Türkiye-İsrail İlişkilerinde Önleyici
Jeopolitik Yarışma: Suriye'de Yeni Güvenlik Paradigması
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma
Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde son dönemde ortaya çıkan güvenlik
dönüşümünü Suriye merkezli gelişmeler çerçevesinde incelemektedir. Çalışmanın
temel amacı özellikle İsrail'in Suriye'de Türkiye'nin gelecekte
kullanabileceğini değerlendirdiği askeri altyapılara yönelik müdahalelerinin
iki ülke arasındaki yarışmanın niteliğini nasıl değiştirdiğini çözümlemektir.
Araştırmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiş ve güncel siyasal gelişmeler, açıklamalar
ve uluslararası güvenlik yazını birlikte değerlendirilmiştir. Çözümleyici
çerçeve realizm, güvenlik ikilemi, caydırıcılık ve önleyici saldırı
yaklaşımlarından yararlanılarak oluşturulmuş ancak bu kuramların tek başına son
gelişmeleri açıklamakta yetersiz kaldığı ileri sürülmüştür. Bu kuramsal boşluğu
gidermek amacıyla "Önleyici Jeopolitik Yarışma" kavramı
geliştirilmiştir. Bu kavram devletlerin yalnızca mevcut tehditlere değil,
gelecekte oluşabileceğini öngördükleri askeri ve jeopolitik güç
projeksiyonlarına karşı da önleyici stratejiler geliştirdiklerini ileri
sürmektedir. Çalışmada geliştirilen model algılanan gelecekteki tehdit düzeyi,
rakibin potansiyel güç projeksiyonu, önleyici müdahale kapasitesi, büyük
güçlerin kriz yönetimi, bölgesel güç dengesi ve ittifak yapıları ile yanlış
hesaplama ve denetimsiz tırmanma riski olmak üzere altı temel değişken üzerine
kurulmuştur. Bulgular Türkiye ile İsrail arasındaki yarışmanın klasik askeri
caydırıcılık anlayışının ötesine geçerek gelecekteki bölgesel güç dağılımını
şekillendirmeye yönelik yeni bir güvenlik paradigmasına dönüştüğünü
göstermektedir. Çalışma ayrıca kısa ve orta vadede en olası gelişmenin doğrudan
savaş değil, denetimli önleyici jeopolitik yarışmanın sürmesi olduğu sonucuna
ulaşmaktadır. Sonuç olarak çalışma uluslararası güvenlik çalışmalarına yeni bir
kavramsal çerçeve önererek Türkiye-İsrail ilişkilerinin yanı sıra benzer
bölgesel yarışmaların çözümlenmesine katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
Anahtar
Kelimeler: Türkiye,
İsrail, Suriye, güvenlik ikilemi, caydırıcılık, önleyici saldırı, önleyici
jeopolitik yarışma, jeopolitik yarışma, bölgesel güvenlik, uluslararası
ilişkiler.
Abstract
This study examines the recent transformation of
Türkiye-Israel relations through the evolving geopolitical and security
dynamics in Syria. It aims to analyze how Israeli strikes against military
infrastructure in Syria, believed to be potentially available for future
Turkish use, have altered the nature of strategic competition between the two
states. The research employs a qualitative methodology based on the analysis of
contemporary political developments, official statements, and the international
security literature. While realism, the security dilemma, deterrence theory,
and the doctrine of preemptive strikes provide important analytical insights,
the study argues that these approaches are insufficient to explain recent
developments comprehensively. To address this theoretical gap, the article
introduces the concept of Preventive Geopolitical Competition. The concept
suggests that states increasingly adopt preventive strategies not only against
existing military threats but also against anticipated future geopolitical
power projections. The proposed analytical framework consists of six core
variables: perceived future threat level, the opponent's potential power
projection, preventive intervention capability, the crisis-management role of
major powers, regional balance of power and alliance structures, and the risk
of miscalculation and uncontrolled escalation. The findings indicate that
strategic competition between Türkiye and Israel has evolved beyond
conventional deterrence toward a new security paradigm centered on shaping the
future regional balance of power. The study further argues that the most likely
short- and medium-term trajectory is neither comprehensive normalization nor
full-scale military confrontation, but rather the continuation of managed
preventive geopolitical competition. By proposing a new analytical framework,
the article seeks to contribute to the literature on international security and
provide a conceptual tool applicable not only to Türkiye-Israel relations but
also to similar cases of emerging geopolitical competition.
Keywords: Türkiye,
Israel, Syria, security dilemma, deterrence, preemptive strike, Preventive
Geopolitical Competition, geopolitical competition, regional security,
international relations.
GİRİŞ
Orta Doğu
son yıllarda yalnızca devletler arası güç dengelerinin değil, aynı zamanda
güvenlik algılarının ve askeri öğretilerin de yeniden şekillendiği bir
jeopolitik dönüşüm sürecinden geçmektedir. Gazze Savaşı'nın ardından bölgesel
güvenlik mimarisinde meydana gelen değişimler, İran'ın etki alanı, Suriye'de
değişen siyasal yapı ve büyük güç yarışmasının yeni biçimleri, bölgesel
aktörlerin güvenlik stratejilerini önemli ölçüde etkilemiştir. Bu dönüşümün en
dikkat çekici yansımalarından biri uzun yıllar inişli çıkışlı bir seyir izleyen
Türkiye-İsrail ilişkilerinin yeni bir stratejik yarışma aşamasına evrilmesidir.
Türkiye ile
İsrail arasındaki ilişkiler 1990'lı yıllardaki stratejik ortaklık döneminden
başlayarak Mavi Marmara olayı sonrasında yaşanan diplomatik krizlere, dönemsel
normalleşme girişimlerine ve 7 Ekim 2023 sonrasında yeniden sertleşen siyasal
söylemlere kadar farklı evrelerden geçmiştir. Ancak son dönemde yaşanan
gelişmeler ilişkilerin artık yalnızca diplomatik gerilim veya bölgesel etki savaşımıyla
açıklanamayacağını göstermektedir. Özellikle Suriye'nin kuzeyinde oluşan yeni
güvenlik ortamı iki ülkenin askeri ve jeostratejik çıkarlarını doğrudan karşı
karşıya getirmektedir.
İsrail'in
Türkiye sınırına yakın bir Suriye hava üssünü Türkiye'nin burada askeri bir
hava üssü oluşturabileceği gerekçesiyle hedef alması ve bu saldırıyı kamuoyu
önünde "önleyici güvenlik" anlayışı çerçevesinde gerekçelendirmesi
Türkiye-İsrail ilişkilerinde yeni bir dönemin işareti olarak
değerlendirilebilir. Daha da önemlisi, ABD yetkililerinin olayın iki ülke
arasında doğrudan askeri çatışmaya dönüşme riski taşıdığı yönündeki
açıklamaları, bu yarışmanın artık yalnızca siyasal söylem düzeyinde değil,
operasyonel güvenlik düzeyinde de yaşandığını ortaya koymaktadır.
Bu çalışma,
söz konusu gelişmeleri tekil bir kriz olarak değil, Türkiye-İsrail
ilişkilerinde ortaya çıkan yeni bir güvenlik paradigmasının göstergesi olarak
ele almaktadır. Makalenin temel varsayımı iki ülke arasındaki yarışmanın vekil
aktörleri üzerinden yürütülen dolaylı savaşım niteliğinden çıkarak önleyici
jeopolitik yarışma olarak adlandırılabilecek yeni bir aşamaya geçtiğidir. Bu yarışma
biçiminde devletler yalnızca mevcut tehditlere değil, gelecekte oluşabileceğini
değerlendirdikleri askeri kapasitelere karşı da önleyici müdahalelerde
bulunabilmektedir.
Bu bağlamda
çalışma "Türkiye ile İsrail arasındaki yarışma, diplomatik ve dolaylı
çatışma düzeyinden doğrudan stratejik caydırıcılık ve önleyici jeopolitik yarışma
aşamasına mı geçmektedir?" sorusuna yanıt aramaktadır. Bu kapsamda
öncelikle Türkiye-İsrail ilişkilerinin tarihsel dönüşümü incelenecek, ardından
Suriye'nin değişen jeopolitiği değerlendirilecek ve son olarak Ebu Zuhur hava
üssüne yönelik saldırı bir örnek olay olarak çözümlenecektir. Bu çözümleme
temelinde "Önleyici Jeopolitik Yarışma" kavramsallaştırması
geliştirilerek Türkiye-İsrail ilişkilerinin geleceğine ilişkin olası senaryolar
tartışılacaktır.
Çalışmanın
temel savı Orta Doğu'da güvenlik yarışmasının niteliğinin değişmekte olduğudur.
Artık devletler yalnızca mevcut askeri tehditleri dengelemeye değil,
rakiplerinin gelecekte oluşturabileceği askeri kapasiteyi daha oluşum
aşamasında engellemeye yönelmektedir. Bu durum klasik caydırıcılık anlayışının
ötesine geçen yeni bir güvenlik mantığının ortaya çıktığını göstermektedir.
Türkiye ile İsrail arasında Suriye alanında yaşanan gelişmeler bu yeni güvenlik
mantığının en güncel ve en dikkat çekici örneklerinden birini oluşturmaktadır.
Bu yönüyle çalışma hem Türkiye-İsrail ilişkilerine hem de çağdaş güvenlik ve
jeopolitik yazınına kavramsal ve çözümleyici bir katkı sunmayı amaçlamaktadır.
Amaç ve
Hedefler
Bu
çalışmanın temel amacı Türkiye ile İsrail arasında son dönemde belirginleşen
güvenlik yarışmasını Suriye alanında yaşanan gelişmeler ışığında çözümlemek ve
bu yarışmanın uluslararası ilişkiler yazınında yeni bir evreyi temsil edip
etmediğini ortaya koymaktır. Çalışma iki ülke arasındaki ilişkilerin yalnızca
diplomatik gerilim veya bölgesel etki savaşımı çerçevesinde
değerlendirilemeyeceğini aksine gelecekte ortaya çıkabilecek askeri
kapasitelere yönelik önleyici müdahaleleri de içeren yeni bir stratejik yarışma
biçimine dönüştüğünü ileri sürmektedir.
Bu
doğrultuda araştırmanın temel hedefleri şunlardır:
Türkiye-İsrail ilişkilerinin tarihsel gelişimini ve güvenlik
boyutundaki dönüşümünü incelemek.
Gazze Savaşı sonrasında değişen bölgesel güç dengelerinin iki
ülke ilişkilerine etkilerini değerlendirmek.
Suriye'nin yeniden şekillenen jeopolitiğinin Türkiye ve
İsrail'in güvenlik stratejilerini nasıl etkilediğini ortaya koymak.
Ebu Zuhur Hava Üssü'ne yönelik İsrail saldırısını bir örnek
olay (case study) olarak çözümleyerek tarafların güvenlik algılarını ve
stratejik amaçlarını değerlendirmek.
İsrail'in önleyici güvenlik yaklaşımı ile Türkiye'nin
bölgesel güç projeksiyonu arasındaki etkileşimi çözümlemek.
Devletlerin henüz oluşum aşamasındaki tehditleri
etkisizleştirmeye yöneldiği yeni güvenlik anlayışını açıklamak amacıyla
"Önleyici Jeopolitik Yarışma" kavramsal çerçevesini geliştirmek.
Türkiye-İsrail ilişkilerinin kısa ve orta vadede
evrilebileceği olası senaryoları ve bu senaryoların bölgesel güvenlik
üzerindeki etkilerini değerlendirmek.
Bu çalışma,
yalnızca güncel bir güvenlik krizini açıklamayı değil, aynı zamanda Orta Doğu'da
değişen güç dengelerini açıklayabilecek yeni bir çözümleyici yaklaşım
geliştirmeyi hedeflemektedir. Bu yönüyle araştırmanın Türkiye-İsrail
ilişkileri, Orta Doğu güvenliği, caydırıcılık kuramı ve jeopolitik yarışma yazınına
kuramsal ve uygulamalı katkı sağlaması amaçlanmaktadır.
Araştırma
Soruları
Bu çalışma
Türkiye-İsrail ilişkilerinde son dönemde gözlenen güvenlik devingenlerini
açıklamayı ve bu gelişmelerin uluslararası ilişkiler yazını açısından ne ölçüde
yeni bir yarışma biçimine işaret ettiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu
kapsamda araştırma aşağıdaki temel sorulara yanıt aramaktadır.
Temel
Araştırma Sorusu: Türkiye
ile İsrail arasındaki yarışma diplomatik ve dolaylı çatışma düzeyinden,
doğrudan stratejik caydırıcılık ve önleyici jeopolitik yarışma aşamasına mı
geçmektedir?
Bu temel
soru çerçevesinde aşağıdaki alt araştırma soruları incelenmektedir:
Türkiye-İsrail ilişkilerinin güvenlik boyutunda yaşanan
dönüşümün temel nedenleri nelerdir?
Gazze Savaşı ve Suriye'de değişen siyasal ve askeri dengeler,
iki ülke arasındaki stratejik yarışmayı nasıl etkilemiştir?
İsrail'in Suriye'de Türkiye'nin gelecekte kullanabileceği
değerlendirilen askeri tesisleri hedef alması İsrail'in güvenlik öğretisinde
nasıl bir değişime işaret etmektedir?
Türkiye'nin Suriye'deki güvenlik ve güç projeksiyonu
stratejisi ile İsrail'in önleyici güvenlik yaklaşımı hangi noktalarda
çatışmaktadır?
Ebu Zuhur Hava Üssü'ne yönelik saldırı uluslararası ilişkiler
kuramları açısından nasıl açıklanabilir? Bu olay güvenlik ikilemi, caydırıcılık
ve önleyici saldırı öğretileri bakımından hangi sonuçları ortaya koymaktadır?
"Önleyici Jeopolitik Yarışma" kavramı
Türkiye-İsrail ilişkilerinde ortaya çıkan yeni güvenlik devingenlerini
açıklamada çözümleyici olarak yeterli ve uygulanabilir bir çerçeve sunmakta
mıdır?
Önümüzdeki dönemde Türkiye-İsrail ilişkilerinin denetimli yarışma
sınırlı silahlı çatışma veya yeniden dengeleme senaryolarından hangisine
yönelme olasılığı daha yüksektir?
Bu sorular
aracılığıyla çalışma yalnızca güncel bir güvenlik krizini açıklamayı değil,
aynı zamanda Türkiye-İsrail ilişkilerinin dönüşümünü kavramsal ve kuramsal bir
çerçevede çözümleyerek Orta Doğu'nun değişen güvenlik mimarisine ilişkin daha
genel çıkarımlara ulaşmayı hedeflemektedir.
Yöntem
Bu çalışma
nitel araştırma yaklaşımına dayalı olarak tasarlanmıştır. Araştırmada tarihsel
çözümleme, örnek olay (case study), karşılaştırmalı çözümleme ve
stratejik güvenlik değerlendirmesi birlikte kullanılmıştır. Böylece
Türkiye-İsrail ilişkilerinin tarihsel dönüşümü ile Suriye'de ortaya çıkan yeni
güvenlik devingenleri çok boyutlu bir çözümleyici çerçevede incelenmiştir.
Araştırmanın
temel inceleme birimini İsrail'in Suriye'nin kuzeyindeki Ebu Zuhur Hava Üssü'ne
yönelik hava saldırısı oluşturmaktadır. Bu olay Türkiye-İsrail ilişkilerinde
ortaya çıkan yeni güvenlik anlayışını temsil eden önemli bir örnek olay olarak
ele alınmıştır. Olayın kronolojisi, tarafların açıklamaları, uluslararası
kuruluşların değerlendirmeleri ve güvenilir uluslararası medya kaynakları
birlikte çözümlenerek çok kaynaklı doğrulama (triangulation) yöntemi
uygulanmıştır.
Kuramsal
çerçevede realizm, saldırgan realizm, güvenlik ikilemi, caydırıcılık kuramı ve
önleyici saldırı (preemptive strike) yaklaşımlarından yararlanılmış ve
bunların açıklama gücü Türkiye-İsrail ilişkileri bağlamında karşılaştırmalı
olarak değerlendirilmiştir. Bununla birlikte çalışma mevcut kuramsal
yaklaşımların tek başına yeterli olmadığı varsayımından hareketle
"Önleyici Jeopolitik Yarışma" kavramsallaştırmasını çözümleyici bir
model olarak önermektedir. Bu model, devletlerin yalnızca var olan tehditlere değil,
gelecekte ortaya çıkabilecek askeri kapasitelere karşı da önleyici stratejiler
geliştirdiği yeni güvenlik ortamını açıklamayı amaçlamaktadır.
Araştırmada
ayrıca senaryo çözümlemesi ve olasılık temelli stratejik kestirim
yöntemlerinden yararlanılmıştır. Bölgesel güç dengeleri, askeri kapasite,
diplomatik ilişkiler, büyük güçlerin tutumları ve güvenlik algıları birlikte
değerlendirilerek Türkiye-İsrail ilişkilerinin kısa ve orta vadede
izleyebileceği olası gelişme senaryoları çözümlenmiştir. Bu değerlendirmeler
kesin öngörüler olarak değil, mevcut veriler ışığında oluşturulmuş çözümleyici
olasılık değerlendirmeleri olarak sunulmaktadır.
Çalışmanın
temel veri kaynaklarını Türkiye, İsrail ve ABD başta olmak üzere ilgili
devletlerin açıklamaları, uluslararası kuruluşların raporları, akademik
yayınlar, düşünce kuruluşlarının çözümlemeleri ve uluslararası güvenilir haber
kaynakları oluşturmaktadır. Farklı kaynaklardan elde edilen veriler
karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiş ve doğrulanamayan savlar ise ihtiyatlı
bir yaklaşımla ele alınmıştır.
Bu yöntemsel
yaklaşım sayesinde çalışma tek bir olayı betimlemekle yetinmemekte ve
Türkiye-İsrail ilişkilerindeki dönüşümü tarihsel, kuramsal ve stratejik
boyutlarıyla açıklamayı ve geliştirilen Önleyici Jeopolitik Yarışma
kavramsallaştırmasının çözümleyici geçerliliğini değerlendirmeyi
amaçlamaktadır.
KURAMSAL
VE KAVRAMSAL ÇERÇEVE
Türkiye-İsrail
ilişkileri, uzun yıllar boyunca uluslararası ilişkiler kuramlarında ağırlıklı
olarak güvenlik ikilemi, güç dengesi, caydırıcılık ve bölgesel yarışma
kavramları çerçevesinde çözümlenmiştir. Bununla birlikte, Suriye'de son dönemde
yaşanan gelişmeler mevcut kuramsal yaklaşımların tek başına yeterli açıklama
gücüne sahip olmadığını göstermektedir. Özellikle bir devletin, rakibinin henüz
oluşturmadığı veya oluşturduğu kesin olarak doğrulanmamış bir askeri kapasiteyi
gelecekte tehdit oluşturabileceği gerekçesiyle hedef alması klasik güvenlik
kuramlarının ötesinde yeni bir çözümleyici çerçeveyi gerekli kılmaktadır. Bu
çalışma, öncelikle mevcut kuramsal yaklaşımlardan yararlanmakta, ardından
bunların açıklama sınırlarını tartışarak "Önleyici Jeopolitik
Yarışma" kavramını yeni bir çözümleyici çerçeve olarak önermektedir.
Realizm
ve Güç Siyasası
Realist
kurama göre uluslararası sistem anarşiktir ve devletler kendi güvenliklerini
sağlamak amacıyla güçlerini artırmaya çalışırlar. Bu süreçte devletlerin temel
amacı yalnızca askeri üstünlük sağlamak değil, aynı zamanda rakiplerinin güç
kazanmasını engellemektir. Bu nedenle güvenlik, göreli güç dağılımı ile
doğrudan ilişkilidir. Türkiye'nin Suriye'de güvenlik kuşağı oluşturma ve
bölgesel etkiunu genişletme siyasası ile İsrail'in kuzey sınırında yeni bir
askeri güç odağının oluşmasını istememesi, realist yaklaşımın öngördüğü
güvenlik yarışmasının güncel bir örneğini oluşturmaktadır. Ancak realizm,
gelecekte oluşması olası askeri kapasitelere yönelik önleyici müdahaleleri
açıklamakta sınırlı kalmaktadır.
Güvenlik
İkilemi
Güvenlik
ikilemi yaklaşımına göre bir devletin kendi güvenliğini artırmaya yönelik
attığı adımlar diğer devletler tarafından tehdit olarak algılanabilir ve karşı
önlemleri tetikleyebilir. Böylece tarafların güvenlik arayışları paradoksal
biçimde ortak güvensizliği artırır. Suriye örneğinde de benzer bir durum
gözlenmektedir. Türkiye açısından sınır güvenliği ve terörle savaşım amacıyla
değerlendirilebilecek askeri hazırlıklar, İsrail tarafından gelecekteki
stratejik dengeyi değiştirecek bir tehdit olarak algılanmaktadır. Buna karşılık
İsrail'in önleyici saldırıları da Türkiye ve Suriye tarafından egemenlik ihlali
ve bölgesel kararlılığı artıran girişimler olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla
tarafların güvenlik siyasaları karşılıklı olarak birbirlerinin tehdit algısını
beslemektedir.
Caydırıcılık
ve Önleyici Saldırı Öğretisi
Klasik
caydırıcılık kuramı rakibin saldırmasını engelleyecek maliyetler oluşturmayı
esas almaktadır. Buna karşılık önleyici saldırı (preemptive strike)
yaklaşımı tehdidin gerçekleşmesini beklemeden askeri müdahalede bulunulmasını
öngörmektedir. İsrail'in güvenlik öğretisi uzun yıllardır bu anlayıştan önemli
ölçüde etkilenmektedir. Irak'taki Osirak Nükleer Reaktörü'nün (1981) ve
Suriye'deki El-Kibar tesisinin (2007) hedef alınması bu yaklaşımın tarihsel
örnekleridir. Suriye'de son dönemde gerçekleştirilen hava saldırıları ise bu öğretinin
yalnızca nükleer programlarla sınırlı kalmadığını, gelecekte bölgesel güç
dengesini etkileyebilecek konvansiyonel askeri altyapıları da kapsayacak
biçimde genişlediğini göstermektedir.
Mevcut
Kuramların Açıklama Sınırları
Realizm,
güvenlik ikilemi ve caydırıcılık kuramları Türkiye-İsrail ilişkilerindeki
birçok gelişmeyi açıklayabilmektedir. Ancak son olaylar şu soruyu tam olarak
yanıtlayamamaktadır: Bir devlet, henüz mevcut olmayan veya varlığı tartışmalı
bir askeri kapasiteyi neden doğrudan hedef almaktadır? Bu sorunun yanıtı
yalnızca mevcut güç dengelerinde değil, geleceğe ilişkin tehdit
projeksiyonlarında aranmalıdır. Başka bir ifadeyle, karar vericiler çoğu zaman askeri
kapasiteye değil, gelecekte oluşabileceğini düşündükleri kapasiteye tepki
vermektedir. Bu durum yeni bir kavramsal çerçeveyi gerekli kılmaktadır.
Önleyici
Jeopolitik Yarışma Kavramı
Bu çalışma,
yukarıda belirtilen kuramsal boşluğu doldurmak amacıyla “Önleyici Jeopolitik
Yarışma” (Preventive Geopolitical Competition) kavramını önermektedir. Önleyici
Jeopolitik Yarışma, devletlerin rakiplerinin mevcut askeri kapasitesinden çok
gelecekte ortaya çıkması olası stratejik kapasitesini sınırlamak, geciktirmek
veya tümüyle engellemek amacıyla askeri, diplomatik, ekonomik, teknolojik ve haber
alma araçlarını eş zamanlı olarak kullandıkları çok boyutlu jeopolitik savaşım
biçimidir. Bu yaklaşımın temel özellikleri şunlardır:
Müdahalenin hedefi mevcut tehdit değil, algılanan gelecekteki
tehdittir.
Karar alma sürecinde istihbarat değerlendirmeleri ve tehdit
projeksiyonları belirleyici rol oynar.
Askeri araçlar diplomatik, ekonomik ve teknolojik baskılarla
birlikte kullanılır.
Amaç rakibi yenmek değil, onun stratejik kapasitesinin
oluşmasını engellemektir.
Yarışma çoğu zaman ilan edilmemiş, süreklilik gösteren ve denetimli
tırmanma niteliği taşır.
Bu yönüyle
Önleyici Jeopolitik Yarışma klasik caydırıcılık anlayışından ayrılmaktadır.
Caydırıcılık mevcut kapasiteye dayanırken, önleyici jeopolitik yarışma
gelecekte ortaya çıkabilecek güç dağılımını şekillendirmeye yönelmektedir.
Çözümleyici
Model
Bu çalışma
kapsamında önerilen model altı temel değişkenden oluşmaktadır:
Algılanan Gelecekteki Tehdit Düzeyi
Rakibin Olası Güç Projeksiyonu
Önleyici Müdahale Kapasitesi
Büyük Güçlerin Kriz Yönetimi ve Arabuluculuk Rolü
Bölgesel Güç Dengesi ve İttifak Yapıları
Yanlış Hesaplama ve Denetimsiz Tırmanma Riski
Bu
değişkenlerin karşılıklı etkileşimi devletlerin önleyici müdahaleye başvurma
olasılığını ve bölgesel güvenlik ortamının kararlılığını belirlemektedir.
Çalışmanın
Kavramsal Katkısı
Bu çalışma,
Türkiye-İsrail ilişkilerini yalnızca güncel bir güvenlik krizi bağlamında
incelememekte ve aynı zamanda uluslararası ilişkiler yazınına yeni bir
kavramsal çerçeve önermektedir. Önleyici Jeopolitik Yarışma kavramı yalnızca
Türkiye-İsrail ilişkilerini değil, gelecekte ABD-Çin stratejik yarışma,
Rusya-NATO ilişkileri, Hint-Pasifik güvenlik mimarisi ve benzeri örneklerde de
uygulanabilecek çözümleyici bir model sunma savındadır. Bu nedenle çalışma bir
örnek olay incelemesinin ötesine geçerek değişen uluslararası güvenlik ortamını
açıklamaya yönelik kuramsal bir katkı geliştirmeyi amaçlamaktadır.
ÖNLEYİCİ
JEOPOLİTİK YARIŞMA MODELİNİN TEMEL DEĞİŞKENLERİ
Önerilen
Önleyici Jeopolitik Yarışma Modeli (ÖJYM) devletlerin gelecekte ortaya
çıkabilecek stratejik tehditlere karşı geliştirdikleri davranış kalıplarını
açıklamayı amaçlayan altı temel değişkenden oluşmaktadır. Bu değişkenler
birbirinden bağımsız değildir. Aksine karşılıklı etkileşim içinde çalışarak
önleyici müdahale kararının oluşmasına ve bölgesel güvenlik ortamının
şekillenmesine katkıda bulunurlar.
Algılanan
Gelecekteki Tehdit Düzeyi (Perceived Future Threat Level)
Modelin en
önemli değişkeni mevcut tehdidin değil gelecekte ortaya çıkması beklenen
tehdidin algılanma düzeyidir. Devletler çoğu zaman rakiplerinin bugünkü askeri
kapasitesinden çok yakın veya orta vadede ulaşabilecekleri kapasiteyi esas
alarak güvenlik değerlendirmesi yapmaktadır. Bu nedenle tehdit, nesnel bir olgu
olmaktan çok karar vericilerin istihbarat değerlendirmeleri, stratejik
öngörüleri ve güvenlik algıları sonucunda oluşmaktadır. Algılanan tehdit düzeyi
yükseldikçe diplomatik yöntemlerden önleyici askeri seçeneklere yönelme
olasılığı da artmaktadır. Türkiye-İsrail ilişkileri bağlamında İsrail'in
Türkiye'nin Suriye'de gelecekte kalıcı bir hava üssü oluşturabileceği yönündeki
değerlendirmesi bu değişkenin tipik bir örneğini oluşturmaktadır. Buna karşılık
Türkiye ve Suriye böyle bir tehdidin mevcut olmadığını açıklamışlardır.
Dolayısıyla burada belirleyici unsur tehdidin nesnel varlığı değil, tehdidin
nasıl algılandığıdır. Bu değişken, modelin başlangıç noktasını oluşturmaktadır.
Rakibin Olası
Güç Projeksiyonu (Potential Power Projection Capability)
İkinci
değişken rakip devletin gelecekte belirli bir coğrafyada askeri, siyasal veya
stratejik güç oluşturabilme kapasitesidir. Burada önemli olan mevcut üsler,
mevcut birlikler veya mevcut silah sistemleri değildir. Esas belirleyici unsur
rakibin kısa veya orta vadede oluşturabileceği güç projeksiyonudur. Hava
üsleri, limanlar, radar sistemleri, hava savunma ağları, lojistik merkezler ve askeri
iş birlikleri bu kapasitenin temel bileşenlerini oluşturmaktadır. Önleyici
jeopolitik yarışmada devletler çoğu zaman tamamlanmış askeri yapılara değil,
henüz oluşum aşamasındaki altyapılara müdahale etmektedir. Çünkü amaç mevcut
gücü yenmek değil, gelecekte oluşabilecek güç dengesini şekillendirmektir. Dolayısıyla
bu değişken geleceğe yönelik askeri kapasitenin büyüklüğünü ve stratejik
etkisini ifade etmektedir.
Önleyici
Müdahale Kapasitesi (Preventive Intervention Capability)
Bir devletin
gelecekteki tehdidi algılaması tek başına yeterli değildir. Aynı zamanda bu
tehdide zamanında müdahale edebilecek askeri, teknolojik ve haber alma kapasitelerine
sahip olması gerekir. Bu değişken şu unsurlardan oluşmaktadır: uzun menzilli duyarlı
vuruş kapasitesi, hava üstünlüğü, gerçek zamanlı istihbarat, sanal ve
elektronik savaş yetenekleri, özel kuvvet operasyonları ve diplomatik hareket
serbestisi. Önleyici müdahale kapasitesi yüksek olan devletler rakiplerinin
stratejik altyapılarını henüz tamamlanmadan etkisiz duruma getirebilmektedir. Dolayısıyla
modelde bu değişken algılanan tehdidin askeri müdahaleye dönüşmesini sağlayan
operasyonel kapasiteyi temsil etmektedir.
Büyük
Güçlerin Kriz Yönetimi ve Arabuluculuk Rolü (Major Power Crisis Management
and Mediation)
Önleyici
jeopolitik yarışmalar çoğu zaman yalnızca iki devlet arasında gerçekleşmez.
Büyük güçler krizlerin tırmanmasını engelleyen veya hızlandıran önemli
aktörlerdir. ABD, Rusya, Avrupa Birliği veya bölgesel etkisi yüksek diğer
aktörler diplomatik baskı, askeri eş güdüm, çatışmayı önleme mekanizmaları, arabuluculuk
etkinlikleri ve güven artırıcı önlemler aracılığıyla yarışmanın gidişini
etkileyebilmektedir. Türkiye-İsrail örneğinde ABD'nin çatışmayı önleyici eş
güdüm mekanizması oluşturma girişimi, bu değişkenin uygulamadaki önemini açık
biçimde göstermektedir. Bu nedenle büyük güçlerin kriz yönetimi kapasitesi
arttıkça doğrudan silahlı çatışma olasılığı azalmakta ve bu kapasitenin
zayıflaması ise denetimsiz tırmanma riskini artırmaktadır.
Bölgesel
Güç Dengesi ve İttifak Yapıları (Regional Balance of Power and Alliance
Structures)
Hiçbir
önleyici müdahale yalnızca iki devlet arasındaki ilişkiyle açıklanamaz.
Bölgesel güç dağılımı ve ittifak sistemleri devletlerin kararlarını doğrudan
etkilemektedir. Bu değişken askeri ittifakları, bölgesel ortaklıkları, savunma
iş birliklerini, ortak tehdit algılarını, ekonomik ve diplomatik destek
mekanizmalarını bir bütün olarak değerlendirmektedir. Bölgesel güç dengesinde
meydana gelen her değişim devletlerin tehdit algısını ve önleyici müdahale
eğilimini yeniden şekillendirebilir. Dolayısıyla model açısından bu değişken
önleyici jeopolitik yarışmanın gerçekleştiği dış çevreyi ve yapısal koşulları
temsil etmektedir.
Yanlış
Hesaplama ve Denetimsiz Tırmanma Riski (Risk of Miscalculation and
Uncontrolled Escalation)
Modelin son
değişkeni önleyici müdahalelerin en kritik sonucunu ifade etmektedir. Önleyici
operasyonlar çoğu zaman sınırlı hedeflerle planlanmaktadır. Ancak istihbarat
hataları, yanlış tehdit değerlendirmeleri, iletişim eksikliği, askeri kazalar
ve yanlış yorumlanan niyetler beklenmeyen biçimde doğrudan silahlı çatışmaya
yol açabilmektedir. Uluslararası ilişkiler yazınında bu durum “miscalculation”
veya “inadvertent escalation” olarak tanımlanmaktadır. Türkiye-İsrail
örneğinde, saldırının ardından ABD tarafından çatışmayı önleyici mekanizma
oluşturulmasının gündeme gelmesi yanlış hesaplama riskinin karar vericiler
tarafından da ciddiye alındığını göstermektedir. Bu nedenle modelde bu değişken
önleyici jeopolitik yarışmanın kararlılık mı yoksa çatışma mı üreteceğini
belirleyen kritik sonuç değişkeni olarak değerlendirilmektedir.
Değişkenler
Arasındaki Nedensel İlişki
Model
doğrusal değil, devingen bir etkileşim mantığına dayanmaktadır. Süreç genel
olarak şu şekilde işlemektedir: Algılanan gelecekteki tehdit düzeyi, rakibin
potansiyel güç projeksiyonuna ilişkin değerlendirmelerle yükselir. Bu algı,
devletin sahip olduğu önleyici müdahale kapasitesi ile birleştiğinde askeri
veya diplomatik müdahale olasılığı artar. Sürecin hangi yöne evrileceği ise
büyük güçlerin kriz yönetimi, bölgesel güç dengesi ve ittifak yapıları
tarafından şekillendirilir. Bu mekanizmaların yetersiz kalması durumunda yanlış
hesaplama ve denetimsiz tırmanma riski yükselerek sınırlı yarışmanın doğrudan
silahlı çatışmaya dönüşme olasılığını artırır. Bu bütüncül yapı Önleyici
Jeopolitik Yarışma Modeli'nin yalnızca tek bir olayı açıklayan değil, farklı
bölgesel yarışma örneklerine de uygulanabilecek genel bir çözümleyici çerçeve
olarak kullanılmasına olanak sağlamaktadır.
ÇÖZÜMLEME
Türkiye-İsrail
İlişkilerinin Güvenlik Boyutunda Yaşanan Dönüşümün Temel Nedenleri
Türkiye ile
İsrail arasındaki ilişkiler yaklaşık otuz yıllık süreçte stratejik ortaklıktan denetimli
yarışmaya, oradan da giderek belirginleşen güvenlik merkezli bir jeopolitik
yarışma sürecine evrilmiştir. Bu dönüşüm tek bir olayın veya tek bir siyasal kararın
sonucu değildir. Aksine, bölgesel güç dengelerindeki değişim, tarafların
güvenlik algılarındaki farklılaşma, Suriye'nin yeniden yapılandırılması, Gazze
Savaşı sonrasında sertleşen siyasal söylem ve büyük güçlerin bölgesel siyasalarındaki
değişimlerin ortak ürünüdür. Bu çalışmada Türkiye-İsrail ilişkilerindeki
güvenlik dönüşümünün altı temel nedene dayandığı ileri sürülmektedir.
Suriye
Jeopolitiğinin Yeniden Şekillenmesi: Türkiye-İsrail güvenlik yarışmasının temel belirleyicisi
Suriye'de ortaya çıkan yeni jeopolitik ortamdır. Esad yönetiminin sona
ermesinin ardından oluşan yeni siyasal yapı Türkiye'nin Suriye ile siyasi,
ekonomik ve askeri ilişkilerini hızla geliştirmesine olanak sağlamıştır.
Türkiye'nin Suriye'nin yeniden kurulması, güvenlik sektörünün yeniden
yapılandırılması ve askeri eğitim alanlarında üstlenmeye başladığı rol İsrail
tarafından yalnızca ikili bir iş birliği olarak değil, kendi ulusal güvenliğini
etkileyebilecek uzun vadeli bir gelişme olarak değerlendirilmiştir. Buna
karşılık Türkiye Suriye ile yürüttüğü iş birliğini sınır güvenliği, terörle savaşım
ve bölgesel kararlılığın sağlanması çerçevesinde tanımlamaktadır. Bu nedenle
taraflar aynı gelişmeyi tümüyle farklı güvenlik bakış açılarından
değerlendirmektedir.
Güvenlik
Algılarındaki Ayrışma: İkinci temel neden tarafların tehdit algılarının giderek birbirinden
uzaklaşmasıdır. İsrail Türkiye'nin Suriye'de artan askeri etkisini gelecekte
oluşabilecek stratejik bir tehdit olarak değerlendirmektedir. Buna karşılık
Türkiye İsrail'in Suriye topraklarına yönelik sürekli hava saldırılarını
uluslararası hukuka aykırı egemenlik ihlalleri olarak görmekte ve bunların
bölgesel kararlılığı bozduğunu savunmaktadır. Ebu Zuhur Hava Üssü olayı bu algı
farklılığını açık biçimde ortaya koymuştur. İsrail üssün gelecekte Türk askeri
varlığına ev sahipliği yapabileceğini ileri sürerek saldırıyı güvenlik
gerekçesiyle açıklamıştır. Buna karşılık Türkiye Milli Savunma Bakanlığı
saldırı öncesinde ve sonrasında üste herhangi bir Türk askerinin bulunmadığını
açıklamış ve Suriye Dışişleri Bakanı Esad el-Şeybani ise üssün Türkiye'ye özgülenmediğini
ve yalnızca Suriye'nin kendi savunma altyapısını geliştirmeye yönelik
çalışmalar yürütüldüğünü ifade etmiştir. Bu durum, çalışmada önerilen Önleyici
Jeopolitik Yarışma kavramının temel varsayımını desteklemektedir: Devletler
çoğu zaman mevcut tehditlere değil, algıladıkları gelecekteki tehditlere tepki
vermektedir.
Gazze
Savaşı Sonrasında Siyasal İlişkilerin Sertleşmesi: İlişkilerdeki güvenlik dönüşümünü
hızlandıran üçüncü unsur Gazze Savaşı sonrasında yaşanan diplomatik kopuştur. Gazze'de
yaşanan gelişmeler yalnızca siyasal söylemleri sertleştirmemiş aynı zamanda iki
ülke arasındaki güven ortamını da önemli ölçüde zayıflatmıştır. Diplomatik ilişkilerin
azalması, ekonomik ilişkilerde yaşanan gerileme ve karşılıklı sert açıklamalar
güvenlik alanındaki krizlerin yönetilmesini güçleştirmiştir. Böylece diplomatik
gerilim giderek askeri güvenlik alanına da yansımaya başlamıştır.
İsrail'in
Önleyici Güvenlik Öğretisinin Genişlemesi: Dördüncü neden İsrail'in önleyici güvenlik anlayışının
kapsamının genişlemesidir. İsrail uzun yıllardır İran destekli grupların ve
stratejik silah sistemlerinin Suriye'de konuşlanmasını önlemeye yönelik askeri
operasyonlar gerçekleştirmektedir. Ancak Ebu Zuhur saldırısı bu yaklaşımın
yalnızca İran bağlantılı hedeflerle sınırlı olmadığını göstermektedir. İsrail
Başbakanı Binyamin Netanyahu saldırının gerekçesini açık biçimde Türkiye'nin
olası askeri konuşlanmasıyla ilişkilendirmiştir. Bu açıklama İsrail'in güvenlik
öğretisinde Türkiye'nin de gelecekte dikkate alınması gereken stratejik
aktörlerden biri olarak değerlendirilmeye başlandığını göstermektedir.
Büyük
Güçlerin Bölgesel Rolündeki Değişim: Beşinci neden ABD'nin ve diğer büyük güçlerin bölgesel
rolündeki değişimdir. ABD'nin son dönemde Türkiye, İsrail ve Suriye arasında
bir çatışmayı önleme (deconfliction) mekanizması oluşturma girişimi
bölgesel güvenlik ortamının ne ölçüde kırılgan duruma geldiğini göstermektedir.
ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın açıklamaları taraflar arasında yanlış
hesaplamaya dayalı doğrudan askeri çatışma olasılığının Washington tarafından
da ciddiye alındığını ortaya koymaktadır. Bu gelişme, Türkiye-İsrail
ilişkilerinin artık yalnızca ikili ilişkiler kapsamında
değerlendirilemeyeceğini ve büyük güçlerin kriz yönetimi kapasitesinin de
güvenlik denklemi içine alındığını göstermektedir.
Bölgesel
Güç Savaşımının Yeni Niteliği: Son olarak Orta Doğu'da yaşanan güç savaşımının niteliği
değişmektedir. Geçmişte yarışma daha çok vekil aktörler, diplomatik baskılar
veya sınırlı askeri operasyonlar üzerinden yürütülürken günümüzde gelecekte
oluşabilecek askeri kapasitenin engellenmesine yönelik önleyici stratejiler ön
plana çıkmaktadır. Bu durum, güvenlik yarışmasının zamansal boyutunu
değiştirmektedir. Devletler artık yalnızca mevcut güç dengesini değil,
gelecekte oluşabilecek güç dağılımını da şekillendirmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla
Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanan dönüşüm klasik güvenlik yarışmasının
ötesine geçerek önleyici jeopolitik yarışma olarak tanımlanabilecek yeni bir
evreye işaret etmektedir.
Ara
Değerlendirme: Türkiye-İsrail
ilişkilerinin güvenlik boyutunda yaşanan dönüşüm tek bir krizle açıklanabilecek
geçici bir gelişme değildir. Suriye'nin yeniden şekillenen jeopolitiği,
tarafların farklılaşan tehdit algıları, İsrail'in genişleyen önleyici güvenlik öğretisi,
Gazze sonrasında bozulan diplomatik iklim ve büyük güçlerin değişen bölgesel
rolleri birlikte değerlendirildiğinde iki ülke arasındaki ilişkilerin yeni bir
stratejik aşamaya geçtiği görülmektedir. Bu nedenle Ebu Zuhur Hava Üssü'ne
yönelik saldırı tek başına bir askeri operasyon değil, Türkiye-İsrail
ilişkilerinde önleyici jeopolitik yarışmanın görünür duruma geldiği kritik bir
dönüm noktası olarak değerlendirilebilir.
Gazze
Savaşı ve Suriye'de Değişen Siyasal ve Askeri Dengeler Türkiye-İsrail
Arasındaki Stratejik Yarışmayı Nasıl Etkilemiştir?
Türkiye ile
İsrail arasındaki stratejik yarışmanın son dönemde belirgin biçimde sertleşmesi
iki temel gelişmenin ortak etkisiyle açıklanabilir. Bunlardan ilki Gazze
Savaşı'nın iki ülke arasındaki diplomatik ve siyasal ilişkileri derinden
sarsması, ikincisi ise Suriye'de değişen siyasal ve askeri dengelerin her iki
ülkenin güvenlik hesaplarını yeniden şekillendirmesidir. Bu iki gelişme
birbirinden bağımsız değildir. Aksine karşılıklı etkileşim içinde
Türkiye-İsrail ilişkilerini diplomatik yarışmadan güvenlik merkezli jeopolitik
yarışmaya dönüştürmüştür.
Gazze
Savaşı Güven Bunalımını Derinleştirmiştir: Gazze Savaşı Türkiye ile İsrail arasında zaten
kırılgan olan ilişkileri yeni bir kriz dönemine taşımıştır. Savaş sürecinde
tarafların benimsediği siyasal söylemler karşılıklı güveni önemli ölçüde
zayıflatmış, diplomatik temaslar azalmış, ekonomik ilişkiler gerilemiş ve
güvenlik alanındaki iletişim kanalları büyük ölçüde işlevsiz duruma gelmiştir. Bu
süreçte İsrail Türkiye'nin Hamas'a yönelik yaklaşımını kendi güvenliği
açısından olumsuz değerlendirmiş ve Türkiye ise İsrail'in Gazze'deki askeri
operasyonlarını uluslararası hukuka aykırı ve orantısız güç kullanımı olarak
nitelendirmiştir. Böylece siyasal kriz güvenlik alanındaki iş birliği olasılığını
da önemli ölçüde ortadan kaldırmıştır. Sonuç olarak Gazze Savaşı iki ülke
arasındaki stratejik yarışman psikolojik ve diplomatik zeminini hazırlamıştır.
Suriye'nin
Yeni Siyasal Yapısı Güç Dengelerini Değiştirmiştir: Stratejik yarışmayı hızlandıran
ikinci unsur ise Suriye'de ortaya çıkan yeni siyasal dengedir. Esad yönetiminin
sona ermesinin ardından oluşan yeni yönetim Türkiye ile güvenlik, askeri
eğitim, kurumsal yeniden yapılanma ve ekonomik iş birliği alanlarında yakın
ilişkiler geliştirmeye başlamıştır. Türkiye'nin Suriye'nin yeniden kurulmasında
üstlendiği rol Ankara'nın bölgesel etkisini önemli ölçüde artırmıştır. İsrail
açısından ise bu gelişme yalnızca Suriye'nin yeniden yapılanması anlamına
gelmemektedir. İsrail karar vericileri Türkiye'nin Suriye'deki artan etkisini
gelecekte kendi güvenlik ortamını değiştirebilecek stratejik bir gelişme olarak
değerlendirmektedir. Bu nedenle iki ülke aynı gelişmeyi tümüyle farklı güvenlik
bakış açılarından okumaktadır.
Yarışma
Vekil Düzeyinden Doğrudan Jeopolitik Yarışmaya Evrilmiştir: Geçmişte Türkiye ile İsrail
arasındaki güvenlik yarışma daha çok dolaylı aktörler ve bölgesel etki savaşımı
üzerinden yürümekteydi. Günümüzde ise yarışman niteliği değişmektedir. Artık
tartışma yalnızca hangi aktörün Suriye'de daha fazla etki sahibi olacağı
değildir. Asıl sorun gelecekte hangi devletin Suriye'nin güvenlik mimarisini
şekillendireceği sorusudur. Bu nedenle yarışma askeri üsler, hava sahasının denetimi,
askeri eğitim etkinlikleri, savunma altyapısının yeniden oluşturulması ve güvenlik
kurumlarının yapılandırılması gibi doğrudan devlet kapasitesini etkileyen
alanlara yönelmiştir. Bu değişim, çalışmada önerilen Önleyici Jeopolitik
Yarışma kavramının ortaya çıkış nedenini de açıklamaktadır.
Ebu Zuhur
Olayı Yeni Stratejik Yarışmanın İlk Görünür Örneğidir: İsrail'in Ebu Zuhur Hava Üssü'ne
yönelik saldırısı bu yeni yarışma biçiminin en somut örneğini oluşturmaktadır. İsrail
saldırıyı, Türkiye'nin gelecekte bu üssü askeri amaçlarla kullanabileceği
gerekçesiyle savunmuştur. Buna karşılık Türkiye Milli Savunma Bakanlığı saldırı
sırasında veya öncesinde üste herhangi bir Türk askerinin bulunmadığını
açıklamıştır. Aynı şekilde Suriye Dışişleri Bakanı Esad el-Şeybani de üssün
Türkiye'ye özgülenmediğini ve yürütülen çalışmaların yalnızca Suriye'nin kendi
savunma kapasitesini geliştirmeye yönelik olduğunu ifade etmiştir. Dolayısıyla
olayın merkezinde askeri durumdan çok tarafların birbirlerinin gelecekteki
niyetlerine ilişkin değerlendirmeleri bulunmaktadır. Bu durum, Önleyici
Jeopolitik Yarışma Modeli'nin temel varsayımını doğrulamaktadır: Devletlerin
güvenlik davranışlarını belirleyen unsur çoğu zaman mevcut askeri gerçeklik
değil, geleceğe ilişkin tehdit algısıdır.
Büyük
Güçler Yarışman Ayrılmaz Bir Parçası Durumuna Gelmiştir: Suriye'deki yeni güvenlik ortamı
yalnızca Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkileri değil, ABD başta olmak üzere
büyük güçlerin bölgesel rolünü de değiştirmiştir. ABD'nin Türkiye, İsrail ve
Suriye arasında bir "çatışmayı önleme (deconfliction)"
mekanizması kurmaya çalışması iki müttefik arasında yanlış hesaplamaya dayalı
doğrudan askeri çatışma olasılığının ciddi biçimde değerlendirildiğini
göstermektedir. ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın açıklamaları İsrail
saldırısının Türkiye tarafından yanlış yorumlanması durumunda doğrudan askeri
karşılık verme olasılığının bulunduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla büyük
güçler artık yalnızca bölgesel dengeyi etkileyen aktörler değil aynı zamanda
Türkiye-İsrail stratejik yarışmasının yönetilmesinde belirleyici rol üstlenen
kriz yöneticileri durumuna gelmiştir.
Ara Değerlendirme:
Gazze Savaşı ile
Suriye'deki siyasal ve askeri dönüşüm birlikte değerlendirildiğinde
Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanan değişimin geçici bir diplomatik kriz
olmadığı görülmektedir. Gazze, iki ülke arasındaki güveni zayıflatmış ve Suriye
ise bu güven bunalımını somut bir jeopolitik ve askeri yarışma alanına
dönüştürmüştür. Bu nedenle Türkiye-İsrail ilişkileri klasik bölgesel yarışma
kalıplarının ötesine geçerek gelecekte oluşabilecek güç dağılımını
şekillendirmeye yönelik önleyici jeopolitik yarışma niteliği kazanmaktadır. Ebu
Zuhur saldırısı da bu yeni dönemin ilk görünür ve en çarpıcı örneklerinden biri
olarak değerlendirilebilir.
İsrail'in
Suriye'de Türkiye'nin Gelecekte Kullanabileceği Değerlendirilen Askeri
Tesisleri Hedef Alması İsrail'in Güvenlik Öğretisinde Nasıl Bir Değişime İşaret
Etmektedir?
İsrail'in
Suriye'deki Ebu Zuhur Hava Üssü'ne yönelik saldırısı yalnızca taktik bir askeri
operasyon olarak değil, İsrail'in güvenlik öğretisinde meydana gelen daha
kapsamlı bir dönüşümün göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bu saldırının en
dikkat çekici yönü hedef alınan tesisin mevcut bir Türk askeri üssü olmaması ve
İsrail tarafından gelecekte Türkiye tarafından kullanılabileceği
değerlendirilen bir altyapı olarak görülmesidir. Bu durum, İsrail'in güvenlik
yaklaşımında tehdidin tanımlanma biçiminin değişmekte olduğunu göstermektedir. Bu
çalışmada, söz konusu dönüşüm beş temel boyutta ele alınmaktadır.
Mevcut
Tehditten Olası Tehdide Geçiş: İsrail'in geleneksel güvenlik anlayışı uzun yıllar boyunca
mevcut ve doğrulanabilir askeri tehditlerin etkisiz duruma getirilmesine
dayanmıştır. İran destekli milisler, Hizbullah'a silah sevkiyatları veya
stratejik silah sistemleri bu yaklaşımın temel hedeflerini oluşturmuştur. Ebu Zuhur
saldırısında ise farklı bir durum ortaya çıkmıştır. İsrail'in gerekçesi, üssün
mevcut kullanımından değil, gelecekte Türkiye'nin askeri konuşlanmasına olanak
sağlayabileceği varsayımından kaynaklanmaktadır. Buna karşılık Türkiye Milli
Savunma Bakanlığı saldırı öncesinde ve sonrasında üste Türk askerinin
bulunmadığını açıklamış ve Suriye Dışişleri Bakanı Esad el-Şeybani ise üssün
Türkiye'ye özgülenmediğini ve yalnızca Suriye'nin savunma altyapısının
geliştirilmesine yönelik çalışmalar yürütüldüğünü belirtmiştir. Dolayısıyla
operasyonun hedefi bir askeri tehditten çok algılanan gelecekteki tehdittir. Bu
durum İsrail güvenlik öğretisinin zamansal ufkunun genişlediğini
göstermektedir.
Önleyici
Saldırıdan Önleyici Altyapı Engellemesine Geçiş: İsrail'in güvenlik öğretisi uzun
süredir önleyici saldırı (preemptive strike) anlayışını benimsemektedir.
Ancak önceki örneklerde hedef genellikle kullanılmaya başlanmış veya kısa süre
içinde kullanılabilecek stratejik askeri kapasitelerdir. Ebu Zuhur örneğinde
ise amaç mevcut askeri etkinliği durdurmak değil, olası bir askeri altyapının
gelişimini engellemektir. Bu değişim önleyici saldırı anlayışının kapsamının
genişlediğini göstermektedir. Artık yalnızca silah sistemleri değil, gelecekte
güç projeksiyonu sağlayabilecek altyapılar da güvenlik tehdidi olarak
değerlendirilmektedir.
İran
Merkezli Güvenlik Yaklaşımından Çok Aktörlü Güvenlik Yaklaşımına Geçiş: İsrail'in Suriye siyasası uzun yıllar
büyük ölçüde İran'ın askeri varlığını sınırlamaya odaklanmıştır. Ancak son
gelişmeler İsrail'in güvenlik değerlendirmesinde aktör çeşitliliğinin arttığını
göstermektedir. Türkiye'nin Suriye'de artan askeri ve siyasal etkisi İsrail
tarafından bölgesel güç dengelerini değiştirebilecek yeni bir stratejik
değişken olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle İsrail'in güvenlik öğretisi
artık yalnızca İran merkezli değildir. Bölgesel güç dağılımını etkileyebilecek
diğer devlet aktörlerini de kapsamaktadır. Bu durum, İsrail'in tehdit
değerlendirmesinin daha geniş ve çok aktörlü bir güvenlik anlayışına
yöneldiğini göstermektedir.
Güç
Dengesini Koruma Stratejisinin Öncelik Kazanması: İsrail'in açıklamaları incelendiğinde
operasyonun temel amacının yalnızca bir hava üssünü tahrip etmek olmadığı
görülmektedir. Asıl amaç Suriye'de oluşabilecek yeni askeri güç dağılımını daha
başlangıç aşamasında şekillendirmektir. Bu yaklaşım klasik caydırıcılığın
ötesinde güç dengesinin gelecekteki biçimini koruma stratejisini ifade
etmektedir. Başka bir ifadeyle İsrail yalnızca mevcut güvenlik dengesini
korumaya değil, gelecekte ortaya çıkabilecek askeri dengenin kendi aleyhine
değişmesini önlemeye çalışmaktadır. Bu yönüyle Ebu Zuhur saldırısı altyapıya
yönelik taktik bir operasyon olmaktan çok bölgesel güç mimarisini etkilemeye
yönelik stratejik bir müdahale niteliği taşımaktadır.
Güvenlik
Öğretisinin Jeopolitikleşmesi: Bu çalışmanın ulaştığı en önemli sonuçlardan biri İsrail'in
güvenlik öğretisinin giderek jeopolitikleşmesidir. Geçmişte güvenlik
değerlendirmeleri daha çok askeri kapasite ve silah sistemleri üzerine
kurulurken günümüzde askeri üsler, ulaştırma koridorları, lojistik altyapılar, bölgesel
ittifaklar ve devletler arası savunma iş birlikleri de güvenlik
hesaplamalarının ayrılmaz bir parçası durumuna gelmektedir. Başka bir ifadeyle,
güvenlik tehdidi yalnızca askeri güçten değil, jeopolitik konumlanmadan da
kaynaklanmaktadır. Bu nedenle İsrail'in güvenlik öğretisi klasik askeri
güvenlik anlayışından bölgesel jeopolitiği şekillendirmeye yönelik daha
kapsamlı bir stratejik yaklaşıma evrilmektedir.
Ara Değerlendirme:
Ebu Zuhur saldırısı
İsrail'in güvenlik öğretisinin yalnızca operasyonel yöntemlerinde değil, tehdit
tanımlamasında da önemli bir değişime işaret etmektedir. Tehdit artık yalnızca
mevcut askeri kapasiteye değil, gelecekte oluşabilecek stratejik kapasiteye
göre tanımlanmaktadır. Bu dönüşüm karar alma süreçlerinde algılanan gelecek ile
mevcut gerçeklik arasındaki ayrımın giderek belirleyici duruma geldiğini
göstermektedir. Bu nedenle çalışma kapsamında geliştirilen Önleyici Jeopolitik
Yarışma kavramı söz konusu dönüşümü açıklamak açısından güçlü bir çözümleyici
çerçeve sunmaktadır. İsrail'in Ebu Zuhur saldırısı, önleyici askeri hareketin
ötesinde gelecekte oluşabilecek bölgesel güç dağılımını şekillendirmeye yönelik
jeopolitik bir müdahale olarak değerlendirilebilir. Bu yönüyle olay
Türkiye-İsrail ilişkilerinde yeni güvenlik paradigmasının en belirgin
örneklerinden birini oluşturmaktadır.
Ebu Zuhur
Hava Üssü'ne Yönelik Saldırı Uluslararası İlişkiler Kuramları Açısından Nasıl
Açıklanabilir? Güvenlik İkilemi, Caydırıcılık ve Önleyici Saldırı Öğretileri
Bakımından Bir Değerlendirme
Ebu Zuhur
Hava Üssü'ne yönelik İsrail saldırısı uluslararası ilişkiler kuramlarının
açıklama kapasitesini sınayan güncel örneklerden biridir. Olay ilk bakışta tek
taraflı bir askeri operasyon olarak görünmekle birlikte daha yakından
incelendiğinde güvenlik ikilemi, caydırıcılık ve önleyici saldırı öğretilerinin
aynı anda işlediği karmaşık bir stratejik süreç ortaya çıkmaktadır. Bununla
birlikte, bu üç kuramsal yaklaşımın hiçbiri tek başına olayı tam olarak
açıklayamamaktadır. Bu nedenle olay çalışmada önerilen Önleyici Jeopolitik
Yarışma modelinin görgül (ampirik) sınama alanını oluşturmaktadır.
Güvenlik
İkilemi Açısından Değerlendirme: Güvenlik ikilemine göre devletlerin kendi güvenliklerini
artırmaya yönelik attıkları adımlar diğer devletler tarafından saldırgan
niyetlerin göstergesi olarak algılanabilir. Böylece tarafların güvenlik
arayışları karşılıklı olarak yeni güvenlik kaygıları üretir. Ebu Zuhur olayı bu
mekanizmanın tipik bir örneğidir. Türkiye açısından Suriye ile askeri iş
birliği sınır güvenliğinin güçlendirilmesi, Suriye devlet kurumlarının yeniden
yapılandırılması, terörle savaşım ve bölgesel kararlılığın desteklenmesi amacını
taşımaktadır. İsrail ise aynı gelişmeyi kendi kuzey güvenlik kuşağını
değiştirebilecek uzun vadeli bir tehdit olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle
Türkiye'nin güvenlik artırıcı olarak gördüğü girişimler İsrail tarafından
güvenliği azaltıcı gelişmeler şeklinde algılanmaktadır. Dolayısıyla saldırının
temelinde saldırgan niyetten çok karşılıklı güven eksikliği ve farklılaşan
tehdit algıları bulunmaktadır. Ancak güvenlik ikilemi kuramı tek başına yeterli
değildir. Çünkü bu olayda dikkat çeken unsur henüz gerçekleşmemiş bir askeri
kapasiteye yönelik müdahale olmasıdır.
Caydırıcılık
Kuramı Açısından Değerlendirme: Klasik caydırıcılık kuramına göre devletler rakiplerinin
belirli davranışlardan vazgeçmesini sağlayacak maliyetler oluşturmaya
çalışırlar. İsrail'in saldırısı bu açıdan yalnızca fiziksel bir askeri hedefi
vurmayı amaçlamamaktadır. Aynı zamanda Türkiye’ye, Suriye yönetimine ve bölgedeki
diğer aktörlere güçlü bir stratejik mesaj vermektedir. Bu mesaj şu şekilde
özetlenebilir: "Suriye'de İsrail'in güvenlik dengelerini değiştirecek askeri
yapılanmalara izin verilmeyecektir." Dolayısıyla saldırının esas amacı askeri
yıkım kadar stratejik caydırıcılık üretmektir. Bu yönüyle operasyon fiziksel
etkisinden daha büyük psikolojik ve siyasal sonuç üretmeyi hedefleyen bir
caydırıcılık uygulaması olarak değerlendirilebilir. Netanyahu hükümeti
saldırıyı Türkiye'nin olası askeri konuşlanmasının İsrail'in güvenliği
açısından kabul edilemez olduğunu ileri sürerek gerekçelendirmiştir.
Önleyici
Saldırı Öğretisi Açısından Değerlendirme: Olayın en güçlü biçimde açıklanabildiği kuramsal
yaklaşım önleyici saldırı (preemptive strike) öğretisidir. Ancak burada
klasik önleyici saldırı anlayışından farklı bir durum bulunmaktadır. Klasik
yaklaşımda saldırının yakın olduğu, tehdidin somutlaştığı ve askeri kapasitenin
kullanılmaya hazır olduğu varsayılır. Ebu Zuhur olayında ise bunların hiçbiri
kesin olarak doğrulanmamıştır. Türkiye Milli Savunma Bakanlığı saldırı
sırasında veya öncesinde üste Türk askerinin bulunmadığını açıklamıştır. Suriye
Dışişleri Bakanı Esad el-Şeybani ise üssün Türkiye'ye özgülenmediğini ve
Suriye'nin kendi askeri kapasitesini geliştirmek amacıyla onarıldığını ifade
etmiştir. Buna karşın İsrail gelecekte ortaya çıkabileceğini değerlendirdiği
bir askeri yapılanmayı güvenlik tehdidi olarak kabul ederek saldırıyı
gerçekleştirmiştir. Dolayısıyla burada önlenen şey mevcut saldırı değil, olası
gelecekteki stratejik kapasitedir. Bu nedenle olay, klasik önleyici saldırı öğretisinden
daha ileri bir güvenlik anlayışına işaret etmektedir.
Kuramların
Açıklama Sınırları: Üç
kuramsal yaklaşım birlikte değerlendirildiğinde şu sonuç ortaya çıkmaktadır:
Güvenlik ikilemi, karşılıklı tehdit algılarının neden
oluştuğunu açıklamaktadır.
Caydırıcılık kuramı, saldırının stratejik mesaj boyutunu
açıklamaktadır.
Önleyici saldırı öğretisi ise operasyonun zamanlamasını ve askeri
mantığını açıklamaktadır.
Ancak bu
kuramların hiçbiri şu soruya tam olarak cevap verememektedir: Devletler neden
henüz mevcut olmayan veya varlığı kesinleşmemiş bir askeri kapasiteyi hedef
almaktadır? Bu sorunun cevabı klasik kuramların dışında kalmaktadır.
Önleyici
Jeopolitik Yarışma Modelinin Açıklayıcılığı: Bu çalışmada önerilen Önleyici Jeopolitik Yarışma
Modeli yukarıdaki kuramsal boşluğu doldurmayı amaçlamaktadır. Modelin temel
varsayımı şudur: Devletler yalnızca mevcut güç dağılımına tepki vermezler,
gelecekte oluşabileceğini öngördükleri güç dağılımını da şekillendirmeye
çalışırlar. Bu çerçevede Ebu Zuhur saldırısı mevcut askeri tehdide karşı
verilmiş bir tepki değil, gelecekte ortaya çıkabilecek güç projeksiyonunu
engellemeye yönelik, jeopolitik dengeyi korumayı amaçlayan ve önleyici karakter
taşıyan stratejik bir müdahaledir. Dolayısıyla operasyonun hedefi pistler veya
hangarlar değil, gelecekte oluşabilecek bölgesel güç mimarisidir.
Kuramsal
Sonuçlar: Ebu Zuhur
Hava Üssü'ne yönelik saldırı uluslararası ilişkiler kuramları açısından üç
önemli sonuca işaret etmektedir. Birincisi, güvenlik ikilemi artık yalnızca
mevcut askeri kapasite üzerinden değil, geleceğe ilişkin tehdit projeksiyonları
üzerinden de işlemektedir. İkincisi, caydırıcılık yalnızca rakibin bugünkü
davranışlarını değil, gelecekteki stratejik tercihlerini de etkilemeye
yönelmektedir. Üçüncüsü, önleyici saldırı öğretisi yakın ve somut tehdide
müdahale anlayışından çıkarak gelecekte oluşabilecek askeri altyapının
engellenmesini de kapsayacak biçimde genişlemektedir. Bu nedenle Ebu Zuhur
olayı yalnızca İsrail-Türkiye ilişkilerinin değil, çağdaş uluslararası güvenlik
anlayışının da dönüşümünü gösteren önemli bir örnek oluşturmaktadır.
Değerlendirme:
Ebu Zuhur Hava
Üssü'ne yönelik saldırı klasik uluslararası ilişkiler kuramlarının tek başına
açıklamakta zorlandığı yeni bir güvenlik davranışını ortaya koymaktadır. Olay
güvenlik ikilemi, caydırıcılık ve önleyici saldırı öğretilerinin eş zamanlı
olarak işlediği ancak bunların ötesinde devletlerin gelecekte oluşabilecek güç
dağılımını şekillendirmeye yöneldiği yeni bir jeopolitik mantığın gelişmekte
olduğunu göstermektedir. Bu nedenle çalışma kapsamında geliştirilen Önleyici
Jeopolitik Yarışma kavramı yalnızca bu olayı açıklayan bir kavramsallaştırma
değil, uluslararası sistemde giderek yaygınlaşan yeni güvenlik davranışlarını çözümlemeye
yönelik daha genel bir kuramsal çerçeve önerisi olarak değerlendirilmelidir.
"Önleyici
Jeopolitik Yarışma" Kavramı Türkiye-İsrail İlişkilerinde Ortaya Çıkan Yeni
Güvenlik Devingenlerini Açıklamada Çözümleyici Olarak Yeterli ve Uygulanabilir
Bir Çerçeve Sunmakta mıdır?
Bu
çalışmanın temel kuramsal savı Türkiye-İsrail ilişkilerinde son dönemde ortaya
çıkan güvenlik devingenlerinin mevcut uluslararası ilişkiler kuramlarıyla
önemli ölçüde açıklanabilmekle birlikte bu kuramların tek başına yeterli
olmadığıdır. Realizm, güvenlik ikilemi, caydırıcılık ve önleyici saldırı öğretileri
olayın belirli yönlerini açıklayabilmekte ancak devletlerin henüz oluşmamış
veya oluşacağı kesinleşmemiş askeri kapasitelere yönelik davranışlarını
bütüncül biçimde açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Önleyici savaş ve önalıcı
(preemptive) saldırı yazını gelecekte güç dengesinin değişmesini önleme
mantığını açıklasa da bu yaklaşım daha çok savaşın nedenleri ve kuvvet
kullanımı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu nedenle çalışmada geliştirilen Önleyici
Jeopolitik Yarışma (ÖJY) kavramı mevcut kuramların yerine geçmeyi değil,
onların açıklayamadığı çözümleyici boşluğu doldurmayı amaçlayan tamamlayıcı bir
kuramsal çerçeve olarak önerilmektedir.
Kavramın
Çözümleyici Gücü: Önleyici
Jeopolitik Yarışma kavramı Türkiye-İsrail ilişkilerindeki son gelişmeleri
açıklamada beş temel üstünlük sağlamaktadır. Birincisi, zaman boyutunu çözümlemektedir.
Klasik güvenlik çözümlemeleri büyük ölçüde mevcut askeri kapasiteye
odaklanmaktadır. Oysa Ebu Zuhur örneğinde tartışmanın merkezinde mevcut askeri
durum değil, gelecekte ortaya çıkabileceği düşünülen stratejik kapasite yer
almaktadır. Dolayısıyla ÖJY modeli güvenlik çözümlemesine geleceğe yönelik
tehdit projeksiyonunu bağımsız bir değişken olarak almaktadır. Bu yaklaşım
sayesinde devletlerin neden henüz kullanılmayan veya tamamlanmamış askeri
altyapıları hedef alabildiği açıklanabilmektedir. İkincisi, askeri gücü jeopolitik
yarışmanın bir unsuru olarak ele almaktadır. Klasik caydırıcılık yaklaşımı daha
çok askeri güç kullanımına odaklanmaktadır. ÖJY modeli ise askeri üsleri, lojistik
ağları, ulaştırma koridorlarını, savunma sanayii iş birliklerini, askeri eğitim
etkinliklerini ve diplomatik ve ekonomik ilişkileri aynı jeopolitik yarışma
sürecinin birbirini tamamlayan bileşenleri olarak değerlendirmektedir. Bu
nedenle model yalnızca askeri operasyonları değil, onların arkasındaki
stratejik yarışma mantığını da açıklayabilmektedir. Üçüncüsü, algılanan tehdidi
merkeze yerleştirmektedir. Modelin en önemli katkılarından biri, nesnel tehdit
ile algılanan tehdit arasındaki ayrımı çözümlemenin merkezine yerleştirmesidir.
Ebu Zuhur olayında İsrail gelecekte oluşabilecek askeri kapasiteyi tehdit
olarak değerlendirmiştir. Türkiye böyle bir askeri konuşlanmanın bulunmadığını
açıklamıştır. Suriye ise üssün kendi ulusal savunmasının geliştirilmesi
amacıyla onarıldığını belirtmiştir. Bu tablo göstermektedir ki kriz askeri
gerçeklikten çok tarafların birbirlerinin niyetlerini nasıl yorumladıkları
üzerinden şekillenmiştir. ÖJY modeli tam da bu algısal farklılığı açıklamayı
amaçlamaktadır. Dördüncüsü, çok aktörlü güvenlik ortamını açıklayabilmektedir. Türkiye-İsrail
ilişkileri artık yalnızca iki devlet arasındaki bir güvenlik sorunu değildir. ABD'nin
kriz yönetimi girişimleri, Rusya'nın Suriye'deki varlığı, bölgesel ittifaklar
ve yeni güvenlik düzenlemeleri, karar alma süreçlerinin ayrılmaz parçaları durumuna
gelmiştir. Günümüz stratejik yarışmayı da yalnızca askeri alanda değil,
diplomatik, ekonomik ve teknolojik alanlarda eş zamanlı olarak yürümektedir. ÖJY
modeli bu çok katmanlı yapıyı dikkate almakta ve büyük güçlerin kriz yönetimi
rolünü modelin temel değişkenlerinden biri olarak kabul etmektedir. Beşincisi, farklı
bölgelere uygulanabilecek bir çözümleyici çerçeve sunmaktadır. Bir kavramın
bilimsel değeri yalnızca tek bir olayı açıklama gücüyle değil, başka olaylara
uygulanabilirliğiyle de ölçülmektedir. Bu açıdan ÖJY modeli yalnızca
Türkiye-İsrail ilişkilerine özgü değildir. Model ABD-Çin stratejik yarışmasına,
Rusya-NATO ilişkilerine, Hint-Pasifik güvenlik mimarisine ve Doğu Akdeniz'deki
enerji ve deniz yetki alanı yarışmasına da uyarlanabilecek genel bir çözümleyici
çerçeve sunmaktadır. Bu yönüyle kavram yalnızca olay temelli değil, kuramsal
genelleştirme olanağına da sahiptir.
Kavramın
Sınırları: Bununla
birlikte önerilen modelin bazı sınırlılıkları da bulunmaktadır. Birincisi,
model henüz tek bir örnek olay üzerinden geliştirilmiştir. Dolayısıyla farklı
coğrafyalarda ve farklı güç dengelerinde yapılacak karşılaştırmalı çalışmalarla
sınanması gerekmektedir. İkincisi, model büyük ölçüde devlet merkezli bir çözümleme
sunmaktadır. Gelecekte devlet dışı silahlı aktörler, uluslararası örgütler ve
özel askeri şirketlerin de çözümlemeye alınması modelin açıklayıcılığını
artırabilir. Üçüncüsü, algılanan tehdit düzeyi karar vericilerin
değerlendirmelerine bağlı olduğundan bu değişkenin görgül olarak ölçülmesi her
zaman kolay değildir. Bu nedenle modelin uygulanmasında istihbarat
değerlendirmeleri, açıklamalar ve karar alma süreçlerine ilişkin verilerin
dikkatle çözümlenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla ÖJY modeli tamamlanmış ve
değişmez bir kuram olarak değil, geliştirilmeye açık bir çözümleyici çerçeve
olarak değerlendirilmelidir.
Kuramsal
Değerlendirme: Uluslararası
ilişkiler yazınında "jeopolitik yarışma", "stratejik yarışma"
ve "önleyici savaş" kavramları uzun süredir kullanılmaktadır. Ancak
bu kavramlar ya güç savaşımsinin genel devingenlerini ya da önleyici kuvvet
kullanımını ayrı ayrı açıklamaktadır. Devletlerin, gelecekte oluşabilecek
jeopolitik güç projeksiyonunu engellemek amacıyla askeri, diplomatik ve
teknolojik araçları birlikte kullanmasını açıklayan bütünleşik bir çözümleyici
çerçeve ise yazında sınırlı biçimde geliştirilmiştir. Bu nedenle Önleyici
Jeopolitik Yarışma kavramı mevcut yazınla yarışan değil, onu tamamlayan bir
orta düzey kuramsal (middle-range theory) öneri olarak
değerlendirilebilir.
Değerlendirme:
Bu çalışma
kapsamında geliştirilen Önleyici Jeopolitik Yarışma kavramının Türkiye-İsrail
ilişkilerinde son dönemde ortaya çıkan güvenlik devingenlerini açıklamada
çözümleyici ve uygulanabilir bir çözümleyici çerçeve sunduğu
değerlendirilmektedir. Kavram mevcut kuramların güçlü yönlerini korurken
onların açıklamakta zorlandığı üç temel olguyu aynı model içinde
birleştirmektedir: geleceğe yönelik tehdit algısı, jeopolitik güç projeksiyonu
ve önleyici müdahale davranışı. Bununla birlikte, kavramın uluslararası
ilişkiler yazınında kalıcı bir kuramsal yer edinebilmesi için farklı bölgesel
örneklerde uygulanması, karşılaştırmalı çalışmalarla sınanması ve görgül olarak
sınanması gerekmektedir. Bu nedenle çalışma tamamlanmış bir kuram ortaya
koymaktan çok yeni bir araştırma gündemi ve tartışma alanı açmayı
hedeflemektedir.
ABD,
Rusya ve Diğer Bölgesel Aktörlerin Siyasaları Türkiye ile İsrail Arasındaki
Yarışmanın Niteliğini ve Gelişimini Nasıl Etkilemektedir?
Türkiye ile
İsrail arasındaki stratejik yarışma yalnızca iki devlet arasındaki ikili
ilişkiler çerçevesinde açıklanabilecek bir olgu değildir. Suriye aynı zamanda
küresel ve bölgesel güçlerin çıkarlarının kesiştiği çok katmanlı bir jeopolitik
alandır. Bu nedenle ABD, Rusya ve diğer bölgesel aktörlerin siyasaları
Türkiye-İsrail yarışmasının hem niteliğini hem de tırmanma düzeyini doğrudan
etkilemektedir. Bu çalışma söz konusu aktörlerin etkisini dengeleyici,
hızlandırıcı ve sınırlayıcı olmak üzere üç temel işlev çerçevesinde
değerlendirmektedir.
ABD: Yarışmanın
Yöneticisi ve Kriz Önleyici Aktör
ABD, Türkiye
ve İsrail ile yakın ilişkilere sahip olması nedeniyle yarışmanın en önemli dış
aktörüdür. Washington'un temel önceliği taraflardan birinin üstünlük sağlaması
değil, iki müttefiki arasında doğrudan askeri çatışmanın önlenmesidir. Ebu Zuhur
saldırısından sonra ABD'nin Türkiye, İsrail ve Suriye arasında bir
"çatışmayı önleme (deconfliction)" mekanizması kurma girişimi,
bu yaklaşımın somut göstergesidir. ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye
Büyükelçisi Tom Barrack Türkiye'nin saldırı öncesinde bilgilendirilmediğini ve
bunun yanlış hesaplamaya dayalı bir askeri karşılığa yol açabilecek ciddi bir
risk oluşturduğunu belirtmiş ve bu nedenle kurumsal bir iletişim mekanizmasının
zorunlu duruma geldiğini ifade etmiştir. Bu gelişme, ABD'nin rolünün yalnızca
diplomatik arabuluculukla sınırlı olmadığını göstermektedir. Washington aynı
zamanda bölgesel güç yarışmasının denetimsiz bir çatışmaya dönüşmesini önlemeye
çalışan bir kriz yöneticisi konumundadır. Ancak ABD'nin bu rolü mutlak
değildir. Bir yandan İsrail'in güvenlik kaygılarını dikkate alırken diğer
yandan NATO müttefiki Türkiye ile stratejik ilişkilerini koruma zorunluluğu
Washington'un hareket alanını sınırlandırmaktadır. Bu nedenle ABD'nin temel
amacı yarışmayı sona erdirmekten çok yönetilebilir sınırlar içinde tutmaktır.
Rusya:
Azalan Etki, Devam Eden Stratejik Önem
Rusya'nın
Suriye'deki etkisi son yıllarda önceki dönemlere kıyasla zayıflamış olsa da tümüyle
ortadan kalkmış değildir. Moskova'nın askeri varlığı, hava sahası üzerindeki
etkisi ve Şam yönetimiyle kurduğu uzun dönemli ilişkiler Rusya'yı önemli bir
bölgesel aktör konumunda tutmaktadır. Bununla birlikte yeni Suriye yönetiminin
Türkiye ve Batı ile geliştirdiği ilişkiler Rusya'nın belirleyici rolünü
sınırlandırmıştır. Bunun sonucu olarak Rusya doğrudan yön veren bir aktörden
çok dengeleyici ve gözlemci bir aktöre dönüşmektedir. Bununla birlikte
Rusya'nın tümüyle devre dışı kaldığını söylemek olanaklı değildir. Özellikle
Suriye hava sahasının kullanımı, askeri eş güdüm ve Şam üzerindeki siyasal
etkisi nedeniyle Moskova'nın tutumu Türkiye-İsrail yarışmasının gelişimi
üzerinde dolaylı etkisini sürdürmektedir.
Yeni
Suriye Yönetimi: Yarışmanın Merkezindeki Aktör
Türkiye-İsrail
stratejik yarışmasının en önemli özelliklerinden biri yarışmanın doğrudan
Suriye coğrafyasında yaşanmasıdır. Yeni Suriye yönetimi bir yandan Türkiye ile askeri
eğitim, güvenlik reformu ve yeniden yapılanma alanlarında yakın iş birliği
yürütürken diğer yandan İsrail ile güvenlik temelli gerilimi azaltmaya yönelik
diplomatik ilişkilerini sürdürmektedir. Bu durum Şam yönetimini yalnızca yarışmanın
konusu değil, aynı zamanda etkili taraflarından biri durumuna getirmektedir. Ebu
Zuhur saldırısı sonrasında Dışişleri Bakanı Esad el-Şeybani'nin üssün
Türkiye'ye özgülenmediğini ve Suriye egemenliği altında kalacağını açıklaması
Şam'ın iki ülke arasında denge kurmaya çalıştığını göstermektedir. Aynı zamanda
Suriye yönetimi İsrail ile güvenlik diyaloğunu sürdürme iradesini de koruduğunu
açıklamıştır. Dolayısıyla Suriye artık yalnızca yarışmanın gerçekleştiği
coğrafya değil, yarışmanın yönünü etkileyen bağımsız bir stratejik aktör durumuna
gelmektedir.
Bölgesel
Arap Devletleri: Denge Arayışı
Suudi
Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün ve Mısır gibi bölgesel
aktörler Türkiye-İsrail yarışmasının doğrudan askeri çatışmaya dönüşmesini
istememektedir. Bu ülkelerin temel öncelikleri Suriye'nin yeniden kararlılığa
kavuşması, bölgesel ticaret koridorlarının güvenliği, enerji ve ulaştırma
projelerinin kesintiye uğramaması ve İran kaynaklı güvenlik risklerinin yeniden
büyümemesi şeklinde özetlenebilir. Bu nedenle birçok Arap ülkesi Türkiye ile
geliştirilen ilişkileri sürdürürken aynı zamanda İsrail ile doğrudan çatışmadan
kaçınan dengeleyici siyasalar izlemektedir. Ebu Zuhur saldırısından sonra
çeşitli Arap ülkelerinin saldırıyı kınamaları ancak eş zamanlı olarak bölgesel kararlılık
çağrısı yapmaları bu yaklaşımın göstergesidir.
Yarışmanın
Çok Katmanlı Yapısı
Türkiye-İsrail
ilişkilerindeki yeni güvenlik ortamı artık yalnızca iki devletin askeri
kapasitesiyle belirlenmemektedir. Yarışma ABD'nin kriz yönetimi, Rusya'nın
stratejik varlığı, Suriye yönetiminin tercihleri, Arap devletlerinin dengeleme siyasaları
ve NATO ve bölgesel güvenlik mimarisi gibi çok sayıda değişken tarafından aynı
anda şekillendirilmektedir. Bu nedenle Türkiye-İsrail ilişkileri klasik anlamda
ikili bir güvenlik sorunu olmaktan çıkmış ve çok aktörlü bölgesel güvenlik
ekosisteminin bir parçası durumuna gelmiştir.
Değerlendirme
Bu çözümleme
Önleyici Jeopolitik Yarışma Modelinin önemli bir varsayımını doğrulamaktadır.
Devletlerin önleyici güvenlik davranışları yalnızca kendi tehdit algılarıyla
açıklanamaz. Bu davranışlar, büyük güçlerin müdahale kapasitesi, bölgesel
aktörlerin tercihleri ve uluslararası kriz yönetim mekanizmaları tarafından
sürekli olarak şekillendirilmektedir. ABD'nin çatışmayı önleme girişimleri,
Rusya'nın devam eden stratejik ağırlığı, Suriye'nin denge siyaseti ve Arap
devletlerinin kararlılık arayışı birlikte değerlendirildiğinde Türkiye ile
İsrail arasındaki yarışmanın geleceği yalnızca Ankara ve Tel Aviv'de alınacak
kararlara bağlı değildir. Yarışmanın niteliği ve gelişimi çok aktörlü bir
bölgesel güvenlik mimarisi içinde oluşan karşılıklı etkileşimlerin sonucunda
belirlenmektedir. Bu nedenle Önleyici Jeopolitik Yarışma iki taraflı bir yarışma
modeli değil, çok aktörlü ve çok düzeyli bir stratejik etkileşim modeli olarak
değerlendirilmelidir.
Önümüzdeki
Dönemde Türkiye-İsrail İlişkilerinin Denetimli Yarışma Sınırlı Silahlı Çatışma
veya Yeniden Dengeleme Senaryolarından Hangisine Yönelme Olasılığı Daha
Yüksektir?
Uluslararası
ilişkilerde gelecek kesin olarak öngörülemez. Bununla birlikte, mevcut
eğilimler, aktörlerin stratejik tercihleri ve bölgesel güç dengeleri birlikte
değerlendirildiğinde belirli senaryoların diğerlerine göre daha olası olduğu
söylenebilir. Bu bölümde, Önleyici Jeopolitik Yarışma Modeli kullanılarak
Türkiye-İsrail ilişkilerinin kısa ve orta vadede üç olası gelişim senaryosu
değerlendirilmektedir. Bu değerlendirme, kesin kestirimler değil, mevcut
veriler ışığında yapılmış olasılık temelli stratejik kestirimlerdir.
Senaryo
I: Denetimli Yarışma (En Yüksek Olasılık)
Bu senaryoda
taraflar birbirlerini stratejik rakip olarak görmeye devam etmekte ancak
doğrudan askeri çatışmadan kaçınmaktadır. Yarışma diplomatik baskılar, istihbarat
etkinlikleri, sanal operasyonlar, vekil aktörler, sınırlı hava operasyonları ve
askeri caydırıcılık gibi araçlarla sürdürülmektedir. ABD'nin kurmaya çalıştığı
çatışmayı önleme (deconfliction) mekanizması, tarafların doğrudan karşı
karşıya gelmesini önlemeyi amaçlamaktadır. Washington'un temel önceliği iki
önemli ortağının istemeden çatışmaya sürüklenmesini engellemektir. İsrail
açısından Türkiye ile doğrudan savaşın ekonomik, askeri ve diplomatik maliyeti
oldukça yüksektir. Aynı şekilde Türkiye açısından da İsrail ile doğrudan
silahlı çatışma NATO ilişkileri, bölgesel kararlılık ve ekonomik dengeler
bakımından ciddi riskler taşımaktadır. Bu nedenle tarafların denetimli yarışmayı
tercih etmeleri akılcı görünmektedir. Kestirimin gerçekleşme olasılığı: %55.
Senaryo
II: Sınırlı Silahlı Çatışma (Orta Olasılık)
İkinci
senaryo tarafların doğrudan savaş istememelerine karşın yanlış hesaplama veya
beklenmeyen bir olay nedeniyle sınırlı askeri çatışmaya sürüklenmeleridir. Böyle
bir gelişmeyi tetikleyebilecek başlıca unsurlar şunlardır: Suriye'de yeni askeri
tesislerin hedef alınması, Türk askeri personelinin zarar görmesi, hava
sahasında yaşanabilecek tehlikeli karşılaşmalar, yanlış istihbarat, iletişim
eksikliği ve iç siyasal nedenlerle sertleşen karar alma süreçleri. Tom
Barrack'ın İsrail'in Ebu Zuhur saldırısı sonrasında Türkiye'nin askeri karşılık
vermesinin "makul" olabileceğini söylemesi ve bu nedenle yeni bir eş
güdüm mekanizmasına gereksinme duyulduğunu belirtmesi yanlış hesaplama riskinin
kuramsal değil, uygulamada ortaya çıkan bir güvenlik sorunu olarak görüldüğünü
göstermektedir. Ancak böyle bir çatışmanın kapsamının sınırlı kalması beklenir.
Çünkü her iki tarafın da uzun süreli bir savaşın maliyetlerini göze alması güç
görünmektedir. Kestirimin gerçekleşme olasılığı: %30.
Senaryo
III: Yeniden Dengeleme ve Denetimli Yakınlaşma (Daha Düşük Olasılık)
Üçüncü
senaryo tarafların güvenlik kaygılarını tümüyle ortadan kaldırmadan yarışmayı
kurumsal mekanizmalarla yönetmeye başlamalarıdır. Bu süreç askeri iletişim
kanallarının kurulması, kriz yönetim mekanizmalarının geliştirilmesi, Suriye
konusunda karşılıklı kırmızı çizgilerin belirlenmesi, ABD'nin
kolaylaştırıcılığında güven artırıcı önlemler ve teknik ve askeri düzeyde ilişkilerin
yeniden başlaması gibi adımlarla desteklenebilir. Son dönemde ABD'nin
öncülüğünde yürütülen çatışmayı önleme girişimleri ve İsrail ile Suriye
arasında zaman zaman sürdürülen güvenlik görüşmeleri böyle bir olasılığın tümüyle
dışlanamayacağını göstermektedir. Ancak Gazze Savaşı sonrasında oluşan derin
güven bunalımı ve Suriye'nin geleceğine ilişkin farklı stratejik hedefler
dikkate alındığında kısa vadede kapsamlı bir normalleşme beklemek gerçekçi
görünmemektedir. Kestirimin gerçekleşme olasılığı: %15.
Önleyici
Jeopolitik Yarışma Modeli Açısından Değerlendirme
Bu üç
senaryo çalışmada geliştirilen modelin temel değişkenleriyle birlikte
değerlendirildiğinde ortaya çıkan sonuç aşağıdaki çizelgede özetlenmiştir.
|
Çizelge 1: Özet |
||
|
Model Değişkeni |
Mevcut Eğilim |
Senaryolara Etkisi |
|
Algılanan gelecekteki tehdit düzeyi |
Yüksek |
Yarışmayı sürdürmektedir. |
|
Rakibin olası güç projeksiyonu |
Artmaktadır |
Önleyici müdahale eğilimini artırmaktadır. |
|
Önleyici müdahale kapasitesi |
Her iki tarafta da yüksektir |
Askeri seçeneklerin masada kalmasına neden
olmaktadır. |
|
Büyük güçlerin kriz yönetimi |
Etkilidir |
Doğrudan savaşı sınırlamaktadır. |
|
Bölgesel güç dengesi |
Değişmektedir |
Yarışmayı beslemektedir. |
|
Yanlış hesaplama riski |
Orta düzeydedir |
Sınırlı çatışma olasılığını canlı tutmaktadır. |
Modelin
bütün değişkenleri birlikte değerlendirildiğinde denetimli yarışma senaryosunun
baskın olduğu görülmektedir. Bunun temel nedeni yarışmayı artıran değişkenlerle
çatışmayı sınırlayan değişkenlerin aynı anda etkili olmasıdır. Başka bir
ifadeyle, taraflar birbirlerini stratejik rakip olarak görmeye devam etmekte
ancak doğrudan savaşın maliyetleri nedeniyle yarışmayı belirli sınırlar içinde
tutmaya çalışmaktadır.
Değerlendirme
Bu
çalışmanın ulaştığı sonuç Türkiye ile İsrail arasında kısa ve orta vadede en
olası senaryonun denetimli önleyici jeopolitik yarışmanın devamı olduğudur.
Bununla birlikte, Ebu Zuhur örneğinde görüldüğü gibi yanlış hesaplama, iletişim
eksikliği veya beklenmeyen askeri gelişmeler sınırlı silahlı çatışma riskini tümüyle
ortadan kaldırmamaktadır. Buna karşılık, kapsamlı bir yeniden dengeleme ve
normalleşme olasılığı mevcut siyasal ve güvenlik koşulları altında daha düşük
görünmektedir. Dolayısıyla Türkiye-İsrail ilişkilerinin yakın geleceği yarışma
ile caydırıcılık, gerilim ile kriz yönetimi ve önleyici müdahale ile stratejik ılımlılık
arasındaki duyarlı dengenin nasıl yönetileceğine bağlı olacaktır. Bu bulgu
Önleyici Jeopolitik Yarışma Modelinin temel varsayımını da desteklemektedir:
Günümüz bölgesel güvenlik ortamında devletler rakiplerini tümüyle etkisiz kılmaktan
çok onların gelecekteki stratejik kapasitesini sınırlandırmaya çalışmakta ve
aynı zamanda bu yarışmanın denetimsiz bir savaşa dönüşmesini önleyecek
mekanizmaları da geliştirmektedir.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma,
Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin son dönemde yaşadığı dönüşümü Suriye
merkezli gelişmeler üzerinden incelemiş ve iki ülke arasındaki güvenlik yarışmasının
klasik bölgesel etki savaşımının ötesine geçtiğini ortaya koymuştur. Çalışmanın
temel savı Türkiye-İsrail ilişkilerinin artık yalnızca mevcut askeri güç
dengeleri üzerinden değil, gelecekte oluşabilecek güç projeksiyonlarını
şekillendirme amacıyla yürütülen yeni bir güvenlik anlayışı çerçevesinde
değerlendirilmesi gerektiğidir.
Araştırmanın
ilk bulgusu Türkiye-İsrail ilişkilerindeki dönüşümün tek bir olayın sonucu
olmadığıdır. Gazze Savaşı sonrasında derinleşen siyasal güven bunalımı,
Suriye'de değişen siyasal yapı, Türkiye'nin artan bölgesel etkisi, İsrail'in
güvenlik kaygılarındaki değişim ve büyük güçlerin yeni bölgesel stratejileri
birlikte değerlendirildiğinde iki ülke arasındaki yarışmanın yapısal bir
nitelik kazandığı görülmektedir.
İkinci
olarak çalışma Ebu Zuhur Hava Üssü'ne yönelik İsrail saldırısının sıradan bir askeri
operasyon olarak değerlendirilemeyeceğini göstermektedir. İsrail'in saldırıyı
Türkiye'nin gelecekte bu tesisi kullanabileceği varsayımına dayandırması ve
buna karşılık Türkiye'nin üste askeri varlığının bulunmadığını açıklaması ve
Suriye'nin tesisin kendi savunma kapasitesinin geliştirilmesine yönelik
olduğunu belirtmesi krizin merkezinde mevcut askeri gerçeklikten çok geleceğe
ilişkin tehdit algılarının bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Üçüncü
olarak araştırma güvenlik ikilemi, caydırıcılık ve önleyici saldırı
kuramlarının söz konusu gelişmeleri önemli ölçüde açıklayabildiğini ancak
bunların tek başına yeterli olmadığını göstermektedir. Güvenlik ikilemi
karşılıklı tehdit algılarının oluşumunu, caydırıcılık saldırının stratejik
mesajını ve önleyici saldırı öğretisi ise operasyonun zamanlamasını
açıklayabilmektedir. Bununla birlikte, devletlerin henüz oluşmamış veya
oluşacağı kesinleşmemiş askeri kapasitelere neden müdahale ettikleri sorusu
mevcut kuramların açıklama sınırlarının ötesinde kalmaktadır.
Bu noktada
çalışmanın en önemli kuramsal katkısı ortaya çıkmaktadır. Araştırmada
geliştirilen Önleyici Jeopolitik Yarışma kavramı devletlerin yalnızca mevcut
tehditlere değil, gelecekte ortaya çıkabileceğini öngördükleri stratejik
kapasitelere karşı da önleyici davranış geliştirdiklerini ileri sürmektedir.
Böylece model, güvenlik çözümlemesine algılanan gelecekteki tehdit, olası güç
projeksiyonu ve jeopolitik önleme davranışı gibi yeni çözümleme değişkenleri
kazandırmaktadır.
Çalışma
kapsamında geliştirilen altı değişkenli model de bu yaklaşımın açıklayıcılığını
desteklemektedir. Algılanan gelecekteki tehdit düzeyi, rakibin olası güç
projeksiyonu, önleyici müdahale kapasitesi, büyük güçlerin kriz yönetimi,
bölgesel güç dengesi ve ittifak yapıları ile yanlış hesaplama ve denetimsiz
tırmanma riski Türkiye-İsrail ilişkilerindeki yeni güvenlik devingenlerini
birlikte açıklayan bütünleşik bir çözümleyici çerçeve sunmaktadır.
Araştırmanın
ulaştığı bir diğer önemli sonuç Türkiye ile İsrail arasındaki yarışmanın yakın
gelecekte büyük olasılıkla denetimli önleyici jeopolitik yarışma biçiminde
devam edeceğidir. Mevcut veriler tarafların doğrudan geniş ölçekli bir savaşı
tercih etmediklerini ancak birbirlerinin gelecekteki stratejik kapasitesini
sınırlandırmaya yönelik askeri, diplomatik ve haber alma araçları kullanmaya
devam edeceklerini göstermektedir. Buna karşılık yanlış hesaplamalar, iletişim
eksikliği veya beklenmeyen askeri gelişmeler nedeniyle sınırlı silahlı çatışma
olasılığı tamamen ortadan kalkmış değildir. Bu nedenle yarışma ile
caydırıcılık, kriz yönetimi ile tırmanma riski uzun süre birlikte varlığını
sürdürebilecektir.
Çalışma
ayrıca ABD'nin kriz yönetimi girişimleri, Rusya'nın devam eden stratejik
etkisi, yeni Suriye yönetiminin tercihleri ve bölgesel aktörlerin dengeleme siyasalarının,
Türkiye-İsrail yarışmasının ayrılmaz parçaları durumuna geldiğini
göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye-İsrail ilişkileri artık yalnızca iki devlet
arasındaki bir güvenlik sorunu olarak değil, çok aktörlü bir bölgesel güvenlik
ekosisteminin parçası olarak değerlendirilmelidir.
Bununla
birlikte, önerilen modelin bazı sınırlılıkları da bulunmaktadır. Öncelikle
çalışma büyük ölçüde tek bir örnek olaydan hareketle geliştirilmiştir. Bu
nedenle modelin farklı coğrafyalarda ve farklı güç dengelerinde karşılaştırmalı
çalışmalarla sınanması gerekmektedir. Ayrıca karar vericilerin tehdit
algılarının doğrudan ölçülmesi güç olduğundan modelin görgül olarak sınanması
daha ayrıntılı nitel ve nicel araştırmaları gerektirecektir.
Bu
sınırlılıklara karşın çalışma uluslararası ilişkiler yazınına üç temel katkı
sunmaktadır. Birincisi, Türkiye-İsrail ilişkilerinin güncel dönüşümünü sistemli
bir kuramsal çerçeve içinde açıklamaktadır. İkincisi, güvenlik çözümlemesine
geleceğe yönelik güç projeksiyonlarını merkeze alan Önleyici Jeopolitik Yarışma
kavramını kazandırmaktadır. Üçüncüsü ise bu kavramı yalnızca Türkiye-İsrail
ilişkilerine değil, ABD-Çin yarışması, Rusya-NATO ilişkileri, Hint-Pasifik
güvenlik mimarisi ve benzeri uluslararası örneklere uygulanabilecek orta düzey (middle-range)
bir kuramsal model olarak önermektedir.
Sonuç
olarak, yirmi birinci yüzyılın güvenlik ortamı, yalnızca mevcut güç
dengelerinin değil, gelecekte oluşabilecek güç dengelerinin de yarışma konusu durumuna
geldiği yeni bir döneme girmektedir. Devletler artık yalnızca rakiplerinin
bugünkü askeri kapasitesine değil, yarın sahip olabilecekleri stratejik
kapasiteye de müdahale etmeye çalışmaktadır. Türkiye ile İsrail arasında Suriye
sahasında gözlenen gelişmeler bu dönüşümün en güncel ve en dikkat çekici
örneklerinden biridir. Bu nedenle Önleyici Jeopolitik Yarışma yaklaşımı
yalnızca Türkiye-İsrail ilişkilerini açıklayan yeni bir kavramsallaştırma değil,
uluslararası güvenlik çalışmalarında değişen yarışma devingenlerini anlamaya
yönelik yeni bir araştırma gündemi ve kuramsal bakış açısı olarak değerlendirilmelidir.
Kaynakça
Allison, G.
(1971). Essence of decision: Explaining the Cuban Missile Crisis. Little,
Brown.
Axelrod, R.
(1984). The evolution of cooperation. Basic Books.
Baldwin, D.
A. (Ed.). (1993). Neorealism and neoliberalism: The contemporary debate.
Columbia University Press.
Betts, R. K.
(1987). Surprise attack: Lessons for defense planning. Brookings Institution.
Buzan, B.
(1991). People, states and fear: An agenda for international security studies
in the post-Cold War era (2nd ed.). Harvester Wheatsheaf.
Buzan, B., Waever,
O., & de Wilde, J. (1998). Security: A new framework for analysis. Lynne
Rienner.
Clausewitz,
C. von. (1976). On war (M. Howard & P. Paret, Eds. & Trans.). Princeton
University Press. (Original work published 1832)
Freedman, L.
(2004). Deterrence. Polity Press.
Gilpin, R.
(1981). War and change in world politics. Cambridge University Press.
Glaser, C.
L. (1997). The security dilemma revisited. World Politics, 50(1), 171-201.
Gray, C. S.
(1999). Modern strategy. Oxford University Press.
Herz, J. H.
(1950). Idealist internationalism and the security dilemma. World Politics,
2(2), 157-180.
Jervis, R.
(1976). Perception and misperception in international politics. Princeton
University Press.
Jervis, R.
(1978). Cooperation under the security dilemma. World Politics, 30(2), 167-214.
Mearsheimer,
J. J. (2001). The tragedy of great power politics. W. W. Norton.
Morgan, P.
M. (2003). Deterrence now. Cambridge University Press.
Schelling,
T. C. (1966). Arms and influence. Yale University Press.
Van Evera,
S. (1999). Causes of war: Power and the roots of conflict. Cornell University
Press.
Walt, S. M.
(1987). The origins of alliances. Cornell University Press.
Waltz, K. N.
(1979). Theory of international politics. Addison-Wesley.