Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

13 Eylül 2026 Pazar

 

Mansur Yavaş İçin Asıl Soru: Cumhurbaşkanı Adayı Olmak mı, İktidar Olabilmek mi?

Özel, İmamoğlu, Yavaş ve Yeni Parti ekseninde yeni muhalefet ve iktidar denklemi

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Türkiye siyasetinde bugün en fazla merak edilen sorulardan biri Mansur Yavaş’ın cumhurbaşkanlığı adaylığıdır. Yavaş’ın adı uzun zamandır yalnızca Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile değil, Türkiye’nin gelecekteki cumhurbaşkanı olabilecek isimleri arasında anılıyor. Kamuoyundaki karşılığı farklı siyasal kesimlerden oy alabilme gücü ve özellikle iktidar ile ana muhalefet arasındaki siyasal gerilimden görece uzak duran kişisel profili onu diğer muhalefet aktörlerinden farklı bir konuma yerleştiriyor.

Ancak bugün sorulması gereken soru, bana göre, “Mansur Yavaş cumhurbaşkanı adayı olabilir mi?” değildir. Asıl soru şudur: “Mansur Yavaş cumhurbaşkanı seçilebilmek için hangi siyasal merkezin desteğine ve hangi örgütsel güce gereksinme duyuyor?”

Bu iki soru aynı değildir.

Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimi yalnızca adayın kişisel tanınırlığı, kamuoyu sempatisi veya seçim anketlerindeki desteğiyle kazanılabilecek bir seçim değildir. Adayın arkasında ülke çapında örgütlenmiş, seçmeni sandığa taşıyabilen, kampanya yürütebilen, kaynak üretebilen, sandık güvenliğini sağlayabilen ve seçim sonrasında iktidarı kullanabilecek bir siyasal yapılanmanın bulunması gerekir. Dolayısıyla yüksek kişisel kabul ile seçimi kazanma kapasitesi arasında önemli bir fark vardır.

Mansur Yavaş’ın bugün karşı karşıya bulunduğu temel sorun tam da budur.

Yavaş’ın kişisel siyasal sermayesi güçlü olabilir. Fakat kişisel siyasal sermaye onu tek başına cumhurbaşkanlığı makamına taşıyacak bir siyasal örgüte dönüşmediği sürece yeterli değildir. Üstelik muhalefetin eski siyasal dengeleri de artık aynı değildir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin geçmişte taşıdığı muhalefet merkezi olma işlevi ciddi biçimde aşınmış ve Özgür Özel’in CHP’den ayrılarak kurduğu Yeni Parti ise muhalefetin siyasal haritasını değiştiren yeni bir aktör olarak ortaya çıkmıştır.

Burada özellikle bir ayrımı yapmak gerekir. CHP’nin kendisini tüketmiş olması CHP’nin seçmeninin ortadan kalktığı anlamına gelmez. CHP geniş bir toplumsal tabana, önemli bir örgütsel güce ve büyük bir siyasal mirasa sahiptir. Ancak bir partinin örgütsel varlığını sürdürmesi ile ülke çapında yeni bir iktidar projesi üretebilmesi aynı şey değildir. Bugün tartışılması gereken de CHP’nin var olup olmadığı değil, iktidar üretebilecek siyasal taşıyıcılık kapasitesini ne ölçüde koruduğudur.

Benim değerlendirmeme göre Yavaş açısından sorun burada düğümlenmektedir.

Yavaş CHP’de kalırsa, kendi kişisel siyasal geleceğini CHP’nin geleceğine bağlamış olacaktır. Bağımsız kalırsa farklı toplumsal kesimlere ulaşabilen “partiler üstü” aday görüntüsünü koruyabilir fakat onu seçime taşıyacak ve seçimi kazandıracak ülke çapındaki örgütsel kapasiteden yoksun kalabilir. Yeni Parti’ye katılırsa kişisel siyasal ağırlığını yeni bir siyasal merkezin örgütsel gücüyle birleştirme olanağına kavuşabilir.

İşte bu nedenle Mansur Yavaş’ın önündeki gerçek tercih basitçe “CHP mi, Yeni Parti mi, bağımsızlık mı?” sorusu değildir.

Asıl tercih şudur: Yavaş yalnızca cumhurbaşkanı adayı olmak mı istiyor, yoksa cumhurbaşkanı olabileceği bir siyasal iktidar projesinin parçası mı olmak istiyor? Bu ayrım, önümüzdeki dönemde Türkiye siyasetinin en önemli siyasal denklemlerinden birini oluşturabilir.

CHP’nin Yavaş İçin Neden Artık Yeterli Bir Siyasal Merkez Olmadığı

Mansur Yavaş’ın cumhurbaşkanlığı olasılığını tartışırken CHP’yi yalnızca geçmiş seçimlerde aldığı oylarla değerlendirmek yanıltıcı olur. Çünkü cumhurbaşkanlığı seçiminde belirleyici olan bir partinin kaç seçmene sahip olduğu kadar, hatta ondan daha fazla, bu seçmeni geniş bir siyasal ittifak içinde harekete geçirerek iktidar değişikliği yaratabilme kapasitesidir.

CHP’nin temel sorunu da burada ortaya çıkmaktadır.

CHP elbette Türkiye’nin önemli siyasal aktörlerinden biridir. Geniş bir seçmen tabanı, köklü bir örgütlenmesi, çok sayıda belediyesi ve tarihsel bir siyasal ağırlığı vardır. Fakat bütün bunlar otomatik olarak CHP’nin Türkiye’de iktidarı değiştirebilecek ve kendi adayını cumhurbaşkanı yapabilecek bir siyasal merkez olduğu anlamına gelmez.

Bir siyasal parti açısından örgütsel güç ile iktidar üretme kapasitesi aynı şey değildir.

Bana göre CHP’nin son dönemde yaşadığı temel sorun tam olarak budur: Parti, önemli bir muhalefet örgütü olma niteliğini korurken Türkiye toplumunun farklı kesimlerini ortak bir iktidar projesi etrafında birleştirebilen siyasal merkez olma kapasitesini büyük ölçüde tüketmiştir.

Bu nedenle Mansur Yavaş’ın CHP çatısı altında cumhurbaşkanı adayı olması ile CHP’nin Yavaş’ı cumhurbaşkanı seçtirebilmesi birbirinden tümüyle farklı sorunlardır.

Yavaş CHP’nin adayı olduğunda yalnızca kendi kişisel siyasal kimliğiyle değil, aynı zamanda CHP’nin kurumsal kimliğiyle seçime girecektir. Oysa Yavaş’ın siyasal gücünün önemli bir bölümü tam da CHP kimliğinin sınırlarını aşabilmesinden kaynaklanmaktadır. Merkez sağa, milliyetçi seçmene ve CHP ile özdeşleşmeyen toplumsal kesimlere ulaşabilme gücü onun en önemli siyasal üstünlüklerinden biridir.

Dolayısıyla ortaya paradoksal bir durum çıkmaktadır: Yavaş’ın CHP’nin adayına dönüşmesi onun CHP dışındaki seçmenlere ulaşma kapasitesini azaltabilir. Başka bir ifadeyle, Yavaş’ın kişisel siyasal sermayesi CHP’nin siyasal sermayesinden daha geniş olabilir. Böyle bir durumda kişisel sermayeyi parti kimliğine bağlamak Yavaş’ın üstünlüğünü artırmak yerine daraltabilir.

Üstelik muhalefetin parçalanması bu sorunu daha da büyütmektedir. CHP ile Yeni Parti arasında ortaya çıkan yeni siyasal ayrışma geçmişteki “muhalefetin doğal merkezi CHP’dir” varsayımını geçersizleştirmiştir. Artık Yavaş’ın karşısında yalnızca iktidar partileri değil, muhalefetin hangi siyasal merkez etrafında yeniden örgütleneceği sorunu da bulunmaktadır. Bu nedenle Yavaş’ın CHP’de kalması durumunda ortaya çıkacak tablo oldukça açıktır: Yavaş, CHP’nin kaderine bağlanmış olacaktır. Oysa Yavaş’ın gereksinmesi olan şey CHP’nin mevcut siyasal konumunu sürdürmek değil, CHP’nin ötesine geçebilen bir seçim koalisyonu ve iktidar projesi kurabilmektir.

İşte Yeni Parti’nin önemi de tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. Yeni Parti yalnızca CHP’den kopmuş yeni bir siyasal örgüt olarak değerlendirilmemelidir. Eğer ülke çapında örgütlenmesini tamamlayabilir, CHP’den kopan siyasal aktörleri bünyesinde toplayabilir ve geniş bir seçmen koalisyonu oluşturabilirse Türkiye’de muhalefetin yeni siyasal merkezi olma savını somutlaştırabilir. Böyle bir gelişme Mansur Yavaş açısından oyunun kurallarını değiştirir. Çünkü o zaman sorun Yavaş’ın CHP’den ayrılıp ayrılmaması olmaktan çıkar. Sorun, Yavaş’ın eski siyasal merkezin içinde kalıp onun kaderini paylaşmak yerine yeni oluşan siyasal merkezin kurucu unsurlarından biri olup olmayacağına dönüşür.

Benim kanım şudur: CHP ile Yavaş’ın cumhurbaşkanlığı şansı bugün bütünüyle sıfır değildir ancak gerçekçi bir iktidar bakış açısı bakımından son derece zayıftır. Buna karşılık Yeni Parti Yavaş’ın kişisel kabulünü ülke çapında örgütlü bir siyasal güce dönüştürebilecek bir araç durumuna gelebilirse Yavaş’ın cumhurbaşkanlığı olasılığı niteliksel olarak değişebilir. Bu durumda Yavaş için CHP’de kalmak bir güvence değil, tersine bir siyasal sınırlama durumuna gelebilir.

Yavaş Neden Bekliyor?

Buraya kadar ortaya koyduğumuz tablo doğruysa doğal olarak şu soru sorulacaktır: Mansur Yavaş Yeni Parti’ye katılmanın kendisi için daha üstün bir seçenek olduğunu görmüyor mu? Görüyorsa neden CHP’de? Bu sorunun yanıtını yalnızca “Yeni Parti’den davet bekliyor” biçiminde açıklamak bana yeterli görünmüyor. Yavaş gibi siyasal ağırlığı yüksek bir aktörün sorunu bir partiye üye olup olmamak değildir. Asıl sorun hangi siyasal konumda ve hangi siyasal güvenceyle o partiye katılacağıdır. Çünkü Yavaş’ın Yeni Parti’ye sıradan bir milletvekili, belediye başkanı ya da parti yöneticisi olarak katılması ile cumhurbaşkanlığı hedefi bulunan başat bir siyasal aktör olarak katılması arasında büyük fark vardır.

Yavaş’ın gereksinmesi siyasal ağırlığını Yeni Parti içinde eritecek bir üyelik değil, tam tersine, mevcut siyasal ağırlığını kurumsallaştıracak bir liderlik formülüdür. Bu nedenle Yavaş’ın önünde büyük olasılıkla şu sorular bulunmaktadır: Yeni Parti’ye katıldığında partideki konumu ne olacaktır? Özgür Özel’in liderliği ile Yavaş’ın siyasal ağırlığı nasıl dengelenecektir? Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda bir siyasal görüş birlikteliği kurulabilecek midir? Yavaş Yeni Parti’nin yalnızca önemli bir ismi mi olacaktır, yoksa partinin iktidar projesinin merkezindeki isimlerden biri mi? Daha da önemlisi, Yavaş’ın cumhurbaşkanı adaylığı Yeni Parti tarafından gerçekten ve açık biçimde desteklenecek midir?

Bu soruların yanıtı verilmeden yapılacak bir parti değişikliği Yavaş açısından gereksiz bir risk oluşturabilir. Çünkü Yavaş’ın bugün sahip olduğu en önemli siyasal varlık partiler üstü kişisel kabulüdür. Bu varlığı bir partiye girerek kaybetmesi karşılığında yeterli siyasal güç elde edememesi durumunda ciddi bir stratejik hata olur. Dolayısıyla Yavaş’ın beklemesi aslında oldukça akılcı olabilir.

O, “Yeni Parti’ye gireyim mi?” sorusundan çok “Yeni Parti’ye hangi koşullarda girmeliyim?” sorusunun yanıtını arıyor olabilir. Bu iki soru arasında çok önemli bir fark vardır. İlkinde karar veren parti olur. İkincisinde ise Yavaş da kararın tarafıdır.

İmamoğlu Değişkeni: Yeni Parti’nin Siyasal Angajmanı

Mansur Yavaş’ın Yeni Parti’ye katılma olasılığını değerlendirirken göz önünde bulundurulması gereken önemli bir başka değişken de Ekrem İmamoğlu’dur. Önceki değerlendirmelerde olduğu gibi sorunu yalnızca Özgür Özel ile Yavaş arasındaki olası siyasal ilişki üzerinden ele almak eksik kalır. Çünkü Yeni Parti’nin kuruluş ve siyasal yapılanma sürecinin CHP döneminden devraldığı önemli bir siyasal angajman bulunmaktadır: İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığı ve buna bağlı siyasal konumunun korunması. Bu angajmanı kişisel bir bağlılık veya liderler arasındaki özel bir ilişki olarak değerlendirmek doğru değildir. Burada söz konusu olan, daha çok, belirli bir aday etrafında oluşturulmuş siyasal yükümlenme, örgütsel yatırım ve beklenti yapısıdır. Özgür Özel’in CHP genel başkanlığı döneminde İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığına güçlü biçimde destek vermesi İmamoğlu’nu yalnızca önemli bir belediye başkanı olmaktan çıkararak muhalefetin iktidar stratejisinin başat aktörlerinden biri durumuna getirmiştir.

Dolayısıyla Yeni Parti’nin İmamoğlu ile ilişkisi parti değişikliğiyle kendiliğinden ortadan kalkmış sayılamaz. Aksine, Yeni Parti’nin yeni siyasal konumunu belirlerken çözmek zorunda olduğu temel sorunlardan biri İmamoğlu ile sürdürülen siyasal angajmanın Yavaş’ın olası adaylığıyla nasıl bağdaştırılacağıdır. Bu durum, Yavaş açısından da son derece önemlidir. Çünkü Yavaş’ın Yeni Parti’ye katılması durumunda karşılaşacağı sorun yalnızca parti içindeki konumunun ne olacağı değildir. Aynı zamanda, mevcut siyasal yapılanmanın cumhurbaşkanlığı adaylığı bakımından İmamoğlu’na verdiği önceliğin devam edip etmeyeceği sorusudur.

Burada üç farklı durum ortaya çıkabilir.

Birinci durumda Yeni Parti İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığını temel stratejik tercih olarak sürdürür. Bu durumda Yavaş’ın partiye katılması onu adaylık yarışının merkezine taşımaktan çok İmamoğlu’nun yanında veya sonrasında konumlanan önemli bir siyasal aktöre dönüştürebilir. Böyle bir konum Yavaş’ın mevcut siyasal ağırlığı açısından yeterince çekici olmayabilir.

İkinci durumda İmamoğlu’nun adaylığı hukuksal veya siyasal nedenlerle gerçekleşemez duruma gelir ve Yeni Parti Yavaş’ı aday seçeneği olarak öne çıkarır. Bu durumda Yavaş’ın partiye katılmasının siyasal değeri büyük ölçüde artar. Ancak burada da İmamoğlu’nun siyasal etkisinin sona erdiği varsayılamaz. İmamoğlu aday olamasa bile önemli bir siyasal aktör ve geniş bir seçmen kitlesinin temsilcisi olarak Yeni Parti üzerindeki etkisini sürdürebilir.

Üçüncü ve daha karmaşık durumda ise İmamoğlu aday olamaz ancak Yeni Parti içindeki siyasal ağırlığını korur ve Yavaş da cumhurbaşkanı adayı olarak öne çıkar. Böyle bir durumda iki farklı siyasal sermayenin aynı parti içinde nasıl dengeleneceği Yeni Parti’nin geleceği açısından temel bir kurumsal ve siyasal sorun olur.

Bu nedenle Yavaş’ın Yeni Parti’ye katılımını yalnızca “Özgür Özel’in daveti” üzerinden açıklamak yeterli değildir. Yavaş açısından asıl sorun Yeni Parti içinde kendi cumhurbaşkanlığı projesinin İmamoğlu’nun siyasal projesi karşısında hangi statüye sahip olacağıdır.

Bu noktada Özgür Özel’in konumu da özel bir önem kazanmaktadır. Özel, bir yandan Yeni Parti’nin örgütsel ve siyasal liderliğini sürdürmek ve diğer yandan geçmiş dönemde İmamoğlu etrafında oluşmuş siyasal beklentiyi yönetmek durumundadır. Aynı anda Yavaş’ın yüksek toplumsal kabulünü ve seçim kazanma olasılığını da Yeni Parti bünyesine çekmek isterse iki aktör arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamak zorunda kalacaktır. Dolayısıyla sorun basit bir aday tercihi değildir. Bir siyasal sermayelerin yeniden dağıtımı ve liderlik dengelerinin yeniden kurulması sorunudur.

Yavaş'ın duraksamasının önemli bir bölümünün burada aranması olanaklıdır. Yavaş açısından Yeni Parti’ye katılmanın sağlayacağı örgütsel üstünlükler son derece önemli olmakla birlikte bu üstünlüklerin karşılığında kendi siyasal projesinin başka bir adayın siyasal projesine bağlı duruma gelmesi kabul edilebilir olmayabilir. Özellikle cumhurbaşkanlığı hedefi bakımından Yavaş’ın gereksinme duyduğu şey yalnızca parti desteği değil, adaylığının siyasal olarak birincil ve kurumsal olarak güvence altına alınmış olmasıdır.

Bu nedenle Yavaş’ın Yeni Parti’ye katılımı gerçekleşecekse bunun sıradan bir parti katılımından çok daha kapsamlı bir siyasal görüş birlikteliği ile gerçekleşmesi beklenebilir. Böyle bir görüş birlikteliğinin en azından üç unsuru içermesi gerekir: Yavaş’ın siyasal statüsünün açık biçimde tanımlanması, cumhurbaşkanlığı adaylığı konusundaki belirsizliğin giderilmesi ve İmamoğlu’nun siyasal konumuyla Yavaş’ın adaylığını çatışma üretmeyecek bir çerçevede bağdaştıracak bir liderlik düzeninin kurulması.

Burada önemli olan, İmamoğlu ile Yavaş’ın birbirlerinin siyasal rakibi olarak zorunlu biçimde konumlandırılması değildir. Her iki aktörün farklı nitelikte siyasal sermayeleri bulunmaktadır. İmamoğlu güçlü bir kent siyaseti ve seferberlik kapasitesine ve Yavaş ise daha geniş toplumsal kesimlere ulaşabilen, daha merkezi ve parti kimliklerinden görece bağımsız bir siyasal profile sahiptir. Bu farklılıklar çatışma nedeni olabileceği gibi uygun bir siyasal düzenleme içinde tamamlayıcı siyasal kaynaklara da dönüşebilir. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için Yeni Parti’nin hangi aktör etrafında cumhurbaşkanlığı projesini kuracağı konusunda stratejik bir tercihte bulunması gerekir.

Dolayısıyla Yavaş’ın Yeni Parti’ye katılıp katılmayacağı sorusunun yanıtı yalnızca Yeni Parti’nin büyüklüğüne veya Özgür Özel’in davetine bağlı değildir. İmamoğlu değişkeninin nasıl çözümleneceği, Yavaş’ın parti içindeki konumunun ve dolayısıyla Yeni Parti’ye katılma kararının temel belirleyicilerinden biri olacaktır. Bu açıdan bakıldığında Yavaş’ın bekleyişi daha anlaşılır duruma gelmektedir. Yavaş yalnızca Yeni Parti’nin ne kadar güçleneceğini değil, Yeni Parti’nin iktidar projesinin İmamoğlu mu, Yavaş mı, yoksa her ikisinin siyasal sermayesini farklı işlevlerle birleştiren bir model mi üzerine kurulacağını da görmek isteyebilir. Asıl siyasal düğüm de tam burada bulunmaktadır.

Yavaş İçin En Güçlü Formül Ne Olabilir?

Bana göre Yavaş açısından en güçlü formül Yeni Parti’ye katılıp onun içinde erimek değil, Yeni Parti ile kendi siyasal ağırlığını birleştiren özel bir liderlik düzenlemesi olacaktır. Böyle bir düzenlemede Özgür Özel’in parti liderliği ile Mansur Yavaş’ın cumhurbaşkanlığı adaylığı birbirinden ayrılabilir.

Özel, Yeni Parti’nin siyasal ve örgütsel lideri olabilir. Yavaş ise partinin cumhurbaşkanlığı projesinin merkezindeki isim olabilir. Bu durumda iki lider arasında zorunlu bir yarışma yerine işlevsel bir iş bölümü ortaya çıkar. Özgür Özel partiyi örgütler ve Mansur Yavaş iktidar adaylığını temsil eder.

Bu model gerçekleşirse Yeni Parti’nin siyasal niteliği de değişir. Parti artık yalnızca parlamentoda CHP’ye karşı konumlanan yeni bir muhalefet partisi olmaktan çıkar ve cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmayı hedefleyen bir iktidar projesine dönüşür.

Yavaş’ın katılımının asıl stratejik değeri de burada ortaya çıkar. Çünkü Yavaş Yeni Parti’ye katıldığında yalnızca Yeni Parti güçlenmiş olmaz. Yavaş da kişisel siyasal sermayesini örgütsel kapasiteyle birleştirmiş olur. Bu, bugünkü siyasal denklemde onun sahip olmadığı temel unsurdur.

Beklemek Yavaş İçin Ne Anlama Geliyor?

Bu nedenle Yavaş’ın bugünkü tutumunu bir kararsızlık olarak görmek doğru olmayabilir. Tersine, siyasal pazarlık gücünü koruma stratejisi olarak okunabilir. Yavaş hemen Yeni Parti’ye katılırsa parti yönetiminin vereceği bir konumu kabul etmek durumunda kalabilir. Bir süre daha beklerse Yeni Parti’nin büyümesini ve CHP’den kopuşların hangi noktaya ulaşacağını görebilir. Yeni Parti güçlendikçe Yavaş’ın parti içindeki pazarlık gücü de artar. Başka bir deyişle Yavaş açısından zaman yalnızca beklenen bir unsur değildir. Aynı zamanda siyasal değer üreten bir unsurdur. Yeni Parti ne kadar büyürse Yavaş’ın katılımının değeri o kadar artar. Yavaş ne kadar güçlü kalırsa, Yeni Parti’nin ona duyduğu gereksinme da o kadar büyür. İşte bu karşılıklı bağımlılık Yavaş’ın bugün neden acele etmediğini açıklayabilecek önemli bir etkendir.

Fakat bunun bir sınırı vardır. Fazla beklemek de risklidir. Yeni Parti kendi liderlik yapısını tümüyle kurar, kendi cumhurbaşkanı adayını belirler ve Yavaş dışında bir iktidar formülü oluşturursa Yavaş’ın sonradan katılmasının stratejik değeri azalabilir. Dolayısıyla Yavaş açısından doğru zamanlama çok önemlidir.

Erken katılımda pazarlık gücü sınırlı olabilir. Geç katılımda ise siyasal tren kaçabilir. Bu nedenle Yavaş'ın bugün yaptığı şey, bana göre, kapıyı kapatmak değil, kapının hangi koşullarda açılacağını belirlemektir.

Ve bu noktada çok daha önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır: Yavaş’ın Yeni Parti’ye katılımı yalnızca Yavaş’ın geleceğini değil, Türkiye’de muhalefetin gelecekteki liderlik yapısını da belirleyebilir.

Yavaş Yeni Parti’ye Katılırsa Ne Değişir?

Mansur Yavaş’ın Yeni Parti’ye katılması durumunda ortaya çıkacak sonuç basit bir parti değişikliğinin çok ötesinde olacaktır. Çünkü burada bir belediye başkanının başka bir partiye geçmesinden değil, Türkiye siyasetinde yüksek kişisel kabul gören bir siyasal aktörün yeni oluşmakta olan bir siyasal merkeze katılmasından söz ediyoruz. Böyle bir gelişme Yeni Parti’nin siyasal ağırlığını bir anda artırabilir. Yeni Parti bugüne kadar esas olarak CHP’den ayrılan siyasal kadroların ve seçmenlerin oluşturduğu yeni bir muhalefet merkezi olarak değerlendirilebilir. Ancak Yavaş’ın katılımıyla birlikte bu nitelik değişebilir. Parti, artık yalnızca “CHP’den ayrılanların partisi” olmaktan çıkıp cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmayı hedefleyen daha geniş bir siyasal koalisyonun çekirdeği durumuna gelebilir. Bu dönüşümün en önemli sonucu Yeni Parti’nin toplumsal erişim alanının genişlemesi olacaktır.

Yavaş’ın kişisel siyasal profili, CHP’nin geleneksel seçmen tabanının dışına taşabilmektedir. Özellikle merkez sağ, milliyetçi ve CHP ile kendisini özdeşleştirmeyen seçmenler açısından Yavaş’ın taşıdığı kabul Yeni Parti’nin ulaşabileceği seçmen havuzunu genişletebilir. Böylece Yeni Parti ile Yavaş arasında karşılıklı bir siyasal tamamlayıcılık ortaya çıkar: Yeni Parti Yavaş’a örgütü verir, Yavaş Yeni Parti’ye geniş toplumsal erişim sağlar. Bu ilişkinin ikinci sonucu cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışmasını kökten değiştirebilmesidir.

Yavaş bugün “aday olabilir mi?” sorusuyla karşı karşıyadır. Yeni Parti’nin güçlü biçimde arkasında durduğu bir Yavaş ise artık yalnızca aday olabilecek bir isim değil, seçimi kazanabilecek bir siyasal projenin adayı durumuna gelir. Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü cumhurbaşkanlığı seçiminin mantığı adayın yalnızca birinci turda ne kadar oy alacağından ibaret değildir. Asıl sorun, farklı siyasal kümeleri aynı aday etrafında birleştirebilmektir. Yavaş’ın kişisel profili ile Yeni Parti’nin örgütsel kapasitesi birleştiğinde böyle bir birleşme olasılığı ortaya çıkabilir.

Yavaş'ın Yeni Parti'ye katılmasının önündeki temel sorun yalnızca CHP'den ayrılmak ya da Özgür Özel ile siyasal bir uzlaşmaya varmaktan ibaret değildir. Asıl sorun, Yeni Parti'nin Ekrem İmamoğlu ile mevcut siyasal angajmanını Mansur Yavaş'ın cumhurbaşkanlığı olasılığıyla nasıl bağdaştıracağıdır. Dolayısıyla Yavaş açısından sorun yalnızca hangi partiye katılacağı değil, o partiye hangi siyasal statüyle katılacağıdır.

 

Yavaş'ın Yeni Parti'ye sıradan bir siyasetçi olarak katılması ile cumhurbaşkanlığı projesinin merkezindeki siyasal aktör olarak katılması aynı şey değildir. Birinci durumda Yavaş sahip olduğu kişisel siyasal sermayenin bir bölümünü örgütsel yapıya aktarmış olur. İkinci durumda ise Yeni Parti Yavaş'ın kişisel siyasal sermayesini kendi örgütsel kapasitesiyle birleştirerek bir iktidar projesi üretmiş olur. Yavaş bakımından asıl tercih edilmesi gereken model ikincisidir.

Ancak bunun gerçekleşebilmesi için İmamoğlu değişkeninin açık biçimde çözümlenmesi gerekir. İmamoğlu'nun adaylığının hukuksal ve siyasal geleceği belirsiz kaldığı sürece Yeni Parti'nin cumhurbaşkanlığı stratejisi de bütünüyle kesinleşmiş sayılamaz. İmamoğlu'nun aday olabilmesi durumunda Yavaş'ın Yeni Parti'ye katılımı başka, İmamoğlu'nun aday olamaması durumunda Yavaş'ın konumu ise tümüyle başka bir anlam kazanacaktır. İmamoğlu'nun aday olamamasına karşın güçlü bir siyasal aktör olarak Yeni Parti üzerindeki etkisini sürdürmesi ise üçüncü ve daha karmaşık bir olasılıktır. Bu nedenle Yavaş'ın bekleyişini yalnızca Özgür Özel'in daveti veya Yeni Parti'nin örgütsel gücü üzerinden açıklamak yetersizdir. Yavaş'ın asıl görmek istediği şey Yeni Parti'nin cumhurbaşkanlığı projesinin kimin etrafında şekilleneceği ve kendi siyasal konumunun bu proje içinde ne olacağıdır. Başka bir ifadeyle Yavaş'ın gereksinimi yalnızca parti desteği değil, cumhurbaşkanlığı adaylığının siyasal olarak birincil ve kurumsal olarak güvence altına alınmasıdır. Bu noktada üç siyasal sermayenin birbirini tamamlayabileceği bir model de olanaklıdır: Özel örgütsel ve parti liderliğini, Yavaş cumhurbaşkanlığı adaylığını ve İmamoğlu ise sahip olduğu siyasal ve toplumsal desteği temsil eden güçlü bir siyasal aktörlüğü üstlenebilir. Fakat bu model kendiliğinden ortaya çıkmaz. Tam tersine, Yeni Parti'nin önündeki en önemli siyasal mühendislik sorunu bu üç aktörün birbirini dışlamadan aynı iktidar projesi içinde konumlandırılabilmesidir. Bu nedenle Yavaş'ın Yeni Parti'ye katılımı basit bir parti değişikliği olarak değil, muhalefetin yeni bir iktidar mimarisi oluşturma girişimi olarak değerlendirilmelidir.

Bu Durum CHP’yi Nasıl Etkiler?

Yavaş’ın Yeni Parti’ye katılması CHP açısından da ciddi bir kırılma yaratabilir. Çünkü CHP’nin elinde önemli bir örgüt ve seçmen tabanı kalmasına karşın Yavaş’ın katılımı Yeni Parti’nin “muhalefet merkezi seçeneği” olma savını somutlaştıracaktır. Daha önemlisi, CHP’nin elindeki belediye başkanları, yerel siyasetçiler ve örgüt kadroları açısından da yeni bir çekim merkezi oluşabilir. Siyasette insanlar yalnızca ideolojik yakınlık nedeniyle parti değiştirmezler. İktidar olasılığı, siyasal gelecek, örgütsel güvence ve seçilebilirlik de parti tercihlerinde belirleyici olur. Yavaş’ın Yeni Parti’ye katılması bu bakımdan bir siyasal beklenti değişimi yaratabilir. “İktidar hangi partinin etrafında kurulabilir?” sorusunun yanıtı değişmeye başladığında siyasal aktörlerin tercihleri de değişmeye başlar. Dolayısıyla Yavaş’ın katılımı Yeni Parti’ye yalnızca yeni bir isim kazandırmaz, yeni bir siyasal çekim alanı oluşturabilir.

İmamoğlu Seçeneği de Değişir

Bu gelişmenin bir başka önemli sonucu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu etrafındaki cumhurbaşkanlığı tartışmasına ilişkin olacaktır. Bugünkü muhalefet denkleminde İmamoğlu cumhurbaşkanlığı açısından en önemli isimlerden biridir. Ancak Yavaş’ın Yeni Parti’ye katılması durumunda iki farklı siyasal liderlik ve adaylık modeli belirginleşebilir. İmamoğlu daha çok büyükşehir siyaseti, CHP geleneği ve kentli muhalefet üzerinden şekillenen bir siyasal profile sahipken Yavaş farklı toplumsal ve siyasal kesimlere ulaşabilen daha merkezi bir adaylık profili ortaya koyabilir. Bu nedenle Yavaş’ın Yeni Parti’ye katılması yalnızca Yavaş’ın adaylığını güçlendirmez. Cumhurbaşkanlığı yarışındaki adaylık ölçütlerini de değiştirebilir. Artık soru yalnızca “Muhalefetin en güçlü adayı kim?” olmayacaktır. Soru şuna dönüşebilir: “Hangi aday muhalefetin parçalarını birleştirerek iktidar değişikliğini gerçekleştirebilir?” Bu ikinci soru, Yavaş’ın lehine sonuçlanabilecek bir sorudur.

Özgür Özel İçin de Yeni Bir Denklem

Yavaş’ın Yeni Parti’ye katılması Özgür Özel’in konumunu da zayıflatmak zorunda değildir. Tersine, doğru bir liderlik paylaşımı kurulabilirse Özel’in siyasal ağırlığını artırabilir. Özel’in parti liderliği ile Yavaş’ın cumhurbaşkanı adaylığının birbirinden ayrılması olanaklıdır. Özel, Yeni Parti’nin örgütsel ve siyasal lideri olabilir. Yavaş ise Yeni Parti’nin cumhurbaşkanlığı projesinin lider adayı olabilir. Bu durumda aralarında bir “liderlik savaşı” yaşanması gerekmez. İki farklı siyasal işlev birbirini tamamlayabilir. Hatta böyle bir düzenleme Yeni Parti’nin en büyük üstünlüklerinden biri olabilir.

Çünkü Yavaş’ın partiye katılması Özel’in cumhurbaşkanlığı yarışından çekilmesi anlamına gelmek zorunda değildir. Özel, parti liderliği üzerinden iktidar koalisyonunun siyasal eş güdümünü üstlenebilir ve Yavaş ise geniş toplum kesimlerine hitap eden cumhurbaşkanlığı adaylığını taşıyabilir. Böyle bir işlevsel liderlik bölüşümü Türkiye siyasetinde alışılmışın dışında olmakla birlikte seçim kazanma açısından oldukça akılcı olabilir.

Fakat Bir Koşulla

Bütün bunların gerçekleşebilmesi için tek bir koşul vardır: Yavaş’ın Yeni Parti’ye katılımı kişisel bir transfer olarak değil, yeni bir iktidar projesinin kuruluşu olarak gerçekleştirilmelidir. Yavaş partiye girer ve sıradan bir yönetici konumuna yerleşirse beklenen siyasal etki ortaya çıkmayabilir. Buna karşılık Yavaş’ın katılımı cumhurbaşkanlığı adaylığı ve seçim sonrasındaki iktidar düzeni konusunda açık bir siyasal görüş birlikteliği ile gerçekleşirse Türkiye’de muhalefetin dengeleri bir anda değişebilir. Bu nedenle sorun Yavaş’ın Yeni Parti’ye üye olup olmaması değildir. Sorun, Yavaş’ın Yeni Parti ile birlikte neyi temsil edeceğidir. Eğer temsil ettiği şey yalnızca yeni bir parti üyeliği ise bunun siyasal etkisi sınırlı kalır. Ama temsil ettiği şey CHP sonrası yeni muhalefetin cumhurbaşkanlığı ve iktidar projesi ise o zaman Türkiye siyasetinde yeni bir dönem başlayabilir. Ve tam bu noktada Yavaş’ın bugün neden beklediği sorusu yeniden önem kazanıyor. Belki de beklediği şey bir davet değil, böyle bir siyasal formülün oluşmasıdır.

Yavaş’ın Önündeki Üç Yol

Mansur Yavaş’ın önünde bugün esas olarak üç siyasal yol bulunmaktadır: CHP’de kalmak, bağımsızlığını korumak ya da Yeni Parti’ye katılmak.

İlk seçenek yani CHP’de kalmak bana göre Yavaş açısından en zayıf seçenektir. Çünkü Yavaş’ın cumhurbaşkanlığı hedefi CHP’nin mevcut siyasal kapasitesine bağımlı duruma gelecektir. CHP’nin geniş seçmen tabanı ve örgütü elbette önemlidir. Ancak bunların Yavaş’ı Türkiye’nin farklı siyasal kesimlerinden yeterli desteği alabilecek bir iktidar adayına dönüştürmesi artık kolay görünmemektedir. Daha önemlisi, CHP’nin siyasal geleceği ile Yavaş’ın siyasal geleceği aynı değildir. Yavaş CHP’den daha geniş bir seçmen kitlesine ulaşabilir. Bu nedenle Yavaş’ın CHP içinde kalması CHP’nin Yavaş’tan yararlanmasından çok Yavaş’ın CHP’nin sınırları içine çekilmesi sonucunu doğurabilir.

İkinci seçenek bağımsız kalmaktır. Bu seçenek ilk bakışta oldukça çekici görünmektedir. Yavaş böylece partiler üstü kimliğini koruyabilir ve CHP seçmeninin yanı sıra merkez sağ, milliyetçi ve farklı muhalif kesimlerden oy alma kapasitesini sürdürebilir. Herhangi bir parti içi savaşıma girmeden cumhurbaşkanlığı adaylığı için uygun zamanı bekleyebilir. Ancak bağımsızlığın ciddi bir zayıflığı vardır: Seçim kazanmak için gerekli örgütsel güç. Bir cumhurbaşkanı adayı yalnızca seçmen tarafından sevilerek seçilmez. Seçmen desteğini sandık sonucuna dönüştürecek bir siyasal mekanizmaya gereksinme vardır. Bu nedenle bağımsız Yavaş'ın durumu şöyle özetlenebilir: Adaylık kapasitesi yüksek, iktidar üretme kapasitesi sınırlı.

Üçüncü seçenek ise Yeni Parti’ye katılmaktır. Bana göre Yavaş açısından en güçlü seçenek budur. Çünkü Yeni Parti onun kişisel siyasal sermayesi ile gereksinme duyduğu örgütsel kapasiteyi bir araya getirebilir. Yavaş Yeni Parti’ye katıldığında ortaya basit bir parti üyeliği çıkmaz. Eğer katılım doğru bir siyasal formülle gerçekleşirse kişisel liderlik ile örgütlü siyasal güç birleşmiş olur. Bu durumda Yavaş’ın önündeki tablo değişir: CHP’nin sınırlarından çıkabilir. Bağımsız adaylığın örgütsel zayıflıktan kurtulabilir. Yeni Parti’nin ülke çapındaki örgütlenmesini cumhurbaşkanlığı adaylığının aracı durumuna getirebilir. Ve en önemlisi, yalnızca “muhalefetin ortak adayı” olmayı değil, yeni bir iktidar projesinin adayı olmayı hedefleyebilir.

Burada çok önemli bir siyasal gerçek vardır: Cumhurbaşkanı olmak isteyen bir siyasetçinin yalnızca adaylığı değil, adaylığını iktidara taşıyacak siyasal merkezi de denetim altında tutması gerekir. Yavaş’ın Yeni Parti’ye katılımı bu nedenle onun için stratejik bir sıçrama olabilir. Ancak bu sıçrama Yeni Parti’nin de gerçekten büyümesine bağlıdır. Eğer Yeni Parti CHP’den kopan siyasal kadroları, belediye başkanlarını, milletvekillerini ve seçmenleri kendi etrafında toplamayı başarırsa Yavaş’ın katılımı çok güçlü bir siyasal sonuç yaratabilir. Aksi durumda ise Yavaş'ın mevcut kişisel siyasal sermayesini başka bir partiye aktarması beklenen sonucu vermeyebilir. Dolayısıyla Yavaş'ın önündeki denklem aslında üç seçenekten biraz daha karmaşıktır:

CHP’de kalmak: güvenli fakat daralan bir siyasal alan.

Bağımsız kalmak: geniş kişisel alan fakat zayıf örgütsel kapasite.

Yeni Parti’ye katılmak: daha yüksek siyasal risk fakat çok daha yüksek iktidar olasılığı.

Bana göre üçüncü seçenek, doğru koşullar oluştuğunda, açık ara en güçlü seçenektir. Fakat bunun için Yavaş'ın yalnızca Yeni Parti'ye katılması yetmez. Yeni Parti'nin de Yavaş'a gereksinmesi olduğunu bilerek hareket etmesi gerekir. Yavaş'ın partiye katılımı bir “transfer” gibi değil, karşılıklı siyasal güçlerin birleşmesi olarak gerçekleşmelidir. İşte o zaman ortaya yeni bir siyasal denklem çıkar. Ve bu denklemde Yavaş'ın beklemesi anlamsız değildir. Tam tersine, bekleyerek Yeni Parti'nin ne kadar büyüyeceğini, CHP'den ne ölçüde kopuş yaşanacağını ve kendi katılımının hangi koşullarda en yüksek siyasal değer yaratacağını görmeye çalışıyor olabilir.

Ancak beklemek ile gecikmek aynı şey değildir. Yavaş'ın önündeki en büyük stratejik risk de burada başlamaktadır. Doğru zamanı beklemek doğrudur. Yanlış zamanda bekliyor olmak ise fırsat kaybıdır.

Sonuç: Yavaş İçin Asıl Sorun Adaylık Değil, İktidar Üretebilme Kapasitesidir

Mansur Yavaş açısından siyasal tablonun ortaya koyduğu temel gerçek açıktır: Sorun cumhurbaşkanı adayı olabilmekten çok cumhurbaşkanı olabilmektir. Yavaş'ın kişisel siyasal sermayesi, toplumun farklı kesimlerinden oy alabilme gücü ve parti kimliklerinin ötesine taşabilen siyasal profili onu güçlü bir cumhurbaşkanı adayı durumuna getirebilir. Ancak çağdaş seçim siyasetinde kişisel kabul tek başına yeterli değildir. Adaylığın seçim sonucuna ve seçim sonucunun da iktidara dönüşebilmesi için örgüt, finansman, yerel ağlar, kampanya kapasitesi, siyasal söylem ve seçmen seferberliği gerekir. Bu bakımdan CHP'nin Yavaş açısından taşıdığı siyasal olanakların sınırlandığı ileri sürülebilir. Buradaki sorun CHP'nin seçmenlerinin veya örgütünün ortadan kalkmış olması değildir. Sorun, CHP'nin Yavaş'ın toplumdaki kişisel karşılığını bütün Türkiye'yi kapsayan yeni bir iktidar projesine dönüştürebilecek siyasal taşıyıcı olma kapasitesinin zayıflamış olmasıdır. Yavaş'ın CHP içinde kalması onu güçlü bir muhalefet figürü olarak tutabilir ancak cumhurbaşkanlığını kazanabilecek daha geniş bir siyasal koalisyonun kurulmasını kendiliğinden sağlamaz.

Bağımsız adaylık da benzer bir paradoks taşımaktadır. Bağımsızlık Yavaş'ın parti kimliklerinin üzerinde duran siyasal profilini koruyabilir ve farklı seçmen gruplarına ulaşmasını kolaylaştırabilir. Ancak bağımsız adaylığın temel açmazı kişisel siyasal sermayenin ülke çapında örgütlü bir seçim kapasitesine dönüştürülememesidir. Başka bir ifadeyle Yavaş bağımsız olarak güçlü bir aday olabilir fakat güçlü bir aday olmak ile seçim kazanabilecek bir iktidar örgütüne sahip olmak aynı şey değildir.

Bu nedenle Yeni Parti seçeneği, Yavaş açısından yalnızca üçüncü bir parti tercihi değil, kişisel siyasal sermaye ile örgütsel kapasitenin birleştirilebileceği olası bir siyasal zemin olarak önem kazanmaktadır. Yavaş'ın Yeni Parti'ye katılması eğer doğru siyasal koşullarda gerçekleşirse, Yeni Parti'yi yalnızca yeni bir muhalefet partisi olmaktan çıkarıp iktidar seçeneği yapabilir. Yeni Parti Yavaş'a örgütsel kapasite, Yavaş ise Yeni Parti'ye daha geniş bir toplumsal erişim sağlayabilir.

Ancak burada İmamoğlu değişkeni belirleyici bir önem kazanmaktadır. Yeni Parti'nin siyasal geleceği Özgür Özel'in örgütsel liderliği ile Mansur Yavaş'ın cumhurbaşkanlığı olasılığının basitçe bir araya getirilmesinden ibaret değildir. Ekrem İmamoğlu'nun mevcut siyasal konumu daha önce oluşturulmuş cumhurbaşkanlığı adaylığı savı ve bu adaylık etrafında oluşmuş siyasal angajman yeni yapının cumhurbaşkanlığı stratejisinin en önemli belirleyicilerinden biridir.

Dolayısıyla Yavaş'ın Yeni Parti'ye katılımı ancak bu üçlü siyasal denklem içinde anlam kazanabilir. İmamoğlu'nun aday olabilmesi, aday olamaması fakat siyasal etkisini sürdürmesi veya siyasal ağırlığının farklı bir biçimde yeniden konumlanması Yavaş'ın Yeni Parti içindeki statüsünü doğrudan etkileyecektir. Bu nedenle Yavaş'ın aradığı şey yalnızca Özgür Özel'in desteği değildir. Yavaş'ın asıl görmek istediği Yeni Parti'nin cumhurbaşkanlığı projesinin kendisini hangi konuma yerleştireceğidir.

Bu noktada en işlevsel siyasal formül üç aktörün birbirinin seçeneği olmaktan çıkarılıp farklı siyasal işlevlerde konumlandırılabilmesidir: Özgür Özel örgütsel ve parti liderliğini üstlenebilir, Mansur Yavaş cumhurbaşkanlığı adaylığını taşıyabilir ve Ekrem İmamoğlu ise sahip olduğu siyasal sermaye ve toplumsal etkiyi yeni iktidar projesinin içinde değerlendirebilir. Fakat bunun gerçekleşebilmesi için yalnızca kişisel uzlaşma değil, açık bir siyasal görüş birlikteliği ve kurumsal güvence gerekir.

Dolayısıyla Yavaş'ın önündeki gerçek seçenekler artık yalnızca CHP'de kalmak, bağımsız hareket etmek veya Yeni Parti'ye katılmak biçiminde sıralanamaz. Asıl seçenek kişisel siyasal sermayesini hangi örgütsel yapı ve hangi siyasal statüyle iktidara taşıyabileceğidir. Yavaş'ın Yeni Parti'ye katılması ancak cumhurbaşkanlığı adaylığının ikincil veya belirsiz bir konuma itilmediği, tersine açık ve güvenilir bir siyasal statüye bağlandığı durumda anlamlı olacaktır.

Buradan hareketle Yavaş'ın bugünkü bekleyişi kararsızlık olarak değil, siyasal pazarlık ve konum belirleme süreci olarak okunabilir. Beklemek onun pazarlık gücünü artırmaktadır. Ancak siyasette beklemek ile gecikmek arasındaki sınır oldukça incedir. Yeni Parti'nin örgütsel yapısı ve siyasal dengeleri hızla şekillenirken Yavaş'ın kararını fazla geciktirmesi sahip olduğu kişisel siyasal sermayenin örgütlü bir iktidar projesine dönüştürülmesi için gerekli zamanı daraltabilir.

Sonuç olarak Mansur Yavaş için asıl soru artık “Cumhurbaşkanı adayı olabilir mi?” değildir. Asıl soru, sahip olduğu toplumsal kabulü kendisini Türkiye'nin tamamına hitap eden bir iktidar seçeneğine dönüştürebilecek örgütsel ve siyasal kapasiteyle birleştirip birleştiremeyeceğidir. Bugünkü koşullarda bu kapasiteyi tek başına CHP'nin, bağımsız bir adaylığın veya yalnızca Yavaş'ın kişisel siyasal ağırlığının üretmesi güç görünmektedir. Yeni Parti ise bu açığı kapatabilecek en önemli siyasal zemin olarak ortaya çıkmaktadır.

Fakat Yeni Parti'nin Yavaş için gerçek bir iktidar aracına dönüşebilmesi yalnızca Yavaş'ın partiye katılmasına bağlı değildir. Özel'in örgütsel gücü, İmamoğlu'nun siyasal konumu ve Yavaş'ın cumhurbaşkanlığı olasılığının aynı iktidar projesi içinde bağdaştırılması gerekir. Bu gerçekleşirse Yeni Parti muhalefetteki bir yeniden yapılanmanın ötesine geçerek cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmayı hedefleyen yeni bir siyasal merkeze dönüşebilir. Gerçekleşmezse Yavaş'ın Yeni Parti'ye katılması beklenen siyasal dönüşümü yaratmayabilir. Bu nedenle Mansur Yavaş'ın önündeki temel tercih, aslında “hangi partide siyaset yapacağı” değil, “hangi siyasal mimari içinde cumhurbaşkanı olabileceği” tercihidir. Ve sorunun özü tam da burada ortaya çıkmaktadır: Mansur Yavaş için sorun cumhurbaşkanı adayı olmak değil, cumhurbaşkanı olabilecek bir siyasal düzenek kurabilmektir.

12 Eylül 2026 Cumartesi

 

İmamoğlu'nun Hakaret Davası: Ceza, Siyasal Haklar ve Yargısal Araçsallaştırma

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Öz

Bu çalışma Ekrem İmamoğlu hakkında kamu görevlisine görevinden dolayı açıkça hakaret suçundan verilen 2 yıl 1 aylık hapis cezasını, ceza hukuku, ifade özgürlüğü, siyasal haklar ve yargısal araçsallaştırma (lawfare) ilişkisi çerçevesinde incelemektedir. Çalışmanın hareket noktası İmamoğlu’nun 25 Ekim 2022 tarihinde Tuzla’da gerçekleştirilen bir kamu etkinliğinde kullandığı ve eski Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı’ya yönelik olduğu kabul edilen ifadeler ile bu ifadeler nedeniyle yürütülen yargılamanın sonucudur. Daha önce iki kez verilen beraat kararlarının ardından istinaf makamının usule ilişkin bozması sonrasında gerçekleştirilen yeniden yargılama sonucunda mahkumiyet kararı verilmiştir. Çalışmada, dava konusu ifadelerin hakaret suçu bakımından hukuksal niteliği, kamu görevlilerine yönelik siyasal eleştirinin ifade özgürlüğü kapsamındaki yeri, usulden bozma sonrasında verilen mahkumiyetin gerekçelendirilmesi, ceza ile eylem arasındaki orantı ve mahkumiyetin siyasal haklar üzerindeki olası etkileri incelenmektedir. Bulgular, davanın yalnızca bireysel onur ve saygınlığın korunmasına ilişkin bir ceza davası olarak değerlendirilmesinin yetersiz olduğunu göstermektedir. Özellikle görece sınırlı ağırlıktaki bir siyasal ifade nedeniyle verilen hapis cezasının kesinleşmesi durumunda siyasal haklar bakımından ağır sonuçlar yaratabilmesi ceza hukuku ile demokratik temsil arasındaki orantı sorununu ortaya çıkarmaktadır. Çalışma ayrıca hukuksal araçların siyasal bir aktörün kapasitesini sınırlayıcı sonuçlar üretip üretmediğini belirlemek bakımından yargısal araçsallaştırma varsayımının değerlendirilmesini gerekli görmektedir. Sonuç olarak dava ceza hukuku ile siyasal hakların kesiştiği noktada hukuk, siyasal muhalefet ve demokratik temsil arasındaki ilişkinin yeniden tartışılmasını gerektiren önemli bir örnek olay niteliğindedir.

Anahtar Kelimeler: Ekrem İmamoğlu, hakaret suçu, ifade özgürlüğü, siyasal haklar, ölçülülük, yargısal araçsallaştırma, lawfare, siyasal yıldırma, demokratik temsil.

 

Abstract

This study examines the 2-year-and-1-month prison sentence imposed on Ekrem İmamoğlu for publicly insulting a public official in relation to his office, focusing on the interaction between criminal law, freedom of expression, political rights, and judicial instrumentalization (lawfare). The study takes as its starting point the statements made by İmamoğlu at a public event in Tuzla on 25 October 2022, which were considered to have been directed at Şadi Yazıcı, the former mayor of Tuzla, and the subsequent judicial proceedings. Following two previous acquittals, the case was retried after the appellate court had overturned the earlier judgment on procedural grounds, ultimately resulting in a conviction. The study examines the legal characterization of the statements, the place of political criticism directed at public officials within the scope of freedom of expression, the justification of the conviction following a procedural reversal, the proportionality between the conduct and the punishment, and the potential consequences of the conviction for political rights. The findings indicate that treating the case merely as a criminal proceeding concerning the protection of individual honor and reputation is insufficient. In particular, the possibility that a prison sentence imposed for a relatively limited political expression may, if finalized, have significant consequences for political rights raises a serious proportionality problem at the intersection of criminal law and democratic representation. The study further argues that the case warrants examination through the hypothesis of judicial instrumentalization, particularly insofar as legal mechanisms may produce consequences that constrain the political capacity of an opposition actor. The case therefore constitutes a significant example for examining the relationship between law, political opposition, and democratic representation at the intersection of criminal sanctions and political rights.

Keywords: Ekrem İmamoğlu, insult offence, freedom of expression, political rights, proportionality, judicial instrumentalization, lawfare, political intimidation, democratic representation.

GİRİŞ VE SORUNSALIN TANIMLANMASI

Ceza hukuku kişilerin onur, şeref ve saygınlığını korumak, kamu düzenini sağlamak ve hukuksal olarak korunmaya değer diğer çıkarlara yönelik saldırılara karşı yaptırım uygulamak amacıyla kullanılan temel devlet araçlarından biridir. Bununla birlikte ceza hukukunun uygulanması, özellikle siyasal tartışma alanında, yalnızca suçun unsurlarının ve yaptırımın belirlenmesiyle sınırlı değildir. Bir ceza soruşturmasının açılması, kovuşturmanın sürdürülmesi ve mahkumiyet hükmünün kurulması, siyasal aktörlerin ifade özgürlüğü, siyasal etkinlikte bulunma ve seçilme hakları üzerinde de sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle siyasal nitelikli davalarda ceza hukukunun meşru amacı ile somut uygulamasının ortaya çıkardığı siyasal sonuç arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekir.

Ekrem İmamoğlu hakkında, eski Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı'nın yakınması üzerine açılan dava bu bakımdan dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Dava konusu olay, 25 Ekim 2022 tarihinde Tuzla İleri Biyolojik Arıtma Tesisi 3. Etap Açılış Programı sırasında meydana gelmiştir. Törende yaşanan gerilim üzerine İmamoğlu'nun kalabalığa yönelik sözleri daha sonra hakaret suçlamasının temelini oluşturmuştur.

Dava konusu sözler

Dosyaya ve basına yansıyan kayıtlara göre İmamoğlu tören sırasında şu ifadeleri kullanmıştır: “Arkadaşlar, o arkadaş burayı germeye gelmiş, bırakın. Sakin, sakin... Nezaketsizlik... Bakın arkadaşlar, müsaade edin lütfen. Bakın, provokasyona gelmeyin, ilgilenmeyin. Kötü söz sahibine aittir.”

Sözlerin bağlamı İmamoğlu'nun savunmasında da vurguladığı üzere, törende ortaya çıkan gerilimi yatıştırma ve kalabalığın tepkisini önleme çabasıdır. İmamoğlu, “nezaketsizlik” ifadesinin hakaret kastı taşımadığını, sözlerin yakınmacının kişiliğine yönelik bir saldırı değil, olay anındaki tutumuna ilişkin bir tepki olduğunu ileri sürmüştür. Davanın hukuksal değerlendirmesinde bu bağlamın ifadelerin anlamından ayrı tutulmaması gerekir.

Şadi Yazıcı'nın yakınması üzerine İmamoğlu hakkında TCK'nin 125. maddesi kapsamında kamu görevlisine görevinden dolayı açıkça hakaret suçundan dava açılmıştır. Dava sürecinde İmamoğlu hakkında daha önce iki kez beraat kararı verildiği, bu kararların ardından istinaf incelemesinde bozma kararı verildiği ve bozmanın usule ilişkin olduğu aktarılmıştır. Son yargılamada ise İstanbul Anadolu 16. Asliye Ceza Mahkemesi, İmamoğlu'nu 2 yıl 1 ay hapis cezasına mahkum etmiş ve TCK'nin 53. maddesi kapsamında hak yoksunluklarına da hükmetmiştir. Karar 11 Eylül 2026 tarihinde açıklanmıştır.

Geçmiş ve yargısal sürecin önemi

Davanın geçmişi yalnızca usule ilişkin bir ayrıntı değildir. Önceki beraat kararlarının hangi gerekçelerle verildiği, istinafın hangilerini bozma nedeni yaptığı ve son mahkumiyet kararında mahkemenin önceki değerlendirmelerden neden ayrıldığı hukuksal incelemenin temel soruları arasındadır.

Burada özellikle şu ayrımın korunması gerekir: Usulden bozma önceki beraat kararının esas bakımından yanlış olduğu anlamına gelmez. Usul eksikliğinin giderilmesinden sonra ilk derece mahkemesinin yeniden esas hakkında karar vermesi hukuksal olarak olanaklı olmakla birlikte, bu kararın bağımsız, somut ve inandırıcı bir gerekçeye dayanması zorunludur. Dolayısıyla inceleme, mahkemenin esas hakkında karar vermiş olmasını tek başına sorun olarak değil, son mahkumiyetin maddi ve hukuksal dayanaklarının yeterliliği bakımından ele almalıdır.

Davanın siyasal bağlamı da bu çerçevede önem taşımaktadır. İmamoğlu, söz konusu yargılamanın yanı sıra çok sayıda başka soruşturma ve davanın da konusu durumundadır. Böyle bir ortamda, bir siyasal aktörün ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilecek sözleri nedeniyle hapis cezasına mahkum edilmesi ve bu mahkumiyetin siyasal hakları etkileyebilecek sonuçlar doğurması davanın yalnızca bireysel bir şeref ve saygınlık uyuşmazlığı olarak değerlendirilmesini yetersiz kılmaktadır.

Sorunsalın tanımlanması

Bu çalışmanın temel sorunsalı dava konusu sözlerin hakaret suçunu oluşturup oluşturmadığı ile bu sözler nedeniyle verilen cezanın ağırlığı ve doğurabileceği siyasal sonuçlar arasındaki ilişkinin incelenmesidir.

Sorun, kamu görevlilerinin şeref ve saygınlığının ceza hukuku tarafından korunup korunamayacağı değildir. Kamu görevlileri de hukukun korumasından yararlanır. Asıl sorun siyasal tartışma bağlamında kullanılan ve içeriği saygınlığa ağır bir tehdit, şiddet çağrısı veya somut suç isnadı içermeyen sözlerin ceza hukuku aracılığıyla siyasal hakları etkileyebilecek bir yaptırıma bağlanmasının ölçülülük bakımından nasıl değerlendirileceğidir.

Bir kişinin saygınlığını koruma amacıyla işletilen ceza hukuku mekanizmasının somut olayda bir siyasal aktörün seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma kapasitesini etkileyebilecek bir sonuca ulaşması eylemin niteliği ile yaptırımın siyasal sonucu arasında ciddi bir orantı sorunu doğurmaktadır. Bu durum, ceza hukukunun bireysel koruma işlevi ile demokratik siyasal yarışmanın korunması gereği arasında bir gerilim yaratmaktadır. Bu nedenle dava, yalnızca “İmamoğlu'nun sözleri hakaret midir?” sorusuyla sınırlı tutulamaz. Bunun yanında şu soruların da yanıtlanması gerekir:

Dava konusu sözler ifade özgürlüğü ile hakaret suçu arasındaki sınır bakımından nasıl değerlendirilmelidir?

Önceki beraat kararlarının ardından gerçekleşen yargısal süreç hukuksal güvence ve öngörülebilirlik bakımından ne ifade etmektedir?

2 yıl 1 aylık hapis cezası eylemin niteliği ve somut olayın koşulları karşısında ölçülü müdür?

Mahkumiyetin siyasal haklar üzerindeki olası etkisi ceza yaptırımının hukuksal amacıyla bağdaşmakta mıdır?

Dava, hukuksal bir uyuşmazlığın ötesinde yargısal araçsallaştırma (lawfare) ve siyasal yıldırma (intimidation) bakımından hangi göstergeleri ortaya koymaktadır?

Bu sorular mahkemenin kararının kesin olarak hukuka aykırı olduğu veya önceden belirlenmiş bir siyasal talimatla verildiği varsayımından hareket etmemektedir. Bununla birlikte, ceza hukukunun seçici, ölçüsüz veya siyasal sonuçları öngörülebilir biçimde ağır olan bir uygulamasının, hukuksal araçların siyasal amaçlarla kullanılmasına hizmet edip etmediği ciddi biçimde araştırılmalıdır. Bu çerçevede çalışma, İmamoğlu davasını ceza hukuku, ifade özgürlüğü, siyasal haklar ve yargısal araçsallaştırma arasındaki kesişim noktasında ele almakta ve görünürde bir hakaret uyuşmazlığı olan bir davanın siyasal yarışma ve demokratik temsil bakımından ne tür sonuçlar üretebileceğini sorgulamaktadır.

Amaç ve Hedefler

Bu çalışmanın temel amacı Ekrem İmamoğlu hakkında kamu görevlisine görevinden dolayı açıkça hakaret suçundan verilen 2 yıl 1 aylık hapis cezasını yalnızca suçun maddi ve hukuksal unsurları bakımından değil, ifade özgürlüğü, yaptırımın ölçülülüğü, siyasal haklar ve yargısal araçsallaştırma (lawfare) ilişkisi içinde incelemektir. Çalışma, özellikle dava konusu sözlerin niteliği ile uygulanan cezanın ağırlığı arasında makul ve hukuksal olarak savunulabilir bir orantı bulunup bulunmadığını, mahkumiyetin siyasal haklar üzerindeki olası sonuçlarının demokratik siyasal yarışma bakımından ne ifade ettiğini ve yargısal sürecin daha geniş bir siyasal bağlam içinde muhalif bir siyasal aktörün etkisizleştirilmesine veya yıldırılmasına hizmet edip etmediğini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu temel amaç doğrultusunda çalışmanın hedefleri şunlardır:

Dava konusu sözleri bağlamı içinde incelemek ve “nezaketsizlik”, “provokasyon” ve “kötü söz sahibine aittir” ifadelerinin hakaret suçu bakımından taşıdığı hukuksal anlamı değerlendirmek.

İfade özgürlüğü ile hakaret suçunun sınırını siyasal tartışmanın özel niteliğini dikkate alarak belirlemek.

Davanın önceki aşamalarını ve istinaf sürecini inceleyerek usulden bozma ile esastan bozma arasındaki farkın son mahkumiyet bakımından taşıdığı önemi ortaya koymak.

2 yıl 1 aylık hapis cezasının ölçülülüğünü, eylemin niteliği, kullanılan ifadelerin ağırlığı ve olayın somut koşulları ile birlikte değerlendirmek.

Mahkumiyetin seçme, seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma hakları üzerindeki olası etkilerini ortaya koymak ve ceza yaptırımı ile siyasal haklar arasındaki orantıyı sorgulamak.

Davayı bireysel bir hakaret yargılamasının ötesinde, yargısal araçsallaştırma (lawfare) bakımından incelemek ve hukuksal sürecin siyasal yarışmayı sınırlayan bir işleve sahip olup olmadığını araştırmak.

Son olarak, mahkumiyetin yalnızca İmamoğlu üzerindeki bireysel etkisini değil, muhalif siyasal aktörler üzerinde yaratabileceği yıldırıcı/caydırıcı etkiyi (intimidation effect) değerlendirmek.

Çalışmanın temel yaklaşımı, mahkemenin mahkumiyet kararını peşin olarak siyasal nitelikte kabul etmek değil, kararın hukuksal gerekçesi, yaptırımın ağırlığı, siyasal haklara etkisi ve içinde gerçekleştiği yargısal-siyasal bağlamı birlikte değerlendirerek yargısal araçsallaştırma savının açıklayıcı gücünü sınamaktır.

Araştırma Soruları

Çalışmanın temel araştırma sorusu şudur: Ekrem İmamoğlu'nun Şadi Yazıcı'ya yönelik dava konusu sözleri ifade özgürlüğü ile hakaret suçu arasındaki sınır bakımından değerlendirildiğinde, TCK m. 125 kapsamında cezalandırılmayı gerektiren bir hakaret niteliği taşımakta mıdır?

Bu temel soruya bağlı olarak şu alt araştırma soruları ele alınacaktır:

Dava konusu sözlerin söylendiği tören ortamı, sözlerin bağlamı ve İmamoğlu'nun kalabalığı sakinleştirmeye yönelik tutumu ifadelerin hukuksal niteliğinin belirlenmesinde nasıl değerlendirilmelidir?

Daha önce verilen beraat kararının istinaf tarafından usul yönünden bozulması esas hakkında bir hukuka aykırılık saptaması içermemesine karşın son mahkumiyet kararının gerekçesi bakımından hangi sorunları ortaya çıkarmaktadır?

İmamoğlu'na verilen 2 yıl 1 aylık hapis cezası isnat edilen eylemin niteliği ve ağırlığı karşısında ceza hukukunun ölçülülük ilkesi bakımından savunulabilir midir?

Bir kamu görevlisinin şeref ve saygınlığının korunması amacıyla uygulanan ceza yaptırımının, mahkum edilen kişinin seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma haklarını etkileyebilecek sonuçlar doğurması amaç ile sonuç arasında anayasal açıdan kabul edilebilir bir denge oluşturmakta mıdır?

İmamoğlu davasının önceki yargısal süreçleri, cezanın niteliği ve siyasal sonuçları birlikte değerlendirildiğinde ceza hukukunun siyasal yarışmayı sınırlayan bir araç olarak kullanılmasına ilişkin (lawfare) göstergeler ortaya çıkmakta mıdır?

Böyle bir yargısal müdahalenin yalnızca İmamoğlu üzerindeki bireysel etkisi değil, diğer muhalif siyasal aktörler üzerinde yaratabileceği yıldırıcı ve caydırıcı (intimidation) etki nasıl değerlendirilmelidir?

Son olarak, bu dava Türkiye'de hukuksal tasfiye süreçlerinin siyasal aktörlerin doğrudan yasaklanması yerine ceza hukuku ve yargısal yaptırımlar aracılığıyla gerçekleştirilmesi bakımından hangi sonuçları ortaya koymaktadır?

Yöntem

Bu çalışma, nitel araştırma yaklaşımına dayalı bir hukuksal ve siyasal çözümleme olarak tasarlanmıştır. İnceleme, tek bir yargı dosyasını merkeze alan örnek olay incelemesi (case study) niteliğindedir. İmamoğlu hakkında yürütülen yargısal sürecin hukuksal boyutu ile bu sürecin siyasal sonuçları birlikte ele alınarak bireysel bir ceza davasının daha geniş siyasal bağlam içindeki anlamı ortaya konulmaya çalışılmaktadır. Çözümlemede öncelikle birincil hukuksal kaynaklar esas alınacaktır. Bunlar dava konusu ifadeler, mahkeme kararları, istinaf kararları, ilgili kanun hükümleri, Anayasa Mahkemesi kararları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarından oluşmaktadır. Bunlara ek olarak, davanın kronolojisini ve siyasal bağlamını belirlemek amacıyla güvenilir ve doğrulanabilir haber kaynaklarından yararlanılacaktır. Yöntem bakımından dört çözümleme düzeyi birlikte kullanılacaktır: Birinci düzeyde hukuksal çözümleme dava konusu sözlerin TCK m. 125 kapsamında hakaret suçunun unsurlarını karşılayıp karşılamadığı ve ifade özgürlüğünün sağladığı koruma alanı bakımından incelenecektir. İkinci düzeyde ölçülülük çözümlemesi verilen 2 yıl 1 aylık hapis cezasının eylemin niteliği ve ağırlığı ile orantılı olup olmadığı ve yaptırımın gereklilik ve orantılılık bakımından savunulabilirliği üzerinden gerçekleştirilecektir. Üçüncü düzeyde siyasal haklar çözümlemesi mahkumiyetin seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma hakkı üzerindeki olası etkileri ile ceza yaptırımının demokratik siyasal katılım bakımından ortaya çıkardığı sonuçlar değerlendirilecektir. Dördüncü düzeyde yargısal araçsallaştırma (lawfare) çözümlemesi ise davanın hukuksal niteliği ile siyasal sonucu arasındaki ilişkiye odaklanacaktır. Bu aşamada yalnızca mahkemenin kararının hukuksal olarak doğru veya yanlış olup olmadığı değil; yargısal sürecin seçiciliği, zamanlaması yaptırımın ağırlığı, siyasal haklar üzerindeki etkisi ve muhalif siyasal aktörler üzerindeki olası yıldırıcı etkisi birlikte değerlendirilecektir. Çalışmada ayrıca karşılaştırmalı içtihat çözümlemesinden yararlanılarak benzer ifade özgürlüğü ve hakaret uyuşmazlıklarında AİHM ve AYM tarafından geliştirilen ölçütler ile somut olay arasında karşılaştırma yapılacaktır. Bu yöntem çerçevesinde lawfare veya yargısal araçsallaştırma sonucu başlangıçta varsayılmayacak ve hukuksal ve siyasal göstergelerin birlikte değerlendirilmesi sonucunda böyle bir açıklamanın somut olay bakımından ne ölçüde geçerli olduğu sınanacaktır. Böylece çalışma, siyasal bir kanıyı doğrulamaktan çok ‘eylem–ceza–siyasal hak–yargısal sonuç’ arasındaki nedensel ve işlevsel ilişkiyi ortaya koymayı amaçlayan bütünleşik bir çözümleme niteliği taşıyacaktır.

KAVRAMSAL VE KURAMSAL ÇERÇEVE

Bu çalışmanın çözümlemesi dört temel kavram arasındaki ilişki üzerine kurulmaktadır: ifade özgürlüğü, ölçülülük, siyasal haklar ve yargısal araçsallaştırma (lawfare). Bunlara, yargısal sürecin muhalif aktörler üzerindeki olası etkisini açıklamak üzere siyasal yıldırma (intimidation) kavramı eklenmektedir.

İfade özgürlüğü ve siyasal ifade

İfade özgürlüğü, demokratik toplumun yalnızca bireysel bir özgürlüğü değil, siyasal çoğulculuğun ve demokratik denetimin temel koşullarından biridir. Bu nedenle siyasal tartışma kapsamında kullanılan ifadeler özellikle kamu görevlileri ve siyasal aktörlere yönelik eleştiriler söz konusu olduğunda daha geniş bir koruma alanından yararlanır. Bununla birlikte ifade özgürlüğü mutlak değildir ve başkalarının şeref ve saygınlığının korunması amacıyla sınırlanabilir. Sorun, bu sınırlamanın siyasal eleştiriyi cezalandırmaya dönüşmemesidir. Bu açıdan İmamoğlu davasında yalnızca kullanılan sözcüklerin sözlük anlamına değil, sözlerin söylendiği ortam, konuşmanın bütünü, tarafların siyasal konumu ve ifadelerin yöneldiği davranış birlikte değerlendirilmelidir.

Ölçülülük

Ölçülülük ilkesi, temel haklara yapılan müdahalenin ulaşılmak istenen meşru amaçla makul bir denge içinde bulunmasını gerektirir. Müdahalenin elverişli, gerekli ve orantılı olması gerekir. Somut olayda ölçülülük sorunu iki ayrı düzeyde ortaya çıkmaktadır. Birincisi, dava konusu sözlerin ceza hukuku müdahalesini gerektirecek ağırlıkta olup olmadığıdır. İkincisi ise hakaret olarak kabul edilseler dahi 2 yıl 1 aylık hapis cezasının eylemin ağırlığı ile orantılı olup olmadığıdır. Bu nedenle çalışmada ölçülülük yalnızca cezanın miktarı bakımından değil, cezanın siyasal haklar üzerindeki olası sonuçlarıyla birlikte değerlendirilecektir.

Siyasal haklar

Seçme ve seçilme hakkı, demokratik siyasal düzenin temel haklarından biridir. Siyasal haklara getirilen sınırlamalar sıradan bir ceza yaptırımından daha ağır sonuçlar doğurabilir. Çünkü yalnızca bireyin kendisini değil, seçmenin tercih ettiği siyasal temsil ilişkisinin kurulmasını da etkileyebilir. Bu nedenle bir siyasal aktör hakkında verilen cezanın siyasal haklar üzerinde sonuç doğurması durumunda inceleme yalnızca “ceza kanununa göre hak yoksunluğu oluşmuş mudur?” sorusuyla sınırlanamaz. Aynı zamanda müdahalenin demokratik toplumdaki amacı, gerekliliği ve orantısı da değerlendirilmelidir.

Yargısal araçsallaştırma (Lawfare)

Lawfare, hukuksal kurumların ve araçların hukuksal olarak meşru görünen biçimler içinde siyasal savaşımda bir aktörü zayıflatmak, etkisizleştirmek veya siyasal alandan dışlamak amacıyla kullanılmasını ifade eden bir kavramdır. Bu kavramın somut olaya uygulanması mahkemenin kararının mutlaka siyasal talimatla verildiğinin varsayılmasını gerektirmez. Daha çok şu soruya odaklanır: Hukuksal süreç görünürdeki hukuksal amacının ötesinde siyasal yarışma üzerinde etkili ve öngörülebilir bir sonuç yaratmakta mıdır? Bu bakımdan lawfare çözümlemesinde suçlamanın niteliği, yargılamanın seyri, önceki kararlar, yaptırımın ağırlığı, kararın zamanlaması ve siyasal sonuçları birlikte değerlendirilmelidir.

Siyasal yıldırma (Intimidation)

Yargısal bir işlemin etkisi yalnızca hakkında işlem yapılan kişiyle sınırlı olmayabilir. Ağır ceza tehdidi veya siyasal hak kaybı olasılığı+ benzer konumdaki diğer siyasal aktörlerin davranışlarını da etkileyebilir. Bu durum yıldırıcı veya caydırıcı etki olarak kavramsallaştırılabilir. Bu nedenle İmamoğlu davasında yalnızca “İmamoğlu cezalandırıldı mı?” sorusu değil, “Bu tür bir yaptırım muhalif siyasal aktörlere nasıl bir davranış sinyali gönderir?” sorusu da önem taşımaktadır. Bu beş kavram birlikte ele alındığında, çalışmanın kuramsal modeli şu ilişki üzerinden kurulabilir: Siyasal ifade, ceza hukuku müdahalesi, ağır yaptırım, siyasal haklara etki, yargısal araçsallaştırma olasılığı ve yıldırıcı/caydırıcı etki.

ÇÖZÜMLEME

Dava konusu sözlerin hukuksal niteliği

İmamoğlu davasının ilk ve en önemli sorunu, mahkumiyetin dayandığı sözlerin gerçekten hakaret suçunun maddi ve manevi unsurlarını oluşturup oluşturmadığıdır. Çünkü ceza hukukunda bir ifadenin kişiyi rahatsız etmesi, küçültücü bulunması veya siyasal olarak sert olması tek başına onun hakaret suçunu oluşturması için yeterli değildir. İfadenin, somut olayın bütün koşulları içinde kişinin onur, şeref ve saygınlığını rencide edecek nitelikte olması ve suçun diğer unsurlarının da gerçekleşmesi gerekir. İmamoğlu'nun 25 Ekim 2022 tarihinde Tuzla'daki törende söylediği sözler bu açıdan dikkatle değerlendirildiğinde doğrudan kişisel bir saldırıdan çok, törende ortaya çıkan gerilime ve muhatabın davranışına yönelik bir siyasal tepki görünümündedir: “Arkadaşlar, o arkadaş burayı germeye gelmiş. Siz bırakın. Sakin, sakin... Nezaketsizlik... Bakın arkadaşlar, müsaade edin lütfen. Bakın, provokasyona gelmeyin, ilgilenmeyin. Kötü söz sahibine aittir.” Burada özellikle üç ifade önem taşımaktadır: “burayı germeye gelmiş”, “nezaketsizlik” ve “kötü söz sahibine aittir.” “Burayı germeye gelmiş” ifadesi bir kişinin belirli bir davranış veya tutumunun tören ortamında gerilim yarattığı yönünde bir değerlendirmedir. Bu ifade, kişiye belirli bir suç isnat etmemekte ve daha çok olayın konuşmacı tarafından nasıl algılandığını ortaya koymaktadır. “Nezaketsizlik” sözcüğü ise kuşkusuz olumsuz bir değerlendirmedir. Ancak her olumsuz değerlendirme hakaret değildir. Siyasal tartışmada kişilerin davranışlarının kaba, yanlış, nezaketsiz, provokatif veya uygunsuz olduğunun söylenmesi kural olarak eleştiri alanı içinde kalabilir. Burada belirleyici olan, ifadenin bağlam içinde kişiyi aşağılamaya yönelik bir saldırı niteliğine ulaşıp ulaşmadığıdır. “Kötü söz sahibine aittir” ifadesi de doğrudan bir küfür veya somut bir suç isnadı içermemektedir. Dahası, konuşmanın hemen öncesindeki “provokasyona gelmeyin, ilgilenmeyin” çağrısı dikkate alındığında İmamoğlu'nun kalabalığı karşı tarafa yönelmekten vazgeçirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla sözlerin bağlamından kopartılarak yalnızca “nezaketsizlik” sözcüğüne indirgenmesi ifade özgürlüğü bakımından sorunlu bir yaklaşım oluşturabilir. Ceza hukukunda anlam yalnızca tek tek kelimelerden değil, ifadenin bütünü, söylendiği ortam, konuşmanın amacı ve muhatapların konumu birlikte değerlendirilerek belirlenmelidir. Bu noktada davanın temel sorusu şudur: İmamoğlu'nun sözleri Şadi Yazıcı'nın kişisel onur ve saygınlığına yönelik bir saldırı mıdır, yoksa kamuya açık bir siyasal etkinlik sırasında ortaya çıkan gerilime yönelik sert fakat korunan bir siyasal eleştiri midir? İkinci olasılığın göz ardı edilmesi durumunda siyasal eleştiri alanının ceza hukuku yoluyla daraltılması söz konusu olabilir.

Kamu görevlisine yönelik eleştiride daha geniş koruma alanı

Somut olayın önemli bir özelliği sözlerin sıradan bir yurttaş hakkında değil, kamu görevini yürütmekte olan bir belediye başkanına yönelik olmasıdır. Demokratik toplumlarda kamu görevlileri, kullandıkları kamu gücü ve üstlendikleri siyasal sorumluluk nedeniyle daha yoğun kamusal eleştiriye açık olmak durumundadır. Bu, kamu görevlilerinin hakaret karşısında korunmayacağı anlamına gelmez. Ancak kamusal görevin niteliği eleştirinin kabul edilebilir sınırlarının belirlenmesinde dikkate alınması gereken bir unsurdur. Özellikle bir belediye başkanının katıldığı kamuya açık bir açılış töreninde ortaya çıkan siyasal tartışma sırasında söylenen sözler özel kişiler arasındaki kişisel çatışmalardan farklı değerlendirilmelidir. Burada ceza hukukunun önüne şu sınır çıkmaktadır: Kamu görevlisinin saygınlığını korumak ile kamu görevlisinin siyasal eleştiriye karşı korunması arasında aynı şey olmayan iki hukuksal çıkar bulunmaktadır. Birincisi meşrudur ancak ikincisinin aşırı genişletilmesi demokratik denetimin zayıflamasına yol açabilir.

Usulden bozma ve sonradan gelen mahkumiyet

Davanın ikinci önemli boyutu yargısal sürecin geçmişidir. İmamoğlu hakkında daha önce beraat kararları verilmiş ve istinaf incelemesinde ise kararın esastan değil, usule ilişkin nedenlerle bozulduğu belirtilmiştir. Bu ayrım önemlidir. Çünkü usulden bozma önceki mahkemenin “İmamoğlu'nun sözleri hakaret değildir” biçimindeki esas değerlendirmesinin yanlış olduğunu ortaya koyan bir hüküm değildir. Dolayısıyla yeniden yapılan yargılama sonucunda mahkumiyet kararı verilmesi hukuksal olarak olanaklı olmakla birlikte mahkemenin önceki beraat değerlendirmesinden neden ayrıldığını açık, somut ve inandırıcı biçimde ortaya koyması gerekir. Buradaki çözümleme sorusu şudur: Mahkeme önceki beraat kararlarının esas bakımından neden hatalı olduğunu ortaya koyan yeni bir hukuksal veya maddi değerlendirme yapmış mıdır, yoksa aynı olay ve aynı sözler farklı bir hukuksal nitelendirmeyle mahkumiyet sonucuna mı bağlanmıştır? Bu sorunun yanıtı, gerekçeli kararın ayrıntılı incelenmesini gerektirmektedir. Ancak usulden bozmanın niteliği bile “önceki beraatların esas bakımından yanlış olduğunun istinaf tarafından saptandığı” şeklindeki bir yorumun doğru olmayacağını göstermektedir.

Ceza ile eylem arasındaki orantı

Davada en dikkat çekici sorunlardan biri 2 yıl 1 aylık hapis cezasının ağırlığıdır. Burada iki ayrı soru birbirinden ayrılmalıdır: Birinci soru hakaret suçunun oluşup oluşmadığıdır. İkinci soru ise suçun oluştuğu varsayılsa dahi bu eylem karşılığında verilen yaptırımın ölçülü olup olmadığıdır. İkinci soru birinciden bağımsız olarak önem taşır. Dava konusu sözlerde tehdit, fiziksel saldırı çağrısı veya belirli bir suçun işlendiğine ilişkin somut isnat bulunmamaktadır. İfadeler, olayın sıcaklığı içinde söylenmiş siyasal ve kişisel nitelikte değerlendirmelerden oluşmaktadır. Böyle bir eylem ile iki yılı aşan hapis cezası arasında kurulması gereken orantı yalnızca TCK'nin ceza aralıkları üzerinden değil, ceza hukukunun ölçülülük ilkesi üzerinden değerlendirilmelidir. Daha da önemlisi, cezanın siyasal sonuçlarıdır. Çünkü burada “bir kişiye hakaret edildiği için bir kişi cezalandırılıyor” şeklindeki basit bir ilişki yoktur. Mahkumiyetin doğurabileceği hak yoksunlukları ve siyasal sonuçlar, cezanın etkisini bireysel cezalandırmanın ötesine taşıyabilir. Bu nedenle ortaya çıkan tabloyu şöyle betimlemek olanaklıdır: Tartışmalı nitelikte bir siyasal ifade hapis cezası, siyasal haklar üzerinde sonuç ve demokratik temsil kapasitesinin etkilenmesi. İşte bu zincir, davayı sıradan bir hakaret davasından ayıran temel noktadır.

“Eşyanın doğasına aykırılık” sorunu

Burada vurgulanan düşünce çözümlemenin merkezine yerleştirilebilir. Bir kişinin şeref ve saygınlığının korunması amacıyla işletilen ceza hukuku mekanizmasının sonuçta başka bir kişinin demokratik siyasal yaşama katılma kapasitesini ağır biçimde sınırlaması amaç ile sonuç arasında olağanüstü bir orantı sorunu yaratmaktadır. Elbette hukuksal olarak bazı suçların mahkumiyet sonucunda siyasal haklar bakımından sonuç doğurması olanaklıdır. Dolayısıyla sorun “hakaret suçunda hiçbir zaman hak yoksunluğu uygulanamaz” biçiminde kurulamaz. Sorun daha temeldedir: Demokratik siyasal yarışmanın aktörlerinden biri siyasal tartışma sırasında söylediği ve hakaret niteliği dahi tartışmalı olan sözler nedeniyle ceza hukukunun ağır yaptırımıyla karşı karşıya bırakıldığında ceza yaptırımının demokratik temsil üzerindeki etkisi ayrıca hesaba katılmak zorunda değil midir? Bana göre zorundadır. Çünkü burada artık yalnızca eylemci ile mağdur arasındaki hukuksal ilişki bulunmamaktadır. Aynı zamanda siyasal aktör ile seçmen arasındaki demokratik temsil ilişkisi de etkilenmektedir. Dolayısıyla yaptırımın ölçülülüğü değerlendirilirken yalnızca İmamoğlu'nun değil, onu seçebilecek veya seçmiş olan yurttaşların siyasal iradesi üzerindeki olası etki de dikkate alınmalıdır. Bu nokta, davanın lawfare boyutuna geçiş için temel kuramsal eşiği oluşturmaktadır.

Yargısal Araçsallaştırma ve Lawfare Boyutu

Davanın siyasal niteliğinin değerlendirilmesinde temel sorun mahkumiyet kararının doğrudan doğruya siyasal bir talimatın ürünü olup olmadığını ortaya koymak değildir. Böyle bir savın doğrulanabilmesi için kararın oluşum sürecine ilişkin doğrudan kanıtların bulunması gerekir. Ancak yargısal araçsallaştırma yalnızca açık bir siyasal talimatın varlığıyla sınırlı değildir. Ceza hukukunun ve yargısal süreçlerin, biçimsel olarak hukuka uygun görünmekle birlikte, siyasal bir aktörün etkisizleştirilmesine veya siyasal kapasitesinin daraltılmasına hizmet edip etmediği de ayrıca incelenebilir. Bu bakımdan dava birbirini izleyen birkaç unsurun birlikte değerlendirilmesini gerektirmektedir: dava konusu sözlerin niteliği, kovuşturmanın konusu, önceki beraat kararları, istinaf incelemesinin kapsamı, yeniden yargılama sonrasında verilen mahkumiyet, cezanın süresi ve mahkumiyetin siyasal haklar üzerindeki olası etkisi. Bu unsurlar tek başlarına yargısal araçsallaştırmanın kanıtı değildir. Ancak birlikte ele alındıklarında ceza yargılamasının yalnızca bireysel bir onur ve saygınlık uyuşmazlığını çözmekten öte bir siyasal sonuç üretip üretmediği konusunda anlamlı bir değerlendirme zemini oluştururlar. Özellikle dikkat çekici olan dava konusu ifadelerin doğrudan bir küfür veya açık biçimde aşağılayıcı bir niteleme içermemesidir. “O arkadaş burayı germeye gelmiş”, “nezaketsizlik” ve “kötü söz sahibine aittir” biçimindeki ifadeler siyasal bir etkinlik sırasında meydana gelen bir davranışa ilişkin değerlendirme niteliğindedir. Bu nedenle somut olayda ceza hukukunun müdahale alanının belirlenmesi yalnızca sözcüklerin sözlük anlamına göre değil, ifadenin söylendiği ortam, konuşmanın bütünü, konuşmacının amacı ve sözlerin kamusal tartışmaya katkısı dikkate alınarak yapılmalıdır. Buradaki önemli nokta, kamu görevlisinin kişilik değerlerinin korunması ile siyasal eleştiri özgürlüğü arasındaki sınırın nerede çizildiğidir. Eğer bu sınır siyasal alanda kullanılan sert veya rahatsız edici ifadeleri de geniş biçimde cezalandıracak şekilde daraltılırsa ceza hukuku yalnızca belirli bir kişiyi koruyan bir mekanizma olmaktan çıkar ve siyasal söylemin sınırlarını belirleyen bir araca dönüşebilir. Davanın siyasal boyutunu güçlendiren ikinci unsur mahkumiyetin yalnızca hapis cezasından ibaret olmamasıdır. TCK’nun 53. maddesi kapsamında uygulanan hak yoksunluklarının somut kapsamı ve kesinleşme durumunda doğuracağı sonuçlar ayrıca değerlendirilmelidir. Çünkü burada söz konusu olan yalnızca bir kişinin cezalandırılması değil, aynı zamanda siyasal yaşama katılma kapasitesinin etkilenebilmesidir. Böylece ceza hukuku ile siyasal temsil arasında doğrudan bir bağlantı kurulmaktadır. Bu bağlantı, lawfare kavramının temel tartışma alanlarından biridir. Lawfare, hukukun siyasal amaçlarla kullanılması anlamında basitçe “siyasal dava” demek değildir. Kavramın esas önemi hukuksal kurumların ve hukuksal araçların siyasal savaşımda karşı tarafın hareket alanını daraltacak biçimde kullanılmasını ifade etmesidir. Bu nedenle somut olayda sorulması gereken soru, “Bu dava siyasal amaçla açılmış mıdır?” sorusundan daha geniştir: Ceza hukuku mekanizması siyasal bir aktörün siyasal kapasitesini azaltacak biçimde işlev görmüş müdür? Somut olay bakımından bu soruya ilişkin dikkat çekici bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Dava konusu eylem ile mahkumiyetin yaratabileceği siyasal sonuç arasında belirgin bir ölçek farkı bulunmaktadır. Bir kamu görevlisinin tören sırasında “nezaketsizlik” yaptığı veya “gerginlik yarattığı” yönündeki sözlerin cezalandırılması ile bunun sonucunda önemli bir siyasal aktörün siyasal haklarının etkilenebilmesi arasında ciddi bir orantısızlık olasılığı doğmaktadır. Bu nedenle olay yalnızca “hakaret suçu oluşmuş mudur?” sorusuyla sınırlandırılamaz. Daha kapsamlı soru ceza hukukunun siyasal yarışma alanında ne ölçüde kullanılabileceği ve bu kullanımın siyasal temsil hakkını hangi noktada etkileyebileceğidir.

Siyasal Yıldırma ve Caydırıcı Etki

Davanın bir başka boyutu mahkumiyetin yalnızca Ekrem İmamoğlu üzerindeki bireysel etkisi değildir. Siyasal davaların demokratik sistem bakımından daha geniş etkisi, benzer durumda bulunan diğer siyasal aktörler üzerinde yaratabileceği yıldırıcı etkidir. Bir siyasetçinin kamu görevlisine yönelttiği eleştirel bir ifade nedeniyle hapis cezasıyla karşılaşabileceği ve bunun siyasal hakları üzerinde sonuç doğurabileceği algısı oluştuğunda benzer durumdaki diğer siyasetçiler de söylemlerini kendiliğinden sınırlayabilirler. Böylece ceza yalnızca geçmişte söylenmiş bir sözün karşılığı olmaktan çıkar ve gelecekte söylenecek sözleri de etkileyen bir davranış düzenleme aracına dönüşür. Bu durum siyasal yıldırma (intimidation) ve caydırıcı etki (chilling effect) bakımından önem taşımaktadır. Demokratik siyasal sistemlerde ifade özgürlüğünün işlevi yalnızca bireyin düşüncesini açıklayabilmesini güvence altına almak değildir. Aynı zamanda siyasal aktörlerin iktidarı, kamu görevlilerini ve kamu politikalarını eleştirebilmelerini olanaklı kılmaktır. Özellikle muhalefet aktörlerinin kamu görevlilerine yönelik eleştirilerinin ceza tehdidi altında şekillenmesi siyasal yarışmanın niteliğini değiştirebilir. Siyasal aktörler yalnızca seçmenlerin tepkisini değil, aynı zamanda cezai soruşturma ve kovuşturma riskini de hesaba katmaya başladıklarında siyasal söylem üzerinde görünmeyen bir özdenetim mekanizması ortaya çıkar. Bu nedenle yıldırıcı etkiyi yalnızca “İmamoğlu cezalandırıldı” biçiminde bireysel bir sonuç olarak değerlendirmek yetersizdir. Asıl önemli sonuç benzer siyasal aktörlerin bundan sonra ne söyleyebileceklerini ve ne söylemekten kaçınacaklarını hesaplamaya başlamalarıdır. Bu açıdan dava cezanın bireysel etkisinden daha geniş bir demokratik sonuç doğurma olanağına sahiptir. Ceza hukukunun siyasal söylem üzerindeki etkisi arttıkça demokratik yarışmanın temel unsurlarından biri olan serbest siyasal tartışma alanı daralabilir.

Eylem-Ceza-Siyasal Hak Bağlantısının Bütünsel Değerlendirilmesi

Somut olayda ortaya çıkan temel sorun üç ayrı hukuksal ve siyasal düzeyin birbirine bağlanmasıdır: eylemin niteliği, cezanın ağırlığı ve siyasal haklara etkisi. İlk düzeyde, dava konusu sözlerin hakaret suçunun unsurlarını oluşturup oluşturmadığı tartışmalıdır. İkinci düzeyde, suçun oluştuğu kabul edilse dahi 2 yıl 1 aylık hapis cezasının somut eylemin ağırlığıyla orantılı olup olmadığı değerlendirilmelidir. Üçüncü düzeyde ise bu mahkumiyetin siyasal haklar bakımından doğurduğu veya kesinleşmesi durumunda doğurabileceği sonuçların demokratik temsil hakkıyla bağdaşıp bağdaşmadığı incelenmelidir. Bu üç düzey birbirinden bağımsız değildir. Çünkü cezanın siyasal sonucu eylemin niteliğiyle birlikte değerlendirilmek zorundadır. Görece düşük ağırlıktaki bir ifade nedeniyle verilen ağır bir ceza yalnızca ceza hukuku bakımından değil, siyasal haklar bakımından da daha ağır bir sonuç yaratmaktadır. Dolayısıyla somut olayda ortaya çıkan temel sorun “hakaret cezalandırılabilir mi?” sorusundan çok daha kapsamlıdır. Asıl sorun ceza hukukunun siyasal ifade alanına müdahalesinin hangi sınırda demokratik temsil hakkını etkileyen bir yaptırıma dönüştüğü ve bu dönüşümün hangi ölçütlerle meşrulaştırılabileceğidir. Bu nedenle İmamoğlu davası bireysel bir hakaret davası olarak değerlendirildiğinde görülemeyecek bir siyasal-hukuksal boyuta sahiptir. Dava ceza hukuku ile siyasal haklar arasındaki ilişkinin ve yargısal araçların siyasal yarışma üzerindeki etkisinin somut bir örneğini oluşturmaktadır. Bununla birlikte, buradan doğrudan doğruya “dava siyasal talimatla açılmıştır” veya “mahkeme siyasal amaçla karar vermiştir” sonucuna ulaşmak yöntembilimsel olarak doğru değildir. Böyle bir sonuca ulaşabilmek için doğrudan kanıt gerekir. Ancak ifadenin niteliği, kovuşturmanın seyri, önceki beraatler, usule ilişkin bozma sonrasında ortaya çıkan sonuç cezanın ağırlığı ve siyasal haklar üzerindeki olası etkilerin birlikte oluşturduğu örüntü yargısal araçsallaştırma varsayımının ciddi biçimde sınanmasını gerektirmektedir. Bu çerçevede dava hukukun siyasal savaşımda kullanılmasının açık bir örneği olduğu peşin olarak kabul edilerek değil, hukuksal süreç ile siyasal sonuç arasındaki sistemli ilişkinin görgül ve normatif göstergeleri üzerinden değerlendirilmelidir. Böyle bir yaklaşım hem hukuk devletinin gerektirdiği tarafsızlık ilkesini hem de siyasal iktidarın yargısal araçları kullanarak muhalif kapasiteyi daraltma olasılığını aynı anda dikkate almayı olanaklı kılar.

MAHKUMİYETİN İBB YÖNETİMİNE OLASI ETKİSİ: BİREYSEL HAKLARIN ÖTESİNDE BİR SONUÇ

İmamoğlu hakkında verilen mahkumiyet kararının siyasal sonuçları yalnızca kendisinin siyasal hakları veya gelecekteki adaylık kapasitesi bakımından değerlendirilmemelidir. Davanın çok daha önemli bir diğer sonucu kararın kesinleşmesi ve TCK’nun 53. maddesi kapsamında öngörülen hak yoksunluklarının uygulanması durumunda İBB’nin hukuksal durumunun değişebilecek olmasıdır. Güncel değerlendirmelerde de kararın kesinleşmesi durumunda İBB Başkanlığı için belediye meclisi üyeleri arasında yeni bir seçim yapılmasının gündeme geleceği belirtilmektedir. Bu durum, davanın bireysel bir ceza davası olmaktan çıkan ikinci bir boyutunu ortaya koymaktadır. Bir kişinin belirli bir tarihte söylediği sözler nedeniyle verilen ceza kesinleşmesi durumunda yalnızca o kişinin özgürlüğünü veya siyasal haklarını etkilememekte aynı zamanda yaklaşık 16 milyon nüfuslu İstanbul'un yerel yönetiminin başındaki seçilmiş makamın değişmesine yol açabilecek bir hukuksal sonuç üretmektedir. Dolayısıyla burada iki farklı demokratik temsil düzeyi birbirinden ayrılmalıdır. Birinci düzey, İmamoğlu'nun bireysel siyasal haklarıdır. İkinci düzey ise İstanbul seçmenlerinin 31 Mart 2024 tarihinde ortaya koyduğu yerel siyasal iradenin belediye yönetimi üzerindeki devamlılığıdır. Birinci düzeydeki hak yoksunluğu, ikinci düzeydeki demokratik temsil düzenini de doğrudan etkileyebilmektedir. Bu nedenle mahkumiyetin olası sonucunu yalnızca “İmamoğlu'nun başkanlığı sona erebilir” biçiminde değerlendirmek yetersizdir. Asıl sorun, seçmen iradesiyle belirlenmiş bir belediye yönetiminin seçim dönemi tamamlanmadan ceza yargılamasının sonucu olarak yeniden şekillenebilmesidir.

İBB Meclisi'nde Başkan Seçimi ve Yönetimin Siyasal Kompozisyonu

Belediye başkanlığının herhangi bir nedenle boşalması durumunda uygulanacak hukuksal mekanizma belediye meclisinin kendi içinden yeni başkan seçmesini öngören bir yapıya dayanmaktadır. Bu nedenle İmamoğlu'nun başkanlığının kesinleşmiş bir hak yoksunluğu nedeniyle sona ermesi durumunda İBB'nin yönetimi doğrudan İstanbul halkının katılacağı yeni bir belediye başkanlığı seçimiyle değil, mevcut belediye meclisinin yapısı üzerinden belirlenecektir. Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü böyle bir durumda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nı doğrudan seçmiş olan seçmen kitlesi ile yeni başkanı belirleyecek siyasal organ aynı olmayacaktır. 31 Mart 2024 seçimlerinde İstanbul halkının verdiği oylarla oluşan siyasal tercih başkanlık makamının boşalması durumunda Meclis'teki parti dağılımı üzerinden yeniden yorumlanacaktır. Dolayısıyla başkanlık makamının boşalması yalnızca bir makam değişikliği değildir. Aynı zamanda demokratik temsil biçiminde bir değişikliktir: doğrudan halk tarafından seçilmiş başkan ve belediye meclisinin seçeceği başkan. Bu mekanizma hukuk düzeninde başkanlığın boşalması durumunda ortaya çıkan zorunlu bir kurumsal çözüm olabilir. Ancak somut olay bakımından bunun siyasal sonuçları ayrıca değerlendirilmelidir. Çünkü ceza yargılaması sonucunda ortaya çıkan hukuksal durum seçmenlerin yeniden sandığa gitmesine gerek kalmaksızın belediye yönetiminin değişebilmesine olanak sağlayabilir.

AK Parti'nin İBB Yönetimini Devralması Olasılığı

Bu noktada davanın en dikkat çekici siyasal sonucu ortaya çıkmaktadır. İmamoğlu'nun mahkumiyetinin kesinleşmesi ve başkanlık makamının boşalması durumunda yapılacak belediye meclisi seçiminin sonucu mevcut İBB Meclis kompozisyonu tarafından belirlenecektir. Güncel değerlendirmelerde bu mekanizmanın AK Parti'nin İBB yönetimini elde etmesi olasılığını doğurabileceği belirtilmektedir. Burada “AK Parti kesin olarak İBB'yi alır” biçiminde bir sonuç çıkarmak yöntembilimsel olarak doğru değildir. Seçimin sonucu o tarihteki meclis aritmetiğine, grup kararlarına, olası siyasal pazarlıklara ve seçimin hukuksal koşullarına bağlı olacaktır. Ancak yargı kararıyla başkanlık makamının boşalması durumunda yönetimin doğrudan yeni bir halk oylaması yapılmaksızın Meclis aritmetiği üzerinden el değiştirebilmesi davanın siyasal sonuçlarını olağan bir ceza davasının çok ötesine taşımaktadır. Burada özellikle dikkate alınması gereken husus, İBB’nin yalnızca herhangi bir yerel yönetim birimi olmamasıdır. İBB, Türkiye'nin en büyük yerel yönetim örgütlenmesi ve aynı zamanda ülke siyasetinin en önemli siyasal alanlarından biridir. Bu nedenle İBB yönetiminin el değiştirmesi yalnızca belediye hizmetlerinin yönetiminde bir değişiklik değil, ulusal siyasal güç dengelerini etkileyebilecek bir gelişme anlamına da gelebilir. Bu nedenle mahkumiyetin olası sonuçları şu zincir içinde değerlendirilmelidir: ceza mahkumiyeti, hak yoksunluğu, belediye başkanlığının sona ermesi, Meclis'te yeni başkan seçimi ve İBB yönetiminin siyasal kompozisyonunun değişmesi olasılığı. Bu zincirin son halkası davanın lawfare bakımından taşıdığı önemi önemli ölçüde artırmaktadır.

“Yargısal Tasfiye” Varsayımının İBB Boyutu

Bu noktada yargısal araçsallaştırma tartışması yeni bir boyut kazanmaktadır. Eğer bir ceza davasının sonucu yalnızca sanığın cezalandırılmasıyla sınırlı kalmıyor ve aynı zamanda seçilmiş bir belediye başkanının görevini kaybetmesine ve belediye yönetiminin farklı bir siyasal çoğunluğun denetim ve yönetimine geçmesine olanak veren bir süreç yaratıyorsa yargısal işlemin siyasal sonuçları çok daha kapsamlı duruma gelmektedir. Buradan doğrudan doğruya “İBB'yi AK Parti'ye geçirmek amacıyla dava açılmıştır” sonucuna ulaşmak olanaklı değildir. Böyle bir sonuç için doğrudan kanıt gerekir. Ancak lawfare bakımından araştırılması gereken soru da zaten yalnızca davanın görünürdeki hukuksal amacı değildir. Asıl soru şudur: Bir ceza yaptırımının hukuksal sonucu seçilmiş bir siyasal aktörün bireysel haklarını aşarak onun yönettiği demokratik kurumun siyasal denetiminin değişmesine yol açıyorsa bu sonuç yargısal araçsallaştırma bakımından nasıl değerlendirilmelidir? Bu soru, somut davayı farklılaştırmaktadır. Çünkü burada olası olarak iki ayrı siyasal sonuç bulunmaktadır. Birincisi İmamoğlu'nun bireysel siyasal kapasitesinin sınırlandırılmasıdır. İkincisi ise İBB'nin siyasal yönetim kapasitesinin değiştirilmesidir. İlk sonuç kişisel siyasal hakların tasfiyesi, ikinci sonuç ise kurumsal siyasal iktidarın el değiştirmesi biçiminde kavramsallaştırılabilir. Bu nedenle dava, yalnızca “İmamoğlu'nun siyasi yasaklı duruma getirilmesi” açısından değil, seçimle belirlenmiş yerel iktidarın yargısal süreç sonucunda yeniden dağıtılabilmesi açısından da incelenmelidir. Bu durum, çalışmanın başındaki temel sorunu daha geniş bir çerçeveye taşımaktadır. Artık sorun yalnızca ceza hukukunun siyasal ifade üzerindeki etkisi değildir. Sorun, ceza hukukunun siyasal ifade alanına müdahalesinin, sonuç itibarıyla seçilmiş siyasal temsilin kurumsal yapısını değiştirecek bir etki üretip üretemeyeceğidir. Bu nedenle İmamoğlu davasının siyasal önemini yalnızca “siyasi yasak” kavramıyla açıklamak eksik kalmaktadır. Daha geniş ve çözümleyici olarak daha açıklayıcı çerçeve şudur: ifade, ceza, hak yoksunluğu, başkanlığın sona ermesi, Meclis seçimi ve olası yönetim değişikliği. Bu zincirin son halkası davanın yalnızca bireysel bir hak ihlali veya siyasal yıldırma sorunu olarak değil, yerel demokratik temsilin ve seçmen iradesinin kurumsal sürekliliği bakımından da değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Ekrem İmamoğlu hakkında verilen 2 yıl 1 aylık hapis cezası, yalnızca bir kamu görevlisine hakaret davası olarak değerlendirildiğinde kararın yaratabileceği siyasal ve demokratik sonuçların önemli bir bölümü gözden kaçırılmış olur. Somut olayın önemi dava konusu ifadelerin hukuksal niteliği ile cezanın ağırlığı, siyasal haklara etkisi ve kesinleşmesi durumunda İBB’nin yönetim yapısında ortaya çıkabilecek değişiklik arasındaki ilişkide ortaya çıkmaktadır.

Çalışmanın çözümlemesi dava konusu ifadelerin açık bir küfür veya ağır aşağılayıcı niteleme niteliğinde olmadığına ve belirli bir olay ve davranış hakkında siyasal değerlendirme içerdiğine işaret etmektedir. Bu nedenle ifadelerin ceza hukuku bakımından değerlendirilmesinde yalnızca sözcüklerin soyut anlamlarının değil, sözlerin söylendiği ortamın, konuşmanın bütününün, konuşmacının konumunun ve kamu görevlilerinin siyasal eleştiriye açık olma niteliğinin dikkate alınması gerekir. Kamu görevlilerinin onur ve saygınlıklarının korunması meşru olmakla birlikte bu korumanın siyasal eleştirinin demokratik işlevini ortadan kaldıracak biçimde genişletilmesi ifade özgürlüğü bakımından ciddi sorunlar doğurabilir.

Davanın ikinci önemli boyutu önceki beraat kararlarından sonra ortaya çıkan yargısal süreçtir. İstinaf makamının önceki kararı usul yönünden bozmuş olması, beraat kararının esas bakımından yanlış bulunduğu anlamına gelmemektedir. Yeniden yargılama sonrasında mahkemenin esasa ilişkin yeni bir karar vermesi hukuksal olarak olanaklı olmakla birlikte önceki beraat sonucundan ayrılmanın somut ve inandırıcı gerekçelerle ortaya konulması gerekir. Bu nedenle davanın hukuksal değerlendirmesinde asıl sorun mahkemenin yeniden esasa ilişkin karar vermiş olması değil, mahkumiyet kararının önceki yargısal değerlendirmeden ayrılmasını yeterli biçimde gerekçelendirip gerekçelendirmediğidir.

Bununla birlikte davanın en önemli hukuksal sorunu eylem ile yaptırım arasındaki orantıdır. Bir ifadenin hakaret suçunun unsurlarını oluşturduğu kabul edilse dahi bunun 2 yıl 1 aylık hapis cezasıyla karşılanması ve bu cezanın siyasal haklar üzerinde yaratabileceği sonuçlar ayrıca değerlendirilmelidir. Ceza hukukunun koruduğu hukuksal değer ile yaptırımın siyasal sonucu arasında belirgin bir ölçek farkı bulunmaktadır. Kamu görevlisinin onur ve saygınlığının korunması amacıyla uygulanan bir yaptırımın somut olayın özelliklerine bağlı olarak bir siyasal aktörün siyasal temsil kapasitesini etkileyebilmesi ölçülülük bakımından ciddi bir sorun ortaya çıkarmaktadır.

Burada sorun, hakaret suçundan mahkumiyetin hiçbir koşulda siyasal haklara ilişkin sonuç doğurmaması değildir. Esas sorun somut eylemin ağırlığı, cezanın düzeyi ve siyasal haklar üzerindeki sonuç birlikte değerlendirildiğinde yaptırımın demokratik temsil hakkı bakımından ölçülü olup olmadığıdır. Siyasal haklar, yalnızca mahkum edilen kişinin bireysel hakları değildir. Seçme ve seçilme hakkı aynı zamanda halkın siyasal iradesinin oluşmasının ve temsil edilmesinin temel araçlarından biridir. Bu nedenle somut olayda ortaya çıkan hukuksal-siyasal zincir özellikle önem taşımaktadır: siyasal ifade, ceza soruşturması ve kovuşturması, hapis cezası, hak yoksunluğu ve siyasal kapasitenin etkilenmesi.

Ancak İmamoğlu davasının sonucu bununla sınırlı değildir. Mahkumiyetin kesinleşmesi ve ilgili hak yoksunluklarının uygulanması durumunda İmamoğlu'nun yalnızca bireysel siyasal hakları değil, İBB Belediye Başkanlığı makamı da etkilenebilecektir. Bu durumda dava bireysel siyasal hakların sınırlandırılması sorunundan çıkarak seçilmiş bir yerel yönetimin kurumsal yapısını doğrudan etkileyebilecek bir nitelik kazanacaktır.

Bu ikinci boyut, çalışmanın en önemli bulgularından biridir. Çünkü İmamoğlu'nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olması davanın sonuçlarını yalnızca kendisine ait bir siyasal statü sorunu olmaktan çıkarmaktadır. 31 Mart 2024 tarihinde İstanbul seçmenlerinin oylarıyla belirlenen belediye başkanlığı makamının ceza yargılaması sonucunda boşalması durumunda yeni başkanın belirlenmesi mevcut belediye meclisinin siyasal aritmetiği üzerinden gerçekleşecektir.

Böyle bir durumda doğrudan halk tarafından seçilmiş belediye başkanının yerine belediye meclisinin seçeceği başka bir başkanın gelmesi söz konusu olacaktır. Hukuk düzeninin başkanlık makamının boşalması durumunda öngördüğü bu mekanizma kendi başına hukuka aykırı değildir. Ancak somut olayda mekanizmanın nasıl işletildiği ve hangi siyasal sonucu doğurduğu ayrıca değerlendirilmelidir. Çünkü burada demokratik temsilin iki farklı biçimi karşı karşıya gelmektedir: Birincisi, İstanbul seçmenlerinin doğrudan oylarıyla belirlenen belediye başkanlığı ve ikincisi ise seçilmiş belediye meclisinin kendi içinden yapacağı başkanlık seçimi. Böylece ceza yargılamasının sonucu yalnızca bir bireyin siyasal statüsünü değil, seçmen iradesinin belediye yönetimindeki kurumsal temsil biçimini de değiştirebilecek bir sonuç yaratabilecektir.

Daha da önemlisi, belediye meclisindeki siyasal aritmetik dikkate alındığında başkanlık makamının boşalması İBB yönetiminin siyasal bileşiminin değişmesi olasılığını doğurmaktadır. Bu değişikliğin gerçekleşeceğini peşin olarak kabul etmek doğru değildir. Sonuç o tarihteki meclis dağılımına, meclis üyelerinin siyasal tercihlerine ve yapılacak seçimin koşullarına bağlı olacaktır. Bununla birlikte, yargısal süreç sonucunda seçilmiş belediye başkanlığının boşalması ve ardından belediye yönetiminin farklı bir siyasal grubun denetim ve yönetimine geçebilmesi davanın siyasal önemini köklü biçimde artırmaktadır. Bu nedenle davanın sonuç zinciri artık yalnızca “ifade, ceza ve siyasal hak” biçiminde değil, “ifade, ceza, hak yoksunluğu, belediye başkanlığının sona ermesi, belediye meclisinde yeni seçim ve olası yönetim değişikliği” biçiminde değerlendirilmelidir. Bu ikinci zincir davayı bireysel siyasal tasfiye tartışmasının ötesine taşımaktadır. Burada söz konusu olan artık yalnızca bir siyasal aktörün siyasal kapasitesinin sınırlandırılması değil, seçimle belirlenmiş yerel siyasal iktidarın yargısal süreç sonucunda yeniden dağıtılabilmesi olasılığıdır. Bu nokta, yargısal araçsallaştırma (lawfare) bakımından özellikle önemlidir. Lawfare savı mahkemenin kararının mutlaka siyasal bir talimatla verildiği varsayımına dayandırılmamalıdır. Somut olayda böyle bir doğrudan kanıt bulunmadıkça böyle bir sonuca ulaşmak yöntembilimsel olarak doğru değildir. Bununla birlikte yargısal araçsallaştırmanın değerlendirilmesinde yalnızca kararın görünürdeki hukuksal amacı değil, hukuksal sürecin seçtiği araçlar, zamanlaması, yaptırımın ağırlığı ve ortaya çıkardığı siyasal sonuçlar da dikkate alınmalıdır. Bu açıdan İmamoğlu davasında iki farklı sonuç birbirinden ayrılmalıdır. Birincisi, bireysel siyasal kapasitenin sınırlandırılmasıdır. İkincisi ise bunun sonucunda ortaya çıkabilecek kurumsal siyasal iktidar değişikliğidir. İlk sonuç İmamoğlu'nun siyasal haklarıyla ve ikinci sonuç ise İstanbul seçmenlerinin 2024 yılında oluşturduğu yerel yönetim iradesinin devamlılığıyla ilgilidir. Dolayısıyla davanın siyasal önemini yalnızca “İmamoğlu'na siyasi yasak getirilmesi” kavramıyla açıklamak eksik kalmaktadır. Daha kapsamlı sorun, ceza hukukunun siyasal bir aktörün bireysel haklarını etkileyen bir yaptırım olmaktan çıkarak seçilmiş bir yerel yönetimin siyasal bileşimini değiştirebilecek bir sonuç üretip üretemeyeceğidir. Bu bağlamda “hukuksal tasfiye” kavramının da daha geniş bir anlam kazandığı görülmektedir. Hukuksal tasfiye yalnızca bir kişinin cezalandırılması veya siyasal haklarından yoksun bırakılması şeklinde ortaya çıkmayabilir. Eğer hukuksal bir süreç seçilmiş bir siyasal aktörün görevden ayrılmasına ve onun yönettiği siyasal kurumun yönetiminin başka bir siyasal aktöre geçebilmesine olanak sağlayan sonuçlar doğuruyorsa bireysel tasfiye ile kurumsal siyasal yeniden dağıtım aynı süreç içinde birleşebilir.

Bununla birlikte bu çalışmanın vardığı sonuç İBB yönetiminin mutlaka el değiştireceği değildir. Böyle bir sonuç, mevcut kararın kesinleşmesine ve bunu izleyen hukuksal ve siyasal süreçlere bağlıdır. Aynı şekilde mahkumiyet kararının siyasal amaçla verildiği de doğrudan kanıtlanmış bir olgu olarak ileri sürülemez. Çalışmanın ulaştığı daha sınırlı fakat daha güçlü sonuç şudur: Mahkumiyet kararının hukuksal sonuçları, bireysel cezalandırmanın ötesine geçerek seçilmiş yerel yönetimin siyasal yapısını değiştirebilecek bir gizil güç taşımaktadır. Bu gizil gü, kararın demokratik hukuk devleti bakımından değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Çünkü demokratik sistemlerde seçimle belirlenen siyasal iktidarın değiştirilmesinin temel yolu yeniden seçimdir. Seçilmiş bir makamın seçim dönemi tamamlanmadan sona ermesi hukuk düzeninde öngörülen olağandışı mekanizmalar çerçevesinde olanaklı olabilir. Ancak böyle bir mekanizmanın uygulanmasının seçmen iradesinin yerine başka bir siyasal iradenin geçirilmesi sonucunu doğurması durumunda ortaya çıkan demokratik temsil sorunu ayrıca değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak İmamoğlu davası bir hakaret davasından çok daha geniş bir hukuk ve siyaset sorununu görünür kılmaktadır. Dava ifade özgürlüğü, kamu görevlilerinin eleştiriye açıklığı, cezanın orantılılığı, siyasal haklar, yargısal araçsallaştırma, siyasal yıldırma ve demokratik temsil arasındaki bağlantıların aynı olayda kesiştiği bir örnektir.

Çalışmanın temel bulgusu bu kesişmenin iki düzeyde gerçekleştiğidir. İlk düzeyde ceza yaptırımı İmamoğlu'nun bireysel siyasal kapasitesini etkileyebilecek niteliktedir. İkinci düzeyde ise mahkumiyetin kesinleşmesi ve başkanlığın sona ermesi durumunda İBB’nin yönetiminin mevcut seçmen iradesinden farklı bir siyasal bileşime geçebilmesi olanaklıdır. Böylece bireysel siyasal haklara müdahale ile kurumsal siyasal iktidarın yeniden dağıtılması aynı hukuksal zincirin iki ayrı sonucu haline gelebilmektedir. Bu nedenle İmamoğlu davası bakımından temel demokratik hukuk devleti sorusu yalnızca “Bir kamu görevlisine hakaret cezalandırılmalı mıdır?” değildir. Daha temel soru şudur: Bir siyasal ifade nedeniyle uygulanan ceza yaptırımı hangi noktada bireysel cezalandırmanın sınırlarını aşarak bir siyasal aktörün temsil kapasitesini ve sonuçta seçmen iradesiyle oluşturulmuş kurumsal siyasal iktidarı değiştirebilecek bir araca dönüşmektedir? İmamoğlu davasının hukuksal ve siyasal önemi tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Son değerlendirme kararın kesinleşmesi, gerekçeli kararın içeriği ve kanun yollarında yapılacak incelemeler sonucunda daha somut duruma gelecektir. Ancak mevcut aşamada dava, ceza hukuku ile siyasal haklar arasındaki ilişkinin yanı sıra, yargısal süreçlerin seçilmiş yerel iktidarın sürekliliği üzerindeki etkisinin de incelenmesini zorunlu kılan bir örnek olay niteliğindedir. Bu nedenle demokratik hukuk devleti bakımından korunması gereken yalnızca sanığın hakları değildir. Aynı zamanda seçmenin iradesinin, siyasal yarışmanın ve seçim yoluyla oluşturulmuş yerel yönetimlerin kurumsal sürekliliğinin de hukuksal koruma altında tutulması gerekir. Ceza hukukunun meşru amacı ile siyasal iktidarın yeniden dağıtılması arasında ortaya çıkabilecek uzaklık bu davanın gelecekteki yargısal değerlendirmelerinde özellikle dikkate alınması gereken temel sorunlardan biridir.

Kaynakça

 

Anayasa Mahkemesi. (2017, 27 Aralık). Keleş Öztürk, B. No: 2014/15001. Anayasa Mahkemesi.

Anayasa Mahkemesi. (2022, 26 Mayıs). Samet Çelikçapa, B. No: 2018/14878. Anayasa Mahkemesi.

Anayasa Mahkemesi. (2026, 4 Mayıs). Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunda cezanın alt sınırını ve soruşturma usulünü düzenleyen kurallara ilişkin itiraz başvurusu hakkında karar, E. 2024/173, K. 2025/277. Anayasa Mahkemesi.

Anayasa Mahkemesi. (t.y.). İfade özgürlüğüne dair emsal kararlar. Anayasa Mahkemesi.

Anayasa Mahkemesi. (t.y.). İfade ve basın özgürlüğü. Anayasa Mahkemesi.

Council of Europe. (1950). Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms. European Court of Human Rights.

European Court of Human Rights. (2012, February 21). Tuşalp v. Turkey (Applications nos. 32131/08 and 41617/08). European Court of Human Rights.

European Court of Human Rights. (2014, November 27). Mustafa Erdoğan and Others v. Turkey (Applications nos. 346/04 and 39779/04). European Court of Human Rights.

European Court of Human Rights. (t.y.). Guide on Article 10 of the European Convention on Human Rights: Freedom of expression. European Court of Human Rights.

Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2004). 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu. Resmî Gazete, 25611.

Türkiye Büyük Millet Meclisi. (1982). Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. Resmî Gazete, 17863 (Mükerrer).

Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı. (t.y.). Türk Ceza Kanunu. Adalet Bakanlığı.

TRT Haber. (2026, 11 Eylül). Ekrem İmamoğlu'na "hakaret" suçundan 2 yıl 1 ay hapis cezası. TRT Haber.

Anadolu Ajansı. (2023, 14 Temmuz). Ekrem İmamoğlu hakkında "kamu görevlisine açıkça hakaret" suçundan dava açıldı. Anadolu Ajansı.

Anadolu Ajansı. (2026, 11 Eylül). Ekrem İmamoğlu'na "hakaret" suçundan 2 yıl 1 ay hapis cezası. Anadolu Ajansı.