KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman ve Dört
Yöntemi
Prof. Dr.
Firuz Demir Yaşamış
Öz
Bu makale, Tufan Erhürman tarafından
geliştirilen ve kamuoyunda “dört maddelik yöntem” olarak bilinen yaklaşımı, bir
çözüm modeli olarak savunmak ya da reddetmekten çok, Kıbrıs görüşme
süreçlerinin yapısal sorunlarını çözümleyen bir görüşme tasarımı olarak
incelemektedir. Çalışma, Erhürman’ın yönteminin hangi siyasal ve kuramsal
varsayımlar üzerine kurulduğunu, Türkiye’nin son dönemde benimsediği iki
devletli çözüm yaklaşımı ve Kıbrıs Rum kesiminin statükoya dayalı görüşme isteğinin
neden yapısal bir gerilim içinde olduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır. Nitel
içerik çözümlemesine dayalı tematik bir yöntem izleyen makale, Erhürman’ın
söylemini siyasal eşitlik, takvimli görüşme, kazanımların korunması ve masadan
kalkmanın maliyetli olması başlıkları altında çözümlemektedir. İnceleme, söz
konusu yöntemin Kıbrıs sorununun temel tıkanıklıklarını doğru biçimde tanıladığını,
ancak mevcut jeopolitik ve jeostratejik koşullar altında sınırlı bir
uygulanabilirlik kapasitesine sahip olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda çalışma,
Erhürman’ın yaklaşımını kısa vadeli bir çözüm stratejisinden çok, Kıbrıs görüşme
süreçlerinin neden sürekli başarısızlığa uğradığını açıklayan çözümleyici ve
eleştirel bir çerçeve olarak değerlendirmektedir.
Anahtar
Kelimeler: Kıbrıs sorunu; görüşme tasarımı;
siyasal eşitlik; federasyon tartışmaları; iki devletli çözüm; Erhürman yöntemi
Abstract
This article examines the approach developed by Tufan Erhürman—widely
referred to as the “four-point methodology”—not as a normative solution
proposal, but as an analytical framework focusing on the structural
deficiencies of the Cyprus negotiation process. Rather than engaging in a
debate over competing solution models, the study aims to identify the political
and theoretical assumptions underlying this methodology and to explain why it
stands in structural tension with Turkey’s recent two-state policy and the
Greek Cypriot side’s status quo-oriented negotiation practices. Employing a
qualitative thematic content analysis, the article analyzes Erhürman’s
discourse through four core principles: political equality, time-bound
negotiations, the preservation of previous convergences, and the introduction
of costs for abandoning the negotiating table. The findings suggest that while
the methodology accurately diagnoses the recurring causes of failure in Cyprus
negotiations, its capacity for implementation remains limited under current
geopolitical and geostrategic conditions. Accordingly, the article argues that
Erhürman’s approach should be understood less as a short-term solution strategy
and more as a critical analytical framework that illuminates the structural
inequalities and persistent deadlocks inherent in the Cyprus negotiation
process.
Key Words: Cyprus problem; negotiation design; political
equality; federalism debates; two-state solution; Erhürman methodology
GİRİŞ
Kıbrıs sorunu, yarım yüzyılı aşkın bir
süredir uluslararası toplumun gündeminde yer almasına karşın, çözüm üretme
kapasitesini büyük ölçüde yitirmiş bir görüşme alanı olmuştur. Birleşmiş
Milletler parametreleri çerçevesinde yürütülen çok sayıda görüşme süreci,
tarafların tutumlarını yakınlaştırmaktan çok, statükonun kurumsallaşmasına
hizmet eden yinelenme döngüleri üretmiştir. Özellikle Kıbrıs Türk tarafı
açısından bu süreç, siyasal eşitlik savının giderek aşındığı ve görüşmenin ise
sonuç üretmeyen bir ritüele dönüştüğü bir deneyim olarak okunmaktadır.
Son yıllarda bu tıkanıklık,
Türkiye’nin de açık biçimde benimsediği “iki devletli çözüm” söylemiyle yeni
bir aşamaya taşınmıştır. Bu yaklaşım, federal çözüm paradigmasının eylemli
olarak sona erdiğini ilan ederken, uluslararası sistemle bilinçli bir gerilim
yaratmayı göze alan kopuşçu bir strateji sunmaktadır. Buna karşılık, Kıbrıs
Türk siyasetinde daha sınırlı bir alanda da olsa, görüşmenin tamamen terk
edilmesini değil, görüşme sisteminin yeniden düşünülmesini savunan yaklaşımlar
da ortaya çıkmaktadır. Son dönemde Türkiye’nin Kıbrıs’a ilişkin resmi söylemi,
federasyon paradigmasını aşarak iki devletli çözüm eksenine kaymaktadır. Bu
yaklaşım, mevcut BM ve AB parametreleriyle doğrudan örtüşmemektedir.
Bu bağlamda, Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’nin (KKTC) yeni Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman tarafından
geliştirilen ve kamuoyunda “dört maddelik yöntem” olarak bilinen yaklaşım,
Kıbrıs sorununa ilişkin tartışmayı çözüm modelinden çok görüşme tasarımı
eksenine kaydırması bakımından dikkat çekicidir. Erhürman’ın yaklaşımı,
federasyonu dogmatik bir hedef olarak savunmamakta, ancak siyasal eşitlik,
takvimli süreç, önceki yakınlaşmaların korunması ve masadan kalkmanın maliyetli
olması gibi ilkeler üzerinden, mevcut görüşme düzeninin yapısal sorunlarını tanılamaya
çalışmaktadır. Bu yönüyle söz konusu yöntem, “ne istiyoruz?” sorusundan çok,
“neden bu görüşmeler sürekli başarısız oluyor?” sorusuna odaklanmaktadır.
Bu makalenin amacı, Erhürman’ın yöntemi
bir çözüm önerisi olarak değerlendirmekten çok, karşılaştırmalı siyaset ve diplomatik
görüşme kuramları bağlamında çözümleyici mantıkla incelemektir. Çalışma,
Erhürman yaklaşımının hangi varsayımlar üzerine kurulduğunu, Türkiye’nin son
dönem Kıbrıs siyasası ve Kıbrıs Rum kesiminin tutumlarıyla neden yapısal bir
gerilim içinde olduğunu ortaya koymayı hedeflemektedir. Bu çerçevede makale,
söz konusu yöntemin güçlü ve zayıf yönlerini, mevcut jeopolitik ve jeostratejik
koşullar altında uygulanabilirlik ve siyasal etki kapasitesi açısından
tartışmaktadır. Kıbrıs Rum kesimi, mevcut uluslararası statüko içinde üstün
konumda olduğundan, görüşmelerde statükoyu sürdürmeye öncelik verme
eğilimindedir. Bu bağlamda siyasal eşitlik gibi reform isteklerine karşı
temkinli yaklaşmaktadır.
Makale, nitel içerik çözümlemesine
dayalı tematik bir araştırma yöntem izlemektedir. Erhürman’ın söylemi, dört
temel ilke etrafında çözümlenmekte ve bu ilkeler Türkiye’nin iki devletli çözüm
yaklaşımı ve Kıbrıs Rum kesiminin statükocu görüşme uygulamalarıyla
karşılaştırılmaktadır. Böylece çalışma, Kıbrıs sorununda sıkça göz ardı edilen
bir boyutu, görüşmenin kendisinin siyasal bir sorun olduğu gerçeğini, görünür
kılmayı amaçlamaktadır.
Tufan Erhürman, Kuzey Kıbrıs’ın yeni
seçilen Cumhurbaşkanı, Kıbrıs sorunu ve dış siyasa bağlamında belirli stratejik
adımlar atmış bir siyasal lider olarak yöntem ve öneriler ortaya koymuştur:
“Dört Maddelik Görüşme Yöntemi”. Erhürman’ın görüşme sürecine ilişkin
kamuoyunda yer alan ve aktarılan bir dört maddelik yöntemi vardır. Bu
çerçevede, görüşmelerde siyasal eşitliğin pazarlık konusu yapılmaması gibi
ilkeler öne çıkmıştır. Bu yöntem doğrudan kamuoyu tarafından tartışılan ve
medyada aktarılan bir stratejidir. Erhürman’ın “dört maddelik yöntemi” diye
medya ve kamuoyunda yer alan çerçeve net olarak tanımlanmış durumdadır. Buna
göre kapsamlı Kıbrıs çözüm görüşmelerine başlamadan önce uygulanması
gerektiğini söylediği dört temel ilke ya da koşul aşağıda belirtilmiştir. [1]
Siyasal Eşitlik
Pazarlık Konusu Olmayacak: Siyasal
eşitlik ilkesi görüşme sürecine girmeden önce kabul edilecek ve dönüşümlü
başkanlık ve karar alma mekanizmaları gibi konularda pazarlığa açık
bırakılmayacak şekilde tanımlanacaktır. Bu, Kıbrıslı Türklerin siyasal
eşitliğinin tartışmasız olarak kabul edilmesini amaçlamaktadır.
Görüşmelerin
Başlangıç ve Bitiş Tarihi Belirlenecek: Görüşme
sürecinin yıllarca belirsiz şekilde sürmemesi için bağlayıcı bir takvimle
başlangıç ve bitiş tarihleri konulacaktır. Bu, sürecin ciddiyetini ve ilerleme
odaklı yönünü güçlendirmeye yöneliktir.
Geçmişteki
Yakınlaşmalar ve Kabullenmeler Doğrulanacak: Daha
önce varılmış teknik ve siyasal uzlaşılar (örneğin önceki görüşme süreçlerinde
sağlanan yakınlaşmalar) yeniden tartışma konusu yapılmadan korunacaktır.
Böylece “sıfırdan başlama” yaklaşımından kaçınılması hedeflenmektedir.
Rum Tarafının
Masayı Terk Etmesi Durumunda Statükoya Dönülmeyecek: Rum tarafı görüşme sürecinde yeniden masayı
terk ederse, Türk tarafının bugünkü statükoya (tanınmamışlık ve yalıtılmışlık
durumuna) dönmesi gibi bir sonuç doğurmayacak güvence mekanizmaları oluşturulacaktır.
Bu madde, geçmişte yaşanan güven kayıplarının yinelemesini engelleme amacını
taşımaktadır.
Özetlenecek olursa, Erhürman’ın bu
dört ölçütü, kapsamlı görüşmelerin yeniden başlaması için ön koşul olarak
tanımladığı bir yöntemsel çerçeveyi oluşturmakta ve sürecin siyasal eşitlik
gibi tartışmalı konuları temel ilkeler çerçevesinde sabitlemesini, belirsiz ve
açık uçlu görüşmelerden kaçınmasını, önceki kazanımların korunmasını ve sürecin
“geri dönüşsüz” bir güvence mekanizmasıyla desteklenmesini hedeflemektedir. Bu
dört maddelik yöntem sürecin çerçevesini belirleyen ön koşullardır. Tarafların sürece
daha etkili katılımını sağlamak için Erhürman tarafından geliştirilmiştir.
KURAMSAL ÇERÇEVE
Tufan Erhürman’ın Kıbrıs görüşmelerine
ilişkin önerdiği dört maddelik yöntem, klasik “açık uçlu görüşme” anlayışına
yönelik bilinçli bir eleştiri niteliği taşımaktadır. Bu yaklaşım, görüşme
sürecini başlatmaktan çok, görüşmenin hangi koşullarda anlamlı ve adil
olabileceğine odaklanmaktadır. Bu yönüyle yöntem, diplomatik görüşme kuramında
“ön-koşullarla çerçevelenmiş süreç” (pre-structured negotiation)
yaklaşımıyla örtüşmektedir.
Siyasal Eşitliğin
Pazarlık Konusu Olmaması: Bu madde, diplomatik
görüşme yazınında “görüşme konusu olmayacak ilkeler” (non-negotiable
principles) olarak tanımlanan temel normlara karşılık gelmektedir. Fisher
ve Ury’nin “ilkeli görüşme” (principled negotiation) yaklaşımında
da vurgulandığı üzere, tarafların varoluşsal gördükleri konuların pazarlığa
açılması, görüşmenin güven temelini zayıflatmaktadır. Güçlü yönü Kıbrıs Türk
tarafının görüşmeye yapısal olarak zayıf taraf olarak girmesini engellemesi ve görüşmeyi
“hak savaşımı”ndan çıkarıp “kurumsal tasarım” tartışmasına yöneltmesidir. Zayıf
yönü ise karşı taraf açısından görüşme alanını daralttığı için süreci daha
başlamadan kilitleme riski taşımasıdır. Karşılaştırmalı örneklerde (örneğin, İsrail-Filistin
ve Bosna olaylarında) bu tür mutlak ön koşulların görüşmenin başlamasını
geciktirdiği görülmüştür.
Görüşmelerin açık uçlu ve maliyetsiz biçimde
sürdürülmesi, yazında tarafları uzlaşmaya zorlamayan bir pazarlık ortamı
yaratmakta, bu durum, ilkesel görüşme yaklaşımının öngördüğü akılcı destek
yapısıyla çelişmektedir (Fisher ve Ury, 1981).
Zaman Sınırı ve
Takvimlendirme: Bu madde, diplomatik
görüşme kuramında “görüşme bitiş tarihine bağlı görüşme” (deadline-driven
negotiation) olarak bilinen yaklaşımın açık bir örneğidir. Açık uçlu görüşmelerin
statükoyu yeniden ürettiği yönündeki eleştiriler, özellikle donmuş çatışmalar yazınında
yaygındır. Güçlü yönü görüşmelerin “sürekli sürece” dönüşmesini engellemesi ve
tarafları karar almaya zorlayarak siyasal maliyeti artırmasıdır. Zayıf yönü ise
güç asimetrisi olan durumlarda zaman baskısı zayıf taraf aleyhine işleyebilmesi
ve Dayton (Bosna) örneğinde görüldüğü gibi, hızlı anlaşmalar ve uzun vadeli
yapısal sorunlar üretebilmesidir.
Önceki
Yakınlaşmaların ve Kabullenmelerin Korunması: Bu
ilke, diplomatik görüşme yazınında (elde olunan koşulların korunması” (acquis
preservation) ya da “izlek bağımlılığı” (path dependency)
yaklaşımıyla örtüşmektedir. Sürecin her seferinde sıfırlanmasının, güçlü taraf
lehine sonuç ürettiği yönündeki saptama bu yaklaşımın temelini oluşturur. Güçlü
yönü görüşme hafızasını koruması, elde edilmiş kazanımları güvence altına alması
ve taraflar arası güven erozyonunu sınırlamasıdır. Zayıf yönü ise, değişen
siyasal koşullara uyum esnekliğini azaltabilmesi ve karşı taraf açısından
“geçmişte reddedilmiş çözümlerin dayatılması” algısı yaratabilmesidir.
Masadan Kalkmanın
Maliyeti Olması: Bu madde, diplomatik
görüşme kuramında “ayrılmanın maliyeti” (exit cost) yaratma stratejisine
karşılık gelmektedir. Taraflardan birinin süreci terk etmesinin maliyetsiz
olması, görüşmeleri bir taktik araca dönüştürmektedir. Güçlü yönü görüşmeye içtenlik
kazandırması ve geçmiş Kıbrıs deneyimlerinde görülen “masadan kalk-bekle-geri
dön” döngüsünü kırmayı hedeflemesidir. Zayıf yönü ise, bu tür güvencelerin
nasıl ve kim tarafından uygulanacağının belirsiz olması ve uluslararası
aktörlerin bağlayıcılığı zayıf kaldığında ilkenin normatif düzeyde kalabilmesidir.
Karşılaştırmalı diplomatik görüşme yazını
ışığında değerlendirildiğinde, Erhürman’ın dört maddelik yöntemi “çözüm
üretmekten çok, çözümün koşullarını yeniden tanımlamayı” hedefleyen bir
stratejik çerçeve sunmaktadır. Bu yaklaşım, kısa vadede görüşme sürecini
zorlaştırma riskini barındırsa da uzun vadede taraflar arasındaki yapısal
eşitsizlikleri dengelemeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle yöntem, bir “anlaşma
planı”ndan çok, normatif ve yapısal bir görüşme eleştirisi olarak okunmalıdır.
Gücü, görüşmenin neden başarısız olduğunu tanılamasından ve sınırlılığı ise bu
tanının nasıl somut siyasal sonuçlara dönüştürüleceği sorusuna henüz net bir
yanıt vermemesinden kaynaklanmaktadır.
ARAŞTIRMA
SORULARI
Bu makale, Kıbrıs sorununa ilişkin
çözüm tartışmalarını sonuç odaklı model arayışlarından çok, görüşmelerin
yapısal niteliği ve işleyişi üzerinden ele almaktadır. Bu çerçevede çalışma
aşağıdaki temel araştırma sorularına yanıt aramaktadır:
Tufan Erhürman’ın “dört maddelik yöntem”
olarak adlandırılan yaklaşımı, Kıbrıs görüşme sürecini hangi kuramsal ve
siyasal varsayımlar üzerinden yeniden tanımlamaktadır?
Erhürman’ın yöntemi Türkiye’nin son dönemde
benimsediği iki devletli çözüm yaklaşımıyla hangi ontolojik ve stratejik
noktalarda ayrışmaktadır?
Kıbrıs Rum kesiminin mevcut görüşme siyasası
ve statükoya dayalı ussal tercihleri, Erhürman’ın öngördüğü takvimli, eşitlik
temelli ve maliyetli görüşme anlayışıyla neden örtüşmemektedir?
Mevcut jeopolitik ve jeostratejik koşullar
altında, Erhürman yönteminin siyasal eşitlik başta olmak üzere temel hedefleri
gerçekleştirme kapasitesi nedir?
Bu yöntem, kısa vadeli bir çözüm üretmekten çok,
Kıbrıs görüşme süreçlerinin yapısal başarısızlıklarını açıklayan bir çözümleyici
çerçeve olarak nasıl değerlendirilebilir?
Bu sorular aracılığıyla makale,
Erhürman’ın yaklaşımını normatif bir çözüm önerisi olarak savunmak ya da
reddetmek yerine, karşılaştırmalı siyaset ve diplomatik görüşme kuramı
bağlamında eleştirel biçimde çözümlemeyi amaçlamaktadır.
ERHÜRMAN VE
TÜRKİYE YAKLAŞIMLARININ FARKLILIKLARI
Tufan Erhürman’ın Kıbrıs sorununa
yaklaşımı ile son yıllarda Türk tarafı tarafından dile getirilen “iki devletli
çözüm” söylemi, yüzeyde her ikisinin de mevcut statükoya eleştirel yaklaşması
nedeniyle zaman zaman benzer görülse de aslında farklı ontolojik ve stratejik
varsayımlara dayanmaktadır. Bu fark, yalnızca önerilen çözüm modelinde değil, görüşmenin
anlamı, hedefi ve araçları konusunda da belirgindir.
Çözüm Modeli
Değil, Görüşme Koşulları Tartışması:
İki devletli çözüm söylemi, son siyasal hedefi açıkça tanımlayan bir konumu
temsil etmektedir. Bu yaklaşım, Kıbrıs’ta iki egemen ve uluslararası alanda
tanınmış devletin varlığını temel çözüm olarak ortaya koyar. Erhürman’ın
yaklaşımı ise bir çözüm modeli önermekten çok, görüşmenin hangi koşullarda
anlamlı olabileceğini tartışmaktadır. Dört maddelik yöntem, federal çözüm
çerçevesini ilkesel olarak dışlamamakta ancak bu çerçevede yapılacak görüşmelerin
geçmişteki yapısal hataları yeniden üretmesini engellemeyi amaçlamaktadır. Bu
yönüyle Erhürman’ın yaklaşımı, sonuçtan çok sürece odaklıdır.
Normatif Konum
ile Stratejik Baskı Aracının Ayrışması: İki
devletli çözüm söylemi, büyük ölçüde normatif bir kopuş savı taşır. Federal
çözüm paradigmalarının başarısız olduğu kabul edilerek, uluslararası toplumdan
yeni bir gerçekliği tanıması istenir. Bu, mevcut uluslararası hukuk ve BM
parametreleriyle bilinçli bir gerilim yaratır. Erhürman’ın yaklaşımı ise
uluslararası normatif çerçeveyi terk etmek yerine, bu çerçeve içindeki
asimetrik ve sonuçsuz görüşme uygulamalarını eleştirir. Dolayısıyla Erhürman,
uluslararası hukuka meydan okumaktan çok, uluslararası aktörleri sorumluluk
almaya zorlayan bir yaklaşım benimsemektedir.
Statükoyu Aşma
Yöntemleri Arasındaki Fark: İki
devletli çözüm söylemi, mevcut statükonun aşılmasını yeni bir siyasal gerçeklik
ilanı yoluyla hedefler. Bu yaklaşımda görüşme, çoğu zaman ikincil ya da araçsal
bir konuma indirgenir. Erhürman’ın yaklaşımında ise statükonun aşılması, görüşmeden
vazgeçerek değil, aksine, görüşmeyi geri dönülmez, maliyetli ve eşitlik
temelinde yürütülebilir duruma getirerek sağlanmaya çalışılır. Bu, statükoya
karşı “kopuşçu” değil, “dönüştürücü” bir stratejidir.
Uluslararası
Aktörlerle Kurulan İlişkinin Niteliği:
İki devletli çözüm söylemi, uluslararası toplumun mevcut tutumuna yönelik açık
bir meydan okuma içerir ve çoğu zaman tanınma savaşımını merkezine alır. Bu
bağlamda uluslararası aktörler, inandırılması gereken dış muhataplar olarak
konumlandırılır. Erhürman’ın yaklaşımı ise uluslararası aktörleri yalnızca
muhatap değil, sürecin sorumlusu ve güvencesi olarak görür. Dördüncü madde
(masadan kalkmanın maliyetli olması), doğrudan bu aktörlerin sürece bağlayıcı
biçimde alınmasını hedefler.
Siyasal Esneklik
ve Gelecek Olasılıkları: İki
devletli çözüm söylemi, siyasal esnekliği sınırlayan bir son hedef tanımı
içerir. Bu hedefin benimsenmesi, farklı çözüm modellerine geri dönüşü
zorlaştırır. Erhürman’ın yaklaşımı ise çözüm ufkunu açık tutar. Federal çözüm
dahil olmak üzere farklı modelleri dışlamaz, ancak hangi model tartışılırsa
tartışılsın, eşitlik, takvim, kazanımların korunması ve maliyetli terk gibi
ilkelerin vazgeçilmez olduğunu savunur.
Değerlendirilecek olursa, bu çerçevede
Erhürman’ın yaklaşımı, “iki devletli çözüm” söyleminden bir çözüm vizyonu
olarak değil, bir siyasal yöntem olarak ayrışmaktadır. İki devletli çözüm,
mevcut görüşme paradigmasına bir seçenek olarak son sonuç önerirken,
Erhürman’ın yöntemi, bu paradigmanın neden sürekli başarısız olduğunu tanılayan
ve görüşmeyi yeniden anlamlandırmayı hedefleyen bir çerçeve sunmaktadır. Dolayısıyla
Erhürman’ın yaklaşımı, iki devletli çözüm söyleminin aksine, “kopuşçu” değil “onarıcı”,
“sonuç odaklı” değil “süreç odaklı” ve “uluslararası sistemden çıkış” değil, “sistem
içi sorumluluk istemi” olarak okunmalıdır.
Erhürman’ın
Yaklaşımı ile Türkiye’nin Son Dönem Kıbrıs Siyasasının Karşılaştırması
Türkiye’nin son dönem Kıbrıs siyasası
ile Tufan Erhürman’ın geliştirdiği dört maddelik yöntem, Kıbrıs sorununun
mevcut statükosuna yönelik eleştiride ortaklaşsa da sorunun nasıl aşılacağına ilişkin
köklü biçimde ayrışan iki stratejik yaklaşımı temsil etmektedir. Bu ayrışma,
yalnızca çözüm modeli tercihinde değil, görüşmenin anlamı, uluslararası
sistemle kurulan ilişki ve siyasal risk algısı açısından da belirgindir.
Son Hedef Çözüm
Modeli mi, Süreç Dönüşümü mü?
Türkiye’nin son dönem Kıbrıs siyasası,
açık biçimde iki devletli çözümü son hedef olarak tanımlamaktadır. Bu
yaklaşımda federasyon temelli görüşme paradigmasının tükendiği kabul edilmekte
ve yeni bir siyasal gerçekliğin uluslararası alanda tanınması hedeflenmektedir.
Dolayısıyla çözüm, önceden tanımlanmış bir sonuç üzerinden kurgulanmaktadır. Erhürman’ın
yaklaşımı ise son çözüm modelini baştan ilan etmekten kaçınır. Dört maddelik yöntem,
federasyon dahil olmak üzere farklı çözüm modellerini dışlamaz, ancak hangi
model tartışılırsa tartışılsın, görüşmenin eşitlik, takvim, kazanımların
korunması ve maliyetli terk ilkeleriyle yürütülmesi gerektiğini savunur. Bu
yönüyle Erhürman’ın yaklaşımı, sonuçtan çok görüşme sürecinin yapısal
dönüşümüne odaklanmaktadır.
Uluslararası
Sistemle İlişki: Meydan Okuma mı, Sorumluluk İstemi mi?
Türkiye’nin iki devletli çözüm
söylemi, mevcut uluslararası parametrelere bilinçli bir meydan okuma
içermektedir. BM Güvenlik Konseyi kararları ve yerleşik çözüm çerçevelerinin
geçerliliği eylemli olarak reddedilmekte ve uluslararası toplumdan yeni bir
durumu tanıması istenmektedir. Bu, normatif açıdan kopuşçu bir stratejidir. Erhürman’ın
yaklaşımı ise uluslararası sistemi bütünüyle karşısına almak yerine, onu
sorumluluk almaya zorlamayı hedefler. Özellikle görüşmelerin kesilmesi durumunda
statükoya dönülmeyeceğine ilişkin güvence istemi uluslararası aktörleri sürecin
edilgen gözlemcileri olmaktan çıkarıp bağlayıcı taraflar durumuna getirmeyi
amaçlamaktadır. Bu nedenle Erhürman’ın yaklaşımı sistem dışı değil, sistem içi
eleştirel bir konumlanmadır.
Statükoya
Yaklaşım: “Kopu”ş Stratejisi mi, “Dönüştürme” Stratejisi mi?
Türkiye’nin son dönem siyasası, mevcut
statükoyu aşmanın yolunu yeni bir siyasal statü ilanı üzerinden kurgular. İki
devletli çözüm söylemi, tanınmamışlık ve yalıtılmışlık sorununu, yeni bir
egemenlik anlatısıyla aşmayı hedefler. Erhürman’ın yöntemi ise statükoyu, görüşmeden
vazgeçerek değil, aksine görüşmeyi geri dönülmez ve maliyetli kılarak
dönüştürmeyi amaçlar. Bu yaklaşımda statüko, terk edilmesi gereken bir süreç
değil, yanlış yönetilmiş bir görüşme uygulamasının sonucu olarak tanımlanır.
Siyasal Risk ve
Esneklik Algısı
İki devletli çözüm söylemi, siyasal
açıdan “yüksek risk-yüksek kazanç” mantığına dayanır. Uluslararası tanınmanın
sağlanamaması durumunda yalıtılmışlığın daha da derinleşmesi riski göze
alınmaktadır. Bu yaklaşım, siyasal esnekliği sınırlayan bir “tek çıkış”
anlatısı üretir. Erhürman’ın yaklaşımı ise daha temkinli ama çok yönlü bir
stratejik esneklik sunar. Son çözümün belirsiz bırakılması, farklı siyasal
senaryolara uyum sağlama kapasitesini korur. Bu nedenle Erhürman’ın yaklaşımı,
iktidar merkezli bir dış siyasa söyleminden çok, uzun vadeli bir görüşme akılcılığı
olarak okunabilir.
Değerlendirilecek olursa, karşılaştırmalı
olarak ele alındığında, Türkiye’nin son dönem Kıbrıs siyasası ile Erhürman’ın
yaklaşımı, aynı soruna verilen iki farklı stratejik yanıtı temsil etmektedir.
Türkiye’nin siyasası, mevcut uluslararası düzenle kopuşu göze alan sonuç odaklı
ve egemenlik vurgulu bir çizgi izlerken, Erhürman’ın yöntemi, görüşme sürecini
yeniden anlamlandırmayı hedefleyen normatif, süreç odaklı ve sistem içi bir
yaklaşım sunmaktadır. Bu nedenle Erhürman’ın yaklaşımı, Türkiye’nin resmi siyasasına
bir “çözüm modeli” seçeneği olmaktan çok, Kıbrıs görüşmelerinin neden sürekli
tıkandığını açıklayan eleştirel bir strateji olarak değerlendirilmelidir.
Bu İki Yaklaşım
Neden Aynı Anda Var Olamaz?
Tufan Erhürman’ın görüşmeyi yeniden
yapılandırmaya dayalı yaklaşımı ile Türkiye’nin son dönemde benimsediği “iki
devletli çözüm” siyasası, yalnızca farklı tercihler değil, aynı siyasal evrende
eş zamanlı olarak sürdürülemeyecek iki ayrı stratejik mantığa dayanmaktadır. Bu
uyumsuzluk üç temel düzeyde ortaya çıkmaktadır.
Ontolojik
Çelişki: Görüşmenin Anlamı Üzerine
İki devletli çözüm söylemi, görüşmeyi
esasen bitmiş ya da anlamsızlaşmış bir süreç olarak kabul eder. Federasyon
temelli ya da BM parametreleri içindeki görüşmelerin tükendiği varsayımıyla
hareket eder ve çözümü, yeni bir siyasal gerçekliğin ilanı üzerinden tanımlar. Erhürman’ın
yaklaşımı ise görüşmenin kendisini sorunlu değil yanlış kurgulanmış olarak
görür. Sorun, görüşmenin varlığı değil, eşitsiz, açık uçlu ve maliyetsiz
biçimde yürütülmesidir. Dolayısıyla Erhürman için görüşme terk edilmesi gereken
bir araç değil, yeniden yapılandırılması gereken bir siyasal mekanizmadır. Bu
noktada ontolojik bir ayrışma vardır: Biri görüşmeyi kapatır, diğeri görüşmeye
anlam yükler. Bu iki varsayım aynı anda doğru olamaz.
Stratejik
Çelişki: Uluslararası Sisteme Yönelik Tutum
İki devletli çözüm siyasası,
uluslararası sistemle açık bir normatif gerilim yaratmayı göze alır. BM
Güvenlik Konseyi kararları ve yerleşik çözüm parametreleri eylemli olarak
reddedilir ve tanınma savaşımı sistem dışı bir baskı stratejisi olarak
kurgulanır. Erhürman’ın yaklaşımı ise uluslararası sistemi karşısına almak
yerine, onu bağlayıcı ve sorumlu bir aktöre dönüştürmeyi hedefler. Görüşmelerin
çökmesi halinde statükoya dönülmeyeceğine ilişkin güvence istemi, uluslararası
aktörlerin sürece taraf olmasını gerektirir. Bu iki strateji eş zamanlı
yürütülemez çünkü bir yandan uluslararası sistemi “geçersiz” ilan edip, diğer
yandan aynı sistemden “güvence ve bağlayıcılık” istemek mantıklı değildir.
İnandırıcılık
Sorunu: Siyasal İşaretlerin Tutarsızlığı
Uluslararası siyasette ve diplomatik görüşmelerde
aktörlerin söylediklerinden çok, hangi işaretleri aynı anda verdikleri
önemlidir. İki devletli çözüm söylemi, karşı tarafa ve uluslararası topluma şu işareti
verir: “Bu görüşme çerçevesi bizim için kapanmıştır.” Erhürman’ın yöntemi ise
tam tersine şu işareti üretir: “Bu çerçeve hala olanaklıdır, ancak kuralları
değişmelidir.” Bu iki işaret aynı anda verildiğinde karşı taraf için görüşme
anlamsızlaşır, uluslararası aktörler için güvenilir muhatap bulanıklaşır ve Türk
tarafının yaklaşımı stratejik olarak tutarsız görünür. Karşılaştırmalı görüşme yazınında
bu durum, “inandırıcılık çöküşü” (credibility collapse) olarak
tanımlanır. [2]
Siyasal Zaman ve
Risk Algısının Çatışması
İki devletli çözüm, yüksek risk–yüksek
kazanç mantığına dayanır ve kopuş anı yaratmayı hedefler. Erhürman’ın yaklaşımı
ise uzun vadeli, kademeli ve riskleri dağıtan bir strateji izler. Bu iki zaman
algısı da çelişkilidir. Biri “şimdi ve kökten” der, diğeri “koşulları
olgunlaştırarak” ilerler. Devlet siyasası aynı anda hem kopuşçu hem kademeli
olamaz.
Değerlendirilecek olursa, iki yaklaşım
arasında yapısal bir uyumsuzluk vardır. Bu nedenle Erhürman’ın yaklaşımı ile
Türkiye’nin son dönem Kıbrıs siyasası arasındaki fark, taktiksel değil,
yapısaldır. Sorun, iki yaklaşımın hangisinin daha “iyi” olduğu değil, aynı anda
uygulanmalarının mantıksal olarak olanaksız olmasıdır. Özetle, iki devletli
çözüm bir görüşmeden çıkış stratejisidir. Erhürman’ın yaklaşımı ise görüşmeyi
yeniden kurma stratejisidir. Bir siyasal aktör aynı anda hem görüşmenin
bittiğini ilan edip hem de görüşmeyi daha adil hale getirmeye çalışamaz. Bu
nedenle bu iki yaklaşım eş zamanlı değil, farklı stratejilerdir.
Erhürman’ın
Yaklaşımı Federasyona mı Yönelik?
Tufan Erhürman’ın Kıbrıs yaklaşımı,
federasyonu bir son dogma olarak savunan bir çizgi değildir, ancak federasyonu
hala meşru, olanaklı ve tartışılabilir bir çözüm zemini olarak saklı tutan bir
yaklaşımdır. Bu nedenle Erhürman’ın yaklaşımı ne açık bir “iki devlet” savunusu
ne de koşulsuz bir “federalizm ısrarı”dır. Bu farkı doğru anlamak için üç
düzeyi ayırmak gerekir.
Normatif Düzey:
Uluslararası Meşruluk Çerçevesi
Erhürman, BM Güvenlik Konseyi
kararları ve yerleşik uluslararası parametreler çerçevesinde, iki toplumlu, iki
bölgeli federal çözümün hala meşru referans noktası olduğunu kabul eder. Bu şu
anlama gelir: federasyon, uluslararası sistem tarafından tanınan tek çözüm
çerçevesidir. Bu çerçeveden tamamen kopmanın, Kıbrıslı Türkler açısından
tanınmamışlık ve yalıtılmışlığı derinleştirme riski vardır. Dolayısıyla
Erhürman, federasyonu reddetmez, çünkü reddin siyasal maliyetinin farkındadır.
Stratejik Düzey:
Federasyona Koşulsuz Bağlılık Yok
Ancak Erhürman’ın yaklaşımı, geçmiş görüşme
süreçlerinde görülen “federasyon adına her koşula razı olma” uygulamasına açık
bir eleştiridir. Dört maddelik yöntem tam da bu noktada devreye girer: siyasal
eşitlik pazarlık konusu olmayacak, süreç takvimli olacak, önceki yakınlaşmalar
korunacak ve masadan kalkmanın maliyeti olacak. Bu maddeler, federasyonu ancak
belirli koşullar altında anlamlı kılar. Yani federasyon olanaklıdır, ama
eşitliksiz, sonsuz ve maliyetsiz bir federasyon görüşmesi kabul edilemez. Bu
nedenle Erhürman’ın yaklaşımı, “federasyon yanlısı” değil, “federasyon
koşullayıcı”dır.
Ontolojik Düzey:
Asıl Sorun Devlet Biçimi Değil, Siyasal Eşitlik
Erhürman açısından temel soru “federal
mi, konfederal mi, iki devlet mi?” sorusundan önce gelir: Kıbrıslı Türklerin siyasal
eşitliği kurumsal olarak güvence altına alınıyor mu? Bu nedenle Erhürman’ın
yaklaşımı federasyonu bir amaç değil, eşitliği sağlayabilecek olası araçlardan
biri olarak görür. Eğer federasyon bu eşitliği sağlayamıyorsa, Erhürman’a göre
sorun çözüm modelinde değil, görüşme tasarımındadır. Türkiye’nin siyasasıyla temel
fark burada ortaya çıkar: Türkiye’nin iki devletli çözüm siyasası federasyonu
tarihsel olarak kapanmış bir dosya kabul eder. Erhürman’ın yaklaşımı ise federasyonu
koşullu, eleştirel ama hala açık bir seçenek olarak tutar. Bu nedenle Erhürman
federasyonu savunmaz, ama federasyonu masadan kaldırmaz.
Değerlendirilecek olursa, Erhürman’ın
yaklaşımı federasyon merkezli değil, federasyonla sınırlı da değildir. Ancak
federasyonu, uluslararası meşruluk ve siyasal eşitlik sağlandığı sürece akılcı
bir çözüm olasılığı olarak görmektedir. Bu da onu iki devletli çözümden daha
sistem içi, klasik federalist söylemden ise daha eleştirel ve koşullu bir konuma
yerleştirir.
Erhürman’ın
Yaklaşımı Neden Kıbrıslı Türk Seçmen Nezdinde “Belirsiz” Algılanıyor?
Toplum “sonuç”
duymak istiyor, Erhürman “süreç” anlatıyor
Kıbrıslı Türk seçmen, özellikle son 20
yılda, sürekli başarısızlıkla sonuçlanan görüşme süreçleri nedeniyle sonuç
odaklı bir siyasal dil talep ediyor: “Federasyon mu?”, “İki devlet mi?”, “Tanınma
olacak mı, olmayacak mı?” Erhürman’ın yaklaşımı ise bu sorulara kısa ve net
cevaplar vermek yerine görüşmenin nasıl yapılması gerektiğini, hangi koşullarda
anlamlı olacağını ve hangi ilkelerin vazgeçilmez olduğunu anlatıyor. Bu,
akademik ve stratejik olarak tutarlı olsa da seçmen düzeyinde “kaçamak” ya da
“net değil” algısı üretiyor. Seçmen “ne olacak?” sorusunu sorarken, Erhürman
“nasıl olmalı?” sorusuna cevap veriyor.
Federasyon
kelimesi bilinçli olarak kullanılmıyor ve bu boşluk yaratıyor
Erhürman federasyonu reddetmiyor, ama
yüksek sesle savunmuyor da. Bu bilinçli tercih, stratejik olarak anlaşılır
niteliktedir: Federasyon savunusu artık geniş kesimlerde yıpranmış durumdadır
ve koşulsuz federasyon söylemi siyasal maliyet taşımaktadır. Ancak siyasette
sessizlik de bir mesajdır. Federasyon kelimesinin açık biçimde sahiplenilmemesi
federalist seçmen için “geri adım” ve iki devletçi seçmen için “gizli
federalizm” kuşkusu yaratıyor. Bu ikili okuma, belirsizlik algısını
derinleştiriyor.
“Koşullu”
siyaset, kriz dönemlerinde zayıf algılanır
Erhürman’ın yaklaşımı büyük ölçüde
koşulludur: “Eğer siyasal eşitlik kabul edilirse…”, “Eğer masadan kalkmanın
maliyeti olursa…”, “Eğer uluslararası toplum sorumluluk alırsa…” Oysa Kıbrıslı
Türk toplumu ekonomik kriz, uluslararası yalıtılmışlık ve kurumsal erozyon gibi
yüksek belirsizlik koşulları altında yaşamaktadır. Bu tür dönemlerde seçmen,
koşullu ve çok değişkenli stratejilerden çok net yön, güçlü irade ve kısa
cümleler bekler. Bu nedenle Erhürman’ın akılcı dili, kriz psikolojisi içinde
zayıf ve muğlak algılanabilmektedir.
İktidar söylemi
“netlik” tekelini elinde tutuyor
Türkiye destekli iki devletli çözüm
söylemi çok net, yinelenen ve basit bir çerçeve sunmaktadır. “Federasyon bitti.
İki devlet var.” Bu söylemin uygulanabilirliği tartışmalı olsa bile, siyasal
iletişim açısından yüksek netlik üretiyor. Erhürman’ın yaklaşımı ise daha
karmaşık, çok aktörlü ve uluslararası bağlam gerektiren bir yapı sunuyor. Bu da
medya ve gündelik siyaset dilinde zayıflık yaratmaktadır. [3]
Akademik
tutarlılık ile popüler siyaset arasındaki gerilim
Erhürman bir anayasa hukukçusu ve
akademisyen refleksiyle kavramsal tutarlılığa, hukuksal çerçeveye, uluslararası
meşruluğa öncelik vermektedir. Ancak popüler siyaset sadeleştirme, dramlaştırma
ve net karşıtlıklar üzerinden işler. Bu nedenle Erhürman’ın güçlü olduğu
alanlar, siyasal algıda her zaman üstünlüğe dönüşmüyor.
Belirsizlik
Gerçek mi, Algısal mı?
Çözümleyici açıdan bakıldığında, Erhürman’ın
yaklaşımı belirsiz değil, aksine oldukça tutarlı ve ilkeseldir. Ancak bu
tutarlılık, sonuç bildirimi yerine süreç tasarımı sunduğu için, seçmen nezdinde
belirsizlik olarak okunmaktadır. Kısacası belirsizlik, stratejinin içeriğinden
değil, seçmenin beklentisiyle kurulan dil arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanmaktadır.
Mevcut Jeopolitik
ve Jeostratejik Koşullar Altında Erhürman Yönteminin Başarı Şansı
Mevcut koşullarda başarı olasılığı “düşük–orta”
düzeydedir. Ancak tamamen sıfır değildir. Başarı, Erhürman’ın denetimi
dışındaki üç dışsal koşulun aynı anda değişmesine bağlıdır.
Uluslararası
Sistem: “Çözüm İştahsızlığı” Dönemi
Bugünün küresel jeopolitiği şu
özelliklerle tanımlanmaktadır: Ukrayna savaşı, Orta Doğu’da çok katmanlı kriz, ABD-Çin
yarışması ve AB’nin iç bütünlük ve güvenlik kaygıları. Bu bağlamda Kıbrıs öncelik
olmayan, ama denetim altında tutulması yeterli görülen bir dosya durumundadır. Bu
Erhürman yöntemi açısından ne anlama gelir? Erhürman’ın dördüncü maddesi
(masadan kalkmanın maliyetli olması), uluslararası aktörlerin etkili ve
bağlayıcı rol üstlenmesini gerektirir. Ancak mevcut uluslararası sistem risk
almaktan kaçınmakta ve “yönetilebilir statüko”yu tercih etmektedir. Bu
koşullarda Erhürman yöntemi için dış destek zayıftır.
Doğu Akdeniz
Jeopolitiği: Sertleşmiş Çizgiler
Doğu Akdeniz’de enerji artık bir
“umut” değil, güvenlik sorunudur. Türkiye-Yunanistan dengesi kırılgan ama denetimlidir.
AB-Türkiye ilişkileri işlevsel ama normatif değildir. Bu tabloda Kıbrıs çözümü,
bir “kazan-kazan” projesi olmaktan çıkıp, riskli bir denge bozucu olarak görülmektedir.
Sonuç olarak, Erhürman’ın önerdiği gibi takvimli, eşitlik temelli, geri
dönüşsüz bir görüşme süreci, mevcut jeostratejik dengeler için fazla iddialı
bulunuyor. Jeostratejik ortam, dönüşümcü görüşmeyi değil, donmuş dengeyi
ödüllendiriyor.
Türkiye Etmeni:
Stratejik Öncelik Uyumsuzluğu
Erhürman yöntemi Türkiye’nin iki
devletli çizgisinden açık biçimde ayrılmaktadır. Ankara’nın stratejik risk
almadan ilerleme tercihiyle örtüşmemektedir. Dolayısıyla, Erhürman yaklaşımı
Ankara açısından ne açık tehdit ne de öncelik konumundadır. Türkiye etkili
destek vermeden yöntemin başarı şansı sınırlıdır.
Ama, Tamamen
Umutsuz mu?
Erhürman yönteminin orta ve uzun
vadede değerli olduğu üç alan var: Birincisi, uluslararası normatif dil ile uyumlu
olmasıdır. İnsan hakları, siyasal eşitlik, süreç adaleti kavramları normatif
dil ile uyumludur. Bu dil, AB ve BM çevrelerinde anlaşılabilir ve meşru bir
dildir. İkincisi, statükonun çökmesi durumunda “hazır çerçeve” vardır. Doğu
Akdeniz’de sert kriz, Türkiye-AB ilişkilerinde yapısal değişim ya da Kıbrıs’ta
ekonomik ve siyasal kırılma yaşanırsa, Erhürman yöntemi “kriz sonrası düzen
kurma” için hazır ve tutarlı bir model sunar. Üçüncüsü, iç siyasette uzun vadeli
hafıza yaralıdır. Bugün kazanmasa bile Kıbrıslı Türk siyaseti için “ne
yapılmaması gerektiğini” gösteren kurucu bir referans bırakır.
Değerlendirmek gerekirse, mevcut
jeopolitik koşullar, Erhürman yöntemini ödüllendirmemekte, ama bu yöntem,
mevcut koşullar çöktüğünde en anlamlı seçeneklerden biri olmaya aday olmaktadır.
Bu nedenle Erhürman’ın yaklaşımı bugünün iktidar stratejisi değil, yarının
kurucu çerçevesi olarak okunmalıdır.
Kıbrıs Rum
Kesiminin Mevcut Yaklaşımı ve Temel Gerekçeleri
Kıbrıs Rum kesiminin Kıbrıs sorununa
yaklaşımı, resmi söylemde iki toplumlu, iki bölgeli federasyon çerçevesine
bağlılık vurgusu içerse de uygulanan siyasada asimetrik güç üstünlüğünü koruyan
ve statükoyu yönetilebilir bulan bir stratejiye dayanmaktadır. Bu yaklaşım,
çözümden çok denetimli belirsizliği sürdürme eğilimi göstermektedir.
Bu tutum üç temel eksende
açıklanabilir. Birincisi, devlet sahipliği (State ownership) ve asimetri
üstünlüğüdür. Rum kesimi, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tek meşru devamı olarak
uluslararası alanda tanınmaktadır. Bu durum AB üyeliği, uluslararası temsil, egemenlik
hakları gibi kritik alanlarda Rum tarafına yapısal bir üstünlük sağlamaktadır. Bu
nedenle, görüşmeler Rum tarafı için varoluşsal değil, tercihe bağlıdır. Statüko,
Rum kesimi açısından maliyetli değil, yönetilebilir ve üstünlük sahibidir. Bu
bağlamda Rum yaklaşımının temel varsayımı şudur: “Zaman bizim lehimizedir.” Bu
varsayım, Erhürman’ın “takvimli ve maliyetli görüşme” önerisiyle doğrudan
çelişmektedir. İkincisi, federasyon söylemi ile tekil devlet uygulaması
arasındaki çelişkidir. Rum kesimi federasyonu resmi söylem düzeyinde kabul
etmekle birlikte, uygulamada güçlü merkezi devlet, sınırlı kurucu devlet
yetkileri, azınlık benzeri bir Türk tarafı konumu öngören bir federasyon anlayışına
yakındır. Bu yaklaşımın gerekçeleri devletin “işlevselliği” kaygısı, veto
mekanizmalarına direnç ve karar alma süreçlerinde denetimi kaybetme korkusu olarak
sıralanabilir. Bu nedenle Rum tarafı için “siyasal eşitlik” hukuksal bir ilke
olarak kabul edilebilir, ancak kurumsal ve eylemli eşitlik düzeyine taşınmak
istenmez. Bu nokta, Erhürman yönteminin birinci maddesiyle (siyasal eşitlik
pazarlık konusu değildir) açık bir çatışma alanı yaratır. Üçüncüsü, uluslararası
ve Avrupa Birliği kalkanıdır. Rum kesimi, AB üyeliğini bir stratejik kalkan
olarak kullanmaktadır. Bu durum güvenlik kaygılarını azaltmakta, Türkiye’ye
karşı diplomatik kaldıraç yaratmakta ve çözüm gereksinimini acil olmaktan
çıkarmaktadır. AB bağlamında Rum yaklaşımı normatif söylemi (insan hakları,
demokrasi) kullanmaktadır. Ancak AB’nin Türk tarafını eşit taraf olarak
görmesini istememektedir. Bu nedenle Rum kesimi uluslararası aktörlerin daha etkili
ve bağlayıcı rol üstlenmesine uzak durmakta ve görüşmelerin başarısızlığının
maliyetinin paylaşılmasına karşı çıkmaktadır. Bu da Erhürman’ın dördüncü
maddesiyle (masadan kalkmanın maliyeti olması) örtüşmemektedir.
Güvenlik Algısı
ve 1974 Travması
Rum kamuoyunda hala belirleyici olan
güvenlik anlatısı Türkiye’yi “temel tehdit”, Türk askerinin varlığını “işgal”
ve siyasal eşitliği “tehdit paylaşımı” olarak kodlamaktadır. Bu algı güçlü
merkezi devlet talebini, veto ve dönüşümlü başkanlığa direnci ve eşit ortaklık
fikrine uzak durma yaklaşımını beslemektedir. Dolayısıyla Rum yaklaşımı,
Erhürman’ın önerdiği gibi eşitlik temelinde bir ortaklık devleti fikrine
psikolojik ve siyasal olarak hazır değildir.
Neden Statüko
Tercih Ediliyor?
Rum kesiminin eylemli yaklaşımı şu ussallığa
dayanmaktadır: tanınmış devlet, AB üyeliği, uluslararası destek ve çözümün
getireceği belirsizlik. Bu tabloda çözüm risk, statüko ise güvenli liman olarak
görülmektedir.
Erhürman Yöntemi
ile Rum Yaklaşımı Neden Çatışıyor?
|
Çizelge 1: Erhürman Yöntemi ve Rum Kesimi
Yaklaşımı |
|
|
Siyasal eşitlik ön koşul |
Siyasal eşitlik sınırlı |
|
Takvimli görüşme |
Açık uçlu süreç |
|
Önceki yakınlaşmalar bağlayıcı |
Yeniden yorumlanabilir |
|
Masadan kalkmanın maliyeti |
Masadan kalkma düşük maliyetli |
Bu çizelge, iki yaklaşımın aynı görüşme
zemininde sürdürülemeyeceğini göstermektedir. Sonuç olarak, Kıbrıs Rum
kesiminin yaklaşımı çözüm karşıtı olmaktan çok, çözümü acil görmeyen ve
statükoyu akılcı bulan bir stratejidir. Bu nedenle Erhürman yöntemi Rum tarafı
açısından “adil ama gereksiz”, Türk tarafı açısından ise “gerekli ama zor” olarak
algılanmaktadır. Bu yapısal asimetri değişmedikçe, Rum kesiminin Erhürman’ın
önerdiği türden bağlayıcı ve geri dönülmez bir görüşmeye razı olması düşük
olasılıktır. Erhürman “ödün vermek” istememekte ama mevcut güç dengesinde
Rumlardan “klasik ödünler” koparabilecek bir kaldıraç da sunamamaktadır.
Erhürman ödün mü
almak istiyor, ödün mü vermeye hazır?
Erhürman’ın yöntemi toprak, Mağusa,
asker, güvence gibi somut ödün pazarlığı üzerine kurulu değildir. Erhürman,
“ödün öncesi zemin”i değiştirmeye çalışmaktadır. Erhürman şunu söylüyor: “Önce görüşmenin
kuralları adil olsun, sonra kim ne verip ne alacak konuşulur.” Bu açıdan
bakarsak ödün vermeyi savunmamakta ama ödün almayı güvence altına alan bir
baskı mekanizması da kuramamaktadır. Bu, Erhürman yaklaşımının en zayıf noktasıdır.
Mevcut koşullarda Rumların ödün vermesi için akılcı bir neden yoktur. Çünkü Rum
tarafı tanınmış bir devlettir, AB üyesidir, uluslararası temsil yetkisi vardır
ve mevcut statükodan zarar görmemektedir. Bu koşullar altında Federasyon savı Rumlar
için bir kazanım değil, riskli bir belirsizliktir. Dolayısıyla, siyasal
eşitlik, dönüşümlü başkanlık, veto mekanizmaları Rumlar açısından ödün ve hatta
egemenlik kaybı olarak görülmektedir. Erhürman’ın yöntemi bu asimetrinin
farkındadır ama şu noktada zayıftır: Rum tarafına “ödün vermezsen kaybedersin”
dedirtecek bir maliyet üretememektedir.
Mağusa (Maraş)
gibi somut kozlar bile işe yaramaz mı?
Mağusa neden beklenen “büyük koz”
değildir? Çünkü, Maraş Rum toplumu için simgesel olarak önemli, ama devletin
genel çıkarları açısından vazgeçilmez değildir. Rum tarafı şu hesabı yapmaktadır:
“Mağusa açılmasa da devletim ayakta. Açılırsa alacağım şey, vereceğim siyasal
eşitliğe değmez.” Bu yüzden Maraş, taktik bir koz olabilir, ama kurucu eşitlik
gibi yapısal istekler karşılığında yetersiz kalır. Erhürman’ın yaklaşımı da
zaten Mağusa’yı “şantaj” aracı olarak kullanmayı reddetmekte ve siyasayı etik
ve hukuksal gerekçelerle savunmaktadır. Bu tutum Erhürman’ın pazarlık gücünü
azaltmaktadır.
Erhürman siyasal
eşitlik konusunda ne alabilir?
Bugünkü koşullarda, Rumlardan tam ve
kurumsal siyasal eşitlik alması çok zordur. Alabileceği şeyler şunlarla sınırlı
olabilir: simgesel eşitlik vurguları, metinlerde muğlak ifadeler ve uygulamada
kolayca aşılabilecek düzenlemeler. Yani, kağıt üzerinde eşitlik ama uygulamada
asimetri. Bu da Kıbrıs Türk tarafının geçmişte defalarca yaşadığı “adı eşit,
özü eşitsiz” federasyon riskini doğuracaktır.
Türkiye etmeni:
Erhürman’ı baştan kilitler mi?
Türkiye’nin açık veya örtük tepkisi
Erhürman yöntemini eylemli olarak başarısız kılabilir. Neden? Türkiye şu an iki
devletli çizgiye yatırım yapmıştır ve federasyon sürecine dönüşü stratejik geri
adım olarak görmektedir. Erhürman’ın yaklaşımı Ankara’nın elindeki “kopuş”
kozunu zayıflatmakta ve Türkiye’yi yeniden BM parametrelerine [4] bağlamayı
işaret etmektedir. Bu nedenle, Ankara etkili destek vermezse, hatta “soğuk uzaklık”
koyarsa, Rum tarafı şunu düşünecektir: “Türk tarafı bile kendi içinde
uzlaşamamışken, neden ödün vereyim?” Yani Türkiye etmeni, Erhürman’ın elini
zayıflatır, güçlendirmez.
Erhürman kısa vadeli bir “kazanç görüşmesi”
değil, uzun vadeli bir “meşruluk savaşımı” yürütmektedir. “Rumları şimdi ödüne
zorlayayım” demiyor, “bu görüşme neden adaletsiz, neden tıkanıyor” sorusunu uluslararası
hafızaya kazımaya çalışıyor. Bu ahlaksal ve entelektüel olarak tutarlı, ama
jeopolitik olarak zayıf bir stratejidir. Erhürman ödün vermek istememektedir ama
Rumlardan ödün koparabilecek sert güç veya stratejik baskıyı da kuramamaktadır.
Bu yüzden yaklaşımı doğru tanı, zayıf yürütme riski taşımaktadır. Tüm kozlar
Rum tarafındayken, Erhürman’ın yöntemi ancak koşullar değişirse çalışır ve mevcut
tabloda Rumları ödüne zorlayamaz.
Bu koşullar
altında Erhürman akıntıya karşı kürek çekiyor yorumu doğru olur mu?
Bu koşullar altında “Erhürman akıntıya
karşı kürek çekiyor” yorumu büyük ölçüde doğrudur. Ama bu, yaptığı şeyin ussal
olmadığı anlamına gelmez. Siyasal olarak zayıf ama kavramsal olarak tutarlı bir
tavırdır.
Akıntı ne yönde?
Bugünkü “akıntı”yı belirleyen ana
unsurlar şunlardır. Uluslararası sistem çözüm üretmek istememektedir. Statükoyu
yönetmeyi tercih etmektedir. Rum kesimi mevcut asimetriden memnundur ve zaman
baskısı duymamaktadır. Türkiye Federasyon defterini eylemli olarak kapatmış ve
iki devletli çizgiye yatırım yapmıştır. Kıbrıslı Türk toplumu yorgundur,
sabırsızdır ve “net sonuç” aramaktadır. Bu tablo, kopuşçu, basit ve net
söylemleri ödüllendirmektedir. Erhürman’ın yaklaşımı ise karmaşık, koşullu, çok
aktörlü, uzun vadelidir. Yani, akıntının tersinedir.
Neden “akıntıya
karşı kürek çekiyor” algısı oluşuyor?
Çünkü Erhürman görüşmeden vazgeçildiği
bir anda görüşmenin nasıl kurtarılacağını anlatmaktadır. Kopuş söylemleri
güçlenirken sistem içi sorumluluk çağrısı yapmakta ve seçmen netlik isterken koşullu
akılcılık sunmaktadır. Bu yaklaşım siyasette şu algıyı yaratmaktadır: “Gerçeklik
başka yere gidiyor, Erhürman başka yere bakıyor.” Bu algı, siyasal iletişim
açısından çok güçlüdür. Ama şu ayrımı
yapmak önemli görünmektedir. Akıntıya karşı kürek çekmek iki anlama gelebilir: “Gerçeklikten
kopuk, naif, romantik bir siyaset izlemek” veya “kısa vadede kaybettiren, ama
mevcut yönelimin sürdürülemez olduğunu varsayan bir karşı hafıza” yaratmak. Erhürman’ın
tavrı ikinci seçeneğe daha yakındır.
Tarihte benzer
örnekler var mı?
Karşılaştırmalı siyaset bize şunu
gösteriyor: Mandela, Apartheid’in en güçlü olduğu dönemde “akıntıya karşıydı”. Havel,
Soğuk Savaş’ın donmuş döneminde “akıntıya karşıydı”. Kuzey İrlanda sürecinde
uzlaşmacılar uzun süre marjinal kaldı. Ama kritik fark şu: Bu örneklerde akıntı
gerçekten değişti. Kıbrıs’ta ise henüz o kırılma yaşanmış değildir. Erhürman,
mevcut akıntıya karşı kürek çekmektedir. Çünkü bu akıntının Kıbrıslı Türkler
için sürdürülebilir olmadığına inanmaktadır. Bu stratejik olarak riskli, kısa
vadede kaybettirici, ama entelektüel ve normatif olarak tutarlı bir tercihtir. Son
incelemede “Bugünkü güç dengelerinde Erhürman kazanır mı?” sorusuna
verilebilecek yanıt zordur. Ama soru “Erhürman yanlış yerde mi duruyor?” ise
verilecek yanıt “hayır, ama yanlış zamanda olabilir” olmalıdır.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma, Tufan Erhürman’ın
kamuoyunda “dört maddelik yöntem” olarak bilinen yaklaşımını, bir çözüm modeli
olarak savunmak ya da reddetmekten çok, Kıbrıs görüşme süreçlerinin yapısal
sorunlarını tanılamayı amaçlayan bir görüşme tasarımı olarak ele almıştır. Bu
çerçevede çözümleme, söz konusu yöntemin hem kuramsal tutarlılığını hem de
mevcut siyasal ve jeopolitik koşullar altındaki uygulanabilirliğini
değerlendirmeye odaklanmıştır.
Makalenin bulguları, Erhürman’ın
yaklaşımının Kıbrıs sorunundaki temel tıkanıklığı doğru biçimde tanımladığını
göstermektedir. Siyasal eşitliğin pazarlık konusu olması, görüşmelerin açık
uçlu ve maliyetsiz biçimde sürdürülmesi, önceki yakınlaşmaların bağlayıcılıktan
yoksun olması ve tarafların masadan kalkmasının herhangi bir bedel üretmemesi,
geçmiş tüm süreçlerde yinelenen yapısal sorunlar olarak öne çıkmaktadır.
Erhürman yöntemi bu sorunları çözümün içeriğinden önce görüşmenin kurallarına
odaklanarak ele alması bakımından yazında önemli bir ayrışma noktası
sunmaktadır.
Bununla birlikte çalışma, bu yöntemin
mevcut güç dengeleri altında ciddi sınırlılıklar taşıdığını da ortaya
koymaktadır. Türkiye’nin iki devletli çözüm eksenine kaymış olması, Kıbrıs Rum
kesiminin statükodan kaynaklanan asimetrik üstünlükleri ve uluslararası
toplumun çözüm üretmekten çok statükoyu yönetmeyi tercih eden tutumu,
Erhürman’ın öngördüğü takvimli, eşitlik temelli ve maliyetli görüşme anlayışını
yaşama geçirmeyi zorlaştırmaktadır. Bu bağlamda Erhürman’ın yaklaşımı, kısa
vadede siyasal karşılık üretmekten çok, akıntıya karşı kürek çeken bir siyasa
olarak belirmektedir.
Ancak bu durum, söz konusu yaklaşımın
değersiz ya da naif olduğu anlamına gelmemektedir. Aksine Erhürman yöntemi
Kıbrıs görüşme süreçlerinin neden sürekli başarısızlığa uğradığını açıklayan
güçlü bir çözümleyici çerçeve sunmaktadır. Bu yönüyle yaklaşım, mevcut
statükoya alternatif bir “sonuç vaadi”nden çok, Kıbrıs Türk tarafının yıllardır
içinde bulunduğu görüşmelerin neden yapısal olarak eşitsiz ve sürdürülemez
olduğunu görünür kılan bir siyasal hafıza işlevi görmektedir.
Çalışmanın ortaya koyduğu temel
sonuçlardan biri de Erhürman’ın yaklaşımının esasen bir “ödün stratejisi”
değil, “ödün öncesi zemini dönüştürme” girişimi olduğudur. Ancak Rum tarafının
elindeki yapısal kozlar ve Türkiye etmenin belirleyici ağırlığı dikkate
alındığında, bu zemini dönüştürecek somut baskı araçlarının eksikliği yöntemin
en zayıf halkasını oluşturmaktadır. Mevcut koşullarda Kıbrıs Rum kesiminin
siyasal eşitlik gibi kurucu nitelikte ödünler vermesi için güçlü bir teşvik ya
da maliyet mekanizması bulunmamaktadır.
Bu nedenle Erhürman yöntemi bugünün
jeopolitiğinde bir “kazanım stratejisi” olarak değil, gelecekte olası bir
kırılma anı için hazırlanmış bir kurucu çerçeve olarak okunmalıdır.
Uluslararası dengelerin, Türkiye-AB ilişkilerinin ya da Kıbrıs’taki statükonun
sarsılması durumunda bu yaklaşım görüşmelerin hangi ilkeler üzerine yeniden kurulması
gerektiğine ilişkin hazır ve tutarlı bir referans sunmaktadır.
Sonuç olarak bu makale, Erhürman’ın
yaklaşımının ne idealize edilmesi ne de kolaycı biçimde önemsizleştirilmesi
gerektiğini savunmaktadır. Söz konusu yöntem, mevcut siyasal ortamda sınırlı
bir başarı şansına sahip olsa da Kıbrıs sorununda yanlış yapılanların en berrak
kaydını tutan ve görüşmeleri yeniden düşünmeye zorlayan önemli bir katkı
sunmaktadır. Bu yönüyle Erhürman’ın yaklaşımı, bugünün iktidar siyasetinden
çok, yarının hesaplaşmalarına hitap eden bir siyasal ve entelektüel yaklaşım
olarak değerlendirilmelidir.
Kaynakça
Fisher, R., Ury, W., ve Patton, B.
(2011). Getting to Yes: Negotiating Agreement Without Giving In (3rd ed.). New
York: Penguin Books.
United Nations Security Council.
(1975–2021). Resolutions on Cyprus. United Nations.
[1] Tufan
Erhürman’ın kamuoyuna açıkladığı dört maddelik yöntem, siyasal eşitliğin görüşmelere
girmeden önce kabulü, zaman sınırlı görüşme sürecinin belirlenmesi, önceki
yakınlaşmaların korunması ve masadan kalkmanın maliyetli olması gibi ilkeleri
içermektedir. Bu çerçeve, Erhürman’ın açıklamalarından derlenmiştir.
Erhürman’ın dört maddelik yönteminin sözlü ve aktarımlardan derlenen çerçevesi
kamuoyuna yansımış olmakla birlikte, halen tümüyle yazılı ve resmi bir strateji
metni olarak yayımlanmamıştır.
[2]
Diplomatik görüşme yazınında, tarafların tutarlı işaretler verememesi “credibility
collapse” olarak adlandırılır. Bu durum, görüşme süreçlerinin etkililiğini
zayıflatır.
[3] Uluslararası
ilişkilerde devletler arasında devlet–devlet ilişkilerini salt güç dengeleriyle
açıklamaktan ziyade, çoklu etkileşim kanalları üzerinden değerlendiren
“karmaşık bağımlılık” yaklaşımı, Kıbrıs gibi bölgesel görüşme süreçlerinde
aktör davranışlarını anlamada yardımcı bir kavramsal çerçeve sunar.
[4] Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi’nin Kıbrıs sorununa ilişkin kararları ve
parametreleri, taraflar arası görüşmelerin normatif çerçevesini
oluşturmaktadır. Bu parametreler, siyasal eşitlik, iki toplumlu iki bölgeli
federasyon ve BM denetimindeki görüşme süreçlerini içermektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder