Hukukun ve Yargının Siyasallaşması ve
Medya Üzerindeki Denetim: TELE1 Örnek Olayı Işığında Türkiye’de Basın Özgürlüğü
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Özet
Bu çalışma,
TELE1 televizyon kanalına yönelik yönetsel yaptırımlar, ceza soruşturmaları ve
mülkiyet hakkına müdahaleleri, Türkiye’de basın özgürlüğünün
sınırlandırılmasında hukukun ve yargının rolü bağlamında incelemektedir.
Çalışma, TELE1 olayını tekil bir medya müdahalesi olarak değil, hukuksal ve
yargısal mekanizmalar aracılığıyla karşıt medyanın sistemli biçimde baskı
altına alınmasının yapısal bir örneği olarak ele almaktadır. Bu çerçevede ifade
ve basın özgürlüğü, ceza sorumluluğunun kişiselliği, mülkiyet hakkı ve yargı
bağımsızlığı ilkeleri siyaset bilimi ve hukuk bakış açılarından birlikte çözümlenmiştir.
Çalışmanın temel bulgusu, TELE1’e yönelik müdahalelerin hukuksal
zorunluluklardan çok siyasal tercihlerle şekillendiği ve yargı kararlarının ise
bu müdahaleleri denetlemek yerine meşrulaştırıcı bir işlev gördüğüdür. Sonuç
olarak TELE1 olayı, Türkiye’de basın özgürlüğü ihlallerinin geçici ya da olağan
dışı değil, hukukun ve yargının siyasallaşması süreciyle bağlantılı olarak
süreklilik kazanan yapısal bir sorun olduğunu ortaya koymaktadır.
Anahtar
Kelimeler: Basın
özgürlüğü; TELE1; hukukun siyasallaşması; yargı bağımsızlığı; mülkiyet hakkı; karşıt
medya
Abstract
This study examines the administrative sanctions,
criminal investigations, and interventions into property rights directed at the
television channel TELE1 within the context of the role of law and the
judiciary in restricting press freedom in Turkey. Rather than treating the
TELE1 case as an isolated incident, the study conceptualizes it as a structural
example of the systematic suppression of oppositional media through legal and
judicial mechanisms. From both political science and legal perspectives, the analysis
focuses on freedom of expression and the press, the principle of personal
criminal liability, property rights, and judicial independence. The main
finding of the study is that the interventions against TELE1 were shaped
primarily by political preferences rather than legal necessity, and that
judicial decisions functioned to legitimize these interventions rather than to
constrain them. Consequently, the TELE1 case demonstrates that violations of
press freedom in Turkey are not exceptional or temporary, but constitute a
persistent structural sorun closely linked to the politicization of law and the
judiciary.
Keywords: Press
freedom; TELE1; politicization of law; judicial independence; property rights;
oppositional media
GİRİŞ
Basın
özgürlüğü, demokratik rejimlerin kurucu unsurlarından biri olarak yalnızca
bireysel bir ifade hakkını değil, kamusal denetimin ve siyasal hesap
verebilirliğin sürekliliğini güvence altına alan yapısal bir ilkeyi ifade eder.
Bu özgürlük, özellikle yürütme erkini eleştiren, çoğunluk görüşünün dışında
kalan ya da iktidarın siyasal tercihlerini sorgulayan medya etkinlikleri
bakımından anlam kazanır. Ancak son yıllarda Türkiye’de basın özgürlüğüne
ilişkin tartışmalar, bu ilkenin açık ve kaba yasaklarla değil, giderek artan
biçimde hukuksal ve yargısal araçlar üzerinden sınırlandırıldığı bir bağlamda
yürütülmektedir.
Bu dönüşüm,
hukukun ve yargının siyasal iktidarı sınırlayan özerk alanlar olmaktan
uzaklaşarak, siyasal tercihlerin meşrulaştırıcı ve uygulayıcı araçlarına
dönüşmesi olgusuyla yakından ilişkilidir. Medya alanında uygulanan yönetsel
yaptırımlar, ceza soruşturmaları, mal varlığına el koyma ve kayyım atama gibi
müdahaleler, biçimsel olarak hukuksal süreçlere dayanmakta ve bu durum baskının
keyfi değil, “hukuka uygun” olduğu izlenimini yaratmaktadır. Ne var ki bu tür
uygulamalar, hukukun biçimsel varlığı ile adaletin maddi içeriği arasındaki
gerilimi daha görünür kılmaktadır.
Çalışmanın
Amacı ve Hedefleri
Bu
çalışmanın temel amacı, Türkiye’de basın özgürlüğünün sınırlandırılmasında
hukukun ve yargının siyasallaşmasının oynadığı rolü, TELE1 televizyon kanalı
etrafında gelişen süreç üzerinden incelemektir. TELE1 olayı, karşıt bir medya
kuruluşunun önce yönetsel ve ekonomik yaptırımlarla baskı altına alınması,
ardından ceza hukuku araçları devreye sokularak kurumsal yapısına ve mal
varlığına el konulması bakımından, basın özgürlüğü ile mülkiyet hakkının
birlikte ihlal edildiği özgün bir örnek sunmaktadır. Bu bağlamda olay, yalnızca
bir medya kuruluşunun karşı karşıya kaldığı hukuksal sorunlar olarak değil,
daha geniş bir yapısal dönüşümün göstergesi olarak ele alınmalıdır.
Makale,
TELE1’e yönelik müdahaleleri, ifade ve basın özgürlüğü, ceza sorumluluğunun
kişiselliği ve mülkiyet hakkı ilkeleri çerçevesinde çözümlemektedir. Bu
çözümleme yoluyla, yargı kararlarının siyasal iktidar açısından nasıl bir
meşrulaştırma işlevi gördüğü ve hukuksal süreçlerin karşıt medyanın ortadan
kaldırılmasında nasıl etkili bir denetim mekanizmasına dönüştüğü ortaya
konulmaktadır. Çalışma, bu yönüyle, Türkiye’de hukukun üstünlüğü ve yargı
bağımsızlığı tartışmalarına medya özgürlüğü ekseninden eleştirel bir katkı
sunmayı amaçlamaktadır.
Bu
çalışmanın temel amacı, Türkiye’de basın özgürlüğüne yönelik müdahalelerin hukuksal
ve yargısal mekanizmalar aracılığıyla nasıl yapılandırıldığını, TELE1
televizyon kanalı etrafında gelişen olaylar üzerinden çözümlemektir. Çalışma, karşıt
bir medya kuruluşuna yönelik yönetsel yaptırımlar, ceza soruşturmaları ve
mülkiyet hakkına müdahale içeren uygulamaların, hukukun ve yargının
siyasallaşması bağlamında nasıl bir işlev gördüğünü ortaya koymayı
hedeflemektedir.
Bu genel
amaç doğrultusunda çalışmanın özgül hedefleri şu şekilde belirlenmiştir:
Basın özgürlüğünün sınırlandırılmasında kullanılan hukuksal
araçları (yönetsel para cezaları, yayın durdurma kararları, ceza soruşturmaları
ve el koyma uygulamaları) TELE1 olayı üzerinden sistemli biçimde incelemek,
Ceza sorumluluğunun kişiselliği ilkesinin ihlal edilip
edilmediğini, bir yayıncının bireysel ifadeleri gerekçe gösterilerek kurumsal
yapıya ve mal varlığına el konulmasının hukuksal sonuçları bağlamında
değerlendirmek,
Mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin, basın özgürlüğüyle
olan kesişim noktalarını çözümleyerek, medya kuruluşlarının ekonomik
sürdürülebilirliğinin siyasal denetim aracı olarak kullanılıp kullanılmadığını
tartışmak,
Yargı kararlarının meşrulaştırıcı rolünü ele alarak, hukuksal
biçimin siyasal içerikle nasıl doldurulduğunu ve bu sürecin toplumsal algı
üzerindeki etkilerini incelemek,
TELE1 olayını, Türkiye’de medya alanında yaşanan dönüşümün olağan
dışı değil, yapısal bir örneği olarak konumlandırarak, benzer uygulamalar için çözümleyici
bir çerçeve sunmak.
Bu hedefler
doğrultusunda çalışma, basın özgürlüğü ihlallerinin yalnızca normatif
eksiklikler ya da tekil yargı kararlarıyla açıklanamayacağını, aksine, hukukun
ve yargının siyasal iktidar ilişkileri içinde yeniden yapılandırıldığı daha
geniş bir bağlamda ele alınması gerektiğini savunmaktadır.
Araştırma
Soruları
Bu çalışma,
TELE1 olayı üzerinden Türkiye’de basın özgürlüğüne yönelik müdahalelerin hukuksal
ve yargısal boyutlarını incelemek üzere aşağıdaki araştırma sorularına yanıt
aramaktadır:
Türkiye’de basın özgürlüğünün sınırlandırılmasında hukuksal
ve yargısal araçlar nasıl bir rol oynamaktadır?
TELE1’e yönelik yönetsel yaptırımlar ve ceza soruşturmaları,
hukukun ve yargının siyasallaşması bağlamında nasıl değerlendirilebilir?
Bir medya kuruluşunun yayın siyasasını temsil eden bir
yöneticinin bireysel ifadeleri gerekçe gösterilerek, kurumsal yapıya ve mal
varlığına el konulması, ceza sorumluluğunun kişiselliği ilkesiyle ne ölçüde
bağdaşmaktadır?
TELE1 olayında uygulanan kayyım atama ve mal varlığına el
koyma kararları, basın özgürlüğü ile mülkiyet hakkı arasındaki ilişkiyi nasıl
etkilemiştir?
Yargı kararları, TELE1’e yönelik müdahalelerin
meşrulaştırılması sürecinde nasıl bir işlev görmüştür?
TELE1 olayı, Türkiye’de karşıt medyaya yönelik baskıların olağan
dışı bir durum mu yoksa yapısal bir eğilim mi olduğunu göstermektedir?
Hukuksal süreçlerin biçimsel meşruluğu ile demokratik toplum
düzeni arasındaki gerilim, TELE1 örneğinde nasıl somutlaşmaktadır?
YÖNTEM
Bu çalışma,
nitel araştırma yaklaşımı çerçevesinde tasarlanmış olup, TELE1 olayını örnek
olay (case study) yöntemiyle incelemektedir. Örnek olay yöntemi,
karmaşık ve çok katmanlı toplumsal olguların kendi bağlamı içinde derinlemesine
çözümlenmesine olanak tanıması bakımından, basın özgürlüğü, yargısal müdahale
ve siyasal iktidar ilişkileri gibi yapısal sorunların incelenmesinde özellikle
elverişlidir.
Araştırmada,
TELE1 televizyon kanalına yönelik yönetsel ve yargısal müdahaleler, belge
incelemesi (document analysis) ve hukuksal metin çözümlemesi teknikleri
kullanılarak ele alınmıştır. Bu kapsamda Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK)
kararları, savcılık iddianameleri, mahkeme kararları, el koyma ve kayyım atama
işlemlerine ilişkin resmi belgeler ile ilgili mevzuat (Anayasa, Basın Kanunu,
Türk Ceza Kanunu ve ilgili ikincil düzenlemeler) incelenmiştir.
Çalışmada
ayrıca, TELE1 olayına ilişkin kamuoyuna yansıyan açıklamalar, basın bültenleri
ve güvenilir haber kaynaklarında yer alan bilgiler, bağlamsal çözümleme
amacıyla kullanılmıştır. Bu veriler, hukuksal süreçlerin yalnızca normatif
içeriğini değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal bağlamını görünür kılmak
amacıyla değerlendirilmiştir. Ancak çalışma, gazetecilik etkinliği ya da medya
söylem çözümlemesi yapmayı değil, söz konusu müdahalelerin hukuksal ve yargısal
niteliğini çözümlemeyi hedeflemektedir.
Verilerin çözümlemesinde
eleştirel hukuk yaklaşımı temel alınmıştır. Bu yaklaşım, hukuku siyasal ve
toplumsal güç ilişkilerinden bağımsız, nötr bir sistem olarak değil, iktidar
ilişkileri içinde işleyen ve belirli siyasal tercihleri yeniden üretebilen bir
yapı olarak ele almaktadır. Bu çerçevede, TELE1 olayında alınan yargı kararları
ve yönetsel işlemler, biçimsel hukuka uygunluklarının ötesinde, hak ve
özgürlükler üzerindeki etkileri bakımından değerlendirilmiştir.
Çalışmanın
sınırlılıkları arasında, devam eden yargı süreçleri nedeniyle bazı belgelerin
kamuoyuna açık olmaması ve çözümlenen olaya ilişkin bilgilerin büyük ölçüde
açık kaynaklara dayanması yer almaktadır. Bununla birlikte, TELE1 olayının
kamuoyuna yansıyan boyutları, Türkiye’de basın özgürlüğüne yönelik yapısal
sorunları tartışmak için yeterli çözümleyici zemini sunmaktadır.
KURAMSAL
ÇERÇEVE
Hukukun
ve Yargının Siyasallaşması
Hukukun ve
yargının siyasallaşması, hukuk normlarının ve yargısal süreçlerin siyasal
iktidardan bağımsız, özerk ve tarafsız işleyişini yitirmesi, buna karşılık
siyasal tercihlerin uygulanmasında işlevsel araçlara dönüşmesi olgusunu ifade
eder. Bu süreç, yalnızca yasama etkinlikleri yoluyla çıkarılan düzenlemelerle
değil, mevcut hukuk normlarının seçici, genişletici ya da daraltıcı yorumlarla
uygulanması yoluyla da gerçekleşebilmektedir. Eleştirel hukuk yazını, hukukun
biçimsel tarafsızlık savının, çoğu zaman toplumsal ve siyasal güç ilişkilerini
görünmez kıldığını vurgular. Bu bakış açısına göre hukuk, iktidarı sınırlayan
bir mekanizma olmaktan çok, belirli koşullarda iktidarın sürekliliğini sağlayan
bir meşrulaştırma aygıtı işlevi görebilir. Yargının siyasallaşması ise bu
sürecin uygulama boyutunu oluşturur. Modern hukuk düzenlerinde biçimsel hukukun
varlığı, maddi adaletin otomatik olarak sağlandığı anlamına gelmemektedir
(Teubner, 1983).Mahkemeler, siyasal alanın dışında duran denge-denetim
organları olmaktan çıkarak, siyasal kararların hukuksal forma sokulduğu
alanlara dönüşür. Türkiye bağlamında hukukun ve yargının siyasallaşması,
özellikle yürütme erkine yönelik eleştirel etkinliklerin ulusal güvenlik, kamu
düzeni ya da toplumsal duyarlılıklar gibi geniş ve muğlak kavramlar
aracılığıyla sınırlandırılmasıyla görünür duruma gelmektedir. Bu durum,
yargısal takdir yetkisinin siyasal öncelikler doğrultusunda kullanıldığı
yönünde ciddi tartışmalar doğurmaktadır. Hukuksal ve yargısal mekanizmaların siyasal iktidarın
tercihleri doğrultusunda işlemesi, yarışmacı otoriter rejimlerin ayırt edici
özelliklerinden biri olarak değerlendirilmektedir (Levitsky & Way, 2010). Bu
bağlamda yargı, hak ve özgürlükleri koruyan bir kurum olmaktan ziyade, siyasal
iktidarın hegemonik düzenini sürdüren bir araç durumuna gelebilmektedir
(Habermas, 1996).
Basın
Özgürlüğü ve Demokratik Toplum
Basın
özgürlüğü, ifade özgürlüğünün kurumsallaşmış biçimi olarak, bireysel görüşlerin
ötesinde kamunun bilgi edinme hakkını ve siyasal katılımın maddi koşullarını
güvence altına alır. Demokratik toplumlarda basın, iktidarın eylemlerini
denetleyen, eleştiren ve kamuoyu oluşturan bir aktör olarak işlev görür. Bu
nedenle basın özgürlüğü, çoğunluk görüşlerini yansıtan yayınlar kadar, hatta
daha da fazla, karşıt ve rahatsız edici içeriklerin korunmasını gerektirir. Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi içtihadında da vurgulandığı üzere, basın özgürlüğü
yalnızca “zararsız” ya da “toplumun kabul ettiği” düşünceler için değil,
devleti veya toplumun bir kesimini rahatsız eden, sarsıcı ya da kışkırtıcı
fikirler için de geçerlidir. Bu ilke, özellikle siyasal iktidarı eleştiren
medya etkinlikleri bakımından belirleyicidir. Ancak hukukun ve yargının
siyasallaştığı bağlamlarda basın özgürlüğü, açık sansür yerine, yönetsel ve
yargısal müdahaleler yoluyla dolaylı biçimde sınırlandırılmaktadır. Bu
müdahaleler, biçimsel olarak hukuka dayandığı için, demokratik toplum düzeniyle
bağdaşmayan sonuçlar üretmesine karşın meşru görünüm kazanabilmektedir. İfade ve basın özgürlüğü, demokratik
toplum düzeninin temel unsurlarından biri olup, yalnızca zararsız veya kabul
edilebilir düşünceler için değil, rahatsız edici ve sarsıcı ifadeler için de
geçerlidir (Handyside v. United Kingdom, 1976). Karşıt medyaya yönelik
yaptırımların orantısız ve caydırıcı nitelik taşıması, basın özgürlüğünün işlevsizleşmesine
yol açmaktadır (Barendt, 2005; Lingens v. Austria, 1986). Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi, Türkiye’ye ilişkin kararlarında, basın özgürlüğüne yönelik
müdahalelerin sistemli nitelik taşıdığına dikkat çekmektedir (Şener v. Turkey,
2000; Ahmet Yıldırım v. Turkey, 2012).
Yargısal
Araçsallaşma ve Meşrulaştırma Mekanizmaları
Yargısal
araçsallaşma, ceza soruşturmaları, tutuklama kararları, mal varlığına el koyma
ve kayyım atama gibi yargısal yetkilerin, hukuksal gerekliliklerden çok siyasal
amaçlar doğrultusunda kullanılması anlamına gelir. Bu tür uygulamalar, yalnızca
hedef alınan kişi ya da kurum üzerinde değil, daha geniş bir toplumsal alanda
caydırıcı etki yaratır. Bu bağlamda yargı, yalnızca yaptırım uygulayan bir
kurum değil, aynı zamanda siyasal müdahaleleri normalleştiren ve meşrulaştıran
bir aktör durumuna gelir. “Yargı karar verdi” söylemi, hukuksal içeriği
tartışılmadan kabul edilen bir haklılık zemini üretir. Böylece hukukun biçimsel
varlığı, adaletin maddi içeriğinin sorgulanmasının önüne geçer.
Basın
Özgürlüğü ile Mülkiyet Hakkının Kesişimi
Medya
özgürlüğü tartışmaları çoğu zaman ifade boyutuyla sınırlı kalmaktadır. Oysa
medya kuruluşlarının ekonomik ve kurumsal varlığı, basın özgürlüğünün
sürdürülebilirliği açısından belirleyici önemdedir. Mülkiyet hakkına yönelik
müdahaleler, özellikle medya alanında, dolaylı sansür işlevi görmektedir. Bir
medya kuruluşuna yönelik ekonomik yaptırımlar, el koyma kararları ya da kayyım
atamaları, yalnızca mülkiyet hakkını değil, aynı zamanda kamunun farklı bilgi
kaynaklarına erişim hakkını da zedelemektedir. Bu nedenle basın özgürlüğü ile
mülkiyet hakkı arasındaki ilişki, TELE1 olayı gibi örneklerde birlikte ele
alınması gereken bütüncül bir sorunsalı ortaya koymaktadır.
TELE1 OLAYI:
SÜREÇ VE MÜDAHALE BİÇİMLERİ
TELE1
televizyon kanalına yönelik müdahaleler, ani ve olağan dışı bir devlet tepkisi
olarak değil zamana yayılan, aşamalı ve çok katmanlı bir süreç olarak ortaya
çıkmıştır. Bu yönüyle TELE1 olayı, Türkiye’de karşıt medyanın nasıl baskı
altına alındığını ve ortadan kaldırıldığını gösteren tipik bir örnek niteliği
taşımaktadır.
Yönetsel
Denetim ve Ekonomik Baskı Mekanizmaları
Sürecin ilk
aşaması, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) tarafından uygulanan yönetsel
yaptırımlar aracılığıyla şekillenmiştir. TELE1’e yönelik program durdurma
kararları ve yüksek miktarlı yönetsel para cezaları, yayın içeriklerinin
“tarafsızlık”, “toplumsal duyarlılık” ya da “kamu düzeni” gibi geniş ve yoruma
açık gerekçelerle hedef alınması sonucunda verilmiştir. Bu yaptırımların ortak
özelliği, tekil ihlalleri cezalandırmaktan çok, yayıncı kuruluş üzerinde
sürekli bir baskı ve belirsizlik ortamı yaratmasıdır. Yönetsel para cezaları,
medya kuruluşlarının ekonomik sürdürülebilirliğini zedeleyerek, basın
özgürlüğünün maddi koşullarını ortadan kaldıran dolaylı sansür araçları olarak
işlev görmüştür. Bu aşamada amaç, doğrudan kapatma değil, yayın çizgisinin
yumuşatılması ve otosansürün içselleştirilmesidir.
Ceza
Hukuku Araçlarının Devreye Girişi
Yönetsel
baskıların ardından süreç, ceza hukuku mekanizmalarının devreye sokulmasıyla
niteliksel bir dönüşüm geçirmiştir. TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ
hakkında başlatılan soruşturma ve yöneltilen “casusluk” suçlaması, bu dönüşümün
en kritik aşamasını oluşturmuştur. Casusluk gibi ağır ve toplumsal algı
bakımından yüksek etkili suç tiplerinin kullanılması, yalnızca bireysel
cezalandırmayı hedeflememekte, aynı zamanda karşıt gazeteciliği ulusal güvenlik
tehdidi kategorisine yerleştirmektedir. Bu durum, eleştirel yayıncılığın meşruluk
zeminini ortadan kaldırarak, savunulmasını güçleştiren bir söylemsel çerçeve
üretmektedir. Burada dikkat çekici olan husus, soruşturmanın odağında bulunan
kişinin kanalın sahibi değil, yayın siyasasını temsil eden bir yönetici
olmasıdır. Buna karşın ceza soruşturmasının sonuçları, bireysel sorumluluk
sınırlarını aşarak kurumsal yapıyı hedef almıştır.
Kurumsal
El Koyma ve Kayyım Atama
Ceza
soruşturmasının ardından TELE1’in yönetimine el konulması ve kayyım atanması,
sürecin basın özgürlüğü boyutunun mülkiyet hakkı ihlaliyle birleştiği aşamayı
temsil etmektedir. Bu müdahale, ceza sorumluluğunun kişiselliği ilkesinin eylemli
olarak askıya alındığını göstermektedir. Bir yayın yöneticisinin ifadeleri
gerekçe gösterilerek, kanalın tümüne ve mal varlığına el konulması, hukuksal
değil siyasal bir müdahale biçimi olarak değerlendirilmelidir. Kayyım atama
uygulaması, yalnızca mülkiyet hakkına yönelik bir müdahale değil, aynı zamanda
yayın siyasasının eylemli olarak denetim altına alınması anlamına gelmektedir.
Böylece basın özgürlüğü, ekonomik ve yönetsel araçlarla dolaylı biçimde ortadan
kaldırılmaktadır.
Yargı
Kararları ve Meşrulaştırma Süreci
TELE1’e
yönelik tüm bu müdahaleler, biçimsel olarak yargı kararlarına dayandırılmıştır.
Bu durum, sürecin en sorunlu ve aynı zamanda en etkili yönünü oluşturmaktadır.
Yargı kararları, müdahalelerin hukuksal zemine oturtulmasını sağlayarak, keyfilik
tartışmasını görünmez kılmakta ve siyasal tercihlere meşruluk kalkanı
sunmaktadır. Bu bağlamda yargı, yalnızca karar veren bir kurum değil, basın
özgürlüğüne yönelik müdahalelerin normalleştirilmesini sağlayan bir aktör
olarak işlev görmektedir. “Yargı karar verdi” söylemi, hukuksal içeriğin
sorgulanmasının önüne geçerek, toplumsal itirazın etkisini azaltmaktadır.
Değerlendirme
TELE1 olayında
gözlemlenen süreç, yönetsel yaptırımlar, ceza hukuku araçları ve mülkiyet
hakkına yönelik müdahalelerin birbirini tamamlayan biçimde kullanıldığını
göstermektedir. Bu çok katmanlı müdahale biçimi, basın özgürlüğünün tek bir
noktadan değil, farklı düzlemlerde eş zamanlı olarak sınırlandırıldığını ortaya
koymaktadır. Bu yönüyle TELE1 olayı, Türkiye’de karşıt medyaya yönelik
baskıların olağan dışı değil, yapısal ve sistemli bir nitelik taşıdığını
göstermekte ve hukukun ve yargının siyasallaşmasının basın özgürlüğü üzerindeki
etkilerini somut bir olay üzerinden görünür kılmaktadır.
ÇÖZÜMLEME
TELE1’e
Yönelik Yönetsel Yaptırımlar ve Ceza Soruşturmalarının Hukukun ve Yargının
Siyasallaşması Bağlamında Değerlendirilmesi
TELE1’e
yönelik yönetsel yaptırımlar ve ceza soruşturmaları, hukukun ve yargının
siyasallaşmasının somut ve çok katmanlı bir ortaya çıkışı olarak
değerlendirilebilir. Bu müdahaleler, hukuksal araçların olağan denetim ve
yaptırım işlevlerinin ötesine geçerek, karşıt bir medya kuruluşunun siyasal
alan dışına itilmesi amacıyla kullanıldığını göstermektedir.
İlk aşamada
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu tarafından uygulanan program durdurma kararları
ve yüksek miktarlı yönetsel para cezaları, hukuksal açıdan bakıldığında
düzenleyici bir denetim etkinliği görünümü taşımaktadır. Ancak bu yaptırımların
sıklığı, seçiciliği ve orantısızlığı, hukukun eşit ve tarafsız uygulanmadığına
işaret etmektedir. Benzer yayın içeriklerine sahip iktidar yanlısı medya
kuruluşlarına yönelik yaptırım uygulanmaması ya da son derece sınırlı
müdahalelerle yetinilmesi, yönetsel denetimin siyasal tercihler doğrultusunda
işletildiğini göstermektedir. Bu durum, hukukun genel ve soyut kurallarının,
belirli aktörler için seçici biçimde devreye sokulduğu bir siyasallaşma
biçimine işaret etmektedir.
Ceza
soruşturmalarının devreye girmesiyle birlikte, hukuksal müdahalenin niteliği
daha da ağırlaşmıştır. TELE1 Genel Yayın Yönetmeni hakkında başlatılan
soruşturma ve yöneltilen “casusluk” suçlaması, ifade ve basın özgürlüğü
kapsamındaki bir yayının, ceza hukuku yoluyla suçlaştırılması anlamına
gelmektedir. Casusluk gibi ağır ve muğlak suç tiplerinin, gazetecilik etkinlikleriyle
ilişkilendirilmesi, yargının siyasal iktidarın güvenlik söylemiyle uyumlu
biçimde hareket ettiğini göstermektedir. Bu bağlamda ceza hukuku, son çare (ultima
ratio) olmaktan çıkarak, siyasal disiplin aracı durumuna gelmiştir.
Hukukun ve
yargının siyasallaşması, yalnızca müdahalenin içeriğinde değil, işlevinde de
ortaya çıkmaktadır. Yönetsel yaptırımlar ve ceza soruşturmaları, yalnızca
TELE1’i ya da ilgili kişileri hedef almakla kalmamış, diğer medya kuruluşları
açısından da caydırıcı bir etki yaratmıştır. Bu yönüyle yargısal süreçler,
bireysel adaletin kurulması değil, medya alanının genelini düzenleyen ve
sınırlandıran bir siyasal denetim mekanizması olarak işlemiştir.
Öte yandan
söz konusu müdahalelerin tamamının yargı kararlarına ve hukuksal süreçlere
dayandırılması, hukukun siyasallaşmasının en belirgin göstergelerinden biridir.
Hukuksal biçim, siyasal içeriği gizleyen ve meşrulaştıran bir araç işlevi
görmüştür. “Yargı karar verdi” söylemi, hukuksal süreçlerin adil olup
olmadığına ilişkin tartışmayı bastırarak, siyasal müdahalelerin kaçınılmaz ve
meşru olduğu algısını üretmiştir. Bu durum, yargının siyasal iktidarı
sınırlayan bir denetim mekanizması olmaktan çıkıp, iktidarın tercihlerini
normalleştiren bir aygıta dönüştüğünü göstermektedir.
Sonuç olarak
TELE1’e yönelik yönetsel yaptırımlar ve ceza soruşturmaları, hukukun ve
yargının siyasallaşmasının tipik bir örneğini oluşturmaktadır. Bu süreçte
hukuk, basın özgürlüğünü koruyan bir normatif çerçeve olmaktan uzaklaşmış ve
yargı ise hak ihlallerini önleyen bir merci değil, siyasal müdahalelerin
kurumsal taşıyıcısı durumuna gelmiştir. Bu durum, TELE1 olayını bireysel bir
hukuk uyuşmazlığı olmaktan çıkararak, Türkiye’de medya özgürlüğünün yapısal
sorunlarını görünür kılan bir örnek olay durumuna getirmektedir.
Ceza
Sorumluluğunun Kişiselliği İlkesinin TELE1 Olayı Bağlamında Çiğnenmesi
Ceza
sorumluluğunun kişiselliği ilkesi, çağdaş ceza hukukunun temel taşlarından
biridir ve bir kişinin ancak kendi eyleminden dolayı sorumlu tutulabileceğini
ifade eder. Bu ilke, yalnızca bireysel özgürlüklerin korunması açısından değil,
aynı zamanda keyfi ve toplu cezalandırma biçimlerinin önlenmesi bakımından da
merkezi öneme sahiptir. TELE1 olayında yaşanan süreç, bu ilkenin eylemli olarak
aşındırıldığını ve işlevsizleştirildiğini göstermektedir.
TELE1 Genel
Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ hakkında yürütülen ceza soruşturması, hukuksal
olarak bireysel bir sorumluluk savına dayandırılmıştır. Ancak bu soruşturmanın
sonuçları, yalnızca ilgili kişiyi değil, kurumsal yapının tamamını hedef alacak
şekilde genişletilmiştir. Yanardağ’ın kanal sahibi olmamasına karşın,
yöneticilik konumu üzerinden yürütülen ceza sürecinin, kanalın yönetimine el
konulması ve mal varlığına müdahale edilmesiyle sonuçlanması, ceza
sorumluluğunun kişiselliği ilkesinin açık biçimde çiğnendiğini ortaya
koymaktadır.
Bu noktada
dikkat çekici olan konu bireysel bir ceza soruşturmasının, kurumsal
cezalandırma sonucunu doğuracak şekilde yorumlanmasıdır. Ceza hukuku kuramı
açısından bakıldığında, bir kişinin ifade ve yayın etkinlikleri nedeniyle
sorumluluğu saptansa dahi, bu sorumluluğun otomatik olarak bir tüzel kişiliğe
veya kuruma genişletilmesi hukuksal olarak olanaklı değildir. TELE1 olayında
ise bireysel eylem ile kurumsal yaptırım arasındaki sınır bilinçli biçimde
belirsizleştirilmiştir.
Bu
belirsizleştirme, hukuksal değil siyasal bir işlev görmektedir. Ceza
sorumluluğunun kişiselliği ilkesinin aşındırılması, yalnızca TELE1’i değil, tüm
medya alanını etkileyen bir toplu caydırıcılık mekanizması üretmektedir.
Böylece medya kuruluşları, çalışanlarının ya da yöneticilerinin ifadelerinden
dolayı kurumsal varlıklarının tehlikeye girebileceği mesajını almakta ve bu
durum, basın özgürlüğü üzerinde güçlü bir otosansür baskısı yaratmaktadır.
Ayrıca,
bireysel sorumluluğun kurumsal ortadan kaldırmaya gerekçe yapılması, hukuksal
öngörülebilirlik ilkesini de zedelemektedir. Medya kuruluşlarının hangi sınırı
aştıklarında yalnızca para cezası değil, mülkiyetlerine el koyma gibi ağır
yaptırımlarla karşılaşacaklarının belirsiz olması, hukukun güvence sağlayıcı
niteliğini ortadan kaldırmaktadır. Bu belirsizlik, yargısal takdir yetkisinin
genişlemesine ve siyasal müdahalelerin hukuksal zeminde uygulanmasına olanak
tanımaktadır.
Sonuç olarak
TELE1 olayında ceza sorumluluğunun kişiselliği ilkesi, biçimsel olarak
korunuyor görünse de eylemi sonuçları itibarıyla askıya alınmıştır. Bireysel
bir ceza soruşturması, kurumsal düzeyde ağır ve geri döndürülemez yaptırımlara
dönüştürülmüş ve bu durum, ceza hukukunun temel güvencelerinin siyasal amaçlar
doğrultusunda aşındırılabileceğini göstermiştir. Bu bağlamda TELE1 olayı, ceza sorumluluğunun kişiselliği ilkesinin, hukukun
ve yargının siyasallaştığı koşullarda ne ölçüde kırılgan duruma geldiğini
ortaya koymaktadır.
Mülkiyet
Hakkına Yönelik Müdahalelerin Basın Özgürlüğüyle Kesişimi: TELE1 Olayı
Basın
özgürlüğü, yalnızca ifade edilen düşüncelerin hukuksal olarak korunmasıyla
sınırlı bir hak değildir, aynı zamanda bu düşüncelerin süreklilik içinde
kamusal alana aktarılmasını olanaklı kılan kurumsal ve ekonomik koşulların
güvence altına alınmasını da gerektirir. Bu bağlamda mülkiyet hakkı, medya
kuruluşlarının varlığını sürdürebilmesi bakımından basın özgürlüğünün ayrılmaz
bir bileşenidir. TELE1 olayında mülkiyet hakkına yönelik müdahaleler, basın
özgürlüğünün dolaylı ancak etkili biçimde sınırlandırıldığını göstermektedir.
TELE1’in
yönetimine el konulması ve kayyım atanması, biçimsel olarak mülkiyet hakkına
ilişkin geçici bir yönetsel ve yargısal önlem olarak sunulmuştur. Ancak bu tür
müdahaleler, medya alanında yalnızca ekonomik bir düzenleme işlevi görmemekte
ve yayın siyasasının ve editoryal çizginin eylemli olarak denetim altına
alınması anlamına gelmektedir. Kayyım uygulaması, mülkiyet hakkının kullanımını
ortadan kaldırarak, basın özgürlüğünü yapısal düzeyde işlevsizleştiren bir araç
durumuna gelmiştir.
Bu noktada
TELE1 olayının ayırt edici yönü, mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin, doğrudan
kanal sahiplerine yöneltilmiş bir suçlamaya değil; yayın siyasasını temsil eden
bir yöneticinin bireysel ifadelerine dayandırılmış olmasıdır. Bu durum,
mülkiyet hakkının, ceza hukukuna özgü bireysel sorumluluk ilkelerinden bağımsız
biçimde sınırlandırıldığını göstermektedir. Böylece mülkiyet hakkı, korunması
gereken temel bir hak olmaktan çıkarılarak, siyasal denetimin nesnesi olmuştur.
Mülkiyet
hakkına yönelik bu tür müdahaleler, basın özgürlüğü bakımından çarpan etkisi
yaratmaktadır. Ekonomik varlığı ve yönetsel özerkliği ortadan kaldırılan bir
medya kuruluşunun, biçimsel olarak yayın yapmaya devam etmesi dahi gerçek
anlamda özgür bir basın etkinliği olarak değerlendirilemez. Bu nedenle TELE1’e
yönelik el koyma ve kayyım atama kararları, basın özgürlüğünün yalnızca içerik
düzeyinde değil, kurumsal altyapı düzeyinde sınırlandırıldığını göstermektedir.
Ayrıca,
mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin yargı kararlarıyla meşrulaştırılması, bu
uygulamaların demokratik toplum düzeniyle uyumluluğunun sorgulanmasını
güçleştirmektedir. Hukuksal biçim, basın özgürlüğü üzerindeki etkileri görünmez
kılmakta ve mülkiyet hakkının çiğnenmesi olağan bir hukuksal tedbir olarak
sunulmaktadır. Bu durum, basın özgürlüğünün ekonomik temellerinin sistemli
biçimde aşındırılmasına zemin hazırlamaktadır.
Sonuç olarak
TELE1 olayı, mülkiyet hakkı ile basın özgürlüğü arasındaki ilişkinin
koparılamaz olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Medya kuruluşlarının
mülkiyet ve yönetim yapısına yönelik müdahaleler, ifade özgürlüğüne doğrudan
müdahale edilmeksizin dolaylı ama etkili bir sansür mekanizması yaratmaktadır.
Bu yönüyle TELE1 olayı, basın özgürlüğünün yalnızca hukuksal normlarla değil,
aynı zamanda ekonomik ve kurumsal güvencelerle korunması gerektiğini bir kez
daha göstermektedir.
Yargı
Kararlarının Müdahalelerin Meşrulaştırılmasındaki Rolü
TELE1 olayında
yargı kararları, basın özgürlüğüne ve mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin
yalnızca hukuksal dayanağını oluşturmakla kalmamış, aynı zamanda bu
müdahalelerin toplumsal ve siyasal düzlemde meşrulaştırılmasında merkezi bir
rol üstlenmiştir. Bu bağlamda yargı, klasik anlamda hak ihlallerini denetleyen
ve sınırlayan bir merci olmaktan çok, siyasal müdahalelerin hukuksal forma
büründürülmesini sağlayan bir araç olarak işlev görmüştür.
Yargı
kararlarının meşrulaştırıcı etkisi, öncelikle biçimsel hukuksallık üzerinden
ortaya çıkmaktadır. TELE1’e yönelik el koyma, kayyım atama ve ceza
soruşturmaları, usule uygun şekilde verilmiş mahkeme kararlarına dayandırıldığı
için bu müdahaleler kamuoyuna “hukukun gereği” olarak sunulmuştur. Bu durum, hukuksal
sürecin içeriğinin (orantılılık, gereklilik ve demokratik toplum düzeniyle uyum
gibi temel ölçütlerin) sorgulanmasını büyük ölçüde engellemiştir.
Bu süreçte
yargı, yalnızca karar veren bir kurum değil, aynı zamanda siyasal iktidarın
tercihlerini normalleştiren bir söylemsel çerçeve üretmiştir. “Yargı karar
verdi” ifadesi, hukuksal gerekçelerin tartışılmasını gereksiz kılan bir kapanış
cümlesine dönüşmüş ve müdahalelerin siyasal niteliği görünmez kılınmıştır.
Böylece yargı, siyasal sorumluluğun dağıtıldığı ve belirsizleştirildiği bir
araca dönüşmüştür.
Yargı
kararlarının meşrulaştırıcı rolü, özellikle orantılılık ilkesinin eylemli
olarak göz ardı edilmesinde belirginleşmektedir. TELE1 olayında bireysel bir
ifade ya da yayın etkinliği gerekçe gösterilerek, kurumsal yapının tümüne
yönelik ağır ve geri döndürülemez müdahalelerde bulunulmuştur. Yargının bu
müdahaleleri denetlemek yerine onaylaması, hukuksal kararların hak ve
özgürlükleri koruma işlevini yitirdiğini göstermektedir.
Ayrıca yargı
kararları, yalnızca mevcut müdahaleleri meşrulaştırmakla kalmamış ve geleceğe
yönelik caydırıcı bir örnek işlevi de görmüştür. Karşıt medya kuruluşları
açısından bu kararlar, eleştirel yayıncılığın hangi noktada ceza
soruşturmasına, el koymaya ya da kurumsal ortadan kaldırılmaya ilişkin güçlü
bir uyarı niteliği taşımaktadır. Bu durum, yargının yalnızca geçmişe dönük bir
karar merci değil, medya alanını şekillendiren önleyici bir denetim mekanizması
durumuna geldiğini göstermektedir.
Sonuç olarak
TELE1 olayında yargı kararları, hukukun üstünlüğünü sağlayan araçlar olmaktan çok,
siyasal müdahalelerin hukuksal zeminini oluşturan ve bu müdahaleleri toplumsal
olarak kabul edilebilir kılan bir işlev üstlenmiştir. Bu durum, yargının
bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin tartışmaları derinleştirmekte ve hukukun
biçimsel varlığı ile adaletin maddi içeriği arasındaki kopuşu açık biçimde
ortaya koymaktadır.
TELE1 Olayı
ve Karşıt Medyaya Yönelik Baskıların Yapısal Niteliği
TELE1 olayı,
Türkiye’de karşıt medyaya yönelik baskıların olağan dışı, geçici ya da bireysel
uygulamalar olmadığını, aksine kurumsallaşmış ve süreklilik arz eden yapısal
bir eğilimin parçası olduğunu göstermektedir. Bu durum hem müdahalelerin biçimi
hem de bu müdahalelerin farklı medya kuruluşlarında benzer yöntemlerle
tekrarlanması üzerinden açık biçimde gözlemlenebilmektedir.
Öncelikle
TELE1’e yönelik süreç, basın özgürlüğüne yapılan müdahalelerin öngörülebilir
bir şablon izlediğini ortaya koymaktadır. Bu şablon, yönetsel denetim ve para
cezalarıyla başlayan, ceza hukuku araçlarının devreye sokulmasıyla ağırlaşan ve
sonunda mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerle sonuçlanan aşamalı bir baskı
modeline dayanmaktadır. Bu modelin varlığı, müdahalelerin anlık tepkilerden çok,
belirli bir siyasal medya rejiminin ürünü olduğunu göstermektedir.
İkinci
olarak TELE1 olayı, karşıt medya kuruluşlarının yalnızca içerikleri nedeniyle
değil, varlıkları nedeniyle sorun olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.
İktidarın doğrudan ya da dolaylı denetiminde çok sayıda televizyon kanalı ve
gazete bulunmasına karşın, sınırlı sayıdaki karşıt sesin yoğun ve orantısız
biçimde hedef alınması, bu baskıların yarışma ya da düzenleme gerekçeleriyle
açıklanamayacağını göstermektedir. Buradaki temel amaç, medya alanında
çoğulculuğun korunması değil, tek sesliliğin kurumsallaştırılmasıdır.
Üçüncü
olarak yargının bu süreçte üstlendiği rol, baskıların yapısal niteliğini
pekiştirmektedir. Yargı kararlarının, benzer olaylarda tutarlı biçimde basın
özgürlüğü aleyhine sonuçlar üretmesi, hukuksal olağan dışılıkların kalıcı
uygulamalara dönüştüğünü göstermektedir. Bu durum, hukukun ve yargının, medya
alanında siyasal denetimi sürdüren kararlı bir mekanizma durumuna geldiğine
işaret etmektedir.
Ayrıca TELE1
olayının yarattığı örnek etkisi, yapısallığın bir diğer önemli göstergesidir.
Bu olay, yalnızca TELE1’i değil, tüm karşıt medya kuruluşlarını ilgilendiren
bir sınır çizimi işlevi görmüştür. Hangi yayınların kabul edilebilir olduğu,
hangi eleştirilerin “suç” kategorisine girebileceği ve hangi noktada kurumsal
varlığın tehlikeye düşeceği, bu tür olaylar aracılığıyla dolaylı biçimde
belirlenmektedir. Böylece baskı, yalnızca eylemli olarak uygulanan
yaptırımlarla değil, içselleştirilmiş otosansür yoluyla da yaygınlaşmaktadır.
Son olarak
TELE1 olayı, basın özgürlüğü ihlallerinin yalnızca hukuksal bir sorun değil,
aynı zamanda rejimsel bir sorun olduğunu göstermektedir. Hukukun ve yargının
siyasallaştığı koşullarda, basın özgürlüğü bireysel bir hak olmaktan çıkarak,
siyasal iktidarın sınırlarını belirleyen bir mücadele alanına dönüşmektedir.
TELE1 örneği, bu mücadelenin hukuk kılıfı altında nasıl yürütüldüğünü açık
biçimde ortaya koymaktadır.
Bu bağlamda
TELE1 olayı, Türkiye’de karşıt medyaya yönelik baskıların geçici ya da olağan
dışı olmadığını, aksine hukuksal, yargısal ve yönetsel araçlar aracılığıyla sistemli
ve süreklilik arz eden bir yapının parçası olduğunu göstermektedir. Bu durum,
basın özgürlüğü tartışmalarının tekil ihlaller üzerinden değil, hukukun ve
yargının siyasal işlevi bağlamında ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.
TELE1 ÖRNEK
OLAYININ ÇOK BOYUTLU İRDELEMESİ
Kavramsal
Netleştirme: Hukuk Devleti ve Hukukun Üstünlüğü
Bu noktada
hukuk devleti ile hukukun üstünlüğü kavramları arasındaki ayrımın açık biçimde
ortaya konulması gerekmektedir. Hukuk devleti, devletin eylem ve işlemlerinin yasal
bir dayanağa sahip olmasını ve hukukun biçimsel gereklerine uygunluğunu ifade
eden bir çerçeve sunarken, hukukun üstünlüğü, hukukun siyasal iktidarın
üzerinde konumlandığı, temel hak ve özgürlüklerin etkili biçimde korunduğu ve
yargının bağımsızlığı ile tarafsızlığının güvence altına alındığı maddi bir
ilkeyi temsil etmektedir. Bu bağlamda hukuk, yalnızca uygulanması gereken
kurallar bütünü değil, aynı zamanda adalet ve özgürlükle kurulan normatif bir
ilişki olarak anlam kazanmaktadır. Başka bir ifadeyle, hukuk devleti hukukun
şekilsel istemlerine uyumu ifade ederken, hukukun üstünlüğü hukukun normatif
özünün ve değerler dünyasının kamusal iktidar tarafından içselleştirilmesini
gerektirir. TELE1 vakasında yargı kararlarının varlığına rağmen basın
özgürlüğünün ciddi biçimde sınırlandırılması, bu iki kavram arasındaki farkın uygulamadaki
sonuçlarını açık biçimde ortaya koymaktadır. Hukuk devleti ile hukukun üstünlüğü arasındaki ayrım,
hukukun yalnızca biçimsel uygulanması ile temel hakların etkili korunması
arasındaki farkı ortaya koymaktadır (Dicey, 1982; Dworkin, 1977). Hukukun
üstünlüğü, hukukun siyasal iktidarın üzerinde konumlandığı ve yargının bu
çerçevede bağımsız bir denge unsuru olarak işlediği bir düzeni ifade etmektedir
(Raz, 1979).
Siyaset
Bilimi Açısından TELE1 Örnek Olayı
Siyaset
bilimi bakış açısından TELE1 olayı, basın özgürlüğüne yönelik tekil bir
ihlalden çok, yarışmacı otoriterlik, hegemonya kurma ve medya rejimi dönüşümü
kavramları çerçevesinde değerlendirilmesi gereken yapısal bir olgudur. Bu
bağlamda sorun, yalnızca bir medya kuruluşunun susturulması değil, siyasal
iktidarın kamusal alanı yeniden düzenleme ve denetim altına alma stratejisinin
parçası olarak ele alınmalıdır.
Çağdaş
siyaset bilimi yazınında medya, yalnızca bilgi aktaran bir araç değil, siyasal meşruluğun
yaratıldığı ve yeniden üretildiği temel alanlardan biri olarak kabul
edilmektedir. Bu nedenle iktidarlar açısından medya üzerindeki denetim, zor
aygıtlarının doğrudan kullanımından daha etkili ve daha düşük maliyetli bir denetim
mekanizmasıdır. TELE1’e yönelik müdahaleler, bu denetimin çoğulculuğu ortadan
kaldırarak tek sesliliği kurumsallaştırma yönünde işlediğini göstermektedir.
Bu noktada
dikkat çekici olan konu iktidarın medya alanında mutlak bir sansür yerine
seçici baskı stratejisi uygulamasıdır. Çok sayıda iktidar yanlısı medya
kuruluşunun varlığına karşın, sınırlı sayıdaki karşıt kanalın sistemli biçimde
hedef alınması, siyasal alanın “izin verilen muhalefet” sınırları içinde
tutulmak istendiğini göstermektedir. TELE1 olayı, bu sınırların nerede başlayıp
nerede bittiğini gösteren simgesel bir eşik işlevi görmüştür.
Ayrıca olay,
siyasal iktidarın baskı araçlarını yalnızca zor kullanımıyla değil, kurumsal ve
hukuksal mekanizmalar aracılığıyla işlettiğini ortaya koymaktadır. Bu durum,
klasik otoriter rejimlerden farklı olarak, demokratik görünümlü kurumların
içinin boşaltıldığı ve siyasal iktidarın bu kurumlar aracılığıyla hareket
ettiği bir yönetim biçimine işaret etmektedir. Yargı kararları, yönetsel
düzenlemeler ve ceza soruşturmaları, bu bağlamda siyasal iktidarın dolaylı
hegemonya araçları olmuştur. Medya çoğulculuğunun aşınması, demokratik yarışmanın
biçimsel olarak sürse dahi içerik bakımından zayıflamasına neden olmaktadır
(Sartori, 1987).
TELE1 olayı,
siyasal iktidarın medya alanında yalnızca mevcut eleştirileri bastırmayı değil,
gelecekte ortaya çıkabilecek karşıt sesleri de önleyici biçimde disiplin altına
almayı hedeflediğini göstermektedir. Bu yönüyle olay, yalnızca geriye dönük bir
cezalandırma değil ileriye dönük bir siyasal mühendislik girişimi olarak
değerlendirilmelidir.
Hukuksal
Açıdan TELE1 Örnek Olayı
Hukuksal
açıdan TELE1 olayı, ifade ve basın özgürlüğü, ceza sorumluluğunun kişiselliği,
mülkiyet hakkı ve yargı bağımsızlığı ilkelerinin eş zamanlı ve iç içe geçmiş
biçimde çiğnendiği bir örnek sunmaktadır. Bu durum, olayı sıradan bir hak çiğnenmesi
olmaktan çıkararak hukukun işleyişine ilişkin yapısal bir sorun durumuna
getirmektedir.
Öncelikle
basın özgürlüğü açısından bakıldığında, TELE1’e yönelik müdahaleler, demokratik
toplum düzeninde kabul edilebilir sınırların açık biçimde dışına çıkmaktadır.
İfade özgürlüğünün sınırlanması ancak zorunlu, orantılı ve meşru amaçlara
dayanması durumunda olanaklı olur. Oysa TELE1 olayında uygulanan yönetsel
yaptırımlar ve ceza soruşturmaları ne orantılılık ne de gereklilik ölçütlerini
karşılamaktadır. Eleştirel yayın etkinliklerinin, ceza hukuku kapsamına
sokulması, basın özgürlüğünün olağan dışı olmaktan çıkarılıp kural durumuna
gelen bir sınırlamaya konu edildiğini göstermektedir.
Ceza
sorumluluğunun kişiselliği ilkesi bakımından olay daha da sorunlu bir görünüm
arz etmektedir. Kanal sahibi olmayan bir yöneticinin bireysel ifadeleri gerekçe
gösterilerek, kurumsal yapının tümüne yönelik el koyma ve kayyım atama gibi
ağır müdahalelerin uygulanması, bu ilkenin eylemli olarak askıya alındığını
göstermektedir. Bu durum, ceza hukukunun temel güvencelerinin siyasal
gerekçelerle genişletici yorumlara konu olduğunu ortaya koymaktadır. AİHM içtihatları, medya özgürlüğüne
yönelik dolaylı ve yapısal müdahalelerin de ifade özgürlüğü kapsamında
değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır (Voorhoof, 2019).
Mülkiyet
hakkı açısından TELE1 olayı, hukuksal güvencelerin ne ölçüde kırılgan duruma
geldiğini açık biçimde göstermektedir. El koyma ve kayyım uygulamaları,
yalnızca mülkiyetin kullanımını sınırlamakla kalmamış ve medya kuruluşunun
editoryal bağımsızlığını ortadan kaldırarak basın özgürlüğünü dolaylı yoldan
işlevsizleştirmiştir. Bu bağlamda mülkiyet hakkına yönelik müdahaleler, ifade
özgürlüğünü bastırmanın araçsal bir yöntemi olarak kullanılmıştır.
Son olarak
yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesi bakımından TELE1 olayı, hukukun
biçimsel varlığı ile maddi adalet arasındaki kopuşu gözler önüne sermektedir.
Yargı organları, basın özgürlüğüne yönelik müdahaleleri denetlemek ve
sınırlamak yerine, bu müdahaleleri hukuksal biçeme sokarak meşrulaştırmıştır.
Böylece yargı, hak ihlallerini önleyen bir denge unsuru olmaktan çıkarak,
siyasal iktidarın tercihlerinin kurumsal taşıyıcısı durumuna gelmiştir.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma,
TELE1 olayını tekil bir medya müdahalesi olarak değil, Türkiye’de basın
özgürlüğünün sınırlandırılmasında hukukun ve yargının siyasal işlevi bağlamında
ortaya çıkan yapısal bir örnek olarak ele almıştır. Olay incelemesi ve
çözümleme bölümlerinde ortaya konulduğu üzere, TELE1’e yönelik yönetsel
yaptırımlar, ceza soruşturmaları ve mülkiyet hakkına müdahaleler, birbirinden
bağımsız ve rastlantısal uygulamalar değil, birbirini tamamlayan ve güçlendiren
bir müdahale rejiminin parçalarıdır. Hukukun siyasal iktidar karşısında özerk
bir sınır oluşturamaması, hukukun meşruluk üretme işlevinin araçsallaşmasına
yol açmaktadır (Bobbio, 1987).
Siyaset
bilimi açısından değerlendirildiğinde, TELE1 olayı, medya alanının siyasal
iktidar tarafından yalnızca denetlenmek değil, yeniden yapılandırılmak
istendiğini göstermektedir. Çok sayıda iktidar yanlısı medya kuruluşunun
varlığına karşın, sınırlı sayıdaki karşıt sesin sistemli biçimde hedef
alınması, medya çoğulculuğunun eylemli olarak ortadan kaldırıldığı bir siyasal
ortamı işaret etmektedir. Bu bağlamda TELE1’e yönelik müdahaleler, siyasal
iktidarın meşruluk üretim sürecinde eleştirel medyaya tanınan alanı daraltmaya
yönelik önleyici ve disiplin altına alıcı bir strateji olarak okunmalıdır.
Hukuksal
açıdan bakıldığında ise TELE1 olayı, ifade ve basın özgürlüğü, ceza
sorumluluğunun kişiselliği, mülkiyet hakkı ve yargı bağımsızlığı gibi temel
hukuk devleti ilkelerinin eş zamanlı olarak aşındırıldığı bir tablo ortaya
koymaktadır. Müdahalelerin tamamının yargı kararlarına dayandırılması, hukuksal
biçimin siyasal içeriği görünmez kılacak şekilde kullanıldığını göstermektedir.
Bu durum, hukukun üstünlüğü ilkesinin yalnızca normatif metinlerde varlığını
sürdürdüğü, uygulamada ise siyasal tercihlere tabi kılındığı bir işleyişe
işaret etmektedir.
Bu genel
çerçevede TELE1 olayı, basın özgürlüğüne yönelik ihlallerin yalnızca ifade
düzeyinde değil, kurumsal, ekonomik ve yönetsel boyutlarıyla birlikte ele
alınması gerektiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Medya kuruluşlarının
mülkiyet ve yönetim yapısına yönelik müdahaleler, içerik üzerindeki doğrudan
yasaklardan daha etkili ve daha kalıcı sonuçlar doğurmakta ve basın özgürlüğünü
dolaylı ama derinlemesine sınırlandırmaktadır.
Sonuç
Bu makale,
TELE1 olayı üzerinden Türkiye’de basın özgürlüğünün, hukukun ve yargının
siyasallaşması süreci içinde nasıl sınırlandırıldığını ortaya koymayı
amaçlamıştır. Yapılan çözümlemeler, TELE1’e yönelik müdahalelerin hukuksal
zorunluluklardan değil, siyasal tercihlerden kaynaklandığını ve hukukun ve
yargının bu tercihler doğrultusunda meşrulaştırıcı araçlar olarak işlediğini
göstermektedir. Hukuksal
araçların siyasal baskının taşıyıcısı durumuna gelmesi, zor kurumunun meşruluk
görünümü altında uygulanmasına olanak tanımaktadır (Arendt, 1969).
TELE1 olayında
yönetsel yaptırımlar, ceza soruşturmaları ve mülkiyet hakkına yönelik
müdahaleler, basın özgürlüğünü koruması gereken hukuksal mekanizmaların, tam
tersine bu özgürlüğü daraltan araçlara dönüşebileceğini ortaya koymuştur. Ceza
sorumluluğunun kişiselliği ilkesinin eylemli olarak askıya alınması, bireysel
ifadeler üzerinden kurumsal ortadan kaldırmaların olanaklı duruma gelmesi ve
yargı kararlarının bu süreci onaylaması hukuk devleti açısından ciddi bir
kırılmaya işaret etmektedir.
Bu bağlamda
TELE1 olayı, yalnızca geçmişte yaşanmış bir hak çiğnenmesi değil, geleceğe
ilişkin güçlü bir uyarı niteliği taşımaktadır. Yargı kararlarıyla
meşrulaştırılan bu tür müdahaleler, basın özgürlüğü alanında normalleştiği
ölçüde, kamusal tartışma alanı daralmakta ve demokratik toplumun temel
dayanakları zayıflamaktadır. Toplumsal sessizlik ve tepkisizlik ise bu sürecin
en önemli tamamlayıcı unsurlarından biri durumuna gelmektedir.
Sonuç olarak
TELE1 olayı, Türkiye’de basın özgürlüğü, hukuk devleti ve demokratik rejim
arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesini zorunlu kılmaktadır. Hukukun ve
yargının siyasal iktidarı sınırlayan özerk alanlar olmaktan çıkarak, siyasal
müdahaleleri olanaklı ve meşru kılan araçlara dönüşmesi, basın özgürlüğü
açısından olduğu kadar, demokratik düzenin geleceği açısından da kritik bir
eşik oluşturmaktadır. Bu nedenle TELE1 olayı, yalnızca bir medya kuruluşunun
değil, kamusal alanın ve demokratik denetimin kaderine ilişkin bir örnek olarak
değerlendirilmelidir.
Kaynakça
Kitaplar
ve Akademik Çalışmalar
Arendt, H.
(1969). On violence. Harcourt, Brace & World.
Bobbio, N.
(1987). The rule of law. In A. Rosenbaum (Ed.), The rule of law: Ideal or
ideology (pp. 33–44). University of Georgia Press.
Dicey, A. V.
(1982). Introduction to the study of the law of the constitution (10th ed.).
Macmillan. (Original work published 1885)
Dworkin, R.
(1977). Taking rights seriously. Harvard University Press.
Habermas, J.
(1996). Between facts and norms: Contributions to a discourse theory of law and
democracy. MIT Press.
Levitsky,
S., & Way, L. A. (2010). Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after
the Cold War. Cambridge University Press.
Raz, J.
(1979). The authority of law: Essays on law and morality. Oxford University
Press.
Sartori, G.
(1987). The theory of democracy revisited. Chatham House.
Teubner, G.
(1983). Substantive and reflexive elements in modern law. Law & Society
Review, 17(2), 239–285.
Basın
Özgürlüğü ve Yargı
Barendt, E.
(2005). Freedom of speech (2nd ed.). Oxford University Press.
Voorhoof, D.
(2019). Freedom of expression, media and journalism under the ECHR. Human
Rights Law Review, 19(2), 179–205.
AİHM
Kararları
Handyside v.
United Kingdom, App. No. 5493/72 (European Court of Human Rights, 1976).
Lingens v.
Austria, App. No. 9815/82 (European Court of Human Rights, 1986).
Şener v.
Turkey, App. No. 26680/95 (European Court of Human Rights, 2000).
Ahmet
Yıldırım v. Turkey, App. No. 3111/10 (European Court of Human Rights, 2012).
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder