İbrahim Anlaşmaları ve Türkiye
Prof. Dr.
Firuz Demir Yaşamış
ÖZ
İbrahim Anlaşmaları (Abraham
Accords), 2020 yılında İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında imzalanan ve
Orta Doğu’da diplomatik normalleşmeyi hedefleyen çok katmanlı bir dış siyasa
girişimidir. Bu çalışma, söz konusu anlaşmaları yalnızca ikili ilişkiler
çerçevesinde değil, bölgesel güvenlik mimarisi, İran etmeni, Filistin sorunu ve
büyük güçlerin yarışması bağlamında çözümlemektedir. Çalışmada, İbrahim
Anlaşmaları’nın Orta Doğu’da yeni bir düzenin başlangıcı olup olmadığı
tartışılmakta ve ekonomik bütünleşmenin siyasal çatışmaları azaltma kapasitesi,
güvenlik iş birliği ağlarının kalıcılığı ve bölgesel kırılganlıklar
değerlendirilmektedir. Ayrıca Türkiye’nin bu yeni düzende konumu çok eksenli
dış siyasa yaklaşımı çerçevesinde ele alınmaktadır. Sonuç olarak, İbrahim
Anlaşmaları’nın tam anlamıyla kararlı bir bölgesel düzen üretmekten çok parçalı
ve katmanlı bir jeopolitik yapı oluşturduğu ileri sürülmektedir.
Anahtar
Kelimeler: İbrahim
Anlaşmaları, Orta Doğu, İsrail, Türkiye, İran, güvenlik mimarisi, dış siyasa,
bölgesel düzen
ABSTRACT
The Abraham Accords, signed in 2020 between Israel and several Arab
states, represent a multilayered diplomatic normalization initiative in the
Middle East. This study analyzes the Accords not merely as bilateral agreements
but within the broader context of regional security architecture, the Iran
factor, the Palestinian issue, and great-power competition. It examines whether
the Accords constitute the foundation of a new regional order by evaluating
economic integration, security cooperation mechanisms, and structural
vulnerabilities. Additionally, Turkey’s position is assessed within the
framework of its multi-vector foreign policy approach. The study concludes that
rather than producing a stable regional order, the Abraham Accords have
contributed to a fragmented and layered geopolitical structure in the Middle
East.
Keywords: Abraham Accords, Middle East, Israel, Turkey, Iran,
foreign policy, regional order, security architecture
GİRİŞ
İbrahim Anlaşmaları ya da uluslararası
adıyla Abraham Accords 2020’de İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında
imzalanan normalleşme anlaşmalarıdır. Sürece büyük ölçüde Amerika Birleşik
Devletleri (ABD) aracılık etmiştir. İlk imzacılar Birleşik Arap Emirlikleri
(BAE) ve Bahreyn’dir. Daha sonra Sudan ve Fas da sürece farklı düzeylerde katılmıştır.
“İbrahim/Abraham”, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’da ortak kabul edilen
peygamberdir. İsim, üç din arasında ortak miras fikrini vurgulamak için
seçildi. Anlaşmanın başlıca hedefleri diplomatik ilişkilerin kurulması, ticaret
ve yatırımın artırılması, turizm ve teknoloji iş birlikleri, güvenlik ve
savunma eş güdümü ve bölgesel ittifakların güçlendirilmesidir. Örneğin İsrail
ile BAE arasında doğrudan uçuşlar başlamış ve teknoloji, enerji ve savunma
alanlarında ciddi iş birlikleri oluşmuştur. Uzun yıllar boyunca birçok Arap
ülkesi, Filistin sorunu çözülmeden İsrail ile resmi ilişki kurmuyordu. Bu
anlaşmalar o yaklaşımda önemli bir kırılma olarak görüldü.
Anlaşmayı destekleyenler şunları
savundu: Orta Doğu’da çatışma yerine ekonomik bütünleşme yaratabilir, İran
etkisine karşı yeni bir bölgesel denge oluşturabilir, teknoloji ve ticaret
sayesinde kararlılık artabilir ve İsrail-Arap dünyası arasında psikolojik engelleri
azaltabilir.
Eleştiriler ise özellikle şu
noktalarda yoğunlaştı: Filistin sorununun geri plana itilmesi, Filistin adına
somut kazanım üretmemesi, bölgedeki otoriter yönetimlerle stratejik
ittifakların güçlenmesi ve kalıcı barış yerine jeopolitik çıkar odaklı olması.
2023 sonrası İsrail–Hamas Savaşı
bölgesel atmosferi ciddi biçimde değiştirdi. Buna karşın bazı ekonomik ve
diplomatik kanallar tümüyle kapanmadı ancak normalleşme süreci yavaşladı ve
kamuoyu desteği birçok ülkede azaldı.
TARİHSEL ARKA
PLAN VE İLGİLİ ÜLKELER
İbrahim Anlaşmaları’nı anlamak için
aslında üç katmana bakmak gerekmektedir: Arap-İsrail tarihsel çatışması, bölgesel
güç dengesi (özellikle İran etmeni) ve Filistin sorununun değişen konumu.
Tarihsel Arka
Plan: 1948’de İsrail kurulduktan sonra
birçok Arap ülkesi İsrail’i tanımadı. 1948, 1967 ve 1973 savaşları bölgesel
hafızayı şekillendirdi. Uzun süre Arap dünyasında temel yaklaşım şuydu: Filistin
devleti kurulmadan İsrail ile normalleşme olmaz. Bu yaklaşım özellikle
2002’deki Arap Barış Girişimi’nde resmileşti. Ancak zamanla bazı Körfez
ülkeleri için öncelikler değişmeye başladı: İran’ın yükselen etkisi, ekonomik
dönüşüm gereksinimi, teknoloji ve savunma iş birlikleri ve ABD ile stratejik
yakınlık. Bu değişim sonunda 2020’de İbrahim Anlaşmaları’nı doğurdu. Eskiden “Önce
Filistin sorunu çözülsün, sonra İsrail ile ilişki” yaklaşımı esas alınırken, yeni
yaklaşım “İsrail ile ilişki kurup çıkarlarımızı ilerletelim; Filistin sorunu
ayrı ilerlesin” oldu. Bu yüzden anlaşmalar sadece diplomatik değil, zihinsel
bir paradigma değişimi olarak görüldü.
Kim Neden
Katıldı?
BAE: Büyük olasılıkla sürecin en stratejik
aktörüydü. Hedefleri bölgesel teknoloji merkezi olmak, İsrail teknolojisine
erişmek, İran’a karşı güvenlik eş güdümü sağlamak ve Washington ile ilişkileri
güçlendirmek idi. Karşılığında ABD’den F-35 savaş uçakları gibi önemli savunma
avantajları gündeme geldi.
Bahreyn: Bahreyn’in güvenlik siyasası büyük ölçüde
Körfez dengelerine ve Suudi Arabistan etkisine bağlıdır. İran tehdidi algısı
burada çok önemliydi.
Fas: Fas için önemli Batı Sahra sorunuydu. ABD,
Fas’ın Batı Sahra üzerindeki egemenlik savını tanıdı ve Fas da İsrail ile
ilişkileri normalleştirdi.
Sudan: Sudan ekonomik yaptırımlar ve uluslararası yalıtılmışlıktan
çıkmak istiyordu. Ancak iç siyasal krizler nedeniyle süreç tam
kurumsallaşamadı.
İran Etmeni: Birçok uzmana göre anlaşmaların görünmeyen
merkezi İran’dı. Çünkü İsrail İran’ı varoluşsal tehdit görmektedir. Körfez
monarşileri İran’ın bölgesel etkisinden çekinmektedir. ABD bölgede yeni bir
güvenlik mimarisi kurmak istemektedir.
Sonuç olarak, İsrail ile bazı Arap
ülkeleri arasında örtülü güvenlik iş birlikleri artık açık duruma geldi.
Özellikle siber güvenlik, hava savunması, istihbarat paylaşımı ve dron
teknolojileri alanlarında yakınlaşma arttı.
Filistin
Açısından Neden Tartışmalı? En
sert eleştiriler Filistin konusunda yoğunlaştı. Filistin tarafı ve birçok
eleştirmen Arap ülkelerinin Filistin’i pazarlık masasında yalnız bıraktığını
savundu. Çünkü bu anlaşmalar işgali sona erdirmiyordu, bağımsız Filistin
devleti oluşturmuyordu ve İsrail’in yerleşim siyasalarını durdurmuyordu. Bu
nedenle Mahmut Abbas anlaşmaları “Filistin halkına sırtından bıçak saplamak”
olarak tanımladı. Destekleyenler ise farklı düşünüyordu. Destekleyenlere göre İsrail’i
bölgeyle bütünleştirmek savaş riskini azaltacaktı. Ekonomik bağlar uzun vadede
barış üretecekti. Sürekli düşmanlık yerine karşılıklı çıkar modeli daha
gerçekçi olacaktı. Filistin sorunu zaten yıllardır çözülemiyordu. Bu yaklaşım
“idealizm yerine realizm” olarak sunuldu.
Türkiye Açısından
Önemi
Türkiye süreci dikkatle izledi çünkü Doğu
Akdeniz enerji dengeleri, Körfez yarışması, İsrail-Körfez yakınlaşması ve ABD’nin
bölgesel stratejisi Türkiye’nin dış siyasasını doğrudan etkiliyordu. İlginç
şekilde sonraki yıllarda Türkiye ile İsrail arasında da dönemsel normalleşme
girişimleri görüldü. Çünkü bölgesel diplomasi tümüyle “bloklar” üzerinden
değil, çıkar bazlı ilerlemeye başladı.
2023 Gazze Savaşı
Sonrası Ne Oldu?
İsrail–Hamas Savaşı sonrası süreç
ciddi darbe aldı. Özellikle Arap kamuoyunda İsrail karşıtlığı yükseldi, normalleşmeye
tepki arttı ve Suudi Arabistan süreci yavaşlattı. Birçok ekonomik ve güvenlik
ilişkisi tümüyle kopmadı. Çünkü devletlerin stratejik çıkarları ile halkların
duygusal ve siyasal tepkileri aynı olmayabiliyordu.
İbrahim Anlaşmaları şunu gösterdi: Orta
Doğu’da artık ideolojik dayanışmadan çok jeopolitik çıkarlar belirleyici olmuştur.
Filistin sorunu artık birçok Arap yönetimi için dış siyasasının merkezinden
çevresine kaymaya başlamıştır.
Suudi Arabistan
Neden Tam Olarak Katılmadı?
Suudi Arabistan, İbrahim
Anlaşmaları’nın “eksik ama en önemli halkası” olarak görülmektedir. Çünkü Suudi
Arabistan sıradan bir Arap ülkesi değildir. İslam’ın en kutsal şehirleri Mekke
ve Medine buradadır. Körfez’in en büyük ekonomisidir. Arap dünyasında simgesel
ağırlığı çok yüksektir. Petrol ve enerji piyasalarında merkezi aktördür. ABD’nin
geleneksel stratejik ortağıdır. Bu yüzden Suudi Arabistan’ın İsrail’i resmen
tanıması bölgesel psikolojiyi kökten değiştirebilir.
Suudi Arabistan
Neden Bekliyor?
Filistin Sorunun
Duygusal Ağırlığı: BAE veya Bahreyn
kadar kolay değil çünkü Suudi yönetimi kendisini yalnızca bir devlet değil
İslam dünyasının liderlerinden biri olarak görmektedir. Bu nedenle, Kudüs, Mescid-i
Aksa ve Filistin sorunu Suudi iç ve dış meşruluğu açısından çok duyarlı
konulardır. Özellikle Gazze savaşları sonrası Arap kamuoyunda oluşan tepki
Riyad’ın hareket alanını daraltmaktadır.
İç Kamuoyu ve Dinsel
Meşruluk
Veliaht Prens Muhammet bin Salman son
yıllarda ülkeyi modernleştirmeye çalışmaktadır: Vision 2030, turizm, teknoloji,
eğlence sektörü ve ekonomik çeşitlenme gibi projelerle yeni bir Suudi modeli kurmaya
çalışmaktadır. Ama rejimin meşruluğu hala kısmen dinsel otoriteye ve tutucu toplumsal
dengeye dayanmaktadır. İsrail ile açık normalleşme, özellikle Gazze
görüntülerinin yoğun olduğu dönemlerde iç tepki yaratabilir. Suudi Arabistan yine
de anlaşmaya yakınlaşmaktadır çünkü stratejik çıkarlar güçlüdür.
İran Etmeni: Suudi Arabistan ile İsrail’in ortak kaygıları
vardır: İran’ın bölgesel etkisi, füze ve dron kapasitesi ve vekil güçler ağı. Özellikle,
Hizbullah ve Husiler gibi aktörler Körfez monarşileri için ciddi güvenlik
sorunu olarak görülmektedir.
Teknoloji ve
Ekonomi: İsrail yapay zeka, tarım teknolojisi, siber
güvenlik, savunma teknolojileri ve su yönetimi alanlarında güçlüdür. Suudi
Arabistan ise petrole bağımlılığı azaltmak istemektedir. Bu yüzden örtülü
ekonomik ilişkiler uzun süredir zaten sürmektedir.
ABD’nin Rolü: ABD uzun süredir İsrail ile Suudi Arabistan’ı
aynı stratejik blokta toplamak hedefinin peşindedir. Çünkü bu hedef İran’a
karşı denge, Çin’in etkisini sınırlama, ABD’nin bölgedeki yükünü azaltma ve yeni
güvenlik mimarisi kurma açısından önemli görülmektedir.
Suudi Arabistan
Ne İstiyor? Riyad’ın olası
normalleşme karşılığında istediği şeyler konuşulmaktadır: ABD güvenlik güvenceleri,
gelişmiş silah sistemleri, sivil nükleer program desteği ve Filistin için bazı
somut ödünler. Sorun sadece “İsrail’i tanımak” değil, büyük bir stratejik
pazarlık yapmaktır.
2023 Gazze Savaşı
Süreci Nasıl Etkiledi? Savaş
sonrası süreç yavaşladı çünkü Arap kamuoyunda öfke arttı, Filistin sorunu
yeniden merkeze geldi ve Suudi yönetimi daha dikkatli davranmaya başladı. Ancak
birçok uzmana göre, süreç ölmedi, sadece siyasal olarak donduruldu. Çünkü
jeopolitik çıkarlar hala ortada durmaktadır.
Asıl Büyük Soru: Suudi
Arabistan katılırsa ne olur?
Birçok uzmana göre, Arap-İsrail
çatışmasının tarihsel yapısı değişebilir, İsrail bölgesel olarak daha meşru duruma
gelebilir, İran daha yalnız hissedebilir ve Filistin davasının diplomatik
ağırlığı daha da azalabilir. Bu yüzden sorun sadece iki ülke ilişkisi değil,
“yeni Orta Doğu düzeni” tartışmasıdır.
ABD VE İBRAHİM
ANLAŞMALARI
Washington, Orta Doğu’da maliyeti daha
düşük ama etkisi daha yüksek yeni bir düzen kurmak istemektedir. İbrahim
Anlaşmaları sadece “barış anlaşması” değildir. Aynı zamanda bir jeopolitik
mimari projesidir. 2000’lerden sonra ABD için Orta Doğu giderek daha yorucu olmuştur.
Irak Savaşı, Afganistan Savaşı, Arap Baharı sonrası kararsızlık, İran gerilimi
ve terörle savaşım maliyetleri önemli etmenlerdi. ABD kamuoyunda “Sonsuz Orta
Doğu savaşlarından çıkmalıyız” düşüncesi güçlendi. Ama aynı anda ABD bölgeden tümüyle
çekilmek de istemiyordu çünkü enerji yolları, İsrail’in güvenliği, İran ve Çin
ve Rusya etkisi hala önemliydi. Bu yüzden Washington yeni bir model aradı. Eski
modelde ABD doğrudan askeri olarak bölgeyi dengelemeye çalışıyordu. Yeni modelde
ise bölgedeki müttefikler birbirine bağlansın ve ABD daha az maliyetle düzeni
yönetsin ilkesi egemen oldu. İbrahim Anlaşmaları bu stratejiye tam uyuyordu. İsrail’i
bölgesel sistemle bütünleştirmek de bir başka önemli hedefti. Uzun süre İsrail
bölgede askeri olarak güçlü ama diplomatik olarak “yalnız” bir ülkeydi. ABD’nin
hedeflerinden biri İsrail artık yalnız bir kale değil, bölgesel ağın parçası
olsun idi. Bunun üstünlükleri ortak savunma sistemleri, istihbarat paylaşımı, ekonomik
bütünleşme ve İran’a karşı eş güdüm olacaktı. ABD açısından İsrail’in Arap
dünyasıyla normalleşmesi yalnızca simgesel değil, stratejik bir öncelikti.
İran’ı Çevreleme
Stratejisi: Washington’daki
birçok stratejist İran’ın etkisini azaltmanın yolunun İsrail ve Körfez ülkeleri
ekseni kurmak olduğuna inanıyordu. Çünkü, Iran bölgedeki vekil ağlarıyla etkiliydi,
füze ve dron kapasitesi gelişiyordu ve ABD’nin doğrudan savaş istemediği bir
ortam oluşuyordu. Dolayısıyla, İsrail’in teknolojisi, Körfez’in parası ve ABD’nin
güvenlik şemsiyesi birleştirilmeye çalışıldı.
Çin Etmeni: ABD Çin’in Körfez’de özellikle enerji yatırımları, liman projeleri
ve teknoloji altyapıları üzerinden ekonomik etkisini artırdığını gördü. Washington,
Körfez ülkelerini kendi güvenlik mimarisine daha sıkı bağlamak istedi. İbrahim
Anlaşmaları biraz da “Körfez hala Amerikan düzeninin içinde kalsın” projesiydi.
Trump Yönetimi
İçin İç Siyasal Değer: Anlaşmalar
Donald Trump yönetimi için büyük diplomatik başarı olarak sunuldu. Çünkü, yeni
savaş başlatmadan büyük anlaşma görüntüsü verdi, İsrail yanlısı seçmenlerde
olumlu etki yarattı ve “Orta Doğu’da barış getiriyoruz” anlatısı oluşturdu. Bu
yüzden Beyaz Saray’da imza töreni çok simgesel düzenlendi.
Biden Yönetimi Ne
Yaptı? Joe Biden yönetimi de süreci tümüyle
terk etmedi. Aksine, Suudi Arabistan’ı sistem içine almaya çalıştı, bölgesel bütünleşmeyi
sürdürmek istedi ve Hindistan-Orta Doğu-Avrupa ekonomik koridoru gibi projeleri
destekledi. Çünkü konu artık yalnızca Trump siyasası değil, Amerikan devlet
stratejisi olmuştu.
ABD Açısından
“Mükemmel Senaryo” Neydi? Washington
için ideal tablo İsrail ve Körfez normalleşmesi, İran’ın çevrelenmesi, Çin
etkisinin sınırlanması, ABD’nin daha az askeri yük taşıması ve bölgesel ticaret
ağlarının büyümesiydi. “ABD asker göndermeden etkisini korusun” ilkesiydi. En
büyük sorun Filistin sorununun çözülmemesiydi. Washington “ekonomik bütünleşme siyasal
sorunları zamanla yumuşatır” varsayımını benimsedi. Ama 2023 Gazze savaşı
gösterdi ki, Filistin sorunu hala bölgesel duyguları çok güçlü biçimde etkilemekteydi.
Bu da ABD’nin kurmaya çalıştığı mimarinin kırılgan olduğunu ortaya koydu. ABD kısmen
başarılı oldu. İsrail’in diplomatik yalıtılmışlığı azaldı. Körfez-İsrail
ilişkileri derinleşti. Yeni ekonomik ağlar oluştu. Ama aynı zamanda, İran
etkisi tümüyle kırılamadı, Filistin sorunu çözülmedi, Gazze savaşı süreci
sarstı ve Arap kamuoyunda ciddi tepki oluştu. Yapı kuruldu ama hala kararlı
değildir.
İSRAİL VE İBRAHİM
ANLAŞMALARI
Kısa vadede bakılırsa, İsrail
açısından İbrahim Anlaşmaları büyük stratejik başarıydı. Ama uzun vadede sorun
çok daha karmaşıktır. Çünkü İsrail aynı anda büyük diplomatik kazançlar elde
etti ama bazı yapısal sorunları da erteledi. Bu yüzden uzmanlar arasında “İbrahim
Anlaşmaları İsrail’in güvenliğini kalıcı olarak güçlendirdi mi, yoksa geçici
bir rahatlama mı sağladı?” tartışması vardır.
İsrail Ne
Kazandı?
Diplomatik
Yalıtılmışlığın Kırılması: On yıllarca
İsrail bölgede askeri olarak güçlü ama diplomatik olarak yalnızdı. İbrahim
Anlaşmaları’yla ilk kez bazı Arap devletleri İsrail’i açık biçimde tanıdı, büyükelçilik
açtı ve ekonomik ilişkilere başladı. Bu psikolojik olarak çok önemliydi. Çünkü
İsrail’in temel stratejik korkularından biri “bölgesel yalnızlık” idi.
“Filistin
Vetosu”nun Zayıflaması: Eskiden
birçok Arap ülkesi “Filistin çözülmeden İsrail’le normalleşme olmaz” diyordu. İbrahim
Anlaşmaları bunu kırdı. İsrail açısından bu çok büyük başarıydı çünkü Filistin
sorunu çözülmeden normalleşme başladı, Arap devletlerinin öncelikleri değişti
ve İsrail ekonomik olarak bölgeyle bütünleşti. Bazı İsrailli stratejistler bunu
tarihsel dönüşüm olarak gördü.
Ekonomik ve
Teknolojik Açılım: Özellikle BAE ile
ilişkiler hızlı büyüdü. Alanlar yapay zeka, enerji, finans teknolojisi, turizm,
savunma ve siber güvenlik oldu. Doğrudan uçuşlar başladı, milyarlarca dolarlık
anlaşmalar yapıldı.
İran’a Karşı Yeni
Cephe: İsrail için İran en büyük güvenlik
tehdidi olarak görülüyordu. İbrahim Anlaşmaları sayesinde Körfez hava sahaları,
istihbarat eş güdümü, radar ağları ve savunma iş birlikleri konusunda yeni
fırsatlar oluştu. Bu İsrail’in bölgesel stratejik derinliğini artırdı.
Riskler
Filistin Sorunu
Gerçekten Çözülmedi: İsrail’de bazı
çevreler “Arap dünyasıyla normalleşiyorsak Filistin sorununu yönetebiliriz,
çözmek zorunda değiliz” düşüncesi gelişmeye başladı. Ancak İsrail-Hamas Savaşı
sonrası bu varsayım ciddi biçimde sarsıldı. Çünkü savaş gösterdi ki Filistin sorunu
hala patlayıcıydı, bölgesel kararlılığı doğrudan etkiliyordu ve küresel
kamuoyunu seferber edebiliyordu. Sorun “dondurulmuş” olsa bile kaybolmadı.
Güvenlik
Paradoksu: İsrail askeri
olarak çok güçlüdür. Ama aynı zamanda sürekli yüksek alarm durumunda yaşayan, çok
cepheli tehdit hisseden ve güvenlik merkezli siyaset üreten bir devlet yapısına
dönüştü. İbrahim Anlaşmaları güvenliği artırdı ama İran, Hizbullah, Hamas ve bölgesel
milis ağları tümüyle ortadan kalkmadı. Bu yüzden bazı uzmanlar “İsrail taktik
başarı kazandı ama stratejik huzur hala yok” demektedir.
Arap Yönetimleri
ile Halklar Arasındaki Fark
Birçok Arap yönetimi İsrail’le iş
birliğine açık olabilir ama kamuoyu aynı noktada değildir. Gazze savaşları
sırasında büyük protestolar, boykot kampanyaları ve sosyal medya seferberliği çok
yükseldi. Devletler normalleşse bile toplumsal normalleşme sınırlı kalabilmektedir.
Bu uzun vadede kırılganlık yaratmaktadır.
Küresel İmaj
Sorunu
İbrahim Anlaşmaları İsrail’in
diplomatik alanını genişletmiştir. Ama özellikle Gazze sonrası Batı
üniversitelerinde, insan hakları çevrelerinde ve genç kuşaklarda İsrail’e
yönelik eleştiriler artmıştır. Dolayısıyla, devletler düzeyinde bütünleşme
artarken, toplumsal meşruluk tartışmaları da büyümüştür. Bu ikili yapı İsrail
için yeni bir durumdur.
İsrail İç
Siyaseti Nasıl Etkilendi?
Bazı İsrailli sağ çevreler “Arap
dünyası zaten bizimle ilişki kuruyor, Filistin konusunda ödün vermeye gerek
yok” şeklinde düşünmektedir. Bu yaklaşım yerleşim siyasalarını, sert güvenlik
çizgisini ve statükonun sürmesini özendirmiş olabilir. Eleştirmenler ise “İbrahim
Anlaşmaları kısa vadeli rahatlama sağladı ama temel siyasal sorunu çözmedi”
demektedir.
Peki Uzun Vadede
Ne Belirleyecek?
Filistin sorunu sürekli kriz üretirse,
bölgesel savaş riski büyürse ve Arap kamuoyu baskısı artarsa anlaşmaların
dayanıklılığı sınanma çizgisine gelecektir. Ekonomik ağlar derinleşir, Suudi
Arabistan da katılır ve bölgesel güvenlik sistemi kurulursa İsrail tarihsel
olarak ilk kez kalıcı bölgesel kabul elde edebilir.
İsrail açısından İbrahim Anlaşmaları büyük
diplomatik başarı, önemli güvenlik kazancı ve ekonomik açılım sağladı. Aynı
zamanda Filistin sorununu çözmeden geçmeye çalışmanın, güvenlik merkezli
düzenin ve bölgesel toplumsal tepkinin uzun vadeli risklerini de büyütmüş
olabilir.
ÇÖZÜMLEME
İbrahim
Anlaşmaları Çöker mi, Yoksa Yeni Orta Doğu’nun Temeli mi Olur?
Bu soru aslında tek bir şeye bağlı
değildir. “Abraham Accords” bir “tek anlaşma” değil, parçalı bir sistemdir.
Bu nedenle iki olasılık da olanaklıdır: Kısmi çöküş (yavaş erime) ve seçici
devam (bazı alanlarda güçlenme).
Çöküş Senaryosu,
yani Neden Zayıflayabilir? Filistin sorunu
“donmuş değil, canlı bir kriz”dir. En büyük kırılganlık da Filistin sorunudur.
Bu anlaşmayla Filistin sorunu çözülmedi, sadece ertelendi. İsrail–Hamas Savaşı
gibi krizler olduğunda Arap kamuoyu hızla seferber olmakta, hükümetler baskı
altında kalmakta ve normalleşme siyasaları yavaşlamaktadır. Bu olgular sistemin
“duygusal zeminini” kırılgan yapmaktadır. Birçok Arap ülkesinde yönetimler yararcıdır
ve halklar ise daha ideolojik ve daha tepkiseldir. Bu ikisi arasındaki fark büyürse
diplomatik anlaşmalar sürdürülebilir ama siyasal maliyet artar. Iran ve
bağlantılı ağları olan Hizbullah ve Husiler bölgesel gerilimi sürekli canlı tutmaktadır.
Çatışmalar genişlerse İsrail-Körfez iş birliği zorlanır ve anlaşmalar
“görünmez” duruma gelebilir. ABD bölgeden tümüyle çekilirse sistemin “garanti
edeni” zayıflar ve anlaşmalar daha kırılgan olur.
Dayanıklılık
Senaryosu, yani Neden Çökmez? Ekonomik çıkarlar çok güçlüdür. Özellikle teknoloji,
savunma, yapay zeka, enerji ve su teknolojileri alanlarında İsrail–Körfez uyumu
çok yüksektir. Ekonomi duygudan daha kalıcıdır. Güvenlik yakınlaşması geri
döndürülmesi zor bir düzeye gelmiştir. İsrail ile bazı Körfez ülkeleri istihbarat
paylaşımı, hava savunma eş güdümü ve siber güvenlik iş birlikleri gibi
alanlarda esasen derinleşmiştir. Bu tür ağlar bir kere kurulunca kolay kolay
kopmaz. Öte yandan, “gizli normalleşme” aslında devam etmektedir. Açık
diplomasi olmasa bile ticaret, teknoloji transferi ve arka kanal görüşmeleri sürmektedir.
Yani sistem “yaşıyor ama sessiz”dir. Büyük güçlerin yarışması (Çin–ABD) nedeniyle
Körfez ülkeleri tek tarafa tümüyle bağlanmak istememektedir. Bu da onları çok
yönlü diplomasiye ve İsrail ile ilişkiyi tümüyle koparmamaya itmektedir.
En Gerçekçi
Senaryo ise Ne Çöküş Ne Tam Zaferdir: Uzmanların
çoğu İbrahim Anlaşmaları ne tümüyle çöker ne de tam anlamıyla “barış düzeni”
olur görüşünde birleşmektedir. Bunun yerine “Katmanlı Orta Doğu” projesi
önerilmektedir. Bu projede üst katman diplomasi ve ticarettir. Orta katman
güvenlik iş birliğidir. Alt katman ise Filistin–İsrail çatışması ve vekil
savaşlardır.
Yeni Orta Doğu
Düzeni Nasıl Görünüyor?
Sistem devam ederse bloklar netleşecektir.
Bir yanda İsrail, bazı Körfez ülkeleri ve ABD ekseni oluşurken diğer yanda İran
ve müttefik ağları ekseni oluşacaktır. Savaşlar tümüyle bitmeyecek ama şekil
değiştirecektir. Klasik cephe savaşları değil daha çok dron savaşları, siber
saldırılar ve vekil güç çatışmaları ortaya çıkacaktır. Ekonomi siyasetten ayrışacaktır.
Devletler savaşırken bile ticaret sürebilecektir.
İbrahim Anlaşmaları’nın geleceğini
belirleyecek tek bir şey vardır: Filistin sorunu yeniden çözüm ufkuna girer mi,
yoksa sürekli kriz üretmeye devam mı eder? Çünkü bu sorun bölgesel kamuoyunu, meşruluğu
ve sokak siyasetini en çok etkileyen etmendir.
TÜRKİYE BU YENİ
DÜZENDE NEREDE DURUYOR?
Türkiye’yi bu yeni “İbrahim
Anlaşmaları sonrası Orta Doğu düzeni”nin ne tümüyle dışarıda ve ne de tam
içindedir ama sistemi şekillendirmeye çalışan “yarı-merkez güçlerden biri”dir.
Türkiye bugün Orta Doğu’da üç rol arasında gidip gelmektedir. Birincisi NATO
üyesi Batı aktörü olmaktır. NATO içinde ABD ile güvenlik bağı vardır. Avrupa
ile ekonomik bütünleşme sürmektedir. İkincisi, bölgesel bağımsız güç olmasıdır.
Türkiye Suriye, Irak, Libya ve Kafkasya’da etkilidir. Askeri kapasitesi yüksektir
ve “bağımsız dış siyasa” izlemektedir. Üçüncüsü, Müslüman dünya ile siyasal bağları
vardır. Filistin sorununda güçlü söylem sahibidir. Arap kamuoyunda etkisi
dalgalıdır ama vardır. Türkiye “tek blok” ülkesi değil, çok eksenli bir denge
aktörüdür.
İbrahim
Anlaşmaları Türkiye’yi Nasıl Etkiledi?
İbrahim Anlaşmaları Türkiye için
doğrudan bir üyelik değil, ama bölgesel mimari değişim anlamına gelmektedir.
Bir kere, Türkiye’nin dışlandığı bir Körfez-İsrail yakınlaşması oluşmuştur. Özellikle,
BAE, Bahreyn ve İsrail arasında ekonomi ve güvenlik yakınlaşmıştır. Bu gelişme Ankara’da “bölgesel düzen Türkiye
olmadan da kuruluyor” algısını güçlendirmektedir. Öte yandan, Türkiye–İsrail
ilişkisi dalgalı duruma gelmiştir. İsrail ile Türkiye arasında ticaret devam etmekte,
diplomasi dönem dönem düzelmekte ama Gazze ve Filistin krizleri ilişkileri
sürekli germektedir. Bu da Türkiye’yi “duygusal olarak yakın ama siyasal olarak
kırılgan” bir çizgiye oturtmaktadır. Körfez ile yarışma sonra da kısmi
normalleşme yaşanmaktadır. Türkiye başlangıçta BAE ve Suudi Arabistan ile sert yarışma
yaşamıştır. Ama zamanla ekonomik gereksinmeler ve yatırım ve ticaret nedeniyle
yumuşama olmuştur. Türkiye aslında İbrahim sonrası düzenle çatışmış ama sonra
ona kısmen uyum sağlamıştır.
Türkiye’nin
Stratejik Korkusu: Dışlanmak
Bazı çözümlemelerde Türkiye’nin asıl
endişesinin “Yeni Orta Doğu düzeni Türkiye’yi ‘bypass’ eder mi?” olduğu
ileri sürülmektedir. Çünkü yeni yapı üç eksende şekillenmektedir: İsrail ve
Körfez teknolojisi, ABD güvenlik şemsiyesi ve enerji ve finans sektörlerinin
bütünleşmesi. Türkiye ise ayrı bir güvenlik mimarisi kurmak zorunda kalacak
veya sisteme girecek ya da blok seçeneği oluşturacaktır.
Türkiye’nin Üstünlükleri
Türkiye’nin bu düzende zayıf olduğu
kadar güçlü olduğu noktalar da vardır.
Bir kere, askeri kapasite olarak bölgenin en büyük konvansiyonel
ordularından birine sahiptir. İkincisi, ‘Avrupa–Orta Doğu–Kafkasya’ geçişi
üzerinde yer alan coğrafyasıdır. Üçüncüsü, bağlantı ağlarına sahip olmasıdır. Rusya
ile konuşabilen ve NATO içinde kalan nadir ülkelerden biridir. Dördüncüsü, arabuluculuk
rolüdür. Türkiye çoğu zaman krizleri konuşabilen ve tüm taraflarla ilişki
kurabilen aktördür.
Türkiye’nin
Stratejisi: “Blok Değil Ağ Oyunu”
Türkiye klasik blok siyasası yerine İsrail
ile gerektiğinde iş birliği, Körfez ile ekonomik bütünleşme, İran ile denetimli
denge ve Rusya ile yararcı ilişki kurabilmektedir. Bu yüzden Türkiye, İbrahim
Anlaşmaları sisteminde “taraf” değil, çok taraflı denge oyuncusudur.
Son Gelişme: Yeni
Basınç
2026’daki güncel diplomatik
tartışmalarda (örneğin ABD merkezli önerilerde) Türkiye’nin adı geçmeye başlamıştır.
Bazı senaryolarda Türkiye’nin de süreç içine alınması konuşulmaktadır. Bu da
Türkiye’nin artık sistemin dışında değil, sistemin olası genişleme alanı içinde
olduğunu göstermektedir. Türkiye bu yeni düzende ne İsrail-Körfez ekseninin
içinde ve ne de tümüyle dışındadır. Bunun yerine sistemi etkilemeye çalışan, gerektiğinde
karşı çıkan, gerektiğinde bütünleşen ve “dengeleyici bölgesel güç” konumundadır.
Trump’ın Son
Açıklaması
Trump altı ülkenin bu arada
Türkiye'nin anlaşmayı imzalamasını İran savaşının ön koşulu olduğunu açıkladı. Bu
sav son 24–48 saat içinde çıkan haberlerde kısmen yer alan bir çerçeveye benzemektedir.
Önemli bir ayrımı açıklıkla ortaya koymak gerekmektedir. Bu ifade genelde “resmi
olarak yazılı bir ön koşul” değil, Trump’ın siyasal çerçeveleme ve pazarlık
dili olarak aktarılmaktadır.
Donald Trump bazı ülkelerin (Türkiye
dahil) İbrahim Anlaşmaları sürecine katılması gerektiğini, bunun, İran ile
yapılmaya çalışılan büyük bir barış/çözüm paketinin parçası olduğunu ve Orta
Doğu’da “tek paket çözüm” mantığıyla ilerlediğini belirtmektedir. Trump’ın anlatısı
“İran ile büyük anlaşma ve bölgesel normalleşme aynı mimarinin parçalarıdır”
anlamıma gelmektedir. Önemli soru “İran savaşı ön koşulu” ne demektir? Burada
iki farklı okuma vardır. Birincisi sert yorumdur. Bazı yorumlarda “Bu ülkeler
İbrahim Anlaşmaları’na katılmazsa İran’la kurulacak yeni düzen tamamlanmaz /
savaş sonrası sistem kurulamaz” savı yer almaktadır. Bu, stratejik paketleme
gibi okunmaktadır. Daha gerçekçi olan ikinci yorum ise aslında ABD söyleminin İran
ile bir gerilimi azaltma ve barış anlaşması ile İsrail ile Arap dünyası
arasında normalleşmenin genişlemesini istediği savı ön plana çıkmaktadır. Trump
bunları aynı “büyük plan” içinde bağlayarak müttefikleri hizaya sokmak ve pazarlık
gücü oluşturmak istemektedir. Trump’ın bu sözleri bir “ön koşul listesi” değil,
görüşme baskısı kuran siyasal çerçeve olarak düşünülmelidir.
Türkiye Neden Bu Pakete
Alınmak İstenmektedir?
Türkiye burada özel bir konumdadır
çünkü NATO üyesi Türkiye, İran ile sınır komşusudur. Gazze/Filistin konusunda
güçlü siyasal tutumu vardır. ABD ile hem iş birliği hem gerilim ilişkisi vardır.
Son haberlerde Türkiye’nin adı arabulucu, olası katılımcı ve dengeleyici aktör olarak
geçmektedir. “İsrail’i tanıma paketi” gibi basit bir şey değil, daha geniş bir
bölgesel mimari tartışması sürdürülmektedir. Türkiye İbrahim Anlaşmalarını
imzalamazsa İran savaşı olur” şeklinde doğrulanmış bir resmi koşul yoktur ama ABD’nin
İran barışı, bölgesel normalleşme ve İsrail güvenlik mimarisi hepsi tek büyük
pazarlık dosyasına bağlanmaya çalışılmaktadır. Trump’ın sözleri bir ültimatomdan
çok bölgesel yeniden dizayn girişimidir.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
İbrahim Anlaşmaları’nı açıklayan bu
yaklaşım bölgesel siyaseti büyük ölçüde “yeni bir düzenin kurulması” olarak
yorumlamaktadır. Ancak realist uluslararası ilişkiler bakış açısından
bakıldığında bu çerçeve, bazı noktalarda aşırı bütüncül, normatif ve teleolojik
(sonucu önceden belirlenmiş gibi) bir okuma içermektedir.
“Yeni Orta Doğu
Düzeni” Varsayımı Aşırı Bütüncül Bir Okumadır
İbrahim Anlaşmaları sonrası Orta
Doğu’da tutarlı ve yönlü bir “yeni düzen” oluştuğu varsayımına dayanılmaktadır.
Ancak realist yazında bölgesel sistemler genellikle parçalı, yarışmacı ve kriz
üretmeye açık olarak tanımlanır. Bu nedenle “yeni düzen” ifadesi, mevcut
durumdan çok normatif bir beklentiyi yansıtabilir. Orta Doğu’da devletler arası
ilişkiler hala düşük güven düzeyinde ilerlemekte olup, kalıcı kurumsal bütünleşme
sınırlıdır.
Ekonomik
Bütünleşmenin Siyasal Çatışmayı Aşacağı Varsayımı Zayıftır
Ekonomik çıkarların zamanla siyasal
çatışmaları geri plana iteceği ileri sürülmektedir. Ancak uluslararası
ilişkiler yazını bunun her zaman geçerli olmadığını göstermektedir. Örneğin, yüksek
ticaret hacmine karşın siyasal çatışma sürdüren devlet örnekleri vardır ve güvenlik
ikilemi (security dilemma) ekonomik bağımlılığı gölgeleyebilir. Dolayısıyla
İsrail ile Körfez ülkeleri arasındaki ekonomik yakınlaşma otomatik olarak
kalıcı barış üretmeyebilir.
Filistin
Sorununun “Alt Katmana İtilmesi” Çözümlemesi Eksik Kalabilir
Filistin sorunu sistemin “alt katmanı”
olarak tanımlanmaktadır. Ancak bu yorum sorunun normatif gücünü, kimlik
boyutunu ve uluslararası hukuk etkisini tam olarak hesaba katmayabilir.
Filistin sorunu yalnızca bir güvenlik sorunu değil, aynı zamanda uluslararası
meşruluk tartışması ve bölgesel kamuoyu seferberliği kaynağı ve devlet içi
siyaset belirleyicisi olarak işlev görmektedir. Bu nedenle “ikincil katman”
olarak görülmesi çözümleyicilik açısından basite indirgemeci olabilir.
İran Tehdidinin
“Birleştirici Etmen” Olarak Aşırı Merkezileştirilmesi
İran bölgesel düzenin ana belirleyici
ekseni olarak sunulmaktadır. Realist çözümlemede İran önemli bir aktör olmakla
birlikte Körfez ülkelerinin kendi iç yarışmaları, İsrail iç siyasası, ABD’nin
stratejik öncelik değişimleri ve Çin’in ekonomik etkisi gibi çok sayıda
değişken de eşit derecede belirleyicidir. Dolayısıyla tek bir “ana tehdit
ekseni” üzerinden sistem açıklaması çok değişkenli yapıyı basitleştirme riski
taşımaktadır.
Türkiye’nin
“Yarı-Merkez Güç” Olarak Tanımlanması Aşırı Esnek Bir Kategoridir
Türkiye hem NATO aktörü hem bağımsız
güç hem bölgesel lider ve hem arabulucu olarak tanımlanmaktadır. Bu yaklaşım çözümleme
açısından esneklik sağlasa da bir devlet aynı anda çok fazla rol ile
tanımlanabiliyorsa bu olgu tanımın öngörü gücünü zayıflatır. Türkiye, orta ölçekli
(middle power) bir devlettir ve davranışı ise konjonktürel çıkar
optimizasyonuna dayanır.
“Büyük Plan / Tek
Mimari” Varsayımı Sınırlıdır
ABD’nin bölgeyi tek bir stratejik plan
çerçevesinde yeniden tasarladığı anlaşılmaktadır. Ancak dış siyasa üretimi
genellikle kurumlar arası yarışma, yönetim değişiklikleri, kriz tepkileri ve kısa
vadeli çıkar hesapları ile şekillenir. Bu nedenle ABD siyasalarını “tek
bütüncül proje” olarak görmek, karar alma süreçlerinin karmaşıklığını göz ardı
edebilir.
Sonuç
Realist bakış açısından bakıldığında
İbrahim Anlaşmaları yeni ve bütünleşmiş bir bölgesel düzenin başlangıcı değil, mevcut
güç dengelerinin kısmi yeniden hizalanmasıdır. Bölgedeki temel yapı devletler
arası yarışma, güvenlik ikilemleri, vekil güçlerin çatışmaları ve kimlik
temelli gerilimler çevresinde şekillenmeye devam etmektedir. Bu nedenlerle İbrahim
Anlaşmaları bir “dönüşüm” değil, mevcut parçalı düzenin içinde oluşan seçici ve
sınırlı bir yeniden konumlanmadır.
SİYASA ÖNERİSİ:
TÜRKİYE AÇISINDAN EN GERÇEKÇİ DIŞ SİYASA
Türkiye açısından en gerçekçi dış siyasa
senaryosunu tek bir “büyük plan” gibi değil, olasılıkların yan yana durduğu bir
bant (range) olarak düşünmek daha doğru olacaktır. Çünkü Türkiye’nin dış
siyasası genelde ideolojik sabitlikten çok konjonktürel denge ve kriz yönetimi
üzerinden ilerlemektedir.
Çok Vektörlü
Denge Siyasası Senaryosu: Bu şu anda yaşanmakta
olan modeldir. Temel özelliği Türkiye’nin hiçbir blokta tam hizalanmaması ve her
blokla sınırlı ilişki kurmasıdır. NATO içinde kalır. ABD ile yarışma ve iş
birliği birlikte yürür. Israel ile dönemsel normalleşme ve kriz döngüsü devam
eder. Körfez ülkeleriyle ekonomik bütünleşme sürer. İran ile denetimli gerilim ve
diplomasi dengesi korunur. Bu en gerçekçi senaryodur. Çünkü Türkiye’nin yapısal
konumu bunu zorunlu kılmaktadır: coğrafya (Orta Doğu, Avrupa ve Kafkasya), güvenlik
riskleri (Suriye ve Doğu Akdeniz) ve ekonomik bağımlılıklar (AB ticareti ve
Körfez sermayesi). Özet olarak, Türkiye “taraf seçmez” ve “her tarafla oynar”.
Batı’ya Denetimli
Yakınlaşma Senaryosu: Bu senaryo
tam dönüş değil, seçici yeniden hizalanmadır. ABD ile ilişkiler daha kararlı
duruma gelir. NATO ile eş güdüm güçlenir. Avrupa Birliği ile ekonomik
yakınlaşma artar. İsrail ile ilişkiler daha düşük gerilimli olur. Ancak Türkiye
bağımsızlık refleksini tümüyle bırakmaz. Bu senaryo büyük ekonomik kriz gereksinimi,
güvenlik tehditlerinin artması ve bölgesel savaş riskinin yükselmesi
durumlarında güçlenir. Güvenlik baskısı artarsa Türkiye Batı’ya daha yakın
durur.
Bölgesel Güç
Bloku ve Özerk Eksen Senaryosu:
Bu senaryo daha zordur ama tümüyle dışlanamaması gerekir. Türkiye, Orta Doğu’da
daha sert bağımsız çizgi, Rusya ve Çin ile daha yararcı ilişkiler, ABD ile daha
uzak ama kopmayan ilişki ve kendi savunma ve teknoloji blokunu büyütme gibi
temel içeriklere sahip olur. Bu senaryo ekonomik baskı, yatırım kırılganlığı ve
diplomatik yalnızlaşma riski nedenleriyle yüksek maliyetlidir. Bu nedenle
gerçekleşme olasılığı vardır ama “birinci tercih” değildir.
Türkiye’nin Ana
Stratejik Mantığı
Bütün senaryoları birleştiren temel
ilke şudur: Türkiye en fazla bağımsızlık ve en az yalıtılma dengesini korumaya
çalışacaktır. Kısacası, hiçbir blokta tümüyle erimeyecek ama hiçbir bloktan da
kopmayacaktır.
TÜRKİYE VE İBRAHİM
ANLAŞMALARI BAĞLANTISI
İbrahim Anlaşmaları Türkiye’yi şu
şekilde etkileyebilecektir: İsrail-Körfez ekseni güçlendikçe Türkiye
“dengeleyici” rolüne itilebilecektir. Filistin sorunu Türkiye’ye yeni diplomatik
alanlar açacaktır. ABD, bu bağlamda, Türkiye’yi bazen Anlaşma içine almaya
çalışmakta ancak ama tam bütünleşmeye gitmemektedir. Sonuç olarak Türkiye bu
sistemde “içeride olmayan ama dışarıda da bırakılamayan aktör” olmak durumunda
olacaktır. Türkiye’nin en olası dış siyasa
geleceği, sert bloklara katılmak değil, çok yönlü, kriz bazlı ve esnek denge
stratejisini sürdürmektir.
KAYNAKÇA
Abraham Accords Peace Agreement.
(2020). U.S. Department of State. https://www.state.gov/the-abraham-accords/
BBC News. (2020). Israel, UAE and
Bahrain sign US-brokered Abraham Accords. https://www.bbc.com/news
Brookings Institution. (2020). The
Abraham Accords and the future of Middle East peace. https://www.brookings.edu/
International Crisis Group. (2021).
The Middle East’s new geopolitical landscape. https://www.crisisgroup.org/
Mei.edu (Middle East Institute).
(2020). Understanding the Abraham Accords. https://www.mei.edu/
Muasher, M. (2021). The Arab Center
and the Abraham Accords. Carnegie Endowment for International Peace.
https://carnegieendowment.org/
POMED (Project on Middle East
Democracy). (2021). Normalization agreements and regional politics.
https://pomed.org/
Reuters. (2020–2024). Middle East
diplomacy and normalization agreements. https://www.reuters.com/
Telhami, S. (2021). The Abraham
Accords and public opinion in the Middle East. University of Maryland Critical
Issues Poll.
Walt, S. M. (1987). The origins of
alliances. Cornell University Press.