır.

En olası gelişme: Esnek çok merkezlilik

Üç senaryo birlikte değerlendirildiğinde kısa ve orta vadede en olası modelin tam anlamıyla “Muslim NATO” değil, esnek ve çok merkezli bir bölgesel güvenlik platformu olduğu söylenebilir. Bu modelde Mekke Anlaşması NATO'nun seçeneği olmayacak, ABD'yi bölgeden çıkarmaya çalışmayacak, İran'la kaçınılmaz bir savaş hedeflemeyecek, İsrail'e karşı açık bir saldırı ittifakına dönüşmeyecek ancak aynı zamanda bölgesel askeri kapasiteyi artıracak, savunma sanayii iş birliğini geliştirecek, üye devletlerin stratejik özerkliğini güçlendirecek, ABD'ye olan güvenlik bağımlılığını azaltacak ve bölgesel güç dengesinde yeni bir merkez oluşturacaktır. Bu nedenle anlaşmanın geleceğini açıklamak için en uygun kavram “çok merkezli stratejik özerklik” olabilir.

Sonuç: Bir anlaşmadan daha fazlası

Mekke Anlaşması'nın tarihsel önemi bugün itibarıyla kesinleşmiş değildir. Henüz yeni kurulmuş olması nedeniyle anlaşmanın gerçek kapasitesi ve kurumsal dayanıklılığı zaman içinde ortaya çıkacaktır. Ancak mevcut veriler anlaşmanın üç önemli dönüşümün kesişme noktasında bulunduğunu göstermektedir: Birincisi, ABD merkezli güvenlik düzeninin göreli olarak çeşitlenmesidir. İkincisi Orta Doğu'da İsrail ve İran'ın yanında yeni bir bölgesel güç merkezinin ortaya çıkma olasılığıdır. Üçüncüsü Müslüman devletler arasında ortak savunma kapasitesinin kurumsallaşma olasılığıdır. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nı yalnızca 7 Ağustos 2026 tarihinde imzalanmış bir savunma anlaşması olarak değerlendirmek yetersizdir. Anlaşma, henüz başlangıç aşamasında bulunan bir bölgesel güvenlik yeniden yapılanmasının çekirdeği olabilir. Ancak bunun gerçekleşebilmesi üç koşula bağlıdır: Kurumsallaşma, yeni üyelerin katılımı ve İran, ABD ve İsrail başta olmak üzere dış aktörlerle dengeli ilişkiler kurulması. Bu üç koşul gerçekleştiği takdirde Mekke Anlaşması Orta Doğu'daki güç dengesinde kalıcı bir değişimin başlangıcı olabilir. Aksi durumda anlaşma önemli fakat sınırlı bir üçlü savunma iş birliği olarak kalacaktır.

Araştırma Sorusu 10'un Yanıtı

Mekke Anlaşması'nın geleceği henüz belirlenmiş değildir ancak anlaşmanın üçlü savunma iş birliğinden genişleyen bir bölgesel güvenlik platformuna dönüşme olanağı ve olasılığı bulunmaktadır. Bu olasılığın gerçekleşmesindeki en önemli değişkenler Mısır ve Suriye'nin olası katılımı, kurumsallaşma düzeyi, İran'ın tepkisi ve ABD'nin yaklaşımıdır. Bu nedenle anlaşmanın geleceğine ilişkin en dengeli değerlendirme şudur: Mekke Anlaşması bugün “Muslim NATO” değildir ancak uygun siyasal ve kurumsal koşullar oluştuğu takdirde böyle bir bölgesel güvenlik yapılanmasının çekirdeğine dönüşebilir. Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nın asıl önemi bugün oluşturduğu askeri kapasiteden çok Orta Doğu'da güvenliğin kim tarafından, hangi ittifaklarla ve hangi güç dengesi içerisinde üretileceğine ilişkin yeni bir seçenek ortaya koymuş olmasıdır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Genel Değerlendirme

Mekke Anlaşması ilk bakışta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanmış bir savunma iş birliği anlaşması olarak görünmektedir. Ancak bu çalışma boyunca yapılan çözümleme anlaşmanın bu dar çerçeve içerisinde değerlendirilmesinin yetersiz olduğunu göstermektedir. Anlaşma Orta Doğu'nun değişen güç dengesi, ABD'nin bölgesel rolünün yeniden tanımlanması, İran'ın güvenlik algısı, İsrail–Yunanistan–GKRY çizgisinin gelişmesi, Türkiye'nin stratejik özerklik arayışı, Körfez ülkelerinin güvenlik siyasalarını çeşitlendirmesi, Pakistan'ın Güney Asya'daki stratejik konumu ve Müslüman ülkeler arasında yeni bir güvenlik iş birliği arayışının kesişme noktasında ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nı yalnızca bir askeri anlaşma olarak değil, Orta Doğu'da güvenlik üretiminin yeniden yapılanmasının bir göstergesi olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Anlaşmanın üç temel özelliği

Çalışmanın bulguları Mekke Anlaşması'nın üç temel özelliğini ortaya koymaktadır. Birincisi, anlaşma çok merkezli bir güvenlik arayışının ürünüdür. Orta Doğu'daki devletler artık güvenliklerini yalnızca ABD'nin askeri kapasitesine veya tek bir büyük gücün korumasına bağlamak istememektedir. Suudi Arabistan'ın İran'la diplomatik normalleşme yürütürken aynı zamanda Türkiye ve Pakistan'la savunma ilişkisini güçlendirmesi bu değişimin önemli göstergesidir. Bu durum, bölge ülkelerinin tek bir ittifaka bağlanmak yerine birden fazla güvenlik seçeneği oluşturma eğilimini göstermektedir. İkincisi, anlaşma yeni bir bölgesel güç merkezinin çekirdeğini oluşturma olanağına sahiptir. Türkiye'nin askeri ve teknolojik kapasitesi, Suudi Arabistan'ın ekonomik ve jeostratejik ağırlığı ve Pakistan'ın askeri kapasitesi aynı güvenlik çerçevesinde birleşmektedir. Bu üç ülkenin toplam kapasitesi anlaşmanın yalnızca simgesel bir dayanışma girişimi olmadığını göstermektedir. Üçüncüsü, anlaşmanın simgesel boyutu maddi boyutu kadar önemlidir. Anlaşmanın Mekke'de imzalanması ve tarafların aynı gün ortak Cuma namazında bir araya gelmesi anlaşmayı sıradan bir savunma iş birliğinin ötesine taşımaktadır. Bu simgesel boyut üç ülkenin Sünni çoğunluklu yapısıyla birleştiğinde anlaşmanın Müslüman dünyasında daha geniş bir anlam kazanmasına yol açmaktadır. Ancak bu durum anlaşmanın yalnızca mezhep temelinde ortaya çıktığı anlamına gelmemektedir.

Sünni karakter ile stratejik akılcılık arasındaki ilişki

Çalışmanın önemli bulgularından biri Mekke Anlaşması'nın Sünni kimliği ile jeopolitik akılcılığı aynı anda taşımasıdır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın Sünni çoğunluklu ülkeler olması anlaşmanın simgesel bütünlüğünü güçlendirmektedir. Bununla birlikte üç ülkenin güvenlik çıkarları birbirinden farklıdır. Türkiye'nin temel güvenlik alanları Avrupa, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu'yu kapsamaktadır. Suudi Arabistan'ın temel güvenlik sorunları Körfez, Kızıldeniz, enerji güvenliği ve İran'la ilişkiler çevresinde şekillenmektedir. Pakistan'ın güvenlik siyasası ise büyük ölçüde Hindistan, Güney Asya ve Hint Okyanusu çevresinde şekillenmektedir. Dolayısıyla anlaşmayı yalnızca bir Sünni ittifakı olarak tanımlamak çözümleyici açıdan yetersizdir. Daha doğru yaklaşım, ortak dinsel kimliğin stratejik iş birliğini kolaylaştıran simgesel bir unsur, jeopolitik ve güvenlik çıkarlarının ise anlaşmanın maddi temelini oluşturduğunu kabul etmektir.

İran etmeni

İran anlaşmanın tarafı olmamasına karşın anlaşmanın stratejik anlamını belirleyen en önemli aktörlerden biridir. Türkiye'nin batısında, Pakistan'ın doğusunda ve Suudi Arabistan'ın güneyinde ortaya çıkan bu yeni güvenlik ilişkisi İran'ın çevresindeki stratejik hesapları değiştirme gücüne sahiptir. Ancak anlaşmanın doğrudan İran karşıtı bir ittifak olduğunu söylemek için henüz yeterli kanıt bulunmamaktadır. Burada güvenlik ikilemi kavramı daha açıklayıcıdır. Üç ülke kendi güvenliklerini artırmak amacıyla ortak savunma kapasitesi oluştururken İran bunu kendi güvenliğini etkileyen yeni bir bölgesel kapasite olarak değerlendirebilir. İran'ın buna vereceği yanıt anlaşmanın gelecekteki yönünü önemli ölçüde belirleyebilir. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın uzun vadeli başarısı yalnızca üç kurucu ülkenin ilişkilerine değil, İran'la kurulacak yeni güvenlik ve diplomasi dengesine de bağlıdır.

İsrail–Yunanistan–GKRY çizgisi ve karşı dengeleme

Mekke Anlaşması'nın bir diğer stratejik boyutu Doğu Akdeniz'de İsrail, Yunanistan ve GKRY arasında gelişen güvenlik ilişkileriyle birlikte değerlendirilmesidir. Bu iki yapılanmayı doğrudan birbirinin karşıtı olarak tanımlamak bugün için aşırı bir yorum olacaktır. Ancak her iki yapı da bölgesel aktörlerin güvenliklerini daha geniş ve çok taraflı ortaklıklar aracılığıyla artırma eğilimini göstermektedir. Bu açıdan Mekke Anlaşması, Doğu Akdeniz'deki mevcut güvenlik ilişkilerine karşı yeni bir bölgesel denge unsuru oluşturma olasılığına sahiptir. Böyle bir gelişme, Orta Doğu'daki güç dengesini iki kutuplu değil, çok merkezli bir yapıya dönüştürebilir.

ABD etmeni: kopuş değil çeşitlenme

Çalışmanın bir başka önemli sonucu Mekke Anlaşması'nın ABD karşıtı bir ittifak olarak değerlendirilmemesi gerektiğidir. Bölge ülkelerinde ABD'nin güvenlik siyasalarına ilişkin bazı duraksamaların ve seçenek arayışların arttığı görülmektedir. Ancak bu durum, ABD'nin Orta Doğu'daki etkisinin sona erdiği anlamına gelmemektedir. Daha doğru kavram güvenlik çeşitlendirmesidir. Suudi Arabistan'ın ABD ile ilişkilerini sürdürürken Türkiye ve Pakistan'la da savunma iş birliği geliştirmesi, bölgesel devletlerin artık tek bir güvenlik sağlayıcısına bağımlı kalmak istemediğini göstermektedir. Bu açıdan Mekke Anlaşması ABD'nin yerine geçme girişimi değil, ABD'ye olan güvenlik bağımlılığını azaltma girişimi olarak değerlendirilmelidir.

Türkiye'nin özel konumu

Anlaşmanın Türkiye bakımından önemi daha da geniştir. Türkiye, NATO üyesi olmasına karşın Orta Doğu, Kafkasya, Karadeniz ve Güney Asya'ya uzanan çok yönlü güvenlik ilişkileri geliştirebilen tek kurucu ülkedir. Bu nedenle Türkiye, Mekke Anlaşması içerisinde yalnızca bir üye değil, farklı güvenlik sistemlerini birbirine bağlayabilecek stratejik düğüm noktası konumundadır. Türkiye'nin savunma sanayii kapasitesi de bu konumu güçlendirmektedir. Türkiye'nin askeri teknolojilerinin Suudi Arabistan ve Pakistan'ın finansal ve askeri kapasitesiyle birleşmesi anlaşmanın zaman içinde yalnızca askeri değil, teknolojik ve ekonomik bir ortaklığa dönüşmesine yol açabilir. Bu nedenle Mekke Anlaşması Türkiye açısından bir eksen değişikliği değil, stratejik özerkliğin genişletilmesi olarak görülmelidir.

Mısır ve Suriye: Önemli genişleme olasılığı

Mekke Anlaşması'nın geleceğini belirleyecek en önemli değişkenlerden biri Mısır ve Suriye'nin olası katılımıdır. Mısır'ın katılımı anlaşmaya büyük bir Arap askeri gücü, Süveyş Kanalı, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz bağlantısı kazandıracaktır. Suriye'nin katılımı ise Türkiye ile Arap dünyası arasında yeni bir kara ve güvenlik bağlantısı oluşturacaktır. Bu nedenle ‘Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan’ üçlüsü ile ‘Türkiye-Suriye-Mısır-Suudi Arabistan-Pakistan’ gibi daha geniş bir yapı arasında yalnızca niceliksel değil, niteliksel bir fark bulunmaktadır. Ancak Mısır ve Suriye'nin katılımı henüz gerçekleşmiş bir gelişme değildir. Bu nedenle çalışmada bu olasılık gerçekleşmiş bir sonuç olarak değil, Mekke Anlaşması'nın gelecekteki gelişimini belirleyebilecek bir senaryo değişkeni olarak değerlendirilmelidir.

“Muslim NATO” tartışması

Mekke Anlaşması'nın uluslararası basında “Muslim NATO” olarak tanımlanması anlaşmanın gizil gücünü ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir. Ancak mevcut durumda bu tanımlama hukuksal veya kurumsal bir gerçeklik değildir. Mekke Anlaşması'nın NATO benzeri bir örgüte dönüşebilmesi için ortak komuta, sürekli askeri eş güdüm, ortak savunma planlaması, istihbarat paylaşımı, ortak tatbikatlar ve kalıcı kurumsal mekanizmalar oluşturulması gerekir. Bu nedenle bugünkü aşamada en doğru ifade Mekke Anlaşması “Muslim NATO” değildir ancak gelecekte böyle bir yapının çekirdeğine dönüşme olanağı taşıyan bölgesel bir güvenlik platformu olduğudur. Bu ayrım, çalışmanın görgül bulgular ile geleceğe ilişkin öngörüleri birbirinden ayırması bakımından önemlidir.

Sonuç

Bu çalışmanın temel araştırma sorusu Mekke Anlaşması'nın Orta Doğu'daki güç dengesi ve bölgesel güvenlik mimarisi bakımından nasıl değerlendirilmesi gerektiğidir. Çözümleme sonucunda ortaya çıkan temel bulgu Mekke Anlaşması'nın yalnızca Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki savunma iş birliğinden ibaret olmadığıdır. Anlaşma, Orta Doğu'da güvenlik üretim biçiminin değişmekte olduğuna ilişkin önemli bir işaret niteliğindedir. Bu değişimin temel özelliği tek merkezli güvenlik düzeninden çok merkezli güvenlik düzenine geçiş eğilimidir. ABD'nin bölgedeki rolü devam etmektedir. İran önemli bir bölgesel güç olmaya devam etmektedir. İsrail askeri ve teknolojik üstünlüğünü korumaktadır. Ancak bunların yanında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın oluşturduğu yeni güvenlik bağlantısı bölgesel güç denklemine yeni bir değişken eklemiştir. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın stratejik önemi mevcut güçlerden birinin yerini alması değil, güç dengesi denklemine yeni bir merkez ekleme olasılığıdır. Çalışmanın ikinci temel sonucu, anlaşmanın ABD karşıtı değil, güvenlik bağımlılığını azaltıcı bir karakter taşıdığıdır. Bölge ülkelerinin Washington'a ilişkin duraksamaları onları ABD'den tümüyle kopmaya değil, farklı güvenlik ortaklıkları geliştirmeye yöneltmektedir. Mekke Anlaşması bu eğilimin önemli bir örneğidir. Üçüncü sonuç, anlaşmanın İran karşıtı olarak tanımlanmasının erken olduğudur. İran anlaşmanın doğrudan hedefi değildir. Ancak anlaşmanın oluşturduğu yeni güvenlik kapasitesi Tahran'ın stratejik hesaplarını değiştirebilir. Dolayısıyla İran etmeni anlaşmanın geleceğinde belirleyici bir değişken olmaya devam edecektir. Dördüncü sonuç, Mekke Anlaşması'nın Sünni kimlik ile jeopolitik çıkarların kesiştiği bir yapı olduğudur. Mekke'de imzalanması ve ortak Cuma namazı, anlaşmaya güçlü bir İslami simgecilik kazandırmaktadır. Bununla birlikte anlaşmanın maddi temelini mezhep dayanışmasından çok ortak ve farklılaşan güvenlik çıkarları oluşturmaktadır. Beşinci sonuç, Mısır ve Suriye'nin gelecekteki konumunun anlaşmanın kaderi bakımından önemli olmasıdır. Bu ülkelerin katılımı gerçekleşirse Mekke Anlaşması'nın üçlü bir savunma ortaklığından daha geniş bir bölgesel güvenlik platformuna dönüşmesi olanaklı olacaktır. Altıncı ve belki de en önemli sonuç ise “Muslim NATO” söyleminin bugün için bir gerçeklik değil, bir olasılık olduğudur. Anlaşmanın gerçekten böyle bir yapıya dönüşebilmesi kurumsallaşmaya, yeni üyelerin katılımına ve ortak güvenlik mekanizmalarının oluşturulmasına bağlıdır. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın geleceği üç temel olasılık üzerinden düşünülebilir: Sınırlı üçlü savunma ortaklığı, genişleyen bölgesel güvenlik platformu ve kurumsallaşmış bir “Muslim NATO”. Mevcut koşullar içerisinde ikinci senaryo, yani esnek ve çok merkezli bölgesel güvenlik platformu, en gerçekçi gelişme olarak görünmektedir. Sonuç olarak Mekke Anlaşması, bugün itibarıyla Orta Doğu'daki güç dengesini değiştirmiş tamamlanmış bir güvenlik ittifakı değildir. Ancak böyle bir değişimin kurumsal başlangıç noktası olabilecek nitelikte önemli bir gelişmedir. Bu nedenle anlaşmanın tarihsel önemi 7 Ağustos 2026'da hangi devletlerin hangi belgeyi imzaladığıyla sınırlı değildir. Asıl önem taşıyan soru şudur: Orta Doğu'nun geleceğinde güvenliği kim üretecek, hangi devletler birlikte hareket edecek ve bölgesel güç dengesi hangi merkezler etrafında şekillenecektir? Mekke Anlaşması bu soruya henüz kesin bir yanıt vermemektedir. Fakat ilk kez güçlü biçimde yeni bir seçenek ortaya koymaktadır: Müslüman bölge devletlerinin büyük güçlerin güvenlik şemsiyelerine tümüyle bağımlı olmadan kendi askeri, ekonomik, teknolojik ve diplomatik kapasitelerini birleştirerek çok merkezli bir bölgesel güvenlik mimarisi oluşturabilmeleri. Bu nedenle Mekke Anlaşması yalnızca bir savunma anlaşması değil, Orta Doğu'da stratejik özerklik arayışının, güvenlik çeşitlendirmesinin ve çok merkezli bölgesel düzenin ortaya çıkışını gösteren önemli bir jeopolitik eşik olarak değerlendirilmelidir.

 


 

KAYNAKÇA

 

Associated Press. (2026, August 7). Saudi Arabia, Turkey and Pakistan have signed a key defense agreement. Associated Press.

Associated Press. (2026, August 8). Turkey, Pakistan and Saudi Arabia sign a mutual defense deal, and other Middle East news. Associated Press.

Republic of Türkiye Ministry of Foreign Affairs. (2026, June 21). Joint statement of the R4: Fourth Consultative Meeting of the Foreign Ministers of the Republic of Türkiye, the Arab Republic of Egypt, the Islamic Republic of Pakistan, and the Kingdom of Saudi Arabia. Ministry of Foreign Affairs.

Republic of Türkiye Ministry of Foreign Affairs. (2026, July 23). Joint statement by the Foreign Ministers of Türkiye, Egypt, Indonesia, Jordan, Pakistan, Qatar, Saudi Arabia, and the United Arab Emirates. Ministry of Foreign Affairs.

Republic of Türkiye Ministry of Foreign Affairs. (2026, June 2). Joint statement by the Foreign Ministers of Türkiye, Egypt, Indonesia, Jordan, Pakistan, Qatar, Saudi Arabia and the United Arab Emirates. Ministry of Foreign Affairs.

Republic of Türkiye Ministry of Foreign Affairs. (2026, March 30). Joint statement by the Foreign Ministers of Türkiye, Egypt, Indonesia, Jordan, Pakistan, Qatar, Saudi Arabia and the United Arab Emirates. Ministry of Foreign Affairs.

Republic of Türkiye Directorate of Communications. (2026, July 8). Joint statement regarding security and defence partnership between the Republic of Türkiye and the United Kingdom of Great Britain and Northern Ireland. Directorate of Communications.

Saudi Press Agency. (2026, June 15). Prime Minister of Pakistan announces US-Iran peace agreement. Saudi Press Agency.

The Times of India. (2026, August 8). Islamic NATO taking shape? What the Saudi-Pakistan-Turkey Mecca pact means for Iran & Israel. The Times of India.

Wall Street Journal. (2026, August 8). Iran sees an opening to kick the U.S. out of the Gulf. The Wall Street Journal.