İsrail Seçimleri ve Türkiye: Değişen
Tehdit Algısı ve Bölgesel Güvenlik
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma
İsrail’de 27 Ekim 2026’da yapılması planlanan genel seçimlerin Türkiye-İsrail
ilişkileri ve bölgesel güvenlik dengeleri açısından olası sonuçlarını
incelemektedir. Araştırmanın temel sorusu seçim sonrasında oluşabilecek iktidar
dengelerinin İsrail’in Türkiye’ye yönelik tehdit algısını ve bu algının somut
güvenlik siyasalarına yansımasını nasıl etkileyebileceğidir. Çalışmada Binyamin
Netanyahu, Naftali Bennett ve Gadi Eisenkot’un Türkiye, İran ve Suriye
konularındaki yaklaşımları karşılaştırmalı olarak ele alınmaktadır. Nitel
araştırma yaklaşımına dayanan çözümlemede siyasal açıklamalar, seçim
değerlendirmeleri ve güvenlik siyasalarına ilişkin haber ve araştırma
yayınlarından yararlanılmakta ve farklı seçim sonuçları senaryo temelli bir
çerçevede değerlendirilmektedir. İlk bulgular liderler arasında söylem ve siyasa
araçları bakımından farklılıklar bulunmasına karşın Türkiye’nin Suriye’deki askeri
varlığı ve bölgesel etkisi konusunda önemli uyuşmazlıkların sürebileceğine
işaret etmektedir. Bu nedenle İsrail’de iktidar değişikliğinin Türkiye’ye
yönelik stratejik yaklaşımda kendiliğinden bir değişim yaratacağı varsayımı dikkatle
ele alınmalıdır. Çalışma Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını korurken doğrudan askeri
karşılaşma riskini azaltmasını, caydırıcılık, diplomasi, bölgesel iş birliği ve
uluslararası hukuku birlikte gözeten bir siyasa izlemesini önermektedir.
Anahtar
Kelimeler: İsrail
seçimleri, Türkiye-İsrail ilişkileri, tehdit algısı, bölgesel güvenlik, Suriye,
stratejik süreklilik.
Abstract
This study examines the potential implications of
Israel’s general election scheduled for 27 October 2026 for Türkiye–Israel
relations and regional security. Its central question is how the post-election
distribution of political power may affect Israel’s threat perception of
Türkiye and the translation of that perception into concrete security policies.
The study comparatively examines the approaches of Benjamin Netanyahu, Naftali
Bennett, and Gadi Eisenkot toward Türkiye, Iran, and Syria. Using a qualitative
research design, it draws on political statements, election assessments, and
reporting and research publications on security policy. Alternative electoral
outcomes are assessed through scenario-based analysis. The preliminary findings
suggest that, despite differences among the leaders in rhetoric and policy
instruments, significant disagreements may persist over Türkiye’s military
presence and regional influence in Syria. A change of government in Israel
should therefore not automatically be interpreted as a change in its strategic
approach toward Türkiye. The study recommends that Türkiye protect its security
interests while reducing the risk of direct military confrontation through a
balanced approach combining deterrence, diplomacy, regional cooperation, and
international law.
Keywords: Israeli
elections, Türkiye–Israel relations, threat perception, regional security,
Syria, strategic continuity.
GİRİŞ: SEÇİMLERİN TÜRKİYE AÇISINDAN ANLAMI
İsrail’de 27
Ekim 2026’da yapılması planlanan genel seçimler yalnızca ülkenin yeni siyasal
iktidarını belirleyecek bir seçim değildir. Seçim, 7 Ekim 2023 saldırısının
ardından yaşanan savaşların, İsrail’in güvenlik anlayışının ve ülkenin bölgesel
konumunun seçmenler tarafından nasıl değerlendirildiğini de ortaya koyacaktır.
Seçim öncesindeki anketler Başbakan Binyamin Netanyahu’nun siyasal ittifakının
sandalye çoğunluğunu elde etmekte zorlandığına işaret etmektedir. Bununla
birlikte, muhalefetin daha fazla sandalye kazanması tek başına hükümeti
kurabileceği anlamına gelmemektedir. Belirleyici olan 120 üyeli Knesset’te en
az 61 milletvekilinin desteğini sağlayabilecek bir koalisyonun
oluşturulmasıdır. Türkiye açısından bu seçimin önemi İsrail’de iktidarın
değişip değişmemesinden daha geniştir. Son dönemde iki ülke arasındaki gerilim
Gazze konusundaki siyasal ve diplomatik karşıtlığın ötesine geçerek Suriye’deki
askeri varlık, bölgesel etki ve gelecekteki güvenlik düzenlemeleri üzerinde
yoğunlaşmıştır. İsrail’in Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığına ilişkin
itirazları ve Ağustos 2026’da kuzey Suriye’deki bir hava üssüne düzenlenen
saldırı sonrasında ortaya çıkan gerilim bu yarışmanın somut bir güvenlik boyutu
kazandığını göstermektedir. İsrail yönetimi bir yandan Türkiye ile doğrudan
tırmanmadan kaçınma mesajı verirken diğer yandan Suriye’de Türk askeri
üslerinin kurulmasını kabul etmeyeceğini açıklamıştır. Seçim tartışmalarında
öne çıkan üç isim (Binyamin Netanyahu, Naftali Bennett ve Gadi Eisenkot) bu
nedenle Türkiye açısından özel önem taşımaktadır. Bennett’in Şubat 2026’da
Türkiye’yi “yeni İran” olarak nitelendirmesi Türkiye’nin İsrail’in tehdit
algısında daha merkezi bir yere yerleştirilmeye çalışıldığını açık biçimde
göstermektedir. Bu ifade, yalnızca seçim kampanyasına yönelik sert bir söylem
olarak değerlendirilmemeli aynı zamanda Türkiye’nin Suriye’deki rolü, Katar ile
ilişkileri ve bölgesel etkisi üzerinden kurulan daha kapsamlı bir stratejik
anlatının parçası olarak incelenmelidir. Ancak burada önemli bir ayrım
yapılmalıdır: İsrail’de iktidar değişikliği ile İsrail’in Türkiye’ye yönelik
stratejisinin değişmesi aynı şey değildir. Seçim öncesi değerlendirmeler
Netanyahu’ya karşı çıkan bazı önde gelen siyasal aktörlerin de İran’ı başlıca
tehdit olarak görme ve Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkma gibi temel
güvenlik ve dış siyasa konularında mevcut hükümetten çok farklılaşmadıklarını
göstermektedir. Dolayısıyla yalnızca Netanyahu’nun seçimleri kaybetmesi
üzerinden Türkiye-İsrail ilişkilerinde yumuşama beklentisi oluşturmak yanıltıcı
olabilir. Asıl incelenmesi gereken liderler arasındaki söylem farklılıklarının
hangi alanlarda gerçek bir siyasa ayrışmasına dönüştüğü ve hangi alanlarda
stratejik sürekliliğin korunduğudur. Bu çalışmanın temel yaklaşımı İsrail
seçimlerini Türkiye açısından üç bağlantılı düzeyde değerlendirmektir:
birincisi, seçimlerin olası siyasal sonuçları, ikincisi, önde gelen liderlerin
Türkiye’ye ilişkin tehdit algıları ve bölgesel güvenlik yaklaşımları ve
üçüncüsü ise seçim sonrasında Türkiye’nin karşılaşabileceği riskler ve
geliştirebileceği diplomatik, siyasal ve savunmaya yönelik seçenekler. Böylece
çalışma, seçim sonuçlarını önceden kesinleştirmeden farklı iktidar
olasılıklarının Türkiye açısından ne ifade edebileceğini karşılaştırmalı
biçimde ortaya koymayı amaçlamaktadır.
AMAÇ VE
HEDEFLER
Araştırmanın
amacı
Bu
araştırmanın temel amacı İsrail’de yaklaşan genel seçimlerin olası siyasal
sonuçlarını Türkiye-İsrail ilişkileri ve bölgesel güvenlik dengeleri açısından
değerlendirmektir. Çalışma, seçimlerde hangi siyasal liderin veya ittifakın
başarılı olacağından hareketle kesin bir gelecek öngörüsü üretmek yerine farklı
iktidar olasılıklarının Türkiye’ye yönelik tehdit algısı, askeri strateji ve
diplomatik ilişkiler üzerinde yaratabileceği etkileri karşılaştırmalı olarak
incelemektedir. Araştırmanın çıkış noktası, İsrail’in güvenlik siyasetinde
görülen sertleşmenin yalnızca mevcut başbakanın kişisel tercihleriyle
açıklanamayacağı varsayımıdır. İran’ın bölgesel etkisi, Gazze savaşı, Suriye’de
ortaya çıkan yeni güç dengeleri ve Doğu Akdeniz’deki stratejik yarışma
İsrail’in güvenlik anlayışını biçimlendiren daha geniş etmenlerdir. Bu koşullar
altında Netanyahu, Bennett ve Eisenkot arasındaki farklılıkların Türkiye’ye
yönelik siyasada gerçek bir değişim yaratıp yaratmayacağı araştırılmalıdır.
Araştırmanın
hedefleri
Araştırmanın
özel hedefleri şunlardır:
Seçimlerin siyasal çerçevesini belirlemek: İsrail’deki başlıca siyasal
aktörlerin seçim stratejilerini, olası koalisyon seçeneklerini ve hükümet kurma
olasılıklarını değerlendirmek.
Liderlerin Türkiye algılarını karşılaştırmak: Netanyahu, Bennett ve Eisenkot’un
Türkiye’nin bölgesel rolü, Suriye’deki varlığı ve askeri kapasitesi hakkındaki
açıklamalarını ve siyasa önerilerini incelemek.
Söylem ile siyasa arasındaki ilişkiyi çözümlemek: Türkiye’nin “tehdit” olarak
nitelendirilmesinin seçim kampanyasındaki siyasal işlevi ile somut güvenlik siyasalarına
dönüşme olasılığını birbirinden ayırmak.
Stratejik sürekliliği ve değişimi saptamak: İktidar değişikliği durumunda
İsrail’in Türkiye’ye yönelik siyasasında hangi alanlarda değişiklik ve hangi
alanlarda süreklilik beklenebileceğini değerlendirmek.
Bölgesel güvenlik risklerini ortaya koymak: Suriye’de askeri karşılaşma
olasılığı, Doğu Akdeniz’deki çıkar çatışmaları ve Türkiye-İsrail ilişkilerinin
daha geniş bölgesel ittifaklara etkilerini incelemek.
Türkiye açısından siyasa seçenekleri geliştirmek: Caydırıcılık, diplomatik ilişki,
askeri çatışmasızlık kanalları ve uluslararası hukuk çerçevesinde uygulanabilir
seçenekler önermek.
ARAŞTIRMA
SORULARI
Araştırmanın
temel sorusu şöyledir: İsrail’deki 2026 genel seçimleri ve seçim sonrasında
oluşabilecek iktidar dengeleri İsrail’in Türkiye’ye yönelik tehdit algısını ve
iki ülke arasındaki bölgesel güvenlik ilişkilerini nasıl etkileyebilir?
Bu temel
soru aşağıdaki alt sorular aracılığıyla ele alınacaktır:
İsrail seçimlerinde Netanyahu’nun iktidarını sürdürmesi ile
Bennett veya Eisenkot’un öncülüğünde yeni bir hükümet kurulması arasında
Türkiye’ye yönelik dış ve güvenlik siyasaları bakımından hangi farklılıklar
bulunmaktadır?
Netanyahu, Bennett ve Eisenkot’un Türkiye’ye ilişkin
açıklamaları hangi stratejik varsayımlara dayanmaktadır? Türkiye’nin İran ile
benzer bir tehdit kategorisinde değerlendirilmesi, hangi bölgesel gelişmelerle
ilişkilidir?
İsrail siyasetinde Türkiye’ye yönelik sert söylem seçim yarışmasının
bir aracı mıdır, yoksa uzun vadeli bir güvenlik stratejisinin işareti midir?
İsrail’in İran’a karşı geliştirdiği güvenlik yaklaşımı ile
Türkiye’ye yönelik yaklaşımı arasında hangi benzerlikler ve farklılıklar
vardır? Bu iki ülkenin aynı tehdit kategorisinde değerlendirilmesi ne ölçüde
gerçekçi ve sürdürülebilirdir?
İsrail’in Suriye’deki askeri ve stratejik hedefleri
Türkiye’nin güvenlik öncelikleriyle hangi noktalarda çatışmaktadır? Bu çatışma
doğrudan askeri karşılaşma riskini artırabilir mi?
İsrail’de iktidar değişikliği gerçekleşirse Türkiye-İsrail
ilişkilerinde söylemsel bir yumuşama ile siyasa değişikliği arasında nasıl bir
ayrım yapılabilir?
Türkiye, İsrail’in değişen veya süreklilik gösteren tehdit
algısı karşısında hangi diplomatik, askeri ve bölgesel siyasa seçeneklerini
değerlendirmelidir?
YÖNTEM
Araştırma
tasarımı
Araştırma,
nitel araştırma yaklaşımına dayalı karşılaştırmalı bir siyasal çözümleme olarak
tasarlanmıştır. Çalışmada seçim sonuçları henüz kesinleşmediğinden gerçekleşmiş
bir iktidar değişikliğinin sonuçlarını incelemek yerine farklı seçim ve
koalisyon olasılıkları üzerinden senaryo temelli değerlendirme yapılacaktır. Bu
yaklaşım, seçim anketlerinin kesin sonuçlar olarak yorumlanmasını önlemeyi ve
siyasal aktörlerin açıklamaları ile olası siyasa sonuçları arasındaki ilişkinin
daha dikkatli değerlendirilmesini sağlayacaktır.
Veri
kaynakları
Araştırmada
aşağıdaki kaynak gruplarından yararlanılacaktır:
Seçim verileri ve kamuoyu araştırmaları: İsrail’deki seçim anketleri, parti
sandalye kestirimleri, koalisyon olasılıkları ve başbakanlık için adayların
kamuoyu desteği.
Siyasal söylem ve birincil kaynaklar: Netanyahu, Bennett ve Eisenkot’un
konuşmaları, açıklamaları, parti programları ve Türkiye’ye ilişkin doğrudan
ifadeleri.
Güvenlik ve dış siyasa belgeleri: İsrail’in İran, Suriye, Gazze ve
Doğu Akdeniz siyasalarına ilişkin biçimsel açıklamalar ile ilgili güvenlik
değerlendirmeleri.
Güvenilir haber ve araştırma yayınları: Reuters, Associated Press ve benzeri
haber kuruluşlarının haberleri ile uzman kuruluşların konuya ilişkin
değerlendirmeleri.
Seçimlere
ilişkin mevcut veriler sonuçların henüz kesinleşmediğini ve sandalye dağılımı kestirimlerinin
değişebildiğini göstermektedir. Örneğin, 24 Ekim tarihli son anketlerden ikisi
Netanyahu’nun siyasal bloğu için 50, muhalefet kampı için 52 sandalye
öngörürken, kalan sandalyelerin dağılımı hükümet kurma olasılıklarını belirsiz
bırakmaktadır. Bu nedenle araştırmada
tek bir ankete dayanılarak kesin seçim kestirimi yapılmayacaktır.
Çözümleme
yöntemi
Çözümleme üç
aşamada yürütülecektir.
Birinci
aşama: Siyasal
karşılaştırma. Netanyahu, Bennett ve Eisenkot’un Türkiye, İran, Suriye ve
bölgesel güvenlik konularındaki tutumları karşılaştırılacaktır. Liderlerin
açıklamaları yalnızca kullandıkları ifadeler üzerinden değil, önerdikleri siyasalar
ve siyasal ittifaklarıyla ilişkileri içinde değerlendirilecektir.
İkinci
aşama: Söylem ve
strateji ilişkisi. Türkiye’nin tehdit olarak sunulmasının hangi koşullarda
seçim söylemi ve hangi koşullarda somut güvenlik siyasasının göstergesi
sayılabileceği incelenecektir. Bu aşamada sert açıklamalar ile askeri hazırlık,
diplomatik girişim veya siyasa kararları birbirinden ayrılacaktır.
Üçüncü
aşama: Senaryo
çözümlemesi. En az üç olasılık ele alınacaktır: Netanyahu’nun iktidarını
sürdürmesi, Bennett veya Eisenkot’un öncülüğünde yeni bir hükümet kurulması ve
hiçbir siyasal bloğun kolaylıkla çoğunluk sağlayamadığı ve koalisyon
pazarlıklarının belirleyici olduğu bir sonuç ortaya çıkması.
Her senaryo,
Türkiye’ye yönelik tehdit algısı, Suriye’de çatışmasızlığın korunması,
diplomatik ilişkiler ve bölgesel güç dengeleri bakımından değerlendirilecektir.
Araştırmanın
sınırlılıkları
Araştırmanın
en önemli sınırlılığı seçim öncesi açıklamalar ile seçim sonrasında uygulanacak
siyasalar arasında her zaman doğrudan bir ilişki kurulamamasıdır. Koalisyon
ortaklıkları, ABD ile ilişkiler, bölgesel çatışmalar ve İsrail’in iç güvenlik
gündemi seçim kampanyasında açıklanan tutumların uygulanmasını değiştirebilir. Bu
nedenle çalışma liderlerin söylemlerinden hareketle kesin sonuçlara ulaşmak
yerine kanıtlanabilir siyasal tutumları, olası siyasa tercihlerini ve Türkiye
açısından ortaya çıkabilecek riskleri birbirinden ayırmayı esas alacaktır.
KAVRAMSAL
VE KURAMSAL ÇERÇEVE
İsrail
seçimlerinin Türkiye açısından anlamını değerlendirmek seçim sonuçlarını ve
siyasal liderlerin açıklamalarını sıralamaktan daha kapsamlı bir yaklaşım
gerektirir. Temel sorun İsrail’deki iktidar değişikliklerinin Türkiye’ye
yönelik güvenlik siyasasını hangi koşullarda değiştirebileceğini ve hangi
koşullarda ise mevcut stratejik yönelimi sürdürebileceğini açıklamaktır. Bu
amaçla araştırma üç temel kavram üzerine kurulmaktadır: tehdit algısı,
stratejik süreklilik ve seçim yoluyla dış siyasanın meşrulaştırılması. Bunlara
ek olarak İsrail’in bölgesel güç kullanma yaklaşımı ile Türkiye’nin güvenlik
çıkarları arasındaki ilişkinin de değerlendirilmesi gerekmektedir.
Tehdit
algısı: Rakipten stratejik tehdide geçiş
Tehdit
algısı bir devletin başka bir devletin askeri kapasitesini, siyasal amaçlarını,
bölgesel etkisini ve gelecekteki davranış olasılıklarını kendi güvenliği
açısından nasıl değerlendirdiğini ifade eder. Bu algı, yalnızca karşı tarafın
sahip olduğu maddi kapasiteye dayanmaz. Devletlerin niyetlerine ilişkin
değerlendirmeler, geçmiş deneyimler, ittifak ilişkileri ve siyasal liderlerin
dünyayı yorumlama biçimleri de tehdit algısının oluşumunda rol oynar. Bu
nedenle iki devlet arasında doğrudan bir askeri çatışma bulunmaması tarafların
birbirlerini güvenlik tehdidi olarak değerlendirmelerini engellemez. Benzer
biçimde, iki ülkenin askeri kapasiteleri arasında önemli farklılıklar bulunması
da bir tarafın diğerini stratejik rakip olarak görmesine engel değildir. Türkiye
ile İsrail arasındaki ilişkiler bu çerçevede ele alınmalıdır. Türkiye’nin
Suriye’deki askeri varlığı, bölgesel diplomatik ilişkileri, Filistin sorunsindeki
tutumu ve savunma kapasitesi İsrail’in Türkiye’ye yönelik değerlendirmelerinde
etkili olabilecek unsurlardır. Bununla birlikte, bu unsurların İsrail yönetimi
tarafından nasıl yorumlandığı ile Türkiye’nin gerçekte hangi amaçları izlediği
birbirinden ayrılmalıdır. Naftali Bennett’in Türkiye’yi “yeni İran” olarak
nitelendiren açıklaması bu ayrım bakımından önemlidir. Böyle bir benzetme
Türkiye’nin İsrail açısından yalnızca belirli konularda görüş ayrılığı yaşanan
bir devlet değil, daha geniş bir güvenlik sorununun parçası olarak sunulması
anlamına gelebilir. Ancak tek bir siyasal açıklamadan hareketle İsrail
devletinin bütün kurumlarının Türkiye’yi aynı biçimde değerlendirdiği sonucuna
varılamaz. Bu noktada araştırmanın temel sorusu şudur: Türkiye’nin İsrail
tarafından bir güvenlik tehdidi olarak sunulması somut güvenlik gelişmelerine
dayanan kurumsallaşmış bir stratejik yaklaşım mıdır, yoksa siyasal yarışma
içinde güç kazanan ve zamanla güvenlik siyasasına dönüşme olasılığı bulunan bir
söylem midir? Bu soruya yanıt verebilmek için açıklamaların yanı sıra biçimsel
kararlar, askeri uygulamalar, savunma planlaması ve diplomatik girişimler de
incelenmelidir.
Stratejik
süreklilik ve siyasal iktidar değişikliği
Demokratik
veya seçimli siyasal sistemlerde iktidar değişikliği dış siyasada otomatik bir
değişim yaratmaz. Yeni bir hükümet önceki yönetimden farklı bir söylem
benimseyebilir ancak coğrafi koşullar, askeri kapasite, güvenlik kurumlarının
değerlendirmeleri ve uzun vadeli ulusal çıkar tanımları nedeniyle önceki siyasanın
önemli unsurlarını koruyabilir. Bu durum, İsrail seçimlerinin Türkiye açısından
değerlendirilmesinde özellikle önemlidir. Netanyahu, Bennett ve Eisenkot’un
siyasal kişilikleri, yönetim deneyimleri ve siyasal öncelikleri farklı
olabilir. Fakat bu farklılıklar Türkiye’ye ilişkin temel stratejik tercihlerin
de mutlaka farklılaşacağı anlamına gelmez. Karşılaştırma yapılırken üç düzeyin
birbirinden ayrılması gerekir:
Söylemsel değişim: Türkiye’ye yönelik açıklamaların tonunun yumuşaması veya
sertleşmesi.
Siyasa değişikliği: Diplomatik ilişkiler, askeri eş güdüm, yaptırımlar veya
bölgesel iş birliği alanlarında somut kararların farklılaşması.
Stratejik yönelim değişikliği: Türkiye’nin İsrail’in bölgesel
güvenlik değerlendirmesindeki yerinin ve iki ülke arasındaki güç ilişkisinin
yeniden tanımlanması.
Örneğin,
yeni bir İsrail hükümetinin Türkiye ile doğrudan çatışma riskini azaltmaya
yönelik diplomatik kanallar açması tek başına Türkiye’nin tehdit olarak
değerlendirilmesinden vazgeçildiğini göstermez. Buna karşılık, iki ülkenin
Suriye’deki askeri etkinliklerine ilişkin kalıcı çatışmasızlık düzenlemeleri
oluşturması söylemin ötesinde somut bir siyasa değişikliğine işaret edebilir. Bu
nedenle seçimlerin Türkiye açısından sonuçlarını değerlendirirken yalnızca
hangi liderin kazandığına değil, kazanan liderin hangi siyasaları
değiştirebildiğine ve hangi siyasaları değiştirmediğine bakılmalıdır.
Seçim
yoluyla dış siyasanın meşrulaştırılması
Dış siyasa
yalnızca devletler arasındaki ilişkilerin yönetilmesiyle sınırlı değildir. İç
siyasette seçmen desteği oluşturmanın, siyasal rakipleri eleştirmenin ve hükümetin
güvenlik siyasalarını meşrulaştırmanın da bir aracıdır. Özellikle savaş, terör
saldırıları ve bölgesel kararsızlık dönemlerinde güvenlik söylemi seçim
kampanyalarının merkezine yerleşebilir. Siyasal liderler belirli bir dış aktörü
tehdit olarak tanımlayarak kendi güvenlik siyasalarının gerekliliğini
vurgulayabilir, seçmenleri etrafında birleştirmeye çalışabilir ve rakiplerinin
güvenlik konusundaki yeterliliğini tartışmaya açabilir. İsrail’de Türkiye’nin
güvenlik tehdidi olarak sunulması da bu çerçevede incelenmelidir. Ancak burada
iki farklı olasılık vardır. Birinci olasılıkta, Türkiye’ye ilişkin sert söylem
esas olarak seçim yarışmasının gereksinmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu durumda
açıklamaların tonu seçim dönemlerinde yükselirken hükümet siyasalarında aynı
ölçüde değişiklik görülmeyebilir. İkinci olasılıkta ise seçim söylemi güvenlik
kurumlarının ve siyasal karar alıcıların Türkiye’ye ilişkin
değerlendirmelerinde meydana gelen daha kapsamlı bir değişimi yansıtmaktadır.
Böyle bir durumda söylemin diplomatik kararlara, askeri hazırlıklara ve
bölgesel ittifak tercihlerine yansıması beklenebilir. Bu iki olasılık birbirini
bütünüyle dışlamaz. Bir tehdit algısı hem gerçek güvenlik kaygılarına
dayanabilir hem de seçim döneminde siyasal amaçlarla daha sert biçimde ifade
edilebilir. Araştırmanın bu bölümündeki temel ölçüt liderlerin niyetlerini kestirmek
değil, siyasal söylem ile gözlemlenebilir siyasa tercihleri arasındaki uyumu
değerlendirmektir.
Bölgesel
güç kullanımı ve önleyici güvenlik yaklaşımı
İsrail’in
Türkiye’ye yönelik siyasasını anlamak için bölgesel güç kullanımının nasıl
gerekçelendirildiğini de incelemek gerekir. İsrail’in farklı dönemlerde İran’ın
askeri kapasitesini, bölgesel silahlı aktörleri ve Suriye’deki askeri altyapıyı
hedef alan operasyonları güvenlik tehditlerinin yalnızca diplomatik yollarla
yönetilmediğini göstermektedir. Ancak her operasyonun hukuksal dayanağı,
stratejik amacı ve koşulları ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Burada iki
kavramın ayrılması önemlidir: Önleyici saldırı gelecekte ortaya çıkabilecek bir
tehdidin güçlenmesini engelleme amacıyla gerçekleştirilen askeri eylemi ifade
eder. Yakın bir saldırıyı önlemeye yönelik meşru savunma ise daha dar koşullara
bağlıdır. Uluslararası hukuk bakımından bir devletin kendisini tehdit altında görmesi
tek başına başka bir devlete karşı kuvvet kullanmasını hukuka uygun kılmaz.
Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2(4) maddesi kuvvet kullanma yasağını düzenlerken
51. madde silahlı saldırı durumunda yasal savunma hakkını tanımaktadır. Bu
ayrım Türkiye açısından doğrudan önem taşımaktadır. İsrail’in Türkiye’yi
gelecekteki bir rakip veya olası tehdit olarak değerlendirmesi Türkiye’ye karşı
askeri kuvvet kullanılmasını kendiliğinden meşrulaştırmaz. Aynı şekilde
Türkiye’nin de İsrail’in kapasitesini veya niyetlerini tehdit olarak
değerlendirmesi tek başına kuvvet kullanma hakkı doğurmaz. Bununla birlikte,
karşılıklı tehdit algısının sertleşmesi tarafların savunma hazırlıklarını
artırmasına ve askeri hareketleri daha kuşkucu biçimde yorumlamasına ve yanlış
hesaplama riskinin büyümesine neden olabilir. Dolayısıyla Türkiye açısından
temel sorun İsrail’in güvenlik söylemini yalnızca söylemsel olarak görmek veya
her açıklamayı yaklaşan bir saldırının işareti saymak değildir. Esas amaç
söylemin somut askeri ve diplomatik gelişmelerle desteklenip desteklenmediğini
izlemektir.
Türkiye-İsrail
ilişkilerinde stratejik yarışmanın sınırları
Türkiye ile
İsrail arasındaki ilişkiler, yalnızca ikili diplomatik gerilim üzerinden
açıklanamaz. Suriye’deki güç dengeleri, Gazze, İran’ın bölgesel rolü, ABD’nin
Orta Doğu siyasası ve Doğu Akdeniz’deki çıkarlar iki ülkenin karşılıklı
tutumlarını etkileyen daha geniş bir bağlam oluşturmaktadır. Bununla birlikte,
bu başlıkların tümünü tek bir çatışma ekseninde birleştirmek yanıltıcı
olabilir. Türkiye ile İsrail bazı alanlarda doğrudan karşıt çıkarlar izlerken
başka alanlarda üçüncü aktörlerin siyasalarından kaynaklanan ortak kaygılara
sahip olabilir. Bu nedenle ilişkilerin bütünüyle düşmanlık veya iş birliği
kavramlarıyla açıklanması yerine konu ve bölge temelinde farklılaşan bir
stratejik ilişki olarak değerlendirilmesi daha isabetlidir. Bu çerçevede üç
olasılık üzerinde durulabilir:
Yönetilebilir yarışma: İki devlet arasındaki siyasal ve stratejik farklılıklar
devam eder, ancak diplomatik kanallar ve askeri çatışmasızlık düzenlemeleri
doğrudan karşılaşmayı önler.
Sertleşen stratejik yarışma: Türkiye’nin bölgesel rolü ile
İsrail’in güvenlik hedefleri arasındaki uyuşmazlıklar derinleşir, karşılıklı
tehdit söylemi ve askeri hazırlıklar artar.
Doğrudan güvenlik krizine dönüşme: Suriye gibi alanlarda karşılıklı askeri
etkinlikler, yanlış hesaplama veya sınırlı bir olay nedeniyle iki ülkenin
doğrudan karşı karşıya gelme riskini yükseltir.
Bunlar kesin
gelecek kestirimleri değil, gelişmelerin hangi koşullarda farklı yönlere
evrilebileceğini değerlendirmeye yarayan çözümleme senaryolarıdır.
Kuramsal
çerçevenin araştırmaya katkısı
Yukarıdaki
kavramlar birlikte değerlendirildiğinde İsrail seçimlerinin Türkiye açısından
anlamını açıklamak için yalnızca liderlerin kişisel görüşlerine veya seçim
sonuçlarına bakmanın yeterli olmadığı ortaya çıkmaktadır. Seçim sonuçları,
güvenlik kurumlarının değerlendirmeleri, bölgesel güç dengeleri ve siyasal
söylemin iç siyasadaki işlevi birlikte ele alınmalıdır. Bu çalışmanın temel
önermesi şöyle ifade edilebilir: İsrail seçimleri Türkiye’ye yönelik siyasanın
yönünü tek başına belirlemez ancak mevcut tehdit algısının hangi siyasal
söylemle savunulacağını, hangi siyasa araçlarının öncelik kazanacağını ve
bölgesel yarışmanın hangi sınırlar içinde yürütüleceğini etkileyebilir. Bu
önerme, sonraki bölümde üç siyasal aktörün karşılaştırılmasına temel
oluşturacaktır. Netanyahu, Bennett ve Eisenkot’un Türkiye’ye ilişkin tutumları,
yalnızca kişisel açıklamaları üzerinden değil, güvenlik öncelikleri, siyasal ittifakları ve
önerdikleri somut siyasalar bakımından incelenecektir.
NETANYAHU,
BENNETT VE EİSENKOT: TÜRKİYE’YE YÖNELİK TEHDİT ALGILARININ KARŞILAŞTIRILMASI
İsrail
seçimlerinin Türkiye açısından anlamını değerlendirebilmek için öne çıkan üç
siyasal aktörün yalnızca kişisel özelliklerini değil, Türkiye’yi İsrail’in
bölgesel güvenlik düzeni içinde nasıl konumlandırdıklarını da incelemek
gerekir. Burada önemli bir yöntemsel ayrım yapılmalıdır: Bir siyasal liderin
Türkiye hakkında sert bir açıklama yapması tek başına o liderin başbakan olması
durumunda aynı doğrultuda bir devlet siyasası izleyeceğini kanıtlamaz. Bununla
birlikte, açıklamalar liderin tehdit algısını, önceliklerini ve siyasal
rakiplerine sunmak istediği güvenlik çerçevesini anlamak bakımından önemlidir. 18
Şubat 2026’da yayımlanan The Media Line haberi ile 23 Şubat 2026 tarihli Al
Jazeera değerlendirmesi Naftali Bennett’in Türkiye’yi “yeni İran” olarak
tanımlayan yaklaşımını ve Türkiye ile Katar’ın Suriye’de artan etkisine ilişkin
kaygılarını aktarmaktadır. Bu açıklamalar Türkiye’nin İsrail siyasal
tartışmalarında daha belirgin bir güvenlik konusu durumuna göstermektedir.
Ancak bu söylemin İsrail’in bütün siyasal aktörlerince benimsendiği veya biçimsel
devlet öğretisine dönüştüğü ayrıca kanıtlanmalıdır.
Binyamin
Netanyahu: Güvenlik önceliği ve stratejik esneklik
Likud lideri
ve Başbakan. Netanyahu’nun güvenlik yaklaşımında askeri caydırıcılık,
istihbarat kapasitesi ve İsrail’in tehdit olarak değerlendirdiği aktörlerin
hareket alanını sınırlama hedefi belirleyici unsurlardır. Türkiye bakımından
temel soru, İran’a karşı kullanılan güvenlik yaklaşımının ne ölçüde Ankara’ya
yöneltilebileceğidir. Netanyahu’nun Türkiye’ye yönelik tutumunu yalnızca
kişisel söyleminden hareketle açıklamak yeterli değildir. İsrail’in güvenlik
öncelikleri, Suriye’deki gelişmeler ve bölgesel ittifak ilişkileri başbakanın
tercihlerini etkileyen yapısal unsurlardır. Türkiye ile İsrail arasındaki
gerilimin önemli boyutlarından biri Suriye’de savaş sonrasında oluşan güç
dağılımıdır. Türkiye’nin Suriye’deki güvenlik çıkarları ile İsrail’in sınır
güvenliği ve askeri hareket serbestisi konusundaki öncelikleri çatıştığında iki
tarafın birbirlerinin etkinliklerini tehdit olarak yorumlama olasılığı
artmaktadır. Netanyahu açısından üç olasılık ayırt edilmelidir:
Türkiye’yi doğrudan çatışma gerektirmeyen fakat bölgesel etkinlikleri
sınırlandırılması gereken bir stratejik rakip olarak görmek,
Türkiye’nin askeri varlığını İsrail’in Suriye’deki hareket
serbestisini kısıtlayan bir unsur olarak değerlendirmek ve
Türkiye ile doğrudan karşılaşmanın maliyetini dikkate alarak
diplomatik veya askeri çatışmasızlık kanallarını korumak.
Bu
olasılıklar birbirini dışlamaz. Bir devlet aynı anda başka bir ülkeyi stratejik
rakip olarak görebilir ve doğrudan savaştan kaçınmayı kendi çıkarına uygun
bulabilir. Dolayısıyla Netanyahu’nun iktidarını sürdürmesi durumunda
Türkiye-İsrail ilişkilerinin mutlaka doğrudan çatışmaya dönüşeceği söylenemez.
Ancak güvenlik söyleminin sertleşmesi ve Suriye’deki çıkar uyuşmazlıklarının
devam etmesi ilişkilerin yönetilmesini daha güç duruma getirebilir.
Naftali
Bennett: Türkiye’yi İran’la aynı stratejik çerçevede değerlendirmek
Eski
başbakan ve sağ siyasal çizgi. Bennett’in yaklaşımında öne çıkan unsur
Türkiye’nin bölgesel etkisini İsrail’in gelecekteki güvenliği bakımından daha
büyük bir sorun olarak tanımlamasıdır. Bennett’in Türkiye’ye ilişkin
yaklaşımını anlamak için Şubat 2026’daki açıklaması temel bir başlangıç
noktasıdır. The Media Line tarafından 18 Şubat’ta yayımlanan haberde Bennett’in
Türkiye’yi “yeni İran” olarak tanımladığı ve Ankara’nın Katar’la birlikte
Suriye’de ve bölgenin diğer kesimlerinde etkisini artırmasından kaygı duyduğunu
belirttiği aktarılmaktadır. Al Jazeera da 23 Şubat tarihli haberinde Bennett’in
Türkiye’yi İsrail açısından gelişmekte olan yeni bir tehdit olarak sunduğunu
bildirmiştir. Bu söylem üç bakımdan önemlidir. Birincisi, tehdidin zamansal
olarak yeniden tanımlanmasıdır. İran, İsrail’in uzun süredir temel güvenlik
sorunlarından biri olarak değerlendirdiği bir devlettir. Türkiye’nin de benzer
bir çerçeveye yerleştirilmesi mevcut bir rakiplikten gelecekte daha büyük bir
stratejik tehdidin doğabileceği savını içerir. İkincisi, bölgesel etkinin
güvenlik sorunu olarak sunulmasıdır. Türkiye’nin Suriye’deki varlığı, Katar’la
ilişkileri ve bölgesel diplomatik etkinlikleri Bennett’in açıklamalarında
birbirleriyle bağlantılı bir çerçeve içinde ele alınmaktadır. Böyle bir
yaklaşım Türkiye’nin yalnızca İsrail sınırlarına yakın askeri etkinliklerinin
değil, daha geniş bölgesel etkisinin de güvenlik değerlendirmesi kapsamına alındığını
düşündürmektedir. Üçüncüsü, güvenlik sorununun seçim tartışmasına taşınmasıdır.
Türkiye’yi gelecekteki bir tehdit olarak tanımlamak İsrail’in güvenlik
önceliklerinin yeniden belirlenmesi gerektiği savını güçlendirebilir. Bununla
birlikte, Bennett’in bu söyleminin ne ölçüde seçim stratejisinden ne ölçüde
uzun vadeli güvenlik değerlendirmesinden kaynaklandığı, yalnızca açıklamaya
bakılarak kesinleştirilemez. Türkiye açısından burada dikkat edilmesi gereken
nokta İran ile Türkiye’nin aynı güvenlik kategorisine yerleştirilmesinin
sonuçlarıdır. İki devletin bölgesel siyasaları, ittifak ilişkileri, askeri
kapasiteleri ve İsrail’le ilişkilerinin tarihsel seyri birbirinden farklıdır.
Dolayısıyla böyle bir benzetme nesnel bir stratejik eş değerlikten çok
Bennett’in Türkiye’nin yükselen bölgesel etkisine ilişkin siyasal
değerlendirmesini yansıtıyor olabilir.
Türkiye
açısından çıkarım:
Bennett’in yaklaşımı, İsrail’de iktidar değişikliğinin kendiliğinden daha
yumuşak bir Türkiye siyasası doğuracağı varsayımını sorgulamayı gerektirir.
Netanyahu’ya seçenek olarak öne çıkan bir liderin de Türkiye’yi önemli bir
güvenlik sorunu olarak değerlendirmesi stratejik süreklilik olasılığının
dikkate alınmasını zorunlu kılmaktadır.
Gadi
Eisenkot: Kurumsal güvenlik yaklaşımı ve Suriye’deki Türk varlığı
Eski
Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri. Eisenkot’un yaklaşımı askeri
deneyimi ve güvenlik kurumlarına ilişkin değerlendirmeleri üzerinden
incelenmelidir. Bununla birlikte, Netanyahu’dan farklı bir yönetim tarzı
benimsemesi Türkiye’ye yönelik güvenlik kaygılarının daha sınırlı olacağı
anlamına gelmez. Eisenkot’un Türkiye bakımından değerlendirilmesinde önemli bir
ayrıntı bulunmaktadır: Onu yalnızca Netanyahu’ya karşı çıkan ve dolayısıyla
daha ılımlı bir dış siyasa izleyebilecek bir siyasal aktör olarak tanımlamak
doğru değildir. The Jerusalem Post tarafından yayımlanan seçim öncesi
değerlendirmeler Eisenkot’un Suriye’de Türk ve Rus askeri varlığının sona
erdirilmesini istediğini ve İsrail’in hava hareketi yapma serbestisini korumaya
önem verdiğini aktarmaktadır. Aynı değerlendirmelerde Suriye’de daha kapsamlı
bir güvenlik düzenlemesi ve daha güçlü uluslararası gözetim seçeneğine de yer
verilmektedir. Bu yaklaşımın iki önemli boyutu vardır. İlk olarak, Eisenkot’un
güvenlik anlayışı Suriye’deki askeri yapılanmayı İsrail’in kuzey sınırları ve
hava hareketi serbestisiyle ilişkilendirmektedir. Bu çerçevede Türkiye’nin askeri
varlığı yalnızca Ankara’nın Suriye siyasasının bir unsuru olarak değil,
İsrail’in askeri hareket alanını etkileyebilecek bir etmen olarak
değerlendirilmektedir. İkinci olarak, Eisenkot’un farklılaşması güvenlik
hedeflerinden çok bu hedeflere ulaşmak için kullanılacak yöntemlerde ortaya
çıkabilir. Daha kapsamlı diplomatik görüşmeler, ABD’nin güvenlik güvenceleri ve
uluslararası gözetim gibi araçların öne çıkarılması askeri riskleri yönetme
biçimini değiştirebilir. Ancak Türk askeri varlığının sınırlandırılması
hedefinin korunması, Türkiye açısından temel uyuşmazlığın devam edebileceğine
işaret etmektedir. Eisenkot’un İran’a ilişkin açıklamaları da bu bağlamda
önemlidir. Reuters’ın 23 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesi Eisenkot’un İran’ın
nükleer kapasitesinin önlenmesini temel güvenlik öncelikleri arasında gördüğünü
ve Netanyahu’dan farklı bir siyasal liderlik önerirken sert güvenlik siyasalarını
sürdürdüğünü aktarmaktadır. Bu nedenle Eisenkot’un olası başbakanlığı Türkiye
açısından iki farklı sonucu aynı anda doğurabilir: Bir taraftan askeri ve
diplomatik karar alma süreçlerinde daha kurumsal bir yaklaşım benimsenebilir ve
diğer taraftan Suriye’deki Türk askeri varlığının sınırlandırılması yönündeki
stratejik hedef korunabilir.
Türkiye
açısından çıkarım:
Eisenkot’un olası iktidarı mutlaka daha yumuşak bir Türkiye siyasası olarak
değerlendirilmemelidir. Asıl soru benzer güvenlik hedeflerinin daha fazla
diplomasiyle mi, yoksa mevcut güvenlik yaklaşımının devamıyla mı izleneceğidir.
Üç
liderin karşılaştırmalı değerlendirmesi
Üç lider
arasındaki farklılıkları yalnızca “sert” ve “ılımlı” ayrımı üzerinden
değerlendirmek yetersiz kalacaktır. Daha açıklayıcı olan Türkiye’ye ilişkin
tehdit algısı ile bu algının uygulanacak siyasaya nasıl dönüştürülebileceğini
birlikte incelemektir.
|
Çizelge 1: Liderlerin
Karşılaştırılması [1] |
|||
|
Karşılaştırma ölçütü |
Netanyahu |
Bennett |
Eisenkot |
|
Türkiye’nin konumu |
Suriye’deki Türk askeri varlığını İsrail güvenliği
açısından sınırlandırılması gereken bir unsur olarak görüyor. |
Türkiye’yi İran’la benzer bir bölgesel tehdit
çerçevesinde tanımlıyor. |
Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının
sınırlandırılmasını savunuyor. |
|
Öne çıkan yaklaşım |
Askeri caydırıcılık ve İsrail’in hareket
serbestisini koruma |
Türkiye’nin yükselen bölgesel etkisini güvenlik
sorunu olarak öne çıkarma |
Güvenlik hedefleriyle birlikte diplomatik düzenleme
ve uluslararası güvence arayışı |
|
Türkiye açısından temel risk |
Suriye’de doğrudan askeri gerilim |
Türkiye’nin daha geniş ve kalıcı bir tehdit
kategorisine yerleştirilmesi |
Daha kurumsal yöntemlerle de olsa Türk askeri
varlığının sınırlandırılmaya çalışılması |
|
Olası farklılaşma alanı |
Güç kullanımı ve diplomatik ilişki arasındaki denge |
Türkiye’ye yönelik tehdidin siyasal ve stratejik
olarak önceliklendirilmesi |
Güvenlik hedeflerine ulaşmak için kullanılacak
diplomatik ve kurumsal araçlar |
Çizelgedeki
değerlendirmeler liderlerin bütün dış siyasa programlarını kapsayan kesin
sınıflandırmalar olarak değil, Türkiye bakımından öne çıkan tutumların
karşılaştırılması olarak okunmalıdır.
Karşılaştırmanın
temel sonucu: İktidar değişikliği mi, stratejik süreklilik mi?
Üç liderin
tutumları birlikte değerlendirildiğinde Türkiye açısından önemli bir sonuç
ortaya çıkmaktadır: İsrail’de Netanyahu’nun iktidardan ayrılması Türkiye’nin
güvenlik sorunu olarak görülmesinin de sona ereceğini güvence altına
almamaktadır. Netanyahu’nun yaklaşımında askeri caydırıcılık ve Türkiye’nin
Suriye’deki etkinliklerine karşı açık uyarılar öne çıkmaktadır. Bennett,
Türkiye’nin yükselen bölgesel etkisini İran’la karşılaştırarak daha geniş bir
tehdit çerçevesi kurmaktadır. Eisenkot ise güvenlik hedeflerini korurken
bunlara ulaşmak için diplomatik düzenlemeler ve uluslararası güvencelerden
yararlanılabilecek bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Bu farklılıklar önemlidir.
Ancak üç liderin Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığı konusunda aynı ölçüde
rahat bir tutum sergilemediği de görülmektedir. Dolayısıyla seçim sonrasında
değişmesi beklenebilecek unsur Türkiye’nin İsrail’in güvenlik
değerlendirmelerindeki yeri kadar bu değerlendirmelerin hangi araçlarla
uygulanacağıdır. Bununla birlikte, burada bir sınır çizilmelidir: Üç liderin
açıklamalarından hareketle İsrail’in Türkiye’ye karşı ortaklaşa belirlenmiş,
değişmez bir stratejik öğretiye sahip olduğu sonucuna varılamaz. Böyle bir
sonuca ulaşmak için hükümet programları, biçimsel güvenlik belgeleri, askeri
kararlar ve diplomatik uygulamalar da incelenmelidir. Araştırmanın bir sonraki
aşamasında bu karşılaştırmayı somutlaştırmak üzere İsrail seçimlerinin olası
sonuçları üç senaryo üzerinden ele alınmalıdır: Netanyahu’nun iktidarını
sürdürmesi, Eisenkot veya Bennett öncülüğünde yeni bir hükümet kurulması ve koalisyon
belirsizliğinin devam etmesi ve hükümet kurma sürecinin uzaması. Bu
senaryoların her biri, Türkiye açısından askeri riskler, diplomatik seçenekler
ve bölgesel güç dengeleri bakımından ayrı ayrı değerlendirilecektir.
İSRAİL
SEÇİMLERİNİN OLASI SONUÇLARI: TÜRKİYE AÇISINDAN ÜÇ SENARYO
İsrail
seçimlerinin Türkiye açısından doğurabileceği sonuçları değerlendirmek için
seçimlerde hangi partinin kaç sandalye kazanacağına ilişkin tek bir kestirime
bağlı kalmak yerine farklı siyasal sonuçların dış siyasa üzerindeki olası
etkilerini incelemek gerekir. İsrail’de hükümet kurmak için Knesset’in 120
sandalyesinden en az 61’inin desteği gerekmektedir. Bu nedenle bir partinin
veya siyasal bloğun seçimlerde ilk sırada yer alması tek başına hükümeti
kurabileceği anlamına gelmez. Partilerin koalisyon kurma istekliliği,
ortakların güvenlik ve dış siyasa konularındaki anlaşmazlıkları ve hükümetin
parlamentodaki dayanıklılığı da belirleyici olacaktır. Türkiye açısından temel sorun
İsrail’de hangi liderin başbakan olacağından çok yeni hükümetin Türkiye’yi
nasıl tanımlayacağı ve bu tanımın somut siyasalara nasıl yansıyacağıdır.
Birinci
senaryo: Netanyahu’nun iktidarını sürdürmesi
Netanyahu’nun
iktidarını sürdürmesi durumunda İsrail’in mevcut güvenlik yaklaşımında önemli
ölçüde süreklilik görülmesi beklenebilir. Bununla birlikte, mevcut siyasaların
aynı şekilde devam edeceğini varsaymak da doğru değildir. Koalisyon
ortaklarının talepleri, seçim sonrasında oluşacak parlamento dengeleri ve
bölgesel gelişmeler hükümetin hareket alanını belirleyecektir. Türkiye
açısından bu senaryonun üç önemli boyutu bulunmaktadır. Birinci boyut,
Suriye’de askeri hareket serbestisi sorunudur. İsrail, Suriye’de kendi
güvenliğini tehdit ettiğini düşündüğü askeri altyapıya karşı hareket yapma
serbestisini korumaya çalışırken Türkiye kendi güvenlik çıkarlarının ve askeri
varlığının dikkate alınmasını isteyecektir. Tarafların bu konudaki
beklentilerinin uyuşmaması doğrudan çatışma amaçlanmasa bile askeri karşılaşma
riskini artırabilir. İkinci boyut, Türkiye’nin İran’la aynı tehdit kategorisine
yerleştirilmesi olasılığıdır. Bennett’in Türkiye’yi “yeni İran” olarak
tanımlayan söylemi Netanyahu’nun liderliğindeki olası bir hükümetin de aynı
yaklaşımı benimseyeceğini kanıtlamaz. Ancak bu söylemin İsrail siyasetinde daha
geniş kabul görmesi Türkiye’ye ilişkin güvenlik değerlendirmelerinin
sertleşmesine katkıda bulunabilir. Üçüncü boyut, diplomatik ilişkilerin
güvenlik yarışmasıyla birlikte yürütülmesi gereğidir. İki ülkenin ilişkileri
gergin olsa bile doğrudan askeri çatışmadan kaçınmak, yanlış hesaplamaları
önlemek ve üçüncü aktörlerin etkisini yönetmek için iletişim kanallarına gereksinme
duyulacaktır. Bu senaryoda Türkiye’nin önceliği İsrail’in her açıklamasını
yaklaşan bir askeri müdahalenin işareti olarak görmek değil, açıklamaların biçimsel
kararlara, askeri hazırlıklara ve alandaki uygulamalara dönüşüp dönüşmediğini
izlemek olmalıdır. Genel değerlendirme: Netanyahu’nun iktidarını
sürdürmesi, mevcut güvenlik yaklaşımının devam etmesi olasılığını
güçlendirebilir. Ancak bu durum Türkiye ile İsrail arasında doğrudan çatışmanın
kaçınılmaz olduğu anlamına gelmez. Riskin düzeyi özellikle Suriye’deki
karşılıklı askeri etkinliklerin nasıl yönetileceğine bağlı olacaktır.
İkinci
senaryo: Bennett veya Eisenkot öncülüğünde yeni bir hükümet kurulması
Netanyahu’nun
iktidardan ayrılması İsrail’in Türkiye’ye yönelik siyasasında değişiklik olasılığını
gündeme getirecektir. Ancak değişimin yönünü belirlemek için yeni hükümetin
yalnızca liderine değil, koalisyon ortaklarına, güvenlik kurumlarıyla
ilişkisine ve uygulanabilir siyasa programına bakmak gerekir. Bu senaryo kendi
içinde iki farklı olasılığı barındırmaktadır.
Bennett
öncülüğünde bir hükümet
Bennett’in
Türkiye’yi İran’la karşılaştıran söylemi dikkate alındığında onun başbakan
olması Türkiye açısından kendiliğinden bir yumuşama beklentisi yaratmamaktadır.
Aksine, Türkiye’nin bölgesel etkisinin İsrail’in güvenlik öncelikleri
bakımından daha fazla öne çıkarılması olasılığı vardır. Bununla birlikte, seçim
kampanyasında kullanılan sert söylemin hükümet siyasalarına hangi ölçüde
yansıyacağı ayrıca değerlendirilmelidir. Bir başbakanın seçim dönemindeki
söylemi ile devletin askeri ve diplomatik araçlarını kullanma biçimi aynı
olmayabilir. Bennett’in başbakan olması durumunda izlenecek siyasayı
değerlendirmek için Suriye’ye ilişkin kararları Türkiye ile diplomatik
temasları ve güvenlik kurumlarının açıklamaları izlenmelidir. Türkiye açısından
bu senaryonun temel riski, Ankara’nın bölgesel etkinliklerinin İsrail
tarafından İran’ın etkisine benzer biçimde daha geniş bir stratejik sorun
olarak değerlendirilmesidir. Böyle bir yaklaşımın kurumsallaşması iki ülke
arasındaki anlaşmazlıkların belirli dosyalarla sınırlı kalmasını
güçleştirebilir.
Eisenkot
öncülüğünde bir hükümet
Eisenkot’un askeri
geçmişi, güvenlik kurumlarına ilişkin deneyimi ve Suriye’deki askeri
düzenlemelere yönelik yaklaşımı onun olası hükümetini değerlendirirken önem
taşımaktadır. Ancak askeri deneyim tek başına daha barışçıl bir dış siyasa
izlemenin göstergesi değildir. Eisenkot’un Türkiye açısından olası farklılığı
güvenlik hedeflerinin kendisinden çok bu hedeflere ulaşmak için kullanılacak
araçlarda ortaya çıkabilir. Diplomatik görüşmeler, uluslararası güvenceler ve askeri
etkinliklerin karşılıklı olarak sınırlandırılması gibi araçlara öncelik
verilmesi doğrudan karşılaşma riskini azaltabilir. Buna karşılık, Suriye’de
Türk askeri varlığının sınırlandırılmasına yönelik bir yaklaşımın sürmesi temel
çıkar uyuşmazlığının devam edeceğini düşündürmektedir. Dolayısıyla Eisenkot’un
iktidarı durumunda dahi Türkiye’nin İsrail’in güvenlik hedefleriyle kendi
güvenlik çıkarları arasındaki uyuşmazlıkları çözmek için somut düzenlemelere gereksinme
duyacağı açıktır.
Bu iki
olasılık arasındaki temel ayrım şöyle özetlenebilir: Bennett’in yaklaşımında
Türkiye’nin yükselen bölgesel etkisinin daha belirgin bir tehdit olarak
sunulması öne çıkabilir. Eisenkot’un yaklaşımında ise benzer güvenlik
kaygılarının daha kurumsal ve diplomatik araçlarla yönetilmesi olasılığı
incelenmelidir. Bu karşılaştırma iki liderin bütün siyasalarının kesin biçimde
farklı olduğu anlamına gelmez. Her iki durumda da gerçek siyasa seçim
söyleminin yanı sıra koalisyon yapısı ve somut kararlar üzerinden
değerlendirilmelidir.
Genel
değerlendirme:
Netanyahu’nun iktidardan ayrılması Türkiye açısından yeni diplomatik olanaklar
yaratabilir fakat bu olanakların ortaya çıkması yeni hükümetin Ankara’yı nasıl
konumlandıracağına ve Suriye’deki çıkar çatışmalarını yönetmek için hangi
araçları seçeceğine bağlıdır.
Üçüncü
senaryo: Koalisyon belirsizliğinin devam etmesi
İsrail
seçimlerinde hiçbir siyasal bloğun hükümet kurmak için gerekli çoğunluğu
sağlayamaması veya çoğunluk oluşturabilecek partilerin uzlaşamaması uzun süreli
koalisyon görüşmelerine yol açabilir. Böyle bir durumda seçim sonuçları dış siyasada
hemen ve açık bir yön değişikliğine neden olmayabilir. Bu senaryo Türkiye
açısından iki zıt etki yaratabilir. İlk olarak, yeni hükümetin kurulamaması
veya parlamentodaki desteğinin belirsiz olması kapsamlı ve uzun vadeli yeni siyasaların
uygulanmasını güçleştirebilir. Böyle bir ortamda güvenlik kurumlarının mevcut
uygulamaları sürdürülebilir ve seçim kampanyasındaki açıklamalarla somut
kararlar arasındaki uzaklık büyüyebilir. İkinci olarak, siyasal belirsizlik
güvenlik siyasalarında daha sert bir söylemin kullanılmasına da zemin
hazırlayabilir. Siyasal aktörler güvenlik konularını seçmen desteği kazanmak
veya koalisyon pazarlıklarında konumlarını güçlendirmek amacıyla öne
çıkarabilirler. Bununla birlikte, bu olasılığın gerçekleşmesi zorunlu değildir.
Koalisyon görüşmeleri aynı zamanda daha uzlaşmacı bir dış siyasa çizgisini de özendirebilir.
Türkiye bakımından bu senaryonun önemi İsrail’in seçim sonrasındaki tutumunu
yorumlarken zaman unsurunun dikkate alınmasıdır. Hükümetin kurulması gecikirse
kısa vadeli açıklamalar uzun vadeli siyasa değişikliğinin güvenilir
göstergeleri olarak kabul edilmemelidir. Türkiye’nin böyle bir dönemde yapması
gereken seçim sonuçlarından hareketle aceleci bir tehdit değerlendirmesi
geliştirmek yerine İsrail’in biçimsel kararlarını, Suriye’deki askeri etkinliklerini
ve diplomatik ilişkilerini düzenli biçimde izlemektir.
Genel
değerlendirme:
Koalisyon belirsizliği İsrail’in Türkiye’ye yönelik siyasasında ani bir
değişiklikten çok karar alma sürecinde belirsizlik ve devamlılık yaratabilir.
Bu nedenle Türkiye’nin değerlendirmeleri seçim sonuçları kesinleştikten sonra
da güncellenmelidir.
Üç
senaryonun karşılaştırılması
|
Çizelge 2: Senaryoların
Karşılaştırılması [2] |
|||
|
Ölçüt |
Netanyahu’nun devamı |
Bennett öncülüğünde hükümet |
Eisenkot öncülüğünde hükümet |
|
Türkiye’ye yönelik söylem |
Mevcut sert güvenlik yaklaşımının sürmesi olası |
Türkiye’nin stratejik tehdit olarak daha fazla öne
çıkarılması olasılığı |
Güvenlik kaygılarının daha kurumsal bir dille ifade
edilmesi olasılığı |
|
Suriye siyasası |
İsrail’in askeri hareket serbestisini koruma
önceliği |
Türk bölgesel etkisinin daha belirgin bir güvenlik
sorunu olarak ele alınması olasılığı |
Güvenlik hedeflerinin diplomatik düzenlemelerle
desteklenmesi olasılığı |
|
Diplomatik ilişki |
Gerilimi yönetmeye yönelik ilişkilerin sürmesi
gerekebilir |
Söylem sertleşirse ilişkilerin zorlaşması olası |
Kurumsal görüşme ve güvenlik düzenlemelerine daha
fazla alan açılabilir |
|
Türkiye açısından temel risk |
Mevcut gerilimlerin devamı |
Türkiye’nin daha geniş bir tehdit çerçevesine
yerleştirilmesi |
Güvenlik hedeflerinin korunmasıyla birlikte Türk askeri
varlığının sınırlandırılmaya çalışılması |
|
Belirsizlik kaynağı |
Koalisyonun bileşimi ve bölgesel gelişmeler |
Seçim söylemi ile hükümet siyasası arasındaki fark |
Diplomatik yaklaşımın somut kararlara dönüşüp
dönüşmeyeceği |
Senaryo
çözümlemesinden çıkan sonuç
Üç
senaryonun karşılaştırılması Türkiye açısından iki önemli sonuç ortaya
koymaktadır. Birincisi, İsrail’de iktidar değişikliğini tek başına olumlu veya
olumsuz bir gelişme olarak değerlendirmek doğru değildir. Yeni hükümetin
Türkiye’ye ilişkin tehdit algısı Suriye’deki hedefleri ve askeri-diplomatik
araçları birlikte incelenmelidir. İkincisi, Türkiye’nin güvenlik siyasasını
yalnızca belirli bir İsrailli liderin açıklamalarına göre oluşturması
sakıncalıdır. Liderlerin söylemleri değişebilir ancak coğrafi koşullar,
güvenlik kurumlarının öncelikleri ve bölgesel çıkar çatışmaları daha uzun süre
etkili olabilir. Bu nedenle Türkiye için en uygun yaklaşım farklı seçim
sonuçlarına karşı hazırlıklı olmak ve her senaryoda kullanılabilecek
diplomatik, askeri ve hukuksal araçları geliştirmektir.
TÜRKİYE
NE YAPMALI? STRATEJİK SEÇENEKLER VE SİYASA ÖNERİLERİ
İsrail
seçimlerinin sonuçları ne olursa olsun Türkiye’nin temel amacı ulusal
güvenliğini korurken İsrail ile doğrudan askeri karşılaşma riskini azaltmak ve
bölgesel gelişmeler karşısında kendi hareket alanını genişletmek olmalıdır. Bu
yaklaşım ne İsrail’in tehdit söylemini önemsiz saymayı ne de her sert
açıklamayı kaçınılmaz bir çatışmanın habercisi olarak görmeyi gerektirir. Türkiye’nin
siyasası caydırıcılık, diplomasi, bölgesel iş birliği ve uluslararası hukuk
arasında kurulacak dengeli bir çerçeveye dayanmalıdır.
Seçim
sonuçlarından bağımsız bir İsrail siyasası geliştirmek
Türkiye’nin
İsrail siyasasını yalnızca Netanyahu’nun kişiliğine veya seçim kampanyasındaki
açıklamalara göre belirlemesi doğru olmayacaktır. Netanyahu, Bennett ve
Eisenkot arasında üslup ve yöntem farklılıkları bulunabilir ancak Suriye’deki askeri
varlık ve bölgesel güç dengeleri konusunda önemli stratejik süreklilikler de
ortaya çıkabilir. Bu nedenle Türkiye İsrail’deki siyasal aktörlerin
açıklamalarını üç ayrı düzeyde izlemelidir:
Söylem: Türkiye hangi kavramlarla ve hangi gerekçelerle tanımlanmaktadır?
Karar: Bu söylem biçimsel güvenlik belgelerine, hükümet programlarına veya
diplomatik kararlara yansımakta mıdır?
Uygulama: İsrail’in askeri etkinliklerinde, bölgesel ilişkilerinde veya Türkiye’ye
yönelik somut siyasalarında ölçülebilir bir değişiklik görülmekte midir?
Bu ayrım
Türkiye’nin kararlarını güncel gelişmelere dayandırmasını ve seçim
söylemlerinden kaynaklanabilecek yanlış değerlendirmelerden kaçınmasını
sağlayacaktır.
Suriye’de
doğrudan askeri karşılaşma riskini azaltmak
Türkiye-İsrail
ilişkilerinde en duyarlı alanlardan biri Suriye’dir. İki ülkenin güvenlik
öncelikleri arasındaki uyuşmazlıkların alanda karşılıklı askeri etkinliklerle
kesişmesi sınırlı bir olayın daha geniş bir krize dönüşmesi riskini beraberinde
getirebilir. Türkiye’nin burada iki hedefi birlikte gözetmesi gerekir:
Suriye’deki meşru güvenlik çıkarlarını korumak ve bu çıkarları savunurken
gereksiz bir doğrudan çatışma olasılığını azaltmak. Bu çerçevede askeri etkinliklerden
kaynaklanabilecek yanlış hesaplamaları önlemek için uygun iletişim ve
çatışmasızlık kanalları değerlendirilmelidir. Suriye’nin geleceğine ilişkin
diplomatik girişimlerde ülkenin egemenliği ve toprak bütünlüğü temel ilkeler
olarak savunulmalıdır. Türkiye’nin güvenlik kaygıları ile İsrail’in güvenlik savlarının
birbirinden farklı olduğu açık biçimde ortaya konulmalı ve bunların ancak somut
düzenlemeler ve uluslararası hukuk çerçevesinde ele alınabileceği
vurgulanmalıdır. Buradaki amaç Türkiye’nin güvenlik çıkarlarından vazgeçmesi
değil, bu çıkarları korurken askeri tırmanma riskini yönetebilmesidir.
Caydırıcılığı
diplomasiyle birlikte güçlendirmek
Caydırıcılık
yalnızca askeri kapasitenin büyüklüğüne dayanmaz. Bir devletin kendi güvenlik
çıkarlarını koruma kararlılığını gösterebilmesi, olası tehditleri zamanında
değerlendirmesi ve kriz anında denetimli hareket edebilmesi de caydırıcılığın
parçalarıdır. Türkiye açısından savunma planlamasında hava savunması, insansız
hava araçlarına karşı korunma, elektronik savaş, erken uyarı ve istihbarat
kapasitesi gibi alanlar önem taşımaktadır. Bununla birlikte, bu alanlardaki gereksinmeler
somut tehdit değerlendirmelerine, mevcut yeteneklere ve maliyet-verimlilik-etkililik
çözümlemelerine dayanmalıdır. Türkiye’nin İsrail ile askeri kapasite bakımından
doğrudan bir yarışa girmesi gerektiği sonucuna varmak yerine kendi savunma gereksinmelerini
belirlemesi ve gereksiz kaynak kullanımından kaçınması daha doğru olacaktır. Ayrıca
caydırıcılık ile diplomasi birbirinin seçeneği değildir. Güvenilir savunma
kapasitesi diplomatik girişimlerin etkisini artırabilir ve diplomatik kanallar
ise askeri kapasitenin yanlış yorumlanmasını ve istenmeyen bir çatışmayı
önlemeye yardımcı olabilir.
Türkiye’yi
İran’la özdeşleştiren söyleme karşı diplomatik yaklaşım
Bennett’in
Türkiye’yi “yeni İran” olarak tanımlaması Ankara açısından yalnızca sert bir siyasal
ifade olarak görülmemelidir. Bu benzetmenin uluslararası kamuoyunda
yaygınlaşması Türkiye’nin bölgesel siyasasının İsrail’in İran’a yönelik
güvenlik söylemi içinde değerlendirilmesine yol açabilir. Türkiye’nin buna
vereceği yanıt yalnızca karşı açıklamalarla sınırlı kalmamalıdır. Türkiye’nin
bölgesel hedeflerini, güvenlik kaygılarını ve diplomatik tercihlerini
uluslararası kamuoyuna açık biçimde anlatması gerekir. Bu çerçevede NATO
üyeliği, Avrupa ülkeleriyle ilişkiler, ABD ile diplomatik temaslar ve
uluslararası hukuk ilkeleri Türkiye’nin kendi konumunu anlatabileceği
kanallardır. Ancak bu ilişkilerin Türkiye’nin bütün siyasalarını otomatik
olarak destekleyeceği varsayılmamalıdır. Esas amaç Türkiye’nin İran’la
özdeşleştirilmesini reddederken kendi güvenlik çıkarlarını ve dış siyasa
tercihlerini tutarlı bir biçimde açıklayabilmesidir.
Bölgesel
ilişkileri çeşitlendirmek
Türkiye’nin
İsrail karşısındaki hareket alanı yalnızca ikili ilişkilerin durumuna bağlı
değildir. Suriye, Körfez ülkeleri, Avrupa, ABD ve diğer bölgesel aktörlerle
kurulan ilişkiler de Türkiye’nin seçeneklerini etkiler. Türkiye’nin bölgesel siyasasında
üç konu önem taşımaktadır: Suriye’nin siyasal ve kurumsal kararlılığı
desteklemek, Körfez ülkeleriyle ekonomik ve diplomatik ilişkileri güvenlik siyasasıyla
uyumlu biçimde yürütmek ve ABD ve Avrupa ülkeleriyle ilişkilerde bölgesel
güvenlik, uluslararası hukuk ve çatışmaların önlenmesi konularını öne çıkarmak.
Bu yaklaşım Türkiye’nin tek bir bölgesel aktöre bağımlı duruma gelmesini
önlemeye ve farklı diplomatik seçenekleri korumaya yardımcı olabilir.
Uluslararası
hukuk ve kriz yönetimi
Türkiye’nin
İsrail’e yönelik siyasası uluslararası hukuk ilkeleriyle tutarlı olmalıdır. Bu
tutarlılık yalnızca hukuksal bir gereklilik değil, Türkiye’nin uluslararası
alandaki savunulabilirliğini güçlendiren bir unsurdur. Birleşmiş Milletler
Şartı’nın kuvvet kullanma yasağı, devletlerin egemen eşitliği ve
uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi ilkeleri bu çerçevenin temel
unsurlarıdır. Silahlı saldırı durumunda meşru savunma hakkı saklı olmakla
birlikte her güvenlik kaygısı kuvvet kullanma yetkisi doğurmaz. Türkiye,
İsrail’in güvenlik gerekçelerinin uluslararası hukuk bakımından
değerlendirilmesini savunurken kendi kararlarının da aynı ölçütlerle
incelenebileceğini göz önünde bulundurmalıdır. Bu yaklaşım Türkiye’nin yalnızca
belirli bir ülkeye karşı değil, genel ve tutarlı bir hukuk anlayışına dayalı siyasa
geliştirdiğini gösterecektir.
Siyasa
önerilerinin öncelik sırası
Birinci
öncelik: Askeri riskin yönetilmesi
Suriye’de
yanlış hesaplamaları önleyecek iletişim kanallarının ve kriz yönetimi
mekanizmalarının geliştirilmesi.
İkinci
öncelik: Diplomatik hareket alanı
İsrail
seçimlerinin sonuçlarından bağımsız olarak ABD, Avrupa ve bölge ülkeleriyle
temasların sürdürülmesi.
Üçüncü
öncelik: Sürekli izleme ve değerlendirme
Söylem, biçimsel
karar ve alandaki uygulamanın birbirinden ayrılarak düzenli biçimde izlenmesi.
Dördüncü
öncelik: Hukuksal tutarlılık
Türkiye’nin
güvenlik çıkarlarını uluslararası hukuk, egemenlik ve barışçıl uyuşmazlık
çözümü ilkeleriyle birlikte savunması.
Bu öncelikler
sırası Türkiye’nin yalnızca İsrail’in seçim sonuçlarına tepki veren bir siyasa
izlemesi yerine farklı siyasal sonuçlara karşı hazırlıklı ve kendi amaçları
doğrultusunda hareket edebilen bir strateji geliştirmesini hedeflemektedir.
SONUÇ VE
ÖNERİLER
İsrail
seçimleri Türkiye açısından yalnızca Netanyahu’nun siyasal geleceğini
belirleyen bir gelişme değildir. Seçimler, İsrail’in bölgesel güvenlik
önceliklerinin nasıl ifade edileceği, Türkiye’nin hangi stratejik çerçevede
değerlendirileceği ve iki ülke arasındaki çıkar uyuşmazlıklarının hangi
araçlarla yönetileceği bakımından da önem taşımaktadır.
Netanyahu,
Bennett ve Eisenkot’un Türkiye’ye ilişkin yaklaşımları arasında söylem, yöntem
ve siyasal öncelikler bakımından farklılıklar bulunmaktadır. Bennett’in
Türkiye’yi İran’la karşılaştıran açıklaması, Türkiye’nin İsrail siyasal
tartışmalarında daha belirgin bir tehdit başlığı durumuna gelebildiğini
göstermektedir. Eisenkot’un Suriye’deki Türk askeri varlığına ilişkin yaklaşımı
ise Netanyahu’ya seçenek ouşturan bir liderliğin de Türkiye’nin güvenlik
çıkarlarıyla uyuşmayan hedefleri koruyabileceğini düşündürmektedir.
Bununla
birlikte, bu açıklamalar tek başına İsrail’in bütün kurumlarının Türkiye’ye
karşı ortak ve değişmez bir strateji benimsediğini kanıtlamaz. Böyle bir
değerlendirme için seçim sonrasında oluşacak hükümetin programı, biçimsel
kararları, askeri uygulamaları ve diplomatik girişimleri birlikte
incelenmelidir.
Araştırmanın
temel sonucu İsrail’de iktidar değişikliğinin Türkiye’ye yönelik stratejik
yaklaşımda mutlaka değişiklik yaratmayacağı ve asıl belirleyici unsurun
güvenlik hedefleri ile bu hedeflere ulaşmak için seçilen araçlar arasındaki
ilişki olacağıdır.
Türkiye
açısından doğru yaklaşım İsrail’in sert söylemlerini küçümsemek veya kaçınılmaz
bir çatışmanın göstergesi olarak yorumlamak değildir. Türkiye’nin güvenlik
çıkarlarını koruması, askeri caydırıcılığını sürdürmesi, diplomatik
seçeneklerini genişletmesi ve özellikle Suriye’de doğrudan karşılaşma riskini
azaltması gerekmektedir.
Bu
doğrultuda üç temel öneri öne çıkmaktadır:
Seçim sonuçlarından bağımsız stratejik hazırlık: Türkiye İsrail’de hangi liderin
iktidara geldiğinden çok yeni hükümetin somut kararlarına dayalı bir
değerlendirme sistemi geliştirmelidir.
Caydırıcılık ve diplomasi dengesi: Savunma kapasitesinin
güçlendirilmesi, askeri riskleri yönetmeye yönelik iletişim ve görüşme
kanallarıyla birlikte yürütülmelidir.
Bölgesel ve hukuksal meşruluk: Türkiye, Suriye’deki güvenlik
çıkarlarını ve bölgesel siyasalarını uluslararası hukuk çerçevesinde savunmalı
ve diplomatik ilişkilerini çeşitlendirmelidir.
Sonuç olarak
İsrail seçimleri Türkiye için ne kendiliğinden bir tehdit artışı ne de otomatik
bir diplomatik fırsat anlamına gelmektedir. Seçimin gerçek önemi yeni siyasal
dengelerin Türkiye’ye yönelik tehdit algısını ve bölgesel güvenlik siyasalarını
nasıl etkileyeceğinde yatmaktadır. Türkiye’nin başarısı bu değişimi doğru
okuyabilmesine ve güvenlik ile diplomasi arasında sürdürülebilir bir denge
kurabilmesine bağlı olacaktır.
Kaynakça
Al Jazeera.
(2026, February 23). Turkish ‘threat’ talked up in Israel as Netanyahu focuses
on new alliances.
Al Jazeera.
(2026, October 19). On Iran, Israel’s opposition is even more hawkish than
Netanyahu.
Anadolu
Agency. (2026, October 24). Netanyahu bloc trailing opposition with projected
50 seats to 52 in final Israeli election polls.
European
Parliamentary Research Service. (2026, October 15). 2026 Israeli legislative
election.
Freiberg,
N., & Times of Israel Staff. (2026, July 12). Election date finalized for
October 27, with government set to complete full term. The Times of Israel.
The
Jerusalem Post. (2026, September 3). Nuclear kill zones: How Eisenkot would
contain Iran if he manages to beat Netanyahu.
The Media
Line. (2026, February 18). ‘The New Iran’: Bennett warns of emerging axis at
Conference of Presidents.
Reuters.
(2026, October 22). How would a Netanyahu election loss change Israel’s
policies toward the Palestinians?
Reuters.
(2026, October 23). Eisenkot offers hawkish alternative to Netanyahu for
Israeli PM.
Reuters.
(2026, August 19). Mossad chief, Syrian foreign minister discussed Turkish
military deployments before strikes, sources say.
[1] Kaynak
temeli: Netanyahu’nun Ağustos 2026 açıklamaları, Bennett’in Şubat 2026
konuşması ve Eisenkot’un seçim öncesi dış siyasa değerlendirmeleri.
[2] Bu
çizelge kesin seçim kestirimi değildir. Liderlerin açıklamalarından ve mevcut
güvenlik önceliklerinden hareketle oluşturulmuş karşılaştırmalı bir senaryo
çerçevesidir.