Emekli Yoksulluğu: Bir Sosyal
Politika Sorunundan Siyasal Soruna
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
YÜRÜTME ÖZETİ
Emekli
Yoksulluğu: Bir Sosyal Politika Sorunundan Siyasal Soruna
Bu çalışma,
Türkiye'de emekli yoksulluğunun yaklaşık çeyrek yüzyıllık gelişimini
incelemekte ve temel olarak şu soruya yanıt aramaktadır: Emekli gelirindeki
yetersizlik hangi koşullarda bireysel ekonomik sorun olmaktan çıkarak sosyal siyasa
sorununa ve ardından siyasal soruna dönüşmektedir? Çalışmanın hareket noktası,
emekli yoksulluğunun yalnızca “emekli aylıkları düşük müdür?” sorusuyla
açıklanamayacağı düşüncesidir. Emeklinin ekonomik konumunu değerlendirebilmek
için nominal aylık artışlarının yanı sıra reel satın alma gücü, çalışan gelirleri
karşısındaki göreli konum, ekonomik büyümeden alınan pay, emeklilik sisteminden
aylık alan nüfusun büyüklüğü, aylık hesaplama kuralları, en düşük aylık
uygulaması ve emeklinin aylık dışındaki gelir kaynaklarının birlikte
değerlendirilmesi gerekmektedir.
Tarihsel
Başlangıç: Dönüşüm 2002'de Başlamadı
Türkiye'deki
emeklilik sisteminin bugünkü sorunlarını yalnızca 2002 sonrasında uygulanan siyasalarda
açıklamak tarihsel olarak doğru değildir. Emeklilik sistemindeki önemli
parametrik dönüşüm 1999 tarihli 4447 sayılı Kanun ile başlamıştır. Emeklilik
yaşı, prim koşulları ve aylık hesaplama sistemindeki değişikliklerin önemli bir
bölümü bu reform sürecinin ürünüdür. 2006'da kabul edilen ve 2008'de büyük
ölçüde yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun ve bunu değiştiren 5754 sayılı Kanun
ise sosyal güvenlik sisteminin kurumsal ve parametrik yapısını yeniden
biçimlendirmiştir. Sonraki dönemde intibak düzenlemeleri, bayram ikramiyesi, en
düşük emekli aylığı, ek ve seyyanen artışlar ve 2023 EYT düzenlemesi sisteme
yeni unsurlar eklemiştir. Dolayısıyla bugünkü emeklilik gelir rejimi, 1999'dan
2026'ya uzanan birikimli bir dönüşümün sonucudur.
Temel
Ayrım: Nominal Artış, Reel Gelir ve Göreli Konum
Çalışmada üç
farklı olgu birbirinden ayrılmıştır: Nominal gelir, emeklinin TL olarak aldığı
aylığı, reel gelir, bu aylığın fiyat artışları karşısındaki satın alma gücünü
ve göreli gelir ise emekli aylığının çalışanların gelirleri, asgari ücret ve
toplumun genel refah düzeyi karşısındaki konumunu ifade etmektedir. Bu ayrım
çalışmanın temel sonuçlarından birine ulaşılmasını sağlamaktadır: Emekli aylığı
nominal olarak ve hatta belirli dönemlerde reel olarak artarken emeklinin
toplumdaki göreli ekonomik konumu gerileyebilir. Bu olgu çalışmada “emekli
gelirinin göreli aşınması” olarak kavramsallaştırılmıştır.
Çeyrek
Yüzyılın Temel Sayısal Bulgusu
Çalışmanın
en önemli görgül bulgularından biri emeklilere ayrılan toplam ekonomik kaynak
ile bu kaynağın bölündüğü emekli nüfus arasındaki ilişkidir. Emekli aylığı
ödemelerinin GSYH içindeki payı 2002'de yaklaşık yüzde 4,60 iken 2025'te
yaklaşık yüzde 5,99 olmuştur. Başka bir ifadeyle, Türkiye ekonomisinin toplam
üretimi içinde emekli aylığı ödemelerine ayrılan pay uzun dönemde azalmamış,
yaklaşık yüzde 30 artmıştır. Ancak aynı dönemde pasif aylık dosyası sayısı
yaklaşık 5,9 milyondan 16,2 milyona yükselmiştir. Böylece aylık ödemelerinin
GSYH içindeki payındaki artış, bu kaynağın bölündüğü dosya sayısındaki artışın
çok gerisinde kalmıştır. Bu ilişkiyi göstermek amacıyla çalışmada Pasif Aylık
Dosyası Başına Göreli Emeklilik Kaynağı Endeksi geliştirilmiştir. 2002 yılı 100
kabul edildiğinde endeks 2025'te yaklaşık 47,3 düzeyine gerilemektedir. Bu
sonuç, reel emekli aylığının yüzde 52,7 azaldığı anlamına gelmemektedir.
Endeksin gösterdiği olgu farklıdır: GSYH içinde emeklilik ödemelerine ayrılan
toplam pay, aylık dosyası sayısındaki büyümenin çok gerisinde kalmıştır. Bu
mekanizma çalışmada paylaşım etkisi olarak adlandırılmıştır.
Emekli
Gelirini Belirleyen Dört Mekanizma
Çalışmanın
temel kuramsal ve görgül sonucu, Türkiye'deki emekli gelirinin uzun dönemli
gelişiminin dört mekanizmanın birlikte işlemesiyle açıklanabileceğidir.
Paylaşım
etkisi: Emeklilik
sistemine ayrılan toplam kaynağın giderek daha fazla aylık dosyası veya
yararlanıcı arasında bölüşülmesidir.
Aylık
üretme etkisi: Prim
ödeme süresi, prime esas kazanç, aylık bağlama oranı ve geçmiş kazançların
güncellenme biçiminin emeklilik başlangıcında bağlanan aylığı belirlemesidir.
Göreli
aşınma etkisi: Bağlanmış
emekli aylığının zaman içinde çalışan gelirleri, asgari ücret veya genel refah
artışının gerisinde kalabilmesidir.
Tabanda
sıkışma etkisi: Kök
aylıkları ve prim geçmişleri farklı olan geniş bir emekli grubunun en düşük
aylık uygulaması nedeniyle aynı veya birbirine yakın fiilî ödeme düzeylerinde
toplanmasıdır.
Bu dört
mekanizma birbirinin seçeneği değildir. Türkiye'deki mevcut emekli gelir rejimi
bunların birlikte ve farklı dönemlerde farklı ağırlıklarla işlemesinin
sonucudur.
En Düşük
Aylık: Koruma ve Yapısal Sorun Arasında
2019
sonrasında giderek önem kazanan en düşük emekli aylığı uygulaması düşük gelirli
emeklilerin korunmasında önemli bir sosyal siyasa aracıdır. Kök aylığı
belirlenen tabanın altında kalan emeklinin geliri tamamlanmakta ve böylece daha
ağır gelir kayıpları sınırlandırılmaktadır. Ancak uygulamanın ikinci bir sonucu
bulunmaktadır. Kök aylığı farklı olan çok sayıda emeklinin aynı taban aylık
düzeyinde toplanması kişinin prim ödeme süresi ve prime esas kazancı ile aldığı
aylık arasındaki ilişkinin zayıflamasına yol açabilmektedir. Dolayısıyla en
düşük aylık yoksulluğu azaltırken düşük kök aylık üreten yapısal mekanizmayı
görünmez duruma getirebilir. Bu nedenle uzun dönemli çözüm yalnızca taban
aylığın sürekli yükseltilmesi değil, düşük kök aylık üreten hesaplama
mekanizmasının da değerlendirilmesidir.
Emekli
Aylığı ile Emeklinin Toplam Geliri Aynı Değildir
Çalışmanın
önemli sonuçlarından biri, düşük emekli aylığının otomatik olarak aynı
büyüklükte emekli yoksulluğuna dönüşmediğidir. Emeklinin yaşam ölçünü yalnızca
aylığı tarafından belirlenmemektedir. Emeklilik sonrası çalışma geliri, eş veya
diğer hane üyelerinin gelirleri, çocuklardan gelen destek, sosyal transferler,
kira ve diğer varlık gelirleri ile konut sahipliği emeklinin toplam ekonomik
kaynaklarını etkileyebilmektedir. Bu nedenle emekli aylığının yeterliliği emeklinin
toplam kullanılabilir geliri değildir ayrımı korunmalıdır. Bu ayrım, emekli
aylıklarının göreli konumu gerilerken 65 yaş üzeri nüfusun yoksulluk
göstergelerinin neden aynı oranda ve aynı yönde değişmeyebileceğini de
açıklamaktadır. Ancak bunun tersi de geçerlidir: Bir emeklinin çalışarak veya
aile desteğiyle yoksulluktan kaçınması emekli aylığının yeterli olduğu anlamına
gelmez.
Emeklilik
Sonrası Çalışma
Türkiye'de
iki milyonu aşkın emeklinin sosyal güvenlik destek primi kapsamında çalışıyor
olması emeklilik statüsü ile çalışma yaşamının artık birbirini dışlayan
kategoriler olmadığını göstermektedir. EYT düzenlemesi sonrasında görece genç
yaşlarda emekli statüsüne geçen kişilerin çalışma yaşamında kalabilmesi bu
olgunun önemini daha da artırmıştır. Ancak çalışan emeklilerin tamamının
ekonomik zorunluluk nedeniyle çalıştığı varsayılamaz. Mesleki üretkenliği
sürdürme, toplumsal katılım, kişisel tercih ve ekonomik ihtiyaç farklı
ölçülerde etkili olabilir. Bu nedenle çalışan emekli sayısından daha açıklayıcı
gösterge, emeklilerin neden çalışmaya devam ettiklerinin ölçülmesidir.
Yoksulluk
Sorunundan İnsan Onuru Sorununa
Emekli
yoksulluğu yalnızca belirli bir gelir sınırının altında kalmak olarak
değerlendirilmemelidir. Barınma, beslenme, sağlık, enerji, ulaşım, sosyal
katılım ve başkalarına sürekli ekonomik bağımlılık duymadan yaşayabilme
kapasitesi emeklilik dönemindeki refahın temel bileşenleridir. Bu nedenle
sosyal güvenlik sisteminin amacı yalnızca biyolojik veya asgari geçimi sağlamak
değil, çalışma yaşamını tamamlayan bireyin ekonomik bağımsızlığını ve toplumsal
katılımını mümkün olduğu ölçüde koruyabilmektir. Böylece emeklilik siyasasının
normatif ekseni asgari geçim güvencesinden insan onuruna yaraşır gelir
güvencesine doğru genişlemektedir.
Sosyal
Politika Sorunu Ne Zaman Siyasal Soruna Dönüşür?
Çalışmanın
ikinci temel sorusu budur. Gelir yetersizliği tek başına siyasal sorun
yaratmaz. Bireysel ekonomik güçlüğün siyasal soruna dönüşebilmesi için bazı ara
mekanizmaların ortaya çıkması gerekir. Çalışmada bu süreç şöyle
kavramsallaştırılmıştır: gelir yetersizliği, göreli aşınma, yaşam ölçününde
gerileme, ortak mağduriyet ve adaletsizlik algısı, hak talebi, örgütlenme ve toplu
eylem, kamusal görünürlük ve siyasal muhataplaşma. Dolayısıyla siyasallaşma
emeklilerin belirli bir siyasi partiye yönelmesi anlamında kullanılmamaktadır.
Burada siyasallaşmadan kastedilen, bireysel ekonomik sorunun ortak kamu
politikası talebine dönüşmesi ve çözümün siyasal karar alıcılardan
istenmesidir. Bu bakımdan emekli gelir taleplerinin örgütlü eylemlere, hukuksal
başvurulara, parlamento tartışmalarına ve sürekli kamu politikası
müdahalelerine konu olması, sorunun sosyal politika alanının sınırlarını aşmaya
başladığını göstermektedir.
25 Eylül
2026 Olayının Anlamı
25 Eylül
2026 tarihinde Ankara'da emeklilerin gelir taleplerini dile getirdikleri eylem
sırasında emekli polis memuru Ali Şekeroğlu'nun yaşamına son vermesi çalışmanın
çıkış noktalarından birini oluşturmuştur. Ancak bu olayın yorumlanmasında kesin
bir yöntemsel sınır korunmuştur. İntihar çok etmenli bir olgudur ve tek başına
ekonomik güçlük veya emekli aylığının yetersizliğiyle açıklanamaz. Bu nedenle
Şekeroğlu olayı emekli yoksulluğunun nedensel kanıtı olarak kullanılmamıştır. Buna
karşılık olayın bir emekli eylemi sırasında gerçekleşmesi ve Şekeroğlu'nun
taşıdığı bildirilen “Para için değil, onurumuz için” ifadesi emekli gelir
tartışmasının yalnızca parasal tutarlar üzerinden değil; hak, adalet, ekonomik
bağımsızlık ve insan onuru üzerinden de kurulabildiğini gösteren kritik bir
olay olarak değerlendirilmiştir.
Siyasa
Açısından Temel Sonuçlar
Çalışmanın
bulguları emekli gelir sorununa yalnızca dönemsel aylık artışlarıyla
yaklaşılmasının yeterli olmadığını göstermektedir.
Uzun dönemli
politika çerçevesinin emekli aylıklarının yalnızca enflasyon karşısında değil,
toplumun genel refahındaki gelişme karşısında da konumunu izlemesi, düşük kök
aylık üreten hesaplama parametrelerini değerlendirmesi, kök aylık ile sosyal
koruma amacıyla yapılan tamamlayıcı ödemeyi daha görünür biçimde ayırması, en
düşük aylığın yarattığı tabanda sıkışmayı azaltması, emeklilik sistemine
ayrılan toplam kaynağı yararlanıcı sayısıyla birlikte planlaması, takdire bağlı
dönemsel müdahaleler yerine öngörülebilir kuralları güçlendirmesi, emekli
yoksulluğunu 65 yaş üzeri nüfus yoksulluğundan ayrı olarak ölçmesi ve emeklilik
sonrası çalışmanın nedenlerini düzenli biçimde izlemesi gerekmektedir.
Bu
önerilerin ortak amacı, belirli bir emekli aylığı tutarını önermek değil; mali
sürdürülebilirlik, katkı adaleti, yoksulluğun önlenmesi, göreli refahın
korunması ve insan onuruna yaraşır yaşam arasında daha dengeli bir emeklilik
gelir rejimi kurulmasını sağlamaktır.
Genel
Sonuç
Yaklaşık
çeyrek yüzyıllık gelişmenin ortaya koyduğu temel sonuç şudur: Türkiye'de emekli
yoksulluğu yalnızca düşük aylık sorunu değildir. Emeklilik sistemine ayrılan
toplam kaynağın GSYH içindeki payı uzun dönemde azalmamış ancak bu kaynağın
bölündüğü pasif nüfus çok daha hızlı büyümüştür. Buna aylık hesaplama
parametreleri, çalışan gelirleri ve genel refah karşısındaki göreli aşınma, en
düşük aylık uygulamasının yarattığı tabanda sıkışma ve yüksek enflasyon
ortamındaki gelir koruma sorunları eklenmiştir. Böylece emekli gelir sorunu,
sosyal güvenlik finansmanı ile gelir bölüşümünün kesiştiği yapısal bir sosyal
politika sorununa dönüşmüştür. Sorunun geniş bir nüfusu sürekli biçimde
etkilemesi, bireysel gelir yetersizliğinin ortak mağduriyet ve adaletsizlik
algısıyla ifade edilmeye başlanması, taleplerin hak ve insan onuru
kavramlarıyla kurulması, örgütlü biçimde kamusal alana taşınması ve siyasal
karar alıcılardan çözüm talep edilmesi ise dönüşümün ikinci aşamasını
oluşturmaktadır.
Bu nedenle
çalışmanın temel önermesi şu biçimde ifade edilebilir: Emekli yoksulluğu gelir
yetersizliği yaygın ve sürekli duruma geldiğinde, emeklilerin toplumun genel
refahı karşısındaki göreli konumu aşındığında ve bu durum hak, adalet ve insan
onuru temelinde toplu kamu siyasası taleplerine dönüştüğünde sosyal siyasa
sorunu olmaktan çıkarak aynı zamanda siyasal sorun niteliği kazanmaktadır. Son
çözümlemede tartışmanın merkezindeki soru yalnızca “Emekliye ne kadar aylık
ödenmelidir?” değildir. Daha temel soru şudur: Çalışma yaşamını tamamlamış
yurttaşa, toplumun ürettiği refahtan nasıl ve ne ölçüde pay verilmelidir? Emekli
yoksulluğunun sosyal politika sorunundan siyasal soruna dönüşmesinin özü de bu
soruda yatmaktadır.
Öz
Bu çalışma,
Türkiye'de emekli yoksulluğunun yaklaşık çeyrek yüzyıllık dönüşümünü
incelemekte ve emekli gelirindeki yetersizliğin hangi koşullarda bireysel
ekonomik sorun olmaktan çıkarak sosyal siyasa sorununa ve ardından siyasal
soruna dönüştüğünü araştırmaktadır. Çalışmada tarihsel, karşılaştırmalı ve
görgül bir yöntem benimsenmiş ve 1999 sosyal güvenlik reformu tarihsel
başlangıç noktası olarak ele alınırken temel çözümleme dönemi 2002–2026 olarak
belirlenmiştir. Emekli aylıklarının nominal ve reel gelişiminin yanı sıra
asgari ücret, çalışan gelirleri ve kişi başına gelir karşısındaki göreli konumu,
emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı, pasif aylık dosyası sayısındaki
değişim; aylık hesaplama ve güncelleme kuralları, en düşük aylık uygulaması, emeklilik
sonrası çalışma ve yaşlı nüfusun yoksulluk göstergeleri birlikte
değerlendirilmiştir.
Bulgular,
Türkiye'deki emekli gelir sorununun emeklilere ayrılan toplam makroekonomik
kaynağın basit biçimde azalmasıyla açıklanamayacağını göstermektedir. Emekli
aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı 2002'de yaklaşık yüzde 4,60 iken 2025'te
yaklaşık yüzde 5,99'a yükselmiş ve buna karşılık pasif aylık dosyası sayısı
yaklaşık 5,9 milyondan 16,2 milyona çıkmıştır. Bu iki değişken birlikte
değerlendirildiğinde çalışmada geliştirilen Pasif Aylık Dosyası Başına Göreli
Emeklilik Kaynağı Endeksi 2002=100 düzeyinden 2025'te 47,3'e gerilemektedir. Bu
gösterge reel emekli aylığındaki değişimi değil, GSYH içinde emeklilik
ödemelerine ayrılan toplam payın aylık dosyaları arasında bölüşümündeki uzun
dönemli değişimi göstermektedir.
Çalışma,
emekli gelirinin göreli konumunu açıklamak üzere dört tamamlayıcı mekanizma
önermektedir: paylaşım etkisi, aylık üretme etkisi, göreli aşınma etkisi ve
tabanda sıkışma etkisi. Bulgular, emekli aylıklarının nominal ve bazı
dönemlerde reel olarak artmasının, emeklilerin çalışan gelirleri ve toplumun
genel refahı karşısındaki göreli konumunun korunmasını zorunlu olarak
sağlamadığını göstermektedir. En düşük aylık uygulaması düşük gelirli emekliler
açısından önemli bir sosyal koruma işlevi görürken, kök aylıklar arasındaki
farklılıkların fiilî ödemelere yansımasını azaltabilmekte ve katkı–karşılık
ilişkisinin görünürlüğünü zayıflatabilmektedir. Emeklilik sonrası çalışma, hane
geliri, aile içi transferler ve diğer gelir kaynakları ise düşük aylığın yoksulluk
üzerindeki etkisini kısmen giderilebildiğinden emekli aylığının yeterliliği ile
emeklinin toplam yaşam ölçününün birbirinden ayrılması gerekmektedir.
Çalışmanın
temel sonucu emekli yoksulluğunun yalnızca düşük aylık sorunu olmadığıdır.
Sorun genişleyen emekli nüfusu, aylık hesaplama parametreleri, ekonomik
büyümenin bölüşümü ve emekli gelirlerinin çalışan gelirleri ile genel refah
karşısındaki göreli konumunun kesişiminde ortaya çıkan yapısal bir gelir
bölüşümü sorunudur. Gelir yetersizliği yaygın ve sürekli hale geldiğinde, ortak
mağduriyet ve adaletsizlik algısı ürettiğinde, hak ve insan onuru söylemiyle
kolektif taleplere dönüştüğünde ve siyasal karar alıcılara yöneltildiğinde
sosyal siyasa alanını aşarak siyasal sorun niteliği kazanmaktadır.
Anahtar
Kelimeler: Emekli
yoksulluğu, emekli aylığı, sosyal güvenlik, göreli gelir, gelir bölüşümü,
emekli gelirinin göreli aşınması, tabanda sıkışma, sosyal siyasa, siyasallaşma,
insan onuru.
Abstract
This study examines the transformation of pensioner
poverty in Türkiye over approximately a quarter of a century and investigates
the conditions under which pension income inadequacy evolves from an individual
economic problem into a social policy issue and subsequently into a political
issue. The study adopts a historical, comparative, and empirical approach.
While the 1999 social security reform is treated as the historical starting
point, the principal period of analysis covers 2002–2026. In addition to the
nominal and real development of pensions, the study examines their relative
position vis-à-vis the minimum wage, earnings of workers, and per capita
income; pension expenditures as a share of GDP; changes in the number of
pension payment files; pension calculation and indexation rules;
minimum-pension policies; post-retirement employment; and poverty indicators
for the older population.
The findings indicate that the pension income problem
in Türkiye cannot be explained simply by a decline in the aggregate
macroeconomic resources allocated to pension payments. Pension expenditures
increased from approximately 4.60 percent of GDP in 2002 to approximately 5.99
percent in 2025, while the number of pension payment files rose from
approximately 5.9 million to 16.2 million. When these two developments are
considered together, the Relative Pension Resource per Pension Payment File
Index developed in this study declines from 100 in 2002 to 47.3 in 2025. This
indicator does not measure changes in real pension income; rather, it captures
the long-term change in the distribution, across pension payment files, of the
aggregate share of GDP allocated to pension payments.
The study proposes four complementary mechanisms for
explaining the changing relative position of pension income: the sharing
effect, pension-generation effect, relative erosion effect, and
floor-compression effect. The findings demonstrate that nominal—and, in some
periods, real—increases in pension benefits do not necessarily preserve
pensioners' relative position vis-à-vis workers' earnings and society's general
level of prosperity. While the minimum-pension mechanism performs an important
social protection function for low-income pensioners, it may reduce the extent
to which differences in contribution histories are reflected in actual payments
and weaken the visibility of the contribution–benefit relationship.
Post-retirement employment, household income, intra-family transfers, and other
sources of income can partly compensate for the poverty effects of low
pensions; therefore, pension adequacy must be distinguished from pensioners'
overall standard of living.
The study concludes that pensioner poverty is not
merely a problem of low pension benefits. It is a structural distributional
problem arising at the intersection of a growing pensioner population,
pension-calculation parameters, the distribution of economic growth, and the
relative position of pension income vis-à-vis labor income and overall
prosperity. When income inadequacy becomes widespread and persistent, generates
perceptions of shared disadvantage and injustice, develops into collective
claims articulated in the language of rights and human dignity, and is directed
toward political decision-makers, it moves beyond the sphere of social policy
and acquires the characteristics of a political issue.
Keywords: Pensioner
poverty, pension benefits, social security, relative income, income
distribution, relative erosion of pension income, floor compression, social
policy, politicization, human dignity.
GİRİŞ VE
SORUNSALIN TANIMLANMASI
Türkiye'de
emeklilik uzun zamandır yalnızca sosyal güvenlik sisteminin teknik bir konusu
olmaktan çıkmış ve gelir dağılımı, sosyal devlet, yaşam ölçünü, insan onuru ve
giderek siyasal temsil ve toplumsal meşruluk sorunlarıyla kesişen çok boyutlu
bir toplumsal soruna dönüşmüştür. Özellikle son yıllarda emekli aylıklarının
satın alma gücü, çalışan gelirleri karşısındaki konumu, en düşük emekli aylığı
uygulaması ve emeklilerin yaşamlarını sürdürebilme koşulları kamuoyunda yoğun
tartışmalara konu olmaktadır.
25 Eylül
2026 tarihinde Ankara'da meydana gelen bir olay bu tartışmayı son derece
çarpıcı biçimde yeniden gündeme getirmiştir. Emekli dernekleri ve emekli
memurların kendilerine de “seyyanen zam” yapılması talebiyle Anayasa Mahkemesi
önünde gerçekleştirdikleri eylem sırasında 60 yaşındaki emekli polis memuru Ali
Şekeroğlu kendisini beylik tabancasıyla vurmuş ve ağır yaralı olarak
kaldırıldığı Gazi Üniversitesi Hastanesinde yaşamını yitirmiştir. Haber
kaynaklarına göre Şekeroğlu'nun eylem sırasında “geçinemiyorum” yönünde
yakınmada bulunduğu ve üzerinde “Para için değil, onurumuz için” yazılı bir
döviz taşıdığı bildirilmiştir.
Bu olayın
bütün nedenlerini tek bir etmene bağlamak bilimsel olarak olanaklı değildir.
İntihar çok boyutlu bir olgudur ve bireysel, psikolojik, toplumsal, ekonomik ve
ailesel birçok etmenin bileşiminden ortaya çıkabilir. Dolayısıyla Şekeroğlu'nun
yaşamına son vermesini yalnızca ekonomik güçlüklerle açıklamak doğru
olmayacaktır. Bununla birlikte olayın emeklilerin ekonomik ve sosyal hakları
için düzenlenen kamusal bir eylem sırasında gerçekleşmiş olması olayın sosyal
politika bakımından taşıdığı anlamın göz ardı edilmesini de olanaklı
kılmamaktadır.
Şekeroğlu'nun
taşıdığı “Para için değil, onurumuz için” ifadesi de bu bakımdan yalnızca
kişisel bir yakınma olarak değil, emeklilik olgusunun ekonomik boyutunun
ötesinde insan onuru ve sosyal güvenlik hakkı ile ilişkisini tartışmaya açan
bir ifade olarak değerlendirilebilir. Emeklilik, çalışma yaşamının sona
ermesiyle birlikte bireyin toplumsal ve ekonomik konumunun korunmasını
amaçlayan sosyal güvenlik mekanizmasının önemli bir unsurudur. Emekli aylığının
temel işlevlerinden biri çalışma yaşamı boyunca elde edilen gelirin emeklilik
döneminde bütünüyle ortadan kalkmasını önlemek ve bireyin yaşlılık döneminde
insan onuruna uygun bir yaşam sürdürebilmesini sağlamaktır.
Bu nedenle
emekli aylığındaki yetersizlik yalnızca “düşük gelir” sorunu değildir. Emekli
aylığının çalışma yaşamındaki kazançlara, asgari ücrete, ortalama ücretlere ve
toplumun genel refah düzeyine göre konumu da önem taşımaktadır. Bir başka
ifadeyle, emeklilik sisteminin değerlendirilmesinde yalnızca aylığın nominal
olarak ne kadar arttığı değil, emeklinin ekonomik ve toplumsal konumunu ne
ölçüde koruyabildiği sorusu da sorulmalıdır.
Türkiye'deki
resmi veriler konunun daha geniş bir toplumsal bağlam içinde ele alınmasını
gerekli kılan başka göstergeler de sunmaktadır. TÜİK verilerine göre 2024
yılında Türkiye'de 4.460 kişi intihar nedeniyle yaşamını yitirmiş, kaba intihar
hızı yüz binde 5,22 olmuştur. 2020'de 3.710 olan intihar sayısının 2024'te
4.460'a ulaşması ve kaba intihar hızının aynı dönemde 4,45'ten 5,22'ye
yükselmesi, intihar olgusunun ayrıca incelenmesini gerektiren bir eğilime
işaret etmektedir. Bununla birlikte bu artış ile emekli yoksulluğu arasında
doğrudan nedensellik kurmak için yeterli veri bulunmamaktadır.
Sorunun bir
başka boyutu ise emeklilik sisteminin zaman içinde geçirdiği yapısal
dönüşümdür. Türkiye'de emekli aylıklarının bugünkü düzeyini yalnızca güncel
enflasyon veya son yıllardaki ücret siyasaları üzerinden açıklamak olanaklı
değildir. 1999 yılında yürürlüğe giren 4447 sayılı Kanun önemli değişiklikler
getirmiş ve 2008 yılında yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel
Sağlık Sigortası Kanunu ise emekli aylığının hesaplanma sisteminde yeni ve
kapsamlı bir yapı oluşturmuştur.
5510 sayılı
Kanun kapsamında yaşlılık aylığının hesaplanmasında ortalama aylık kazanç ile
aylık bağlama oranının birlikte kullanılması öngörülmüş ve aylık bağlama oranı
her 360 günlük prim süresi için yüzde 2 olarak belirlenmiştir. Geçmiş
kazançların güncellenmesinde ise enflasyonun yanı sıra ekonomik büyümenin yüzde
30'unun dikkate alındığı bir güncelleme katsayısı oluşturulmuştur. Anayasa
Mahkemesinin ilgili kararında önceki sistemde ekonomik büyümenin tamamının
geçmiş kazançların güncellenmesine yansıtıldığına ilişkin hukuksal tartışma da
ayrıntılı biçimde yer almaktadır.
Dolayısıyla
bugün emekli aylıkları hakkında yapılan tartışmayı yalnızca “emekliye zam
yapıldı mı, yapılmadı mı?” sorusuna indirgemek yetersizdir. Daha temel soru
yaklaşık çeyrek yüzyıl boyunca emekli aylıklarının oluşumunu belirleyen
hukuksal ve ekonomik mekanizmaların emeklilerin reel gelirlerini ve göreli
refah düzeylerini nasıl etkilediğidir.
Bu noktada
özellikle 2002–2026 döneminin incelenmesi önem kazanmaktadır. Çünkü bu dönem
Türkiye'nin siyasal ve ekonomik yaşamında önemli dönüşümlerin yaşandığı
yaklaşık yirmi beş yıllık bir zaman dilimine karşılık gelmektedir. Bu süreçte
emeklilik sisteminin hukuksal parametreleri değişmiş, emekli aylıklarının
hesaplanma yöntemleri yeniden düzenlenmiş, düşük aylıkları gidermek amacıyla en
düşük emekli aylığı uygulaması geliştirilmiş ve emekli aylıkları ile
çalışanların gelirleri arasındaki ilişki ise yeniden şekillenmiştir.
Böylece
araştırmanın temel sorunsalı ortaya çıkmaktadır: Türkiye'de emekli aylıklarının
son yirmi beş yıldaki dönüşümü yalnızca sosyal güvenlik sisteminin teknik bir
sonucu mudur yoksa emeklilerin ekonomik ve toplumsal konumlarında yapısal bir
değişime ve bunun sonucunda giderek belirginleşen bir sosyal politika sorununa
mı işaret etmektedir?
Bu sorunun
ikinci ve daha geniş boyutu ise emekli yoksulluğunun siyasal sonuçlarıyla
ilgilidir. Emeklilerin sayısal büyüklüğü, ekonomik talepleri, örgütlenme
biçimleri, kamusal protestoları ve siyasal aktörler tarafından temsil edilme
biçimleri dikkate alındığında emekli yoksulluğunun yalnızca gelir dağılımına
ilişkin bir sorun olarak kalmadığı ve siyasal talepler ve siyasal davranış
üzerinde etkili olabilecek bir toplumsal soruna dönüşme gizil gücü taşıdığı
görülmektedir.
Burada
“siyasal sonuç” kavramının dikkatle ele alınması gerekmektedir. Emeklilerin
ekonomik durumundan doğrudan belirli bir siyasal tercih sonucu çıkarmak olanaklı
değildir. Ancak geniş bir toplumsal grubun uzun süreli ekonomik kayıpları,
sosyal güvenlik taleplerinin yoğunlaşması, kamusal protestoların ortaya çıkması
ve bu taleplerin siyasal partilerin programlarına ve söylemlerine taşınması
sosyal politika ile siyaset arasındaki ilişkinin incelenmesini gerekli
kılmaktadır.
25 Eylül
2026'da Ankara'da yaşanan Ali Şekeroğlu olayı tam da bu kesişim noktasında yer
almaktadır. Olayın kendisi tek başına Türkiye'deki emekli yoksulluğunun nedeni
veya sonucu olarak yorumlanamaz. Ancak emeklilerin ekonomik hak talebi için
gerçekleştirdikleri bir kamusal eylem sırasında meydana gelmiş olması emekli
yoksulluğunun bireysel yaşam koşullarından kamusal ve siyasal alana taşınmış
niteliğini görünür kılmaktadır.
Bu nedenle
bu çalışmada “emekli yoksulluğu” yalnızca belirli bir gelir eşiğinin altında
kalma anlamında kullanılmayacaktır. Kavram emekli aylığının reel satın alma
gücü, çalışma yaşamındaki gelirle ilişkisi, toplumun genel refah düzeyi
karşısındaki konumu, sosyal güvenlik sisteminin gelir ikamesi kapasitesi ve
emeklinin insan onuruna uygun yaşam sürdürebilme koşulları birlikte dikkate
alınarak ele alınacaktır.
Çalışmanın
temel varsayımı henüz doğrulanmış bir sonuç olarak değil, sınanacak bir
araştırma önermesi olarak şu şekilde ifade edilebilir: Türkiye'de emeklilik
sisteminin zaman içinde geçirdiği hukuksal ve ekonomik dönüşüm emekli
aylıklarının göreli gelir konumunda kalıcı bir gerilemeye yol açmışsa ortaya
çıkan emekli yoksulluğu yalnızca bir sosyal politika sorunu olarak değil, aynı
zamanda toplumsal ve siyasal sonuçlar üreten yapısal bir sorun olarak
değerlendirilmelidir.
Bu önerme
izleyen bölümlerde hukuksal düzenlemeler, resmi istatistikler ve 2002–2026
dönemine ilişkin karşılaştırmalı göstergeler üzerinden sınanacaktır. Böylece
güncel bir insanlık dramından hareket edilmekle birlikte çalışma tekil bir
olayın açıklanmasıyla sınırlı kalmayacak ve Türkiye'de emekliliğin sosyal
devlet içindeki konumunun ve emekli yoksulluğunun siyasal niteliğe dönüşme
sürecinin bütünsel bir çözümlemesini amaçlayacaktır.
AMAÇ VE
HEDEFLER
Bu
çalışmanın temel amacı, Türkiye'de emekli yoksulluğunun son yaklaşık yirmi beş
yıllık dönemde geçirdiği dönüşümü sosyal politika bakış açısından incelemek ve
bu dönüşümün ekonomik ve toplumsal sonuçlarının hangi koşullarda siyasal bir
soruna dönüştüğünü ortaya koymaktır.
Bu temel
amaç doğrultusunda çalışma emekli aylıklarının yalnızca nominal düzeydeki
değişimini değil, emeklilerin çalışma yaşamındaki gelirleri ve toplumun genel
ekonomik refahı karşısındaki göreli konumunu da incelemeyi hedeflemektedir.
Böylece emekli aylıklarındaki değişimin yalnızca enflasyon karşısındaki reel
değer kaybı üzerinden değil, emeklinin toplumsal gelir dağılımındaki konumu
bakımından da değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.
Çalışmanın
ikinci temel amacı, emekli aylıklarının belirlenmesinde kullanılan hukuksal ve
teknik mekanizmaların zaman içinde nasıl değiştiğini ortaya koymaktır. Bu
kapsamda özellikle 1999 yılında gerçekleştirilen düzenlemeler ile 2008 yılında
yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun sonrasında aylık bağlama oranı, güncelleme
katsayısı ve aylık hesaplama yöntemlerinde meydana gelen değişiklikler
incelenecektir. Böylece bugünkü emekli aylığı düzeylerinin yalnızca güncel
ekonomik koşulların değil, geçmişte oluşturulan sosyal güvenlik politikalarının
da bir sonucu olup olmadığı araştırılacaktır.
Üçüncü amaç,
2002–2026 döneminde emekli aylıklarının reel satın alma gücündeki değişimi
belirlemektir. Bu çerçevede nominal aylık artışları enflasyon verileriyle
birlikte ele alınacak ve emeklilerin gerçek gelir düzeyindeki değişim ortaya
konulacaktır.
Dördüncü
amaç, emekli aylıklarının asgari ücret, çalışanların ücretleri ve kişi başına
gelir karşısındaki konumunu zaman içinde karşılaştırmaktır. Böylece emekli
aylığındaki olası değişimin yalnızca fiyat artışlarıyla değil, toplumun diğer
gelir gruplarındaki gelişmelerle karşılaştırılması ve emeklilerin göreli refah
konumunun belirlenmesi hedeflenmektedir.
Beşinci
amaç, Türkiye'de giderek yaygınlaşan en düşük emekli aylığı uygulamasının
sosyal güvenlik sisteminin yapısı üzerindeki etkilerini incelemektir. Bu
kapsamda kök aylık ile ödenen aylık arasındaki ilişkinin, prim ödeme süresi ve
prime esas kazanç ile emekli aylığı arasındaki bağlantının ve farklı emeklilik
grupları arasındaki gelir farklılıklarının zaman içinde nasıl değiştiği
araştırılacaktır.
Altıncı
amaç, emekli yoksulluğunun yalnızca ekonomik bir yetersizlik olarak değil,
sosyal devlet ve insan onuru bakımından taşıdığı anlamı incelemektir. Bu
bağlamda emeklilik hakkının sosyal güvenlik hakkı içindeki yeri, emekli
aylığının gelir ikame işlevi ve emeklinin çalışma yaşamındaki ekonomik ve
toplumsal konumunu emeklilik döneminde sürdürebilme olanağı
değerlendirilecektir.
Yedinci
amaç, emekli yoksulluğunun hangi koşullarda siyasal bir soruna dönüştüğünü
ortaya koymaktır. Bu amaçla emeklilerin örgütlenmeleri, kamusal talepleri,
protesto eylemleri, siyasal aktörlerin emekli siyasaları ve emekli sorunlarının
siyasal söylemdeki yeri incelenecektir. Bununla birlikte çalışma, emeklilerin
ekonomik durumundan doğrudan belirli bir siyasal tercih veya davranış sonucu
çıkarmayacak ve siyasal sonuç kavramını taleplerin kamusal alana taşınması,
temsil edilme biçimleri ve siyasal gündeme etkisi üzerinden ele alacaktır.
Sekizinci
amaç, 25 Eylül 2026 tarihinde Ankara'da emekli polis memuru Ali Şekeroğlu'nun
yaşamına son vermesiyle sonuçlanan olayın emekli yoksulluğunun bireysel ve
toplumsal boyutları açısından taşıdığı anlamı incelemektir. Bu olay, tek başına
ekonomik nedenlerle açıklanmayacak ancak ekonomik hak taleplerinin dile
getirildiği kamusal bir emekli eylemi sırasında meydana gelmesi nedeniyle
çalışmanın ortaya koyduğu sosyal politika sorununun güncel bir görünümü olarak
değerlendirilecektir.
Bu amaçlar
doğrultusunda çalışmanın hedefleri aşağıdaki şekilde somutlaştırılabilir:
1999–2026 döneminde emeklilik sisteminde gerçekleştirilen
temel hukuksal ve kurumsal değişiklikleri kronolojik olarak ortaya koymak;
2002–2026 döneminde emekli aylıklarının nominal ve reel
değişimini belirlemek;
Emekli aylıklarının asgari ücret, çalışan ücretleri ve kişi
başına gelir karşısındaki göreli değişimini ölçmek;
Aylık bağlama oranı ve güncelleme katsayısındaki
değişikliklerin emekli aylıkları üzerindeki etkisini incelemek;
En düşük emekli aylığı uygulamasının kapsamını ve emekli
aylıklarının dağılımı üzerindeki etkilerini ortaya koymak;
Emekli yoksulluğunun sosyal devlet, sosyal güvenlik hakkı ve
insan onuru bakımından sonuçlarını değerlendirmek;
Emekli yoksulluğunun toplumsal taleplere ve kamusal
protestolara dönüşme süreçlerini incelemek;
Emekli yoksulluğunun hangi mekanizmalar aracılığıyla siyasal
bir soruna dönüşebildiğini açıklamak;
Ali Şekeroğlu olayını tekil bir nedensellik ilişkisi kurmadan
araştırılan sosyal politika sorununun güncel bir görünümü olarak değerlendirmek
ve
Türkiye'de emeklilik sisteminin gelir güvencesi, sosyal
adalet ve sürdürülebilirlik bakımından geliştirilmesine yönelik politika
tartışmalarına veriye dayalı bir çerçeve sağlamak.
Bu amaç ve
hedefler birlikte değerlendirildiğinde çalışma “emekli aylıkları azaldı mı?”
sorusuyla sınırlı değildir. Esas olarak emeklilik sisteminin emekliye sağladığı
gelir güvencesinin zaman içinde nasıl değiştiğini ve bu değişimin emeklilerin
toplumsal konumunu nasıl etkilediğini ve ekonomik bir sosyal politika sorununun
hangi koşullarda siyasal bir soruna dönüşebildiğini ortaya koymayı
amaçlamaktadır.
ARAŞTIRMA
SORULARI
Bu
araştırmanın temel sorusu Türkiye’de emeklilik sisteminde 1999 sonrasında
gerçekleştirilen hukuksal ve parametrik değişikliklerin, özellikle 2002–2026
döneminde, emekli aylıklarının düzeyi ve emeklilerin toplum içindeki göreli
ekonomik konumu üzerindeki etkilerinin ne olduğudur. Bu temel soru emekli
yoksulluğunun yalnızca ekonomik bir sonuç olarak değil, sosyal politika ve
siyasal süreçlerle ilişkili bir olgu olarak incelenmesini gerektirmektedir.
Bu çerçevede
araştırmada aşağıdaki sorulara yanıt aranacaktır:
Türkiye’de emekli aylıklarının belirlenmesini sağlayan
hukuksal, güncel ve ekonomik parametreler 1999–2026 döneminde nasıl
değişmiştir?
1999 tarihli 4447 sayılı Kanun ile başlayan ve 5510 sayılı
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile yeniden şekillenen
emeklilik sistemindeki değişiklikler emekli aylıklarının hesaplanma biçimini
nasıl dönüştürmüştür?
Özellikle aylık bağlama oranı, güncelleme katsayısı ve prime
esas kazançların değerlendirilme biçimindeki değişikliklerin emekli
aylıklarının düzeyi üzerindeki etkisi nedir?
2002–2026 döneminde emekli aylıklarının nominal ve reel
değişimi nasıl gerçekleşmiştir? Emekli aylıklarının satın alma gücü aynı dönem
içinde nasıl bir seyir izlemiştir?
Emekli aylıklarının asgari ücret, çalışanların ücretleri,
ortalama kazançlar ve kişi başına gelir karşısındaki göreli konumu 2002–2026
döneminde nasıl değişmiştir?
Emekli aylıklarındaki değişim, farklı emekli grupları
bakımından (özellikle 4/a, 4/b ve 4/c kapsamındaki sigortalılar açısından) aynı
sonucu mu üretmiştir yoksa gruplar arasında önemli farklılıklar ortaya çıkmış
mıdır?
En düşük emekli aylığı uygulamasının ortaya çıkışı ve zaman
içinde yaygınlaşması, prim–aylık ilişkisi, aylıklar arasındaki farklılıklar ve
emeklilik sisteminin gelir güvencesi işlevi bakımından hangi sonuçları
doğurmuştur?
Emekli aylıklarının göreli olarak gerilemesi ile emekli
yoksulluğu arasında nasıl bir ilişki bulunmaktadır? Bu ilişkinin
değerlendirilmesinde yalnızca gelir düzeyi değil, yaşam maliyeti, tüketim
olanakları, barınma, sağlık ve sosyal katılım gibi unsurlar nasıl dikkate
alınmalıdır?
Emekli yoksulluğunun bireysel ve toplumsal sonuçları nelerdir
ve bu sonuçlar hangi koşullarda bir sosyal politika sorunundan siyasal bir
soruna dönüşmektedir?
Emeklilerin örgütlenmeleri, kitlesel eylemleri, kamuoyu
talepleri ve siyasal aktörlerle kurdukları ilişkiler emekli yoksulluğunun
siyasal gündeme taşınmasında nasıl bir rol oynamaktadır?
25 Eylül 2026 tarihinde Ankara’da emeklilerin ekonomik
talepleri nedeniyle gerçekleştirdiği protesto sırasında emekli polis memuru Ali
Şekeroğlu’nun yaşamını yitirmesi, emekli yoksulluğunun sosyal politika ve
siyasal sorun niteliğini değerlendirmek bakımından nasıl ele alınabilir? Bu
olayın bireysel nedenleri ile olayın meydana geldiği sosyal ve ekonomik bağlam
birbirinden nasıl ayrıştırılmalıdır?
Türkiye’de emeklilik sisteminin mevcut yapısı, emeklilerin
asgari gelir güvencesini ve çalışma yaşamındaki gelirleriyle emeklilik
dönemindeki gelirleri arasındaki sürekliliği hangi ölçüde sağlayabilmektedir?
Bu sorular
birlikte değerlendirildiğinde araştırmanın temel amacı yalnızca “emekli
aylıkları arttı mı, azaldı mı?” sorusuna yanıt vermek değildir. Asıl sorun
emeklilik döneminde sağlanan gelir güvencesinin zaman içinde nasıl değiştiğini,
emeklilerin toplum içindeki göreli ekonomik konumunun bundan nasıl
etkilendiğini ve ortaya çıkan ekonomik ve toplumsal sonuçların hangi koşullarda
siyasal bir soruna dönüştüğünü ortaya koymaktır.
Araştırmada
böylece üç farklı düzey birbirinden ayrılacaktır: emekli aylığının düzeyindeki
değişim, emeklinin göreli gelir konumundaki değişim ve emekli yoksulluğunun
siyasal sonuç üretmesi. Bu ayrım emekli aylıklarındaki herhangi bir artışın
otomatik olarak emeklilerin refahının arttığı veya herhangi bir gerilemenin tek
bir siyasal kararın doğrudan sonucu olduğu biçimindeki indirgemeci yorumlardan
kaçınmayı sağlayacaktır.
YÖNTEM
Bu
araştırmada Türkiye’de emekli aylıklarının uzun dönemli değişimini ve emekli
yoksulluğunun sosyal politika sorunundan siyasal soruna dönüşme sürecini
incelemek amacıyla tarihsel, karşılaştırmalı ve görgül bir çözümleme yöntemi
kullanılacaktır. Araştırma, emeklilik sistemindeki hukuksal ve teknik
değişikliklerle emekli aylıklarının ekonomik düzeyi arasındaki ilişkiyi
birlikte değerlendirmeyi amaçlamakla birlikte herhangi bir değişken arasındaki
nedenselliği başlangıçta varsaymayacaktır. Araştırmanın zaman kapsamı esas
olarak 2002–2026 dönemidir. Bununla birlikte, bu dönemde ortaya çıkan
sonuçların hukuksal ve kurumsal arka planını açıklayabilmek amacıyla 1999
tarihli 4447 sayılı Kanun ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası
Kanunu ile getirilen düzenlemeler de çözümleme kapsamına alınacaktır. Böylece
AKP iktidarlarının başlangıcından önce gerçekleştirilen yapısal değişikliklerle
daha sonraki uygulamalar birbirinden ayrılabilecektir.
Hukuksal
ve Kurumsal Çözümleme
İlk aşamada
Türkiye’de emeklilik sisteminin hukuksal gelişimi kronolojik olarak
incelenecektir. Bu kapsamda emekli aylığının hesaplanmasını etkileyen başlıca
düzenlemeler olan aylık bağlama oranı, prime esas kazanç, güncelleme katsayısı,
aylık hesaplama yöntemi, emeklilik koşulları ve en düşük emekli aylığı gibi
temel unsurlar bakımından değerlendirilecektir. Bu amaçla özellikle 1999–2026
dönemindeki önemli hukuksal değişiklikler kronolojik bir çizelge şeklinde
gösterilecektir. Çizelgede yalnızca kanunların tarih ve numaralarının
verilmesiyle yetinilmeyecek ve her düzenlemenin emekli aylığının oluşumuna
ilişkin hangi parametreyi değiştirdiği ve değişikliğin hangi dönemde etkili
olmaya başladığı da gösterilecektir. Bu yöntem, emeklilik sistemindeki
dönüşümün yalnızca mevzuat değişiklikleri toplamı olarak değil, zaman içinde
birbirini izleyen bir siyasa ve parametreler dizisi olarak görülmesini
sağlayacaktır.
Emekli Aylıklarının
Kronolojik Çözümlemesi
Araştırmanın
temel görgül bölümünü emekli aylıklarının 2002–2026 dönemindeki yıllık
değişiminin kronolojik olarak ortaya konulması oluşturacaktır. Burada yalnızca
başlangıç ve bitiş yıllarının karşılaştırılması yeterli görülmeyecektir. Olanaklı
olduğu ölçüde her yıl için aynı tanıma ve aynı karşılaştırma esasına dayanan
veriler kullanılacak ve böylece yaklaşık yirmi beş yıllık bir zaman serisi
oluşturulacaktır. Bu seri en azından şu göstergeleri içerecektir: ortalama
emekli aylığı, olanaklı olduğu ölçüde emekli gruplarına göre aylık düzeyi, en
düşük emekli aylığı, nominal aylık değişimi, enflasyondan arındırılmış reel
aylık değişimi, emekli aylığının asgari ücrete oranı, emekli aylığının
çalışanların ücretlerine oranı, uygun ve karşılaştırılabilir veri bulunması durumunda
emekli aylığının kişi başına gelir veya ortalama kazanca oranı. Bu
göstergelerin aynı yıllar için düzenlenmesi emekli aylıklarının yalnızca “kaç
lira olduğu” sorusunu değil, “o paranın ekonomik ve toplumsal konumunun ne
olduğu” sorusunu da yanıtlamaya olanak sağlayacaktır. Özellikle nominal aylık
ile reel aylık birbirinden ayrılacaktır. Nominal olarak artan bir emekli
aylığının, fiyatlar genel düzeyindeki artış karşısında reel olarak gerilemesi olanaklı
olduğundan, yalnızca nominal artış oranları üzerinden emekli refahı hakkında
sonuç çıkarılmayacaktır.
Kronolojik
Çizelge ve Zaman Serisinin Birlikte Kullanılması
Araştırmanın
önemli bir yöntembilimsel unsuru hukuksal değişikliklerle ekonomik
göstergelerin aynı zaman ekseni üzerinde izlenmesidir. Bu amaçla iki
tamamlayıcı kronoloji oluşturulacaktır. Birinci kronoloji emeklilik sisteminde
meydana gelen başlıca hukuksal ve parametrik değişiklikleri gösterecektir. İkinci
kronoloji aynı dönemde emekli aylıklarının nominal ve reel düzeyindeki değişimi
gösterecektir. Daha sonra bu iki kronoloji karşılaştırılarak belirli bir
hukuksal veya parametrik değişikliğin ardından emekli aylıklarında hangi yönde
ve hangi zaman aralığında değişiklik meydana geldiği incelenecektir. Ancak
zamansal ardışıklık tek başına nedensellik kanıtı olarak kabul edilmeyecektir.
Emekli aylıklarını etkileyebilecek enflasyon, ücret artışları, ekonomik büyüme,
bütçe siyasaları, sosyal güvenlik dengesi ve diğer makroekonomik değişkenler de
değerlendirmeye alınacaktır.
Göreli Gelir
ve İkame Oranı Çözümlemesi
Emekli
aylığının yeterliliği yalnızca mutlak gelir üzerinden değerlendirilmeyecektir.
Emeklinin emeklilik öncesindeki gelirine ve aynı dönemde çalışanların
gelirlerine göre konumu da incelenecektir. Bu nedenle araştırmada emekli
aylığının çalışan gelirine oranı, uygun veri bulunması durumunda gelir ikame
oranı (replacement rate) ve emekli aylığının asgari ücret karşısındaki
konumu ayrı göstergeler olarak ele alınacaktır. Burada özellikle brüt ve net
gelirlerin birbirine karıştırılmaması, farklı emekli gruplarının aynı yöntemle
karşılaştırılması ve dönemler arasında tanım değişiklikleri bulunması durumunda
bunların açıkça belirtilmesi temel yöntem ilkeleri olacaktır.
Farklı Emekli
Gruplarının Karşılaştırılması
Türkiye’de
emeklilerin tek ve homojen bir gelir grubundan oluşmadığı dikkate alınacaktır.
4/a, 4/b ve 4/c kapsamındaki emekliler arasında aylık hesaplama yöntemleri,
prim ödeme geçmişleri ve aylık düzeyleri bakımından farklılıklar
bulunabileceğinden uygun verilerin bulunduğu ölçüde bu gruplar ayrı ayrı
incelenecektir. Özellikle kamu görevlileri ve diğer emekli grupları arasındaki
farklılıkların değerlendirilmesi araştırmanın başlangıç noktasını oluşturan
emekli polis memuru Ali Şekeroğlu olayının bütün emeklilere genellenmesini
önlemek bakımından önem taşımaktadır.
En Düşük Emekli
Aylığı Uygulamasının Çözümlemesi
En düşük
emekli aylığı uygulaması ayrıca incelenecektir. Bu kapsamda uygulamanın
başlangıcı, tutarının zaman içindeki değişimi, kapsamının genişlemesi ve emekli
aylığı sistemi üzerindeki etkileri kronolojik olarak ortaya konulacaktır. Böylece
“hak edilen aylık” ile “devlet tarafından tamamlanan en düşük aylık” arasındaki
farkın zaman içinde nasıl oluştuğu ve yaygınlaştığı araştırılacaktır. Bu ayrım,
prim–aylık bağlantısının ve emeklilik sisteminin gelir güvencesi işlevinin
değerlendirilmesi bakımından önemlidir.
Toplumsal
ve Siyasal Sonuçların Çözümlemesi
Araştırmanın
ikinci temel boyutunda emekli yoksulluğunun toplumsal ve siyasal sonuçları
incelenecektir. Emeklilerin örgütlenmeleri, talepleri, protestoları ve kamuoyu
gündemindeki görünürlüğü ekonomik göstergelerle birlikte değerlendirilecektir. Bu
aşamada amaç belirli bir siyasal aktörü veya partiyi değerlendirmek değil,
ekonomik bir sosyal politika sorununun hangi mekanizmalar aracılığıyla siyasal
bir soruna dönüştüğünü ortaya koymaktır. 25 Eylül 2026 tarihinde Ankara’da
gerçekleşen emekli protestosu ve Ali Şekeroğlu’nun ölümü de bu bağlamda bir olay/güncel
gösterge olarak ele alınacaktır. Ancak bireysel bir intihar olayından genel bir
nedensellik sonucu çıkarılmayacak ve olayın gerçekleştiği ekonomik, sosyal ve
siyasal bağlam incelenecektir.
Veri Kaynakları
Araştırmada
öncelikle birincil ve kurumsal kaynaklardan yararlanılacaktır. Bunlar arasında
başta Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), Hazine ve
Maliye Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Türkiye Büyük Millet
Meclisi ve Resmi Gazete olmak üzere kamu kurumlarının yayımladığı mevzuat,
istatistik, rapor ve bütçe belgeleri yer alacaktır. Uluslararası
karşılaştırmalar gerektiğinde OECD, ILO, Dünya Bankası ve benzeri uluslararası
kuruluşların yöntemleri ve veri setlerinden yararlanılacaktır. İkincil kaynak
olarak akademik makaleler, kitaplar, araştırma raporları ve konuya ilişkin
bilimsel çalışmalar kullanılacaktır. Güncel olayların değerlendirilmesinde
haber kaynaklarından yararlanılacak ancak haberlerde yer alan savlar olanaklı
olduğunca birincil veya kurumsal kaynaklarla karşılaştırılacaktır.
Verilerin
Karşılaştırılabilirliği ve Sınırlılıklar
Araştırmada
en önemli yöntem sorunlarından biri yaklaşık yirmi beş yıllık dönemde
kullanılan istatistiklerin ve emekli aylığı tanımlarının zaman içinde
değişebilmesidir. Bu nedenle her veri serisinin tanımı, kapsamı, ölçüm birimi
ve veri kaynağı ayrıca kontrol edilecektir. Özellikle ortalama emekli aylığı,
en düşük emekli aylığı, kök aylık, ödenen aylık ve ek ödeme veya tamamlama
yoluyla ulaşılan aylık kavramlarının birbirinden ayrılması gerekecektir. Benzer
biçimde enflasyon hesabında kullanılacak fiyat endeksinin, ücret
karşılaştırmalarında kullanılacak ücret göstergesinin ve emekli aylığının hangi
tarihteki tutarının esas alındığının açıkça belirtilmesi sağlanacaktır. Bu
yöntemsel yaklaşım sayesinde araştırma, tek bir göstergeye dayanarak “emekli
aylıkları düştü” veya “emekli aylıkları arttı” biçiminde genel bir sonuca
ulaşmak yerine, emekli aylığının mutlak düzeyi, reel satın alma gücü ve toplum
içindeki göreli gelir konumu arasındaki farklılıkları ayrı ayrı
gösterebilecektir. Sonuç olarak yöntem, hukuksal değişiklik, aylık hesaplama
parametreleri, nominal aylık, reel aylık, göreli gelir konumu, emekli
yoksulluğu ve toplumsal ve siyasal sonuçlar şeklindeki birbirini izleyen
çözümleme zinciri üzerine kurulacaktır.
KAVRAMSAL
VE KURAMSAL ÇERÇEVE
Emekli
yoksulluğunun bir sosyal politika sorunundan siyasal soruna dönüşümünü
inceleyen bir araştırmada kavramsal çerçevenin önemi kullanılan kavramların
birbirinin yerine geçirilmesini önlemektir. Emekli aylığındaki nominal artış,
reel gelir artışı, gelir ikame oranı, göreli gelir konumu ve yoksulluk aynı
olguyu ifade etmemektedir. Benzer biçimde emekli yoksulluğunun ortaya çıkması
ile bu durumun siyasal talebe dönüşmesi arasında da kendiliğinden ve doğrusal
bir ilişki bulunmamaktadır. Bu nedenle araştırmada ekonomik, sosyal politika ve
siyasal boyutlar birbirinden ayrılarak ancak aralarındaki ilişkiler korunarak
ele alınacaktır.
Emekli Aylığı
ve Gelir Güvencesi
Emekli
aylığı çalışma yaşamı sona eren bireyin gelir sürekliliğini sağlamak üzere
sosyal güvenlik sistemi tarafından sağlanan temel gelir mekanizmasıdır. Bu
yönüyle emekli aylığı yalnızca belirli bir miktarda parasal ödeme değildir.
Çalışma yaşamı boyunca elde edilen gelirin emeklilik döneminde belirli ölçüde
sürdürülmesini ve yaşlılık döneminde gelir güvencesinin korunmasını amaçlayan
sosyal güvenlik mekanizmasının temel araçlarından biridir. Dolayısıyla emekli
aylığının yeterliliğinin değerlendirilmesinde yalnızca aylığın nominal
tutarının bilinmesi yeterli değildir. Aylığın satın alma gücü, çalışma
dönemindeki gelirle ilişkisi ve aynı dönemde toplumdaki genel gelir düzeyi
karşısındaki konumu da dikkate alınmalıdır. Bu araştırmada bu nedenle emekli
aylığının düzeyi ile emekli aylığının yeterliliği birbirinden ayrılacaktır.
Birincisi parasal tutara ve ikincisi ise bu tutarın ekonomik ve toplumsal gereksinmeler
karşısındaki anlamına ilişkindir.
Nominal
ve Reel Emekli Aylığı
Emekli
aylığının zaman içindeki değişimini incelemenin ilk koşulu nominal ve reel
değişim arasındaki ayrımı yapmaktır. Nominal aylık belirli bir tarihte emekliye
ödenen parasal tutarı ifade eder. Ancak yüksek enflasyon dönemlerinde nominal
artış emeklinin satın alma gücünde aynı oranda bir artış anlamına gelmez. Bu
nedenle araştırmada nominal aylıkların yanı sıra enflasyon etkisinden
arındırılmış reel emekli aylığı da hesaplanacaktır. Böylece örneğin bir dönemde
emekli aylığının nominal olarak birkaç kat artmış olması tek başına emeklinin
ekonomik durumunun iyileştiği biçiminde yorumlanmayacaktır. Değişimin anlamı
aynı dönemde tüketici fiyatlarının ve diğer gelir göstergelerinin nasıl hareket
ettiğiyle birlikte değerlendirilecektir.
Göreli Gelir
Konumu
Yoksulluk
yalnızca belirli bir mutlak gelir eşiğinin altında bulunmakla açıklanabilecek
bir olgu değildir. Özellikle gelişmiş ve orta gelirli toplumlarda bireyin
toplum içindeki göreli ekonomik konumu da önem taşımaktadır. Bu araştırmada
göreli gelir konumu emekli aylığının aynı dönemdeki asgari ücret, çalışanların
ücretleri, ortalama kazançlar ve uygun olması durumunda kişi başına gelir gibi
göstergelere oranı üzerinden değerlendirilecektir. Bu yaklaşım önemli bir ayrım
yaratmaktadır. Emekli aylığı reel olarak artabilir ancak çalışanların gelirleri
veya toplumun genel refah düzeyi daha hızlı yükseliyorsa emeklinin göreli
konumu gerileyebilir. Tersine, nominal aylık artışının sınırlı olduğu bir
dönemde fiyatlar ve diğer gelirler daha düşük hızla artıyorsa göreli konum korunabilir.
Bu nedenle araştırmanın temel göstergelerinden biri emekli aylığının toplumdaki
diğer temel gelir göstergelerine oranı olacaktır.
Gelir İkame
Oranı
Emeklilik
sistemlerinin önemli amaçlarından biri, bireyin çalışma yaşamındaki gelirinin
emeklilik döneminde belirli ölçüde ikame edilmesini sağlamaktır. Bu bağlamda
gelir ikame oranı (replacement rate), emeklilik dönemindeki gelirin
çalışma dönemindeki gelire oranını ifade eden temel göstergelerden biridir. Ancak
ikame oranının hesaplanması farklı kurum ve araştırmalarda farklı yöntemlerle
yapılabilmektedir. Brüt veya net gelirlerin kullanılması, çalışma yaşamındaki
hangi gelirin esas alındığı, emeklilik öncesindeki son ücret ile ortalama yaşam
boyu kazancın ayrımı gibi unsurlar sonucu değiştirebilmektedir. Bu nedenle
araştırmada ikame oranları kullanılırken yöntemi açıkça belirtilmeyen farklı
kaynakların rakamları doğrudan karşılaştırılmayacaktır. Aynı yöntemle üretilmiş
veriler tercih edilecek ve farklı yöntemler kullanılmışsa bu durum ayrıca
belirtilecektir.
Emekli Yoksulluğu
Bu
araştırmanın merkezi kavramı olan emekli yoksulluğu emeklilik döneminde elde
edilen gelirin bireyin temel gereksinimlerini ve toplumsal yaşama kabul
edilebilir düzeyde katılımını karşılamada yetersiz kalması durumunu ifade
etmektedir. Bununla birlikte emekli yoksulluğu yalnızca emekli aylığının
belirli bir parasal eşiğin altında bulunması şeklinde tanımlanmayacaktır. Konut
ve barınma giderleri, gıda, sağlık, enerji, ulaşım ve diğer zorunlu
harcamaların gelir üzerindeki ağırlığı da bu olgunun değerlendirilmesinde
dikkate alınacaktır. Bu yaklaşım, özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde önem
taşımaktadır. Aynı nominal gelir farklı dönemlerde farklı satın alma gücüne
sahip olabileceği gibi, aynı reel gelir de konut, sağlık veya enerji
maliyetlerindeki değişiklikler nedeniyle farklı yaşam koşulları yaratabilir. Dolayısıyla
araştırmada emekli yoksulluğu gelir yetersizliği ile yaşam maliyeti arasındaki
ilişki üzerinden de değerlendirilecektir.
Sosyal Devlet
ve Sosyal Güvenlik
Emekli
aylığı modern sosyal devletin sosyal güvenlik işlevinin temel araçlarından
biridir. Sosyal devlet anlayışında yaşlılık ve çalışma gücünün kaybı gibi
bireyin gelir elde etme kapasitesini azaltan durumlarda kamu otoritesinin
belirli ölçüde gelir güvencesi sağlaması beklenmektedir. Bu çerçevede emeklilik
sisteminin değerlendirilmesinde yalnızca mali sürdürülebilirlik değil, aynı
zamanda gelir güvencesi, sosyal yeterlilik ve insan onuruna uygun yaşam
boyutları da dikkate alınmalıdır. Burada sosyal güvenlik sisteminin mali
sürdürülebilirliği ile emeklinin yeterli gelir elde etmesi arasında olası bir siyasa
gerilimi bulunduğu kabul edilmektedir. Araştırma bu iki hedef arasında önceden
bir tercih yapmak yerine uygulanan siyasa ve sonuçlarını görgül veriler
üzerinden inceleyecektir.
Prim–Aylık
Bağlantısı ve Dağıtım Boyutu
Emeklilik
sistemlerinin önemli bir özelliği, çalışma döneminde ödenen primlerle emeklilik
döneminde elde edilen aylık arasında belirli bir bağlantı kurulmasıdır. Bu
bağlantının gücü veya zayıflaması, sistemin hem güncel yapısını hem de
bireylerin sisteme ilişkin beklentilerini etkileyebilir. Özellikle en düşük
emekli aylığı ve tamamlama mekanizmalarının yaygınlaşması durumunda hesaplanan
aylık ile gerçekte ödenen aylık arasındaki fark önem kazanmaktadır. Bu nedenle
araştırmada yalnızca emeklinin eline geçen tutar değil, olanaklı olduğu ölçüde
aylığın hangi hukuksal ve güncel mekanizma sonucunda oluştuğu da
incelenecektir. Böylece emeklilik sistemindeki değişimin yalnızca sonuçları
değil, sonuçları üreten mekanizmalar da ortaya konulacaktır.
Kök Maaş,
Kök Aylık
Kök maaş
sigortalının çalışma hayatı boyunca bildirilen kazançları ve prim günleri
üzerinden hesaplanan ek destekler hariç “hak edilen” aylığı ifade eder. En
düşük aylık uygulaması ise kök maaşı belirli bir sınırın altında kalan kişilere
fark tamamlama mantığıyla daha yüksek ödeme yapılmasına olanak tanır.
Emekli Yoksulluğunun
Siyasal Sorun Niteliği Kazanması
Bir sosyal
politika sorununun siyasal sorun durumuna gelmesi yalnızca sorunun
yaygınlaşmasıyla açıklanamaz. Siyasal sorun niteliği toplumsal bir grubun
yaşadığı ekonomik veya sosyal güçlüğün toplu talebe dönüşmesi, kamu
otoritesinden çözüm istenmesi ve siyasal karar alma süreçlerinin konusu durumuna
gelmesi ile ortaya çıkmaktadır. Bu araştırmada emekli yoksulluğunun siyasal
niteliği üç aşamalı bir süreç olarak ele alınacaktır:
Birinci aşama-Ekonomik sorun: Emekli aylığının temel
gereksinimleri karşılamada yetersiz kalması veya emeklinin göreli gelir
konumunun gerilemesi.
İkinci aşama-Toplumsal sorun: Benzer ekonomik koşulları yaşayan
emeklilerin ortak bir sorun algısı geliştirmeleri, örgütlenmeleri ve toplu
talepler ortaya koymaları.
Üçüncü aşama-Siyasal sorun: Bu taleplerin kamu siyasası, bütçe tercihleri, sosyal
güvenlik düzenlemeleri ve siyasal karar alma süreçlerinin gündemine taşınması.
Bu üç aşama
birbirinden kesin sınırlarla ayrılmayabilir. Ancak çözümleyici olarak bu ayrım
yoksulluk ile siyasal talep arasındaki mekanizmanın incelenmesini
kolaylaştırmaktadır.
İnsan Onuru
ve Sosyal Güvenlik
Emeklilik
gelirinin yalnızca ekonomik bir değişken olarak değerlendirilmesi yaşlılık
döneminin sosyal ve insancıl boyutlarını gözden kaçırabilir. Sosyal güvenlik
sisteminin temel amaçlarından biri çalışma gücünün azalması veya sona ermesi
nedeniyle bireyin toplumsal yaşamdan dışlanmasını önlemektir. Bu nedenle
araştırmada insan onuru, bağımsız bir ekonomik gösterge olarak değil, sosyal
güvenliğin amaç ve sonuçlarını değerlendirmeye yardımcı olan normatif bir ölçüt
olarak ele alınacaktır. 25 Eylül 2026 Ankara protestosunda kullanılan “Para
için değil, onurumuz için” ifadesi de bu nedenle yalnızca bir protesto sloganı
olarak değil, ekonomik yetersizlik ile toplumsal saygınlık arasındaki ilişkinin
emekliler tarafından nasıl ifade edildiğini gösteren bir görgül veri olarak
değerlendirilecektir. Bununla birlikte bu tekil ifade bütün emeklilerin ortak
görüşü olarak kabul edilmeyecek ve yalnızca olayın gerçekleştiği bağlam içinde
değerlendirilecektir.
Kuramsal İlişki:
Gelir Değişiminden Siyasal Talebe
Bu
araştırmanın kuramsal çerçevesi emekli yoksulluğunu basit bir gelir azalması siyasal
tepki ilişkisi olarak kabul etmemektedir. Araştırmada önerilen çözümleme
zinciri şöyledir:
Emeklilik sistemindeki hukuksal ve
parametrik değişiklikler
↓
Emekli aylığının hesaplanma
biçimindeki değişiklik
↓
Nominal ve reel aylık düzeyindeki
değişim
↓
Emekli aylığının çalışan gelirleri ve
genel refah karşısındaki göreli konumunun değişmesi
↓
Emekli yoksulluğu ve gelir güvencesi
sorunlarının ortaya çıkması
↓
Bireysel ve toplu toplumsal sonuçlar
↓
Örgütlenme, talep ve protesto
↓
Siyasal gündeme taşınma
Bu zincirin
her aşamasında başka ekonomik, toplumsal ve kurumsal değişkenlerin etkili
olabileceği kabul edilmektedir. Dolayısıyla araştırmanın amacı bu zincirde
otomatik bir nedensellik kurmak değil, hangi aşamalarda ve hangi koşullarda bir
dönüşüm gerçekleştiğini görgül olarak ortaya koymaktır. Bu çerçeve makalenin
temel sorusunu da belirginleştirmektedir: Sorun yalnızca emekli aylıklarının
zaman içinde ne kadar değiştiği değildir. Asıl soru, bu değişimin emeklilerin
ekonomik ve toplumsal konumunu nasıl etkilediği ve bu etkinin hangi koşullarda toplu
ve siyasal bir talebe dönüştüğüdür.
TÜRKİYE’DE
EMEKLİLİK SİSTEMİNİN DÖNÜŞÜMÜ
Türkiye’de
emeklilik sisteminin 2002–2026 dönemindeki gelişimi yalnızca emekli
aylıklarının dönemsel artışları üzerinden değerlendirilemez. Emekli aylığının
düzeyini belirleyen hesaplama yöntemleri, aylık bağlama oranları, geçmiş
kazançların güncellenmesi, emeklilik koşulları ve zaman içinde oluşturulan en
düşük aylık uygulamaları bu dönemde önemli değişikliklere uğramıştır. Bu
nedenle Türkiye’de emeklilik sisteminin dönüşümünü değerlendirebilmek için 2002
sonrasındaki gelişmelerin kendilerinden önce gelen hukuksal değişikliklerle
birlikte ele alınması gerekmektedir. Özellikle 1999 tarihli 4447 sayılı Kanun
ile 2006 tarihli 5510 sayılı Kanun ve 2008 tarihli 5754 sayılı değişiklikleri
daha sonraki dönemde emekli aylıklarının oluşumunu etkileyen temel hukuksal
dönüm noktalarıdır.
1999:
Emeklilik Sisteminde Yapısal Değişimin Başlangıcı
1999 yılında
kabul edilen 4447 sayılı Kanun emeklilik sisteminde önemli değişiklikler
meydana getirmiştir. Bunların başında emeklilik yaşının yükseltilmesi ve aylık
bağlama oranlarının değiştirilmesi gelmektedir. 4447 sayılı Kanunla SSK ve
Bağ-Kur bakımından aylık bağlama oranları prim ödeme süresinin farklı
bölümlerine farklı oranlar uygulanacak şekilde yeniden düzenlenmiştir. Böylece
ilk 3.600 gün için daha yüksek ve sonraki dönemler için giderek düşen oranlar
öngörülmüştür. Bu değişikliğin sonucu olarak aynı prim ödeme süresi
karşılığında bağlanacak aylığın, önceki sisteme göre daha düşük olması olanaklı
duruma gelmiştir. 1999 değişikliğinin araştırmamız açısından önemi 2002
sonrasında gözlenen emekli aylığı düzeylerinin önemli bir bölümünün AKP
iktidarından önce oluşturulmuş hukuksal bir çerçevenin içinde meydana gelmiş
olmasıdır. Bu nedenle sonraki dönemde emekli aylıklarının göreli olarak
gerilemesi veya yükselmesi yalnızca 2002 sonrasındaki siyasal iktidarların
kararlarıyla açıklanabilecek bir olgu olarak başlangıçta kabul edilmeyecektir. Bu
ayrım araştırmanın nedensellik açısından tarafsızlığını koruması bakımından
önemlidir.
2002–2006:
Yeni Dönemin Başlangıcı
2002 yılı
araştırmanın kronolojik başlangıç noktası olarak alınacaktır. Bunun nedeni
2002'nin yeni siyasal dönemin başlangıcı olması ve aynı zamanda daha sonraki
yaklaşık çeyrek yüzyıllık değişimin karşılaştırılabileceği bir başlangıç yılı
oluşturmasıdır. Ancak 2002 yılı emeklilik sisteminin başlangıç yılı değildir.
Bu nedenle 2002 verileri, 1999 reformunun ardından oluşmuş sistemin başlangıç
düzeyi olarak değerlendirilecektir. Bu dönemde emekli aylıklarının nominal
düzeyindeki artışların yanı sıra enflasyon karşısındaki reel değişimleri ve
asgari ücretle ilişkileri ayrıca incelenecektir. Böylece dönemin yalnızca “maaş
artışları” üzerinden değerlendirilmesi önlenecektir.
2006–2008:
5510 Sayılı Kanun ve Yeni Hesaplama Sistemi
31 Mayıs
2006 tarihinde kabul edilen 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık
Sigortası Kanunu Türkiye'deki sosyal güvenlik sistemini bütünleştirmeyi
amaçlayan kapsamlı bir düzenleme olarak kabul edilmiştir. Kanun sosyal
sigortalar ile genel sağlık sigortasının kapsamını ve işleyişini yeniden
düzenlemiştir. Ancak araştırma açısından daha önemli olan nokta yaşlılık
aylığının hesaplanmasına ilişkin sistemdir. 2008 yılında 5754 sayılı Kanunla
5510 sayılı Kanunun ilgili hükümlerinde önemli değişiklikler yapılmıştır. Yeni
sistemde yaşlılık aylığı ortalama aylık kazanç ile aylık bağlama oranının
çarpımı üzerinden hesaplanmaktadır. Ortalama aylık kazanç, sigortalının geçmiş
yıllardaki prime esas kazançlarının belirli bir güncelleme katsayısıyla
güncellenmesi sonucunda hesaplanmaktadır. Aylık bağlama oranı ise toplam prim
ödeme gününün her 360 günü için %2 olarak belirlenmiştir. Bu düzenlemenin
önemli unsurlarından biri de güncelleme katsayısının belirlenme biçimidir. 2008
değişikliği sonrasında geçmiş kazançların güncellenmesinde tüketici
fiyatlarındaki değişimin tamamı ile gayrisafi yurtiçi hasıla büyümesinin %30'u
dikkate alınmıştır. AYM'nin kararında da bu mekanizma ayrıntılı biçimde
açıklanmaktadır. Böylece 2008 sonrasında emekli aylığının oluşumunda geçmiş
kazançların güncellenmesi ile aylık bağlama oranı iki temel parametre durumuna
gelmiştir. Bu değişiklik, araştırmanın temel sorularından biri açısından özel
önem taşımaktadır: Emekli aylığının düzeyini yalnızca emekli olunan tarihteki
ücret değil, çalışma yaşamı boyunca elde edilen prime esas kazançların nasıl
güncellendiği ve toplam prim süresinin hangi aylık bağlama oranıyla
değerlendirildiği de belirlemektedir.
2008 Sonrası
Sistemin Temel Özelliği
2008
sonrasında yürürlüğe giren sistemin uzun dönemli etkisinin anlaşılabilmesi için
bir noktanın özellikle vurgulanması gerekir: Yeni hesaplama yöntemi yalnızca o
tarihte emekli olanları değil, 2008 sonrasında ilk kez sigortalı olanların
gelecekteki emekli aylıklarının oluşumunu da ilgilendirmektedir. Bu nedenle
2008 reformunun etkisi yalnızca 2008 yılında ödenen emekli aylıkları üzerinden
ölçülemez. Reformun gerçek etkisinin görülebilmesi için daha sonraki yıllarda
sisteme girenlerin emeklilik dönemlerinde alacakları aylıkların da uzun dönemli
olarak incelenmesi gerekir. Bu durum araştırmada önemli bir yöntemsel ayrım
yaratacaktır: Mevcut emeklilerin aylıklarının değişimi ile yeni sistem altında
gelecekte emekli olacakların aylıklarının oluşumu aynı olgu değildir. Dolayısıyla
makalenin sonraki bölümlerinde bu iki süreç olanaklı olduğunca ayrı
izlenecektir.
2012:
İntibak Düzenlemesi
2012 yılında
yapılan intibak düzenlemesi özellikle belirli dönemlerde emekli olmuş SSK
emeklilerinin aylıkları arasındaki farklılıkların giderilmesine yönelik önemli
bir uygulama olmuştur. Bu düzenleme, emekli aylıklarının yalnızca genel
artışlarla değil, geçmiş dönemlerde aynı veya benzer koşullarda emekli olanlar
arasındaki farklılıkların giderilmesi amacıyla yapılan özel düzenlemelerle de
değişebildiğini göstermektedir. Dolayısıyla 2012 intibak uygulaması araştırmada
“sistemsel aylık artışı” ile “belirli bir emekli grubuna yönelik düzeltici
düzenleme” arasındaki farkın görülmesini sağlayan bir örnek olarak ele
alınacaktır.
2018:
Emekli Bayram İkramiyesi
2018 yılında
emeklilere Ramazan ve Kurban bayramlarında ikramiye ödenmeye başlanması
emeklilerin toplam yıllık gelirini etkileyen yeni bir ödeme mekanizması
oluşturmuştur. 2021 yılında bayram ikramiyesi 1.100 TL'ye yükseltilmiştir. Bu
uygulama emekli aylığının kendisiyle karıştırılmamalıdır. Araştırmada aylık
gelir ile yıllık toplam emekli gelirini artıran ek ödemeler ayrı göstergeler
olarak değerlendirilecektir. Bu ayrım özellikle önemlidir çünkü bir emeklinin
yıllık toplam gelirindeki artış aylık bağlama sisteminde yapısal bir iyileşme
meydana geldiği anlamına gelmeyebilir.
2019: En Düşük
Emekli Aylığı Uygulamasının Başlaması
2019 yılı
emekli aylıkları bakımından yeni bir dönemin başlangıcıdır. Bu yılda ilk kez
hesaplanan emekli aylığı belirli bir tutarın altında kalanlar için asgari ödeme
tutarı oluşturulmuştur. İlk tutar 1.000 TL olarak belirlenmiştir. Bu uygulama,
emeklilik sisteminde önemli bir ayrımın ortaya çıkmasına yol açmıştır: hesaplanan
aylık ile gerçekte ödenen aylık aynı olmak zorunda değildir. Bu nedenle 2019
sonrasında “en düşük emekli aylığı” kavramı emeklilik sisteminin klasik
prim–aylık ilişkisinin yanında ayrıca incelenmesi gereken bir sosyal politika
aracına dönüşmüştür.
2020–2023:
En Düşük Aylığın Hızla Yükselmesi
En düşük
emekli aylığı uygulaması sonraki yıllarda art arda yükseltilmiştir. Kronolojik
olarak uygulanan tutarlar şöyledir:
|
Çizelge 1: En Düşük Aylıkta
Gelişme |
|
|
Dönem |
En düşük aylık |
|
2019 |
1.000 TL |
|
2020 |
1.500 TL |
|
Ocak 2022 |
2.500 TL |
|
Temmuz 2022 |
3.500 TL |
|
Ocak 2023 |
5.500 TL |
|
Nisan 2023 |
7.500 TL |
|
2024 Ocak |
10.000 TL |
|
2024 Temmuz |
12.500 TL |
|
2025 Ocak |
14.469 TL |
|
2025 Temmuz |
16.881 TL |
|
2026 Ocak |
20.000 TL |
|
2026 Temmuz |
23.552 TL |
2019'dan
2026 Temmuzuna kadar gerçekleşen bu değişim emekli aylıklarının incelenmesinde
en düşük aylık uygulamasının başlı başına bir kronolojik gösterge durumuna
geldiğini ortaya koymaktadır. 2019–2023 arasındaki ilk aşamalar TBMM
tutanaklarında ayrıntılı olarak yer almaktadır. 2025 ve 2026'daki tutarlar da
TBMM kayıtlarında izlenebilmektedir. 2026 yılı bakımından ayrıca dikkat
edilmesi gereken nokta Ocak ayında 16.881 TL olan asgari ödeme tutarının 20.000
TL'ye, Temmuz ödeme döneminde ise 23.552 TL'ye çıkarılmış olmasıdır. Temmuz
düzenlemesinde artış 2026'nın ilk altı aylık dönemine ilişkin TÜFE değişimi
esas alınarak belirlenmiştir.
En Düşük Aylık
Uygulamasının Yapısal Anlamı
2019
sonrasında ortaya çıkan gelişme yalnızca “en düşük aylığın artırılması”
değildir. Daha önemli olan emekli aylığı sisteminin giderek daha büyük ölçüde
hesaplanan aylık ile gerçekte ödenen aylık arasındaki farkın kamu tarafından
tamamlanması mekanizmasını kullanmaya başlamasıdır. Bu nedenle araştırmanın
ilerleyen bölümünde şu üç gösterge birbirinden ayrılacaktır: Sigortalının kendi
prim ve kazanç geçmişine göre hesaplanan aylığı, kanunla belirlenen en düşük
ödeme tutarı ve emeklinin gerçekte aldığı aylık. Bu ayrım yapılmadan 2019
sonrası emekli aylıklarının düzeyindeki değişimin doğru biçimde yorumlanması olanaklı
değildir.
2022–2023
Dönemindeki Özel Düzenlemeler
2022 ve 2023
yılları emeklilik sistemi bakımından yalnızca en düşük aylık düzenlemeleri
nedeniyle değil, farklı emekli gruplarına yönelik başka düzenlemeler nedeniyle
de önem taşımaktadır. 2022 yılında ek gösterge düzenlemesiyle bazı kamu
görevlilerinin ek göstergeleri artırılmış ve bunun emekli aylıklarına yansıması
sağlanmıştır. Bu kapsamda polis, öğretmen, avukat, sağlık personeli ve bazı
diğer unvan grupları da düzenlemeden etkilenmiştir. 2023 yılında ise Emeklilikte
Yaşa Takılanlar (EYT) düzenlemesiyle belirli koşulları sağlayan ve 8 Eylül 1999
ve öncesinde sigorta başlangıcı bulunan kişiler bakımından yaş koşuluna ilişkin
önemli bir değişiklik yapılmıştır. Bu düzenleme emekli sayısının ve sosyal
güvenlik harcamalarının gelişimini değerlendirmek bakımından ayrıca dikkate
alınacaktır. Bu gelişmeler emeklilik siyasasının yalnızca aylıkların tutarı
üzerinden değil, emekli sayısını ve sistemin toplam mali yükünü değiştiren
düzenlemeler üzerinden de değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
2024–2025:
En Düşük Aylığın Genel Gelir Yapısı İçindeki Konumu
2024 ve 2025
döneminde en düşük emekli aylığının 10.000 TL'den 12.500 TL'ye, daha sonra
14.469 TL'ye ve 16.881 TL'ye yükseltilmesi nominal artışın oldukça yüksek
olduğu bir döneme işaret etmektedir. Ancak bu artışların emeklilerin ekonomik
durumunu nasıl etkilediği, aynı dönemlerdeki enflasyon, asgari ücret, çalışan
ücretleri ve yaşam maliyeti göstergeleriyle birlikte değerlendirilmelidir. Bu
nedenle araştırmanın bundan sonraki bölümünde yalnızca bu tutarların kronolojik
olarak sıralanması yeterli görülmeyecek ve her dönemin reel değeri ve göreli
gelir konumu ayrıca hesaplanacaktır.
2026: En Düşük
Aylığın 23.552 TL'ye Yükselmesi
2026 yılı
araştırmanın kapsadığı dönemin son yılı olması nedeniyle ayrıca önem
taşımaktadır. Ocak 2026'da dosya bazında en düşük ödeme tutarı 20.000 TL'ye
yükseltilmiştir. TBMM kayıtlarına göre bu düzenlemeden yaklaşık 4,9 milyon
emeklinin yararlanacağı belirtilmiştir. Temmuz 2026'da ise en düşük aylık
23.552 TL'ye çıkarılmıştır. TBMM'nin açıklamasına göre bu tutar 2026'nın ilk
altı aylık döneminde gerçekleşen TÜFE değişimi esas alınarak belirlenmiştir. Bununla
birlikte 2026 yılına ilişkin değerlendirmede yalnızca “23.552 TL” rakamının
verilmesi yeterli değildir. Bu tutarın aynı tarihteki asgari ücret, ortalama
ücretler, kira ve temel tüketim harcamaları ile karşılaştırılması
gerekmektedir. Böylece nominal artış ile gerçek ekonomik konum arasındaki fark
ortaya çıkarılabilecektir.
Dönüşümün
Genel Kronolojisi
1999–2026
dönemindeki temel dönüşüm noktaları şu şekilde özetlenebilir:
|
Çizelge 2: Temel Dönüşüm Noktaları |
||
|
Yıl |
Başlıca gelişme |
Araştırma açısından
önemi |
|
1999 |
4447 sayılı Kanun |
Emeklilik yaşı ve aylık bağlama sisteminde yapısal
değişiklik |
|
2002 |
Yeni siyasal dönemin başlangıcı |
Araştırmanın karşılaştırmalı zaman serisinin
başlangıcı |
|
2006 |
5510 sayılı Kanunun kabulü |
Sosyal güvenlik sisteminin yeniden yapılandırılması |
|
2008 |
5754 sayılı değişiklik ve yeni aylık hesaplama
sistemi |
Ortalama aylık kazanç, güncelleme katsayısı ve %2
aylık bağlama oranı |
|
2012 |
İntibak düzenlemesi |
Belirli emekli gruplarındaki aylık farklılıklarının
giderilmesi |
|
2018 |
Bayram ikramiyesi |
Aylık dışı emekli gelirinin oluşması |
|
2019 |
En düşük aylık uygulaması |
Hesaplanan aylık–gerçek ödenen aylık ayrımının
ortaya çıkması |
|
2020 |
En düşük aylığın 1.500 TL'ye yükseltilmesi |
Asgari ödeme mekanizmasının genişlemesi |
|
2022 |
En düşük aylığın 2.500 ve 3.500 TL'ye yükseltilmesi |
En düşük aylık mekanizmasının güçlenmesi |
|
2022 |
Ek gösterge düzenlemesi |
Bazı kamu görevlilerinin emekli aylıklarının
etkilenmesi |
|
2023 |
En düşük aylığın 5.500 ve 7.500 TL'ye yükseltilmesi |
Asgari ödeme mekanizmasının yaygınlaşması |
|
2023 |
EYT düzenlemesi |
Emekli sayısı ve sosyal güvenlik dengeleri
bakımından yeni dönem |
|
2024 |
En düşük aylığın 10.000 ve 12.500 TL'ye
yükseltilmesi |
En düşük aylık ile diğer gelir göstergeleri
arasındaki ilişkinin önem kazanması |
|
2025 |
En düşük aylığın 14.469 ve 16.881 TL'ye
yükseltilmesi |
Nominal artış–reel değer ayrımının belirginleşmesi |
|
2026 Ocak |
En düşük aylığın 20.000 TL'ye çıkarılması |
Asgari ödeme mekanizmasının yeni düzeyi |
|
2026 Temmuz |
En düşük aylığın 23.552 TL'ye çıkarılması |
Araştırmanın güncel son noktası |
Bu kronoloji
araştırmanın sonraki bölümünde oluşturulacak 2002–2026 Emekli Aylıkları
Kronolojik Çizelgesi için yalnızca başlangıç çerçevesini oluşturmaktadır. Asıl
görgül çözümleme bu hukuksal ve kurumsal dönüm noktalarının karşısına yıllık
emekli aylığı, enflasyon, asgari ücret, çalışan ücretleri ve diğer gelir
göstergelerinin yerleştirilmesiyle gerçekleştirilecektir. Dolayısıyla bu
bölümün temel sonucu Türkiye'deki emeklilik sisteminin 1999'dan 2026'ya kadar
tek bir çizgide ilerleyen basit bir değişim yaşamamış olduğudur. Emeklilik
koşulları, aylık hesaplama yöntemi, aylık bağlama oranları, geçmiş kazançların
güncellenmesi ve en düşük aylık mekanizması farklı tarihlerde ve farklı
araçlarla değişmiştir. Bu nedenle emekli yoksulluğunun oluşumunu açıklayabilmek
için tek bir reformu veya tek bir dönemi esas almak yerine bu değişikliklerin
birbirini izleyen etkilerinin incelenmesi gerekmektedir.
|
Çizelge 3: Türkiye’de Emekli
Aylığı Ödemelerinin GSYH’ye Oranı, 2002–2025 |
||||
|
Yıl |
Emekli sayısı* |
Emekli aylığı ödemeleri
(milyar TL) |
GSYH, cari fiyatlarla
(milyar TL) |
Emekli aylığı ödemeleri
/ GSYH (%) |
|
2002 |
5.888.418 |
16,7 |
362,1 |
4,61 |
|
2003 |
6.178.979 |
25,2 |
472,2 |
5,33 |
|
2004 |
6.501.742 |
30,7 |
582,9 |
5,26 |
|
2005 |
6.837.393 |
38,5 |
680,3 |
5,66 |
|
2006 |
7.248.871 |
45,1 |
795,8 |
5,66 |
|
2007 |
7.589.715 |
52,3 |
887,7 |
5,89 |
|
2008 |
8.045.815 |
59,1 |
1.002,8 |
5,90 |
|
2009 |
8.488.866 |
68,6 |
1.006,4 |
6,82 |
|
2010 |
8.820.694 |
79,0 |
1.167,7 |
6,76 |
|
2011 |
9.274.705 |
91,6 |
1.404,9 |
6,52 |
|
2012 |
9.635.806 |
105,3 |
1.581,5 |
6,66 |
|
2013 |
9.893.779 |
119,2 |
1.823,4 |
6,54 |
|
2014 |
10.227.047 |
134,4 |
2.054,9 |
6,54 |
|
2015 |
10.808.165 |
152,0 |
2.350,9 |
6,47 |
|
2016 |
11.171.059 |
185,2 |
2.626,6 |
7,05 |
|
2017 |
11.418.722 |
209,5 |
3.133,7 |
6,69 |
|
2018 |
11.867.931 |
245,1 |
3.761,2 |
6,52 |
|
2019 |
12.214.543 |
298,6 |
4.317,8 |
6,92 |
|
2020 |
12.490.714 |
343,0 |
5.048,6 |
6,79 |
|
2021 |
12.847.135 |
406,0 |
7.256,1 |
5,60 |
|
2022 |
13.128.225 |
668,8 |
15.011,8 |
4,46 |
|
2023 |
15.236.122 |
1.408,6 |
26.276,3 |
5,36 |
|
2024 |
— |
2.667,8 |
44.587,2 |
5,98 |
|
2025 |
— |
3.775,5 |
63.020,9 |
5,99 |
Çizelge 3 gerçekten
çarpıcı fakat ilk bakışta düşünülebilecek yorumdan daha karmaşıktır. 2002'de
emekli aylığı ödemelerinin GSYH'ye oranı %4,61 iken 2009'da %6,82'ye, 2016'da
%7,05'e, 2019'da %6,92'ye çıkıyor, 2022'de ise %4,46'ya düşüyor, 2024'te
yaklaşık %5,98 ve 2025'te yaklaşık %5,99 oluyor. Dolayısıyla “emeklilere
yapılan toplam ödeme sürekli olarak GSYH içindeki payını kaybetti” şeklinde bir
sonuç çıkaramayız. Tam tersine, 2009–2020 döneminde pay oldukça yüksek ve
2021–2023 döneminde ise belirgin bir kırılma görülüyor.
Emekli
sayısı yaklaşık üç katına yaklaşırken emekli aylığı ödemelerinin ulusal gelir
içindeki payı neden 2022'de 2002 düzeyinin bile altına düşmüştür? Bu soru çok
daha güçlüdür. Ayrıca 2023'te EYT'nin etkisiyle emekli sayısındaki sıçrama
nedeniyle yalnızca toplam ödeme/GSYH oranına bakmak yeterli değil. Bu nedenle çizelgeyi
şu üçlüyle birlikte okumamız gerekmektedir: Emekli sayısı, toplam emekli aylığı
ödemesi ve emekli aylığı ödemelerinin GSYH'ye oranı. Böylece “devlet emeklilere
toplam olarak ne kadar kaynak ayırdı?” ile “bu kaynak emekli başına ne ifade
ediyor?” sorularını birbirinden ayırabiliriz. Bir de önemli bir teknik nokta
var: TÜİK Eylül 2025'te ulusal hesaplarda ana revizyon yaptı. TÜİK revizyonunda
örneğin 2023 cari GSYH'si önceki 26,276 trilyon TL serisinden 27,091 trilyon
TL'ye çıkarılmıştır. TÜİK 2025 ana revizyonunda 1995'e kadar geriye giden yeni
bir GSYH serisi oluşturdu ve 2002–2023 değerlerini de revize etti.
|
Çizelge 4: Türkiye GSYH'si, Cari
Fiyatlarla, 2002–2025 |
|
|
Yıl |
GSYH (milyar TL) |
|
2002 |
362,907 |
|
2003 |
473,368 |
|
2004 |
584,694 |
|
2005 |
682,962 |
|
2006 |
799,460 |
|
2007 |
892,805 |
|
2008 |
1.009,221 |
|
2009 |
1.013,510 |
|
2010 |
1.176,048 |
|
2011 |
1.413,984 |
|
2012 |
1.590,049 |
|
2013 |
1.831,744 |
|
2014 |
2.062,358 |
|
2015 |
2.354,059 |
|
2016 |
2.629,988 |
|
2017 |
3.151,529 |
|
2018 |
3.806,479 |
|
2019 |
4.402,050 |
|
2020 |
5.141,711 |
|
2021 |
7.433,800 |
|
2022 |
15.325,857 |
|
2023 |
27.091,469 |
|
2024 |
44.587,225 |
|
2025 |
63.240,524 |
|
Kaynak: TÜİK, Ulusal
Hesaplar Sisteminde “Ana Revizyon” Kapsamında Yapılan Çalışmalar. Tablo 2;
2024 ve 2025 yılları için TÜİK'in güncel yıllık GSYH serisi. TÜİK'in revizyon
tablosu 2002–2023 değerlerini doğrudan “revizyon sonrası” olarak vermektedir.
2025 yılı GSYH'si cari fiyatlarla 63 trilyon 240 milyar 524 milyon TL olarak
açıklanmıştır. |
|
TÜİK'in
revizyon tablosu 2002–2023 değerlerini doğrudan “revizyon sonrası” olarak
vermektedir. 2025 yılı GSYH'si cari fiyatlarla 63 trilyon 240 milyar 524 milyon
TL olarak açıklanmıştır. Bu seriyle artık önceki “Emekli aylığı ödemeleri /
GSYH” tablosunu baştan hesaplamalıyız. Çünkü GSYH paydası değişmiştir. Örneğin:
2002: 16,687 milyar / 362,907 milyar
= %4,60
2007: 52,312 milyar / 892,805 milyar
= %5,86
2016: 185,2 milyar / 2.629,988 milyar
= yaklaşık %7,04
2022: 668,8 milyar / 15.325,857
milyar = yaklaşık %4,36
2023: 1.408,6 milyar / 27.091,469
milyar = yaklaşık %5,20
Dolayısıyla
daha önce verilen %4,61, %5,89, %7,05, %4,46, %5,36 gibi oranlar küçük fakat
akademik açıdan önemli ölçüde değişiyor. Bunun nedeni esas olarak TÜİK'in 2025
ana revizyonuyla GSYH paydasının değiştirilmiş olmasıdır.
EMEKLİ NÜFUSU,
EMEKLİ AYLIĞI ÖDEMELERİNİN GSYH PAYI VE EMEKLİ BAŞINA DÜŞEN GÖRELİ PAY:
2002–2025
Bu çizelgede
“emekli sayısı” sütununda SGK'nın karşılaştırılabilir pasif sigortalı/dosya
serisini kullanılmıştır. Bu seri yalnızca yaşlılık aylığı alan kişileri değil,
sistemde aylık/gelir bağlanan dosyaları kapsadığı için son metinde sütun
başlığını teknik olarak böyle vermemiz daha doğru olacaktır. SGK'nın eski
serisi 2002'de 5,888 milyon dosyadan başlamakta ve 2023'te 15,236 milyona,
2024'te 15,870 milyona ve 2025'te 16,204 milyona ulaşmaktadır.
|
Çizelge 5: Pasif Aylık Dosyası
Başına Göreli Emeklilik Kaynağının Değişimi, 2002–2025 |
|||
|
Yıl |
Pasif aylık dosyası
(milyon) |
Emekli aylığı ödemesi /
GSYH (%) |
Pasif aylık dosyası
başına göreli emeklilik kaynağı endeksi (2002=100) |
|
2002 |
5,888 |
4,60 |
100,0 |
|
2003 |
6,179 |
5,32 |
110,2 |
|
2004 |
6,502 |
5,24 |
103,3 |
|
2005 |
6,837 |
5,64 |
105,7 |
|
2006 |
7,249 |
5,64 |
99,6 |
|
2007 |
7,590 |
5,86 |
98,9 |
|
2008 |
8,046 |
5,86 |
93,3 |
|
2009 |
8,489 |
6,77 |
102,1 |
|
2010 |
8,821 |
6,71 |
97,5 |
|
2011 |
9,275 |
6,48 |
89,5 |
|
2012 |
9,636 |
6,62 |
88,0 |
|
2013 |
9,894 |
6,51 |
84,2 |
|
2014 |
10,227 |
6,52 |
81,6 |
|
2015 |
10,808 |
6,46 |
76,5 |
|
2016 |
11,171 |
7,04 |
80,7 |
|
2017 |
11,419 |
6,65 |
74,6 |
|
2018 |
11,868 |
6,44 |
69,5 |
|
2019 |
12,215 |
6,78 |
71,1 |
|
2020 |
12,491 |
6,67 |
68,4 |
|
2021 |
12,847 |
5,46 |
54,4 |
|
2022 |
13,128 |
4,36 |
42,6 |
|
2023 |
15,236 |
5,20 |
43,7 |
|
2024 |
15,870 |
5,98 |
48,3 |
|
2025 |
16,204 |
5,99 |
47,3 |
|
Kaynak ve yöntem: Pasif sigortalı sayısında SGK'nın
“pasif (aylık alanlar) sigortalılar – dosya” serisi esas alınmıştır. SGK
istatistiklerinde “dosya” ile “kişi” ayrı göstergeler olarak
yayımlanmaktadır. Bu nedenle çizelgedeki değerler aylık alan kişi sayısını
değil, aylık dosyası sayısını göstermektedir. Emekli aylığı ödemeleri SGK
mali istatistiklerinden; GSYH değerleri ise TÜİK'in 2025 ana revizyonuyla
geriye doğru revize edilen cari fiyatlarla GSYH serisinden alınmıştır. |
|||
Endeks
aşağıdaki biçimde hesaplanmıştır:
Endeks(t) = {[(Emekli aylığı
ödemeleri / GSYH)(t) / Pasif aylık dosyası(t)] / [(Emekli aylığı ödemeleri /
GSYH)(2002) / Pasif aylık dosyası(2002)]} × 100
2002 yılı
başlangıç değeri 100 kabul edilmiştir. Buna göre 2025 değeri [(5,99 / 16,204) /
(4,60 / 5,888)] × 100 ≈ 47,3 olarak bulunmaktadır. Gösterge reel emekli aylığı,
satın alma gücü veya ortalama emekli aylığı endeksi değildir. Sosyal güvenlik
sisteminin emekli aylıklarına ayırdığı toplam makroekonomik kaynağın GSYH
içindeki payının pasif aylık dosyası başına göreli gelişimini göstermektedir.
Bulguların
Değerlendirilmesi
Çizelge 5
emeklilere ayrılan toplam kaynağın GSYH içindeki payı ile bu kaynağın bölündüğü
pasif aylık dosyası sayısının çok farklı hızlarda değiştiğini göstermektedir.
Pasif aylık dosyası sayısı 2002'de 5,888 milyondan 2025'te 16,204 milyona
yükselmiştir. Başka bir ifadeyle yaklaşık 2,75 katına çıkmış ve yüzde 175
artmıştır. Buna karşılık emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı aynı
dönemde yüzde 4,60'tan yüzde 5,99'a yükselmiş ve artış yaklaşık yüzde 30
düzeyinde kalmıştır. Bu farklılaşma sonucunda pasif aylık dosyası başına göreli
emeklilik kaynağı endeksi 2002'de 100 iken 2025'te 47,3'e gerilemiştir. Başka
bir ifadeyle, emekli aylıklarına ayrılan toplam GSYH payı azalmamış, tersine
artmış olmasına karşın bu kaynağın bölündüğü dosya sayısının çok daha hızlı
büyümesi nedeniyle dosya başına düşen göreli makroekonomik kaynak başlangıç
düzeyinin yaklaşık yüzde 47'sine inmiştir. Serinin yıllık seyri doğrusal
değildir. Endeks 2003'te 110,2'ye yükselmiş, 2009'da yeniden 100'ün üzerine
çıkmış ve 2016'da geçici bir yükseliş göstermiştir. Buna karşılık uzun dönemli
eğilim aşağı yönlüdür. Özellikle 2021 sonrasında düşüş belirginleşmiş ve 2022'de
42,6'ya gerileyen endeks EYT uygulamasının pasif aylık dosyası sayısını önemli
ölçüde artırdığı 2023'te 43,7 düzeyinde kalmış ve 2024'te 48,3'e yükseldikten
sonra 2025'te 47,3 olarak gerçekleşmiştir. Bu bulgu, toplam emeklilik
harcamalarının artması ile bireysel emeklilerin göreli ekonomik konumunun
gerilemesinin birbirleriyle çelişmediğini göstermektedir. Sorun yalnızca
emeklilere ayrılan toplam kaynağın büyüklüğü değil, bu kaynağın kaç aylık
dosyası arasında bölüşüldüğüdür. Emeklilere ayrılan GSYH payındaki artış pasif
nüfustaki çok daha hızlı genişlemeyi karşılamaya yetmediğinde dosya başına
göreli kaynak azalabilmektedir. Bu nedenle söz konusu mekanizma çalışmada
“paylaşım etkisi” olarak tanımlanmaktadır. Paylaşım etkisi, emekli aylıklarının
reel satın alma gücündeki değişimden bağımsız olarak, emeklilik sistemine
ayrılan makroekonomik kaynağın yararlanıcı kitlenin büyüme hızının gerisinde
kalması sonucunda kişi veya dosya başına göreli kaynağın azalmasını ifade
etmektedir.
EMEKLİ
SAYISINDAKİ ARTIŞ VE GSYH PAYININ BÖLÜŞÜMÜ
Türkiye'de
emekli yoksulluğunun gelişimi yalnızca emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki
toplam payına bakılarak açıklanamaz. Bulgular, emekli aylığı ödemelerinin
GSYH'ye oranının 2002–2025 döneminde doğrusal ve sürekli bir azalma
göstermediğini ve tersine dönemsel dalgalanmalarla birlikte 2002 düzeyinin
üzerinde kaldığı yılların ağırlıkta olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte
aynı dönemde emekli aylığı ve gelir ödemelerinden yararlanan pasif sigortalı
sayısı çok daha hızlı artmıştır. 2002 yılında yaklaşık 5,9 milyon pasif
sigortalı/dosya GSYH'nin yaklaşık %4,6'sına karşılık gelen emekli aylığı
ödemesini paylaşırken 2025 yılında yaklaşık 16,2 milyon pasif dosyanın
paylaştığı toplam kaynak GSYH'nin yaklaşık %6'sı düzeyindedir. Başka bir
ifadeyle, emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki toplam payı yaklaşık %30
oranında genişlerken bu kaynağı paylaşan pasif sayısı yaklaşık %175 artmış ve
2,75 katına çıkmıştır. Bu gelişme, toplam kaynak ile bireysel gelir düzeyi
arasındaki görünürdeki çelişkinin açıklanması bakımından önemlidir. Emeklilere
aktarılan toplam kaynağın ulusal gelir içindeki payının korunması veya
yükselmesi emekli başına düşen göreli kaynağın da korunduğu anlamına
gelmemektedir. Toplam kaynağı paylaşan nüfusun kaynaktan daha hızlı büyümesi durumunda
emekli başına düşen göreli ulusal gelir payı azalabilmektedir. Nitekim 2002
yılı 100 kabul edilerek hesaplanan emekli başına göreli GSYH payı endeksi uzun
dönemde belirgin bir gerilemeye işaret etmektedir. Bu bulgu reel satın alma
gücündeki değişimle özdeş değildir. Ancak emeklilerin ulusal gelir karşısındaki
göreli konumundaki dönüşümü gösteren tamamlayıcı bir göstergedir. Dolayısıyla
Türkiye'deki emekli yoksulluğunun temel açıklaması yalnızca “emeklilere ulusal
gelirden daha az kaynak ayrılması” biçiminde kurulamaz. Daha açıklayıcı olan
olgu, emeklilik sisteminden aylık ve gelir alan nüfusun büyüme hızının emekli
aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payındaki artışın çok üzerinde
gerçekleşmesidir. Bu demografik ve kurumsal baskıya aylık hesaplama
parametreleri, enflasyon karşısında satın alma gücü, çalışan ücretlerinden
göreli kopuş ve en düşük aylık uygulamasının yarattığı tabanda sıkışma da
eklendiğinde emekli yoksulluğunun çok boyutlu yapısı ortaya çıkmaktadır. DİSK-AR’ın
SGK ve ÇSGB verilerinden hesapladığı seri ortalama emekli aylığını doğrudan
asgari ücretle karşılaştırmaktadır. 2025 değeri raporda ilk üç ay
ortalamasıdır.
|
Çizelge 6: Emekli Aylığının Göreli
Gelir Konumu |
|||
|
Yıl |
Ortalama emekli aylığı
(TL) |
Net asgari ücret (TL) |
Emekli aylığı / asgari
ücret (%) |
|
2002 |
212 |
174 |
122 |
|
2003 |
306 |
226 |
136 |
|
2004 |
356 |
311 |
115 |
|
2005 |
428 |
350 |
122 |
|
2006 |
475 |
380 |
125 |
|
2007 |
527 |
411 |
128 |
|
2008 |
563 |
492 |
114 |
|
2009 |
623 |
537 |
116 |
|
… |
… |
… |
… |
|
2022 |
4.000 |
4.877 |
82 |
|
2023 |
7.323 |
9.955 |
74 |
|
2024 |
13.330 |
17.002 |
78 |
|
2025* |
17.252 |
22.105 |
78 |
|
* İlk üç ay ortalaması. DİSK-AR hesaplamasında
ortalama aylık, toplam emekli aylığı ödemesinin pasif sigortalı sayısına
bölünmesiyle elde ediliyor. |
|||
Buradaki
değişim çok belirgindir. 2002'de ortalama emekli aylığı net asgari ücretin
%122'si iken 2025'te %78'ine gerilemektedir. Daha da çarpıcı olanı 2003'te oranın
%136 olmasıdır. Yani ortalama emekli aylığı asgari ücretin üçte birden fazla
üzerindeyken son dönemde yaklaşık beşte bir altındadır. Çalışma ve Sosyal
Güvenlik Bakanlığı’nın bağımsız asgari ücret serisi de karşılaştırmanın
paydasını doğrulamaktadır. Bakanlık 2002–2025 net asgari ücret serisini yayımlamakta
ve 2025 net asgari ücretini 22.104,67 TL olarak vermektedir.
Bir sonraki gösterge
daha da önemlidir. Aynı araştırmada ortalama emekli aylığının kişi başına
GSYH'ye oranı hesaplanmış durumda.
|
Çizelge 7: Emekli Aylığının Kişi Başına
GSYH Karşısındaki Konumu |
|||
|
Gösterge |
2002 |
2025 |
Değişim |
|
Ortalama emekli aylığı / net asgari ücret |
%122 |
%78 |
−44 puan |
|
Ortalama emekli aylığı / kişi başına GSYH |
%46,4 |
%29,0 |
−17,4 puan |
|
2002=100 göreli GSYH endeksi |
100 |
62,5 |
−%37,5 |
Burada
ikinci bağımsız kanıtımız ortaya çıkmaktadır: Emekli aylığı yalnızca asgari
ücrete göre gerilememiş ve kişi başına üretilen ulusal gelir karşısında da
belirgin biçimde gerilemiştir. DİSK-AR'ın Temmuz 2025 hesabında oran %29'dur.
2026'da yayımlanan daha sonraki DİSK çalışması güncellenmiş verilerle 2025
oranını %31,6 olarak vermektedir.
Çizelgeler
Birlikte Ne Söylüyor?
Bu bağlamda birbirinden
bağımsız üç olgu yan yana konulabilmektedir. Birincisi, emeklilere yapılan
toplam aylık ödemelerinin GSYH içindeki payında 2002–2025 boyunca aynı ölçüde
dramatik bir düşüş yoktur. İkincisi, toplam kaynağı paylaşan emekli/pasif nüfus
çok büyük ölçüde artmaktadır. Üçüncüsü, ortalama emekli aylığının hem asgari
ücrete hem de kişi başına ulusal gelire oranı belirgin biçimde gerilemektedir. Bu
sonuçlar birbirleriyle çelişmemekte aksine aynı sürecin üç farklı yüzünü göstermektedir. Görece korunan toplam GSYH payı çok daha
fazla emekli arasında bölüşülmekte, emekli başına göreli pay azalmakta, emekli
aylığı çalışan gelirlerinden uzaklaşmakta ve emeklinin göreli gelir konumu
gerilemektedir. Araştırmanın özgün ağırlık merkezi bu noktada oluşmaktadır.
Önceki
çizelgede “pasif sigortalı/dosya” tanımından dolayı birtakım sorunlar olduğunu
görmüştük. DİSK-AR'ın SGK verilerinden oluşturduğu ayrıntılı seri 2019'da
toplam pasif sayısını 12,98 milyon, 2020'de 13,26 milyon, 2021'de 13,64 milyon,
2022'de 13,93 milyon ve 2023'te 16,03 milyon olarak vermiştir. Dolayısıyla
önceki çizelgede kullandığımız 12,21; 12,49; 12,85; 13,13; 15,24 milyon
serisiyle tanım farkı bulunuyor.
Emeklilere
yapılan toplam aylık ödemelerinin GSYH içindeki payının, bu ödemelerden
yararlanan nüfusun büyüklüğüyle birlikte değerlendirilmesi, sosyal güvenlik
sisteminin emeklilik ödemelerine ayırdığı makroekonomik kaynağın kişi başına
göreli değişimini göstermektedir. Bu amaçla, dönemler arası tanım
farklılığından kaynaklanabilecek sapmaları önlemek üzere, paydada SGK'nın 2002
ve 2025 yılları için aynı kavramsal kapsamda yayımladığı “pasif sigortalı”
sayısı kullanılmıştır. SGK verilerine göre pasif sigortalı sayısı 2002 yılında
6,55 milyon iken 2025 yılında 16,95 milyona yükselmiş; böylece yaklaşık yüzde
159 artmıştır. Aynı dönemde emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı
yaklaşık yüzde 4,60'tan yüzde 5,99'a yükselmiştir. Başka bir ifadeyle,
emeklilik ödemelerine ayrılan makroekonomik kaynağın GSYH içindeki payı
yaklaşık yüzde 30 artarken bu kaynağı paylaşan pasif sigortalı nüfus yaklaşık
yüzde 159 büyümüştür. Bu iki değişken birlikte değerlendirildiğinde oluşturulan
Pasif Sigortalı Başına Göreli Emeklilik Kaynağı Endeksi, 2002=100 kabul
edildiğinde 2025 yılında yaklaşık 50,3 düzeyine gerilemektedir. Böylece pasif
sigortalı başına düşen göreli makroekonomik kaynağın başlangıç yılındaki
düzeyinin yaklaşık yarısına indiği görülmektedir. Bu gösterge reel emekli
aylığı veya satın alma gücü endeksi değildir. Pasif sigortalıların tamamı da
yaşlılık aylığı alan emeklilerden oluşmamaktadır; ölüm ve malullük aylığı
alanlar gibi diğer pasif sigortalı kategorileri de kapsanmaktadır. Gösterge bu nedenle
bireysel emekli aylığındaki değişimi değil, sosyal güvenlik sisteminin
emeklilik ödemelerine ayırdığı toplam GSYH payının pasif sigortalı başına
göreli gelişimini ölçmektedir. Bununla birlikte bulgu, çalışmanın temel
paylaşım etkisini güçlü biçimde ortaya koymaktadır: Türkiye'de emeklilik
ödemelerine ayrılan toplam makroekonomik kaynak azalmamış, ancak bu kaynaktan
yararlanan nüfus kaynaktan çok daha hızlı büyümüştür. Dolayısıyla toplam
emeklilik harcamasındaki artış ile bireysel emeklinin göreli ekonomik
konumundaki gerileme arasında bir çelişki bulunmamaktadır. Aynı toplam kaynağın
giderek daha geniş bir pasif nüfus arasında bölüşülmesi, emekli gelirinin
göreli aşınmasını açıklayan temel mekanizmalardan biridir.
Şimdi Enflasyon
Katmanını Ekleyelim
Burada
üçüncü çizelge grubumuz devreye girecektir. Özellikle 2021 sonrasının incelenmesi
gerekmektedir. TÜİK'e göre yıl sonu TÜFE 2023'te %64,77, 2024'te %44,38,
2025'te %30,89 gerçekleşmiştir. 2025'te genel TÜFE %30,89 iken konut grubundaki
yıllık artış %49,45 olmuştur. Bu son
rakam araştırma açısından çok değerlidir. Çünkü genel TÜFE ile emeklinin gerçek
yaşam maliyeti aynı şey olmayabilir. Emekli bütçesinde konut, gıda, enerji ve
sağlık gibi zorunlu harcamaların ağırlığı farklıysa genel TÜFE kadar artırılan
bir aylık dahi emeklinin yaşadığı satın alma gücü kaybını tam karşılamayabilir.
Üstelik Çalışma Bakanlığının kendi değerlendirmesi 2022 Temmuz–2025 döneminde
asgari ücret artışlarının enflasyonun altında kaldığını belirtmektedir. Emekli
aylığının asgari ücrete göre ayrıca gerilemesi burada iki katmanlı bir göreli
gelir sorunu bulunabileceğini düşündürmektedir. Bu aşamada çalışmanın
sınayacağı mekanizmayı şöyle kurabilmek olanaklıdır.
Emekli
Yoksulluğunun Gelir Bölüşümü Mekanizması
Türkiye'de
emekli yoksulluğunun uzun dönemli gelişimi yalnızca emeklilere yapılan toplam
ödemelerin ulusal gelir içindeki payındaki değişmeyle açıklanamamaktadır.
Bulgular, toplam emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payında uzun dönem
boyunca emekli nüfusundaki artışla karşılaştırılabilir ölçüde bir genişleme
gerçekleşmediğine işaret etmektedir. Böylece görece sınırlı değişen toplam
kaynak giderek büyüyen bir emekli nüfusu arasında bölüşülmüştür. Bu nüfus
etkisine emekli aylıklarının çalışan gelirleri karşısındaki göreli gerilemesi
de eklenmiştir. Ortalama emekli aylığı 2002 yılında net asgari ücretin yaklaşık
%122'sine karşılık gelirken 2025 yılında yaklaşık %78'i düzeyine gerilemiştir.
Benzer biçimde ortalama emekli aylığının kişi başına GSYH'ye oranında da uzun
dönemli bir düşüş gözlenmektedir. Dolayısıyla emekli yoksulluğunu açıklayan
temel olgu yalnızca emeklilik sistemine aktarılan toplam kaynağın büyüklüğü
değildir. Toplam kaynağın kaç kişi arasında bölüşüldüğü, emekli aylıklarının
çalışan gelirlerine göre gelişimi, ulusal gelir artışından emekli başına düşen
pay, aylıkların enflasyon karşısındaki reel değeri ve emeklilerin özgül tüketim
yapısının yaşam maliyeti üzerindeki etkisi birlikte değerlendirilmelidir. Bu
çerçevede, toplam emekli ödemelerinin GSYH içindeki payının görece korunması
ile emeklilerin yaşadığı gelir yetersizliği arasında görünürde bulunan çelişki
ortadan kalkmaktadır. Toplam kaynak göstergesi sosyal güvenlik sisteminin
emeklilere aktardığı makroekonomik kaynağı kişi başına ve göreli gelir
göstergeleri ise emeklinin ekonomik konumunu ölçmektedir. Birincisinin
korunması, ikincisinin korunmasını zorunlu kılmamaktadır.
|
Çizelge 8: Yüksek Enflasyon Döneminde
En Düşük Emekli Aylığı, TÜFE ve Siyasal Takvim |
||||
|
Dönem |
En düşük emekli aylığı |
Değişim |
Yıl sonu TÜFE |
Siyasal bağlam |
|
2021 |
1.500 TL |
— |
%36,08 |
— |
|
Ocak 2022 |
2.500 TL |
%66,7 |
|
|
|
Temmuz 2022 |
3.500 TL |
%40,0 |
2022: %64,27 |
2023 seçimlerine yaklaşık 10 ay |
|
Ocak 2023 |
5.500 TL |
%57,1 |
|
Genel seçim yılı |
|
Nisan 2023 |
7.500 TL |
%36,4 |
2023: %64,77 |
14 Mayıs seçiminden hemen önce |
|
Ocak 2024 |
10.000 TL |
%33,3 |
|
Yerel seçim yılı |
|
Mart 2024 |
10.000 TL |
— |
|
31 Mart yerel seçimi |
|
Temmuz 2024 |
12.500 TL |
%25,0 |
2024: %44,38 |
Seçim sonrası |
|
Ocak 2025 |
14.469 TL |
%15,8 |
|
— |
|
Temmuz 2025 |
16.881 TL |
%16,7 |
2025: %30,89 |
— |
TÜİK'in resmi
serisi 2020 yıl sonu TÜFE'sini %14,60, 2021'i %36,08 ve 2022'yi %64,27 olarak
vermektedir. 2023–2024 düzenlemelerinin büyüklüğü TBMM belgelerinde de açık
biçimde görülmektedir: 2023'te en düşük aylıkta yıllık %114 artış yapıldığı;
2024'te 7.500 TL'den 10.000 TL'ye, ardından 12.500 TL'ye çıkarıldığı kaydedilmektedir.
YSK kayıtlarına göre 2024 yerel seçimi 31 Mart'ta yapılmıştır. Önceki yerel
seçimler de 2004, 2009, 2014 ve 2019 Mart aylarında gerçekleşmiştir. Burada çok
dikkat çekici bir zamansal kümelenme vardır. Seçim tarihleriyle artışların
yakınlığı gözlenebilir bir olgudur ancak artışların amacı veya nedeni konusunda
ayrıca kanıt gerektirmektedir.
2023
özellikle önemli bir doğal gözlem alanıdır. 2023'e yakından bakalım. En düşük
emekli aylığı 2.500 TL (Ocak 2022) 3.500 TL (Temmuz 2022), 5.500 TL (Ocak 2023)
ve 7.500 TL (Nisan 2023). Yani yaklaşık 15 ay içerisinde üç ayrı büyük müdahale
gerçekleşmiştir. Sonuncusu özellikle dikkat çekicidir. 7.500 TL düzenlemesi
Mayıs 2023 genel seçiminden hemen önce yürürlüğe girmiştir. Buna bayram
ikramiyesinin 1.100 TL'den 2.000 TL'ye çıkarılması da eşlik etmiştir. Daha
sonra 2023'te emeklilere tek seferlik 5.000 TL ödeme yapılmıştır. TBMM'nin belgeleri
de bu düzenlemeleri doğrulamaktadır. Dolayısıyla araştırma sorumuz artık daha
kesin kurulabilir: Emekli gelirlerine ilişkin olağan endeksleme dışındaki
takdire bağlı müdahaleler seçim dönemlerinin yakınında yoğunlaşmakta mıdır? Bu
soru akademik olarak “iktidar oy almak için emekliye zam yaptı” savından çok
daha güçlüdür. Çünkü niyet değil, gözlenebilir zamanlama ve politika davranışı
incelenmektedir.
Fakat
2024 Bize Karşı Örnek de Sağlıyor
Bu çok
değerlidir. 31 Mart 2024 yerel seçiminden önce en düşük aylık 7.500 TL'den
10.000 TL'ye yükseltilmiştir. Fakat Temmuz 2024'te, yani seçimden sonra, 12.500
TL'ye çıkarılmıştır. Ayrıca 2024'ün ikinci yarısında SSK ve Bağ-Kur aylıkları
%24,73, Emekli Sandığı aylıkları %19,31 artırılmıştır. Dolayısıyla yalnızca
“seçim öncesi artış” seçip diğer artışları görmezden gelinirse seçici kanıt
kullanmış olunur. Bunun yerine bütün 2002–2025 dönemini tarayıp “seçimden
önceki 6 ay/seçim dışı dönemler/seçimden sonraki 6 ay” şeklinde karşılaştırma yapılmalıdır.
Eğer olağan mekanizmayı aşan artışlar seçim öncesinde istatistiksel veya
tarihsel olarak belirgin biçimde yoğunlaşıyorsa ancak o zaman seçim döngüsü varsayımından
söz edilebilir.
Daha Önemli
Bulgu: Büyük Nominal Zam, Kalıcı Göreli İyileşme Yaratmıyor
2023'te en
düşük aylıkta çok büyük nominal artış gerçekleşmiştir. TBMM belgesindeki
hesaplamaya göre yıllık artış %114’tür. Önceki çizelgede ise ortalama emekli
aylığının asgari ücrete oranı 2022’de %82, 2023’te %74, 2024’te %78 ve 2025’te
%78’dir. Bu gelişim çizgisi olağanüstü düzeyde önemlidir. Çünkü, emekli
aylıklarına yüksek oranlı nominal zam yapılması emeklilerin göreli gelir
konumunun iyileştiği anlamına gelmemektedir. Nominal aylık çok hızlı
yükselirken fiyatlar, asgari ücret ve diğer gelirler de yükselmektedir. Böylece
kamuoyunda çok büyük görünen nominal artışlar emeklinin gelir hiyerarşisindeki
yerini kalıcı biçimde değiştirmeyebilir. Bu durum “zam” kavramını yeniden
düşünmeye götürmektedir.
Enflasyonun
Giderilmesi ile Reel Artışı Ayırmalıdır
Aylık %40
artırılırken fiyat düzeyi %40 artmışsa ekonomik anlamda bunu bütünüyle bir
“gelir artışı” saymak doğru değildir. Büyük ölçüde önceden gerçekleşmiş satın
alma gücü kaybının giderilmesidir. Bu
nedenle üç ayrı kavram kullanılmalıdır. Nominal artış yani TL tutarındaki
yükselme, enflasyon giderimi yani geçmiş fiyat artışının karşılanması ve reel
artış yani enflasyonun üzerinde kalan satın alma gücü artışı. Bunlara bir dördüncü
bir kavram daha eklenmelidir. Göreli gelir artışı yani emekli aylığının
ücretlere veya kişi başına ulusal gelire oranının yükselmesi. Bir emekli aynı
anda nominal olarak %60 zam almış, reel olarak %5 kazanmış fakat çalışanlara
göre %10 gerilemiş olabilir. Bunların hiçbirinde çelişki yoktur.
TÜFE Sorunu
Bundan Sonra Daha Önemli Duruma Gelmektedir
SSK ve
Bağ-Kur aylıkları geçmiş altı aylık TÜFE üzerinden güncellendiği için ölçülen
TÜFE doğrudan aylık artış mekanizmasının girdilerinden biridir. Dolayısıyla
TÜFE ölçümündeki herhangi bir sistemli sapma yalnızca istatistiksel bir
tartışma olmayacaktır. Fakat iki farklı varsayım birbirinden ayrılmalıdır. Birincisi,
TÜİK genel TÜFE'yi doğru ölçse bile emekli hanesinin tüketim sepeti genel
tüketici sepetinden farklı olduğu için emeklinin yaşadığı enflasyon daha yüksek
olabilir. İkincisi, TÜİK'in ölçtüğü genel TÜFE'nin yöntemsel ve kurumsal
güvenilirliği konusunda ileri sürülen eleştiriler geçerli midir? İkinci soru
siyasal ve kurumsal açıdan çok daha ağırdır ve ayrı kanıt gerektirir. TÜİK'in
yöntem açıklamalarını, farklı enflasyon ölçümlerini, akademik çalışmaları ve
varsa yargı kararlarını karşılaştırmadan karar verilmemelidir.
Çözümleme
Zinciri Artık Tamamlanmaya Başlıyor
Emekli
sayısında hızlı artış toplam GSYH payının daha fazla kişi arasında bölünmesi, emekli
başına göreli payın azalması ve buna paralel olarak aylık bağlama sistemindeki
değişiklikler yani yeni bağlanan aylıkların göreli düzeyinin etkilenmesi ve tabanda
sıkışma ve yüksek enflasyon döneminde enflasyon, satın alma gücü kaybı,
gecikmeli endeksleme/giderme, yüksek nominal zam, yeniden enflasyon ve yeniden giderme.
Bu sürece dönemsel olarak takdire bağlı ek artışlar, en düşük aylık
müdahaleleri ve seçim takvimi eklenmektedir. Ortaya böylece tek nedenli olmayan
ve birbirini besleyen bir emekli yoksullaşması mekanizması çıkıyor.
Bir sonraki
adım çok önemlidir. 2002–2025 boyunca aylık bağlama oranının ve güncelleme
katsayısının değişimini bu bulguların üzerine yerleştirmek gerekmektedir. Çünkü
buraya kadar “pastanın bölünmesi” ve “enflasyon/giderme” mekanizmaları
açıklanmıştır. Fakat sistemin başlangıçta emekliye ne kadar aylık ürettiğini
belirleyen hukuksal mekanizma henüz görgül bulgularla birleştirilmemiştir.
1999–2008 reformlarının etkisini eklediğimizde açıklama zinciri büyük ölçüde
tamamlanmış olacaktır.
|
Çizelge: 9 Emekli Aylığının Hesaplanmasında
Temel Parametrik Dönüşüm |
|||
|
Dönem |
Aylık bağlama oranı
(ABO) |
Kazançların
güncellenmesi |
Temel sonuç |
|
1999 öncesi |
Eski sistem; görece yüksek aylık üretme kapasitesi |
Son dönem kazançları/gösterge sistemi ağırlıklı |
Çalışma geliriyle emekli aylığı arasında daha güçlü
bağ |
|
1999–2008 |
İlk 10 yıl %3,5/yıl; sonraki 15 yıl %2/yıl; daha
sonrası %1,5/yıl |
Yaşam boyu kazançlara yöneliş; büyüme ve TÜFE
temelli güncelleme |
Aylık hesabının uzun çalışma yaşamına yayılması |
|
Ekim 2008 sonrası |
Her 360 gün için %2 |
TÜFE + reel GSYH büyümesinin %30'u |
Yeni bağlanacak aylıkların oluşumunda daha düşük
parametreler |
1999
reformunun önemi burada özellikle vurgulanmalıdır: dönüşüm AKP döneminde
başlamamıştır. OECD'nin reform dönemindeki karşılaştırması, 1999
düzenlemesinden sonra ilk 10 yıl için yıllık %3,5, sonraki 15 yıl için %2 ve
daha sonraki yıllar için %1,5'lik yapıyı öngörmektedir. Fakat 2008 reformu
ikinci ve farklı bir aşamadır. 5510 sayılı Kanun'un 5754 sayılı Kanun'la
değiştirilen 29. maddesi aylığı “ortalama aylık kazanç × aylık bağlama” oranı
biçiminde kurmakta ve her 360 prim günü için ABO'yu %2 olarak belirlemektedir. Daha
önemlisi, OECD de Ekim 2008 sonrasındaki sistemi açık biçimde TÜFE ve reel GSYH
büyümesinin %30'u üzerinden güncelleme ve yıllık %2 ABO olarak tanımlamaktadır.
İki Ayrı
“Enflasyon” Mekanizması Var
Birincisi
emekliliğe kadar geçmiş kazançların güncellenmesidir. Bu, ilk aylığın hangi
düzeyde bağlanacağını etkilemektedir. İkincisi ise bağlanmış aylığın sonraki
yıllardaki artırılmasıdır. SSK ve Bağ-Kur aylıklarında önceki altı aylık TÜFE
burada önem taşımaktadır. OECD de 2008 sonrası sistemde aylıkların önceki altı
aylık TÜFE ile yılda iki kez endekslendiğini belirtiyor. Bu ayrım çok önemlidir
çünkü bir emeklinin sorunu yalnızca “zam oranının düşük olması” olmayabilir.
Aylık başlangıçta görece düşük bağlanmış olabilir ve daha sonra enflasyona
endekslenerek bu düşük başlangıç düzeyi korunmuş olabilir. Başka bir ifadeyle,
enflasyona göre artırmak, aylığın çalışma gelirine veya ulusal gelire göre
kaybettiği konumu geri getirmez.
2008 Değişikliğinin
Matematiksel Anlamı
Basitleştirilmiş
bir örnek kullanalım. 30 yıl yaklaşık 10.800 prim günü yapar. 2008 sonrası
sistemde 30 × %2 = %60 ABO’dur. 35 yıl çalışan biri için (35 × %2 =) %70 yapar.
Fakat bu oran son ücretin %60'ı veya %70'i anlamına gelmez. Oran, Kanunun
tanımladığı biçimde güncellenmiş ortalama aylık kazanca uygulanmaktadır. Güncelleme
katsayısının önemi burada ortaya çıkmaktadır. Reel ekonomi örneğin %5 büyürse
2008 sonrası hesapta bunun tamamı değil %30'u, yani 1,5 puanlık bölümü
güncelleme mekanizmasına girer. Böylece ekonominin ve üretkenliğin büyümesinin
tamamı geçmiş prime esas kazançlara yansıtılmaz. Bu nedenle iki mekanizma
birlikte çalışmaktadır: ABO aylığın güncellenmiş ortalama kazancın ne kadarını
vereceğini, güncelleme katsayısı ise ortalama kazancın bugüne hangi değerle
taşınacağını belirler.
Bu Durum Önceki
Bulgularla Birleşince Daha Önemli Duruma Gelmektedir
Üç farklı
mekanizma ortaya çık maktadır. Birinci mekanizma paylaşım etkisidir. Emekli
aylığı ödemelerinin GSYH içindeki toplam payı dramatik biçimde azalmamakta
fakat bunu paylaşan emekli nüfusu çok daha hızlı büyümektedir. İkinci mekanizma
aylık üretme etkisidir. 1999 ve özellikle 2008 sonrasında aylığı hesaplayan
parametreler değişmektedir. Dolayısıyla sisteme yeni giren emeklilerin
aylıkları eski sistemdekilerle aynı kurallarla oluşmuyor. Üçüncü mekanizma göreli
aşınma etkisidir. Bağlanan aylığın TÜFE'ye göre artırılması fiyat artışını gidermeyi
etmeyi amaçlasa bile çalışan ücretleri veya kişi başına ulusal gelir TÜFE'den
daha hızlı yükselirse emeklinin göreli gelir konumu gerileyebilir. Bu
üçüncüsünün altı özellikle çizilmelidir. Çünkü daha önce bulunan “ortalama
emekli aylığı / asgari ücret” %122’den %78’e inmiştir ve “ortalama emekli
aylığı / kişi başına GSYH” belirgin düşüş olgularıyla doğrudan bağlantılıdır.
OECD Veri
Sistemi Bir Hatadan da Korumaktadır
Güncel OECD
modellemesinde Türkiye'nin kuramsal gelecek emeklisi için brüt ikame oranı oldukça
yüksek görünebilmektedir. “2025 Pensions at a Glance” modelinde ortalama
kazançlı tam kariyer çalışanı için Türkiye'de brüt ikame oranı yaklaşık %69,1’dir.
OECD'nin ikame oranı model emekli hesabıdır. Bugün Türkiye'deki mevcut
milyonlarca emeklinin gerçek ortalama aylığının son ücretine oranını göstermez.
Çalışma süresi, kazanç düzeyi, eski/yeni sisteme tabi olunan süre, taban aylık
ve geçiş hükümleri sonucu değiştirir. Bu ayrım makalenin bilimsel niteliği
bakımından önemlidir.
Asıl Büyük
Resim Ortaya Çıkıyor
Emekli
yoksulluğunu tek bir nedene bağlamamamız gerektiğini oldukça güçlü biçimde görülebilmektedir:
1. Emekli nüfusunun büyümesi
↓
Aynı/görece benzer GSYH payının daha
fazla kişi arasında bölüşülmesi
2. Aylık hesaplama parametrelerinin
değişmesi
↓
Yeni aylıkların oluşum biçiminin
değişmesi
3. Yüksek enflasyon
↓
Satın alma gücü kaybı
4. Gecikmeli TÜFE telafisi
↓
Nominal olarak çok yüksek görünen
zamlar
5. Ücretler ve ulusal gelir
karşısında farklılaşan artış
↓
Göreli gelir konumunun gerilemesi
6. En düşük aylık müdahaleleri
↓
Yoksulluğun kısa vadede
hafifletilmesi, fakat kök aylık sorununun ve tabanda sıkışmanın devam
edebilmesi
7. Dönemsel takdire bağlı artışlar
↓
Seçim takvimiyle olası ilişkinin
ayrıca sınanması
Burada artık
“emekli aylıkları neden yetersiz?” sorusuna tek nedenli değil, çok mekanizmalı
bir açıklama modeli geliştirilmiş olmaktadır.
Emekli
Gelirinin Göreli Aşınması
Bununla kast
edilen mutlak olarak aylığın sürekli düşmesi değildir. Tam tersine aylık
nominal ve zaman zaman reel olarak artabilir. Fakat emeklinin çalışan geliri
kişi başına ulusal gelir ve yaşam maliyeti karşısındaki konumu uzun dönemde
gerileyebilir. Bu olgu “emekli yoksullaşması”ndan daha çözümleyicidir.
“En Düşük
Emekli Aylığı” Gerçekte Neyi İfade Ediyor?
Kamuoyunda
“en düşük emekli maaşı 7.500 TL oldu” ya da “12.500 TL oldu” denildiğinde bunun
çoğu zaman kişinin hesaplanmış/kök aylığının o tutara yükseldiği sanılıyor.
Oysa teknik olarak farklı bir mekanizma söz konusu. Basitleştirilirse kök/hesaplanan
aylık varsa yasal unsurlar hesaplanan ödeme olur. Eğer bu tutar yasayla
belirlenen alt sınırın altındaysa hazine/SGK tamamlaması ile ödenen aylık alt
sınıra yükseltilir. Dolayısıyla örneğin kök aylığı 9.000 TL olan kişi, en düşük
ödeme 12.500 TL olduğunda 12.500 TL alabilir. Fakat kök aylığı 12.500 TL olmuş
değildir. Bu ayrım makale bakımından son derece önemlidir.
Alt Sınır
Uygulaması Giderek Sistemin Merkezine Yerleşmiş
TBMM
kayıtları, genel bir en düşük aylık uygulamasının ilk kez 2019'da 1.000 TL
olarak getirildiğini, Mart 2020'de 1.500 TL'ye, Ocak 2022'de 2.500 TL'ye,
Temmuz 2022'de 3.500 TL'ye ve Ocak 2023'te 5.500 TL'ye çıkarıldığını
doğruluyor.
|
Çizelge 10: En Düşük Ödeme |
|
|
Tarih |
En düşük ödeme |
|
2019 |
1.000 TL |
|
Mart 2020 |
1.500 TL |
|
Ocak 2022 |
2.500 TL |
|
Temmuz 2022 |
3.500 TL |
|
Ocak 2023 |
5.500 TL |
|
Nisan 2023 |
7.500 TL |
|
Ocak 2024 |
10.000 TL |
|
Temmuz 2024 |
12.500 TL |
|
Ocak 2025 |
14.469 TL |
|
Temmuz 2025 |
16.881 TL |
|
Ocak 2026 |
20.000 TL |
|
Temmuz 2026 |
23.552 TL |
2026 Temmuz
düzenlemesinin 20.000 TL'den 23.552 TL'ye yükseltmeyi öngördüğü TBMM
kayıtlarında açıkça görülüyor. Ancak bu çizelgenin asıl önemli tarafı tutarlar
değil. Bu alt sınıra kaç kişinin bağımlı hale geldiği.
2023 Rakamı
Olağanüstü Açıklayıcı
Ocak 2023'te
3.500 TL olan alt sınır 5.500 TL'ye çıkarılırken TBMM Komisyonuna verilen
bilgiye göre 2 milyon 721 bin emekli dosyası 5.500 TL'nin altındaydı. Sadece
birkaç ay sonra 7.500 TL düzenlemesi görüşülürken TBMM'de verilen sayı 8 milyon
796 bin 848 kişi/dosyadır. Bu çok önemlidir. Alt sınırı 5.500 TL'den 7.500
TL'ye çıkardığınızda kapsama girenlerin sayısının yaklaşık 2,7 milyondan 8,8
milyona çıkması aylık dağılımının ne kadar büyük bölümünün bu aralıkta
toplandığını göstermektedir. Başka ifadeyle, sorun yalnızca “en düşük aylık
artırıldı” değildir. Milyonlarca emeklinin hesaplanmış aylığı, siyasal karar
yoluyla belirlenen ödeme tabanının altında kalmaya başlamıştır. Bu, sistemin
yapısal dönüşümünü gösteren çok daha güçlü bir bulgudur.
“Tabanda Sıkışma”
Tam Olarak Burada Oluşuyor
İki
varsayımsal emekliyi düşünelim. A kişisinin kök aylığı 5.000 TL ve B kişisinin
kök aylığı 7.200 TL olsun. En düşük ödeme 7.500 TL olduğunda A 7.500 TL ve B
7.500 TL alacaktır. Oysa B daha uzun süre çalışmış, daha fazla prim ödemiş veya
daha yüksek prime esas kazanca sahip olabilir. Alt sınır yükseldikçe daha fazla
kök aylık onun altında kalıyorsa giderek daha geniş bir emekli kitlesi aynı
ödeme düzeyinde kümelenir. Buna “emekli aylıklarında tabanda sıkışma” denilebilir.
Daha Derin
Sonuç: Prim–Aylık İlişkisinin Zayıflaması
Emeklilik
sigortasının temel mantığı yalnızca yoksulluğu önlemek değildir. Aynı zamanda
çalışma yaşamında ödenen primlerle emeklilik dönemindeki gelir arasında belirli
bir ilişki kurmaktır. Fakat hesaplanan aylıklar düşük kalır, çok sayıda aylık
yasal alt sınırın altında kalır, bütçe desteğiyle aynı tabana tamamlanır ve farklı
prim geçmişleri arasındaki ödeme farkı daralır. Bu durumda sistem kısmen sosyal
sigorta mantığından asgari gelir desteği mantığına doğru kaymaktadır. Bu,
normatif olarak mutlaka “yanlış” demek değildir. Alt gelir grubundaki
emeklileri korumak sosyal devlet açısından gerekli olabilir. Fakat sistem
açısından bir sonuç doğurur: Yoksulluğu hafifletmek amacıyla getirilen alt
sınır kök aylıkları yükseltmeden sürekli artırılıyorsa emeklilik sistemindeki
düşük aylık üretme sorununun üzerini örtebilir.
GSYH Bulgusu
Farklı Bir Anlam Kazanmaktadır
Başlangıçta
şaşırtıcı görünen şey emeklilere yapılan toplam ödemelerin GSYH içindeki payı
ciddi biçimde azalmıyor ama buna karşın emekliler neden giderek daha ciddi
gelir yetersizliği yaşıyor? Şimdi dört parçalı açıklamamız vardır. Birincisi emekli
sayısı çok daha hızlı büyümektedir. İkincisi, aylık hesaplama parametreleri
özellikle yeni bağlanan aylıkların düzeyini etkilemektedir. Üçüncüsü, enflasyon
ve çalışan gelirlerinin farklı seyri emeklinin göreli konumunu aşındırmaktadır.
Dördüncüsü, giderek daha fazla düşük kök aylık, bütçeden yapılan tamamlamayla
belirlenmiş bir taban aylıkta toplanmaktadır. Bu dördüncüsü toplam emekli
ödemelerini de yükseltmektedir. Dolayısıyla son derece ilginç bir durum ortaya
çıkabilir: Devletin emeklilere yaptığı toplam harcama artarken, ortalama
emeklinin göreli ekonomik konumu aynı anda kötüleşebilir.
2023 Başka
Şey Daha Söylüyor
2023 Ocak
ayında SSK ve Bağ-Kur emeklileri için normal yasal mekanizma geçmiş altı aylık
TÜFE nedeniyle %15,4 artış gerektiriyordu. Ancak kanunla artış %30'a çıkarıldı.
TBMM belgesi aradaki 14,6 puanı “refah payı” olarak tanımlıyor. Aynı dönemde
alt sınır 3.500 ile 5.500 TL arasındaydı ve birkaç ay sonra 5.500 ile 7.500 TL oldu.
Bu nedenle 2023'te üç ayrı siyasa aracı ayrıştırılabilmektedir: TÜFE
endekslemesi + refah payı + en düşük aylık artışı. Bunların üçünü “emekli
maaşına zam” başlığı altında toplamak yanlış olur. Üstelik 7.500 TL
düzenlemesinin yaklaşık 8,8 milyon kişiyi kapsaması, alt sınır siyasasının
artık marjinal bir sosyal yardım aracı olmaktan çıkıp emeklilik sisteminin
merkezi araçlarından birine dönüştüğünü düşündürmektedir.
Yeni Bir Gösterge:
Taban Aylığa Bağımlılık Oranı (TABO)
Bu oran bize
yalnızca kaç kişinin yoksul olduğunu söylemez. Daha özgül olarak emeklilik
sisteminin kendi hesaplama mekanizmasının ürettiği aylığın kaç kişi bakımından
siyasal olarak belirlenen asgari ödeme düzeyinin altında kaldığını gösterir. Bu
nedenle TABO, bizim çalışmamız açısından sıradan bir yoksulluk göstergesinden
daha açıklayıcı olabilir.
Kavramsal
Model Dört Mekanizmalı
Bunu
makaleye girebilecek biçimde ortaya koymak gerekir: Türkiye'de emekli
gelirlerinin uzun dönemli dönüşümünde, emeklilere aktarılan toplam kaynağın
büyüklüğü kadar bu kaynağın emekliler arasında nasıl dağıldığı da önem
taşımaktadır. 2019 sonrasında giderek genişleyen en düşük emekli aylığı
uygulaması bu açıdan ayrı bir önem kazanmıştır. En düşük emekli aylığı,
hesaplanan veya kök aylığın doğrudan aynı tutara yükseltilmesi anlamına
gelmemektedir. Hesaplanan aylığın yasal olarak belirlenen asgari ödeme
tutarının altında kalması durumunda aradaki fark tamamlanmakta ve hak sahibine
belirlenen alt sınır üzerinden ödeme yapılmaktadır. Bu nedenle yasal alt
sınırın yükselmesi, emeklilik sisteminin aylık hesaplama parametrelerinde aynı
ölçüde bir iyileşme gerçekleştiğini göstermemektedir. Uygulamanın kapsamının
zaman içinde genişlemesi, emekli aylıklarında “tabanda sıkışma” olarak
adlandırılabilecek bir sonuç doğurmaktadır. Farklı prim ödeme sürelerine ve
prime esas kazanç geçmişlerine sahip emeklilerin hesaplanmış aylıkları yasal
ödeme tabanının altında kaldığında bu kişiler aynı veya birbirine yakın ödeme
düzeylerinde toplanmaktadır. Böylece prim ödeme geçmişi ile gerçekte alınan
emekli aylığı arasındaki farklılaşma daralabilmektedir. Bu mekanizma, emeklilik
sisteminin sigorta işlevi ile asgari gelir güvencesi işlevi arasındaki
ilişkinin de yeniden değerlendirilmesini gerektirmektedir. Alt sınır uygulaması
düşük gelirli emeklilerin gelirini yükselterek yoksulluğu hafifletebilir. Buna karşılık
kök aylıkların düşük kalmasına karşın tamamlayıcı ödemelerin sürekli
genişletilmesi aylık hesaplama sisteminin ürettiği yapısal gelir yetersizliğini
görünmez kılabilir. Bu nedenle emekli yoksulluğunun oluşumu dört birbirini
tamamlayan mekanizma üzerinden ele alınabilir: emekli sayısının toplam kaynak
artışından daha hızlı büyümesi nedeniyle ortaya çıkan paylaşım etkisi, aylık
hesaplama parametrelerinin oluşturduğu aylık üretme etkisi, enflasyon, ücretler
ve ulusal gelir karşısındaki göreli aşınma etkisi ve düşük hesaplanmış
aylıkların giderek daha geniş bölümünün yasal alt sınırda toplanmasından
kaynaklanan tabanda sıkışma etkisi. Bu dört mekanizma birlikte
değerlendirildiğinde, emeklilere yapılan toplam ödemelerin GSYH içindeki
payının korunması veya yükselmesi ile emeklilerin önemli bölümünün ciddi gelir
yetersizliği yaşaması arasında zorunlu bir çelişki bulunmadığı görülmektedir.
Toplam harcama sosyal güvenlik sisteminin emeklilere aktardığı makroekonomik
kaynağı gösterirken emekli başına düşen kaynak, göreli gelir konumu ve taban
aylığa bağımlılık emeklinin bireysel ekonomik durumunun farklı boyutlarını
göstermektedir.
|
Çizelge 11: En Düşük Aylık Uygulamasının
Genişlemesi ve Tabanda Sıkışma |
|||
|
Tarih |
En düşük aylık |
Düzenlemenin
kapsadığı/etkilediği bildirilen kitle |
Gözlenen durum |
|
2019 |
1.000 TL |
— |
Genel alt sınır uygulamasının başlangıcı |
|
Mart 2020 |
1.500 TL |
— |
Alt sınır yükseltiliyor |
|
Ocak 2022 |
2.500 TL |
— |
Yüksek enflasyon döneminde taban yükseliyor |
|
Temmuz 2022 |
3.500 TL |
— |
İkinci yıllık müdahale |
|
Ocak 2023 |
5.500 TL |
Yaklaşık 2,72 milyon dosya |
Alt sınırın altında kalan önemli kitle |
|
Nisan 2023 |
7.500 TL |
Yaklaşık 8,80 milyon kişi/dosya |
Kapsam çok büyük ölçüde genişliyor |
|
Ocak 2024 |
10.000 TL |
Yaklaşık 6,7 milyon |
Taban uygulaması kitlesel niteliğini koruyor |
|
Temmuz 2024 |
12.500 TL |
Yaklaşık 3,7 milyon |
Yeni artışla kapsam yeniden genişliyor |
|
Ocak 2025 |
14.469 TL |
Yaklaşık 3,87 milyon |
Tamamlayıcı ödeme gereksinimı sürüyor |
|
Temmuz 2025 |
16.881 TL |
Yaklaşık 4,0 milyon |
Taban aylığa bağımlı geniş kitle devam ediyor |
2023
rakamları TBMM görüşmelerinde açık biçimde kayda geçmiş durumdadır. 5.500 TL
düzenlemesinde yaklaşık 2,72 milyon dosya, 7.500 TL düzenlemesinde ise yaklaşık
8,8 milyonluk bir kitle söz konusudur. 2024–2025 rakamları da düzenlemelerin
yasama ve bütçe görüşmeleri sırasında açıklanan etki hesaplarına dayanmaktadır.
Burada rakamların neden bazen 8,8
milyondan 3,7 milyona “düştüğünü” de doğru okunması gerekir. Bu, milyonlarca
kişinin bir anda kök aylığının olağanüstü yükseldiği anlamına gelmez. Aradaki
normal aylık artışları bazı kök aylıkları önceki tabanın üzerine çıkarır ve
ardından yeni taban belirlendiğinde başka bir grup yeniden tamamlayıcı ödeme
kapsamına girer. Dolayısıyla TABO dinamik bir stoktur.
Çok Daha Önemli
Bir Bulgu
Başlangıçta
en düşük aylığı bir sosyal koruma aracı olarak görülmüştür. Fakat zaman dizisi
başka bir şeyi de düşündürmektedir. 2019'da 1.000 TL ile başlayan uygulama
geçici veya dar kapsamlı bir güvenlik ağı olmaktan çıkmış ve zamanla
milyonlarca emeklinin gerçekten aldığı aylığın belirlenmesinde merkezi bir
mekanizmaya dönüşmüş görünmektedir. Bu iki farklı emeklilik sistemi katmanı
bulunduğunu düşündürmektedir. Birinci katman, prim günü, prime esas kazanç, ABO
ve güncelleme katsayısıyla hesaplanan sigorta aylığıdır. İkinci katman ise birinci
katmanın ürettiği tutar yetersiz kaldığında siyasal karar ve bütçe transferiyle
belirlenen asgari ödeme. İkinci katman büyüdükçe sistemin kendi hesaplama
formülünün ürettiği aylığın toplumsal bakımdan yeterliliği sorgulanır duruma
gelmektedir.
“Yoksulluğu
Azaltan Fakat Sorunu Gizleyebilen” Siyasa
Burada son
derece ilginç bir ikilik ortaya çıkmaktadır. En düşük aylık uygulaması
olmasaydı milyonlarca emeklinin geliri daha düşük olacaktı. Dolayısıyla
uygulamanın yoksulluğu azaltıcı etkisini görmezden gelinemez. Ama aynı uygulama
başka bir şeyi de yapmaktadır: Düşük kök aylığı, bütçe tamamlaması, kabul
edilebilir en az ödeme ve kök aylığın yapısal düşüklüğünün görünmezleşmesi. Bu
nedenle siyasa aynı anda hem koruyucu hem de örtücü bir işleve sahip olabilir. Bir
başka paradoks ise “zam alan fakat zammı aylığına yansımayan emekli”dir. Kök
aylık sorunun kamuoyunda en fazla karışıklık yarattığı nokta da buradadır. Basitleştirilmiş
örnek verilirse kök aylık 10.000 TL ve yasal en düşük ödeme =12.500 TL
olabilir. Kişi 12.500 TL almaktadır. Kök aylığa %20 artış geldiğinde (10.000 ×
1,20 =) 12.000 TL olur. Fakat bu durum 12.500 TL tabanın altındadır. Dolayısıyla
kişinin hesaplanmış aylığı %20 artmış olmasına karşın eline geçen para
değişmeyebilir. Bu durum özellikle yüksek taban aylığa bağımlılık dönemlerinde
önemlidir. Sonra devlet tabanı örneğin 14.500 TL'ye yükseltirse kişinin eline
geçen aylık artar. Kamuoyunda bu “emekli zammı” olarak algılanır. Fakat artışın
önemli kısmı aslında sigorta formülünden değil, taban ödeme kararından
kaynaklanmıştır. Bu nedenle bundan sonra “emekli aylığı artışı” yerine üç ayrı
değişken kullanmamız gerekiyor: kök aylık artışı, yasal endeksleme artışı ve
gerçekte ödenen aylık artışı.
Seçim Ekonomisi
Sorunu
Hükümetin
emekli gelirini etkilemek için artık en az üç farklı aracı vardır: yasal
endeksleme, refah payı/ek artış ve en düşük aylığın yükseltilmesi. Bunlara bayram
ikramiyesi ve tek seferlik ödemeler de eklenebilir. Dolayısıyla seçim ekonomisi
hipotezini yalnızca “Ocak ve Temmuz zam oranları” üzerinden araştırmak yetersiz
olur. Asıl değişken şu olmalıdır: Olağan yasal endeksleme mekanizmasının
dışında emeklilerin kullanılabilir gelirini artıran siyasal takdire bağlı mali
müdahaleler.
Kuramsal Sonuç
Şu ana kadar
dört mekanizmadan söz edilmiştir. Beşincisi de bunlara eklenmelidir: “Takdire
Bağlı Giderim Mekanizması”.
Sistem düşük aylık üretiyor veya
yüksek enflasyon nedeniyle gelir hızla aşınıyor.
↓
Otomatik mekanizma toplumsal
beklentiyi karşılamakta yetersiz kalıyor.
↓
Siyasal karar verici refah payı,
taban aylık artışı, ikramiye veya tek seferlik ödeme yapıyor.
↓
Gelir kısa vadede yükseliyor.
↓
Fakat kök aylığı üreten temel
parametreler değişmiyorsa sorun yeniden ortaya çıkıyor.
↓
Yeni bir takdire bağlı müdahale
gerekiyor.
Bu süreç
tekrarlandığında ilginç bir dönüşüm meydana gelmektedir: Emekli gelirinin
belirlenmesinde kurala dayalı sosyal sigorta mekanizmasının yanında, giderek
daha önemli hale gelen siyasal takdire dayalı siyasal karar mekanizması oluşmaktadır.
Bu, çalışmanın ikinci yüksek özgül ağırlıklı bulgusu olmaya adaydır. Çünkü sorun
artık yalnızca emeklinin fakirleşmesi değildir. Emekli gelirinin belirlenme
rejimi de değişmektedir.
|
Çizelge 12: Seçim Takvimi ve Olağan
Endeksleme Dışındaki Emekli Gelir Müdahaleleri, 2007–2024 |
||||
|
Seçim / oylama |
Seçim tarihi |
Seçimden önceki
yaklaşık 12 ayda saptanan başlıca müdahale |
Müdahalenin niteliği |
Zamanlama |
|
2007 Genel |
22.07.2007 |
SSK ve Bağ-Kur aylıklarına Ocak 2007'de %5 artış |
Artış; ancak olağan mekanizmadan ayrıştırılması güç |
Yaklaşık 6 ay önce |
|
2009 Yerel |
29.03.2009 |
2008 Ocak'ta %2, Temmuz’da TÜFE kadar artış |
Esas olarak endeksleme/geçiş düzenlemesi |
Belirgin olağan dışı müdahale saptanmadı |
|
2011 Genel |
12.06.2011 |
Ocak 2011'de aylıklara 60 TL seyyanen artış (yüzde 4
daha yüksekse %4); Temmuz için ayrıca %4 |
Seyyanen/takdire bağlı |
Yaklaşık 5 ay önce |
|
2014 Yerel |
30.03.2014 |
İntibak ödemeleri Ocak 2013'te başladı |
Yapısal/intibak; fakat 12 aylık pencerenin dışında |
Yakın dönem müdahalesi saptanmadı |
|
2014 |
10.08.2014 |
Aynı intibak düzenlemesi daha önce uygulanmıştı |
Yapısal |
Yakın dönem müdahalesi saptanmadı |
|
2015 Haziran Genel |
07.06.2015 |
Nisan 2015'te kabul edilen 6645 sayılı Kanun; Temmuz’dan
itibaren düşük aylıklara yaklaşık 100 TL ek artış |
Seyyanen/ek artış |
Karar yaklaşık 2 ay önce; ödeme seçimden sonra |
|
2015 Kasım Genel |
01.11.2015 |
Temmuz 2015'te TÜFE artışına ek düşük aylıklara
yaklaşık 100 TL |
Seyyanen/ek artış |
Yaklaşık 4 ay önce |
|
2017 Referandum |
16.04.2017 |
Ocak 2016'dan itibaren TÜFE artışına ek bütün
SSK/Bağ-Kur aylıklarına 100 TL seyyanen artış |
Seyyanen |
Yaklaşık 15 ay önce; 12 aylık pencere dışında |
|
2018 |
24.06.2018 |
Emeklilere yılda iki kez 1.000 TL bayram ikramiyesi
getirildi |
Yeni ve kalıcı ek ödeme |
Yaklaşık 1,5 ay önce |
|
2019 Yerel |
31.03.2019 |
Ocak 2019'da 1.000 TL en düşük aylık uygulaması
getirildi |
Yeni taban aylık/gelir güvencesi |
Yaklaşık 2,5 ay önce |
|
2023 |
14/28.05.2023 |
Ocakta %15,4 yerine %30 artış; 14,6 puan refah payı;
taban 3.500-5.500 TL; Mart’ta 5.500-7.500 TL; ikramiye 1.100-2.000 TL |
Refah payı + taban aylık + ikramiye |
1–4 ay önce |
|
2024 Yerel |
31.03.2024 |
Ocakta ek refah payı; en düşük aylık 7.500-10.000
TL; bayram ikramiyesi 2.000-3.000 TL |
Refah payı + taban aylık + ikramiye |
1–3 ay önce |
Seçim
tarihleri YSK'nın seçim istatistikleriyle de doğrulanmaktadır. Emekli gelir
müdahaleleri için ise olanaklı olduğunca SGK ve TBMM kayıtlarını kullanılmıştır.
Örneğin SGK, 2010–2011'de 60 TL'lik, 2015 ve 2016'da 100 TL dolayındaki
seyyanen müdahaleleri kendi reform değerlendirmesinde açıkça kaydetmektedir.
Çizelgenin
İlk Önemli Sonucu: İlişki Var, Fakat Mekanik Değil
2009, 2014
ve 2017 örnekleri çok değerlidir. Çünkü bunlar araştırma varsayımını otomatik
olarak doğrulamayan karşı örnekler sağlıyor. Özellikle 2014 seçimlerinden
önceki 12 aylık dönemde 2013 intibakının etkileri sürse de seçim öncesine özgü
yeni ve belirgin bir olağan dışı emekli gelir müdahalesi saptanamamıştır. Bu
nedenle görgül bulgu “her seçim öncesinde emekliye olağan dışı zam yapılmıştır”
değildir. Veriler böyle bir genellemeyi desteklememektedir. Buna karşılık 2011,
2015, 2018, 2019, 2023 ve 2024 seçimlerinin yakın çevresinde olağan endeksleme
mekanizmasını aşan gelir düzenlemeleri görülmektedir. Bunların niteliği de
zaman içinde değişiyor.
2011:
seyyanen artış. TBMM düzenlemesi Ocak 2011'den itibaren 60 TL artış
öngörüyordu.
2015: TÜFE ve
düşük aylıklara yaklaşık 100 TL ek artış. Düzenlemeyi içeren 6645 sayılı Kanun
4 Nisan 2015'te, yani 7 Haziran seçiminden yaklaşık iki ay önce kabul edildi ve
ödeme Temmuz’da başladı.
2018: yeni
bir gelir aracı yaratılmıştır: bayram ikramiyesi. Uygulama Mayıs 2018'de
kanunlaşarak yılda iki kez 1.000 TL ödeme getirdi. Seçim 24 Haziran'da yapıldı.
Bakanlığın daha sonraki yanıtı da uygulamanın 2018'de başladığını doğrulamaktadır.
2019’da yeni
bir araç daha ortaya çıkmaktadır: en düşük aylık sistemi. SGK'ya göre 17 Ocak
2019'da Ek 19. maddeyle 1.000 TL alt sınır getirildi ve yerel seçim 31 Mart'ta
yapıldı. 2023–2024'te ise araçlar birlikte kullanılmaya başlanmaktadır: olağan
endeksleme, refah payı, en düşük aylık artışı ve ikramiye. TBMM kayıtları
2023'te SSK/Bağ-Kur için yasal %15,4 yerine %30 artış yapıldığını, yani 14,6
puanlık ek “refah payı” verildiğini ve en düşük aylığın önce 5.500, hemen
ardından 7.500 TL'ye çıkarıldığını doğruluyor. 2024'te de en düşük aylık ve
ikramiye artışları ile refah payı uygulaması TBMM kayıtlarında yer alıyor.
Daha İlginç
Olan: Siyasa Aracının Evrimi
Çizelge 12
yalnızca “seçim ekonomisi var mı?” sorusunu yanıtlamıyor. Başka bir tarihsel
dönüşümü gösteriyor: 2010'lar başı seyyanen zam, 2013 intibak, 2015–2016
seyyanen ek artış, 2018 bayram ikramiyesi, 2019 en düşük aylık, 2023 refah payı,
taban aylık ve ikramiye ve 2024 aynı araçların birlikte kullanılması. Dolayısıyla
emekli gelirinin belirlenmesinde takdire bağlı politika araçlarının
çeşitlendiğini söylemek için daha somut dayanaklar vardır. Burada 2013 intibakı
ayrıca önemlidir. Düzenleme 2012'de yapılmış, ödemeler Ocak 2013'te başlamış ve
yaklaşık 1,78 milyon kişinin aylığında artış meydana gelmiştir. Fakat Mart 2014
yerel seçiminden yaklaşık 14 ay önce olduğu için belirlenen 12 aylık seçim
penceresine sokmamak daha doğrulanacaktır. Bu, yöntemimizin sonuca göre
esnetilmediğini de gösterir.
İkinci Önemli
Bulgu: 2018 Bir Kırılma Noktası Olabilir
Çizelge 12'nin
en ilginç sonucu buradadır. 2018 öncesinde olağan mekanizma dışındaki
müdahaleler büyük ölçüde mevcut aylığın artırılması biçimindedir: seyyanen zam,
intibak vb. 2018'den sonra ise emekli gelirinin aylık dışında veya aylığın
üzerinde belirlenmesine yarayan yeni gelir araçları ortaya çıkıyor: 2018 bayram
ikramiyesi, 2019 en düşük aylık, 2023 refah payı, genişletilmiş taban aylık ve
yükseltilmiş ikramiye. Böylece emeklinin kullanılabilir gelirinin belirlenmesi
giderek yalnızca sosyal sigorta formülüne bağlı olmaktan çıkıyor.
Seçim Ekonomisi
İçin Bir Adım Daha Gerekli
Çizelge 12
zamansal ilişkiyi göstermekte ancak nedeni göstermemektedir. Örneğin 2022–2023
dönemindeki yüksek enflasyon aynı dönemde daha büyük gelir müdahalelerini
gerekli kılan bağımsız bir etmendir. 2018 ikramiyesinin seçimden hemen önce
getirilmiş olması tarihsel bir olgudur. Bundan tek başına düzenlemenin seçim
amacıyla yapıldığı sonucu çıkarılamaz. Bu nedenle makalede “seçim ekonomisi
uygulanmıştır” demek yerine şimdilik “Siyasal takdire bağlı emekli gelir
müdahalelerinin seçim takvimi çevresinde kümelenmesi” ifadesini kullanmak daha
sağlam olur. Seçimden önceki 12 ayı “seçim penceresi” kabul edip bütün
2007–2024 dönemindeki olağan dışı müdahalelerin kaçının bu pencerelere
düştüğünü hesaplanabilir. Sonra pencereyi 6 aya indirip yeniden hesaplanmalıdır.
Sonuç büyük ölçüde değişmiyorsa bulgu daha dayanıklı duruma gelir. 2007–2024
dönemindeki seçim ve halkoylamaları ile emekli gelirlerine yönelik olağan
endeksleme dışındaki düzenlemelerin zamanlaması birlikte incelendiğinde takdire
bağlı müdahalelerin seçim dönemleri çevresinde belirli ölçüde kümelendiği ancak
bu ilişkinin bütün seçimler bakımından geçerli olmadığı görülmektedir. 2009 ve
2014 seçimlerinin yakın dönemlerinde belirgin yeni bir olağan dışı emekli gelir
müdahalesinin saptanamaması seçim takvimi ile gelir düzenlemeleri arasında
mekanik ve değişmez bir ilişki kurulamayacağını göstermektedir. Buna karşılık
2011, 2015, 2018, 2019, 2023 ve 2024 seçimlerinin yakın çevresinde olağan
endeksleme mekanizmasını aşan seyyanen artış, ek ödeme, en düşük aylık, refah
payı veya bayram ikramiyesi biçiminde müdahaleler bulunmaktadır. Dönemsel
karşılaştırma, kullanılan siyasa araçlarının zaman içinde çeşitlendiğine de
işaret etmektedir. İlk dönemlerde seyyanen aylık artışları ağırlık taşırken,
2018'de bayram ikramiyesi ve 2019'da en düşük aylık uygulamasının
getirilmesiyle emekli gelirinin belirlenmesinde aylık hesaplama ve olağan
endeksleme mekanizmasının dışında yeni araçlar ortaya çıkmıştır. 2023 ve 2024
dönemlerinde ise olağan endeksleme, refah payı, en düşük aylık düzenlemesi ve
bayram ikramiyesi birlikte kullanılabilmiştir. Bu gelişme emekli gelirlerinin
giderek daha büyük bölümünün kurala dayalı sosyal sigorta mekanizmasının
yanında takdire bağlı mali ve siyasal kararlarla desteklendiğini göstermesi
bakımından önemlidir. Bununla birlikte düzenlemelerin seçim tarihlerine
yakınlığı tek başına seçim amacıyla yapıldıklarını kanıtlamaz. Enflasyon, bütçe
koşulları, emekli aylıklarının göreli düzeyi ve diğer ekonomik değişkenler aynı
dönemlerde gelir müdahalesi gereksinimini etkileyebilmektedir. Bu nedenle
gözlenen ilişki, nedensellik savı olarak değil, seçim takvimi ile takdire bağlı
emekli gelir müdahalelerinin zamansal kümelenmesi olarak değerlendirilmelidir.
Seçim ve
halkoylamalarından önceki dönemler zaman penceresi yöntemiyle incelendiğinde
olağan endeksleme mekanizmasını aşan emekli gelir müdahalelerinin seçim takvimi
çevresinde belirli ölçüde kümelendiği görülmektedir. İlk sınıflandırmaya göre
incelenen 13 seçim ve halkoylamasının 7'sinin (%53,8) önceki altı aylık
döneminde, 8'inin (%61,5) ise önceki on iki aylık döneminde seyyanen artış,
refah payı, en düşük aylık düzenlemesi veya ikramiye biçiminde en az bir
takdire bağlı gelir müdahalesi bulunmaktadır. Bununla birlikte bu oranlar tek
başına seçim takviminin emekli gelir siyasası üzerinde nedensel bir etkisi
bulunduğunu göstermemektedir. Takdire bağlı müdahalelerin seçimlerden uzak
dönemlerde de gerçekleştirildiği görülmektedir. Nitekim 2016 yılı Ocak ayında
SSK ve Bağ-Kur emekli aylıklarına olağan TÜFE artışına ek olarak 100 TL
seyyanen artış yapılmış ve Mart 2020'de ise en düşük aylık 1.000 TL'den 1.500
TL'ye yükseltilmiştir. Bu düzenlemeler belirlenen seçim öncesi zaman
pencerelerinin dışında kalmaktadır. Bu nedenle seçim takvimi varsayımını daha
güçlü biçimde sınanabilmesi için seçimlerden önceki altı ve on iki aylık
dönemlerdeki müdahale sıklığının seçim dışı dönemlerdeki müdahale sıklığıyla
karşılaştırılması gerekmektedir. Birbirine yakın seçimlerin zaman
pencerelerinin çakışması nedeniyle gözlem biriminin seçim değil ay olarak
belirlenmesi daha uygun olacaktır. Böylece aynı takvim ayının birden fazla kez
sayılması önlenecek ve takdire bağlı emekli gelir müdahalelerinin seçim öncesi
dönemlerde yoğunlaşıp yoğunlaşmadığı karşılaştırmalı olarak
değerlendirilebilecektir. Ayrıca seçim sonrası dönemlerin ayrı bir kategori
olarak ele alınması gerekmektedir. Özellikle 2003 yılında gerçekleştirilen
seyyanen nitelikteki gelir artışları 3 Kasım 2002 genel seçiminin ardından yeni
hükümet döneminde uygulanmıştır. Bu nedenle seçim öncesi müdahaleler ile seçim
sonrasında ortaya çıkan sosyal siyasa aynı nedensel kategori altında
değerlendirilmemesi gerekir.
Emeklilere
yapılan toplam aylık ödemelerinin GSYH içindeki payının, bu ödemelerden
yararlanan nüfusun büyüklüğüyle birlikte değerlendirilmesi, sosyal güvenlik
sisteminin emeklilik ödemelerine ayırdığı makroekonomik kaynağın kişi başına
göreli değişimini göstermektedir. Bu amaçla, dönemler arası tanım
farklılığından kaynaklanabilecek sapmaları önlemek üzere paydada SGK'nın 2002
ve 2025 yılları için aynı kavramsal kapsamda yayımladığı “pasif sigortalı”
sayısı kullanılmıştır. SGK verilerine göre pasif sigortalı sayısı 2002 yılında
6,55 milyon iken 2025 yılında 16,95 milyona yükselmiş; böylece yaklaşık yüzde
159 artmıştır. Aynı dönemde emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı
yaklaşık yüzde 4,60'tan yüzde 5,99'a yükselmiştir. Başka bir ifadeyle,
emeklilik ödemelerine ayrılan makroekonomik kaynağın GSYH içindeki payı
yaklaşık yüzde 30 artarken bu kaynağı paylaşan pasif sigortalı nüfus yaklaşık
yüzde 159 büyümüştür. Böylece pasif sigortalı başına düşen göreli makroekonomik
kaynağın başlangıç yılındaki düzeyinin yaklaşık yarısına indiği görülmektedir. Bu
gösterge reel emekli aylığı veya satın alma gücü endeksi değildir. Pasif
sigortalıların tamamı da yaşlılık aylığı alan emeklilerden oluşmamaktadır. Ölüm
ve malullük aylığı alanlar gibi diğer pasif sigortalı kategorileri de
kapsanmaktadır. Gösterge bu nedenle bireysel emekli aylığındaki değişimi değil,
sosyal güvenlik sisteminin emeklilik ödemelerine ayırdığı toplam GSYH payının
pasif sigortalı başına göreli gelişimini ölçmektedir. Bununla birlikte bulgu,
çalışmanın temel paylaşım etkisini güçlü biçimde ortaya koymaktadır: Türkiye'de
emeklilik ödemelerine ayrılan toplam makroekonomik kaynak azalmamış, ancak bu
kaynaktan yararlanan nüfus kaynaktan çok daha hızlı büyümüştür. Dolayısıyla
toplam emeklilik harcamasındaki artış ile bireysel emeklinin göreli ekonomik
konumundaki gerileme arasında bir çelişki bulunmamaktadır. Aynı toplam kaynağın
giderek daha geniş bir pasif nüfus arasında bölüşülmesi emekli gelirinin göreli
aşınmasını açıklayan temel mekanizmalardan biridir.
EMEKLİ
YOKSULLUĞUNUN ÖLÇÜLMESİ: SATIN ALMA GÜCÜNDEN GÖRELİ YOKSULLUĞA
Emekli
yoksulluğunun ölçülmesi emekli aylıklarının nominal düzeyindeki değişimin
izlenmesinden daha kapsamlı bir yaklaşımı gerektirmektedir. Özellikle yüksek
enflasyon dönemlerinde aylıkların Türk lirası cinsinden hızlı biçimde artması
emeklilerin ekonomik durumunda aynı ölçüde bir iyileşme gerçekleştiği anlamına
gelmemektedir. Nominal gelir artışı, reel satın alma gücü, çalışan gelirleri
karşısındaki göreli konum ve genel toplumsal refahtan alınan pay birbirinden
farklı göstergelerdir. Bu nedenle emekli yoksulluğunun çözümlenmesinde mutlak
ve göreli gelir göstergelerinin birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.
Nominal
Artış ile Reel Gelir Ayrımı
Emekli
aylığındaki nominal artış aylığın parasal tutarındaki değişimi ifade
etmektedir. Reel gelir ise bu nominal tutarın fiyat düzeyindeki değişimden
arındırılması sonucunda elde edilmektedir. Dolayısıyla emekli aylığının belirli
bir dönemde yüzde 40 artması aynı dönemde tüketici fiyatlarının da yaklaşık
yüzde 40 yükselmesi durumunda önemli bir reel gelir artışı gerçekleştiği
anlamına gelmemektedir. Bu durumda nominal artış esas olarak daha önce veya
aynı dönemde ortaya çıkan satın alma gücü kaybının giderilmesi niteliğindedir. Bu
ayrım Türkiye açısından özellikle önemlidir. SSK ve Bağ-Kur emekli aylıklarının
artırılmasında önceki altı aylık tüketici fiyat artışının temel parametrelerden
biri olması TÜFE'yi yalnızca genel bir ekonomik gösterge olmaktan çıkarmakta ve
emeklilerin parasal gelirinin belirlenmesinde doğrudan etkili bir değişken durumuna
getirmektedir. Bununla birlikte genel TÜFE'nin emeklilerin karşılaştığı yaşam
maliyetindeki değişimi bütünüyle temsil edip etmediği ayrı bir sorundur. TÜFE
toplumun genel tüketim yapısını yansıtan bir tüketim sepeti üzerinden
hesaplanmaktadır. Emekli hanelerinin tüketim bileşiminin genel nüfusun tüketim
bileşiminden farklılaşması durumunda aynı fiyat hareketlerinin bu grupların
yaşam maliyeti üzerindeki etkileri de farklılaşabilecektir. Özellikle düşük ve
orta gelirli emekli hanelerinde gıda, konut, enerji ve sağlık gibi ertelenmesi
güç harcamaların toplam tüketim içindeki ağırlığının artması olanaklıdır. Bu
harcama gruplarındaki fiyatların genel TÜFE'den daha hızlı yükseldiği
dönemlerde aylıkların genel TÜFE oranında artırılması emeklilerin satın alma
gücünün korunması için yeterli olmayabilir. Örneğin TÜİK verilerine göre 2025
yılı sonunda genel tüketici fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 30,89 iken konut
grubundaki artış yüzde 49,45 olarak gerçekleşmiştir. Bu farklılaşma, genel
fiyat endeksi ile belirli toplumsal grupların karşılaştığı yaşam maliyetinin
aynı kavramlar olmadığını göstermektedir. Burada iki farklı sorun birbirinden
ayrılmalıdır. Birincisi, genel TÜFE'nin emeklilerin özgül tüketim yapısını ne
ölçüde temsil ettiği sorunudur. İkincisi ise TÜFE'nin hesaplanma yöntemi ve enflasyon
istatistiklerinin kurumsal güvenilirliği konusunda yürütülen tartışmalardır.
İkinci sorun ayrıca incelenmeye değer olmakla birlikte bu çalışmanın temel
araştırma konusu değildir. Bu nedenle çözümleme öncelikle genel TÜFE ile
emeklilerin tüketim yapısı arasındaki olası temsil farklılığı üzerinde
yoğunlaştırılmıştır.
Emeklilik
Sonrası Çalışma: Emekli Yoksulluğunu Hafifleten Tamamlayıcı Gelir Mekanizması
Emekli
yoksulluğunun değerlendirilmesinde yalnızca sosyal güvenlik sisteminden alınan
aylığın dikkate alınması emekli nüfusun ekonomik durumunu bütünüyle açıklamak
için yeterli değildir. Emeklilik sonrasında çalışmaya devam edilmesi ve bu
yolla emekli aylığına ek bir çalışma geliri elde edilmesi emekli hanelerinin
kullanılabilir gelirini etkileyen önemli mekanizmalardan biridir. Bu olgu
Türkiye'de yeni değildir. Ancak özellikle 2023 yılında emeklilikte yaşa
takılanlara (EYT) ilişkin düzenlemenin yürürlüğe girmesinden sonra çalışma
çağında bulunan emekli nüfusun genişlemesiyle daha görünür ve niceliksel olarak
daha önemli hale gelmiştir. Türkiye'de emekli aylığı almak ile belirli koşullar
altında çalışma yaşamına devam etmek birbirini dışlayan statüler değildir.
Sosyal Güvenlik Kurumu mevzuatı ilgili koşulları taşıyan emeklilerin sosyal
güvenlik destek primi (SGDP) kapsamında çalışmalarına olanak vermektedir. SGDP
sistemi böylece kişinin emekli aylığını almaya devam ederken kayıtlı çalışma
yaşamında bulunabilmesini sağlayan kurumsal mekanizmalardan birini
oluşturmaktadır. Bu olgunun ulaştığı büyüklük dikkat çekicidir. 2025 yılında
TBMM'deki açıklamaya göre emeklilik sonrasında çalışmaya devam eden 2.138.798
kişi sosyal güvenlik destek primine tabi olarak çalışmaktadır. Bu sayı, çalışan
bütün emeklilerin sayısı olarak yorumlanmamalıdır. SGDP istatistiği belirli bir
hukuksal ve sigortalılık statüsünü göstermekte ve kayıt dışı çalışma ile SGDP
kapsamında yer almayan diğer çalışma biçimlerini bütünüyle kapsamamaktadır.
Dolayısıyla 2,14 milyonluk sayı çalışan emekli nüfusunun tamamını değil, gözlenebilen
önemli bir bölümünü göstermektedir. EYT düzenlemesi bu gelişme bakımından özel
önem taşımaktadır. Mart 2023'te yürürlüğe giren düzenlemeyle yaş koşuluna
takılmadan emeklilik hakkı kazanan önemli bir nüfus emeklilik sistemine
girmiştir. Bu grubun bir bölümünün çalışma yaşamından tamamen çekilmek yerine
emekli aylığı ile çalışma gelirini birlikte elde etmeye devam etmesi
Türkiye'deki emeklilik olgusunun yapısını da değiştirmiştir. EYT düzenlemesinde
emekli olduktan sonra belirli süre içinde aynı özel sektör işyerinde SGDP
kapsamında yeniden çalışmaya başlayanlar için işveren primine yönelik beş
puanlık destek öngörülmüş olması da emeklilik sonrasında çalışmaya devam
edilmesinin düzenleme yapılırken öngörülen bir olgu olduğunu göstermektedir.
Emeklilik
Sonrası Çalışmanın Nedenleri
Bununla
birlikte çalışan emekli sayısındaki artışın doğrudan ve yalnızca emekli
aylıklarının yetersizliğine bağlanması yöntemsel olarak doğru değildir.
Emeklilik sonrasında çalışma birbirinden farklı ekonomik ve toplumsal
nedenlerden kaynaklanabilir. Birinci neden, emekli aylığının kişinin veya
hanenin yaşam giderlerini karşılamakta yetersiz kalması ve çalışma gelirinin bu
açığı kapatmak amacıyla kullanılmasıdır. Bu durumda çalışma, gelir
yetersizliğine karşı geliştirilen ekonomik bir uyum veya telafi mekanizması
niteliğindedir. İkinci neden, kişinin mesleksel etkinliklerini ve üretkenliğini
sürdürme isteğidir. Özellikle akademisyenler, hekimler, avukatlar, mühendisler,
yöneticiler, danışmanlar, esnaf ve diğer meslek gruplarında emeklilik hukuksal
olarak aylık alma statüsünün başlangıcını ifade ederken mesleksel etkinliğin
sona ermesi anlamına gelmeyebilir. Üçüncü olarak çalışma, ekonomik ve mesleki
nedenlerin birlikte etkili olduğu karma bir davranış biçimi olabilir. Kişi
mesleğini sürdürmek isterken aynı zamanda elde ettiği ek gelirin yaşam ölçününün
koruyucu etkisinden de yararlanabilir. Bu nedenle “çalışan emekli sayısındaki
artış emekli yoksulluğunun kanıtıdır” biçiminde doğrudan bir nedensellik
kurulamaz. Böyle bir sonuca ulaşılabilmesi için emeklilik sonrası çalışanların
çalışma nedenlerini, gelir düzeylerini, emekli aylıklarını ve hanehalkı
koşullarını doğrudan ölçen mikro verilere ihtiyaç bulunmaktadır.
|
Çizelge 13: Emekli Gelir
Yetersizliğini Hafifletebilen Tamamlayıcı Mekanizmalar |
||
|
Mekanizma |
Gelir/yaşam standardına
etkisi |
Yöntemsel değerlendirme |
|
Emeklilik sonrası çalışma geliri |
Emekli aylığına ikinci gelir ekler |
Çalışmanın ekonomik zorunluluktan mı, tercihten mi
kaynaklandığı ayrıca belirlenmelidir |
|
Eş ve diğer hane üyelerinin gelirleri |
Hanehalkının toplam kullanılabilir gelirini artırır |
Bireysel emekli geliri ile hane geliri ayrılmalıdır |
|
Çocuklardan/aileden transferler |
Gelir açığını kısmen karşılayabilir |
Emeklinin bireysel ekonomik bağımsızlığını göstermez |
|
Sosyal yardımlar ve diğer kamusal transferler |
Düşük geliri tamamlayabilir |
Emekli aylığının yeterliliğinden ayrı
değerlendirilmelidir |
|
Kira, faiz ve diğer varlık gelirleri |
Aylık dışı düzenli veya düzensiz gelir sağlar |
Emekli nüfus içinde eşitsiz dağılmıştır |
|
Konut sahipliği |
Özellikle kira giderini ortadan kaldırarak yaşam
maliyetini azaltabilir |
Parasal gelir değildir ancak kullanılabilir kaynak
üzerinde güçlü etkiye sahip olabilir |
Emekli
Aylığı ile Emeklinin Toplam Gelirinin Ayrılması
Bu bulgu
emekli yoksulluğunun ölçülmesinde temel bir ayrımı gerekli kılmaktadır. Emekli
aylığı ile emeklinin toplam kullanılabilir geliri aynı değişken değildir.
Birincisi sosyal güvenlik sisteminin ürettiği geliri ve ikincisi ise emeklinin
çalışma geliri, hane içi gelirler, transferler ve diğer kaynaklar dahil olmak
üzere gerçekte yararlanabildiği ekonomik kaynakların toplamını ifade
etmektedir. Kavramsal olarak bu ilişki şöyle gösterilebilir:
Emeklinin/Hanenin
Kullanılabilir Ekonomik Kaynakları = Emekli Aylığı + Çalışma Geliri + Hane İçi
Gelir Paylaşımı ve Transferler + Sosyal Transferler + Varlık Gelirleri
Bu ayrım
önceki bölümlerde ortaya çıkan önemli bir görgül görünümü de açıklamaya
yardımcı olmaktadır. Emekli aylıklarının asgari ücret ve kişi başına GSYH
karşısındaki göreli konumu belirgin biçimde gerilerken yaşlı nüfusun yoksulluk
göstergelerinin aynı ölçüde ve kesintisiz biçimde kötüleşmemesi ilk bakışta
çelişkili görünebilir. Oysa yoksulluk ölçümleri çoğunlukla hanehalkının toplam
kullanılabilir gelirini esas almaktadır. Emekli aylığının yetersizliği çalışma
geliri, eş veya çocukların geliri, aile içi transferler ve diğer kaynaklarla
kısmen giderildiğinde emekli aylığındaki göreli gerileme ölçülen hane
yoksulluğuna aynı büyüklükte yansımayabilir. Bu durum önemli bir yöntemsel
sonuca götürmektedir: Emeklinin yoksul olmaması emekli aylığının yeterli olduğu
anlamına gelmez. Emekli kişi çalışmaya devam ederek veya ailesinden ekonomik
destek alarak yoksulluk sınırının üzerinde kalabiliyorsa ortaya çıkan gelir
yeterliliğinin ne ölçüde sosyal güvenlik sisteminden ne ölçüde emeklinin kendi
çalışmasından veya aile dayanışmasından kaynaklandığının ayrıştırılması
gerekir.
Çalışmanın
Bir Giderim Mekanizmasına Dönüşmesi
Emeklilik
sonrasında çalışma bu nedenle iki farklı düzlemde değerlendirilmelidir. Birinci
düzlemde çalışma kişinin üretkenliğini, mesleki kimliğini ve toplumsal
katılımını sürdürmesinin bir aracıdır. Bu biçimiyle etkili yaşlanmanın olumlu
bir unsuru olarak değerlendirilebilir. İkinci düzlemde ise çalışma emekli
aylığının yaşam giderlerini karşılamakta yetersiz kalması nedeniyle zorunlu duruma
gelebilir. Bu durumda çalışma sosyal güvenlik sisteminin sağladığı gelir
ikamesindeki yetersizliği bireyin yeniden emek piyasasına katılarak azaltması
anlamına gelmektedir. Bu iki durumun birbirinden ayrılması çalışan emeklilik
olgusunun doğru yorumlanmasının temel koşuludur. Özellikle EYT sonrasında
çalışma çağındaki emeklilerin sayısının artması bu ayrımı daha da önemli duruma
getirmiştir. “Emekli” kavramı artık çalışma yaşamından kesin biçimde çekilmiş
homojen bir nüfusu ifade etmemektedir. Yalnızca emekli aylığıyla yaşayanlar,
emekli aylığı ile çalışma gelirini birlikte elde edenler, aile desteği alanlar
ve varlık gelirlerine sahip olanlar arasında önemli ekonomik farklılıklar
bulunmaktadır.
Sosyal
Politika Açısından Sonuç
Emeklilik
sonrası çalışmanın yoksulluğu hafifletici işlevi sosyal siyasa bakımından ikili
bir sonuç doğurmaktadır. Çalışma olanağının bulunması emeklinin gelirini
artırarak yaşam ölçününü koruyabilir ve yoksulluk riskini azaltabilir. Buna
karşılık emeklinin temel yaşam giderlerini karşılayabilmek için çalışmak
zorunda kalması durumunda aynı olgu sosyal güvenlik sisteminin gelir ikame
kapasitesindeki yetersizliğin göstergelerinden biri durumuna gelebilir. Bu
nedenle çalışan emeklilerin sayısı tek başına emekli yoksulluğunun göstergesi
olarak kullanılmamalıdır. Daha anlamlı gösterge emeklilik sonrasında
çalışanların ne kadarının ekonomik zorunluluk nedeniyle çalıştığının
belirlenmesidir. Mevcut SGDP verileri olgunun niceliksel büyüklüğünü ortaya
koymakta ancak çalışma nedenini açıklamamaktadır. Sonuç olarak emeklilik
sonrası çalışma emekli yoksulluğunun çözümlenmesinde göz ardı edilmemesi
gereken bir tamamlayıcı gelir ve giderme mekanizmasıdır. Bu mekanizmanın
varlığı düşük emekli aylıklarının toplumsal sonuçlarını kısmen
hafifletebilmekte ancak aynı zamanda emekli aylığının tek başına sağladığı
gelir güvencesi ile emeklinin çeşitli ek kaynaklar kullanarak ulaştığı yaşam ölçünü
arasındaki farkı görünür kılmaktadır. Sosyal güvenlik sisteminin yeterliliği
değerlendirilirken bu iki düzeyin birbirinden ayrılması gerekmektedir.
Reel
Gelir ile Göreli Gelir Ayrımı
Emekli
yoksulluğunun anlaşılmasında ikinci temel ayrım reel gelir ile göreli gelir
arasındadır. Emekli aylığının tüketici fiyatları kadar artırılması kuramsal
olarak belirli bir satın alma gücünün korunmasını sağlayabilir. Ancak aynı
dönemde çalışan ücretleri veya kişi başına ulusal gelir daha hızlı yükseliyorsa
emeklinin toplum içindeki göreli gelir konumu gerileyebilir. Bu nedenle bir
emeklinin reel geliri korunurken göreli geliri azalabilir. Benzer biçimde reel
geliri belirli ölçüde yükselirken çalışanların gelirlerinin veya kişi başına ulusal
gelirin daha hızlı artması sonucunda toplumsal gelir dağılımındaki göreli
konumu yine kötüleşebilir. Önceki bölümlerde elde edilen bulgular bu ayrımın
Türkiye açısından önemini ortaya koymaktadır. Ortalama emekli aylığının net
asgari ücrete oranının 2002 yılında yaklaşık yüzde 122 düzeyindeyken 2025
yılında yaklaşık yüzde 78'e gerilemesi yalnızca fiyat artışlarıyla
açıklanamayacak bir göreli gelir değişimine işaret etmektedir. Benzer biçimde
ortalama emekli aylığının kişi başına GSYH'ye oranındaki uzun dönemli gerileme
emeklilerin ekonomik büyüme ve toplumsal refah artışı karşısındaki göreli
konumunun ayrıca incelenmesi gerektiğini göstermektedir. Bu nedenle emekli
yoksulluğunu yalnızca “emekli aylıkları enflasyon karşısında korunmuş mudur?”
sorusu üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Bunun yanında “emekli
aylıkları çalışan gelirleri ve kişi başına ulusal gelir karşısındaki konumunu
koruyabilmiş midir?” sorusunun da yanıtlanması gerekmektedir.
|
Çizelge 14: Emekli Gelirinin Satın
Alma Gücü ve Göreli Gelir Konumunun Ölçülmesinde Kullanılabilecek Göstergeler |
||
|
Gösterge |
Ölçülen boyut |
Çözümlemedeki işlevi |
|
Nominal ortalama emekli aylığı |
Parasal gelir |
Aylığın cari fiyatlarla değişimini gösterir |
|
Reel emekli aylığı endeksi |
Satın alma gücü |
Nominal aylığı TÜFE'den arındırarak reel gelir
değişimini gösterir |
|
Ortalama emekli aylığı / net asgari ücret |
Çalışma geliri karşısındaki göreli konum |
Emeklilik geliri ile ücret gelirinin alt sınırı
arasındaki uzaklığı gösterir |
|
Ortalama emekli aylığı / ortalama çalışan ücreti |
Çalışan nüfusa göre gelir konumu |
Emeklilik sonrasında çalışma gelirinden göreli
kopuşun ölçülmesine yardımcı olur |
|
Ortalama emekli aylığı / kişi başına GSYH |
Toplumsal refah karşısındaki göreli konum |
Ekonomik büyümeden emekliye yansıyan göreli payın
değerlendirilmesini sağlar |
|
En düşük emekli aylığı / uygun yoksulluk eşiği |
Gelir yeterliliği |
En düşük aylığın temel yaşam gereksinimlerini
karşılama kapasitesini gösterir |
|
65+ yaş grubunda göreli yoksulluk oranı |
Gelire dayalı yoksulluk |
Yaşlı nüfusun genel nüfus karşısındaki yoksulluk
riskini gösterir |
|
Maddi ve sosyal yoksunluk göstergeleri |
Yaşam koşulları |
Gelirin ötesinde temel gereksinimlerin
karşılanabilme düzeyini gösterir |
|
Gıda, konut, enerji ve sağlık fiyatlarındaki değişim |
Zorunlu harcamaların maliyeti |
Genel TÜFE ile emeklilerin karşılaşabileceği özgül
yaşam maliyeti arasındaki farklılaşmanın incelenmesini sağlar |
|
Taban aylığa bağımlılık oranı |
Emeklilik sisteminin ürettiği aylığın yeterliliği |
Hesaplanan aylığı yasal alt sınırın altında kalan
emeklilerin sistem içindeki ağırlığını gösterir |
Çizelge 13'de
görüldüğü üzere emekli yoksulluğu tek bir göstergeyle ölçülebilecek bir olgu
değildir. Nominal ve reel aylıklar emeklinin satın alma gücünü, aylığın
ücretlere ve kişi başına ulusal gelire oranı göreli gelir konumunu, yoksulluk
ve maddi yoksunluk göstergeleri ise bu gelir düzeyinin toplumsal yaşam
üzerindeki sonuçlarını ortaya koymaktadır. Bu çerçevede “açlık sınırı” ve
“yoksulluk sınırı” göstergelerinin kullanımında ayrıca yöntemsel ihtiyat
gerekmektedir. Sendikalar veya araştırma kuruluşları tarafından yayımlanan
açlık ve yoksulluk sınırlarının önemli bölümü belirli büyüklükteki haneler çoğunlukla
dört kişilik aile esas alınarak hesaplanmaktadır. Bu tutarların tek kişilik
emekli hanesinin aylığıyla doğrudan karşılaştırılması hane büyüklüğü ve eş değerlik
ölçeği farklılıkları nedeniyle yanıltıcı olabilir. Bu nedenle olanaklı olduğu
ölçüde TÜİK'in eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri ve yaş gruplarına
göre hesaplanan göreli yoksulluk göstergelerinin kullanılması daha uygun
olacaktır.
Emekli
Yoksulluğunun Göreli Niteliği
Bu
göstergeler birlikte değerlendirildiğinde emekli yoksulluğunun yalnızca belirli
bir parasal gelir düzeyinin altında bulunmak biçiminde tanımlanmasının yetersiz
olduğu görülmektedir. Emeklilik, çalışma yaşamından tamamen bağımsız yeni bir
gelir statüsü değildir. Sosyal sigorta sisteminin temel işlevlerinden biri
çalışma döneminde elde edilen gelir ile emeklilik dönemindeki yaşam ölçünü
arasında makul bir süreklilik sağlamaktır. Bu nedenle emeklinin yaşam ölçününün
değerlendirilmesinde yalnızca biyolojik veya asgari gereksinmelerin karşılanıp
karşılanmadığı değil, çalışma yaşamındaki ekonomik ve toplumsal konumun ne
ölçüde sürdürülebildiği de önem taşımaktadır. Çalışma döneminde belirli bir
gelir ve yaşam ölçününe sahip kişinin emeklilik sonrasında gelir hiyerarşisinde
sürekli olarak daha alt bir konuma kayması mutlak yoksulluğun ötesinde bir
göreli yoksullaşma sürecini ifade etmektedir. Bu bağlamda çalışmada kullanılan
“emekli gelirinin göreli aşınması” kavramı emekli aylığının nominal olarak
azalmasını değil, aylığın çalışan gelirleri kişi başına ulusal gelir ve yaşam
maliyeti karşısındaki göreli konumunun zaman içinde gerilemesini ifade
etmektedir. Böyle bir aşınma reel aylığın belirli dönemlerde korunması veya
artırılması durumunda dahi ortaya çıkabilir.
Gelir
Yetersizliğinden Toplumsal Yoksunluğa
Emekli
gelirinin yetersizliği yalnızca tüketim miktarını azaltan ekonomik bir sonuç
üretmemektedir. Gelir yetersizliği konut koşullarının kötüleşmesi, yeterli ve
dengeli beslenmenin güçleşmesi, sağlık harcamalarının ertelenmesi, sosyal ve
kültürel etkinliklerden çekilme ve aile içi gelir transferlerine bağımlılığın
artması gibi sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle emekli yoksulluğunun gelir
göstergelerinin yanı sıra maddi ve sosyal yoksunluk göstergeleriyle de
değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu nokta, emeklilik gelirinin insan onuru ile
ilişkisini de gündeme getirmektedir. Sosyal güvenlik sisteminin işlevi yalnızca
bireyin fiziksel varlığını sürdürebileceği asgari geliri sağlamak değildir.
Emeklilik döneminde bağımsız yaşayabilme, temel gereksinmelerin sürekli yardım
almaksızın karşılayabilme ve toplumsal yaşama katılabilme kapasitesi de sosyal
güvenliğin niteliğinin değerlendirilmesinde önem taşımaktadır. Bu nedenle 25
Eylül 2026 tarihinde emeklilerin gelir taleplerini dile getirdikleri protesto
sırasında yaşamına son veren emekli polis memuru Ali Şekeroğlu'nun taşıdığı
“Para için değil, onurumuz için” ifadesi bireysel eylemin nedenleri hakkında
herhangi bir nedensellik kurulmadan emekli gelirleri tartışmasının yalnızca
parasal tutarlardan ibaret olmadığını gösteren toplumsal bağlamın bir unsuru
olarak değerlendirilebilir. Olayın bireysel nedenleri ile emeklilerin genel
ekonomik koşulları birbirinden ayrılmalıdır ancak olayın gerçekleştiği
toplumsal ve siyasal bağlam emekli gelirlerinin yeterliliği ile insan onuru
arasındaki ilişkinin kamusal söylemde nasıl kurulduğunu göstermesi bakımından
önem taşımaktadır. Sonuç olarak emekli yoksulluğu üç düzeyde ele alınmalıdır:
satın alma gücü bakımından reel gelir yetersizliği, çalışanlar ve genel refah
karşısında göreli gelir kaybı ve gelir yetersizliğinin yaşam koşullarında
yarattığı maddi ve sosyal yoksunluk. Bu üç boyut birlikte
değerlendirilmediğinde emekli aylıklarındaki nominal artışların emeklilerin
ekonomik ve toplumsal durumunda gerçek bir iyileşme yaratıp yaratmadığının
belirlenmesi olanaklı değildir.
YAŞLI
NÜFUSTA YOKSULLUK VE SOSYAL DIŞLANMA
Emekli
aylıklarının reel ve göreli düzeyindeki değişimin toplumsal sonuçlarını
değerlendirebilmek için gelir göstergelerinin yaşlı nüfusa ilişkin yoksulluk ve
yaşam koşulları göstergeleriyle birlikte ele alınması gerekmektedir. Bununla
birlikte yaşlı nüfus ile emekli nüfusun aynı kavramsal ve istatistiksel kümeyi
oluşturmadığı özellikle belirtilmelidir. TÜİK yaşlı nüfusu 65 ve daha yukarı
yaştaki kişiler olarak tanımlarken emeklilik statüsü yaşa değil sosyal güvenlik
sisteminden aylık alma durumuna bağlıdır. Dolayısıyla 65 yaşın altında
emekliler bulunduğu gibi 65 yaşın üzerinde olup emekli aylığı almayan kişiler
de bulunmaktadır. Bu nedenle aşağıdaki göstergeler emekli yoksulluğunun
doğrudan ölçümü olarak değil onun toplumsal bağlamını ortaya koyan tamamlayıcı
göstergeler olarak değerlendirilmiştir.
Yaşlı
Nüfusta Göreli Yoksulluğun Yükselişi
TÜİK'in
Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması eş değer hanehalkı kullanılabilir birey
medyan gelirinin yüzde 60'ını esas alan göreli yoksulluk ölçütüne göre yaşlı
nüfusta dikkate değer bir değişim ortaya koymaktadır. Yaşlı nüfusun yoksulluk
oranı 2019 yılında yüzde 14,2 iken 2020'de yüzde 16,7'ye yükselmiş, 2021'de
yüzde 11,4'e gerilemiş, 2022'de yüzde 14,3'e çıkmış ve 2023 yılında yüzde
21,7'ye ulaşmıştır. Böylece 2019–2023 döneminde yaşlı nüfusun göreli yoksulluk
oranında 7,5 puanlık artış meydana gelmiştir. TÜİK verileri aynı dönemde
Türkiye genelindeki yoksulluk oranının yüzde 21,3'ten yüzde 21,7'ye
yükseldiğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle genel yoksulluk oranı büyük
ölçüde aynı düzeyde kalırken yaşlı nüfusun yoksulluk oranı genel nüfus düzeyine
yaklaşmıştır.
|
Çizelge 15: Yaşlı Nüfusta Göreli
Yoksulluk Oranı, 2019–2023 |
||||
|
Yıl |
Türkiye geneli (%) |
65+ yaş (%) |
Yaşlı kadın (%) |
Yaşlı erkek (%) |
|
2019 |
21,3 |
14,2 |
15,9 |
12,1 |
|
2020 |
21,9 |
16,7 |
17,6 |
15,6 |
|
2021 |
21,3 |
11,4 |
12,6 |
9,9 |
|
2022 |
21,6 |
14,3 |
15,4 |
12,8 |
|
2023 |
21,7 |
21,7 |
22,4 |
20,7 |
|
Kaynak: TÜİK, Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması.
İstatistiklerle Yaşlılar, 2023. Yoksulluk sınırı, eşdeğer hanehalkı
kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 60'ı esas alınarak hesaplanmıştır. |
||||
Çizelge 14'ün
ortaya koyduğu en önemli bulgu yaşlı yoksulluğundaki değişimin doğrusal
olmamasıdır. Özellikle 2021 yılındaki düşüşten sonra 2022 ve 2023 yıllarında
belirgin bir yükseliş görülmektedir. Bu nedenle 2019 ile 2023 arasındaki iki uç
yılın karşılaştırılmasından hareketle kesintisiz bir yoksullaşma eğilimi
bulunduğu ileri sürülemez. Buna karşılık 2023 yılında yaşlı nüfusun göreli
yoksulluk oranının yüzde 21,7'ye ulaşması ve 2019 düzeyinin 7,5 puan üzerine
çıkması emekli ve yaşlı nüfusun göreli gelir konumunda önceki bölümlerde
saptanan bozulmayla aynı dönemde gerçekleşen önemli bir toplumsal göstergedir.
Cinsiyet
Boyutu
Veriler
yaşlı yoksulluğunun cinsiyet bakımından da eşit dağılmadığını göstermektedir.
İncelenen beş yılın tamamında yaşlı kadınların yoksulluk oranı yaşlı
erkeklerden yüksektir. 2023 yılında göreli yoksulluk oranı yaşlı kadınlarda
yüzde 22,4, yaşlı erkeklerde yüzde 20,7 olarak gerçekleşmiştir. Bu farklılığın
tek başına emekli aylığı düzeyiyle açıklanması olanaklı değildir. Kadınların
çalışma yaşamına katılım biçimleri, prim ödeme süreleri, dul ve yetim
aylıkları, hane yapısı, tek başına yaşama ve yaşam süresinin daha uzun olması
gibi değişkenlerin ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Dolayısıyla cinsiyet
farklılığı burada nedensel bir sonuç olarak değil emekli yoksulluğunun homojen
bir toplumsal olgu olmadığını gösteren bir farklılaşma olarak ele alınmalıdır.
Yoksulluk
ile Sosyal Dışlanmanın Ayrılması
Gelire
dayalı göreli yoksulluk göstergesi yaşlıların yaşam koşullarının yalnızca bir
boyutunu ölçmektedir. TÜİK'in kullandığı “yoksulluk veya sosyal dışlanma riski”
göstergesi ise göreli yoksulluğun yanında maddi ve sosyal yoksunluk ile düşük
iş yoğunluğu göstergelerini de kapsamaktadır. Bu nedenle iki göstergenin
birbirinin yerine kullanılmaması gerekir. 2024 yılında 65 ve daha yukarı
yaştaki nüfusun yüzde 23,3'ü yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında
bulunurken bu oran 2025 yılında yüzde 22,8'e gerilemiştir. Türkiye geneli için
aynı oranlar sırasıyla yüzde 29,3 ve yüzde 27,9'dur.
|
Çizelge 16: Yoksulluk veya Sosyal
Dışlanma Riski, 2024–2025 |
|||
|
Grup |
2024 (%) |
2025 (%) |
Değişim (puan) |
|
Türkiye geneli |
29,3 |
27,9 |
-1,4 |
|
65+ toplam |
23,3 |
22,8 |
-0,5 |
|
65+ erkek |
22,3 |
21,8 |
-0,5 |
|
65+ kadın |
24,2 |
23,6 |
-0,6 |
|
Kaynak: TÜİK, Yoksulluk ve Yaşam Koşulları
İstatistikleri, 2024 ve 2025. |
|||
Bu
sonuçların yorumlanmasında önemli bir nokta bulunmaktadır. Yaşlı nüfusun
yoksulluk veya sosyal dışlanma riski Türkiye ortalamasının altında
görünmektedir. Bu bulgu, önceki bölümlerde ortaya konulan emekli aylıklarının
göreli aşınması bulgusuyla ilk bakışta çelişkili görülebilir. Gerçekte iki
gösterge farklı olguları ölçmektedir. Emekli aylığı/asgari ücret ve emekli
aylığı/kişi başına GSYH oranları emeklinin gelir hiyerarşisindeki göreli
konumunun zaman içindeki değişimini ölçmektedir. Yoksulluk veya sosyal dışlanma
riski ise belirli bir yıldaki hanehalkı geliri ve yaşam koşullarına dayalı bir
durum göstergesidir. Ayrıca yaşlı kişinin ekonomik refahı yalnızca kendi emekli
aylığına bağlı değildir ve birlikte yaşadığı hanenin toplam geliri, konut
mülkiyeti, eş veya çocukların gelirleri ve hane içi transferler de yaşam
koşullarını etkileyebilir. Dolayısıyla bir kişinin emekli aylığının çalışan
gelirleri karşısındaki göreli konumu gerilerken içinde yaşadığı hanenin toplam
kaynakları nedeniyle göreli yoksulluk sınırının üzerinde kalması olanaklıdır.
Bu durum, emekli aylığının göreli aşınması ile yaşlı nüfusun ölçülen yoksulluk
oranının aynı yönde ve aynı hızda hareket etmesini zorunlu olmaktan
çıkarmaktadır.
Hanehalkı
Yapısının Koruyucu İşlevi
Türkiye'de
yaşlı yoksulluğunun değerlendirilmesinde aile ve hanehalkı yapısı özellikle
önemlidir. TÜİK verilerine göre 2025 yılında yaklaşık 27 milyon hanenin 7,05
milyonunda en az bir 65+ yaşlı kişi yaşamaktadır. Yaşlıların yüzde 37,9'u ise
en az bir yetişkin çocuğuyla aynı adreste ikamet etmektedir. Buna karşılık tek
başına yaşayan yaşlıların sayısı yaklaşık 1,84 milyona ulaşmıştır ve bunların
yaklaşık yüzde 73,5'ini kadınlar oluşturmaktadır. Bu bulgu, emekli
yoksulluğunun ölçülmesinde iki farklı düzeyin ayrılması gerektiğini
göstermektedir: bireysel emeklilik geliri ile hanehalkının toplam ekonomik
kaynakları. Hane içi dayanışma yaşlı kişinin tüketim kapasitesini
destekleyebilir ve ölçülen yoksulluk oranını düşürebilir. Ancak bu durum emekli
aylığının bireysel gelir yeterliliğinin yüksek olduğu anlamına gelmez. Tersine,
düşük bireysel emeklilik gelirinin aile içi transferlerle giderilmesi durumunda
sosyal güvenlik sisteminin sağladığı bireysel ekonomik bağımsızlık ile
hanehalkının sağladığı gelir güvencesi birbirinden ayrılmalıdır.
Demografik
Dönüşümün Etkisi
Sorunun
gelecekteki boyutu açısından demografik değişim de önem taşımaktadır.
Türkiye'de 65 ve üzerindeki nüfus 2020 yılında yaklaşık 7,95 milyon iken 2025
yılında 9,58 milyona yükselmiş ve beş yıldaki artış yüzde 20,5 olmuştur. Yaşlı
nüfusun toplam nüfus içindeki payı da yükselmektedir. Bu demografik gelişme
önceki bölümde saptanan emekli sayısındaki artış ve GSYH'den emeklilere ayrılan
kaynağın bölüşümü sorunuyla birlikte değerlendirilmelidir. Yaşlı ve emekli
nüfusun büyümesi sosyal güvenlik sisteminin finansman gereksinimini artırırken
toplam kaynağın kişi başına bölüşümünü de etkilemektedir. Dolayısıyla emekli
yoksulluğu yalnızca mevcut aylıkların düzeyiyle ilgili dönemsel bir gelir siyasası
sorunu değil, aynı zamanda demografik dönüşümle bağlantılı uzun dönemli bir
sosyal siyasa sorunudur.
Görgül
Bulguların Birlikte Değerlendirilmesi
Buraya kadar
elde edilen bulgular birlikte değerlendirildiğinde üç farklı gösterge grubunun
birbirini tamamladığı görülmektedir. Birincisi, makro bölüşüm göstergeleridir.
Toplam emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı uzun dönemde dramatik
biçimde gerilememiş olmakla birlikte bu kaynağı paylaşan emekli nüfus çok daha
hızlı büyümüştür. İkincisi, göreli gelir göstergeleridir. Ortalama emekli
aylığının net asgari ücret ve kişi başına GSYH karşısındaki konumu uzun dönemde
gerilemiştir. Üçüncüsü, yaşam koşulları göstergeleridir. TÜİK verileri yaşlı
nüfusta göreli yoksulluğun özellikle 2022–2023 döneminde belirgin biçimde
yükseldiğini ve 2024–2025 döneminde ise yaşlı nüfusun yaklaşık dörtte birine
yakın bölümünün yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunduğunu
göstermektedir. Bu üç bulgu aynı olgunun farklı düzeylerini göstermektedir.
Birinci düzey kaynağın makroekonomik bölüşümünü, ikinci düzey emeklinin
toplumdaki göreli gelir konumunu ve üçüncü düzey ise gelir yetersizliğinin
toplumsal yaşam koşullarındaki görünümünü ortaya koymaktadır. Bu nedenle
Türkiye'deki emekli yoksulluğunun yalnızca “emekli aylıkları düşük müdür?”
sorusuyla açıklanması yeterli değildir. Bulgular, emekli nüfusunun hızla
genişlemesi, aylık üretme parametrelerinin değişmesi, emeklilere ayrılan
kaynağın giderek daha fazla kişi arasında bölüşülmesi, emekli aylıklarının
çalışan gelirleri ve genel refah karşısındaki göreli konumunun gerilemesi ve
düşük aylıkların taban ödeme mekanizmasıyla desteklenmesi biçiminde birbirini
tamamlayan bir yapısal süreç bulunduğuna işaret etmektedir. Bu süreç emekli
yoksulluğunun dönemsel gelir yetersizliğinin ötesinde sosyal güvenlik
sisteminin gelir ikamesi ve bireysel ekonomik bağımsızlık ve yaşlılıkta yaşam ölçününün
korunması işlevleri bakımından değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.
EMEKLİ
YOKSUNLUĞUNUN SOSYAL SORUNDAN SİYASAL SORUNA DÖNÜŞMESİ
Emekli
aylıklarının yetersizliği kendiliğinden siyasal bir sorun oluşturmaz. Gelir
yetersizliği başlangıçta bireyin ve hanenin yaşam standardını etkileyen
ekonomik bir sorun niteliğindedir. Bu yetersizliğin geniş bir nüfus grubunu
sürekli biçimde etkilemesi barınma, beslenme, sağlık, sosyal katılım ve
ekonomik bağımsızlık üzerinde sonuçlar üretmesi durumunda sorun toplumsal
nitelik kazanır. Toplumsal sorunun taleplere dönüşmesi örgütlü veya örgütsüz
biçimde kamusal alana taşınması ve siyasal karar alıcılardan çözüm beklenmesi
ise üçüncü bir aşamayı yani sorunun siyasallaşmasını ifade eder. Bu dönüşüm
aşağıdaki süreçle kavramsallaştırılabilir: Gelir yetersizliği, göreli gelir
kaybı, yaşam ölçününde aşınma, ortak mağduriyet algısı, talep oluşumu, örgütlenme
ve toplu eylem, kamusal görünürlük ve siyasal gündem. Bu zincirin bütün
halkaları her durumda aynı güçte ortaya çıkmaz. Emeklilik sonrası çalışma, aile
desteği, konut sahipliği, sosyal yardımlar ve diğer gelirler ekonomik baskının
toplumsal sonuçlarını hafifletebilir. Buna karşılık gelir kaybının sürekli duruma
gelmesi ve emeklilerin kendi ekonomik durumlarını yalnızca kişisel koşullarının
değil, emeklilik sisteminin ve kamu siyasalarının sonucu olarak değerlendirmeye
başlamaları sorunun kolektif duruma gelmesini kolaylaştırabilir.
Bireysel
Gelir Sorunundan Ortak Soruna
Önceki
bölümlerde elde edilen bulgular Türkiye'de emeklilerin göreli ekonomik
konumundaki değişimin tek bir göstergeye indirgenemeyeceğini ortaya
koymaktadır. Ortalama emekli aylığının asgari ücret karşısındaki konumunun
gerilemesi emekli gelirinin kişi başına GSYH karşısındaki göreli aşınması ve ortaya
konulan pasif aylık dosyası başına göreli emeklilik kaynağı endeksindeki uzun
dönemli düşüş aynı sürecin farklı boyutlarını göstermektedir. Bu noktada
siyasal dönüşüm bakımından önemli olan yalnızca gelirin düşük olması değildir.
Daha önemli olan, gelir kaybının geniş bir toplumsal grup tarafından ortak bir
durum olarak algılanmaya başlamasıdır. Bir emeklinin gelir yetersizliğini kendi
bireysel koşullarına bağlaması ile milyonlarca emeklinin gelir düzeylerini
emeklilik siyasalarının ortak sonucu olarak değerlendirmesi arasında siyasal
bakımdan önemli bir fark bulunmaktadır. Böylece ekonomik sorun kolektif bir
çerçeve kazanmaktadır: “Ben geçinemiyorum”dan “Emekliler geçinemiyor”a. Bu
dönüşüm, bireysel ekonomik sıkıntının kolektif toplumsal talebe dönüşmesinin
temel eşiklerinden biridir.
Göreli
Kayıp ve Adalet Algısı
Emekli
gelirinin siyasallaşmasında mutlak yoksulluk kadar göreli kayıp algısı da önem
taşımaktadır. Kişinin yalnızca ne kadar gelir elde ettiği değil, geçmişteki
kendi gelir düzeyiyle, çalışanların gelirleriyle, asgari ücretle ve toplumun
genel refahındaki değişmeyle kurduğu karşılaştırma da ekonomik durumunu
değerlendirme biçimini etkileyebilir. Bu nedenle emeklilik sorununun siyasal
niteliği yalnızca “gelir yetersizliği” kavramıyla açıklanamaz. Sorun aynı
zamanda bölüşüm ve adalet algısı ile ilişkilidir. Ekonominin büyüdüğü veya
çalışan gelirlerinin yükseldiği dönemlerde emekli aylıklarının göreli konumunun
gerilemesi emeklilerin ekonomik durumlarını yalnızca gelir düzeyi açısından
değil, toplumsal bölüşümde kendilerine düşen pay açısından değerlendirmelerine
yol açabilir. Bu ayrım, “yoksulluk” ile “adaletsizlik algısı” arasındaki farkı
ortaya koymaktadır. Bir kişi yoksulluk sınırının üzerinde bulunmasına karşın
geçmişe veya diğer toplumsal gruplara göre önemli bir göreli kayıp yaşadığını
düşünebilir. Buna karşılık daha düşük gelirli başka bir kişi hane içi destek
mekanizmaları nedeniyle aynı ölçüde siyasal tepki geliştirmeyebilir. Dolayısıyla
emekli gelirinin siyasallaşmasında belirleyici olan yalnızca ne kadar gelir
kaybedildiği değil, kaybın nasıl anlamlandırıldığıdır.
Hak
Temelli Çerçevenin Ortaya Çıkması
Emekli
aylığının siyasal soruna dönüşmesinin bir başka göstergesi taleplerin yardım
veya destek talebinden hak talebine dönüşmesidir. Emekli aylığı sosyal
yardımdan farklıdır. Çalışma yaşamı boyunca prim ödemiş kişinin sosyal sigorta
sisteminden aldığı gelir olması nedeniyle emeklilik aylığı katkı ve kazanılmış
sosyal hak düşüncesiyle ilişkilendirilmektedir. Bu nedenle aylıkların
yetersizliği yalnızca “daha fazla gelir” talebi biçiminde değil, geçmiş çalışma
ve prim ödeme sürecinin karşılığının alınamadığı düşüncesiyle de ifade
edilebilir. Bu noktada kullanılan dil değişmektedir: Gereksinme, talep, hak ve
adalet. Bu dönüşüm siyasal açıdan önemlidir. Çünkü ekonomik destek talebi kamu
bütçesinden yapılacak bir transfer tartışması olarak görülebilirken hak ve
adalet söylemi devlet ile yurttaş arasındaki sosyal güvenlik ilişkisinin
niteliğini tartışmaya açmaktadır.
Örgütlenme,
Protesto ve Kamusal Görünürlük
Ekonomik
hoşnutsuzluğun siyasal sorun durumuna gelmesinin daha ileri aşaması bireysel yakınmanın
toplu eyleme dönüşmesidir. Emekli dernekleri, emekli sendikaları, meslek
örgütleri, basın açıklamaları, mitingler, hukuksal başvurular ve diğer toplu
girişimler bu dönüşümün kurumsal araçlarını oluşturmaktadır. 2026 yılında da
emekli gelirlerine ilişkin talepler örgütlü eylemlere konu olmuştur. Örneğin
DİSK ve Devrimci Emekliler Sendikası Mayıs 2026'da Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığı önünde emekli gelirleri ve bayram ikramiyelerine ilişkin taleplerini
kamuoyuna açıklamıştır. Bu tür eylemler, gelir sorununun özel alandan kamusal
alana taşınmasının somut göstergeleridir. Burada siyasal sorun kavramı yalnızca
siyasi partiler arasındaki yarışma anlamında kullanılmamaktadır. Bir toplumsal
grubun gelir dağılımındaki konumunun kamu siyasası talebine dönüşmesi karar
alıcılara yöneltilmesi ve kamusal gündemde tartışılması da sorunun
siyasallaşmasıdır.
25 Eylül
2026: Ali Şekeroğlu Olayı
25 Eylül
2026 tarihinde Ankara'da emekli memurların seyyanen zam talebiyle
gerçekleştirmek istediği eylem sırasında emekli polis memuru Ali Şekeroğlu'nun
yaşamına son vermesi bu çalışmanın konusu bakımından özel önem taşımaktadır. Ancak
olayın yorumlanmasında kesin bir yöntemsel sınır korunmalıdır. Bir intihar
olayı tek bir ekonomik veya toplumsal değişkenle açıklanamaz. Dolayısıyla
Şekeroğlu'nun yaşamına son vermesini doğrudan emekli aylığının yetersizliğinin
sonucu olarak nitelendirmek bilimsel olarak olanaklı değildir. Buna karşılık
olayın gerçekleştiği toplumsal bağlam çalışmanın konusu bakımından anlamlıdır.
Şekeroğlu bir emekli eyleminin bulunduğu yerdeydi, eylemin konusu emeklilerin
gelir talepleriydi ve olay öncesinde ekonomik koşullarına ilişkin yakınmalarını
dile getirdiğine ilişkin tanıklıklar bulunmaktadır. Ayrıca taşıdığı dövizde yer
alan “Para için değil, onurumuz için” ifadesi emekli gelirine ilişkin talebin
yalnızca parasal büyüklük üzerinden değil, onur ve adalet kavramları üzerinden
de kurulabildiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Bu nedenle olay bu
çalışmada nedensellik kanıtı olarak değil, önemli olay (critical event)
olarak değerlendirilmektedir. Önemli olay kavramıyla kastedilen daha önceden
var olan toplumsal sorunu yaratan bir olay değil, mevcut sorunun kamusal
görünürlüğünü artıran ve ona yeni bir simgesel anlam kazandırabilen olaydır. Şekeroğlu
vakasının ardından olayın siyasal aktörler, sendikalar ve medya tarafından
tartışılması da ekonomik ve toplumsal sorunun siyasal söylem alanına
taşınmasının göstergelerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Emekli
Nüfusunun Büyümesi ve Siyasal Ağırlık
Sorunun
siyasallaşmasını güçlendiren yapısal değişkenlerden biri de emeklilik
sisteminden aylık alan nüfusun büyümesidir. SGK verileri pasif sigortalı
nüfusun uzun dönemde önemli ölçüde genişlediğini göstermektedir. Bu çalışmanın
Çizelgede kullanılan aylık dosyası serisi de 2002'de yaklaşık 5,9 milyon olan
dosya sayısının 2025'te 16,2 milyonu aştığını ortaya koymaktadır. Ancak bu sayı
doğrudan seçmen sayısı olarak yorumlanamaz. Dosyalar ile kişiler aynı değildir
ve ölüm aylıkları nedeniyle hak sahipleri bulunabilir ve sosyal güvenlik
statüsü ile seçmen statüsü farklı kavramlardır. Buna karşın emeklilik
sisteminden gelir elde eden nüfusun genişlemesi emekli gelirlerine ilişkin
kararların giderek daha geniş bir toplumsal kesimi doğrudan veya hane
ilişkileri üzerinden dolaylı biçimde etkilediğini göstermektedir. Bu nedenle
emekli aylıkları yalnızca sosyal güvenlik bütçesinin teknik bir unsuru olmaktan
çıkarak gelir dağılımı ve kamu siyasası tartışmalarının daha görünür
konularından biri durumuna gelmektedir.
Siyasal
Soruna Dönüşmenin Ölçütleri
Bu
çalışmanın bulguları çerçevesinde emekli yoksulluğunun siyasal soruna
dönüşmesinin beş temel göstergesi belirlenebilir: Birincisi yaygınlıktır. Gelir
yetersizliğinin bireylerden çok geniş bir toplumsal grubu etkilemesidir. İkincisi
sürekliliktir. Sorunun geçici ekonomik dalgalanmadan çıkarak yıllar boyunca
devam eden göreli gelir kaybına dönüşmesidir. Üçüncüsü ortak neden algısıdır.
Bireylerin yaşadıkları ekonomik güçlüğü yalnızca kişisel koşullarla değil,
emeklilik sistemi ve kamu politikalarıyla ilişkilendirmeye başlamalarıdır. Dördüncüsü
kolektifleşmedir. Taleplerin örgütlenme, dava, basın açıklaması, gösteri ve
diğer ortak eylem biçimleriyle kamusal alana taşınmasıdır. Beşincisi siyasal
muhataplaşmadır Taleplerin hükümete, parlamentoya, yargıya veya diğer kamu
kurumlarına yöneltilmesi ve siyasi aktörlerin konuya ilişkin siyasa ve söylem
üretmek zorunda kalmalarıdır. Bu ölçütlerin birlikte ortaya çıkması emekli
gelirinin yalnızca bireysel refah veya sosyal politika sorunu olarak
değerlendirilemeyeceği bir aşamaya işaret etmektedir.
Sosyal
Politika Sorunundan Siyasal Soruna
Türkiye
örneğinde gözlenen dönüşüm böylece üç aşamalı bir yapı içinde
değerlendirilebilir:
Birinci aşama — Ekonomik sorun: Emekli aylığının bireyin
ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalması.
İkinci aşama — Sosyal siyasa sorunu: Gelir yetersizliğinin geniş bir
emekli nüfusunu etkilemesi ve barınma, beslenme, sağlık, çalışma zorunluluğu,
aileye bağımlılık ve sosyal katılım gibi alanlarda sonuç üretmesi.
Üçüncü aşama — Siyasal sorun: Ortak ekonomik durumun hak ve adalet
söylemiyle ifade edilmesi, örgütlenme, protesto ve hukuksal başvurular yoluyla
kamusal alana taşınması ve kamu otoritelerinden politika değişikliği talep
edilmesi.
Bu bakımdan
emekli yoksulluğunun siyasallaşması, yoksulluğun kendiliğinden siyasal tepki
yarattığı deterministik bir süreç değildir. Ekonomik kayıp ile siyasal sonuç
arasında algı, karşılaştırma, hak bilinci, örgütlenme, kolektif eylem ve
siyasal temsil gibi ara mekanizmalar bulunmaktadır. Çalışmanın temel bulgusu bu
nedenle daha ihtiyatlı fakat daha güçlü biçimde ifade edilebilir: Türkiye'de
emekli gelirlerinin göreli aşınması yalnızca sosyal güvenlik sisteminin mali ve
teknik bir sorunu olarak kalmamış ve genişleyen emekli nüfusu, gelir
taleplerinin kolektifleşmesi, hak ve adalet söyleminin güçlenmesi ve taleplerin
giderek daha görünür biçimde siyasal karar alıcılara yönelmesi sonucunda aynı
zamanda siyasal bir sorun niteliği kazanmıştır.
GENEL
DEĞERLENDİRME: YİRMİ BEŞ YILIN BİLANÇOSU
Bu çalışma,
Türkiye'de emeklilik sisteminin yaklaşık çeyrek yüzyıllık dönüşümünü yalnızca
emekli aylıklarının nominal düzeyi üzerinden değil, aylık hesaplama kuralları,
reel satın alma gücü, çalışan gelirleri karşısındaki göreli konum, GSYH'den
emeklilik sistemine ayrılan kaynak, pasif nüfusun büyümesi, en düşük aylık
uygulaması, emeklilik sonrası çalışma ve emekli gelir sorununun toplumsal ve
siyasal sonuçları üzerinden birlikte değerlendirmiştir. Ortaya çıkan tablo, tek
bir değişkenle açıklanamayacak kadar çok katmanlıdır.
Dönüşüm
2002'de Başlamamıştır
İlk olarak
tarihsel nedensellik bakımından önemli bir ayrım yapılmalıdır. Türkiye'de
emeklilik sisteminin parametrik dönüşümü 2002 sonrasında başlamamıştır. 1999
tarihli 4447 sayılı Kanun, emeklilik yaşı, prim ödeme koşulları ve aylık
hesaplama sistemi bakımından önemli değişiklikler getirmiştir. Dolayısıyla
yaklaşık çeyrek yüzyıllık dönüşümün tamamını 2002 sonrasında uygulanan siyasalara
bağlamak tarihsel olarak doğru değildir. Bununla birlikte 2002 sonrası dönem de
kendi içinde homojen değildir. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık
Sigortası Kanunu ve 2008'de yapılan değişiklikler sosyal güvenlik sisteminin
kurumsal ve parametrik yapısını yeniden biçimlendirmiş ve aylık bağlama oranı,
geçmiş kazançların güncellenmesi ve farklı sigortalılık statülerinin ortak
sistem içinde ele alınması bakımından yeni bir dönem oluşturmuştur. Sonraki
yıllarda intibak düzenlemeleri, bayram ikramiyesi, en düşük emekli aylığı, ek
ve seyyanen artışlar ile EYT düzenlemesi sisteme yeni unsurlar eklemiştir. Dolayısıyla
Türkiye'deki emeklilik sisteminin bugünkü yapısı tek bir reformun değil,
1999'da başlayan ve sonraki yirmi beş yıl boyunca birbirini izleyen parametrik,
kurumsal ve takdire bağlı müdahalelerin birikimli sonucudur.
Nominal
Artış ile Göreli Refah Artışı Aynı Şey Değildir
Dönemin en
belirgin özelliklerinden biri emekli aylıklarının nominal olarak çok büyük
ölçüde artmış olmasıdır. Ancak yüksek enflasyonun bulunduğu bir ekonomide
nominal artışlar tek başına emeklinin ekonomik konumunu açıklamaz. Bu nedenle
çalışmada üç farklı soru birbirinden ayrılmıştır: Emekli aylığının nominal
değeri ne kadar arttı? Emekli aylığının reel satın alma gücü nasıl değişti? Emeklinin
toplumdaki diğer gelir ve refah göstergeleri karşısındaki göreli konumu nasıl
değişti? Çözümleme özellikle üçüncü sorunun emekli yoksulluğunun uzun dönemli
niteliğini anlamak bakımından belirleyici olduğunu göstermektedir. Emekli
aylığı enflasyon karşısında belirli ölçüde korunmuş olsa dahi çalışan
gelirlerinin asgari ücretin veya kişi başına ulusal gelirin gerisinde
kaldığında emeklinin göreli ekonomik konumu gerileyebilir. Bu nedenle çalışmada
kullanılan “emekli gelirinin göreli aşınması” kavramı, emekli aylıklarının
mutlaka reel olarak sürekli azaldığını değil, emeklinin toplumsal refah
artışından aldığı göreli payın zayıflamasını ifade etmektedir.
Temel
Yapısal Sorun: Kaynak ile Yararlanıcı Sayısının Farklı Hızlarda Büyümesi
Çalışmanın
en önemli görgül bulgularından biri ilgili çizelgede ortaya çıkmaktadır. Emekli
aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı 2002'de yaklaşık yüzde 4,60 iken 2025'te
yaklaşık yüzde 5,99'a yükselmiştir. Bu bulgu önemlidir çünkü Türkiye'nin toplam
ekonomik kaynakları içinde emeklilik ödemelerine ayrılan payın uzun dönemde
basit biçimde azaldığı savını desteklememektedir. Ancak aynı dönemde pasif
aylık dosyası sayısı yaklaşık 5,9 milyondan 16,2 milyona yükselmiştir. Başka
bir ifadeyle emeklilik ödemelerinin GSYH içindeki payı yaklaşık yüzde 30
artarken bu kaynağın bölündüğü aylık dosyası sayısı yaklaşık yüzde 175
artmıştır. Bu iki gelişme birlikte değerlendirildiğinde Pasif Aylık Dosyası
Başına Göreli Emeklilik Kaynağı Endeksi 2002=100 düzeyinden 2025'te yaklaşık
47,3'e gerilemektedir. Bu gösterge reel emekli aylığının yüzde 52,7 düştüğü
anlamına gelmemektedir. Gösterdiği şey farklıdır: emeklilik sistemine ayrılan
toplam makroekonomik kaynağın GSYH içindeki payı, bu kaynaktan yararlanan aylık
dosyası sayısındaki büyümeyi karşılayacak hızda artmamıştır. Çalışmada bu
mekanizma paylaşım etkisi olarak adlandırılmıştır.
Paylaşım
Etkisi Tek Başına Yeterli Açıklama Değildir
Bununla
birlikte emekli gelirinin göreli aşınmasını yalnızca emekli sayısındaki artışa
bağlamak da doğru olmayacaktır. Çalışmanın çözümlemesi en az dört mekanizmanın
birlikte işlediğini göstermektedir. Paylaşım etkisi emeklilik sistemine ayrılan
toplam kaynağın giderek daha geniş bir pasif nüfus arasında bölüşülmesini, aylık
üretme etkisi prim ödeme geçmişinin emekli aylığına dönüştürülmesinde
kullanılan aylık bağlama oranı ve kazanç güncelleme kurallarının başlangıç
aylığı üzerindeki etkisini, göreli aşınma etkisi, bağlanmış aylıkların zaman
içinde çalışan gelirleri, asgari ücret ve genel refah artışının gerisinde
kalabilmesini ve tabanda sıkışma etkisi ise kök aylıkları farklı olan geniş bir
emekli grubunun en düşük aylık uygulaması nedeniyle aynı veya birbirine yakın
ödeme düzeylerinde toplanmasını ifade etmektedir. Bu dört mekanizma birbirinin seçeneği
değildir. Türkiye'deki emekli gelirinin uzun dönemli gelişimi bunların birlikte
ve farklı dönemlerde farklı ağırlıklarla işlemesinin sonucudur.
En Düşük
Aylık: Yoksulluğu Hafifleten, Yapısal Sorunu Örtebilen Araç
En düşük
emekli aylığının 2019 sonrasında giderek daha önemli duruma gelmesi emeklilik
sistemindeki dönüşümün başka bir göstergesidir. Uygulamanın sosyal siyasa
bakımından açık bir koruyucu işlevi bulunmaktadır: hesaplanan aylığı belirlenen
tabanın altında kalan emeklilerin gelirini yükseltmekte ve düşük gelirli
emekliler açısından yoksulluk riskini azaltmaktadır. Ancak aynı mekanizmanın
ikinci bir sonucu vardır. Kök aylık ile fiilen ödenen aylık arasındaki fark
büyüdükçe emekli gelirinin daha büyük bölümü kişinin prim geçmişinin doğrudan
sonucu olmaktan çıkarak bütçe ve yasama kararlarıyla belirlenen taban düzeyine
bağımlı duruma gelmektedir. Böylece sistem iki işlev arasında gerilim
üretmektedir: yoksulluğu azaltmak ve katkı ile aylık arasındaki farklılaşmayı
korumak. Taban aylığın yaygınlaşması birinci amacı desteklerken uzun süre
yüksek prim ödeyenlerle daha düşük katkı geçmişine sahip olanların aylıklarını
birbirine yaklaştırabilir. Bu durum çalışmada tabanda sıkışma olarak
kavramsallaştırılmıştır.
Kurala
Dayalı Sistemden Karma Gelir Belirleme Sistemine
Yaklaşık
yirmi beş yıllık gelişmenin dikkat çekici sonuçlarından biri de emekli
gelirinin belirlenmesinde kullanılan araçların çeşitlenmesidir. Emekli geliri
artık yalnızca prim günü, prime esas kazanç, aylık bağlama oranı ve olağan
endeksleme mekanizmasının ürünü değildir. En düşük aylık, bayram ikramiyesi,
refah payı, ek veya seyyanen artışlar ve dönemsel düzenlemeler emeklinin fiilen
eline geçen toplam gelirin giderek daha önemli bileşenleri durumuna gelmiştir. Bu
nedenle Türkiye'deki sistemin zaman içinde salt kurala dayalı sosyal sigorta
gelirinden, kurala dayalı aylık ile siyasal takdire bağlı gelir desteklerinin
birlikte kullanıldığı karma bir yapıya doğru evrildiği söylenebilir. Bu
dönüşümün sosyal siyasa bakımından iki yönü bulunmaktadır. Siyasal takdire
bağlı müdahaleler yüksek enflasyon veya gelir kaybı dönemlerinde hızlı giderim
sağlayabilir. Buna karşılık emekli gelirinin daha büyük bölümünün dönemsel
siyasal ve mali kararlara bağlı duruma gelmesi aylığın uzun dönemli
öngörülebilirliğini ve katkı–karşılık ilişkisinin görünürlüğünü azaltabilir.
Seçim
Takvimi ile Müdahaleler Arasında Mekanik Bir İlişki Kurulamaz
Çalışmada
seçim tarihleri ile olağan endeksleme dışındaki emekli gelir müdahalelerinin
zamanlaması da incelenmiştir. Bazı seçim dönemlerinin yakın çevresinde seyyanen
artış, refah payı, en düşük aylık veya bayram ikramiyesi gibi müdahalelerin
bulunduğu görülmektedir. Buna karşılık bütün seçim dönemlerinde aynı örüntü
ortaya çıkmamaktadır. Bu nedenle zamanlama bulgusu tek başına “seçim ekonomisi”
veya seçim amacı kanıtı olarak değerlendirilemez. Enflasyon, bütçe koşulları ve
emekli aylıklarının düzeyi de aynı dönemlerde müdahale ihtiyacını
artırabilmektedir. Daha ihtiyatlı sonuç, emekli gelirinin belirlenmesinde
takdire bağlı kararların ağırlığının artmasıyla birlikte siyasal karar
takviminin de incelenmesi gereken değişkenlerden biri haline geldiğidir.
Emekli
Aylığı ile Emeklinin Yaşam Ölçünü Ayrılmalıdır
Çalışmanın
önemli sonuçlarından biri de emekli aylığındaki göreli gerilemenin doğrudan
aynı büyüklükte emekli veya yaşlı yoksulluğu yaratmadığının görülmesidir. Bunun
nedeni emeklinin ekonomik kaynaklarının yalnızca emekli aylığından
oluşmamasıdır. Çalışma geliri, eş ve diğer hane üyelerinin gelirleri,
çocuklardan gelen destek, sosyal transferler, kira ve diğer varlık gelirleri
ile konut sahipliği emeklinin fiilî yaşam standardını etkileyebilmektedir. Bu
nedenle iki ayrı kavram korunmalıdır: Emekli aylığının yeterliliği, sosyal
güvenlik sisteminin geçmiş çalışma gelirini ikame etme kapasitesini ve emeklinin
toplam kullanılabilir geliri ise kişinin veya hanenin fiilen yararlanabildiği
bütün ekonomik kaynakları ifade etmektedir. Bu ayrım, emekli aylıklarının
göreli konumu gerilerken 65 yaş üzeri nüfusun yoksulluk göstergelerinin neden
bire bir aynı yönde ve aynı büyüklükte hareket etmeyebildiğini de
açıklamaktadır.
Emeklilik
Sonrası Çalışma: Tercih ve Zorunluluk Arasında
Emeklilik
sonrasında çalışmanın yaygınlaşması bu bağlamda ayrıca önem taşımaktadır.
Sosyal güvenlik destek primi kapsamında çalışan iki milyonu aşkın emeklinin
bulunması emeklilik statüsü ile çalışma yaşamının birbirini dışlayan
kategoriler olmadığını göstermektedir. Özellikle
EYT düzenlemesi sonrasında daha genç yaşta emekli statüsüne geçen kişilerin
çalışma yaşamında kalabilmesi “emekli” kavramının giderek daha heterojen bir
nüfusu kapsamasına yol açmıştır. Ancak çalışan emeklilerin tamamının ekonomik
zorunluluk nedeniyle çalıştığı sonucuna varılamaz. Mesleksel üretkenliği
sürdürmek, toplumsal katılım, kişisel tercih ve gelir ihtiyacı farklı
ağırlıklarda rol oynayabilir. Bununla birlikte çalışma gelirinin düşük emekli
aylığını gidermesi önemli bir sosyal siyasa sorusunu ortaya çıkarmaktadır: Bir
emeklinin çalışarak yoksulluktan kaçınması, emekli aylığının yeterli olduğunu
göstermez. Bu nedenle sosyal güvenlik sisteminin başarısı yalnızca emeklilerin
toplam hane gelirine değil, sistemin kendi başına sağladığı gelir ikame
kapasitesine göre de değerlendirilmelidir.
Yoksulluk
Yalnızca Parasal Bir Sorun Değildir
Emekli
yoksulluğunun çözümlemesi parasal gelir göstergelerinin ötesine geçirilmelidir.
Barınma, beslenme, enerji, sağlık hizmetlerine erişim, sosyal katılım, aileye
ekonomik bağımlılık ve kişinin yaşamı üzerinde karar verebilme kapasitesi
emeklilik dönemindeki refahın temel unsurlarıdır. Bu nedenle çalışmada insan
onuru kavramına özel önem verilmiştir. Emeklilik sistemi yalnızca belirli
miktarda para transfer eden mali bir mekanizma değildir; çalışma yaşamının sona
ermesinden sonra bireyin ekonomik bağımsızlığını ve toplumsal katılımını sürdürebilmesini
sağlayan sosyal vatandaşlık kurumlarından biridir. Gelir yetersizliği kişinin
sürekli olarak ailesine bağımlı duruma gelmesine, temel tüketiminden
vazgeçmesine veya ekonomik zorunluluk nedeniyle çalışmayı sürdürmesine yol
açıyorsa sorun yalnızca parasal yoksulluk düzeyinde değerlendirilemez.
Sosyal
Politika Sorununun Siyasallaşması
Yaklaşık
yirmi beş yıllık gelişmenin son aşaması emekli gelir sorununun giderek daha
görünür bir siyasal konu haline gelmesidir. Bu dönüşüm otomatik değildir. Düşük
gelir kendiliğinden siyasal tepki üretmez. Ekonomik sorun ile siyasal sorun
arasında göreli kayıp algısı, ortak mağduriyet bilinci, hak ve adalet söylemi,
örgütlenme, protesto, hukuksal başvuru ve siyasal muhataplaşma gibi ara
mekanizmalar bulunmaktadır. Emekli gelir taleplerinin sendikalar, emekli
örgütleri ve diğer oluşumlar tarafından kamusal alana taşınması, parlamentoda
ve siyasal tartışmalarda sürekli gündeme gelmesi ve emeklilere yönelik gelir
düzenlemelerinin kamu politikası tartışmalarının önemli konularından biri
haline gelmesi, bu dönüşümün göstergeleridir. 25 Eylül 2026'da Ankara'daki
emekli eylemi sırasında Ali Şekeroğlu'nun yaşamına son vermesi de bu bağlamda
değerlendirilmiştir. Olayın tek nedenini ekonomik koşullara bağlamak olanaklı
değildir ve böyle bir nedensellik savında bulunulmamalıdır. Buna karşılık
olayın emekli gelir taleplerinin dile getirildiği toplu bir eylem sırasında
gerçekleşmesi ve “Para için değil, onurumuz için” ifadesinin kamuoyuna
yansıması emekli gelir sorununun parasal talepten hak, adalet ve onur söylemine
uzanan toplumsal boyutunu görünür kılan önemli bir olay niteliğindedir.
Yirmi Beş
Yılın Temel Sonucu
Çalışmanın
yaklaşık çeyrek yüzyıllık çözümlemesinden çıkan temel sonuç Türkiye'deki emekli
sorununun “emekliye yeterince para ayrılmaması” biçimindeki tek değişkenli bir
açıklamaya indirgenemeyeceğidir. Emeklilik ödemelerinin GSYH içindeki payı uzun
dönemde azalmamış ve belirli ölçüde artmıştır. Buna karşılık bu kaynağın
bölündüğü pasif nüfus çok daha hızlı büyümüş, aylık hesaplama parametreleri
değişmiş, çalışan gelirleri ve genel refah karşısındaki göreli konum zayıflamış,
en düşük aylık uygulaması genişlemiş ve emekli gelirinin giderek daha büyük
bölümü takdire bağlı müdahalelerle desteklenmek zorunda kalmıştır. Dolayısıyla
sorun üç yapısal düzeyin kesişiminde ortaya çıkmaktadır: Birincisi, demografik
ve sayısal baskıdır. Emeklilik sisteminden aylık alan nüfus hızla büyümüştür. İkincisi,
sosyal sigorta sisteminin aylık üretme kapasitesidir. Aylık bağlama ve
güncelleme parametreleri emekli gelirinin çalışma dönemi gelirleriyle ve genel
refahla ilişkisini etkilemektedir. Üçüncüsü, bölüşüm sorunudur. Toplam ekonomik
büyümenin ve sosyal güvenlik sistemine ayrılan kaynağın genişleyen emekli nüfus
arasında nasıl paylaştırıldığı emeklinin göreli ekonomik konumunu
belirlemektedir. Bu üç düzeye yüksek enflasyon, taban aylık uygulaması,
dönemsel gelir müdahaleleri ve emeklilik sonrası çalışma gibi telafi
mekanizmaları eklendiğinde Türkiye'deki mevcut emeklilik gelir rejimi ortaya
çıkmaktadır. Bu nedenle çalışmanın başlangıcında sorulan temel soruya
verilebilecek yanıt şudur: Türkiye'de emekli yoksulluğu yalnızca düşük aylık
sorunu değildir. Emeklilik sisteminin ürettiği gelirin, büyüyen emekli nüfusu,
değişen aylık hesaplama parametreleri, çalışan gelirleri ve genel refah artışı
karşısında giderek daha yetersiz bir göreli konum üretmesiyle ortaya çıkan
yapısal bir gelir bölüşümü sorunudur. Bu sorun geniş bir nüfusu sürekli biçimde
etkilediği, hak ve adalet söylemiyle kolektif taleplere dönüştüğü ve siyasal
karar alıcıların sürekli müdahalesini gerektirdiği ölçüde sosyal politika
alanını aşarak siyasal sorun niteliği kazanmıştır.
SİYASA
ÖNERİLERİ
Bu
çalışmanın bulguları Türkiye'de emekli gelir sorununa yalnızca dönemsel aylık
artışları yoluyla yaklaşılmasının yeterli olmadığını göstermektedir. Sorun
emeklilik sisteminden aylık alan nüfusun büyümesi, aylık hesaplama
parametreleri, emekli gelirlerinin çalışan gelirleri ve genel refah
karşısındaki göreli konumu, en düşük aylık uygulamasının yaygınlaşması ve gelir
belirleme sisteminde siyasal takdire bağlı müdahalelerin artması gibi birbirine
bağlı yapısal etmenlerden oluşmaktadır. Bu nedenle siyasa önerilerinin de tek
bir araç yerine bu mekanizmaların bütününü dikkate alması gerekir.
Emekli
Gelirinin Göreli Refah Karşısında Korunması
Emekli
aylıklarının yalnızca fiyat artışları karşısında korunması emeklilerin toplumun
genel refahındaki gelişmeden pay almalarını kendiliğinden güvence altına
almamaktadır. Enflasyona dayalı güncelleme mekanizması satın alma gücündeki
kaybı belirli ölçüde giderilebilir ancak çalışan ücretleri veya kişi başına
gelir daha hızlı yükseldiğinde emekli aylıklarının göreli konumu gerileyebilir.
Bu nedenle emekli aylıklarının güncellenmesinde fiyat kararlılığının yanında
ücret ve genel refah gelişmelerini belirli ölçülerde dikkate alan mali
sürdürülebilirlikle uyumlu bir mekanizmanın değerlendirilmesi gerekir. Amaç
emekli aylıklarını belirli bir ücret göstergesine mekanik biçimde bağlamak
değil, emeklilerin uzun dönemli ekonomik büyümeden sistematik biçimde kopmasını
önlemektir. Bu yaklaşım, çalışmada emekli gelirinin göreli aşınması olarak
tanımlanan mekanizmayı sınırlamaya yönelik olacaktır.
Düşük Kök
Aylık Üreten Mekanizmaların Gözden Geçirilmesi
En düşük
emekli aylığının sürekli artırılması düşük gelirli emeklileri korumak
bakımından gerekli bir sosyal siyasa aracı olabilir. Ancak bu yöntem düşük kök
aylıkların neden oluştuğu sorusunu ortadan kaldırmamaktadır. Bu nedenle siyasa
tartışmasının yalnızca “en düşük emekli aylığı ne kadar olmalıdır?” sorusuna
indirgenmemesi gerekir. Aylık bağlama oranları, prime esas kazançların
güncellenmesi ve çalışma dönemindeki kazancın emekli aylığına dönüşme biçimi
birlikte değerlendirilmelidir. Amaç, taban aylığı yükselterek düşük kök
aylıkları sürekli gidermek yerine sosyal sigorta sisteminin kendi hesaplama
mekanizmasının yeterli aylık üretme kapasitesini güçlendirmek olmalıdır.
Kök Aylık
ile Sosyal Koruma Desteğinin Ayrıştırılması
Mevcut taban
aylık uygulaması düşük kök aylıkları belirli bir ödeme düzeyine tamamlayarak
emeklileri gelir kaybından korumaktadır. Ancak kök aylık ile ödenen tutar
arasındaki fark büyüdükçe sosyal sigorta aylığı ile sosyal koruma transferi
arasındaki sınır belirsizleşmektedir. Bu nedenle kişinin prim geçmişinden
kaynaklanan kök aylık ile devletin sosyal politika amacıyla sağladığı
tamamlayıcı gelir desteğinin kavramsal ve mali olarak daha açık biçimde
ayrıştırılması değerlendirilebilir. Böyle bir yapı emeklinin toplam gelirini
azaltmayı değil, hangi bölümün sosyal sigorta hakkından, hangi bölümün bütçeden
sağlanan sosyal koruma desteğinden kaynaklandığını görünür kılmayı
amaçlamalıdır. Bu ayrım katkı–karşılık ilişkisinin izlenebilmesini
kolaylaştırırken düşük gelirli emeklilerin korunmasına da devam edilmesine
olanak sağlayabilir.
Tabanda
Sıkışmanın Azaltılması
En düşük
aylık uygulamasının yaygınlaşması prim ödeme süreleri ve prime esas kazançları
birbirinden önemli ölçüde farklı emeklilerin aynı veya birbirine çok yakın aylıklar
almalarına yol açabilmektedir. Bu durum uzun dönemde sosyal sigorta sisteminin
katkı ile karşılık arasındaki bağını zayıflatabilir. Daha uzun süre veya daha
yüksek kazanç üzerinden prim ödemiş kişinin bunun aylığı üzerindeki etkisini
görememesi sistemin sigorta niteliğine ilişkin algıyı da etkileyebilir. Bu
nedenle düşük gelirli emeklileri koruyan taban güvence korunurken farklı prim
geçmişlerinin aylıklara makul ölçüde yansıtılmasını sağlayacak kademeli bir
yapının geliştirilmesi değerlendirilmelidir. Amaç düşük aylık alanların
gelirini azaltmak değil, yoksulluğu önleme ile katkı adaleti arasında daha
dengeli bir ilişki kurmaktır.
Emeklilik
Kaynağının Yararlanıcı Sayısıyla Birlikte Planlanması
Çalışmanın ortaya
koyduğu temel bulgu emeklilik ödemelerinin GSYH içindeki payının tek başına
sistemin yeterliliğini değerlendirmek için yeterli olmadığını göstermektedir. 2002–2025
döneminde emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı azalmamış ve yaklaşık
yüzde 4,60'tan yüzde 5,99'a yükselmiştir. Buna karşılık pasif aylık dosyası
sayısı çok daha hızlı artmış ve dosya başına göreli emeklilik kaynağı endeksi
2002=100 düzeyinden 2025'te 47,3'e gerilemiştir. Bu nedenle sosyal güvenlik
planlamasında iki göstergenin birlikte değerlendirilmesi gerekir: “Emeklilik
ödemelerine GSYH'den ne kadar kaynak ayrılmaktadır?” ve “bu kaynak kaç kişi
veya aylık dosyası arasında bölüşülmektedir?” Orta ve uzun dönemli sosyal
güvenlik projeksiyonlarının aktif/pasif oranının yanı sıra emeklilik
ödemelerinin GSYH içindeki payını, yararlanıcı sayısını ve yararlanıcı başına
göreli kaynak değişimini birlikte izlemesi sistemin gelir yeterliliği ile mali
sürdürülebilirliği arasındaki ilişkinin daha açık değerlendirilmesine katkıda
bulunabilir.
Siyasal Takdire
Bağlı Müdahalelerden Öngörülebilir Kurallara Doğru
Çalışma,
emekli gelirinin belirlenmesinde olağan endeksleme mekanizmasının yanında en
düşük aylık, refah payı, seyyanen artış, bayram ikramiyesi ve benzeri araçların
giderek daha görünür duruma geldiğini göstermektedir. Bu müdahaleler belirli
dönemlerde gelir kaybını hızla giderebilir. Ancak emekli gelirinin önemli
bölümünün dönemsel kararlara bağlı duruma gelmesi öngörülebilirliği azaltabilir
ve sosyal sigorta gelirinin kurala dayalı niteliğini zayıflatabilir. Bu nedenle
olabildiği ölçüde önceden tanımlanmış, kamuoyunca anlaşılabilir ve nesnel
göstergelere bağlı bir gelir güncelleme mekanizmasının güçlendirilmesi gerekir.
Takdire bağlı müdahaleler olağanüstü ekonomik koşullar için tamamlayıcı araç
olarak korunabilir; ancak sistemin normal işleyişinin yerine geçmemelidir.
Emekli
Yoksulluğunun Ayrı Bir İstatistiksel Kategori Olarak İzlenmesi
Türkiye'deki
mevcut istatistiklerde “65 yaş ve üzeri nüfus”, “pasif sigortalı”, “aylık alan
kişi”, “aylık dosyası” ve “emekli” kavramları farklı nüfusları ifade
etmektedir. Bunların birbirinin yerine kullanılması emekli yoksulluğunun gerçek
boyutunun belirlenmesini güçleştirmektedir. Bu nedenle emeklilere özgü düzenli
ve karşılaştırılabilir bir istatistik sistemi geliştirilmesi yararlı olacaktır.
Böyle bir sistemde en azından emeklinin kök aylığı ile fiilen aldığı aylık, hanehalkının
toplam kullanılabilir geliri, emeklilik sonrası çalışma geliri, konut sahipliği
ve kira yükü, maddi ve sosyal yoksunluk, sağlık ve bakım giderleri ve aile içi
transferler birlikte izlenebilmelidir. Böylece sosyal güvenlik sisteminin
ürettiği gelir ile emeklinin yaşam ölçünü birbirinden ayrılarak ölçülebilir.
Çalışan
Emeklilerin Neden Çalıştığının Ölçülmesi
Sosyal
güvenlik destek primi kapsamında iki milyonu aşkın emeklinin çalışıyor olması
emeklilik sonrasında çalışmanın Türkiye'de önemli bir ekonomik ve toplumsal
olgu haline geldiğini göstermektedir. Ancak mevcut sayısal veri emeklilerin
neden çalışmaya devam ettiklerini açıklamamaktadır. Mesleki üretkenliği
sürdürme isteği, sosyal katılım, kişisel tercih ve ekonomik zorunluluk
birbirinden farklı nedenlerdir. Bu nedenle emeklilik sonrası çalışmayı
inceleyen düzenli araştırmalarda çalışma nedeninin ayrıca ölçülmesi gerekir.
Özellikle “geçimini sağlayabilmek için çalışmak zorunda olduğunu” belirten
emeklilerin oranı, emekli aylığının yeterliliğini değerlendirmek bakımından
çalışan emekli sayısının kendisinden daha açıklayıcı bir sosyal politika
göstergesi olabilir.
Emekli
Hanelerinin Tüketim Yapısının Dikkate Alınması
Genel
tüketici fiyat endeksi toplumun ortalama tüketim yapısını yansıtmaktadır. Oysa
emekli ve özellikle ileri yaştaki düşük gelirli hanelerde gıda, konut, enerji,
sağlık ve bakım giderlerinin bütçe içindeki ağırlığı toplum ortalamasından
farklılaşabilir. Bu nedenle genel TÜFE'nin yanında emekli ve yaşlı hanelerin tüketim
yapısındaki fiyat değişimlerini izleyen tamamlayıcı göstergelerin
geliştirilmesi değerlendirilebilir. Buradaki amaç genel TÜFE'nin yerine başka
bir enflasyon göstergesi koymak değil, emeklilerin yaşadığı hayat pahalılığının
gelir grubu ve tüketim yapısı açısından daha ayrıntılı ölçülmesini sağlamaktır.
Emeklilik
Siyasasının İnsan Onuru Temelinde Yeniden Çerçevelenmesi
Emeklilik siyasasının
son amacı yalnızca emekliyi istatistiksel yoksulluk sınırının üzerinde tutmak
olarak tanımlanmamalıdır. Sosyal güvenlik sisteminin daha geniş işlevi çalışma
yaşamını tamamlayan bireyin ekonomik bağımsızlığını olabildiği ölçüde
koruyabilmesi ve toplum yaşamına katılımını sürdürebilmesidir. Bu nedenle
emeklilik gelirinin yeterliliği değerlendirilirken yalnızca beslenme veya
asgari tüketim değil, barınma, sağlık, enerji, ulaşım, sosyal ilişkiler,
kültürel katılım ve bireyin başkalarına sürekli ekonomik bağımlılık duymadan
yaşamını sürdürebilme kapasitesi de dikkate alınmalıdır. Bu yaklaşım, emeklilik
siyasasını asgari geçim güvencesinden insan onuruna yaraşır gelir güvencesine
doğru genişletmektedir. Çalışmanın başlangıç noktasını oluşturan 25 Eylül 2026
olayı da bu bakımdan anlamlıdır. Ali Şekeroğlu'nun taşıdığı bildirilen “Para
için değil, onurumuz için” ifadesi tek başına bir sosyal siyasa ölçütü veya
olayın nedenine ilişkin kanıt değildir. Bununla birlikte emekli gelir
tartışmasının yalnızca parasal tutarlar üzerinden değil, ekonomik bağımsızlık,
hak, adalet ve insan onuru kavramları üzerinden de yürütüldüğünü simgesel
olarak göstermektedir. Bu nedenle Türkiye'de emeklilik siyasasının uzun dönemli
amacı yalnızca dönemsel gelir kayıplarını gidermek değil, mali
sürdürülebilirlik, katkı adaleti, yoksulluğun önlenmesi, göreli refahın
korunması ve insan onuruna yaraşır yaşam güvencesi arasında kalıcı bir denge
kurmak olmalıdır.
SONUÇ
Bu çalışma,
Türkiye'de emekli yoksulluğunu yaklaşık çeyrek yüzyıllık bir dönüşüm içinde ele
almış ve başlangıçta ortaya koyduğu temel soruya yanıt aramıştır: Emekli
gelirindeki yetersizlik hangi koşullarda bireysel bir ekonomik sorun olmaktan
çıkarak sosyal politika sorununa ve oradan siyasal soruna dönüşmektedir? Çözümleme,
bu sorunun yalnızca emekli aylıklarının nominal düzeyine bakılarak
yanıtlanamayacağını göstermektedir. Türkiye'deki emeklilik sisteminin bugünkü
yapısı, 1999'da başlayan parametrik dönüşümün, 2008'de yeniden biçimlenen
sosyal güvenlik sisteminin ve sonraki yıllarda gerçekleştirilen çok sayıdaki
yasal, mali ve takdire bağlı müdahalenin birikimli sonucudur. Dolayısıyla
ortaya çıkan gelir sorununun tek bir düzenlemeye VE tek bir döneme veya tek bir
değişkene indirgenmesi olanaklı değildir.
Çalışmanın
en önemli bulgularından biri emeklilere ayrılan toplam ekonomik kaynak ile
emeklilerin bireysel ekonomik konumunun birbirinden ayrılması gerektiğidir.
Emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı 2002–2025 döneminde azalmamış ve
tersine yaklaşık yüzde 4,60'tan yüzde 5,99'a yükselmiştir. Buna karşılık aynı
kaynağın bölündüğü pasif aylık dosyası sayısı çok daha hızlı büyümüştür. Bu
nedenle Pasif Aylık Dosyası Başına Göreli Emeklilik Kaynağı Endeksi 2002=100
iken 2025'te 47,3 düzeyine gerilemiştir. Bu bulgu, emekli sorununun “devletin
emeklilere ayırdığı toplam kaynak azaldı” biçimindeki basit bir açıklamayla
anlaşılamayacağını ortaya koymaktadır. Temel sorunlardan biri ayrılan kaynağın
büyüme hızının bu kaynağı paylaşan nüfusun büyüme hızının gerisinde kalmasıdır.
Çalışmada paylaşım etkisi olarak adlandırılan bu mekanizma emekli gelirinin
göreli aşınmasının önemli açıklayıcılarından biridir.
Ancak
paylaşım etkisi tek başına yeterli değildir. Aylık hesaplama ve güncelleme
parametrelerinin başlangıç aylığını belirleme biçimi, emekli aylıklarının
çalışan gelirleri ve genel refah karşısındaki gelişimi ve giderek genişleyen en
düşük aylık uygulaması birlikte değerlendirildiğinde dört temel mekanizma
ortaya çıkmaktadır: paylaşım etkisi, aylık üretme etkisi, göreli aşınma etkisi
ve tabanda sıkışma etkisi. Bu mekanizmaların birlikte işlemesi sonucunda emekli
gelirinin nominal artışı ile emeklinin göreli ekonomik konumu birbirinden
ayrışabilmektedir. Bir emeklinin aylığı nominal ve hatta belirli dönemlerde
reel olarak artarken çalışan gelirleri veya toplumun genel refah düzeyi daha
hızlı yükseldiğinde emeklinin göreli konumu gerileyebilmektedir. Bu nedenle
çalışmanın temel kavramlarından biri olan emekli gelirinin göreli aşınması,
mutlak gelir kaybından farklı bir bölüşüm sorununa işaret etmektedir.
En düşük
aylık uygulamasının giderek yaygınlaşması bu yapısal dönüşümün başka bir
boyutunu oluşturmaktadır. Uygulama düşük gelirli emeklileri korumakta ve
yoksulluğu hafifletmektedir. Buna karşılık kök aylığı düşük kalan geniş bir
nüfusun aynı taban ödeme düzeyinde toplanması prim geçmişleri arasındaki
farklılıkların aylıklara yansımasını azaltmakta ve sosyal sigortanın
katkı–karşılık ilişkisinin görünürlüğünü zayıflatabilmektedir. Dolayısıyla kısa
dönemde sosyal koruma sağlayan araç uzun dönemde düşük aylık üreten yapısal
mekanizmaların üzerini örtebilmektedir.
Çalışmanın
ulaştığı bir başka sonuç emekli aylığının yeterliliği ile emeklinin toplam
yaşam ölçününün aynı kavram olmadığıdır. Emeklilik sonrası çalışma, eş ve diğer
hane üyelerinin gelirleri, aile içi transferler, sosyal yardımlar, varlık
gelirleri ve konut sahipliği düşük emekli aylığının etkilerini kısmen telafi
edebilmektedir. Bu nedenle emekli aylığındaki göreli gerileme ile yaşlı nüfusun
ölçülen yoksulluk oranları arasında bire bir ilişki bulunması beklenmemelidir. Ancak
bu ayrım tersinden de önemlidir. Bir emeklinin çalışmaya devam ederek aile
desteği alarak veya başka gelir kaynaklarından yararlanarak yoksulluk sınırının
üzerinde kalması sosyal güvenlik sisteminin sağladığı emekli aylığının yeterli
olduğunu göstermez. Sosyal güvenlik sisteminin gelir ikame kapasitesi ile
emeklinin çeşitli giderme mekanizmaları sonucunda ulaştığı yaşam ölçününün ayrı
ayrı değerlendirilmesi gerekir.
Bütün bu
bulgular emekli yoksulluğunun yalnızca parasal bir sorun olmadığını
göstermektedir. Barınma, beslenme, sağlık, enerji, sosyal katılım, ekonomik
bağımsızlık ve başkalarına sürekli maddi bağımlılık duymadan yaşayabilme
kapasitesi emeklilik dönemindeki refahın temel unsurlarıdır. Bu nedenle sosyal
güvenlik siyasasının amacı yalnızca bireyin istatistiksel yoksulluk sınırının
üzerinde tutulması değil, çalışma yaşamı sonrasında insan onuruna yaraşır bir
yaşamın sürdürülebilmesi olmalıdır. Bu noktada ekonomik sorun siyasal sorunla
birleşmektedir.
Düşük veya
yetersiz gelir kendiliğinden siyasal tepki üretmez. Bireysel ekonomik güçlüğün
siyasal soruna dönüşebilmesi için bu güçlüğün geniş bir toplumsal kesim
tarafından ortak bir durum olarak algılanması, kamu siyasalarıyla
ilişkilendirilmesi, hak ve adalet kavramlarıyla ifade edilmesi, örgütlenme,
protesto veya hukuksal başvuru yoluyla kamusal alana taşınması ve siyasal karar
alıcılara yöneltilmesi gerekir.
Türkiye'de
emekli gelir sorununun gelişimi bu dönüşümün unsurlarını giderek daha görünür
biçimde taşımaktadır. Emekli gelir taleplerinin örgütlü eylemlere konu olması,
parlamentoda ve kamuoyunda sürekli tartışılması ve hükümetin emekli gelirlerine
olağan endeksleme mekanizmasının dışında defalarca müdahale etmesi konunun
sosyal güvenlik sisteminin teknik sınırlarını aştığını göstermektedir.
25 Eylül
2026'da Ankara'daki emekli eylemi sırasında emekli polis memuru Ali
Şekeroğlu'nun yaşamına son vermesi bu dönüşümün nedeni veya emekli
yoksulluğunun doğrudan kanıtı olarak değerlendirilemez. İntihar çok etmenli bir
olgudur ve tek bir ekonomik değişkenle açıklanamaz. Bununla birlikte olayın
emekli gelir taleplerinin dile getirildiği kolektif bir eylem sırasında
gerçekleşmesi ve Şekeroğlu'nun taşıdığı bildirilen “Para için değil, onurumuz
için” ifadesi, emekli gelir tartışmasının parasal büyüklüğün ötesine geçerek
hak, adalet, ekonomik bağımsızlık ve insan onuru kavramlarıyla
ilişkilendirildiği toplumsal bağlamı görünür kılan kritik bir olaydır.
Çalışmanın
başlangıç sorusuna son yanıt da burada ortaya çıkmaktadır: Emekli yoksulluğu,
yalnızca aylığın düşük olduğu anda değil, gelir yetersizliği yaygın ve sürekli duruma
geldiğinde, emeklilerin toplumun genel refahı karşısındaki göreli konumu
aşındığında, sorun bireysel deneyimden ortak mağduriyet algısına dönüştüğünde
ve bu durum hak, adalet ve onur talepleriyle siyasal karar alıcılara
yöneltildiğinde sosyal politika sorunundan siyasal soruna dönüşmektedir.
Türkiye'nin
yaklaşık çeyrek yüzyıllık deneyimi bu dönüşümün yalnızca emekliye ne kadar
aylık ödendiğiyle açıklanamayacağını göstermektedir. Sorunun merkezinde
ekonomik büyümenin nasıl bölüşüldüğü, sosyal güvenlik sisteminin bu bölüşüm
içindeki işlevi ve çalışma yaşamını tamamlayan bireye toplumun ortak refahından
hangi ölçüde pay verildiği bulunmaktadır.
Bu nedenle
emekli yoksulluğu son çözümlemede yalnızca bir sosyal güvenlik finansmanı
sorunu değil, gelir bölüşümü, sosyal vatandaşlık, kuşaklar arası dayanışma ve
insan onuru sorunudur. Siyasal niteliğini de tam olarak bu noktada
kazanmaktadır.
Kaynakça
Çalışma ve
Sosyal Güvenlik Bakanlığı. (2025). Asgari ücretin net hesabı ve işverene
maliyeti: 2025. Çalışma Genel Müdürlüğü, Çalışma İstatistikleri Daire
Başkanlığı.
Çalışma ve
Sosyal Güvenlik Bakanlığı. (2026). Çalışma hayatı istatistikleri e-bülteni:
Ücret ve sendikal istatistikler. Çalışma Genel Müdürlüğü, Çalışma
İstatistikleri Daire Başkanlığı.
Devrimci
İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi [DİSK-AR]. (2025). Türkiye'de
emeklilerin durumu: Temmuz 2025. DİSK Araştırma Merkezi.
Hirschman,
A. O. (1970). Exit, voice, and loyalty: Responses to decline in firms,
organizations, and states. Harvard University Press.
Organisation
for Economic Co-operation and Development [OECD]. (2013). Pensions at a glance
2013: OECD and G20 indicators. OECD Publishing.
https://doi.org/10.1787/pension_glance-2013-en
Organisation
for Economic Co-operation and Development [OECD]. (2025). Pensions at a glance
2025: OECD and G20 indicators. OECD Publishing.
Runciman, W.
G. (1966). Relative deprivation and social justice: A study of attitudes to
social inequality in twentieth-century England. University of California Press.
Sosyal
Güvenlik Kurumu [SGK]. (2015). Sosyal Güvenlik Kurumu 2015–2019 stratejik
planı. Sosyal Güvenlik Kurumu.
Sosyal
Güvenlik Kurumu [SGK]. (2019). 2019 yılı faaliyet raporu. Sosyal Güvenlik
Kurumu.
Sosyal
Güvenlik Kurumu [SGK]. (2020). 2020 yılı faaliyet raporu. Sosyal Güvenlik
Kurumu.
Sosyal
Güvenlik Kurumu [SGK]. (2021). 2021 yılı faaliyet raporu. Sosyal Güvenlik
Kurumu.
Sosyal
Güvenlik Kurumu [SGK]. (2022). 2022 yılı faaliyet raporu. Sosyal Güvenlik
Kurumu.
Sosyal
Güvenlik Kurumu [SGK]. (2023). 2023 yılı faaliyet raporu. Sosyal Güvenlik
Kurumu.
Sosyal
Güvenlik Kurumu [SGK]. (2025). 2024 yılı Sosyal Güvenlik Kurumu faaliyet
raporu. Strateji Geliştirme Başkanlığı.
Sosyal
Güvenlik Kurumu [SGK]. (2026). 2025 yılı Sosyal Güvenlik Kurumu faaliyet
raporu. Strateji Geliştirme Başkanlığı.
Strateji ve
Bütçe Başkanlığı [SBB]. (2025). On İkinci Kalkınma Planı (2024–2028): Sosyal
Güvenlik Sisteminin Sürdürülebilirliği Özel İhtisas Komisyonu raporu. T.C.
Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi [TBMM]. (2009). Mersin Milletvekili Mehmet Şandır'ın
7/7836 esas numaralı yazılı soru önergesine ilişkin cevap. Türkiye Büyük Millet
Meclisi.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi [TBMM]. (2009). Sosyal güvenlik kurumlarının aktif/pasif
dengesi (Sıra Sayısı: 119). Türkiye Büyük Millet Meclisi.
Türkiye
İstatistik Kurumu [TÜİK]. (2025). Yıllık gayrisafi yurt içi hasıla, 2024. TÜİK.
Türkiye
İstatistik Kurumu [TÜİK]. (2025). Ulusal hesaplar ana revizyonu. TÜİK.
Türkiye
İstatistik Kurumu [TÜİK]. (2026). Dönemsel gayrisafi yurt içi hasıla, IV.
çeyrek: Ekim–Aralık ve yıllık, 2025. TÜİK.
Türkiye
İstatistik Kurumu [TÜİK]. (2026). İstatistiklerle yaşlılar, 2025. TÜİK.
Türkiye
İstatistik Kurumu [TÜİK]. (2026). Yoksulluk ve yaşam koşulları istatistikleri,
2025. TÜİK.
Mevzuat
İşsizlik
Sigortası Kanunu, Kanun No. 4447. (1999, 8 Eylül). Resmî Gazete (Sayı: 23810).
Sosyal
Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu, Kanun No. 5510. (2006, 16
Haziran). Resmî Gazete (Sayı: 26200).
Sosyal
Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde
Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Kanun No. 5754. (2008, 8
Mayıs). Resmî Gazete (Sayı: 26870).
Sosyal
Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde
Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Kanun No. 7438. (2023, 3 Mart).
Resmî Gazete (Sayı: 32121).