Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

31 Aralık 2025 Çarşamba

 

Körfez’de Birlikten Ayrışmaya: Katar Krizi Sonrası Suudi Arabistan–BAE İlişkileri ve Yemen Dosyası

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Özet

Bu çalışma, Körfez İş Birliği Konseyi (GCC) üyesi ülkeler arasındaki dayanışma ve ayrışma dinamiklerini, Katar Krizi ve Yemen iç savaşı bağlamında çözümlemektedir. Özellikle Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasında Yemen alanında ortaya çıkan stratejik ayrışma, Körfez’de birlik söyleminin sınırlarını görünür kılan temel bir örnek olarak ele alınmaktadır. Çalışmada, Yemen’in ekonomik, siyasal ve coğrafi bölünmüşlüğü incelenmiş ve Suudi Arabistan ve BAE’nin Yemen’e yönelik farklı güvenlik, jeopolitik ve jeoekonomik beklentileri karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca İran ve Türkiye’nin Yemen krizine yönelik tutuları, Körfez içi yarışmayı etkileyen dışsal etmenler olarak çözümlenmiştir. Araştırma, GCC’nin mevcut kurumsal yapısıyla üye ülkeler arasındaki çıkar çatışmalarını yönetme kapasitesinin sınırlı olduğunu ve Yemen örneğinin Körfez’de birlikten çok ayrışmanın kalıcılaşma riskini ortaya koyduğunu savunmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Körfez İş Birliği Konseyi (GCC); Yemen Krizi; Suudi Arabistan; Birleşik Arap Emirlikleri; Katar Krizi; Bölgesel Yarışma; Türkiye; İran

 

 

 

Abstract

This study analyzes the dynamics of cohesion and fragmentation among member states of the Gulf Cooperation Council (GCC) through the lenses of the Qatar Crisis and the war in Yemen. In particular, the strategic divergence that has emerged between Saudi Arabia and the United Arab Emirates in the Yemeni theater is examined as a critical case revealing the limits of the Gulf’s unity discourse. The study explores Yemen’s economic, political, and territorial fragmentation, and comparatively assesses Saudi Arabia’s and the UAE’s differing security, geopolitical, and geo-economic priorities. In addition, the policies and expectations of Iran and Türkiye are analyzed as external actors shaping intra-Gulf rivalries. The article argues that the GCC’s current institutional structure lacks the capacity to effectively manage conflicts of interest among its members, and that the Yemeni case demonstrates how fragmentation—rather than unity—has increasingly become the prevailing pattern in Gulf regional politics.

Keywords: Gulf Cooperation Council (GCC); Yemen Crisis; Saudi Arabia; United Arab Emirates; Qatar Crisis; Regional Rivalry; Türkiye; Iran

GİRİŞ

Basra Körfezi, son yarım yüzyıldır Orta Doğu siyasetinin en kritik bölgelerinden biri olmuştur. Küresel enerji piyasalarının kalbi olarak görülen bu coğrafya, aynı zamanda monarşik yönetimlerin, güvenlik kaygılarının ve bölgesel yarışmaların iç içe geçtiği bir alan niteliği taşır. Bu karmaşık ortamda Körfez ülkeleri, ortak tehdit algıları ve benzer rejim yapıları nedeniyle zaman zaman “tek bir blok” gibi algılanmıştır. Ancak bu algı, çoğu zaman yüzeysel bir birlik görüntüsünden ibarettir.

Bu birlik fikrinin kurumsal karşılığı, 1981 yılında kurulan Körfez İş Birliği Konseyi (Gulf Cooperation Council, GCC) olmuştur. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn, Umman ve Katar’dan oluşan bu yapı İran Devrimi, bölgesel kararsızlık ve güvenlik endişeleri karşısında ortak hareket etmeyi amaçlamıştır. GCC, kuruluşundan itibaren dışarıdan bakıldığında Körfez monarşileri arasında güçlü bir dayanışmanın simgesi olarak sunulmuştur.

Ne var ki GCC’nin iç işleyişi, bu görünür birlikten çok daha kırılgan bir yapıya sahiptir. Üye ülkeler arasında ortak bir dış siyasa, bağlayıcı karar mekanizmaları veya uzun vadeli stratejik vizyon hiçbir zaman tam anlamıyla oluşmamıştır. Aksine, her üye devlet kendi güvenlik algısı, rejim öncelikleri ve bölgesel hedefleri doğrultusunda hareket etmeye devam etmiştir. Bu nedenle Körfez’deki birlik, çoğu zaman ortak tehditler karşısında geçici olarak askıya alınan yarışmalar üzerine kurulmuştur. Körfez İş Birliği Konseyi’nin kriz dönemlerinde sınırlı bir kurumsal kapasiteye sahip olduğu daha önce de vurgulanmıştır (Ulrichsen, 2016).

Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri, 2017 yılında Katar’a karşı uygulanan diplomatik ve ekonomik ambargodur. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) öncülük ettiği bu süreç, Körfez’de nadir görülen sertlikte bir ortak tavır ortaya koymuş ve GCC’nin içindeki ayrışmaları tüm açıklığıyla gözler önüne sermiştir. Ancak aynı kriz, paradoksal biçimde Suudi Arabistan ile BAE arasındaki uyumlu liderlik algısını da güçlendirmiştir.

Bugün gelinen noktada ise, bu iki ülkenin Yemen başta olmak üzere bölgesel dosyalarda açık bir çatışma ve yarışma içine girmesi, Körfez’de “birlik” kavramının ne kadar geçici ve koşullu olduğunu yeniden gündeme taşımaktadır. Katar krizinde aynı safta yer alan aktörlerin kısa süre içinde karşı karşıya gelmesi, GCC’nin geleceği ve Körfez’deki güç dengeleri açısından önemli soruları beraberinde getirmektedir. Katar Krizi, GCC içindeki dayanışmanın ortak tehdit algısına dayalı ve konjonktürel olduğunu ortaya koymuştur (Roberts, 2017).

Körfez İş Birliği Konseyi’nin iç yapısını anlamak için en öğretici örnek, 2017 yılında patlak veren Katar Krizidir. Bu kriz, Körfez monarşilerinin ortak bir kurumsal çatı altında bulunmalarına karşın, dış siyasa ve güvenlik konularında ne denli farklı önceliklere sahip olduklarını açık biçimde ortaya koymuştur.

Katar, yüzölçümü ve nüfusu bakımından Körfez’in en küçük ülkelerinden biri olmasına karşın, özellikle 2000’li yıllardan itibaren bağımsız ve iddialı bir dış siyasa izlemeye başlamıştır. Doha yönetimi, zengin doğal gaz gelirlerinin sağladığı ekonomik olanakları kullanarak kendisini yalnızca Suudi Arabistan’ın çizgisini takip eden bir aktör olarak değil, bölgesel ve hatta küresel ölçekte etkili bir diplomatik oyuncu olarak konumlandırmayı hedeflemiştir.

Bu siyasanın en dikkat çekici unsurlarından biri, Katar’ın Müslüman Kardeşler hareketine verdiği siyasal ve medya desteği olmuştur. Katar, Arap Baharı sürecinde Müslüman Kardeşler’i bölgesel bir meşruluk zemini olarak görmüş ve Mısır, Tunus ve Libya gibi ülkelerde bu hareketle yakın ilişkiler kurmuştur. Buna karşılık Suudi Arabistan ve BAE, Müslüman Kardeşler’i rejim güvenliğine yönelik varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirmiştir.

Bu ayrışmanın bir diğer boyutu ise Katar’ın İran ile sürdürdüğü yararcı ilişkilerdir. Katar, dünyanın en büyük doğal gaz alanlarından birini İran ile paylaşmakta ve bu nedenle Tahran ile tamamen kopuk bir ilişki sürdürmeyi gerçekçi bulmamaktadır. Ancak İran’ı bölgesel rakip ve tehdit olarak gören Suudi Arabistan ve BAE açısından bu yaklaşım kabul edilemez olarak değerlendirilmiştir.

2017 yılında Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır öncülüğünde Katar’a yönelik diplomatik ve ekonomik ambargo uygulanması, bu birikmiş rahatsızlıkların açık bir krize dönüşmesini sağlamıştır. Katar’a hava alanları kapatılmış, diplomatik ilişkiler kesilmiş ve Doha yönetiminden dış siyasasını köklü biçimde değiştirmesi talep edilmiştir. Bu talepler arasında Müslüman Kardeşler ile bağların koparılması, İran’la ilişkilerin sınırlandırılması ve Katar merkezli El Cezire televizyonunun etkinliklerinin durdurulması gibi maddeler yer almıştır. Suudi Arabistan’ın Yemen siyasası büyük ölçüde sınır güvenliği ve İran etkisinin sınırlandırılması hedefleri etrafında şekillenmiştir (Juneau, 2016).

Katar Krizi, GCC’nin içindeki birlik söyleminin ne kadar kırılgan olduğunu göstermesi bakımından kritik bir dönüm noktasıdır. Kriz, Körfez ülkelerinin ortak bir tehdit algısı oluştuğunda birlikte hareket edebildiğini, ancak bu birlikteliğin kurumsal değil, koşullu ve geçici olduğunu da ortaya koymuştur. Nitekim ambargo yıllarca sürmüş, GCC içindeki güven ilişkileri ciddi biçimde zedelenmiş ve Konsey işlevsiz duruma gelmiştir.

Bu süreçte Suudi Arabistan ve BAE, Katar’a karşı sergiledikleri ortak tavırla Körfez’de güçlü ve uyumlu bir liderlik görüntüsü vermiştir. Ancak bu uyum, temelde ortak bir vizyona değil, ortak bir tehdide karşı kurulan geçici bir anlayış birlikteliğine dayanmaktaydı. Katar Krizi’nin ardından ortaya çıkan gelişmeler, bu görüş birlikteliğinin uzun vadeli bir stratejik birliktelik üretmediğini açıkça göstermiştir.

Körfez monarşilerinin dış siyasa tarihine Katar Krizi gibi önemli bir kırılma noktası eklenmişken, bir başka bölgesel kriz daha dikkatleri Yemen’e çekmektedir. Yemen, yıllardır iç çatışmalar, aşırılıkçı gruplar ve dış aktörlerin müdahaleleriyle anılan bir ülke oldu. 2015’ten bu yana Suudi Arabistan öncülüğünde bir koalisyon, İran destekli Husi isyancılara karşı savaşmak üzere Yemen’e müdahil oldu. Bu koalisyonun başlıca üyelerinden biri de BAE idi. Ancak bugün, bu iki Körfez gücü aynı safta değil, giderek farklı yol çizgilerinde ilerlemektedir.  Buna karşılık BAE, Yemen’de limanlar ve yerel silahlı aktörler üzerinden jeostratejik bir etki alanı kurmaya yönelmiştir (Knights ve Mello, 2020).

Son günlerde yaşanan gelişmeler bu ayrışmayı dramatik bir şekilde ortaya koydu. Aralık 2025’in son haftasında Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon, Yemen’in güneyindeki Mukalla Limanı’na hava saldırısı düzenlediğini duyurdu. Riyad’a göre saldırı, BAE’ye ait olduğu savlanan iki gemiden indirilen silah ve zırhlı araçlara yönelikti ve bunların BAE destekli ayrılıkçı grup Güney Geçiş Konseyi (Southern Transitional Council, STC) güçlerine gittiği ileri sürüldü. Suudi tarafı, bu durumu kendi ulusal güvenliğine doğrudan bir tehdit olarak nitelendirdi.

Bu gelişmenin ardından Yemen’in Başkanlık Liderlik Konseyi, ülkesindeki BAE birliklerinin derhal çekilmesini istedi ve BAE ile yapılan ortak savunma anlaşmasının iptal edildiğini duyurdu. Riyad da bu talebi destekleyerek, BAE’nin Yemen’deki askeri varlığını 24 saat içinde sonlandırması çağrısında bulundu.

BAE ise savları reddetti ve söz konusu sevkiyatın silah değil, sadece kendi askerlerine ait araçlar olduğunu belirterek bu kriz ortamına dahil edilmesine karşı çıktı. Abu Dhabi yönetimi, “gerilimlere dahil edilmeye çalışılmayı reddettiğini” ifade ederek, ülkesinin Yemen’deki rolünün sadece kararlılığı desteklemek ve terörle savaşmak olduğunu savundu.

Bu olaylar sadece iki müttefik ülke arasında diplomatik bir sürtüşme değil, aynı zamanda Yemen’deki çatışmanın doğasını da değiştirme olasılığı taşımaktadır. Suudi Arabistan, Yemen’in toprak bütünlüğünü ve merkezi hükümetin liderliğini korumayı savunurken, BAE destekli STC, güney bölgelerde giderek daha fazla egemenlik kurmakta ve bu durum Riyad ile Abu Dhabi’nin stratejik öncelikleri arasında açık bir çelişki yaratmaktadır.

Bu gelişmeler, Suudi Arabistan ile BAE arasındaki ittifakın artık sadece dışa dönük güvenlik söylemleriyle değil, alandaki çıkar çatışmalarıyla da sınandığını göstermektedir. Körfez monarşilerinin dış siyasadaki birlik savları, Yemen alanında oluşan bu yeni gerilimle birlikte yeniden sorgulanır duruma gelmiştir.

Araştırmanın Amaç ve Hedefleri

Bu çalışma, Körfez İş Birliği Konseyi (GCC) üyesi iki kilit aktör olan Suudi Arabistan ve BAE arasındaki ilişkilerin Katar Krizi sonrasında nasıl bir dönüşüm geçirdiğini incelemeyi amaçlamaktadır. Özellikle Yemen alanında ortaya çıkan son gelişmeler üzerinden, Körfez’de uzun süredir var olduğu varsayılan “birlik” söyleminin ne ölçüde sürdürülebilir olduğu sorgulanmaktadır.

Araştırmanın temel amacı, Suudi Arabistan ile BAE arasındaki ayrışmayı yalnızca güncel bir diplomatik gerilim olarak ele almak yerine, bu süreci GCC’nin yapısal sınırları, bölgesel yarışma dinamikleri ve farklı devlet akılları bağlamında çözümlemektir. Bu çerçevede çalışma, Körfez monarşileri arasındaki iş birliğinin hangi koşullarda olanaklı olduğunu ve hangi durumlarda çatışmaya dönüştüğünü ortaya koymayı hedeflemektedir.

Bu genel amaç doğrultusunda araştırmanın belirgin hedefleri şu şekilde sıralanabilir:

Suudi Arabistan ve BAE’nin Yemen’e yönelik stratejik önceliklerini karşılaştırmalı biçimde incelemek,

Yemen alanında yaşanan son gelişmelerin iki ülke arasındaki ittifakı nasıl bir yarışma ilişkisine dönüştürdüğünü ortaya koymak,

Türkiye ve İran’ın soruna yaklaşımlarını belirlemek,

Körfez’de bölgesel düzenin, kalıcı ittifaklardan çok geçici çıkar örtüşmelerine dayandığı yönündeki savları tartışmak.

Bu çalışma, Körfez siyasetini durağan bir ittifak sistemi olarak değil, değişken ve çok katmanlı bir yarışma alanı olarak ele alarak Suudi Arabistan–BAE ilişkilerindeki dönüşümün daha geniş bölgesel etkilerini anlamayı hedeflemektedir.

YÖNTEM

Bu çalışma, nitel araştırma yöntemi temel alınarak yürütülmüştür. Araştırmada, Körfez İş Birliği Konseyi (GCC) üyesi ülkeler arasındaki ilişkiler, özellikle Katar Krizi ve sonrasında yaşanan gelişmeler çerçevesinde betimleyici ve yorumlayıcı bir çözümleme ile ele alınmıştır. Çalışma, istatistiksel ya da nicel veri üretmeyi değil, siyasal süreçlerin ve aktörlerin davranışlarını bağlamsal olarak anlamayı amaçlamaktadır.

Araştırma kapsamında, ikincil kaynaklara dayalı belge çözümlemesi yöntemi kullanılmıştır. Bu çerçevede resmi devlet açıklamaları, uluslararası kuruluş raporları, akademik yayınlar, düşünce kuruluşlarının çözümlemeleri ve güvenilir uluslararası basın organlarında yer alan haberler incelenmiştir. Bu kaynaklar, Katar Krizi’nin ortaya çıkış nedenlerini ve GCC içindeki kurumsal işleyiş üzerindeki etkilerini değerlendirmek amacıyla karşılaştırmalı biçimde çözümlenmiştir.

Çalışmada ayrıca, örnek olay çözümlemesi (case study) yaklaşımı benimsenmiştir. Katar Krizi, GCC içindeki dayanışma ve ayrışma mekanizmalarını görünür kılan temel bir örnek olay olarak ele alınmış ve bu olay üzerinden Konsey’in üye ülkeler arasındaki çıkar çatışmalarını yönetme kapasitesi tartışılmıştır. Yemen alanında Suudi Arabistan ile BAE arasında yaşanan güncel gelişmeler ise, Katar Krizi sonrasında ortaya çıkan yapısal sorunların güncel bir yansıması olarak değerlendirilmiştir.

Araştırmanın yöntemi, aktörlerin söylemleri ile alandaki uygulamalar arasındaki farkları ortaya koymayı ve Körfez’deki iş birliği söyleminin uygulamada nasıl sınandığını çözümlemeyi hedeflemektedir. Bu yaklaşım, GCC’nin yalnızca kurumsal bir yapı olarak değil, aynı zamanda değişken çıkarların kesiştiği bir siyasal alan olarak ele alınmasına olanak tanımaktadır.

KURAMSAL VE KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Bu çalışma, GCC içindeki ilişkileri açıklarken, bölgesel örgütler ve devletler arası iş birliğine ilişkin klasik kuramsal yaklaşımlardan yararlanmaktadır. Özellikle ittifak kuramı, rejim güvenliği ve bölgeselcilik kavramları, Suudi Arabistan ile BAE arasındaki ilişkilerin dönüşümünü anlamak için temel çözümleyici araçlar olarak ele alınmaktadır.

İttifak ve Geçici Uyum

Uluslararası ilişkiler yazınında ittifaklar, çoğu zaman ortak tehdit algısı temelinde kurulan ve kalıcılığı güvence altında olmayan yapılardır. Bu bağlamda Körfez ülkeleri arasındaki iş birliği, ortak değerler veya uzun vadeli stratejik vizyondan çok, tehdit algılarının örtüşmesi üzerinden şekillenmiştir. Katar Krizi sırasında ortaya çıkan Suudi Arabistan–BAE uyumu, bu tür geçici ve konjonktürel ittifakların tipik bir örneğini sunmaktadır. Bu yaklaşım, Körfez’de “birlik” söyleminin neden kriz dönemlerinde güçlenirken, tehdit algılarının değişmesiyle hızla zayıfladığını açıklamak açısından önemlidir.

Rejim Güvenliği ve Devlet Davranışı

Körfez monarşilerinin dış siyasalarını anlamada rejim güvenliği kavramı merkezi bir rol oynamaktadır. Bu kavram, devletlerin dış siyasadaki tercihlerinin yalnızca dış tehditlere değil, aynı zamanda iç siyasal kararlılığa yönelik algılara dayandığını ifade eder. Suudi Arabistan ve BAE’nin Müslüman Kardeşler gibi siyasal hareketlere karşı ortak bir tutum sergilemesi, rejim güvenliği kaygılarının dış siyasayı nasıl şekillendirdiğini göstermektedir. Katar Krizi bağlamında, Doha’nın izlediği bağımsız dış siyasa çizgisi, Suudi Arabistan ve BAE tarafından yalnızca diplomatik bir farklılık değil, rejimsel bir meydan okuma olarak algılanmıştır. Bu durum, kriz sürecinde alınan sert önlemleri açıklayan temel etmenlerden biridir.

Bölgeselcilik ve Kurumsal Sınırlar

GCC, bölgesel örgüt olmasına karşın, klasik anlamda bütünleşmiş bir bölgeselcilik örneği sunmamaktadır. Kurumsal yapısı, üye devletlerin egemenliklerini sınırlayan bağlayıcı mekanizmalardan yoksundur. Bu nedenle Konsey, daha çok devlet merkezli ve gevşek bir iş birliği platformu olarak işlev görmektedir. Bu kurumsal sınırlılık, GCC’nin üye ülkeler arasındaki çıkar çatışmalarını yönetme kapasitesini ciddi biçimde kısıtlamaktadır. Katar krizi sırasında ve sonrasında yaşanan gelişmeler, Konsey’in kriz çözme veya arabuluculuk rolü üstlenmekte yetersiz kaldığını göstermiştir.

Kavramsal Çerçeve

Bu çalışmada kullanılan temel kavramlar şu şekilde ele alınmaktadır:

Birlik: Ortak tehdit algısına dayalı, geçici ve koşullu iş birliği durumu

Ayrışma: Üye ülkelerin çıkar, tehdit algısı veya bölgesel hedeflerinin farklılaşması

Yarışma: Açık çatışmaya varmayan, ancak etki ve liderlik savaşımı içeren ilişki biçimi

Kurumsal zayıflık: Bölgesel örgütlerin üye devlet davranışlarını sınırlayamaması

Bu kavramsal çerçeve, Katar Krizi’nin GCC içindeki dayanışma ve ayrışma mekanizmalarını nasıl görünür kıldığını ve Konsey’in bu süreçteki rolünü çözümleyici bir zemine oturtmayı amaçlamaktadır.

KÖRFEZ İŞ BİRLİĞİ KONSEYİ (GCC): KURULUŞU VE TEMEL ÖZELLİKLERİ

Körfez İş Birliği Konseyi (Gulf Cooperation Council – GCC), 1981 yılında Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Umman tarafından kurulmuştur. Konseyin temel amacı, üye ülkeler arasında ekonomik, siyasal ve güvenlik alanlarında iş birliğini geliştirmek ve bölgesel kararlılığı güçlendirmektir. Özellikle İran Devrimi (1979) ve İran–Irak Savaşı’nın yarattığı güvenlik ortamı, GCC’nin kuruluşunda belirleyici olmuştur.

GCC, kurumsal yapısı itibarıyla devletler arası (intergovernmental) bir örgüt niteliği taşımaktadır. Üye ülkelerin egemenliklerini sınırlayan bağlayıcı karar alma mekanizmalarına sahip olmayan Konsey, büyük ölçüde oydaşma (consensus) esasına dayalı bir işleyişe sahiptir. Bu durum, kriz dönemlerinde ortak siyasa üretme kapasitesini sınırlayan temel bir yapısal özellik olarak öne çıkmaktadır.

Konsey, kuruluşundan itibaren ortak güvenlik algısı ve monarşik rejimlerin korunması temelinde bir dayanışma söylemi geliştirmiştir. Ancak bu dayanışma, uzun vadeli kurumsal bütünleşmeden çok, ortak tehdit algılarına dayalı ve konjonktürel bir nitelik taşımaktadır. Katar Krizi ve Yemen örneği, GCC’nin üye ülkeler arasındaki derin çıkar farklılıklarını yönetmekte zorlandığını ve Konsey’in kriz çözme kapasitesinin sınırlı olduğunu açık biçimde ortaya koymuştur.

Bu çerçevede GCC, bölgesel bütünleşmeden çok, Körfez ülkeleri arasında esnek ve gevşek bir iş birliği platformu olarak değerlendirilmektedir.

YEMEN DOSYASI: GCC İÇİNDE AYRIŞMANIN ALANDAKİ YANSIMASI

Yemen, Körfez İş Birliği Konseyi üyesi ülkeler arasındaki dayanışma ve ayrışma dinamiklerini anlamak açısından yalnızca bir dış siyasa dosyası değil, aynı zamanda bu ülkelerin bölgesel düzen anlayışlarının alana yansıdığı bir laboratuvar niteliği taşımaktadır. Suudi Arabistan ve BAE’nin Yemen’e yönelik siyasaları, GCC’nin kurumsal sınırlarının en net biçimde gözlemlenebildiği alanlardan biridir.

Yemen’in Ekonomipolitiği: Zayıf Devlet, Stratejik Coğrafya

Yemen, Arap Yarımadası’nın en yoksul ülkesi olmasına karşılık son derece stratejik bir coğrafyada yer almaktadır. Babülmendep Boğazı üzerinden Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan bu ülke, küresel ticaret yolları açısından kritik bir konuma sahiptir. Ancak bu jeostratejik önem, Yemen’e kararlılık değil, aksine sürekli dış müdahale ve yarışma baskısı getirmiştir. Ekonomik açıdan Yemen sınırlı enerji kaynaklarına, zayıf sanayi altyapısına ve dış yardıma yüksek bağımlılığa sahip bir ülkedir. Devlet kapasitesinin tarihsel olarak düşük olması, siyasal otoritenin ülke geneline yayılmasını engellemiş ve yerel aktörlerin güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Bu yapısal kırılganlık, Yemen’i hem iç çatışmalara hem de bölgesel güç savaşımlarına açık duruma getirmiştir.

Siyasal ve Coğrafi Bölünmüşlük

Yemen’deki kriz yalnızca bir iç savaş değildir, aynı zamanda çok katmanlı bir bölünmüşlük sürecidir. Ülke üç ana siyasal ve coğrafi alana ayrılmış durumdadır: Kuzeyde Husiler, başkent Sana’yı denetim altında tutmakta ve İran’a yakın bir çizgi izlemektedir. Merkezi hükümet, uluslararası tanınırlığa sahip olmakla birlikte alandaki etkililiği sınırlıdır ve büyük ölçüde Suudi Arabistan’a bağımlıdır. Güneyde ise ayrılıkçı yapılar, özellikle Güney Geçiş Konseyi (STC), eylemli denetim alanları oluşturmuştur. Bu tablo, Yemen’i klasik anlamda bir “devlet” olmaktan çok, yarışan otoritelerin savaşım alanı durumuna getirmiştir.

Suudi Arabistan ve BAE: Aynı Koalisyon, Farklı Öncelikler

2015 yılında Suudi Arabistan öncülüğünde başlatılan askeri müdahale, ilk aşamada Husilere karşı ortak bir Körfez refleksi olarak sunulmuştur. Bu müdahale, GCC içindeki güvenlik iş birliğinin bir uzantısı gibi görünse de alandaki gelişmeler iki ülkenin farklı stratejik önceliklerini giderek daha görünür kılmıştır. Suudi Arabistan, Yemen’i öncelikle kendi ulusal güvenliği bağlamında ele almakta ve sınır güvenliği, İran etkisinin sınırlanması ve Yemen’in bölünmemesi hedeflerini öne çıkarmaktadır. Riyad için güçlü ya da zayıf, ancak tek bir Yemen tercih edilir görünmektedir. BAE ise Yemen’i daha çok deniz ticaret yolları, limanlar ve stratejik adalar üzerinden okumaktadır. Güneydeki yerel aktörlerle kurduğu ilişkiler, BAE’nin Yemen’de merkezi devletten çok bölgesel etki alanları oluşturmayı tercih ettiğini göstermektedir. Bu farklı yaklaşımlar, Yemen alanında Suudi Arabistan ile BAE’yi zamanla rakip aktörler durumuna getirmiştir.

GCC Bakış Açısından Yemen: Kurumsal Sessizlik

Yemen’de yaşanan bu ayrışma, Körfez İş Birliği Konseyi’nin rolünü de sorgulatmaktadır. GCC, kuramsal olarak üye ülkeler arasında güvenlik ve dış siyasa eş güdümü sağlamayı amaçlasa da Yemen örneğinde bu işlevini yerine getirememiştir. Konsey ortak bir Yemen stratejisi üretememiş, üye ülkeler arasındaki çıkar çatışmalarını yönetememiş ve ayrışmayı sınırlayacak bağlayıcı mekanizmalar geliştirememiştir. Bu durum, Yemen’de yaşananların yalnızca iki ülke arasındaki bir anlaşmazlık değil, GCC’nin yapısal kapasite eksikliğinin alandaki bir sonucu olduğunu göstermektedir.

Yemen’de Ne Oldu, Ne Oluyor? Askeri Kırılma Noktası

Yemen’de Suudi Arabistan ile BAE arasındaki ayrışma, uzun süre örtük biçimde ilerlemiş ve diplomatik söylemde “koalisyon birlikteliği” korunmaya çalışılmıştır. Ancak son dönemde yaşanan askeri gelişmeler, bu örtük yarışmanın açık bir çatışma eşiğine ulaştığını göstermektedir. Bu noktada belirleyici olan unsur, Suudi Arabistan’ın doğrudan ya da dolaylı biçimde BAE’nin desteklediği silahlı unsurları hedef almasıdır.

Ortak Koalisyondan Karşı Karşıya: Suudi Arabistan öncülüğündeki Yemen müdahalesi, başlangıçta Husilere karşı ortak bir askeri harekat olarak tanımlanmıştı. BAE de bu koalisyonun en etkili alandaki aktörlerinden biri olmuş ve özellikle Yemen’in güneyinde askeri ve lojistik varlık oluşturmuştu. Ancak zamanla BAE’nin, uluslararası tanınırlığa sahip Yemen hükümetinden çok yerel ve ayrılıkçı silahlı gruplarla çalıştığı netleşmiştir. Bu noktada özellikle Güney Geçiş Konseyi (STC) ve ona bağlı silahlı güçler, BAE’nin Yemen’deki temel müttefikleri durumuna gelmiştir. Bu yapıların güneyde denetim alanları oluşturması, Suudi Arabistan açısından Yemen’in bölünmesi riskini somutlaştırmıştır.

Suudi Müdahalesinin Niteliği: Gerilimin tırmandığı aşamada Suudi Arabistan, Yemen’in güneyinde BAE bağlantılı askeri hareketliliği ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olarak değerlendirmiştir. Bu değerlendirme, Riyad’ın askeri tutumunda önemli bir değişimi beraberinde getirmiştir. Suudi Arabistan, ilk kez açık biçimde BAE’nin desteklediği silahlı grupların sevkiyatlarını, güneydeki bazı askeri konuşlanmaları ve ayrılıkçı unsurların denetimindeki stratejik noktaları hedef alan operasyonlara yönelmiştir. Bu adımlar, teknik olarak Yemen alanında atılmış olsa da siyasal mesaj doğrudan Abu Dhabi’ye yöneliktir. Suudi Arabistan bu hamlelerle, Yemen’de tek taraflı etki alanları oluşturulmasına ve eylemli bölünmeye izin vermeyeceğini göstermiştir.

Askeri Gelişmelerin Anlamı: Bu saldırılar, iki açıdan kritik bir eşik oluşturmaktadır. Birincisi, koalisyon mantığının çöküşüdür. Aynı askeri ittifak içinde yer alan iki ülkenin, alanda birbirine bağlı unsurları hedef alması, Yemen müdahalesinin sona erdiğini göstermektedir. İkincisi, GCC içinde ortaya çıkan açık ayrışmadır. Bu gelişmeler, Körfez İş Birliği Konseyi’nin üyeleri arasındaki çatışmaları önleme veya yönetme kapasitesinin bulunmadığını açıkça ortaya koymaktadır. GCC, bu askeri tırmanış karşısında tamamen sessiz kalmış ve arabuluculuk ya da ortak tutum geliştirememiştir.

Sonuçlar ve Etkiler: Suudi Arabistan’ın bu askeri hamleleri, Yemen alanında dengeleri değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda BAE’nin uzun süredir kurduğu güney merkezli stratejiyi de doğrudan sorgulamıştır. Bunun sonucunda BAE, askeri varlığını sınırladığı yönünde açıklamalar yapmış, ancak desteklediği yerel aktörler alanda varlıklarını sürdürmüştür. Yemen’deki ayrılıkçı yapıların meşruluğu ve geleceği belirsizleşmiştir. Bu tablo, Yemen’i artık yalnızca İran–Suudi Arabistan yarışmasının değil, Körfez içi güç savaşımının de merkezine yerleştirmiştir.

Değerlendirme: Yemen’de “ne olduğu”, yalnızca bir iç savaşın evrimiyle açıklanamaz. Asıl kritik olan, aynı Körfez ittifakı içinde yer alan iki devletin alanda karşı karşıya gelmesidir. Suudi Arabistan’ın BAE bağlantılı unsurları hedef alması, Körfez’deki birlik söyleminin uygulamada sona erdiğini gösteren en somut gelişmedir. Bu durum, Yemen’i Suudi Arabistan–BAE ilişkilerindeki dönüşümün bir sonucu değil, bizzat bu dönüşümün üretildiği alan durumuna getirmiştir.

SUUDİ ARABİSTAN VE BAE’NİN YEMEN SİYASALARI VE BEKLENTİLERİ

Yemen, Suudi Arabistan ve BAE açısından ortak bir askeri müdahale alanı olarak başlamış olsa da zamanla bu iki ülkenin farklı tehdit algıları, bölgesel öncelikleri ve gelecek beklentileri doğrultusunda ayrışan bir siyasal zemine dönüşmüştür. Bu ayrışma, yalnızca taktik düzeyde değil, stratejik ve normatif düzeyde de kendini göstermektedir.

Suudi Arabistan’ın Yemen Siyasası

Suudi Arabistan için Yemen, öncelikle doğrudan ulusal güvenlik sorunudur. İki ülke arasındaki uzun kara sınırı, Yemen’deki kararsızlığı Riyad açısından hoş görülemez kılmaktadır. Bu nedenle Suudi Arabistan’ın Yemen siyasası üç temel beklenti üzerine kurulmuştur:

Sınır Güvenliği ve Tehditlerin Sınır Ötesine Taşmasını Önleme: Riyad, Yemen’de Husilerin (ve dolaylı olarak İran’ın) kalıcı bir askeri ve siyasal güç durumuna gelmesini kendi toprakları için bir tehdit olarak algılamaktadır. Bu bağlamda Yemen’in kuzeyinde denetlenemeyen bir yapı, Suudi Arabistan açısından kabul edilemez bulunmaktadır.

Yemen’in Toprak Bütünlüğünün Korunması: Suudi Arabistan, zayıf fakat bölünmemiş bir Yemen’i, parçalanmış ve çok aktörlü bir Yemen’e tercih etmektedir. Ayrılıkçı yapıların güçlenmesi, Riyad açısından yalnızca Yemen’i değil, Körfez genelinde sınırların sorgulanmasını beraberinde getirebilecek bir örnek oluşturmaktadır.

Uluslararası Meşruluğun Sürdürülmesi: Suudi Arabistan, Yemen’deki varlığını uluslararası toplum nezdinde meşru kabul edilen merkezi hükümet üzerinden temellendirmeye çalışmaktadır. Bu nedenle Riyad, alandaki sınırlı olsa dahi, uluslararası tanınırlığa sahip hükümetin varlığını stratejik bir araç olarak görmektedir. Bu çerçevede Suudi Arabistan’ın Yemen siyasası, statükoyu onarma ve krizden denetimli bir çıkış üretme hedefi taşımaktadır.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen Siyasası

BAE’nin Yemen’e bakışı ise daha çok jeoekonomik ve jeostratejik bir bakış açısına dayanmaktadır. Abu Dhabi için Yemen, ulusal güvenlikten çok bölgesel etki ve ticaret yolları bağlamında önem taşımaktadır. Bu siyasa üç ana eksende şekillenmiştir:

Deniz Ticaret Yollarının Denetimi: BAE, Babülmendep Boğazı ve Kızıldeniz hattını, küresel ticaret ve enerji taşımacılığı açısından kritik bir alan olarak değerlendirmektedir. Yemen’in güneyindeki limanlar ve adalar bu stratejinin merkezinde yer almaktadır.

Merkezi Devlet Yerine Yerel Ortaklar: BAE, Yemen’de merkezi bir devlet kurmak yerine, yerel ve silahlı aktörlerle iş birliği yapmayı tercih etmiştir. Güney Geçiş Konseyi (STC) ve benzeri yapılar, Abu Dhabi’nin alandaki temel dayanakları durumuna gelmiştir.

Esnek ve Düşük Maliyetli Etki: BAE’nin Yemen siyasası, doğrudan askeri işgalden çok, yerel aktörler üzerinden dolaylı denetim ve etki üretmeye yöneliktir. Bu yaklaşım, maliyetleri düşürürken, alandaki manevra alanını genişletmektedir.

Bu nedenle BAE, Yemen’in çok merkezli ve gevşek bir yapıya evrilmesini kendi çıkarlarıyla daha uyumlu görmektedir.

Ayrışmanın Yapısal Niteliği

Suudi Arabistan ve BAE arasındaki fark, yalnızca yöntemsel değildir. Yemen’in geleceğine ilişkin beklenti farkıdır. Suudi Arabistan için kararlılık, tek bir Yemen devleti üzerinden tanımlanırken, BAE için kararlılık, stratejik bölgelerde denetimin sağlanmasıyla ilişkilidir. Bu durum, iki ülkenin aynı askeri koalisyonda yer almasına karşın alanda birbirini sınırlayan siyasalar izlemesine ve dolaylı çatışmalara sürüklenmesine neden olmuştur.

BAE’nin Güney Yemen’deki Askeri Varlığı ve Yerel Aktörlerle İlişkisi

BAE, 2019’dan itibaren Yemen’deki askeri varlığını aşamalı olarak azalttığını ve nihayetinde alandaki doğrudan askeri misyonunu sona erdirdiğini açıklamıştır. Abu Dhabi yönetimi bu süreci, Yemen’deki askeri yükümlenmelerinin yeniden yapılandırılması ve özellikle terörle savaşım kapsamında görev yapan sınırlı birliklerin gönüllü olarak çekilmesi şeklinde tanımlamıştır. Ancak bu açıklamalar, BAE’nin Güney Yemen’de desteklediği yerel aktörlerin ve siyasal yapılanmaların dağıtıldığı anlamına gelmemektedir.

BAE, Güney Geçiş Konseyi (STC) ve ona bağlı silahlı gruplarla olan ilişkisini sona erdirdiğine veya bu yapıların feshedildiğine ilişkin açık bir beyan vermemiştir. Aksine, BAE’nin askeri çekilme söylemi, alandaki yerel müttefiklerin varlığını dolaylı biçimde sürdürmesine olanak tanıyan bir çerçeve içinde ifade edilmiştir. Bu durum, Abu Dhabi’nin Yemen’de doğrudan askeri görünürlüğü azaltırken, yerel aktörler üzerinden nüfuzunu koruma stratejisi izlediğine işaret etmektedir.

Dolayısıyla BAE’nin Güney Yemen’deki rolü, “çekilme” ile “etkinin sona ermesi” arasında dikkatle ayrıştırılması gereken bir olgu olarak değerlendirilmelidir. Bu ayrım, Suudi Arabistan ile BAE arasındaki Yemen merkezli stratejik farklılaşmanın anlaşılması açısından da kritik önemdedir.

GCC Bağlamında Değerlendirme

Bu ayrışma, Körfez İş Birliği Konseyi’nin yapısal zaaflarını bir kez daha görünür kılmaktadır. GCC, üye ülkelerin farklı bölgesel projelerini uyumlaştırabilecek bağlayıcı mekanizmalara sahip olmadığı için, Yemen’deki çıkar çatışmaları kurumsal bir çerçeveye oturtulamamıştır. Dolayısıyla Yemen, Suudi Arabistan ve BAE arasındaki görüş ayrılıklarının nedeni değil, GCC içindeki uyum eksikliğinin alana yansıdığı bir sorunsal olarak ortaya çıkmaktadır.

Çizelge 1:

 

Yemen Bağlamında Suudi Arabistan ve BAE’nin Ayrıştığı Temel Unsurlar

Başlık

Suudi Arabistan (SA)

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)

Yemen’e Bakış

Ulusal güvenlik ve sınır güvenliği sorun

Bölgesel etki ve jeostratejik alan

Temel Tehdit Algısı

Husiler ve İran etkisinin sınır çizgisine yerleşmesi

Deniz ticaret yollarının güvensizleşmesi

Stratejik Öncelik

Yemen’in toprak bütünlüğünün korunması

Stratejik bölgelerde eylemli denetim

Devlet Modeli Tercihi

Tek, merkezi ve uluslararası tanınırlığı olan Yemen devleti

Çok merkezli, yerel aktörlere dayalı yapı

Alandaki Müttefikler

Uluslararası tanınan Yemen hükümeti

Güney Geçiş Konseyi (STC) ve yerel silahlı gruplar

Askeri Yaklaşım

Doğrudan müdahale ve sınır odaklı operasyonlar

Dolaylı müdahale, vekil güçler üzerinden etki

Bölünmeye Yaklaşım

Yemen’in eylemli veya hukuksal bölünmesine karşı

Güney merkezli özerk yapılara açık

Ekonomik Beklenti

Kararlı komşu, güvenli sınırlar

Limanlar, adalar ve deniz ticaret çizgileri

Uluslararası Meşruluk

Meşru hükümet üzerinden hareket

Fiili denetim ve alandaki etkinlik öncelikli

GCC’ye Bakış (Yemen Özelinde)

GCC’nin güvenlik çerçevesi içinde çözüm

GCC’den bağımsız, yararcı siyasa

Uzun Vadeli Hedef

Denetlenebilir, kararlı bir Yemen

Esnek, düşük maliyetli bölgesel etki

 

SUUDİ ARABİSTAN-BAE AYRIŞMASININ YEMEN’İN GELECEĞİNE ETKİLERİ

Suudi Arabistan ve BAE’nin Yemen’e yönelik farklı siyasal ve stratejik beklentileri, ülkenin geleceğini doğrudan etkileyen bir belirsizlik alanı yaratmaktadır. Bu ayrışma, Yemen’deki krizin çözümünü kolaylaştırmak bir yana, mevcut bölünmüşlüğü kalıcılaştırma riski taşımaktadır.

Öncelikle, Yemen’de tek ve merkezi bir siyasal otoritenin yeniden kurulması olasılığı giderek zayıflamaktadır. Suudi Arabistan’ın desteklediği merkezi hükümet, alanda sınırlı bir etkiye sahipken, BAE’nin desteklediği yerel ve ayrılıkçı aktörler denetim alanlarını genişletmektedir. Bu durum, Yemen’de siyasal meşruluk ile eylemli güç arasındaki uçurumu derinleştirmektedir.

İkinci olarak, Yemen’in coğrafi ve siyasal bölünmüşlüğü normalleşmektedir. Güneyde özerk ya da yarı bağımsız yapıların güçlenmesi, kuzeyde Husilerin kalıcı bir aktör durumuna gelmesi ve merkezi hükümetin arada sıkışması, Yemen’i uzun vadede çok merkezli ve zayıf bir siyasal yapıya dönüştürmektedir. Bu yapı ne iç barışı ne de bölgesel kararlılığı güvence altına alabilecek niteliktedir.

Üçüncü olarak, Yemen halkı açısından kriz, yalnızca askeri değil aynı zamanda derin bir ekonomik ve insancıl yıkım olarak devam etmektedir. Körfez ülkeleri arasındaki yarışma, Yemen’de kararlılığı önceleyen kapsamlı bir yeniden kurulma sürecinin önüne geçmekte ve insancıl yardım ve ekonomik toparlanma çabaları siyasal hesaplara bağlı duruma gelmektedir.

Bu bağlamda Yemen, bir “çözüm süreci”ne girmekten çok, yönetilen bir kriz alanına dönüşme riskiyle karşı karşıyadır.

AYRIŞMANIN GCC’NİN KURUMSAL GELECEĞİNE ETKLERİ

Yemen’de yaşanan Suudi Arabistan–BAE ayrışması, Körfez İş Birliği Konseyi’nin (GCC) yalnızca mevcut krizler karşısındaki yetersizliğini değil, aynı zamanda kurumsal geleceğini de tartışmalı duruma getirmektedir. GCC, kuruluşundan itibaren ortak güvenlik ve dış siyasa eş güdümü hedefini dile getirmiştir. Ancak Yemen örneği, Konsey’in bu hedefleri uygulamaya dönüştürebilecek bağlayıcı mekanizmalardan yoksun olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Üye ülkeler, kritik bir bölgesel dosyada birbirleriyle çatışan siyasalar izleyebilmekte ve bu durum Konsey tarafından ne önlenebilmekte ne de yönetilebilmektedir. Bu ayrışma, GCC’yi ortak strateji üreten bir örgüt olmaktan, üye ülkelerin ulusal çıkarlarını serbestçe izlediği daha çok simgesel bir platforma dönüştürmektedir.

Katar krizi ile başlayan bu süreç, Yemen alanında daha karmaşık ve derin bir boyut kazanmıştır. Katar Krizi’nde taraflar net biçimde ayrışırken, Yemen’de aynı ittifak içinde yer alan ülkeler karşı karşıya gelmiştir. Bu durum, GCC’nin yalnızca dayanışma üretmekte değil, çatışmayı önlemekte de başarısız olduğunu göstermektedir. Uzun vadede bu tablo, GCC’nin geleceğinin üç olasılık arasında sıkıştığını düşündürmektedir: Konseyin, düşük yoğunluklu bir danışma forumuna dönüşmesi, üye ülkeler arasındaki yarışmanın kurumsal yapıyı işlevsizleştirmesi ya da sınırlı reformlarla kriz yönetme kapasitesinin artırılması. Ancak mevcut eğilimler, üçüncü seçeneğin kısa vadede zayıf bir olasılık olduğunu göstermektedir.

YEMEN DENKLEMİNDE TÜRKİYE VE İRAN: DIŞ AKTÖRLER VE DOLAYLI ETKİLER

Yemen’de yaşanan gelişmeler, doğrudan Suudi Arabistan ve BAE arasındaki ayrışmanın ürünü olmakla birlikte, bölgesel güç dengeleri açısından Türkiye ve İran’ın konumlarıyla birlikte okunması gereken bir tablo ortaya koymaktadır. Bu iki ülke, Yemen alanında farklı düzeylerde etkili olmakla birlikte, Körfez içi yarışmanın yönünü ve sınırlarını dolaylı biçimde etkilemektedir.

İran’ın Yemen Siyasası ve Beklentileri

İran açısından Yemen, uzun süredir asimetrik güç projeksiyonu stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilmektedir. Tahran, Yemen’i Suudi Arabistan’la doğrudan konvansiyonel bir çatışma alanı olarak değil, maliyet-etkili bir baskı alanı olarak konumlandırmaktadır. İran’ın Yemen siyasası üç temel beklenti etrafında şekillenmektedir:

Suudi Arabistan’ı Güneyden Kuşatma: Husiler üzerinden sağlanan askeri ve siyasal etki, İran’a Suudi Arabistan’ın güney sınırında sürekli bir baskı unsuru yaratma olanağı tanımaktadır. Bu durum, Riyad’ın güvenlik kaynaklarını tüketen ve stratejik dikkatini dağıtan bir etki üretmektedir.

Bölgesel Pazarlık Gücünü Artırma: Yemen, İran için tek başına belirleyici bir cephe olmaktan çok, Irak, Suriye ve Lübnan’la birlikte bölgesel pazarlık kozlarının bir parçasıdır. Husilerin alandaki varlığı, İran’ın Körfez ve Batı ile yürüttüğü diplomatik süreçlerde dolaylı bir kaldıraç işlevi görmektedir.

Düşük Maliyetli Etki: İran, Yemen’de doğrudan askeri varlıktan kaçınarak, sınırlı kaynaklarla yüksek etki üretmeyi hedeflemektedir. Bu yaklaşım, Tahran’ın Yemen siyasetini sürdürülebilir kılmaktadır.

Suudi Arabistan ile BAE arasındaki ayrışma, İran açısından stratejik bir fırsat alanı yaratmaktadır. Körfez içi uyumun zayıflaması, İran’ın Yemen’deki etkisini daha az maliyetle sürdürmesine olanak tanımaktadır. İran, Yemen’i Suudi Arabistan üzerinde baskı kurmak için düşük maliyetli bir vekalet alanı olarak değerlendirmektedir (International Crisis Group, 2018).

Türkiye’nin Yemen’e Bakışı ve Bölgesel Hesapları

Türkiye, Yemen’de İran kadar doğrudan bir askeri veya vekil aktör üzerinden varlık göstermemekle birlikte, süreci Körfez dengeleri ve İslam dünyasındaki güç dağılımı bağlamında yakından izlemektedir. Ankara’nın Yemen siyasası, daha çok dolaylı ve siyasal bir karakter taşımaktadır. Türkiye’nin temel beklentileri şu başlıklarda toplanabilir:

Körfez İçindeki Ayrışmanın Yönetilmesi: Türkiye, Katar Krizi sürecinde olduğu gibi, Körfez’deki sert bloklaşmaların bölgesel kararsızlığı derinleştirdiği görüşündedir. Bu nedenle Yemen’de Suudi Arabistan–BAE ayrışmasını, bölgesel düzeni zayıflatan bir unsur olarak değerlendirmektedir.

BAE’nin Bölgesel Eylemciliğinin Sınırlandırılması: Ankara, BAE’nin Yemen’de izlediği yerel aktörlere dayalı ve ayrılıkçı yapıları güçlendiren siyasayı, yalnızca Yemen özelinde değil, bölgesel güç yarışması bağlamında okumaktadır. Bu durum, Türkiye–BAE ilişkilerindeki gerilimin Yemen alanına dolaylı biçimde yansımasına neden olmuştur.

Diplomatik ve İnsancıl Alanın Korunması: Türkiye, Yemen sorununda doğrudan askeri müdahaleden kaçınarak, daha çok insancıl kriz, diplomatik çözüm ve uluslararası hukuk vurgusu üzerinden tavır almaktadır. Bu yaklaşım, Ankara’nın Yemen’i bir güç projeksiyonu alanından çok, bölgesel kararsızlığın sınırlandırılması gereken bir kriz olarak gördüğünü göstermektedir.

Türkiye açısından Yemen, Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerin seyrini etkileyen bir yan dosya niteliği taşımakta ve Ankara, Körfez’deki çatışmaların kalıcı bloklaşmalara dönüşmesini istememektedir.

Karşılaştırmalı Değerlendirme

İran ve Türkiye’nin Yemen’e yönelik yaklaşımları, Körfez içi ayrışmanın iki farklı dış yansımasını temsil etmektedir: İran, Yemen’deki krizi derinleştiren ve süreklileştiren bir aktör olarak öne çıkarken, Türkiye, krizin yönetilebilir düzeyde tutulmasını ve Körfez’deki bölünmenin sınırlandırılmasını hedefleyen bir tavır almaktadır. Bu farklılık, Yemen’deki gelişmelerin yalnızca yerel veya Körfez içi değil, daha geniş bir bölgesel yarışma alanının parçası olduğunu göstermektedir.

Türkiye’nin Yemen Krizi Karşısındaki Konumlanışı

Türkiye, Yemen krizinde doğrudan askeri veya vekil aktörler üzerinden alanda yer alan bir taraf değildir. Bununla birlikte Ankara’nın siyasal söylemi ve diplomatik tutumu, Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ayrışmada örtük bir tercihi yansıtmaktadır. Bu tercih, mutlak bir ittifak ilişkisinden çok, normatif ve stratejik önceliklerin kesişimi üzerinden şekillenmektedir.

Türkiye’nin Yemen bağlamında Suudi Arabistan’a görece daha yakın bir çizgide konumlanmasının temel nedeni, devlet bütünlüğü ve merkezi meşruluk vurgusudur. Ankara, Yemen’de uluslararası tanınırlığa sahip merkezi devletin korunmasını, ülkenin eylemli veya hukuksal biçimde bölünmesine oranla daha az denge bozucu bir seçenek olarak değerlendirmektedir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin farklı bölgesel krizlerde de benimsediği genel dış siyasa anlayışıyla uyumludur.

Buna karşılık Türkiye, BAE’nin Yemen’de izlediği yerel ve silahlı aktörlere dayalı, güney merkezli ve çok odaklı yapıların güçlendirilmesini hedefleyen stratejiye uzak durmaktadır. Ankara, bu yaklaşımı yalnızca Yemen özelinde değil, BAE’nin Libya, Doğu Akdeniz ve Afrika Boynuzu gibi farklı coğrafyalarda izlediği bölgesel etki oluşturma siyasasının bir parçası olarak okumaktadır. Bu nedenle Yemen alanı, Türkiye açısından BAE ile yaşanan daha geniş ölçekli yarışmanın dolaylı bir uzantısı niteliği taşımaktadır.

Öte yandan Türkiye, Suudi Arabistan’ın Yemen siyasasını koşulsuz biçimde desteklememekte ve özellikle askeri çözümün uzaması ve insancıl krizin derinleşmesi konularında temkinli bir tutum benimsemektedir. Ankara’nın temel beklentisi, Körfez içi ayrışmanın derinleşmemesi ve Yemen’in bölgesel güç savaşımlarının kalıcı bir çatışma alanına dönüşmemesidir. Türkiye’nin Yemen’e yaklaşımı, doğrudan askeri ilişkilerden çok bölgesel kararlılık ve diplomatik çözüm vurgusu üzerinden şekillenmektedir (Stein, 2021).

Bu çerçevede Türkiye’nin Yemen krizi karşısındaki tutumu, BAE’nin çok merkezli ve ayrılıkçı yapıları önceleyen stratejisine uzak, Suudi Arabistan’ın merkezi devlet ve toprak bütünlüğü vurgusuna ise görece yakın, ancak her iki aktöre karşı da dengeleyici ve temkinli bir çizgi olarak tanımlanabilir.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu makale, Katar Krizi ve Yemen iç savaşı ekseninde Körfez İş Birliği Konseyi (GCC) içindeki dayanışma söyleminin yapısal sınırlarını ve Suudi Arabistan–BAE ilişkilerinde ortaya çıkan derin ayrışmayı çözümlemiştir. Çalışmanın temel bulgusu, Yemen’in Suudi Arabistan ile BAE arasındaki stratejik uyumsuzluğun geçici bir yansıması değil, bu ayrışmayı üreten ve derinleştiren merkezi bir siyasal alan durumuna geldiğidir.

Yemen örneği, Körfez’de ortak tehdit algısına dayalı birlik anlayışının, üye ülkelerin uzun vadeli jeopolitik ve jeoekonomik çıkarlarıyla karşı karşıya geldiğinde sürdürülebilir olmadığını açık biçimde göstermektedir. Suudi Arabistan’ın Yemen’de merkezi devlet, toprak bütünlüğü ve sınır güvenliği ekseninde şekillenen egemenlik anlayışı ile BAE’nin limanlar, ticaret yolları ve yerel silahlı aktörler üzerinden çok merkezli bir düzen kurmaya yönelik yaklaşımı, aynı koalisyon çatısı altında dahi uzlaştırılamamıştır. Bu durum, iki ülke arasındaki ayrışmanın taktik değil, egemenliğe ilişkin çatışan siyasal kurgulardan kaynaklanan yapısal bir nitelik taşıdığını ortaya koymaktadır.

Bu bağlamda Körfez İş Birliği Konseyi, kriz yönetimi ve çıkar uyuşmazlıklarını çözme kapasitesi bakımından sınırlı bir kurumsal çerçeve sunmaktadır. Oydaşma esasına dayalı, bağlayıcı karar alma mekanizmalarından yoksun GCC yapısı, Katar Krizi’nde olduğu gibi Yemen meselesinde de üye ülkeler arasındaki yarışmayı sınırlayamamış ve Konsey, bölgesel kararlılık üreten bir aktör olmaktan çok ayrışmanın kurumsal sınırlarını görünür kılan bir platforma dönüşmüştür.

Çalışma ayrıca Yemen krizinin, Körfez içi dinamiklerle sınırlı olmayan daha geniş bir bölgesel yarışma alanına işaret ettiğini göstermiştir. İran, Yemen’i Suudi Arabistan üzerinde asimetrik baskı kurmaya elverişli bir alan olarak değerlendirirken, Türkiye, Körfez içi bölünmenin derinleşmesini engellemeye yönelik daha temkinli ve dengeleyici bir tutum benimsemiştir. Ancak her iki aktörün varlığı, Suudi Arabistan ile BAE arasındaki ayrışmanın bölgesel etkilerini daha da karmaşık duruma getirmiştir.

Sonuç olarak Yemen, Körfez’de birlikten ayrışmaya giden sürecin bir sonucu değil, bu sürecin katalizörü ve kalıcılaştırıcısı olarak değerlendirilmelidir. Suudi Arabistan–BAE ilişkilerinde ortaya çıkan bu ayrışma, yalnızca iki ülke arasındaki bir siyasa farklılığı değil, Körfez bölgesinde egemenlik, düzen ve güç projeksiyonuna ilişkin yarışan siyasal beklentilerin bir yansımasıdır. Bu durum, GCC’nin gelecekte benzer krizlerde de sınırlı bir rol oynayacağına ve Körfez siyasetinde esnek ama kırılgan ittifakların kalıcı bir özellik durumuna geldiğine işaret etmektedir.

 

 

Kaynakça

 

Almezaini, K. S. (2012). The UAE and foreign policy: Foreign aid, identities and interests. Routledge.

International Crisis Group. (2018). Yemen: Stalemate and suffering. Middle East Report No. 231.

Juneau, T. (2016). Iran’s policy towards the Houthis in Yemen. International Affairs, 92(3), 647–663.https://doi.org/10.1111/1468-2346.12647

Knights, M., ve Mello, A. (2020). The Houthis’ war economy and the rise of the UAE-backed forces in Yemen. Washington Institute for Near East Policy.

Phillips, S. (2017). Yemen and the politics of permanent crisis. Routledge.

Roberts, D. B. (2017). Qatar and the Gulf crisis. The RUSI Journal, 162(4), 10–18. https://doi.org/10.1080/03071847.2017.1353255

Stein, A. (2021). Turkey’s Middle East policy after the Arab uprisings. Insight Turkey, 23(1), 9–28.

Ulrichsen, K. C. (2016). The Gulf States in international political economy. Palgrave Macmillan.

Hiç yorum yok: