Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

19 Aralık 2025 Cuma

 

KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman ve Dört Yöntemi

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

Öz

Bu makale, Tufan Erhürman tarafından geliştirilen ve kamuoyunda “dört maddelik yöntem” olarak bilinen yaklaşımı, bir çözüm modeli olarak savunmak ya da reddetmekten çok, Kıbrıs görüşme süreçlerinin yapısal sorunlarını çözümleyen bir görüşme tasarımı olarak incelemektedir. Çalışma, Erhürman’ın yönteminin hangi siyasal ve kuramsal varsayımlar üzerine kurulduğunu, Türkiye’nin son dönemde benimsediği iki devletli çözüm yaklaşımı ve Kıbrıs Rum kesiminin statükoya dayalı görüşme isteğinin neden yapısal bir gerilim içinde olduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır. Nitel içerik çözümlemesine dayalı tematik bir yöntem izleyen makale, Erhürman’ın söylemini siyasal eşitlik, takvimli görüşme, kazanımların korunması ve masadan kalkmanın maliyetli olması başlıkları altında çözümlemektedir. İnceleme, söz konusu yöntemin Kıbrıs sorununun temel tıkanıklıklarını doğru biçimde tanıladığını, ancak mevcut jeopolitik ve jeostratejik koşullar altında sınırlı bir uygulanabilirlik kapasitesine sahip olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda çalışma, Erhürman’ın yaklaşımını kısa vadeli bir çözüm stratejisinden çok, Kıbrıs görüşme süreçlerinin neden sürekli başarısızlığa uğradığını açıklayan çözümleyici ve eleştirel bir çerçeve olarak değerlendirmektedir.

Anahtar Kelimeler: Kıbrıs sorunu; görüşme tasarımı; siyasal eşitlik; federasyon tartışmaları; iki devletli çözüm; Erhürman yöntemi

 

Abstract

This article examines the approach developed by Tufan Erhürman—widely referred to as the “four-point methodology”—not as a normative solution proposal, but as an analytical framework focusing on the structural deficiencies of the Cyprus negotiation process. Rather than engaging in a debate over competing solution models, the study aims to identify the political and theoretical assumptions underlying this methodology and to explain why it stands in structural tension with Turkey’s recent two-state policy and the Greek Cypriot side’s status quo-oriented negotiation practices. Employing a qualitative thematic content analysis, the article analyzes Erhürman’s discourse through four core principles: political equality, time-bound negotiations, the preservation of previous convergences, and the introduction of costs for abandoning the negotiating table. The findings suggest that while the methodology accurately diagnoses the recurring causes of failure in Cyprus negotiations, its capacity for implementation remains limited under current geopolitical and geostrategic conditions. Accordingly, the article argues that Erhürman’s approach should be understood less as a short-term solution strategy and more as a critical analytical framework that illuminates the structural inequalities and persistent deadlocks inherent in the Cyprus negotiation process.

Key Words: Cyprus problem; negotiation design; political equality; federalism debates; two-state solution; Erhürman methodology

GİRİŞ

Kıbrıs sorunu, yarım yüzyılı aşkın bir süredir uluslararası toplumun gündeminde yer almasına karşın, çözüm üretme kapasitesini büyük ölçüde yitirmiş bir görüşme alanı olmuştur. Birleşmiş Milletler parametreleri çerçevesinde yürütülen çok sayıda görüşme süreci, tarafların tutumlarını yakınlaştırmaktan çok, statükonun kurumsallaşmasına hizmet eden yinelenme döngüleri üretmiştir. Özellikle Kıbrıs Türk tarafı açısından bu süreç, siyasal eşitlik savının giderek aşındığı ve görüşmenin ise sonuç üretmeyen bir ritüele dönüştüğü bir deneyim olarak okunmaktadır.

Son yıllarda bu tıkanıklık, Türkiye’nin de açık biçimde benimsediği “iki devletli çözüm” söylemiyle yeni bir aşamaya taşınmıştır. Bu yaklaşım, federal çözüm paradigmasının eylemli olarak sona erdiğini ilan ederken, uluslararası sistemle bilinçli bir gerilim yaratmayı göze alan kopuşçu bir strateji sunmaktadır. Buna karşılık, Kıbrıs Türk siyasetinde daha sınırlı bir alanda da olsa, görüşmenin tamamen terk edilmesini değil, görüşme sisteminin yeniden düşünülmesini savunan yaklaşımlar da ortaya çıkmaktadır. Son dönemde Türkiye’nin Kıbrıs’a ilişkin resmi söylemi, federasyon paradigmasını aşarak iki devletli çözüm eksenine kaymaktadır. Bu yaklaşım, mevcut BM ve AB parametreleriyle doğrudan örtüşmemektedir.

Bu bağlamda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) yeni Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman tarafından geliştirilen ve kamuoyunda “dört maddelik yöntem” olarak bilinen yaklaşım, Kıbrıs sorununa ilişkin tartışmayı çözüm modelinden çok görüşme tasarımı eksenine kaydırması bakımından dikkat çekicidir. Erhürman’ın yaklaşımı, federasyonu dogmatik bir hedef olarak savunmamakta, ancak siyasal eşitlik, takvimli süreç, önceki yakınlaşmaların korunması ve masadan kalkmanın maliyetli olması gibi ilkeler üzerinden, mevcut görüşme düzeninin yapısal sorunlarını tanılamaya çalışmaktadır. Bu yönüyle söz konusu yöntem, “ne istiyoruz?” sorusundan çok, “neden bu görüşmeler sürekli başarısız oluyor?” sorusuna odaklanmaktadır.

Bu makalenin amacı, Erhürman’ın yöntemi bir çözüm önerisi olarak değerlendirmekten çok, karşılaştırmalı siyaset ve diplomatik görüşme kuramları bağlamında çözümleyici mantıkla incelemektir. Çalışma, Erhürman yaklaşımının hangi varsayımlar üzerine kurulduğunu, Türkiye’nin son dönem Kıbrıs siyasası ve Kıbrıs Rum kesiminin tutumlarıyla neden yapısal bir gerilim içinde olduğunu ortaya koymayı hedeflemektedir. Bu çerçevede makale, söz konusu yöntemin güçlü ve zayıf yönlerini, mevcut jeopolitik ve jeostratejik koşullar altında uygulanabilirlik ve siyasal etki kapasitesi açısından tartışmaktadır. Kıbrıs Rum kesimi, mevcut uluslararası statüko içinde üstün konumda olduğundan, görüşmelerde statükoyu sürdürmeye öncelik verme eğilimindedir. Bu bağlamda siyasal eşitlik gibi reform isteklerine karşı temkinli yaklaşmaktadır.

Makale, nitel içerik çözümlemesine dayalı tematik bir araştırma yöntem izlemektedir. Erhürman’ın söylemi, dört temel ilke etrafında çözümlenmekte ve bu ilkeler Türkiye’nin iki devletli çözüm yaklaşımı ve Kıbrıs Rum kesiminin statükocu görüşme uygulamalarıyla karşılaştırılmaktadır. Böylece çalışma, Kıbrıs sorununda sıkça göz ardı edilen bir boyutu, görüşmenin kendisinin siyasal bir sorun olduğu gerçeğini, görünür kılmayı amaçlamaktadır.

Tufan Erhürman, Kuzey Kıbrıs’ın yeni seçilen Cumhurbaşkanı, Kıbrıs sorunu ve dış siyasa bağlamında belirli stratejik adımlar atmış bir siyasal lider olarak yöntem ve öneriler ortaya koymuştur: “Dört Maddelik Görüşme Yöntemi”. Erhürman’ın görüşme sürecine ilişkin kamuoyunda yer alan ve aktarılan bir dört maddelik yöntemi vardır. Bu çerçevede, görüşmelerde siyasal eşitliğin pazarlık konusu yapılmaması gibi ilkeler öne çıkmıştır. Bu yöntem doğrudan kamuoyu tarafından tartışılan ve medyada aktarılan bir stratejidir. Erhürman’ın “dört maddelik yöntemi” diye medya ve kamuoyunda yer alan çerçeve net olarak tanımlanmış durumdadır. Buna göre kapsamlı Kıbrıs çözüm görüşmelerine başlamadan önce uygulanması gerektiğini söylediği dört temel ilke ya da koşul aşağıda belirtilmiştir. [1]

Siyasal Eşitlik Pazarlık Konusu Olmayacak: Siyasal eşitlik ilkesi görüşme sürecine girmeden önce kabul edilecek ve dönüşümlü başkanlık ve karar alma mekanizmaları gibi konularda pazarlığa açık bırakılmayacak şekilde tanımlanacaktır. Bu, Kıbrıslı Türklerin siyasal eşitliğinin tartışmasız olarak kabul edilmesini amaçlamaktadır.

Görüşmelerin Başlangıç ve Bitiş Tarihi Belirlenecek: Görüşme sürecinin yıllarca belirsiz şekilde sürmemesi için bağlayıcı bir takvimle başlangıç ve bitiş tarihleri konulacaktır. Bu, sürecin ciddiyetini ve ilerleme odaklı yönünü güçlendirmeye yöneliktir.

Geçmişteki Yakınlaşmalar ve Kabullenmeler Doğrulanacak: Daha önce varılmış teknik ve siyasal uzlaşılar (örneğin önceki görüşme süreçlerinde sağlanan yakınlaşmalar) yeniden tartışma konusu yapılmadan korunacaktır. Böylece “sıfırdan başlama” yaklaşımından kaçınılması hedeflenmektedir.

Rum Tarafının Masayı Terk Etmesi Durumunda Statükoya Dönülmeyecek: Rum tarafı görüşme sürecinde yeniden masayı terk ederse, Türk tarafının bugünkü statükoya (tanınmamışlık ve yalıtılmışlık durumuna) dönmesi gibi bir sonuç doğurmayacak güvence mekanizmaları oluşturulacaktır. Bu madde, geçmişte yaşanan güven kayıplarının yinelemesini engelleme amacını taşımaktadır.

Özetlenecek olursa, Erhürman’ın bu dört ölçütü, kapsamlı görüşmelerin yeniden başlaması için ön koşul olarak tanımladığı bir yöntemsel çerçeveyi oluşturmakta ve sürecin siyasal eşitlik gibi tartışmalı konuları temel ilkeler çerçevesinde sabitlemesini, belirsiz ve açık uçlu görüşmelerden kaçınmasını, önceki kazanımların korunmasını ve sürecin “geri dönüşsüz” bir güvence mekanizmasıyla desteklenmesini hedeflemektedir. Bu dört maddelik yöntem sürecin çerçevesini belirleyen ön koşullardır. Tarafların sürece daha etkili katılımını sağlamak için Erhürman tarafından geliştirilmiştir.

KURAMSAL ÇERÇEVE

Tufan Erhürman’ın Kıbrıs görüşmelerine ilişkin önerdiği dört maddelik yöntem, klasik “açık uçlu görüşme” anlayışına yönelik bilinçli bir eleştiri niteliği taşımaktadır. Bu yaklaşım, görüşme sürecini başlatmaktan çok, görüşmenin hangi koşullarda anlamlı ve adil olabileceğine odaklanmaktadır. Bu yönüyle yöntem, diplomatik görüşme kuramında “ön-koşullarla çerçevelenmiş süreç” (pre-structured negotiation) yaklaşımıyla örtüşmektedir.

Siyasal Eşitliğin Pazarlık Konusu Olmaması: Bu madde, diplomatik görüşme yazınında “görüşme konusu olmayacak ilkeler” (non-negotiable principles) olarak tanımlanan temel normlara karşılık gelmektedir. Fisher ve Ury’ninilkeli görüşme” (principled negotiation) yaklaşımında da vurgulandığı üzere, tarafların varoluşsal gördükleri konuların pazarlığa açılması, görüşmenin güven temelini zayıflatmaktadır. Güçlü yönü Kıbrıs Türk tarafının görüşmeye yapısal olarak zayıf taraf olarak girmesini engellemesi ve görüşmeyi “hak savaşımı”ndan çıkarıp “kurumsal tasarım” tartışmasına yöneltmesidir. Zayıf yönü ise karşı taraf açısından görüşme alanını daralttığı için süreci daha başlamadan kilitleme riski taşımasıdır. Karşılaştırmalı örneklerde (örneğin, İsrail-Filistin ve Bosna olaylarında) bu tür mutlak ön koşulların görüşmenin başlamasını geciktirdiği görülmüştür. Görüşmelerin açık uçlu ve maliyetsiz biçimde sürdürülmesi, yazında tarafları uzlaşmaya zorlamayan bir pazarlık ortamı yaratmakta, bu durum, ilkesel görüşme yaklaşımının öngördüğü akılcı destek yapısıyla çelişmektedir (Fisher ve Ury, 1981).

Zaman Sınırı ve Takvimlendirme: Bu madde, diplomatik görüşme kuramında “görüşme bitiş tarihine bağlı görüşme” (deadline-driven negotiation) olarak bilinen yaklaşımın açık bir örneğidir. Açık uçlu görüşmelerin statükoyu yeniden ürettiği yönündeki eleştiriler, özellikle donmuş çatışmalar yazınında yaygındır. Güçlü yönü görüşmelerin “sürekli sürece” dönüşmesini engellemesi ve tarafları karar almaya zorlayarak siyasal maliyeti artırmasıdır. Zayıf yönü ise güç asimetrisi olan durumlarda zaman baskısı zayıf taraf aleyhine işleyebilmesi ve Dayton (Bosna) örneğinde görüldüğü gibi, hızlı anlaşmalar ve uzun vadeli yapısal sorunlar üretebilmesidir.

Önceki Yakınlaşmaların ve Kabullenmelerin  Korunması: Bu ilke, diplomatik görüşme yazınında (elde olunan koşulların korunması” (acquis preservation) ya da “izlek bağımlılığı” (path dependency) yaklaşımıyla örtüşmektedir. Sürecin her seferinde sıfırlanmasının, güçlü taraf lehine sonuç ürettiği yönündeki saptama bu yaklaşımın temelini oluşturur. Güçlü yönü görüşme hafızasını koruması, elde edilmiş kazanımları güvence altına alması ve taraflar arası güven erozyonunu sınırlamasıdır. Zayıf yönü ise, değişen siyasal koşullara uyum esnekliğini azaltabilmesi ve karşı taraf açısından “geçmişte reddedilmiş çözümlerin dayatılması” algısı yaratabilmesidir.

Masadan Kalkmanın Maliyeti Olması: Bu madde, diplomatik görüşme kuramında “ayrılmanın maliyeti” (exit cost) yaratma stratejisine karşılık gelmektedir. Taraflardan birinin süreci terk etmesinin maliyetsiz olması, görüşmeleri bir taktik araca dönüştürmektedir. Güçlü yönü görüşmeye içtenlik kazandırması ve geçmiş Kıbrıs deneyimlerinde görülen “masadan kalk-bekle-geri dön” döngüsünü kırmayı hedeflemesidir. Zayıf yönü ise, bu tür güvencelerin nasıl ve kim tarafından uygulanacağının belirsiz olması ve uluslararası aktörlerin bağlayıcılığı zayıf kaldığında ilkenin normatif düzeyde kalabilmesidir.

Karşılaştırmalı diplomatik görüşme yazını ışığında değerlendirildiğinde, Erhürman’ın dört maddelik yöntemi “çözüm üretmekten çok, çözümün koşullarını yeniden tanımlamayı” hedefleyen bir stratejik çerçeve sunmaktadır. Bu yaklaşım, kısa vadede görüşme sürecini zorlaştırma riskini barındırsa da uzun vadede taraflar arasındaki yapısal eşitsizlikleri dengelemeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle yöntem, bir “anlaşma planı”ndan çok, normatif ve yapısal bir görüşme eleştirisi olarak okunmalıdır. Gücü, görüşmenin neden başarısız olduğunu tanılamasından ve sınırlılığı ise bu tanının nasıl somut siyasal sonuçlara dönüştürüleceği sorusuna henüz net bir yanıt vermemesinden kaynaklanmaktadır.

ARAŞTIRMA SORULARI

Bu makale, Kıbrıs sorununa ilişkin çözüm tartışmalarını sonuç odaklı model arayışlarından çok, görüşmelerin yapısal niteliği ve işleyişi üzerinden ele almaktadır. Bu çerçevede çalışma aşağıdaki temel araştırma sorularına yanıt aramaktadır:

Tufan Erhürman’ın “dört maddelik yöntem” olarak adlandırılan yaklaşımı, Kıbrıs görüşme sürecini hangi kuramsal ve siyasal varsayımlar üzerinden yeniden tanımlamaktadır?

Erhürman’ın yöntemi Türkiye’nin son dönemde benimsediği iki devletli çözüm yaklaşımıyla hangi ontolojik ve stratejik noktalarda ayrışmaktadır?

Kıbrıs Rum kesiminin mevcut görüşme siyasası ve statükoya dayalı ussal tercihleri, Erhürman’ın öngördüğü takvimli, eşitlik temelli ve maliyetli görüşme anlayışıyla neden örtüşmemektedir?

Mevcut jeopolitik ve jeostratejik koşullar altında, Erhürman yönteminin siyasal eşitlik başta olmak üzere temel hedefleri gerçekleştirme kapasitesi nedir?

Bu yöntem, kısa vadeli bir çözüm üretmekten çok, Kıbrıs görüşme süreçlerinin yapısal başarısızlıklarını açıklayan bir çözümleyici çerçeve olarak nasıl değerlendirilebilir?

Bu sorular aracılığıyla makale, Erhürman’ın yaklaşımını normatif bir çözüm önerisi olarak savunmak ya da reddetmek yerine, karşılaştırmalı siyaset ve diplomatik görüşme kuramı bağlamında eleştirel biçimde çözümlemeyi amaçlamaktadır.

ERHÜRMAN VE TÜRKİYE YAKLAŞIMLARININ FARKLILIKLARI

Tufan Erhürman’ın Kıbrıs sorununa yaklaşımı ile son yıllarda Türk tarafı tarafından dile getirilen “iki devletli çözüm” söylemi, yüzeyde her ikisinin de mevcut statükoya eleştirel yaklaşması nedeniyle zaman zaman benzer görülse de aslında farklı ontolojik ve stratejik varsayımlara dayanmaktadır. Bu fark, yalnızca önerilen çözüm modelinde değil, görüşmenin anlamı, hedefi ve araçları konusunda da belirgindir.

Çözüm Modeli Değil, Görüşme Koşulları Tartışması: İki devletli çözüm söylemi, son siyasal hedefi açıkça tanımlayan bir konumu temsil etmektedir. Bu yaklaşım, Kıbrıs’ta iki egemen ve uluslararası alanda tanınmış devletin varlığını temel çözüm olarak ortaya koyar. Erhürman’ın yaklaşımı ise bir çözüm modeli önermekten çok, görüşmenin hangi koşullarda anlamlı olabileceğini tartışmaktadır. Dört maddelik yöntem, federal çözüm çerçevesini ilkesel olarak dışlamamakta ancak bu çerçevede yapılacak görüşmelerin geçmişteki yapısal hataları yeniden üretmesini engellemeyi amaçlamaktadır. Bu yönüyle Erhürman’ın yaklaşımı, sonuçtan çok sürece odaklıdır.

Normatif Konum ile Stratejik Baskı Aracının Ayrışması: İki devletli çözüm söylemi, büyük ölçüde normatif bir kopuş savı taşır. Federal çözüm paradigmalarının başarısız olduğu kabul edilerek, uluslararası toplumdan yeni bir gerçekliği tanıması istenir. Bu, mevcut uluslararası hukuk ve BM parametreleriyle bilinçli bir gerilim yaratır. Erhürman’ın yaklaşımı ise uluslararası normatif çerçeveyi terk etmek yerine, bu çerçeve içindeki asimetrik ve sonuçsuz görüşme uygulamalarını eleştirir. Dolayısıyla Erhürman, uluslararası hukuka meydan okumaktan çok, uluslararası aktörleri sorumluluk almaya zorlayan bir yaklaşım benimsemektedir.

Statükoyu Aşma Yöntemleri Arasındaki Fark: İki devletli çözüm söylemi, mevcut statükonun aşılmasını yeni bir siyasal gerçeklik ilanı yoluyla hedefler. Bu yaklaşımda görüşme, çoğu zaman ikincil ya da araçsal bir konuma indirgenir. Erhürman’ın yaklaşımında ise statükonun aşılması, görüşmeden vazgeçerek değil, aksine, görüşmeyi geri dönülmez, maliyetli ve eşitlik temelinde yürütülebilir duruma getirerek sağlanmaya çalışılır. Bu, statükoya karşı “kopuşçu” değil, “dönüştürücü” bir stratejidir.

Uluslararası Aktörlerle Kurulan İlişkinin Niteliği: İki devletli çözüm söylemi, uluslararası toplumun mevcut tutumuna yönelik açık bir meydan okuma içerir ve çoğu zaman tanınma savaşımını merkezine alır. Bu bağlamda uluslararası aktörler, inandırılması gereken dış muhataplar olarak konumlandırılır. Erhürman’ın yaklaşımı ise uluslararası aktörleri yalnızca muhatap değil, sürecin sorumlusu ve güvencesi olarak görür. Dördüncü madde (masadan kalkmanın maliyetli olması), doğrudan bu aktörlerin sürece bağlayıcı biçimde alınmasını hedefler.

Siyasal Esneklik ve Gelecek Olasılıkları: İki devletli çözüm söylemi, siyasal esnekliği sınırlayan bir son hedef tanımı içerir. Bu hedefin benimsenmesi, farklı çözüm modellerine geri dönüşü zorlaştırır. Erhürman’ın yaklaşımı ise çözüm ufkunu açık tutar. Federal çözüm dahil olmak üzere farklı modelleri dışlamaz, ancak hangi model tartışılırsa tartışılsın, eşitlik, takvim, kazanımların korunması ve maliyetli terk gibi ilkelerin vazgeçilmez olduğunu savunur.

Değerlendirilecek olursa, bu çerçevede Erhürman’ın yaklaşımı, “iki devletli çözüm” söyleminden bir çözüm vizyonu olarak değil, bir siyasal yöntem olarak ayrışmaktadır. İki devletli çözüm, mevcut görüşme paradigmasına bir seçenek olarak son sonuç önerirken, Erhürman’ın yöntemi, bu paradigmanın neden sürekli başarısız olduğunu tanılayan ve görüşmeyi yeniden anlamlandırmayı hedefleyen bir çerçeve sunmaktadır. Dolayısıyla Erhürman’ın yaklaşımı, iki devletli çözüm söyleminin aksine, “kopuşçu” değil “onarıcı”, “sonuç odaklı” değil “süreç odaklı” ve “uluslararası sistemden çıkış” değil, “sistem içi sorumluluk istemi” olarak okunmalıdır.

Erhürman’ın Yaklaşımı ile Türkiye’nin Son Dönem Kıbrıs Siyasasının Karşılaştırması

Türkiye’nin son dönem Kıbrıs siyasası ile Tufan Erhürman’ın geliştirdiği dört maddelik yöntem, Kıbrıs sorununun mevcut statükosuna yönelik eleştiride ortaklaşsa da sorunun nasıl aşılacağına ilişkin köklü biçimde ayrışan iki stratejik yaklaşımı temsil etmektedir. Bu ayrışma, yalnızca çözüm modeli tercihinde değil, görüşmenin anlamı, uluslararası sistemle kurulan ilişki ve siyasal risk algısı açısından da belirgindir.

Son Hedef Çözüm Modeli mi, Süreç Dönüşümü mü?

Türkiye’nin son dönem Kıbrıs siyasası, açık biçimde iki devletli çözümü son hedef olarak tanımlamaktadır. Bu yaklaşımda federasyon temelli görüşme paradigmasının tükendiği kabul edilmekte ve yeni bir siyasal gerçekliğin uluslararası alanda tanınması hedeflenmektedir. Dolayısıyla çözüm, önceden tanımlanmış bir sonuç üzerinden kurgulanmaktadır. Erhürman’ın yaklaşımı ise son çözüm modelini baştan ilan etmekten kaçınır. Dört maddelik yöntem, federasyon dahil olmak üzere farklı çözüm modellerini dışlamaz, ancak hangi model tartışılırsa tartışılsın, görüşmenin eşitlik, takvim, kazanımların korunması ve maliyetli terk ilkeleriyle yürütülmesi gerektiğini savunur. Bu yönüyle Erhürman’ın yaklaşımı, sonuçtan çok görüşme sürecinin yapısal dönüşümüne odaklanmaktadır.

Uluslararası Sistemle İlişki: Meydan Okuma mı, Sorumluluk İstemi mi?

Türkiye’nin iki devletli çözüm söylemi, mevcut uluslararası parametrelere bilinçli bir meydan okuma içermektedir. BM Güvenlik Konseyi kararları ve yerleşik çözüm çerçevelerinin geçerliliği eylemli olarak reddedilmekte ve uluslararası toplumdan yeni bir durumu tanıması istenmektedir. Bu, normatif açıdan kopuşçu bir stratejidir. Erhürman’ın yaklaşımı ise uluslararası sistemi bütünüyle karşısına almak yerine, onu sorumluluk almaya zorlamayı hedefler. Özellikle görüşmelerin kesilmesi durumunda statükoya dönülmeyeceğine ilişkin güvence istemi uluslararası aktörleri sürecin edilgen gözlemcileri olmaktan çıkarıp bağlayıcı taraflar durumuna getirmeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle Erhürman’ın yaklaşımı sistem dışı değil, sistem içi eleştirel bir konumlanmadır.

Statükoya Yaklaşım: “Kopu”ş Stratejisi mi, “Dönüştürme” Stratejisi mi?

Türkiye’nin son dönem siyasası, mevcut statükoyu aşmanın yolunu yeni bir siyasal statü ilanı üzerinden kurgular. İki devletli çözüm söylemi, tanınmamışlık ve yalıtılmışlık sorununu, yeni bir egemenlik anlatısıyla aşmayı hedefler. Erhürman’ın yöntemi ise statükoyu, görüşmeden vazgeçerek değil, aksine görüşmeyi geri dönülmez ve maliyetli kılarak dönüştürmeyi amaçlar. Bu yaklaşımda statüko, terk edilmesi gereken bir süreç değil, yanlış yönetilmiş bir görüşme uygulamasının sonucu olarak tanımlanır.

Siyasal Risk ve Esneklik Algısı

İki devletli çözüm söylemi, siyasal açıdan “yüksek risk-yüksek kazanç” mantığına dayanır. Uluslararası tanınmanın sağlanamaması durumunda yalıtılmışlığın daha da derinleşmesi riski göze alınmaktadır. Bu yaklaşım, siyasal esnekliği sınırlayan bir “tek çıkış” anlatısı üretir. Erhürman’ın yaklaşımı ise daha temkinli ama çok yönlü bir stratejik esneklik sunar. Son çözümün belirsiz bırakılması, farklı siyasal senaryolara uyum sağlama kapasitesini korur. Bu nedenle Erhürman’ın yaklaşımı, iktidar merkezli bir dış siyasa söyleminden çok, uzun vadeli bir görüşme akılcılığı olarak okunabilir.

Değerlendirilecek olursa, karşılaştırmalı olarak ele alındığında, Türkiye’nin son dönem Kıbrıs siyasası ile Erhürman’ın yaklaşımı, aynı soruna verilen iki farklı stratejik yanıtı temsil etmektedir. Türkiye’nin siyasası, mevcut uluslararası düzenle kopuşu göze alan sonuç odaklı ve egemenlik vurgulu bir çizgi izlerken, Erhürman’ın yöntemi, görüşme sürecini yeniden anlamlandırmayı hedefleyen normatif, süreç odaklı ve sistem içi bir yaklaşım sunmaktadır. Bu nedenle Erhürman’ın yaklaşımı, Türkiye’nin resmi siyasasına bir “çözüm modeli” seçeneği olmaktan çok, Kıbrıs görüşmelerinin neden sürekli tıkandığını açıklayan eleştirel bir strateji olarak değerlendirilmelidir.

Bu İki Yaklaşım Neden Aynı Anda Var Olamaz?

Tufan Erhürman’ın görüşmeyi yeniden yapılandırmaya dayalı yaklaşımı ile Türkiye’nin son dönemde benimsediği “iki devletli çözüm” siyasası, yalnızca farklı tercihler değil, aynı siyasal evrende eş zamanlı olarak sürdürülemeyecek iki ayrı stratejik mantığa dayanmaktadır. Bu uyumsuzluk üç temel düzeyde ortaya çıkmaktadır.

Ontolojik Çelişki: Görüşmenin Anlamı Üzerine

İki devletli çözüm söylemi, görüşmeyi esasen bitmiş ya da anlamsızlaşmış bir süreç olarak kabul eder. Federasyon temelli ya da BM parametreleri içindeki görüşmelerin tükendiği varsayımıyla hareket eder ve çözümü, yeni bir siyasal gerçekliğin ilanı üzerinden tanımlar. Erhürman’ın yaklaşımı ise görüşmenin kendisini sorunlu değil yanlış kurgulanmış olarak görür. Sorun, görüşmenin varlığı değil, eşitsiz, açık uçlu ve maliyetsiz biçimde yürütülmesidir. Dolayısıyla Erhürman için görüşme terk edilmesi gereken bir araç değil, yeniden yapılandırılması gereken bir siyasal mekanizmadır. Bu noktada ontolojik bir ayrışma vardır: Biri görüşmeyi kapatır, diğeri görüşmeye anlam yükler. Bu iki varsayım aynı anda doğru olamaz.

Stratejik Çelişki: Uluslararası Sisteme Yönelik Tutum

İki devletli çözüm siyasası, uluslararası sistemle açık bir normatif gerilim yaratmayı göze alır. BM Güvenlik Konseyi kararları ve yerleşik çözüm parametreleri eylemli olarak reddedilir ve tanınma savaşımı sistem dışı bir baskı stratejisi olarak kurgulanır. Erhürman’ın yaklaşımı ise uluslararası sistemi karşısına almak yerine, onu bağlayıcı ve sorumlu bir aktöre dönüştürmeyi hedefler. Görüşmelerin çökmesi halinde statükoya dönülmeyeceğine ilişkin güvence istemi, uluslararası aktörlerin sürece taraf olmasını gerektirir. Bu iki strateji eş zamanlı yürütülemez çünkü bir yandan uluslararası sistemi “geçersiz” ilan edip, diğer yandan aynı sistemden “güvence ve bağlayıcılık” istemek mantıklı değildir.

İnandırıcılık Sorunu: Siyasal İşaretlerin Tutarsızlığı

Uluslararası siyasette ve diplomatik görüşmelerde aktörlerin söylediklerinden çok, hangi işaretleri aynı anda verdikleri önemlidir. İki devletli çözüm söylemi, karşı tarafa ve uluslararası topluma şu işareti verir: “Bu görüşme çerçevesi bizim için kapanmıştır.” Erhürman’ın yöntemi ise tam tersine şu işareti üretir: “Bu çerçeve hala olanaklıdır, ancak kuralları değişmelidir.” Bu iki işaret aynı anda verildiğinde karşı taraf için görüşme anlamsızlaşır, uluslararası aktörler için güvenilir muhatap bulanıklaşır ve Türk tarafının yaklaşımı stratejik olarak tutarsız görünür. Karşılaştırmalı görüşme yazınında bu durum, “inandırıcılık çöküşü” (credibility collapse) olarak tanımlanır. [2]

Siyasal Zaman ve Risk Algısının Çatışması

İki devletli çözüm, yüksek risk–yüksek kazanç mantığına dayanır ve kopuş anı yaratmayı hedefler. Erhürman’ın yaklaşımı ise uzun vadeli, kademeli ve riskleri dağıtan bir strateji izler. Bu iki zaman algısı da çelişkilidir. Biri “şimdi ve kökten” der, diğeri “koşulları olgunlaştırarak” ilerler. Devlet siyasası aynı anda hem kopuşçu hem kademeli olamaz.

Değerlendirilecek olursa, iki yaklaşım arasında yapısal bir uyumsuzluk vardır. Bu nedenle Erhürman’ın yaklaşımı ile Türkiye’nin son dönem Kıbrıs siyasası arasındaki fark, taktiksel değil, yapısaldır. Sorun, iki yaklaşımın hangisinin daha “iyi” olduğu değil, aynı anda uygulanmalarının mantıksal olarak olanaksız olmasıdır. Özetle, iki devletli çözüm bir görüşmeden çıkış stratejisidir. Erhürman’ın yaklaşımı ise görüşmeyi yeniden kurma stratejisidir. Bir siyasal aktör aynı anda hem görüşmenin bittiğini ilan edip hem de görüşmeyi daha adil hale getirmeye çalışamaz. Bu nedenle bu iki yaklaşım eş zamanlı değil, farklı stratejilerdir.

Erhürman’ın Yaklaşımı Federasyona mı Yönelik?

Tufan Erhürman’ın Kıbrıs yaklaşımı, federasyonu bir son dogma olarak savunan bir çizgi değildir, ancak federasyonu hala meşru, olanaklı ve tartışılabilir bir çözüm zemini olarak saklı tutan bir yaklaşımdır. Bu nedenle Erhürman’ın yaklaşımı ne açık bir “iki devlet” savunusu ne de koşulsuz bir “federalizm ısrarı”dır. Bu farkı doğru anlamak için üç düzeyi ayırmak gerekir.

Normatif Düzey: Uluslararası Meşruluk Çerçevesi

Erhürman, BM Güvenlik Konseyi kararları ve yerleşik uluslararası parametreler çerçevesinde, iki toplumlu, iki bölgeli federal çözümün hala meşru referans noktası olduğunu kabul eder. Bu şu anlama gelir: federasyon, uluslararası sistem tarafından tanınan tek çözüm çerçevesidir. Bu çerçeveden tamamen kopmanın, Kıbrıslı Türkler açısından tanınmamışlık ve yalıtılmışlığı derinleştirme riski vardır. Dolayısıyla Erhürman, federasyonu reddetmez, çünkü reddin siyasal maliyetinin farkındadır.

Stratejik Düzey: Federasyona Koşulsuz Bağlılık Yok

Ancak Erhürman’ın yaklaşımı, geçmiş görüşme süreçlerinde görülen “federasyon adına her koşula razı olma” uygulamasına açık bir eleştiridir. Dört maddelik yöntem tam da bu noktada devreye girer: siyasal eşitlik pazarlık konusu olmayacak, süreç takvimli olacak, önceki yakınlaşmalar korunacak ve masadan kalkmanın maliyeti olacak. Bu maddeler, federasyonu ancak belirli koşullar altında anlamlı kılar. Yani federasyon olanaklıdır, ama eşitliksiz, sonsuz ve maliyetsiz bir federasyon görüşmesi kabul edilemez. Bu nedenle Erhürman’ın yaklaşımı, “federasyon yanlısı” değil, “federasyon koşullayıcı”dır.

Ontolojik Düzey: Asıl Sorun Devlet Biçimi Değil, Siyasal Eşitlik

Erhürman açısından temel soru “federal mi, konfederal mi, iki devlet mi?” sorusundan önce gelir: Kıbrıslı Türklerin siyasal eşitliği kurumsal olarak güvence altına alınıyor mu? Bu nedenle Erhürman’ın yaklaşımı federasyonu bir amaç değil, eşitliği sağlayabilecek olası araçlardan biri olarak görür. Eğer federasyon bu eşitliği sağlayamıyorsa, Erhürman’a göre sorun çözüm modelinde değil, görüşme tasarımındadır. Türkiye’nin siyasasıyla temel fark burada ortaya çıkar: Türkiye’nin iki devletli çözüm siyasası federasyonu tarihsel olarak kapanmış bir dosya kabul eder. Erhürman’ın yaklaşımı ise federasyonu koşullu, eleştirel ama hala açık bir seçenek olarak tutar. Bu nedenle Erhürman federasyonu savunmaz, ama federasyonu masadan kaldırmaz.

Değerlendirilecek olursa, Erhürman’ın yaklaşımı federasyon merkezli değil, federasyonla sınırlı da değildir. Ancak federasyonu, uluslararası meşruluk ve siyasal eşitlik sağlandığı sürece akılcı bir çözüm olasılığı olarak görmektedir. Bu da onu iki devletli çözümden daha sistem içi, klasik federalist söylemden ise daha eleştirel ve koşullu bir konuma yerleştirir.

Erhürman’ın Yaklaşımı Neden Kıbrıslı Türk Seçmen Nezdinde “Belirsiz” Algılanıyor?

Toplum “sonuç” duymak istiyor, Erhürman “süreç” anlatıyor

Kıbrıslı Türk seçmen, özellikle son 20 yılda, sürekli başarısızlıkla sonuçlanan görüşme süreçleri nedeniyle sonuç odaklı bir siyasal dil talep ediyor: “Federasyon mu?”, “İki devlet mi?”, “Tanınma olacak mı, olmayacak mı?” Erhürman’ın yaklaşımı ise bu sorulara kısa ve net cevaplar vermek yerine görüşmenin nasıl yapılması gerektiğini, hangi koşullarda anlamlı olacağını ve hangi ilkelerin vazgeçilmez olduğunu anlatıyor. Bu, akademik ve stratejik olarak tutarlı olsa da seçmen düzeyinde “kaçamak” ya da “net değil” algısı üretiyor. Seçmen “ne olacak?” sorusunu sorarken, Erhürman “nasıl olmalı?” sorusuna cevap veriyor.

Federasyon kelimesi bilinçli olarak kullanılmıyor ve bu boşluk yaratıyor

Erhürman federasyonu reddetmiyor, ama yüksek sesle savunmuyor da. Bu bilinçli tercih, stratejik olarak anlaşılır niteliktedir: Federasyon savunusu artık geniş kesimlerde yıpranmış durumdadır ve koşulsuz federasyon söylemi siyasal maliyet taşımaktadır. Ancak siyasette sessizlik de bir mesajdır. Federasyon kelimesinin açık biçimde sahiplenilmemesi federalist seçmen için “geri adım” ve iki devletçi seçmen için “gizli federalizm” kuşkusu yaratıyor. Bu ikili okuma, belirsizlik algısını derinleştiriyor.

“Koşullu” siyaset, kriz dönemlerinde zayıf algılanır

Erhürman’ın yaklaşımı büyük ölçüde koşulludur: “Eğer siyasal eşitlik kabul edilirse…”, “Eğer masadan kalkmanın maliyeti olursa…”, “Eğer uluslararası toplum sorumluluk alırsa…” Oysa Kıbrıslı Türk toplumu ekonomik kriz, uluslararası yalıtılmışlık ve kurumsal erozyon gibi yüksek belirsizlik koşulları altında yaşamaktadır. Bu tür dönemlerde seçmen, koşullu ve çok değişkenli stratejilerden çok net yön, güçlü irade ve kısa cümleler bekler. Bu nedenle Erhürman’ın akılcı dili, kriz psikolojisi içinde zayıf ve muğlak algılanabilmektedir.

İktidar söylemi “netlik” tekelini elinde tutuyor

Türkiye destekli iki devletli çözüm söylemi çok net, yinelenen ve basit bir çerçeve sunmaktadır. “Federasyon bitti. İki devlet var.” Bu söylemin uygulanabilirliği tartışmalı olsa bile, siyasal iletişim açısından yüksek netlik üretiyor. Erhürman’ın yaklaşımı ise daha karmaşık, çok aktörlü ve uluslararası bağlam gerektiren bir yapı sunuyor. Bu da medya ve gündelik siyaset dilinde zayıflık yaratmaktadır. [3]

Akademik tutarlılık ile popüler siyaset arasındaki gerilim

Erhürman bir anayasa hukukçusu ve akademisyen refleksiyle kavramsal tutarlılığa, hukuksal çerçeveye, uluslararası meşruluğa öncelik vermektedir. Ancak popüler siyaset sadeleştirme, dramlaştırma ve net karşıtlıklar üzerinden işler. Bu nedenle Erhürman’ın güçlü olduğu alanlar, siyasal algıda her zaman üstünlüğe dönüşmüyor.

Belirsizlik Gerçek mi, Algısal mı?

Çözümleyici açıdan bakıldığında, Erhürman’ın yaklaşımı belirsiz değil, aksine oldukça tutarlı ve ilkeseldir. Ancak bu tutarlılık, sonuç bildirimi yerine süreç tasarımı sunduğu için, seçmen nezdinde belirsizlik olarak okunmaktadır. Kısacası belirsizlik, stratejinin içeriğinden değil, seçmenin beklentisiyle kurulan dil arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanmaktadır.

Mevcut Jeopolitik ve Jeostratejik Koşullar Altında Erhürman Yönteminin Başarı Şansı

Mevcut koşullarda başarı olasılığı “düşük–orta” düzeydedir. Ancak tamamen sıfır değildir. Başarı, Erhürman’ın denetimi dışındaki üç dışsal koşulun aynı anda değişmesine bağlıdır.

Uluslararası Sistem: “Çözüm İştahsızlığı” Dönemi

Bugünün küresel jeopolitiği şu özelliklerle tanımlanmaktadır: Ukrayna savaşı, Orta Doğu’da çok katmanlı kriz, ABD-Çin yarışması ve AB’nin iç bütünlük ve güvenlik kaygıları. Bu bağlamda Kıbrıs öncelik olmayan, ama denetim altında tutulması yeterli görülen bir dosya durumundadır. Bu Erhürman yöntemi açısından ne anlama gelir? Erhürman’ın dördüncü maddesi (masadan kalkmanın maliyetli olması), uluslararası aktörlerin etkili ve bağlayıcı rol üstlenmesini gerektirir. Ancak mevcut uluslararası sistem risk almaktan kaçınmakta ve “yönetilebilir statüko”yu tercih etmektedir. Bu koşullarda Erhürman yöntemi için dış destek zayıftır.

Doğu Akdeniz Jeopolitiği: Sertleşmiş Çizgiler

Doğu Akdeniz’de enerji artık bir “umut” değil, güvenlik sorunudur. Türkiye-Yunanistan dengesi kırılgan ama denetimlidir. AB-Türkiye ilişkileri işlevsel ama normatif değildir. Bu tabloda Kıbrıs çözümü, bir “kazan-kazan” projesi olmaktan çıkıp, riskli bir denge bozucu olarak görülmektedir. Sonuç olarak, Erhürman’ın önerdiği gibi takvimli, eşitlik temelli, geri dönüşsüz bir görüşme süreci, mevcut jeostratejik dengeler için fazla iddialı bulunuyor. Jeostratejik ortam, dönüşümcü görüşmeyi değil, donmuş dengeyi ödüllendiriyor.

Türkiye Etmeni: Stratejik Öncelik Uyumsuzluğu

Erhürman yöntemi Türkiye’nin iki devletli çizgisinden açık biçimde ayrılmaktadır. Ankara’nın stratejik risk almadan ilerleme tercihiyle örtüşmemektedir. Dolayısıyla, Erhürman yaklaşımı Ankara açısından ne açık tehdit ne de öncelik konumundadır. Türkiye etkili destek vermeden yöntemin başarı şansı sınırlıdır.

Ama, Tamamen Umutsuz mu?

Erhürman yönteminin orta ve uzun vadede değerli olduğu üç alan var: Birincisi, uluslararası normatif dil ile uyumlu olmasıdır. İnsan hakları, siyasal eşitlik, süreç adaleti kavramları normatif dil ile uyumludur. Bu dil, AB ve BM çevrelerinde anlaşılabilir ve meşru bir dildir. İkincisi, statükonun çökmesi durumunda “hazır çerçeve” vardır. Doğu Akdeniz’de sert kriz, Türkiye-AB ilişkilerinde yapısal değişim ya da Kıbrıs’ta ekonomik ve siyasal kırılma yaşanırsa, Erhürman yöntemi “kriz sonrası düzen kurma” için hazır ve tutarlı bir model sunar. Üçüncüsü, iç siyasette uzun vadeli hafıza yaralıdır. Bugün kazanmasa bile Kıbrıslı Türk siyaseti için “ne yapılmaması gerektiğini” gösteren kurucu bir referans bırakır.

Değerlendirmek gerekirse, mevcut jeopolitik koşullar, Erhürman yöntemini ödüllendirmemekte, ama bu yöntem, mevcut koşullar çöktüğünde en anlamlı seçeneklerden biri olmaya aday olmaktadır. Bu nedenle Erhürman’ın yaklaşımı bugünün iktidar stratejisi değil, yarının kurucu çerçevesi olarak okunmalıdır.

Kıbrıs Rum Kesiminin Mevcut Yaklaşımı ve Temel Gerekçeleri

Kıbrıs Rum kesiminin Kıbrıs sorununa yaklaşımı, resmi söylemde iki toplumlu, iki bölgeli federasyon çerçevesine bağlılık vurgusu içerse de uygulanan siyasada asimetrik güç üstünlüğünü koruyan ve statükoyu yönetilebilir bulan bir stratejiye dayanmaktadır. Bu yaklaşım, çözümden çok denetimli belirsizliği sürdürme eğilimi göstermektedir.

Bu tutum üç temel eksende açıklanabilir. Birincisi, devlet sahipliği (State ownership) ve asimetri üstünlüğüdür. Rum kesimi, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tek meşru devamı olarak uluslararası alanda tanınmaktadır. Bu durum AB üyeliği, uluslararası temsil, egemenlik hakları gibi kritik alanlarda Rum tarafına yapısal bir üstünlük sağlamaktadır. Bu nedenle, görüşmeler Rum tarafı için varoluşsal değil, tercihe bağlıdır. Statüko, Rum kesimi açısından maliyetli değil, yönetilebilir ve üstünlük sahibidir. Bu bağlamda Rum yaklaşımının temel varsayımı şudur: “Zaman bizim lehimizedir.” Bu varsayım, Erhürman’ın “takvimli ve maliyetli görüşme” önerisiyle doğrudan çelişmektedir. İkincisi, federasyon söylemi ile tekil devlet uygulaması arasındaki çelişkidir. Rum kesimi federasyonu resmi söylem düzeyinde kabul etmekle birlikte, uygulamada güçlü merkezi devlet, sınırlı kurucu devlet yetkileri, azınlık benzeri bir Türk tarafı konumu öngören bir federasyon anlayışına yakındır. Bu yaklaşımın gerekçeleri devletin “işlevselliği” kaygısı, veto mekanizmalarına direnç ve karar alma süreçlerinde denetimi kaybetme korkusu olarak sıralanabilir. Bu nedenle Rum tarafı için “siyasal eşitlik” hukuksal bir ilke olarak kabul edilebilir, ancak kurumsal ve eylemli eşitlik düzeyine taşınmak istenmez. Bu nokta, Erhürman yönteminin birinci maddesiyle (siyasal eşitlik pazarlık konusu değildir) açık bir çatışma alanı yaratır. Üçüncüsü, uluslararası ve Avrupa Birliği kalkanıdır. Rum kesimi, AB üyeliğini bir stratejik kalkan olarak kullanmaktadır. Bu durum güvenlik kaygılarını azaltmakta, Türkiye’ye karşı diplomatik kaldıraç yaratmakta ve çözüm gereksinimini acil olmaktan çıkarmaktadır. AB bağlamında Rum yaklaşımı normatif söylemi (insan hakları, demokrasi) kullanmaktadır. Ancak AB’nin Türk tarafını eşit taraf olarak görmesini istememektedir. Bu nedenle Rum kesimi uluslararası aktörlerin daha etkili ve bağlayıcı rol üstlenmesine uzak durmakta ve görüşmelerin başarısızlığının maliyetinin paylaşılmasına karşı çıkmaktadır. Bu da Erhürman’ın dördüncü maddesiyle (masadan kalkmanın maliyeti olması) örtüşmemektedir.

Güvenlik Algısı ve 1974 Travması

Rum kamuoyunda hala belirleyici olan güvenlik anlatısı Türkiye’yi “temel tehdit”, Türk askerinin varlığını “işgal” ve siyasal eşitliği “tehdit paylaşımı” olarak kodlamaktadır. Bu algı güçlü merkezi devlet talebini, veto ve dönüşümlü başkanlığa direnci ve eşit ortaklık fikrine uzak durma yaklaşımını beslemektedir. Dolayısıyla Rum yaklaşımı, Erhürman’ın önerdiği gibi eşitlik temelinde bir ortaklık devleti fikrine psikolojik ve siyasal olarak hazır değildir.

Neden Statüko Tercih Ediliyor?

Rum kesiminin eylemli yaklaşımı şu ussallığa dayanmaktadır: tanınmış devlet, AB üyeliği, uluslararası destek ve çözümün getireceği belirsizlik. Bu tabloda çözüm risk, statüko ise güvenli liman olarak görülmektedir.

Erhürman Yöntemi ile Rum Yaklaşımı Neden Çatışıyor?

Çizelge 1:

 

Erhürman Yöntemi ve Rum Kesimi Yaklaşımı

Siyasal eşitlik ön koşul

Siyasal eşitlik sınırlı

Takvimli görüşme

Açık uçlu süreç

Önceki yakınlaşmalar bağlayıcı

Yeniden yorumlanabilir

Masadan kalkmanın maliyeti

Masadan kalkma düşük maliyetli

 

Bu çizelge, iki yaklaşımın aynı görüşme zemininde sürdürülemeyeceğini göstermektedir. Sonuç olarak, Kıbrıs Rum kesiminin yaklaşımı çözüm karşıtı olmaktan çok, çözümü acil görmeyen ve statükoyu akılcı bulan bir stratejidir. Bu nedenle Erhürman yöntemi Rum tarafı açısından “adil ama gereksiz”, Türk tarafı açısından ise “gerekli ama zor” olarak algılanmaktadır. Bu yapısal asimetri değişmedikçe, Rum kesiminin Erhürman’ın önerdiği türden bağlayıcı ve geri dönülmez bir görüşmeye razı olması düşük olasılıktır. Erhürman “ödün vermek” istememekte ama mevcut güç dengesinde Rumlardan “klasik ödünler” koparabilecek bir kaldıraç da sunamamaktadır.

Erhürman ödün mü almak istiyor, ödün mü vermeye hazır?

Erhürman’ın yöntemi toprak, Mağusa, asker, güvence gibi somut ödün pazarlığı üzerine kurulu değildir. Erhürman, “ödün öncesi zemin”i değiştirmeye çalışmaktadır. Erhürman şunu söylüyor: “Önce görüşmenin kuralları adil olsun, sonra kim ne verip ne alacak konuşulur.” Bu açıdan bakarsak ödün vermeyi savunmamakta ama ödün almayı güvence altına alan bir baskı mekanizması da kuramamaktadır. Bu, Erhürman yaklaşımının en zayıf noktasıdır. Mevcut koşullarda Rumların ödün vermesi için akılcı bir neden yoktur. Çünkü Rum tarafı tanınmış bir devlettir, AB üyesidir, uluslararası temsil yetkisi vardır ve mevcut statükodan zarar görmemektedir. Bu koşullar altında Federasyon savı Rumlar için bir kazanım değil, riskli bir belirsizliktir. Dolayısıyla, siyasal eşitlik, dönüşümlü başkanlık, veto mekanizmaları Rumlar açısından ödün ve hatta egemenlik kaybı olarak görülmektedir. Erhürman’ın yöntemi bu asimetrinin farkındadır ama şu noktada zayıftır: Rum tarafına “ödün vermezsen kaybedersin” dedirtecek bir maliyet üretememektedir.

Mağusa (Maraş) gibi somut kozlar bile işe yaramaz mı?

Mağusa neden beklenen “büyük koz” değildir? Çünkü, Maraş Rum toplumu için simgesel olarak önemli, ama devletin genel çıkarları açısından vazgeçilmez değildir. Rum tarafı şu hesabı yapmaktadır: “Mağusa açılmasa da devletim ayakta. Açılırsa alacağım şey, vereceğim siyasal eşitliğe değmez.” Bu yüzden Maraş, taktik bir koz olabilir, ama kurucu eşitlik gibi yapısal istekler karşılığında yetersiz kalır. Erhürman’ın yaklaşımı da zaten Mağusa’yı “şantaj” aracı olarak kullanmayı reddetmekte ve siyasayı etik ve hukuksal gerekçelerle savunmaktadır. Bu tutum Erhürman’ın pazarlık gücünü azaltmaktadır.

Erhürman siyasal eşitlik konusunda ne alabilir?

Bugünkü koşullarda, Rumlardan tam ve kurumsal siyasal eşitlik alması çok zordur. Alabileceği şeyler şunlarla sınırlı olabilir: simgesel eşitlik vurguları, metinlerde muğlak ifadeler ve uygulamada kolayca aşılabilecek düzenlemeler. Yani, kağıt üzerinde eşitlik ama uygulamada asimetri. Bu da Kıbrıs Türk tarafının geçmişte defalarca yaşadığı “adı eşit, özü eşitsiz” federasyon riskini doğuracaktır.

Türkiye etmeni: Erhürman’ı baştan kilitler mi?

Türkiye’nin açık veya örtük tepkisi Erhürman yöntemini eylemli olarak başarısız kılabilir. Neden? Türkiye şu an iki devletli çizgiye yatırım yapmıştır ve federasyon sürecine dönüşü stratejik geri adım olarak görmektedir. Erhürman’ın yaklaşımı Ankara’nın elindeki “kopuş” kozunu zayıflatmakta ve Türkiye’yi yeniden BM parametrelerine [4] bağlamayı işaret etmektedir. Bu nedenle, Ankara etkili destek vermezse, hatta “soğuk uzaklık” koyarsa, Rum tarafı şunu düşünecektir: “Türk tarafı bile kendi içinde uzlaşamamışken, neden ödün vereyim?” Yani Türkiye etmeni, Erhürman’ın elini zayıflatır, güçlendirmez.

Erhürman kısa vadeli bir “kazanç görüşmesi” değil, uzun vadeli bir “meşruluk savaşımı” yürütmektedir. “Rumları şimdi ödüne zorlayayım” demiyor, “bu görüşme neden adaletsiz, neden tıkanıyor” sorusunu uluslararası hafızaya kazımaya çalışıyor. Bu ahlaksal ve entelektüel olarak tutarlı, ama jeopolitik olarak zayıf bir stratejidir. Erhürman ödün vermek istememektedir ama Rumlardan ödün koparabilecek sert güç veya stratejik baskıyı da kuramamaktadır. Bu yüzden yaklaşımı doğru tanı, zayıf yürütme riski taşımaktadır. Tüm kozlar Rum tarafındayken, Erhürman’ın yöntemi ancak koşullar değişirse çalışır ve mevcut tabloda Rumları ödüne zorlayamaz.

Bu koşullar altında Erhürman akıntıya karşı kürek çekiyor yorumu doğru olur mu?

Bu koşullar altında “Erhürman akıntıya karşı kürek çekiyor” yorumu büyük ölçüde doğrudur. Ama bu, yaptığı şeyin ussal olmadığı anlamına gelmez. Siyasal olarak zayıf ama kavramsal olarak tutarlı bir tavırdır.

Akıntı ne yönde?

Bugünkü “akıntı”yı belirleyen ana unsurlar şunlardır. Uluslararası sistem çözüm üretmek istememektedir. Statükoyu yönetmeyi tercih etmektedir. Rum kesimi mevcut asimetriden memnundur ve zaman baskısı duymamaktadır. Türkiye Federasyon defterini eylemli olarak kapatmış ve iki devletli çizgiye yatırım yapmıştır. Kıbrıslı Türk toplumu yorgundur, sabırsızdır ve “net sonuç” aramaktadır. Bu tablo, kopuşçu, basit ve net söylemleri ödüllendirmektedir. Erhürman’ın yaklaşımı ise karmaşık, koşullu, çok aktörlü, uzun vadelidir. Yani, akıntının tersinedir.

Neden “akıntıya karşı kürek çekiyor” algısı oluşuyor?

Çünkü Erhürman görüşmeden vazgeçildiği bir anda görüşmenin nasıl kurtarılacağını anlatmaktadır. Kopuş söylemleri güçlenirken sistem içi sorumluluk çağrısı yapmakta ve seçmen netlik isterken koşullu akılcılık sunmaktadır. Bu yaklaşım siyasette şu algıyı yaratmaktadır: “Gerçeklik başka yere gidiyor, Erhürman başka yere bakıyor.” Bu algı, siyasal iletişim açısından çok güçlüdür.  Ama şu ayrımı yapmak önemli görünmektedir. Akıntıya karşı kürek çekmek iki anlama gelebilir: “Gerçeklikten kopuk, naif, romantik bir siyaset izlemek” veya “kısa vadede kaybettiren, ama mevcut yönelimin sürdürülemez olduğunu varsayan bir karşı hafıza” yaratmak. Erhürman’ın tavrı ikinci seçeneğe daha yakındır.

Tarihte benzer örnekler var mı?

Karşılaştırmalı siyaset bize şunu gösteriyor: Mandela, Apartheid’in en güçlü olduğu dönemde “akıntıya karşıydı”. Havel, Soğuk Savaş’ın donmuş döneminde “akıntıya karşıydı”. Kuzey İrlanda sürecinde uzlaşmacılar uzun süre marjinal kaldı. Ama kritik fark şu: Bu örneklerde akıntı gerçekten değişti. Kıbrıs’ta ise henüz o kırılma yaşanmış değildir. Erhürman, mevcut akıntıya karşı kürek çekmektedir. Çünkü bu akıntının Kıbrıslı Türkler için sürdürülebilir olmadığına inanmaktadır. Bu stratejik olarak riskli, kısa vadede kaybettirici, ama entelektüel ve normatif olarak tutarlı bir tercihtir. Son incelemede “Bugünkü güç dengelerinde Erhürman kazanır mı?” sorusuna verilebilecek yanıt zordur. Ama soru “Erhürman yanlış yerde mi duruyor?” ise verilecek yanıt “hayır, ama yanlış zamanda olabilir” olmalıdır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma, Tufan Erhürman’ın kamuoyunda “dört maddelik yöntem” olarak bilinen yaklaşımını, bir çözüm modeli olarak savunmak ya da reddetmekten çok, Kıbrıs görüşme süreçlerinin yapısal sorunlarını tanılamayı amaçlayan bir görüşme tasarımı olarak ele almıştır. Bu çerçevede çözümleme, söz konusu yöntemin hem kuramsal tutarlılığını hem de mevcut siyasal ve jeopolitik koşullar altındaki uygulanabilirliğini değerlendirmeye odaklanmıştır.

Makalenin bulguları, Erhürman’ın yaklaşımının Kıbrıs sorunundaki temel tıkanıklığı doğru biçimde tanımladığını göstermektedir. Siyasal eşitliğin pazarlık konusu olması, görüşmelerin açık uçlu ve maliyetsiz biçimde sürdürülmesi, önceki yakınlaşmaların bağlayıcılıktan yoksun olması ve tarafların masadan kalkmasının herhangi bir bedel üretmemesi, geçmiş tüm süreçlerde yinelenen yapısal sorunlar olarak öne çıkmaktadır. Erhürman yöntemi bu sorunları çözümün içeriğinden önce görüşmenin kurallarına odaklanarak ele alması bakımından yazında önemli bir ayrışma noktası sunmaktadır.

Bununla birlikte çalışma, bu yöntemin mevcut güç dengeleri altında ciddi sınırlılıklar taşıdığını da ortaya koymaktadır. Türkiye’nin iki devletli çözüm eksenine kaymış olması, Kıbrıs Rum kesiminin statükodan kaynaklanan asimetrik üstünlükleri ve uluslararası toplumun çözüm üretmekten çok statükoyu yönetmeyi tercih eden tutumu, Erhürman’ın öngördüğü takvimli, eşitlik temelli ve maliyetli görüşme anlayışını yaşama geçirmeyi zorlaştırmaktadır. Bu bağlamda Erhürman’ın yaklaşımı, kısa vadede siyasal karşılık üretmekten çok, akıntıya karşı kürek çeken bir siyasa olarak belirmektedir.

Ancak bu durum, söz konusu yaklaşımın değersiz ya da naif olduğu anlamına gelmemektedir. Aksine Erhürman yöntemi Kıbrıs görüşme süreçlerinin neden sürekli başarısızlığa uğradığını açıklayan güçlü bir çözümleyici çerçeve sunmaktadır. Bu yönüyle yaklaşım, mevcut statükoya alternatif bir “sonuç vaadi”nden çok, Kıbrıs Türk tarafının yıllardır içinde bulunduğu görüşmelerin neden yapısal olarak eşitsiz ve sürdürülemez olduğunu görünür kılan bir siyasal hafıza işlevi görmektedir.

Çalışmanın ortaya koyduğu temel sonuçlardan biri de Erhürman’ın yaklaşımının esasen bir “ödün stratejisi” değil, “ödün öncesi zemini dönüştürme” girişimi olduğudur. Ancak Rum tarafının elindeki yapısal kozlar ve Türkiye etmenin belirleyici ağırlığı dikkate alındığında, bu zemini dönüştürecek somut baskı araçlarının eksikliği yöntemin en zayıf halkasını oluşturmaktadır. Mevcut koşullarda Kıbrıs Rum kesiminin siyasal eşitlik gibi kurucu nitelikte ödünler vermesi için güçlü bir teşvik ya da maliyet mekanizması bulunmamaktadır.

Bu nedenle Erhürman yöntemi bugünün jeopolitiğinde bir “kazanım stratejisi” olarak değil, gelecekte olası bir kırılma anı için hazırlanmış bir kurucu çerçeve olarak okunmalıdır. Uluslararası dengelerin, Türkiye-AB ilişkilerinin ya da Kıbrıs’taki statükonun sarsılması durumunda bu yaklaşım görüşmelerin hangi ilkeler üzerine yeniden kurulması gerektiğine ilişkin hazır ve tutarlı bir referans sunmaktadır.

Sonuç olarak bu makale, Erhürman’ın yaklaşımının ne idealize edilmesi ne de kolaycı biçimde önemsizleştirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Söz konusu yöntem, mevcut siyasal ortamda sınırlı bir başarı şansına sahip olsa da Kıbrıs sorununda yanlış yapılanların en berrak kaydını tutan ve görüşmeleri yeniden düşünmeye zorlayan önemli bir katkı sunmaktadır. Bu yönüyle Erhürman’ın yaklaşımı, bugünün iktidar siyasetinden çok, yarının hesaplaşmalarına hitap eden bir siyasal ve entelektüel yaklaşım olarak değerlendirilmelidir.


 

Kaynakça

 

Fisher, R., Ury, W., ve Patton, B. (2011). Getting to Yes: Negotiating Agreement Without Giving In (3rd ed.). New York: Penguin Books.

United Nations Security Council. (1975–2021). Resolutions on Cyprus. United Nations.



[1] Tufan Erhürman’ın kamuoyuna açıkladığı dört maddelik yöntem, siyasal eşitliğin görüşmelere girmeden önce kabulü, zaman sınırlı görüşme sürecinin belirlenmesi, önceki yakınlaşmaların korunması ve masadan kalkmanın maliyetli olması gibi ilkeleri içermektedir. Bu çerçeve, Erhürman’ın açıklamalarından derlenmiştir. Erhürman’ın dört maddelik yönteminin sözlü ve aktarımlardan derlenen çerçevesi kamuoyuna yansımış olmakla birlikte, halen tümüyle yazılı ve resmi bir strateji metni olarak yayımlanmamıştır.

[2] Diplomatik görüşme yazınında, tarafların tutarlı işaretler verememesi “credibility collapse” olarak adlandırılır. Bu durum, görüşme süreçlerinin etkililiğini zayıflatır.

[3] Uluslararası ilişkilerde devletler arasında devlet–devlet ilişkilerini salt güç dengeleriyle açıklamaktan ziyade, çoklu etkileşim kanalları üzerinden değerlendiren “karmaşık bağımlılık” yaklaşımı, Kıbrıs gibi bölgesel görüşme süreçlerinde aktör davranışlarını anlamada yardımcı bir kavramsal çerçeve sunar.

[4] Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Kıbrıs sorununa ilişkin kararları ve parametreleri, taraflar arası görüşmelerin normatif çerçevesini oluşturmaktadır. Bu parametreler, siyasal eşitlik, iki toplumlu iki bölgeli federasyon ve BM denetimindeki görüşme süreçlerini içermektedir.

Hiç yorum yok: