Türkiye’de Liderlik, Haleflik ve Siyasal
Sistemin Sınırları: Erdoğan Sonrası Tartışmalar Üzerine Bir Değerlendirme
Prof. Dr.
Firuz Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma, Türkiye’de son dönemde
gündeme gelen liderlik ve haleflik tartışmalarını, kişi merkezli siyasal
polemiklerin ötesine taşıyarak, siyasal sistemin işleyişi ve taşıma kapasitesi
bağlamında ele almaktadır. Özellikle Bilal Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma
Partisi (AKP) Genel Başkanlığı’na hazırlandığı yönündeki savlar, bu çalışmada
doğrulanması gereken bir olgu olarak değil, “Erdoğan sonrası” olasılığının
yarattığı yapısal gerilimlerin bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir.
Çalışma, AKP’nin lider merkezli örgütlenme biçimini, devlet bürokrasisinin risk
hesaplarını ve toplumun sessiz tepkilerini birlikte çözümleyerek, siyasal
değişimin Türkiye’de neden çoğu zaman ani kopuşlar yerine yıpranma ve birikimli
çözülme süreçleri üzerinden ilerlediğini tartışmaktadır. Bu çerçevede
önümüzdeki bir ila iki yıllık dönem için olası siyasal senaryolar
değerlendirilmekte, mevcut sistemin, kurucu liderin kişisel siyasal ağırlığı
dışında sürdürülebilir olup olmadığı sorgulanmaktadır. Çalışmanın temel
bulgusu, güncel tartışmaların bir kişi ya da soyadı sorunundan çok, lider
merkezli bir siyasal yapının sınırlarını görünür kılan yapısal bir stres sınavı
niteliği taşıdığı yönündedir.
Anahtar
Kelimeler: Türkiye siyaseti; AKP; liderlik ve
haleflik; siyasal sistem; başkanlık sistemi; siyasal kararlılık; toplumsal
hafıza
Abstract
This study examines recent leadership and succession debates in Turkey
by moving beyond person-centered political polemics and situating them within
the broader context of the functioning and sustainability of the political
system. Claims that Bilal Erdoğan is being prepared for the chairmanship of the
Justice and Development Party (AKP) are not treated as an empirical fact to be
verified, but rather as indicators of structural tensions generated by the
prospect of a “post-Erdoğan” period. By jointly analyzing the AKP’s
leader-centered organizational structure, the risk calculations of the state
bureaucracy, and society’s silent reactions, the study argues that political
change in Turkey tends to occur not through abrupt ruptures but through gradual
erosion and cumulative disengagement. Within this framework, possible political
scenarios for the next one to two years are assessed, and the sustainability of
the current system beyond the personal political weight of its founding leader
is questioned. The main conclusion of the study is that these debates function
less as a discussion about a specific individual or family and more as a
structural stress test revealing the limits of a leader-centered political
order.
Keywords: Turkish politics; AKP; leadership and succession; political system;
presidential system; political stability; collective memory
GİRİŞ
Türkiye’de
siyasal tartışmalar uzun süredir kişiler etrafında dönmekte, yapısal sorunlar
ise çoğu zaman bu kişiselleştirilmiş gündemin gölgesinde kalmaktadır. Oysa
siyasal kararlılık, rejim dayanıklılığı ve iktidar sürekliliği gibi temel sorunlar,
bireylerden çok onları olanaklı kılan kurumsal ve toplumsal düzenekler
üzerinden anlaşılabilir. Son dönemde kamuoyuna yansıyan ve Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel
Başkanlığı’na hazırlandığı yönündeki savlar, bu açıdan yalnızca bir isim
tartışması değil, Türkiye’de siyasal sistemin taşıma kapasitesine ilişkin daha
derin bir sorgulamayı da beraberinde getirmektedir.
Bu
çalışma, söz konusu savı doğrulamak ya da çürütmek amacını taşımamaktadır.
Aksine, bu tür iddiaların neden belirli dönemlerde gündeme geldiğini, hangi
siyasal ve toplumsal gereksinmelere karşılık verdiğini ve asıl olarak neyi
görünür kıldığını irdelemeyi amaçlamaktadır. Başka bir deyişle sorun, Bilal
Erdoğan’ın AKP Genel Başkanı olup olmayacağı değil, Türkiye’de mevcut siyasal
yapının, kurucu liderinin kişisel ağırlığı dışında bir aktörle işleyip
işleyemeyeceği sorusudur.
AKP’nin
yirmi yılı aşan iktidar deneyimi, güçlü liderlik ile zayıflamış denge ve denetleme
mekanizmaları arasındaki özgün ilişki üzerinden şekillenmiştir. Bu ilişki,
bugüne dek seçim başarıları, kriz yönetimi ve devlet kapasitesiyle
taşınabilmiştir. Ancak aynı yapı, “Erdoğan sonrası” olasılığı gündeme
geldiğinde hem parti içi dengeler hem de devlet ve toplum düzeyinde yeni
belirsizlikler üretmektedir. Halef tartışmalarının artması, yalnızca siyasal
aktörlerin değil, bürokrasinin, piyasanın ve seçmenin de risk hesaplarını
yeniden yapmasına yol açmaktadır.
Bu
metin, güncel tartışmaları tek tek yanıtlamak yerine, üç temel eksen üzerinden
ilerlemektedir:
(i) AKP içinde olası liderlik geçişlerinin
yapısal sınırları,
(ii) devlet bürokrasisi ve toplumsal hafızanın
bu geçişlere verdiği tepkiler,
(iii) önümüzdeki bir-iki yıl için Türkiye
siyasetinde belirebilecek en olası senaryolar.
Bu
çerçevede savunulan temel sav şudur: Türkiye’de yaşanan tartışmalar bir kişiyi
değil, bir sistemi sınamaktadır. Değişim olasılığı vardır, ancak bu değişim ani
kopuşlardan çok, sessiz aşınmalar ve birikimli çözülmeler üzerinden
ilerlemektedir. Bu nedenle siyasal geleceği anlamak için yüksek sesli
polemiklerden çok, görünmeyen ama etkili olan bu süreçlere odaklanmak
gerekmektedir.
Bu
çalışma, lider merkezli rejimler, karizmatik otorite ve siyasal haleflik yazınından
dolaylı biçimde yararlanmakta, ancak evrensel bir model kurmaktan çok,
Türkiye’ye özgü siyasal dinamiklerin yorumlanmasına odaklanmaktadır (Weber,
1978; Linz, 1990; Levitsky & Way, 2010).
Amaçlar
ve Hedefler
Bu
çalışmanın temel amacı, Türkiye’de son dönemde gündeme gelen liderlik ve
haleflik tartışmalarını kişi merkezli polemiklerin ötesine taşıyarak, siyasal
sistemin işleyişi ve taşıma kapasitesi bağlamında çözümlemektir. Özellikle
Bilal Erdoğan’ın AKP Genel Başkanlığı’na hazırlandığı yönündeki savlar, bu
çalışmada doğrulanması ya da reddedilmesi gereken deneysel bir sav olarak değil,
Türkiye siyasetinde belirli dönemlerde ortaya çıkan yapısal gerilimlerin bir
göstergesi olarak ele alınmaktadır.
Bu
çerçevede çalışma, üç ana amaca yönelmektedir. Birinci amaç, AKP’nin uzun
süreli iktidar deneyimi içinde şekillenen lider merkezli yapısının, kurucu
liderin kişisel ağırlığı dışında bir aktörle sürdürülebilir olup olmadığını
tartışmaktır. İkinci amaç, bu tartışmaların devlet bürokrasisi, piyasa
aktörleri ve toplumsal hafıza üzerindeki etkilerini irdeleyerek, görünür
siyasal söylemlerin ötesindeki sessiz fakat belirleyici tepkileri çözümlemektir.
Üçüncü amaç ise, önümüzdeki bir ila iki yıllık dönemde Türkiye siyasetinde
ortaya çıkabilecek en olası gelişme senaryolarını, abartılı öngörülerden
kaçınarak, olasılık temelli bir yaklaşımla değerlendirmektir.
Bu
genel amaçlar doğrultusunda çalışmanın daha somut hedefleri şunlardır:
(i) Haleflik tartışmalarının neden belirli
dönemlerde yoğunlaştığını ve bu tartışmaların hangi siyasal işlevleri yerine
getirdiğini ortaya koymak,
(ii) “hanedan”, “aile devleti” ve benzeri
söylemlerin toplumsal karşılığını, özellikle iktidar seçmeni açısından
anlamlandırmak,
(iii) AKP içi güç dengeleri ile devletin
kurumsal refleksleri arasındaki etkileşimi açıklamak,
(iv) Siyasal değişimin Türkiye’de neden çoğu
zaman ani kopuşlar yerine, yıpranma ve sessiz çözülme süreçleri üzerinden
ilerlediğini göstermek.
YÖNTEM
Bu
çalışma, nicel veriye dayalı bir ölçüm ya da deneysel varsayım sınavından çok,
nitel ve yorumlayıcı bir siyasal çözümleme yaklaşımını benimsemektedir.
İnceleme konusu, belirli bir olgunun doğruluğunu kanıtlamak değil, bu olgunun
siyasal bağlam içinde nasıl üretildiğini, dolaşıma sokulduğunu ve hangi yapısal
gerilimleri görünür kıldığını anlamaktır. Bu nedenle çalışma, betimleyici-çözümleyici
bir yöntemle, siyasal söylemler, kurumsal davranış örüntüleri ve toplumsal
tepkiler arasındaki ilişkileri çözümlemeye odaklanmaktadır.
Yöntemsel
olarak metin üç düzlemde ilerlemektedir. Birinci düzlem, siyasal aktörlerin
açıklamaları, medya yansımaları ve kulis bilgileri üzerinden oluşan güncel
söylem alanının çözümlenmesidir. Bu düzlemde amaç, iddiaların içerik
doğruluğunu saptamaktan çok, hangi koşullarda ve hangi işlevlerle gündeme
taşındığını ortaya koymaktır. İkinci düzlem, AKP’nin örgütsel yapısı, liderlik
modeli ve devletle kurduğu ilişki biçimi dikkate alınarak yapılan yapısal
çözümlemedir. Bu çözümleme, parti içi dengeler, haleflik olasılıkları ve
iktidar sürekliliği gibi başlıkları, tarihsel süreklilik ve kurumsal
alışkanlıklar çerçevesinde ele almaktadır. Üçüncü düzlem ise toplumsal hafıza,
seçmen davranışı ve bürokratik refleksler üzerinden yürütülen sosyopolitik
değerlendirmedir.
Çalışmada
karşılaştırmalı bir bakış açısı sınırlı ölçüde ve dolaylı biçimde
kullanılmaktadır. Türkiye’de geçmişte yaşanan lider değişimleri, siyasal miras
tartışmaları ve iktidar dönüşümleri, doğrudan model aktarımı amacıyla değil,
mevcut durumun özgünlüğünü ve sınırlarını belirginleştirmek amacıyla referans
noktaları olarak ele alınmaktadır. Bu bağlamda yöntem, evrensel bir kuram oluşturmaktan
çok, Türkiye’ye özgü siyasal dinamiklerin anlaşılmasına yöneliktir.
Ayrıca
çalışma, öngörü üretirken kesinlik savından bilinçli olarak kaçınmakta, bunun
yerine olasılık temelli senaryo çözümlemesini tercih etmektedir. Önümüzdeki bir
ila iki yıllık dönem için sunulan değerlendirmeler, normatif bir yönlendirme
değil, mevcut eğilimler, yapısal kısıtlar ve siyasal aktörlerin davranış
kalıpları dikkate alınarak oluşturulmuş çözümleyici çıkarımlardır.
Sonuç
olarak bu çalışmanın yöntemi, siyasal gerçekliği tek bir değişkene indirgemeyen,
kişi, kurum ve toplum arasındaki etkileşimi birlikte ele alan bütüncül bir
çözümleme yaklaşımına dayanmaktadır. Bu yaklaşım, kısa vadeli gündemlere değil,
siyasal sistemin uzun erimli işleyiş mantığını anlamaya odaklanmaktadır.
Bu
bağlamda çalışmanın hedefi, kısa vadeli siyasal tartışmalara taraf olmak değil,
Türkiye’de siyasal iktidarın sürekliliği, dönüşümü ve sınırları üzerine daha
geniş ve kalıcı bir düşünsel çerçeve sunmaktır. Böylece metin, güncel bir
tartışmadan hareketle, Türkiye siyasetinin yapısal sorunlarına ilişkin daha
genel ve zaman aşımına dirençli bir değerlendirme yapmayı amaçlamaktadır.
GELİŞMELER
Bilal Erdoğan’ın AKP Genel
Başkanlığı’na hazırlanmakta olduğu savı son günlerde gündemdeki tartışmalı
konulardan biri durumuna geldi. Bazı muhalefet isimleri ve siyasal çevreler,
AKP örgütleri ve kamuoyunun Bilal Erdoğan’ın ileride AKP Genel Başkanı olması
için bir hazırlık içinde olduğunu öne sürmektedir. Söylentilerin kaynağı
çoğunlukla siyasal kulis değerlendirmeleri ve muhalefet figürlerinin
açıklamaları olmuştur. Bu açıklamalar, medya veya muhalefet kanallarında dile
getirilmekte ama resmi olarak parti tarafından doğrulanmış değildir. Bazı
haberlerde Bilal Erdoğan’ın kamuoyu önünde daha etkili olduğu, etkinliklere
katıldığı ve siyasete yakın söylemler geliştirdiği belirtilmektedir. Cumhurbaşkanlığı
makamından, Bilal Erdoğan’ın AKP Genel Başkanlığı’na ya da bir devlet görevine
resmi olarak hazırlandığına ilişkin bağımsız, doğrulanmış ve resmi bir açıklama
gelmemiştir. AKP’nin uzun süreli iktidar deneyimi, kurumsal dengelerden çok,
kurucu liderin kişisel siyasal ağırlığına dayanan karizmatik bir otorite
biçimiyle açıklanabilir (Weber, 1978).
Muhalefet, AKP içinde “Erdoğan
sonrası” tartışmaları ve olası liderlik arayışları üzerinde konuşulmasına
dayalı olarak bu tür savları kamuoyuna taşımaktadır. Bu, Türkiye siyasetinde
sıkça görülen bir tartışma biçimidir. Başkanlık sistemlerinin güçlü liderlik
üretme kapasitesi kadar, lider değişimi anlarında yarattığı kırılganlıklar da
siyaset bilimi yazınında sıkça vurgulanmaktadır (Linz, 1990).
Bu
sav neden şimdi gündeme gelmektedir? Bunun birkaç nedeni var. Tayyip Erdoğan
uzun süredir siyasetin merkezinde ve “sonrası” doğal olarak konuşulmaktadır. AKP’de
kurumsal bir halef modeli bugüne kadar netleşmemiştir. Bu boşluk, kulis söylentilerini
beslemektedir. Bilal Erdoğan son yıllarda vakıf, gençlik, kültür ve eğitim
alanlarında daha etkili şekilde yer almaktadır. Kamuya açık konuşmaları ve
mesajları artmıştır. Bu, “siyasete hazırlık mı?” sorusunu tetiklemektedir ama
tek başına kanıt olarak kabul edilmesi olanaksızdır. “Aile devleti / hanedan”
söylemi muhalefet açısından yüksek seferberlik gücü olan bir siyasal savdır. Bu
yüzden sav, yalnızca bilgi değil aynı zamanda siyasal mesaj içermektedir. Bu
olgu AKP iç dengeleri açısından olanaklı mıdır sorusu sorulduğunda ise iş
karmaşıklaşmaktadır. Olanaklı kılan etmenler AKP’de lider merkezli yapının çok
güçlü olması, parti tabanında Erdoğan soyadının simgesel karşılığının olması ve
Erdoğan isterse kısa vadede örgütsel direnç kırılır inancıdır. Zorlaştıran etmenler ise Bilal Erdoğan’ın seçilmiş
bir görev geçmişine sahip olmaması, parti içi “ağır toplarla” (bakanlar, eski
başbakanlar, örgüt kökenliler) kıyaslandığında siyasal meşruluk düzeyinin az
olması, AKP örgütlerinin tümüyle uyum içinde olmaması, “aile içi devir” algısının
sessiz bir rahatsızlık yaratması olasılığı ve uluslararası algının böyle bir
geçiş “monarşikleşme” olur yönündeki eleştirilerinin çok sertleşmesi
tehlikesidir.
Türkiye’de
daha önce benzer örnekler ne oldu? Türkiye’de siyasetçilerin çocukları siyasete
girdi. Ama genelde parti basamaklarını tırmanarak (milletvekilliği, belediye
vb.) bu gerçekleşti. Doğrudan “liderlik devri” çok olağan dışı ve yüksek risklidir.
Erdoğan, partiyi karizması ve kriz yönetimi yeteneği ile bir arada tutmuştur. Bu
karizma otomatik olarak devredilebilen bir yetki değildir. Türkiye’de siyasal
rejimin son yıllardaki niteliği, seçimlerin varlığını koruduğu ancak yarışma
koşullarının giderek daraldığı “yarışmacı otoriterlik” çerçevesinde ele
alınmaktadır (Levitsky & Way, 2010; Esen & Gümüşçü, 2016).
AKP’de Erdoğan sonrası dönemin en
büyük sorunu “partiyi kim değil, nasıl ayakta tutacak?” sorusudur. Konuşulmakta
olanlar somut bir plandan çok olasılık yoklaması ve psikolojik zemin hazırlığı
gibi durmaktadır. Kısa vadede Bilal Erdoğan’ın AKP Genel Başkanı olması düşük olasılıktır.
Orta–uzun vadede AKP içinde farklı modeller (toplu liderlik, geçici isim,
teknokrat figür) daha gerçekçi seçenek olarak görünmektedir.
AKP içinde kimler daha olası haleftir?
AKP’de “halef” demek sadece genel başkan değil, aynı zamanda örgütü tutabilen, devleti
yönetebilen ve Erdoğan’ın kurduğu dengeyi bozmayacak bir figür demektir. En
olası olan geçiş lideri modelinde karizmatik olmayan ama kriz çıkarmayan ve parti
içi kavgalara girmeyen bir isim öne çıkacaktır. Bu modelde amaç zaman kazanmaktır.
Bu tür liderler genelde “emanetçi” olurlar.
Bir başka seçenek, Devlet ve bürokrasi
kökenli isimlerin ön plana çıkmasıdır. Güvenlik, ekonomi veya dış siyasa deneyimi
olan, Erdoğan’a kişisel bağlılığı yüksek ama tabanda heyecan yaratmayan
figürler daha şanslı olacaktır. Bu seçeneğin AKP için yaratacağı üstünlük siyasal
kararlılığın devamı olacaktır. Zayıf yanı ise seçim kazanma olasılığının azalmasıdır.
Bir başka seçenek örgüt kökenli
siyasetçilerin ön plana çıkmasıdır. Yıllarca parti içinde yükselmiş, il ve ilçe
örgütlerini bilen ama Erdoğan gölgesinde kalmış isimler değer kazanabilir. Ancak,
bu isimler Erdoğan varken parlayamadıysa, yokluğunda da zorlanabilirler. Bilal
Erdoğan bu üç kategorinin hiçbirine tam olarak girmemektedir. Bu da kendisini kısa
vadede zayıf kılmaktadır.
Tüm bu çözümlemelere karşın Bilal
Erdoğan aday olursa Türkiye siyaseti yüksek sarsıntı geçirir. İç siyasada “hanedanlık”
söylemi çok güçlenir. Muhalefet ilk kez, tek ses, net bir simge ve duygusal
olarak güçlü bir anlatı bulur. AKP içinde, açık kopuş olmasa bile sessiz
çözülmeler başlar. Oy kaybı değilse bile güdülenme kaybı olur. Batının algısı “kurumsallık tamamen bitti”
olur. Yatırımcılar arasında öngörülebilirlik düşer ve risk primi artar. Körfez
ve Avrasya hattında “Erdoğan’ın ağırlığı yoksa denge bozulur” endişesi doğar.
Özcesi, Tayyip Erdoğan’ın kişisel ağırlığı olmadan bu geçiş çok zor satılır.
Türk toplumu tek adamlık konusunda çok
duyarlıdır. Bu yolda en önemli etmen Türkiye’nin toplu hafızasıdır. Zira,
Türkiye toplumu hanedanı kaldırmış, tek adamdan çok çekmiş ama karizmaya da
yatkındır. Türkiye’de çelişkili ama bilinçli bir toplumsal hafıza vardır: “soyadıyla
iktidar” algısı. Bu algı insanlara şu soruyu anımsatmaktadır: “Biz oy mu
veriyoruz, miras mı onaylıyoruz?” Bu soru hem sağda ve hem de solda bir farklılık
yaratmamaktadır. Bu soru AKP seçmeninin bir kesiminde bile rahatsızlık yaratmaktadır.
Konu aslında muhalefet için oldukça çekicidir. Çünkü bu konu ekonomi gibi
teknik değil ve kimlik gibi soyut değildir aksine çok net ve sezgiseldir. Bu
duygulara dayalı olarak toplum şu yanıtı vermektedir: “Bu fazla.” Kısa vadede Bilal
Erdoğan senaryosu zayıf olmasına karşın bilinçli olarak dolaşıma sokulmaktadır.
Orta vadede AKP büyük olasılık ile geçiş lideri ve güçlü gölge merkez modelini
deneyecektir. Uzun vadede ise Tayyip Erdoğan sonrası dönemin en büyük sorusu şu
olacaktır: “Bu yapı lider olmadan ayakta kalabilir mi?” AKP iktidarının
dönüşümü, zaman içinde kurumsal denge arayışından uzaklaşarak lider merkezli
bir yönetim tarzına evrilmiştir (Özbudun, 2015; Yılmaz, 2021).
AKP’de İlk
Yenilginin Olası Sonuçları
“Kaybetmek” derken sadece sandık
sonucu değil, yenilginin özellikle AKP seçmenleri tarafından kabullenilmesinden
söz edilmektedir. Kısa vadede bir donma dönemi beklenmelidir. AKP dağılmaz ama
kilitlenir. Kimse açıkça konuşmaz. Herkes şunu bekler: “Erdoğan ne diyecek?” AKP,
refleks olarak lider merkezli bekleme moduna girer. Orta vadede sessiz ayrışma
gerçekleşecektir. Açık kopuşlar değil, edilgin çözülme başlayacaktır. Sandığa
gitmeyenler, kampanya yapmayanlar ve “kırgın ama içeride” kalanlar daha görünür
olacaktır. Uzun vadede ise yeni merkez arayışları başlayacaktır. Tayyip Erdoğan
gerçekten ayrılırsa AKP ya küçülür ama kalır ya da birkaç parçaya bölünür. “Yeni
AKP” savı olanlar ortaya çıkar ama hiçbiri eski ağırlığı yakalayamaz. AKP,
Erdoğan’sız bir yenilgiyi henüz deneyimlemedi. Bu nedenle herkes temkinli
davranmaktadır.
Erdoğan bu
tartışmayı bilerek mi serbest bırakıyor?
Evet, ama doğrudan değil. Erdoğan’ın siyasal
biçemi hiçbir zaman açık halefi ve net miras planı açıklamadı ama hep “olasılıkları
dolaşıma soktu.” Bu onun için bir partiyi denetim altında tutma tekniği oldu. Bilal
Erdoğan isminin dolaşımı ise parti içi aktörlere mesaj olarak algılanmalıdır. “Seçeneksiz
değilsiniz.” Muhalefete ise bir sınama mesajıdır: “Bunu ne kadar
büyütebiliyorsunuz?” Taban için yoklamadır: “Nereye kadar hoşgörü ile
karşılayabiliyorsunuz?” Bu senaryo gerçek bir gereksinme olduğu için değil, tepkileri
ölçmek için dolaşıma sokulmaktadır.
Muhalefet bu
fırsatı gerçekten kullanabiliyor mu?
Yanıtım yarı yarıyadır. Muhalefet
söyleminin güçlü olduğu nokta “hanedan” söylemidir. Bu söylem çok net, çok
anlaşılır ve çok duygusal bir söylemdir. İlk kez muhalefet ekonomi anlatmadan,
rakam vermeden güçlü bir öykü oluşturabilmektedir. Zayıf olunan nokta ise bu
söylemi demokrasiyle, hukukla ve gelecek vizyonuyla bağlamakta zorlanmakta
olmasıdır. Çoğu zaman söylem “Buna karşıyız” noktasında kalıyor. Halbuki seçmen
şunu duymak istiyor: “Buna karşıyız ve yerine ne koyuyoruz?”
İçinde bulunduğumuz günlerde Türkiye
siyasetinde AKP gücünü korumakta ama ilk kez gücü kırılgan nitelik kazanmıştır.
Tayyip Erdoğan hala bir merkezdir ama merkez olmanın maliyeti artmaktadır. Bilal
Erdoğan olgusu bir plan değil, bir stres sınavıdır. Muhalefet ise doğru yerlerden
yakalamakta ama derinleştirememektedir.
Açıkça belirtmek gerekirse AKP
liderliğinin baba tarafından oğula devri otomatik olmaz. Toplum buna hazır
değildir. AKP içi dengeler bunu zor kabul eder. Erdoğan bunu bilmekte ve bu
yüzden kapıyı aralık bırakmakta ama kimseyi kapıdan içeri sokmamaktadır.
Erdoğan sonrası
Türkiye’de başkanlık sistemi kalır mı?
Açıklıkla yanıtlanması gerekirse,
bugünkü şekliyle kalması çok zordur. Başkanlık sistemi Türkiye’de kurumlar
üzerine değil tek bir siyasal ağırlık üzerine kurulmuştur. Sistemin gizli
formülü “güçlü lider ve zayıf denge mekanizmaları” oldu. Erdoğan bu denklemi
kişisel karizmasıyla taşıdı. Ama bu karizma başkalarına devredilebilir nitelikte
değildir. Türkiye’de siyasal meşruluk tartışmaları, merkez-çevre ilişkileri ve
tarihsel hafıza bağlamı dikkate alınmadan anlaşılamaz (Mardin, 2006).
Aynı yetkilerle yeni biri gelirse meşruluk
krizi, sürekli tartışma ve Devlet içinde sürtüşme artar. Bu yüzden yetkilerin
paylaşılması ya da resmen sistemin yumuşatılması kaçınılmaz olur. Bu “hemen
parlamenter sistem” demek değildir. Daha olası olan yarı başkanlığa benzeyen ve
denge arayan bir yapının ortaya çıkmasıdır.
AKP seçmeni
koparsa nereye gider?
Bu soru çok kritik bir önem
taşımaktadır. Çünkü AKP seçmeni tek tip değildir. Devlete sadık seçmen Erdoğan’dan
çok siyasal kararlılığa oy verdi. Koparsa sandığa gitmeyebilir ya da “devletçi”
yeni bir merkeze yönelir. Bu grup sessizdir ama belirleyicidir. Kimlik temelli tutucu
seçmen “Biz ve onlar” duygusuyla partiye bağlıdır. Hanedan algısı bu grubu bile
rahatsız eder. Kopuş olursa küçük tutucu partilere geçer ya da evde kalarak edilgin
destek vermeye başlar. Partiye çıkar bağı ile bağlı olan seçmen ise ekonomik
veya yerel bağlara yönelir. Güç zayıfladığında ilk ayrılanlar bunlar olur. Önemli
sonuç AKP’den kopan oyların büyük kısmı doğrudan muhalefete gitmeyeceğidir. Bu
da muhalefetin işini zorlaştırır.
Bu tartışma erken
seçim olasılığını artırır mı?
Evet, ama “Bilal Erdoğan geliyor”
savıyla değil. Asıl neden ulusal siyaseti denetim altında tutma gereksinimidir.
Halef tartışmaları arttıkça belirsizlik büyür, piyasa gerilir ve parti içi
disiplin zorlaşır. Bu durumda iktidarların klasik refleksi “denetim bizdeyken
sandığa gidelim” olabilir.
Erken seçimin amacı yeni bir isim
çıkarmak değil mevcut liderliği yeniden mühürlemek ve “bakın, hala buradayım” mesajını
vermek olacaktır. Bu tartışmalar erken seçimi zorunlu kılmaz ama akılcı bir
seçenek durumuna getirir.
Tüm bu etmenler dikkate alınırsa oraya
çıkan tablo şu şekilde özetlenebilir: Başkanlık sistemi Erdoğan’la çalışmakta
ancak Erdoğan’sız zorlanmaktadır. AKP seçmeni dağılabilir ama tek yere akmaz. Halef
söylentileri bir plan değil, bir işaret verme gürültüsüdür. Erken seçim kaçış için
değil, siyasal denetimi tazeleme aracı olarak gündeme gelebilir. Özcesi, Türkiye’de
sorun “Bilal Erdoğan olur mu?” değil, “bu sistem, tek bir lider dışında
kimseyle çalışabiliyor mu” sorusudur. Yanıt “hayır”dır.
Türkiye’de büyük iktidar yapıları
nadiren tek bir seçimle çözülür. Genelde yıpranarak ve seçimlerin de bu süreci
tescil ettiği bir modelde çözülme gerçekleşir. Bu bağlamda tek seçim yeterli
olmayabilir. Güç sadece sandıkta değil, bürokrasi, yargı, medya ve ekonomi
ağlarındadır. Bunlar bir anda el değiştirmez. Bu yüzden genelde meşruluk aşınır,
başarım tartışması büyür, seçmen güdülenmesi düşer ve sandık sonucu son nokta
olur. Gördüğüm kadarıyla, AKP şu anda ikinci ile üçüncü aşama arasındadır. Yani
AKP birinci aşama olan yıpranmışlığı yaşamış ve meşruluğu aşınmıştır. Fakat
bürokrasi, yargı, medya ve ekonomi ağlarında gücünü sürdürmektedir ve henüz
sandık seçmenin önüne gelmemiştir. Türkiye’deki
gelişmeler, küresel ölçekte gözlemlenen demokratik gerileme eğilimleriyle
birlikte değerlendirildiğinde daha anlamlı duruma gelmektedir (Diamond, 2015).
Devlet
bürokrasisi bu belirsizliğe ve hanedan fikrine nasıl bakıyor?
Bu soru çok kritik ama az konuşulan
bir alandır. Bürokrasi ideolojik değil, risk hesapçısıdır. Devlet aklı şunu
sorar: “Bu yapı devam eder mi, etmez mi?” Eğer “devam eder” cevabı zayıflarsa karar
alma yavaşlar, kimse inisiyatif almak istemez ve herkes konumunu korumaya
çalışır. Halef tartışmaları bürokraside “merkez net değil” algısı üretir ve bu
algı devlette sürtüşme yaratır. Bürokrasi hanedan fikrine karşı kararlılık
varsa hoşgörüyle yaklaşır. Siyasal risk artıyorsa uzak durur. Sorun etik değil,
öngörülebilirlik olur.
Toplum ise bu tartışmalara sessiz
tepkiler vermektedir. Sessiz tepki bağırmamak anlamına gelmektedir. Toplum çoğu
zaman slogan atmaz ve sosyal medyada patlamaz, ama geri çekilir, umudunu askıya
alır ve “beni artık saymıyorlar” duygusuna kapılır. Bu bağlamda yaşananlar, ani rejim
kopuşlarından çok, demokratik kurumların işlev kaybına ve toplumsal geri
çekilmeye dayalı bir aşınma sürecine işaret etmektedir (Diamond, 2015; Levitsky
& Way, 2010).
Hanedan algısı sadece karşıtları değil
kararsızları ve yorgun iktidar seçmenini etkiler. İnsanların iç sesi “ben oy
verdim, ama bu benim oyum değilmiş gibi” der. Bu duygu oluştuğunda kopuş olur ama
sessiz olur ve geri dönüşü zordur
Bunları bütünleştirecek olursak,
Türkiye’de sistem çalışıyor gibi ama sistemi oluşturan alt sistemler arasında yüksek
sürtünme var. Devlet ise beklemede ve risk ölçümü yapmaktadır. Toplum konuşmamakta
ama umudunu kesmiş olarak siyasetten uzaklaşmaktadır. Bu üçü aynı anda
yaşandığında iktidar kaybı ani değil, ama kaçınılmaz olur. Bu tartışmalar bir
kişiyi değil, sistemin taşıma kapasitesini sınamaktadır. Seçimle değişim olanaklı
ama asıl çözülme sandık öncesi yaşanmaktadır. Sandık sadece sonuca mühür
basmaktadır.
Bu yapı kendi
kendini düzeltebilir mi?
Yanıt zor, ama olanaksız değildir. Çünkü
mevcut sistem kişiye göre optimumlaştırıldı. Reform demek yetki devri, kurumsallaşma
ve öngörülebilirlik demektir. Bunlar da merkezin gücünü azaltır. Bu durumda büyük
ve cesur reformlar değil küçük ayarlamalar ve taktik geri adımlar görülür. Ama
bu, yıpranmayı yavaşlatır fakat durdurmaz. Reform niyet değil, zorunluluk olursa
gerçekleşme şansı bulur. O noktaya henüz gelinmedi.
Muhalefet iktidar
olsa devleti yönetebilir mi?
Bu soru çok kritik ve dürüst bir yanıt
gerektirmektedir. Güçlü taraf Devlet hala çalışmaktadır. Bürokrasi tamamen tek
renge dönüşmüş değildir. “Normalleşme” vaadi bürokraside rahatlatıcı etki yaratmaktadır.
Zayıf taraf muhalefet devleti eleştirmeye alışık olmasına karşın henüz yönetmeye
tam hazır değildir. Koalisyonlu bir yapı yavaş karar alır ve iç sürtünme riski
taşır. Ama unutmamak gerekir ki Türkiye’de iktidarlar genelde hazır oldukları
için değil, zorunlu kalındığı için ülkeyi yönetirler. Devlet, bir süre sonra
yeni merkezi iktidara uyum sağlar.
Toplum neden net
bir kopuş göstermiyor?
Toplum “gitmesini istiyorum ama ya
sonrası daha kötüyse?” psikolojisi içindedir. Bu psikolojinin üç nedeni vardır:
Birincisi, güven eksikliği, iktidar seçeneğinin netleşmemesi ve “kim
yönetecek?” sorusunun yanıtsız kalmasıdır. İkincisi, yorgunluk, sürekli kriz, sürekli
seçim, sürekli gerilimdir. Üçüncüsü ise insanların devrim yapmak değil, nefes
almak istemesidir. Bu korku değil, temkinli davranmak demektir. Baskıdan çok risk
hesaplama, kaybedeceklerini koruma refleksi ortaya çıkar. Kopuş gelirse gürültülü
değil sessiz ve birikimli olur.
Türkiye’de şu anda olan şey bir “an”
değil, bir süreçtir. Halef tartışmaları, hanedan savları, sistem sorgulamaları hepsi
tek bir sorunun etrafında dönüyor: Bu yapı, tek bir kişiye bağlı olmadan devam
edebilir mi? Toplumun verdiği yanıt “hayır” şeklindedir. Devlet “kuşkuluyum”, toplum
“kararsızım” ve sistem “zorlanıyorum” demektedir. Değişim Türkiye’de genelde
bağırarak değil, sessizlik biriktiğinde gelir.
Senaryolar:
Önümüzdeki 1 veya 2 yıl
Ana senaryo (en
yüksek olasılık): Denetimli devam ve yavaş aşınma. %50–60 olasılık
Erdoğan siyasetin merkezinde kalır. Erken
seçim zorunlu olmadıkça yapılmaz. AKP’de açık liderlik tartışması bastırılır ama
kulisler tamamen bitmez. Bilal Erdoğan ve benzeri isimler resmi konuma taşınmaz
ama görünürlük tamamen kesilmez ve arka planda tutulur. Bu senaryoda sistem
çalışır ama yüksek sürtüşmeyle, ekonomi toparlanmaz ama krize de girmez. Toplumda
duygu “değişmiyor ama artık eskisi gibi de değil” olur.
İkinci senaryo:
Erken seçimle “mühür tazeleme”. %25–30 olasılık
Bu, denetim gereksinimi artarsa
devreye girecek olan senaryodur. Tetikleyici etmenleri ekonomik dalgalanma, parti
içi disiplinde gevşeme ve halef söylentilerinin denetimden çıkmasıdır. Amaç yeni
bir lider çıkarmak değil mevcut liderliği yeniden güçlendirmek olur. Sonuçta seçim
kazanılsa bile güç artmaz, sadece zaman kazanılır. Kaybedilirse süreç geri
dönülmez şekilde hızlanır
Düşük olasılıklı
ama yüksek etkili senaryo: İç kırılma. %10–15 olasılık
Açık kopuşlar başlar. Yeni parti değil
ama yeni merkez arayışları egemen olur. AKP içinde “Erdoğan sonrası” ilk kez
yüksek sesle konuşulur. Bu senaryonun özelliği bir anda oluşması ve geri dönüşün
zor olmasıdır. İçinde bulunduğumuz günlerde henüz erken görünmektedir.
En az olası senaryo:
Bilal Erdoğan’ın 1–2 yıl içinde AKP Genel Başkanı olması
Bu toplumsal tepkiyi, parti içi
rahatsızlığı ve uluslararası baskıyı aynı anda tetikler. Bu yüzden böyle bir atılım
ancak sistem çok zorlanırsa yani “başka çare kalmazsa” düşünülür.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma boyunca ele alınan
tartışmalar, ilk bakışta belirli bir kişi etrafında şekilleniyor gibi görünse de
gerçekte Türkiye’de siyasal iktidarın yapısal sınırlarına ve rejimin taşıma
kapasitesine işaret etmektedir. Bilal Erdoğan’ın AKP Genel Başkanlığı’na
hazırlanmakta olduğu yönündeki savlar, doğruluğu kanıtlanmış bir siyasal plan
olmaktan çok, “Erdoğan sonrası” olasılığının yarattığı belirsizliklerin ve
gerilimlerin dışavurumu olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda söz konusu
tartışmalar, bir liderlik devrinin kaçınılmazlığına değil, mevcut siyasal
düzenin kişisel karizma dışında ne ölçüde işleyebildiğine ilişkin derin bir
sorgulamaya kapı aralamaktadır.
AKP’nin uzun süreli iktidar deneyimi,
güçlü liderlik ile zayıflamış denge ve denetleme mekanizmaları arasındaki özgün
bir ilişki üzerine kurulmuştur. Bu ilişki, Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel
siyasal ağırlığı sayesinde bugüne dek sürdürülebilmiştir. Ancak aynı yapı,
kurucu liderin çekilme olasılığı gündeme geldiğinde hem parti içi dengeler hem
de devlet ve toplum düzeyinde kırılganlık üretmektedir. Haleflik
tartışmalarının artması, yalnızca parti içi aktörleri değil, bürokrasiyi,
piyasa aktörlerini ve seçmeni de kapsayan geniş bir risk hesaplama sürecini
tetiklemektedir.
Çalışmada ortaya konulan çözümlemeler,
Türkiye’de siyasal değişimin çoğu zaman ani kopuşlar üzerinden değil, yıpranma
ve sessiz çözülme süreçleri üzerinden ilerlediğini göstermektedir. AKP’nin
olası bir seçim yenilgisi karşısında da benzer bir dinamik işlemesi olasıdır:
açık dağılmadan çok edilgin çözülme, yüksek sesli kopuştan çok güdülenme kaybı
ve geri çekilme. Bu durum, siyasal dönüşümün sandıkta bir anda ortaya
çıkmasından çok, sandık öncesinde biriken toplumsal ve kurumsal aşınmalarla
şekillendiğine işaret etmektedir.
Devlet bürokrasisinin ve kurumsal
aklın bu süreçteki tutumu, ideolojik tercihlerden çok öngörülebilirlik ve risk
yönetimi üzerinden belirlenmektedir. Halef tartışmaları ve “hanedan” algısı,
etik bir sorgulamadan çok, sistemin devam edip edemeyeceğine ilişkin kuşkuları
beslediği ölçüde önem kazanmaktadır. Benzer biçimde toplumun verdiği tepkiler
de yüksek sesli itirazlar şeklinde değil, siyasetten uzaklaşma, beklentileri
askıya alma ve sessiz kopuşlar biçiminde ortaya çıkmaktadır. Bu sessizlik, bir
onay değil, aksine birikimli bir yorgunluğun ve güvensizliğin ifadesidir. Günümüz
demokrasilerinde siyasal katılımın yerini giderek lider performansının
izlenmesi ve değerlendirilmesi aldığı, seçmenin etkili özne olmaktan çok bir
“seyirci” konumuna itildiği yönündeki değerlendirmeler, bu sürecin kuramsal
arka planını anlamak açısından önemlidir (Manin, 1997).
Önümüzdeki bir ila iki yıllık dönem
için değerlendirilen senaryolar, Türkiye siyasetinde ani bir rejim
değişikliğinden çok, denetimli bir devam ve kademeli aşınma olasılığının daha
güçlü olduğunu göstermektedir. Erken seçim olasılığı, yeni bir liderlik oluşturulmasından
çok mevcut liderliğin yeniden güçlendirilmesi amacıyla gündeme gelebilir. Buna
karşılık, Bilal Erdoğan’ın kısa vadede AKP Genel Başkanlığı’na taşınması hem
toplumsal hem de siyasal maliyetleri yüksek olduğu için en düşük olasılıklı
senaryo olarak görünmektedir.
Sonuç olarak Türkiye’de yaşanan
tartışmalar, bir kişiyi ya da bir soyadını merkeze alan dar bir siyasal polemik
olarak değil, lider merkezli bir sistemin sınırlarını görünür kılan yapısal bir
stres sınavı olarak okunmalıdır. Asıl soru “kim yönetecek?” değil, “bu sistem,
kurucu liderinin kişisel ağırlığı olmadan işleyebilir mi?” sorusudur. Bu
çalışmanın ulaştığı genel kanı mevcut yapının bu soruya henüz inandırıcı bir
yanıt üretemediği yönündedir. Değişim olasılığı vardır, ancak bu değişim,
yüksek sesli kırılmalarla değil, sessizlik biriktiğinde ve yıpranma
derinleştiğinde gerçekleşecektir.
“Türkiye’ye siyasal değişim geliyor
mu” sorusunun yanıtı “Evet, ama yavaş ve dağınık” olmalıdır. “Ani bir kopuş
olur mu” sorusunun yanıtı ise “kısa vadede zor” olmalıdır. Bir başka soru olan “sistem
kendini taşımaya devam eder mi” sorusunun yanıtı ise “eder, ama her ay biraz
daha zorlanarak” olmalıdır. Sorulacak son soru ise “belirleyici etmen ne
olacaktır” sorusunun yanıtı ise “ekonomi ve liderlik netliği” olmalıdır.
Özcesi, önümüzdeki bir veya iki yıl sonucun değil, yönün belli olduğu bir dönem
olacaktır. İktidar hemen değişmeyebilir ama öykü değişmektedir.
KAYNAKÇA
Arendt, H. (1969). On Violence. New
York: Harcourt, Brace & World.
Diamond, L. (2015). Facing Up to the
Democratic Recession. Journal of Democracy, 26(1), 141–155.
Esen, B., & Gümüşçü, Ş. (2016).
Rising Competitive Authoritarianism in Turkey. Third World Quarterly, 37(9),
1581–1606.
Levitsky, S., ve Way, L. A. (2010).
Competitive Authoritarianism: Hybrid Regimes after the Cold War. Cambridge:
Cambridge University Press.
Linz, J. J. (1990). The Perils of
Presidentialism. Journal of Democracy, 1(1), 51–69.
Manin, B. (1997). The Principles of
Representative Government. Cambridge: Cambridge University Press.
Mardin, Ş. (2006). Türk Siyasasını
Açıklayabilecek Bir Anahtar: Merkez-Çevre İlişkileri. İstanbul: İletişim
Yayınları.
Özbudun, E. (2015). Turkey’s Judiciary
and the Drift toward Competitive Authoritarianism. International Spectator,
50(2), 42–55.
Sartori, G. (1987). The Theory of
Democracy Revisited. Chatham, NJ: Chatham House.
Weber, M. (1978). Economy and Society.
Berkeley: University of California Press.
Yılmaz, Z. (2021). Erdoğan’s
Presidential Regime and Strategic Legalism. Southeast European and Black Sea
Studies, 21(2), 203–220.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder