Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

27 Mart 2026 Cuma

 

İran Krizi VI: ABD–İran–İsrail Üçgeninde Çatışmanın Mantığı, Stratejik Uyumsuzluk ve Diplomatik Kilitlenme

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

Öz

Bu çalışma, Amerika Birleşik Devletleri, İran ve İsrail arasında şekillenen çatışma ve diplomasi süreçlerini klasik güç dengesi yaklaşımlarının ötesine geçerek “stratejik uyumsuzluk” kavramı çerçevesinde çözümlemektedir. Makale, söz konusu üç aktörün benimsediği zorlayıcı diplomasi, önleyici güvenlik ve asimetrik direnç stratejilerinin yalnızca alandaki çatışma devingenlerini değil, aynı zamanda görüşe süreçlerinin neden kalıcı bir uzlaşmaya evrilemediğini belirlediğini ileri sürmektedir. Nitel araştırma yöntemine dayanan çalışma durum çözümlemesi, belge incelemesi ve süreç izleme tekniklerini kullanarak tarafların stratejik davranışlarını karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Çözümleme bulguları tarafların her birinin kendi içinde akılcı hareket etmesine karşın bu akılcı yaklaşımların bir araya geldiğinde yapısal bir kilitlenme ürettiğini göstermektedir. Bu kilitlenme, çatışmanın sürekliliğini sağlayan mekanizmaları beslemekte ve diplomatik çözüm olasılığını sınırlamaktadır. Sonuç olarak çalışma, Orta Doğu’daki söz konusu çatışmanın çözümünün, güç dengesi değişiminden çok stratejik uyumun sağlanmasına bağlı olduğunu savunmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Stratejik uyumsuzluk, zorlayıcı diplomasi, önleyici güvenlik, asimetrik savaş, Orta Doğu, ABD, İran, İsrail, çatışma devingenleri, görüşme süreçleri

 

Abstract

This study analyzes the conflict and diplomatic processes among the United States, Iran, and Israel through the concept of “strategic incompatibility,” moving beyond classical balance of power approaches. It argues that the coercive diplomacy of the United States, the preventive security doctrine of Israel, and Iran’s strategy of asymmetric resistance not only shape the dynamics of conflict on the ground but also explain why negotiations fail to produce lasting agreements. Based on a qualitative research design, the study employs case analysis, document analysis, and process tracing to comparatively examine the strategic behavior of the actors. The findings demonstrate that although each actor behaves rationally within its own strategic framework, the interaction of these rationalities produces a structural deadlock. This deadlock both sustains the continuity of conflict and limits the prospects for durable diplomatic solutions. The study concludes that resolving the conflict depends not on shifts in the balance of power but on the development of strategic alignment among the actors.

Keywords: Strategic incompatibility, coercive diplomacy, preventive security, asymmetric warfare, Middle East, United States, Iran, Israel, conflict dynamics, negotiation processes

GİRİŞ

Orta Doğu, uzun süredir devam eden çatışmaların, kırılgan dengelerin ve başarısız diplomatik girişimlerin iç içe geçtiği bir jeopolitik alan olarak dikkat çekmektedir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İran ve İsrail arasında şekillenen çok katmanlı rekabet, bölgesel kararsızlığın en belirleyici eksenlerinden birini oluşturmaktadır. Bu üç aktör arasındaki gerilim, yalnızca güç dengesi veya askeri kapasite farklılıklarıyla açıklanamayacak ölçüde karmaşık bir nitelik taşımaktadır. Nitekim taraflar arasında zaman zaman görüşme girişimleri ortaya çıkmasına karşın kalıcı bir uzlaşma zemininin oluşamaması çatışmanın yapısal özelliklerine ilişkin daha derin bir çözümlemeyi gerekli kılmaktadır.

Bu çalışma söz konusu çıkmazın temel nedeninin güç asimetrisi ya da klasik güvenlik ikilemi olmadığını, aksine aktörlerin benimsediği stratejik yaklaşımlar arasındaki uyumsuzluktan kaynaklandığını ileri sürmektedir. ABD’nin zorlayıcı diplomasiye dayanan baskı ve görüşmeyi eş zamanlı yürüten yaklaşımı, İsrail’in önleyici ve bozucu güvenlik öğretisi ile İran’ın zamana yayılan, asimetrik ve direnç temelli stratejisiyle keskin biçimde ayrışmaktadır. Bu farklı stratejik mantıklar, yalnızca alandaki çatışma devingenlerini değil, aynı zamanda diplomatik süreçlerin işleyişini de doğrudan etkilemektedir.

Bu bağlamda makale ABD–İran–İsrail üçgeninde ortaya çıkan çatışma ve görüşme süreçlerini, “stratejik uyumsuzluk” kavramı çerçevesinde çözümlemeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın temel varsayımı tarafların akılcı davranmalarına karşın bu akılcılıkların farklı yönelimlere sahip olması nedeniyle ortak bir uzlaşma zemininin üretilemediğidir. Başka bir ifadeyle, taraflar aynı masada bulunmalarına karşın farklı “stratejik menüler” üzerinden hareket etmekte ve bu durum görüşme süreçlerini yapısal olarak kilitlemektedir.

Bu doğrultuda makale üç temel soruya yanıt aramaktadır: (i) ABD, İran ve İsrail’in stratejik yaklaşımları hangi mantıklar üzerine kurulmaktadır? (ii) Bu stratejiler arasındaki uyumsuzluk görüşme süreçlerini nasıl tıkamaktadır? ve (iii) bu yapısal kilitlenme, çatışmanın sürekliliğini hangi mekanizmalar üzerinden yeniden üretmektedir? Bu sorulara yanıt verirken çalışma, aktörlerin resmi siyasa belgeleri, görüşme önerileri ve alandaki davranış kalıplarını birlikte değerlendirerek bütüncül bir çözümleme sunmayı hedeflemektedir.

Sonuç olarak bu makale, Orta Doğu’daki çatışmanın yalnızca güç dengesi veya güvenlik kaygılarıyla değil, birbirleriyle uyuşmayan stratejik akılların etkileşimi üzerinden anlaşılması gerektiğini savunmaktadır. Bu yaklaşım hem mevcut diplomatik çıkmazı açıklamakta hem de olası çözüm yollarının neden sınırlı kaldığını ortaya koymaktadır.

Amaç ve Hedefler

Bu çalışmanın temel amacı, ABD, İran ve İsrail arasındaki çatışma ve görüşme süreçlerini, klasik güç dengesi ve güvenlik ikilemi yaklaşımlarının ötesine geçerek, stratejik uyumsuzluk kavramı çerçevesinde çözümlemektir. Bu bağlamda makale söz konusu üç aktörün benimsediği farklı stratejik mantıkların yalnızca alandaki çatışma devingenlerini değil, aynı zamanda diplomatik süreçlerin neden kalıcı bir uzlaşmaya evrilemediğini de belirlediğini ortaya koymayı hedeflemektedir.

Çalışmanın bir diğer amacı, çok aktörlü çatışma ortamlarında akılcı davranışın otomatik olarak uzlaşma üretmediğini, aksine farklı akılcılık biçimlerinin bir araya gelmesinin yapısal bir kilitlenme yaratabileceğini göstermektir. Bu yönüyle makale, uluslararası ilişkiler yazınında çoğu zaman ihmal edilen “akılcılıklar arası uyumsuzluk” sorununa kavramsal bir katkı sunmayı amaçlamaktadır.

Bu genel amaç doğrultusunda çalışmanın özgün hedefleri şu şekilde sıralanabilir:

ABD, İran ve İsrail’in çatışma ve görüşme süreçlerindeki stratejik yaklaşımlarını sistemli biçimde çözümlemek,

Bu aktörlerin benimsediği stratejiler arasındaki örtüşme ve ayrışma noktalarını ortaya koymak,

Stratejik uyumsuzluğun görüşme süreçlerinde nasıl bir kilitlenme mekanizması ürettiğini açıklamak,

Taraflar arasında ortaya çıkan görüşme metinleri ve siyasa önerileri üzerinden uzlaşma olasılığını değerlendirmek,

Çatışmanın sürekliliğini sağlayan yapısal devingenleri ortaya koyarak olası çözüm senaryolarının neden sınırlı kaldığını tartışmak.

Sonuç olarak bu çalışma, ABD–İran–İsrail üçgeninde gözlemlenen çatışma ve diplomasi süreçlerini yalnızca betimlemekle kalmayıp, bu süreçlerin arkasındaki stratejik mantıkları çözümleyerek hem akademik yazına hem de siyasa yapım süreçlerine çözümleyici bir katkı sunmayı amaçlamaktadır.

Araştırma Soruları

Bu çalışma, ABD, İran ve İsrail arasındaki çatışma ve görüşme süreçlerini “stratejik uyumsuzluk” çerçevesinde çözümlemek amacıyla aşağıdaki temel araştırma sorularına yanıt aramaktadır:

Ana Araştırma Sorusu

ABD–İran–İsrail üçgeninde çatışma ve diplomasi süreçleri neden kalıcı bir uzlaşma üretememekte ve hangi koşullar altında yapısal bir kilitlenmeye dönüşmektedir?

Alt Araştırma Soruları

Bu üç aktörün benimsediği stratejik yaklaşımlar hangi akılcılık ve güvenlik algıları üzerine oturmaktadır?

ABD’nin zorlayıcı diplomasi stratejisi, İsrail’in önleyici güvenlik öğretisi ve İran’ın asimetrik direnç stratejisi arasındaki temel farklılıklar nelerdir?

Bu stratejik farklılıklar, görüşme süreçlerinde nasıl bir örtüşme eksikliği ve karşılıklı güvensizlik üretmektedir?

Tarafların sunduğu görüşme metinleri (örneğin ABD’nin çok maddeli önerileri ve İran’ın karşı önerileri) stratejik uyumsuzluğu hangi somut alanlarda görünür kılmaktadır?

İsrail’in “bozucu aktör” (spoiler) rolü, görüşme süreçlerinin başarısını nasıl etkilemektedir?

Çatışmanın vekil aktörler ve bölgesel yayılma üzerinden sürdürülmesi doğrudan uzlaşma olasılığını nasıl zayıflatmaktadır?

Taraflar arasında ortaya çıkan “karşılıklı zarar eşiği” (mutually hurting stalemate) neden kalıcı bir barışa değil, düşük yoğunluklu süreklileşmiş çatışmaya yol açmaktadır?

Mevcut stratejik uyumsuzluk koşullarında taraflar arasında sınırlı veya geçici bir uzlaşma olanaklı mıdır? Eğer olanaklı ise bu uzlaşma hangi alanlarla sınırlı kalacaktır?

Bu sorular, çalışmanın yalnızca çatışmayı betimlemekle kalmayıp çatışmanın arkasındaki stratejik mantıkları çözümleyerek neden kalıcı bir diplomatik çözüm üretilemediğini açıklamasına olanak tanımaktadır.

YÖNTEM

Bu çalışma, Uluslararası İlişkiler disiplininde nitel araştırma yaklaşımına dayanan, keşfedici ve çözümleyici bir çözümleme sunmaktadır. Araştırma, ABD–İran–İsrail üçgeninde ortaya çıkan çatışma ve diplomasi süreçlerini stratejik uyumsuzluk kavramı çerçevesinde incelemeyi amaçladığından yöntemsel olarak durum çalışması (case study) ve karşılaştırmalı çözümleme tekniklerini birlikte kullanmaktadır.

Çalışmada tekil bir olaydan çok belirli bir zaman diliminde ortaya çıkan çok katmanlı etkileşimler ele alınmakta ve bu bağlamda söz konusu üç aktörün stratejik davranışları bütüncül bir olay olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım, karmaşık ve çok aktörlü çatışma devingenlerinin derinlemesine anlaşılmasına olanak tanımaktadır.

Veri toplama sürecinde açık kaynaklara dayalı belge çözümleme (document analysis) yöntemi benimsenmiştir. Bu kapsamda, ABD ve İran tarafından sunulan görüşme metinleri, resmi açıklamalar, siyasa belgeleri ve uluslararası kuruluş raporları incelenmiştir. Ayrıca, İsrail’in güvenlik öğretisini yansıtan söylem ve uygulamalar da çözümlenerek aktörlerin stratejik yönelimleri karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir.

Çözümleme sürecinde, aktörlerin stratejik yaklaşımlarını sınıflandırmak ve karşılaştırmak amacıyla çözümleyici çerçeveleme (analytical framework) yöntemi kullanılmıştır. Bu çerçevede, her bir aktörün stratejisi belirli kategoriler altında (zorlayıcı diplomasi, önleyici güvenlik, asimetrik direnç) kavramsallaştırılmış ve bu stratejiler arasındaki örtüşme ve ayrışma noktaları sistemli biçimde ortaya konmuştur. Ayrıca, görüşme metinleri üzerinden yapılan içerik çözümlemesi ile tarafların talepleri arasındaki uyum ve çatışma alanları belirlenmiştir.

Çalışmanın bir diğer yöntemsel bileşeni, süreç izleme (process tracing) yaklaşımıdır. Bu yöntem aracılığıyla taraflar arasındaki etkileşimlerin zaman içinde nasıl geliştiği, görüşme girişimlerinin hangi aşamalarda tıkandığı ve çatışmanın nasıl süreklilik kazandığı çözümlenmiştir. Böylece yalnızca durağan bir tablo değil, devingen bir süreç ortaya konulmuştur.

Son olarak, çalışmanın sınırlılıkları da göz önünde bulundurulmalıdır. Araştırma, büyük ölçüde açık kaynaklara ve resmi açıklamalara dayandığından karar alma süreçlerinin tüm boyutlarına erişim olanaklı olmamaktadır. Ayrıca, devam eden bir çatışma ortamının çözümlenmesi ve bulguların belirli ölçüde zamana bağlı olmasına neden olmaktadır. Bununla birlikte, kullanılan yöntemsel yaklaşım mevcut veriler üzerinden güvenilir ve çözümleyici açıdan tutarlı sonuçlara ulaşmayı olanaklı kılmaktadır.

KURAMSAL ÇERÇEVE

Bu çalışma, Uluslararası İlişkiler yazınında yer alan klasik güç dengesi ve güvenlik ikilemi yaklaşımlarının ötesine geçerek çok aktörlü çatışmalarda ortaya çıkan stratejik uyumsuzluk olgusunu açıklamayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda kuramsal çerçeve, üç temel eksen üzerine kurulmaktadır: zorlayıcı diplomasi, önleyici güvenlik öğretisi ve asimetrik direnç stratejisi. Bu üç yaklaşım, sırasıyla ABD, İsrail ve İran’ın stratejik davranış kalıplarını anlamak için çözümleyici araçlar sunmaktadır.

İlk olarak, zorlayıcı diplomasi (coercive diplomacy) yaklaşımı bir aktörün karşı tarafı istenen davranış değişikliğine zorlamak amacıyla askeri tehdit ve ekonomik yaptırımları diplomatik görüşmeyle birlikte kullanmasını ifade etmektedir. Bu yaklaşım, özellikle ABD’nin İran’a yönelik siyasalarında belirginleşmektedir. Zorlayıcı diplomasi akılcı aktör varsayımına dayanmakta ve maliyet artırımı yoluyla karşı tarafın tercihlerini değiştirmeyi hedeflemektedir. Ancak bu yaklaşım, karşı tarafın maliyet algısının farklı olması durumunda sınırlı etki üretmekte ve beklenen sonuçları vermemektedir.

İkinci olarak, önleyici güvenlik öğretisi bir aktörün olası tehditleri gerçekleşmeden önce ortadan kaldırmayı amaçlayan stratejik yaklaşımını ifade etmektedir. Bu çerçevede İsrail, İran’ın nükleer kapasitesini ve bölgesel etkisini varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirmekte ve bu tehdidi sınırlamak için önleyici ve çoğu zaman tek taraflı müdahalelere başvurmaktadır. Bu yaklaşım, klasik caydırıcılık kuramından farklı olarak tehdidin ortaya çıkmasını beklemeden harekete geçmeyi meşru görmektedir. Dolayısıyla, diplomatik süreçlerin işleyişini zayıflatabilecek bir “bozucu aktör” (spoiler) davranışını da beraberinde getirebilmektedir.

Üçüncü olarak, asimetrik direnç stratejisi, daha zayıf konumdaki bir aktörün doğrudan çatışma yerine dolaylı, yayılmış ve zamana yayılan yöntemlerle rakibine karşı koymasını ifade etmektedir. İran’ın benimsediği bu strateji, vekil aktörler, bölgesel ağlar ve sınırlı askeri kapasitenin etkili kullanımı üzerinden şekillenmektedir. Bu yaklaşım, doğrudan savaş maliyetlerini en aza indirirken çatışmayı süreklileştiren bir yapı üretmektedir. Aynı zamanda karşı tarafın kesin bir zafer elde etmesini zorlaştırarak görüşme süreçlerinde farklı bir güç dengesi yaratmaktadır.

Bu üç stratejik yaklaşımın bir arada değerlendirilmesi çalışmanın temel kavramsal katkısını oluşturan stratejik uyumsuzluk kavramını ortaya çıkarmaktadır. Stratejik uyumsuzluk, aktörlerin akılcı davranmalarına karşın farklı hedefler, araçlar ve zaman ufukları nedeniyle ortak bir uzlaşma zemini oluşturamaması durumunu ifade etmektedir. Bu bağlamda, her bir aktör kendi stratejik mantığı içinde tutarlı hareket etmekte, ancak bu mantıklar bir araya geldiğinde sistem düzeyinde bir kilitlenme ortaya çıkmaktadır.

Bu çözümleme, Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı ve Michel Foucault’nun iktidar ilişkilerine ilişkin yaklaşımıyla da ilişkilendirilebilir. Gramsci’ye göre hegemonya yalnızca zor kullanımıyla değil, rıza üretimiyle de sürdürülürken, Foucault iktidarın çok katmanlı ve yayılmış doğasına dikkat çekmektedir. Bu açıdan bakıldığında, ABD’nin zorlayıcı diplomasi stratejisi hegemonik düzen kurma çabası olarak okunabilirken, İran’ın asimetrik direnci bu hegemonik yapıya karşı geliştirilen bir karşı-iktidar uygulaması olarak değerlendirilebilir. İsrail’in önleyici güvenlik yaklaşımı ise bu iki yapı arasında güvenlik odaklı bir ara konum oluşturmaktadır.

Sonuç olarak bu kuramsal çerçeve, çatışmayı yalnızca güç savaşımı olarak değil, farklı stratejik akılların etkileşimi olarak ele almayı olanaklı kılmaktadır. Bu yaklaşım, neden akılcı aktörlerin bir araya geldiği görüşme süreçlerinin dahi kalıcı bir uzlaşma üretemediğini açıklamak açısından önemli bir çözümleyici zemin sunmaktadır.

MEVCUT KOŞULLAR

ABD’nin 15 maddelik ateş kes planı ile İran’ın bu plana karşılık önerdiği 5 maddelik talebi aşağıdaki karşılaştırmalı çizelgede gösterilmiştir.

Çizelge 1:

 

Tarafların karşılıklı istemleri

#

ABD Maddesi / Hedefi

İran’ın Resmi Tepkisi / Talebi

Çözümleyici Bilgi / Kırılma Noktası

1

Nükleer etkinlikleri sınırlamak

-

Örtüşme yok, İran caydırıcılık istiyor; kırılma yüksek

2

Bölgesel askeri etkinliklerin kısıtlanması

Tüm cephelerde savaşın sona ermesi; direniş gruplarının durdurulması

ABD vekil güçleri sınırlamak istiyor; İran tüm çatışmaları eş zamanlı bitirmek istiyor, stratejik çatışma

3

Yaptırımların aşamalı kaldırılması

Tazminat ve savaş zararlarının güvence altına alınması

Mali ve diplomatik yükümlülükler ABD için kırılma maddesi

4

Hürmüz Boğazı ve deniz yolları güvenliği

Hürmüz Boğazı egemenliğinin tanınması

ABD serbest geçişi garanti etmek ister; çakışma yüksek

5

Güvence mekanizmaları (denetim, geri çekilme opsiyonu)

Geleceğe dönük güvence (savaşın yeniden çıkmayacağı koşullar)

Tarafların farklı güvence anlayışı, önemli kırılma

6

Sivil ve askeri hedeflerin korunması

-

Kısıtlı örtüşme

7

Bölgesel müttefiklerin güvenliği

-

Olası sürtüşme, ABD’nin İsrail güvenliği önceliği

8

İstihbarat paylaşımı ve denetim mekanizmaları

-

Uzlaşma düşük

9

Silah transferlerinin sınırlandırılması

-

Bölgesel güç dengesi kırılma noktası

10

Barış ve ateşkes protokolleri

-

Kısmi örtüşme

11

Savaş tazminatı veya hasarların giderimi

Tazminat ve savaş zararlarının güvence altına alınması

Ortak alan, ama ABD mali yükümlülükten kaçabilir, çatışma

12

Enerji güvenliği (petrol ve gaz akışı)

Hürmüz Boğazı egemenliği

Çakışma net

13

Bölgesel krizlerin hızlı çözümü

-

Diplomatik sürtüşme riski

14

Taraflar arası iletişim ve kriz yönetimi

-

Kısıtlı örtüşme

15

İzleme ve raporlama mekanizmaları

-

Uzlaşma düşük

 

Özetlenecek olursa, en yüksek çatışma olasılığı yukarıdaki 2, 4, 5 ve 12. Maddelerde ortaya çıkmaktadır. Ortak veya kısmi örtüşme ise 10 ve 11. Maddelerde görülmektedir. ABD ve İran için en duyarlı maddeler Hürmüz Boğazı, geleceğe dönük güvence, tüm cephelerde ateşkes, tazminat konularıdır. Bu çizelge tarafların açıklamaları sonrasında görüşme sürecinin hangi maddelerde kritik kırılmalara açık olduğunu göstermektedir.

KÜRESEL EKONOMİK KALDIRAÇ MEKANİZMASI

Orta Doğu’daki çatışmanın sürekliliğini sağlayan yeni ve önemli bir mekanizma enerji yolları ve küresel ticaret akışları üzerinden kurulan ekonomik baskıdır. Bu bağlamda Hürmüz Boğazı, yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte stratejik bir düğüm noktası işlevi görmektedir. İran’ın bu boğaz üzerindeki denetim kapasitesini bir baskı aracı olarak kullanması küresel enerji arzını tehdit etmekte, petrol fiyatları üzerinden uluslararası ekonomiyi etkilemekte ve ABD ve müttefikleri üzerinde dolaylı baskı oluşturmaktadır. Bu mekanizma, çatışmayı klasik askeri sınırların ötesine taşıyarak küresel sistemsel sonuçlar üreten bir yapıya dönüştürmektedir. Böylece çatışma, yalnızca taraflar arasında değil, küresel ekonomi üzerinden tüm uluslararası sistemi etkileyen bir nitelik kazanmaktadır.

BÖLGE ÜLKELERİNİN SAVAŞA KATILMA OLASILIKLARI

İran tarafından yasal savunma öğretisi çerçevesinde ve topraklarında ABD üssü bulunması gerekçesiyle saldırıya uğrayan öteki bölge ülkelerinin savaşa girme olasılıkları aşağıda ana çizgileriyle değerlendirilmiştir.

İsrail: Hizbullah üzerinden kuzeyden gelen baskı altındadır. Gazze ve diğer hatlardan da dolaylı saldırılar gelmektedir. İsrail esasen etkili olarak savaşın içindedir.

Suudi Arabistan: Husiler üzerinden İran saldırıları sürmektedir. Petrol tesislerine yönelik önemli saldırılarla karşı karşıyadır. Son dönemde İran ile yumuşama sürecine girmiştir ve savaşa girme olasılığı düşük görülmektedir.

Birleşik Arap Emirlikleri: Husi saldırılarıyla dolaylı hedef olmuştur. Ekonomik kırılganlık ve ticari duyarlılık nedeniyle savaştan kaçınmak eğilimindedir.

Irak: İran yanlısı milisler Irak’ta etkilidir. Irak “saldırıya uğrayan” değil, alan ülke konumundadır. Devlet olarak savaşa girmesi olasılığı çok düşüktür.

Özetle, bu ülkelerin savaşa katılma olasılığı düşüktür. Asimetrik savaş yapısı sürmektedir. İran doğrudan değil, vekillerle hareket etmektedir. Bu durum “resmi savaş ilanı”nı zorlaştırmaktadır. Ayrıca savaşın maliyeti çok yüksektir. Enerji altyapısı ve su arıtma tesisleri risk altındadır. Bu ülkelerin ekonomileri kırılgandır. ABD bu ülkelere güvenlik şemsiyesi sağlamaktadır. Bu güvenlik şemsiyesi bu ülkelerin doğrudan savaşa girmesine gerek bırakmamaktadır.

Ancak, doğrudan İran saldırısı gerçekleşirse ve füze veya hava saldırısı açıkça İran’dan gelirse, enerji altyapısına, petrol tesislerine ve limanlara büyük zarar verilirse ve ekonomik varlıkları tehdit edilirse askeri tepki meşruluk kazanır. Ayrıca, ABD açık çağrı yaparsa ve “koalisyon kuruyorum” derse Körfez ülkeleri sınırlı katılım gösterebilir.

İran savaşı “yayarak” yürütmekte diğerleri ise savaşı “sınırlandırarak” yönetmek istiyor. Bu yüzden saldırıya uğrayan ülkeler tam savaşa girmeyeceklerdir ancak lojistik, istihbarat ve savunma desteği verebileceklerdir. Orta Doğu’da İran tarafından dolaylı saldırıya uğrayan ülkelerin tam ölçekli savaşa katılmaları olasılığı oldukça düşüktür ancak örtük şekilde savaşın parçası olabilirler.

İRAN’IN KARŞI KOŞULLARI

İran, ABD’nin 15 maddelik planına karşı verdiği yanıtta esas olarak aşağıdaki konuları karşı sav olarak öne sürmüştür.

Saldırıların ve suikastların tamamen durması: İran, savaşın bitmesi için tarafların tüm askeri eylemlerini (özellikle İran’a veya İranlı yetkililere yönelik saldırı ve suikastları) kesin olarak sonlandırmasını şart koşmaktadır.

Gelecekte askeri saldırı olmaması için güvence: İran, sadece ateşkesi değil, gelecekte yeniden saldırıya maruz kalmayacağına ilişkin somut ve bağlayıcı güvenceler istemektedir. Bu, ABD ve diğer tarafların bir daha İran’a saldırmayacağına ilişkin diplomatik/yasal güvence taleplerini kapsamaktadır.

Tazminat ve savaş zararlarının karşılanması: İran, bugüne kadar yaşanan çatışma ve yıkımlar nedeniyle tazminat ve savaş zararı ödemesi talep etmektedir.

Tüm cephelerde savaşın sona ermesi: İran, sadece ABD ile değil, bölgedeki tüm taraflarla savaşın eş zamanlı olarak durdurulmasını istemektedir.

Hürmüz Boğazı üzerinde egemenliğin tanınması: İran stratejik önemdeki Hürmüz Boğazı üzerindeki sahiplik ve egemenlik hakkının uluslararası düzeyde tanınmasını talep etmektedir. Bu talep, deniz trafiği ve enerji güvenliği açısından kritik bir madde olarak öne çıkmaktadır.

Bu koşullar ABD’nin önerdiği 15 maddelik planla niteliksel olarak örtüşmemektedir. Çünkü İran, sadece çatışmayı durdurmak değil, sonrasında kendi güvenliğini ve statüsünü güvence altına almak istemektedir. Askeri saldırı yasağı ve geleceğe dönük güvenceler talep etmektedir. Tazminat istemektedir. Bu talep klasik ateşkes/çatışma sonlandırma önerilerinin ötesinde bir taleptir. Stratejik denetimin tanınması gibi egemenlikle ilgili bir koşul eklemektedir. Bu maddeler, çok daha maksimalist ve siyasal içerikli beklentiler içermekte ve yalnızca çatışmayı durdurmanın ötesine geçen siyasal kazanımlar öngörmektedir.

Son gelişmeler, İran’ın asimetrik direnç stratejisinin yeni bir aşamaya evrildiğini göstermektedir. Özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapatıldığı yönündeki açıklama, İran’ın yalnızca bölgesel değil, küresel ekonomik sistem üzerinde de doğrudan baskı kurma kapasitesine sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu hamle, İran’ın stratejik araç setini genişlettiğini ve çatışmayı coğrafi olarak yaymadan etkisini küreselleştirebildiğini göstermektedir. Böylece İran, doğrudan askeri çatışmaya girmeksizin rakip aktörlerin maliyet hesaplarını dönüştüren güçlü bir kaldıraç elde etmektedir.

Değerlendirilecek olursa, İran’ın önerisinin içeriği, özellikle “güvenceler” ve “savaş tazminatı” gibi maddeler, ABD ve bölgesel aktörlerin kolayca kabul edebileceği türden talepler değildir. Bu durum sürecin eşik görüşme ortamına girdiğini, ancak uzlaşma zemininin daraldığını ve iki taraf arasında derin güvensizlik olduğunu göstermektedir.

ÇÖZÜMLEME: ABD–İRAN–İSRAİL ÜÇGENİNDE STRATEJİK MANTIKLAR VE ÇATIŞMA DEVİNGENLERİ

ABD–İran–İsrail üçgeninde şekillenen çatışma, klasik anlamda iki taraflı bir savaşımdan çok, üç farklı stratejik mantığın eş zamanlı etkileşimiyle belirlenmektedir. Bu durum, çatışmanın yalnızca askeri kapasite ya da güç dengesi üzerinden değil, aktörlerin benimsediği stratejik yaklaşımların karşılıklı etkileşimi üzerinden çözümlenmesini zorunlu kılmaktadır.

ABD: Zorlayıcı Diplomasi ve Denetimli Gerilim

ABD’nin İran’a yönelik stratejisi, zorlayıcı diplomasi ile denetimli gerilim arasında bir denge kurma çabasına dayanmaktadır. Bu yaklaşım, ekonomik yaptırımlar, askeri caydırıcılık ve diplomatik görüşmelerin eş zamanlı kullanımını içermektedir. ABD’nin temel amacı İran’ın nükleer kapasitesini sınırlamak, bölgesel etkisini daraltmak ancak tam ölçekli bir savaştan kaçınmaktır. Bu bağlamda ABD çatışmayı sonlandırmak değil, yönetilebilir bir düzeyde tutmak istemektedir. Bu strateji, kısa vadede esneklik sağlasa da uzun vadede İran’ın davranışlarını köklü biçimde değiştirme konusunda sınırlı kalmaktadır.

İsrail: Önleyici Güvenlik ve Sürekli Müdahale

İsrail açısından İran varoluşsal bir tehdit olarak algılanmaktadır. Bu nedenle İsrail’in stratejisi, tehditlerin ortaya çıkmasını beklemek yerine, onları erken aşamada ortadan kaldırmaya yöneliktir. Bu yaklaşım nükleer tesislere yönelik sabotaj, bölgesel İran varlığına karşı askeri operasyonlar, liderlerin öldürülmesi ve diplomatik süreçleri sınırlayan müdahaleler şeklinde somutlaşmaktadır. İsrail’in temel varsayımı İran’ın kapasitesi sınırlandırılmazsa ileride denetlenemez bir tehdit ortaya çıkar şeklindedir. Bu nedenle İsrail görüşme süreçlerini desteklemekten çok gerektiğinde bozucu bir aktör (spoiler) olarak hareket etmektedir.

İran: Stratejik Sabır ve Asimetrik Direnç

İran’ın stratejisi, doğrudan çatışmadan kaçınarak, zamana yayılan ve çok katmanlı bir direnç oluşturmayı hedeflemektedir. Bu stratejinin temel unsurları vekil aktörler üzerinden dolaylı güç kullanımı, nükleer kapasiteyi “eşik düzeyde” tutma ve ekonomik yaptırımlara karşı dayanıklılık geliştirmedir. İran’ın temel varsayımı ABD uzun süreli baskıyı sürdüremez ve İsrail ise tek başına belirleyici olamaz şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle İran çatışmayı kazanmak yerine sürdürmeyi ve dengelemeyi hedeflemektedir.

Stratejik Uyumsuzluk ve Kilitlenme Mekanizması

Bu üç strateji bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo şudur: ABD baskı kurar ama savaştan kaçınır, İsrail sürekli müdahale eder ve risk yükseltir ve İran geri çekilmez ve zamana oynar. Bu yapı, klasik bir denge değil, kilitlenmiş bir etkileşim modeli üretmektedir. Bu kilitlenmenin temel nedenleri zaman ufuklarının farklı olması, tehdit algılarının örtüşmemesi ve araçların (diplomasi, askeri güç, vekil aktörler) uyumsuz kullanımıdır.  Sonuç olarak taraflar aynı süreci farklı şekilde tanımlamakta, aynı çözüm önerilerini farklı şekilde değerlendirmekte ve ortak bir uzlaşma zemini oluşturamamaktadır

Görüşme Metinleri Üzerinden Somutlaşan Uyumsuzluk

ABD’nin çok maddeli önerileri ile İran’ın sınırlı ama sert koşullar içeren karşı önerileri bu stratejik uyumsuzluğu açık biçimde ortaya koymaktadır. Özellikle şu alanlarda belirgin çatışma vardır: Nükleer programın kapsamı, yaptırımların kaldırılma biçimi, güvence mekanizmaları, Hürmüz Boğazı üzerindeki denetim ve tüm bölgesel cephelerde ateşkes talebi gibi. Bu durum, görüşme sürecinin teknik değil, yapısal bir çıkmaz içinde olduğunu göstermektedir. Bu çözümleme, ABD–İran–İsrail üçgeninde çatışmanın sürekliliğinin temel nedeninin güç dengesi değil, birbirleriyle uyumsuz stratejik mantıkların etkileşimi olduğunu ortaya koymaktadır. Tarafların her biri kendi içinde akılcı hareket etmekte, ancak bu akılcılıkların bir araya gelmesi, sistem düzeyinde akılcı olmayan bir sonuç üretmektedir: süreklileşmiş çatışma ve kilitlenmiş diplomasi.

ÇATIŞMANIN SÜRDÜRÜLME MEKANİZMALARI

ABD–İran–İsrail üçgeninde ortaya çıkan çatışma, klasik savaş devingenlerinden farklı olarak, belirli bir sonuca ulaşmaktan çok süreklilik üreten bir yapıya sahiptir. Bu durum, çatışmanın yalnızca çözülememesiyle değil, aynı zamanda belirli mekanizmalar aracılığıyla yeniden üretilmesiyle açıklanabilir.

Düşük Yoğunluklu Süreklileşmiş Çatışma: Taraflar, tam ölçekli savaştan kaçınırken çatışmayı tamamen sonlandırmamaktadır. Bunun yerine sınırlı askeri operasyonlar, hedefli saldırılar ve dolaylı müdahaleler üzerinden denetimli gerilim sürdürülmektedir. Bu durum “Ne savaş ne barış” olarak tanımlanabilecek bir ara durum üretmektedir. Bu yapı, özellikle ABD’nin denetimli gerilim stratejisi ile uyumludur.

Vekil Aktörler Üzerinden Yayılma: İran’ın benimsediği asimetrik strateji çatışmayı doğrudan olmaktan çıkarıp bölgesel olarak yayılmış bir duruma getirmektedir. Bu kapsamda Hizbullah, Husiler ve Irak’taki milis yapılar gibi aktörler çatışmanın taşıyıcı unsurları durumuna gelmektedir. Bu durumun sonucu çatışmanın coğrafi sınırları genişlemesi, sorumluluğun belirsizleşmesi ve doğrudan savaş eşiğinin aşılmamasıdır.

Caydırıcılık ve Eşik Stratejileri: Taraflar, doğrudan savaşı önlemek için belirli eşikler oluşturmuşlardır. İran nükleer eşiği aşmaz ama yakınında kalır. İsrail doğrudan savaş açmaz ama sürekli müdahale eder. ABD savaş başlatmaz ama baskıyı sürdürür. Bu durum, bir “denge” değil, kırılgan bir caydırıcılık alanı üretir.

Güvensizlik ve Geri Dönüş Riski: Görüşme süreçlerinin başarısız olmasının en önemli nedenlerinden biri tarafların birbirine güvenmemesi ve anlaşmaların kalıcılığına inanmamasıdır. Özellikle İran gelecekte anlaşmanın bozulmasından endişe etmektedir. ABD ise İran’ın yükümlülükleri ihlal edebileceğini düşünmektedir. Bu durum her uzlaşmayı geçici ve kırılgan duruma getirmektedir.

“Spoiler” Etkisi ve Sürekli Sabotaj Riski: İsrail, güvenlik kaygıları nedeniyle zayıf bulduğu anlaşmaları kabul etmemekte ve alanda dengeyi değiştirecek müdahalelerde bulunmaktadır. Bu durum görüşme sürecini kırılganlaştırmakta ve taraflar arasında güven oluşmasını engellemektedir.

İç Siyaset ve Rejim Güvenliği: Her üç aktör için de iç politika belirleyicidir: İran için rejim güvenliği önceliklidir. İsrail için güvenlik söylemi iç siyasette merkezi konumdadır. ABD için seçim döngüsü ve kamuoyu baskısı önemlidir. Bu etmenler uzlaşmayı akılcı olmaktan çıkarıp siyasal açıdan maliyetli duruma getirmektedir.

Bu mekanizmalar bir araya geldiğinde ortaya çıkan yapı şudur: Çatışma, tarafların çözmekte başarısız olduğu bir sorun değil, mevcut stratejiler tarafından sürekli yeniden üretilen bir süreçtir. Dolayısıyla çatışma “bitmez” çünkü onu sürdüren mekanizmalar etkili olarak işlemeye devam eder.

Şekil 1: Çatışma süreci ve döngüsü

 

OLASI SENARYOLAR, GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

ABD–İran–İsrail üçgeninde şekillenen çatışma devingenleri mevcut stratejik uyumsuzluk koşulları altında kısa vadede kapsamlı ve kalıcı bir barış anlaşmasının ortaya çıkma olasılığının oldukça sınırlı olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, tarafların stratejik davranış kalıpları ve mevcut görüşme girişimleri dikkate alındığında belirli senaryoların öne çıktığı görülmektedir.

Hürmüz Boğazı’nın kapatıldığına ilişkin olarak İran tarafından yapılan açıklama, ABD–İran–İsrail üçgeninde daha önce tanımlanan senaryoların olasılık dağılımını önemli ölçüde değiştirmektedir. Bu gelişme, çatışmanın düşük yoğunluklu ve yönetilebilir bir gerilim düzeyinde tutulmasını zorlaştırmakta, buna karşılık bölgesel tırmanma ve küresel etkilerin belirginleştiği bir kriz dinamiğini öne çıkarmaktadır. Daha önce en olası senaryo olarak değerlendirilen sınırlı uzlaşma olasılığı tümüyle ortadan kalkmamakla birlikte, tarafların pazarlık konumlarının sertleşmesi nedeniyle daha zor gerçekleşebilir duruma gelmiştir. Özellikle İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki denetim kapasitesini açık biçimde stratejik bir kaldıraç olarak kullanması görüşme sürecinde güç asimetrisini kısmen dengelemekte, ancak aynı zamanda uzlaşmanın maliyetini de yükseltmektedir.

Buna karşılık, donmuş çatışma senaryosunun sürdürülebilirliği zayıflamıştır. Zira enerji arz güvenliğini doğrudan etkileyen bir müdahale statükonun korunmasına dayalı denetimli gerilim stratejisini işlevsiz kılmaktadır. Bu durum, çatışmanın belirli bir eşikte sabitlenmesi yerine, yeni gerilim alanları üzerinden yeniden tanımlanmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla mevcut gelişme, çatışmanın “ne savaş ne barış” şeklinde dengede tutulduğu ara formu aşındırarak daha oynak ve öngörülemez bir sürece işaret etmektedir.

En dikkat çekici değişim ise bölgesel tırmanma senaryosunun olasılığındaki artıştır. Hürmüz Boğazı’nın devre dışı kalması, yalnızca ilgili tarafların değil, enerji akışına bağımlı tüm aktörlerin güvenlik hesaplarını doğrudan etkilemektedir. Bu durum, çatışmayı dar bir jeopolitik çerçeveden çıkararak, daha geniş bir güvenlik ve ekonomi eksenine taşımaktadır. Ancak bu genişleme, bölge ülkelerinin doğrudan savaşa katılımını otomatik olarak beraberinde getirmemektedir. Aksine, söz konusu aktörler açısından temel eğilim, doğrudan askeri angajmandan kaçınarak, deniz güvenliği, lojistik destek ve üs kullanımı gibi dolaylı katkılar üzerinden süreçte yer almaktır.

Bu bağlamda, Körfez ülkeleri başta olmak üzere bölge devletlerinin davranışları, doğrudan çatışma katılımı ile stratejik uzaklık arasında bir denge arayışı olarak şekillenmektedir. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi enerji ihracatına bağımlı aktörler açısından Hürmüz Boğazı’nın işlevsiz duruma gelmesi ekonomik açıdan ciddi riskler doğurmakla birlikte, bu durumun doğrudan askeri müdahaleye dönüşmesi olasılığı sınırlı kalmaktadır. Daha olası olan, bu aktörlerin uluslararası deniz güvenliği girişimlerine destek vermesi ve müttefikleriyle eş güdüm içinde hareket etmesidir. Benzer şekilde, Irak gibi kırılgan devletlerde çatışmanın devletler arası düzeyde değil, vekil aktörler üzerinden yoğunlaşması beklenmektedir.

Bu çerçevede, uluslararası kamuoyunda yapılan değerlendirmeler de mevcut güç dengesine ilişkin önemli ipuçları sunmaktadır. Örneğin The Economist dergisinin 28 Mart 2026 tarihli sayısında kapağa taşıdığı “Avantaj İran’da” (Advantage Iran) başlığı, çatışmanın seyrine ilişkin dikkat çekici bir yorum ortaya koymaktadır. Derginin değerlendirmesine göre, Orta Doğu’da son dönemde artan gerilim, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ile İran’ın buna verdiği karşılıklar üzerinden tırmanırken, yaklaşık bir aylık askeri baskının beklenen stratejik sonuçları üretmediği görülmektedir. Kapakta yer alan görsel anlatım ve başlık, İran’ın çatışma devingenleri içerisinde göreli bir üstünlük elde ettiğine işaret etmektedir. Bu değerlendirme, bu çalışmada ileri sürülen stratejik uyumsuzluk savını destekler niteliktedir. Zira tarafların uyguladığı baskı stratejilerinin İran’ın davranışlarını köklü biçimde değiştirmemesi, aksine İran’ın asimetrik araçlar üzerinden dengeleyici kapasitesini koruyabildiğini göstermektedir. Bu durum, çatışmanın kısa vadede kesin bir askeri sonuç üretmekten çok karşılıklı maliyetlerin arttığı ancak stratejik konumların köklü biçimde değişmediği bir dengeye işaret ettiğini ortaya koymaktadır.

Bu itibarla, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, çatışmanın doğasını dönüştürerek onu düşük yoğunluklu bölgesel bir gerilim olmaktan çıkarıp, küresel ekonomik etkiler üreten çok katmanlı bir kriz alanına dönüştürmektedir. Bu dönüşüm, bölge ülkelerinin doğrudan savaşa katılım olasılığını sınırlı tutarken, çatışmanın dolaylı ve çok boyutlu biçimde genişlemesine zemin hazırlamaktadır. Bu nedenle mevcut gelişme, çatışmanın kapsamını genişleten ancak aktörlerin doğrudan savaş eşiğini aşmasını zorunlu kılmayan bir ara evre olarak değerlendirilebilir.

Sonuç

Bu çalışma, ABD–İran–İsrail üçgeninde şekillenen çatışma ve diplomasi süreçlerinin, klasik güç dengesi yaklaşımlarıyla tam olarak açıklanamayacağını ortaya koymuştur. Çözümleme, söz konusu çatışmanın temelinde, aktörler arasındaki güç farklılıklarından çok stratejik yaklaşımlar arasındaki uyumsuzluğun belirleyici olduğunu göstermektedir.

ABD’nin zorlayıcı diplomasiye dayanan baskı stratejisi, İsrail’in önleyici ve müdahaleci güvenlik yaklaşımı ve İran’ın asimetrik direnç ve stratejik sabır üzerine kurulu siyasası, her biri kendi içinde akılcı olmakla birlikte, birlikte ele alındığında yapısal bir uyumsuzluk üretmektedir. Bu uyumsuzluk, yalnızca görüşme süreçlerini tıkamakla kalmamakta ve aynı zamanda çatışmanın sürekliliğini sağlayan bir mekanizma olarak işlev görmektedir.

Bu bağlamda, taraflar arasında kalıcı bir uzlaşmanın sağlanabilmesi için yalnızca teknik görüşme başlıklarının değil, aynı zamanda bu başlıkları şekillendiren stratejik anlayışların da dönüşmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, mevcut koşullar altında ortaya çıkabilecek anlaşmaların sınırlı, geçici ve kırılgan olması kaçınılmazdır.

İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden geliştirdiği stratejik kaldıraç bu çalışmada ortaya konulan stratejik uyumsuzluk savını daha da pekiştirmektedir. Bu gelişme, söz konusu uyumsuzluğun yalnızca diplomatik süreçleri kilitlemekle kalmadığını, aynı zamanda küresel ekonomik düzen üzerinde doğrudan etkiler üreten bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir. Dolayısıyla ABD–İran–İsrail üçgeninde ortaya çıkan çatışma artık yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu değil, küresel ölçekte sonuçlar doğuran yapısal bir kriz olarak değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak bu makale, Orta Doğu’daki söz konusu çatışmanın çözümünün, tarafların askeri kapasitelerinin dengelenmesinden çok stratejik uyumun oluşturulmasına bağlı olduğunu savunmaktadır. Bu saptama hem akademik yazın açısından yeni bir çözümleme bakış açısı sunmakta hem de siyasa yapıcılar için önemli çıkarımlar içermektedir. Bu çalışma, çatışmanın çözülmemesinin bir başarısızlık değil, mevcut stratejik yapıların akılcı bir sonucu olduğunu ortaya koymaktadır. Son gelişmeler, özellikle Hürmüz Boğazı üzerinden ortaya çıkan kriz, bu çalışmada ileri sürülen stratejik uyumsuzluk savının kapsamını daha da genişletmektedir. Bu durum, söz konusu uyumsuzluğun yalnızca diplomatik süreçleri kilitlemekle kalmadığını, aynı zamanda küresel ekonomik sistem üzerinde doğrudan etkiler üreten bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir. Dolayısıyla ABD–İran–İsrail üçgeninde şekillenen çatışma, artık yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu olarak değil, uluslararası sistemin işleyişini etkileyen çok katmanlı bir kriz alanı olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda çatışmanın çözümü, yalnızca taraflar arası diplomatik uzlaşmaya değil, aynı zamanda küresel ekonomik ve güvenlik mimarisinin yeniden dengelenmesine bağlı duruma gelmiştir. Hürmüz Boğazı üzerinden ortaya çıkan kriz, çatışmanın geniş kapsamlı bir savaşa evrilme riskini artırmakla birlikte, tarafların karşı karşıya olduğu yüksek maliyetler ve stratejik sınırlamalar nedeniyle bu riskin otomatik olarak gerçekleşeceğini göstermemektedir. Aksine mevcut durum, daha yüksek yoğunluklu ancak yine de belirli sınırlar içinde tutulan bir “denetimli tırmanma” devingenine işaret etmektedir.

Olası Normalleşme Süresi

Bölgenin ne zaman “normalleşeceği” sorusu, mevcut çatışma devingenleri dikkate alındığında, klasik anlamda bir kararlılığın ne ölçüde olanaklı olduğu tartışmasını da beraberinde getirmektedir. Mevcut koşullar altında kısa vadede (0-12 ay) bir normalleşme beklemek gerçekçi görünmemektedir. Özellikle Hürmüz Boğazı etrafında yoğunlaşan gerilim, enerji güvenliği ve küresel ekonomik kararlılığı doğrudan etkileyerek çatışmayı bölgesel sınırların ötesine taşımıştır. Bu durum, ABD, İran ve İsrail arasındaki karşılıklı güvensizliği derinleştirmekte ve krizlerin kısa aralıklarla yeniden üretilmesine zemin hazırlamaktadır. Dolayısıyla kısa vadede bölgesel düzenin temel özelliği, yüksek gerilim ve belirsizlik içinde yineleyen kriz döngüleri olacaktır.

Orta vadede (1-3 yıl) ise çatışmanın tümüyle ortadan kalkmasından çok tarafların karşılıklı sınırları ve maliyetleri daha net biçimde öğrendiği bir “denge arayışı” sürecine girilmesi olasıdır. Bu süreçte taraflar, doğrudan çatışmanın maliyetlerini deneyimledikçe, hangi eylemlerin kabul edilebilir olduğu ve hangi eşiklerin aşılmaması gerektiği konusunda örtük bir görüş birlikteliği geliştirebilir. Bu durum, açık bir barış düzeni üretmemekle birlikte, çatışmanın daha öngörülebilir ve yönetilebilir bir çerçeveye oturmasına yol açabilir. Ancak bu tür bir denge, klasik anlamda bir normalleşme değil, daha ziyade “kararlı gerilim” olarak tanımlanabilecek bir ara formdur.

Uzun vadede (3-10 yıl) gerçek bir normalleşmenin sağlanabilmesi ise belirli yapısal koşulların gerçekleşmesine bağlıdır. Bunlar arasında tarafların stratejik yaklaşımlarında köklü değişimler, bölgesel ölçekte kapsayıcı bir güvenlik mimarisinin oluşturulması ve ilgili aktörlerin iç siyasal önceliklerinde dönüşüm yer almaktadır. Bu tür değişimler gerçekleşmediği sürece, mevcut çatışma devingenlerinin farklı yoğunluklarda devam etmesi beklenmelidir. Bu bağlamda bölgenin “normale dönmesi”, çatışmanın tümüyle sona ermesinden çok çatışmanın belirli kurallar ve sınırlar içinde öngörülebilir duruma gelmesi anlamına gelecektir.

 


 

Kaynakça

 

Allison, G. (1971). Essence of decision: Explaining the Cuban missile crisis. Little, Brown.

Art, R. J., ve Waltz, K. N. (Eds.). (2009). The use of force: Military power and international politics (7th ed.). Rowman ve Littlefield.

Byman, D. (2011). A high price: The triumphs and failures of Israeli counterterrorism. Oxford University Press.

Fearon, J. D. (1995). Rationalist explanations for war. International Organization, 49(3), 379–414.

Freedman, L. (2013). Strategy: A history. Oxford University Press.

George, A. L. (1991). Forceful persuasion: Coercive diplomacy as an alternative to war. United States Institute of Peace Press.

Gause, F. G. (2014). The international relations of the Persian Gulf. Cambridge University Press.

Gramsci, A. (1971). Selections from the prison notebooks. International Publishers.

Jervis, R. (1978). Cooperation under the security dilemma. World Politics, 30(2), 167–214.

Katzman, K. (2020). Iran’s foreign and defense policies. Congressional Research Service.

Mearsheimer, J. J. (2001). The tragedy of great power politics. W. W. Norton.

Posen, B. R. (2014). Restraint: A new foundation for U.S. grand strategy. Cornell University Press.

Takeyh, R. (2009). Guardians of the revolution: Iran and the world in the age of the ayatollahs. Oxford University Press.

The Economist. (Mar 28th 2026). Advantage Iran. https://www.economist.com/weeklyedition/2026-03-28

Walt, S. M. (1987). The origins of alliances. Cornell University Press.

Waltz, K. N. (1979). Theory of international politics. McGraw-Hill.