Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

12 Haziran 2026 Cuma

 

CHP Grup Başkan Vekilleri Sorunsalı

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Giriş

CHP Grup başkan vekilleri Başarır ve Günaydın'ın grup başkan vekillikleri kaldırıldı. TBMM başkanı yansız olduğunu savlamasına karşın aksini yapmaktadır. Başkan vekillerinin isimleri TBMM web sitesinden kaldırılmıştır. Bu kişilerin yerlerine genel başkan tarafından atama yapılacağı haberleri alınmaktadır. CHP Grup İç Yönetmeliği’ne göre bu görevlere atama yapılması olanaklı değildir. Bu kişiler ancak grubun güvensizlik oyu ile görevden alınabilirler. Bu noktada tartışma artık yalnızca CHP Tüzüğü değil, TBMM İçtüzüğü, CHP Grup İç Yönetmeliği ve parlamenter “teamül”ler düzeyine taşınmış olmaktadır.  Grup başkanvekilleri grup tarafından seçilmişlerse, görevden alınmaları için grup kararı gerekiyorsa, genel başkanın tek taraflı görevden alma yetkisi yoksa ortaya şu soru ortaya çıkar: Genel Başkanın değiştirmek istediği şey kişiler midir, yoksa grubun iradesi midir? Bu çok önemli bir ayrımdır.

TBMM Başkanı'nın tutumu

Burada ikinci bir sorun ortaya çıkmaktadır. Normal parlamenter uygulamada TBMM Başkanlığı genellikle "parti içi uyuşmazlıkların hakemi değildir" ilkesiyle hareket eder. Çünkü Meclis Başkanı’nın görevi hangi grubun kimi seçtiğine karar vermek değil, grubun bildirdiği iradeyi kayda geçirmektir. Grup tarafından alınmış yeni bir karar olmaksızın internet sitesinde değişiklik yapıldıysa bu doğal olarak “TBMM Başkanlığı hangi hukuksal belgeye dayanarak işlem yaptı?” sorusunu doğurur.  Bu soru siyasal açıdan son derece önemlidir.

Daha büyük resim

Dikkat edilirse son birkaç gündür konuşulan tüm gelişmeler aynı ortak noktaya bağlanıyor: Genel Başkanın meşruluğu tartışması, Parti Meclisi meşruluğu tartışması, disiplin süreçleri tartışması ve Grup Başkanvekillikleri tartışması. Hepsinde ortak soru şu: Parti içindeki yetkinin kaynağı nedir? Mahkeme kararı mı? Parti tüzüğü mü? Parti Meclisi mi? Milletvekili grubu mu? Kurultay mı? Şu anda CHP'de bu kaynakların tamamı aynı yönde hareket etmiyor gibi görünmektedir.

Siyaset bilimi açısından

Normal şartlarda bir parti içi iktidar değişiminde yeni yönetim örgütü, meclis grubunu, yerel yönetimleri aynı anda denetim altına alır. Burada ise görünen tablo tam tersidir. Sanki, hukuksal denetim yetkisi başka yerde, örgütsel denetim başka yerde ve meclis grubu başka yerdedir. Bu yüzden buna giderek daha fazla kurumsal meşruluk nitelemesi daha uygun düşmektedir. Çünkü artık tartışma kişilerden çıkmakta ve kurumların birbirini tanımaması noktasına gelmektedir.

Siyasal sonuç

Bu durumda Kılıçdaroğlu yönetiminin karşılaşacağı temel sorun hukuksal olarak genel merkezde oturmak ile partiyi yönetebilmek aynı şey değildir olacaktır. Bir genel başkanın PM çoğunluğu, milletvekili grubunun çoğunluğu ve belediye başkanlarının çoğunluğu ile aynı çizgide olmaması uzun süre sürdürülebilir bir durum değildir. Bu nedenle olayların sonunda bir biçimde olağanüstü kurultaya, yeni bir yargısal karara ya da tarafların uzlaşmasına evrileceğini düşünmek gerekir. Çünkü mevcut tablo, kurumsal açıdan kararlı bir dengeye benzememekte ve aksine her yeni işlem yeni bir meşruluk tartışması üretmektedir. Bu da krizin çözülmediğini ve yalnızca yeni alanlara yayıldığını göstermektedir. Madde 7'nin lafzına bakalım: "Grup Genel Kurulu; her yasama yılı başında ... üye tamsayısının salt çoğunluğu ile üç Grup Başkanvekili seçer." Bu hükümden çıkan ilk sonuç şudur: Grup Başkanvekilleri atanmaz, seçilir. Yani görevin kaynağı Genel Başkan değildir, MYK değildir ve Parti Meclisi değildir. Doğrudan doğruya CHP TBMM Grubu Genel Kurulu'nun seçimidir. Bu çok önemlidir. Buradan çıkan ikinci sonuç, makam seçimle geliyorsa, normal hukuk mantığında görevden alınma usulünün de seçim organıyla bağlantılı olması beklenir. Bu nedenle şu soru ortaya çıkar: Genel Başkanın tek taraflı yazısıyla Grup Genel Kurulu'nun seçtiği kişiler görevden düşürülebilir mi? Madde 7'nin lafzından böyle bir yetki görünmemektedir.

TBMM Başkanlığı açısından

Eğer TBMM Başkanlığı yalnızca "CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun yazısı geldi" gerekçesiyle internet sitesini değiştirmişse, şu hukuksal soru ortaya çıkmaktadır: Grup Genel Kurulu'nun seçtiği görevlilerin görevden alındığını gösteren Grup Genel Kurulu kararı nerede? Çünkü seçimin kaynağı Grup Genel Kurulu ise, TBMM Başkanlığı'nın normalde grup iradesini gösteren bir belge araması beklenir.

Şimdiye kadar konuştuğumuz tüm krizler aynı ortak soruna bağlanıyor: Genel Başkanlık meşruluğu, Parti Meclisi meşruluğu, disiplin sevkleri ve Grup Başkanvekilleri. Her aşamada aynı soru ortaya çıkıyor: Parti organlarının yetkileri korunuyor mu, yoksa Genel Başkanlık makamında mı toplanıyor?

Akademik açıdan

CHP Grup İç Yönetmeliği'nin 7. maddesi, grup başkanvekillerinin Grup Genel Kurulu tarafından üye tam sayısının salt çoğunluğu ile seçileceğini hükme bağlamaktadır. Bu nedenle grup başkanvekilliği makamının kaynağı genel başkanlık değil, grup iradesidir. Bu çerçevede grup başkanvekillerinin görevden alınması veya değiştirilmesi konusunda ortaya çıkan tartışmalar, yalnızca siyasal değil aynı zamanda parti içi yetki dağılımı ve örgütsel meşruluk açısından da değerlendirilmelidir.

Açık söylemek gerekirse, son gelişmeler CHP'deki tartışma artık "Kılıçdaroğlu mu Özel mi?" düzeyini aşmış görünmektedir. Tartışma giderek şuna dönüşüyor: Parti organlarının yetkileri korunuyor mu, yoksa olağanüstü koşullar gerekçesiyle merkezi bir yönetim anlayışı mı oluşuyor? Bu da aslında CHP'nin yıllardır başka aktörlere yönelttiği "kurumsallık", "hukukun üstünlüğü" ve "yetki sınırları" eleştirilerinin şimdi parti içinde sınandığı anlamına gelmektedir. Bu nedenle sorun sadece siyasal değil, aynı zamanda kurumsal yönetim ve örgüt hukuku sorunudur. Buna keyfi yönetim de denilebilir. Mahkemenin tedbir kararı Kılıçdaroğlu tarafından keyfi yönetim olarak uygulanıyor. "Keyfi yönetim" (arbitrariness) denildiğinde aslında kararların önceden belirlenmiş kurallara, tüzüklere ve usullere değil, yöneticilerin takdirine göre alınması kastedilmektedir. Hukuk devletinin karşıtı da budur. Örneğin siyaset bilimi ve hukuk yazınında “hukukun üstünlüğü” (Rule of Law) karşısında, “takdire dayalı yönetim” (Rule by Discretion) veya “keyfi yönetim” (Arbitrary Rule) kavramları kullanılır. Mahkeme kararının uygulanması değil, mahkeme kararının kapsamının sürekli genişletilerek parti tüzüğü, grup iç yönetmeliği ve diğer kurumsal kuralların üstüne çıkarılması söz konusudur. Burada dikkat çekici olan konu şudur: Mahkeme tedbir kararı vermiş olabilir. Fakat tedbir kararının varlığı, Parti Meclisi hükümlerini, Grup İç Yönetmeliğini ve diğer tüzük hükümlerini otomatik olarak askıya almaz. En azından hukuk devleti mantığında normal beklenti budur. Bu nedenle CHP'de ortaya çıkan sorun, mahkeme kararının uygulanması değil, mahkeme kararının kapsamının, parti tüzüğünde ve grup iç yönetmeliğinde açıkça düzenlenmiş yetki ve usulleri etkisiz kılacak biçimde yorumlanmasıdır. Bu durum parti içi karar alma süreçlerinde kurumsallığın zayıflamasına ve keyfilik algısının güçlenmesine yol açmaktadır. Buna hukuksal belirsizlik, kurumsal meşruluk krizi, usul güvencelerinin aşınması, parti özerkliğinin zayıflaması, keyfilik algısı ve kurumsal kuralların askıya alınması sıfatları verilebilir. Bunlar akademik olarak daha savunulabilir kavramlardır. Fakat siyasal bir değerlendirme yapılacak olursa işin özü şu cümlede toplanmaktadır: Mahkeme kararı, belirli bir uyuşmazlığı çözmek için verilmiş bir tedbir olmaktan çıkmış ve parti içindeki bütün yetki ilişkilerini yeniden tanımlayan sınırsız bir yönetim yetkisi gibi kullanılmaya başlanmıştır. Eleştirinin merkezinde de tam olarak bu bulunmaktadır: tedbir kararının uygulanması değil, tedbir kararının kapsamının genişletilerek kurumsal kuralların yerine geçirilmesi. Bu da siyaset bilimi terminolojisinde keyfilik tartışmasını gündeme getiren bir durumdur.

Ali Mahir Başarır ve Gökhan Günaydın'ın grup başkanvekilliklerinin düşürüldüğü ve isimlerinin TBMM sitesinden kaldırıldığı, yerlerine seçim yapılmaksızın Sevda Erdan Kılıç ve İnan Akgün Alp'in atanmasının planlandığı ileri sürülmektedir. Asıl kritik nokta ise haberin hatırlattığı CHP Grup İç Yönetmeliği hükmüne göre grup başkanvekilliğinde boşalma olursa ilk kapalı Grup Genel Kurulu toplantısında seçim yapılır. Bu hüküm, Madde 7 ile birlikte okunduğunda önemli bir sonuç doğurmaktadır: Grup Başkanvekilleri seçimle gelir. Boşalma olursa yeniden seçim yapılır. Yönetmelikte "Genel Başkan atar" şeklinde bir yetki olduğu belirtilmemektedir. Bu nedenle hukuksal tartışmanın merkezi artık şuna dönüşmektedir: Tedbir kararı, seçimle oluşan bir grup organının yerine atama usulünü geçirebilir mi? Bu, ceza hukukundan çok örgüt hukuku ve parlamenter hukuk sorusudur.

Daha ilginç olan ise TBMM Başkanı'nın önceki açıklamalarıdır. Numan Kurtulmuş kısa süre önce TBMM'nin kendisini mahkeme yerine koyamayacağını ve siyasal partilerin grup işleyişine müdahil olmayacağını söylemişti. Eğer şimdi yalnızca genel başkanlık yazısı esas alınarak grup yönetiminde değişiklik yapılmışsa muhalif çevrelerin şu soruyu sorması kaçınılmazdır: TBMM Başkanlığı grup iradesini mi esas aldı, yoksa genel başkanlık yazısını mı? Dikkat çeken nokta şudur: Başlangıçta sorun CHP Genel Başkanlığıydı. Sonra Parti Meclisi oldu. Ardından disiplin süreçleri geldi. Şimdi de TBMM Grubu gündeme geldi. Bütün tartışmaların ortak noktası aynı: Mahkemenin tedbir kararının kapsamı nereye kadar uzanıyor?

Genel değerlendirme ve sonuç

Eğer bir tedbir kararı, Parti Meclisinin oluşumunu, disiplin süreçlerini, grup başkanvekillerini ve grup toplantılarının kim tarafından yapılacağını belirleyen üst bir norm gibi yorumlanmaya başlanırsa "keyfi yönetim" diye tanımlanan eleştiri siyaset bilimi açısından anlaşılır duruma gelir. Bunu akademik dille şöyle ifade etmek daha güvenli olur: CHP'de yaşanan son gelişmeler, mahkeme kararının uygulanmasından çok, kararın kapsamının nasıl yorumlandığı tartışmasını doğurmaktadır. Eleştiriler, tedbir kararının parti tüzüğü ve grup iç yönetmeliğinde düzenlenmiş seçim ve temsil mekanizmalarının yerine geçirilerek uygulanması üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu durum parti içi kurumsallık, örgütsel özerklik ve usul güvenceleri bakımından yeni tartışmalar yaratmaktadır.

Siyasal açıdan bakıldığında ise tablo giderek daha netleşmektedir. Artık tartışma "Özel mi, Kılıçdaroğlu mu?" olmaktan çıkmıştır. Tartışma “CHP'nin meşru iradesi nerede oluşuyor?” sorusuna dönüşmüştür. Kurultayda mı? Parti Meclisinde mi? Milletvekili grubunda mı? Yoksa mahkeme kararının yorumlanmasıyla mı?

11 Haziran 2026 Perşembe

 

CHP’de Çözümün Tek Yolu: Kurultay

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

CHP'de gariplikler devam ediyor. CHP Tüzüğü’ne göre, Parti Meclisi (PM) 56 üyelidir. 30 üye istifa etmiştir. Tüzüğe göre üye sayısı yarının altına düşerse 45 gün içinde Kurultay'ı toplamak zorunludur. Buna karşın Kılıçdaroğlu PM toplantısı yapmıştır. Kılıçdaroğlu'nun sözcüsü ise istifaların CHP'yi ilgilendirmediğini, PM’nin toplanmaya devam edeceğini, katılanların salt çoğunluğuyla karar alacağını, istifaların İstinaf Mahkemesi’ni ilgilendirdiğini ve kendilerinin istinaf kararıyla göreve gelmiş olduklarını öne sürmüştür.

Burada artık yalnızca siyasal değil, örgüt hukuku ve parti meşruluğu açısından da ciddi bir krizden söz etmek gerekmektedir. Ancak öncelikle iki şeyi birbirinden ayırmak gerekir: Hukuksal durum ve siyasal durum. Bunlar aynı şey değildir. Hukuksal açıdan PM 56 üyeden oluşmaktadır, 30 üye istifa etmiş ve geriye 26 üye kalmıştır. CHP Tüzüğü "Üye sayısı yarının altına düşerse 45 gün içinde Kurultay toplanır" demektedir. İlk soru “bu istifalar hukuksal olarak geçerli midir?” olmalıdır. Kılıçdaroğlu cephesinin temel savı bu noktada ortaya çıkmaktadır: "Bu kişiler bizim tanıdığımız PM üyeleri değildir" veya "İstifa edenlerin istifası bizi bağlamaz." Bu aslında çok sıra dışı bir savdır. Çünkü normal örgüt hukukunda bir organın üyesi istifa edebilir ve istifanın geçerliliği için ayrıca yönetimin onayı aranmaz. CHP sözcüsünün söylediği "İstifa edenleri ilgilendirir" ifadesi aslında şu varsayıma dayanıyor olabilir: "İstifa edenler toplantıya gelmezler, gelenlerle devam ederiz." Burada sorun şudur: Eğer istifalar geçerliyse artık sorun toplantıya katılım değildir. Çünkü, 56 üyeli organ 26 üyeye düşmüştür. Bu durumda organın yapısı değişmiştir. Dolayısıyla sorun "Toplantıya kaç kişi geldi?" değil, "Organ hukuksal olarak varlığını sürdürüyor mu?" sorusudur. Siyasal açıdan bakılırsa, asıl ilginç olan yan burasıdır. Çünkü bu yaklaşımın mantıksal sonucu "PM’nin çoğunluğu bizi tanımıyor olabilir ama biz PM’nin çalıştığını kabul ediyoruz" olur. Bu ise siyasal açıdan son derece kırılgan bir tutumdur. Çünkü meşruluk iki kaynaktan gelir: Hukuksal meşruluk ve siyasal meşruluk. Kılıçdaroğlu yönetimi esasen örgütün büyük kısmını, milletvekillerinin büyük kısmını ve belediye başkanlarının büyük kısmını karşısına almış durumda görünmektedir. Şimdi PM çoğunluğu da ayrılıyorsa geriye yalnızca "Mahkeme kararına dayanan hukuksal meşruluk" kalmaktadır. Stratejik açıdan CHP'deki kriz artık "Özel mi Kılıçdaroğlu mu?" krizi olmaktan çıkmakta "Partinin hukuksal sahibi ile siyasal sahibi farklı kişiler mi?" sorusuna dönüşmektedir.

Dünyadan Örnekler

Bu tür krizler dünyadaki parti tarihlerinde genellikle üç sonuç üretir: Uzlaşma, olağanüstü kurultay ve bölünme. PM'nin çoğunluğu istifa etmişse, tüzük gerçekten kurultay zorunluluğu getiriyorsa ve buna karşın PM çalışıyor kabul ediliyorsa CHP'deki kriz artık yalnızca siyasal değil, örgütsel ve kurumsal meşruluk krizi olmuştur. Bu noktadan sonra tartışma "Kim genel başkan?" sorusundan çok, "CHP'nin meşru karar organı hangisidir?" sorusuna dönüşmüştür. Siyaset biliminde bu tür durumlar parti örgütünün normal işleyişinin askıya alınmaya başladığı çok olağan dışı krizler olarak değerlendirilir.

Bu nedenle bu gelişme mutlak butlan kararından sonraki en önemli ikinci kırılma olarak görülmelidir. Artık CHP içinde yalnızca liderlik değil, kurumsal meşruluğun kendisi tartışma konusu durumuna gelmiştir.

Bu noktada artık hukuksal çözümlemeden çok siyasal devingenler belirleyici duruma gelmiştir. Çünkü yukarıda betimlenen tablo normal bir parti içi anlaşmazlık değil, çifte meşruluk krizi görüntüsü vermektedir.

Olası Senaryolar

Beş olası senaryo ortaya çıkmaktadır.

Senaryo 1 Kılıçdaroğlu geri adım atar ve kurultay toplar: Bu en akılcı çıkış yoludur. PM çoğunluğu karşısındaysa ve örgütün önemli bölümü desteklemiyorsa Kılıçdaroğlu "Son sözü delegeler söylesin" diyerek olağanüstü kurultaya gidebilir. Bu durumda kriz meşru zemine taşınır, parti bölünmez ve kazanan güçlü meşruluk elde eder. CHP açısından en sağlıklı yol budur.

Senaryo 2 PM'nin çalıştığı savı sürdürülür: Görünen eğilim bu gibi durmaktadır. Bu durumda istifalar tanınmaz, PM toplantıları sürdürülür ve MYK ve disiplin işlemleri devam eder. Ancak burada büyük sorun vardır. Kararların hukuksal geçerliliği kadar siyasal meşruluğu da sorgulanacaktır. Bu yol uzadıkça "parti yönetimi" ile "parti tabanı" arasındaki uzaklık daha da büyüyecektir. Bu sürdürülebilir değildir.

Senaryo 3 İstinaf Mahkemesi veya Yargıtay süreci yeni bir karar üretir: CHP sözcüsünün vurguladığı nokta burası olabilir. "Biz istinaf kararıyla geldik." Ancak burada sorun şu olacaktır: Mahkemeler partiyi yönetemez. Mahkeme kararları hukuksal statü yaratabilir ama siyasal meşruluk yaratamaz. Dolayısıyla yeni bir yargı kararı çıksa bile krizin tamamen çözülmesi kesin değildir.

Senaryo 4 Çift merkez oluşması: Bu en tehlikeli senaryodur. Bir tarafta genel merkez ve öbür tarafta milletvekilleri, belediye başkanları ve örgütler. Bu durumda CHP hukuksal olarak tek parti gibi görünür ama gerçekte iki merkezli duruma gelir. Bu uzun süre devam edemez. Dünyadaki örneklerde bu süreç ya bölünme ya da kurultayla sonuçlanmaktadır.

Senaryo 5 Bölünme: Bu hala düşük olasılık olarak görülmektedir. Çünkü CHP'nin tarihi kültürü bölünmeden çok iç savaşıma dayanır. Ayrıca mevcut seçim sistemi yeni parti kurmayı zorlaştırmaktadır. Bu nedenle hala "parti içinde savaşım" seçeneğinin daha güçlü olduğu görülmektedir.

Mevcut gelişmeler ışığında en olası sonuç yüzde 50 olasılıkla Kurultaya zorlayan bir süreç, yüzde 30 olasılıkla uzun süreli meşruluk krizi, yüzde 15 olasılıkla Kılıçdaroğlu yönetiminin örgütü yeniden denetim altına alması ve yüzde 5 olasılıkla kalıcı bölünme olacaktır.

Dolayısıyla önemli soru artık "Özgür Özel kazanır mı, Kılıçdaroğlu kazanır mı?" değildir. Asıl soru “Kılıçdaroğlu, hukuksal meşruluğu siyasal meşruluğa dönüştürebilecek mi?” sorusu olmuştur. Mevcut tabloya göre bunun oldukça zor olduğu söylemek gerekir. Bir siyasal partide milletvekillerinin, belediye başkanlarının, il örgütlerinin ve PM çoğunluğunun aynı anda farklı yönde hareket ettiği bir durumda yalnızca hukuksal kararlarla uzun süreli kararlılık sağlamak kolay değildir. Bu nedenle hala sürecin sonunda bir şekilde delegelerin yeniden hakemliğine başvurulacağı, yani kurultay benzeri bir çözümün ortaya çıkacağı anlaşılmaktadır. Bu hem CHP'nin siyasal kültürüne hem de örgütsel gerçekliğine en uygun çıkış yolu gibi görünmektedir.

Muhalif Basında Bir Görüş Birlikteliği Var: Gelişmelere Erdoğan Karar Veriyor ve Yönlendiriyor.

Bu görüşü anlamak zor değildir. Çünkü son yıllarda Türkiye'de siyasal sistem çok merkezileşmiş ve birçok muhalif yorumcu büyük siyasal gelişmelerin arkasında son karar vericinin Erdoğan olduğunu düşünmeye başlamıştır. Ancak çözümleyici açıdan biraz dikkatli olmak gerekmektedir. Üç farklı düzeyi ayırmanın yararlı olacaktır. Birincisi, Erdoğan her şeyi bizzat planlıyor savıdır. Bu sav muhalif çevrelerde sıkça dile getirilmektedir. Bu sava göre, yargısal süreçler, CHP içindeki gelişmeler ve parti içi bölünmeler doğrudan Erdoğan tarafından tasarlanmakta ve yönlendirilmektedir. Fakat siyaset bilimi açısından bunun kanıtlanması çok zordur. Genellikle bu tür savlar varsayıma dayanır. İkincisi, Erdoğan'ın tercihleriyle uyumlu çalışan sistem oluşturulmuş olduğu savıdır. Bu daha güçlü görünen bir açıklamadır. Bu yaklaşıma göre, her gelişmeyi Erdoğan'ın bizzat planlaması gerekmez. Sistem içindeki aktörler yani bürokrasi, yargı ve siyasal elitler iktidarın genel yönelimini bilirler ve çoğu zaman buna uygun davranırlar. Bu durumda ortaya çıkan sonuçlar Erdoğan'ın çıkarlarıyla uyumlu olabilir ama bu her adımın tek merkezden verildiği anlamına gelmez. Üçüncüsü, CHP'nin kendi sorunlarının oynadığı roldür. Muhalif basında zaman zaman ihmal edilen nokta da budur. CHP içindeki liderlik çatışmaları, kurultay tartışmaları ve örgütsel yarışmalar sadece dış müdahalelerle açıklanamaz. Parti içinde ciddi bir gerilim zemini olmasaydı dış müdahalelerin etkisi de çok daha sınırlı olacaktı. Dolayısıyla, Erdoğan'ın stratejik olarak CHP'nin zayıflamasından yararlandığını söylemek başka şeydir, CHP'de yaşanan her gelişmenin doğrudan Erdoğan tarafından üretildiğini söylemek daha başka şeydir.

İktidar bloğunun temel stratejik hedeflerinden biri, ana muhalefet partisinin iktidar seçeneği olma kapasitesini zayıflatmak ve siyasal enerjisini iç tartışmalara yönlendirmektir. CHP'de yaşanan son gelişmeler, bu stratejik hedefle uyumlu sonuçlar üretmektedir. Ancak ortaya çıkan krizin yalnızca dış müdahalelerle açıklanması yeterli değildir. Parti içindeki örgütsel ve liderlik temelli gerilimler de sürecin şekillenmesinde belirleyici rol oynamaktadır.

Erdoğan'ın CHP'de yaşanan krizden siyasal kazanç elde ettiği açıktır. Ancak CHP'deki krizin ortaya çıkmasını yalnızca Erdoğan'ın iradesiyle açıklamak CHP'nin kendi iç devingenlerini ve hatalarını yeterince açıklayamamaktadır.

Siyaset biliminde genellikle en güçlü açıklamalar, tek nedenli değil çok nedenli açıklamalardır. CHP'deki mevcut tablo da büyük olasılıkla hem iktidarın stratejilerinin hem de CHP'nin kendi iç çelişkilerinin birlikte ürettiği bir sonuçtur.

Kılıçdaroğlu ve CHP Yönetimi Ceza Hukukuna Göre Kovuşturulması Gereken Bir Suç İşliyor mu?

Bu noktada çok dikkatli olmak gerekir. Bir kişinin veya yönetimin ceza hukuku bakımından suç işlediğini söyleyebilmek için yalnızca tüzüğe aykırılık ya da yetki aşımı yeterli değildir. Ceza hukukunda temel ilke şudur: "Kanunsuz suç ve ceza olmaz" (nullum crimen sine lege). Yani önce somut bir ceza normunun ihlal edilmiş olması gerekir. Tüzüğe aykırılık cezalandırılacak suç değildir. CHP Tüzüğü'nün 63. maddesi Parti Meclisi kararı olmadan milletvekillerinin disipline sevk edilmesine izin vermemektedir. Bu durumda ilk ortaya çıkacak sorun tüzüğe aykırılık, yetki gaspı, organlar arası yetki ihlali ve işlemin hükümsüzlüğü veya iptal edilebilirliği olur. Bunlar öncelikle parti hukuku, dernekler ve tüzel kişilik hukuku ve özel hukuk alanına girer. Her tüzük ihlali ceza suçu değildir.

Ceza Hukuku Açısından Hangi Olasılıklar Tartışılabilir?

Kuramsal olarak ancak şu tür durumlar varsa ceza hukuku gündeme gelir: resmi evrakta sahtecilik, özel belgede sahtecilik, görevi kötüye kullanmaya benzer özel bir suç tipi, tehdit, cebir, hile, usulsüz oy kullanma ve iradeyi fesada uğratma gibi eylemler. Ancak bunların her biri için somut delil, somut eylem ve suç kastı gerekir. Mevcut anlattığınız tablo tek başına bunları göstermemektedir.

Siyaset bilimi açısından asıl tartışma ceza hukuku değil meşruluk, parti hukuku, örgüt hukuku ve anayasal parti özerkliği alanındadır. "Tüzüğe aykırı işlem yapılmıştır" veya "Yetkisi olmayan organ işlem tesis etmiştir" veya "PM’nin yetkisi gasp edilmiştir." Ama bu savlardan doğrudan "Kılıçdaroğlu ve yönetimi ceza suçu işlemiştir" sonucuna ulaşmak için elde yeterli veri yoktur.

Dolayısıyla hukuk tekniği açısından en güvenli ifade şudur: Eğer PM’nin özgün yetkisi başka bir organ tarafından kullanılmışsa bu durum ciddi bir tüzük ve yetki ihlali oluşturabilir. Ancak bunun ceza hukuku bakımından suç oluşturup oluşturmadığı ancak somut eylemler ve ilgili ceza normları çerçevesinde ayrıca değerlendirilmelidir. Bu nedenle mevcut bilgilerle "suç işlenmiştir" demekten çok "hukuka ve tüzüğe aykırılık savları vardır" demek daha isabetli olacaktır.

PM’nin Durumu?

PM sorunu milletvekillerini Merkez Yürütme Kurulu kararıyla ve kesin ihraç istemiyle Yüksek Disiplin Kurulu’na göndermeden bile daha önemlidir. Çünkü burada artık tek tek işlemler değil, organın varlığı ve karar alma yeteneği tartışılır olmuştur. Ancak hukuksal olarak birkaç soru birbirinden ayrılmalıdır. Birincisi “istifalar geçerli mi?” sorusudur. Normal hukuk mantığında bir kurul üyesi istifa eder, istifa tek taraflı irade beyanıdır ve karşı tarafın kabulüne bağlı değildir. Genel hukuk mantığı istifanın kabul koşuluna bağlı olmadığı yönündedir. Bu nedenle ilk soru “CHP Tüzüğü, PM üyelerinin istifasına ilişkin özel bir düzenleme içeriyor mu?” sorusudur. Özel bir düzenleme yoktur. İkinci soru “üye sayısı gerçekten yarının altına düştü mü?” sorusudur. 56 üyeli PM'de yarı 28 demektir. 30 istifa varsa geriye 26 kişi kalır. Bu durumda tüzük hükmü devreye girebilir. Tüzük "Üye sayısı yarının altına düşerse 45 gün içinde kurultay toplanır" diyorsa burada artık basit bir toplantı yeter sayısı sorunu değil, organın yeniden oluşturulması sorunu ortaya çıkar. Üçüncü soru "Katılanların salt çoğunluğuyla karar alırız" savıdır. Bu sav hukuksal olarak zayıf görünmektedir. Çünkü burada iki farklı kavram karıştırılmaktadır: toplantı yeter sayısı ve organın oluşumu. Örneğin, 56 üyeli bir kurulun toplantı yeter sayısı 15 olabilir. Ama bu kurulun 30 üyesi istifa etmiş olsa bile aynı şekilde çalışabileceği anlamına gelmez. Organın üye sayısı tüzükte belirli bir eşiğin altına düşmüşse sorun artık toplantı yeter sayısı değildir. Burada siyasal açıdan daha büyük bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Kılıçdaroğlu yönetiminin temel meşruluk savı "Mahkeme kararları uygulanmalıdır" şeklindedir. Şimdi ise eleştiriler şu noktada yoğunlaşmaktadır: "Peki parti tüzüğü uygulanıyor mu?" Bu soru giderek büyüyecektir.

Ceza hukuku açısından ise da aynı görüşleri yinelemek gerekir. Görülen şey tüzük yorumu, organ hukuku ve parti içi yetki tartışmasıdır. Bunların doğrudan ceza hukuku alanına girdiğini söylemek zordur. Ancak alınan kararlar daha sonra mahkemede, parti içi itiraz süreçlerinde ve örgüt hukuku bakımından iptal veya yokluk tartışmalarına konu olabilir.

Genel Değerlendirme ve Sonuç

Siyaset bilimi açısından sonuç CHP bugün artık üç ayrı meşruluk alanının çatışmasını yaşamaktadır. Yargısal meşruluk (mahkeme kararları), tüzüksel meşruluk (parti içi hukuk) ve siyasal meşruluk (örgüt, milletvekilleri, belediye başkanları ve seçmen desteği). Normalde bunlar aynı yönde hareket ederler. Mevcut tabloya göre üçü birbirinden ayrışmaya başlamış görünmektedir. Bir siyasal partide bu kadar çok meşruluk kaynağı çatışmaya başladığında tarihsel olarak çözüm çoğu zaman yeni bir kurultay, yeni bir seçim veya yeni bir yargı kararı olmuştur. Bu nedenle benim dikkatimi en çok çeken şey disiplin kararları değil, PM'nin çalışmaya devam ettiği savıdır. Çünkü eğer PM'nin hukuksal varlığı tartışmalı duruma gelirse onun aldığı sonraki kararların da meşruluğu zincirleme şekilde tartışmalı duruma gelebilir. Bu da krizi bir liderlik krizinden çıkarıp CHP’de kurumsal meşruluk krizine dönüştürür.

 

10 Haziran 2026 Çarşamba

 Türkiye'de Asimetrik Siyasal Yarışma: AKP–CHP Mücadelesi, Devlet Kapasitesi ve Rejim Dönüşümünün Geleceği

 

Prof.  Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

Öz

Bu çalışma, Türkiye'de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) arasında giderek sertleşen siyasal savaşımı devlet kapasitesi, kurumsal güç, örgütsel bütünlük ve rejim dönüşümü bakış açılarından incelemektedir. Çalışmanın temel amacı, mevcut siyasal yarışmanın yalnızca seçim sonuçları üzerinden değil, tarafların kurumsal kaynakları kullanma kapasitesi ve iktidar sonrasını yönetebilme becerileri çerçevesinde değerlendirilmesidir. Çözümlemeler, AKP'nin devlet aygıtı üzerindeki kurumsal üstünlüğü ile CHP'nin toplumsal meşruluk ve değişim talebini temsil eden siyasal konumu arasındaki gerilime odaklanmaktadır. Özellikle CHP içerisinde mutlak butlan kararı sonrasında ortaya çıkan liderlik ve meşruluk krizinin muhalefetin örgütsel bütünlüğü üzerindeki etkileri incelenmektedir. Çalışmanın ulaştığı sonuçlar, Türkiye'de siyasal savaşımın yalnızca iktidarın el değiştirmesi sorunu olmadığını, aynı zamanda devlet kapasitesinin yeniden dağılımı ve siyasal rejimin geleceği üzerine yürüyen daha kapsamlı bir güç savaşımı olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda seçimlerin sonucunu belirleyecek temel unsurun yalnızca oy oranları değil, siyasal aktörlerin toplumsal meşruluğu kurumsal kapasiteye dönüştürme becerileri olduğu ileri sürülmektedir.

Anahtar Kelimeler: AKP, CHP, devlet kapasitesi, muhalefet, siyasal partiler, “lawfare”, kurumsal kapasite, rejim dönüşümü, demokratikleşme, Türkiye siyaseti

Abstract

This study examines the intensifying political struggle between the Justice and Development Party (AKP) and the Republican People's Party (CHP) in Türkiye through the lenses of state capacity, institutional power, organizational cohesion, and regime transformation. The primary objective is to assess political competition not merely in terms of electoral outcomes but also with regard to the competing actors' ability to utilize institutional resources and govern effectively in the aftermath of an electoral transition. The analysis focuses on the tension between the AKP's institutional advantages derived from its long-term control of the state apparatus and the CHP's position as the principal representative of societal demands for political change. Particular attention is devoted to the leadership and legitimacy crisis that emerged within the CHP following the annulment controversy and its implications for opposition unity and organizational integrity. The findings suggest that the contemporary political struggle in Türkiye extends beyond electoral competition and reflects a broader contest over the distribution of state capacity and the future trajectory of the political regime. The study concludes that electoral outcomes alone will not determine Türkiye's political future; rather, the decisive factor will be the ability of political actors to transform societal legitimacy into sustainable institutional and governing capacity.

Keywords: AKP, CHP, state capacity, opposition politics, political parties, lawfare, institutional capacity, regime transformation, democratization, Turkish politics

GİRİŞ VE SORUNUN BETİMLENMESİ

AKP ve CHP arasındaki iktidar savaşımı olanca hızıyla sürmektedir. Türkiye böyle bir yarışmayı şimdiye dek hiç tanımadı. Siyasal savaşımın niteliği acımasız ama kullanılan silahlar eşit değildir. CHP mitinglerle seçmeni seferber etmeye çalışırken AKP tüm devlet organlarını çıkarları uğruna partizanca kullanmaktadır. Bu bağlamda AKP'nin son atılımının çok önemli olduğu görülmektedir: CHP'yi bölmek ve denetim altına almak, yani mutlak butlan kararı ve parti yönetimin tartışmalı bir yargı kararıyla değiştirilmesi. Kılıçdaroğlu'nun Özel'in yerine geçmesinin CHP'yi yarışta çok zayıf düşürdüğü gözlemlenmektedir. AKP’nin “lawfare” yoluyla büyük kazanım elde ettiği savlanmaktadır. Bu olgu genel seçim sonuçlarını doğrudan etkileyebilme gizil gücüne sahiptir.

Giriş paragrafında yer alan değerlendirme, Türkiye'deki güncel siyasal savaşımın önemli bir boyutuna işaret etmektedir. Ancak çözümleyici açıdan birkaç noktayı birbirinden ayırmak gerekmektedir.

Öncelikle bugün yaşananlar, klasik anlamda bir iktidar-muhalefet yarışmasının ötesine geçmiş görünmektedir. Tartışma artık yalnızca AKP ile CHP'nin oy oranları arasındaki bir savaşım değildir. Asıl sorun, siyasal yarışmanın hangi kurallar altında yürütüleceğidir. Demokratik sistemlerde partiler seçim meydanlarında yarışırlar ve mahkemeler, savcılıklar, yönetsel kurumlar ve devlet aygıtı ise hakem konumunda kalır. Muhalefetin temel savı Türkiye'de bu ayrımın giderek ortadan kalktığı yönündedir.

"Lawfare" kavramı burada önem kazanmaktadır. Lawfare, hukukun adalet üretme amacı dışında, siyasal rakibi zayıflatmak veya etkisizleştirmek için stratejik bir araç olarak kullanılmasını ifade eder. Son yıllarda bu kavram sadece Türkiye için değil, birçok ülkede tartışılmaktadır. Örneğin Brezilya’da Luiz Inacio Lula da Silva'nın yargı süreçleri, ABD’de Donald Trump hakkındaki davalar veya çeşitli ülkelerde muhalefet liderlerine yönelik yargısal işlemler bu tartışmaların parçası olmuştur.

CHP açısından bakıldığında, "mutlak butlan" tartışmasının yarattığı en büyük sonuç hukuksal olmaktan çok siyasal ve örgütsel görünmektedir. Bir partinin enerjisinin iktidarla savaşım yerine kendi iç meşruluğunu tartışmaya yönelmesi ciddi bir maliyettir. Özellikle son yerel seçimlerden sonra yükselen bir muhalefet ivmesinin bulunduğu düşünülürse, parti içi liderlik ve meşruluk tartışmaları bu ivmeyi yavaşlatabilir.

Burada önemli soru eğer gerçekten CHP'nin bölünmesi veya yönetiminin denetlenebilir duruma gelmesi sonucu ortaya çıkarsa bunun kazananı kim olur sorusudur. Kısa vadede bunun en büyük kazananı iktidar bloğu olur. Çünkü muhalefetin en büyük partisinin enerjisi iç savaşıma yönelir. Siyaset biliminde buna "muhalefetin kurumsal kapasitesinin aşındırılması" denir.

Ancak ikinci bir soru daha vardır: Bu durum seçmen davranışını nasıl etkiler? Bu noktada kesin konuşmak zordur. Türkiye seçmeni geçmişte birçok kez beklenmedik tepkiler vermiştir. Bazen devlet gücünün yoğun kullanımı iktidara üstünlük sağlamış, bazen de mağdur olma algısı muhalefeti güçlendirmiştir. Örneğin Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasal yasaklı olduğu dönemde oluşan mağdur olma algısı iktidar yürüyüşünü hızlandırmıştı. Benzer şekilde muhalefet seçmeni de partiye yönelik müdahale algısını bir seferberlik unsuruna dönüştürebilir.

Bir muhalefet partisinin iç yapısı yargısal süreçler aracılığıyla yeniden şekillendirilebiliyorsa bu noktada tartışma sadece CHP'nin geleceği olmaktan çıkar. Bu durum siyasal yarışmanın kurumsal çerçevesiyle ilgili bir soruna dönüşür. Çünkü bugün CHP için kullanılan yöntem yarın başka bir parti için de kullanılabilir. Bu nedenle konuyu "Kılıçdaroğlu mu haklı, Özel mi haklı?" düzeyinde değil, "Türkiye'de siyasal yarışmanın kuralları nasıl değişiyor?" sorusu üzerinden değerlendirmek daha açıklayıcı olabilir.

Görüldüğü kadarıyla asıl stratejik sonuç AKP'nin hedefi yalnızca CHP'nin oylarını azaltmak değil, CHP'yi sürekli iç tartışmalarla meşgul ederek onu iktidar seçeneği üretmekten alıkoymak olabilir. Eğer böyleyse, başarı ölçütü CHP'nin bölünmesi değil, CHP'nin enerjisinin kendi içine yönlendirilmesidir. Bu açıdan bakıldığında, mutlak butlan tartışmaları başlamış olsa bile iktidar bloğu belirli ölçüde bir siyasal kazanç elde etmiş sayılabilir. Bunun seçim sonucuna etkisi ise tek bir değişkene bağlı olacaktır: CHP bu krizi kısa sürede kapatıp yeniden toplumun gündemine dönebilecek mi, yoksa uzun süre kendi meşruluğunu tartışan bir parti görüntüsü mü verecek? Türkiye siyasetinin önümüzdeki birkaç ayında belki de en belirleyici soru bu olacaktır. Bu bağlamda AKP ve CHP stratejilerini irdelemek yararlı olacaktır. Daha önceki makalelerimizde iki partinin stratejilerini ayrıntılı olarak irdelenmiş ve birtakım sonuçlara ulaşılmıştır. Şimdi ortaya çıkan son durumu strateji bazında irdelemek yerinde olacaktır.

ÇÖZÜMLEME

AKP çizgisi nedir? CHP çizgisi nedir? Ne yapmak istemektedirler?

Son gelişmelerden sonra AKP ve CHP stratejilerini artık yalnızca seçim stratejisi olarak değil, bir siyasal rejim savaşım stratejisi olarak ele almak gerekmektedir. Çünkü taraflar artık farklı oyunlar oynamaya başlamışlardır.

AKP'nin Stratejik Çizgisi ve Muhalefeti Yenmeden Önce Etkisizleştirmek: AKP'nin temel amacı yalnızca bir sonraki seçimi kazanmak değildir. Asıl amaç, seçim günü gelmeden önce karşısında güçlü bir rakip bırakmamaktır. Bu nedenle AKP'nin son dönemdeki stratejisini beş başlık altında özetlemek olanaklıdır. Birincisi, muhalefetin liderlik kapasitesini zayıflatmaktır. Ekrem İmamoğlu hakkında açılan davalar, CHP kurultayı tartışmaları, mutlak butlan süreci ve parti içi meşruluk krizleri aynı stratejik eksen içinde değerlendirilebilir. Amaç CHP'nin iktidar seçeneği olmasını geciktirmek, enerjisini iç sorunlara yöneltmek ve liderlik tartışmalarını sürekli canlı tutmaktır. Burada önemli olan CHP'nin bölünmesi değil, sürekli savunmada kalmasıdır. İkincisi, muhalefeti kurumsal olarak denetim altında tutmaktır. AKP'nin son atılımının özgün tarafı burada ortaya çıkmaktadır. Eskiden amaç muhalefeti seçimde yenmekti. Bugün ise "muhalefeti yönetecek kadroları da dolaylı biçimde belirlemek"tir. Bu çok daha ileri bir aşamadır. Eğer bir muhalefet partisinin genel başkanının kim olacağı yargısal süreçlerin konusu durumuna gelebiliyorsa siyasal yarışmanın niteliği değişmiş demektir. Üçüncüsü, Devlet kaynaklarının tam seferberliğidir. AKP'nin en büyük üstünlüğü budur. Merkezi bürokrasi, valilikler, kamu kaynakları, medya ağı, yargısal mekanizmalar ve düzenleyici kurumlar aynı siyasal hedef doğrultusunda hareket edebilmektedir. Bu durum AKP'ye olağanüstü bir asimetrik üstünlük sağlamaktadır. Dördüncüsü, muhalefeti köktenci çizgiye yerleştirmeden yıpratmaktır. AKP'nin dikkat ettiği nokta muhalefeti tümüyle tasfiye etmek değil, denetimli biçimde baskılamaktır. Çünkü aşırı baskı mağdur olma duygusu üretir. Bu nedenle strateji çoğu zaman sürekli baskı, sürekli soruşturma, sürekli kriz ama tümüyle kapatmama şeklinde ilerlemektedir. Beşincisi ve sonuncusu, zaman kazanmaktır. AKP'nin önündeki en büyük sorun ekonomidir. Bu nedenle siyasal krizlerin önemli bir işlevi de gündemi değiştirmektir. Ekonomi yerine CHP konuşulduğu ölçüde AKP rahatlamaktadır.

CHP'nin Stratejik Çizgisi ve Toplumsal Meşruluk Üretmek: Özgür Özel'in son bir yılda geliştirdiği çizgi oldukça farklıdır. CHP'nin devlet gücü yoktur. Bu nedenle tek kullanabileceği güç toplumsal destektir. Birinci strateji seçmeni sürekli seferber kılmaktır. Miting stratejisinin temel amacı budur. Amaç yalnızca kalabalık toplamak değildir. Asıl amaç "toplumsal muhalefetin canlı olduğunu göstermek"tir.  Bu nedenle CHP son dönemde klasik parti etkinliklerinden çok meydan siyasetini tercih ediyor.  İkinci strateji İmamoğlu'nu muhalefetin merkezine yerleştirmektir. CHP'nin uzun vadeli planında İmamoğlu'nun merkezi bir rol oynadığı görülmektedir. Çünkü CHP yönetimi "muhalefetin ortak adayı etrafında geniş bir toplumsal koalisyon kurulabilir" varsayımından yola çıkmaktadır. Bu nedenle İmamoğlu yalnızca bir belediye başkanı değil, aynı zamanda stratejik bir siyasal simge olarak kullanılmaktadır. Üçüncü strateji mağdur olma ve demokrasi söylemini birleştirmektir. CHP'nin son dönemde kullandığı temel çerçeve "sorun CHP sorunu değil, demokrasi sorunudur" şeklindedir. Bu söylem sayesinde parti kendi örgütsel sorunlarını toplumun daha geniş kesimlerine taşımaya çalışmaktadır.  Dördüncü strateji, erken seçim baskısı oluşturmaktır. CHP'nin temel hesabı ekonomik kriz derinleştikçe iktidarın oy desteği aşınacaktır varsayımına dayalıdır. Bu nedenle sürekli erken seçim talebi gündemde tutulmaktadır. Beşinci strateji, muhalefet blokunu korumaktır. CHP'nin en önemli sorunu budur. Çünkü AKP'nin stratejisi CHP'yi içeriden bölmekse, CHP'nin stratejisi de kendi bütünlüğünü korumaktır.

Son Gelişmelerden Sonra Stratejik Tablo: Mutlak butlan tartışması ve Kılıçdaroğlu faktörü sonrasında tablo değişmiştir. Çünkü CHP'nin temel stratejisi olan birlik görüntüsü, liderlik netliği ve toplumsal seferberlik önemli ölçüde yara almıştır. Bu nedenle bugün AKP'nin stratejik üstünlük elde ettiği söylenebilir. Fakat burada önemli bir paradoks vardır: AKP'nin kazancı kısa vadede büyürken, uzun vadede muhalefet seçmeninde "siyasal müdahale" algısı da büyüyebilir. Artık AKP'nin stratejisi "CHP'yi seçimden önce yönetilebilir ve denetlenebilir duruma getirmek” noktasında düğümlenmektedir.  CHP'nin stratejisi ise "Devlet gücü karşısında toplumsal meşruluk ve kitlesel seferberlik üretmek" olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bugün Türkiye'de yaşanan savaşım yalnızca iktidar ile ana muhalefet arasındaki bir oy yarışması değildir. İki taraf da farklı güç kaynaklarına dayanmaktadır: AKP'nin gücü devlet kapasitesi ve kurumsal araçlar olurken CHP'nin gücü toplumsal destek ve seçim meşruluğudur.

Önümüzdeki dönemin belirleyici sorusu: Devlet kapasitesi mi, toplumsal seferberlik mu daha etkili olacaktır.

Türkiye'nin siyasal yönünü büyük ölçüde bu sorunun yanıtı belirleyecektir. Doğal olarak akla gelen il yanıt devlet kapasitesi olmaktadır. Bu değerlendirme oldukça güçlü gerekçelere dayanıyor olabilir. Eğer sorun kısa ve orta vadeli siyasal savaşım ise devlet kapasitesinin toplumsal seferberliğe göre daha büyük bir üstünlük sağladığını gösteren çok sayıda örnek vardır. Siyaset bilimi yazınında seçimlerin sadece oy verme günü kazanılmadığı belirtilir. Seçim öncesindeki süreçte gündemin belirlenmesi, medya görünürlüğü, kamu kaynaklarının dağıtımı, yargısal süreçler, bürokratik kararlar, güvenlik siyasaları ve ekonomik araçlar seçim sonucunu etkileyebilir. Bu açıdan bakıldığında CHP'nin elindeki temel araç mitingler ve toplumsal seferberlik iken, AKP'nin elindeki araç seti çok daha geniştir. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Devlet kapasitesi her zaman seçim kazandırmaz, fakat muhalefetin işini çok zorlaştırır. Örneğin yakın tarihte Slobodan Miloseviç, Hüsnü Mübarek ve Ferdinand Marcos devlet kapasitesine büyük ölçüde sahiptiler. Buna karşın belirli koşullarda iktidarlarını koruyamadılar.

Türkiye bağlamında durum farklı görünmektedir. Bugün CHP'nin karşı karşıya olduğu sorun sadece oy toplamak değildir. CHP aynı zamanda örgütsel bütünlüğünü korumak, liderlik krizini aşmak, adayını korumak, yargısal süreçlerle baş etmek ve seçmen güdülenmesini ve heyecanını canlı tutmak zorundadır. AKP ise daha çok rakibin hareket alanını daraltmaya çalışmaktadır. Bu nedenle mevcut güç dengesinde devlet kapasitesinin daha üstün olduğu görüşünü ciddiye alınmalıdır. Özellikle "lawfare" açısından bakılırsa, savaşım artık sadece sandıkta değil, sandığa giden yol üzerinde yürütülmektedir. Fakat burada CHP açısından hala bir fırsat penceresi vardır: AKP'nin stratejisi CHP'yi bölmek ve iç savaşımı sürüklemekse, CHP'nin buna vereceği en etkili yanıt yeni mitingler düzenlemek değil, örgütsel birliği korumaktır. Çünkü devlet kapasitesi karşısında muhalefetin en önemli silahı kurumsal bütünlüktür.

Bu nedenle son gelişmeler ışığında önemli soru artık CHP iktidarı yenebilir mi sorusu değil, CHP kendi iç bütünlüğünü koruyabilir mi sorusudur. Eğer bu sorunun yanıtı olumsuz olursa, devlet kapasitesinin sağladığı üstünlük çok daha belirleyici duruma gelir. Eğer olumlu olursa, toplumsal seferberlik yeniden anlam kazanabilir. Türkiye'de muhalefetin önündeki temel sorun yalnızca seçim kazanmak değil, iktidar değişimini olanaklı kılacak kurumsal koşulları korumaktır. Bu nedenle CHP'nin karşı karşıya olduğu kriz bir liderlik krizinden çok daha büyüktür ve bir kurumsal varlık ve siyasal etkinlik krizi niteliği taşımaktadır.

CHP'nin iç temel sorunları

CHP'nin bugün karşı karşıya olduğu temel sorun birçok kişinin düşündüğü gibi yalnızca bir liderlik sorunu veya kurultay sorunu değildir. CHP’nin sorunu daha derindedir ve iktidar olma stratejisi ile parti örgütünün yapısı arasındaki uyumsuzlukta yatmaktadır. Bu temel sorunu birkaç katmanda incelemek gerekir. Birinci temel sorun iktidar seçeneği olmak ile muhalefet partisi olarak kalmak arasındaki gerilimdir. CHP uzun yıllar boyunca %20–25 bandında kalan bir muhalefet partisi olarak örgütlenmiştir. Ancak bugün ilk kez gerçek anlamda iktidar seçeneği durumuna gelmiştir. Burada bir çelişki ortaya çıkmaktadır: Muhalefet partisi olmak ile iktidar partisi olmaya hazırlanmak aynı şey değildir. Muhalefet partileri ideolojik saflığa, iç tartışmalara ve grup dengelerine daha fazla hoşgörüyle yaklaşabilir. Ama iktidar seçeneği olan partilerde disiplin, stratejik birlik ve liderlik netliği çok daha önemli duruma gelir. CHP henüz bu dönüşümü tamamlayabilmiş görünmemektedir. İkinci temel sorun çift meşruluk krizidir. Bugün CHP'de iki farklı meşruluk kaynağı ortaya çıkmıştır. Bir tarafta Kurultay meşruluğu ve parti örgütünün tercihi ve diğer tarafta toplumsal meşruluk, seçmen desteği ve yerel seçim başarısı. Normal koşullarda bunlar aynı doğrultuda hareket ederler. Fakat son gelişmelerden sonra ayrışma yaşanmıştır. Özgür Özel ve ekibi büyük ölçüde toplumsal meşruluğa dayanıyor. Kemal Kılıçdaroğlu çizgisi ise kurultay ve hukuksal meşruluk tartışmaları üzerinden hareket ediyor. Bu durum parti içinde çift merkezli bir yapı oluşturuyor. Bir siyasal partinin uzun süre iki meşruluk merkeziyle yaşaması çok zordur. Üçüncü temel sorun Devlet baskısına karşı dayanıklılık eksikliğidir. AKP'nin stratejisinin önemli kısmı dış baskı üretmekse, CHP'nin sorunu da bu baskılara karşı yeterli kurumsal direnç geliştirememesidir. Örneğin bir belediye başkanına dava açılması, bir kurultayın tartışmalı duruma getirilmesi ve bir yöneticinin soruşturulması partinin tüm gündemini değiştirebilmektedir. Bu durum örgütsel kırılganlığa işaret etmektedir. Dördüncü temel sorun liderlik sorunu değil, halefiyet sorunudur. En önemli sorunlardan biri budur. CHP Türkiye'de lider değiştirmeyi öğrenememiş partilerden biridir. Birçok demokratik partide lider değişimi doğal süreçtir. CHP'de ise lider değişimi çoğu zaman kopuş, hesaplaşma ve tasfiye olarak yaşanmaktadır. Bugün yaşanan gerilim aslında Özel-Kılıçdaroğlu geriliminden çok CHP'nin liderlik devrini kurumsallaştıramamış olmasının sonucudur. Beşinci ve en önemli sorun ise stratejik birlik eksikliğidir. Bugün CHP'nin en büyük sorunu budur. Parti içinde farklı gruplar bulunuyor ama ortak bir stratejik hedef konusunda tam uzlaşma yoktur. Örneğin bazıları "seçimi kazanmak için geniş toplumsal ittifak gerekir" diyor. Bazıları "önce parti içindeki ideolojik çizgi netleşmeli" diyor. Bazıları "sokak ve meydan siyaseti" diyor. Bazıları "kurumsal siyaset ve hukuk" diyor. Bu farklılıklar normaldir. Ancak iktidara yürüyen partilerde bu farklılıkların üzerinde ortak bir stratejik çerçeve bulunur. CHP'de bugün bu çerçevenin zayıfladığı görülüyor.

Sonuç olarak belirtmek gerekirse ve tek bir cümleyle ifade edilecek olursa CHP'nin temel sorunu Özgür Özel, Kemal Kılıçdaroğlu veya Ekrem İmamoğlu sorunu değildir. CHP'nin temel sorunu, iktidar seçeneği durumuna gelmiş olmasına karşın hala iktidar partisi gibi davranabilecek ölçüde stratejik ve örgütsel bütünlüğe ulaşamamış olmasıdır. Bu nedenle mutlak butlan tartışması aslında bir neden değil, daha derindeki yapısal sorunun ortaya çıkardığı bir belirtidir. CHP bu krizi atlatabilir. Ancak asıl sorun, CHP'nin ilk kez ciddi biçimde karşı karşıya kaldığı şu soruya yanıt verip veremeyeceğidir: "Biz sadece Erdoğan karşıtı bir koalisyon muyuz, yoksa Türkiye'yi yönetmeye hazır, disiplinli ve bütünleşmiş bir iktidar seçeneği miyiz?" Önümüzdeki dönemde CHP'nin başarısını belirleyecek soru budur. CHP’nin bu “geçiş durumu”nun güçlendirici mi yoksa aşındırıcı mı olduğu sorusu aslında önemli eşiktir. Birincisi, güçlendirici senaryodur. Bu geçiş başarılı olursa, CHP için şu sonuçları üretir: Geniş seçmen koalisyonu kalıcı olur. İmamoğlu–Özel hattı etrafında yeni bir “iktidar çekirdeği” oluşur. Parti, sadece protesto değil “yönetme kapasitesi” de üretmeye başlar. Yerel seçim başarısı genelleşebilir. Ancak senaryonun ana koşulu iç liderlik çatışmasının denetim altında tutulması ve stratejik birliğin korunmasıdır. İkincisi, aşındırıcı senaryodur. Eğer geçiş iyi yönetilemezse şu sonuçlar ortaya çıkar: Çift meşruluk (kurultaya karşılık toplumsal destek) kalıcı olur. Liderlik tartışması sürekli olarak yeniden üretilir. Parti “gündem belirleyen” değil “gündem tüketen” aktöre dönüşür. Devlet baskısı karşısında refleksler zayıflar. Bu durumda CHP’nin temel sorunu seçim değil, örgütsel süreklilik olur. Üçüncüsü, önemli değişkenin zaman olmasıdır. Bu tip geçiş süreçlerinde zaman belirleyicidir. Kısa vadede seferberlik üstünlüğü (mitingler, tepki siyaseti), orta vadede yorgunluk ve iç çatlaklar ve uzun vadede ya kurumsallaşma ya da parçalanma olasılıkları gündeme gelecektir.

Burada asıl belirleyici etmen seçim takvimi değil, CHP içindeki liderlik yarışmasının “yarışma” olarak mı kalacağı, yoksa “varoluşsal çatışmaya” mı dönüşeceğidir. Eğer yarışma düzeyinde kalırsa CHP güçlenir. Eğer varoluşsal çatışmaya dönüşürse geçiş süreci aşındırıcı olur.

Özetle, CHP şu anda bir “iktidar partisi” değildir ama “iktidar olma sürecine girmiş muhalefet partisi”dir. Bu ara evre doğru yönetilirse tarihsel fırsat yaratır ve kötü yönetilirse yapısal kırılma üretir.

AKP bu geçiş sürecini hızlandırmak mı istiyor, yoksa denetimli biçimde uzatmak mı?               

Özel'in liderlik ve genel başkanlık çizgisinde partiyi gençleştirme ve kadın oranını artırma gibi stratejik hataları oldu. Bu hatalar geri tepti çünkü yanlıştı. İsimsiz ve yetersiz pek çok kimse bu strateji sayesinde ön plana geçti. Etkisiz kaldılar ve başarısız oldular. Pek çok deneyimli kişi genç olmadığı ve erkek olduğu için sistem dışına itildi. Bu oluşum bir handikap yarattı. Bu eleştirinin içinde önemli bir örgütsel tartışma var ama birkaç ayrımı açıklıkla ortaya koymak gerekmektedir. Çünkü “gençleştirme” ve “kadın kotası” gibi araçlar tek başına iyi ya da kötü değildir ve nasıl uygulandıklarına bağlı olarak sonuç üretmektedirler.

Gençleştirme doğru hedef ama riskli uygulama: Siyasette liderlik değişimi ve kadro yenilenmesi genelde üç amaçla yapılır: partiyi topluma açmak, yeni seçmen gruplarını kazanmak ve yıpranmış elit yapıyı kırmak. Bu açıdan bakınca CHP’nin gençleşme atılımı stratejik olarak anlaşılabilir bir yaklaşımdır. Ama bir risk de içermektedir: Eğer “deneyim filtresi” zayıflarsa kadro kalitesi düşebilir. Yani sorun gençlik değil, seçim mekanizmasının niteliğidir. Genç ama kapasitesiz kadroların hızla yükselmesi örgütsel hafızayı zayıflatabilir, karar kalitesini düşürebilir ve parti içi dengeyi bozabilir. Bu risk siyaset biliminde “kurumsal deneyim erozyonu” olarak tartışılır.

Kadın temsili, normatif olarak güçlü, uygulamada karmaşık: Kadın kotası sorunu ise daha duyarlıdır. İlke olarak demokratik temsil açısından kadın temsili artırılmak zorundadır. Ama uygulamada kota “seçim ölçütünün yerine geçerse” kalite algısı zedelenebilir, örgüt içinde “liyakat–temsil” gerilimi oluşabilir ve dışlanan gruplarda kırgınlık doğabilir. Burada önemli olan kadın temsilinin bir “ölçüt dışı tercih” değil, “ölçütü genişleten bir mekanizma” olmasıdır.

Asıl sorun dar kadro dönüşümüdür: Asıl stratejik sorun bir partinin yenilenme sürecinde deneyimli kadroları tümüyle dışlar yerine henüz filtrelenmemiş geniş bir yeni grup koymasıdır. Bu gibi durumlarda kurumsal denge bozulur, iç eş güdüm zayıflar ve liderlik daha fazla yük taşımak zorunda kalır. Bu da “lider merkezli aşırı yüklenme” üretir. CHP’nin önceki yapısı da farklı bir sorundan yakınmaktaydı. Yakınma dar bir elit kadro, düşük toplumsal çeşitlilik ve sınırlı sosyal temsil şeklinde ortaya çıkıyordu. Özel çizgisinin yaptığı şey bir anlamda “dar elit yapıdan geniş temsil yapısına geçiş denemesi” oldu.

Sorun ilke değil, denge: Gençleştirme doğru bir stratejik hedef ve kadın temsili demokratik bir zorunluluktur. CHP’de bu iki hedef “liyakat ve deneyim filtresi” ile dengelenmediğinde örgütsel kalite sorunu doğmaktadır.

Değerlendirilecek olursa, Özel’in yönelimi stratejik olarak tümüyle hatalı değildir ama uygulama biçimi “dengeyi bozmuş olabilir” ve bu da CHP içinde “yeni kadro ya karşılık eski deneyim” gerilimini keskinleştirmiş olması olanaklı olabilir.

CHP için optimal kadro modeli ne olurdu?

Yukarıdaki çözümlemeyi “kim genç, kim yaşlı” tartışmasından çıkarıp daha yapısal bir çerçeveye oturtmak gerekmektedir. Çünkü CHP’nin kadro sorunu aslında bir insan profili sorunu değil, örgütsel mimari sorunudur. CHP gerçekten iktidar seçeneği olacaksa optimal kadro modeli üç katmanlı bir yapı olmak zorunda. Birinci katman çekirdek kadro yani stratejik elitlerdir. Bu grup partinin “devlet yönetme kapasitesini” temsil eder. Özellikleri arasında yüksek yönetim tecrübesi (belediye, bakanlık, bürokrasi, akademi), kriz yönetme kapasitesi, ideolojik netlikten çok stratejik düşünme ve parti içi dengeyi yönetebilme yetenekleri yer alır. Görevleri ekonomi, dış siyasa, güvenlik gibi alanlarda “gölge kabine” üretmek ve seçim sonrası devlet yönetimini hazırlamaktır. CHP’nin en zayıf olduğu yer burası yani teknokratik ve yönetici elit derinliğidir. İkinci katman, siyasal taşıyıcı kadro yani örgüt ve siyasetçi sınıfıdır. Bu grup partinin alandaki omurgasıdır. Özellikleri arasında örgüt deneyimi olan, yerel siyaseti bilen, seçim kampanyası yürütebilen ve parti içi dengeleri anlayan kişiler olmalarıdır. Görevleri arasında milletvekilliği, il/ilçe örgütleri, alan eş güdümü ve seçmenle sürekli ilişki içinde olmak vardır. CHP’de burada aşırı bir “yenilenme baskısı” oluştu ve bazı yörelerde deneyim kaybı oluştuğu eleştirisi ortaya çıktı. Üçüncü katman, toplumsal temsil katmanı yani koalisyon alanıdır. Bu grup CHP’nin “Türkiye’ye açılan yüzü”dür. Özellikleri arasında farklı kimliklerden gelmeleri (gençler, kadınlar, Kürt seçmen, tutucu merkez, kentli orta sınıf), parti disiplininden çok toplumsal temsil gücü olan ve simgesel ve harekete geçirici edici figürler olmaları bulunur. Görevleri seçmen kitlesini genişletme, toplumsal meşruluk üretme ve kriz döneminde seferberlik yaratmaktır. CHP’nin son yıllarda en başarılı olduğu alan da burasıdır. CHP’de bu üç kadro tipi arasında “geçiş mekanizması” zayıftır. Yani toplumsal temsil hızla yükselmekte ama çekirdek yönetici elit ile bağ bazen zayıf kalmakta ve örgüt kadrosu ise iki taraf arasında sıkışmaktadır. Bu da “parçalı parti mimarisi” ile sonuçlanmaktadır. Optimal model yaratmak açısından CHP için ideal yapı üç ilkeye dayanmalıdır. Birincisi, liyakat ve temsil dengesinin kurulmasıdır. Kadro seçiminde sadece temsil değil, sadece deneyim de değil, ikisini birlikte ölçen bir filtre sistemi kurulmalıdır. İkinci ilke, kadro hiyerarşisi değil kadro geçiş sistemi oluşturulmalıdır. CHP’de insanlar ya “içeride” ya “dışarıda” kalmaktadır. Oysa optimal modelde genç, örgüt, yerel yönetim, merkez kadro ve stratejik elit şeklinde yatay ve dikey yükselme çizgisi kurmalıdır.

İktidar seçeneği olmak demek sadece eleştirmek değil, her bakanlığa karşılık bir “hazır yönetim ekibi” üretmek demektir. CHP’nin eksik olduğu en önemli alan budur. Gençleştirme ve kadın kotası bazı yetersiz kişileri öne çıkarmıştır. “Toplumsal temsil katmanı” ile “çekirdek stratejik kadro” ayrımı yapılmazsa bu risk her zaman ortaya çıkabilir. Doğru modelde temsil genişler ama yönetim kalitesi düşmez çünkü filtre çekirdek kadroda çalışır. Sonuç olarak, CHP için optimal kadro modeli “geniş temsil tabanı, güçlü örgüt omurgası ve dar ama yüksek kapasiteli stratejik elit” şeklinde üç katmanlı, geçirgen ama filtreli bir yapıdır.

AKP’nin kadro modeli neden daha kararlı görünüyor ve CHP neden onu kopyalayamaz?

AKP’nin kadro modelinin “daha kararlı” görünmesinin nedeni aslında CHP’den daha kaliteli kadro üretmesi değil, farklı bir örgüt mantığı kurmuş olmasıdır. CHP bunu doğrudan kopyalayamaz çünkü iki parti aynı tip siyasal örgüt değil. Bunu üç temel fark üzerinden okumak daha doğru olacaktır. Birincisi, AKP modelinin “merkezi patronaj ve sadakat filtresi”dir. AKP’nin kadro sistemi büyük ölçüde sadakat yüksek önceliktir ve başarım ikinci sıradadır mantığına dayanır. İç yarışma denetim altındadır. Liderlik belirleyicidir. Bu modelin üstünlüğü hızlı karar alma, krizlerde disiplin, iç çatışmanın sınırlanması ve kadro sadakatinin yüksek olmasındadır. Ama maliyeti zamanla kalite erozyonu, eleştirel düşüncenin zayıflaması ve liderlik seçenekleri üretiminin azalmasıdır. Bu modelin özü “devlete benzeyen parti” olmasıdır.

CHP modeli ise “açık yarışma ve parçalı meşruluk” ilkelerine dayalıdır. CHP ise tarihsel olarak daha farklı bir yerde durmaktadır. Farklı ideolojik damarlar vardır, liderlik sürekli tartışmaya açıktır, yerel ve merkezî güçler ayrışabilmektedir ve örgüt daha yatay çalışmaktadır. Bu modelin üstünlüğü toplumsal çeşitlilik üretmesi, krizlerde daha esnek olabilmesi ve yeni aktörler çıkabilmesidir. Ama maliyeti eş güdüm zayıflığı, iç çatışma riski ve stratejik süreklilik sorunudur.

İki parti arasındaki asıl fark “kadro üretim mekanizması”nda yatmaktadır.  AKP’de kadro üretimi merkez tarafından filtrelenir (üstten aşağıya seçim). CHP’de kadro üretimi daha çok yerel ve dağınık (aşağıdan yukarıya ama filtre zayıf) olarak işler. Bu yüzden AKP “daha kararlı” ve CHP “daha devingen ama kırılgan” görünür.

CHP’nin AKP modelini kopyalayamamasının önünde üç temel engel vardır. Birincisi ideolojik yapı farkıdır. AKP tek merkezli siyasal kimliktir. CHP’de çok damar (Kemalist, sosyal demokrat, merkez sol, kentli liberal vs.) vardır. İkincisi, seçmen koalisyonu farkıdır. AKP daha uyumlu bir sadakat tabanına sahipken, CHP daha uyumsuz ve daha değişken bir seçmen kitlesine sahiptir. Üçüncüsü, tarihsel örgüt kültürüdür. AKP yeni kurulmuş ve lider merkezlidir. CHP devlet kökenli, kurumsal ama daha “eski elit” yapısına sahiptir.

AKP “denetim altında tutulması gereken kadro” üretir ve CHP “yönetilmesi gereken çeşitlilik” üretir. Bu yüzden AKP kararlı ve CHP karmaşık görünür. Ama bu karmaşıklık aynı zamanda CHP’nin olası genişleme kapasitesidir.

Özetlenecek olursa, AKP modeli disiplin, sadakat ve merkez denetimine dayalıyken, CHP modeli çeşitlilik, yarışma ve parçalı meşruluk anlayışına dayalıdır. Birini diğerine çevirmek olanaklı değildir çünkü sadece örgüt modeli değil, siyasal doğa farklıdır.

CHP bu yapıyla iktidar olursa iktidar sonrası devlet yönetiminde nasıl bir sorun yaşar?

Bu soru aslında CHP tartışmasının en önemli ama en az konuşulan kısmıdır. Söz konusu olan “iktidara gelmek” ile “devleti yönetmek” arasındaki farktır. CHP mevcut örgütsel yapısıyla iktidara gelirse sorun seçim kazanmakta değildir. Sorun iktidara gelmenin ertesi gününü başlayacaktır. Bunu birkaç temel risk alanında görmek olanaklıdır. Birincisi, koalisyon hükümeti refleksi yani karar almada yavaşlıktır. CHP’nin bugünkü yapısı geniş bir toplumsal ve siyasal koalisyona dayanmaktadır. Bu yapı iktidara taşınırsa farklı kanatlar aynı kabinede temsil edilecek, kararlar sürekli görüşme konusu olacak ve hızlı uygulama yeteneği zayıflayacaktır. Etkili Devlet yönetimi ise özellikle Türkiye gibi merkezi bir yapıda hızlı, hiyerarşik ve sağlam karar mekanizması ister. Bu uyumsuzluk ilk ciddi stres alanı olacaktır. İkincisi, bürokrasi ile uyum sorunudur. CHP’nin en büyük iktidar sonrası sınavı Devleti kimin yöneteceği yani yeni siyasal kadro mu yoksa mevcut bürokrasi mi olacaktır. Çünkü Türkiye’de bürokrasi uzun süreli birikimle oluşmuş, büyük ölçüde merkezi ve hiyerarşik ve siyasal değişimlere karşı “tepkisiz” (inert) bir yapıdadır. CHP iktidarında olası risk olarak üst kadrolar değişecek ama alt ve orta bürokrasi eski refleksleri taşıyacak ve bu da “çift devlet mantığı” üretecektir. Sonuçta hizmet üretiminde yavaşlama ve eş güdüm sorunu ortaya çıkacaktır. Üçüncüsü, kadro kapasitesi açığıdır. (State capacity gap). CHP’nin mevcut kadro tartışması burada önemli olacaktır. Muhalefet partileri genelde eleştiri üretir, siyasa önerir ama “devlet yönetme kapasitesi” sınırlıdır. İktidara gelince ekonomi yönetimi, dış siyasa sürekliliği, güvenlik bürokrasisi yönetimi ve büyük ölçekli kamu yönetimi gereksinmesi ortaya çıkacaktır. Bu alanlarda yeterli “hazır yönetim kadrosu” yoksa ilk dönemde yüksek hata riski oluşacaktır. Dördüncüsü, iç koalisyon çatışmasının hükümet içi parçalanmaya yol açmasıdır. CHP içindeki farklı eğilimler arasında sosyal demokrat çizgi, merkez sağa açılım, milliyetçi duyarlılıklar ve liberal teknik kadrolar vardır. Muhalefetteyken bu çeşitlilik bir üstünlüktür. Ama iktidarda ekonomi siyasası çatışması, dış siyasa uyumsuzluğu ve reform önceliklerinin ayrışmasına dönüşebilir. Bu da hükümet içinde sürekli “iç görüşme” gereksinimi üretir. Beşincisi, beklenti patlamasıdır ve en tehlikeli siyasal risk alanıdır. CHP iktidara gelirse toplumun beklentisi çok yüksek olacaktır. Hızlı ekonomik iyileşme, adalet reformu, demokratikleşme ve kurumsal normalleşme bu beklentilerin önde gelenleridir ama devlet kapasitesi kısa vadede sınırlı değişim gösterir. Bu durumda “yüksek beklenti – sınırlı uygulama” gerilimi hızla siyasal hayal kırıklığı üretebilir. Altıncısı, güvenlik ve dış siyasa sürekliliği sorunudur. Türkiye gibi jeopolitik olarak zor bir ülkede dış siyasa ani kırılmaları hoşgörü ile karşılayamaz ve güvenlik bürokrasisi süreklilik ister. CHP’nin burada en büyük riski siyasal değişim isteği ile kurumsal süreklilik gereksiniminin çakışmasıdır. Bu alan hataya en az anlayış gösteren alandır. Yedincisi ve sonuncusu “kazanan bir seçim koalisyonunun, devlet işletme örgütüne dönüşme zorunluluğu”dur. Bu dönüşüm şu üç eksende zorlanacaktır: hız (decision speed),güdüm (policy coherence) ve kadro yetkinliği (administrative capacity). Sonuç olarak, CHP’nin mevcut yapısıyla iktidar olması seçim kazanma açısından olanaklı ama iktidar sonrası açısından yüksek riskli bir geçiş süreci üretecektir. Bu riskin adı “kurumsal kapasite açığıyla iktidar yönetme”dir.

CHP bu riskleri azaltmak için iktidar öncesi nasıl bir “gölge devlet / hazır kabine” kurmak zorundadır?

CHP’nin iktidar sonrası yaşaması olası “kapasite açığı” riskini azaltmasının tek gerçekçi yolu seçimden önce bir tür “devlet yönetim provası” kurmasıdır. Siyaset bilimi yazınında buna bazen “gölge yönetişim” (shadow governance) veya “hükümet öncesi kapasite oluşturma” (pre-government capacity building)” denir. Bu süreç üç ayrı düzeyde ele alınmalıdır. Birincisi, gölge kabinedir. En temel adım, her önemli bakanlık (Hazine ve Maliye, Dışişleri, İçişleri, Adalet, Milli Eğitim ve Sağlık)  için bir “hazırlık hükümeti” kurmaktır. Her bir alanda net siyasa ekibi, hazır reform paketi, kriz senaryoları ve ilk 100 gün planı olmalıdır. Sorun CHP’de bu yapı parçalı ve kişisel düzeyde var olması ama kurumsal sistemli düzeyde tam oturmuş olmamasıdır. İkincisi, bürokrasi ile bütünleşme modelinin hazır olmasıdır. İktidara gelindiğinde asıl güç savaşım alanı bürokrasi olacaktır. Bu nedenle CHP’nin önceden yapması gereken şey mevcut bürokrasiyle ilişki kurabilecek teknik ekipler yetiştirmek, “siyasal kadro – teknik bürokrasi” köprüsü oluşturmak ve ani tasfiye yerine kademeli dönüşüm planlamaktır. Çünkü sert kopuşlar devlet işleyişini yavaşlatır ve direnç üretir. Üçüncüsü, yönetici elit havuzu (state capacity pipeline) kurmaktır. En zayıf halka burasıdır. CHP’nin gereksinimi olan şey sadece milletvekili listesi değil bakanlık yönetebilecek kadro havuzudur. Bu havuz belediye deneyimi olan yöneticiler, ekonomi ve hukuk teknokratları, uluslararası deneyim sahibi isimler ve kriz yönetimi tecrübesi olan bürokrat kökenlilerden oluşmalıdır. “Siyasal temsil” değil, “yönetim kapasitesi” filtresi kurulmalıdır. Dördüncüsü, geçiş yönetimi planıdır. İktidarın en önemli dönemi ilk 6–12 aydır. CHP’nin burada yapması gereken köktenci ama denetimli reform paketi, ekonomi ve yargı gibi alanlarda öncelik sıralaması ve toplumsal beklentiyi yönetme stratejisini belirlemektir. Eğer bu dönem iyi yönetilmezse siyasal sermaye çok hızlı eriyecektir.  Beşincisi, “siyaset–devlet ayrımının tersine dönmesi”dir. CHP’nin dikkat etmesi gereken temel tuzak siyaseti değiştirmek isterken devleti felç etmek, kadro değişimi yaparken kurumsal hafızayı kaybetmek ve reform yaparken yönetim kapasitesini düşürmektir. Bu denge kurulamazsa iyi niyetli reformlar bile yönetim krizine dönüşebilir.

Sonuç olarak, CHP’nin iktidar olabilmesi ayrı bir eşik, iktidarı sürdürebilmesi ise tümüyle farklı bir eşiktir. Bu nedenle çözüm CHP’nin seçim partisi olmaktan çıkıp “ön-devlet (pre-state)” yapısına dönüşmesidir. Sadece muhalefet eden değil, sadece seçim kazanan değil ve devlet yöneten bir örgütün provası yapılmalıdır.

AKP bu “gölge devlet kurma” kapasitesini neden daha önce kurabildi, CHP neden kurmakta zorlanıyor?

Neden AKP “devlet benzeri parti” kapasitesini kurabildi ve CHP neden bunu kurmakta zorlanıyor? Bu fark aslında kişisel liderlikten çok tarihsel oluşum ve örgütsel genetik farkıdır. Bir kere, kuruluş anı farkıdır. AKP 2001 krizi sonrası kuruldu. Devlet içinde büyük bir yeniden yapılanma dönemi vardı. Eski elitlerle yeni siyasal elit arasında açık bir güç boşluğu oluşmuştu. Bu, “boşlukta yükselen parti” modeli yarattı. Bu tip partiler hızlı kadro devşirir, bürokrasiyle erken ilişki kurar ve devlet mekanizmasını yeniden şekillendirir. CHP devlet kurucu parti, uzun süre “rejimin ana taşıyıcısı” ve daha sonra muhalefet konumuna düşmüş bir yapıdır. Bu da “kurulu düzenin partisinin muhalefet partisi”ne dönüşümü demektir. Bu tip partiler devleti yönetmeyi değil, devleti denetlemeyi öğrenir ve kadro üretimi daha yavaş ve tartışmalı olur. İkincisi, Devletle ilişki tipidir. İçeriden kurmaya karşılık dışarıdan denetleme yaklaşımları çatışmaktadır. AKP devleti içeriden yeniden tasarlamıştır. Bürokrasiye yeni kadrolar yerleştirmiştir. Kurumları kendi siyasal çizgisiyle bütünleştirmiştir. Bu, “devletleşen parti” modelidir. CHP devleti dışarıdan izleyen ve eleştiren konumda kalmış, bürokratik deneyim üretimi sınırlı olmuş ve yönetim yerine çoğunlukla denetim refleksi geliştirmiştir. Bu da “devleti yöneten değil, devleti yorumlayan parti” modeli yaratır. Üçüncüsü, kadro üretim mekanizması farkıdır. AKP sadakat, yararcılık, hız, geniş sosyal ağlardan hızlı devşirme, yerel yönetim-merkez-devlet çizgisinde “hızlı yükselen kadro sistemi” kurmuştur. CHP liyakat, tartışma, kurumsal meşruluk, daha yavaş filtreleme ve iç yarışmayla daha yüksek “yavaş ama kuramsal olarak daha nitelikli sistem” kurmayı hedeflemiştir. Dördüncüsü, bürokrasiyle ilişkidir. AKP bürokrasiyi yeniden kurmuş, sadakat ağları oluşturmuş ve devlet içi hizalanma sağlamıştır. CHP bürokrasiyle uzak ilişki kurmuş, daha çok “profesyonel devlet” beklentisini öne çıkarmış ama profesyonel yapı ile organik bağ zayıf kalmıştır. Beşincisi ve en önemli fark ise “kriz fırsatı”dır. AKP’nin yükseldiği dönem ekonomik kriz, siyasal sistem kırılması ve eski elitlerin meşruluk kaybı dönemidir. Bu durum “yeni düzen kurma fırsatı” yaratmıştır. CHP ise sistemin içinden gelen ama dışına itilmiş bir aktördür.  “Yeni düzen kurucusu değil, mevcut düzeni düzeltici aktör” konumunda kalmıştır.

Özetle, AKP boşlukta doğmuş, devleti yeniden kurmuş, kadro devşirmiş ve bürokrasiyle bütünleşmiştir. CHP devlet kurmuş, muhalefete düşmüş, denetleyici konuma geçmiştir ve devleti yeniden üretmeye çalışmaktadır. Bu nedenle temel fark AKP devlet kuran/yeniden şekillendiren parti iken CHP devlet geleneği taşıyan ama yeniden kurumsal kapasite üretmeye çalışan partidir.

CHP’nin “devlet kurucu refleks” geliştirmesi olanaklı mı, yoksa yapısal olarak sınırlı mı?

CHP “devlet kurucu refleks” geliştirebilir mi, yoksa yapısal olarak buna mı sınırlı? Bunu netleştirmek için iki düzeyi ayırmak gerekir: olanaklılık ve olasılık. Kuramsal olarak olanaklıdır. CHP’nin “devlet kurucu refleks” geliştirmesi olanaksız değildir. Çünkü elinde bazı yapısal üstünlükler vardır: güçlü yerel yönetim deneyimi (büyükşehirler), hukukçu ve bürokrat havuzu, geniş teknik kadro olanağı ve devlet geleneğini bilen bir çekirdek elit. CHP “devlet nedir?” sorusunu bilen bir partidir. Bu önemli bir etmendir. Uygulamadaki zorluk ise dönüşümün tipidir. CHP’nin dönüşmesi gereken şey “devleti denetleyen parti” olmaktan “devleti yeniden tasarlayan parti”ye dönüşmek zorunluluğudur. Bu sadece kadro değişimi değil, anlayış değişimi gerektirir. Bu yolda en büyük yapısal engel ise kurumsal DNA’dır. CHP’nin tarihsel DNA’sı üç özellik taşır: Geçmişte kurucu-devlet refleksi ve devletin sahibi olmak inancı, bugünkü muhalefet refleksi yani devleti eleştirme ve denetleme yaklaşımı. Şimdiki koalisyon refleksi yani farklı toplumsal grupları bir arada tutma isteği. Bu bağlamda eksik olan şey “devleti yeniden kurma etme refleksi”dir.  Bu refleks ise zor gelişir. Birinci nedeni, uzun muhalefet dönemidir. Uzun süre iktidar dışında kalan partiler eleştiri üretir ama “uygulama kasları” zayıflar. İkinci neden çok parçalı seçmen tabanıdır. CHP’nin toplumsal koalisyonu ideolojik olarak uyumsuzdur ve bu da sağlam devlet modeli üretmeyi zorlaştırır. Üçüncü neden, bürokrasiyle zayıf organik bağdır. Devlet kurucu refleks için bürokrasiyle sürekli bütünleşmeye çalışan bir kadro gerekir. CHP’de bu bağ daha zayıftır.  AKP ile temel fark burada ortaya çıkmaktadır. AKP devleti içeriden yeniden kurmuş, kadro üretimini hızlandırmış ve bürokrasiyi dönüştürmüştür. CHP devleti gözlemlemiş, eleştirmiş ve belediyeler üzerinden yer yer yönetmiştir ama merkezi devlet tasarımına hiç tam geçememiştir.  CHP bunu yapabilir mi? Buna koşullu evet yanıtı verilmelidir. CHP’nin “devlet kurucu refleks” geliştirmesi için üç kırılma gerekir: Gölge devlet yapısı ve bakanlık bazlı hazır yönetim kadroları, bürokrasiyle bütünleşmiş teknokrat sınıf (sadece siyasetçi değil, yönetici üretimi) ve liderlikten kurumsallığa geçiş yani kişisel liderlik değil, sistem liderliğinin oluşturulması. En dürüst çerçeve olarak CHP devlet kuramaz demek yanlıştır ama devleti yeniden kurma refleksine doğal olarak sahip demek de yanlıştır. Doğru ifade ile CHP, içinde bulunulan koşullarda, devlet kurucu değil, devlet yönetici kapasiteye dönüşmek zorunda olan bir geçiş partisidir. Özetlemek gerekirse, kuramsal olarak olanaklıdır. Uygulama açısından ciddi bir kurumsal dönüşümle olanaklıdır.

CHP iktidara gelirse ilk 6 ayda en büyük kırılma hangi alanda yaşanır: ekonomi mi, bürokrasi mi, yoksa yargı mı?

Üç alan var ama biri açık aradır. Ekonomi “önemli düğüm noktası”dır. Ekonomi hızlı ama sınırlı etki alanıdır. İlk bakışta en önemli alan ekonomi gibi görünmektedir. CHP iktidarında olası tablo piyasaların güven tepkisi, kur ve enflasyon beklentisi, dış finansman algısı, Merkez Bankası bağımsızlığı tartışmasıdır. Burada önemli nokta ekonominin hızlı bozulma olgusuna karşılık hızlı da kararlılığa ulaşma yeteneğine sahip olmasıdır. Ekonomi “ilk şok alanı”dır ama tek başına sistem kırılmaz. İkincisi yargı ve hukuk alanıdır ve yüksek siyasal gerilim alanı demektir. İkinci önemli alan yargıdır. Olası süreç önceki döneme ilişkin dosyaların açılması, yargı bağımsızlığı reform girişimleri, HSYK/HSK benzeri kurumsal yeniden düzenleme ve medya ve ifade özgürlüğü genişlemesidir. Burada risk yüksektir ve siyasal gerilim kurumsal direnç olasılığı vardır. Yine de devletin günlük işleyişi tümüyle durmayacaktır. Üçüncüsü, bürokrasidir. Asıl kırılma noktasıdır ve en önemli alandır. Çünkü Türkiye’de devlet ekonomiyle değil, bürokrasiyle çalışır.

CHP iktidarında ilk 6 ayda şu sorunlar ortaya çıkacaktır. Birincisi üst kadro değişimidir. Bakanlıklar değişecek ve önemli atamalar yapılacaktır. İkincisi orta kadronun devamlılığının sağlanmasıdır. Asıl operasyonel kadro yerinde kalacaktır ve “kurumsal hafıza” CHP ile uyumlu değildir. Üçüncüsü, çift refleksli devlet olasılığıdır. Siyasal yönergeler yeni ama yönetsel refleksler eski olacaktır. Bu durum yavaşlama ve eş güdüm sorunu üretecektir. En önemli kırılma ise “devletin çalışma ritmi”nde yaşanacaktır. CHP iktidarında ilk 6 ayda siyasal hız artar ve bürokratik hız düşecektir. Bu fark “reform iradesi – uygulama kapasitesi” uyumsuzluğu yaratacaktır. En duyarlı alan ise güvenlik bürokrasisi olacaktır. Türkiye gibi bir ülkede iç güvenlik, dış güvenlik ve sınır yönetimi çok duyarlıdır. Burada ani değişiklikler sistem direnci, kurumsal gerilim ve siyasa sürekliliği tartışması üretebilir. Net sıralama olarak ilk 6 ayda risk yoğunluğu bürokrasi (en önemli kırılma), yargı ve hukuk sistemi, ekonomi (ilk şok ama yönetilebilir), güvenlik (duyarlı ama denetlenebilir alan). Sonuç olarak, CHP iktidara gelirse “seçimi kazanmak değil, devleti çalıştırmak” asıl sorun olacaktır. İlk 6 ayda belirleyici olan şey ekonomi değil, devlet makinesinin yeni siyasal iradeye uyum hızı olacaktır.

CHP bu geçişi başarırsa Türkiye’de rejim tipi nasıl değişir?

Bu soru aslında tek bir seçimle değil, devletin yeniden dengelenmesiyle ilgilidir. CHP’nin “geçişi başarıyla yönetmesi” senaryosunda rejim değişimi dramatik bir kopuş şeklinde değil, daha çok kademeli bir yeniden tanımlama olarak ortaya çıkacaktır. Bunu üç aşamalı düşünmek daha doğru olacaktır. İlk aşama “yarışmacı açılma” aşamasıdır ve 0–2 yıl sürecektir. CHP iktidarı geçişi başarıyla yönetirse ilk evrede seçimler devam edecek ama yarışma daha eşit duruma gelecektir. Yargı ve medya üzerindeki yürütme etkisi azalacak, bürokrasi daha çoğulcu bir yapıya zorlanacak ve muhalefet alanı genişleyecektir. Bu aşama rejim tipi olarak “yarışmacı otoriterlik”ten “yarışmacı demokrasi”ye geçiş eşiği olarak tanımlanabilir. Ancak bu tam demokrasi değildir, çünkü eski kurumların etkisi tümüyle kaybolmayacaktır. İkinci aşama kurumsal yeniden yapılanma aşamasıdır ve 2–5 yıl sürebilir. CHP bürokrasiyi tümüyle siyasallaştırmadan dönüştürebilir, yargıda güveni artırır, ekonomik kurumları kararlılığa kavuşturur ve yerel yönetim–merkez ilişkisini dengelerse bu durumda sistem kuvvetler ayrılığının güçlenmesi, seçimlerin belirsizliği artması (gerçek yarışma), medya alanı çoğullaşması ve sivil toplumun genişlemesi yönünde evrilecektir. Bu aşama “zayıf demokrasi”den “pekiştirilmiş demokrasi”ye geçişi olarak tanımlanır. Üçüncü aşama yeni rejim dengesinin oluşturulması olacak beş ya da daha fazla yıl sürebilecektir. Bu aşama belirleyicidir. CHP iktidarı tekelleştirmez, kurumsal dengeyi korur ve seçimleri kaybetmeyi “normal” kabul ederse o zaman Türkiye yarışmacı, ama kararlı bir demokratik sisteme yaklaşacaktır. Latin Amerika tipi dalgalı demokrasi değil, Güney Avrupa tipi demokrasi pekiştirmesi yaşanacaktır. Önemli risk “tersine otoriterleşme”dir. CHP başarılı olsa bile üç risk vardır. Birincisi, bürokratik direnç ve yavaş reform riskidir. İkincisi, ekonomik kriz ve siyasal geri tepme riskidir. Üçüncüsü, koalisyon içi çatışma ve yönetim zayıflığı olasılığıdır. Bunlar iyi yönetilmezse demokrasi açılımı yarıda kalabilir. CHP’nin geçişi başarılı olursa Türkiye’deki temel değişim eski model olan merkezi yürütme, zayıf denge ve yüksek devlet denetimi yerine yeni model daha parçalı güç yapısı, kurumsal denge ve artan siyasal yarışma şeklinde olacaktır. CHP geçişi başarıyla yönetirse Türkiye “yarışmacı otoriterlik” çizgisinden çıkar, “yarışmacı demokrasi” bandına girer ama kısa sürede tam pekiştirilmiş demokrasiye geçmesi kesin olmayacaktır. Özetle, kısa vadede açılma ve belirsizlik, orta vadede kurumsallaşma savaşımı ve uzun vadede demokratik pekişme olasılığı vardır.

CHP’nin böyle bir geçişi başarısızlığa götüren ana risk nereden gelir?

Üç kaynak var ama ağırlıkları farklıdır. Birincisi ve en yüksek risk CHP içi bütünlüktür. En önemli kırılma buradadır. CHP iktidara gelirse en büyük risk farklı siyasal damarların aynı anda hükümet içinde olması, liderlik yarışmasının yönetilememesi ve karar alma süreçlerinde parçalanma olacaktır. Bunun sonucu olarak Devlet yönetiminde “tek irade” yerine “çok merkezli irade” oluşabilir. Bu durum Türkiye gibi merkezi devlet yapılarında çok hızlı şekilde sorun üretir. Tarihsel olarak en sık başarısızlık nedeni budur. İkinci büyük risk ise bürokratik dirençtir. (State inertia) İktidar değişse bile orta kademe bürokrasi yerinde kalır, kurumsal alışkanlıklar devam eder ve eski siyasa ağları tümüyle çözülmez. Bu durum “siyasal irade var ama yönetsel uygulama yavaş” algısı üretir. CHP bu algıyı yönetemezse reformlar gecikir, kamuoyu beklentisi düşer ve siyasal sermaye erir. Üçüncü risk ekonomik şok ve beklenti yönetimidir. Ekonomi burada tetikleyici olabilir ama tek başına belirleyici değildir. Risk mekanizması iktidar değişimi piyasalarda belirsizlik yaratır, hızlı beklenti, kısa vadeli hayal kırıklığına yol açar, enflasyon/kur baskısı sonuna siyasal baskıya dönüşür. Ancak ekonomi genelde krizi hızlandırır, tek başına kriz üretmez. Dördüncü risk dış etmenler ve güvenlik baskılarıdır.  Türkiye gibi ülkelerde bölgesel krizler, göç yönetimi ve güvenlik tehditleri yeni hükümet üzerinde hızlı stres yaratabilir. Bu alan genelde “hükümetin kapasitesini sınayan dış değişken”dir. Risk ağırlıklı sıralama CHP içi bütünlük ve liderlik uyumu, bürokratik direnç ve uygulama kapasitesi, ekonomik beklenti yönetimi ve dış/güvenlik şokları olacaktır. Sonuç olarak, CHP’nin geçiş başarısızlığı büyük olasılıkla dışarıdan değil, içeriden gelecektir. Yani sorun “iktidarı kazanmak” değil, “iktidarı tek bir yönetim iradesine dönüştürebilmek” olacaktır.

CHP bu riskleri en aza indirgemek için iktidar öncesi hangi “kurumsal sigortaları” kurmak zorundadır?

Bu soruya sağlıklı bir yanıt verebilmek için “tek bir sonuç”tan çok senaryo tabanlı bir çerçeve kurmak gerekmektedir. Çünkü Türkiye’de bir seçim sonucu sadece oy oranı değil, aynı zamanda kurumsal denge, ittifak yapısı ve seçim sonrası yönetilebilirlik anlamına gelmektedir. Bunu üç ana senaryoda toparlamak olanaklıdır. Birinci senaryo AKP’nin açık kazanmasıdır. Eğer iktidar bloğu (AKP–MHP ittifakı) seçimden açık şekilde birinci çıkarsa mevcut sistem devam eder, devlet kapasitesi ve yürütme gücü pekişir ve muhalefet yeniden “savunma konumuna” döner. Bu senaryoda en önemli sonuç siyasal sistemin mevcut “yarışmacı ama asimetrik” yapısının devam etmesidir. Rejim tipi değişmez ve mevcut eğilim güçlenir. İkinci senaryo CHP’nin açık kazanmasıdır. CHP açık çoğunluk ya da belirleyici bir zafer elde ederse, yürütme değişir, bürokratik ve kurumsal yeniden yapılanma başlar ve yargı ve medya alanında reform baskısı artar. Ama burada önemli nokta şudur: Seçim kazanmak kolay, devleti yönetmek zordur. Bu senaryoda ilk 6–12 ay yüksek beklenti, yüksek gerilim, bürokratik direnç ve hızlı siyasal sınama dönemi üretecektir. Eğer bu dönem yönetilebilirse sistem yarışmacı demokrasiye açılma yönüne girer. Üçüncü ve en olası ara senaryo parçalı ve bölünmüş bir sonucun ortaya çıkmasıdır. En önemli ve Türkiye’de tarihsel olarak en sık görülen senaryo budur. Hiçbir taraf açık üstünlük sağlayamaz, ittifaklar zorunlu duruma gelir ve koalisyon veya yarı-koalisyon yönetimi oluşur. Bu durumda sonuç olarak siyasal gerilim devam eder, karar alma süreçleri yavaşlar ve “denge içinde kriz” hali sürer. Bu senaryo sistemin ne tam otoriter ne tam demokratik olduğu ara bölgeyi korur.

Genel sonuç

Seçimin olası sonucu ne olursa olsun üç temel çıkarım değişmez:

1. Türkiye’de siyasal savaşım artık “seçim günü” değil “seçim öncesi kurumsal kapasite” üzerinden belirlenmektedir.

2. En önemli belirleyici unsur oy oranı değil, devlet yönetme kapasitesi ve kurumsal bütünlüktür.

3. Sistem ya mevcut asimetrik dengeyi sürdürür ya da CHP’nin kazanması halinde yüksek riskli bir geçiş dönemine girer.

Türkiye’de seçim sonucu ne olursa olsun belirleyici olan şey “kim kazandı” değil, “kazananın devleti ne kadar hızlı ve tutarlı yönetebildiği” olacaktır.

CHP kazanır ama yönetemezse ne olur?

Mevcut verilerle kesin bir tahmin yapmak olanaklı değildir ama siyasal denge, kurumsal asimetri ve seçmen davranışı açısından olası eğilimler hakkında makul bir “eğilim kestirimi” yapılabilir. Bu üç katman üzerinden çözümlenebilir: yapısal üstünlükler, güncel yapı ve belirsizlik etmenleri. Yapısal üstünlük iktidar bloğunda olacaktır. Mevcut koşullarda iktidar bloğunun en güçlü tarafı devlet kapasitesi ve kurumsal denetim, gündem belirleme gücü, bürokratik süreklilik, ekonomik araçları yönlendirme olanağı ve seçim sürecini çerçeveleme kapasitesidir. Bu, kısa vadede önemli bir “taban koruma” etkisi yaratır. Bu nedenle iktidar bloğu her zaman “başabaş” yarışta hafif üstünlükle yarışa başlar. Güncellik açısından muhalefet CHP ve olası geniş blok ön plana çıkacaktır. CHP’nin üstünlükleri ise büyük şehirlerde güçlü yerleşim, yerel yönetim başarımları, ekonomik memnuniyetsizlikten beslenen oy potansiyeli ve toplumsal değişim ve genç seçmen eğilimidir. Ancak önemli sorun liderlik ve kurumsal bütünlük tartışmaları, iç siyasal gerilimler ve “devlet yönetme kapasitesi” algısının henüz tam yerleşmemiş olmasıdır. Bu nedenle CHP’nin gücü yüksek ama daha değişken (volatile) olacaktır. Üçüncü belirleyici etmen ekonomi ve algı olacaktır. Türkiye’de seçimlerin ana belirleyicisi hala ekonomik gidiş ve bunun seçmen algısına yansımasıdır. Eğer ekonomi kararlılık içinde kalırsa iktidar üstünlük kazanır. Ekonomi kötüleşirse muhalefet hızlı şekilde yükselir. Bu değişken tek başına dengeyi değiştirebilir. Mevcut tabloya göre, iktidarın az farkla önde olduğu senaryo en yüksek olasılık (%35–45) sahibidir. İkinci olasılık çok dengeli ve kilit özellik taşıyan bir parlamento (%25–35) yapısının ortaya çıkmasıdır. Üçüncü olasılık muhalefetin açık üstünlüğüdür. (%20–30) Bu dağılım “kesin oran” değil, denge yönünü gösteren çözümleyici bir bant olarak düşünülmelidir. En olası sonuç Türkiye’de seçim büyük olasılıkla “tek taraflı zafer” değil, “yüksek gerilimli yakın yarış” üretecektir. Sistemin doğası gereği ne tam kopuş ve ne de rahat bir devamlılık ortaya çıkacaktır. Mevcut koşullarda Türkiye’de seçimlerin en olası çıktısı iktidar bloğunun hafif üstünlük taşıdığı ama muhalefetin güçlü şekilde yarıştığı yüksek belirsizlik içeren yakın bir yarış senaryosudur.

Hangi 2–3 önemli olay bu dengeyi tümüyle tersine çevirebilir?

Bu dengeyi gerçekten bozabilecek “oyunu değiştiren” (game changers) etmenler ne olur? Türkiye gibi yüksek kutuplaşmış ve kurumların güçlü olduğu bir sistemde seçim sonucunu genelde 2–3 büyük şok belirleyecektir. Birinci şok ekonomik kırılmadır ve en güçlü değişkendir. En önemli tetikleyici budur. Yüksek enflasyonun denetimsiz artışı, kur şoku, ücret–fiyat dengesinin tümüyle bozulması ve orta sınıfın hızlı refah kaybı olursa denge hızla bozulacaktır. Bu durumda iktidarın doğal üstünlüğü hızla eriyecektir. Çünkü ekonomik performans Türkiye’de doğrudan oy davranışına yansır. İkinci şok siyasal meşruluk krizidir. İkinci büyük kırılma alanı büyük siyasal davalar, yüksek profilli tutuklama/soruşturmalar, seçim güvenliği tartışmaları ve kurumsal meşruluk krizleridir. Bu tür gelişmeler muhalefeti hızla seferber eder ama aynı zamanda iktidar blokunu da sertleştirir. Üçüncü şok muhalefet içi birleşme veya parçalanmadır. Bu çoğu zaman gözden kaçan ama önemli etmendir. Eğer muhalefet birleşirse, oylar pekişir, yarış başa baş duruma gelir ve iktidar ilk kez gerçek riskle karşılaşır. Eğer muhalefet parçalanırsa iktidar yapısal üstünlük kazanır ve seçim sonucu daha da netleşir. Dördüncüsü, liderlik algısı kırılmasıdır. Siyasal liderlik algısı çok hızlı değişebilir. Sağlık, güvenlik veya başarım algısı, kamuoyu güveninde ani düşüş ve güçlü bir seçenek liderin yükselişi bu olgular arasındadır. Bu tür değişimler “yavaş giden eğilimleri” birkaç ayda tersine çevirebilir. Beşincisi, dış siyasa ve güvenlik şokudur. Özellikle bölgesel savaşlar, göç krizleri ve büyük güvenlik olayları genelde seçmeni “kararlılık arayışına” yönlendirebilir. Mevcut dengeyi değiştirebilecek etmenler ekonomik kriz (en güçlü ve en hızlı etkili etmen), siyasal/kurumsal meşruluk kırılması, muhalefetin birleşmesi veya parçalanması, liderlik algısında ani değişim ve dış/güvenlik şokları olacaktır. Türkiye’de seçim dengesi kararlı değildir. Ekonomik şok ve siyasal meşruluk kırılması, sistemi kısa sürede tümüyle farklı bir dengeye taşıyabilecek iki ana “oyun değiştirici”dir.

Bu “game changer”lar içinde hangisi şu an en olası görünmektedir?

Mevcut tabloya bakınca “game changer” olasılıkları içinde en olası olanı ekonomi görünmektedir. Çünkü seçmen davranışını en hızlı etkileyen alan, günlük hayatla en doğrudan bağlantılı değişken ve siyasal söylemden bağımsız olarak duyulan bir baskıdır. Siyasal/kurumsal krizler de etkili olabilir ama genelde daha seçici etkiler üretir, daha yavaş yayılır ve daha yüksek “karşı seferberlik” doğurur. Ekonomi ise daha “kitlesel ve sessiz” çalışır. Mevcut koşullarda dengeyi en olası değiştirecek etmen ekonomik koşullardır. Diğer etmenler daha çok hızlandırıcı veya dengeleyici rol oynarlar.

SON GELİŞMELER

Son dönemde yaşanan gelişmeler, Cumhuriyet Halk Partisi'nin karşı karşıya bulunduğu krizin yalnızca bir liderlik veya kurultay tartışması olmadığını göstermektedir. Mutlak butlan kararı sonrasında ortaya çıkan yeni yönetim yapısı, parti içindeki güç mücadelesini daha da sertleştirmiştir. Özellikle Özgür Özel yönetiminde görev almış bazı milletvekillerinin kesin ihraç istemiyle disiplin sürecine sevk edilmesi krizin yeni bir aşamaya geçtiğine işaret etmektedir. Bu gelişmenin hukuksal boyutu kadar siyasal sonuçları da önem taşımaktadır. Söz konusu milletvekilleri parti örgütü, Meclis grubu ve yerel yönetimler üzerinde etkili olan isimlerden oluşmaktadır. Bu nedenle yaşanan süreç sıradan bir disiplin işlemi olarak değerlendirilemez. Aksine, parti içindeki güç dengelerinin yeniden şekillendirilmesine yönelik kapsamlı bir siyasal müdahale olarak yorumlanabilir. Bu durum CHP içerisinde daha önce var olan liderlik ve meşruluk tartışmasını örgütsel bir varlık sorununa dönüştürmektedir. Bu gelişmeler aynı zamanda Türkiye'de iktidar ve muhalefet arasındaki savaşımın niteliğine ilişkin önemli ipuçları sunmaktadır. AKP'nin temel stratejisinin yalnızca seçim kazanmak olmadığı, aynı zamanda ana muhalefet partisinin siyasal etkinliğini sınırlandırmak ve onu sürekli iç tartışmalarla meşgul etmek olduğu görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında CHP'nin enerjisinin iktidar mücadelesinden çok kendi iç sorunlarına yönelmesi, iktidar açısından önemli bir stratejik kazanım anlamına gelmektedir. Bununla birlikte CHP'nin temel sorunu yalnızca dış baskılar değildir. Parti aynı zamanda iktidar seçeneği olma savı ile örgütsel bütünlüğünü koruma zorunluluğu arasında sıkışmış durumdadır. Uzun yıllar muhalefet partisi olarak çalışan CHP bugün ilk kez gerçek anlamda bir iktidar seçeneği olarak görülmektedir. Ancak bu dönüşüm henüz tamamlanmamıştır. Parti içinde farklı meşruluk kaynaklarının, farklı liderlik odaklarının ve farklı siyasal stratejilerin varlığı kurumsal bütünlüğü zayıflatmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki dönemde belirleyici olacak soru CHP'nin seçim kazanıp kazanamayacağından çok kendi örgütsel bütünlüğünü koruyup koruyamayacağıdır. Çünkü mevcut siyasal koşullarda muhalefetin en önemli gücü devlet kaynakları değil, kurumsal birlik ve toplumsal meşruluktur. Eğer CHP bu birlikteliği koruyamazsa, seçim sonuçlarından bağımsız olarak siyasal etkisi önemli ölçüde azalabilir. Mevcut koşullar altında yapılacak bir seçimde yarışın son derece çekişmeli geçmesi beklenmektedir. Ancak devlet kapasitesi, kurumsal güç ve siyasal gündemi belirleme olanakları dikkate alındığında iktidar blokunun belirli bir üstünlüğü olduğu söylenebilir. Buna karşılık ekonomik gelişmeler, siyasal meşruluk tartışmaları ve muhalefetin örgütsel bütünlüğünü koruyabilme kapasitesi seçim sonuçlarını değiştirebilecek temel değişkenler olarak öne çıkmaktadır. Bu nedenle Türkiye'nin siyasal geleceğini belirleyecek olan yalnızca seçim günü ortaya çıkacak oy dağılımı değil, seçim öncesinde ve sonrasında tarafların kurumsal kapasiteyi nasıl kullanacaklarıdır.

Türkiye'deki siyasal savaşım yalnızca iktidar ve muhalefet arasındaki bir güç savaşımı değildir. Aynı zamanda devlet kapasitesinin, toplumsal meşruluğun ve ekonomik başarımın yeniden dağılımı üzerine yürüyen çok katmanlı bir dönüşüm sürecidir. Bu nedenle seçimlerin sonucunu yalnızca partilerin stratejik tercihleri değil, toplumun farklı kesimlerinin değişen beklentileri ve ekonomik koşulların yaratacağı yeni siyasal dengeler belirleyecektir.

CHP Tüzüğü'nün 63. maddesi, milletvekilleri hakkında disiplin sürecinin başlatılmasını Parti Meclisinin istemine bağlamaktadır. Bu nedenle Parti Meclisi kararı olmaksızın başlatıldığı ileri sürülen disiplin işlemleri, yalnızca siyasal değil aynı zamanda örgüt hukuku bakımından da yeni tartışmalara yol açmıştır. Böylece CHP'de yaşanan meşruluk krizi yalnızca genel başkanlık düzeyinde değil, parti içi karar alma süreçlerinin hukuksal dayanakları açısından da derinleşmiştir.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma, Türkiye'de AKP ile CHP arasında giderek sertleşen siyasal savaşımı yalnızca seçim yarışması bağlamında değil, devlet kapasitesi, kurumsal güç, örgütsel bütünlük ve rejim dönüşümü eksenlerinde incelemiştir. İnceleme sonucunda ortaya çıkan temel bulgu Türkiye'deki siyasal yarışmanın artık klasik anlamda bir iktidar-muhalefet savaşımı olmaktan çıktığı, devletin kurumsal kaynakları ile toplumsal meşruluk kaynakları arasında yürüyen çok katmanlı bir güç savaşımına dönüştüğüdür.

AKP'nin temel üstünlüğü, uzun iktidar yılları boyunca oluşturduğu devlet kapasitesi, bürokratik süreklilik, gündem belirleme gücü ve kurumsal kaynaklara erişim olanaklarından kaynaklanmaktadır. Buna karşılık CHP'nin temel üstünlüğü ise büyük kentlerdeki güçlü toplumsal desteği, yerel yönetim deneyimi, ekonomik memnuniyetsizlikten beslenen muhalefet potansiyeli ve değişim talebini temsil etmesidir. Ancak taraflar arasındaki savaşımda kullanılan araçlar simetrik değildir. Muhalefet ağırlıklı olarak toplumsal seferberlik, mitingler ve siyasal meşruluk üretimi üzerinden hareket ederken, iktidar bloğu devlet kurumları ve hukuksal süreçler dahil olmak üzere çok daha geniş bir araç setine sahiptir.

Bu çerçevede CHP'nin karşı karşıya bulunduğu temel sorun seçim kazanmak değil, iktidar seçeneği olabilecek kurumsal kapasiteyi oluşturabilmektir. Uzun yıllar muhalefette kalan partilerde görülen tipik sorunlardan biri olan yönetim kapasitesi açığı CHP açısından da önemli bir risk alanı oluşturmaktadır. Özellikle bürokratik uyum, karar alma süreçlerinin eş güdümü, kadro derinliği ve örgütsel bütünlük konuları olası bir iktidar değişiminin başarısını belirleyecek temel değişkenlerdir. Bu nedenle CHP açısından asıl sınav seçim gecesi değil, seçim sonrasında başlayacaktır.

Çalışmanın ulaştığı bir diğer önemli sonuç, CHP içerisindeki liderlik ve meşruluk tartışmalarının artık sıradan bir parti içi yarışma olmaktan çıkmış olmasıdır. Mutlak butlan kararı sonrasında yaşanan gelişmeler ve parti içi tasfiye girişimleri, sorunun yalnızca genel başkanlık düzeyinde değil, örgütsel bütünlük düzeyinde de değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. CHP'nin önümüzdeki dönemde karşı karşıya bulunduğu en büyük risk dış baskılardan çok iç bütünlüğünü koruyup koruyamayacağıdır. Çünkü muhalefetin en önemli siyasal sermayesi devlet gücü değil, kurumsal birlik ve toplumsal meşruluktur.

Türkiye'nin siyasal geleceği açısından bakıldığında, olası bir iktidar değişimi tek başına demokratikleşmeyi güvence altına almayacaktır. CHP'nin iktidara gelmesi durumunda ortaya çıkacak süreç, büyük olasılıkla ani ve devrimci bir rejim değişikliğinden çok, kademeli bir yeniden dengelenme süreci olacaktır. Bu sürecin başarısı ise yalnızca seçim sonuçlarına değil, yeni yönetimin bürokrasiyi dönüştürme kapasitesine, hukuksal reformları gerçekleştirme becerisine ve farklı siyasal eğilimleri ortak bir yönetim iradesi altında birleştirebilmesine bağlı olacaktır.

Mevcut koşullar altında yapılacak bir seçimde iktidar bloğunun devlet kapasitesi ve kurumsal üstünlükleri nedeniyle hafif bir üstünlüğe sahip olduğu söylenebilir. Bununla birlikte ekonomik gelişmeler, siyasal meşruluk tartışmaları ve muhalefetin örgütsel bütünlüğünü koruyabilme başarısı seçim dengesini değiştirebilecek başlıca değişkenlerdir. Özellikle ekonomik başarım seçmen davranışını en hızlı etkileyen ve mevcut dengeyi değiştirme gizil gücü en yüksek unsur olarak görünmektedir.

Sonuç olarak Türkiye, yalnızca iki parti arasındaki bir seçim yarışına değil, aynı zamanda devletin gelecekte nasıl yönetileceğine ilişkin tarihsel bir savaşıma tanıklık etmektedir. Bu mücadelenin sonucunu belirleyecek olan yalnızca seçim sandığından çıkacak oy oranları değildir. Asıl belirleyici unsur, hangi siyasal aktörün toplumsal meşruluğu kurumsal kapasiteye dönüştürebileceği ve hangi aktörün devlet yönetiminde süreklilik ile değişim arasındaki duyarlı dengeyi kurabileceği olacaktır. Bu nedenle Türkiye'de yaklaşan seçimlerin temel sorusu "kim kazanacak?" değil, "kazanan ülkeyi nasıl yönetecek?" sorusudur. Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca hükümet değişikliğini değil, Türkiye'nin siyasal rejiminin ve demokratik geleceğinin yönünü de belirleyecektir.


 

Kaynakça

Bermeo, N. (2016). On democratic backsliding. Journal of Democracy, 27(1), 5–19.

Diamond, L. (2002). Thinking about hybrid regimes. Journal of Democracy, 13(2), 21–35.

Esen, B., ve Gümüşçü, Ş. (2016). Rising competitive authoritarianism in Turkey. Third World Quarterly, 37(9), 1581–1606.

Esen, B., ve Gümüşçü, Ş. (2017). A small yes for presidentialism: The Turkish constitutional referendum of April 2017. South European Society and Politics, 22(3), 303–326.

Fukuyama, F. (2013). What is governance? Governance, 26(3), 347–368.

Fukuyama, F. (2014). Political order and political decay: From the industrial revolution to the globalization of democracy. Farrar, Straus and Giroux.

Levitsky, S., ve Way, L. A. (2010). Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after the Cold War. Cambridge University Press.

Linz, J. J. (2000). Totalitarian and authoritarian regimes. Lynne Rienner Publishers.

Mann, M. (1984). The autonomous power of the state: Its origins, mechanisms and results. European Journal of Sociology, 25(2), 185–213.

North, D. C., Wallis, J. J., ve Weingast, B. R. (2009). Violence and social orders: A conceptual framework for interpreting recorded human history. Cambridge University Press.

O'Donnell, G. (1994). Delegative democracy. Journal of Democracy, 5(1), 55–69.

Öniş, Z. (2015). Monopolising the centre: The AKP and the uncertain path of Turkish democracy. The International Spectator, 50(2), 22–41.

Özbudun, E. (2015). Turkey's judiciary and the drift toward competitive authoritarianism. The International Spectator, 50(2), 42–55.

Schedler, A. (2006). Electoral authoritarianism: The dynamics of unfree competition. Lynne Rienner Publishers.

Tilly, C. (1992). Coercion, capital and European states, AD 990–1992. Blackwell.

Tuğal, C. (2016). The fall of the Turkish model: How the Arab uprisings brought down Islamic liberalism. Verso.

Waldner, D., ve Lust, E. (2018). Unwelcome change: Coming to terms with democratic backsliding. Annual Review of Political Science, 21, 93–113.

Yılmaz, İ., ve Bashirov, G. (2018). The AKP after 15 years: Emergence of Erdoganism in Turkey. Third World Quarterly, 39(9), 1812–1830.