Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

21 Aralık 2025 Pazar

 

Türkiye’de Liderlik, Haleflik ve Siyasal Sistemin Sınırları: Erdoğan Sonrası Tartışmalar Üzerine Bir Değerlendirme

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

Öz

Bu çalışma, Türkiye’de son dönemde gündeme gelen liderlik ve haleflik tartışmalarını, kişi merkezli siyasal polemiklerin ötesine taşıyarak, siyasal sistemin işleyişi ve taşıma kapasitesi bağlamında ele almaktadır. Özellikle Bilal Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanlığı’na hazırlandığı yönündeki savlar, bu çalışmada doğrulanması gereken bir olgu olarak değil, “Erdoğan sonrası” olasılığının yarattığı yapısal gerilimlerin bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir. Çalışma, AKP’nin lider merkezli örgütlenme biçimini, devlet bürokrasisinin risk hesaplarını ve toplumun sessiz tepkilerini birlikte çözümleyerek, siyasal değişimin Türkiye’de neden çoğu zaman ani kopuşlar yerine yıpranma ve birikimli çözülme süreçleri üzerinden ilerlediğini tartışmaktadır. Bu çerçevede önümüzdeki bir ila iki yıllık dönem için olası siyasal senaryolar değerlendirilmekte, mevcut sistemin, kurucu liderin kişisel siyasal ağırlığı dışında sürdürülebilir olup olmadığı sorgulanmaktadır. Çalışmanın temel bulgusu, güncel tartışmaların bir kişi ya da soyadı sorunundan çok, lider merkezli bir siyasal yapının sınırlarını görünür kılan yapısal bir stres sınavı niteliği taşıdığı yönündedir.

Anahtar Kelimeler: Türkiye siyaseti; AKP; liderlik ve haleflik; siyasal sistem; başkanlık sistemi; siyasal kararlılık; toplumsal hafıza

 

Abstract

This study examines recent leadership and succession debates in Turkey by moving beyond person-centered political polemics and situating them within the broader context of the functioning and sustainability of the political system. Claims that Bilal Erdoğan is being prepared for the chairmanship of the Justice and Development Party (AKP) are not treated as an empirical fact to be verified, but rather as indicators of structural tensions generated by the prospect of a “post-Erdoğan” period. By jointly analyzing the AKP’s leader-centered organizational structure, the risk calculations of the state bureaucracy, and society’s silent reactions, the study argues that political change in Turkey tends to occur not through abrupt ruptures but through gradual erosion and cumulative disengagement. Within this framework, possible political scenarios for the next one to two years are assessed, and the sustainability of the current system beyond the personal political weight of its founding leader is questioned. The main conclusion of the study is that these debates function less as a discussion about a specific individual or family and more as a structural stress test revealing the limits of a leader-centered political order.

Keywords: Turkish politics; AKP; leadership and succession; political system; presidential system; political stability; collective memory

GİRİŞ

Türkiye’de siyasal tartışmalar uzun süredir kişiler etrafında dönmekte, yapısal sorunlar ise çoğu zaman bu kişiselleştirilmiş gündemin gölgesinde kalmaktadır. Oysa siyasal kararlılık, rejim dayanıklılığı ve iktidar sürekliliği gibi temel sorunlar, bireylerden çok onları olanaklı kılan kurumsal ve toplumsal düzenekler üzerinden anlaşılabilir. Son dönemde kamuoyuna yansıyan ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanlığı’na hazırlandığı yönündeki savlar, bu açıdan yalnızca bir isim tartışması değil, Türkiye’de siyasal sistemin taşıma kapasitesine ilişkin daha derin bir sorgulamayı da beraberinde getirmektedir.

Bu çalışma, söz konusu savı doğrulamak ya da çürütmek amacını taşımamaktadır. Aksine, bu tür iddiaların neden belirli dönemlerde gündeme geldiğini, hangi siyasal ve toplumsal gereksinmelere karşılık verdiğini ve asıl olarak neyi görünür kıldığını irdelemeyi amaçlamaktadır. Başka bir deyişle sorun, Bilal Erdoğan’ın AKP Genel Başkanı olup olmayacağı değil, Türkiye’de mevcut siyasal yapının, kurucu liderinin kişisel ağırlığı dışında bir aktörle işleyip işleyemeyeceği sorusudur.

AKP’nin yirmi yılı aşan iktidar deneyimi, güçlü liderlik ile zayıflamış denge ve denetleme mekanizmaları arasındaki özgün ilişki üzerinden şekillenmiştir. Bu ilişki, bugüne dek seçim başarıları, kriz yönetimi ve devlet kapasitesiyle taşınabilmiştir. Ancak aynı yapı, “Erdoğan sonrası” olasılığı gündeme geldiğinde hem parti içi dengeler hem de devlet ve toplum düzeyinde yeni belirsizlikler üretmektedir. Halef tartışmalarının artması, yalnızca siyasal aktörlerin değil, bürokrasinin, piyasanın ve seçmenin de risk hesaplarını yeniden yapmasına yol açmaktadır.

Bu metin, güncel tartışmaları tek tek yanıtlamak yerine, üç temel eksen üzerinden ilerlemektedir:

(i) AKP içinde olası liderlik geçişlerinin yapısal sınırları,

(ii) devlet bürokrasisi ve toplumsal hafızanın bu geçişlere verdiği tepkiler,

(iii) önümüzdeki bir-iki yıl için Türkiye siyasetinde belirebilecek en olası senaryolar.

Bu çerçevede savunulan temel sav şudur: Türkiye’de yaşanan tartışmalar bir kişiyi değil, bir sistemi sınamaktadır. Değişim olasılığı vardır, ancak bu değişim ani kopuşlardan çok, sessiz aşınmalar ve birikimli çözülmeler üzerinden ilerlemektedir. Bu nedenle siyasal geleceği anlamak için yüksek sesli polemiklerden çok, görünmeyen ama etkili olan bu süreçlere odaklanmak gerekmektedir.                                                                                 

Bu çalışma, lider merkezli rejimler, karizmatik otorite ve siyasal haleflik yazınından dolaylı biçimde yararlanmakta, ancak evrensel bir model kurmaktan çok, Türkiye’ye özgü siyasal dinamiklerin yorumlanmasına odaklanmaktadır (Weber, 1978; Linz, 1990; Levitsky & Way, 2010).

Amaçlar ve Hedefler

Bu çalışmanın temel amacı, Türkiye’de son dönemde gündeme gelen liderlik ve haleflik tartışmalarını kişi merkezli polemiklerin ötesine taşıyarak, siyasal sistemin işleyişi ve taşıma kapasitesi bağlamında çözümlemektir. Özellikle Bilal Erdoğan’ın AKP Genel Başkanlığı’na hazırlandığı yönündeki savlar, bu çalışmada doğrulanması ya da reddedilmesi gereken deneysel bir sav olarak değil, Türkiye siyasetinde belirli dönemlerde ortaya çıkan yapısal gerilimlerin bir göstergesi olarak ele alınmaktadır.

Bu çerçevede çalışma, üç ana amaca yönelmektedir. Birinci amaç, AKP’nin uzun süreli iktidar deneyimi içinde şekillenen lider merkezli yapısının, kurucu liderin kişisel ağırlığı dışında bir aktörle sürdürülebilir olup olmadığını tartışmaktır. İkinci amaç, bu tartışmaların devlet bürokrasisi, piyasa aktörleri ve toplumsal hafıza üzerindeki etkilerini irdeleyerek, görünür siyasal söylemlerin ötesindeki sessiz fakat belirleyici tepkileri çözümlemektir. Üçüncü amaç ise, önümüzdeki bir ila iki yıllık dönemde Türkiye siyasetinde ortaya çıkabilecek en olası gelişme senaryolarını, abartılı öngörülerden kaçınarak, olasılık temelli bir yaklaşımla değerlendirmektir.

Bu genel amaçlar doğrultusunda çalışmanın daha somut hedefleri şunlardır:

(i) Haleflik tartışmalarının neden belirli dönemlerde yoğunlaştığını ve bu tartışmaların hangi siyasal işlevleri yerine getirdiğini ortaya koymak,

(ii) “hanedan”, “aile devleti” ve benzeri söylemlerin toplumsal karşılığını, özellikle iktidar seçmeni açısından anlamlandırmak,

(iii) AKP içi güç dengeleri ile devletin kurumsal refleksleri arasındaki etkileşimi açıklamak,

(iv) Siyasal değişimin Türkiye’de neden çoğu zaman ani kopuşlar yerine, yıpranma ve sessiz çözülme süreçleri üzerinden ilerlediğini göstermek.

YÖNTEM

Bu çalışma, nicel veriye dayalı bir ölçüm ya da deneysel varsayım sınavından çok, nitel ve yorumlayıcı bir siyasal çözümleme yaklaşımını benimsemektedir. İnceleme konusu, belirli bir olgunun doğruluğunu kanıtlamak değil, bu olgunun siyasal bağlam içinde nasıl üretildiğini, dolaşıma sokulduğunu ve hangi yapısal gerilimleri görünür kıldığını anlamaktır. Bu nedenle çalışma, betimleyici-çözümleyici bir yöntemle, siyasal söylemler, kurumsal davranış örüntüleri ve toplumsal tepkiler arasındaki ilişkileri çözümlemeye odaklanmaktadır.

Yöntemsel olarak metin üç düzlemde ilerlemektedir. Birinci düzlem, siyasal aktörlerin açıklamaları, medya yansımaları ve kulis bilgileri üzerinden oluşan güncel söylem alanının çözümlenmesidir. Bu düzlemde amaç, iddiaların içerik doğruluğunu saptamaktan çok, hangi koşullarda ve hangi işlevlerle gündeme taşındığını ortaya koymaktır. İkinci düzlem, AKP’nin örgütsel yapısı, liderlik modeli ve devletle kurduğu ilişki biçimi dikkate alınarak yapılan yapısal çözümlemedir. Bu çözümleme, parti içi dengeler, haleflik olasılıkları ve iktidar sürekliliği gibi başlıkları, tarihsel süreklilik ve kurumsal alışkanlıklar çerçevesinde ele almaktadır. Üçüncü düzlem ise toplumsal hafıza, seçmen davranışı ve bürokratik refleksler üzerinden yürütülen sosyopolitik değerlendirmedir.

Çalışmada karşılaştırmalı bir bakış açısı sınırlı ölçüde ve dolaylı biçimde kullanılmaktadır. Türkiye’de geçmişte yaşanan lider değişimleri, siyasal miras tartışmaları ve iktidar dönüşümleri, doğrudan model aktarımı amacıyla değil, mevcut durumun özgünlüğünü ve sınırlarını belirginleştirmek amacıyla referans noktaları olarak ele alınmaktadır. Bu bağlamda yöntem, evrensel bir kuram oluşturmaktan çok, Türkiye’ye özgü siyasal dinamiklerin anlaşılmasına yöneliktir.

Ayrıca çalışma, öngörü üretirken kesinlik savından bilinçli olarak kaçınmakta, bunun yerine olasılık temelli senaryo çözümlemesini tercih etmektedir. Önümüzdeki bir ila iki yıllık dönem için sunulan değerlendirmeler, normatif bir yönlendirme değil, mevcut eğilimler, yapısal kısıtlar ve siyasal aktörlerin davranış kalıpları dikkate alınarak oluşturulmuş çözümleyici çıkarımlardır.

Sonuç olarak bu çalışmanın yöntemi, siyasal gerçekliği tek bir değişkene indirgemeyen, kişi, kurum ve toplum arasındaki etkileşimi birlikte ele alan bütüncül bir çözümleme yaklaşımına dayanmaktadır. Bu yaklaşım, kısa vadeli gündemlere değil, siyasal sistemin uzun erimli işleyiş mantığını anlamaya odaklanmaktadır.

Bu bağlamda çalışmanın hedefi, kısa vadeli siyasal tartışmalara taraf olmak değil, Türkiye’de siyasal iktidarın sürekliliği, dönüşümü ve sınırları üzerine daha geniş ve kalıcı bir düşünsel çerçeve sunmaktır. Böylece metin, güncel bir tartışmadan hareketle, Türkiye siyasetinin yapısal sorunlarına ilişkin daha genel ve zaman aşımına dirençli bir değerlendirme yapmayı amaçlamaktadır.

GELİŞMELER

Bilal Erdoğan’ın AKP Genel Başkanlığı’na hazırlanmakta olduğu savı son günlerde gündemdeki tartışmalı konulardan biri durumuna geldi. Bazı muhalefet isimleri ve siyasal çevreler, AKP örgütleri ve kamuoyunun Bilal Erdoğan’ın ileride AKP Genel Başkanı olması için bir hazırlık içinde olduğunu öne sürmektedir. Söylentilerin kaynağı çoğunlukla siyasal kulis değerlendirmeleri ve muhalefet figürlerinin açıklamaları olmuştur. Bu açıklamalar, medya veya muhalefet kanallarında dile getirilmekte ama resmi olarak parti tarafından doğrulanmış değildir. Bazı haberlerde Bilal Erdoğan’ın kamuoyu önünde daha etkili olduğu, etkinliklere katıldığı ve siyasete yakın söylemler geliştirdiği belirtilmektedir. Cumhurbaşkanlığı makamından, Bilal Erdoğan’ın AKP Genel Başkanlığı’na ya da bir devlet görevine resmi olarak hazırlandığına ilişkin bağımsız, doğrulanmış ve resmi bir açıklama gelmemiştir. AKP’nin uzun süreli iktidar deneyimi, kurumsal dengelerden çok, kurucu liderin kişisel siyasal ağırlığına dayanan karizmatik bir otorite biçimiyle açıklanabilir (Weber, 1978).

Muhalefet, AKP içinde “Erdoğan sonrası” tartışmaları ve olası liderlik arayışları üzerinde konuşulmasına dayalı olarak bu tür savları kamuoyuna taşımaktadır. Bu, Türkiye siyasetinde sıkça görülen bir tartışma biçimidir. Başkanlık sistemlerinin güçlü liderlik üretme kapasitesi kadar, lider değişimi anlarında yarattığı kırılganlıklar da siyaset bilimi yazınında sıkça vurgulanmaktadır (Linz, 1990).

Bu sav neden şimdi gündeme gelmektedir? Bunun birkaç nedeni var. Tayyip Erdoğan uzun süredir siyasetin merkezinde ve “sonrası” doğal olarak konuşulmaktadır. AKP’de kurumsal bir halef modeli bugüne kadar netleşmemiştir. Bu boşluk, kulis söylentilerini beslemektedir. Bilal Erdoğan son yıllarda vakıf, gençlik, kültür ve eğitim alanlarında daha etkili şekilde yer almaktadır. Kamuya açık konuşmaları ve mesajları artmıştır. Bu, “siyasete hazırlık mı?” sorusunu tetiklemektedir ama tek başına kanıt olarak kabul edilmesi olanaksızdır. “Aile devleti / hanedan” söylemi muhalefet açısından yüksek seferberlik gücü olan bir siyasal savdır. Bu yüzden sav, yalnızca bilgi değil aynı zamanda siyasal mesaj içermektedir. Bu olgu AKP iç dengeleri açısından olanaklı mıdır sorusu sorulduğunda ise iş karmaşıklaşmaktadır. Olanaklı kılan etmenler AKP’de lider merkezli yapının çok güçlü olması, parti tabanında Erdoğan soyadının simgesel karşılığının olması ve Erdoğan isterse kısa vadede örgütsel direnç kırılır inancıdır.  Zorlaştıran etmenler ise Bilal Erdoğan’ın seçilmiş bir görev geçmişine sahip olmaması, parti içi “ağır toplarla” (bakanlar, eski başbakanlar, örgüt kökenliler) kıyaslandığında siyasal meşruluk düzeyinin az olması, AKP örgütlerinin tümüyle uyum içinde olmaması, “aile içi devir” algısının sessiz bir rahatsızlık yaratması olasılığı ve uluslararası algının böyle bir geçiş “monarşikleşme” olur yönündeki eleştirilerinin çok sertleşmesi tehlikesidir.

Türkiye’de daha önce benzer örnekler ne oldu? Türkiye’de siyasetçilerin çocukları siyasete girdi. Ama genelde parti basamaklarını tırmanarak (milletvekilliği, belediye vb.) bu gerçekleşti. Doğrudan “liderlik devri” çok olağan dışı ve yüksek risklidir. Erdoğan, partiyi karizması ve kriz yönetimi yeteneği ile bir arada tutmuştur. Bu karizma otomatik olarak devredilebilen bir yetki değildir. Türkiye’de siyasal rejimin son yıllardaki niteliği, seçimlerin varlığını koruduğu ancak yarışma koşullarının giderek daraldığı “yarışmacı otoriterlik” çerçevesinde ele alınmaktadır (Levitsky & Way, 2010; Esen & Gümüşçü, 2016).

AKP’de Erdoğan sonrası dönemin en büyük sorunu “partiyi kim değil, nasıl ayakta tutacak?” sorusudur. Konuşulmakta olanlar somut bir plandan çok olasılık yoklaması ve psikolojik zemin hazırlığı gibi durmaktadır. Kısa vadede Bilal Erdoğan’ın AKP Genel Başkanı olması düşük olasılıktır. Orta–uzun vadede AKP içinde farklı modeller (toplu liderlik, geçici isim, teknokrat figür) daha gerçekçi seçenek olarak görünmektedir.

AKP içinde kimler daha olası haleftir? AKP’de “halef” demek sadece genel başkan değil, aynı zamanda örgütü tutabilen, devleti yönetebilen ve Erdoğan’ın kurduğu dengeyi bozmayacak bir figür demektir. En olası olan geçiş lideri modelinde karizmatik olmayan ama kriz çıkarmayan ve parti içi kavgalara girmeyen bir isim öne çıkacaktır. Bu modelde amaç zaman kazanmaktır. Bu tür liderler genelde “emanetçi” olurlar.

Bir başka seçenek, Devlet ve bürokrasi kökenli isimlerin ön plana çıkmasıdır. Güvenlik, ekonomi veya dış siyasa deneyimi olan, Erdoğan’a kişisel bağlılığı yüksek ama tabanda heyecan yaratmayan figürler daha şanslı olacaktır. Bu seçeneğin AKP için yaratacağı üstünlük siyasal kararlılığın devamı olacaktır. Zayıf yanı ise seçim kazanma olasılığının azalmasıdır.

Bir başka seçenek örgüt kökenli siyasetçilerin ön plana çıkmasıdır.  Yıllarca parti içinde yükselmiş, il ve ilçe örgütlerini bilen ama Erdoğan gölgesinde kalmış isimler değer kazanabilir. Ancak, bu isimler Erdoğan varken parlayamadıysa, yokluğunda da zorlanabilirler. Bilal Erdoğan bu üç kategorinin hiçbirine tam olarak girmemektedir. Bu da kendisini kısa vadede zayıf kılmaktadır.

Tüm bu çözümlemelere karşın Bilal Erdoğan aday olursa Türkiye siyaseti yüksek sarsıntı geçirir. İç siyasada “hanedanlık” söylemi çok güçlenir. Muhalefet ilk kez, tek ses, net bir simge ve duygusal olarak güçlü bir anlatı bulur. AKP içinde, açık kopuş olmasa bile sessiz çözülmeler başlar. Oy kaybı değilse bile güdülenme kaybı olur.  Batının algısı “kurumsallık tamamen bitti” olur. Yatırımcılar arasında öngörülebilirlik düşer ve risk primi artar. Körfez ve Avrasya hattında “Erdoğan’ın ağırlığı yoksa denge bozulur” endişesi doğar. Özcesi, Tayyip Erdoğan’ın kişisel ağırlığı olmadan bu geçiş çok zor satılır.

Türk toplumu tek adamlık konusunda çok duyarlıdır. Bu yolda en önemli etmen Türkiye’nin toplu hafızasıdır. Zira, Türkiye toplumu hanedanı kaldırmış, tek adamdan çok çekmiş ama karizmaya da yatkındır. Türkiye’de çelişkili ama bilinçli bir toplumsal hafıza vardır: “soyadıyla iktidar” algısı. Bu algı insanlara şu soruyu anımsatmaktadır: “Biz oy mu veriyoruz, miras mı onaylıyoruz?” Bu soru hem sağda ve hem de solda bir farklılık yaratmamaktadır. Bu soru AKP seçmeninin bir kesiminde bile rahatsızlık yaratmaktadır. Konu aslında muhalefet için oldukça çekicidir. Çünkü bu konu ekonomi gibi teknik değil ve kimlik gibi soyut değildir aksine çok net ve sezgiseldir. Bu duygulara dayalı olarak toplum şu yanıtı vermektedir: “Bu fazla.” Kısa vadede Bilal Erdoğan senaryosu zayıf olmasına karşın bilinçli olarak dolaşıma sokulmaktadır. Orta vadede AKP büyük olasılık ile geçiş lideri ve güçlü gölge merkez modelini deneyecektir. Uzun vadede ise Tayyip Erdoğan sonrası dönemin en büyük sorusu şu olacaktır: “Bu yapı lider olmadan ayakta kalabilir mi?” AKP iktidarının dönüşümü, zaman içinde kurumsal denge arayışından uzaklaşarak lider merkezli bir yönetim tarzına evrilmiştir (Özbudun, 2015; Yılmaz, 2021).

AKP’de İlk Yenilginin Olası Sonuçları

“Kaybetmek” derken sadece sandık sonucu değil, yenilginin özellikle AKP seçmenleri tarafından kabullenilmesinden söz edilmektedir. Kısa vadede bir donma dönemi beklenmelidir. AKP dağılmaz ama kilitlenir. Kimse açıkça konuşmaz. Herkes şunu bekler: “Erdoğan ne diyecek?” AKP, refleks olarak lider merkezli bekleme moduna girer. Orta vadede sessiz ayrışma gerçekleşecektir. Açık kopuşlar değil, edilgin çözülme başlayacaktır. Sandığa gitmeyenler, kampanya yapmayanlar ve “kırgın ama içeride” kalanlar daha görünür olacaktır. Uzun vadede ise yeni merkez arayışları başlayacaktır. Tayyip Erdoğan gerçekten ayrılırsa AKP ya küçülür ama kalır ya da birkaç parçaya bölünür. “Yeni AKP” savı olanlar ortaya çıkar ama hiçbiri eski ağırlığı yakalayamaz. AKP, Erdoğan’sız bir yenilgiyi henüz deneyimlemedi. Bu nedenle herkes temkinli davranmaktadır.

Erdoğan bu tartışmayı bilerek mi serbest bırakıyor?

Evet, ama doğrudan değil. Erdoğan’ın siyasal biçemi hiçbir zaman açık halefi ve net miras planı açıklamadı ama hep “olasılıkları dolaşıma soktu.” Bu onun için bir partiyi denetim altında tutma tekniği oldu. Bilal Erdoğan isminin dolaşımı ise parti içi aktörlere mesaj olarak algılanmalıdır. “Seçeneksiz değilsiniz.” Muhalefete ise bir sınama mesajıdır: “Bunu ne kadar büyütebiliyorsunuz?” Taban için yoklamadır: “Nereye kadar hoşgörü ile karşılayabiliyorsunuz?” Bu senaryo gerçek bir gereksinme olduğu için değil, tepkileri ölçmek için dolaşıma sokulmaktadır.

Muhalefet bu fırsatı gerçekten kullanabiliyor mu?

Yanıtım yarı yarıyadır. Muhalefet söyleminin güçlü olduğu nokta “hanedan” söylemidir. Bu söylem çok net, çok anlaşılır ve çok duygusal bir söylemdir. İlk kez muhalefet ekonomi anlatmadan, rakam vermeden güçlü bir öykü oluşturabilmektedir. Zayıf olunan nokta ise bu söylemi demokrasiyle, hukukla ve gelecek vizyonuyla bağlamakta zorlanmakta olmasıdır. Çoğu zaman söylem “Buna karşıyız” noktasında kalıyor. Halbuki seçmen şunu duymak istiyor: “Buna karşıyız ve yerine ne koyuyoruz?”

İçinde bulunduğumuz günlerde Türkiye siyasetinde AKP gücünü korumakta ama ilk kez gücü kırılgan nitelik kazanmıştır. Tayyip Erdoğan hala bir merkezdir ama merkez olmanın maliyeti artmaktadır. Bilal Erdoğan olgusu bir plan değil, bir stres sınavıdır. Muhalefet ise doğru yerlerden yakalamakta ama derinleştirememektedir.

Açıkça belirtmek gerekirse AKP liderliğinin baba tarafından oğula devri otomatik olmaz. Toplum buna hazır değildir. AKP içi dengeler bunu zor kabul eder. Erdoğan bunu bilmekte ve bu yüzden kapıyı aralık bırakmakta ama kimseyi kapıdan içeri sokmamaktadır.

Erdoğan sonrası Türkiye’de başkanlık sistemi kalır mı?

Açıklıkla yanıtlanması gerekirse, bugünkü şekliyle kalması çok zordur. Başkanlık sistemi Türkiye’de kurumlar üzerine değil tek bir siyasal ağırlık üzerine kurulmuştur. Sistemin gizli formülü “güçlü lider ve zayıf denge mekanizmaları” oldu. Erdoğan bu denklemi kişisel karizmasıyla taşıdı. Ama bu karizma başkalarına devredilebilir nitelikte değildir. Türkiye’de siyasal meşruluk tartışmaları, merkez-çevre ilişkileri ve tarihsel hafıza bağlamı dikkate alınmadan anlaşılamaz (Mardin, 2006).

Aynı yetkilerle yeni biri gelirse meşruluk krizi, sürekli tartışma ve Devlet içinde sürtüşme artar. Bu yüzden yetkilerin paylaşılması ya da resmen sistemin yumuşatılması kaçınılmaz olur. Bu “hemen parlamenter sistem” demek değildir. Daha olası olan yarı başkanlığa benzeyen ve denge arayan bir yapının ortaya çıkmasıdır.

AKP seçmeni koparsa nereye gider?

Bu soru çok kritik bir önem taşımaktadır. Çünkü AKP seçmeni tek tip değildir. Devlete sadık seçmen Erdoğan’dan çok siyasal kararlılığa oy verdi. Koparsa sandığa gitmeyebilir ya da “devletçi” yeni bir merkeze yönelir. Bu grup sessizdir ama belirleyicidir. Kimlik temelli tutucu seçmen “Biz ve onlar” duygusuyla partiye bağlıdır. Hanedan algısı bu grubu bile rahatsız eder. Kopuş olursa küçük tutucu partilere geçer ya da evde kalarak edilgin destek vermeye başlar. Partiye çıkar bağı ile bağlı olan seçmen ise ekonomik veya yerel bağlara yönelir. Güç zayıfladığında ilk ayrılanlar bunlar olur. Önemli sonuç AKP’den kopan oyların büyük kısmı doğrudan muhalefete gitmeyeceğidir. Bu da muhalefetin işini zorlaştırır.

Bu tartışma erken seçim olasılığını artırır mı?

Evet, ama “Bilal Erdoğan geliyor” savıyla değil. Asıl neden ulusal siyaseti denetim altında tutma gereksinimidir. Halef tartışmaları arttıkça belirsizlik büyür, piyasa gerilir ve parti içi disiplin zorlaşır. Bu durumda iktidarların klasik refleksi “denetim bizdeyken sandığa gidelim” olabilir.

Erken seçimin amacı yeni bir isim çıkarmak değil mevcut liderliği yeniden mühürlemek ve “bakın, hala buradayım” mesajını vermek olacaktır. Bu tartışmalar erken seçimi zorunlu kılmaz ama akılcı bir seçenek durumuna getirir.

Tüm bu etmenler dikkate alınırsa oraya çıkan tablo şu şekilde özetlenebilir: Başkanlık sistemi Erdoğan’la çalışmakta ancak Erdoğan’sız zorlanmaktadır. AKP seçmeni dağılabilir ama tek yere akmaz. Halef söylentileri bir plan değil, bir işaret verme gürültüsüdür. Erken seçim kaçış için değil, siyasal denetimi tazeleme aracı olarak gündeme gelebilir. Özcesi, Türkiye’de sorun “Bilal Erdoğan olur mu?” değil, “bu sistem, tek bir lider dışında kimseyle çalışabiliyor mu” sorusudur. Yanıt “hayır”dır.

Türkiye’de büyük iktidar yapıları nadiren tek bir seçimle çözülür. Genelde yıpranarak ve seçimlerin de bu süreci tescil ettiği bir modelde çözülme gerçekleşir. Bu bağlamda tek seçim yeterli olmayabilir. Güç sadece sandıkta değil, bürokrasi, yargı, medya ve ekonomi ağlarındadır. Bunlar bir anda el değiştirmez. Bu yüzden genelde meşruluk aşınır, başarım tartışması büyür, seçmen güdülenmesi düşer ve sandık sonucu son nokta olur. Gördüğüm kadarıyla, AKP şu anda ikinci ile üçüncü aşama arasındadır. Yani AKP birinci aşama olan yıpranmışlığı yaşamış ve meşruluğu aşınmıştır. Fakat bürokrasi, yargı, medya ve ekonomi ağlarında gücünü sürdürmektedir ve henüz sandık seçmenin önüne gelmemiştir. Türkiye’deki gelişmeler, küresel ölçekte gözlemlenen demokratik gerileme eğilimleriyle birlikte değerlendirildiğinde daha anlamlı duruma gelmektedir (Diamond, 2015).

Devlet bürokrasisi bu belirsizliğe ve hanedan fikrine nasıl bakıyor?

Bu soru çok kritik ama az konuşulan bir alandır. Bürokrasi ideolojik değil, risk hesapçısıdır. Devlet aklı şunu sorar: “Bu yapı devam eder mi, etmez mi?” Eğer “devam eder” cevabı zayıflarsa karar alma yavaşlar, kimse inisiyatif almak istemez ve herkes konumunu korumaya çalışır. Halef tartışmaları bürokraside “merkez net değil” algısı üretir ve bu algı devlette sürtüşme yaratır. Bürokrasi hanedan fikrine karşı kararlılık varsa hoşgörüyle yaklaşır. Siyasal risk artıyorsa uzak durur. Sorun etik değil, öngörülebilirlik olur.

Toplum ise bu tartışmalara sessiz tepkiler vermektedir. Sessiz tepki bağırmamak anlamına gelmektedir. Toplum çoğu zaman slogan atmaz ve sosyal medyada patlamaz, ama geri çekilir, umudunu askıya alır ve “beni artık saymıyorlar” duygusuna kapılır.  Bu bağlamda yaşananlar, ani rejim kopuşlarından çok, demokratik kurumların işlev kaybına ve toplumsal geri çekilmeye dayalı bir aşınma sürecine işaret etmektedir (Diamond, 2015; Levitsky & Way, 2010).

Hanedan algısı sadece karşıtları değil kararsızları ve yorgun iktidar seçmenini etkiler. İnsanların iç sesi “ben oy verdim, ama bu benim oyum değilmiş gibi” der. Bu duygu oluştuğunda kopuş olur ama sessiz olur ve geri dönüşü zordur

Bunları bütünleştirecek olursak, Türkiye’de sistem çalışıyor gibi ama sistemi oluşturan alt sistemler arasında yüksek sürtünme var. Devlet ise beklemede ve risk ölçümü yapmaktadır. Toplum konuşmamakta ama umudunu kesmiş olarak siyasetten uzaklaşmaktadır. Bu üçü aynı anda yaşandığında iktidar kaybı ani değil, ama kaçınılmaz olur. Bu tartışmalar bir kişiyi değil, sistemin taşıma kapasitesini sınamaktadır. Seçimle değişim olanaklı ama asıl çözülme sandık öncesi yaşanmaktadır. Sandık sadece sonuca mühür basmaktadır.

Bu yapı kendi kendini düzeltebilir mi?

Yanıt zor, ama olanaksız değildir. Çünkü mevcut sistem kişiye göre optimumlaştırıldı. Reform demek yetki devri, kurumsallaşma ve öngörülebilirlik demektir. Bunlar da merkezin gücünü azaltır. Bu durumda büyük ve cesur reformlar değil küçük ayarlamalar ve taktik geri adımlar görülür. Ama bu, yıpranmayı yavaşlatır fakat durdurmaz. Reform niyet değil, zorunluluk olursa gerçekleşme şansı bulur. O noktaya henüz gelinmedi.

Muhalefet iktidar olsa devleti yönetebilir mi?

Bu soru çok kritik ve dürüst bir yanıt gerektirmektedir. Güçlü taraf Devlet hala çalışmaktadır. Bürokrasi tamamen tek renge dönüşmüş değildir. “Normalleşme” vaadi bürokraside rahatlatıcı etki yaratmaktadır. Zayıf taraf muhalefet devleti eleştirmeye alışık olmasına karşın henüz yönetmeye tam hazır değildir. Koalisyonlu bir yapı yavaş karar alır ve iç sürtünme riski taşır. Ama unutmamak gerekir ki Türkiye’de iktidarlar genelde hazır oldukları için değil, zorunlu kalındığı için ülkeyi yönetirler. Devlet, bir süre sonra yeni merkezi iktidara uyum sağlar.

Toplum neden net bir kopuş göstermiyor?

Toplum “gitmesini istiyorum ama ya sonrası daha kötüyse?” psikolojisi içindedir. Bu psikolojinin üç nedeni vardır: Birincisi, güven eksikliği, iktidar seçeneğinin netleşmemesi ve “kim yönetecek?” sorusunun yanıtsız kalmasıdır. İkincisi, yorgunluk, sürekli kriz, sürekli seçim, sürekli gerilimdir. Üçüncüsü ise insanların devrim yapmak değil, nefes almak istemesidir. Bu korku değil, temkinli davranmak demektir. Baskıdan çok risk hesaplama, kaybedeceklerini koruma refleksi ortaya çıkar. Kopuş gelirse gürültülü değil sessiz ve birikimli olur.

Türkiye’de şu anda olan şey bir “an” değil, bir süreçtir. Halef tartışmaları, hanedan savları, sistem sorgulamaları hepsi tek bir sorunun etrafında dönüyor: Bu yapı, tek bir kişiye bağlı olmadan devam edebilir mi? Toplumun verdiği yanıt “hayır” şeklindedir. Devlet “kuşkuluyum”, toplum “kararsızım” ve sistem “zorlanıyorum” demektedir. Değişim Türkiye’de genelde bağırarak değil, sessizlik biriktiğinde gelir.

Senaryolar: Önümüzdeki 1 veya 2 yıl

Ana senaryo (en yüksek olasılık): Denetimli devam ve yavaş aşınma. %50–60 olasılık

Erdoğan siyasetin merkezinde kalır. Erken seçim zorunlu olmadıkça yapılmaz. AKP’de açık liderlik tartışması bastırılır ama kulisler tamamen bitmez. Bilal Erdoğan ve benzeri isimler resmi konuma taşınmaz ama görünürlük tamamen kesilmez ve arka planda tutulur. Bu senaryoda sistem çalışır ama yüksek sürtüşmeyle, ekonomi toparlanmaz ama krize de girmez. Toplumda duygu “değişmiyor ama artık eskisi gibi de değil” olur.

İkinci senaryo: Erken seçimle “mühür tazeleme”. %25–30 olasılık

Bu, denetim gereksinimi artarsa devreye girecek olan senaryodur. Tetikleyici etmenleri ekonomik dalgalanma, parti içi disiplinde gevşeme ve halef söylentilerinin denetimden çıkmasıdır. Amaç yeni bir lider çıkarmak değil mevcut liderliği yeniden güçlendirmek olur. Sonuçta seçim kazanılsa bile güç artmaz, sadece zaman kazanılır. Kaybedilirse süreç geri dönülmez şekilde hızlanır

Düşük olasılıklı ama yüksek etkili senaryo: İç kırılma. %10–15 olasılık

Açık kopuşlar başlar. Yeni parti değil ama yeni merkez arayışları egemen olur. AKP içinde “Erdoğan sonrası” ilk kez yüksek sesle konuşulur. Bu senaryonun özelliği bir anda oluşması ve geri dönüşün zor olmasıdır. İçinde bulunduğumuz günlerde henüz erken görünmektedir.

En az olası senaryo: Bilal Erdoğan’ın 1–2 yıl içinde AKP Genel Başkanı olması

Bu toplumsal tepkiyi, parti içi rahatsızlığı ve uluslararası baskıyı aynı anda tetikler. Bu yüzden böyle bir atılım ancak sistem çok zorlanırsa yani “başka çare kalmazsa” düşünülür.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma boyunca ele alınan tartışmalar, ilk bakışta belirli bir kişi etrafında şekilleniyor gibi görünse de gerçekte Türkiye’de siyasal iktidarın yapısal sınırlarına ve rejimin taşıma kapasitesine işaret etmektedir. Bilal Erdoğan’ın AKP Genel Başkanlığı’na hazırlanmakta olduğu yönündeki savlar, doğruluğu kanıtlanmış bir siyasal plan olmaktan çok, “Erdoğan sonrası” olasılığının yarattığı belirsizliklerin ve gerilimlerin dışavurumu olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda söz konusu tartışmalar, bir liderlik devrinin kaçınılmazlığına değil, mevcut siyasal düzenin kişisel karizma dışında ne ölçüde işleyebildiğine ilişkin derin bir sorgulamaya kapı aralamaktadır.

AKP’nin uzun süreli iktidar deneyimi, güçlü liderlik ile zayıflamış denge ve denetleme mekanizmaları arasındaki özgün bir ilişki üzerine kurulmuştur. Bu ilişki, Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel siyasal ağırlığı sayesinde bugüne dek sürdürülebilmiştir. Ancak aynı yapı, kurucu liderin çekilme olasılığı gündeme geldiğinde hem parti içi dengeler hem de devlet ve toplum düzeyinde kırılganlık üretmektedir. Haleflik tartışmalarının artması, yalnızca parti içi aktörleri değil, bürokrasiyi, piyasa aktörlerini ve seçmeni de kapsayan geniş bir risk hesaplama sürecini tetiklemektedir.

Çalışmada ortaya konulan çözümlemeler, Türkiye’de siyasal değişimin çoğu zaman ani kopuşlar üzerinden değil, yıpranma ve sessiz çözülme süreçleri üzerinden ilerlediğini göstermektedir. AKP’nin olası bir seçim yenilgisi karşısında da benzer bir dinamik işlemesi olasıdır: açık dağılmadan çok edilgin çözülme, yüksek sesli kopuştan çok güdülenme kaybı ve geri çekilme. Bu durum, siyasal dönüşümün sandıkta bir anda ortaya çıkmasından çok, sandık öncesinde biriken toplumsal ve kurumsal aşınmalarla şekillendiğine işaret etmektedir.

Devlet bürokrasisinin ve kurumsal aklın bu süreçteki tutumu, ideolojik tercihlerden çok öngörülebilirlik ve risk yönetimi üzerinden belirlenmektedir. Halef tartışmaları ve “hanedan” algısı, etik bir sorgulamadan çok, sistemin devam edip edemeyeceğine ilişkin kuşkuları beslediği ölçüde önem kazanmaktadır. Benzer biçimde toplumun verdiği tepkiler de yüksek sesli itirazlar şeklinde değil, siyasetten uzaklaşma, beklentileri askıya alma ve sessiz kopuşlar biçiminde ortaya çıkmaktadır. Bu sessizlik, bir onay değil, aksine birikimli bir yorgunluğun ve güvensizliğin ifadesidir. Günümüz demokrasilerinde siyasal katılımın yerini giderek lider performansının izlenmesi ve değerlendirilmesi aldığı, seçmenin etkili özne olmaktan çok bir “seyirci” konumuna itildiği yönündeki değerlendirmeler, bu sürecin kuramsal arka planını anlamak açısından önemlidir (Manin, 1997).

Önümüzdeki bir ila iki yıllık dönem için değerlendirilen senaryolar, Türkiye siyasetinde ani bir rejim değişikliğinden çok, denetimli bir devam ve kademeli aşınma olasılığının daha güçlü olduğunu göstermektedir. Erken seçim olasılığı, yeni bir liderlik oluşturulmasından çok mevcut liderliğin yeniden güçlendirilmesi amacıyla gündeme gelebilir. Buna karşılık, Bilal Erdoğan’ın kısa vadede AKP Genel Başkanlığı’na taşınması hem toplumsal hem de siyasal maliyetleri yüksek olduğu için en düşük olasılıklı senaryo olarak görünmektedir.

Sonuç olarak Türkiye’de yaşanan tartışmalar, bir kişiyi ya da bir soyadını merkeze alan dar bir siyasal polemik olarak değil, lider merkezli bir sistemin sınırlarını görünür kılan yapısal bir stres sınavı olarak okunmalıdır. Asıl soru “kim yönetecek?” değil, “bu sistem, kurucu liderinin kişisel ağırlığı olmadan işleyebilir mi?” sorusudur. Bu çalışmanın ulaştığı genel kanı mevcut yapının bu soruya henüz inandırıcı bir yanıt üretemediği yönündedir. Değişim olasılığı vardır, ancak bu değişim, yüksek sesli kırılmalarla değil, sessizlik biriktiğinde ve yıpranma derinleştiğinde gerçekleşecektir.

“Türkiye’ye siyasal değişim geliyor mu” sorusunun yanıtı “Evet, ama yavaş ve dağınık” olmalıdır. “Ani bir kopuş olur mu” sorusunun yanıtı ise “kısa vadede zor” olmalıdır. Bir başka soru olan “sistem kendini taşımaya devam eder mi” sorusunun yanıtı ise “eder, ama her ay biraz daha zorlanarak” olmalıdır. Sorulacak son soru ise “belirleyici etmen ne olacaktır” sorusunun yanıtı ise “ekonomi ve liderlik netliği” olmalıdır. Özcesi, önümüzdeki bir veya iki yıl sonucun değil, yönün belli olduğu bir dönem olacaktır. İktidar hemen değişmeyebilir ama öykü değişmektedir.


 

KAYNAKÇA

 

Arendt, H. (1969). On Violence. New York: Harcourt, Brace & World.

Diamond, L. (2015). Facing Up to the Democratic Recession. Journal of Democracy, 26(1), 141–155.

Esen, B., & Gümüşçü, Ş. (2016). Rising Competitive Authoritarianism in Turkey. Third World Quarterly, 37(9), 1581–1606.

Levitsky, S., ve Way, L. A. (2010). Competitive Authoritarianism: Hybrid Regimes after the Cold War. Cambridge: Cambridge University Press.

Linz, J. J. (1990). The Perils of Presidentialism. Journal of Democracy, 1(1), 51–69.

Manin, B. (1997). The Principles of Representative Government. Cambridge: Cambridge University Press.

Mardin, Ş. (2006). Türk Siyasasını Açıklayabilecek Bir Anahtar: Merkez-Çevre İlişkileri. İstanbul: İletişim Yayınları.

Özbudun, E. (2015). Turkey’s Judiciary and the Drift toward Competitive Authoritarianism. International Spectator, 50(2), 42–55.

Sartori, G. (1987). The Theory of Democracy Revisited. Chatham, NJ: Chatham House.

Weber, M. (1978). Economy and Society. Berkeley: University of California Press.

Yılmaz, Z. (2021). Erdoğan’s Presidential Regime and Strategic Legalism. Southeast European and Black Sea Studies, 21(2), 203–220.

 

Hiç yorum yok: