Suriye’de Silahlı Özerkliğin Sonu:
SDG, Şam ve Türkiye Arasında Zorunlu Bütünleşme
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Öz
Bu makale,
Suriye’nin kuzeyinde Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) denetim altında
tuttuğu alanlarda yaşanan askeri ve siyasal gelişmeleri devlet egemenliği,
bütünleşme ve özerklik tartışmaları çerçevesinde ele almaktadır. Çalışma,
SDG’nin uzun süredir sürdürdüğü silahlı ve alan-temelli özerklik modelinin, alandaki
güç dengeleri, Türkiye-Şam arasındaki örtük çıkar örtüşmesi ve ABD’nin değişen
rolü nedeniyle sürdürülemez duruma geldiğini ileri sürmektedir. Halep, Münbiç
ve Fırat’ın batısında yaşanan çözülmelerin, SDG’nin pazarlık gücünü daralttığı,
Ayn el Arap’a sıkışma olasılığının ise örgütü stratejik bir karar eşiğine
zorladığı savunulmaktadır. Makale ayrıca, alan temelli özerklik ile yerel
yönetsel özerklik arasındaki farkı anayasal devlet düzeni bağlamında
irdeleyerek, Suriye için federatif ya da konfederal modellerin neden gerçekçi
olmadığına odaklanmaktadır. Sonuç olarak çalışma, silahlı özerklik döneminin
kapanmakta olduğunu ve SDG açısından bütünleşme karşılığında sınırlı yönetsel
kazanımların tek olası seçenek olarak belirdiğini ortaya koymaktadır.
Anahtar
Kelimeler: Suriye,
SDG, silahlı özerklik, bütünleşme, yerel yönetsel özerklik, egemenlik, Türkiye-Suriye
ilişkileri
Abstract
This article examines the recent military and
political developments in northern Syria within the framework of state
sovereignty, integration, and autonomy debates, focusing on the position of the
Syrian Democratic Forces (SDF). It argues that the SDF’s long-standing model of
armed, area-based autonomy has become increasingly unsustainable due to
shifting power balances on the ground, the emerging convergence of interests
between Ankara and Damascus, and the evolving role of the United States. The
study highlights how the erosion of SDF control in Aleppo, Manbij, and west of
the Euphrates has significantly reduced its bargaining power, while the
prospect of being confined to Ayn al-Arab (Kobani) has forced the organization
into a strategic decision point. By distinguishing between territorial autonomy
and administrative local autonomy, the article assesses the constitutional
implications of different governance models and explains why federal or
confederal arrangements are unlikely in the Syrian context. The article
concludes that the era of armed autonomy is drawing to a close and that
integration into the Syrian state, in exchange for limited and non-territorial
administrative gains, represents the most plausible remaining pathway for the
SDF.
Key Words: Syria,
Syrian Democratic Forces (SDF), armed autonomy, integration, local
administrative autonomy, sovereignty, Turkey–Syria relations
GİRİŞ
Suriye’nin kuzeyinde uzun süredir “donmuş bir denge”
görüntüsü veren alan, son günlerde yaşanan gelişmelerle birlikte hızla
çözülmeye başlamıştır. Halep’te Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile hükümet
birlikleri arasında yaşanan çatışmalar, Ankara’nın Şam’la artan diplomatik
temasları ve Türkiye’nin SDG’nin Suriye Silahlı Kuvvetleri’yle bütünleşme
yönünde somut adım atmadığına ilişkin açık uyarıları, sürecin artık görüşme
sınırlarını aştığını göstermektedir. Bu tablo, SDG’nin zaman kazanmaya dayalı
stratejisinin sürdürülemez duruma geldiğini ve “silahlı özerklik” modelinin hem
alanda hem de diplomatik düzlemde eş zamanlı olarak baskı altına alındığını
ortaya koymaktadır. SDG’nin kontrol ettiği alanlar üzerinde geliştirdiği
silahlı özerklik modeli, merkezi devlet egemenliğiyle yapısal bir gerilim
üretmektedir (Phillips, 2016; van Wilgenburg ve Fumerton, 2019). Bugün gelinen
noktada sorun, bütünleşmenin olanaklı olup olmayacağından çok, bu sürecin
gönüllü mü yoksa zorunlu koşullar altında mı gerçekleşeceği sorusuna
indirgenmiştir. Bu
çalışma, olay-temelli alan çözümlemesi, söylem çözümlemesi ve coğrafi–stratejik
değerlendirme yöntemlerini birleştirerek Suriye’nin kuzeyinde ortaya çıkan
zorunlu bütünleşme dinamiğini incelemektedir. Bu makale, Suriye’nin kuzeyinde silahlı ve
alan-temelli özerklik modelinin askeri, diplomatik ve anayasal nedenlerle
kapanmakta olduğunu ve SDG’nin bütünleşme dışında stratejik bir seçeneğinin
kalmadığını ileri sürmektedir. Alan temelli özerklik modellerinin, özellikle tekil
devlet geleneğine sahip ülkelerde federasyon veya ayrışma dinamiklerini
tetiklediği yazında sıklıkla vurgulanmaktadır (Burgess, 2006; Weller ve Wolff,
2005).
Makalenin ana amacı
Bu çalışma, normatif tartışmalardan çok, alandaki askeri
gelişmeler ile aktörlerin davranış kalıpları arasındaki ilişkiyi çözümleyerek
Suriye’nin kuzeyinde ortaya çıkan zorunlu bütünleşme dinamiğini anlamayı
amaçlamaktadır. Bu makalenin temel amacı Suriye’nin kuzeyinde SDG’nin
sürdürmeye çalıştığı silahlı ve alan-temelli özerklik modelinin neden
sürdürülemez duruma geldiğini ve Türkiye, Şam ve alandaki askeri gelişmeler
ışığında “bütünleşme”nin nasıl zorunluluk durumuna dönüştüğünü ortaya koymaktır.
Bu makale, Suriye’nin kuzeyinde
silahlı özerklikten bütünleşmeye geçişin neden bir tercih olmaktan çıkıp
zorunluluk olduğunu alandaki gelişmeler üzerinden çözümlemeyi amaçlamaktadır.
Makalenin temel hedefleri
Makalenin ulaşmak istediği somut hedefler aşağıda
sıralanmıştır:
Kavramsal hedef:
“Entegrasyon”, “bütünleşme”, “özerklik”, “federalizm” gibi
kavramların bilinçli biçimde ayrıştırılmasını sağlamak.
SDG’nin söylemi ile alandaki
gerçeklik arasındaki farkı netleştirmek.
Stratejik hedef:
Halep, Münbiç, Teşrin Barajı ve Ayn
el Arap çizgisinin neden kritik eşikler olduğunu açıklamak.
Aktör davranışı hedefi:
SDG’nin “zaman kazanma” stratejisinin
sınırlarını göstermek.
Türkiye’nin neden askeri seçeneği son
kart olarak elinde tuttuğunu açıklamak.
Şam’ın neden “kısmi uzlaşma” değil,
tam bütünleşme talep ettiğini ortaya koymak.
Yanlış beklentileri düzeltme hedefi:
“Rojava’nın kalıcı bir siyasal
statüye dönüşebileceği” varsayımını sorgulamak.
Alan-temelli özerkliğin neden
anayasal ve bölgesel olarak kabul görmeyeceğini göstermek.
Zamanlama hedefi:
Mevcut gelişmelerin neden bir “ara
dönem” değil, karar eşiği olduğunu vurgulamak.
Önümüzdeki sürecin neden yumuşak
geçişten çok, zorunlu yeniden düzenleme gizil gücü taşıdığını ortaya koymak.
Araştırma Soruları
Ana
Araştırma Sorusu
Suriye’nin
kuzeyinde SDG’nin sürdürmeye çalıştığı silahlı ve alan-temelli özerklik modeli,
mevcut askeri ve diplomatik dengeler içinde neden sürdürülemez duruma gelmiştir
ve bu durum SDG’yi Şam’la “bütünleşmeye” nasıl zorlamaktadır?
Alt
Araştırma Soruları
Kavramsal
düzey
“Entegrasyon” ile “bütünleşme” arasındaki fark
neden SDG-Şam-Türkiye denkleminde kritik bir ayrım durumuna gelmiştir?
Alan-temelli özerklik ile yönetsel yetki
paylaşımı neden aynı şey değildir ve bu ayrım neden özellikle Suriye bağlamında
yaşamsal önemdedir?
Stratejik–coğrafi
düzey
Halep’te SDG ile hükümet güçleri arasında
yaşanan çatışmalar neden taktik bir olaydan çok stratejik bir kırılma işareti
olarak okunmalıdır?
Münbiç ve Teşrin Barajı neden SDG’nin askeri
varlığından çok, siyasal hedefleri açısından belirleyici eşiklerdir?
Aktör
davranışı düzeyi
SDG’nin zaman kazanmaya dayalı stratejisi
hangi noktada karşı aktörler açısından kabul edilemez olmuştur?
Türkiye neden “entegrasyon” söyleminden “bütünleşme”
vurgusuna geçmiştir ve bu dil değişimi hangi siyasal eşiklere işaret
etmektedir?
Şam neden kısmi uzlaşma modellerini değil, tam
askeri bütünleşmeyi tercih etmektedir?
Askeri–siyasal
etkileşim düzeyi
SDG ile Suriye ordusu arasındaki çatışmaların
yayılması hangi koşullarda olanaklı olur?
Münbiç-Teşrin çizgisinde Suriye’nin tam
denetim sağlaması neden Türkiye’nin askeri desteği olmadan olanaklı değildir?
Bu tür bir senaryoda Türkiye’nin rolü neden
doğrudan değil, belirleyici ama dolaylı olur?
Sonuç
ve gelecek projeksiyonu
SDG’nin Halep ve Fırat’ın batısından
çıkarılması, örgütün pazarlık gücünü nasıl dönüştürür?
Ayn el Arap’a sıkışma olasılığı SDG için bir
“son kale” mi, yoksa geçici bir pazarlık alanı mı yaratır?
Bu sürecin sonunda Suriye’nin kuzeyinde nasıl
bir güvenlik ve egemenlik düzeni ortaya çıkabilir?
YÖNTEM
Bu
çalışma, Suriye’nin kuzeyinde yaşanan güncel gelişmeleri nitel çözümleme
yöntemiyle ele almakta ve askeri alan verileri, diplomatik açıklamalar ve aktör
davranışları arasındaki ilişkiyi bütüncül bir çerçevede incelemektedir.
Araştırma, normatif bir değerlendirme ya da siyasa önerisi üretmeyi değil,
mevcut güç dengeleri içinde ortaya çıkan zorunlu bütünleşme dinamiğini
çözümlemeyi amaçlamaktadır.
Çalışmada
öncelikle, Halep, Münbiç, Teşrin Barajı ve Ayn el Arap çizgisinde yaşanan askeri
hareketlilik ve çatışmalar olay-temelli çözümleme yoluyla değerlendirilmiştir.
Bu kapsamda, alandaki çatışmalar tekil olaylar olarak değil, aktörlerin
stratejik yönelimlerini ve karar eşiklerini yansıtan göstergeler olarak ele
alınmıştır. Özellikle SDG ile Suriye hükümet güçleri arasında yaşanan doğrudan ilişkiler,
tarafların “zaman kazanma”, “bütünleşmeden kaçınma” ya da “zorlayıcı
entegrasyon” stratejilerinin somut yansımaları olarak okunmuştur.
İkinci
aşamada, Türkiye ve Suriye yetkililerinin açıklamaları ile diplomatik ilişkilere
ilişkin kamuya açık bilgiler söylem çözümlemesi yöntemiyle incelenmiştir.
“Entegrasyon” ve “bütünleşme” gibi kavramların kullanım biçimleri, tarafların
niyetlerinden çok beklentilerini ve kırmızı çizgilerini ortaya koyan
göstergeler olarak değerlendirilmiştir. Bu yaklaşım, söylem ile alan gerçekliği
arasındaki uyumsuzlukları görünür kılmayı amaçlamaktadır.
Çalışma
ayrıca, SDG’nin denetlediği alanların demografik yapısı ile örgütün siyasal ve askeri
savları arasındaki ilişkiyi coğrafi–stratejik çözümleme yoluyla ele almaktadır.
Alan sürekliliği, nüfus-toprak dengesi ve kritik altyapı unsurları (özellikle
Münbiç ve Teşrin Barajı) üzerinden yapılan bu çözümleme, silahlı ve
alan-temelli özerklik modelinin neden sürdürülemez duruma geldiğini açıklamayı
hedeflemektedir.
Son
olarak, araştırma süreci senaryo temelli değerlendirme ile tamamlanmaktadır. Bu
çerçevede, SDG-Şam çatışmalarının genişlemesi, Türkiye’nin dolaylı askeri rolü
ve SDG’nin Ayn el Arap’a sıkışması gibi olası gelişmeler, mevcut veriler
ışığında karşılaştırmalı biçimde çözümlenmiştir. Bu senaryolar, öngörü
üretmekten çok, karar alıcıların önündeki seçeneklerin sınırlarını göstermeyi
amaçlamaktadır.
ÇÖZÜMLEME
“Entegrasyon”
ile “Bütünleşme” Arasındaki Fark Neden SDG-Şam-Türkiye Denkleminde Kritik Bir
Ayrım Durumuna Gelmiştir?
“Entegrasyon”
ve “bütünleşme” kavramları, yüzeyde birbirine yakın görünse de Suriye’nin
kuzeyindeki güç mücadelesi bağlamında iki farklı siyasal ve askeri düzeni ifade
etmektedir. Bu ayrımın kritik duruma gelmesinin nedeni, tarafların yalnızca
yöntem değil, sonuç konusunda da ayrışmış olmalarıdır. SDG açısından
“entegrasyon”, kendi askeri yapısını ve alan denetimini bütünüyle ortadan
kaldırmadan, Suriye devlet yapısına kısmi ve koşullu biçimde eklemlenme
beklentisini ifade etmektedir. Bu yaklaşım, SDG’nin eylemli özerkliğini
sürdürmesine, yerel güvenlik güçlerini saklı tutmasına ve belirli bölgelerde
karar alma yetkisini korumasına olanak tanıyacak bir model varsayımına
dayanmaktadır. Entegrasyon söylemi bu nedenle SDG için bir zaman kazanma ve
statükoyu meşrulaştırma aracıdır. Buna karşılık “bütünleşme”, Şam ve Ankara
açısından tek egemenlik, tek silahlı güç ve tek komuta zinciri anlamına
gelmektedir. Bu kavram, ayrı askeri yapıların varlığını kategorik olarak
reddeder ve silahlı özerklik modelinin sona erdirilmesini hedefler. Şam için
bütünleşme, egemenliğin yeniden oluşturulması sorunudur. Türkiye için ise bu,
sınır güvenliği ve PKK bağlantılı yapıların ortadan kaldırılması bağlamında
pazarlık dışı bir güvenlik önceliğidir. Bu iki kavram arasındaki farkın kristalleşmesinin
temel nedeni, artık “geçiş” veya “ara formül” alanının daralmış olmasıdır. Alandaki
askeri gelişmeler, özellikle Halep’te yaşanan çatışmalar, Şam’ın SDG’yi anlayışla
karşılanabilir bir aktör olarak görme eğiliminin sona erdiğini göstermektedir.
Aynı şekilde Türkiye, entegrasyon söyleminin SDG tarafından eylemli özerkliği
sürdürmek için kullanıldığını değerlendirmekte ve bu nedenle söylem düzeyinde
de bütünleşme vurgusunu öne çıkarmaktadır. Sonuç olarak, “entegrasyon” ile
“bütünleşme” arasındaki ayrım, teknik bir kavram farkı olmaktan çıkmış ve tarafların
niyetlerini, kırmızı çizgilerini ve çatışma eşiğini belirleyen stratejik bir
gösterge durumuna gelmiştir. SDG’nin entegrasyon ısrarı, Şam ve Ankara
tarafından artık görüşme tavrı değil, direnç ve geciktirme stratejisi olarak
okunmakta ve bu da askeri ve siyasal baskının artmasına zemin hazırlamaktadır.
Alan-Temelli
Özerklik ile Yönetsel Yetki Devri ve Paylaşımı Neden Aynı Şey Değildir ve Bu
Ayrım Suriye Bağlamında Neden Yaşamsal Önemdedir?
Alan-temelli
özerklik ile yönetsel yetki paylaşımı arasındaki fark, yalnızca yönetsel
düzeyde değil, egemenlik, toprak bütünlüğü ve meşruluk alanlarında köklü bir
ayrımı ifade etmektedir. Bu iki modelin sıkça birbirinin yerine kullanılması,
Suriye’nin kuzeyine ilişkin tartışmalarda ciddi bir kavramsal bulanıklık
yaratmakta ve gerçekçi olmayan beklentileri beslemektedir. Alan-temelli
özerklik, belirli bir coğrafi bölge üzerinde sürekli ve bütünlüklü denetim savına
dayanır. Bu modelde özerklik, nüfus oranından bağımsız olarak alan denetimi
üzerinden tanımlanır ve güvenlik, vergi, sınır geçişleri ve yerel yönetim gibi
temel egemenlik işlevleri merkezden koparılır. SDG’nin “Rojava” söylemi, tam
olarak bu mantığa yaslanmaktadır: Kürt nüfusun ülke genelindeki oranından
bağımsız biçimde, Fırat’ın doğusundan batısına uzanan geniş bir coğrafyada de
facto siyasal alan oluşturma hedefi. Buna karşılık yönetsel yetki
paylaşımı, coğrafi alanın değil, yönetim işlevlerinin kısmi ve sınırlı biçimde
yerel birimlere devredilmesini ifade eder. Bu modelde güvenlik, dış siyasa ve
egemenlik merkezde kalır ve yerel yönetimler ise eğitim, belediyecilik,
kültürel haklar ve sosyal hizmetler gibi alanlarda yetkilendirilir. Yönetsel
yetki paylaşımı, devletin tekil (üniter) yapısını zedelemeden yönetilebilirliği
artırmayı amaçlar. Bu ayrım Suriye bağlamında yaşamsal önemdedir, çünkü ülkenin
demografik ve coğrafi yapısı alan-temelli özerkliği sürdürülebilir
kılmamaktadır. Kürt nüfusun ülke genelindeki oranının yaklaşık yüzde 10
civarında olması, buna karşın SDG’nin denetlemeye çalıştığı alanın ülke
topraklarının yaklaşık üçte birine denk gelmesi, ciddi bir meşruluk ve temsil
sorunu doğurmaktadır. Bu durum, özerkliğin etnik temelli değil, askeri güç
temelli olduğu algısını güçlendirmektedir. Ayrıca alan-temelli özerklik, Suriye
gibi çok parçalı ve çatışma sonrası bir ülkede kaçınılmaz olarak federalizm
veya konfederalizm tartışmalarını tetiklemektedir. Bu ise Şam açısından
yalnızca bir yönetim modeli değil, devletin parçalanması riskini temsil
etmektedir. Türkiye açısından da benzer biçimde, alan-temelli özerklik PKK
bağlantılı yapıların kalıcılaşması anlamına geldiği için kabul edilemez bir
güvenlik tehdidi olarak görülmektedir. Sonuç olarak, alan-temelli özerklik ile yönetsel
yetki paylaşımı arasındaki fark, bir “derece” değil, bir nitelik farkıdır.
SDG’nin bu iki modeli eş değer göstermeye yönelik söylemi, Şam ve Ankara
nezdinde karşılık bulmamakta, aksine, silahlı özerklik savının ortadan
kaldırılmasını hızlandıran bir etmen durumuna gelmektedir.
Halep’te
SDG ile Hükümet Güçleri Arasında Yaşanan Çatışmalar Neden Taktik Değil,
Stratejik Bir Kırılma İşareti Olarak Okunmalıdır?
Halep’te
SDG ile Suriye hükümet güçleri arasında yaşanan çatışmalar, askeri ölçekte
sınırlı olsa da stratejik düzeyde niteliksel bir eşik aşımına işaret
etmektedir. Bu çatışmaların önemi, ortaya çıkan kayıplardan çok, nerede ve
hangi bağlamda gerçekleştiğinde yatmaktadır. Her şeyden önce Halep, Suriye
devleti açısından yalnızca büyük bir şehir değil, savaşın kaderini simgeleyen merkezi
bir alandır. Rejimin Halep’i yeniden denetim altına alması, Suriye iç savaşında
dönüm noktası olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle SDG’nin Halep’te askeri
varlık göstermesi, Şam tarafından “geçici bir alan düzenlemesi” değil,
egemenlik ihlali olarak algılanmaktadır. Halep, Şam’ın özerkliklere göz
yumabileceği çevresel bir alan değil, doğrudan merkezi otoritenin yeniden kurulduğu
bir çekirdek bölgedir. İkinci olarak, Halep’te yaşanan çatışma SDG-Şam
ilişkilerinde örtük hoşgörü döneminin sona erdiğini göstermektedir. Daha önce
iki taraf arasındaki ilişkiler çoğunlukla dolaylı, denetimli ve sınırlı
gerilimler şeklinde yürütülmüş ve taraflar doğrudan ve açık çatışmadan
kaçınmıştır. Halep’teki çatışma ise bu dengeyi bozmuş, Şam’ın SDG’yi artık
“ileride çözülecek bir dosya” olarak değil, acil bir güvenlik ve egemenlik
sorunu olarak ele almaya başladığını ortaya koymuştur. Üçüncü olarak, bu
çatışmalar Türkiye-Şam çizgisindeki örtük eş güdümün alana yansıması olarak da
okunmalıdır. Türkiye’nin SDG’nin Suriye Silahlı Kuvvetleri’yle bütünleşme
yönünde adım atmadığına ilişkin açık uyarılarıyla Halep’teki çatışmaların
zamansal yakınlığı, bu gelişmelerin birbirinden bağımsız olmadığını
düşündürmektedir. Bu durum, SDG’nin “Şam ile Ankara arasındaki çelişkilerden
faydalanma” stratejisinin giderek işlevsiz kaldığını göstermektedir. Son
olarak, Halep’teki çatışma SDG’nin zaman kazanma stratejisini doğrudan hedef
almaktadır. Halep gibi yüksek simgesel ve stratejik değeri olan bir alanda
yaşanan gerilim, SDG’ye şu mesajı vermektedir: Statükoyu korumak artık olanaklı
değildir. Bu mesaj, yalnızca askeri değil, siyasal ve psikolojik bir baskı
unsurudur. Bu nedenlerle Halep’te yaşanan çatışmalar, bireysel bir güvenlik
olayı değil, SDG’nin alandaki hareket alanının daraldığını ve bütünleşme
konusundaki direncin askeri karşılık üretmeye başladığını gösteren stratejik
bir kırılma noktasıdır.
Münbiç
ve Teşrin Barajı Neden SDG’nin Askeri Varlığından Çok, Siyasal Hedefleri
Açısından Belirleyici Eşiklerdir?
Münbiç
ve Teşrin Barajı, SDG açısından yalnızca askeri denetim noktaları değil,
örgütün kuzey Suriye’ye ilişkin siyasal anlatısının ve alan-temelli özerklik savının
omurgasını oluşturan kritik eşiklerdir. Bu çizginin önemi, burada
konuşlandırılan güç miktarından çok, sağladığı alan sürekliliği ve simgesel meşruluktan
kaynaklanmaktadır. Öncelikle Münbiç, SDG’nin Fırat’ın batısında varlık
gösterebildiği en stratejik merkez konumundadır. Bu varlık, SDG’nin kendisini
yalnızca Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerle sınırlı bir yapı olarak değil,
“kuzey Suriye’nin tamamında temsil savı olan” bir aktör olarak sunabilmesini olanaklı
kılmaktadır. Münbiç’in kaybı, SDG’nin bu anlatısını geçersiz kılar ve örgütü
etnik olarak daralmış bir coğrafyaya sıkıştırır. Teşrin Barajı ise yalnızca
enerji ve altyapı açısından değil, jeostratejik bağlantı noktası olması
bakımından belirleyicidir. Barajın denetimi, Fırat hattı boyunca alan
sürekliliğini ve lojistik akışı olanaklı kılmakta ve SDG’nin doğu ve batı
kanatları arasındaki bağın korunmasını sağlamaktadır. Bu çizginin kopması,
SDG’nin askeri hareket yeteneğini sınırlamakla kalmaz, siyasal bütünlüğünü de
parçalar. Bu iki noktanın kaybı, SDG açısından basit bir “geri çekilme” değil,
siyasal savın çöküşü anlamına gelir. Çünkü alan-temelli özerklik modeli,
kesintisiz ve geniş bir coğrafya üzerinde eylemli denetim varsayımına dayanır.
Münbiç-Teşrin çizgisinin kopması, bu varsayımı geçersiz kılarak SDG’yi yerel
bir güvenlik aktörü konumuna indirger. Ayrıca bu eşiklerin önemi, Şam ve Ankara
açısından da örtüşmektedir. Şam için bu hat, Fırat’ın batısında devlet
egemenliğinin yeniden kurulması anlamına gelirken, Türkiye açısından SDG’nin
batıya doğru genişleme olasılığının kalıcı olarak sona erdirilmesi anlamına
gelmektedir. Bu örtüşme, Münbiç ve Teşrin Barajı’nı görüşme dışı alanlar durumuna
getirmektedir. Sonuç olarak, Münbiç ve Teşrin Barajı üzerindeki denetim,
SDG’nin askeri gücünden çok, siyasal varlık savının sürdürülebilirliğini
belirleyen eşiklerdir. Bu çizginin çözülmesi, SDG’nin bütünleşmeye direncini
hızla zayıflatacak ve örgütü pazarlık değil, kabullenme noktasına itecektir.
Münbiç-Teşrin
Çizgisindeki Olası Bir Çözülme, SDG’nin “Kuzey Suriye” Anlatısını Nasıl
İşlevsiz Hale Getirir?
SDG’nin
“kuzey Suriye” anlatısı, esasen coğrafi bir tanımlamadan çok siyasal bir yapılandırmadır.
Bu anlatı, SDG’nin kendisini belirli bir etnik grubun yerel gücü olmaktan
çıkararak, Suriye’nin kuzeyinde yaşayan farklı toplulukları temsil eden
bölgesel bir aktör olarak sunma çabasına dayanmaktadır. Münbiç-Teşrin çizgisi
ise bu anlatının alandaki karşılığını olanaklı kılan kilit bağlayıcı unsurdur. Bu
çizginin çözülmesi, öncelikle SDG’nin alan sürekliliğini ortadan kaldırır. Alan
sürekliliği kaybolduğunda, “kuzey Suriye” kavramı bütünlüklü bir coğrafyayı
değil, birbirinden kopuk ve savunmasız cepleri ifade etmeye başlar. Bu durum,
SDG’nin siyasal savını soyut ve savunulamaz duruma getirir, çünkü alan-temelli
özerklik, coğrafi bütünlük olmaksızın sürdürülemez. İkinci olarak, Münbiç’in
kaybı SDG’nin etnik kapsayıcılık savını doğrudan zedeler. Arap nüfusun yoğun
olduğu bir merkezde varlık gösteremeyen SDG, “çok etnik unsurlu yönetim”
söylemini kaybeder ve Kürt yoğunluklu bölgelerle sınırlı bir yapı görünümüne
bürünür. Bu da SDG’nin federasyon veya konfederalizm çağrışımı yapan siyasal
söylemini dar bir etnik çerçeveye hapseder. Üçüncü olarak, bu çözülme
uluslararası aktörler nezdinde de SDG’nin konumunu zayıflatır. Uluslararası
destek, çoğunlukla SDG’nin geniş bir alanı yönettiği ve yönetsel kararlılık
üretebildiği algısına dayanmıştır. Alanın parçalanması ve daralması, SDG’yi
bölgesel bir ortak olmaktan çıkarıp geçici bir yerel aktör konumuna indirger.
Bu da uluslararası desteğin siyasal ve askeri gerekçelerini zayıflatır. Son
olarak, “kuzey Suriye” anlatısının işlevsiz kılınması, SDG’nin görüşme
kapasitesini de doğrudan etkiler. Geniş alan denetimine dayalı bir aktör,
merkezi yönetimle pazarlık yapabilir ve dar ve kuşatılmış bir yapı ise ancak koşulları
kabul eden taraf olabilir. Bu nedenle Münbiç-Teşrin çizgisindeki bir çözülme,
SDG’nin bütünleşme sürecinde koşul koyma olanağını büyük ölçüde ortadan
kaldırır. Özetle, bu çizginin kaybı SDG için askeri bir gerilemeden çok,
siyasal bir anlatının çöküşü anlamına gelmektedir. “Kuzey Suriye” kavramı, alandaki
karşılığını yitirdiği anda, SDG’nin elindeki en önemli meşruluk araçlarından
biri de işlevsiz kalır.
SDG’nin
Zaman Kazanmaya Dayalı Stratejisi Hangi Noktada Karşı Aktörler Açısından Kabul
Edilemez Duruma Gelmiştir?
SDG’nin
son yıllarda izlediği temel strateji, alandaki eylemli durumu koruyarak zaman
lehine çalışıyormuş gibi kullanmak üzerine kuruluydu. Bu strateji, askeri
cephede düşük yoğunluklu gerilim, diplomatik alanda ise muğlak söylem ve
erteleme taktikleriyle yürütüldü. Ancak gelinen aşamada bu yaklaşım, başta Şam
ve Ankara olmak üzere ilgili aktörler açısından kabul edilemez bir statüko
üretmeye başlamıştır. Bu kırılma noktasının ilk nedeni, zamanın artık SDG
lehine değil, merkezi aktörler lehine işlemeye başlamasıdır. Şam, iç savaşın en
kritik cephelerini kapatmış, diplomatik normalleşme sürecine girmiş ve kuzey
dosyasını yeniden gündemine alabilecek askeri ve siyasal kapasiteye ulaşmıştır.
Bu koşullarda SDG’nin “ileride konuşuruz” yaklaşımı, Şam açısından egemenliğin
geciktirilmesi anlamına gelmektedir. İkinci olarak, Türkiye açısından SDG’nin
zaman kazanma stratejisi doğrudan bir güvenlik tehdidinin kalıcılaşması olarak
algılanmaktadır. Ankara, entegrasyon söyleminin alanda karşılığı olmadığını,
SDG’nin silahlı yapısını ve PKK ile olan organik bağlarını koruduğunu
değerlendirmektedir. Bu nedenle zaman kazanma, Türkiye için bir görüşme taktiği
değil, tehdit üretme sürecinin uzatılması anlamına gelmektedir. Üçüncü olarak,
Halep’te SDG ile hükümet güçleri arasında yaşanan çatışmalar, zaman kazanma
stratejisinin çöktüğünü göstermektedir. Bu çatışmalar, Şam’ın artık “bekleme” siyasasını
terk ettiğini ve SDG’nin oyalayıcı tutumuna askeri karşılık vermeye başladığını
ortaya koymuştur. Bu aşamadan sonra zaman, taraflar arasında “nötr” bir etmen
olmaktan çıkmış, doğrudan baskı aracına dönüşmüştür. Son olarak, uluslararası
bağlamda da SDG’nin zaman kazanma kapasitesi daralmıştır. ABD’nin alandaki
varlığı caydırıcılığını yitirmiş, uluslararası aktörler ise SDG’nin statükoyu
sürdürebilecek uzun vadeli bir çözüm sunmadığı kanısına yaklaşmıştır. Bu durum,
SDG’nin “beklersek koşullar değişir” varsayımını temelsiz bırakmaktadır. Bu nedenlerle SDG’nin zaman kazanmaya dayalı
stratejisi, karşı aktörler açısından statükoyu sürdürme değil, sorunu
derinleştirme aracı olarak görülmeye başlanmıştır. Gelinen noktada zaman, SDG
için bir üstünlük değil, bütünleşmeye direnmenin maliyetini artıran bir etmen durumuna
gelmiştir.
Türkiye
Neden “Entegrasyon” Söyleminden “Bütünleşme” Vurgusuna Geçmiştir ve Bu Dil
Değişimi Hangi Siyasal Eşiklere İşaret Etmektedir?
Türkiye’nin
söylem düzeyinde “entegrasyon”dan “bütünleşme”ye geçişi, taktik bir dil
ayarlamasından çok stratejik bir tavır sertleşmesini yansıtmaktadır. Bu
değişim, Ankara’nın SDG’ye ilişkin değerlendirmesinde bir “niyet okuması”ndan
“sonuç dayatması” aşamasına geçildiğini göstermektedir. Başlangıçta entegrasyon
söylemi, SDG’nin silahlı yapısını ortadan kaldırarak Suriye devlet
mekanizmasına eklemlenmesi olasılığını açık tutan bir diplomatik çerçeve
sunuyordu. Bu çerçeve, Türkiye açısından hem ABD ile ilişkileri yönetmenin hem
de Şam’la dolaylı ilişki alanı oluşturmanın bir aracıydı. Ancak alanda yaşanan
gelişmeler, entegrasyon söyleminin SDG tarafından statükoyu koruma ve zaman
kazanma amacıyla kullanıldığını ortaya koymuştur. Bu noktada Türkiye’nin dil
değiştirmesinin ilk eşiği, SDG’nin askeri yapısında ve komuta zincirinde hiçbir
somut çözülme belirtisi göstermemesi olmuştur. Entegrasyon çağrılarının,
YPG/SDG’nin silahlı varlığını, alan denetimini ve PKK ile bağlarını koruduğu
bir düzeni meşrulaştırdığı kanısı Ankara’da güçlenmiştir. Bu durum, entegrasyon
söylemini Türkiye açısından işlevsiz kılmıştır. İkinci eşik, Türkiye-Şam
ilişkilerinde güvenlik temelli bir örtük yakınlaşmanın oluşmasıdır. Şam’ın
kuzeydeki egemenlik savını yeniden yüksek sesle dile getirmesi ve SDG ile
doğrudan çatışmaya girmesi, Türkiye’nin beklentileriyle örtüşmüştür. Bu
örtüşme, entegrasyon gibi ara formüllere olan gereksinimi azaltmış, “tek ordu,
tek egemenlik” anlayışını öne çıkarmıştır.
Üçüncü olarak, Türkiye’nin askeri seçeneği masada tutma kapasitesi,
söylem sertleşmesini olanaklı kılan bir diğer etmendir. Ankara, doğrudan
müdahale etmeden de alanı şekillendirebileceği bir konuma ulaşmış ve bu da daha
net ve görüşme alanını daraltan bir yaklaşımı özendirmiştir. “Bütünleşme”
vurgusu, bu bağlamda askeri bir tehditten çok, siyasal bir son durum ilanı
niteliği taşımaktadır. Sonuç olarak Türkiye’nin entegrasyondan bütünleşmeye
geçişi, sabrın tükendiğini, ara formüllerin kapandığını ve SDG’nin önüne tek
bir çıkış yolu konduğunu göstermektedir. Bu dil değişimi, Ankara’nın artık
“nasıl olacak?” sorusunu değil, “ne zaman ve hangi koşullarda bitecek?”
sorusunu sorduğu bir eşiğe işaret etmektedir.
Şam
Neden Kısmi Uzlaşma Modellerini Değil, Tam Askeri Bütünleşmeyi Tercih
Etmektedir?
Şam’ın
SDG ile ilişkilerinde kısmi uzlaşma ya da geçiş modellerine uzak durmasının
temel nedeni, sorunun Suriye devleti açısından bir yönetim sorunu değil,
egemenlik sorunu olarak görülmesidir. Bu nedenle Şam, SDG’yi yerel bir aktörle
pazarlık yapan merkezi hükümet konumunda değil, devlet otoritesine meydan
okuyan silahlı bir yapı olarak ele almaktadır. Öncelikle Suriye devleti
açısından kısmi uzlaşma modelleri, iç savaş boyunca yaşanan devlet dışı silahlı
yapıların kalıcılaşması riskini anımsatmaktadır. Daha önce muhalif gruplarla
yapılan yerel uzlaşmalar, çoğu zaman geçici olmuş ve merkezi otoritenin yeniden
kurulmasını geciktirmiştir. Şam, SDG bağlamında bu hatanın yinelenmesini
istememektedir. Bu nedenle “kısmi entegrasyon” ya da “özel statü” gibi
formüller, egemenliğin aşınması olarak değerlendirilmektedir. İkinci olarak,
SDG’nin askeri kapasitesi ve alan denetimi, kısmi uzlaşmaları Şam açısından
yüksek riskli duruma getirmektedir. Silahlı yapısını koruyan bir SDG, ileride
yeniden pazarlık gücü üretebilecek, hatta dış aktörlerle ilişkilerini
kullanarak merkezi yönetime baskı uygulayabilecektir. Şam için bu durum, denetim
altına alınmamış bir güvenlik tehdidinin sistem içine taşınması anlamına gelir.
Üçüncü olarak, Suriye’nin bölgesel ve uluslararası konjonktürde yeniden meşruluk
kazanmaya başladığı bir dönemde, Şam egemenlikten ödün veren bir görüntü vermek
istememektedir. Tam askeri bütünleşme talebi, yalnızca içeriye değil, dış
aktörlere de “Suriye devleti geri döndü” mesajı vermektedir. Bu mesaj, özellikle
Türkiye ile örtük bir güvenlik görüş birlikteliği zemini oluşturmak açısından
da işlevseldir. Son olarak, Şam’ın tercihinde simgesel ve psikolojik bir boyut
da vardır. SDG’nin silahlı varlığının ortadan kaldırılması ve Suriye ordusuna
eklemlenmesi, iç savaşın son evresinde devletin üstünlüğünün doğrulanması
anlamına gelmektedir. Bu, kısmi uzlaşmalarla sağlanamayacak bir siyasal
kazanımdır. Bu nedenlerle Şam açısından sorun, SDG ile “nasıl birlikte
yönetileceği” değil, devletin nasıl tek ve tartışmasız aktör durumuna
geleceğidir. Tam askeri bütünleşme talebi, bu hedefin doğal ve kaçınılmaz
sonucudur.
SDG
ile Suriye Ordusu Arasındaki Çatışmaların Yayılması Hangi Koşullarda Olanaklı Olur?
SDG
ile Suriye ordusu arasındaki çatışmaların sınırlı ilişkilerden çıkıp yaygın bir
askeri karşılaşmaya dönüşmesi, tarafların niyetlerinden çok koşulların
olgunlaşmasına bağlıdır. Bugüne kadar çatışmaların denetim altında tutulmasının
nedeni, karşılıklı caydırıcılık ve zamana oynama stratejileriydi. Ancak bu
denge giderek zayıflamaktadır. İlk ve en önemli koşul, SDG’nin alan-temelli
özerklik ısrarını sürdürmesi ve bu ısrarı askeri atılımlarla desteklemesidir.
Halep’te yaşanan çatışma, SDG’nin yalnızca savunmada kalmadığını, bazı
bölgelerde mevcut statükoyu genişletmeye veya güçlendirmeye çalıştığını
göstermiştir. Bu tür atılımlar, Şam açısından savunma refleksi değil, karşı
egemenlik girişimi olarak algılanmaktadır. Bu algı yerleştiğinde çatışmaların
yayılması kaçınılmaz duruma gelir. İkinci koşul, bütünleşme sürecinin
tıkanmasıdır. Şam açısından askeri baskı, siyasal sürecin bir seçeneği değil,
tamamlayıcısıdır. SDG, bütünleşme yönünde somut ve geri döndürülemez adımlar
atmazsa, Şam askeri seçeneği daha sistemli biçimde devreye sokacaktır. Bu
noktada çatışmalar, “uyarı” olmaktan çıkıp zorlayıcı araç durumuna gelir. Üçüncü
olarak, Türkiye’nin dolaylı veya örtük desteği çatışmaların yayılmasında kritik
bir rol oynar. Suriye ordusunun özellikle Münbiç-Teşrin çizgisinde ilerleme
sağlaması, Türkiye’nin hava alanı, lojistik ve yerel unsurlar üzerindeki etkisi
olmaksızın sınırlı kalacaktır. Türkiye’nin bu alanlarda engelleyici olmaktan
çıkması, çatışmaların yayılmasını olanaklı ve akılcı kılar. Dördüncü koşul,
uluslararası aktörlerin, özellikle ABD’nin, caydırıcılığının zayıflamasıdır.
ABD’nin SDG’yi doğrudan koruyacağına ilişkin algının aşınması, Şam’ın risk alma
eşiğini düşürmektedir. Bu algı değişimi, sınırlı çatışmaların yaygınlaşması
için gerekli psikolojik zemini oluşturur. Son olarak, çatışmaların yayılması
tarafların askeri kapasitesinden çok siyasal kararlılığın netleşmesine
bağlıdır. Şam, kuzey dosyasını artık ertelenebilir bir sorun olarak görmezken,
SDG de alan kaybını “varoluşsal tehdit” olarak okumaya başladığında,
çatışmaların genişlemesi yapısal bir olasılık durumuna gelir. Özetle,
SDG–Suriye ordusu çatışmalarının yayılması, ani bir tırmanmadan çok,
bütünleşmenin reddi, alan ısrarı ve dış caydırıcılığın zayıflaması gibi etmenlerin
birleşmesiyle olanaklı duruma gelmektedir.
Münbiç-Teşrin
Çizgisinde Suriye’nin Tam Denetim Sağlaması Neden Türkiye’nin Askeri Desteği
Olmadan Olanaklı Değildir?
Münbiç-Teşrin
çizgisinde Suriye devletinin tam ve kalıcı denetim sağlaması, kuramsal olarak
Şam’ın egemenlik savının doğal bir sonucu gibi görünse de uygulamada
Türkiye’nin askeri ve stratejik rolü olmaksızın bu hedefin gerçekleştirilmesi
son derece sınırlıdır. Bunun nedeni, alandaki güç dengelerinin yalnızca Suriye
ordusu ile SDG arasında şekillenmemesidir. İlk olarak, bu çizgi Türkiye’nin
etki alanıyla kesişen bir coğrafyadır. Münbiç, uzun süredir Türkiye açısından
kırmızı çizgi olarak tanımlanmış ve Teşrin Barajı ise Fırat çizgisindeki askeri
ve lojistik denge açısından kritik bir nokta olmuştur. Türkiye’nin bu bölgedeki
hava denetimi, topçu menzili, istihbarat kapasitesi ve yerel unsurlar
üzerindeki etkisi, Suriye ordusunun manevra alanını doğrudan etkilemektedir.
Türkiye’nin açık ya da örtük onayı olmadan Şam’ın bu hatta ilerlemesi, yüksek askeri
ve siyasal maliyet üretir. İkinci olarak, SDG’nin bu hatta konuşlanmış askeri
kapasitesi, Suriye ordusunun tek başına aşabileceği bir engel değildir. SDG,
özellikle Münbiç ve çevresinde savunma çizgilerini yalnızca kendi gücüyle
değil, Türkiye’nin doğrudan müdahalesinden kaçınma hesabıyla kurmuştur. Bu
denge, Türkiye’nin baskı kurmadığı bir senaryoda SDG lehine işlemektedir.
Türkiye’nin denkleme girmesi ise bu savunma mantığını çökertecek en kritik etmendir.
Üçüncü olarak, Türkiye’nin askeri rolü yalnızca müdahaleden ibaret değildir. Ankara’nın
müdahale etmeme kararı bile başlı başına bir stratejik destektir. Türkiye’nin
hava alanını kapatması, SDG’nin batıya doğru manevra kapasitesini sınırlaması
veya yerel Arap ve Türkmen unsurlar üzerindeki etkisini harekete geçirmesi,
Suriye ordusunun ilerleyişini olanaklı kılan koşulları yaratır. Dördüncü
olarak, Türkiye’nin bu çizgide oynadığı rol, uluslararası aktörlerin tutumunu
da dolaylı biçimde şekillendirir. ABD’nin ve diğer dış aktörlerin, Türkiye’nin
karşı çıkmadığı bir düzenlemeye daha düşük düzeyde tepki vermesi, Şam’ın risk
alma eşiğini aşağı çeker. Bu da Münbiç-Teşrin çizgisinde tam denetimi askeri
olduğu kadar diplomatik olarak da olanaklı kılar. Sonuç olarak, Münbiç-Teşrin çizgisinde
Suriye’nin tam denetim sağlaması, yalnızca Şam’ın askeri kapasitesine değil,
Türkiye’nin bu süreci engellememesine ve dolaylı biçimde kolaylaştırmasına
bağlıdır. Bu nedenle Türkiye, alana doğrudan girmeden de sonucu belirleyebilen
kilit aktör konumundadır.
Bu
Tür Bir Senaryoda Türkiye’nin Rolü Neden Doğrudan Değil, Belirleyici Ama
Dolaylı Olur?
Türkiye’nin
Suriye’nin kuzeyindeki olası bir yeniden düzenleme sürecinde rolünü doğrudan askeri
müdahale yerine dolaylı ama belirleyici biçimde oynamasının temel nedeni,
Ankara’nın hedefleri ile araçları arasındaki bilinçli uyumdur. Türkiye
açısından sorun, alanı bizzat denetlemekten çok, istenmeyen yapıların ortadan
kaldırılmasını sağlamak ve sınır güvenliğini kalıcı kılmaktır. Öncelikle
doğrudan askeri müdahale, Türkiye için yüksek siyasal ve diplomatik maliyetler
üretmektedir. ABD, Rusya ve İran gibi aktörlerle doğrudan karşı karşıya gelme
riski, Ankara’yı alanda “ön cephe aktörü” olmaktan uzak tutmaktadır. Buna
karşılık dolaylı etki, Türkiye’ye sonuç üretme kapasitesini korurken maliyeti en
aza indirme olanağı sunmaktadır. İkinci olarak, Türkiye’nin alandaki askeri ve haber
alma kapasitesi, kullanılmasa bile caydırıcıdır. Hava alanının denetimi, sınır çizgisindeki
kuvvet yoğunluğu, topçu ve SİHA kapasitesi ile yerel unsurlar üzerindeki etki,
Türkiye’yi alandaki en etkili aktörlerden biri durumuna getirmektedir. Bu
kapasitenin varlığı, Suriye ordusunun ve SDG’nin davranışlarını doğrudan
şekillendirmekte ve Türkiye’nin alana girmesine gerek kalmadan dengeyi Ankara
lehine çevirmektedir. Üçüncü olarak, Türkiye’nin dolaylı rolü Şam açısından da
işlevseldir. Suriye devleti, kuzeyde egemenliği yeniden oluşturulurken Türkiye
ile doğrudan askeri bir karşılaşmadan kaçınmak istemektedir. Türkiye’nin alana
doğrudan girmediği, ancak SDG’ye karşı baskıyı artırdığı bir senaryo, Şam’a meşruluk
ve hareket alanı sağlamaktadır. Bu örtük çıkar örtüşmesi, Türkiye’nin rolünü
dolaylı ama vazgeçilmez kılmaktadır. Dördüncü olarak, Türkiye’nin dolaylı rolü
yerel dinamikleri harekete geçirme kapasitesine dayanmaktadır. Sünni Arap ve
Türkmen aşiretlerinin seferberliği, yerel güvenlik boşluklarının oluşması ve
SDG’nin toplumsal meşruluğunun aşınması gibi süreçler, doğrudan askeri
müdahaleden çok siyasal ve sosyolojik araçlarla işletilmektedir. Bu araçlar, alandaki
dengeyi kalıcı biçimde değiştirme gizil gücüne sahiptir. Son olarak, dolaylı
rol Türkiye’ye geri adım atmadan yön değiştirme esnekliği sağlar. Alandaki
gelişmelere göre baskıyı artırma, azaltma veya askeri seçeneği yeniden masaya
koyma olanağı, Ankara’nın stratejik manevra alanını genişletmektedir. Doğrudan
müdahale ise bu esnekliği ortadan kaldırır. Bu nedenlerle Türkiye’nin rolü, alanda
görünür olmaktan çok sonucu belirleyen parametreleri denetlemeye yöneliktir. Bu
da Ankara’yı çatışmanın tarafı olmadan, çatışmanın seyrini belirleyen kilit
aktör konumuna yerleştirmektedir.
SDG’nin
Halep ve Fırat’ın Batısından Çıkarılması, Örgütün Pazarlık Gücünü Nasıl
Dönüştürür?
SDG’nin
Halep ve Fırat’ın batısındaki alanlardan çıkarılması, örgütün askeri
kapasitesinden çok siyasal ve görüşme gücünde yapısal bir dönüşüm yaratır. Bu
dönüşüm, niceliksel bir zayıflama değil, niteliksel bir konum kaybı anlamına
gelmektedir. Her şeyden önce, Halep ve Fırat’ın batısı SDG’nin pazarlık gücünü
coğrafi çeşitlilik ve alan genişliği üzerinden kurmasını sağlayan unsurlardır.
Bu alanlardaki varlık, SDG’ye kendisini yalnızca Fırat’ın doğusuna sıkışmış bir
yerel güç olarak değil, Suriye’nin farklı bölgelerinde söz sahibi olabilecek
bir aktör olarak sunma olanağı vermektedir. Bu olanak ortadan kalktığında, SDG’nin
pazarlık masasına getirebileceği en önemli kozlardan biri de kaybolur. İkinci
olarak, bu bölgelerden çekilme SDG’nin “çok etnik unsurlu ve bölgesel temsil” savını
zayıflatır. Halep ve çevresi, SDG’nin Arap nüfus üzerindeki temsil savını
dayandırdığı sınırlı ama simgesel alanlardır. Bu alanların kaybı, SDG’yi Kürt
yoğunluklu bölgelerle sınırlı bir yapı durumuna getirir. Bu durum, pazarlık
masasındaki söylem gücünü daraltır ve SDG’yi etnik temelli bir aktör konumuna
indirger. Üçüncü olarak, Fırat’ın batısından çıkış, SDG’nin tehdit ve denge
üretme kapasitesini azaltır. Geniş bir alana yayılmış bir yapı, merkezi yönetim
için yönetilmesi ve denetlenmesi zor bir risk oluşturur. Dar bir alana sıkışmış
bir yapı ise denetlenebilir ve gerektiğinde baskı altına alınabilir bir aktör durumuna
gelir. Bu dönüşüm, pazarlık gücünün doğrudan aşınması anlamına gelir. Dördüncü
olarak, bu çekilme uluslararası aktörlerin SDG’ye bakışını da değiştirir. Alanı
daralmış, manevra kapasitesi sınırlanmış bir SDG, uluslararası güçler için
stratejik ortak olmaktan çok geçici ve taktik bir unsur durumuna gelir. Bu algı
değişimi, SDG’nin dış destek üzerinden pazarlık gücü üretme kapasitesini de
zayıflatır. Sonuç olarak, SDG’nin Halep ve Fırat’ın batısından çıkarılması,
örgütün pazarlık gücünü “koşul dayatan” bir konumdan, koşulları kabul etmeye
zorlanan bir konuma dönüştürür. Bu noktadan sonra SDG’nin görüşme stratejisi,
kazanım elde etmekten çok, kayıpları sınırlamaya odaklanmak zorunda kalacaktır.
Ayn
el Arap’a Sıkışma Olasılığı SDG İçin Bir “Son Kale” mi, Yoksa Geçici Bir
Pazarlık Alanı mı Yaratır?
Ayn
el Arap’a (Kobani) sıkışma olasılığı, SDG açısından askeri bir geri çekilmeden
çok stratejik ve simgesel bir kırılma anlamına gelir. Bu durumun “son kale” mi
yoksa geçici bir pazarlık alanı mı olacağı, SDG’nin elindeki askeri kapasiteden
çok dış destek algısı ve siyasal okumasına bağlıdır. Askeri açıdan
bakıldığında, Ayn el Arap SDG için savunulabilir bir alan olmakla birlikte
sürdürülebilir bir merkez değildir. Coğrafi olarak dar, lojistik açıdan
kırılgan ve Türkiye sınırına bitişik olması, burayı uzun vadeli bir “kale”
olmaktan çıkarır. Bu nedenle Ayn el Arap, askeri anlamda bir son direniş
noktası değil, zaman kazandıran bir savunma alanı niteliği taşır. Simgesel
açıdan ise Ayn el Arap, SDG’nin ve özellikle PYD’nin uluslararası anlatısında
merkezi bir yere sahiptir. 2014-2015 dönemindeki IŞİD karşıtı direniş hafızası,
burayı yalnızca bir şehir değil, kimlik ve meşruluk simgesi durumuna
getirmiştir. Bu simgesel değer, SDG’ye uluslararası kamuoyunda görünürlük ve
sınırlı da olsa siyasal baskı üretme olanağı sağlayabilir. Ancak “sembolizm”, alandaki
güç dengesini tek başına değiştiremez. Pazarlık açısından bakıldığında, Ayn el
Arap’a sıkışma SDG’nin seçeneklerini daraltırken, paradoksal biçimde karar
anını hızlandıran bir etki yaratır. Geniş alanlara yayılmış bir yapı,
ertelemeye ve oyalamaya dayalı stratejiler izleyebilirken, dar bir alana
sıkışmış bir yapı bu lükse sahip değildir. Bu nedenle Ayn el Arap, uzun süreli
pazarlıkların değil, kısa vadeli ve zorlayıcı görüşmelerin alanı olur. Öte
yandan, bu sıkışma SDG için mutlak bir çöküş anlamına da gelmez. Eğer ABD ve
diğer uluslararası aktörler Ayn el Arap’ı “korunması gereken bir simge” olarak
görür ve bu algıyı alana yansıtırsa, SDG burayı geçici bir pazarlık platformuna
dönüştürebilir. Ancak mevcut konjonktürde bu tür bir güçlü ve açık koruma olasılığı
zayıflamaktadır. Sonuç olarak Ayn el Arap’a sıkışma, SDG için ne mutlak bir
“son kale” ne de rahat bir pazarlık alanıdır. Daha çok, karar vermeye zorlayan
dar bir eşik işlevi görür. Bu eşikte SDG ya bütünleşme yönünde geri dönülmez
adımlar atacak ya da askeri ve siyasal kapasitesinin hızla eridiği bir sürece
girecektir.
ABD’nin
Rolündeki Yapısal Dönüşüm: Koruyuculuktan Denetimli Çekilmeye
Mevcut
gelişmeler, ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde uzun süredir üstlendiği “koruyucu
aktör” rolünden kademeli fakat bilinçli biçimde uzaklaştığını, bunun yerine
sınırlı bir dengeleyici konuma ve bazı alanlarda bir geri çekilmeye yöneldiğini
göstermektedir. Bu dönüşüm ani değil, denetimli, sessiz ve kriz üretmemeye
odaklı bir süreçtir. Öncelikle “koruyucu” rolün aşındığı açıktır. ABD, geçmişte
SDG’ye yönelik doğrudan askeri caydırıcılık üretirken -hava desteği, açık siyasal
söylem ve alandaki görünürlükle- bugün bu araçları belirgin biçimde
sınırlamıştır. Halep’te SDG ile Suriye ordusu arasında yaşanan çatışmalara
ABD’nin müdahil olmaması ya da güçlü bir mesaj vermemesi, Washington’un SDG’yi
her koşulda savunma yükümlülüğünden uzaklaştığını göstermektedir. Buna karşılık
ABD tümüyle sahneden çekilmiş değildir. Mevcut rol daha çok dengeleyici
niteliktedir. ABD, bir yandan SDG’nin ani ve denetimsiz bir çöküşünü
istememekte, diğer yandan Türkiye-Şam ekseninde şekillenen yeni dengeye açıkça
karşı çıkmamaktadır. Bu, ABD’nin SDG’yi bir “son müttefik” değil, yönetilmesi
gereken bir geçiş unsuru olarak gördüğüne işaret eder. Ancak dengeleyici rol de
sınırsız değildir. ABD’nin öncelikleri artık Suriye’nin iç dengelerinden çok,
İran’ın hareket alanını sınırlamak ve bölgesel kararsızlığın ABD çıkarlarını
doğrudan tehdit etmesini önlemek üzerine kuruludur. SDG’nin alan temelli
özerklik ısrarı veya Şam’la bütünleşmeyi geciktirmesi, Washington açısından
stratejik değil, yük oluşturan bir davranış olarak algılanmaktadır. Bu nedenle
ABD’nin rolü, uygulamada denetimli geri çekilme eğilimi göstermektedir. Bu geri
çekilme üslerin ani boşaltılması ya da açık bir terk ediş şeklinde değil,
caydırıcılığın azaltılması, sessizlik ve muğlaklık üzerinden ilerlemektedir. Bu
muğlaklık ise SDG açısından en riskli durumdur, çünkü belirsizlik, yanlış
stratejik okumaları destekler. Sonuç olarak ABD, artık ne güçlü bir koruyucu ne
de tümüyle alandan çekilmiş bir aktördür. Ancak eğilim nettir: Washington,
SDG’yi uzun vadeli bir siyasal proje olarak değil, kaldırılması veya
dönüştürülmesi gereken geçici bir yapı olarak görmektedir. Bu da SDG’nin zaman
kazanma stratejisinin dayandığı en önemli sütunun giderek zayıfladığını
göstermektedir. ABD’nin
Suriye’nin kuzeyindeki rolü, doğrudan koruyuculuktan sınırlı dengeleyiciliğe ve
kontrollü geri çekilmeye evrilmiştir (International Crisis Group, 2025).
Bu
Gelişmeler Işığında SDG İçin “Silahlı Özerklik” mi, yoksa “Bütünleşme
Karşılığında Sınırlı Siyasal Kazanım” mı Daha Olasıdır?
Mevcut
askeri, diplomatik ve bölgesel koşullar birlikte değerlendirildiğinde, SDG
açısından “silahlı özerklik” seçeneğinin sürdürülebilirliği büyük ölçüde
ortadan kalkmıştır. Buna karşılık, bütünleşme karşılığında sınırlı ve denetimli
siyasal kazanımlar elde edilmesi düşük profilli ama gerçekçi bir olasılık
olarak öne çıkmaktadır. Silahlı özerklik modeli, SDG’nin hem alan denetimine
hem de dış korumaya dayanan bir yapıyı eş zamanlı olarak sürdürebilmesini
gerektirir. Ancak bugün gelinen noktada bu iki dayanak da aşınmaktadır. Alan denetimi
Halep, Münbiç ve Fırat’ın batısında çözülme eğilimi gösterirken, dış koruma,
özellikle ABD açısından belirsizleşmiş ve geri çekilme eğilimine girmiştir. Bu
koşullarda silahlı özerklik, stratejik bir hedef olmaktan çıkıp yüksek
maliyetli bir direniş biçimine dönüşmektedir. Buna karşılık, bütünleşme
karşılığında sınırlı siyasal kazanım modeli, SDG için bir “zafer” değil ama denetimli
bir kayıp yönetimi anlamına gelir. Bu modelde SDG, silahlı ve alan temelli
egemenlik savından vazgeçerken, yerel yönetim, kültürel haklar, yönetsel temsil
ve sınırlı güvenlik eş güdümü gibi başlıklarda pazarlık yürütme olanağını
koruyabilir. Bu kazanımlar, federasyon ya da bölgesel özerklik değil, merkezi
devlet içinde yerel yönetsel alanlar şeklinde tanımlanacaktır. Burada kritik
olan nokta, bu sürecin SDG açısından “saygınlık kurtarma” (face saving)
değil, stratejik geri çekilme olarak okunmasıdır. SDG’nin zaman kazanmaya
dayalı stratejisi, bütünleşmeyi geciktirdikçe bu sınırlı kazanım olasılığını da
zayıflatmaktadır. Çünkü alandaki güç dengesi SDG lehine değil, aleyhine
işlemektedir. Şam açısından ise bu model, egemenlik ilkesinden ödün vermeden
kuzey dosyasını yönetilebilir kılma fırsatı sunar. Türkiye açısından da silahlı
özerkliğin ortadan kalkması, temel güvenlik hedefleriyle uyumludur. ABD’nin bu
modele açık itiraz üretmemesi ise uluslararası zeminde bu seçeneği en az
dirençle ilerleyebilecek yol durumuna getirmektedir. Sonuç olarak, SDG için
olasılık artık iki güçlü seçenek arasında değil, zor bir tercih ile kaçınılmaz
bir sonuç arasındadır. Silahlı özerklik, askeri ve siyasal olarak giderek olanaksızlaşırken,
bütünleşme karşılığında sınırlı siyasal kazanım, geç kalınmadığı takdirde hala olanaklıdır.
Ancak her gecikme, bu sınırlı alanı daha da daraltmaktadır.
ÇÖZÜMLEMEDEN
ÇIKAN TEMEL BULGULAR
“Entegrasyon”
değil “bütünleşme” tartışması belirleyicidir. Suriye bağlamında entegrasyon,
çok merkezli ve özerk alanların korunmasını ima ederken, bütünleşme, silahlı
yapıların tek egemenlik altında eritilmesini ifade etmektedir. Şam ve
Ankara’nın ortak kırmızı çizgisi entegrasyon değil, bütünleşmedir.
SDG’nin
zaman kazanmaya dayalı stratejisi sürdürülebilir değildir. Halep’te yaşanan
çatışmalar ve bütünleşme konusunda somut adım atılmaması, bu stratejinin alanda
ve diplomatik zeminde karşılığını kaybettiğini göstermektedir.
Halep
ve Fırat’ın batısındaki varlık, SDG’nin pazarlık gücünün asli kaynağıdır. Bu
alanlardan çıkarılma, SDG’yi çok bölgeli bir aktörden dar, etnik ve denetlenebilir
bir yapıya indirger.
Münbiç-Teşrin
hattı, askeri olduğu kadar siyasal bir eşiktir. Bu çizginin Suriye’nin tam
denetimine geçmesi, SDG’nin batı yönlü manevra kapasitesini sona erdirir ve
Fırat’ın doğusunda sıkışmayı hızlandırır.
Türkiye
alanda doğrudan değil, sonucu belirleyen dolaylı aktördür. Hava alanı, yerel
unsurlar ve caydırıcılık kapasitesi üzerinden Türkiye müdahil olmadan da belirleyici
olabilmektedir.
SDG-Suriye
ordusu çatışmaları uyarı aşamasını aşma eğilimindedir. Bütünleşmenin tıkanması,
bu çatışmaları sınırlı ilişkilerden sistemli baskı aracına dönüştürmektedir.
Ayn
el Arap (Kobani) askeri bir “son kale” değil, karar eşiğidir. Simgesel değeri
yüksek olsa da uzun vadeli savunma ve sürdürülebilir egemenlik açısından
kırılgan bir alandır.
ABD’nin
rolü koruyuculuktan dengeleyiciliğe, oradan da denetimli geri çekilmeye
evrilmektedir. Bu durum SDG açısından belirsizlik yaratmakta, ancak belirsizlik
caydırıcılığı zayıflatmaktadır.
Silahlı
özerklik modeli yapısal olarak çözülme sürecine girmiştir. Alan denetiminin
daralması ve dış korumanın zayıflaması, bu modeli stratejik hedef olmaktan
çıkarmıştır.
Bütünleşme
karşılığında sınırlı siyasal kazanım, düşük profilli ama gerçekçi tek seçenek
olarak kalmaktadır. Ancak bu seçenek zamanla değil, hızla aşınmaktadır, her
gecikme pazarlık alanını daraltmaktadır.
Bölge
ve alan temelli özerklik talepleri federasyon algısı üretmektedir. Bu algı, Şam
açısından egemenlik tehdidi, Ankara açısından ise parçalanma riski olarak
okunmaktadır. Elbette, bazı çevreler federatif
modellerin çatışma sonrası toplumlarda kararlılık sağlayabileceğini
savunmaktadır, ancak Suriye bağlamında demografi-coğrafya asimetrisi bu modeli
işlemez kılmaktadır.
Kürt
sorunu artık “denetim” değil, “hak” eksenine zorlanmaktadır. Silahlı alan
denetimi yerine, merkezi devlet içinde sınırlı ve tanımlı haklar tartışması öne
çıkmaktadır.
ANAYASAL
DEVLET DÜZENİ VE ÖZERKLİK TARTIŞMASI: OLANAKLI OLAN İLE OLANAKSIZ OLAN ARASINDA
Suriye’de
kuzey alanında yaşanan askeri ve siyasal gelişmeler, özerklik sorununu bir
“kimlik” tartışması olmaktan çıkararak anayasal devlet düzeni bağlamına
taşımaktadır. Artık sorun, Kürtlerin ya da SDG’nin ne istediğinden çok, Suriye
devletinin hangi tür bir egemenlik modeli altında yeniden kurulacağı sorusudur.
Suriye
bağlamında bölge ve alan temelli özerklik, federasyon ya da konfederasyon
anlamına gelir. Bu tür bir model, nüfus oranı ile denetlenen alan arasındaki
derin asimetri nedeniyle anayasal meşruluk üretmez. Kürt nüfusun ülke
genelindeki oranı sınırlıyken, “Rojava” başlığı altında ülke topraklarının
yaklaşık üçte birinin denetlenmesi, devlet egemenliği açısından kabul edilemez
bir durum yaratır. Bu nedenle alan temelli özerklik, hukuksal bir düzenleme
değil, devletin egemenliğini askıya alan geçici bir durum olarak görülmektedir.
Şam’ın ve Ankara’nın bu modele ortak itirazı, etnik değil, egemenlik ve sınır
bütünlüğü temellidir.
Federasyon
ya da Abdullah Öcalan’ın kavramsallaştırdığı şekliyle “demokratik
konfederalizm”, Suriye gibi çok etnik unsurlu ama tarihsel olarak tekil bir
devlet geleneğine sahip ülkelerde ayrışmayı özendiren bir etki yaratır. Bu
model, merkezi egemenliği paylaşmak yerine, onu aşındıran çok merkezli güç
alanları üretir. Bu nedenle federasyon söylemi, uygulamada bir yönetim modeli
değil, parçalanmanın ideolojik ön aşaması olarak algılanmaktadır. Bu algı,
yalnızca Şam’da değil, Ankara, Tahran ve Moskova’da da güçlüdür. Federatif
modeller, etnik fay hatlarının güçlü olduğu ve savaş sonrası kurumların zayıf
kaldığı ülkelerde ayrışmayı derinleştirme riski taşımaktadır (Horowitz, 2000).
Anayasal
bir devlet düzeninde, meşru şiddet tekeli merkezi devlete aittir. Silahlı bir
yapının özerkliği, anayasal bir hak değil, egemenlik ihlalidir. Bu nedenle
SDG’nin silahlı varlığını koruyarak anayasal statü talep etmesi, hukuksal ve siyasal
açılardan karşılık bulmamaktadır. Burada kritik ayrım şudur: Silahlar
bırakıldığında haklar konuşulabilir, silahlar korunurken anayasa yapılamaz.
Buna
karşılık, anayasal devlet düzeni içinde yerel yönetsel özerklik olanaklıdır. Bu
model bölge değil, yerel yönetim temellidir. Etnik değil, vatandaşlık esasına
dayanır. Güvenlik değil, yönetim ve hizmet alanını kapsar. Bu tür bir
düzenleme, merkezi egemenliği zedelemeden yerel katılımı artırabilir. Ancak bu
özerklik, silahsızlanma ve bütünleşmenin sonucu olarak gündeme gelebilir fakat
ön koşulu olamaz.
Bu
çerçevede Kürtlerin anayasal kazanımı, alan denetimi değil, hakların
kurumsallaşması olur. Dil, kültür, yerel temsil, eğitim ve belediye yetkileri
gibi alanlar, anayasal güvenceye kavuşabilir. Bu, “denetim kaybı” gibi
algılansa da uzun vadede kalıcı ve meşru bir kazanım üretir.
Devlet
açısından ise bu model, yalnızca egemenliğin yeniden kurulması değil, aynı
zamanda yönetilebilir bir kuzey anlamına gelir. Silahlı yapıların ortadan
kaldırılması, güvenlik risklerini azaltırken, yerel yönetimin güçlendirilmesi
merkez-çevre gerilimini düşürür.
Bu
noktada temel gerilim şuradadır: SDG ve PYD, özerkliği ön koşul olarak görmekte,
Şam ve Ankara ise sonuç olarak kabul etmektedir. Bu gerilim çözülmeden anayasal
ilerleme olanaklı değildir.
YEREL
ÖZERKLİK: ALAN TEMELLİ DEĞİL, YÖNETSEL VE KURUMSAL BİR MODEL
Bu
çalışmada kullanılan yerel özerklik kavramı, bölge veya alan temelli bir
siyasal egemenlik savını değil, yerel yönetimlerin merkezi devlet yapısı içinde
güçlendirilmesini ifade etmektedir. Bu nedenle federasyon, konfederasyon ya da
etnik temelli bölgesel yönetim modelleriyle karıştırılmamalıdır.
Alan
temelli özerklik, belirli bir coğrafyada merkezi devletten ayrı ve kalıcı bir
siyasal yetki alanı oluşturmayı hedefler. Bu model kendi güvenlik yapısını, kendi
siyasal temsil mekanizmasını ve merkezden bağımsız karar alma yetkisini içerir.
Yerel (yönetsel) özerklik ise bunun tersine egemenliğin tümüyle merkezde
kaldığı, yerel yönetimlerin yalnızca yönetsel ve hizmet alanlarında
yetkilendirildiği ve güvenlik, dış siyasa ve yargının merkezi devlete ait
olduğu bir yapıyı ifade eder. Bu nedenle yerel özerklik, egemenlik paylaşımı
değil, yetki devridir.
Yönetsel
özerklik kapsamında yer alabilecek alanlar şunlardır: Belediyelerin bütçe ve
harcama yetkilerinin artırılması, yerel altyapı, sağlık, eğitim ve kültür siyasalarında
karar alma esnekliği, yerel meclislerin güçlendirilmesi ve kültürel ve dilsel
hizmetlerin yerel düzeyde örgütlenebilmesi. Buna karşılık yönetsel özerklik
şunları kapsamaz: silahlı güç bulundurma, bölgesel yasama yetkisi, ayrı bayrak,
güvenlik gücü veya dış temsil ve merkezi anayasal düzeni aşan siyasal statüler.
Bu sınırlar, yerel özerkliği anayasal düzenle uyumlu ve denetlenebilir kılar.
Yerel
yönetsel özerklik, Suriye gibi tekil devlet geleneği olan, etnik ve mezhepsel
olarak parçalı, uzun süreli iç savaştan çıkan ülkelerde merkezi egemenliği
koruyarak çoğulculuk üretmenin en düşük riskli yoludur. Bu model, merkezi
devletin yeniden inşasını engellemez, aksine yönetilebilirliği artırır.
Bu
çerçevede Kürtlerin anayasal kazanımı alan denetimi değil, silahlı özerklik
değil, “Rojava” benzeri bir bölgesel statü değil, yerel yönetimlerde kalıcı
temsil ve hak güvencesi olur. Bu, kısa vadede bir geri adım gibi görünse de
uzun vadede meşru, geri alınması zor ve kurumsal kazanımlar üretir.
Devlet
açısından yönetsel yerel özerklik egemenliği bölmez, güvenlik riskini artırmaz
ve ayrılıkçı dinamikleri özendirmez. Aksine, silahlı yapılar yerine kurumsal yanıtlar
üretir.
Bu
modelin kilit ilkesi nettir: Bütünleşme gerçekleşmeden yerel özerklik
tartışılamaz. Silahlı yapıların varlığı, yönetsel özerkliği değil, yalnızca
geçici durumları üretir.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu
çalışma, Suriye’nin kuzeyinde yaşanan güncel gelişmeleri askeri, diplomatik ve
anayasal boyutlarıyla birlikte ele alarak, SDG-Şam-Türkiye denkleminde ortaya
çıkan yeni güç dengesini çözümlemeyi amaçlamıştır. Yapılan çözümlemeler, alandaki
gelişmelerin artık geçici krizler ya da taktik manevralar olmaktan çıktığını ve
yapısal bir yeniden düzenleme sürecine girildiğini göstermektedir.
Ortaya
çıkan temel tablo nettir: SDG’nin uzun süre dayandığı alan temelli ve silahlı
özerklik modeli hem alanda hem de uluslararası zeminde giderek karşılık
kaybetmektedir. Halep ve Fırat’ın batısındaki çözülme, Münbiç-Teşrin çizgisinin
kritikleşmesi ve Ayn el Arap’a sıkışma olasılığı, bu modelin sürdürülebilir
olmadığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Aynı zamanda ABD’nin rolündeki
dönüşüm, SDG’nin zaman kazanmaya dayalı stratejisinin en önemli dayanaklarından
birini zayıflatmaktadır.
Bu
süreçte Türkiye, doğrudan askeri müdahaleden çok dolaylı ama belirleyici bir
aktör olarak öne çıkmakta ve Şam ise egemenlik ilkesini pazarlık konusu
yapmaksızın kuzey dosyasını kapatma iradesini güçlendirmektedir. Bu örtük çıkar
örtüşmesi, alandaki askeri baskıyı siyasal sonuç üretmeye yönelik bir araca
dönüştürmektedir.
Anayasal
devlet düzeni açısından bakıldığında ise, alan ve bölge temelli özerklik
taleplerinin ne hukuksal ne de siyasal olarak karşılık bulma olasılığı
görünmektedir. Buna karşılık, silahlı yapıların ortadan kaldırılması ve
bütünleşmenin sağlanması sonrasında yerel yönetimlerin güçlendirilmesine dayalı
yönetsel özerklik modeli, sınırlı ama gerçekçi bir alan açmaktadır. Bu model ne
federasyon ne de konfederasyon anlamına gelmekte ve egemenliği paylaşmadan
yönetilebilirliği artırmayı hedeflemektedir.
Bu
çerçevede Kürt sorunu artık “denetim alanları” üzerinden değil, hakların
kurumsallaşması üzerinden tartışılmaya zorlanmaktadır. Devlet açısından kazanım
egemenliğin yeniden kurulması iken Kürtler açısından olası kazanım, silahlı
güçten bağımsız, meşru ve anayasal güvencelere dayalı bir varlık alanıdır. Bu
kazanım sınırlı olabilir, ancak geçici değil, kalıcı olma gizil gücü
taşımaktadır.
Sonuç
olarak, Suriye’nin kuzeyinde gelinen aşama bir “çözüm” değil, bir eşiktir. Bu
eşikte tarafların tercihleri, çatışmanın derinleşip derinleşmeyeceğini ya da
zorlayıcı da olsa bir yeniden bütünleşme sürecine girilip girilmeyeceğini
belirleyecektir. Ancak hangi yol seçilirse seçilsin, mevcut veriler ışığında
bir gerçek değişmemektedir: silahlı özerklik dönemi kapanmakta ve anayasal
devlet düzeni içinde yeni ama dar bir siyasal alan şekillenmektedir.
KAYNAKÇA
Burgess,
M. (2006). Comparative federalism: Theory and practice. Routledge.
Fraihata,
E. ve arkadaşları. (2024). Turkish intervention strategy in Northern Syria (2011-2023
AD). https://doi.org/10.31893/multirev.2024246
Hooghe,
L., Marks, G., ve Schakel, A. H. (2010). The rise of regional authority: A
comparative study of 42 democracies. Routledge.
Horowitz,
D. L. (2000). Ethnic groups in conflict (2nd ed.). University of California
Press.
International
Crisis Group. (2025). A Glimmer of
Peace in Syria’s North East. International Crisis Group. https://www.crisisgroup.org/middle-east-north-africa/east-mediterranean-mena/syria-iraq-turkiye-united-states/glimmer-peace-syrias-north-east
Phillips,
C. (2016). The battle for Syria: International rivalry in the new Middle East.
Yale University Press.
Tilly,
C. (1992). Coercion, capital, and European states, AD 990–1992. Blackwell.
van
Wilgenburg, W., ve Fumerton, M. (2019). Stabilizing eastern Syria after ISIS.
Clingendael Institute.
Weber,
M. (1978). Economy and society (G. Roth ve C. Wittich, Eds.). University of
California Press.
Weller,
M., ve Wolff, S. (2005). Autonomy, self-governance and conflict resolution.
Routledge.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder