Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

3 Mart 2026 Salı

 

ABD–İsrail–İran Üçgeni: Küresel Güç Geçişi ve Çok Kutuplu Düzen Bağlamında Bir Çözümleme

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

 

Öz

Bu çalışma, ABD–İran gerilimini yalnızca bölgesel bir güvenlik krizi olarak değil, küresel güç dengelerinin dönüşüm sürecinde ortaya çıkan stratejik bir kırılma noktası olarak ele almaktadır. Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu uluslararası sistemin aşınması ve Çin ile Rusya’nın artan jeopolitik ağırlığı, ABD’nin Orta Doğu siyasalarını daha karmaşık ve çok boyutlu bir zemine taşımıştır. Bu bağlamda İran, yalnızca İsrail ile yaşanan gerilim ekseninde değil, Avrasya merkezli güç mücadelesinde kritik bir aktör olarak değerlendirilmektedir. Çalışmada nitel çözümleme yöntemi kullanılmış, güç geçişi kuramı, çok kutupluluk bakış açısı ve bölgesel güvenlik devingenleri çerçevesinde değerlendirme yapılmıştır. Çözümleme olası bir ABD–İran çatışmasının kısa vadede taktik kazanımlar üretebileceğini, ancak orta ve uzun vadede yüksek maliyetli, sürdürülebilirliği tartışmalı ve küresel dengeyi etkileyebilecek sonuçlar doğurabileceğini ortaya koymaktadır. Sonuç olarak, söz konusu gerilim üç ülke arasındaki bir güç savaşımından ötede uluslararası sistemin yeniden yapılanma sürecinin önemli bir sınav alanı niteliğindedir.

Anahtar Kelimeler: ABD–İran Gerilimi, Küresel Güç Geçişi, Çok Kutuplu Dünya, Hegemonya, Orta Doğu Jeopolitiği, Stratejik Denge, Bölgesel Güvenlik

 

Abstract

This study examines the U.S.–Iran tension not merely as a regional security crisis but as a strategic inflection point within the ongoing transformation of global power balances. The erosion of the post–Cold War unipolar international order and the rising geopolitical influence of China and Russia have complicated U.S. policy calculations in the Middle East. In this context, Iran is assessed not only through the lens of tensions with Israel but also as a pivotal actor within the broader Eurasian power competition. Using a qualitative analytical framework grounded in power transition theory, multipolarity, and regional security dynamics, the study argues that while a potential U.S.–Iran confrontation may yield short-term tactical advantages, it could generate significant long-term costs and strategic uncertainties. The findings suggest that the crisis represents not merely a bilateral dispute, but a test case for the evolving structure of the international system.

Keywords: U.S.–Iran Tension, Power Transition, Multipolarity, Hegemony, Middle East Geopolitics, Strategic Balance, Regional Security

GİRİŞ

ABD'nin İran'a saldırından sonra düşünüyorum ve yanıt arıyorum: ABD II. Dünya Savaşı’ndan sonra girdiği hangi savaşları kazandı? “Kazandı mı?” sorusu aslında askeri başarı ile siyasal-stratejik sonuç arasındaki farktan kaynaklanıyor. ABD birçok savaşta askeri olarak üstün geldi ama siyasal hedeflerine tam ulaşamadı. Aşağıda II. Dünya Savaşı sonrası başlıca savaşları kabaca sınıflandırdım. Kore Savaşı (1950–1953) askeri olarak başarılıydı ancak siyasal başarı olarak sınırlı kaldı. Vietnam Savaşı’nı kaybetti. ABD Güney Vietnam’ı koruyamadı. 1975’te Saygon düştü ve ülke birleşti.  ABD adına askeri üstünlük vardı ama stratejik yenilgi gerçekleşti. Körfez Savaşı sonuç olarak ABD’ye net kazanç sağladı. Irak Kuveyt’ten çıkarıldı. Hedef sınırlıydı ve başarıldı. Bu savaş, ABD’nin “temiz zafer” sayılabilecek nadir savaşlarından biri oldu. Afganistan Savaşı’nın sonucu stratejik başarısızlık olarak tarihe yazıldı. Taliban devrildi ama 20 yıl sonra yeniden iktidara geldi. Bu savaşta askeri üstünlük vardı ancak uzun vadeli siyasal hedef tutmadı. Irak Savaşı’nın sonucu da aslında tartışmalı ve bazılarına göre stratejik açıdan başarısızlıkla sonuçlandı. Saddam devrildi ama Irak siyasal kararlılığını kaybetti, İran güç kazandı ve IŞİD doğdu. Rejim değişti ama bölgesel denge ABD lehine kalıcı olmadı. Libya müdahalesinde sonuç olarak rejim değişti ama devlet çöktü. Kaddafi devrildi, fakat Libya uzun süreli kaosa sürüklendi. Bu olaylar genel olarak değerlendirilirse ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrası savaşları üç kategoriye ayrılabilir: Net askeri ve siyasal başarı yani Körfez Savaşı (1991); sınırlı başarı Kore Savaşı; stratejik başarısızlık örnekleri ise Vietnam, Afganistan, Irak (2003 sonrası) ve dolaylı olarak Libya.

ABD, devletler arası konvansiyonel savaşta hala dünyanın en güçlü askeri kapasitesine sahip devlettir. Ancak askeri zafer siyasal zafer anlamına gelmemektedir. Gerilla savaşları, ulus kurma, rejim mühendisliği gibi alanlarda ABD ciddi zorluk yaşamıştır. Bu olgu İran bağlamında düşünülürse, ABD İran’da kısa sürede askeri üstünlük sağlayabilir. Ama asıl soru şu olacaktır: İran rejimi devrilirse yerine ne gelecektir? İç savaş çıkacak mıdır? Bölgesel güç dengesi nasıl değişecektir? Çin ve Rusya nasıl tepki verecektir? Bu bağlamda sorulması gerek sorular aşağıda ele alınmıştır.

Ortadoğu’da yükselen gerilim, yüzeyde İsrail ile İran arasında görünen bir çatışma gibi algılansa da gerçekte bu gelişme küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemin yansımasıdır. ABD’nin İran’a yönelik askeri ve siyasal baskısı, yalnızca bölgesel güvenlik kaygılarıyla açıklanamaz. Bu atılım aynı zamanda çok kutuplu dünya düzenine geçiş sürecinde hegemonya savaşımının bir parçasıdır.

Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu düzenin mimarı olan ABD, yükselen Çin ve yeniden konumlanan Rusya karşısında stratejik üstünlüğünü koruma arayışındadır. İran ise bu büyük güç savaşımında yalnızca bölgesel bir aktör değil, aynı zamanda Avrasya jeopolitiğinin kilit düğüm noktalarından biridir.

Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin küresel üstünlüğü yalnızca askeri kapasitesine değil, aynı zamanda dolar merkezli uluslararası mali mimariye dayanmaktaydı. Ancak son yıllarda özellikle Çin ve Rusya öncülüğünde ikili ticarette yerel para birimlerinin kullanılması yönündeki eğilimler ve farklı ödeme sistemlerine yönelik arayışlar doların küresel rezerv para statüsünün göreli aşınmasına ilişkin tartışmaları artırmıştır. Bu gelişmeler, ABD’nin yaptırım ve finansal baskı kapasitesinin uzun vadeli sürdürülebilirliği konusunda soru işaretleri doğurmaktadır. Bu bağlamda Orta Doğu’daki krizler, yalnızca bölgesel güvenlik sorunları değil, aynı zamanda küresel hegemonya yapısının dayanıklılığı açısından da anlam taşımaktadır.

Bu çerçevede temel soru şudur: ABD’nin İran’a yönelik atılımları İsrail güvenliği eksenli taktik bir tercih midir, yoksa küresel güç kaymasının önünü kesmeye yönelik daha geniş bir stratejik hesap mıdır? Bu makale, söz konusu çatışmayı yalnızca askeri boyutuyla değil, güç geçişi kuramı, bölgesel denge siyaseti ve çok kutupluluk açısından çözümlemeyi amaçlamaktadır.

Amaç ve Hedefler

Amaç

Bu çalışmanın amacı, ABD–İran gerilimini yalnızca askeri bir çatışma olasılığı olarak değil, küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği çok kutuplu dünya bağlamında stratejik bir kırılma noktası olarak çözümlemektir. Çalışma, söz konusu gerilimin arka planında yer alan hegemonya savaşımını, bölgesel güvenlik devingenlerini ve büyük güç yarışmasını bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirmeyi hedeflemektedir.

Hedefler

Bu amaç doğrultusunda makale şu sorulara yanıt aramaktadır:

ABD’nin İran’a yönelik siyasası, İsrail güvenliği ile sınırlı taktik bir tercih midir, yoksa küresel güç kaymasına karşı geliştirilmiş stratejik bir atılım mıdır?

İran’ın demografik, coğrafi ve askeri kapasitesi uzun süreli bir çatışmada nasıl bir direnç gizil gücü üretmektedir?

Çin ve Rusya gibi aktörlerin konumu, olası bir çatışmanın bölgesel mi yoksa küresel bir denge krizine mi dönüşeceğini nasıl etkilemektedir?

Çok kutuplu dünya düzenine geçiş süreci ABD’nin Orta Doğu’daki manevra alanını daraltmakta mıdır?

Olası çatışmaların kısa, orta ve uzun vadeli stratejik sonuçları neler olabilir?

Araştırma Soruları

Bu çalışma aşağıdaki temel ve alt araştırma sorularına yanıt aramaktadır:

Ana Araştırma Sorusu: ABD–İran gerilimi bölgesel bir güvenlik krizinin ötesinde küresel güç geçişi sürecinin stratejik bir yansıması mıdır?

Alt Araştırma Soruları

ABD’nin İran’a yönelik politikası, İsrail güvenliği merkezli taktik bir tercih midir, yoksa yükselen çok kutuplu düzene karşı hegemonik konumunu koruma girişimi midir?

İran’ın demografik büyüklüğü, coğrafi derinliği ve asimetrik savaş kapasitesi olası çatışmada nasıl bir stratejik direnç üretmektedir?

Çin ve Rusya’nın konumu ABD’nin İran’a yönelik olası müdahalesini sınırlayıcı bir denge unsuru oluşturmakta mıdır?

Olası bir ABD–İran çatışması Orta Doğu’daki güç dengelerini nasıl yeniden şekillendirebilir?

Bu gerilim, küresel ölçekte bloklaşmayı hızlandırarak yeni bir jeopolitik kutuplaşma sürecine yol açabilir mi?

Uzun vadede bu kriz ABD’nin küresel liderlik kapasitesini güçlendirir mi yoksa aşındırır mı?

YÖNTEM

Bu çalışma, nitel (qualitative) araştırma yöntemi temelinde yürütülmüştür. Çözümleme, tarihsel karşılaştırma, jeopolitik değerlendirme ve güç geçişi kuramı çerçevesinde kavramsal çözümleme yöntemine dayanmaktadır.

Kuramsal Çerçeve

Bu çalışma, ABD–İsrail–İran gerilimini üç temel kuramsal yaklaşım çerçevesinde çözümlemektedir: Güç Geçişi Kuramı, Yapısal Gerçekçilik (Neorealizm) ve Çok Kutupluluk Bakış Açısı.

Güç Geçişi Kuramı: Güç geçişi kuramına göre uluslararası sistemde kararlılık ve hegemon gücün belirleyici üstünlüğü altında sürdürülür. Ancak yükselen aktörlerin sistem içindeki payı arttıkça yarışma ve çatışma olasılığı yükselir (Organski, 1958). Bu bağlamda ABD’nin küresel sistemdeki göreli üstünlüğünün aşınması ve Çin’in ekonomik ve teknolojik yükselişi sistemsel bir gerilim üretmektedir. ABD–İran gerilimi bu çerçevede yalnızca bölgesel bir kriz değil, hegemon konumunu korumaya çalışan bir gücün çevresel alanlardaki stratejik refleksi olarak okunabilir.

Yapısal Gerçekçilik (Neorealizm): Kenneth Waltz’un (1979) ortaya koyduğu yapısal gerçekçilik yaklaşımına göre uluslararası sistem anarşiktir ve devletler güvenliklerini en üst düzeye çıkarmak amacıyla güç biriktirir. Bu açıdan bakıldığında ABD, Orta Doğu’daki askeri ve stratejik üstünlüğünü sürdürmeye çalışmaktadır. İran ise asimetrik kapasite ve bölgesel ağlar üzerinden dengeleyici strateji izlemektedir. Çin ve Rusya doğrudan çatışmaya girmeden dengeleyici tavır almaktadır. Bu durum klasik güç dengesi davranış kalıplarıyla uyumludur (Walt, 1987).

Hegemonik Kararlılık ve Liberal Düzenin Aşınması: Hegemonik kararlılık kuramı küresel ekonomik ve siyasal düzenin hegemon güç tarafından sürdürüldüğünü ileri sürer (Keohane, 1984). Ancak liberal uluslararası düzenin son yıllarda karşılaştığı meydan okumalar (Ikenberry, 2011) ABD liderliğinin sürdürülebilirliği konusunda soru işaretleri doğurmuştur. ABD’nin İran’a yönelik sert siyasaları, bazı yorumlara göre düzeni koruma çabası ve bazılarına göre ise düzenin aşınmasının belirtisidir.

Çok Kutupluluk ve Sistemsel Dönüşüm: Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu sistem, Çin’in ekonomik yükselişi, Rusya’nın askeri kapasitesini pekiştirmesi ve BRICS benzeri platformların güç kazanmasıyla daha karmaşık bir yapıya evrilmektedir. Bu dönüşüm, bölgesel krizlerin küresel etkiler üretme kapasitesini artırmaktadır. Bu bağlamda ABD-İsrail-İran gerilimi bölgesel güç dengesi sorunu, hegemonya aşınması göstergesi ve çok kutuplu düzene geçişin hızlandırıcısı olarak üç katmanlı bir çözümleme gerektirmektedir.

Hegemonik Gücün Finansal Boyutu ve Kuramsal Çerçevede Petrodoların Konumlandırılması: Hegemonik kararlılık kuramı, uluslararası düzenin yalnızca askeri üstünlükle değil, aynı zamanda ekonomik ve finansal liderlikle sürdürüldüğünü ileri sürmektedir (Keohane, 1984). Bu bağlamda ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrası kurduğu Bretton Woods sistemi ve doların rezerv para statüsü, küresel sistemdeki liderliğinin temel dayanaklarından biri olmuştur. Doların uluslararası ticaret ve enerji piyasalarındaki merkezi konumu, ABD’ye yalnızca ekonomik üstünlük değil, aynı zamanda yaptırım uygulama, finansal akışları yönlendirme ve uluslararası kurumlar üzerinden düzen kurma kapasitesi sağlamıştır. Bu durum, hegemon gücün “yapısal güç” (structural power) üretme mekanizmasının önemli bir unsurudur. Ancak son yıllarda bazı devletlerin ikili ticarette yerel para birimlerini kullanma yönündeki girişimleri ve farklı ödeme sistemlerine ilişkin arayışlar, dolar merkezli mali mimarinin göreli dayanıklılığına ilişkin tartışmaları artırmıştır. Bu gelişmeler, ABD’nin küresel mali üstünlüğünün mutlak değil, göreli ve devingen bir yapı olduğunu göstermektedir. Bu çerçevede ABD-İsrail-İran gerilimi yalnızca bölgesel güvenlik bağlamında değil, yaptırım rejimleri, finansal baskı araçları ve enerji piyasaları üzerinden yürütülen daha geniş bir hegemonya savaşımının parçası olarak değerlendirilebilir.

Devlet Dayanıklılığı ve İç Güvenlik Boyutu: Yapısal gerçekçilik devletleri tekil aktörler olarak ele alsa da çağdaş güvenlik yazını iç kararlılığın dış siyasa kapasitesi üzerindeki etkisini vurgulamaktadır. Özellikle çok etnik unsurlu ve sınır aşan kimliklere sahip bölgelerde, iç güvenlik devingenleri dış müdahalelere karşı devlet dayanıklılığını etkileyebilmektedir. Bu çerçevede İran’ın etnik çeşitliliği ve sınır bölgelerindeki kimlik temelli duyarlılıklar olası bir kriz durumunda iç kararlılığın stratejik önemini artırmaktadır. Bölgesel güvenlik kompleksi yaklaşımı, Orta Doğu’da etno-politik yapıların devletler arası yarışmayla iç içe geçtiğini göstermektedir. Dolayısıyla İran’ın dış baskılara karşı direnç kapasitesi yalnızca askeri güçle değil, aynı zamanda iç bütünlüğünü koruma yeteneğiyle de ilişkilidir.

Rejim Dayanıklılığı ve Dış Tehdit Altında Bütünleşme: Uluslararası kriz ve savaş dönemlerinde devletlerin iç siyasal devingenleri önemli ölçüde değişebilmektedir. Siyasal bilim yazınında “bayrak etrafında toplanma” (rally ’round the flag effect) olarak tanımlanan olgu dış tehdit algısının toplumda geçici de olsa yönetime yönelik destek artışı yaratabileceğini ileri sürmektedir. Özellikle otoriter ya da yarı-otoriter rejimlerde dış tehdit söylemi iç muhalefetin marjinalleşmesine ve merkezi otoritenin güç pekiştirilmesine zemin hazırlayabilmektedir. Otoriter rejim dayanıklılığı yazını bu tür sistemlerin yalnızca baskı mekanizmalarıyla değil, güvenlik aygıtlarının kurumsal bütünlüğü, elit koalisyonlarının sürekliliği ve ideolojik seferberlik kapasitesi üzerinden de varlıklarını sürdürebildiklerini göstermektedir. Bu bağlamda dış tehdit, rejim için bir kırılganlık unsuru olabileceği gibi, aynı zamanda iç bütünlüğü pekiştirici bir etmen de üretebilir. İran örneğinde bu devingen özellikle önemlidir. Olası bir dış müdahale veya rejim değişikliği söylemi, mevcut siyasal yapının iç muhalefete karşı daha sıkı bir bütünleşme üretmesine yol açabilir. Bu durum, askeri çatışmanın yalnızca askeri sonuçlar doğurmayabileceğini ve aynı zamanda iç siyasal dengeleri de yeniden şekillendirebileceğini göstermektedir. Dolayısıyla İran’ın stratejik dayanıklılığı değerlendirilirken yalnızca askeri kapasite veya ekonomik göstergeler değil, rejimin kriz dönemlerinde seferber olma ve bütünlük üretme kapasitesi de dikkate alınmalıdır.

Veri Kaynakları

Çalışma şu kaynaklara dayanmaktadır: Uluslararası ilişkiler yazını, stratejik araştırma merkezlerinin raporları, açık kaynak askeri ve ekonomik veriler ve akademik yayınlar ve küresel siyasa çözümlemeleri. Nicel istatistiksel modelleme yapılmamış, ancak demografik, ekonomik ve askeri kapasiteye ilişkin açık kaynak verilerden yararlanılmıştır.

Çözümleme Yöntemi

Çözümleme üç aşamada gerçekleştirilmiştir:

Tanımlayıcı Aşama: ABD–İran geriliminin mevcut durumu ve aktörlerin durumları ortaya konmuştur.

Karşılaştırmalı Değerlendirme: ABD’nin önceki müdahaleleri ile İran senaryosu arasında benzerlik ve farklılıklar çözümlenmiştir.

Senaryo Çözümlemesi: Kısa, orta ve uzun vadeli olası gelişmeler üzerinden stratejik sonuç kestirimi yapılmıştır.

Sınırlılıklar

Bu çalışma, açık kaynaklara dayalı bir stratejik çözümlemedir. Devletlerin gizli askeri kapasite ve diplomatik görüşmelerine ilişkin kapalı bilgilere erişim olanaklı değildir. Bu nedenle değerlendirmeler olasılık ve eğilimler üzerinden yapılmıştır.

ÇÖZÜMLEME

ABD artık savaş kazanamıyor mu?

Askeri kapasite açısından yanıt net olarak “hayır”dır. ABD hala küresel hava üstünlüğü sağlayabilmektedir. Denizlerde tartışmasız baskındır. Uzay, siber ve istihbarat kapasitesi çok yüksektir. Lojistik olarak dünyada eşi yoktur. Sorun askeri değildir. Sorun ABD son 30 yılda devletlere karşı değil, toplumlara karşı savaşmış olmasıdır. Vietnam, Afganistan, Irak’ta karşısında düzenli ordular yoktu ve ideolojik, dağınık, yerel destekli, sabırlı aktörler vardı. Bu tip savaşlarda zaman, zayıf tarafın lehine işler. ABD’de iç kamuoyu 5–10 yılda yorgun düşmektedir. Ancak ABD’nin karşısındakiler 30 yıl bekleyebilmektedir.

Sorun hedeflerin gerçekçi olmaması mı?

Bence asıl sorun buradadır. 1991 Körfez Savaşı’nda hedef netti: Irak’ın Kuveyt’ten çıkarılması gerekiyordu. 2003 Irak’ta hedef değişti ve rejimi devir, demokrasiyi kur ve Orta Doğu’yu dönüştür oldu. Bu artık askeri değil, uygarlık mühendisliği hedefiydi. Afganistan’da hedef terör altyapısını dağıtmak idi ve başarılı oldu. Ancak daha sonra hedef çağdaş devlet kurmak üzere değiştirildi. Başarısız oldu. ABD’nin zorlandığı noktanın şu olduğu anlaşılmaktadır: Rejim devirmek kolaydır. Devlet kurmak zordur. Ulus yaratmak daha da zordur.

Yapısal Bir Sorun Var mı?

Soğuk Savaş sonrası ABD tek kutuplu güç oldu. Bu da şu yanılgıyı doğurdu: “Askeri üstünlük siyasal dönüşüm yaratır.” Ancak 21. Yüzyılda kimlik siyaseti güç kazandı, asimetrik savaş yaygınlaştı ve dış müdahaleye karşı milliyetçilik duyguları yükseldi. Çin ve Rusya gibi rakipler dolaylı dengeleme sağlamaya başladı. Bu ortamda dış müdahale geri tepmeye başladı.

İran örnek olarak alınırsa, ABD İran’ı vurursa askeri sonuç olarak büyük olasılıkla üstünlük sağlayabilir. Ancak siyasal sonuç belirsiz kalacaktır. Bu durumda yine tüm seçenekler canlı ve geçerlidir: dinsel rejim daha pekişebilir, milliyetçilik yükselebilir, iç savaş çıkabilir, ülke parçalanabilir, daha köktenci bir yapı gelebilir ve Çin ve Rusya İran’a açık destek verebilir. Bu bağlamda düşünüldüğünde İran’daki risk, Irak 2003’ten daha büyüktür.

Çözümleyicilik açısından bakıldığında vardığım sonuç sorun ABD’nin savaş kazanamıyor olması değildir. ABD konvansiyonel savaşları kazanabilmekte fakat uzun vadeli siyasal mühendisliği başaramamaktadır. Sorun askeri kapasite değil, stratejik hedeflerin aşırı beklentiler içermesidir.

ABD’nin temel hatası nerededir?

Bu soruya çeşitli yanıtlar verilebilir. Kültürel ve toplumsal gerçekliği yanlış okumak, ABD iç kamuoyunun sabırsızlığı, hegemonik kibir ve savunma sanayi ve güvenlik bürokrasisinin çıkar peşinde olması bunlar arasında akla ilk gelebilecek olanlarıdır. Bence bunlara başka önemli iki etmen daha eklenmelidir: İran’ın 2500 yıllık deneyime sahip kadim bir devlet olması ve İranlıların savaşma yetenekleri ve azmi.  “İranlılar savaşçıdır” ifadesi kültürel özcülüğe kaçmadan tarihsel ve siyasal bağlamda değerlendirilmelidir.

İran’ın Tarihsel Hafızası ve Savaş Deneyimi

İran-Irak Savaşı: Bu savaş İran siyasal kültürünü derinden şekillendirmiş ve 8 yıl sürmüştür. Çok ağır insan kaybı yaşanmıştır. İran rejimi savaşı “kutsal savunma” (Defa-e Moqaddas) olarak kodlamıştır. Bu savaşta İranlılar toplumsal seferberlik, özveri ve sabır ideolojisi üretmişlerdir. İran, böylelikle, uzun süreli yıpratma savaşına dayanma kapasitesini o dönemde kurumsallaştırmıştır.

Asimetrik Strateji Geleneği: İran bugün konvansiyonel üstünlükle değil, vekil aktörler, füze kapasitesi, deniz mayınlama, Hürmüz Boğazı tehdidi ve sabır ve yıpratma stratejisiyle savaşmaktadır. Bu savaşın kurumsal taşıyıcısı İslam Devrim Muhafızları Ordusu’dur. Devrim Muhafızları klasik ordu mantığından farklıdır ve ideolojik ve uzun süreli direniş için yapılandırılmıştır.

İran Toplumu Uzun Savaşa Dayanır mı? 1980’lerde rejim Devrim sonrası bütünleşmişti, toplum seferberlik içindeydi ve genç nüfus çok yüksekti. Bugün ise ekonomik kriz var ve rejim meşruluk sorunu yaşamaktadır. Kentli genç nüfus daha seküler ve rejimden uzak durmaktadır. Kısacası, devletin sabrı ile toplumun sabrı aynı değildir.

ABD-İran Savaşı: Konvansiyonel aşamada ABD üstünlük sağlar, ama İran savaşı uzatacaktır. Temel yöntemleri ise Körfez’de enerji akışını tehdit etmek, İsrail’e dolaylı baskı kurmak, Irak ve Suriye’de vekil saldırıları artırmak ve siber saldırılar yapmaktır. Bu yöntemler, ABD’yi askeri değil, ekonomik ve siyasal olarak yıpratmayı hedefleyecektir.

“İranlılar uzun savaşırlar” ifadesinin gerçek anlamı aşağıda belirtilmiştir. İran devlet geleneği zamanın kendi lehine çalışabileceğine inanır. Bu da ABD’nin zayıf noktasıyla örtüşmektedir. Amerikan kamuoyu uzun savaş istemez. Yazında bu gerçeğe iki kavramla yaklaşılır: Birincisi “Bayrak etrafında toplanma” (rally around the flag) etkisidir. Dış tehdit karşısında toplum iç eleştirileri askıya alıp devlete yönelir. Meşruluk krizi yaşayan rejimler bile böyle bir ortamda geçici olarak da olsa güçlenebilir. İkincisi “güvenlikleştirme” (securitization) ilkesidir. Rejim, dış tehdidi kullanarak muhalefeti “ulusal güvenlik riski” olarak çerçeveleyebilir ve baskıyı artırabilir.

İran siyasal kültüründe savunma miti vardır. İran-Irak Savaşı hala “Kutsal Savunma” olarak anlatılır. Dış saldırı tarihsel mağdur olma anlatısının yeniden üretimi anlamına gelir. ABD’nin açık saldırısı, rejimin bu ideolojik söylemini doğrular nitelikte olabilir. Rejim, “Bakın, biz haklıydık. Asıl tehdit dışarıdan” diyecektir. Bu söylem kısa vadede güçlü şekilde çalışır. Şayet savaş kısa ve sınırlı kalırsa İran rejimi güçlenebilir. Savaş uzun ve yıkıcı olursa ekonomi çökebilir ve elit bölünmesi başlayabilir. İran’da elit çatlakları zaten mevcuttur. Özellikle ekonomik yaptırımlar sonrası oluşan memnuniyetsizlik ciddi boyutlara ulaşmıştır.

ABD’nin Stratejik İkilemi: Kısa vadede, ABD İran’a vurursa rejimi zayıflatmak ister. Ama ilk etki büyük olasılıkla tam tersi sonuçlar doğurabilir. 2003 Irak’ta da görüldüğü üzere, Saddam devrilmiş ama İran bölgesel olarak güçlenmiştir. Bana göre, kısa vadede rejim pekişir, muhalefetin bastırılır ve milliyetçi duygular yükselir. Orta vadede ise ekonomik yıpranma düzeyi belirleyici olur ve elit bölünmesi başlarsa sistem sarsılır.

İran'ın saldırma ve savunma gücü: İran’ın saldırma gücü konvansiyonel anlamda değildir ve küresel projeksiyon kapasitesi yoktur. Uçak gemisi yoktur. Hava üstünlüğü sağlayamaz. Çağdaş hava kuvvetleri sınırlıdır. Uzun menzilli lojistik kapasitesi zayıftır. Kısacası, ABD tipi “uzak coğrafyada rejim devirecek” bir güç değildir.

İran’ın Savunma Gücü Neden Yüksektir? Birinci etmen coğrafyadır. Zagros ve Elburz dağları doğal savunma çizgisi oluşturmaktadır. Ülke yüzölçümü çok büyüktür ve Irak’ın 3 katıdır. Hürmüz Boğazı stratejik kaldıraçtır. Büyük ve yoğun şehirleri vardır ve işgal maliyeti çok yüksektir. İran’ı işgal etmek Irak’tan kat kat zor olacaktır.

Asimetrik Savunma Doktrini: İran savunması şu temeller üzerine kuruludur. Balistik füze kapasitesi, sürü İHA’lar, deniz mayınlama, vekil ağları ve uzun süreli yıpratma.

Özet olarak, İran projeksiyon gücü düşük, caydırıcı ve yıpratıcı savunma kapasitesi yüksek bir devlettir. Saldırarak kazanamaz, ama savaşı pahalı duruma getirerek caydırabilir. Bu Kuzey Kore modeline benzer bir savunma mantığıdır.

Şayet, İran’ın saldırı gücü zayıf ama savunma gücü güçlü ise ABD neden doğrudan geniş ölçekli savaşa girmek istemez? Çünkü hızlı zafer olanaklı ama savaştan temiz çıkış olanaklı değildir. İran askeri olarak yenilebilir, ama ülke stratejik olarak bataklığa dönüşebilir.

İran’da Ulusal Egemenlik Refleksi

Aralık 2025 ve Ocak 2026 olaylarında görüldüğü üzere, İran’da rejime karşı ciddi hoşnutsuzluk olabilir. Ancak, dış müdahale söz konusu olduğunda tablo değişebilir. Çağdaş İran tarihinde 1908 Anglo-Rus müdahaleleri, 1953 darbesi ve 1980–88 savaşı gibi önemli olgular vardır. Bu hafıza şunu üretir: “İçeride kavga ederiz ama dışarıya karşı birlik oluruz.” Bu refleks rejimden bağımsız bir milliyetçilik üretir.

Esir Düşmeme ve Boyunduruk Karşıtlığı

İran siyasal kültüründe bağımsızlık (istiqlal) güçlü bir temadır. Bu sadece İslamcı söylem değildir ve milliyetçi hatta seküler çevrelerde de vardır. Bu nedenle bir dış işgal rejimi devirmek için değil “Vatan savunması” olarak algılanabilir. Bu da savaşı ideolojik değil varoluşsal kılar.

90 Milyonluk Demografi

Büyük nüfus geniş coğrafyaya yayılmış, kentleşmiş ama tümüyle kırılgan olmamıştır. Genç nüfus hala önemlidir. 2003 sayımına göre Irak 25 milyon, Afganistan 30 milyon nüfusa sahip iken İran 90 milyon nüfusa sahiptir ve daha karmaşık demografik yapısı vardır. Bu ölçek, uzun süreli direniş kapasitesi demektir.

İran’da Ulusal Birlik Ne Kadar Uyum İçindedir?

İran’da etnik çeşitlilik (Azerbaycanlılar, Kürtler, Beluciler, Araplar ve Türkmenler) vardır. Kentli-seküler kesim ile tutucu kesim arasında uzaklık vardır. Ekonomik eşitsizlik büyüktür. Dış saldırı bu fay hatlarını kapatabilir ama uzun savaş bunları yeniden açabilir. İran askeri gücü itibarıyla değil, toplumsal dayanıklılığı sayesinde zor yenilir. Bu, klasik jeopolitik çözümlemelerin çoğundan daha derin bir gözlemdir. Dış saldırı durumunda İran’da Kürtler hariç ulusal birliktelik sağlanabilir. Bu değerlendirme anlaşılabilir bir güvenlik bakış açısından gelmektedir. Fakat “Kürtler hariç” gibi kategorik bir ifade alandaki tabloyu fazla sadeleştirmiş olabilir. İran’daki Kürtler homojen değildir ve kriz anlarında davranış kalıpları da tek tip olmamaktadır.

İran’daki Kürt Alanları ve Devingenler

İran’da Kürtler coğrafya olarak batı ve kuzeybatıda yoğunluk (Kürdistan, Batı Azerbaycan, Kirmanşah) kazanmıştır. Siyasal eğilim olarak hem kültürel hak talepleri hem de güçlü bir İran yurttaşlığı bilinci vardır. Güvenlik boyutu açısından Devletle gerilim dönemleri yaşanmış olsa da dış tehdit anlarında davranış tek yönlü olmamıştır. Dış saldırı karşısında Kürtler kısmi bütünleşme içine girebilirler. Ulusal egemenlik refleksi Kürtler dahil geniş kesimlerde “dışa karşı birlik” üretebilir. İran’ın tarihsel müdahale hafızası bu refleksi güçlendirebilir. Dış saldırı ve ağır yıkım olursa fırsat penceresi arayışı başlayabilir. Uzun ve yıpratıcı bir savaşta bazı yerel aktörler merkezden daha fazla özerklik talep edebilir. Bu, otomatik ayrılma demek değildir, sadece pazarlık kapasitesinin artması demektir. Bunlara karşılık merkezin sert güvenlik siyasaları ters etki yaratabilir. Güvenlikleştirme aşırılaşırsa başlangıçtaki birlik duygusu aşınabilir. Özetle, “Kürtler hariç birlik” varsayımı yerine, kısa vadede geniş bir bütünleşme, orta-uzun vadede ise ekonomik ve güvenlik maliyetlerine bağlı olarak farklılaşma daha olası bir çerçeve olabilir.

İran’da Elit Bölünmesi Nasıl Başlar?

İran siyasal sistemi çok katmanlıdır: Ruhani liderlik çevresi, İslam Devrim Muhafızları Ordusu (Devrim Muhafızları), düzenli ordu (Artesh) [1], ekonomik ağlar (vakıflar, yarı-devlet şirketleri) ve seçilmiş kurumlar (cumhurbaşkanlığı, meclis). Uzun savaşta bunlar arasında çatlaklar oluşabilir: kaynak paylaşımı gerilimi (ekonomi daralırsa), Devrim Muhafızları’nın güç yoğunlaşmasına diğer elitlerin tepkisi gelişirse ve savaşın hedefi konusunda stratejik ayrışma (sürdürme mi, müzakere mi?) oluşursa. Elitler bölündüğünde rejimler zayıflar, ama bu hemen çöküş anlamına gelmez. Önce “kapalı kapılar ardında” çatlaklar oluşur.

Toplumsal Yorgunluk Nasıl Birikir?

Bu bağlamda toplum tarafında üç eşik kritik önemdedir: Ekonomi (en belirleyici değişken), günlük güvenlik algısı ve gelecek beklentisi. Kısa savaş milliyetçilik duygularını yükselmesi demektir. Uzun savaş ise fiyat artışı, işsizlik, göç, kayıp sayıları ve moral aşınması anlamına gelir. İran 1980’lerde bunu anlayışla karşılayabildi çünkü Devrim tazeydi. Bugün toplumsal sabır eşiği daha düşük olabilir.

Kritik Kırılma Noktaları

Uzun savaşta iki süreç kesiştiğinde kırılma gelir: toplum yorulur ve elitler bölünürse. Bu noktada üç olasılık çıkar: Sertleşme (daha otoriterleşme), denetimli görüşme ve rejim içi yeniden yapılanma. İran özelinde benim kestirimim kısa vadede kesin bütünleşmedir. Orta vadede ise ekonomi belirleyici olacaktır. Uzun vadede elit içi pazarlıklar sistemi dönüştürür ama ani çöküş zordur. Çünkü İran Irak değildir ve Afganistan hiç değildir. Kurumsal kapasitesi daha yüksektir. Bir başka kırılma noktası Amerikan toplumunun bu saldırıyı onaylamamasıdır. Asıl bölünmüşlük Amerika'dadır. Çünkü savaşın asıl sahibi İsrail’dir ve ABD İsrail için savaşmaktadır. Amerikan halkı bunu görmekte ve istememektedir.

ABD Toplumu Gerçekten Savaşa Karşı mı?

ABD’de son 20 yılın deneyimi Irak Savaşı ve Afganistan Savaşı’dır. Bu iki savaş Amerikan kamuoyunda ciddi “savaş yorgunluğu” yaratmıştır. Bugün ABD’de uzun kara savaşı istemeyen güçlü bir eğilim vardır. “Ulus yaratma” projelerine destek çok düşüktür. Genç kuşaklar dış müdahalelere daha uzak durmaktadır. Bunlar ABD’nin doğrularıdır. Ama şu ayrımı yapmak gerekir: Sınırlı hava operasyonu büyük kara savaşı demek değildir. ABD kamuoyu kısa, düşük maliyetli operasyonlara daha hoşgörülüdür. “ABD İsrail için savaşıyor” algısı ise çok duyarlı ve karmaşık bir sorundur. ABD–İsrail ilişkisi stratejik, tarihsel ve iç politik boyutlara sahiptir. İsrail ABD’de güçlü lobiye sahiptir. Evanjelik taban İsrail’e güçlü destek verir. Ama özellikle genç Demokrat seçmenlerde eleştirel yaklaşım artmaktadır. Dolayısıyla ABD toplumunda bu konuda bir bölünme olduğu doğrudur. Ancak Amerikan dış siyasası yalnızca İsrail eksenli değildir ve İran dosyasında ABD’nin kendi çıkar hesapları da vardır: Nükleer eşik sorunu, Körfez enerji güvenliği ve Çin’in Orta Doğu’daki etkisi gibi. Sorun sadece “İsrail için savaş” çerçevesine indirgenirse çözümleme eksik kalır. Asıl bölünmüşlük ABD’dedir. ABD şu an iç siyasa olarak kutuplaşmıştır, kurumsal güven krizi yaşamaktadır ve küresel liderlik rolü tartışmalıdır. Bir uzun savaş bu kutuplaşmayı artırabilir. Dış krizler bazen kısa süreli birlik de üretebilir. Ancak ABD’de bu “rally” etkisi artık çok kısa sürmektedir. Stratejik sonuç açısından, şayet ABD toplumu uzun savaşa destek vermezse ve İran uzun süre dayanırsa zaman İran’ın lehine işler. Ancak, ABD iç bölünmüşlüğü derinleşirse, bu durum ABD’yi daha ihtiyatlı yapar, daha sert ve kısa süreli askeri atılımlara iter, küresel geri çekilmeye yol açar ve İsrail’i daha bağımsız ve riskli hareket etmeye yönlendirir.

İran’ı Dirençli Yapan Etmenler

Nüfus ve Toplumsal Direnç: 90 milyonluk nüfus, uzun süreli savaşlarda seferber olma ve yıpratma kapasitesi anlamına gelir. Nüfusun tümü doğrudan askeri değil, ama sivil destek, lojistik ve moral açısından kritik önemdedir. Tarihsel deneyimler (İran-Irak Savaşı 1980–88) İran’da uzun yıllar süren bir savaşta toplumun direniş kültürünü geliştirdiğini göstermektedir.

Coğrafya ve Savunma: Dağlık bölgeler (Zagros, Elburz) ve geniş çöl alanları işgali çok zorlaştırır. Hürmüz Boğazı gibi stratejik noktalar, İran’ın küresel enerji ve deniz yollarında baskı aracı olmasını sağlar. Kara savaşı, bu coğrafyada çok maliyetli ve uzun süreli olur ve hızlı zafer olanaksızdır.

Dış Müdahale ve Stratejik Sınırlılıklar: ABD veya başka bir ülke kısa süreli hava veya füze operasyonları yapabilir, ama tam işgal ve denetim olanaklı değildir. 90 milyonluk nüfusu “dizginlemek”, toplumsal fay hatlarını yönetmek ve uzun süreli lojistik sağlamak bugünkü teknolojik kapasite ile bile çok zordur. Tarihsel örnekler olan Afganistan, Irak 2003 ve Vietnam kara savaşları dış müdahaleye karşı uzun süreli direnç yaratmış ve stratejik zaferi engellemiştir.

Sonuç Çözümlemesi: İran gibi 90 milyonluk, geniş coğrafyaya sahip ve toplumsal olarak savunma refleksi güçlü bir ülkeyi herhangi bir güç, kara savaşında denetleyemez ve yönetemez. Askeri üstünlük, stratejik zafer demek değildir.

ABD neden İsrail için savaşıyor?

ABD’nin İsrail ile İlişkisi: Tarihsel ve Kurumsal Boyut

ABD-İsrail ilişkisi çok katmanlıdır. Stratejik açıdan Orta Doğu’da ABD’nin kalıcı varlığı, enerji güvenliği ve İran’a karşı dengedir. İdeolojik ve dinsel açıdan Evanjelik ve Yahudi toplulukları ABD siyasetinde önemlidir. Kurumsal açıdan Kongre, lobiler (örneğin, AIPAC [2]), savunma sanayi ve Ortadoğu uzmanları bu ilişkiyi güçlendirir. Bu, sadece “stratejik menfaat” değil, çoklu çıkar ve baskı mekanizmalarının birleşimidir. ABD siyasetinde iki kritik unsur vardır: Seçim finansmanı ve kampanya desteği. Özel bağışçılar, ekonomik güçle siyasetçileri etkileyebilir. Bu bağlamda bazı siyasetçiler İsrail yanlısı tavır alarak kampanya kaynaklarını artırabilir.

Seçmen tabanı ve kimlik siyaseti: Evanjelik Hristiyan [3] ve Yahudi toplulukları seçimlerde kilit önemdedir. ABD siyasetinde bu grupların algısı, siyasacıların dış siyasa söylemlerini etkileyebilir. ABD’nin dış müdahaleleri bazen ulusal çıkar değil, iç siyaset güdülenmesi ve finansal çıkarlarla şekillenmektedir.

Bunu destekleyen bazı gözlemler vardır. Irak ve İran’a yönelik müdahalelerde iç kamuoyu çoğu zaman farkında olmayarak dış tehdit anlatısı kullanılmaktadır. ABD’de siyasacıların İsrail yanlısı siyasaları hem kampanya finansmanı hem de lobilerle ilişkilerle besleniyor. Ancak bu mekanizma tek başına savaşı tetiklemez, stratejik ve askeri bürokrasi de devreye girebilir. Bir başka anlatımla, tümüyle “siyasacıların kişisel çıkarı” denilemez. Özellikle seçim yılı ve iç kamuoyu baskısı olduğunda iç siyasal güdülenme ve çıkarlar ciddi biçimde etkilenmektedir.  

Şayet, ABD toplumu savaş istemiyorsa ve siyasetçiler seçim güdülenmesiyle savaşı tetikliyorsa bu ABD’nin karar alma mekanizmasında kırılganlık yaratır. Bu kırılganlık, İran gibi uzun süreli direniş kapasitesine sahip ülkeler için bir üstünlüktür. ABD’nin stratejik üstünlüğü siyasal irade ve toplumsal destekle sınırlıdır, sadece askeri kapasiteyle değil.

ABD – İran Savaşı Senaryosu Çözümleyici Tablosu

Sürmekte olan savaşa ilişkin senaryoları ve etmenleri irdeleyen bir çizelge aşağıda yer almaktadır.

Çizelge 1:

Savaş Senaryosu

Boyut

ABD

İran

Etkileşim / Sonuç

Güdülenme

- Stratejik: İran nükleer programı, bölgesel denge
- İç siyaset: Siyasetçiler seçim ve lobiler için baskı
- ABD-İsrail ilişkisi: İsrail lehine tavır alma

- Egemenlik ve bağımsızlık refleksi
- Toplumsal birlik ve milliyetçilik
- Rejim meşruluğu için “dış tehdit” söylemi

ABD güdülenmeleri bazı kısımları seçim ve lobilere dayalı olduğundan uzun süreli savaşta siyasal maliyet yüksek

Askeri Kapasite

- Küresel hava, deniz ve siber üstünlük
- Kara savaşı sınırlı
- Lojistik üstünlük yüksek

- Konvansiyonel güç sınırlı
- Asimetrik savunma: balistik füze, Hürmüz Boğazı, Devrim Muhafızları
- Savunma ve yıpratma odaklı

ABD kısa süreli operasyonlarda üstün, kara savaşı maliyetli ve zor

Toplumsal Devingenler

- Amerikan toplumu savaş yorgunu
- Seçmenler dış müdahaleyi istemiyor
- Bölünmüş kamuoyu, “İsrail için mi savaş?” algısı var

- 90 milyonluk nüfus
- Ulusal birlik refleksi güçlü
- Esir düşmeme ve bağımsızlık vurgusu

Uzun savaş İran lehine, ABD iç bölünme arttıkça stratejik üstünlük azalarak siyasal maliyet büyür

Elit ve Kurumsal Yapı

- Karar alıcı elitler arasında bölünme olası
- Savunma bürokrasisi savaşın sürmesini ister

- Rejim ve Devrim Muhafızları, elitleri uzun direnişi yönetebilecek kapasitede
- Ekonomik ve siyasal kaynaklar sınırlı ama merkezi denetim güçlü

Uzun süreli çatışmada İran elitler dayanıklı, ABD elitler bölünür, stratejik kırılma ABD tarafında

Kısa Vadeli Sonuç (0–6 ay)

Hızlı hava ve füze saldırıları ile baskı kurabilir
Sivil kayıplar ABD’de medya ve kamuoyunda tartışılır

Ulusal birlik pekişir
Toplumsal moral yüksek
Ekonomi şok yaşar ama denetim olanaklı

ABD siyasal maliyeti artar
İran propaganda ve mobilizasyon kazanır

Orta Vadeli Sonuç (6–24 ay)

ABD iç siyaset baskısı ve kamuoyu tepkisiyle operasyonları sınırlamak zorunda
Seçim döngüleri kritik

Toplum yorgunluğu başlar
Ekonomik baskı artar
Devrim Muhafızları ve rejim bazı reform veya sıkılaştırma adımları atar

Uzun savaş ABD’ye maliyetli
İran stratejik olarak dayanıklı, iç çatışmalar sınırlı

Uzun Vadeli Sonuç (24+ ay)

Siyasetçiler siyasal riskten dolayı geri çekilebilir
ABD stratejik hedefler için yeni müdahalelerden kaçınır

Ekonomik ve toplumsal yorgunluk etkili olur
Rejim yeniden bütünleşebilir ama bazı kırılganlıklar ortaya çıkar

Net stratejik zafer ABD için olanaklı değil
İran caydırıcı kapasitesini artırır

 

Yukarıdaki çizelge şunları göstermektedir: ABD askeri kapasite açısından üstündür, ama iç siyaset ve kamuoyu sınırlayıcı etmendir. İran toplumsal ve coğrafi dayanıklılık sayesinde kısa ve orta vadeli savunmasını sürdürebilir. Asıl kırılma ABD’de yaşanabilir. Siyasetçilerin seçim ve lobiler için başlattığı savaş uzun süreli maliyetle karşılaştığında stratejik geri çekilme kaçınılmaz olur.

Bunların ötesinde çok önemli bir etmen daha vardır İran lehinde: rejimin yıkılması olasılığı. ABD artık İran’daki son hedefini açıkladı. Başkan Trump “Hamaney’in yerine getirmek istediğimiz isimler belli idi ama hepsi öldü. Eski Şah’ın oğlu olmaz ama İran içinde biri olabilir ve rejimi değiştireceğiz” dedi. Bu durumda İran rejimi her türlü olanağı kullanacaktır. Bu artık İran için bir cehennem savaşıdır. Hatta ötesinde bir Dünya savaşıdır. Bu bağlamda Rusya ve Çin henüz sesini çıkarmamış ve siyasa açıklamamıştır.

ABD’nin Rejim Değişikliği İlanının Etkisi

ABD’nin hedefi İran rejimini değiştirmekse, bunun sonucu İran’da artık bu bir “savaş değil, varoluş mücadelesi” durumuna gelir. Tüm kurumsal ve toplumsal kaynaklar mobilize edilir: Devrim Muhafızları, sivil destek, ekonomi, propaganda, diaspora. Savaşın süresi ve şiddeti katlanarak artar, maliyetler önceden hesaplanandan çok yüksek olur. Bu “Cehennem savaşı” sadece İran değil, bölge ve küresel etkilerle Dünya Savaşı gizil gücü taşıyan bir çatışma demektir.

İran’ın Kapsamlı Direniş Kanalları

ABD, rejim değişikliği hedefi koyduğunda İran üç eksende cevap verebilir: Toplumsal seferberlik yani ulusal birlik refleksi ve savaşın her alanına seferber olma duygusu güçlenir. “Esir düşmeme, boyunduruk altına girmeme” kültürü tetiklenir. İran bağlamında, asimetrik ve bölgesel savaş yani Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiği baskısı, vekil güçler üzerinden Irak, Suriye, Lübnan’da ABD’ye karşı operasyonlar ve siber ve ekonomik saldırılar ortaya çıkacaktır. İçe dönük stratejik hazırlık yani Devrim Muhafızları ve elitler tüm kaynakları savunmaya yönlendirir. Ekonomik ve lojistik önlemlerle uzun süreli direniş planlanır. Bu, klasik savaş modelleriyle açıklanamaz. Tümüyle stratejik ve psikolojik bir seferberlik durumudur.

Uluslararası Tepkiler: Rusya ve Çin’in Sessizliği

Her iki ülkeden de henüz açık ses yoktur. Rusya İran’a doğrudan askeri destek vermemekte ama bölgesel dengeyi izlemektedir. Çin ise ekonomik ve diplomatik kanallarla destek verebilir ve enerji ve lojistik üzerinden İran’ın direncini güçlendirebilir. Bu sessizlik, ABD açısından yanlış bir güven duygusu yaratabilir. Savaş uzarsa, Rusya ve Çin mutlaka sahneye çıkacaktır.

Stratejik Çözümleme

ABD’nin hedefi rejim değişikliği olarak ilan edilince kısa vadede baskı ve korku ile sınırlı başarı elde edilebilir. Orta vadede İran toplumu ve kurumları dirençle karşılık verebilir ve savaşın ABD’ye maliyeti yükselebilir. Uzun vadede rejim değişikliği hedefi ABD için olanaksız ve maliyetli duruma gelir. Dünya çapında ise bölgesel krizler, enerji fiyatları, küresel güvenlik gerilimi, olası ikinci cephelerin açılması gibi olasılıklar ortaya çıkabilir.

Brzezinski’nin “Büyük Satranç Tahtası”: Küresel Ağırlık Merkezinin Batı’dan Doğu’ya Kayışı

Ekonomik verilere göre, Çin’in GDP büyüklüğü ve BRICS’in ekonomik etkisi giderek artmaktadır. Enerji ve teknoloji alanlarında batı, hala teknolojik ve askeri üstünlüğe sahiptir ama Çin ve Rusya enerji ve stratejik kaynaklarda bağımsızlaşmaktadır. Demografik etmen açısından Çin ve Hindistan gibi nüfus merkezleri küresel etkide ağırlık yaratmaktadır. Brzezinski’nin işaret ettiği gibi, ABD’nin uzun vadeli hedefi Avrupa ve Asya’daki kritik koridorları denetim altında tutmaktır. Hürmüz Boğazı ve Orta Doğu enerji kaynakları bağlamında İran da bunun bir parçasıdır.

İran Sorunu ve Küresel Stratejik Risk

ABD’nin İran’a müdahalesi yerel değil küresel risk taşımaktadır. Doğu ile çatışma alanında Çin ve Rusya’nın ABD’nin İran’ı işgaline göz yumması beklenmemek gerekir. Çin enerji ve BRICS ağı üzerinden doğu-batı dengesini korumak ister. Rusya ise bölgesel etki ve askeri dengeyi korumak için müdahale edebilir veya dolaylı olarak karşı adım atabilir. Batı cepheleri ise ABD İsrail için operasyon yürütürken kendi küresel stratejik esnekliğini kaybedebilir. Dünya barışı ve ekonomik maliyet açısından enerji fiyatları, göç dalgaları ve silahlanma yarışı ABD’nin kısa vadeli çıkarını bile tehlikeye atabilir.

Çok Kutuplu Dünya ve BRICS Etkisi

BRICS, Çin ve Rusya’nın atılımlarıyla ABD’nin “tek kutuplu dünya” üstünlüğünü kırmaktadır. ABD, İran operasyonuna yoğunlaşırken, Afrika, Latin Amerika, Güneydoğu Asya ve diğer bölgelerde denetim kaybı riski ile karşı karşıyadır. Bu durum, bölgesel müdahaleleri artık küresel stratejik hesaplar üzerinden yürütme zorunluluğu yaratmaktadır.

Stratejik Sonuç: Asıl Savaş Doğuda

ABD’nin İran atılımı Batı-Doğu dengesi açısından oyunu bozmaktadır. İran savaşı sadece bölgesel bir çatışma değil, küresel bir jeopolitik sınavdır. Bu sınavda doğu güçleri (Rusya, Çin, BRICS) edilgin kalamaz. ABD’nin Batı için aldığı risk, küresel ağırlık merkezini doğuya kaydırmaktadır. Bu bağlamda ABD-İsrail cephesi İran üzerinden kendi stratejik üstünlüğünü korumaya çalışmaktadır. Çin-Rusya-BRICS cephesi ise ABD’nin küresel egemenliğini sınırlamaya çalışmaktadır. İran ise hem toplumsal ve coğrafi direnç hem de stratejik konumu ile bu küresel denge savaşında kritik bir kırılma noktası oluşturmaktadır.

Şekil 1/a: Küresel güç savaşımı haritası

Şekil 1/b: Küresel güç savaşımı haritası

Yeni Emperyalizm ve Yeni Sömürgecilik

İkinci Dünya Savaşı sonrası klasik sömürgecilik büyük ölçüde bitmiştir. Uluslararası hukuk, BM ve sömürgecilik karşıtı (antikoloniyal) hareketler ile bu model artık sürdürülemez duruma geldi. Ama ABD ve Batı, denetim ve etki alanı yaratma amacıyla “sanal” veya ekonomik-siyasal sömürgecilik stratejisi uygulamaktadır.

“Yeni Sömürgecilik” – ABD’nin Stratejisi: Klasik sömürgecilik toprağı işgal et ve yerel halkı yönetmek demektir. Yeni sömürgecilik ise ekonomik, siyasal, askeri etki üzerinden başka ülkeler ve topraklar üzerinde denetim sağlamak demektir. Örneğin, Venezuela’da petrol ve ekonomi üzerinden baskı ve dış müdahale tehdidi ve İran’da enerji ve stratejik coğrafya üzerinden denetim hedefi gibi. Yeni sömürgecilikte mantık doğrudan yönetim yerine dolaylı denetim, “uyumlu rejim” veya “stratejik çıkar rejimi” yaratmaktır.

Sürdürülemezlik: Bu strateji hem uluslararası hukuk hem de toplumsal direniş nedeniyle uzun vadede başarılabilir görülmemektedir. Toplumsal ve coğrafi etmenler ABD’nin klasik müdahale ve denetim yeteneğini sınırlar. İsrail uğruna böyle bir risk almak ise hem bölgesel hem küresel dengeyi tehlikeye atabilir ve stratejik mantık açısından akılcı görülmemektedir.

Stratejik Çelişki: ABD şu anda iki çelişkili hedefi aynı anda yürütmeye çalışmaktadır. Birincisi doğuda Çin, Rusya, BRICS karşısında stratejik dengeyi korumak ve ikincisi Orta Doğu ve enerji kaynaklarını İsrail için denetim altında tutmak yani yeni sömürgeci bir operasyonu sürdürmek. Bu iki hedef çelişmektedir. Orta Doğu operasyonu, ABD’nin doğudaki stratejik manevra alanını daraltmaktadır. Uzun vadede ABD’nin hem İran hem de Venezuela benzeri stratejileri sürdürülebilir şekilde yönetmesi olanaklı görülmemektedir.

Özetle, II. Dünya Savaşı sonrasında sömürgecilik sona ermiştir. ABD’nin yeni sömürgeci çabaları (Venezuela, İran) çağdaş teknoloji ve askeri üstünlüğe karşın uzun vadede sürdürülemez ve toplumsal direniş ve uluslararası dengeyle çatışır. İsrail uğruna böyle bir maliyeti almak ise stratejik olarak mantıksız ve tehlikelidir.

Çizelge 2:

 

ABD’nin İran Müdahalesi: Hata ve Risk Etmenleri Tablosu

Risk / Hata Etmeni

Açıklama

Stratejik Etki

İran Lehine Sonuç

Rejim değişikliği hedefi

ABD, İran rejimini devirmeyi açıkladı

Varoluşsal mücadele başlatır, savaşın şiddeti artar

İran tüm kaynaklarını seferber eder; uzun ve maliyetli bir direnç oluşur

Toplumsal destek eksikliği (ABD)

Amerikan halkı savaş istemiyor; uzun savaş yorgunluğu

Siyasal baskı artar, operasyonlar sınırlanabilir

ABD’nin maliyeti yükselir; İran psikolojik üstünlük kazanır

İsrail odaklı hareket

ABD, İsrail çıkarları için harekete geçiyor

Küresel stratejik önceliklerde kayma, doğuda denge riske girer

Çin ve Rusya’dan olası karşı atılımlar; ABD’nin küresel etkisi zayıflar

Uzun süreli kara savaşı planlaması

İran 90 milyonluk nüfus, geniş coğrafya, asimetrik savunma

Hedeflenen hızlı zafer olanaksız

ABD güçleri yıpranır; İran stratejik ve psikolojik üstünlük kazanır

Ekonomik maliyetler ve enerji riski

Orta Doğu enerji koridorları risk altında (Hürmüz Boğazı)

Küresel petrol ve enerji fiyatları artar

İran baskı aracı olarak enerji silahını kullanabilir

Uluslararası karşıtlık ve çok kutupluluk

Çin, Rusya ve BRICS operasyonu onaylamaz

ABD’nin diplomatik yalıltılmışlığı artar

İran’ın stratejik konumu güçlenir; ABD’nin küresel manevrası daralır

Bölgesel yayılma ve vekil güçler

İran, bölgedeki müttefik ve vekil güçleri kullanabilir

ABD’nin operasyon alanı genişler, yönetim zorlaşır

Asimetrik çatışmalar artar, ABD maliyeti ve riskleri katlanır

Uzun vadede sürdürülemez yeni sömürgecilik

ABD Venezuela ve İran üzerinden etki kurmaya çalışıyor

Hem bölgesel hem küresel denetim zorlaşır

İran, toplumsal ve coğrafi üstünlükleriyle denetimi zorlaştırır

 

Çözümleyici Özet: ABD’nin stratejik hataları ve riskleri, operasyonun doğasını sadece askeri değil, aynı zamanda siyasal, toplumsal ve küresel boyutlarda belirlemektedir. İran, toplumsal seferberlik, coğrafi üstünlük ve asimetrik taktiklerle bu hataları kendi lehine kullanacak kapasiteye sahiptir. ABD’nin İsrail için hareket etmesi küresel stratejik kaymalar ve çok kutupluluk bağlamında maliyetli ve riskli bir girişim durumuna gelebilir.

Şekil 2: ABD’nin Riskleri ve Hataları

Savaşın Sonucunun Kestirimi

ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın olası sonucu tüm Dünyada merak edilmektedir. Buraya kadar yapılan açıklamalara dayalı olarak, savaşın gelişimine ve sonucuna ilişkin kestirimler aşağıda dönemsel aralıklar olarak belirtilemeye çalışılmıştır.

Çizelge 3:

 

ABD-İran Mücadelesi: Stratejik Sonuç Kestirimi

Kısa vadede (0–6 ay)

ABD hızlı operasyonlarla baskı kurabilir.

İran, ulusal birlik ve propaganda ile direnir.

Amerikan kamuoyu ve siyasal baskı ilk çatlakları yaratır.

Orta vadede (6–24 ay)

İran, asimetrik ve bölgesel güç kullanarak maliyetleri artırır.

ABD’nin stratejik odağı Batı Asya’ya kilitlenir; Çin ve Rusya tepkisi büyür.

İsrail odaklı hareketler, ABD’nin küresel esnekliğini azaltır.

Uzun vadede (24+ ay)

Rejim değişikliği hedefi büyük olasılıkla başarısız olur; ABD maliyetli ve siyasal olarak yıpranır.

İran stratejik konumunu güçlendirir; bölgesel etkisi artar.

Çok kutuplu dünya ve BRICS etmeni, ABD’nin küresel denetimini sınırlar.

 

ABD’nin uzun vadede operasyonu sürdürmesi hem ekonomik hem de diplomatik açıdan olanaklı değildir. Bu araştırmanın genel nitelikli kestirimi olarak, ABD’nin İran müdahalesinin kısa vadede sınırlı baskı yaratabileceği, ancak orta ve uzun vadede İran lehine stratejik üstünlük ve ABD için maliyetli bir çıkmaza dönüşeceği yolundadır. Bu durum, küresel güç dengesi ve çok kutuplu dünya açısından kritik bir kırılma noktası olarak kabul edilmelidir.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

ABD–İran gerilimi, yüzeyde bölgesel bir güvenlik krizine işaret etse de daha derin düzeyde küresel güç dengesinin dönüşüm sürecinin bir yansımasıdır. Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu uluslararası sistemin aşınması ve Çin ile Rusya’nın artan jeopolitik ağırlığı, ABD’nin stratejik kararlarını daha karmaşık ve riskli duruma getirmiştir. Bu bağlamda İran, yalnızca bölgesel bir aktör değil, Avrasya eksenli güçler savaşımının kritik bir düğüm noktasıdır.

Çözümleme göstermektedir ki, ABD’nin İran’a yönelik olası askeri müdahalesi kısa vadede taktik kazanımlar sağlayabilse dahi, orta ve uzun vadede maliyetli ve sürdürülebilirliği tartışmalı bir denge üretebilir. İran’ın demografik büyüklüğü, coğrafi derinliği ve asimetrik savaş kapasitesi, klasik bir hızlı zafer senaryosunu zorlaştırmaktadır. Buna karşılık İran’ın ekonomik kırılganlıkları ve iç toplumsal gerilimleri de göz ardı edilemez. Bu durum çatışma devingenlerini çift yönlü ve öngörülmesi güç bir yapıya dönüştürmektedir.

Çin ve Rusya’nın konumu, olası bir çatışmanın yalnızca bölgesel sınırlar içinde kalmayabileceğini göstermektedir. Her ne kadar doğrudan askeri müdahale olasılığı düşük görünse de diplomatik, ekonomik ve stratejik dengeleme mekanizmaları üzerinden ABD’nin hareket alanının sınırlanması olanaklıdır. Bu durum, çok kutuplu dünya düzenine geçiş sürecinin hızlanabileceğine işaret etmektedir.

Sonuç olarak, ABD–İran gerilimi yalnızca iki devlet arasındaki bir güç mücadelesi değil, küresel sistemin yeniden yapılanma sürecinin önemli bir sınav alanıdır. Bu kriz, ABD’nin küresel liderlik kapasitesini pekiştirebileceği gibi, stratejik aşınmayı hızlandıran bir kırılma noktasına da dönüşebilir. Sonuç, askeri kapasiteden çok ekonomik dayanıklılık, teknolojik üstünlük, diplomatik manevra yeteneği ve iç toplumsal kararlılık gibi çok boyutlu unsurların etkileşimi tarafından belirlenecektir.

Bu nedenle mesele, yalnızca “kim kazanır?” sorusuyla sınırlı değildir. Asıl soru, ortaya çıkacak yeni güç dengesinin uluslararası sistemin kararlılığını güçlendirip güçlendirmeyeceğidir.


 

Kaynakça

 

Allison, G. (2017). Destined for war: Can America and China escape Thucydides’s trap? Houghton Mifflin Harcourt.

Brzezinski, Z. (1997). The grand chessboard: American primacy and its geostrategic imperatives. Basic Books.

Ikenberry, G. J. (2011). Liberal leviathan: The origins, crisis, and transformation of the American world order. Princeton University Press.

Keohane, R. O. (1984). After hegemony: Cooperation and discord in the world political economy. Princeton University Press.

Mearsheimer, J. J. (2001). The tragedy of great power politics. W. W. Norton.

Organski, A. F. K. (1958). World politics. Alfred A. Knopf.

Paul, T. V., Wirtz, J. J., ve Fortmann, M. (Eds.). (2004). Balance of power: Theory and practice in the 21st century. Stanford University Press.

Walt, S. M. (1987). The origins of alliances. Cornell University Press.

Waltz, K. N. (1979). Theory of international politics. McGraw-Hill.

Buzan, B., ve Waever, O. (2003). Regions and powers: The structure of international security. Cambridge University Press.

BRICS. (2023). Johannesburg II declaration. BRICS Summit Official Documents.



[1] Artesh, İran İslam Cumhuriyeti’nin düzenli ordusudur. Kara, hava ve deniz kuvvetlerinden oluşur ve esas görevi ülke sınırlarını konvansiyonel tehditlere karşı savunmaktır. İran’daki Devrim Muhafızları’ndan (Sepah) farklı olarak daha klasik askeri yapı ve öğretiye sahiptir.

[2] AIPAC (American Israel Public Affairs Committee), ABD merkezli ve İsrail–ABD ilişkilerini güçlendirmeyi amaçlayan etkili bir lobi kuruluşudur. 1950’li yıllarda kurumsallaşan örgüt, özellikle ABD Kongresi nezdinde İsrail lehine siyasa oluşturma süreçlerinde etkili rol oynamaktadır. AIPAC, doğrudan adaylara bağış yapan bir yapı olmamakla birlikte, ABD’de İsrail yanlısı siyasaların desteklenmesinde önemli bir siyasal etki aktörü olarak değerlendirilmektedir.

[3] Evanjelik Hristiyanlık, Protestanlık içinde yer alan ve İncil’in (özellikle Yeni Ahit’in) bireysel iman ve “yeniden doğuş” deneyimi üzerinden yorumlanmasını vurgulayan bir akımdır. ABD’de özellikle tutucu siyaset, İsrail’e destek ve misyonerlik etkinlikleriyle ilişkilendirilen güçlü bir toplumsal ve siyasal etkiye sahiptir.