Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

8 Aralık 2025 Pazartesi

 

Devlet, İktidar ve Söylem: ‘Devlet Projesi’ İfadesinin Anayasal Karşılıksızlığı

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

 

ÖZ

Bu çalışma, Türkiye’de siyasal söylemde yaygın biçimde kullanılan “devlet projesi” kavramını anayasal ve yasal bağlamda incelemeyi amaçlamaktadır. Makale, söz konusu kavramın Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve yürürlükteki mevzuat çerçevesinde tanımlanmış bir hukuksal karşılığının bulunmadığını ortaya koymaktadır. Çalışma, normatif metin incelemesi ve söylem çözümlemesini birlikte kullanarak, “devlet projesi” ifadesinin hukuksal bir kategori olmaktan çok söylemsel bir meşruluk üretim aracı olarak işlev gördüğünü göstermektedir. Hukuksal geçerlik niteliklerinden yoksun bu tür söylemlerin, siyasal sorumluluğun belirsizleşmesine ve denetim mekanizmalarının zayıflamasına yol açtığı ileri sürülmektedir. Makalede ayrıca, devlet ile iktidar arasındaki ayrımın söylemsel düzeyde bulanıklaştırılmasının hukuk devleti ilkesi açısından taşıdığı yapısal riskler tartışılmaktadır. Çalışma, hukuksal karşılığı olmayan kavramların sistemli kullanımının hukuk devletinin açık ihlaller olmaksızın aşındırılabileceğini gösterdiği sonucuna ulaşmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Devlet projesi, hukuk devleti, anayasal meşruluk, siyasal söylem, hukuksal yokluk

 

ABSTRACT

This article examines the concept of “state project,” which is widely used in political discourse in Türkiye, within a constitutional and legal framework. It argues that the concept lacks any defined legal basis in the Constitution of the Republic of Türkiye or in the existing statutory framework. By combining normative legal analysis with discourse analysis, the study demonstrates that the term “the Project of the State” functions not as a legal category but as a discursive tool for producing political legitimacy. The article contends that the use of such legally undefined concepts contributes to the obscuring of political responsibility and the weakening of accountability mechanisms. It further analyzes how the discursive blurring of the distinction between state and political power poses structural risks to the principle of the rule of law. The study concludes that the systematic use of legally undefined concepts can erode the rule of law without overt violations of legal norms.

Keywords: State project, rule of law, constitutional legitimacy, political discourse, legal nullity

GİRİŞ

Son dönemde Türkiye’de siyasal tartışma dilinde giderek daha sık kullanılan “devlet projesi” ifadesi, ilk bakışta kurumsal süreklilik, hukuksal meşruluk ve devlet aklının toplu bir ürünü olduğu izlenimi yaratmaktadır. Bu söylem, özellikle tartışmalı ve yüksek siyasal maliyet içeren süreçlerin tanımlanmasında tercih edilmekte ve böylece söz konusu süreçlerin gündelik siyasal çekişmelerin ve demokratik denetimin dışında tutulması amaçlanmaktadır. Ancak bu kavramsal tercih, hukuk devleti ilkeleri bakımından ciddi bir sorun alanına işaret etmektedir. Zira “devlet projesi” ifadesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda ve yürürlükteki yasal mevzuatta tanımlanmış bir kavram değildir.

Bu çalışmanın temel çıkış noktası, “devlet projesi” söyleminin hukuksal bir kavram olarak değil, siyasal bir meşrulaştırma aracı olarak işlev gördüğü saptamasıdır. Hukuk devleti, devletin iradesini soyut ve belirsiz atıflar üzerinden değil, normlar, yetkiler ve kurumsal işlemler aracılığıyla görünür kılar. Anayasa, yasalar ve yetkilendirilmiş yönetsel eylem, işlem ve kararlar dışında kalan söylemler, devleti değil, ancak siyasal aktörlerin niyetlerini ve stratejik hesaplarını yansıtabilir. Bu bağlamda, hukuksal karşılığı olmayan bir ifadenin “devlet” adına konuşma yetkisi kazandıracak şekilde kullanılması hem anayasal düzeni hem de demokratik hesap verebilirliği zedeleyen bir sonuç doğurmaktadır.

Çağdaş anayasal devlet anlayışında “devlet”, metafizik bir akıl ya da tarihsel bir özne değil, normatif olarak kurulmuş bir yapıdır. Max Weber’in hukuksal-akılcı otorite tanımında da vurgulandığı üzere devletin meşruluğu, kişisel karizma ya da gelenekten değil, hukuka uygun biçimde oluşturulmuş kurallar bütününden kaynaklanır. Hans Kelsen’in normlar hiyerarşisi yaklaşımı ise devlet iradesinin ancak üst normlara dayanan ve alt normlar aracılığıyla somutlaşan işlemlerle görünür olabileceğini ortaya koyar. Bu kuramsal çerçeve, “devlet siyasası”, “kamu yararı” ya da “ulusal güvenlik” gibi kavramların ancak normatif bir zemine dayanması durumunda anlamlı olabileceğini göstermektedir. Buna karşılık “devlet projesi” ifadesi, bu normatif zincirin hiçbir halkasına bağlanmamaktadır. Çağdaş devletin meşruluğu, karizmatik ya da kişisel iradeden değil, hukuksal olarak tanımlanmış ve öngörülebilir normlara dayalı hukuksal-akılcı otoriteden türemektedir (Weber, 1978).

Türkiye’de siyasal dilin son yıllarda giderek artan ölçüde normatif kavramlardan çok muğlak ve retorik ifadelere yaslanması, otoriterleşme tartışmalarıyla doğrudan ilişkilidir. Hukuksal tanımı olmayan kavramlar, siyasal iktidar açısından önemli bir üstünlük sunar. Bu tür kavramlar, hem karar alma süreçlerinin kaynağını belirsizleştirir hem de sorumluluğun kişiselleştirilmesini engeller. “Devlet projesi” söylemi, bu açıdan bakıldığında, karar alıcının kim olduğu, hangi yetkiye dayanılarak hareket edildiği ve sürecin hangi hukuksal mekanizmalarla denetlendiği sorularını etkisizleştiren bir işlev görmektedir.

Bu söylemin tercih edilmesi rastlantısal değildir. Hukuksal niteliğe büründürülmüş kararlar, kaçınılmaz olarak yargısal ve siyasal denetime açıktır. Oysa hukuksal niteliği olmayan, ancak “devlet” adına sunulan söylemler, eleştiriyi meşruluk dışı göstermeye daha elverişlidir. Böylece siyasal kararlar, hukukun sınırları içinde tartışılmak yerine, devletin bekası ya da devlet aklı gibi muğlak referanslar üzerinden dokunulmazlık zırhına bürünmektedir. Bu durum, Lon L. Fuller’ın “hukukun iç ahlakı” olarak ifade ettiği öngörülebilirlik, açıklık ve hesap verebilirlik ilkeleriyle açık bir gerilim içindedir. Hukuk devletinde devlet, normların dışında ve üstünde bir irade olarak düşünülemez (Fuller, 1969).

Çalışma, bu genel kavramsal çerçeve içinde, “devlet projesi” söyleminin siyasal işlevini çözümlemeyi amaçlamaktadır. Özellikle belirli siyasal aktörler tarafından dile getirilen ve kamuoyunda “devletin kararı” ya da “devletin planı” şeklinde algılanması istenen açıklamalar bir örnek olay çözümlemesi çerçevesinde ele alınacaktır. Bu çözümlemede amaç, söz konusu açıklamaların içeriğinden çok, hangi hukuksal yetkiye dayanarak ve hangi kurumsal mekanizmalar dışında üretildiğini göstermektir. Böylece tartışma, “devlet ne yaptı?” sorusundan çıkarılarak, “kim, hangi yetkiyle ve hangi hukuk dışı söylemle konuşuyor?” sorusuna yöneltilecektir. Çağdaş anayasal düzende devletin iradesi, kişisel veya siyasal beyanlardan değil, önceden belirlenmiş ve öngörülebilir normlardan doğar. (Kelsen, 1967; Dicey, 1982)

Bu yaklaşım, çalışmanın normatif iddiasını da açık biçimde ortaya koymaktadır: Hukuk devletinde devlet, sessiz ve gizemli bir özne değildir. Devlet, anayasa ve yasalar aracılığıyla konuşur, yetkili organlar eliyle işlem oluşturur ve bu işlemler yargısal ve siyasal denetime açık olur. Normatif temeli olmayan söylemlerin “devlet” adına dolaşıma sokulması ise devlet ile iktidar arasındaki ayrımı bulanıklaştırmakta ve demokratik meşruluğun içini boşaltmaktadır. Bu nedenle “devlet projesi” söylemi, yalnızca kavramsal bir sorun değil, aynı zamanda hukuk devleti açısından yapısal bir risk olarak değerlendirilmelidir.

AMAÇ VE KAPSAM

Bu çalışmanın temel amacı, son dönemde Türkiye’de siyasal söylemde giderek yaygınlaşan “devlet projesi” ifadesinin anayasal ve yasal düzlemdeki karşılıksızlığını ortaya koymak ve bu söylemin hukuk devleti ilkeleri bakımından ne anlama geldiğini çözümleyici bir çerçeve içinde incelemektir. Çalışma, “devlet projesi” kavramının hukuksal bir kategori olmadığı ve buna karşın devlet adına hareket edildiği izlenimi yaratacak şekilde dolaşıma sokulduğu varsayımından hareket etmektedir. Bu bağlamda makale, söz konusu söylemin siyasal işlevini, meşrulaştırma kapasitesini ve demokratik denetim mekanizmaları üzerindeki etkilerini tartışmayı amaçlamaktadır.

Makalenin bir diğer amacı, devlet ile iktidar arasındaki ayrımın söylemsel düzeyde nasıl bulanıklaştırıldığını göstermek ve bu bulanıklaştırmanın anayasal düzen açısından doğurduğu sonuçları değerlendirmektir. Hukuk devletinde devlet iradesinin ancak anayasa, yasalar ve yetkilendirilmiş yönetsel işlemler yoluyla görünürlük kazanabileceği kabulünden hareketle, normatif zeminden yoksun kavramların “devlet aklı” ya da “devlet kararı” gibi sunulmasının, siyasal sorumluluğu anonimleştiren ve hatta ortadan kaldıran bir mekanizma olarak nasıl çalıştığı çözümlenmektedir. Hukuk devleti ilkesinin asli unsurlarından biri, devlet adına kullanılan kavram ve yetkilerin açık ve belirli olmasıdır. (Fuller, 1969)

Bu çerçevede çalışma, güncel bir siyasal tartışmadan hareket etmekle birlikte, betimleyici veya polemikçi bir tutum benimsemekten özellikle kaçınmaktadır. Amaç, belirli bir siyasal tavrı savunmak ya da reddetmek değil, kullanılan söylemin hukuksal niteliğini ve anayasal sistem üzerindeki etkilerini ortaya koymaktır. Bu yönüyle makale, güncel bir örnek olay üzerinden hukuk devleti, meşruluk ve otoriterleşme yazınına kavramsal bir katkı sunmayı hedeflemektedir.

Kapsam bakımından çalışma, “devlet projesi” söyleminin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve yürürlükteki mevzuat çerçevesindeki yerini (ya da yokluğunu) incelemekle sınırlıdır. Çözümleme anayasal metinler, yasalar ve ikincil mevzuatın taranması ile siyasal söylem çözümlemesini birlikte içermektedir.  Örnek olay çözümlemesi bölümünde ise belirli bir siyasal aktörün kamuoyuna yansıyan açıklamaları içeriklerinden çok hukuksal yetki ve kurumsal zemin bakımından değerlendirilmektedir. Çalışma, söz konusu sürecin siyasal sonuçlarını öngörmeyi değil, söylemin hukuk devleti bakımından taşıdığı yapısal riskleri görünür kılmayı amaçlamaktadır. Bu makale, siyasal sürecin içeriğini değil, bu sürecin ‘devlet’ adına kurulma biçimini anayasal açıdan incelemektedir.

HEDEFLER

Bu çalışmanın temel hedefleri aşağıda sistemli biçimde ortaya konulmuştur:

Kavramsal Netleştirme Sağlamak: Türkiye’de siyasal söylemde yaygın biçimde kullanılan “devlet projesi” ifadesinin, anayasal ve yasal düzlemde tanımlı bir kavram olmadığını ortaya koymak ve bu söylemi hukuksal kavramlardan ayırmak.

Normatif Karşılıksızlığı Göstermek: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, yürürlükteki kanunlar ve ikincil mevzuat taranarak “devlet projesi” ifadesinin herhangi bir normatif dayanağının bulunmadığını ortaya koymak.

Devlet ve İktidar Ayrımını Açığa Çıkarmak: Hukuk devletinde devlet iradesinin hangi araçlar ve yetkiler yoluyla ortaya çıktığını açıklamak ve hukuksal zemini olmayan siyasal söylemlerin devlet adına sunulmasının iktidar ve devlet ayrımını nasıl bulanıklaştırdığını göstermek.

Söylemin Siyasal İşlevini Çözümlemek: “Devlet projesi” söyleminin, siyasal kararları tartışma dışı bırakma, eleştiriyi gayrimeşru gösterme ve sorumluluğu anonimleştirme işlevlerini nasıl yerine getirdiğini söylem çözümlemesi yoluyla incelemek.

Hesap Verebilirlik Sorununu Ortaya Koymak: Hukuksal forma bürünmemiş süreçlerin “devlet” adına sunulmasının yargısal ve siyasal denetim mekanizmalarını nasıl zayıflattığını ortaya koymak.

Örnek Olay Çözümlemesi Yoluyla Somutlaştırmak: Güncel bir siyasal örnek üzerinden, “devlet projesi” söyleminin uygulamada nasıl kullanıldığını, hangi yetki, kurum ve normlar dışında işlediğini göstermek.

Hukuk Devleti ve Otoriterleşme Yazınına Katkı Sunmak: Çalışmanın bulgularını, hukuk devleti ilkesinin aşınması ve söylemsel otoriterleşme tartışmaları bağlamında değerlendirerek kuramsal yazına kavramsal bir katkı sağlamak.

YÖNTEM

Bu çalışma, nitel araştırma yaklaşımı çerçevesinde tasarlanmıştır ve çözümleyici ve yorumlayıcı bir yönteme dayanmaktadır. Araştırmanın temel yöntemi, normatif metin incelemesi ile söylem çözümlemesinin birlikte kullanılmasıdır. Bu tercih, “devlet projesi” söyleminin hem hukuksal karşılıksızlığını hem de siyasal işlevini görünür kılmayı amaçlayan çalışmanın bütüncül niteliği ile uyumludur.

Çalışmanın ilk aşamasında, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, yürürlükteki kanunlar ve ikincil mevzuat sistemli biçimde taranmıştır. Bu tarama, “devlet projesi” ifadesinin doğrudan kullanımı kadar, bu ifadeye kavramsal olarak karşılık gelebilecek normatif düzenlemelerin var olup olmadığını incelemeyi de kapsamaktadır. Böylece çalışmada, yalnızca kelime temelli bir arama değil, hukuksal yetki, tanım ve süreç içeren düzenlemelerin varlığına odaklanan içerik temelli bir normatif çözümleme gerçekleştirilmiştir.

İkinci aşamada, siyasal söylem çözümlemesi yöntemi kullanılmıştır. Bu kapsamda, belirli siyasal aktörler tarafından kamuoyuna açık şekilde dile getirilen ve “devlet projesi” olarak sunulan açıklamalar, içeriklerinden çok söylemsel konumlandırmaları bakımından çözümlenmiştir. Söylem çözümlemesinde temel odak noktası açıklamaların hangi hukuksal yetkiye atıf yaptığı, hangi kurumsal mekanizmaları dışarıda bıraktığı ve nasıl bir meşruluk zemini ürettiğidir. Bu yönüyle söylem, bir iletişim biçimi olarak değil, iktidar ilişkilerini düzenleyen bir araç olarak ele alınmıştır.

Çalışmada örnek olay çözümlemesi yöntemi, sınırlı ve amaçlı bir çerçevede kullanılmıştır. İncelenen örnek olay, siyasal tartışmanın içeriğini değerlendirmek ya da söz konusu sürecin siyasal sonuçlarını öngörmek amacıyla değil, “devlet projesi” söyleminin uygulamada nasıl işlediğini göstermek amacıyla seçilmiştir. Bu nedenle örnek olay, genellenebilir bir örnek olarak değil, çözümleyici bir araç olarak ele alınmıştır.

Araştırma, nicel veri, kamuoyu yoklamaları ya da istatistiksel çözümleme içermemektedir. Bu yöntembilimsel tercih bilinçlidir. Çalışmanın konusu, ölçülebilir davranışlardan çok, normatif boşluklar ve söylemsel meşrulaştırma mekanizmalarıdır. Bu tür olgular, nicel yöntemlerle değil, hukuksal metin çözümlemesi ve söylem çözümlemesi yoluyla daha sağlıklı biçimde incelenebilir.

Son olarak çalışma, hukuksal ve siyasal çözümleme arasında yöntembilimsel bir ayrım gözetmektedir. Hukuksal çözümleme bölümlerinde normatif metinler esas alınırken, siyasal çözümleme bölümlerinde söylemin bağlamsal ve işlevsel boyutları ön plana çıkarılmıştır. Bu ayrım, çalışmanın hem hukuk devletine ilişkin normatif savının korumasını hem de siyasal uygulamalarına ilişkin çözümleyici derinlik kazanmasını amaçlamaktadır.

YAZINA KATKI

Bu çalışma, hukuk devleti ve otoriterleşme yazınına iki düzlemde özgün bir katkı sunmayı amaçlamaktadır. İlk olarak makale, siyasal söylemde yaygın biçimde kullanılan ancak anayasal ve yasal düzlemde tanımlanmış bir karşılığı bulunmayan “devlet projesi” ifadesini doğrudan inceleme konusu yapmaktadır. Mevcut yazın, hukuk devleti, egemenlik, meşruluk ve siyasal söylem başlıklarını kapsamlı biçimde ele almakla birlikte, hukuksal karşılığı olmayan bir kavramın devlet adına dolaşıma sokulmasının anayasal sistem üzerindeki etkilerini özel olarak irdelememektedir. Bu çalışma, söz konusu kavramsal boşluğu görünür kılarak yazındaki bu eksikliği gidermeyi hedeflemektedir.

İkinci olarak çalışma, hukukun aşındırılmasının yalnızca normların açık ihlali yoluyla değil, hukuksal tanımı olmayan söylemlerin sistemli biçimde meşrulaştırılması yoluyla da gerçekleşebileceğini göstermektedir. Bu yönüyle makale, karşılaştırmalı siyaset yazınında tartışılan örtük otoriterleşme ve otokratik hukukçuluk yaklaşımlarına, söylemsel bir boyut eklemektedir. Hukukun yerini almamakla birlikte onun işlevini uygulamada devre dışı bırakan kavramların kullanımı, hukuk devleti ilkesinin nasıl sessiz ve görünmez biçimde aşındırılabileceğine ilişkin somut bir çözümleme sunmaktadır. Bu çerçeve, benzer biçimde ‘devlet adına’ yürütülen ve hukuksal zemini belirsiz başka siyasa alanlarının çözümlenmesinde de kullanılabilir.”

HUKUKSAL YOKLUK ÇÖZÜMLEMESİ

“Devlet Projesi” Söyleminin Anayasal ve Yasal Karşılıksızlığı: Bu bölümde izlenecek yol yoruma değil belgeye dayanır. Bu savı tartışmaya açmıyoruz, sadece hukuksal olarak var mı, yok mu sorusuna yanıt arıyoruz.  Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda devlet iradesinin ortaya çıkış biçimleri açık ve sınırlı biçimde düzenlenmiştir. Devlet adına bağlayıcı irade, Türkiye Büyük Millet Meclisi (yasama), Cumhurbaşkanı (yürütme), Anayasa ve kanunlarla yetkilendirilmiş yönetsel organlar aracılığıyla ve belirli usuller çerçevesinde ortaya konulabilir. Anayasa metninde “devlet projesi” adı altında, hukuksal etkiler doğuran, bağlayıcı veya yönlendirici bir karar alma mekanizmasına yer verilmemiştir. Devlet adına yürütülen siyasaların ve uygulamaların tamamı, anayasal olarak tanımlanmış normatif araçlar üzerinden kurulmak zorundadır. Bu araçların dışında kalan girişimlerin “devlet” sıfatıyla sunulması, anayasal sistem bakımından hukuksal bir karşılık taşımamaktadır. Hukukta bir işlemin yoklukla malul olması, onun hukuksal varlık kazanmasını sağlayan kurucu unsurlardan yoksun olması anlamına gelir. (Gözler, 2021; Günday, 2020)

Yasama ve İkincil Mevzuat Düzeyi: Yürürlükteki kanunlar, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ve ilgili mevzuat incelendiğinde de “devlet projesi” adı altında tanımlanmış bağımsız bir hukuksal kategoriye rastlanmamaktadır. Kamu siyasaları, kanun, strateji belgesi, kalkınma planı, program veya yönetsel işlem gibi hukuksal olarak tanımlı araçlarla oluşturulur ve uygulanır. Bu bağlamda “devlet projesi” ifadesi, normatif belge niteliği taşımamakta ve herhangi bir yetki, görev ya da sorumluluk dağılımı içermemektedir. Dolayısıyla bu kavram, hukuksal sonuç doğurabilecek bir işlem veya karar kategorisi olarak değerlendirilemez.

Kurumsal Yetki ve Sorumluluk Sorunu: Hukuk devletinde temel ilke, yetkinin kaynağının ve sınırının açıkça belirlenmiş olmasıdır. “Devlet projesi” söylemi ise, hangi kurumun, hangi anayasal veya yasal yetkiye dayanarak hareket ettiğini belirsizleştirmektedir. Bu belirsizlik, siyasal kararların hukuksal denetimden kaçırılmasına olanak tanımaktadır. Yetkisi ve sorumluluğu tanımlanmamış bir sürecin devlet adına sunulması, hukuksal değil siyasal bir nitelik taşır ve anayasal meşruluk üretmez. Anayasal düzende devlet adına bağlayıcı irade, yalnızca yetkili organlar ve öngörülen usuller aracılığıyla ortaya çıkabilir. (Kelsen, 1967)

Hukuksal Yokluk Kavramı Açısından Değerlendirme: Hukuk kuramında “yokluk”, bir işlemin hukuksal varlık kazanabilmesi için gerekli asli unsurları baştan itibaren taşımaması durumunu ifade eder. Anayasal veya yasal temel içermeyen “devlet projesi” söylemi, bu anlamda “mutlak butlan” hükmündedir yani yoklukla sakat bir eylemdir. Bu söylem üzerinden oluşturulan siyasal anlatılar, hukuksal değil retorik bir zemin üzerinde yükselmektedir. Bu hukuksal yokluk durumu, sorunun yalnızca kavramsal değil, aynı zamanda siyasal olduğunu göstermektedir. Bir kavramın hukuksal olarak var olmadan devlet adına dolaşıma girmesi, söylemin işlevini ve siyasal sonuçlarını ayrıca incelemeyi gerekli kılmaktadır. Bir sonraki bölümde, “devlet projesi” söyleminin siyasal ve işlevsel boyutu ele alınacaktır.

SİYASAL SÖYLEM VE MEŞRULUK ÜRETİMİ

“Devlet Projesi” İfadesinin İşlevsel Çözümlemesi: Hukuksal karşılığı bulunmayan kavramların siyasal alanda dolaşıma sokulması, rastlantısal bir dil tercihi değildir. “Devlet projesi” ifadesi, hukuksal bir kategori olmaktan çok, belirli siyasal işlevleri yerine getiren söylemsel bir araçtır. Bu söylem, karar alma süreçlerini hukuksal denetime açmak yerine, onları devletin aşkın ve tartışılamaz iradesi olarak sunma amacını taşır. Devlet adına konuşma yetkisi, hukuksal bir yetkiden çok simgesel olarak kurulduğunda, söylem meşruluğun asıl kaynağı durumuna gelir (Bourdieu, 1991).

Eleştirinin Meşruluk Dışına İtilmesi: “Devlet projesi” olarak sunulan süreçler, doğaları gereği siyasal tartışmanın dışına taşınır. Bu söylem, sürece yönelik eleştirileri devlete yöneltilmiş bir itiraz gibi çerçeveleyerek, muhalefeti ve eleştirel kamusal tartışmayı gayrimeşru konuma iter. Böylece hukuksal değil, ahlaksal ve simgesel bir üstünlük üretilir. Söylem, belirli kararları tartışma dışına iterek iktidarın sorgulanabilirliğini azaltabilir. (Foucault, 1980)

Siyasal Sorumluluğun Anonimleşmesi: Anayasal sistemlerde siyasal sorumluluk, yetki kullanan aktörlerin açık biçimde tanımlanmasını gerektirir. Ancak “devlet projesi” söylemi, hangi kurumun, hangi yetkiyle ve hangi kararın sahibi olduğunu belirsizleştirir. Bu belirsizlik, siyasal sorumluluğun kişilerden arındırılmasına ve hesap verebilirliğin ortadan kalkmasına yol açar.

Hukuksal Süreçlerin İkame Edilmesi: Söylem düzeyinde “devlet adına” hareket edildiği savı, hukuksal süreçlerin yerini alır. Anayasa, yasalar ve yargısal denetim mekanizmaları devrede olmaksızın yürütülen süreçler, bu söylem yoluyla meşrulaştırılır. Bu durum, hukuk devletinin biçimsel olarak korunurken içerik olarak boşaltılması anlamına gelir.

Devlet ve İktidar Ayrımının Bulanıklaştırılması: Demokratik hukuk devletinde devlet, kişilere veya partilere indirgenemez. Buna karşın “devlet projesi” söylemi, iktidar aktörlerinin tercihlerini devlet iradesiyle özdeşleştirir. Bu özdeşlik, iktidarın geçiciliği ilkesini aşındırır ve siyasal iktidarın kendisini devletle eşitlemesine olanak tanır.

Otoriterleşme Süreçleriyle İlişkisi: Karşılaştırmalı siyaset yazınında, otoriterleşmenin önemli göstergelerinden biri, hukuksal normlar yerine söylemsel meşruluk üretimidir. “Devlet projesi” gibi belirsiz ve norm dışı ifadeler, bu bağlamda yumuşak ama etkili bir otoriterleşme aracıdır. Hukuk biçimsel olarak yürürlükte kalırken, siyasal uygulamalar hukuk dışı söylemlerle yönlendirilir. Bu söylemsel çerçevenin uygulamada nasıl işletildiği, ancak somut bir örnek üzerinden incelendiğinde tüm açıklığıyla görülebilir. Bir sonraki bölümde, “devlet projesi” söyleminin güncel bir siyasal süreçte nasıl kullanıldığı örnek olay çözümlemesi yoluyla ele alınacaktır.

 ÖRNEK OLAY ÇÖZÜMLEMESİ

Bu bölümde ele alınan süreç, herhangi bir siyasal aktörün niyetinden çok, söylemin nasıl kurulduğu ve hangi anayasal boşluklardan beslendiği üzerinden çözümlenmektedir. İnceleme, sürecin içeriğinden çok, nasıl meşrulaştırıldığı sorununa odaklanmaktadır.

Sürecin Başlangıç Biçimi ve Kurumsal Dışılığı: Kamuoyuna açıklanan ve doğrudan Abdullah Öcalan ve PKK bağlamına temas eden söylemler, anayasal sistemde tanımlı herhangi bir karar alma veya yürütme mekanizmasına dayanmamaktadır. Süreç, TBMM gündeminde tartışılmamış, yürütme organı tarafından bir siyasa belgesiyle ilan edilmemiş ve yargısal veya yönetsel bir işlemle kurumsallaştırılmamıştır. Buna karşın kamuoyuna, “devletin bildiği”, “devletin yürüttüğü” veya “devlet projesi” olduğu ima edilen bir çerçevede sunulmuştur. Bu durum, anayasal yetki haritası açısından dikkat çekici bir belirsizlik üretmektedir. Hukuksal normların açık ihlali olmaksızın yürütülen bu tür süreçler, çağdaş yazında hukukun örtük biçimde aşındırılması olarak tanımlanmaktadır (Varol, 2015; Scheppele, 2018).

Söylemin Kuruluşu ve “Devletin Aklı” Vurgusu: Süreçle ilgili açıklamalarda sıkça başvurulan “devlet aklı”, “devletin bekası” ve örtük biçimde “devlet projesi” ima eden ifadeler, sürecin hukuksal değil simgesel bir meşruluk zeminine oturtulduğunu göstermektedir. Bu söylem, kararın kaynağını belirli bir anayasal organdan çok, soyut ve denetlenemez bir “devlet iradesine” atfetmektedir. Bu bağlamda söylem, süreci siyasal görüşme konusu olmaktan çıkararak, tartışılması dahi sakıncalı bir devlet sorunu olarak konumlandırmaktadır.

Yetki Sorunu ve Anayasal Sessizlik: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda, bir siyasi parti liderinin (yürütme yetkisi bulunmaksızın) devlet adına sürekli ve yönlendirici nitelikte bir süreç başlatmasına olanak tanıyan herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Buna karşın süreç, anayasal sessizlikten yararlanılarak bir siyasal gerçeklik durumuna getirilmiştir. Bu durum, anayasal sistem açısından iki sonuç doğurmaktadır. Birincisi, yetkisiz bir aktörün devlet adına konuşur duruma gelmesi ve ikincisi yetkili organların bu süreci açık biçimde sahiplenmeyerek sorumluluktan kaçınması.

Söylemsel Meşruluğun İşlevi. “Devlet projesi” iması, sürecin hukuksal denetime açılmasını engelleyen bir kalkan işlevi görmektedir. Sürece yönelik eleştiriler, içerik üzerinden değil, “devlete karşı çıkmakla” özdeşleştirilmektedir. Böylece, muhalefetin siyasal itiraz alanı daraltılmakta, kamusal tartışma bastırılmakta ve sürecin hukuksal dayanağı sorgulanamaz kılınmaktadır. Bu mekanizma, hukuk devletinden çok karizmatik ve simgesel otoriteye dayalı meşruluk üretim biçimlerine işaret etmektedir.

Devlet ve İktidar Ayrımının Uygulamada Aşınması: Örnek olay, devlet ile iktidar arasındaki ayrımın söylemsel düzeyde nasıl çözüldüğünü açık biçimde göstermektedir. Süreç ne biçimsel devlet siyasasıdır ne de sıradan bir siyasal öneridir. Bu ikilem, bilinçli biçimde konuyu ve sorumluları muğlak bırakmaktadır. Bu muğlaklık, devlet adına konuşma tekeline sahip olmayan aktörlerin meşruluk kazanmasına olanak tanımaktadır.

Değerlendirmek gerekirse, bu sürecin “devlet projesi” olarak nitelendirilmesi, hukuksal değil söylemsel bir işlemdir. Bu nitelendirme, anayasal sistemde tanımlı olmayan bir süreci meşrulaştırmak ve denetim dışı bırakmak amacıyla kullanılmaktadır. İncelenen örnek olay, hukuk devletinin açık ihlallerden çok, kavramlar ve söylemler yoluyla nasıl aşındırılabildiğini somut biçimde ortaya koymaktadır.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Bu çalışma, Türkiye’de siyasal söylemde sıkça başvurulan “devlet projesi” ifadesinin anayasal ve yasal bir karşılığı bulunmadığını ortaya koymuş ve bu söylemin hukuksal değil, söylemsel bir meşruluk üretim aracı olarak işlev gördüğünü göstermiştir. Anayasa ve yürürlükteki mevzuat çerçevesinde yapılan inceleme, devlet adına bağlayıcı iradenin ancak hukuksal olarak tanımlı organlar ve usuller aracılığıyla ortaya çıkabileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Demokrasi ve hukuk devletinin gerilemesi, sıklıkla ani kopuşlar yerine, belirsiz kavramlar ve söylemsel meşruluk üzerinden ilerlemektedir (Levitsky ve Ziblatt, 2018).

Çalışmada ele alınan örnek olay çözümlemesi hukuksal karşılığı olmayan bir kavramın kamuoyunda “devlet iradesi” olarak dolaşıma sokulmasının, siyasal sorumluluğun belirsizleşmesine ve denetim mekanizmalarının zayıflamasına yol açtığını göstermektedir. Bu tür söylemler, karar alma süreçlerini hukuksal saydamlıktan uzaklaştırmakta ve siyasal tartışmanın meşruluk sınırlarını daraltmaktadır. Böylece hukuk devleti ilkesi, biçimsel olarak varlığını sürdürmesine karşın, içerik bakımından aşınmaya açık duruma gelmektedir.

Makale ayrıca, devlet ile iktidar arasındaki ayrımın söylemsel düzeyde bulanıklaştırılmasının anayasal sistem açısından taşıdığı risklere dikkat çekmektedir. Devlet adına konuşma yetkisi, hukuksal sınırları belirsiz aktörlere bırakıldığında devlet kavramı siyasal tercihlerin taşıyıcısı durumuna gelmekte ve bu durum anayasal meşruluğun kurumsal temellerini zayıflatmaktadır. İncelenen süreç, bu tür bir bulanıklaşmanın güncel ve somut bir örneğini sunmaktadır.

Sonuç olarak bu çalışma, hukuk devletinin yalnızca normların açık ihlali yoluyla değil, normatif karşılığı bulunmayan söylemlerin sistemli biçimde kullanımı yoluyla da aşındırılabildiğini göstermektedir. “Devlet projesi” gibi belirsiz kavramların yaygınlaşması, hukuksal meşruluğun yerini simgesel ve söylemsel meşruluk biçimlerine bırakmasına yol açmaktadır. Bu bulgu, anayasal yönetim ve demokratik denetim tartışmaları açısından kavramsal berraklığın ve hukuksal sınırların korunmasının önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.


 

REFERANSLAR

 

Bourdieu, P. (1991). Language and symbolic power (J. B. Thompson, Ed.). Harvard University Press.

Dicey, A. V. (1982). Introduction to the study of the law of the constitution. Liberty Fund. (Orijinal kaynak basım tarihi 1885)

Foucault, M. (1980). Power/knowledge: Selected interviews and other writings, 1972–1977 (C. Gordon, Ed.). Pantheon Books.

Fuller, L. L. (1969). The morality of law (Rev. ed.). Yale University Press.

Gözler, K. (2021). İdare hukuku (Cilt I). Ekin Yayınevi.

Günday, M. (2020). İdare hukuku (10. bs.). İmaj Yayınevi.

Kelsen, H. (1967). Pure theory of law (M. Knight, Trans.). University of California Press. (Orijinal kaynak basım tarihi 1934)

Levitsky, S., ve Ziblatt, D. (2018). How democracies die. Crown.

Scheppele, K. L. (2018). Autocratic legalism. The University of Chicago Law Review, 85(2), 545–583.

Varol, O. O. (2015). Stealth authoritarianism. Iowa Law Review, 100, 1673–1742.

Weber, M. (1978). Economy and society: An outline of interpretive sociology (G. Roth ve C. Wittich, Eds.). University of California Press. (Original work published 1922)

Hiç yorum yok: