Emekli Yoksulluğu III: Emeklinin
Büyümeden Payı Neden Yüzde 30’a İndirildi?
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma,
Türkiye'de emekli aylıklarının hesaplanmasında kullanılan ve geçmiş çalışma
kazançlarının emeklilik tarihindeki değerinin belirlenmesinde ekonomik
büyümenin yalnızca yüzde 30'unu dikkate alan güncelleme katsayısını
incelemektedir. Çalışmanın temel amacı, yüzde 30 oranının ne anlama geldiğini,
hangi hukuksal süreç sonucunda ortaya çıktığını, ekonomik büyümenin emekli
aylıklarına yansıması bakımından önceki sistemden nasıl ayrıldığını ve OECD,
IMF ve Dünya Bankası ile ilişkisinin ne olduğunu ortaya koymaktır. Belgesel
çözümleme yöntemiyle 5510 ve 5754 sayılı kanunlar, Anayasa Mahkemesi kararları,
TBMM belgeleri ile IMF ve Dünya Bankası raporları incelenmiştir. Bulgular,
yüzde 30'un emekliye ulusal gelirden ayrılan bir pay olmadığını; geçmiş
kazançların güncellenmesinde reel GSYH büyümesinin yalnızca yüzde 30'unun
hesaba katılmasını ifade eden bir parametre olduğunu göstermektedir. Oranın
mevcut biçimi, 2006 tarihli 5510 sayılı Kanun'un Anayasa Mahkemesince iptal
edilen ilk düzenlemesinin ardından, 2008 yılında 5754 sayılı Kanun ile
oluşturulmuştur. İncelenen belgeler, yüzde 30'un doğrudan OECD, IMF veya Dünya
Bankası tarafından Türkiye'ye önerildiğini gösteren açık bir kanıt ortaya
koymamaktadır. Buna karşılık TBMM belgelerinde, oranın belirlenmesinde emeğin
ekonomik gelişmeden aldığı payın esas alındığı ve bunun yüzde 26,2 olarak
hesaplandığına ilişkin hükümet açıklaması bulunmaktadır. Sonuç olarak yüzde 30,
emekli aylığının tamamını belirleyen tek unsur olmamakla birlikte, ekonomik
büyümenin emeklilik hesabına yansımasını sınırlayan ve uzun dönemde emekli
aylığının başlangıç düzeyini etkileyebilen önemli bir sosyal güvenlik
parametresidir.
Anahtar
Kelimeler: Emekli
aylığı, sosyal güvenlik, güncelleme katsayısı, reel GSYH büyümesi, yüzde 30,
emeklilik reformu, 5510 sayılı Kanun, 5754 sayılı Kanun, refah payı.
Abstract
This study examines the 30 percent real GDP growth
component incorporated into the pension updating coefficient in Türkiye. The
coefficient determines how past earnings are revalued between the years in
which they were earned and the date of retirement. The study aims to clarify
the meaning of the 30 percent parameter, trace its legal origins, examine its
implications for the transmission of economic growth into pension entitlements,
and assess its relationship with the OECD, the IMF, and the World Bank. Using
documentary analysis, the study examines Law No. 5510, Law No. 5754,
Constitutional Court decisions, parliamentary records, and relevant IMF and
World Bank documents. The findings demonstrate that the 30 percent figure does
not represent a 30 percent share of national income allocated to pensioners.
Rather, it represents the proportion of real GDP growth incorporated into the
updating of past earnings, while consumer price inflation is taken into account
at 100 percent. The current formula emerged through the 2008 amendment
introduced by Law No. 5754, following the Constitutional Court's intervention
concerning the original formulation of Law No. 5510. The documents examined do
not provide clear evidence that the 30 percent figure was directly proposed by
the OECD, IMF, or World Bank. Parliamentary records, however, contain a
government explanation that the share of labour in economic development had
been calculated at 26.2 percent and that this consideration was reflected in
the 30 percent parameter. The study concludes that, although the 30 percent
component is only one element of the pension calculation formula, it
constitutes an important structural parameter because it limits the extent to
which economic growth is incorporated into the updating of past earnings and
may therefore affect the initial level of pensions over the long term.
Keywords: Pension
benefits, social security, pension updating coefficient, real GDP growth, 30
percent parameter, pension reform, Law No. 5510, Law No. 5754, welfare share.
GİRİŞ VE
SORUNSALIN TANIMLANMASI
Türkiye’de
emekli yoksulluğunun nedenleri yalnızca emekli aylıklarının düşük olması veya
aylıklara yapılan artışların enflasyon karşısında yetersiz kalmasıyla
açıklanamaz. Emekli aylığının düzeyini belirleyen çalışma yaşamı sırasında ve
emeklilik aşamasında işleyen bir dizi yapısal parametre bulunmaktadır. Önceki
iki çalışmada bu parametrelerden ikisi üzerinde durulmuştur: emekli gelirinin ulusal
gelir içindeki göreli konumu ve aylık bağlama oranındaki değişim. Bu çalışmanın
konusu ise daha az bilinen ancak emekli aylığının başlangıç düzeyini doğrudan
etkileyen başka bir parametredir: geçmiş çalışma kazançlarının güncellenmesinde
ekonomik büyümenin ne kadarının dikkate alınacağı.
Burada
kamuoyunda sıkça kullanılan “emeklinin ulusal gelirden aldığı payın yüzde 30’a
indirilmesi” ifadesinin teknik anlamının doğru kurulması gerekir. Söz konusu
düzenleme devlet bütçesinden veya ulusal gelirden emeklilere doğrudan yüzde 30
oranında bir kaynak ayrılması anlamına gelmemektedir. Yüzde 30, emekli
aylığının hesaplanmasında kullanılan güncelleme katsayısının bir unsurudur.
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na göre
güncelleme katsayısı tüketici fiyatlarındaki değişimin yüzde 100’ü ile sabit
fiyatlarla gayrisafi yurt içi hasıla gelişme hızının yüzde 30’unun toplamına
bir eklenmesiyle belirlenmektedir. Böylece geçmiş yıllardaki prime esas
kazançların emeklilik tarihindeki değerinin belirlenmesinde enflasyonun tamamı
dikkate alınırken ekonomik büyümenin yalnızca yüzde 30’u hesaba katılmaktadır.
Bu
değişikliğin önemi ekonomik büyümenin emekli aylığı hesabından bütünüyle
çıkarılmamış olmasında değil, büyümeden emekli aylığı hesabına aktarılan
bölümün yüzde 100’den yüzde 30’a indirilmiş olmasında yatmaktadır. 2008
öncesindeki sistemde ilgili sigortalılar bakımından geçmiş kazançların
güncellenmesinde gelişme hızının tamamı dikkate alınırken 5510 sayılı Kanun'la
kurulan yeni sistemde bu oran yüzde 30 olarak belirlenmiştir. TBMM
tutanaklarında da önceki uygulamada hem TÜFE'nin hem gelişme hızının tamamının
kazançlara yansıtıldığı yeni sistemde ise TÜFE'nin tamamı ile gelişme hızının
yüzde 30'unun dikkate alındığı açıkça belirtilmiştir.
Bu nedenle
yüzde 30 düzenlemesi önceki çalışmada incelenen yüzde 2 aylık bağlama oranından
farklı bir mekanizmayı ifade etmektedir. Yüzde 2, çalışma süresinin emekli
aylığına hangi oranda dönüştürüleceğini, yüzde 30 ise geçmiş çalışma
kazançlarının emeklilik tarihine taşınırken ekonomik büyümeden ne ölçüde
yararlanacağını belirleyen iki ayrı parametredir. Birincisi aylık bağlama
mekanizmasının ve ikincisi ise kazanç güncelleme mekanizmasının unsurudur. Her
ikisinin aynı reform dönemi içinde değiştirilmiş olması emekli aylığının
oluşumunda meydana gelen yapısal dönüşümün birlikte incelenmesini gerekli
kılmaktadır.
Ancak bu
çalışmanın asıl sorusu yalnızca “yüzde 30 emekli aylığını düşürdü mü?”
değildir. Daha önemli soru, “Neden yüzde 30?” sorusudur. 5510 sayılı Kanun'un
yasalaşma sürecinde dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı gelişme hızının
yüzde 30'unun emekli aylıklarına yansıtılmasını, “emeğin ülkenin gelişmesi
içerisindeki payı teknik olarak yüzde 30” olduğu gerekçesiyle açıklamıştır. Bu
açıklama yüzde 30'un basit bir hesaplama tercihi olmaktan öte belirli bir
ekonomik ve sosyal siyasa varsayımına dayandırıldığını göstermektedir. Ancak bu
varsayımın hangi teknik çalışmaya, ekonomik araştırmaya veya uluslararası
karşılaştırmaya dayandığı ayrıca araştırılması gereken bir konudur.
Dolayısıyla
bu çalışmanın sorunsalı üç aşamada kurulmaktadır. Birincisi, eski sistemde
ekonomik büyümenin emekli aylığı hesabına nasıl yansıtıldığı belirlenmelidir.
İkincisi, 5510 sayılı Kanun'la bu ilişkinin neden ve hangi süreç içinde yüzde
30 olarak yeniden tanımlandığı ortaya konulmalıdır. Üçüncüsü ise yüzde 30
oranının OECD, IMF veya Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların belirli
bir önerisinden mi, Türkiye'nin kendi sosyal güvenlik reformu tercihinden mi,
yoksa her ikisinin etkileşiminden mi kaynaklandığı belgesel olarak
araştırılmalıdır.
Bu bakımdan
çalışma önceki makalede kullanılan “belgesel soy kütüğü” yaklaşımını
sürdürmektedir. Amaç, yalnızca yüzde 30'un emekli aylıkları üzerindeki olası
etkisini göstermek değil, bu sayısal tercihin ilk kez nerede ortaya çıktığını,
kim tarafından önerildiğini veya savunulduğunu, hangi gerekçeyle benimsendiğini
ve hangi hukuksal düzenlemeyle yürürlüğe girdiğini ortaya koymaktır.
Çalışmanın
temel yaklaşımı şudur: Emekli yoksulluğunu anlamak için yalnızca bugün emekliye
ödenen aylığa bakmak yeterli değildir. Emekli aylığının hangi ekonomik büyüme
payını içine alacak şekilde üretildiğine de bakmak gerekir. Çünkü ekonomik
büyümenin toplumsal refaha dönüşme biçimi emeklilik sisteminin hesaplama
parametreleri aracılığıyla emekli aylıklarına da yansımaktadır. Bu nedenle
yüzde 100'den yüzde 30'a yapılan değişiklik teknik bir hesaplama ayrıntısı
olarak değil, emekli aylığının ekonomik büyümeyle ilişkisinin yeniden
tanımlanması olarak ele alınmalıdır.
Amaç ve
Hedefler
Bu
çalışmanın temel amacı 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası
Kanunu ile emekli aylığının hesaplanmasında kullanılan güncelleme katsayısında
ekonomik büyümenin dikkate alınma oranının neden yüzde 30 olarak belirlendiğini
ortaya koymaktır. Çalışma bu değişikliğin yalnızca teknik bir hesaplama
düzenlemesi olup olmadığını değil, emekli aylığının ekonomik büyümeyle kurduğu
ilişkinin yeniden tanımlanması anlamına gelip gelmediğini de incelemektedir. Bu
temel amaç doğrultusunda çalışmanın hedefleri şunlardır:
5510 sayılı Kanun öncesinde geçmiş kazançların
güncellenmesinde ekonomik büyümenin nasıl dikkate alındığını ortaya koymak.
Yeni sistemde GSYH gelişme hızının yüzde 30'unun esas
alınmasının hukuksal ve kurumsal başlangıç noktasını belirlemek.
Yüzde 30 oranının hangi gerekçeyle belirlendiğini ve
yasalaşma sürecinde nasıl savunulduğunu incelemek.
OECD, IMF ve Dünya Bankası belgelerinde bu orana ilişkin açık
bir öneri, talep veya teknik gerekçe bulunup bulunmadığını araştırmak.
Yüzde 100'den yüzde 30'a geçişin emekli aylığının oluşum
mekanizması bakımından anlamını açıklamak.
Bu değişikliği önceki çalışmada incelenen yüzde 2 aylık
bağlama oranıyla birlikte değerlendirerek emekli yoksulluğunun yapısal boyutunu
ortaya koymak.
Çalışmanın
temel hareket noktası “Yüzde 30 neden yüzde 30?” sorusudur. Bu soru,
düzenlemenin yalnızca sonucunu değil, kararın kaynağını ve gerekçesini
araştırmayı amaçlamaktadır.
Araştırma
Soruları
Çalışmanın
temel araştırma sorusu şöyledir: Türkiye'de geçmiş çalışma kazançlarının emekli
aylığı hesabında güncellenmesinde ekonomik büyümenin dikkate alınma oranı neden
yüzde 30 olarak belirlenmiştir?
Bu temel
soruya bağlı olarak şu alt sorulara yanıt aranacaktır:
5510 sayılı Kanun öncesinde geçmiş kazançların
güncellenmesinde ekonomik büyümenin tamamının dikkate alınmasının hukuksal
dayanağı ve uygulama biçimi nedir?
GSYH gelişme hızının yüzde 30'unun esas alınması ilk kez
hangi belge veya siyasa düzenlemesinde ortaya çıkmıştır?
Yüzde 30 oranı hangi ekonomik, aktüeryal veya sosyal siyasa
gerekçesiyle belirlenmiştir?
OECD, IMF veya Dünya Bankası belgelerinde Türkiye için yüzde
30 oranına ilişkin açık bir öneri veya teknik gerekçe bulunmakta mıdır?
Hükümet, bürokrasi ve TBMM yüzde 30 oranının belirlenmesi ve
yasalaştırılması sürecinde hangi rolleri üstlenmiştir?
Ekonomik büyümenin yüzde 100'ü yerine yüzde 30'unun dikkate
alınması emekli aylığının oluşum mekanizması bakımından ne anlama gelmektedir?
Yüzde 30 düzenlemesi ile yüzde 2 aylık bağlama oranının
birlikte değerlendirilmesi, Türkiye'deki emekli yoksulluğunun yapısal nedenleri
konusunda ne göstermektedir?
Bu sorular
aracılığıyla çalışma, “yüzde 30 kim tarafından belirlendi?” sorusunu “kim
önerdi, kim gerekçelendirdi, kim benimsedi ve kim yasalaştırdı?” ayrımı içinde
incelemektedir.
Yöntem:
%30’un Belgesel Soy Kütüğü
Bu çalışma
nitel araştırma yaklaşımına dayanmakta ve belgesel inceleme ve süreç izleme
yöntemlerini birlikte kullanmaktadır. Araştırmanın temel amacı yüzde 30
oranının yalnızca mevcut hukuksal düzenlemesini ortaya koymak değil, bu oranın
hangi süreç içinde ortaya çıktığını, hangi gerekçeyle benimsendiğini ve hangi
aktörler aracılığıyla hukuksal kurala dönüştürüldüğünü belirlemektir. Bu amaçla
önce 4447 sayılı Kanun ile 5510 sayılı Kanun arasındaki güncelleme mekanizması
karşılaştırılmaktadır. 4447 sayılı Kanun'la 2000 yılından itibaren SSK
bakımından gösterge sistemi yerine geçmiş prime esas kazançların TÜFE ve
gayrisafi yurt içi hasıla gelişme hızı dikkate alınarak güncellendiği yeni bir
hesaplama sistemi getirilmiştir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının
yayımladığı açıklamalarda da 2000 yılı öncesindeki sistemden 4447 sayılı
Kanun'la bütün çalışma yaşamındaki kazançların TÜFE ve gelişme hızının tamamı
dikkate alınarak güncellendiği sisteme geçildiği belirtilmektedir. İkinci
aşamada, 5510 sayılı Kanun'un güncelleme katsayısına ilişkin düzenlemesi
incelenmektedir. Kanunun 3. maddesinin 29. bendinde güncelleme katsayısı TÜFE
değişiminin yüzde 100'ü ile sabit fiyatlarla GSYH gelişme hızının yüzde 30'unun
toplamına bir eklenmesi şeklinde tanımlanmıştır. Bu düzenleme 2008 yılında 5754
sayılı Kanun'la mevcut biçimini almıştır. Üçüncü aşamada ise “yüzde 30 neden
yüzde 30?” sorusunun belgesel izi sürülmektedir. Bunun için kanun metinleri,
kanun tasarıları ve gerekçeleri, TBMM komisyon ve Genel Kurul tutanakları,
hükümet açıklamaları ile OECD, IMF ve Dünya Bankası belgeleri karşılaştırılmaktadır.
Buradaki temel ölçüt bir kurumun yüzde 30 oranından söz etmiş olması değil, bu
oranın önerildiğini, talep edildiğini, teknik olarak gerekçelendirildiğini veya
bir siyasa yüklenmesi olarak benimsendiğini gösteren açık bir belgenin bulunup
bulunmadığıdır. Bu yaklaşım özellikle önemlidir. Çünkü bir sayının daha sonra
uluslararası bir kuruluşun raporunda yer alması o kuruluşun bu sayıyı
Türkiye'ye önerdiğini tek başına kanıtlamaz. Aynı şekilde bir uluslararası
reform yaklaşımının Türkiye'deki yasama sürecini etkilemiş olması da belirli
bir sayısal parametrenin doğrudan o kuruluş tarafından belirlendiği anlamına
gelmez. Araştırmada bu nedenle şu belgesel sıra izlenmektedir: ilk ortaya çıkış,
öneri veya gerekçe, hükümet tercihi/yüklenmesi, yasa tasarısı, TBMM kararı ve
hukuksal uygulama.
Çalışmanın
bir başka yöntembilimsel ilkesi kronoloji ile nedenselliğin birbirinden
ayrılmasıdır. Bir uluslararası kuruluşun raporunun bir kanundan önce
yayımlanmış olması tek başına o raporun kanunun nedeni olduğunu göstermez.
Nedensellik savı için daha güçlü bir belgesel bağlantı aranacaktır. Son olarak
yüzde 30'un etkisi, yüzde 2 aylık bağlama oranından ayrı fakat onunla
bağlantılı bir parametre olarak ele alınmaktadır. Böylece önceki çalışmanın
“yüzde 2 nereden geldi?” sorusuna bu çalışmada “yüzde 30 nereden geldi?” sorusu
eklenmekte ve iki farklı parametrenin aynı sosyal güvenlik reformu içinde
emekli aylığının oluşumunu nasıl etkilediği birlikte değerlendirilmektedir.
Eski
Sistem: Büyümenin Tamamından Emekliye Pay
Burada
önemli bir düzeltmeyi özellikle yapmak gerekir: “eski sistemde bütün emekliler
için her dönemde büyümenin %100'ü dikkate alınıyordu” gibi genelleyici bir
cümle kurmayacağız. Çünkü Türkiye'nin emeklilik sisteminde 2000 öncesi ve
2000–2008 dönemleri arasında da önemli farklılıklar vardı. 2000 yılında
yürürlüğe giren 4447 sayılı Kanun, özellikle SSK ve Bağ-Kur bakımından yeni bir
dönem başlattı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının kendi açıklamasına göre
önceki gösterge sistemi terk edilerek sigortalının bütün çalışma yaşamındaki
primlerinin dikkate alındığı ve bu kazançların TÜFE ile gelişme hızının tamamı
kullanılarak güncellendiği sisteme geçildi. TBMM kayıtlarında da 4447 sayılı
Kanun'un 1 Ocak 2000'den itibaren prime esas yıllık kazançların TÜFE ve
gayrisafi yurt içi hasıla gelişme hızı kullanılarak güncellenmesini öngördüğü
açıkça görülmektedir. Böylece 2000–2008 döneminde emekli aylığının hesabında
iki ekonomik gelişme birlikte dikkate alınmıştır: fiyatlardaki değişim (TÜFE)
ve ekonominin reel büyümesi (GSYH gelişme hızı). Bu mekanizmanın mantığı
basittir: Bir kişinin geçmiş yıllarda elde ettiği ve prime esas alınan kazanç
yalnızca enflasyon nedeniyle uğradığı değer kaybından arındırılmamakta aynı
zamanda ekonominin reel olarak büyümesinden de pay almaktadır. Böylece
geçmişteki bir ücretin emeklilik tarihindeki karşılığı hesaplanırken çalışanın
yalnızca “paranın satın alma gücünü” değil, ekonomideki reel gelişmeyi de
belirli ölçüde takip etmesi sağlanmaktadır. 5510 sayılı Kanun'la getirilen yeni
sistemde ise bu ilişkinin niteliği değiştirilmiştir. Güncelleme katsayısında
TÜFE'nin yüzde 100'ü korunmuş ancak GSYH gelişme hızının tamamı yerine yalnızca
yüzde 30'u dikkate alınmıştır. Dolayısıyla değişiklik, basitçe “enflasyon
hesaba katıldı, büyüme hesaba katılmadı” biçiminde anlatılamaz. Büyüme hesaba
katılmaya devam etmiştir fakat büyümenin emekli aylığı hesabına aktarılma oranı
yüzde 100'den yüzde 30'a düşürülmüştür. Bu nedenle yüzde 30 düzenlemesini
anlamanın en doğru yolu onu bir “refah aktarımı” veya “büyümeden yararlanma”
parametresi olarak değerlendirmektir. Nitekim daha sonraki TBMM tartışmalarında
da bu değişiklik önceki sistemde gelişme hızının tamamının dikkate alındığı ve
yeni sistemde ise yalnızca yüzde 30'unun dikkate alındığı şeklinde ifade
edilmiştir. Ancak bu tür siyasal değerlendirmeler ile kanunun teknik hükmünü
birbirinden ayırmak gerekir.
Burada
makalenin asıl sorusu ortaya çıkmaktadır: Ekonomik büyümenin tamamından
yalnızca yüzde 30'una geçiş hangi gerekçeyle yapılmıştır? Bu sorunun yanıtı,
kanunun kendisinden çok yasalaşma sürecinde yapılan açıklamalarda ve
düzenlemenin arkasındaki teknik gerekçede aranmalıdır. Bir sonraki bölümde tam
olarak bu noktaya yani “%30 neden %30?” sorusuna geçeceğiz.
YÜZDE 30’UN
EMEKLİ AYLIĞI ÜZERİNDEKİ MADDİ ANLAMI
Yüzde 30
düzenlemesinin emekliler açısından anlamını ortaya koyabilmek için önce yapılan
değişikliğin neyi değiştirdiğini doğru tanımlamak gerekir. 5510 sayılı Kanun,
geçmiş yıllardaki prime esas kazançların emeklilik tarihine taşınmasında
kullanılan güncelleme katsayısında TÜFE'nin yüzde 100'ünü korurken gayrisafi
yurt içi hasıla gelişme hızının yalnızca yüzde 30'unu dikkate almaktadır. Buna
karşılık 2000–2008 döneminde uygulanan sistemde gelişme hızının tamamı hesaba
katılmaktaydı. TBMM kayıtlarında da bu fark açık biçimde ortaya konulmuştur. Bu
değişikliğin ilk bakışta görülen sonucu şudur: Ekonominin reel olarak büyüdüğü
bir yılda, geçmişte elde edilmiş bir kazancın emeklilik hesabına taşınmasında
büyümenin tamamı artık dikkate alınmamaktadır. Örneğin, varsayımsal olarak bir
yılda reel GSYH gelişme hızının %5 olduğunu düşünelim. Eski sistemde bu
büyümenin %5'lik bölümü güncelleme katsayısına yansırken yeni sistemde bunun
yalnızca %30'u, yani %1,5'i yansıyacaktır. Aradaki fark 3,5 puandır. Bu farkın
emekli aylığına etkisi tek bir yıl için yalnızca yüzde 3,5 olarak ortaya
çıkmaz. Çünkü geçmiş yıllara ait kazançlar, emeklilik tarihine kadar her yılın
güncelleme katsayısıyla güncellenmektedir. Dolayısıyla büyüme ile enflasyon
arasındaki farkın bir bölümü çalışma süresi boyunca bileşik olarak hesaplamaya
yansıyabilir. Başka bir ifadeyle, yüzde 30 uygulaması tek seferlik bir kesinti
değil, emeklilik aylığının hesaplanmasında geçmiş kazançların ekonomik
büyümeyle birlikte değer kazanma kapasitesini azaltan sürekli bir parametredir.
Bununla birlikte, buradan “%100 yerine %30 uygulandığı için emekli aylığı %70
azalmıştır” sonucu çıkarılamaz. Çünkü güncelleme katsayısının diğer unsuru olan
TÜFE yüzde 100 oranında hesaba katılmaya devam etmektedir. Ayrıca emekli aylığı
yalnızca güncelleme katsayısından oluşmamakta ve ortalama aylık kazanç ile
aylık bağlama oranının birlikte değerlendirilmesiyle hesaplanmaktadır. 5510
sayılı Kanun'un 29. maddesi de yaşlılık aylığını ortalama aylık kazanç ile
aylık bağlama oranının çarpımı üzerinden tanımlamaktadır. Ancak bu sınırlama,
maddi önemini ortadan kaldırmamaktadır. Tam tersine, ekonomik büyümenin uzun
bir dönem boyunca sürdüğü bir ekonomide büyümenin yalnızca yüzde 30'unun geçmiş
kazançlara yansıtılması ile tamamının yansıtılması arasında zaman içinde birikimli
fark oluşması beklenir. Bu nedenle düzenlemenin etkisini ölçmek için yalnızca
“bir yılda ne kadar kayıp oluştu?” sorusu değil, “emeklilik hesabına esas
kazançlar uzun yıllar boyunca eski ve yeni güncelleme katsayılarıyla ayrı ayrı
güncellenseydi sonuç ne olurdu?” sorusu sorulmalıdır. Bu noktada yüzde 30
düzenlemesinin emekli yoksulluğu açısından önemi daha açık duruma gelmektedir.
Ekonomik büyüme yalnızca ülkenin toplam üretimini artıran makroekonomik bir
gösterge değildir. Çalışanların ücretleri, işletmelerin gelirleri ve toplumun
genel refah düzeyi üzerinde de etkiler yaratır. Emeklilik sistemi geçmiş
kazançları güncellerken büyümenin tamamını değil yalnızca bir bölümünü dikkate
aldığında emekli aylığı ile ekonominin genel büyüme düzeyi arasındaki bağ
zayıflamaktadır. Nitekim 2008 yılında TBMM'de yapılan görüşmeler sırasında
dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik yüzde 30 oranının yasaya
konulmasını “emeğin ülkenin gelişmesi içerisindeki payı teknik olarak yüzde 30”
gerekçesiyle açıklamıştır. Bu açıklama, yüzde 30 oranının yalnızca teknik bir
katsayı olmadığını ve belirli bir refah paylaşımı varsayımına dayandırıldığını
göstermektedir. Ancak bu varsayımın hangi bilimsel, aktüeryal veya ekonomik
hesaplamadan türetildiği konusunda ayrıca belge aranması gerekir. Dolayısıyla
bu çalışmanın maddi etki bakımından vardığı temel nokta şudur: Yüzde 30
düzenlemesinin sonucu emekli aylığının yüzde 70 oranında azalması değildir. Ekonomik
büyümenin emekli aylığı hesabına aktarılma derecesinin önemli ölçüde
azaltılmasıdır. Bu azalma, çalışma hayatının uzunluğu ve ekonomik büyümenin
yıllar boyunca devam etmesi nedeniyle emeklilik hesabında birikimli bir fark
yaratabilecek niteliktedir. Bu nedenle yüzde 30, yüzde 2 aylık bağlama oranı
gibi, emekli aylığının kesin tutarını tek başına belirleyen bir oran değildir.
Ancak yüzde 2'nin çalışma süresinin aylığa dönüşümünü yüzde 30'un ise geçmiş
kazançların ekonomik büyümeyle birlikte emeklilik tarihine taşınmasını
belirlemesi nedeniyle iki parametre aynı reformun iki farklı yüzünü
oluşturmaktadır. Emekli aylığındaki yapısal değişimi anlayabilmek için bu iki
parametrenin birlikte değerlendirilmesi gerekir.
YÜZDE 30
NEDEN YÜZDE 30?
Yüzde 30'un
kaynağını araştırırken 5510 sayılı Kanun'un 2006 yılında kabul edilen ilk
biçimi ile 2008 yılında 5754 sayılı Kanun'la yeniden düzenlenen biçimini
birbirinden ayırmak gerekmektedir. Çünkü bugün uygulanan yüzde 30 oranı 5510
sayılı Kanun'un ilk şeklinde bulunmamaktadır. 31 Mayıs 2006 tarihli 5510 sayılı
Kanun'da güncelleme katsayısına ilişkin farklı bir hesaplama yöntemi
öngörülmüştü. Bu düzenleme Anayasa Mahkemesi'nin 15 Aralık 2006 tarihli
E.2006/111, K.2006/112 sayılı kararıyla iptal edildi. Mahkemenin değerlendirmesinde
yalnızca enflasyon karşısındaki değer kaybını gideren bir yaklaşımın ekonomik
büyümeden bireye düşecek refah payını yeterince gözetmediği vurgulandı. Böylece
güncelleme katsayısının yalnızca mali ve aktüeryal bir hesaplama konusu
olmadığı, sosyal devlet ve sosyal güvenlik hakkı bakımından da değerlendirilmesi
gerektiği ortaya konuldu. Bu karar sonrasında 5754 sayılı Kanun'la yeni bir
formül oluşturuldu. Yeni düzenlemede güncelleme katsayısı TÜFE değişiminin
yüzde 100'ü ile sabit fiyatlarla GSYH gelişme hızının yüzde 30'unun toplamına
bir eklenmesi şeklinde belirlendi. Böylece bugün bilinen “TÜFE'nin %100'ü +
GSYH gelişme hızının %30'u” formülü ortaya çıktı. Dolayısıyla yüzde 30'un
hukuksal soy kütüğü bakımından şu ayrım yapılmalıdır: 2006: 5510 sayılı Kanun,
ilk güncelleme katsayısı formülü, Anayasa Mahkemesi iptali. Ve 2008: 5754
sayılı Kanun, yeni formül, TÜFE %100, GSYH gelişme hızı %30.
Bu durum,
yüzde 30'un OECD, IMF veya Dünya Bankası tarafından doğrudan Türkiye'ye
önerildiğini gösteren bir belge bulunup bulunmadığı sorusunu daha da önemli kılmaktadır.
İncelenen IMF belgelerinde 2008 reformunun mali sürdürülebilirlik, emeklilik
yaşının yükseltilmesi, ikame oranlarının uluslararası düzeylere yaklaştırılması
ve aylıkların tüketici fiyatlarına endekslenmesi gibi unsurları öne
çıkmaktadır. IMF'nin 2008 değerlendirmesi yeniden düzenlenen reformun Anayasa
Mahkemesi'nin itirazlarını giderdiğini ve güncelleme formülünün ekonomik
büyümeyle daha açık bir ilişki kuracak biçimde yüzde 30 reel GSYH gelişme
hızını içerdiğini kaydetmektedir. Ancak bu belge, “%30 oranını IMF önerdi”
şeklinde bir nedensellik kurmamaktadır. Aksine, oran Türkiye'deki yeniden
düzenlenmiş reformun bir unsuru olarak aktarılmaktadır. TBMM'deki yasama
görüşmeleri ise yüzde 30'un dönemin hükümeti tarafından nasıl
gerekçelendirildiğine ilişkin doğrudan bir belge sunmaktadır. Dönemin Çalışma
ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik 2008 yılında yaptığı konuşmada gelişme
hızının yüzde 30'unun aylıklara yansıtılacağını ve bunun gerekçesinin “emeğin
ülkenin gelişmesi içerisindeki payı teknik olarak yüzde 30” olduğunu
belirtmiştir. Bu açıklama önemlidir ancak tek başına yüzde 30'un bilimsel veya
istatistiksel kökenini açıklamamaktadır. Çünkü burada yanıtlanması gereken
ikinci bir soru ortaya çıkmaktadır: “Emeğin ülkenin gelişmesi içerisindeki
payının teknik olarak yüzde 30 olduğu” hangi hesaplamaya dayanmaktadır? Milli
gelir hesaplarında emeğin payı hangi gelir kalemleri üzerinden ölçülmüş, hangi
dönem esas alınmış ve yüzde 30 oranına hangi yöntemle ulaşılmıştır? İncelenen
yasama belgelerinde bu hesaplamayı ayrıntılı biçimde ortaya koyan bir aktüeryal
veya ulusal gelir hesabına henüz rastlanmamaktadır. Dolayısıyla mevcut
belgelerden çıkarılabilecek sonuç yüzde 30'un 2008 yılında Türkiye'nin sosyal
güvenlik reformunun hukuksal bir tercihi olarak ortaya çıktığı fakat bu sayısal
tercihin OECD, IMF veya Dünya Bankası tarafından açık biçimde önerildiğinin
gösterilemediğidir. IMF'nin 2008 raporu, yüzde 30'luk düzenlemeyi reformun bir
unsuru olarak kaydetmektedir ancak bunun kaynağını IMF'ye bağlamamaktadır. Burada
ayrıca önemli bir hukuksal gelişme bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi'nin 2006
tarihli kararının ardından ortaya çıkan yeni formül ekonomik büyümeden bireye
bir “refah payı” verilmesi gerektiği düşüncesini tümüyle dışlamamış aksine GSYH
gelişme hızının yüzde 30'unu güncelleme katsayısı içine almıştır. Dolayısıyla
yüzde 30 mahkemenin “büyümeden hiçbir pay verilmemesi” yaklaşımına karşı
geliştirilen yeni yasama formülünün bir parçasıdır. Bu nedenle yüzde 30'un
yalnızca “emeklilerin büyümeden aldığı payın azaltılması” biçiminde anlatılması
da eksik kalır. Daha doğru ifade, büyümenin emekli aylığı hesabına hangi oranda
yansıtılacağının yeniden belirlenmiş olmasıdır. Sonuç olarak yüzde 30'un
belgesel soy kütüğü üç aşamada ortaya çıkmaktadır: 2006'da ilk 5510 formülünün
Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi, 2008'de 5754 sayılı Kanun'la yeni
formülün kabul edilmesi ve aynı dönemde hükümet tarafından yüzde 30'un “emeğin
gelişmedeki payı” gerekçesiyle savunulması. Mevcut belgeler, bu oranın
uluslararası kuruluşlardan doğrudan alınmış belirli bir oran olduğunu
göstermemektedir. Bu nedenle çalışmanın bu aşamasındaki en ihtiyatlı sonuç
şudur: Yüzde 30'un hukuksal kaynağı belirlenebilir ancak sayısal gerekçesinin
bilimsel ve ekonomik kaynağı henüz aynı açıklıkta ortaya konulmuş değildir.
Makalenin araştırılması gereken asıl noktalarından biri de budur.
OECD, IMF
VE DÜNYA BANKASI AÇISINDAN YÜZDE 30
Yüzde 30'un
kaynağını belirlemek için uluslararası kuruluşların reform sürecindeki
rollerinin ayrıca incelenmesi gerekmektedir. Çünkü Türkiye'nin sosyal güvenlik
reformları 1990'ların sonlarından itibaren yalnızca ulusal bir siyasa
tartışması olarak yürütülmemiş ve OECD, IMF ve Dünya Bankası'nın Türkiye
ekonomisi ve sosyal güvenlik sistemi hakkındaki değerlendirmeleri de reform
ortamının bir parçası olmuştur. Ancak bu durum, belirli bir sayısal
parametrenin doğrudan bu kuruluşlardan geldiği anlamına gelmemektedir. OECD
belgelerinde Türkiye'nin sosyal güvenlik sisteminin mali sürdürülebilirliği,
erken emeklilik, yüksek ikame oranları ve emeklilik sisteminin uzun dönemli
mali yükü üzerinde durulmuştur. Ancak bu araştırmada incelenen belgelerde
geçmiş kazançların güncellenmesinde GSYH gelişme hızının yüzde 30'unun
kullanılmasına yönelik açık bir OECD önerisi saptanmamıştır. Dolayısıyla
OECD'nin reform yönelimleri ile 2008'de kabul edilen yüzde 30 oranını aynı şey
olarak değerlendirmek olanaklı değildir. IMF'nin rolü daha farklıdır.
Türkiye'nin IMF ile yürüttüğü program ilişkileri çerçevesinde sosyal güvenlik
reformu mali sürdürülebilirliğin önemli unsurlarından biri olmuştur. IMF'nin
2007 tarihli değerlendirmesinde Türkiye'nin yeni emeklilik parametrelerini ve
emekli aylığı endeksleme formülünü uygulamaya koyma yüklenimi açıkça yer
almaktadır. Ancak bu belgede de “GSYH gelişme hızının yüzde 30'u” IMF
tarafından belirlenmiş bir oran olarak sunulmamaktadır. IMF'nin 2008 Türkiye
raporu ise konuyu daha açık biçimde ortaya koymaktadır. Rapora göre Anayasa
Mahkemesi, önceki düzenlemede ekonomik büyüyen bir ekonomiden bireye düşen
refah payının dikkate alınmamasını sorun olarak görmüş ve Hükümet bunun üzerine
güncelleme parametresini enflasyonun yüzde 100'ü ve reel GSYH büyümesinin yüzde
30'u biçiminde değiştirmiştir. IMF burada yüzde 30'u Türkiye'nin yeniden
düzenlenmiş reformunun bir unsuru olarak aktarmakta ve bu oranı kendisinin
önerdiğini söylememektedir. Dünya Bankası'nın 2008 tarihli siyasa belgesi ise
daha da açıklayıcıdır. Belgede Hükümetin Anayasa Mahkemesinin ortaya koyduğu
sorunları gidermek amacıyla yasayı değiştirdiği ve geçmiş kazançların yeniden
değerlenmesinde kullanılan parametrenin enflasyonun yüzde 100'ü ile reel GSYH
büyümesinin yüzde 30'u olarak değiştirildiği belirtilmektedir. Başka bir
ifadeyle belge yüzde 30'un uluslararası bir kuruluşun Türkiye'ye verdiği
sayısal bir talimat olduğunu değil, Hükümetin yeniden düzenlenmiş yasa
kapsamında yaptığı tercihi anlatmaktadır. Bu belgeler birlikte
değerlendirildiğinde şu ayrım ortaya çıkmaktadır:
|
Çizelge 1: Uluslararası
Kuruluşları Rolü |
||
|
Aktör |
Belgelerde görülen rol |
%30 açısından bulgu |
|
OECD |
Ekonomik değerlendirme ve siyasa önerileri |
Açık bir %30 önerisi saptanmadı |
|
IMF |
Program ilişkisi, mali gözetim ve reform
taahhütlerinin izlenmesi |
%30 reformun bir unsuru olarak kaydediliyor; IMF
önerisi olarak gösterilmiyor |
|
Dünya Bankası |
Teknik ve karşılaştırmalı değerlendirme |
%30'u Hükümetin Anayasa Mahkemesi sonrasında yaptığı
değişiklik olarak aktarıyor |
|
Hükümet |
Reformun yeniden tasarlanması ve yasa değişikliğinin
hazırlanması |
%30'u benimseyip yasalaştırdı |
|
TBMM |
Yasama kararı |
%30'u hukuksal kurala dönüştürdü |
|
Anayasa Mahkemesi |
Anayasal denetim |
İlk formülün ekonomik büyümeden refah payını
yeterince gözetmediğine ilişkin değerlendirme yaptı |
Bu çizelge
bir aktörler sıralaması değildir ve yalnızca kurumsal iş bölümünü
göstermektedir. Bununla birlikte, yüzde 30'un hiçbir uluslararası etkiden
bağımsız olarak yalnızca Türkiye'de üretildiği sonucuna da ulaşılmamalıdır.
Reformun genel yönü mali sürdürülebilirlik, daha düşük ikame oranları, daha
yüksek emeklilik yaşı ve emeklilik sistemlerinin uzun dönemli mali dengesinin
sağlanması gibi uluslararası siyasa tartışmalarıyla açık biçimde bağlantılıdır.
Nitekim Dünya Bankası belgesi reformun amaçları arasında mali sürdürülebilirlik
ve sistemin uluslararası parametrelere yaklaştırılmasını açıkça saymaktadır. Dolayısıyla
burada kurulabilecek en sağlam nedensellik, “uluslararası kuruluş, yüzde 30”
şeklinde doğrudan bir çizgi değildir. Belgelerin gösterdiği daha karmaşık
ilişki uluslararası reform çerçevesi, Türkiye'nin reform süreci, Anayasa
Mahkemesi müdahalesi, Hükümetin yeni formülü seçmesi ve TBMM'nin yasalaştırması
biçimindedir. Bu ayrım, çalışmanın başındaki temel soruya da yanıt vermektedir.
Mevcut belgeler yüzde 30'un OECD, IMF veya Dünya Bankası tarafından Türkiye'ye
açıkça önerilmiş belirli bir oran olduğunu göstermemektedir. Buna karşılık, bu
kuruluşların reformun mali ve yapısal çerçevesinin oluşmasında önemli bir
kurumsal ortam oluşturduklarını gösteren güçlü belgeler bulunmaktadır.
GENEL
DEĞERLENDİRME
Bu
çalışmanın ortaya koyduğu temel bulgu emekli aylıklarının belirlenmesinde
kullanılan yüzde 30’luk büyüme bileşeninin kamuoyunda zaman zaman ifade
edildiği gibi emeklilere ulusal gelirden ayrılan yüzde 30’luk bir pay
olmadığıdır. Söz konusu oran emekli aylığının hesabında geçmiş çalışma
dönemlerine ilişkin kazançların güncellenmesinde kullanılan katsayının
ekonominin reel büyümesinden ne ölçüde yararlanacağını belirleyen teknik ve
hukuksal bir parametredir. Güncelleme katsayısında tüketici fiyatlarındaki
değişimin yüzde 100’ü dikkate alınırken reel gayrisafi yurt içi hasıla gelişme
hızının yalnızca yüzde 30’u hesaba katılmaktadır.
Yüzde 30’un
bugünkü biçimine ulaşması da doğrudan ve tek aşamalı bir kararın sonucu
değildir. 2006 tarihli 5510 sayılı Kanun'un ilk düzenlemesi Anayasa
Mahkemesinin müdahalesiyle önemli ölçüde değişmiş ve Mahkemenin ekonomik
büyümenin ve büyümeden kaynaklanan refah artışının bireylere yansıması
konusundaki değerlendirmesinin ardından 2008 yılında 5754 sayılı Kanun ile yeni
bir güncelleme formülü oluşturulmuştur. Böylece güncelleme parametresi yüzde
100 tüketici fiyatları değişimi ile yüzde 30 reel GSYH gelişme hızından oluşan
bugünkü yapıya kavuşmuştur.
Bu süreç,
yüzde 30 oranının doğrudan OECD, IMF veya Dünya Bankası tarafından Türkiye'ye
verilmiş bir talimat olduğu biçimindeki açıklamaların mevcut belgelerle
doğrulanamadığını göstermektedir. İncelenen belgelerde IMF 2008 yılında yüzde
30'luk düzenlemeyi reformun bir unsuru olarak kaydetmekte, Dünya Bankası ise
hükümetin Anayasa Mahkemesinin itirazlarını karşılamak amacıyla yasayı
değiştirdiğini ve yüzde 100 enflasyon ile yüzde 30 reel büyüme bileşimini
seçtiğini açıkça belirtmektedir. Dolayısıyla burada daha isabetli nedensellik
zinciri, uluslararası reform çerçevesi, Türkiye'nin sosyal güvenlik reform
süreci, Anayasa Mahkemesi müdahalesi, hükümetin yeni formül tercihi ve yasalaştırma
biçimindedir.
Bununla
birlikte, hükümet adına TBMM'de yapılan açıklamada yüzde 30 oranının gerekçesi,
“emeğin ülkenin gelişmesi içerisindeki payı”nın teknik olarak yüzde 30 olduğu
şeklinde ifade edilmiştir. Bu açıklama oran için siyasal ve hukuksal bir
gerekçe sunmakla birlikte yüzde 30'un hangi istatistiksel, ekonomik veya
aktüeryal hesaplama sonucunda belirlendiğini tek başına açıklamamaktadır.
Dolayısıyla bu oran açısından önemli bir araştırma sorusu bulunmaktadır: Neden
yüzde 30? Mevcut belgeler oranın yasalaşma sürecini göstermekte ancak yüzde
30'un teknik olarak nasıl türetildiğini bütün açıklığıyla ortaya koymamaktadır.
Yüzde 30'un
önemi, tek bir yıldaki etkisinden çok, çalışma yaşamının geçmiş kazançlarının
emeklilik tarihine kadar güncellenmesi sırasında ortaya çıkan birikimli
etkisinden kaynaklanmaktadır. Örneğin reel ekonomik büyümenin yüzde 5 olduğu
bir yılda eski sistemin büyümenin tamamını dikkate aldığı varsayımı ile yeni
sistemin yalnızca yüzde 30'unu dikkate alması arasında 3,5 puanlık bir fark
ortaya çıkmaktadır. Bu fark tek başına emekli aylığının aynı oranda azalması
anlamına gelmez ancak uzun çalışma dönemleri boyunca geçmiş kazançların
güncellenmesinde tekrarlanması başlangıçta bağlanacak aylığın düzeyini
etkileyebilecek bir birikimli farklılık yaratır.
Bu nedenle
yüzde 30 emekli aylığının bütününü yüzde 30'a indiren bir düzenleme olarak
değil, emeklinin ekonomik büyümeden emekli aylığı hesabı yoluyla yararlanma
derecesini sınırlayan bir güncelleme parametresi olarak değerlendirilmelidir.
Bu ayrım konunun hem bilimsel hem de kamusal tartışmasında özellikle önemlidir.
Son olarak
yüzde 30 bu çalışmanın bir önceki bölümünde incelenen yüzde 2'lik aylık bağlama
oranından bağımsız değildir. Yüzde 2 çalışma süresinin emekli aylığına dönüşme
oranını ve yüzde 30 ise geçmiş kazançların emeklilik tarihindeki değerinin
belirlenmesinde ekonomik büyümenin ne ölçüde hesaba katılacağını
belirlemektedir. Dolayısıyla iki parametre farklı mekanizmalar üzerinden
çalışmakta fakat aynı emekli aylığının başlangıç düzeyini belirleyen hesaplama
sistemi içinde birlikte yer almaktadır.
SONUÇ VE
ÖNERİLER
Bu
çalışmanın ulaştığı sonuç emekli aylığı sistemindeki yüzde 30'luk büyüme
bileşiminin basit bir teknik ayrıntı olmadığıdır. Oran geçmiş çalışma
gelirlerinin emeklilik tarihindeki değerinin belirlenmesinde ekonomik büyümenin
ne ölçüde hesaba katılacağını belirlemekte ve bu nedenle emekli aylığının
başlangıç düzeyi üzerinde uzun dönemli bir etki yaratabilecek nitelikte
bulunmaktadır.
Yüzde 30'un
ortaya çıkışı da doğrudan bir OECD, IMF veya Dünya Bankası talimatı olarak
açıklanamamaktadır. İncelenen belgeler, Türkiye'nin sosyal güvenlik reformunun
uluslararası mali ve sosyal güvenlik reform çerçevesiyle ilişkili olduğunu
göstermektedir. Ancak yüzde 30 oranının belirlenmesini doğrudan bu
kuruluşlardan birinin önerisine bağlayan açık bir belgeye ulaşılamamıştır. Buna
karşılık Dünya Bankası belgeleri hükümetin Anayasa Mahkemesinin müdahalesinin
ardından yeni formülü kendisinin seçtiğini belirtmektedir.
Bu nedenle
yüzde 30'un gerçek öyküsü “uluslararası kuruluşlar yüzde 30 istedi, Türkiye
uyguladı” biçimindeki basitleştirilmiş bir anlatıdan daha karmaşıktır. Daha
doğru anlatı sosyal güvenlik reformunun uluslararası siyasa ve mali
sürdürülebilirlik tartışmaları içinde geliştiği, 2006 tarihli düzenlemenin
Anayasa Mahkemesinin denetiminden geçtiği ve 2008 yılında hükümet tarafından
yeni bir güncelleme formülünün yasalaştırıldığı şeklindedir.
Çalışmanın
ortaya çıkardığı ikinci önemli sonuç yüzde 30 oranının teknik dayanağının
ayrıca açıklanmaya gereksinim duymasıdır. Dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanı tarafından yapılan açıklamada oran emeğin ekonomik gelişmedeki payının
teknik olarak yüzde 30 olduğu gerekçesiyle savunulmuştur. Ancak bu payın hangi
veri seti, hesaplama yöntemi veya aktüeryal model kullanılarak yüzde 30 olarak
belirlendiği incelenen temel belgelerde yeterli açıklıkla gösterilmemektedir. TBMM
tutanağında Faruk Çelik “gelişme hızından emeğin payı olarak yüzde 26,2 olarak
hesaplandı ve biz bunu 5510'a yüzde 30 olarak yansıttık” demiştir. Dolayısıyla
%30 oranının belirlenmesinde kullanılan %26,2'lik hesaplamanın veri seti
yöntemi ve aktüeryal gerekçesi incelenen belgelerde ayrıntılı olarak
açıklanmamaktadır.
Bu nedenle
gelecekteki sosyal güvenlik düzenlemelerinde emekli aylığı formüllerinde
kullanılan her teknik parametrenin hesaplama yöntemiyle birlikte kamuoyuna
açıklanması önem taşımaktadır. Özellikle ekonomik büyümenin yüzde 30'unun neden
tercih edildiği, bunun emekli aylıkları üzerindeki kısa, orta ve uzun dönemli
etkilerinin hangi aktüeryal varsayımlarla hesaplandığı ve farklı oranların
sonuçlarının ne olacağı saydam biçimde ortaya konulmalıdır.
Ayrıca yüzde
2'lik aylık bağlama oranı ile yüzde 30'luk büyüme bileşiminin birlikte
değerlendirilmesi gerekir. Bunlar aynı şey değildir. Ancak her ikisi de emekli
aylığının çalışma hayatındaki kazançlara ve ekonomik büyümeye nasıl
bağlandığını belirleyen temel parametrelerdir. Bu nedenle sosyal güvenlik
reformlarının değerlendirilmesinde yalnızca bütçe dengesi veya sistemin
aktüeryal sürdürülebilirliği değil, emeklinin ekonomik büyümeden yararlanma
biçimi ve emeklilik dönemindeki gelir yeterliliği de temel değerlendirme
ölçütleri arasında bulunmalıdır.
Sonuç
olarak, yüzde 30'un tartışılması “emekliye ulusal gelirin yalnızca yüzde 30'u
veriliyor” biçimindeki doğru olmayan bir önermeden uzaklaştırılmalı, tartışma,
ekonomik büyümenin emekli aylığının hesaplanmasına hangi oranda ve hangi
gerekçeyle yansıtıldığı sorusu üzerine kurulmalıdır. Bu soru hem sosyal
güvenlik sisteminin teknik yapısının hem de emeklilerin ekonomik büyümeden
aldıkları payın zaman içindeki değişiminin anlaşılması bakımından daha anlamlı
bir başlangıç noktasıdır.
Kaynakça
Anayasa
Mahkemesi. (2006). E. 2006/111, K. 2006/112 sayılı karar (15 Aralık 2006).
Anayasa Mahkemesi Norm Kararlar Bilgi Bankası.
Anayasa
Mahkemesi. (2011). E. 2008/56, K. 2011/58 sayılı karar. Anayasa Mahkemesi Norm
Kararlar Bilgi Bankası.
International
Monetary Fund. (2008). Turkey: 2008 Article IV consultation—Staff report (IMF
Country Report No. 08/272). International Monetary Fund.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi. (2008). Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası
Kanunu ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılmasına
dair kanun tasarısı ve Sosyal İşler Komisyonu raporu (Sıra Sayısı: 119). TBMM.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi. (2014). Genel Kurul tutanağı. TBMM Tutanak Hizmetleri
Başkanlığı.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi. (2015). Bütçe görüşmeleri: Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanı Faruk Çelik'in açıklamaları. TBMM Komisyon Tutanakları.
Türkiye
Cumhuriyeti. (2006). 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası
Kanunu. Resmî Gazete, 26200.
Türkiye
Cumhuriyeti. (2008). 5754 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası
Kanunu ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılmasına
dair Kanun. Resmî Gazete, 26870.
World Bank.
(2008). Program document for a proposed third programmatic public sector
development policy loan to the Republic of Turkey. World Bank.