Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

30 Haziran 2026 Salı

 

Yargı Arkamızda: Türkiye’de Siyasal Yarışmanın Yeni Dili ve Rejim Sorunu

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Öz

Bu çalışma, Deniz Zeyrek’in köşe yazısında aktardığı ve Kemal Kılıçdaroğlu’na atfedilen ifadeler üzerinden Türkiye’de siyasal yarışmanın dilinde ve kurumsal referanslarında yaşanan dönüşümü çözümlemektedir. Çalışma, söz konusu söylemleri doğrulama amacı taşımaktan çok bu tür ifadelerin siyasal yarışmanın anlam dünyasında hangi kurumsal ve kuramsal varsayımlara işaret ettiğini çözümlemeyi hedeflemektedir. Nitel araştırma deseniyle yürütülen çalışmada söylem çözümlemesi ve yorumlayıcı siyaset çözümlemesi yaklaşımı birlikte kullanılmıştır. Bulgular, Türkiye’de siyasal yarışma dilinin giderek seçimsel ve örgütsel meşruluk temellerinden uzaklaşarak kurumsal erişim, yargı algısı ve devlet içi eş güdüm varsayımları üzerinden yeniden şekillendiğini göstermektedir. Özellikle “yargı tümüyle arkamızda” ifadesi, yargının tarafsız bir hakem olmaktan çok siyasal yarışma içinde stratejik bir kurumsal kaynak olarak algılanabileceğine işaret etmektedir. Ayrıca “sürecin planlı ilerlediği” yönündeki aktarımlar, devlet içi kurumsal süreçlerin önceden kurgulanmış bir siyasal-hukuksal tasarım olarak düşünülmesi olasılığını gündeme getirmektedir. Çalışma, bu dönüşümü yargının siyasallaşması, siyasetin yargısallaşması, yarışmacı otoriterlik ve demokratik gerileme yazını çerçevesinde değerlendirmektedir. Sonuç olarak, Türkiye’de siyasal yarışmanın yalnızca aktörler arası bir yarışma değil, aynı zamanda kurumsal yapıların algılanma biçimindeki dönüşüme bağlı olarak yeniden tanımlanan çok katmanlı bir süreç durumuna geldiği ileri sürülmektedir.

Anahtar Kelimeler: Türkiye siyaseti; siyasal yarışma; yargının siyasallaşması; siyasetin yargısallaşması; demokratik gerileme; yarışmacı otoriterlik; siyasal söylem; kurumsal algı; meşruluk; devlet kapasitesi.

 

Abstract

This study analyzes the transformation in the language and institutional references of political competition in Türkiye, based on statements attributed to Kemal Kılıçdaroğlu as reported in Deniz Zeyrek’s newspaper column. Rather than verifying the factual accuracy of these statements, the study aims to examine the institutional assumptions embedded in such discourse and their implications for political competition. A qualitative research design is employed, combining discourse analysis and interpretive political analysis. The findings suggest that the language of political competition in Türkiye is increasingly shifting away from electoral and organizational bases of legitimacy toward expectations of institutional access, perceptions of the judiciary, and assumptions about intra-state coordination. In particular, the phrase “the judiciary is entirely behind us” indicates a perception of the judiciary not as a neutral arbiter but as a strategic institutional resource within political competition. Moreover, references to a “planned and smoothly functioning process” point to the possibility of conceptualizing state institutions as part of a pre-designed political-legal framework.  The study situates these dynamics within the literature on judicialization of politics, politicization of the judiciary, competitive authoritarianism, and democratic backsliding. It concludes that political competition in Türkiye is increasingly becoming a multi-layered process shaped not only by actors’ rivalry but also by changing perceptions of institutional structures.

Keywords: Turkey politics; political competition; judicialization of politics; politicization of the judiciary; democratic backsliding; competitive authoritarianism; political discourse; institutional perception; legitimacy; state capacity.

 


 

GİRİŞ

Türkiye’de siyasal yarışmanın dili son yıllarda giderek daha fazla kurumsal alanlara yaslanan bir içerik kazanmaktadır. Bu dönüşüm, yalnızca seçim yarışmasının sertleşmesiyle değil, aynı zamanda siyasal aktörlerin başarıyı ve başarısızlığı tanımlarken başvurdukları referans çerçevesinin değişmesiyle de ilgilidir. Deniz Zeyrek’in bir köşe yazısında aktardığı ve Kemal Kılıçdaroğlu’na atfedilen şu ifadeler bu dönüşümün çarpıcı bir örneğini oluşturmaktadır: “Yargı tümüyle arkamızda. Hepsinin (Özgür Özel ekibinin) haddini bildireceğiz… Bütün kapılar yüzlerine kapanacak. Mehmet Uçum süreçte yaşanacak her detayı planlamış ve süreç tıkır tıkır işliyor.”

Bu ifadeler, siyasal yarışmanın yalnızca parti içi bir iktidar savaşımı olarak değil, aynı zamanda yargı ve devlet kapasitesine ilişkin algılar üzerinden kurgulandığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Eğer bu tür söylemler siyasal karar alma süreçlerinde referans noktası durumuna geliyorsa sorun artık bireysel aktörlerin niyetlerinin ötesine geçerek kurumsal yapının nasıl algılandığına ilişkin daha geniş bir soruna işaret eder. Bu bağlamda temel soru şudur: Türkiye’de siyasal yarışma, giderek sandık ve örgütsel meşruluk zemininden uzaklaşıp kurumsal erişim, özellikle de yargı algısı üzerinden mi tanımlanmaktadır? Bu çalışma, söz konusu soruyu Deniz Zeyrek’in aktardığı tartışma üzerinden hareketle, yargının siyasallaşması, siyasetin yargısallaşması ve demokratik gerileme yazını çerçevesinde ele almayı amaçlamaktadır.

Amaç ve Hedefler

Bu çalışmanın temel amacı, Deniz Zeyrek’in köşe yazısında aktardığı ve Kemal Kılıçdaroğlu’na atfedilen ifadeler üzerinden Türkiye’de siyasal yarışmanın dilinde gözlenen dönüşümü çözümlemektir. Çalışma, söz konusu ifadeleri bireysel bir siyasal söylem düzeyinde değil, daha geniş bir kurumsal ve rejimsel tartışmanın göstergesi olarak ele almaktadır. Bu çerçevede, yargıya ilişkin algıların siyasal yarışmanın meşruluk üretiminde nasıl bir rol oynadığı sorunsallaştırılmaktadır. Bu genel amaç doğrultusunda çalışma şu alt hedefleri izlemektedir:

Türkiye’de siyasal aktörlerin yarışmayı tanımlarken başvurdukları dilin dönüşümünü incelemek,

Yargının siyasal yarışma bağlamında nasıl bir “beklenti alanı” veya “kurumsal referans” olarak konumlandığını tartışmak,

Siyasetin yargısallaşması ve yargının siyasallaşması kavramları arasındaki ilişkiyi söz konusu örnek üzerinden değerlendirmek,

Yarışmacı otoriterlik ve demokratik gerileme yazını içinde Türkiye örneğinin hangi noktalara temas ettiğini kuramsal olarak çözümlemek,

Son olarak, siyasal meşruluğun seçim, örgüt ve temsil zemininden kurumsal erişim ve yargı algısına kayıp kaymadığını tartışmaktır.

Araştırma Soruları

Bu çalışma, Deniz Zeyrek’in köşe yazısında aktardığı ve Kemal Kılıçdaroğlu’na atfedilen ifadelerden hareketle Türkiye’de siyasal yarışmanın dilinde ve meşruluk üretiminde gözlenen dönüşümü incelemektedir. Bu çerçevede çalışma aşağıdaki araştırma sorularına odaklanmaktadır:

Türkiye’de siyasal aktörlerin yarışmayı tanımlarken kullandıkları dil son dönemde nasıl bir dönüşüm geçirmektedir?

“Yargı arkamızda” gibi ifadeler siyasal yarışmanın hangi tür kurumsal varsayımlarına işaret etmektedir?

Yargı, Türkiye’de siyasal aktörler tarafından bir hakem kurumu olarak mı, yoksa stratejik bir güç kaynağı olarak mı algılanmaktadır?

Siyasetin yargısallaşması ve yargının siyasallaşması süreçleri bu tür söylemler üzerinden nasıl okunabilir?

Bu tür kurumsal referanslar Türkiye’de demokratik gerileme ve yarışmacı otoriterlik yazını açısından nasıl değerlendirilebilir?

Siyasal meşruluğun kaynağı, seçimsel ve örgütsel temellerden kurumsal erişim ve yargısal beklenti alanına doğru kaymakta mıdır?

Yöntem

Bu çalışma nitel araştırma deseni çerçevesinde yürütülmektedir. Araştırmanın temel veri kaynağını, Deniz Zeyrek’in köşe yazısında aktardığı ve Kemal Kılıçdaroğlu’na atfedilen söylemler oluşturmaktadır. Söz konusu metin, doğrudan bir olgusal veri seti olmaktan çok, siyasal söylem ve temsil biçimlerini yansıtan bir örnek olay (case) olarak ele alınmaktadır. Bu bağlamda çalışma, söylem çözümlemesi ve yorumlayıcı siyaset çözümlemesi yaklaşımını birlikte kullanmaktadır. Amaç, ifadelerin doğruluğunu görgül (ampirik) olarak sınamaktan çok bu tür ifadelerin siyasal yarışmanın anlam dünyasında hangi kurumsal ve kuramsal sonuçlara işaret ettiğini çözümlemektir.

Çözümleme sürecinde üç düzeyli bir okuma benimsenmektedir:

Metinsel düzey: Aktarılan ifadelerin içerik, vurgu ve kavramsal yapısı incelenmektedir.

Siyasal düzey: Bu ifadelerin Türkiye’deki parti içi yarışma, yargı algısı ve kurumsal güven bağlamında ne tür anlamlar ürettiği tartışılmaktadır.

Kuramsal düzey: Bulgular, yargının siyasallaşması, siyasetin yargısallaşması, yarışmacı otoriterlik ve demokratik gerileme yazını ile ilişkilendirilmektedir.

Bu yöntemsel çerçeve, çalışmanın amacına uygun olarak olgusal doğrulama yerine anlamlandırma ve kuramsal konumlandırmayı öncelemektedir.

KURAMSAL ÇERÇEVE

Bu çalışma, Türkiye’de siyasal yarışmanın dilinde gözlenen dönüşümü açıklamak için dört ana kuramsal tartışmadan beslenmektedir: yargının siyasallaşması, siyasetin yargısallaşması, demokratik gerileme/yeni otoriterlik yazını ve “yargı darbesi” (judicial coup) tartışmaları.

İlk olarak, yargının siyasallaşması yazını, yargı kurumunun tarafsız hakem konumundan uzaklaşarak siyasal çatışmaların bir parçası durumuna gelmesini inceler. Bu süreçte yargı kararları, hukuksal normların yanı sıra siyasal güç ilişkileri tarafından da şekillenebilir.

İkinci olarak, siyasetin yargısallaşması yaklaşımı, siyasal sorunların giderek mahkemeler aracılığıyla çözülmesini ifade eder. Ran Hirschl bu sürecin, siyasal alanın zayıflaması ve hukuk alanının siyasal çatışmaların merkezi durumuna gelmesiyle sonuçlanabileceğini ileri sürmektedir.

Üçüncü olarak, demokratik gerileme ve yarışmacı otoriterlik yazını, demokratik kurumların biçimsel olarak varlığını sürdürmesine karşın yarışma koşullarının eşitsizleşmesini vurgular. Steven Levitsky ve Lucan Way bu çerçevede seçimlerin sürdüğü ancak devlet kapasitesinin iktidar lehine asimetrik kullanıldığı rejim tiplerini tanımlar. Nancy Bermeo ise demokratik gerilemenin çoğu zaman ani kırılmalar yerine kurumsal aşınma yoluyla gerçekleştiğini belirtir.

Dördüncü olarak, “yargı darbesi” (judicial coup) tartışmaları, yargı kurumlarının doğrudan ya da dolaylı biçimde siyasal iktidar değişimini etkileyebilecek şekilde kullanılması olasılığına işaret eder. Bu kavram, özellikle yargının bağımsız bir hakem olmaktan çıkarak belirli siyasal sonuçları üretmeye yönlendirilmesi durumlarını açıklamak için kullanılır. Ancak yazında bu kavram, görgül olarak her zaman net sınırlarla tanımlanmadığı için daha çok uç örnekleri ve tartışmalı durumları anlamlandıran çözümleyici bir kategori olarak değerlendirilmektedir.

Bu kuramsal bütünlük içinde, “yargı arkamızda” şeklinde aktarılan söylem yalnızca bireysel bir siyasal sav değil, aynı zamanda yargının siyasal yarışma içindeki konumuna ilişkin algıların dönüşümünü yansıtan bir gösterge olarak ele alınmaktadır.

ÇÖZÜMLEME

Türkiye’de siyasal aktörlerin yarışmayı tanımlarken kullandıkları dil son dönemde nasıl bir dönüşüm geçirmektedir?

Deniz Zeyrek’in köşe yazısında aktarılan ifadeler Türkiye’de siyasal yarışmanın dilinde önemli bir dönüşüm yaşandığını göstermektedir. Bu dönüşüm, yarışmanın klasik anlamda “seçmen desteği”, “örgütsel seferberlik” ve “siyasal program” gibi unsurlar üzerinden tanımlanmasından uzaklaşarak, giderek daha fazla kurumsal alanlara (özellikle yargı ve devlet içi güç ilişkilerine) referansla kurulmasına işaret etmektedir. Söz konusu metinde yer alan “yargı tümüyle arkamızda” ifadesi siyasal başarıyı belirleyen temel değişkenin artık yalnızca seçimsel meşruluk olmadığı, bunun yanında kurumsal erişim ve devlet kapasitesi algısının da belirleyici duruma geldiği bir söylem evrenine işaret etmektedir. Bu tür bir dil siyasal yarışmayı yatay bir aktörler savaşımı olmaktan çıkararak dikey bir kurumsal güç hiyerarşisi içinde konumlandırmaktadır. Bu bağlamda dönüşüm üç düzeyde gözlenmektedir: İlk olarak, siyasal aktörlerin dili seçim merkezli meşruluk anlatısından kurumsal beklenti merkezli bir dile kaymaktadır. “Sandıkta kazanma” vurgusunun yanında, “yargısal süreçler”, “kurumsal destek” ve “devlet içi planlama” gibi unsurlar yarışmanın parçası durumuna gelmektedir. İkinci olarak, siyasal yarışmanın dili örgütsel ve toplumsal seferberlik dilinden kurumsal güç beklentisine doğru evrilmektedir. Bu durum, siyasal başarının toplumsal destekten çok kurumsal konumlanma ile açıklanması eğilimini güçlendirmektedir. Üçüncü olarak, yarışma dili giderek normatif-siyasal bir düzlemden stratejik-kurumsal bir düzleme geçmektedir. Yani “hangi siyasayı savunuyoruz?” sorusundan çok “hangi kurumsal kanallar üzerinden sonuç alacağız?” sorusu öne çıkmaktadır. Bu dönüşüm, yazında yargının siyasallaşması ve siyasetin yargısallaşması tartışmalarıyla birlikte değerlendirildiğinde siyasal yarışmanın yalnızca aktörler arası bir savaşım olmaktan çıkıp kurumsal yapıların algılanma biçimi üzerinden yeniden tanımlandığını göstermektedir. Bu nedenle Türkiye’de siyasal dilde yaşanan değişim, yalnızca biçem farklılığı değil, aynı zamanda yarışmanın ontolojik temelinde bir kayma olarak okunabilir.

“Yargı arkamızda” gibi ifadeler siyasal yarışmanın hangi tür kurumsal varsayımlarına işaret etmektedir?

Deniz Zeyrek’in aktardığı “yargı tümüyle arkamızda” ifadesi siyasal yarışmanın yalnızca aktörler arası bir güç savaşımı değil, aynı zamanda belirli kurumsal varsayımlar üzerinden anlamlandırıldığını göstermektedir. Bu tür ifadeler yargının konumuna ilişkin örtük fakat güçlü bir kurumsal beklenti içinde ortaya çıkmaktadır. İlk olarak bu ifade, yargının “nötr/tarafsız/yansız” bir hakem olmadığı ve siyasal yarışma içinde konumlanabilen yanlı bir aktör olduğu varsayımına işaret etmektedir. Klasik demokratik modelde yargı taraflar arasında eşit uzaklıkta duran ve oyunun kurallarını uygulayan bir kurum olarak kabul edilir. Buna karşılık “yargı arkamızda” söylemi yargının tarafsız hakem olmaktan çok belirli aktörler açısından üstünlük sağlayan bir kurumsal kaynak olarak düşünüldüğünü ima eder. İkinci olarak, bu tür bir söylem kurumsal öngörülebilirlik yerine kurumsal yönlendirme veya hizalanma/saf tutma beklentisini yansıtır. Yani yargı kararlarının belirsiz ve bağımsız bir süreçten çok belirli güç dengeleri içinde önceden kestirilebilir ya da yönlendirilebilir olduğu varsayımı ortaya çıkar. Bu durum, kurumsal güvenin hukuk devleti normlarından çok siyasal beklentiler üzerinden kurulmasına yol açabilir. Üçüncü olarak, ifade devlet içi kurumların bütüncül ve tarafsız bir yapı değil, parçalı ve yarışma içinde konumlanmış yapılar olduğu varsayımına da işaret eder. Bu bakış açısında yargı, yürütme ve diğer devlet kurumları arasında net bir ayrım bulunmakla birlikte bu kurumlar siyasal yarışmanın farklı taraflarına dolaylı biçimde eklemlenebilir. Dördüncü olarak, bu tür söylemler siyasal başarının yalnızca toplumsal destekle değil, kurumsal erişim ve devlet içi konumlanma ile olanaklı olduğu varsayımını güçlendirir. Bu durum, siyasal yarışmanın demokratik eşitlik ilkesinden çok kurumsal asimetri üzerinden algılandığı bir çerçeveye işaret eder. Son olarak, bu kurumsal varsayımlar bütünü yazında hem yargının siyasallaşması hem de siyasetin yargısallaşması tartışmalarıyla örtüşmektedir. Daha geniş düzeyde ise siyasal yarışmanın kurumsal zemininde oluşan bu algı değişimi demokratik gerileme ve yarışmacı otoriterlik yazınının işaret ettiği türden bir “kurumsal kayma” olasılığına kuramsal olarak değinmektedir.

Yargı, Türkiye’de siyasal aktörler tarafından bir hakem kurumu olarak mı, yoksa stratejik bir güç kaynağı olarak mı algılanmaktadır?

Deniz Zeyrek’in köşe yazısında aktarılan “yargı tümüyle arkamızda” ifadesi Türkiye’de yargının siyasal aktörler tarafından algılanma biçiminin tek boyutlu olmadığını ve aksine çift katmanlı ve gerilimli bir yapı içerdiğini göstermektedir. Bu çerçevede yargı hem normatif düzeyde bir “hakem kurum” olarak kabul edilmekte ve hem de uygulamada siyasal beklentiler düzeyinde “stratejik bir güç kaynağı” olarak konumlandırılabilmektedir. Birinci boyutta, yargının hakem kurumu olarak algılanması, demokratik hukuk devletine özgü normatif çerçeveyle uyumludur. Bu yaklaşımda yargı, siyasal yarışmanın kurallarını belirleyen, uyuşmazlıkları çözen ve aktörler arasında eşitliği güvence altına alan tarafsız bir mekanizma olarak kabul edilir. Siyasal aktörlerin resmi söylem düzeyinde bu normatif çerçeveyi tümüyle terk etmedikleri ve aksine çoğu zaman meşruluk savlarını bu hakemlik varsayımı üzerinden kurdukları görülmektedir. Bununla birlikte, aynı siyasal uygulama içinde ikinci bir algı düzeyi daha ortaya çıkmaktadır: yargının stratejik bir güç kaynağı olarak görülmesi. “Yargı arkamızda” ifadesi, yargının yalnızca karar veren bir kurum değil, aynı zamanda siyasal yarışmanın sonucunu etkileyebilecek bir üstünlük alanı olarak düşünüldüğünü ima etmektedir. Bu algıda yargı, tarafsız bir hakem olmaktan çok belirli siyasal aktörler açısından “sonuç üretici kapasiteye sahip kurumsal bir destek” olarak konumlanmaktadır. Bu ikili yapı, aslında bir çelişki değil, siyasal alanın kurumsal gerilimlerini yansıtan bir bütünlük olarak da okunabilir. Zira çağdaş siyasal sistemlerde aktörler bir yandan yargının bağımsızlığına referansla meşruluk üretirken, diğer yandan siyasal yarışma içinde kurumsal üstünlük beklentisi geliştirebilmektedir. Bu durum, yazında sıkça tartışılan kurumsal normlar ile siyasal uygulamalar arasındaki ayrışmaya işaret eder. Bu bağlamda Türkiye örneğinde yargı algısı ne tümüyle “hakemlik” düzeyine indirgenebilir ne de bütünüyle “stratejik araç” olarak tek boyutlu biçimde açıklanabilir. Daha isabetli bir yorum, yargının siyasal aktörler açısından eş zamanlı olarak hem normatif meşruluk kaynağı hem de stratejik kaldıraç alanı olarak görüldüğü yönündedir. Dolayısıyla Zeyrek’in metninde aktarılan söylem bu çift yönlü algının özellikle kriz anlarında “stratejik güç vurgusu” lehine ağırlaştığını göstermekte ve bu da siyasal yarışmanın kurumsal referanslarının giderek daha araçsal bir özellik kazandığına işaret etmektedir.

Siyasetin yargısallaşması ve yargının siyasallaşması süreçleri bu tür söylemler üzerinden nasıl okunabilir?

Deniz Zeyrek’in yazısında aktarılan “yargı tümüyle arkamızda” ifadesi siyaset ile yargı arasındaki ilişkinin iki yönlü bir dönüşümünü aynı anda görünür kılmaktadır. Bu ifade üzerinden hem siyasetin yargısallaşması hem de yargının siyasallaşması süreçleri çözümleyici olarak okunabilir. Ancak bu iki süreç birbirine indirgenebilir değil, birbirini besleyen ama farklı düzlemlerde işleyen olgulardır. İlk olarak, siyasetin yargısallaşması açısından bakıldığında, söz konusu söylem siyasal yarışmanın çözüm alanının giderek kurumsal-hukuksal mekanizmalara kaydığı bir varsayıma işaret etmektedir. Siyasal aktörlerin başarıyı yalnızca seçimsel destek veya örgütsel güç üzerinden değil, aynı zamanda hukuksal süreçlerin yönü üzerinden değerlendirmeye başlaması, siyasetin kendi iç çözüm kapasitesinin zayıfladığına ilişkin bir gösterge olarak okunabilir. Bu durumda siyasal savaşım, sandık ve temsil mekanizmalarının ötesinde yargısal süreçler etrafında yeniden şekillenmektedir. Ran Hirschl’ın kavramsallaştırmasıyla bu tür bir eğilim, siyasal sorunların giderek hukuk alanına taşınması ve siyasal karar alma süreçlerinin yargısal kanallar üzerinden yeniden yapılandırılması riskini doğurabilir. İkinci olarak, yargının siyasallaşması açısından bu tür söylemler, yargının algısal düzeyde tarafsız bir hakem olmaktan çıkarak siyasal yarışmanın bir parçası olarak konumlandırıldığını göstermektedir. “Yargı arkamızda” ifadesi, yargının bağımsız ve eşit uzaklıklı bir kurum değil, belirli siyasal aktörler açısından üstünlük üreten bir yapı olarak düşünülebildiğini ima eder. Bu algı, yargının işleyişinden bağımsız olarak, onun meşruluğunun siyasal beklentiler üzerinden yeniden tanımlandığı bir duruma işaret eder. Bu iki süreç birlikte ele alındığında ortaya çıkan tablo şudur: Siyaset giderek daha fazla yargısal mekanizmalar üzerinden anlam kazanırken, yargı da siyasal yarışmanın bir nesnesi veya aracı olarak algılanma riskine açık duruma gelmektedir. Bu karşılıklı etkileşim yazında “kurumsal sınırların bulanıklaşması” olarak tanımlanan duruma karşılık gelir ve demokratik sistemlerde kuvvetler ayrılığı ilkesinin işlevsel olarak aşınmasına yol açabilir. Bu çerçevede söz konusu söylem yalnızca bireysel bir siyasal sav değil, aynı zamanda siyaset-yargı ilişkisinin dönüşen doğasını görünür kılan bir gösterge olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla sorun tekil aktörlerin söylemlerinden çok bu söylemlerin olanaklı olduğu kurumsal ve siyasal bağlamın kendisidir.

Bu tür kurumsal referanslar Türkiye’de demokratik gerileme ve yarışmacı otoriterlik yazını açısından nasıl değerlendirilebilir?

Deniz Zeyrek’in yazısında aktarılan “yargı tümüyle arkamızda” türü ifadeler, Türkiye’de demokratik gerileme ve yarışmacı otoriterlik yazını açısından doğrudan rejim tipolojisi kurmak için değil, rejim devingenlerini anlamaya yarayan mikro düzey göstergeler olarak değerlendirilebilir. Bu tür söylemler, biçimsel kurumların varlığını koruduğu ancak kurumsal işleyişe ilişkin algıların değiştiği durumlarda özellikle önem kazanmaktadır. Öncelikle, Steven Levitsky ve Lucan Way tarafından geliştirilen yarışmacı otoriterlik yaklaşımı açısından bakıldığında bu tür kurumsal referanslar siyasal yarışmanın eşit koşullarda yürütülmediğine ilişkin algıların yaygınlaştığı bir bağlama işaret edebilir. Bu yazında temel vurgu seçimlerin varlığına karşın devlet kurumlarının (yargı dahil) iktidar lehine asimetrik biçimde kullanılabilmesidir. Bu bağlamda “yargı arkamızda” gibi bir ifade yargının tarafsız bir hakem olmaktan çok siyasal yarışma içinde bir üstünlük üretim mekanizması olarak algılanabileceğini göstermesi bakımından anlamlıdır. İkinci olarak, Nancy Bermeo’nun demokratik gerileme yaklaşımı açısından bu tür söylemler demokratik aşınmanın ani kırılmalardan çok kurumsal algıların ve normların içerden dönüşmesi yoluyla gerçekleştiğini gösterir. Yargının siyasal yarışma içinde “taraf” olarak düşünülmeye başlanması, doğrudan rejim değişiminden bağımsız olarak, demokratik kurumların meşruluk zemininde aşınma meydana geldiğine işaret eder. Üçüncü olarak, bu tür kurumsal referanslar kurumsal güvenin dönüşümü açısından da okunabilir. Demokratik sistemlerde yargı tarafsız hakem olarak kabul edildiği ölçüde siyasal yarışmanın öngörülebilirliği sağlanır. Ancak yargının “arka çıkan”, “destek veren” veya “sonuç üreten” bir aktör olarak algılanması kurumsal güvenin hukuksal akılcılıktan çok siyasal beklentilere kaymasına neden olabilir. Bu durum, yazında “kurumsal araçsallaştırma algısı” olarak tartışılan bir eğilime karşılık gelir. Dördüncü olarak, daha geniş bir açıdan bakıldığında bu tür söylemler demokratik gerilemenin yalnızca iktidar uygulamalarıyla değil, siyasal aktörlerin kurumsal beklentileriyle de ilişkili olduğunu gösterir. Yani sorun yalnızca kurumların nasıl işlediği değil, aynı zamanda aktörlerin bu kurumları nasıl algıladığı ve nasıl anlamlandırdığıdır. Kurumsal algının araçsal bir dile kayması uzun vadede demokratik normların zayıflamasına katkıda bulunabilir. Sonuç olarak, bu tür kurumsal referanslar Türkiye bağlamında doğrudan “rejim tipi” tanımlamak için yeterli değildir. Ancak yarışmacı otoriterlik ve demokratik gerileme yazını açısından kurumsal meşruluğun dilsel ve algısal düzeyde nasıl yeniden üretildiğini gösteren önemli göstergeler olarak değerlendirilebilir.

Siyasal meşruluğun kaynağı seçimsel ve örgütsel temellerden kurumsal erişim ve yargısal beklenti alanına doğru kaymakta mıdır?

Deniz Zeyrek’in yazısında aktarılan “yargı tümüyle arkamızda” ifadesi siyasal meşruluğun kaynağına ilişkin tartışmayı seçimsel-örgütsel temellerden kurumsal alanlara doğru genişleyen bir çerçevede yeniden düşünmeyi olanaklı kılmaktadır. Bu tür ifadeler, meşruluğun yalnızca sandık ve parti örgütü üzerinden değil, aynı zamanda devletin kurumsal bileşenlerine ilişkin beklentiler üzerinden de belirlenebildiğini göstermektedir. Klasik demokratik modelde siyasal meşruluk üç temel sütuna dayanır: seçimsel onay, örgütsel seferberlik ve temsil kapasitesi. Bu modelde siyasal aktörler gücünü esas olarak seçmen desteği ve parti örgütü aracılığıyla üretir. Ancak incelenen söylem bu çerçevenin yanına dördüncü bir boyutun eklenebildiğine işaret etmektedir: kurumsal erişim ve kurumsal beklenti alanı. Bu yeni boyutta meşruluk doğrudan halk desteğinden çok devlet içi kurumların (özellikle yargı gibi) siyasal süreçlerin sonucunu etkileyebileceğine ilişkin algılar üzerinden dolaylı biçimde şekillenebilir. “Yargı arkamızda” ifadesi bu açıdan, seçimsel meşruluğun yerini alması değil, onun yanına eklemlenen bir güç seçeneği düşüncesini temsil etmektedir. Bu durum, meşruluğun kaynaklarının çeşitlenmesi gibi görünse de aynı zamanda bu kaynakların hiyerarşik olarak yeniden yapılandığı bir sürece de işaret edebilir. Steven Levitsky ve Lucan Way’in yarışmacı otoriterlik yaklaşımı çerçevesinde değerlendirildiğinde bu tür bir kayma meşruluğun tümüyle seçim dışına çıkması anlamına gelmez ve daha çok seçimsel meşruluğun korunmasına karşın siyasal sonuçları belirleyen ikinci bir kurumsal katmanın oluşması olarak okunur. Bu katman, devlet kurumlarının algılanan tarafsızlığı ve erişilebilirliği üzerinden işler. Bununla birlikte Nancy Bermeo’nun demokratik gerileme yaklaşımı meşruluk kaynaklarındaki bu tür kaymaların çoğu zaman açık bir kopuşla değil, kademeli bir norm dönüşümüyle gerçekleştiğini vurgular. Bu bağlamda kurumsal erişim ve yargısal beklenti alanının güçlenmesi, seçimsel meşruluğun ortadan kalktığı anlamına değil, onun yanında farklı ve bazen belirleyici duruma gelen bir referans alanının ortaya çıktığına işaret eder. Sonuç olarak, Türkiye bağlamında meşruluğun tümüyle seçimsel ve örgütsel temellerden kurumsal ve yargısal alanlara kaydığı kesin bir olgu olarak değil, ancak siyasal söylem ve algı düzeyinde bu tür bir genişleme eğiliminin ortaya çıktığı bir dönüşüm olasılığı olarak değerlendirilmelidir. Bu durum, demokratik rejimlerde meşruluğun tekil değil, çok katmanlı bir yapıya sahip olduğunu ancak bu katmanlar arasındaki dengenin bozulmasının rejim tartışmalarını derinleştirdiğini göstermektedir.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma, Deniz Zeyrek’in köşe yazısında aktarılan ifadelerden hareketle Türkiye’de siyasal yarışmanın dilinde ve kurumsal referanslarında yaşanan dönüşümü çözümlemiştir. Bulgular, siyasal yarışmanın giderek seçimsel ve örgütsel temellerden uzaklaşarak kurumsal erişim, yargı algısı ve devlet içi eş güdüm varsayımları üzerinden yeniden tanımlandığını göstermektedir.

İlk olarak, siyasal yarışma dilinin seçim merkezli meşruluk anlayışından kurumsal beklenti ve erişim merkezli bir dile doğru evrildiği görülmektedir. Siyasal başarı, yalnızca toplumsal destekle değil, aynı zamanda devlet kurumlarının işleyişine ilişkin varsayımlarla açıklanan bir çerçeveye yerleşmektedir.

İkinci olarak, “yargı tümüyle arkamızda” ifadesi, yargının tarafsız bir hakem olmaktan çok siyasal yarışma içinde konumlanabilen bir kurumsal kaynak olarak algılanabileceğine işaret etmektedir. Bu durum kurumsal öngörülebilirlikten çok kurumsal hizalanma beklentisinin güçlendiğini göstermektedir.

Üçüncü olarak, yargının hem normatif hakem hem de stratejik güç kaynağı olarak ikili biçimde algılanması kurumsal normlar ile siyasal uygulamalar arasındaki gerilimi görünür kılmaktadır.

Dördüncü olarak, siyasetin yargısallaşması ve yargının siyasallaşması süreçleri karşılıklı olarak birbirini besleyen devingenler olarak ortaya çıkmakta ve siyasal yarışmanın çözüm alanı giderek kurumsal-hukuksal mekanizmalara doğru genişlemektedir.

Beşinci olarak, çalışmanın en kritik bulgularından biri “Mehmet Uçum” referansı üzerinden ortaya çıkmaktadır. “Süreç tıkır tıkır işliyor ve her detay planlanmış” şeklindeki aktarım yargı tartışmasını yalnızca kurumsal tarafsızlık sorunu olmaktan çıkararak devlet içi süreçlerin önceden kurgulanmış bir siyasal-hukuksal plan olarak düşünülebileceği bir çerçeveye taşımaktadır. Bu durum, kurumsal özerklik algısının zayıflaması ve devlet kapasitesinin merkezileşmiş bir eş güdüm mantığı içinde düşünülmesi gibi tartışmaları gündeme getirmektedir.

Altıncı olarak, bu tür kurumsal referanslar yarışmacı otoriterlik ve demokratik gerileme yazını açısından rejim tipolojisini doğrudan belirlemekten çok rejim devingenlerini açıklayan göstergeler olarak değerlendirilmektedir.

Son olarak, siyasal meşruluğun kaynaklarında kısmi bir genişleme eğilimi gözlenmektedir. Seçimsel ve örgütsel temellerin yanında kurumsal erişim ve yargısal beklenti alanı da siyasal yarışmanın anlamlandırılmasında referans durumuna gelmektedir.

Sonuç olarak, çözümlenen söylem seti Türkiye’de siyasal yarışmanın yalnızca aktörler arası bir savaşım değil, aynı zamanda kurumsal yapıların nasıl algılandığına ilişkin daha derin bir dönüşüm içerdiğini göstermektedir. Bu dönüşüm, doğrudan rejim değişimi savı üretmemekle birlikte demokratik kurumların işleyişine ilişkin algıların yeniden şekillendiği ve kurumsal sınırların giderek daha geçirgen duruma geldiği bir siyasal bağlama işaret etmektedir.

Bu bağlam tek başına rejim dönüşümünün kanıtı olarak değerlendirilemez ancak siyasal yarışmanın kurumsal tarafsızlık yerine kurumsal erişim varsayımları üzerinden tanımlanmaya başlaması demokratik rejimlerden yarışmacı otoriter yapılara doğru evrilen dönüşüm devingenleriyle uyumlu bir eğilim olarak okunabilir. Demokratik kurumların işleyişinin sistemli biçimde kurumsal erişim ve yargısal beklenti üzerinden algılanması ve bu durumun kalıcılaşması durumunda siyasal rejimin demokratik niteliği aşınarak otokratik yönelimler güç kazanabilir.


 

Kaynakça

 

Bermeo, N. (2016). On democratic backsliding. Journal of Democracy, 27(1), 5–19.

Hirschl, R. (2004). Towards juristocracy: The origins and consequences of the new constitutionalism. Harvard University Press.

Levitsky, S., & Way, L. A. (2010). Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after the Cold War. Cambridge University Press.

Zeyrek, D. (2026, Haziran 30). Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın sözlerini nasıl sindiriyor? Nefes. https://www.nefes.com.tr/yazarlar/deniz-zeyrek/kilicdaroglu-erdoganin-sozlerini-nasil-sindiriyor-135005

29 Haziran 2026 Pazartesi

 

İsrail Ermeni Soykırımını Tanıdı

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Giriş

İsrail’in 1915 Ermeni olaylarını soykırım olarak tanıdığı yolundaki haberler bugün itibarıyla ciddi biçimde gündeme geldi. Ancak, önemli bir nüans var: İsrail’de önce hükümet/kabine düzeyinde karar alındığı, ardından bunun parlamento sürecinden geçtiği yönünde haberler yayımlandı. Bazı haberlerde süreç “kabine kabul etti, yürürlüğe girmesi için parlamentonun onayı gerekiyor” şeklinde aktarılırken, bazı haberler parlamentoda da kabul edildiğini yazıyor. Bu yüzden hukuksal statünün teknik ayrıntıları birkaç gün içinde daha da netleşebilir. Siyasal açıdan ise bu gelişme birkaç katman üzerinden okunabilir.

İsrail iç siyaseti ve normatif söylem

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar bunu “tarihsel gerçek ve ahlaksal sorumluluk” diliyle savundu.

Türkiye–İsrail ilişkileri bağlamı

Bu kararın zamanlaması dikkat çekmektedir. 2023 sonrası zaten ciddi biçimde gerilen ilişkiler içinde geldi. Türkiye Dışişleri kararı sert ifadelerle eleştirdi ve bunun siyasal amaç taşıdığını savundu.

Uluslararası siyaset açısından

Burada ilginç bir paradoks vardır: İsrail uzun yıllar boyunca Türkiye ile stratejik ilişkileri gözeterek bu tanımadan kaçınmıştı. Dolayısıyla karar yalnızca tarih siyasası değil, aynı zamanda dış siyasa sinyali olarak da okunmaktadır.

Akademik olarak bakarsak bu tür tanıma kararları çoğu zaman yalnızca geçmişe ilişkin tarihsel hüküm değil, hafıza siyaseti (memory politics), normatif dış siyasa ve diplomatik maliyet hesapları üzerinden okunmaktadır.

Uluslararası siyaset açısından: Bu karar ne anlatıyor?

Burada ilginç olan kararın kendisinden çok neden şimdi geldiğidir. Uluslararası ilişkiler yazınında bu tür kararlar genelde üç kuram eşliğinde okunur:

Realist okuma: Tarih değil, güç ve çıkar

Realist yaklaşım açısından devletler tarihsel hafızayı da dış siyasa aracı olarak kullanırlar. İsrail onlarca yıl boyunca bu tanımadan kaçındı. Bunun temel nedenleri genellikle Türkiye ile stratejik ilişkilere zarar vermeme, Azerbaycan’la kurulan güvenlik ortaklığı ve bölgesel denge hesabı olarak yorumlandı. Bu çerçevede bugünkü atılım “Türkiye ile ilişkilerin korunması artık bu konuda oto-sınırlama gerektirmiyor” şu mesajını verebilir. Yani tanıma kararı, yalnızca geçmişe ilişkin bir hüküm değil, mevcut ittifak ve maliyet hesabındaki değişimin ilanı olabilir.

Normatif dış siyasa: Kimlik ve ahlaksal meşruluk üretimi

İkinci okuma daha normatif düzeydedir. İsrail yönetimi kararı “tarihsel gerçeğin tanınması” ve “ahlaksal sorumluluk” diliyle gerekçelendirdi. Burada amaç yalnızca Ermeni sorunu olmayabilir. Devletler bazen şu mesajı vermeye çalışır: “Biz uluslararası normların tarafındayız.” Fakat bunun hemen ardından şu eleştiri gelir: Normlar seçici uygulanıyorsa kararın ahlaksal etkisi zayıflar. Nitekim Türkiye’nin resmi tepkisi de tam buradan geldi. Ankara kararı tarihsel değil siyasal olarak değerlendirdi.

Hafıza siyaseti (memory politics)

Son 30 yılda çok güçlenen bir alandır. Burada soru şudur: Tarihsel olayların anlamını kim belirler? Soykırım tanıma kararları artık sadece tarihçilerin alanı değildir. Parlamentolar, hükümetler, uluslararası örgütler, diaspora ağları ve insan hakları söylemleri bu alanın aktörleri durumuna gelmiştir. Bu yüzden böyle kararlar çoğu zaman hukuksal, tarihsel, diplomatik simgesel katmanları aynı anda taşır.

Türkiye–İsrail ilişkileri açısından: Bu karar ne sonuç doğurabilir?

Kısa vadede ilişkiler zaten düşük düzeyde olduğu için dramatik bir kırılma beklemek zordur. Ama üç sonuç doğurabilir: Birincisi, psikolojik eşik aşılmasıdır. Türkiye–İsrail ilişkilerinde uzun süre yazısız bir sınır vardı. İsrail Filistin konusunda Türkiye’den eleştiri alıyordu ve Türkiye ise 1915 konusunda İsrail’den belirli bir duyarlılık bekliyordu. Bu eşik fiilen aşılmış bulunmaktadır. İkincisi, ilişkilerin daha yapısal gerilime oturması beklentisidir. Eğer karar parlamentoda da kesinleşirse, sorunu günlük diplomatik kriz olmaktan çıkacaktır. Bu durumda enerji, Doğu Akdeniz, savunma ve bölgesel eş güdüm alanlarında yeni normal daha düşük iş birliği olabilir. Üçüncüsü, Türkiye’nin söylemsel karşılık üretmesidir. Ankara’nın ilk tepkisi doğrudan Gazze ve uluslararası hukuk eksenine oturmuştur. Bu da büyük olasılıkla önümüzdeki dönemde iki ülkenin birbirini tarih, insan hakları, uluslararası hukuk ve meşruluk alanlarında daha açık biçimde eleştireceği bir döneme işaret etmektedir.

Yakın dönem beklentileri

Yakın dönem beklentilerini üç ufukta düşünmek gerekir: 30 gün, 6 ay ve 1 yıldan fazla. Önümüzdeki 30 gün sert söylem ve sınırlı maliyet içerecektir. En olası senaryo budur. Beklenti Türkiye’den sert diplomatik tepki, karşılıklı açıklama savaşı, büyükelçilik düzeyinde yeni gerilim, uluslararası platformlarda söylemsel karşılık üretimi ama yeni ve dramatik ekonomik yaptırımların sınırlı kalmasıdır. Çünkü ilişkiler zaten son yıllarda önemli ölçüde gerilmiş durumdadır ve dolayısıyla “cezalandırılacak normal ilişki stoğu” eskisine göre daha dardır. Burada önemli nokta şu olacaktır: Bu karar tek başına kriz yaratmaktan çok, mevcut kopuşun kurumsallaşması etkisi yaratabilecektir.

Altı aylık ufuk turunda ise yeni normalin oluşması beklenebilir. Burada asıl soru “İsrail kabine kararını parlamenter düzeyde tamamlayacak mı?” sorusu olacaktır. Mevcut bilgiler, kararın hükümet tarafından kabul edildiğini ve tam onaylama için parlamento sürecinin önem taşıdığını göstermektedir. Süreç tamamlanırsa üç etki beklenebilir: Birincisi, tarih dosyasının kalıcı gündem maddesi olmasıdır. 1915 sorunu ilk kez Türkiye–İsrail ilişkilerinde resmi ve kalıcı bir uyuşmazlık başlığı durumuna gelebilir. İkincisi, bölgesel yarışmanın artması olasılığıdır. Özellikle, Suriye, Doğu Akdeniz ve Kafkasya başlıklarında daha düşük güven ortamı oluşabilir. Son haber çözümlemeleri bu atılımı Türkiye ile büyüyen jeopolitik yarışma bağlamında okumaktadır. Üçüncüsü, Azerbaycan etmeninin devreye girmesidir. Bakü’den gelen ilk tepki de olumsuz görünmektedir. Bu önemlidir çünkü İsrail–Azerbaycan çizgisi son yıllarda stratejik değer kazanmıştır.

Bir yıl ve sonrası: Kopuş mu, denetimli yarışma mı?

Kopuş yerine denetimli yarışma olasılığını daha yüksek görülmektedir. Çünkü Türkiye ve İsrail’in ABD ile ilişkileri, enerji koridorları, Doğu Akdeniz, İran ve Suriye dengesi gibi alanlarda tamamen birbirini yok sayması kolay değildir. Dolayısıyla ortaya çıkabilecek model şu olabilir: Diplomatik yakınlık “düşük”, ekonomik temas “seçici” ve güvenlik alanında “dolaylı dengeleme”. Bu durum, yazında bazen “soğuk işlevsel ilişki” diye tanımlanan modele benzemektedir. Ancak siyasal simgecilik açısından şunu not etmek gerekir: Bu tanıma geri alınmaz ve kurumsallaşırsa, İsrail–Türkiye ilişkilerinde bu karar Mavi Marmara’dan sonra ikinci büyük simgesel kırılma olarak anılabilir. Bunun etkisi olayın maddi sonucundan daha uzun sürebilir. Çünkü zamanlama rastlantı değilse, yaklaşan NATO Ankara Zirvesi (7–8 Temmuz 2026) etkileyici bir bağlam oluşturmaktadır. NATO zirveleri zaten yalnızca güvenlik toplantıları değil; siyasal mesaj üretme ve ittifak içi konumları yeniden ayarlama alanlarıdır.

NATO Zirvesi’nin Katkısı

Üç olası katkıdan söz edilebilir. Birincisi, Türkiye’nin diplomatik alanını daraltmak değil, maliyetini yükseltmek seçeneğidir. Bu kararı “Türkiye’ye baskı” olarak okuyanlar olacaktır ama daha ince okuma Türkiye zirve ev sahibi olacak, görünürlüğü artacak ve aynı anda normatif baskı da artacak da olabilir. Zirve öncesi Ankara’nın gündemi savunma sanayi, NATO içindeki ağırlık, Avrupa güvenliği, savunma kısıtlarının kaldırılması ve ittifak dayanışması idi. Cumhurbaşkanı Erdoğan da zirvenin birlik ve dayanışma eksenli olması gerektiğini vurgulamaktaydı. Bu atmosferde tarihsel bir dosyanın açılması Türkiye’nin diplomatik gündemini genişletebilir.

İsrail NATO üyesi değildir ama NATO’nun uzun süredir önemli ortaklarından biridir. Bu yüzden Ankara Zirvesi’nde resmi gündem olmasa bile İran, Gazze, Doğu Akdeniz ve bölgesel güvenlik başlıkları konuşulurken İsrail’in tavrı zaten masanın çevresinde olacaktır. Zirvenin ana başlıklarının İran gerilimi, savunma üretimi ve ittifak dayanışması olması beklenmektedir. Bu açıdan bakınca tanıma kararı İsrail açısından şunu söyleyen simgesel bir atılım olabilir: Bölgesel meşruluk tartışmasında biz de norm üreten aktörüz.

Türkiye açısından ters etki de yaratabilir. NATO Genel Sekreterliği son aylarda Türkiye’yi özellikle savunma sanayi kapasitesi, üretim altyapısı ve Avrupa güvenliğine katkısı nedeniyle öne çıkarmaktaydı. Dolayısıyla eğer Ankara bu süreci denge içinde yönetirse zirvede gündem yeniden savunma yatırımları, NATO kapasite üretimi, Ukrayna ve ittifakın geleceği eksenine dönebilir. Bu durumda İsrail’in atılımı beklendiği kadar stratejik etki üretmeyebilir.

NATO Zirvesi bu kararın nedeni değil; ama kararın zamanlamasını daha anlamlı kılan bir hızlandırıcı olabilir. Zirveye kadar ABD’nin birinci önceliği gündem disiplinini korumak olacaktır. Washington’ın NATO dosyasında öne çıkan başlıklar savunma harcamaları, Avrupa’nın yük paylaşımı, Ukrayna, İran sonrası bölgesel denge ve ABD–Avrupa eş güdümüdür. Bu tabloda Türkiye–İsrail ekseninde yeni bir diplomatik kriz, ABD açısından dikkat dağıtıcı olabilir. Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başkan Trump arasında zirve sırasında ikili görüşme beklentisi de açık biçimde dile getirilmektedir. Bu nedenle beklenti Washington’un perde arkasında “tonu düşürün, zirveyi gölgelemeyin” mesajı vermesidir.

ABD, Türkiye’nin İsrail konusunda tam geri çekilmesini de istemeyecektir. Trump yönetimi son dönemde İsrail’e oldukça güçlü destek verirken aynı zamanda Türkiye’yi NATO içinde stratejik tutmaya çalışmıştır. İttifak içindeki birlik vurgusu özellikle öne çıkarılmıştır. ABD açısından Türkiye Karadeniz, Orta Doğu, enerji geçişleri, savunma üretimi ve NATO’nun güney kanadı nedeniyle vazgeçilebilir bir aktör değildir. Dolayısıyla Washington’ın çizgisi büyük olasılıkla “İsrail’i destekle, Türkiye’yi kaybetme” olacaktır.

En ilginç olasılık ise Ankara Zirvesi bir yeniden başlama noktasına dönüşmesidir. Bazen en sert diplomatik gerilimler, liderlerin aynı masada olduğu dönemlerde yumuşatılır. Erdoğan–Trump görüşmesi olumlu geçerse, NATO ortak bildirisi güçlü çıkarsa ve İran–Ortadoğu dosyasında eş güdüm oluşursa İsrail’in tanıma kararı beklenenden daha düşük stratejik etki bırakabilir. Ancak, tersi olursa (yani zirve gergin geçerse) bu karar tekil bir simgesel olay olmaktan çıkıp yeni dönemin işareti olarak okunabilir. Siyaset bilimi diliyle, bu karar şu an için bir “neden” değil, daha çok mevcut jeopolitik yeniden hizalanmanın “göstergesi” gibi durmaktadır.

 

28 Haziran 2026 Pazar

 

Daron Acemoğlu’nun Koç Üniversitesi’nde Yaptığı Konuşma Üzerine

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

ÖZ

Bu çalışma, Daron Acemoğlu’nun Koç Üniversitesi’nde gerçekleştirdiği konuşmayı siyasal ekonomi ve uluslararası ilişkiler kuramları çerçevesinde çözümlemektedir. Konuşmanın merkezinde yer alan “teknoloji–kurum–toplum” ilişkisi, Acemoğlu’nun son dönem düşünsel çizgisi olan “teknolojinin siyasal yönetişimi” bakış açısı üzerinden ele alınmıştır. Çalışma ayrıca “kurum” ve “örgüt” ayrımını kullanarak demokratik gerileme ve otoriterleşme süreçlerini açıklayan farklı bir çözümleme çerçevesi geliştirmektedir. Bulgular, Acemoğlu yaklaşımının uzun dönemli kurumsal açıklama gücünün yüksek olduğunu, ancak örgütsel güç ilişkileri ve siyasal dönüşüm mekanizmalarını açıklamada sınırlılıklar içerdiğini göstermektedir.

Anahtar kelimeler: Daron Acemoğlu, kurumlar, örgütler, demokratik gerileme, otoriterleşme, siyasal ekonomi, teknoloji siyasası, yapay zeka, kapsayıcı kurumlar

 

ABSTRACT

This study analyzes Daron Acemoglu’s speech at Koç University within the frameworks of political economy and international relations theory. The speech is examined through Acemoglu’s recent intellectual trajectory, particularly his increasing emphasis on the political governance of technology and the institutional conditions shaping technological change. The study further develops an alternative analytical lens based on the distinction between “institutions” and “organizations” to explain democratic backsliding and authoritarian consolidation. The findings suggest that while Acemoglu’s framework offers strong explanatory power for long-term institutional outcomes, it remains limited in accounting for organizational power dynamics and mechanisms of political transformation.

Keywords: Daron Acemoglu, institutions, organizations, democratic backsliding, authoritarianism, political economy, technology governance, artificial intelligence, inclusive institutions

GİRİŞ

Daron Acemoğlu dün Koç Üniversitesi mezuniyet töreninin konuk konuşmacısıydı ve kendisine ayrıca şeref doktorası verildi. Konuşma tam anlamıyla teknik bir iktisat dersi değildi.  Daha çok mezuniyet konuşması tonunda idi ama Acemoğlu’nun klasik temaları net biçimde gözlemlenebiliyordu.

Verdiği ilk mesaj “başarıyı ‘doğru yanıtlar’ değil, ‘doğru alışkanlıklar’ üretir” idi. Acemoğlu’nun ana vurgularından biri de mezun olmanın bir varış noktası değil, öğrenme kapasitesinin başlangıcı olduğu görüşüydü. Kariyerlerin artık doğrusal ilerlemediğini ve sürekli yeniden öğrenme, uyum sağlama ve sorgulama becerisinin belirleyici duruma geldiğini anlattı.

İkinci temel vurgu ise “teknoloji tek başına ilerleme değildir” oldu. Uzun süredir savunduğu çizgi burada da görünür durumdaydı. “Yapay zeka ve yeni teknolojiler otomatik olarak refah üretmezler, onları nasıl tasarladığınız ve hangi kurumlarla yönettiğiniz belirleyici etmenlerdir” dedi ve teknolojik dönüşümün insanların kapasitesini artırması gerektiği fikrini öne çıkardı.

Üçüncüsü, “kurumlar ve bireysel sorumluluk birlikte düşünülmeli” savı oldu. Acemoğlu’nun meşhur yaklaşımı (toplumların kaderini sadece liderler ya da piyasa değil, kurumların kalitesi belirler) konuşmanın arka planındaydı. Mezunlara bireysel başarı ile kamusal katkı arasında bağ kurmaları çağrısı yaptı.

Dördüncü olarak, kariyer değil, “etki üretme” fikri üzerinde durdu. Konuşmanın tonu “iyi maaş–iyi makam/mevki” ekseninden çok “nasıl bir toplum bırakıyorsunuz?” sorusuna yakındı. Akademi, iş dünyası ya da teknoloji alanında çalışmanın ötesinde kararların uzun dönemli toplumsal sonuçlarını düşünme çağrısında bulundu.

Bu konuşma, Acemoğlu’nun son yıllardaki çizgisiyle çok uyumluydu. Özellikle “Power and Progress” [1] sonrası dönemde teknoloji iyimserliğinden çok “teknolojinin yönetişimi” temasını daha fazla öne çıkarıyordu. Bu konuşmayı sadece bir mezuniyet töreni konuşması olarak değil, Acemoğlu’nun son yıllardaki düşünsel yöneliminin kısa bir özeti gibi de okumak olanaklıdır. Konuşma, Koç Üniversitesi mezuniyet töreni bağlamında yapıldı ve Acemoğlu mezunlara geleceğin “ekonomi–teknoloji–toplum” ilişkisi üzerine bir çerçeve sundu. Bu çerçeve üç katmanlıydı. Birinci katmanda “teknoloji iyimserliği” değil, “teknoloji siyaseti” vurgusu yer aldı. Daron Acemoğlu uzun süredir aynı itirazı yapmaktadır: Sorun “AI (yapay zeka) geliyor, ne olacak?” değildir. Asıl sorular “Yapay zekayı kim tasarlıyor?”, “Verimlilik kazancı kimde toplanıyor?, “İnsan emeği güçleniyor mu yoksa onun yerine mi geçiyor?” ve “Kurumlar bu dönüşümü yönetecek kapasiteye sahip mi? oldu. Acemoğlu, on dönemde özellikle üretken yapay zekanın eşitsizliği artırma olasılığı üzerine daha sistemli uyarılar yapmaktadır. Bu nedenle konuşmadaki alt mesaj “Geleceğin teknolojisini kullanmak yetmez, onu toplumsal olarak yönlendirmek gerekir” şeklinde okunmalıdır.

Daron “başarı”dan çok “kapasite yaratma” vurgusu yaptı. Aslında, klasik mezuniyet konuşmaları bireysel başarıyı öne çıkarır ama Acemoğlu biraz tersini söyledi. Belirsizlik artacak, kariyerler doğrusal olmayacak, sürekli öğrenme gerekecek ama asıl üstünlük ‘uyum sağlayabilen toplumlar’ın olacak savı konuşmanın bir başka ilginç alt bölümü oldu. Bu, onun “kurumlar kuramı”yla da uyumludur. “Why Nations Fail” ve “The Narrow Corridor” kitaplarının vurguladığı çizgide refahın kaynağının bireysel deha değil, kapsayıcı kurumlar [2] olduğunu söylemişlerdi.

Acemoğlu’nun Türkiye’ye dönük örtük bir mesajı da vardı. Acemoğlu doğrudan Türkiye siyaseti konuşmasa da yıllardır aynı yapısal eleştiriyi yapmaktadır: kısa vadeli büyüme, inşaat ağırlıklı model, düşük teknoloji ve zayıf kurumsallaşma. Acemoğlu, bunların sürdürülebilir olmadığını savunmaktadır. Geçmiş konuşmalarında da Türkiye’nin teknoloji, üretkenlik ve demografi alanlarında zaman penceresini iyi kullanması gerektiğini vurgulamıştır. Özetle, 21. yüzyılda sorun “fırsat yakalamak” değil, kurumları ve teknolojiyi birlikte kurarak ederek “fırsat üretebilmek”tir dedi.

ULUSLARARASI İLİŞKİLER VE SİYASET BİLİMİ KURAMLARI AÇISINDAN

Acemoğlu’nun konuşmasını uluslararası ilişkiler ve siyaset kuramı açısından ele almak gerekmektedir. Çünkü Acemoğlu’nun son dönem çizgisi artık sadece iktisat değil, siyasal düzen, devlet kapasitesi ve teknoloji yönetimi tartışmasına dönüşmüş durumdadır. Koç Üniversitesi konuşmasının arka planını üç kuramsal çerçevede okumak olanaklıdır:

Liberal kurumsalcılık: Refahın kaynağı kurallar ve kurumlardır

Bu okuma Acemoğlu’nun en çok bilinen çizgisidir. Temel varsayımı kalkınmayı tek başına piyasa üretmez, Devlet tek başına refah yaratmaz ve kalıcı refahı kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlar yaratır savlarıdır. Ona göre, bu yaklaşım hukukun üstünlüğü, öngörülebilirlik, yarışma, eğitim, liyakat, mülkiyet güvencesi ve yüksek verimlilik üretir. Burada Acemoğlu’nun ayrıldığı nokta klasik neoliberalizm değildir.  “Devlet küçülsün” dememektedir. Daha çok “devlet kapasitesi artsın ama denetlensin” demektedir. Bu nedenle konuşmadaki teknoloji vurgusu aslında liberal kurumsalcı bir uyarıdır ve “kurumsal kalite olmadan teknoloji ilerleme üretmez” anlamına gelmektedir.

Kalkınmacı devlet: Acemoğlu’nun uzak durduğu ama tümüyle reddetmediği çizgi

Kalkınmacı devlet yaklaşımı (Japonya–Güney Kore–Tayvan örnekleri) Devlet piyasayı yönlendirir der. Acemoğlu ise “Evet, ama devletin yönlendirmesi hesap verebilir olmalıdır” demektedir. Yani Acemoğlu sanayi siyasalarına tümüyle karşı değildir, teknoloji stratejisine karşı değildir ve etkili devlete karşı değildir. Ancak, kurumsal denge, hesap verebilirlik ve yarışma olmadan bunun kolayca rant üretimine dönüşeceğini düşünmektedir. Bu yüzden onun modeli güçlü devlet, güçlü toplum ve açık ekonomidir.

Demokratik kapasite kuramı

Son dönemde Acemoğlu bu kuram üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu kuram Koç Üniversitesindeki konuşmasının esas kuramsal omurgasıdır. Soru artık “Demokrasi büyüme getirir mi?” değildir. Soru “Demokrasi karmaşık teknolojik dönüşümleri yönetebilecek kapasite üretebiliyor mu?” sorusudur. Acemoğlu burada iki uç risk görmektedir. Birinci uç teknokratik elitizmdir. Yani uzmanlar karar verir ucudur. Diğer uç ise popülist kısa vadeciliktir. Yani seçim döngüsü her şeyi belirler savıdır. Acemoğlu’nun aradığı denge güçlü kurumlar, toplumsal katılım ve uzun vadeli devlet kapasitesidir. Bu nokta tartışmayı doğrudan devlet kuramına götürecektir.

Türkiye açısından çıkarım

Acemoğlu’nun çerçevesi Türkiye’ye uygulanırsa, sorun “Yapay zekaya yatırım yapalım mı?” değildir. Daha temel soru şunlardır: Üniversiteler bilgi üretebiliyor mu? Bürokrasi bunu uygulayabiliyor mu? Özel sektör ölçeklenebiliyor mu? Hukuki çerçeve yatırım ufku yaratıyor mu? Acemoğlu’nun uzun dönem yanıtı “teknoloji ithal edilebilir ama kurumsal kapasite ithal edilemez” olmuştur. Bu yüzden konuşmaları ilk bakışta kariyer önerisi gibi görünse de altında aslında bir siyasal ekonomi kuramı vardır.

KONUŞMANIN İRDELENMESİ VE ELEŞTİRİLMESİ

Acemoğlu’nun kurumsalcılığı çok etkili olmakla birlikte ciddi eleştiriler de almaktadır. Koç Üniversitesi’ndeki konuşmasındaki alt metni de bu tartışmalar üzerinden irdelemek daha verimli olabilir. Temel savın sadeleştirilmesi “toplumların başarısını belirleyen ana unsur kurumların niteliğidir, teknoloji ancak iyi kurumlar içinde kapsayıcı sonuçlar üretir” şeklinde olmalıdır. Bu güçlü bir savdır ama eksikleri de vardır.

Kurumsalcılığın aşırı açıklayıcılık sorunu: Her şeyi kurumla açıklamak

Acemoğlu’nun en sık eleştirilen yönü budur. Kurumsalcı anlatı çoğu zaman şöyle işler: Başarılı ülkelerde iyi kurumlar vardır. Başarısız ülkelerde ise kötü kurumlar vardır. Buradaki sorun “Peki kurumlar neden oluştu?” olgusudur. Eleştirenler “kurumlar bağımsız değişken gibi ele alınıyor ama çoğu zaman sonuç da olabilir” demektedirler. Örneğin Güney Kore yüksek devlet kapasitesiyle kalkındı. Ama aynı dönemde Singapur daha sınırlı siyasal yarışmayla çok yüksek ekonomik başarım elde etti. Bir başka örnek de Çin’dir. Acemoğlu’nun kapsayıcı kurum tanımına tam uymadan onlarca yıl yüksek büyüme gösterdi. Yani soru “Kurumlar mı büyümeyi üretiyor, yoksa büyüme mi kurumları” sorusuna dönüşmektedir.

Siyasetin ve güç ilişkilerinin azaltılması

Acemoğlu güçten söz eder ama bazı eleştirmenlere göre bu yeterli değildir. Özellikle siyasal sosyoloji ve eleştirel ekonomi-politik yaklaşımları “Devlet sadece iyi tasarlanacak bir aygıt değildir” demektedir. Devlet sınıfsal mücadelelerin, koalisyonların ve tarihsel çatışmaların ürünüdür. Burada eleştiri Acemoğlu’nun bazen kurumsal reformu teknik bir sorun gibi sunmasıdır. Oysa reformların kazananı ve kaybedeni vardır. Örneğin, yargı bağımsızlığı, yarışma hukuku ve saydamlık teknik değil siyasal dönüşümlerdir.

Teknoloji konusunda normatif ama bazen muğlaktır

Koç Üniversite’sindeki konuşmasında teknoloji konusunda Acemoğlu “İnsan merkezli teknoloji” önerisini vurgulamıştır.  İtiraz edenler “Bunu kim yapacak?” diye sormaktadır. Devlet mi? Şirketler mi? Üniversiteler mi? Küresel düzenleyiciler mi? Örneğin günümüzde OpenAI, Google veya Meta gibi aktörlerin kapasitesi birçok devletin önüne geçmiş durumdadır. Bu durumda “iyi kurumlar teknolojiyi yönetsin” önerisi biraz eksik kalmaktadır.

Türkiye açısından en zor soru: Kurumlar nasıl geri gelir?

Acemoğlu’nun reçetesi kabaca daha kapsayıcı kurumlar, daha güçlü hukuk ve daha yüksek eğitim kalitesidir. Bu durumda geçiş mekanizması ne olacaktır? Mevcut “dışlayıcı” dengeden “kapsayıcı” dengeye siyasal geçiş nasıl olacaktır? Bu soruya Acemoğlu’nun çalışmaları çoğu zaman sınırlı cevap vermektedir.

Değerlendirme

Koç Üniversitesi konuşmasında iki farklı yorum ortaya çıkmaktadır. İyimser okuma “Gençlere teknoloji çağında demokratik kapasiteyi savunma çağrısı” yapılmaktadır. Eleştirel okuma ise “Kurumların önemine doğru tanı koymakta ama kurumların nasıl kurulacağı ve güç ilişkilerinin nasıl dönüştürüleceği konusunda eksik kalmaktadır” demektedir. En sert soru da “Eğer kurumlar bu kadar belirleyiciyse, kurumları dönüştüren siyasal özne kim?” sorusudur. Bu nokta Acemoğlu düşüncesinin en tartışmalı alanlarından biridir.

KURUM VE ÖRGÜT İKİLEMİ

“Kurum–örgüt” tartışması artık soyut bir çerçeve değildir. Doğrudan demokratik gerileme ve otoriterleşme mekanizmasını açıklayan bir araçtır. Bu üç ayrı katmanda kurulabilir: tanılama, mekanizma ve kırılma noktası.

Demokratik gerileme: ne oluyor aslında?

Demokratik gerileme (democratic backsliding) klasik “bir günde rejim değişimi” demek değildir. Çağdaş yazında (Levitsky ve Way, Geddes çizgisi) ana fikir demokrasi genellikle seçimle değil, kurumların içeriden aşındırılmasıyla geriler şeklindedir. Yani seçimler devam eder ama yarışma eşit değildir. Kurumlar biçimsel olarak kalır fakat uygulamada işleyiş değişir.

Kurum–örgüt dengesi nasıl bozulur?

Demokratik gerileme tanımına göre, kurumlar “var gibi” ve örgütler ise “gerçek gibi” görünür duruma geldiğinde ortaya çıkar. Başlangıçta kurumlar tarafsızdır ve örgütler yarışmacıdır. Gerileme sürecinde kurumlar biçimsel olarak kalır ama örgütlerden biri (genelde iktidar bloğu) kurumsal alanı egemenliği altına alır. Yani, kurum vitrin ve örgüt gerçek yönetim merkezi olur. Kurumların seçici uygulanması başlar. Demokratik gerilemenin en önemli göstergesi yasaların var olduğu ama seçici uygulandığı, yargının var olduğu ama eşit işlemediği ve medyanın var olduğu ama asimetrik çalıştığı anlarda ortaya çıkar. Bu noktada kurum artık “kural” değil “örgütsel gücün araç seti” durumuna gelir.

Ya da örgütsel hegemonya oluşur. Otoriterleşme yazınında örgütsel hegemonya devlet aygıtının tek bir koalisyon tarafından ele geçirilmesi olarak tanımlanır. Diğer örgütlerin (partiler, medya, STK’lar) manevra alanı daralır ve siyasal yarışma asimetrik duruma gelir. Bu aşamada sistem hala seçimli olabilir ama yarışma (seçim) artık “eşit oyun” değildir.

Otoriterleşme nasıl ilerler?

Otoriterleşme üç aşamalıdır. Birinci aşama kurumsal yeniden yorum aşamasıdır. Yasalar değişmez ama yorum değişir ve bürokrasi ve yargı yeniden hizalanır. Bu en “sessiz” aşamadır. İkinci aşama örgütsel merkezileşme aşamasıdır. İktidar bloğu içinde eş güdüm artar, bürokrasi tek merkezden çalışmaya başlar ve medya ve ekonomi daha bütünleşmiş duruma gelir. Bu noktada örgütler arası yarışma azalır. Üçüncü aşama kurumsal yerine geçme aşamasıdır. En önemli aşamadır. Biçimsel kurumlar vardır ama uygulamada bazı kurumlar onların yerine geçer. Örneğin seçim vardır ama yarışma asimetriktir. Yargı vardır ama bağımsızlık zayıftır. Parlamento vardır ama karar üretimi sınırlıdır.

Burada kilit kavram “örgütsel asimetri”dir. Sorunun kuramsal zirvesi bu kavramdır. Demokratik gerileme kuramına göre, bir örgüt (veya örgüt koalisyonu), diğer örgütlere göre yapısal üstünlük kazandığında demokratik gerileme başlar. Bu üstünlük kaynak, medya erişimi, bürokrasinin denetimi ve hukuk üzerindeki etki şeklinde birikir ve yığınlaşır.

Acemoğlu’nun güçlü olduğu yer kurumların uzun dönem belirleyiciliği, kapsayıcı ya da dışlayıcı kurum ayrımı ve tarihsel derinliktir. Ancak demokratik gerileme açısından zayıf kaldığı yer geçiş mekanizması (nasıl “geriye gidilir?”), örgütsel hegemonya süreci ve kurumsal vitrin ile gerçek iktidar ayrımıdır. Çünkü gerileme bir “kurum eksikliği” değil, çoğu zaman “kurumların ele geçirilmesi” sürecidir.

Demokratik gerileme, kurumların ortadan kalkması değil, örgütsel gücün kurumları içeriden yeniden tanımlaması sürecidir. Bu çerçeve ve anlayış “tam rejim tanımı” olarak değil, “kurumsal asimetri çözümlenmesi” koşuluyla Türkiye’ye uygulanabilir. Her örgütsel yoğunlaşma otoriterlik değildir, ama her otoriterleşme örgütsel yoğunlaşma üretir.

Bu aslında Acemoğlu tartışmasının tam kalbine giden sorudur: “Kurum mu, örgüt mü?” diye sorulduğunda aslında “yapı mı, aktör mü?” ayrımına gelinmektedir.

Kurum (institution) nedir?

Kurumlar resmi veya gayriresmi normlar, davranış kalıpları, özendirmeler ve kısıt yapıları gibi oyunun kurallarıdır. Örnekleri anayasa, hukuk sistemi, mülkiyet hakkı, seçim kuralları ve hatta “rüşvetin normalleşip normalleşmemesi”dir. Kurumlar şunu söyler: “Ne yapılabilir, ne yapılamaz; ne ödüllendirilir, ne cezalandırılır?” Ama kurumlar aktör değildir. Karar almazlar, uygulamazlar.

Örgüt (organization) nedir?

Örgütler oyunu oynayan aktörlerdir: devlet kurumları (bakanlıklar, mahkemeler), şirketler, ordu, siyasal partiler ve üniversiteler gibi. Örgütler kurumların verdiği çerçeve içinde strateji geliştirir, güç kullanır ve karar alır.

Örgütler kurumları da değiştirir

Burada Acemoğlu’nun çok önemli ama bazen eksik bırakılan bir noktası vardır: Örgütler sadece kurallara uymaz, aynı zamanda kuralları yorumlar, esnetir, delikler bulur ve bazen de değiştirir. Örneğin, güçlü şirketler yarışma hukukunu etkiler, güçlü devlet bürokrasisi uygulamada kurum üretir ve siyasal partiler anayasanın işleyişini değiştirir. Yani ilişki tek yönlü değildir. Kurumlar örgütleri şekillendirir, örgütler de kurumları yeniden üretir. Asıl tartışma hangisinin daha “temel” olduğudur. Bunu saptamada üç yaklaşım vardır:

Kurumsalcı yaklaşım (Acemoğlu çizgisi): Kurumlar temel belirleyicidir. Örgütler ikincildir. Uzun dönem başarımını kurumlar açıklar

Güç/örgüt yaklaşımı (realist-siyasal sosyoloji): Örgütler (özellikle devlet ve elitler) asıldır. Kurumlar onların kristalleşmiş şeklidir.

Etkileşimci yaklaşım (daha güncel sentez): Kurum ve örgüt birlikte evrilir. Nedensellik çift yönlüdür. Tarihsel süreç belirleyicidir

“Kurum mu örgüt mü?” sorusunun yanıtı “kurumlar yapıyı, örgütler ajansı temsil eder” olmalıdır. Ancak siyaset bilimi ve ekonomi-politikte en önemli bulgu hiçbir kurum, onu kullanan örgütlerden bağımsız kalamaz öngörüsüdür. Hiçbir örgüt de kurumsal sınırlar olmadan uzun süre kararlı kalamaz. Kurum oyunun kurallarıdır. Örgüt ise oyunu oynayan ve bazen kuralı değiştiren aktördür. Gerçek siyaset ise ikisinin sürekli çatışması ve yeniden üretimidir. 

Türkiye’de kurum–örgüt dengesi: neden sürekli “örgüt ağırlıklı” bir düzen?

Kilit sorun Türkiye’de kurumlar var ama örgütler kurumsal alanı sürekli yeniden tanımlıyor olgusudur. Bu sonuç üç aşamada açıklanabilir. Birincisi, kurumların “zayıf bağlayıcılığı” gerçeğidir. Bir sistemde kurallar kişiden bağımsız işlerse, öngörülebilirlik yüksekse ve yaptırım sürekliliği varsa kurum güçlüdür. Türkiye’de tarihsel olarak kurumlar sık değişir (anayasa, yasa, düzenleme), uygulama esnektir (yorum alanı geniş) ve yaptırımlar seçicidir (herkese eşit değil). Bu durumda kurum “kural seti” olmaktan çıkıp “çerçeve önerisi”ne dönüşür.

Türkiye’de örgütler, özellikle devlet bürokrasisi, siyasal partiler ve büyük iş çevreleri çok yüksek uyum yeteneğine sahiptir. Yani kurum değişirse örgüt hızla uyum sağlar ama sadece uyum değil, kurumu da yeniden yorumlar. Örneğin, yeni bir düzenleme gelir, uygulama sistemleri oluşur ve uygulamada kurum farklılaşır. Yani “yazılı kurum” ile “uygulamadaki kurum” ayrışır.

Asimetrik güç yoğunlaşması üzerinde de durmak gerekmektedir. Burada önemli nokta bazı örgütlerin devletten daha uzun ömürlü strateji üretmesi, bilgi üstünlüğüne sahip olması ve ağ kurma kapasitesinin yüksek olmasıdır. Bu durumda kurumlar “genel çerçeve”, örgütler “gerçek düzen kurucu” durumuna gelir.

Türkiye’de denge kurumların sürekli yeniden yazılması ve örgütlerin ise sürekli yeniden öğrenmesi yoluyla kurulur. Bu yüzden sistem durağan değil, sürekli “yeniden dengelenen” ama düşük kurumsal kararlılığa sahip bir yapıdır.

Kurumculuğun Sınırları

Acemoğlu’nun güçlü yanı kurumların önemini yeniden merkeze alması ve tarihsel eşitsizlikleri açıklamasıdır. Ama Türkiye gibi örneklerde (ve daha genel olarak otoriter ülkelerde) üç sınır ortaya çıkmaktadır. Birincisi, kurumların “sonuç” olabilmesidir. Acemoğlu çoğu zaman kurumu ekonomik başarıma eşit kabul etmektedir. Bu süreç tersten de okunabilir: güç dengesi ve ekonomik büyüme kurumsal kötüleşmeyi de sağlayabilir. Yani kurumlar bazen açıklayıcı değil, açıklanmış değişkenlerdir. Türkiye’de bu daha net olarak gözlemlenebilir: ekonomik yapı değişirse örgüt dengesi de değişir ve kurumlar buna uyum sağlar. İkincisi, Acemoğlu örgütler arası yarışmayı yeterince merkeze almamaktadır. Acemoğlu’nun çerçevesinde devlet, toplum ve kurumlar vardır ama “örgütler arası yarışma” (özellikle elit yarışması) bazen arka planda kalmaktadır. Oysa siyasal gerçeklik açısından kurumları belirleyen şey çoğu zaman örgütler arasındaki güç mücadelesidir. Üçüncüsü, Acemoğlu kurum değişimini “mekanik” olgu olarak anlatmaktadır. Acemoğlu’nun modeli çoğu zaman şöyle okunmaktadır: kapsayıcı kurumlar büyüme, dışlayıcı kurumlar ve sonuç olarak durgunluk yaratır. Aslında soru “Kapsayıcı kurumlara nasıl geçilir?” sorusudur. Bu geçiş teknik değil, çatışmalı, geri dönüşlü ve çoğu zaman şiddet ve kriz içeren bir süreçtir. Burada Acemoğlu’nun modeli fazla doğrusal kalabilmektedir.

Daha gerçekçi model şudur: Kurumlar oyunun kurallarıdır. Örgütler oyunu oynayan ve kuralları uygulama esnasında yeniden yazan aktörlerdir. Sistem davranışı ise sürekli pazarlık, sürekli yeniden yorum ve sürekli güç savaşımıdır. Kurumlar çerçeveyi verir, örgütler çerçeveyi sürekli yeniden çizer. Siyasal düzen ise bu iki hareketin dengesiz ama sürekli etkileşimidir.

DEĞERLENDİRME: ACEMOĞLU YAKLAŞIMI TÜRKİYE AÇISINDAN NE KADAR İSABETLİDİR?

Acemoğlu’nun Türkiye’ye ilişkin en güçlü katkısı “uzun vadeli refah kurum kalitesiyle belirlenir” tanısıdır. Türkiye açısından bu hukuk öngörülebilirliği zayıfladığında yatırım ufku daralır, liyakat zayıfladığında verimlilik düşer ve kurallar kişiselleştiğinde ekonomik ve siyasal güven azalır anlamına gelir. Bu çerçeve, Türkiye’nin son 20–30 yıllık yapısal tartışmalarını açıklamada yüksek açıklayıcılığa sahiptir ve tanı düzeyi güçlüdür.

Ancak Acemoğlu’nun “geçiş mekanizması” zayıftır. Türkiye gibi ülkeler için önemli soru “kötü kurumdan iyi kuruma nasıl geçilir?” sorusudur. Burada Acemoğlu’nun modeli daha kırılgandır. Değişim çoğu zaman doğrusal değildir. Elit çatışmaları belirleyicidir. Krizler ve kırılmalar önemli rol oynar. Dış etmenler (küresel ekonomi, jeopolitik) etkilidir. Acemoğlu ise bunu çoğu zaman “kapsayıcı kurumlara geçiş” başlığı altında daha düzenli bir süreç gibi anlatmaktadır. Türkiye gerçekliği ise daha “çatışmalı ve düzensiz”dir.

Acemoğlu örgüt gerçeğini bazen eksik yakalamaktadır. Türkiye’de sorun sadece kurum değil, örgütlerin kurumsal alanı yeniden üretme kapasitesidir. Acemoğlu kurumları merkeze almakta ve örgütler arası güç yarışmasını ikincilleştirmektedir. Ama Türkiye’de devlet aygıtı, siyasal koalisyonlar ve ekonomik aktörler kuralları sadece uygulamaz, yeniden yazar. Bu yüzden Acemoğlu’nun Türkiye çözümlemesi gerekli ama yeterli değildir.

Acemoğlu’nun güçlü olduğu yer otoriterleşme/demokratik gerileme açısından eksik halkayı iyi tanılamasıdır: Demokrasinin iyi çalışmaması. Ama zayıf olduğu yer ise “demokrasi nasıl içeriden aşınır?” sorusudur. Çünkü demokratik gerileme çoğu zaman kurumların ortadan kalkması değil, kurumların ele geçirilmesi ve örgütsel asimetri ile olur.

Acemoğlu, kurumların önemini doğru yakalamakta, uzun vadeli yapısal sorunları iyi açıklamakta, büyüme–refah ilişkisini güçlü kurmakta, geçiş devingenlerini açıklamada yetersiz kalmakta, örgüt/güç yarışmasını ikincilleştirmekte ve siyasal dönüşümün “sert” doğasını yumuşatmaktadır. Acemoğlu Türkiye’yi anlamak için çok güçlü bir “makro mercek” sunmakta ama Türkiye’nin siyasal gerçekliği, bu merceğin içine sığmayan “örgütsel güç ve dönüşüm devingenleri” içermektedir.


 

KAYNAKÇA

 

Acemoglu, D., ve Johnson, S. (2023). Power and progress: Our thousand-year struggle over technology and prosperity. PublicAffairs.

Acemoglu, D., ve Robinson, J. A. (2012). Why nations fail: The origins of power, prosperity, and poverty. Crown Publishers.

Acemoglu, D., ve Robinson, J. A. (2019). The narrow corridor: States, societies, and the fate of liberty. Penguin Press.

Geddes, B., Wright, J., ve Frantz, E. (2018). How dictatorships work: Power, personalization, and collapse. Cambridge University Press.

Gramsci, A. (1971). Selections from the prison notebooks. International Publishers.

Levitsky, S., ve Way, L. A. (2010). Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after the Cold War. Cambridge University Press.

North, D. C. (1990). Institutions, institutional change and economic performance. Cambridge University Press.



[1] Power and Progress, Daron Acemoğlu ve Simon Johnson tarafından yazılmış, teknolojik ilerlemenin toplum üzerindeki etkisini “tarafsız bir ilerleme” fikrinden çıkarıp siyasal ekonomi ve güç ilişkileri içine yerleştiren bir kitaptır.

[2] Kapsayıcı (inclusive) kurumlar, fırsatlara erişimi dar bir elit grubun tekelinden çıkararak geniş toplum kesimlerine açan ve mülkiyet haklarını güvence altına alan kurumlardır. Tersi ise dışlayıcı kurumlardır (extractive institutions).  Dışlayıcı kurumlar, siyasal ve ekonomik gücün toplumun geniş kesimlerine yayılmadığı, aksine dar bir grup tarafından denetlenerek kaynakların ve fırsatların sınırlı bir çevrede toplandığı kurumlardır.