Suudi Arabistan-Husi Çatışması:
Asimetrik Savaş, Bölgesel Güç Savaşımı ve Türkiye'nin Konumu
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma
Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki çatışmayı Yemen'in tarihsel ve siyasal
parçalanmışlığı, devlet kapasitesinin zayıflığı, asimetrik savaş yöntemleri ve
İran'ın Husilere sağladığı destek çerçevesinde incelemektedir. Çalışmanın temel
sorusu Suudi Arabistan'ın konvansiyonel askeri üstünlüğünün neden Yemen'de
kalıcı bir siyasal sonuca dönüşmediği ve bu durumun Türkiye'nin Mekke Ortak
Savunma Anlaşması kapsamındaki konumunu nasıl etkilediğidir. Nitel tarihsel ve
siyasal çözümleme yöntemine dayanan araştırmada resmi açıklamalar Birleşmiş
Milletler raporları, akademik yayınlar ve güncel haber kaynaklarından
yararlanılmaktadır. Bulgular, askeri üstünlüğün tek başına siyasal meşruluk, kararlı
yönetim ve kalıcı güvenlik sağlayamadığını, yerel örgütlenme, uzun süreli
çatışma deneyimi, dış destek ve karşıt güçler arasındaki bölünmüşlüğün savaşın gidişini
etkilediğini göstermektedir. Çalışma ayrıca Husilerin Zeydi kökeninin İran'daki
On İki İmam Şiiliğiyle özdeşleştirilemeyeceğini ve İran-Husi ilişkisinin
yalnızca mezhep yakınlığıyla açıklanamayacağını savunmaktadır. Türkiye
bakımından ise ortak savunma yükümlülükleri ile Yemen'deki çatışmaya doğrudan askeri
katılım arasında ayrım yapılması gerektiği vurgulanmaktadır. Anlaşmanın somut
uygulaması değerlendirilirken hukuksal süreçlerin, ulusal çıkarların, ekonomik
beklentilerin ve bölgesel tırmanma risklerinin birlikte ele alınması
önerilmektedir.
Anahtar
Kelimeler: Suudi
Arabistan, Husiler, Yemen, asimetrik savaş, Zeydilik, İran, Mekke Ortak Savunma
Anlaşması, Türkiye, Kızıldeniz, bölgesel güvenlik
Abstract
This study examines the conflict between Saudi Arabia
and the Houthis through the historical and political fragmentation of Yemen,
the weakness of state institutions, asymmetric warfare, and Iran's support for
the Houthi movement. Its central question is why Saudi Arabia's conventional
military superiority has failed to produce a durable political outcome in Yemen
and how this situation affects Türkiye's position under the Mecca Joint Defence
Agreement. The study employs a qualitative historical and political approach,
drawing on official statements, United Nations reports, academic literature,
and contemporary news sources. The analysis indicates that military superiority
alone cannot guarantee political legitimacy, stable governance, or lasting
security. Local organization, prolonged combat experience, external support,
and divisions among opposing forces all shape the course of the conflict. The
study also distinguishes Zaydi Shiism, the historical religious tradition
associated with the Houthis, from the Twelver Shiism predominant in Iran,
arguing that Iran–Houthi relations cannot be explained solely by sectarian
affinity. With regard to Türkiye, the study emphasizes the need to distinguish
collective defence commitments from direct military participation in the Yemen
conflict. It concludes that the implementation of the agreement should be
assessed in light of its legal scope, Türkiye's national interests, potential
economic considerations, and the risks of regional escalation.
Keywords: Saudi
Arabia, Houthis, Yemen, asymmetric warfare, Zaydi Shiism, Iran, Mecca Joint
Defence Agreement, Türkiye, Red Sea, regional security
GİRİŞ VE
SORUNSALIN TANIMLANMASI
Yemen'de
uzun yıllardır devam eden çatışma yalnızca ülkenin siyasal bütünlüğünü ve
toplumsal barışını etkileyen bir iç savaş değildir. Aynı zamanda Suudi
Arabistan ile İran arasındaki bölgesel güç savaşımının farklı İslami gelenekler
arasındaki siyasal ve ideolojik karşıtlıkların ve konvansiyonel askeri
üstünlüğün asimetrik savaş koşullarında karşılaştığı sınırların iç içe geçtiği
çok boyutlu bir güvenlik sorunudur. Bu nedenle Suudi Arabistan ile Husiler
arasındaki çatışmayı yalnızca mezhep farklılıklarıyla veya İran'ın Husilere
sağladığı destekle açıklamak yeterli değildir. Yemen'in tarihsel
parçalanmışlığı, devlet kurumlarının zayıflığı, ekonomik yoksunlukları ve
siyasal uzlaşma mekanizmalarının başarısızlığı da çatışmanın ortaya çıkışını ve
sürekliliğini açıklayan temel etmenler arasındadır.
Yemen'in
kuzeyinde tarihsel kökleri bulunan Husiler 2014 yılında başkent Sana'yı ele
geçirerek ülkenin siyasal düzenini köklü biçimde etkilediler. Suudi Arabistan
öncülüğündeki koalisyonun 2015 yılında askeri müdahalede bulunmasıyla çatışma
Yemen'in iç siyasal savaşımının sınırlarını aşarak bölgesel bir güvenlik
sorununa dönüştü. Suudi Arabistan'ın hava gücü, gelişmiş silah sistemleri ve
ekonomik kaynakları bakımından sahip olduğu üstünlük Husilerin askeri ve
siyasal varlığını ortadan kaldırmaya yetmedi. Buna karşılık Husiler uzun süreli
çatışma deneyiminden, yerel örgütlenmelerinden, Yemen'in coğrafi koşullarından
ve İran'dan aldıkları askeri ve teknik destekten yararlanarak füze, insansız
hava aracı ve deniz saldırısı kapasitelerini geliştirdiler. Böylece başlangıçta
ağırlıklı olarak yerel bir isyan hareketi niteliği taşıyan örgüt bölgesel
güvenliği ve uluslararası deniz ulaşımını etkileyebilen bir silahlı aktöre
dönüştü.
Bu gelişme
çatışmanın temel sorunsalını ortaya koymaktadır: Konvansiyonel askeri bakımdan
üstün olan bir devlet yerel toplumsal ve siyasal koşullardan beslenen, gerilla
taktikleri uygulayan ve dış destekle teknolojik kapasitesini geliştiren bir
silahlı hareket karşısında neden kalıcı bir siyasal ve askeri sonuç elde
edememektedir? Bu sorunun yanıtı yalnızca silahların niteliğinde veya askeri
operasyonların başarısında değil, savaşın toplumsal dayanaklarında, tarafların
stratejik amaçlarında ve askeri başarıyı siyasal düzene dönüştürme
kapasitelerinde aranmalıdır.
Husilerin
İran'la ilişkileri de bu çerçevede ele alınmalıdır. Husilerin Zeydi Şii
geleneğinden gelmeleri ile İran'da egemen olan On İki İmam Şiiliği arasında dinsel
ve tarihsel farklılıklar bulunmaktadır. Dolayısıyla iki taraf arasındaki
yakınlığı kendiliğinden ortaya çıkan bir mezhep dayanışması olarak
değerlendirmek doğru değildir. Bununla birlikte, ideolojik yakınlaşma, ortak
bölgesel çıkarlar, Suudi Arabistan karşıtlığı ve İran'ın sağladığı askeri-teknik
destek zaman içerisinde birbirini güçlendiren etmenler olarak incelenmelidir.
Aynı şekilde, Suudi Arabistan'ın Yemen'deki müdahalesi de yalnızca mezhepsel
dayanışma üzerinden değil, sınır güvenliği, bölgesel etki ve kendi siyasal
güvenliğine ilişkin kaygılar üzerinden değerlendirilmelidir.
Türkiye
açısından sorunsal
Yemen'deki
çatışma Türkiye bakımından da yeni bir güvenlik ve dış siyasa tartışması
doğurmuştur. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Ağustos 2026'da
imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması kolektif caydırıcılığı, savunma iş
birliğini ve savunma sanayisinde ortak projeleri geliştirmeyi amaçlayan bir
çerçeve oluşturmuştur. Türkiye Cumhurbaşkanlığının anlaşmaya ilişkin
açıklamasında anlaşmanın Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesinde
tanımlanan meşru savunma hakkını doğruladığı ve bölgesel krizlerin uluslararası
hukuka saygı temelinde diyalog ve diplomasiyle çözülmesini desteklediği
belirtilmiştir.
Ekim 2026'da
Suudi Arabistan'a yönelik Husi saldırılarının yoğunlaşması ve anlaşmanın
uygulanmasına ilişkin ortak savunma mekanizmalarının gündeme gelmesi
Türkiye'nin üstleneceği rol hakkındaki tartışmayı somutlaştırmıştır. Türk
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Türkiye'nin Suudi Arabistan'ın savunmasına katkı
seçeneklerini değerlendirdiğini ancak Yemen'de saldırı amaçlı operasyonlara
katılmayacağını ve başka bir ülkeye saldırmak amacıyla asker göndermeyeceğini
açıklamıştır. Hava savunması, elektronik savaş ve teknik destek değerlendirilen
katkı alanları arasında sayılmıştır.
Bu bağlamda,
Türkiye'nin Suudi Arabistan'la dayanışmasının mutlaka Yemen'de doğrudan kara
savaşına katılması biçiminde gerçekleşeceği varsayımı sorgulanmalıdır. Ortak
savunma yükümlülüklerinin kapsamı, uygulanma koşulları ve ulusal karar
süreçleri ile belirli bir çatışmada kullanılabilecek askeri araçlar birbirinden
farklı konulardır. Askeri danışmanlık, eğitim, savunma teknolojileri, hava
savunması ve elektronik savaş alanlarındaki iş birliği de doğrudan savaşan
birlik göndermekten farklı seçeneklerdir. Bununla birlikte, bu seçeneklerin her
birinin anlaşma kapsamında otomatik bir yükümlülük oluşturduğu ileri sürülemez
ve somut katkıların anlaşma hükümleri ve ilgili kararlar temelinde
değerlendirilmesi gerekir.
Türkiye'nin
Suudi Arabistan'la ilişkilerinin ekonomik ve finansal boyutu da bu tartışmanın
dışında bırakılamaz. Yatırım, ticaret, finansman ve savunma sanayisi iş birliği
iki ülkenin karşılıklı ilişkilerinde incelenmesi gereken alanlardır. Ancak
Türkiye'nin Mekke Anlaşması'na özellikle Suudi finansmanından yararlanmak
amacıyla katıldığı savı doğrulanmış bir olgu olarak değil, kanıtları
araştırılması gereken bir siyasal ekonomi varsayımı olarak ele alınmalıdır.
Sonuç olarak
bu çalışmanın temel sorunsalı üç düzeyde ortaya çıkmaktadır: Yemen'deki
tarihsel ve toplumsal parçalanmışlığın Husilerin güç kazanmasına etkisi, Suudi
Arabistan'ın konvansiyonel askeri üstünlüğünün neden kalıcı bir sonuca
dönüşmediği ve Mekke Ortak Savunma Anlaşması çerçevesinde Türkiye'nin güvenlik,
dış siyasa ve ekonomik çıkarlarını nasıl dengeleyebileceği.
Çalışmanın
temel yaklaşımı Yemen çatışmasını tek bir nedene indirgemeden tarihsel,
toplumsal, ideolojik, askeri ve jeopolitik etmenlerin karşılıklı etkileşimi
içinde çözümlemek ve ardından bu çözümlemenin Türkiye'nin bölgesel konumuna ve
Mekke Anlaşması hakkındaki kamuoyu tartışmalarına yansımalarını
değerlendirmektir.
AMAÇ VE
HEDEFLER
Araştırmanın
Amacı
Bu
çalışmanın temel amacı Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki çatışmayı
Yemen'in tarihsel, toplumsal, siyasal ve ekonomik koşulları ile bölgesel güç savaşımı
ve asimetrik savaş devingenleri çerçevesinde çözümlemek, çatışmanın Suudi
Arabistan'ın güvenliği ve bölgesel konumu üzerindeki etkilerini değerlendirmek
ve Mekke Ortak Savunma Anlaşması bağlamında Türkiye'nin üstlenebileceği rolü
açıklığa kavuşturmaktır. Çalışma Suudi Arabistan'ın konvansiyonel askeri
üstünlüğüne karşın Husilerin askeri ve siyasal varlığını neden ortadan
kaldıramadığını açıklamaya özel önem vermektedir. Bu çerçevede Yemen devletinin
tarihsel parçalanmışlığı, merkez yönetimin zayıflığı, ekonomik geri kalmışlık,
toplumsal ve siyasal bölünmeler, Husilerin yerel dayanakları, İran'ın sağladığı
destek ve gerilla savaşı ile gelişmiş silah sistemlerini bir arada
kullanabilmeleri birlikte değerlendirilecektir. Araştırmanın ikinci amacı
Husiler ile İran arasındaki ilişkinin niteliğini dinsel kimlik, ideolojik
yakınlaşma ve stratejik iş birliği boyutlarıyla incelemektir. Böylece
çatışmanın yalnızca mezhep farklılıklarıyla açıklanmasının doğurabileceği
indirgemeci yaklaşımlardan kaçınılması, Zeydi Şiilik ile İran'da egemen olan On
İki İmam Şiiliği arasındaki farklılıkların ve iki aktör arasındaki siyasal-askeri
yakınlaşmanın tarihsel gelişiminin açıklanması hedeflenmektedir. Üçüncü amaç
Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın Türkiye açısından taşıdığı güvenlik, dış siyasa
ve ekonomik ilişkiler boyutlarını değerlendirmektir. Bu kapsamda, ortak savunma
yükümlenmelerinin kapsamı ile Türkiye'nin Yemen'de doğrudan askeri çatışmaya
katılması olasılığı birbirinden ayrılacak ve savunma sanayisi, teknik iş
birliği, askeri eğitim ve danışmanlık gibi dolaylı katkı seçenekleri hukuksal
ve stratejik çerçevede ele alınacaktır.
Araştırmanın
Hedefleri
Araştırmanın
genel amacı doğrultusunda aşağıdaki hedefler belirlenmiştir:
Yemen'in tarihsel ve toplumsal yapısını açıklamak: Kuzey ve Güney Yemen'in farklı
siyasal geçmişlerini, 1990'daki birleşmeyi, devlet kurumlarının zayıflamasını
ve ekonomik sorunların çatışmanın gelişimine etkisini incelemek.
Husilerin ortaya çıkışını ve güç kazanmasını çözümlemek: Hareketin Zeydi Şii kökenlerini,
Yemen'in iç siyasal devingenleriyle ilişkisini, toplumsal dayanaklarını ve
siyasal-askeri örgütlenmesini değerlendirmek.
İran-Husi ilişkilerinin niteliğini belirlemek: Dinsel yakınlık, ideolojik
etkileşim, stratejik çıkarlar ve askeri-teknik desteğin çatışmadaki rollerini
birbirinden ayırarak incelemek.
Suudi Arabistan'ın Yemen siyasasını değerlendirmek: Suudi Arabistan'ın müdahale
gerekçelerini, izlediği askeri stratejiyi ve Husilerin güçlenmesini
önleyememesinin nedenlerini çözümlemek.
Asimetrik savaşın belirleyici özelliklerini ortaya koymak: Konvansiyonel askeri üstünlük ile
gerilla savaşı, yerel örgütlenme, yıpratma stratejileri, füze ve insansız hava
aracı kapasitesi arasındaki ilişkiyi incelemek.
Çatışmanın bölgesel ve uluslararası sonuçlarını
değerlendirmek:
Yemen'deki savaşın Suudi Arabistan'ın güvenliğine, İran-Suudi Arabistan
ilişkilerine, Kızıldeniz ve Babülmendep çevresindeki deniz ulaşımına etkilerini
ele almak.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın kapsamını açıklamak: Anlaşmanın kolektif savunma
hükümlerini, kurumsal mekanizmalarını ve uluslararası hukukla ilişkisini
incelemek ve bu hükümlerle belirli askeri müdahaleler arasında otomatik bir bağ
kurulup kurulamayacağını değerlendirmek.
Türkiye'nin olası katkı biçimlerini incelemek: Doğrudan savaşan birlik gönderilmesi
ile hava savunması, elektronik savaş, askeri eğitim ve danışmanlık, savunma
sanayii iş birliği ve teknik destek seçeneklerini birbirinden ayırmak.
Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinin ekonomik boyutunu
değerlendirmek:
Yatırım, finansman, ticaret ve savunma sanayisi iş birliği alanlarının
stratejik ilişkilerdeki önemini araştırmak ve ekonomik çıkarların anlaşmaya
katılım kararındaki rolü konusunda ileri sürülen görüşleri mevcut kanıtlar
çerçevesinde sınamak.
Türkiye'deki kamuoyu tartışmasını aydınlatmak: Mekke Anlaşması'nın Türk askerinin
Yemen'de savaşa katılmasını zorunlu kıldığı yönündeki savları anlaşmanın
hükümleri ve Türkiye'nin resmi açıklamaları temelinde değerlendirmek.
Bu hedefler
doğrultusunda çalışma çatışmanın yalnızca askeri boyutunu değil, onu besleyen
tarihsel, toplumsal, ideolojik ve jeopolitik süreçleri de açıklamayı
amaçlamaktadır. Böylece Türkiye'nin bölgesel güvenlik iş birliği içindeki
konumu doğrulanmış bilgiler ile yorum ve varsayımlar birbirinden ayrılarak
değerlendirilecektir.
ARAŞTIRMA
SORULARI
Araştırma
soruları Suudi Arabistan–Husi çatışmasının tarihsel kökenlerini, askeri ve
siyasal devingenlerini ve Türkiye açısından ortaya çıkardığı sonuçları
birbirine bağlayacak biçimde düzenlenmiştir. Çalışmada temel sorun Suudi
Arabistan'ın konvansiyonel askeri üstünlüğüne karşın Husilerin varlığını ve
etkisini neden ortadan kaldıramadığı ve bu durumun bölgesel güvenlik iş birliği
açısından ne anlama geldiğidir.
Temel
araştırma sorusu
Suudi
Arabistan'ın konvansiyonel askeri üstünlüğü, Yemen'in tarihsel ve toplumsal
koşulları, Husilerin asimetrik savaş kapasitesi ve İran'ın desteği karşısında
neden kalıcı bir siyasal ve askeri sonuca dönüşmemiştir ve bu durum Mekke Ortak
Savunma Anlaşması çerçevesinde Türkiye'nin konumunu nasıl etkilemektedir?
Alt
araştırma soruları
Temel
araştırma sorusunun yanıtlanabilmesi için aşağıdaki alt sorulara yanıt
aranacaktır.
Yemen'in
tarihsel ve toplumsal yapısı
Yemen'in tarihsel parçalanmışlığı, kuzey ve güney arasındaki
siyasal farklılıklar ve devlet kurumlarının zayıflığı, Husilerin ortaya
çıkışını ve güç kazanmasını nasıl etkilemiştir?
Yoksulluk, ekonomik geri kalmışlık, toplumsal eşitsizlikler
ve merkez yönetimin meşruluk sorunları çatışmanın sürekliliğine hangi ölçüde
katkıda bulunmuştur?
Yemen'deki çatışma, ne ölçüde yerel toplumsal ve siyasal
sorunlardan ve ne ölçüde bölgesel güç savaşımlarından kaynaklanmaktadır?
Husilerin
dinsel ve siyasal kimliği
Husilerin Zeydi Şii kökenleri hareketin siyasal ideolojisini
ve Suudi Arabistan'la ilişkilerini nasıl etkilemektedir?
Husiler ile İran arasındaki yakınlaşmanın oluşumunda dinsel
ve ideolojik benzerliklerin yanı sıra ortak stratejik çıkarlar ve dış askeri
desteğin rolü nedir?
Husilerin İran'la ilişkileri hareketin kendi yerel siyasal
hedefleri ve karar alma kapasitesi dikkate alındığında nasıl açıklanabilir?
Asimetrik
savaş ve Suudi Arabistan'ın askeri stratejisi
Suudi Arabistan'ın konvansiyonel askeri üstünlüğü Husilerin
gerilla taktikleri, yerel örgütlenmeleri ve coğrafi koşullardan yararlanma
kapasiteleri karşısında neden beklenen sonuçları sağlayamamıştır?
İran kaynaklı askeri ve teknik desteğin Husilerin füze,
insansız hava aracı ve deniz saldırısı kapasitelerinin gelişimindeki rolü
nedir?
Suudi Arabistan'ın askeri müdahalesi, Husilerin güç
kaybetmesine mi, yoksa hareketin askeri kapasitesini ve İran'la ilişkilerini
geliştirmesine elverişli koşulların oluşmasına mı katkıda bulunmuştur?
Askeri hedeflerin gerçekleştirilmesi ile Yemen'de
sürdürülebilir bir siyasal düzen kurulması arasındaki temel farklılıklar
nelerdir?
Mekke
Ortak Savunma Anlaşması ve Türkiye'nin konumu
Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın hükümleri Türkiye'nin diğer
taraflara yönelik savunma yükümlülüklerinin kapsamını ve uygulanma koşullarını
nasıl belirlemektedir?
Suudi Arabistan'ın güvenliğine katkıda bulunmak ile Yemen'de
doğrudan savaşan birliklerle savaşa katılmak arasında hangi hukuksal, askeri ve
siyasal farklılıklar bulunmaktadır?
Hava savunması, elektronik savaş, askeri eğitim ve
danışmanlık ile savunma sanayii iş birliği gibi katkı biçimlerinin kapsamı ve
sınırlılıkları nelerdir?
Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerindeki yatırım, finansman,
ticaret ve savunma sanayisi boyutları iki ülke arasındaki stratejik iş
birliğinin gelişimini nasıl etkilemektedir?
Türkiye'nin Mekke Anlaşması çerçevesindeki tutumu, bölgesel
caydırıcılık, uluslararası hukuk, diplomatik ilişkiler ve ekonomik çıkarlar
arasındaki denge bakımından nasıl değerlendirilebilir?
Araştırma
sorularının güncel bağlamı
Araştırma
soruları, Mekke Anlaşması'nın yalnızca kuramsal hükümlerini değil, Ekim 2026
itibarıyla uygulanmasına ilişkin gelişmeleri de kapsayacaktır. Türkiye, Suudi
Arabistan ve Pakistan'ın 5 Ekim 2026 tarihli ortak açıklamasında üzerinde
uzlaşılan askeri güç ve yeteneklerin Suudi Arabistan'a hızla konuşlandırılması
için gerekli önlemlerin alınması kararlaştırılmıştır. Açıklama, uygulamanın
üzerinde uzlaşılan düzenlemeler çerçevesinde yürütüleceğini belirtmektedir. Bu
gelişme, Türkiye'nin katkısının niteliğini araştırmayı daha da önemli
kılmaktadır. Bununla birlikte, ortak açıklamada belirtilen güç ve yeteneklerin
hangi unsurlardan oluştuğu ve Türkiye'nin somut katkısının ne olacağı ayrıca
doğrulanması gereken konulardır. Bu nedenle araştırmada olası katkılar ile kararlaştırılmış
uygulamalar birbirinden ayrılacaktır.
Araştırma
sorularının bütünlüğü
Araştırma
soruları üç temel çözümleme düzeyinde birleştirilmektedir:
İçsel düzey: Yemen'in tarihsel, toplumsal, ekonomik ve siyasal koşulları
ile Husilerin yerel dayanakları.
Bölgesel düzey: İran'ın desteği, Suudi Arabistan'ın güvenlik siyasası ve
asimetrik savaşın askeri sonuçları.
Uluslararası ve ulusal siyasa düzeyi: Mekke Anlaşması, Türkiye'nin savunma
yükümlülükleri ve stratejik-ekonomik çıkarları.
Bu
sınıflandırma, çatışmanın tek bir nedene indirgenmesini önlemeyi ve her
araştırma sorusunun ilgili kanıtlar üzerinden yanıtlanmasını sağlamayı
amaçlamaktadır.
YÖNTEM
Araştırma
yaklaşımı
Bu çalışma,
nitel araştırma yaklaşımına dayanan e tarihsel ve siyasal olayları neden-sonuç
ilişkileri içinde inceleyen bir çözümleme olarak tasarlanmıştır. Araştırmada
Suudi Arabistan–Husi çatışması, yalnızca askeri operasyonların sonuçları
üzerinden değil, tarihsel gelişmeler, toplumsal yapı, devlet kapasitesi, dinsel
ve ideolojik yönelimler, bölgesel güç ilişkileri ve savunma siyasaları
arasındaki etkileşim çerçevesinde ele alınacaktır. Çalışmanın temel yaklaşımı
çatışmanın tek bir nedene indirgenmesini önlemektir. Yemen'in tarihsel
parçalanmışlığı ve ekonomik sorunları, Husilerin yerel siyasal dayanakları,
İran'ın askeri-teknik desteği ve Suudi Arabistan'ın konvansiyonel askeri
üstünlüğü birbirinden bağımsız değişkenler olarak değil, karşılıklı
etkileşimleri içinde değerlendirilecektir.
Veri
kaynakları ve belge incelemesi
Araştırmada
birincil ve ikincil kaynaklardan yararlanılacaktır. Birincil kaynaklar
kapsamında şu belgeler incelenecektir: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın
Mekke Ortak Savunma Anlaşması'na ilişkin resmi açıklamaları ve ortak
bildirileri, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ve ilgili kamu
kurumlarının açıklamaları, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin Yemen'e
ilişkin kararları ve Yemen Uzmanlar Panelinin raporları, tarafların resmi
açıklamaları ve kamuya açık siyasa belgeleri ve anlaşmanın TBMM'ye sunulması,
onaylanması ve uygulanmasına ilişkin resmi kayıtlar. İkincil kaynaklar
kapsamında ise hakemli akademik çalışmalar, güvenilir araştırma kuruluşlarının
raporları, tarihsel incelemeler ve uluslararası haber kuruluşlarının
doğrulanabilir haberleri kullanılacaktır. Kaynaklar değerlendirilirken belgenin
yayımlanma tarihi, kurumsal niteliği, bilgiye erişim biçimi ve açıklanan savların
bağımsız kaynaklarla doğrulanabilirliği dikkate alınacaktır. Özellikle
çatışmanın taraflarının açıklamaları, tek başına nesnel olguların kanıtı olarak
kabul edilmeyecek ve gerekli durumlarda başka kaynaklarla karşılaştırılacaktır.
Tarihsel
ve nedensel çözümleme
Yemen'deki
çatışmanın gelişimi kronolojik olarak incelenecek ancak kronoloji, araştırmanın
tek amacı olmayacaktır. Tarihsel olayların çatışmanın ortaya çıkışına,
Husilerin güç kazanmasına ve dış aktörlerin müdahalelerine nasıl katkıda
bulunduğu araştırılacaktır. Bu çerçevede başlıca dönüm noktaları şunlardır: Kuzey
ve Güney Yemen'in farklı tarihsel gelişimleri ve 1990'daki birleşme, 2000'li
yıllarda Husilerin siyasal ve askeri bir hareket olarak yükselişi, 2011
sonrasındaki siyasal geçiş sürecinin başarısızlığı, Husilerin 2014'te Sana'yı
ele geçirmesi, Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun 2015'te müdahalesi, İran'ın
Husilere verdiği desteğin gelişimi ve Husilerin füze, insansız hava aracı ve
deniz saldırısı kapasitesindeki değişim, 2020'li yıllarda Yemen çatışmasının
Kızıldeniz ve bölgesel güvenlik üzerindeki etkileri ve 2026'da Mekke Ortak
Savunma Anlaşması'nın uygulanmasına yönelik gelişmeler. Bu olaylar arasındaki
nedensel ilişkiler yalnızca zamansal ardışıklığa dayanılarak kurulmayacaktır.
Bir olayın diğerini izlediği gerçeği tek başına ilk olayın ikinciye neden
olduğunu kanıtlamaz. Bu nedenle her nedensel değerlendirme ilgili mekanizmayı
açıklayan kanıtlarla desteklenmeye çalışılacaktır.
Asimetrik
savaşın çözümlenmesi
Suudi
Arabistan ile Husiler arasındaki çatışma konvansiyonel askeri üstünlük ile
asimetrik savaş kapasitesi arasındaki ilişki açısından incelenecektir. Bu
kapsamda şu boyutlar değerlendirilecektir: Tarafların askeri kaynakları ve
operasyonel kapasiteleri, gerilla taktikleri, yerel örgütlenme ve coğrafi
koşullardan yararlanma, hava gücü ve duyarlı vuruş kapasitesinin sınırlılıkları,
füze, insansız hava aracı ve deniz saldırısı sistemlerinin çatışmadaki rolü, İran
kaynaklı askeri ve teknik desteğin etkileri ve askeri operasyonların siyasal
hedeflere ulaşmadaki sonuçları. Buradaki temel ölçüt bir tarafın kaç operasyon
gerçekleştirdiği veya ne kadar gelişmiş silaha sahip olduğu değildir. Asıl
soru, mevcut askeri kapasitenin belirlenen siyasal hedefleri gerçekleştirmeye
ne ölçüde katkıda bulunduğudur.
Dinsel
kimlik ve jeopolitik çıkarların değerlendirilmesi
Husilerin
Zeydi Şii geleneği ile İran'ın On İki İmam Şiiliği arasındaki farklılıklar iki
aktör arasındaki ilişkinin değerlendirilmesinde dikkate alınacaktır.
Araştırmada mezhepsel yakınlık ile siyasal ve askeri iş birliği birbirinin
yerine kullanılan kavramlar olarak ele alınmayacaktır. İran-Husi ilişkileri şu
boyutlar üzerinden incelenecektir: Dinsel ve ideolojik söylem, ortak bölgesel
tehdit algıları, Suudi Arabistan ve ABD ile ilişkiler, askeri eğitim, silah
sistemleri ve teknik destek ve Husilerin yerel siyasal hedefleri ve bağımsız
karar alma kapasitesi. Bu yaklaşım, Husilerin İran'ın yalnızca bir uzantısı
olduğu varsayımı ile İran'ın hareket üzerindeki etkisini bütünüyle
önemsizleştiren yaklaşım arasında kanıtlara dayalı bir değerlendirme
yapılmasını amaçlamaktadır.
Mekke
Anlaşması ve Türkiye'nin konumunun değerlendirilmesi
Mekke Ortak
Savunma Anlaşması anlaşma hükümleri ile uygulama kararları birbirinden
ayrılarak incelenecektir. Özellikle ortak savunma yükümlülüklerinin kapsamı,
tarafların ulusal hukuk düzenleri ve Türkiye'nin olası katkı biçimleri üzerinde
durulacaktır. Bu çerçevede anlaşmanın kolektif savunma hükümleri, 5 Ekim 2026
tarihli ortak açıklamada kararlaştırılan önlemler, Türkiye'nin savunma ve dış siyasa
açıklamaları, doğrudan savaşan birlik gönderilmesi ile savunma amaçlı teknik
katkılar arasındaki fark, savunma sanayii, askeri eğitim, danışmanlık, hava
savunması ve elektronik savaş alanlarındaki iş birliği ve Türkiye-Suudi
Arabistan ilişkilerinin ekonomik ve finansal boyutu değerlendirilecektir. Bu
bölümde Türkiye'nin ekonomik çıkarlarının anlaşmaya katılım kararındaki rolü de
araştırılacaktır. Ancak biçimsel belgeler veya güvenilir bağımsız kanıtlarla
doğrulanamayan amaçlar kesin olgular olarak sunulmayacaktır.
Araştırmanın
sınırlılıkları
Çalışmanın
başlıca sınırlılığı çatışmanın devam ediyor olması ve tarafların askeri
kapasiteleri, dış destek ilişkileri ve operasyonel hedefleri hakkındaki
bilgilerin her zaman bağımsız biçimde doğrulanamamasıdır. Ayrıca askeri ve
diplomatik belgelerin bir bölümü kamuya açık olmayabilir. Bu nedenle
araştırmada kesin olarak doğrulanmış olgular, tarafların açıklamaları, uzman
değerlendirmeleri ve araştırmacının nedensel yorumları açıkça birbirinden
ayrılacaktır. Özellikle güncel askeri gelişmeler ve Mekke Anlaşması'nın
uygulanması hakkındaki değerlendirmeler, erişilebilir belgeler ve güvenilir
haber kaynaklarıyla sınırlı tutulacaktır. Yöntem bölümünün temel ilkesi,
önceden benimsenmiş bir siyasal yargıyı doğrulayacak kanıtları seçmek değil,
çatışmanın gelişimini ve Türkiye açısından sonuçlarını farklı kaynakları
karşılaştırarak açıklamaktır.
KAVRAMSAL
VE TARİHSEL ÇERÇEVE: YEMEN’İN PARÇALANMIŞLIĞI, DEVLETİN ZAYIFLIĞI VE HUSİLERN
YÜKSELİŞİ
Suudi
Arabistan–Husi çatışmasını anlamak için yalnızca iki tarafın askeri güçlerini
karşılaştırmak yeterli değildir. Çatışmanın arka planında Yemen'in tarihsel
bölünmüşlüğü, devlet kurumlarının zayıflığı, ekonomik yoksunluk, merkez
yönetimin meşruluk sorunu ve bölgesel güçlerin müdahaleleri bulunmaktadır. Bu
koşullar, Husilerin yalnızca bir silahlı hareket olarak değil, belirli
bölgelerde toplumsal taban ve yönetim kapasitesi oluşturabilen bir güç olarak
ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu nedenle Yemen'deki savaş bir yandan
ülke içindeki iktidar ve temsil savaşımı, diğer yandan Suudi Arabistan ile İran
arasındaki bölgesel güç savaşım çerçevesinde ele alınmalıdır. Bununla birlikte,
Yemen'deki bütün gelişmeleri Suudi Arabistan–İran yarışmasına indirgemek de
doğru değildir. Yerel tarih, toplumsal ilişkiler ve Yemenli aktörlerin kendi
siyasal hedefleri çatışmanın bağımsız açıklayıcı unsurlarıdır.
Yemen'in
tarihsel bölünmüşlüğü ve merkez devletin zayıflığı

Yemen'in
bugünkü siyasal yapısı uzun bir tarihsel bölünmüşlük döneminin ürünüdür. Kuzey
Yemen ile Güney Yemen, farklı siyasal deneyimler yaşamıştır. Kuzeyde imamlık
geleneği ve daha sonra cumhuriyet yönetimi, güneyde ise İngiliz sömürge
yönetimi ve bağımsızlık sonrasında sosyalist yönelimli bir devlet düzeni etkili
olmuştur. İki devlet 1990 yılında birleşerek Yemen Cumhuriyeti'ni kurmuştur.
Ancak
birleşme, farklı bölgelerin siyasal ve ekonomik çıkarlarını, tarihsel
deneyimlerini ve iktidar paylaşımına ilişkin anlaşmazlıklarını ortadan
kaldırmamıştır. 1994'teki iç savaş birleşmenin toplumsal ve kurumsal bakımdan
kendiliğinden sağlam bir bütünleşme yaratmadığını göstermiştir. Daha sonraki
yıllarda merkez yönetimin ülkenin farklı bölgelerinde eşit ölçüde otorite
kuramaması yerel güç odaklarının ve silahlı aktörlerin önemini artırmıştır.
Yemen'in
devlet kapasitesindeki zayıflık, yalnızca yönetsel bir sorun değildir. Kamu
hizmetlerinin yetersizliği, yoksulluk, işsizlik, patronaj ilişkileri ve
kaynakların dağıtımına ilişkin anlaşmazlıklar, devletin meşruluğunu aşındıran etmenlerdir.
Bu ortamda yerel topluluklarla bağ kurabilen, güvenlik ve yardım sağlayabilen
ya da mevcut yönetime karşı etkili bir muhalefet örgütleyebilen hareketler merkez
devletin boşluklarından yararlanabilmiştir.
2011'de Arap
ayaklanmaları sırasında Ali Abdullah Salih yönetimine karşı gelişen protestolar
iktidar değişikliği sürecini başlatmış ancak geçiş süreci ülkenin temel siyasal
sorunlarını çözememiştir. Yönetimin yeniden yapılandırılması, güç paylaşımı ve
bölgesel temsil konularındaki anlaşmazlıklar devam etmiştir. Husilerin 2014'te
başkent Sana'yı ele geçirmesi bu birikmiş kriz ortamının önemli sonuçlarından
biridir. Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun 2015'te askeri müdahaleye
başlamasıyla çatışma ülke içindeki iktidar savaşımını aşan bölgesel bir savaşa
dönüşmüştür.
Burada temel
nokta şudur: Yemen'de devletin zayıflığı, Husilerin yükselişini tek başına
açıklamaz ancak onların siyasal ve askeri bir güç durumuna gelmesini
kolaylaştıran yapısal koşullardan birini oluşturur. Husilerin yükselişini
açıklamak için ayrıca hareketin toplumsal kökenlerini, siyasal örgütlenmesini
ve dış destek ilişkilerini incelemek gerekir.
Husilerin
ortaya çıkışı: Zeydilik, toplumsal taban ve siyasal örgütlenme



Husilerin
kökeni Yemen'in kuzeyindeki Sada bölgesine ve burada tarihsel olarak etkili
olan Zeydi Şiiliğine uzanır. Bununla birlikte, Husileri yalnızca bir mezhep
hareketi olarak tanımlamak hareketin siyasal dönüşümünü ve askeri kapasitesini
açıklamakta yetersiz kalır. Zeydilik, Şiiliğin tarihsel bir koludur ancak
İran'da egemen olan On İki İmam Şiiliğiyle aynı inanç ve dinsel otorite
anlayışına sahip değildir. Zeydilikte imamet anlayışı ve imamın siyasal-dinsel
konumuna ilişkin gelenekler farklıdır. Bu nedenle Husilerin Zeydi kökenli
olması İran'ın dinsel ve siyasal çizgisiyle bütünüyle özdeş oldukları anlamına
gelmez. Husi hareketinin gelişmesinde, kuzey Yemen'deki Zeydi toplulukların
kimlik ve temsil kaygılarının yanı sıra merkez yönetimle yaşadıkları
anlaşmazlıklar da etkili olmuştur. Hareket, 1990'lı yıllarda dinsel ve
toplumsal bir oluşum olarak belirginleşmiş ve zamanla siyasal muhalefete ve
silahlı savaşıma yönelmiştir. 2004'ten itibaren Yemen yönetimiyle yaşanan
çatışmalar hareketin askeri örgütlenmesini ve savaş deneyimini artırmıştır. 2011
sonrasında merkez yönetimin zayıflaması Husilerin etkisini genişletmesine
elverişli bir ortam yaratmıştır. Hareketin 2014'te Sana'yı ele geçirmesi
yalnızca bir askeri başarı değil, aynı zamanda Yemen'deki siyasal geçiş
sürecinin başarısızlığının göstergesidir. Ancak başkentin ele geçirilmesi
Husilerin bütün Yemen üzerinde tartışmasız ve ülke çapında kabul gören bir
egemenlik kurduğu anlamına gelmemektedir. Ülke, farklı silahlı ve siyasal
aktörlerin denetim alanlarına bölünmüş durumda kalmıştır. Husilerin yükselişini
açıklarken üç etmeni birbirinden ayırmak gerekir:
Toplumsal ve tarihsel zemin: Kuzey Yemen'deki yerel bağlar Zeydi
kimliği ve merkez yönetimle yaşanan anlaşmazlıklar,
Siyasal fırsat ortamı: Devlet kurumlarının zayıflaması, geçiş sürecinin
başarısızlığı ve iktidar boşlukları ve
Askeri kapasitenin gelişmesi: Uzun süreli çatışma deneyimi, ele
geçirilen askeri kaynaklar, örgütsel öğrenme ve dışarıdan sağlanan destek.
Bu etmenler
birbirini güçlendirmiştir. Dolayısıyla Husilerin başarısını yalnızca mezhep
dayanışmasıyla veya yalnızca İran'ın yardımıyla açıklamak Yemen'deki yerel devingenleri
gözden kaçırmak olur.
İran–Husi
ilişkisi: Mezhep yakınlığı mı, stratejik ortaklık mı?
İran ile
Husiler arasındaki ilişki çatışmanın bölgesel boyutunu anlamak açısından
belirleyicidir. Ancak bu ilişkinin niteliği konusunda iki aşırı yorumdan
kaçınmak gerekir: Birincisi, Husileri İran'ın hiçbir özerkliği bulunmayan bir
vekil gücü olarak görmek, ikincisi ise İran'ın askeri ve teknik katkısını
önemsiz saymaktır. Birleşmiş Milletler Yemen Uzmanlar Panelinin raporları ve
çeşitli uluslararası değerlendirmeler Husilerin askeri yeteneklerinin
gelişmesinde İran bağlantılı destek ağlarının, teknik bilgi aktarımının ve
diğer bölgesel aktörlerle ilişkilerin rolünü incelemektedir. Bu
değerlendirmeler füze ve insansız hava aracı kapasitesi de kapsanmak üzere
Husilerin askeri yeteneklerindeki gelişimin yalnızca yerel olanaklarla
açıklanamayacağına işaret etmektedir. Bununla birlikte, her silahın kaynağı,
her operasyonun dışarıdan yönlendirilip yönlendirilmediği ve desteğin kapsamı
ayrı kanıtlarla değerlendirilmelidir. İran açısından Husilerle ilişki Arap
Yarımadası'nda Suudi Arabistan'ın güvenlik hesaplarını etkileyebilecek bir
ortaklık olanağı yaratmaktadır. Husiler açısından ise dış destek daha güçlü bir
devletin askeri baskısına karşı koyabilmek ve füze, insansız hava aracı ve
deniz eylemleri gibi alanlarda kapasitelerini geliştirmek bakımından önem
taşımaktadır. Bu ilişki dinsel yakınlık unsurunu içerse de salt mezhep
dayanışmasıyla açıklanamaz. İran'ın bölgesel stratejik çıkarları ile Husilerin
Yemen içindeki iktidar hedefleri kısmen örtüşmektedir. Fakat çıkarların
örtüşmesi tarafların bütün kararlarının ortak bir merkezden alındığını
kanıtlamaz. Bu ayrım, Suudi Arabistan'ın karşı karşıya olduğu sorunu anlamak
için önemlidir: Riyad yalnızca Yemen'deki yerel bir silahlı harekete savaşım vermemekte
aynı zamanda İran'la bölgesel güç savaşımının güvenlik sonuçlarıyla da
karşılaşmaktadır. Buna karşılık Husiler kendi toplumsal tabanlarına, yerel
siyasal hedeflerine ve savaş deneyimlerine dayanabilen bir aktördür. Bu nedenle
dış desteğin kesilmesi bile hareketin bütün askeri ve siyasal kapasitesini
kendiliğinden ortadan kaldırmayabilir. Bir sonraki bölümde bu tarihsel ve
siyasal zeminden hareketle Suudi Arabistan'ın askeri üstünlüğünün neden kalıcı
bir siyasal sonuca dönüşmediğini ele alacağız.
ASİMETRİK
SAVAŞ: SUUDİ ARABİSTAN’IN ASKERİ ÜSTÜNLÜĞÜ NEDEN KALICI SONUÇ ÜRETMEDİ?
Suudi
Arabistan ile Husiler arasındaki çatışmanın temel özelliklerinden biri
tarafların askeri güçlerinin ve savaş yöntemlerinin birbirinden önemli ölçüde
farklı olmasıdır. Suudi Arabistan gelişmiş hava güçlerine, çağdaş silah
sistemlerine ve önemli mali kaynaklara sahip bir devlettir. Husiler ise daha
sınırlı kaynaklarla hareket eden, yerel koşulları tanıyan, uzun süreli çatışma
deneyimi kazanmış ve dış destekle bazı ileri askeri yetenekler geliştirmiş bir
silahlı harekettir. Bu farklılık savaşın sonucunu yalnızca silah sayısı, hava
gücü veya savunma bütçesi üzerinden değerlendirmenin neden yanıltıcı
olabileceğini gösterir. Askeri üstünlük tek başına siyasal hedeflere ulaşmayı güvence
altına almaz. Belirleyici olan askeri araçların hangi stratejiyle kullanıldığı,
karşı tarafın nasıl savaşım ettiği ve elde edilen askeri sonuçların kalıcı bir
siyasal düzene dönüştürülüp dönüştürülemediğidir.
Konvansiyonel
savaş ile asimetrik savaş arasındaki fark
Konvansiyonel
savaş genel olarak düzenli orduların belirli cephelerde ve tanımlanabilir askeri
hedefler doğrultusunda karşı karşıya gelmesine dayanır. Bu tür savaşlarda hava
üstünlüğü, ateş gücü, lojistik kapasite ve komuta-kontrol sistemleri önemli üstünlükler
sağlayabilir. Asimetrik savaşta ise taraflar arasındaki güç farkı daha zayıf
tarafın savaşım yöntemlerini belirler. Daha zayıf taraf güçlü rakibinin üstün
olduğu alanlarda doğrudan karşılaşmaktan kaçınabilir ve küçük birlikler,
hareketlilik, dağlık arazi, yerel ağlar, ani saldırılar ve uzun süreli yıpratma
yöntemlerinden yararlanabilir. İnsansız hava araçları, balistik füzeler ve
deniz araçları gibi sistemler de uygun koşullarda bu stratejinin parçası durumuna
gelebilir. Husilerin savaşım biçimi bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bununla
birlikte, onları yalnızca gerilla savaşı yürüten bir hareket olarak tanımlamak
da günümüzdeki askeri kapasitelerini eksik değerlendirmek olur. Husiler yerel
silahlı savaşım yöntemlerinin yanında füze, insansız hava aracı ve deniz eylemi
kapasitesi geliştirmiştir. Birleşmiş Milletler uzmanlarının değerlendirmeleri
ve güncel çatışma raporları bu kapasite artışında dış destek ve teknik bilgi
aktarımının rolünü de gündeme getirmektedir. Bu nedenle Yemen örneğinde
asimetrik savaş yalnızca zayıf tarafın güçlü tarafa karşı kullandığı geleneksel
gerilla yöntemlerinden ibaret değildir. Yerel örgütlenme, dağlık arazi,
hareketlilik, uzun süreli yıpratma ve gelişmiş silah sistemlerinin bir arada
kullanıldığı daha karmaşık bir savaşım söz konusudur.
Suudi
Arabistan'ın stratejik yanılgısı: Hava üstünlüğü ile siyasal başarıyı
özdeşleştirmek
Suudi
Arabistan'ın Yemen siyasasındaki temel sorunlardan biri askeri baskının
Husileri yenilgiye uğratarak Yemen'de Riyad'ın güvenlik kaygılarını giderecek
bir siyasal düzen oluşturabileceği varsayımıdır. Hava saldırıları rakibin
altyapısına zarar verebilir, hareket alanını daraltabilir ve belirli askeri
hedefleri etkisizleştirebilir. Ancak bu sonuçlar rakibin toplumsal tabanını ve
siyasal örgütlenmesini ortadan kaldırmakla aynı şey değildir. Yemen'de Suudi
Arabistan öncülüğündeki askeri müdahale Husilerin yönetimden uzaklaştırılması
ve uluslararası alanda tanınan Yemen yönetiminin yeniden güçlendirilmesi
hedeflerini kalıcı biçimde gerçekleştiremedi. Buna karşılık savaşın uzaması insancıl
yıkımı derinleştirdi ve Husilerin savaş deneyimini artırdı. Burada ikinci bir
sorun ortaya çıktı: Yemen'deki karşıt güçler Husilere karşı ortak bir strateji
ve bütünleşmiş bir komuta yapısı oluşturmakta zorlandı. Husilerin karşısında
bulunan askeri ve siyasal grupların farklı hedefleri, dış destek ilişkileri ve
yerel çıkarları askeri üstünlüğün ortak bir siyasal sonuca dönüştürülmesini
güçleştirdi. Stimson Center'ın (Alexander, 2026) Ekim 2026 tarihli
değerlendirmesi de Husilerin düşük maliyetli silahları, dış teknik desteği,
yerel dayanıklılığı ve karşıtlarının bölünmüşlüğünü bir araya getirerek
kendilerinden çok daha güçlü bir rakibe karşı önemli bir etki yaratabildiğini
vurguluyor. Bu bakımdan Suudi Arabistan'ın karşılaştığı sorun yalnızca askeri
hedeflerin yeterince etkili vurulamaması değildir. Asıl sorun, askeri eylemlerin
hangi siyasal düzeni kuracağı, bu düzenin kimler tarafından destekleneceği ve
savaş sonrasında nasıl sürdürüleceği konularında ortaya çıkmaktadır.
Düşük
maliyetli saldırılar ve yüksek maliyetli savunma
Asimetrik
savaşın önemli özelliklerinden biri tarafların saldırı ve savunma
maliyetlerinin birbirinden farklı olabilmesidir. Görece ucuz bir insansız hava
aracı veya füze hedef aldığı ülkeyi pahalı hava savunma sistemleri kullanmaya
zorlayabilir. Savunma tarafı yalnızca saldırıyı önlemenin maliyetini değil,
havaalanları, enerji tesisleri, limanlar ve diğer önemli altyapıyı sürekli
korumanın maliyetini de üstlenir. Bu durum her saldırının başarıya ulaşması
gerektiği anlamına gelmez. Saldırıların bir bölümü engellense bile savunma
sistemlerinin sürekli hazır tutulması, mühimmat stoklarının yenilenmesi ve
geniş bir coğrafyada önemli tesislerin korunması ciddi kaynak gerektirir.
Saldıran taraf ise savunma düzenini sürekli alarma geçirerek ekonomik ve
psikolojik baskı oluşturabilir. Ekim 2026'da Suudi Arabistan'ın önemli
tesislerine ve Riyad'daki havaalanına yönelik Husi saldırıları bu sorunu
yeniden gündeme taşıdı. Reuters'ın 15 Ekim tarihli değerlendirmesi Husilerin
füze ve insansız hava aracı kapasitesinin gelişmesinde İran'ın uzun süreli
desteğine, teknik eğitime ve Husilerin kendi silah sistemlerini birleştirme
yeteneklerine dikkat çekti. AP de Suudi Arabistan'ın gelişmiş silah envanterine
karşın geniş bir alana yayılan önemli altyapısını korumakta zorlandığını
bildirdi. Bu gelişmelerden çıkarılacak sonuç Suudi Arabistan'ın askeri gücünün
değersiz olduğu değildir. Sonuç askeri güç ile savunma etkinliğinin aynı şey
olmadığıdır. Gelişmiş sistemlere sahip olmak rakibin bütün saldırılarını
önlemeyi veya saldırıların ekonomik ve siyasal etkilerini ortadan kaldırmayı güvence
altına almaz.
Askeri
üstünlük neden zafer anlamına gelmiyor?
Suudi
Arabistan–Husi çatışmasından dört temel sonuç çıkarılabilir: Birincisi, askeri
kapasite siyasal meşruluğun yerini tutmaz. Bir ülke hava sahasını denetleyebilir
veya rakibinin altyapısına zarar verebilir ancak bu rakibin toplumsal tabanını
ortadan kaldırmaz. İkincisi, yerel örgütlenme dış desteğin etkisini
artırabilir. Dışarıdan sağlanan silah ve teknik bilgi yerel bağları ve savaş
deneyimi bulunan bir örgütün kapasitesini büyütebilir. Üçüncüsü, rakibin
bölünmüşlüğü güçlü tarafın üstünlüğünü azaltabilir. Husilere karşı savaşım veren
güçlerin ortak bir siyasal ve askeri strateji geliştirememesi üstün kaynakların
etkili kullanılmasını zorlaştırır. Dördüncüsü, savaşın maliyeti ve süresi
stratejik sonucu belirler. Askeri üstünlüğe sahip taraf uzun süreli çatışmanın
ekonomik, diplomatik ve güvenlik maliyetleri arttıkça kendi hedeflerini yeniden
değerlendirmek zorunda kalabilir. Bu çerçevede Suudi Arabistan'ın sorunu
yalnızca Husileri askeri olarak yenememesi değil, askeri baskıyı kendisi
açısından güvenli ve sürdürülebilir bir siyasal düzene dönüştürememesidir.
Husilerin güçlenmesi de tek başına Yemen'i yönetebilecekleri veya kesin zafer
kazanacakları anlamına gelmez. Askeri dayanıklılık ile ülke çapında meşru ve kararlı
bir yönetim kurabilme kapasitesi farklı sorunlardır.
MEKKE ORTAK
SAVUNMA ANLAŞMASI VE TÜRKİYE’NİN KONUMU
Bu noktada
çatışmanın Türkiye açısından önem kazanan boyutuna geçmek gerekir. Türkiye'nin
Suudi Arabistan ve Pakistan'la imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması
yalnızca ikili ilişkilerin veya savunma sanayisi iş birliğinin konusu değildir.
Anlaşma bölgesel güvenlik dengeleri ve Türkiye'nin olası askeri, teknik ve
diplomatik yükümlülükleri bakımından da değerlendirilmelidir. Ancak üç ayrı
konuyu birbirine karıştırmamak gerekir: anlaşmanın kapsamı, tarafların
üstlenebileceği somut yükümlülükler ve Türkiye'nin bunları hangi araçlarla
yerine getireceği. Bunlar birbirleriyle ilişkili olmakla birlikte aynı şey
değildir.
Anlaşmanın
kapsamı ve uygulama sorunu
Türkiye
Dışişleri Bakanlığının 31 Ağustos 2026 tarihli ortak açıklaması Türkiye, Suudi
Arabistan ve Pakistan arasındaki stratejik siyasal ve savunma iş birliğinin
kurumsallaştırılmasına, savunma sanayii, ortak teknoloji geliştirme ve üretim
alanlarında iş birliğine yer vermektedir. 5 Ekim'deki toplantıya ilişkin
açıklamalarda ise Suudi Arabistan'a sağlanması kararlaştırılan askeri güç ve yeteneklerin
görüş birliğine varılan düzenlemeler ve ulusal hukuk çerçevesinde hızla
konuşlandırılması konusu gündeme gelmiştir. Bu açıklamalar anlaşmanın yalnızca
genel bir siyasal dayanışma bildirisi olarak görülmemesi gerektiğini gösterir.
Bununla birlikte, kamuya açıklanan bilgilerden hareketle Türkiye'nin Yemen'e
hangi birlikleri göndereceği, hangi silah sistemlerini kullanacağı veya hangi
operasyonlara katılacağı konusunda kesin sonuç çıkarılamaz. Reuters'ın 12 Ekim
2026 tarihli haberine göre Cumhurbaşkanı Erdoğan anlaşmanın TBMM'nin onayına
sunulacağını belirtmiştir. Aynı dönemde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın
Türkiye'nin doğrudan asker gönderme veya saldırı hareketine katılma yerine
savunma ve teknik desteğe odaklanacağı yönündeki açıklamaları da
haberleştirilmiştir. Bu nedenle anlaşmanın imzalanması bütün uygulama
ayrıntılarının kesinleştiği veya Türkiye'nin Yemen'de doğrudan savaşa gireceği
anlamına gelmez. Bir sonraki bölümde Türkiye'nin olası katkı biçimlerini
ekonomik çıkarları ve doğrudan askeri müdahalenin taşıdığı riskleri ayrı ayrı
değerlendirmek gerekir.
Türkiye'nin
olası katkısı: Doğrudan askeri müdahale mi, savunma ve teknik destek mi?
Türkiye'nin
Mekke Ortak Savunma Anlaşması çerçevesindeki rolünü değerlendirirken askeri iş
birliğinin farklı biçimlerini birbirinden ayırmak gerekir. Bir ülkenin ortak
savunma düzenlemesine katılması mutlaka başka bir ülkenin topraklarında kara
birlikleriyle savaşa girmesi anlamına gelmez. Savunma iş birliği istihbarat
paylaşımı, eğitim, askeri danışmanlık, lojistik destek, hava savunması, savunma
sanayii ürünleri ve ortak teknoloji geliştirme gibi farklı araçlarla
yürütülebilir. Türkiye bakımından üç olasılık üzerinde durulabilir:
Doğrudan askeri katılım: Türk Silahlı Güçleri unsurlarının çatışma alanında
operasyonel görev üstlenmesi. Böyle bir adım, askeri risklerin yanında siyasal,
hukuksal ve diplomatik sonuçlar da doğurur.
Savunma ve teknik destek: Suudi Arabistan'ın savunma kapasitesini güçlendirecek
sistemlerin, eğitim etkinliklerinin, teknik uzmanlığın veya lojistik desteğin
sağlanması. Bu seçenek de kapsamına göre ciddi yükümlülükler doğurabilir ancak
doğrudan çatışmaya katılmaktan farklıdır.
Diplomatik ve bölgesel güvenlik katkısı: Gerilimin azaltılması, deniz
yollarının korunması, istihbarat paylaşımı ve siyasal çözüm arayışlarına katkı
sağlanması.
Bu
seçeneklerin her biri farklı maliyet ve riskler taşır. Üstelik bunlar birbirini
dışlayan seçenekler değildir. Bir devlet aynı anda birden fazla alanda iş
birliği yapabilir. Ekim 2026 itibarıyla kamuya yansıyan açıklamalar Türkiye'nin
doğrudan saldırı eylemine katılmasından çok savunma ve teknik desteğe
odaklanılacağı yönündedir. Bununla birlikte, hangi sistemlerin sağlanacağı,
bunların hangi amaçlarla kullanılacağı ve olası operasyonel katkının sınırları
hakkında resmi ve ayrıntılı bir uygulama belgesi bulunmadan daha kesin bir
değerlendirme yapmak doğru olmaz. Burada özellikle bir ayrım önemlidir:
Türkiye'nin Suudi Arabistan'ın savunmasına katkıda bulunması ile Yemen'deki
Husi güçlerine karşı doğrudan savaşa girmesi aynı siyasal ve askeri tercih
değildir. Birincisi savunma iş birliği kapsamında kalabilir ama ikincisi ise
Türkiye'yi Yemen'deki çatışmanın doğrudan taraflarından biri durumuna
getirebilir.
Türkiye–Suudi
Arabistan ilişkilerinde ekonomik çıkarların yeri
Türkiye'nin
anlaşmaya katılımını değerlendirirken ekonomik ve mali ilişkileri de göz ardı
etmemek gerekir. Suudi Arabistan önemli mali kaynaklara, yatırım kapasitesine
ve geniş savunma harcamalarına sahip bir ülkedir. Türkiye ise dış yatırım,
ihracat, savunma sanayisi satışları ve bölgesel ekonomik ilişkiler bakımından
Körfez ülkeleriyle iş birliğini geliştirmek isteyebilir. Bu çerçevede savunma iş
birliği, yalnızca güvenlik siyasası değil, aynı zamanda ekonomik ilişkileri
derinleştirebilecek bir araçtır. Ortak üretim, teknoloji paylaşımı, savunma
ürünlerinin sağlanması ve uzun vadeli bakım hizmetleri iki ülke arasındaki
ekonomik ilişkilerin kapsamını genişletebilir. Bununla birlikte, Türkiye'nin
anlaşmaya Suudi Arabistan'dan mali destek sağlamak amacıyla katıldığı savı
mevcut bilgilerle doğrulanmış bir olgu olarak sunulamaz. Bu, araştırılmaya
değer bir siyasal-ekonomik varsayımdır ve kanıtlanabilmesi için anlaşmayla
bağlantılı finansman düzenlemeleri, yatırım yükümlenmeleri, kredi veya ödeme
anlaşmaları, savunma sanayisi sözleşmeleri ve bunların zamanlaması
incelenmelidir. Ayrıca iki ülke arasında ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinin
belirli bir askeri kararın doğrudan karşılığı olduğunu varsaymak da hatalı
olur. Ekonomik çıkarlar dış siyasa kararlarını etkileyebilir ancak kararların
açıklanması için güvenlik kaygıları, diplomatik ilişkiler, bölgesel tehdit
algısı ve iç siyasal hesaplar da birlikte değerlendirilmelidir. Bu nedenle
Türkiye'nin olası ekonomik beklentileri makalede kesin bir neden olarak değil,
kanıtlarla sınanması gereken bir açıklama olasılığı olarak ele alınmalıdır.
Ortak
savunma yükümlülüğü Türkiye'yi otomatik olarak savaşa sokar mı?
Kamuoyundaki
tartışmanın merkezinde Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın Türkiye'yi Yemen'de
Husilere karşı savaşmaya zorlayıp zorlamadığı sorusu bulunmaktadır. Bu soruya
yalnızca anlaşmanın adına veya siyasal açıklamalara bakılarak yanıt verilemez.
Anlaşmanın tam metni, yürürlüğe girme koşulları, tarafların üstlendikleri
yükümlülükler ve ulusal hukuk düzenlemeleri birlikte incelenmelidir. Ortak
savunma düzenlemeleri tarafların birbirlerinin güvenliğine katkıda bulunmasını
öngörebilir. Ancak bu katkının mutlaka kara birlikleri göndermek, belirli bir
ülkede savaşmak veya her saldırıya aynı askeri yöntemle karşılık vermek
biçiminde gerçekleşeceği sonucuna kendiliğinden ulaşılamaz. Yükümlülüğün
niteliği, kapsamı ve uygulanma koşulları belirleyicidir. Türkiye açısından
ayrıca anayasal ve hukuksal süreçlerin dikkate alınması gerekir. Anlaşmanın
imzalanması uluslararası hukuk bakımından doğuracağı sonuçlardan ayrı olarak
anlaşmanın onaylanması ve uygulanması konularını gündeme getirir. Ekim 2026
itibarıyla anlaşmanın TBMM'nin onayına sunulacağının açıklanmış olması imza ile
iç hukuk sürecinin tamamlanmasını birbirinden ayırmanın önemini göstermektedir.
Dolayısıyla, anlaşmanın Türkiye'yi otomatik olarak Yemen'e asker göndermeye
zorladığını ileri sürmek de hiçbir askeri yükümlülük doğurmadığını söylemek de
tam metin ve uygulama düzenlemeleri incelenmeden doğru olmaz. Kamuoyunun
bilmesi gereken temel ayrım şudur: Ortak savunma yükümlülüğü ile belirli bir
çatışmaya doğrudan askeri katılım kararı hukuksal ve siyasal bakımdan aynı şey
değildir.
Türkiye
açısından riskler ve karar ölçütleri
Türkiye'nin
anlaşma kapsamındaki katkısı belirlenirken yalnızca Suudi Arabistan'la
ilişkilerin geliştirilmesi değil, bu katkının Türkiye'nin güvenlik çıkarlarına
ve bölgesel konumuna etkileri de değerlendirilmelidir. Başlıca riskler
şunlardır:
Askeri risk: Türkiye'nin doğrudan çatışmaya katılması durumunda personel
kaybı, misilleme ve operasyonların genişlemesi olasılığı.
Bölgesel diplomasi riski: İran'la ilişkilerin daha fazla gerilmesi ve
Türkiye'nin farklı bölgesel aktörlerle yürüttüğü diplomatik ilişkilerin
daralması.
Ekonomik risk: Uzun süreli askeri katkının maliyeti ve önemli ticaret
yollarındaki güvenlik sorunlarının Türkiye ekonomisine olası etkileri.
Hukuksal ve siyasal risk: Yükümlülüklerin kapsamı, karar alma yetkileri,
parlamenter denetim ve kamuoyuna hesap verme konularında belirsizlik oluşması.
Stratejik risk: Suudi Arabistan'ın güvenlik hedefleri ile
Türkiye'nin kendi bölgesel önceliklerinin her durumda örtüşmemesi.
Bunlar,
anlaşmaya katılmanın mutlaka yanlış bir tercih olduğu anlamına gelmez. Ancak
ortak savunma iş birliğinin Türkiye'ye sağlayacağı yararların, üstlenilecek
yükümlülükler ve olası maliyetlerle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini
gösterir. Türkiye açısından en akılcı yaklaşım anlaşmanın hukuksal kapsamını
açıklığa kavuşturmak, somut katkıları ve sınırlarını belirlemek, doğrudan askeri
müdahaleyi otomatik bir seçenek olarak görmemek ve diplomatik çözüm kanallarını
açık tutmaktır. Bir sonraki bölümde çatışmanın daha geniş bölgesel sonuçlarını
özellikle Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı çevresindeki deniz güvenliğini ve
Türkiye'nin bu alandaki çıkarlarını ele alacağız.
BÖLGESEL
GÜVENLİK, KIZILDENİZ VE TÜRKİYE’NİN EKONOMİK ÇIKARLARI
Suudi
Arabistan–Husi çatışmasının önemi iki taraf arasındaki askeri savaşımla sınırlı
değildir. Yemen'in Kızıldeniz kıyısındaki konumu ve Babülmendep Boğazı'nın
uluslararası deniz taşımacılığı açısından taşıdığı önem çatışmayı küresel
ticaret ve enerji güvenliği sorunu durumuna getirmektedir. Babülmendep,
Kızıldeniz'i Aden Körfezi'ne bağlayan stratejik geçittir. Bu geçit Süveyş
Kanalı üzerinden Avrupa ile Asya arasındaki deniz taşımacılığında önemli bir
rol oynar. Buradaki güvenlik sorunları yalnızca kıyıdaş ülkeleri değil, deniz
taşımacılığına, enerji ticaretine ve uluslararası tedarik zincirlerine bağımlı
ekonomileri de etkiler. Eylül 2026'da boğazdaki gemi trafiğinin ciddi biçimde
düşmesi ve gemilerin Afrika'nın güneyinden dolaşmak zorunda kalması güvenlik
krizinin ekonomik sonuçlarını görünür kılmıştır.
Babülmendep
neden stratejik bir geçittir?



Babülmendep
Boğazı'nın stratejik önemi üç temel etmenden kaynaklanır:
Ticaret: Asya ile Avrupa arasındaki deniz taşımacılığının önemli bir bölümü bu
geçit ve Süveyş Kanalı üzerinden yürütülür.
Enerji: Petrol ve diğer enerji ürünlerinin deniz yoluyla taşınmasında geçitin
güvenliği önem taşır.
Jeopolitik konum: Boğaz üzerindeki baskı Kızıldeniz kıyısındaki ülkelerin yanı
sıra Körfez ülkelerinin ve uluslararası güçlerin güvenlik hesaplarını etkiler.
Husilerin
deniz taşımacılığını hedef alan etkinlikleri bu nedenle yalnızca Yemen'deki
savaşın bir uzantısı değildir. Bu etkinlikler daha geniş bir coğrafyada
ekonomik ve diplomatik baskı oluşturabilecek bir araçtır. Ancak boğazdaki bütün
gelişmeleri Husilerin tek başına denetim altında tuttuğu şeklinde yorumlamak da
doğru olmaz. Kıyı şeridindeki denetim adalar, limanlar ve karşıt güçlerin askeri
etkinlikleri zaman içinde değişebilir.
Deniz
güvenliği, askeri güç ve ekonomik maliyet
Deniz
ticaretine yönelik tehditler gemilerin doğrudan saldırıya uğramasının ötesinde
sonuçlar doğurur. Armatörler ve sigorta şirketleri riskleri yeniden
değerlendirir. Bazı gemiler yol değiştirir. Taşıma süreleri uzar ve navlun
maliyetleri yükselir. Bu maliyetler taşınan malların fiyatlarına ve tedarik
zincirlerinin işleyişine yansıyabilir. Böylece görece sınırlı maliyetle
gerçekleştirilen saldırılar küresel ölçekte çok daha büyük ekonomik sonuçlar
yaratabilir. Bu, asimetrik savaşın deniz güvenliği alanındaki yansımalarından
biridir. Bununla birlikte, deniz yollarını korumak yalnızca askeri güç
kullanılarak çözülebilecek bir sorun değildir. Deniz devriyeleri, hava
gözetimi, istihbarat paylaşımı ve hava savunması önemlidir fakat çatışmanın siyasal
nedenleri devam ettiği sürece güvenlik riski de yeniden ortaya çıkabilir.
Chatham House'un (Labh ve Al-Muslimi, 2026) Temmuz 2026 tarihli
değerlendirmesi, Kızıldeniz'deki deniz güvenliği iş birliğinin sürdürülmemesi
durumunda krizin uzayabileceği ve daha geniş bir çatışmaya dönüşebileceği
uyarısında bulunmuştur.
Türkiye
neden bu gelişmelerden etkilenir?
Türkiye'nin
Kızıldeniz'deki güvenlik sorunlarına ilgisi yalnızca Suudi Arabistan'la siyasal
ilişkilerinden kaynaklanmaz. Türkiye'nin dış ticareti, deniz taşımacılığı,
enerji tedariki ve Avrupa-Asya arasındaki ekonomik bağlantıları bu güzergahlardaki
güvenlik gelişmelerini doğrudan veya dolaylı biçimde önemli duruma getirir. Deniz
taşımacılığında güzergâh değişikliği yaşanması, taşıma sürelerini uzatabilir ve
maliyetleri artırabilir. Bu durum, Türkiye'deki ihracatçıların, ithalatçıların
ve uluslararası tedarik zincirlerine bağlı işletmelerin giderlerini de
etkileyebilir. Dolayısıyla deniz yollarının güvenliğinin korunması Türkiye
bakımından meşru bir ekonomik ve stratejik çıkar alanıdır. Reuters'ın 7 Ekim
2026 tarihli haberine göre Türkiye Suudi Arabistan'a yönelik savunma ve teknik
destek seçeneklerini değerlendirirken Kızıldeniz'deki deniz ulaşımının
güvenliğini sağlamaya yönelik bir koalisyona katılma konusunda da adım
atmıştır. Ancak burada önemli bir ayrım
yapılmalıdır: Deniz ticaretinin güvenliğini desteklemek ile Yemen'deki savaşın
bütün askeri hedeflerini üstlenmek aynı şey değildir. Türkiye uluslararası
deniz taşımacılığının korunmasına katkıda bulunurken Yemen'deki çatışmanın
genişlemesini önleyen diplomatik girişimleri de destekleyebilir.
Deniz
güvenliği ile bölgesel güç savaşımı arasındaki ilişki
Babülmendep
çevresindeki gelişmeler Suudi Arabistan'ın güvenlik sorununu da daha karmaşık duruma
getirmektedir. Husilerin yalnızca Yemen içindeki askeri hedeflere değil, Suudi
Arabistan'ın önemli altyapısına ve deniz ulaşımına baskı uygulayabilmesi
çatışmanın coğrafi kapsamını genişletmektedir. Suudi Arabistan açısından bu
durum aynı anda iki hedefi gözetme zorunluluğu yaratır: Ülke topraklarını ve önemli
tesislerini korumak ayrıca Kızıldeniz üzerinden uluslararası pazarlara ulaşan
ticaret ve enerji güzergahlarının güvenliğini sağlamak. Türkiye ve Pakistan
gibi ortakların desteği Suudi Arabistan'ın savunma kapasitesini
güçlendirebilir. Ancak bu iş birliğinin etkisi sağlanan askeri yeteneklerin
niteliğine, tarafların ortak hareket etme kapasitesine ve çatışmanın siyasal
koşullarına bağlı olacaktır. Güvenlik iş birliğinin genişlemesi aynı zamanda
karşı tarafın daha fazla askeri kapasite geliştirmesine veya çatışmanın yeni
alanlara yayılmasına yol açabilecek riskler de taşır. Bu nedenle bölgesel
güvenliğin sürdürülebilir biçimde sağlanması yalnızca askeri caydırıcılığın
artırılmasına değil, Yemen'deki çatışmanın siyasal çözümüne ve deniz yollarına
yönelik tehditlerin ortadan kaldırılmasına da bağlıdır.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Suudi
Arabistan–Husi çatışması çağdaş savaşlarda askeri üstünlük ile kalıcı siyasal
başarı arasındaki farkı gösteren önemli bir örnektir. Suudi Arabistan'ın mali
kaynakları, çağdaş silah sistemleri ve hava gücü Husilerin askeri kapasitesini
sınırlamak bakımından önemli üstünlükler sağlamaktadır. Ancak bu üstünlük
Yemen'deki siyasal parçalanmayı ortadan kaldırmaya veya Husilerin askeri ve
siyasal varlığını sona erdirmeye tek başına yetmemiştir. Bu durumun arkasında
birbirini güçlendiren dört temel etmen bulunmaktadır. Birincisi, Yemen'in
tarihsel bölünmüşlüğü ve devlet kurumlarının zayıflığıdır. Merkez yönetimin
ülkenin farklı bölgelerinde meşru ve etkili bir otorite kuramaması, Husiler başta
olmak üzere yerel güçlerin yükselmesini kolaylaştırmıştır. İkincisi, Husilerin
yerel örgütlenmesi ve uzun süreli çatışma deneyimidir. Hareketin askeri
kapasitesi, yerel toplumsal bağlar ve savaş deneyimiyle birlikte gelişmiş ve
İran bağlantılı destek ağları da bu kapasitenin bazı alanlarda güçlenmesine
katkıda bulunmuştur. Bununla birlikte Husilerin bütün hedeflerini İran'ın
yönlendirmesine bağlamak Yemenli aktörlerin kendi siyasal amaçlarını göz ardı
etmek olur. Üçüncüsü, Suudi Arabistan'ın askeri üstünlüğünü kalıcı bir siyasal
sonuca dönüştürmekte yaşadığı güçlüklerdir. Hava saldırıları ve gelişmiş silah
sistemleri rakibin kapasitesine zarar verebilir ancak savaşın ardından
kurulacak siyasal düzenin meşruluğunu ve kararlılığını kendiliğinden
sağlayamaz. Üstelik karşıt güçler arasındaki bölünmüşlük ve uzun süreli savaşın
maliyetleri askeri üstünlüğün etkisini sınırlayabilir. Dördüncüsü, çatışmanın
Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı üzerinden bölgesel ve küresel güvenlik
sorununa dönüşmesidir. Deniz ticaretine yönelik tehditler Yemen'deki savaşın
etkilerini ülke sınırlarının çok ötesine taşımaktadır.
Türkiye'nin
konumuna ilişkin sonuçlar
Türkiye'nin
Mekke Ortak Savunma Anlaşması'na katılımı bu gelişmeler ışığında
değerlendirilmelidir. Türkiye'nin Suudi Arabistan'la savunma iş birliğini
geliştirmesi savunma sanayii ve bölgesel güvenlik bakımından çeşitli fırsatlar
yaratabilir. Bununla birlikte, bu fırsatların Türkiye'ye sağlayacağı yararları
değerlendirmek için üstlenilecek yükümlülüklerin ve olası maliyetlerin de
açıklığa kavuşturulması gerekir. Türkiye'nin anlaşmaya katılmasının Suudi
Arabistan'dan mali destek elde etmek amacı taşıdığı görüşü araştırılmaya değer
bir varsayım olmakla birlikte mevcut bilgilerle kesinleşmiş bir neden olarak
sunulmamalıdır. Aynı şekilde, anlaşmanın Türkiye'yi mutlaka Yemen'e kara
birlikleri göndermeye zorladığı savı da anlaşmanın tam metni ve uygulama
düzenlemeleri incelenmeden doğrulanamaz. Kamuya açıklanan bilgiler Türkiye'nin
savunma ve teknik katkı seçeneklerini değerlendirdiğini, doğrudan saldırı
eylemine katılma konusunda ise uzak bir tutum açıkladığını göstermektedir. Bu
yaklaşım, Türkiye'nin Suudi Arabistan'ın güvenliğine katkıda bulunurken
doğrudan savaşın tarafı olma riskini sınırlamaya çalıştığı şeklinde
yorumlanabilir. Bununla birlikte Türkiye'nin uzun vadeli çıkarları yalnızca askeri
iş birliğinin genişletilmesiyle güvence altına alınamaz. Savunma iş birliğinin
kapsamı açıkça belirlenmeli, hukuksal süreçler ve parlamenter denetim
işletilmeli, doğrudan askeri müdahalenin riskleri dikkatle hesaplanmalı ve
diplomatik çözüm yolları korunmalıdır.
Son söz
Suudi
Arabistan–Husi çatışmasının temel dersi güçlü bir ordunun her durumda istediği siyasal
sonucu elde edemeyeceğidir. Askeri güç devlet kapasitesi, toplumsal meşruluk,
yerel siyaset ve dış destek ilişkileriyle birlikte değerlendirilmelidir. Türkiye
bakımından ise asıl sorun Suudi Arabistan'la dayanışma içinde olup olmamak
biçimindeki ikili bir tercihten ibaret değildir. Sorun bu dayanışmanın hangi
hukuksal ve askeri çerçevede yürütüleceği, Türkiye'nin kendi çıkarlarını nasıl
koruyacağı ve bölgesel çatışmanın genişlemesine katkıda bulunmadan güvenliğe
nasıl destek sağlayacağıdır. Türkiye'nin önünde duran temel tercih, savunma iş
birliğini doğrudan savaşın içine sürüklenmeden yürütebilmek ve askeri
caydırıcılığı siyasal çözüm arayışlarıyla birlikte değerlendirebilmektir. Bu
yaklaşım hem Türkiye'nin ulusal çıkarları hem de Kızıldeniz çevresindeki
bölgesel kararlılık bakımından önem taşımaktadır.
Kaynakça
Alexander,
K. (2026, October 13). Why Saudi military superiority has not defeated the
Houthis. Stimson Center. https://www.stimson.org/2026/why-saudi-military-superiority-has-not-defeated-the-houthis/
Associated
Press. (2026, 17 Ekim). Houthi strikes on Saudi Arabia show the Yemeni rebels’
growing strength. https://apnews.com/article/yemen-war-houthis-iran-weapons-saudi-airports-27173d5eaf4e27e5d5d41d0e6a98768b
Burrowes, R.
D. (1991). Prelude to unification: The Yemen Arab Republic, 1962–1990.
International Journal of Middle East Studies, 23(4), 483–506. https://doi.org/10.1017/S0020743800023382
Labh, N., ve
Al-Muslimi, F. (2026, July 24). The Houthi Red Sea blockade: Will collective
maritime security be defended, or break down? Chatham House. https://www.chathamhouse.org/2026/07/houthi-red-sea-blockade-will-collective-maritime-security-be-defended-or-break-down
Reuters.
(2026a, 12 Ekim). Turkey to send Mecca agreement to parliament soon, Erdogan
says. https://www.reuters.com/world/middle-east/turkey-send-mecca-agreement-parliament-soon-erdogan-says-2026-10-12/
,
Reuters.
(2026b, 12 Ekim). Turkey, Pakistan, Egypt, Saudi Arabia condemn Houthi attacks
on Riyadh airport. https://www.reuters.com/world/asia-pacific/turkey-pakistan-egypt-saudi-arabia-condemn-houthi-attacks-riyadh-airport-2026-10-12/
T.C.
Dışişleri Bakanlığı. (2026, 31 Ağustos). Mekke Ortak Savunma Anlaşması
Stratejik Siyasal ve Savunma Komitesi, ortak açıklama. https://www.mfa.gov.tr/strategic-political-and-defence-committee-of-the-makkah-agreement-for-joint-defence--joint-statement--31-august-2026.tr.mfa
T.C.
Dışişleri Bakanlığı. (2026, 31 Ağustos). Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın
Mekke Ortak Savunma Anlaşması kapsamında tesis edilen Stratejik Siyasal ve
Savunma Komitesi toplantısı sonrasında gerçekleştirdiği basın toplantısı. https://www.mfa.gov.tr/disisleri-bakani-sayin-hakan-fidan-in-mekke-ortak-savunma-anlasmasi-sonrasinda-gerceklestirdigi-basin-toplantisi--31-agustos-2026--istanbul.tr.mfa,
United
Nations Security Council, Panel of Experts on Yemen. (2024, 11 Ekim). Final
report of the Panel of Experts on Yemen established pursuant to Security
Council resolution 2140 (2014) (S/2024/731). United Nations. https://digitallibrary.un.org/record/4079905/files/S_2024_731-EN.pdf