Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

18 Haziran 2026 Perşembe

 

Avrupa Parlamentosu’nun 2026 Türkiye Raporu: AB–Türkiye İlişkilerinde Üyelik Paradigmasından Seçici Bütünleşme Modeline Geçiş

 

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

 

 

ÖZ

Bu çalışma, Avrupa Parlamentosu’nun 2026 Türkiye Raporu’nu Avrupa Birliği–Türkiye ilişkilerinin dönüşen yapısı bağlamında incelemektedir. Rapor, Türkiye’nin AB üyelik sürecine ilişkin klasik genişleme paradigmasının giderek zayıfladığını, bunun yerine seçici iş birliği ve işlevsel bütünleşme temelli yeni bir ilişki modelinin öne çıktığını göstermektedir. Çözümleme, raporun normatif demokrasi vurgusu ile jeopolitik zorunluluklar arasındaki gerilimi temel alarak, AB’nin Türkiye’ye yönelik yaklaşımındaki yapısal kaymayı tartışmaktadır. Çalışma, Türkiye–AB ilişkilerinin artık yalnızca üyelik bakış açısı üzerinden değil, “üyeliksiz bütünleşme” ve “üyelik-sonrası düzen” kavramları üzerinden yeniden şekillendiğini ileri sürmektedir.

Anahtar kelimeler: Avrupa Parlamentosu, Türkiye-AB ilişkileri, genişleme siyasası, normatif güç Avrupa, liberal kurumsalcılık, koşulluluk, demokratik gerileme, üyelik-sonrası düzen

 

 

ABSTRACT

This study examines the 2026 European Parliament Report on Turkey within the evolving framework of EU–Turkey relations. It argues that the classical enlargement paradigm of EU accession is increasingly weakening, while a new model based on selective cooperation and functional integration is emerging. The analysis focuses on the structural tension between the EU’s normative democratic discourse and its geopolitical imperatives, highlighting a shift in the Union’s approach toward Turkey. The paper suggests that EU–Turkey relations are no longer primarily structured around full membership prospects, but increasingly around concepts such as “integration without membership” and a “post-accession order.”

Keywords: European Parliament, EU–Turkey relations, enlargement policy, normative power Europe, liberal institutionalism, conditionality, democratic backsliding, post-accession order


 

GİRİŞ

Avrupa Parlamentosu (AP) dün (17–18 Haziran 2026 oturumu kapsamında) Türkiye’ye ilişkin yıllık değerlendirme raporunu kabul etti. Bu, teknik olarak Avrupa Komisyonu’nun 2025 Türkiye Raporu üzerine hazırlanmış bir Avrupa Parlamentosu kararı. Oylama sonucu 381 kabul, 107 ret ve 171 çekimser oldu. Raporda AB üyelik süreci durmuş kabul edilmektedir. Raporun merkezindeki cümle “Türkiye hükümeti AB üyeliği hedefini sözlü olarak doğrulasa da üyelik sürecini etkileyen temel demokratik eksikliklerde ilerleme görülmemektedir” cümlesidir. Parlamentoya göre AB genişleme siyasası yeniden ivme kazanırken Türkiye bu fırsat penceresini kaçırmaktadır. Bu nedenle tam üyelik görüşmelerinin mevcut koşullarda ilerletilmesi beklenmemektedir. Ancak Türkiye ile ilişkilerin tamamen kopması da önerilmemektedir. Üyelik yerine daha seçici ve alan bazlı iş birliği (göç, ticaret, enerji, güvenlik gibi) yaklaşımı öne çıkmaktadır.

ÇÖZÜMLEME

Hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı en sert eleştiri alan başlık olmuştur. Raporda özellikle yargı bağımsızlığı, temel haklar, ifade özgürlüğü, siyasal yarışma koşulları, muhalefet üzerindeki yargısal baskı konularında ciddi gerileme olduğu görüşü yer almaktadır.

Akın Gürlek’e yönelik yaptırım çağrısı dikkat çekicidir. Siyasal açıdan en çok ses getiren bölüm bu olmuştur. Rapor, AB’nin küresel insan hakları yaptırım rejimi kapsamında Türk yetkililere yönelik hedefli önlemleri değerlendirmesini gündeme taşımaktadır. Tartışmalar özellikle Adalet Bakanı Akın Gürlek etrafında yoğunlaşmaktadır. Basına yansıyan metinlerde malvarlığı dondurma ve seyahat kısıtı gibi seçeneklerin değerlendirilmesi çağrısı yer almaktadır. Ancak bunun bağlayıcı bir yaptırım kararı olmadığını ve Parlamento’nun önerisi niteliğinde olduğunu vurgulamak önemlidir. Kesin karar yetkisi AP’nda değil, AB kurumlarındadır.

Kararda Türkiye’nin Doğu Akdeniz siyasaları ve “Mavi Vatan” yaklaşımına da eleştirel atıflar bulunulmaktadır. Özellikle Yunanistan ve Kıbrıs’ın egemenlik hakları bağlamında daha sert bir dil kullanıldığı görülmektedir.

Burada önemli bir ayrım vardır. AP kararı siyasal ağırlığı yüksek, hukuken bağlayıcı değildir. Türkiye’nin üyelik görüşmelerini durduran veya yaptırım uygulayan kurum AP değildir. Buna karşın AP kararları, Avrupa Komisyonu (AKm) ve Avrupa Konseyi’nin (AKo) siyasal atmosferini etkileyebilir.

Bu rapor Türkiye’nin üyelik bakış açısını tamamen kapatmamakta fakat “üyelik bakış açısı ve demokratik gerileme eleştirisi” dengesinden, “stratejik ortaklık ve normatif uzaklık” modeline biraz daha kayıldığını göstermektedir.

Asıl konu Türkiye’nin AB içindeki konumunun yeniden tanımlanmasıdır. Resmi dil hala “üyelik bakış açısı korunuyor” demektedir ama uygulamada siyaset başka bir yere evrilmektedir. 1999–2005 döneminin modeli reform, görüşme uyum ve üyelik iken 2020’lerden sonra gelişen model güvenlik, göç, enerji, seçici iş birliği ve tam üye olmadan yakınlaşma biçemine dönüşmüştür. Bu raporun alt mesajı “Türkiye önemli ama artık otomatik olarak genişleme dosyası içinde görülmüyor” olmuştur. Bu çok önemli bir dönüşümdür çünkü aynı dönemde AB genişleme siyasası yeniden canlanmış bulunmaktadır. Batı Balkanlar, Ukrayna, Moldova yeniden merkeze alınmıştır. Rapor özellikle Türkiye’nin bu ivmeyi kaçırdığını söylemektedir.

Bu yılki rapor öncekilerden daha serttir. Çünkü önceki AP raporlarında eleştiri daha çok “kurumsal eksiklik” düzeyindeydi. Bu yıl ilk kez ton sorun yalnızca kurumların zayıflaması değil, bazı aktörlerin bizzat sistemin parçası olarak görülmesidir çizgiye yaklaşmaktadır. Akın Gürlek tartışması bu yüzden simgesel önem taşımaktadır. Parlamento düzeyinde bireysel yaptırım çağrısı yapılması, “soyut hukuk devleti eleştirisi”nden “sorumlu aktör yaklaşımı”na geçiş işareti olarak okunabilir. Ama bunun otomatik yaptırım anlamına gelmediğini tekrar not etmek gerekmektedir. AP bir öneri organıdır. Burada AB’nin kullandığı mantıksal kurum eleştirisi siyasal baskı üretmemekte ancak bireysel sorumluluk ve maliyet üretmektedir.

Raporun içinde çelişki de vardır. AB aynı anda iki şeyi söylemektedir: Türkiye’de demokratik ölçünler yetersizdir. Türkiye stratejik olarak vazgeçilemezdir. Bu iki hedef birbirini zorlamaktadır. Çünkü göç yönetiminde Türkiye gereklidir, NATO içinde Türkiye gereklidir, enerji koridorlarında Türkiye gereklidir ve Karadeniz–Orta Doğu çizgisinde Türkiye gereklidir.

Değerlendirmek gerekirse, AB Türkiye’den tam olarak kopamamaktadır. Bu nedenle ortaya “üyeliksiz yakın ortaklık” modeli çıkmaktadır. Yani normatif mesafe ve jeopolitik yakınlık. Bu, son birkaç yılın en belirgin AB–Türkiye formülü durumuna gelmiştir.

Türkiye açısından asıl risk: psikolojik eşik

Bence raporun en önemli sonucu hukuksal değil. AB ile ilişkilerde üç aşama vardır: Eleştirel ortak, sorunlu aday ülke, aday ama artık üyelik beklenmeyen ülke. Türkiye uzun süre ikinci kategorideydi. Bu rapor, Avrupa siyasetinde üçüncü kategoriye doğru kayışın işareti olabilir. Bunun sonucu şu olur: görüşme başlığı açılmaz, ama gümrük birliği konuşulur, vize konuşulur, savunma konuşulur fakat üyelik konuşulmaz. Bu, hukuksal değil ama zihinsel bir eşik. İlginç olan AP’nin kapıyı tamamen kapatmıyor olmasıdır. Metnin satır aralarında şu varsayım var: “Eğer demokratik reform olur ve kurumsal yönelim değişirse süreç kuramsal olarak yeniden canlandırılabilir.” Ama artık sorun reformların teknik yeterliliği değil, AB tarafında da Türkiye’nin üyeliğine ilişkin stratejik beklentinin değişmeye başlamasıdır.

ULUSLARARASI KURAMLAR AÇISINDAN AP RAPORU

Liberal kurumsalcılık: Türkiye AB’den uzaklaşmadı ama özendirme mekanizması çöktü

Liberal kurumsalcılığın temel varsayımı Devletler yalnızca güç üzerinden değil, kurumlar, kurallar ve karşılıklı bağımlılık üzerinden davranırlar. Bu yaklaşımda AB’nin genişleme siyasası tarihsel olarak bir kurumsal dönüşüm makinesi olarak görülür. Mekanizma üyelik vaadi, reformların özendirilmesi, iç hukuk uyumu, kurumsal yakınsama ve sonunda üyeliktir. Türkiye–AB ilişkileri uzun süre bu mantıkla ilerlemiştir. Ama bugünkü raporun söylediği şey özendirmelerin (membership incentive) artık dönüşüm üretmediğidir. Çünkü iki tarafta da beklenti zayıflamıştır. Türkiye açısından üyelik ufku uzaklaşmış ve reformların getirisi azalmıştır. AB açısından ise üyelik maliyeti yükselmiş ve ortaklık modeli seçenekleri oluşmuştur. Liberal kurumsalcı okuma sorun normların reddi değil, özendirme yapısının çökmesidir demektedir. Bu nedenle çözüm önerisi gümrük birliğinin çağdaşlaştırılması, vize serbestisi, sektörel bütünleşme ve aşamalı ödüllendirme olmuştur. Yani “tam üyelik ya da hiçbir şey” yerine ara bütünleşme kavramı ortaya çıkmıştır.

Realizm: Demokrasi dili, güç siyasetinin üzerinde duran meşruluk dili olabilir

Realistler daha sert okumaktadırlar. Temel varsayım devletler çıkarlarını korur ama normlar çoğu zaman ikincil önemdedir. Bu bakış açısından rapor şöyle AB’nin asıl sorusu “Türkiye demokratik mi” değildir, asıl soru “Türkiye hangi jeopolitik eksene yerleşiyor?” sorusudur? Kanıt olarak realistler Ukrayna sonrası genişleme ivmesini, savunma ve güvenlik önceliklerini, enerji koridorlarını, göç kontrolü ve NATO dengesini göstermektedir. Bu çerçevede Türkiye vazgeçilmezdir ama tam bütünleşme de risklidir. Dolayısıyla realist okuma “AB, Türkiye’yi dışlamak istemiyor, içeride de görmek istemiyor” şeklindedir. Buradan çıkan model “tampon ortak” (buffer partner) modelidir. Bu nedenle yaptırım dili ile iş birliği dili aynı metinde birlikte yer alabilmektedir.

Normatif Güç Avrupa (Normative Power Europe): AB kendi kimliğini korumaya çalışıyor

Bu kuram özellikle Ian Manners ile özdeşleşir. Temel sav AB’nin gücü askeri değil, norm üretme kapasitesidir. AB’nin temel normları demokrasi, hukuk devleti, insan hakları, çoğulculuk ve hukukun üstünlüğüdür. Bu kuram açısından raporun anlamı çok farklıdır: AP Türkiye’yi değiştirmekten çok AB’nin kendi normatif kimliğini yeniden ilan etmektedir. Mesaj sadece Ankara’ya değil, Macaristan, Slovakya, aday ülkeler ve Avrupa kamuoyunadır. Bu bakışta Akın Gürlek tartışmaları da simgeselleşmektedir. Sorun yalnızca birey değil, “AB’nin hangi davranışları kabul edilebilir saydığı”dır. Burada AP jeopolitik zorunluluklar normların tamamen askıya alınması anlamına gelmez sinyalini vermektedir.

Aday ülke koşulluluk kuramı (Conditionality Theory): Ödül inandırıcı değilse reform da durur

Bu kuram özellikle Frank Schimmelfennig ve Ulrich Sedelmeier ile ilişkilidir. Formül çok açıktır: Reform yapılırsa, ödüllendirilir, inanılırlık artar ve iç siyasal maliyet azalır. Eğer ödül (üyelik) uzaksa, belirsizse, siyasal açıdan olanaksız görünüyorsa reform güdülenmesi düşer. Türkiye örneğinde kuram şöyle çalışmaktadır: 2002–2005 arasında üyelik olasıdır ve reform yüksektir. 2010 sonrasında üyelik belirsizdir çünkü reform temposu düşmüştür.  2026 raporu burada kritik bir eşiği işaret etmektedir. Koşulluluk devam etmekte ama ödülün inandırıcılığı aşınmaktadır. Bu durumda üç sonuçtan biri ortaya çıkacaktır: İlişki donar. Yeni bütünleşme seçenekleri oluşur. Taraflardan biri süreci resmen sonlandırır. AB şu anda ikinci yolu denemektedir.

Kuramsal Bütünleştirme

Dört kuram tek cümlede toplanırsa, liberal kurumsalcılığa göre özendirme sistemi bozulmuş, realizme göre, jeopolitik hesaplar normların önüne geçmiş, normatif güç Avrupa kuramı açısından AB kendi kimliğini savunmaya başlamış ve koşulluluk kuramına göre, üyelik ödülü inandırıcılığını kaybetmiştir. Belki de en ilginç sonuç bu raporun Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaşmasını değil, AB’nin Türkiye’yi üyelikten farklı bir kategoriye yerleştirme girişimini gösteriyor olmasıdır.

Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye raporu yalnızca dış siyasa belgesi mi, yoksa devlet dönüşümü ve rejim tipi tartışmasının bir parçası mı?

Bu soruya dört ayrı kavramla yanıt vermek gerekmektedir.

Avrupalılaşma (Europeanisation): Avrupa’ya girmek değil, Avrupa gibi yönetilmeyi öğrenmektir

Avrupalılaşma yazınında temel fikir AB üyeliği bir sonuçtur, asıl süreç kurumların Avrupa normlarına göre yeniden şekillenmesidir önermesidir. Burada önemli ayrım Avrupa ile bütünleşme AB’ye katılım, Avrupalılaşma ve iç düzenin dönüşmesi sürecidir. Türkiye’de uzun süre AB baskısı, reform, iç hukuk değişikliği ve kurumsal yeniden yapılanma süreci üzerinde çalışmıştır. Ama yazında buna karşı bir başka kavram daha vardır: “ters Avrupalılaşma” (de-Europeanisation). Yani şekilsel kurallar kalmakta, uygulama değişmekte ve kurumlar başka mantıkla işlemeye başlamaktadır. AP raporunun dili biraz buna yaklaşmaktadır. Rapor, sorun reform eksikliği değildir reform sonrası kurumsal yönün tersine dönmesidir imasında bulunmaktadır. Bu çok daha ağır bir savdır.

Demokratik gerileme (Democratic Backsliding): Darbe değil, yavaş rejim dönüşümü

Bu kavram son yılların en güçlü siyaset bilimi tartışmalarından biridir. Klasik model tank, darbe ve anayasayı askıya almadır. Yeni modelde ise seçimler sürmekte ama yarışma koşulları değişmektedir. Demokratik gerilemenin tipik göstergeleri yargı özerkliğinin azalması, muhalefetin eşitsiz yarışma koşulları, yönetimde merkezileşme ve kurumsal denge mekanizmalarının aşınması bu emenler arasındadır. AP’nun Türkiye dili artık “demokrasi eksiklikler”den çok demokratik gerileme tanılamasına yaklaşıyor. Fakat burada kuramsal bir sorun vardır. Çünkü aynı yazında şu eleştiri de vardır: Demokratik gerileme kavramı bazen Batı merkezli ölçünlerin evrenselleştirilmesine dönüşebilir. Yani her farklı kurumsal yapı gerileme değildir. Burada ölçüt kurumsal farklılık değil, iktidar değişiminin uygulamada ne kadar olanaklı olduğudur.

Üyelik-sonrası düzen (Post-accession / Post-enlargement order): Üyelik sonrası değil, üyelik dışı Avrupa

Bu raporun en ilginç kavramı olarak ortaya çıkmaktadır. AB uzun süre komşular, aday ve sonra da üye olarak düşünmüştür. Ama son yıllarda yeni kategori oluşmuştur: bütünleşen ama üye olmayan ülkeler kategorisi. Örnek kümeler Norveç, İsviçre, Ukrayna ve Türkiye. Türkiye’nin farkı ne tam dışarıda, ne içeride olmasıdır. Bu yüzden bazı akademisyenler buna “kalıcı adaylık” (permanent candidacy) veya “tam üye olmada işlevsel bütünleşme” (functional integration without membership) demektedir. Bu modelde ticaret var, göç anlaşması var, güvenlik iş birliği var ama karar masasında yer yoktur. Bu nedenle Türkiye dosyasında artık soru “AB’ye girer mi?” değil, “AB ile hangi düzeyde birlikte yaşar?” sorusudur.

Egemenlik tartışması: Asıl çatışma hukuk değil, siyasal otoritenin kaynağı

Burada kuramsal kırılma çok derindir. AB’nin varsayımına göre, egemenlik paylaşılabilir. Çağdaş ulus-devlet yaklaşımına göre, egemenlik devredilemez. Türkiye–AB geriliminin altında çoğu zaman bu çelişki yatmaktadır. AB yargı ölçünleri, insan hakları denetimi, ortak kurallar derken, egemenlikçi yaklaşım demokratik meşruluk ulusal düzeyde oluşur demektedir. Dolayısıyla çatışma yalnızca “reform yap / yapma” değildir. Son sözü kim söyler? Ulusal siyaset mi? Yoksa ulusüstü normlar mı?

Kuramsal Bütünleştirme

Bu çerçevede AP raporu Avrupalılaşma açısından dönüşüm durdu, demokratik gerilemede kurumsal yön tartışmalı, üyelik-sonrası düzeni açısından üyelik dışı bütünleşme oluşmaktadır denilmektedir. Egemenlik konusunda ise normatif Avrupa ile ulusal karar alanı çatışmaktadır. Paradoks ise Türkiye Avrupa’dan tamamen uzaklaşmamakta ama Avrupa’nın Türkiye’ye ilişkin beklentisi değişmektedir.

GENEL DEĞERLENDİRME

Avrupa Parlamentosu’nun 2026 Türkiye raporu, hukuksal etkisinden çok siyasal ve simgesel ağırlığı nedeniyle önem taşımaktadır. Bu tür raporlar görüşme başlığı açmaz, yaptırım uygulamaz, üyelik sürecini tek başına belirlemez. Ama Avrupa siyasal merkezinin Türkiye’ye nasıl baktığını gösteren bir barometre işlevi görür. Bu raporda dikkat çeken nokta, eleştirilerin sertliği kadar ilişkinin tanımındaki değişimdir. Uzun süre Türkiye–AB ilişkilerinin temel sorusu şuydu: Türkiye gerekli reformları yaparsa AB üyesi olabilir mi? Bu raporda soru giderek şuna dönüşüyor gibi görünmektedir: Türkiye ile AB arasında üyelik dışında sürdürülebilir bir stratejik ilişki modeli kurulabilir mi? Bu önemli bir zihinsel kaymadır.

Raporun ikinci önemli özelliği, normatif dil ile jeopolitik dilin aynı metinde birlikte bulunmasıdır. Bir tarafta hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, temel haklar ve demokratik ölçünler vurgulanırken, diğer tarafta ise göç yönetimi, güvenlik, enerji, bölgesel kararlılık ve ekonomik karşılıklı bağımlılık alanlarında Türkiye ile iş birliğinin sürdürülmesi öngörülmektedir. Bu, AB bugün Türkiye’ye ne klasik aday ülke ne de sıradan komşu ülke gibi bakmakta olduğunu göstermektedir. Türkiye de AB’ye artık yalnızca üyelik bakış açısı üzerinden yaklaşmamaktadır. Dolayısıyla iki taraf arasında uygulamada yeni bir ara rejim oluşmaktadır: yüksek bütünleşme ve düşük siyasal yakınsama.

Sonuç

Bu belge Türkiye’nin Avrupa’dan kopuşunu ilan etmemektedir. Ama Avrupa’nın Türkiye’ye ilişkin stratejik beklentilerinin değişmekte olduğuna işaret etmektedir. Türkiye’de yeniden güçlü bir reform ve kurumsal yakınlaşma dönemi oluşursa üyelik bakış açısı kuramsal olarak tekrar canlandırılabilir; çünkü AB metinlerinde kapı resmen kapatılmış değildir. Ancak mevcut eğilim devam ederse ilişki büyük olasılıkla üyelik görüşmesi yerine seçici bütünleşme, siyasal yakınlaşma yerine işlevsel ortaklık ve normatif birliktelik yerine karşılıklı zorunluluk eksenine yerleşecektir. Belki raporun en önemli cümlesi teknik değil, psikolojik düzeydedir: AB artık Türkiye’nin ne kadar Avrupalı olduğunu değil, Türkiye ile Avrupa’nın bundan sonra nasıl birlikte yaşayacağını tartışıyor olabilir.


 

Kaynakça

 

Euronews. (2026, June 17). Avrupa Parlamentosu’nun sert eleştiriler içeren Türkiye raporu kabul edildi. https://tr.euronews.com

European Parliament Committee on Foreign Affairs (AFET). (2026). Press release: No EU accession progress without reforms in Türkiye. https://www.europarl.europa.eu

European Parliament. (2026). Procedure file: 2026/2613(RSP) – Resolution on Türkiye. European Parliamentary Research Service. https://oeil.europarl.europa.eu

European Parliament. (2026, June 17). European Parliament adopts resolution on Türkiye with 381 votes in favour. https://www.europarl.europa.eu

European Parliament. (2026, June 17). European Parliament resolution on the 2025 Commission report on Türkiye (2026/…/RSP). https://www.europarl.europa.eu

European Parliamentary Research Service. (2026). At a glance: 2025 Commission report on Türkiye. https://www.europarl.europa.eu/thinktank

17 Haziran 2026 Çarşamba

 

AVRUPA PARLAMENTOSU’NUN 17 HAZİRAN 2026 GÜNÜ ALDIĞI TÜRKİYE İLE İLGİLİ KARARIN ÖZETİ

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

AB’nin genişleme siyasası şu anda yeniden ivme kazanıyor olsa da Avrupa Parlamentosu üyeleri (AP milletvekilleri), Türkiye’nin demokratik reform eksikliği nedeniyle bu fırsat penceresini kaçırdığı sonucuna vardı. Çarşamba günü kabul edilen kararda 381 kabul, 107 ret ve 171 çekimser oy kullanıldı.

Rapora göre, Türkiye hükümeti AB üyeliğine bağlılığını defalarca yinelemiş olsa da katılım sürecini etkileyen temel eksiklikler giderilmiş değildir. Avrupa Parlamentosu üyeleri Türkiye hükümetine hukuk devleti alanındaki kalıcı eksiklikleri, insan hakları sorunlarını, demokratik ölçünlere ilişkin yetersizlikleri ve basın özgürlüğü ve diğer temel özgürlüklere yönelik sorunları gidermesi çağrısında bulunmaktadır. Ayrıca Türkiye’nin iyi komşuluk ilişkilerine ve uluslararası hukuka uygun davranması gerektiği vurgulanmaktadır. Parlamento, Türkiye’nin Yunanistan ve Kıbrıs gibi AB üyesi devletlerin egemenlik haklarını ihlal etmeyi sürdürdüğünü belirterek bunu eleştirmektedir. Raporda ayrıca, AB kurumlarının ve birçok üye devletin bu gelişmelere verdiği sınırlı tepki de eleştirilmekte ve demokratik ölçünlerin ve hukuk devletinin savunulması konusunda daha güçlü bir tutum alınması çağrısı yapılmaktadır. Katılım süreci 2018’den bu yana durmuş olmasına karşın rapor Türkiye’nin stratejik ve jeopolitik önemini ve NATO müttefiki konumunu koruduğunu belirtmektedir.

Raportör Sancho Nachez Amor (S&D, İspanya) şu değerlendirmeyi yaptı: “Türkiye tam anlamıyla otoriter bir rejime doğru hızla ilerlemeye devam ediyor. Ana muhalefet partisi CHP’yi ve onun meşru liderliğini hedef alan son olay, demokratik çoğulculuğun ve hukuk devletinin daha geniş çaplı aşınmasının son örneğidir. Aynı zamanda siyasal amaçlarla araçsallaştırılmış bir yargının [1] rolünü göstermektedir. Bu kadar ciddi bir durum karşısında, Komisyonun, Avrupa Dış Eylem Servisinin (EEAS) ve üye devletlerin verdiği zayıf tepkiden derin kaygı duyuyoruz. Çünkü bunlar Türkiye’de demokrasinin sistemli biçimde aşındırılmasına göz yummayı sürdürmektedir. Bu sessizlik AB’nin imajını ve güvenilirliğini zedelemekte, ayrıca Türk toplumunun Avrupa yanlısı ve demokrasi yanlısı kesimlerini daha da yabancılaştırmaktadır. Bunun etkileri yıllarca sürebilir.”

 



[1] İngilizce metindeki “weaponized judiciary” ifadesi kelimesi kelimesine “silah haline getirilmiş yargı” diye değil, bağlama uygun olarak “siyasal amaçlarla araçsallaştırılmış yargı” şeklinde çevrilmiştir. Türkçe akademik ve siyasal yazında daha yerleşik karşılık budur.

 

Siyasal Parti Uyuşmazlıklarında Tedbirin Sınırları: CHP Kurultayı Tartışması Üzerinden Bir İnceleme

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

ÖZ

Bu çalışma, siyasal parti uyuşmazlıklarında ihtiyati tedbir ve mutlak butlan savlarının kesişiminde ortaya çıkan normatif gerilimi incelemektedir. Tedbir hukukunun klasik “geçici koruma” paradigması ile uygulamada ortaya çıkan etkiler arasındaki fark özellikle kurumsal ve siyasal bağlamlarda yeniden değerlendirilmektedir. Çalışma, ihtiyati tedbirin yalnızca koruyucu bir usul aracı olmaktan çıkarak belirli koşullarda kurumsal sonuç üretebilen bir etki alanına sahip olabileceğini ileri sürmektedir. Mutlak butlanın “ex tunc” geçersizlik varsayımı ile tedbirin geçicilik niteliği arasındaki gerilim, normatif bir çatışma alanı olarak çözümlenmektedir. Cumhuriyet Halk Partisi kurultayı etrafında gelişen tartışma ise bu gerilimin somutlaştığı örnek olay olarak ele alınmaktadır. Çalışma, tedbir hukukunun sınırlarının yalnızca normatif düzenlemelerle değil, kurumsal ve siyasal etkiler dikkate alınarak yeniden değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşmaktadır.

Anahtar kelimeler: İhtiyati tedbir, mutlak butlan, siyasal partiler hukuku, yargısal müdahale, kurumsal özerklik, demokratik temsil, lawfare

 

ABSTRACT

This study examines the normative tension arising at the intersection of interim relief measures and nullity claims in intra-party disputes. It argues that the classical paradigm of interim measures as purely protective procedural instruments does not fully capture their practical effects in institutional and political contexts. In certain circumstances, interim relief may generate de facto institutional consequences beyond its formal procedural function. The tension between the ex-tunc invalidity assumption of absolute nullity and the inherently temporary nature of interim measures is analyzed as a structural normative conflict. The controversy surrounding the CHP party congress is used as a case study to illustrate how these tensions manifest in practice. The study concludes that the boundaries of interim relief law should be reassessed not only through doctrinal norms but also through their institutional and political implications.

Keywords:  Interim measures, absolute nullity, political parties law, judicial intervention, institutional autonomy, democratic representation, lawfare


 

GİRİŞ VE SORUNSALIN ORTAYA KONULMASI

Geçici hukuksal koruma mekanizmaları, çağdaş hukuk devletinin en önemli araçlarından birini oluşturmaktadır. Yargılamanın zaman alan doğası karşısında, kesin karar verilinceye kadar ortaya çıkabilecek giderilmesi güç zararların önlenmesi ve yargısal korumanın etkili kılınması amacıyla geliştirilen tedbir kurumları günümüzde medeni usul hukukundan yönetsel yargıya, ceza muhakemesinden anayasal yargıya kadar geniş bir uygulama alanına sahiptir. Bu yönüyle tedbir, kesin hükmün yerine geçen değil, kesin hükmün anlamlı ve uygulanabilir kalmasını sağlayan geçici bir koruma mekanizması olarak tasarlanmıştır.

Bununla birlikte tedbir kurumunun yapısal niteliği hukuk kuramının en duyarlı gerilimlerinden birini üretmektedir. Tedbir, tanımı gereği geçici olmak zorundadır ancak bazı uyuşmazlıklarda geçici müdahalenin uygulamadaki etkisi kesin karardan daha belirleyici hale gelebilmektedir. Özellikle kurumsal temsil ilişkileri, seçim süreçleri, siyasal örgütlenme ve yönetsel süreklilik gibi zaman duyarlı alanlarda verilen tedbir kararları yalnızca mevcut durumu korumakla kalmayıp, uyuşmazlığın sonucunu önceden şekillendirme kapasitesi de taşıyabilmektedir.

Bu gerilim, siyasal parti uyuşmazlıklarında daha görünür duruma gelmektedir. Siyasal partiler, bir yönüyle özel hukuk tüzel kişisi niteliği taşımakla birlikte, diğer yönüyle demokratik siyasal yarışmanın kurumsal taşıyıcılarıdır. Bu nedenle siyasal parti içi süreçlere yönelik yargısal müdahaleler yalnızca örgütsel sonuç doğurmaz ve temsil ilişkileri, siyasal yarışma dengeleri ve demokratik süreçler üzerinde de etkili olabilir. Bu noktada tedbir hukukunun klasik ilkeleri olan geçicilik, ölçülülük, geri döndürülebilirlik ve esas hakkında peşin hüküm oluşturmama ilkeleri yeni bir anlam kazanmaktadır.

Son dönemde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) kurultayı etrafında ortaya çıkan hukuksal tartışmalar, bu gerilimi görünür kılan önemli bir örnek sunmaktadır. Kurultayın geçerliliğine ilişkin mutlak butlan savları ile bu süreçte gündeme gelen geçici koruma mekanizmaları, yalnızca usul hukukuna ilişkin teknik sorunlar doğurmamış aynı zamanda yargısal müdahalenin sınırları, kurumsal statükonun korunması ve demokratik yarışmanın hangi koşullarda sürdürüleceği sorularını da gündeme taşımıştır.

Bu bağlamda çalışmanın temel sorunsalı şudur: Siyasal parti uyuşmazlıklarında verilen tedbir kararları, yalnızca kesin hükmün etkisini koruyan geçici araçlar olarak mı değerlendirilmelidir; yoksa belirli koşullar altında kurumsal güç dağılımını ve siyasal yarışmanın koşullarını yeniden şekillendiren sonuçlar mı üretmektedir? Bu soruya bağlı ikinci bir soru ise şudur: Mutlak butlan savı altında yürütülen yargısal süreçlerde, geçici koruma ile sonuç üretimi arasındaki sınır nasıl belirlenmelidir?

Bu çalışma, söz konusu sorulara normatif hukuk çözümlemesi ve olay temelli yorumlayıcı yöntem aracılığıyla yaklaşmaktadır. Amaç, somut uyuşmazlık hakkında yanlı bir değerlendirme yapmak değil, siyasal parti uyuşmazlıklarında tedbir hukukunun sınırlarını ve bu sınırların demokratik yarışma üzerindeki etkilerini ortaya koymaktır.

Amaç ve Hedefler

Bu çalışmanın temel amacı, siyasal parti uyuşmazlıklarında uygulanan geçici yargısal koruma mekanizmalarının hukuksal sınırlarını incelemek ve bu mekanizmaların belirli koşullar altında kurumsal ve siyasal sonuç üretme kapasitesini değerlendirmektir. Çalışma, tedbir hukukunun klasik işlevi olan mevcut durumu koruma amacı ile sonuç üretme riski arasındaki gerilimi çözümlemeyi hedeflemektedir.

Bu kapsamda çalışma üç temel hedef üzerine kurulmuştur.

Birinci hedef, tedbir kurumunun hukuk kuramı ve usul hukuku içerisindeki normatif dayanaklarını ortaya koymak, geçicilik, ölçülülük, geri döndürülebilirlik ve esas hakkında peşin hüküm oluşturmama ilkelerinin siyasal parti uyuşmazlıklarında nasıl uygulanması gerektiğini değerlendirmektir.

İkinci hedef, mutlak butlan savı ile geçici koruma mekanizmaları arasındaki ilişkiyi incelemek; özellikle butlan savının mevcut kurumsal yapının korunması veya yeniden şekillendirilmesi yönünde nasıl hukuksal sonuçlar doğurabileceğini tartışmaktır.

Üçüncü hedef ise, CHP kurultayı etrafında gelişen hukuksal tartışmayı örnek olay olarak kullanarak, siyasal parti uyuşmazlıklarında yargısal müdahalenin sınırlarını ve bu müdahalelerin demokratik yarışma üzerindeki olası etkilerini çözümlemektir.

Çalışma, belirli bir tarafın hukuksal veya siyasal konumunu doğrulamayı amaçlamamaktadır. Amaç, somut olay üzerinden genel ilkeleri sınamak, geçici koruma araçlarının hangi noktada koruyucu işlevini aşarak kurumsal sonuç üretme kapasitesi kazandığını kavramsal ve normatif düzeyde ortaya koymaktır.

Araştırma Soruları

Bu çalışma, siyasal parti uyuşmazlıklarında geçici yargısal koruma mekanizmalarının hukuksal niteliğini ve sınırlarını tartışmaya açan bir dizi temel araştırma sorusu etrafında şekillenmektedir.

Birinci temel soru, ihtiyati tedbir ve benzeri geçici koruma araçlarının klasik işlevi ile uygulamadaki etkisi arasındaki ilişkinin nasıl tanımlanması gerektiğine ilişkindir. Bu bağlamda, tedbir kararlarının yalnızca mevcut durumu korumaya yönelik teknik araçlar olarak mı kalması gerektiği, yoksa belirli koşullar altında kurumsal sonuç üretme kapasitesine sahip olup olmadığı tartışılmaktadır.

İkinci soru, mutlak butlan savsı ile geçici yargısal koruma arasındaki gerilimin nasıl çözümlenmesi gerektiğine odaklanmaktadır. Özellikle mutlak butlanın “başlangıçtan itibaren geçersizlik” varsayımı ile tedbirin “geçici ve koruyucu” niteliği arasındaki normatif çatışmanın nasıl dengeleneceği incelenmektedir.

Üçüncü soru, siyasal parti içi uyuşmazlıklarda yargısal müdahalenin sınırlarının nerede başladığı ve nerede sona erdiği ile ilgilidir. Bu kapsamda, yargısal tedbirlerin demokratik temsil, örgütsel özerklik ve siyasal yarışma üzerindeki etkileri değerlendirilmektedir.

Dördüncü ve son soru ise, CHP kurultayı etrafında gelişen hukuksal tartışmanın, tedbir hukukunun genel ilkeleri açısından hangi sınır sorunlarını görünür kıldığına ilişkindir. Bu çerçevede, somut örnek olayın normatif ilkeleri sınama kapasitesi çözümlenmektedir.

Yöntem

Bu çalışma, normatif hukuk çözümlemesi ile yorumlayıcı olay incelemesini birleştiren nitel bir araştırma tasarımına dayanmaktadır. Çalışmanın temel amacı, siyasal parti uyuşmazlıklarında uygulanan geçici yargısal koruma mekanizmalarının hukuksal sınırlarını kuramsal ve öğretisel düzeyde incelemektir. Araştırmada öncelikle usul hukuku, anayasa hukuku ve siyasal partiler hukuku yazını üzerinden tedbir kurumunun normatif çerçevesi çözümlenmektedir. Bu kapsamda ihtiyati tedbirin geçicilik, ölçülülük, geri döndürülebilirlik ve esas hakkında peşin hüküm oluşturmama ilkeleri doğrultusundaki işlevi değerlendirilmektedir. İkinci aşamada, mutlak butlan kavramı ile geçici koruma mekanizmaları arasındaki kuramsal gerilim ele alınmaktadır. Bu bağlamda butlanın “başlangıçtan itibaren geçersizlik” niteliği ile tedbirin “yargılamayı güvence altına alma” işlevu arasındaki normatif farklılık incelenmektedir. Üçüncü aşamada, CHP kurultayı etrafında gelişen hukuksal tartışma bir örnek olay (case study) olarak kullanılmaktadır. Bu olay, genel ilkelerin somut bir siyasal parti uyuşmazlığı üzerinden nasıl işlediğini ve tedbir hukukunun sınırlarının uygulamada nasıl görünür duruma geldiğini çözümlemek amacıyla seçilmiştir. Çalışma, herhangi bir yargısal kararın doğruluğunu değerlendirmeyi veya taraflar arasında normatif bir üstünlük kurmayı amaçlamamaktadır. Bunun yerine, mevcut hukuksal araçların yapısal sınırlarını ortaya koyarak, geçici yargısal müdahalelerin siyasal ve kurumsal etkilerini kuramsal bir çerçevede tartışmayı hedeflemektedir.

KURAMSAL ÇERÇEVE: TEDBİRİN GEÇİCİLİK PARADOKSU

Geçici yargısal koruma araçları, çağdaş hukuk düzenlerinde esasen yargılamanın etkinliğini güvence altına almak amacıyla geliştirilmiştir. İhtiyati tedbir, yürütmenin durdurulması ve benzeri mekanizmalar, kesin karar verilinceye kadar mevcut hukuksal durumun korunmasını ve giderilmesi güç zararların önlenmesini hedefler. Bu yönüyle tedbir kurumu, “geçicilik” ilkesi üzerine kurulmuştur ve kural olarak kesin uyuşmazlığın sonucunu belirleme amacı taşımaz. Bununla birlikte tedbir kurumunun yapısal niteliği, hukuk kuramında bir “geçicilik paradoksu” doğurmaktadır. Bu paradoks, geçici bir müdahalenin bazı durumlarda kalıcı veya geri döndürülemez sonuçlar üretmesi olasılığına işaret eder. Özellikle zaman unsurunun önemli olduğu kurumsal yapılarda, tedbir yalnızca mevcut durumu dondurmakla kalmayıp, gerçek güç ilişkilerini yeniden şekillendirebilir. Bu bağlamda tedbirin iki farklı etkisi arasında ayrım yapmak gerekmektedir. Birinci etki, klasik anlamda koruyucu etkidir. Bu durumda tedbir yalnızca mevcut durumu saklı tutar ve kesin kararın uygulanabilirliğini güvence altına alır. İkinci etki ise dönüştürücü etkidir. Bu durumda tedbir doğrudan doğruya kurumsal yapı üzerinde değişiklik yaratmakta ve uyuşmazlığın sonucunu önceden şekillendirmektedir.

Geçicilik paradoksu, özellikle siyasal parti uyuşmazlıklarında daha görünür duruma gelmektedir. Siyasal partiler, örgütsel özerklikleri ve demokratik temsil işlevleri nedeniyle yalnızca özel hukuk ilişkisi olarak değerlendirilemez. Bu nedenle parti içi uyuşmazlıklara ilişkin yargısal müdahaleler, sadece örgütsel sonuçlar doğurmakla kalmaz aynı zamanda siyasal yarışmanın koşullarını da etkileyebilir. Bu durum, tedbirin nötr bir koruma aracı olmaktan çıkarak, belirli koşullarda siyasal sonuç üretme kapasitesine sahip bir mekanizma durumuna gelmesine yol açabilir. Bu kuramsal çerçeve, mutlak butlan savı ile geçici koruma araçları arasındaki gerilimi anlamak açısından da önemlidir. Mutlak butlan işlemin baştan itibaren hükümsüz olduğu varsayımına dayanırken, tedbir, yargılama sürecinin tamamlanmasına kadar hukuksal belirsizliği yönetmeyi amaçlar. Bu iki yaklaşım arasındaki gerilim, tedbirin hangi noktada koruyucu işlevini aşarak sonuç üretmeye başladığı sorusunu merkezi duruma getirmektedir. Sonuç olarak geçicilik paradoksu tedbir kurumunun yalnızca teknik bir usul aracı olmadığını, aynı zamanda kurumsal yapıların işleyişini etkileyebilen normatif bir müdahale aracı durumuna gelebileceğini göstermektedir.

TEDBİRİN UYGULAMADAKİ ETKİSİNİ SINIRLAMADA ÜÇ ÇÖZÜMLEYİCİ ÖLÇÜT

Geçici yargısal koruma araçlarının normatif olarak “geçici”, “koruyucu” ve “esas hakkında hüküm doğurmayan” niteliği, uygulamada her zaman bu dar çerçeve içinde kalmamaktadır. Özellikle kurumsal ve siyasal yapıların söz konusu olduğu uyuşmazlıklarda tedbir kararlarının uygulamadaki etkisi normatif tasarımın ötesine taşabilmektedir. Bu nedenle tedbirin uygulamadaki etkisinin çözümleyici olarak sınırlandırılabilmesi için üç tamamlayıcı değerlendirme ölçütü önerilmektedir: geri döndürülemezlik koşulu (irreversibility condition), kurumsal yerine geçme etkisi (institutional substitution effect) ve zaman sıkışması etkisi (time compression effect).

Geri Döndürülemezlik Koşulu (Irreversibility Condition)

Geri döndürülemezlik koşulu, ihtiyati tedbirin uygulanmasının doğurduğu sonuçların yargılama sonunda verilecek kesin kararla tam ve etkili biçimde ortadan kaldırılıp kaldırılamayacağını ifade eder. Tedbirin klasik hukuk kuramındaki geçicilik varsayımı, onun doğası gereği her zaman geri alınabilir etkiler üretmesi gerektiği kabulüne dayanır. Ancak bazı kurumsal bağlamlarda tedbir, yalnızca mevcut durumu dondurmakla kalmaz aynı zamanda geri dönüşü olanaklı olmayan sonuçlar da doğurabilir. Bu bağlamda geri döndürülemezlik, hukuksal bir olanaksızlıktan çok kurumsal ve siyasal gerçeklik düzeyinde ortaya çıkan bir durumdur. Özellikle temsil ilişkilerinin, seçim süreçlerinin veya örgütsel meşruluk zincirinin kesintiye uğradığı durumlarda, tedbir kararı sonradan kaldırılmış olsa dahi önceki kurumsal düzenin birebir yeniden kurulması olanaklı olmayabilir. Bu nedenle geri döndürülemezlik koşulu tedbirin yalnızca hukuksal etkisiyle değil, aynı zamanda kurumsal sonuç üretme kapasitesiyle değerlendirilmesini zorunlu kılar.

Kurumsal Yerine Geçme Etkisi (Institutional Substitution Effect)

Kurumsal yerine geçme etkisi, ihtiyati tedbirin mevcut kurumsal yapıyı geçici olarak askıya alırken uygulamada işleyiş düzeni seçeneği üretmesi durumunu ifade eder. Tedbirin doğrudan amacı mevcut statükoyu korumak olsa da uygulamada bazı durumlarda karar alma yetkilerinin yeniden dağıtılması, temsil yetkisinin geçici olarak farklı aktörlere geçmesi veya örgütsel işleyişin yeni bir merkez etrafında toplanması gibi sonuçlar doğabilir. Bu etki, özellikle siyasal parti gibi çok katmanlı örgütsel yapılarda belirginleşir. Zira bu tür yapılarda “kimin adına işlem yapabileceği” sorusu yalnızca hukuksal değil, aynı zamanda meşruluk sorunudur. Tedbir kararı, bu meşruluk zincirini geçici olarak yeniden tanımladığında, aslında bir “kurumsallık” seçeneği üretmiş olur. Bu durum, tedbirin normatif olarak yansız bir araç olduğu varsayımını zayıflatmakta ve onun dolaylı biçimde kurumsal yeniden yapılandırma kapasitesine sahip olabileceğini göstermektedir.

Zaman Sıkışması Etkisi (Time Compression Effect)

Zaman sıkışması etkisi, yargılama sürecinin doğal temposu ile siyasal veya kurumsal süreçlerin hızlı ve geri döndürülemez doğası arasındaki asimetriden kaynaklanmaktadır. İhtiyati tedbir, yargılamanın uzun sürmesinden doğabilecek zararları önlemeyi amaçlasa da bazı durumlarda tam tersine, yargı sürecinin yavaşlığı ile kurumsal hayatın hızlı değişim dinamiği arasında bir gerilim üretir. Bu gerilim altında tedbir, karar anında “geçici” olsa dahi kurumsal süreçlerin hızla ilerlemesi nedeniyle kalıcı etkilere dönüşebilir. Zaman sıkışması, özellikle seçim, temsil ve liderlik değişimi gibi önemli eşiklerde ortaya çıkar. Bu durumda yargısal müdahale, zamanın kurumsal etkilerini dondurmak yerine, uygulamada belirli bir zaman dilimini kurumsal olarak “kilitleyen” bir mekanizma durumuna gelebilir. Dolayısıyla zaman sıkışması etkisi, tedbirin yalnızca hukuksal bir araç değil, aynı zamanda zamanın siyasal ve kurumsal dağılımını etkileyen bir müdahale biçimi olabileceğini göstermektedir. Bu üç ölçüt birlikte değerlendirildiğinde, ihtiyati tedbirin uygulamadaki etkisinin salt normatif “geçicilik” kavramı ile açıklanamayacağı ortaya çıkmaktadır. Geri döndürülemezlik koşulu, kurumsal yerine geçme etkisi ve zaman sıkışması etkisi tedbirin bazı durumlarda teknik bir koruma aracı olmaktan çıkarak kurumsal sonuç üreten bir mekanizmaya dönüşebileceğini göstermektedir. Bu nedenle tedbir hukukunun çözümlenmesi, yalnızca usul hukuku içindeki normatif çerçeve ile sınırlı kalmamalı aynı zamanda kurumsal devingenler, zaman etmeni ve geri döndürülebilirlik kapasitesi gibi yapısal değişkenleri de içerecek biçimde yeniden kavramsallaştırılmalıdır.

TÜRK HUKUKUNDA TEDBİRİN NORMATİF SINIRLARI

Türk hukuk sisteminde geçici yargısal koruma mekanizmaları farklı yargı kollarında farklı düzenlemelere bağlı olmakla birlikte, temel işlev bakımından ortak bir normatif çerçeveye sahiptir. Medeni usul hukukunda ihtiyati tedbir, yönetsel yargıda yürütmenin durdurulması ve ceza muhakemesinde koruma tedbirleri yargılamanın etkinliğini güvence altına almak amacıyla düzenlenmiş araçlardır.

Medeni usul hukukunda ihtiyati tedbirin temel dayanağı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda yer almaktadır. Bu düzenlemeye göre tedbir uyuşmazlık konusu hakkında verilecek kesin kararın etkisiz kalmasını önlemek ve giderilmesi güç zararların doğmasını engellemek amacıyla uygulanır. Bu çerçevede tedbirin en temel niteliği geçicilik olup, esas hakkında kesin hüküm doğurması hukuksal olarak olanaklı değildir. Tedbir kararı, yalnızca yargılamanın sonucunu güvence altına alan yardımcı bir araç niteliğindedir.

Bununla birlikte Türk hukukunda tedbirin sınırları yalnızca normatif düzenlemelerle değil, yargı içtihadı ile de belirlenmektedir. Yargı kararlarında, tedbirin esas hakkında peşin hüküm oluşturamayacağı, ölçülülük ilkesine uygun olması gerektiği ve taraflar arasında adil dengeyi koruması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu ilkeler, tedbirin “koruyucu” niteliğini “dönüştürücü” bir etkiye kaydırmasını sınırlamayı amaçlamaktadır.

Ancak siyasal parti uyuşmazlıkları gibi kurumsal ve kolektif yapılara ilişkin davalarda bu sınırların uygulamada daha karmaşık duruma geldiği görülmektedir. Zira parti içi temsil ilişkileri ve yönetim yapıları, tedbir kararlarından doğrudan etkilenebilecek niteliktedir. Bu durum, tedbirin yalnızca hukuksal bir güvence aracı olmaktan çıkıp, dolaylı olarak örgütsel sonuçlar üreten bir mekanizmaya dönüşmesine yol açabilmektedir.

Bu bağlamda Türk hukukunda tedbirin normatif sınırı üç temel ilke etrafında şekillenmektedir. İlk olarak geçicilik ilkesi tedbirin kesin karar yerine geçemeyeceğini ifade eder. İkinci olarak ölçülülük ilkesi tedbirin yalnızca zorunlu olduğu ölçüde uygulanmasını gerektirir. Üçüncü olarak ise geri döndürülebilirlik ilkesi tedbirin uygulanmasının olanaklı olduğunca giderilebilir sonuçlar doğurması gerektiğini ortaya koyar.

Bu üç ilke birlikte değerlendirildiğinde, tedbirin hukuksal işlevi ile uygulamadaki etkisi arasında yapısal bir gerilim bulunduğu görülmektedir. Bu gerilim, özellikle siyasal parti uyuşmazlıklarında daha belirgin olmakta ve tedbirin sınırlarının somut olayın koşullarına göre yeniden yorumlanmasını zorunlu kılmaktadır.

ÇÖZÜMLEME: CHP KURULTAYI ÜZERİNDEN TEDBİRİN SINIRLARI

Siyasal parti içi uyuşmazlıklar, Türk hukukunda hem özel hukuk tüzel kişiliği hem de demokratik temsil işlevi nedeniyle karmaşık bir nitelik taşımaktadır. Bu bağlamda CHP kurultayı etrafında gelişen hukuksal tartışmalar tedbir kurumunun sınırlarının somut olarak gözlemlenebileceği önemli bir örnek olay niteliği sunmaktadır. Söz konusu tartışma, kurultayın hukuksal geçerliliğine ilişkin mutlak butlan savları ile bu savlar çerçevesinde verilen geçici yargısal koruma kararları etrafında şekillenmektedir. Bu süreçte temel hukuksal sorun, kurultayın geçerliliği hakkında verilecek kesin karar kesinleşinceye kadar parti içi temsil ve yönetim yapısının nasıl korunacağına ilişkindir. Bu çerçevede ihtiyati tedbirin kapsamı uyuşmazlığın merkezinde yer almaktadır. Tedbir kararının açık ve sınırlayıcı bir biçimde düzenlenmemesi durumunda hangi örgütsel işlemlerin yasaklandığı veya serbest bırakıldığı konusu yorum yoluyla belirlenmektedir. Bu durum, tedbirin uygulama alanının genişlemesi veya daralması riskini beraberinde getirmektedir. CHP kurultayı tartışmasında ortaya çıkan temel gerilim, kurultay türleri arasındaki ayrımın (olağan veya olağanüstü) hukuksal sonuçlar bakımından belirleyici olup olmadığı sorusunda yoğunlaşmaktadır. Bu ayrımın tek başına hukuksal yasak doğurup doğuramayacağı, tedbirin kapsamı ve mahkeme kararının sözel içeriği ile doğrudan ilişkilidir. Tedbir kararında açık bir yasaklama bulunmadıkça, kurultay türü üzerinden otomatik bir hukuksal yasak sonucuna ulaşılması tedbir hukukunun dar yorum ilkesi ile bağdaşmamaktadır.

Öte yandan mutlak butlan savının kabul edilmesi durumunda dahi, bu durum tek başına gelecekteki tüm örgütsel işlemlerin otomatik olarak geçersiz olduğu anlamına gelmemektedir. Butlanın hukuksal sonucu ile tedbirin koruyucu işlevi birbirinden ayrıdır ve her iki kurum farklı normatif düzlemlerde değerlendirilmelidir.

Bu olay, tedbir hukukunun siyasal parti uyuşmazlıklarında nasıl daha geniş bir etki alanına sahip olabileceğini göstermesi bakımından önemlidir. Özellikle kurumsal yapıların değişkenliği ve temsil ilişkilerinin doğrudan etkilenebilir olması, tedbir kararlarının yalnızca hukuksal değil, aynı zamanda uygulamada sonuçlar üretme gizil gücünü de artırmaktadır.

Sonuç olarak CHP kurultayı örneği, tedbirin klasik anlamda “geçici koruma” işlevi ile “kurumsal etki üretme” kapasitesi arasındaki gerilimi görünür kılan tipik bir olay niteliği taşımaktadır. Bu konu ihtiyati tedbir ve benzeri geçici koruma araçlarının klasik işlevi ile uygulamadaki etkisi arasındaki ilişkinin nasıl tanımlanması gerektiğine ilişkindir. Bu bağlamda, tedbir kararlarının yalnızca mevcut durumu korumaya yönelik teknik araçlar olarak mı kalması gerektiği, yoksa belirli koşullar altında kurumsal sonuç üretme kapasitesine sahip olup olmadığı tartışılmaktadır. Bu bağlamda, tedbir kararlarının yalnızca mevcut durumu korumaya yönelik teknik ve geçici araçlar olarak mı değerlendirilmesi gerektiği, yoksa belirli koşullar altında kurumsal sonuç üretme kapasitesine sahip olup olmadığı tartışılmaktadır. İhtiyati tedbir, normatif olarak statükoyu korumaya yönelik geçici bir araçtır ancak uygulamada, özellikle kurumsal ve zaman-duyarlı uyuşmazlıklarda, uygulamada sonuçları etkileyerek dolaylı kurumsal sonuçlar üretebilir. İhtiyati tedbir ve benzeri geçici koruma araçlarının klasik işlevi, yargılamanın sonunda verilecek kesin kararın etkisiz kalmasını önlemek ve uyuşmazlık konusu hakkın korunmasını sağlamaktır. Bu yönüyle tedbir, esas hakkında hüküm oluşturmayan ve yalnızca mevcut hukuksal durumu geçici olarak koruyan yardımcı bir yargısal araç niteliğindedir. Normatif düzeyde bu işlev, geçicilik, ölçülülük ve geri döndürülebilirlik ilkeleriyle sınırlandırılmıştır. Bununla birlikte, tedbir kurumunun uygulamadaki etkisi her zaman bu normatif çerçeveyle birebir örtüşmemektedir. Özellikle zaman unsurunun önemli olduğu ve kurumsal yapıların devingen biçimde işlediği uyuşmazlıklarda, tedbir kararları yalnızca statükoyu korumakla kalmayıp, uygulamada sonuçları da dolaylı olarak etkileyebilmektedir. Bu etki, tedbirin hukuksal olarak öngörülen amacının dışına çıkmasından değil, yargılama sürecinin doğasından ve toplumsal-hukuksal ilişkilerin devingen yapısından kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda tedbirin etkisi iki düzeyde değerlendirilebilir. Birinci düzey, normatif etkidir ve tedbirin hukuksal işlevini ifade eder. Yani uyuşmazlık konusu hakkında verilecek kesin kararın uygulanabilirliğini güvence altına alır. İkinci düzey ise uygulamadaki etkidir ve tedbirin yargılama süreci devam ederken taraflar arasındaki güç ilişkilerini, kurumsal işleyişi veya örgütsel karar alma süreçlerini etkileyebilmesinden kaynaklanır. Bu ikinci etki, tedbirin doğrudan amacı olmayıp dolaylı ve ikincil bir sonuç olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevede ihtiyati tedbirin tamamen “yansız” (nötr) bir araç olduğu yönündeki klasik varsayım, özellikle kurumsal ve siyasal uyuşmazlıklarda yeniden değerlendirilmelidir. Zira bazı durumlarda tedbir, mevcut durumu koruma işlevini yerine getirirken aynı zamanda uyuşmazlığın sonucunu önceden şekillendiren bir etki de üretebilir. Bu durum, tedbirin hukuk tekniği açısından meşruluğunu ortadan kaldırmaz ancak onun uygulamadaki etkisinin yalnızca normatif çerçeve ile açıklanamayacağını gösterir. Sonuç olarak, ihtiyati tedbir normatif olarak statükoyu koruyan geçici bir yargısal araçtır ancak uygulamada, özellikle kurumsal yapılar ve siyasal süreçler söz konusu olduğunda dolaylı biçimde kurumsal sonuçlar üretebilen bir etki alanına da sahip olabilmektedir.

İkinci araştırma sorusu, mutlak butlan savı ile geçici yargısal koruma mekanizmaları arasındaki normatif gerilimin nasıl çözümlenmesi gerektiğine odaklanmaktadır. Bu gerilim, özellikle mutlak butlanın “başlangıçtan itibaren geçersizlik” (hükümsüzlük) varsayımı ile ihtiyati tedbirin “geçici, koruyucu ve esas hakkında hüküm doğurmayan” niteliği arasındaki yapısal farklılıktan kaynaklanmaktadır. Mutlak butlan savı işlemin kurucu unsurlarında ağır ve temel bir sakatlık bulunduğunu ileri sürerek hukuksal işlemin baştan itibaren hiç doğmamış sayılması sonucunu doğurmayı hedefler. Buna karşılık geçici yargısal koruma araçları, uyuşmazlığın esası hakkında kesin bir değerlendirme yapmaksızın yalnızca yargılama sürecinin etkililiğini güvence altına almayı amaçlar. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, yalnızca teknik bir usul ayrımı değil, aynı zamanda hukuksal geçerlilik ve kurumsal meşruluk anlayışına ilişkin normatif bir gerilim alanı yaratmaktadır. Bu gerilimin temel sorunu, mutlak butlan savının ileri sürüldüğü durumlarda geçici koruma mekanizmalarının nasıl işletileceği sorusudur. Zira butlan savı, mevcut hukuksal yapının zaten geçersiz olduğunu varsayarken tedbir aynı yapıyı yargılama süresince koruma altına alabilmektedir. Bu durum, bir yandan “yok hükmünde sayılan bir yapının korunması” paradoksunu, diğer yandan ise yargılamanın bütünlüğünü sağlama gereksinimini gündeme getirmektedir. Dolayısıyla çözüm, bu iki kurumdan birinin diğerine üstünlüğünü kabul etmekten çok işlevsel ayrımın korunması yoluyla olanaklıdır. Mutlak butlan savı esas hakkında bir değerlendirme niteliği taşırken, tedbir yalnızca yargılamanın sağlıklı yürütülmesini sağlayan geçici bir araç olarak kalmalıdır. Bu çerçevede normatif denge, butlan savının esas etkisini yargılama sonunda üretmesi, tedbirin ise bu süreci güvence altına alacak ölçüde sınırlı kalması üzerinden kurulmalıdır. Bu yönüyle butlan, yalnızca geleceğe yönelik bir geçersizlik değil, aynı zamanda geçmişe etkili (retroaktif, makable şamil) bir hükümsüzlük varsayımı içerir. Buna karşılık geçici yargısal koruma araçları, uyuşmazlığın esası hakkında kesin bir hüküm kurmaksızın yargılamanın sonunda verilecek kararın etkili ve uygulanabilir olmasını güvence altına almayı amaçlayan araçlardır. Bu iki kurum arasındaki gerilim, yalnızca normatif bir farklılıktan ibaret olmayıp, aynı zamanda “geçerlilik varsayımı” ile “koruma gereksinimi” arasında bir öncelik sorunu yaratmaktadır. Zira mutlak butlan savı, mevcut hukuksal yapının zaten geçersiz olduğunu ileri sürerken, tedbir, aynı yapının varlığını geçici olarak koruma altına alabilmektedir. Bu durum, “hukuksal olarak yok sayıldığı ileri sürülen bir yapının korunması” şeklinde bir görünüm ortaya çıkararak, yargısal müdahalenin sınırlarına ilişkin tartışmaları yoğunlaştırmaktadır. Bu bağlamda temel risk, ihtiyati tedbirin “örtük bir geçerlilik varsayımı” üretmesidir. Her ne kadar tedbir kararları esas hakkında hüküm teşkil etmese de uygulamada mevcut kurumsal yapının devamını sağlayarak mutlak butlan savının ileri sürdüğü “yokluk” varsayımı ile çelişen bir süreklilik yaratabilir. Bu nedenle gerilim yalnızca kuramsal değil, aynı zamanda uygulamaya ilişkin bir meşruluk sorunu da doğurmaktadır. Bu normatif çatışmanın çözümü, iki kurumdan birinin mutlak üstünlüğünün kabul edilmesiyle değil, işlevsel ayrımın titizlikle korunmasıyla olanaklıdır. Bu çerçevede mutlak butlan savı yalnızca esas hakkında verilecek kesin yargı kararının konusu olmalı ve geçici koruma mekanizmaları ise bu kesin değerlendirmenin etkili biçimde yapılabilmesini sağlayacak sınırlı bir işlevle sınırlandırılmalıdır. Böylece tedbir, butlan savını “önceden doğrulayan” bir araç durumuna gelmeden, yalnızca yargılamanın düzenli işleyişini güvence altına alan bir mekanizma olarak kalabilir. Sonuç olarak bu gerilim, hukuksal teknik açısından bir çelişki değil, aksine yargılamanın zaman boyutu ile normatif kesinlik arasındaki kaçınılmaz etkileşimin bir görünümüdür. Çözüm, bu iki alanın birbirini dışlaması değil, her birinin kendi işlevsel sınırları içinde tutulmasıdır.

Üçüncü araştırma sorusu, siyasal parti içi uyuşmazlıklarda yargısal müdahalenin sınırlarının nerede başladığı ve nerede sona erdiğine ilişkindir. Bu soru, yalnızca usul hukukuna ilişkin bir yetki sorununu değil, aynı zamanda demokratik sistemlerde yargı erkinin siyasal alanla temasının sınırlarını da kapsamaktadır. Siyasal partiler, bir yandan özel hukuk tüzel kişisi olarak örgütsel özerklik alanına sahip yapılar iken, diğer yandan demokratik temsil mekanizmasının kurucu unsurlarıdır. Bu ikili yapı, parti içi uyuşmazlıklara yönelik yargısal müdahalelerin sınırlarını belirsizleştirmekte ve yargının hangi noktada “hukuksal denetim” sınırlarını aşarak “örgütsel müdahale” alanına girdiği sorusunu merkezi duruma getirmektedir. Bu bağlamda yargısal tedbirlerin etkisi üç temel eksende değerlendirilmektedir. Birinci eksen demokratik temsil ilkesidir. Yargısal müdahalelerin, siyasal iradenin oluşum süreçlerini ne ölçüde etkilediği sorusunu içerir. İkinci eksen örgütsel özerkliktir. Siyasal partilerin kendi iç işleyişlerini belirleme serbestisinin yargısal kararlarla hangi ölçüde sınırlandırılabileceğini inceler. Üçüncü eksen ise siyasal yarışma boyutudur. Yargısal müdahalelerin parti içi güç dengeleri üzerinden genel siyasal yarışmayı dolaylı olarak etkileyip etkilemediğini değerlendirir. Bu üç eksen birlikte ele alındığında, yargısal müdahalenin sınırları durağan bir çizgi olarak değil, normatif ilkeler ile kurumsal gerçeklik arasındaki gerilim alanı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu gerilim, özellikle geçici yargısal koruma kararları bakımından daha belirgin duruma gelmektedir. Zira bu kararlar, kesin hüküm niteliği taşımamalarına karşın uygulamada örgütsel sonuçlar doğurabilmektedir. Sonuç olarak, siyasal parti içi uyuşmazlıklarda yargısal müdahalenin sınırı yalnızca hukuksal yetki normlarıyla değil, aynı zamanda demokratik temsilin korunması, örgütsel özerkliğin sınırlandırılması ve siyasal yarışmanın dengeli biçimde sürdürülmesi arasındaki duyarlı dengeyle belirlenmektedir. Bu soru, salt usul hukukuna ilişkin bir yetki ve görev sorunu olmanın ötesinde, demokratik rejimlerde yargı erkinin siyasal alanla ilişkisinin normatif sınırlarını da kapsamaktadır. Siyasal partiler, bir yandan özel hukuk tüzel kişisi olarak örgütsel özerklik alanına sahip yapılardır ve diğer yandan ise demokratik temsil mekanizmasının kurucu ve vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu ikili nitelik, parti içi uyuşmazlıklara ilişkin yargısal müdahalelerin sınırlarını yapısal olarak belirsizleştirmekte ve yargının hangi noktada “hukuksal denetim” işlevinden çıkarak “örgütsel yeniden yapılandırma” etkisi ürettiği sorusunu merkezileştirmektedir. Bu çerçevede yargısal müdahalenin sınır sorunu klasik anlamda bir yetki aşımı tartışmasından çok, işlevsel bir rol kayması (function creep) riski olarak değerlendirilebilir. Zira yargı, normatif olarak yalnızca hukuka uygunluk denetimi yapmakla yükümlü iken, özellikle geçici koruma kararları aracılığıyla örgütsel sürekliliği etkileyen sonuçlar doğurabilmektedir. Yukarıda belirtilen üç eksen birlikte ele alındığında, yargısal müdahalenin sınırları sabit ve çizgisel bir durum olarak değil, normatif ilkeler ile kurumsal gerçeklik arasındaki devingen bir gerilim alanı olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle ihtiyati tedbir gibi geçici nitelikli araçlar bakımından bu gerilim daha belirgin duruma gelmektedir. Zira bu araçlar, esas hakkında hüküm doğurmamalarına karşın örgütsel süreklilik ve temsil ilişkileri üzerinde belirleyici etkiler üretebilmektedir. Sonuç olarak, siyasal parti içi uyuşmazlıklarda yargısal müdahalenin sınırı, yalnızca pozitif hukuk normlarıyla değil aynı zamanda demokratik temsilin korunması, örgütsel özerkliğin sınırlandırılması ve siyasal yarışmanın eşit koşullarda sürdürülmesi arasındaki yapısal dengeyle belirlenmektedir. Bu nedenle sınır sorunu durağan bir yetki tartışması olmaktan çok, demokratik sistemlerde yargının rolüne ilişkin sürekli yeniden kurulan normatif bir denge sorunu niteliği taşımaktadır.

Dördüncü ve son araştırma sorusu, CHP kurultayı etrafında gelişen hukuksal tartışmanın tedbir hukukunun genel ilkeleri açısından hangi sınır sorunlarını görünür kıldığına ilişkindir. Bu soru, somut olayın yalnızca bir uyuşmazlık örneği olarak değil, aynı zamanda normatif hukuk ilkelerinin işleyişini inceleyen bir “sınama alanı” (stress test) olarak ele alınmasını gerektirmektedir. Bu bağlamda söz konusu örnek olay ihtiyati tedbirin geçicilik, ölçülülük, geri döndürülebilirlik ve esas hakkında peşin hüküm oluşturmama gibi temel ilkelerinin uygulamada nasıl yorumlandığını ve hangi noktalarda esnediğini görünür kılmaktadır. Özellikle kurumsal yapıların ve siyasal süreçlerin söz konusu olduğu durumlarda, bu ilkelerin soyut düzeydeki açıklığı ile uygulamadaki etkisi arasında ortaya çıkabilecek farklılaşma, normatif çerçevenin sınırlarını tartışmaya açmaktadır. CHP kurultayı etrafında gelişen hukuksal tartışma, bu yönüyle yalnızca bir parti içi uyuşmazlık değil, aynı zamanda tedbir hukukunun yapısal sınırlarını sınayan bir olay niteliği taşımaktadır. Zira bu tür uyuşmazlıklarda verilen yargısal kararlar, yalnızca taraflar arasındaki hukuksal ilişkiyi değil, aynı zamanda kurumsal temsil yapısını ve siyasal yarışmanın işleyişini de dolaylı olarak etkileyebilmektedir. Bu nedenle somut örnek olay, tedbir hukukunun normatif ilkelerinin soyut düzeyde nasıl düzenlendiğini değil, aynı zamanda bu ilkelerin karmaşık kurumsal yapılarda nasıl işlediğini ve hangi noktada gerilim ürettiğini çözümleme olanağı sunmaktadır. Böylece olay, kuramsal çerçeve ile uygulama arasındaki ilişkinin sınırlarını görünür kılan çözümleyici bir araç olarak değerlendirilmektedir. Bu soru CHP kurultayı etrafında gelişen hukuksal tartışmanın, tedbir hukukunun genel ilkeleri açısından hangi sınır sorunlarını görünür kıldığına ilişkindir. Bu çerçevede söz konusu örnek olay, ihtiyati tedbirin geçicilik, ölçülülük, geri döndürülebilirlik ve esas hakkında peşin hüküm oluşturmama gibi temel ilkelerinin yalnızca kuramsal düzeyde değil, uygulamada nasıl işlediğini değerlendirme olanağı sunmaktadır. Özellikle kurumsal yapıların ve siyasal süreçlerin söz konusu olduğu durumlarda, bu ilkelerin soyut normatif açıklığı ile uygulama sonuçları arasındaki uzaklık belirginleşmektedir. Bu bağlamda CHP kurultayı etrafında gelişen hukuksal tartışma, tedbir hukukunun klasik ilke setinin hangi koşullarda yeterli açıklama gücü sunduğunu ve hangi koşullarda yeniden yorumlanmaya gereksinim duyduğunu görünür kılmaktadır. Zira bu tür uyuşmazlıklarda verilen yargısal kararlar, yalnızca taraflar arasındaki hukuksal ilişkiyi düzenlemekle kalmayıp, aynı zamanda kurumsal temsil yapısını ve siyasal yarışmanın işleyişini dolaylı biçimde etkileyebilmektedir. Bu nedenle somut örnek olay, tedbir hukukunun normatif ilkelerinin soyut düzeyde nasıl düzenlendiğini değil, aynı zamanda bu ilkelerin karmaşık kurumsal yapılarda nasıl “gerilim üreten normlar” durumuna gelebildiğini çözümlemeye olanak tanımaktadır. Bu çözümleme, tedbir kurumunun yalnızca teknik bir usul aracı değil, aynı zamanda kurumsal düzeni etkileyebilen bir yargısal müdahale biçimi olup olmadığı sorusunu da yeniden gündeme taşımaktadır. Sonuç olarak bu olay, tedbir hukukunun sınırlarını belirleyen ilke setinin kapalı ve tamamlanmış bir yapı olmadığını aksine somut uyuşmazlıklar içinde yeniden yorumlanan ve sınanan devingen bir normatif alan olduğunu göstermektedir.

DEĞERLENDİRME

CHP kurultayı etrafında gelişen mutlak butlan savı ve buna bağlı olarak verilen geçici yargısal koruma kararları tedbir hukukunun klasik işlev sınırlarını tartışmaya açan önemli bir örnek oluşturmaktadır. İhtiyati tedbir, normatif olarak yargılamanın sonunda verilecek kesin kararın etkisiz kalmasını önlemeye ve giderilmesi güç zararların doğmasını engellemeye yönelik geçici bir koruma aracıdır. Ancak siyasal parti uyuşmazlıkları gibi kurumsal ve zaman-duyarlı yapılarda bu araç, yalnızca mevcut durumu saklı tutan yansız bir mekanizma olmaktan çıkarak uygulamada kurumsal sonuçlar üretebilen bir etki alanına dönüşebilmektedir.

Mutlak butlan savı ise hukuksal işlemin kurucu unsurlarında ağır sakatlık bulunduğu varsayımına dayanarak işlemi baştan itibaren geçersiz saymayı hedefler. Bu bağlamda, mutlak butlanın “ex tunc” etkisi ile ihtiyati tedbirin “geçici koruma” niteliği arasında yapısal bir gerilim ortaya çıkmaktadır. Bir yandan hukuksal olarak yok hükmünde olduğu ileri sürülen bir kurumsal yapının varlığının yargılama süresince korunması, diğer yandan bu yapının tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik savın varlığı tedbirin işlevini karmaşık duruma getirmektedir. Bu durum, tedbirin “örtük bir geçerlilik varsayımı” üretip üretmediği sorusunu gündeme taşımaktadır.

Söz konusu gerilim, CHP bağlamında özellikle yönetim yetkisi, temsil ilişkileri ve örgütsel meşruluk tartışmaları üzerinden görünür duruma gelmektedir. Tedbir kararının etkili olduğu dönemde hangi organın parti adına işlem yapabileceği, hangi kararların bağlayıcı olduğu ve yeni kurultay süreçlerinin hangi sınırlar içinde yürütülebileceği gibi sorular, yalnızca iç hukuk sorunu olmaktan çıkarak kurumsal düzenin belirlenmesine ilişkin sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle tedbir, doğrudan bir iktidar değişimi üretmese dahi hangi aktörlerin kurumsal olarak görünür ve işlevsel kalacağını belirleyen dolaylı bir etki yaratabilmektedir.

Bu çerçevede ortaya çıkan temel hukuksal sakınca alanları üç başlıkta toplanabilir. İlk olarak, tedbirin uzun sürmesi veya kapsamının geniş yorumlanması durumunda geçicilik ilkesinin aşınması riski ortaya çıkmaktadır. İkinci olarak, tedbirin uygulamadaki etkisinin esas hakkında verilecek kararı önceden ima eden bir sonuç üretmesi durumunda peşin hüküm oluşturma tehlikesi doğabilmektedir. Üçüncü olarak ise siyasal parti gibi örgütsel özerkliğe sahip yapılarda yargısal müdahalenin sınırlarının genişlemesi demokratik temsil ve örgütsel serbestlik ilkeleri ile gerilim yaratabilmektedir.

Sonuç olarak, mutlak butlan savı ile ihtiyati tedbirin kesişimi, yalnızca teknik bir usul hukuku tartışması değil, aynı zamanda yargısal müdahalenin kurumsal yapı üzerindeki dolaylı etkilerini görünür kılan normatif bir gerilim alanıdır. Bu gerilim, tedbir hukukunun klasik “geçici koruma” paradigmasının, CHP kurultayı etrafında gelişen mutlak butlan savı ve buna bağlı olarak verilen geçici yargısal koruma kararları, tedbir hukukunun klasik işlev sınırlarını tartışmaya açan önemli bir örnek oluşturmaktadır. İhtiyati tedbir, normatif olarak yargılamanın sonunda verilecek kesin kararın etkisiz kalmasını önlemeye ve giderilmesi güç zararların doğmasını engellemeye yönelik geçici bir koruma aracıdır. Ancak siyasal parti uyuşmazlıkları gibi kurumsal ve zaman-duyarlı yapılarda bu araç, yalnızca mevcut durumu saklı tutan yansız bir mekanizma olmaktan çıkarak kurumsal sonuçlar üretebilen bir etki alanına dönüşebilmektedir.

Mutlak butlan savı ise hukuksal işlemin kurucu unsurlarında ağır sakatlık bulunduğu varsayımına dayanarak işlemi baştan itibaren geçersiz saymayı hedefler. Bu bağlamda, mutlak butlanın “ex tunc” etkisi ile ihtiyati tedbirin “geçici koruma” niteliği arasında yapısal bir gerilim ortaya çıkmaktadır. Bir yandan hukuksal olarak yok hükmünde olduğu ileri sürülen bir kurumsal yapının varlığının yargılama süresince korunması, diğer yandan bu yapının tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik savın varlığı, tedbirin işlevini karmaşık duruma getirmektedir. Bu durum, tedbirin fiilen “örtük bir geçerlilik varsayımı” üretip üretmediği sorusunu gündeme taşımaktadır.

Söz konusu gerilim, CHP bağlamında özellikle yönetim yetkisi, temsil ilişkileri ve örgütsel meşruluk tartışmaları üzerinden görünür duruma gelmektedir. Tedbir kararının etkili olduğu dönemde hangi organın parti adına işlem yapabileceği, hangi kararların bağlayıcı olduğu ve yeni kurultay süreçlerinin hangi sınırlar içinde yürütülebileceği gibi sorular, yalnızca iç hukuk sorunu olmaktan çıkarak kurumsal düzenin belirlenmesine ilişkin sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle tedbir, doğrudan bir iktidar değişimi üretmese dahi, hangi aktörlerin kurumsal olarak görünür ve işlevsel kalacağını belirleyen dolaylı bir etki yaratabilmektedir.

Bu çerçevede ortaya çıkan temel hukuksal sakınca alanları üç başlıkta toplanabilir. İlk olarak, tedbirin uzun sürmesi veya kapsamının geniş yorumlanması durumunda geçicilik ilkesinin aşınması riski ortaya çıkmaktadır. İkinci olarak, tedbirin fiili etkisinin esas hakkında verilecek kararı önceden ima eden bir sonuç üretmesi durumunda peşin hüküm oluşturma tehlikesi doğabilmektedir. Üçüncü olarak ise siyasal parti gibi örgütsel özerkliğe sahip yapılarda yargısal müdahalenin sınırlarının genişlemesi, demokratik temsil ve örgütsel serbestlik ilkeleri ile gerilim yaratabilmektedir.

Sonuç olarak, mutlak butlan savı ile ihtiyati tedbirin kesişimi yalnızca teknik bir usul hukuku tartışması değil, aynı zamanda yargısal müdahalenin kurumsal yapı üzerindeki dolaylı etkilerini görünür kılan normatif bir gerilim alanıdır. Bu gerilim, tedbir hukukunun klasik “geçici koruma” paradigmasının, siyasal ve kurumsal bağlamlarda yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.

Bu gerilimin değerlendirilmesi, tedbir hukukunun klasik “geçici koruma” paradigmasının salt teknik bir usul kategorisi olmaktan çok, kurumsal ve siyasal bağlamlarda yeniden düşünülmesini zorunlu kıldığını göstermektedir. Zira tedbirin normatif çerçevesi, ideal olarak yargılamanın sonunda verilecek kararın etkili biçimde uygulanmasını güvence altına almak üzere tasarlanmış olsa da uygulamada özellikle örgütsel yapılar ve siyasal süreçler söz konusu olduğunda, bu araç sonuç üreten bir müdahale biçimine dönüşebilmektedir.

Bu dönüşüm, tedbirin hukuk sistemindeki konumuna ilişkin üç temel varsayımı tartışmaya açmaktadır. Birincisi, tedbirin “nötr” ve yalnızca koruyucu bir araç olduğu varsayımıdır. Oysa kurumsal yapılarda tedbir, taraflar arasındaki güç ilişkilerini geçici olarak yeniden düzenleyerek yansızlık savını zayıflatabilmektedir. İkincisi, tedbirin etkisinin yalnızca yargılama süreci ile sınırlı olduğu varsayımıdır. Uygulamada ise tedbir, yargılama devam ederken dahi örgütsel ve siyasal sonuçlar üretebilmektedir. Üçüncüsü, tedbirin geri döndürülebilir etkiler doğurduğu varsayımıdır. Ancak özellikle zaman etmeninin belirleyici olduğu siyasal süreçlerde, bazı sonuçların hukuksal olarak geri alınması olanaklı olmayabilmektedir. CHP örneği üzerinden bakıldığında bu değerlendirme daha görünür duruma gelmektedir. Siyasal parti içi uyuşmazlıklarda tedbir kararları, yalnızca hukuksal bir statükoyu korumakla kalmamakta, aynı zamanda hangi örgütsel aktörlerin uygulamada hareket edebileceğini, hangi kararların yürütülebilir olduğunu ve hangi temsil ilişkilerinin geçerli sayılacağını dolaylı biçimde belirleyebilmektedir. Bu durum, yargısal müdahalenin doğrudan siyasal sonuç üretmediği yönündeki klasik varsayımı mutlaklaştırmayı güçleştirmektedir. Bu nedenle tedbir hukukunun yeniden değerlendirilmesi, onun tamamen işlev değiştirmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Aksine, temel sorun tedbirin normatif sınırlarının daha açık biçimde tanımlanması ve özellikle kurumsal-siyasal alanlarda doğurabileceği dolaylı etkilerin daha dikkatli çözümleme edilmesidir. Bu bağlamda geçicilik ilkesi, yalnızca zaman boyutuna ilişkin bir sınırlama değil, aynı zamanda sonuç üretimini sınırlandıran yapısal bir güvence olarak yeniden okunmalıdır. Sonuç olarak, tedbir hukukunun klasik paradigması, siyasal ve kurumsal uyuşmazlıklarda ortaya çıkan etki üretme kapasitesi nedeniyle tamamen terk edilmesi gereken bir model değil, ancak sınırları daha keskin ve etkileri daha görünür şekilde çözümlenmesi gereken bir normatif çerçeve olarak yeniden ele alınmalıdır.

İZLENMESİ GEREKEN HUKUK YOLU

Tarafların ihtiyati tedbir veya mutlak butlan savına ilişkin kararlardan rahatsızlık duyması durumunda başvurabilecekleri yollar, hukuk devleti ilkesinin gereği olarak yalnızca yasal yargısal denetim mekanizmalarıyla sınırlıdır. Bu çerçevede ilk olarak, verilen kararın niteliği belirleyici olup ara karar veya kesin karar ayrımı başvuru yollarının kapsamını doğrudan etkilemektedir. İhtiyati tedbir gibi ara kararlara karşı, kural olarak kararı veren mahkeme nezdinde itiraz ve tedbirin kaldırılması veya değiştirilmesi talepleri gündeme gelebilmektedir. Bu mekanizma, tedbirin geçici niteliği gereği, değişen koşullar karşısında yargısal müdahalenin yeniden değerlendirilmesine olanak tanıyan en hızlı düzeltme yolunu oluşturmaktadır. Böylece tedbirin ölçülülük ve geçicilik ilkeleri çerçevesinde sürekli yargısal denetime açık olması sağlanmaktadır.

Bununla birlikte, kararın niteliğine ve yargılama aşamasına bağlı olarak istinaf kanun yolu da devreye girmektedir. Bölge adliye mahkemeleri tarafından gerçekleştirilen istinaf incelemesi hem usule hem de esasa ilişkin hukuka uygunluk denetimi niteliği taşımakta ve ilk derece mahkemesi kararlarının yeniden değerlendirilmesini olanaklı kılmaktadır. Bu aşama, özellikle tedbirin kapsamı ve ölçülülüğü bakımından önemli bir denetim işlevi üstlenmektedir.

Kanun yolları sisteminin bir sonraki aşamasını temyiz incelemesi oluşturmaktadır. Temyiz denetimi, Yargıtay tarafından hukukun ülke genelinde birliği ve uygulama tutarlılığının sağlanması amacıyla yürütülmekte olup, özellikle mutlak butlan gibi ağır hukuksal sonuç doğuran uyuşmazlıklarda normatif yorumun yeknesaklaştırılmasına hizmet etmektedir.

Tüm iç hukuk yollarının tüketilmesinin ardından, anayasal hak ihlali savı bulunan durumlarda Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru olanağı gündeme gelebilmektedir. Bu başvuru yolu, adil yargılanma hakkı, örgütlenme özgürlüğü ve siyasi etkinliklere katılma hakkı gibi temel hakların ihlal edilip edilmediğinin denetlenmesine olanak tanımaktadır. İç hukuk yollarının etkisiz kalması durumunda ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi denetimi devreye girebilmektedir.

CHP gibi siyasal parti uyuşmazlıkları bakımından bu kanun yolu sistemi, yalnızca bireysel hakların korunmasına değil, aynı zamanda kurumsal meşruluğun yargısal denetim yoluyla yeniden oluşturulmasına hizmet etmektedir. Bununla birlikte, bu mekanizmaların varlığı her zaman uygulamadaki meşruluk krizlerini tümüyle ortadan kaldırmaya yetmemekte ve özellikle geçici yargısal müdahalelerin etkili olduğu durumlarda hukuksal denetim ile siyasal sonuçlar arasındaki gerilim devam edebilmektedir.

SONUÇ VE ÖNERİLER

Bu çalışma, siyasal parti uyuşmazlıklarında ihtiyati tedbir ve mutlak butlan savlarının kesişiminde ortaya çıkan hukuksal gerilim alanını incelemiş ve özellikle geçici yargısal koruma araçlarının normatif işlevi ile uygulama etkisi arasındaki yapısal farklılaşmaya odaklanmıştır. Çözümleme, tedbir hukukunun klasik “geçici koruma” paradigmasının, kurumsal ve siyasal bağlamlarda her zaman yalnızca yansız ve teknik bir araç olarak işlev görmediğini ve belirli koşullar altında kurumsal yapı üzerinde dolaylı fakat belirleyici etkiler üretebildiğini göstermektedir.

Mutlak butlan savı ile ihtiyati tedbir arasındaki ilişki, bu gerilimi daha da görünür kılmaktadır. Mutlak butlanın ex tunc geçersizlik varsayımı ile tedbirin yargılamayı güvence altına alan geçici niteliği arasındaki normatif fark uygulamada “hukuksal olarak yok sayılan bir yapının uygulamada korunması” veya “hukuksal olarak tartışmalı bir yapının uygulamada sınırlandırılması” gibi paradoksal görünümler doğurabilmektedir. Bu durum, tedbirin salt koruyucu işlevinin ötesine geçen bir etki alanı yaratmakta ve yargısal müdahalenin sınırlarına ilişkin tartışmaları yoğunlaştırmaktadır.

CHP kurultayı etrafında gelişen tartışma, bu normatif gerilimin somutlaştığı tipik bir örnek olarak değerlendirilmektedir. Söz konusu olay tedbir kararlarının yalnızca uyuşmazlığın tarafları arasındaki hukuksal ilişkiyi değil, aynı zamanda örgütsel temsil yapısını ve siyasal yarışmanın koşullarını da dolaylı biçimde etkileyebildiğini göstermektedir. Bu yönüyle örnek olay, tedbir hukukunun sınırlarının yalnızca normatif metinlerle değil, kurumsal gerçeklik içinde yeniden değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir.

Bu bulgular ışığında üç temel öneri ortaya çıkmaktadır. İlk olarak, ihtiyati tedbirin geçicilik ve ölçülülük ilkeleri, özellikle kurumsal ve siyasal uyuşmazlıklarda dar yorum ilkesi çerçevesinde daha sıkı biçimde uygulanmalıdır. Tedbirin kapsamı belirlenirken yalnızca hukuksal zorunluluk değil, aynı zamanda uygulamada kurumsal sonuç üretme olasılığı da açık ve doğrudan biçimde değerlendirilmelidir. Aksi yaklaşım, tedbirin koruyucu niteliğini aşındırarak onu uygulamada bir yeniden düzenleme aracına dönüştürme riski taşımaktadır.

İkinci olarak, mahkeme kararlarının gerekçelendirilme ölçünü ve normatif açıklık düzeyi yükseltilmelidir. Tedbir kararlarının kapsamı, hiçbir yoruma gereksinim bırakmayacak ölçüde açık, sınırlayıcı süreçsel ve işlevsel biçimde belirlenmelidir. Bu çerçevede, yargısal kararın kapsamının taraflar, üçüncü kişiler veya kurumsal aktörler tarafından yorum yoluyla genişletilmesi hukuksal açıdan kabul edilebilir değildir. Yargı kararının bağlayıcılığı yalnızca sözel ve gerekçeli kapsamıyla sınırlıdır. Bu kapsamın dışında geliştirilen her türlü genişletici yorum, hukuksal güvenlik ilkesini zedeleyen bir “normatif taşma” (normative overreach) niteliği taşır. Bu durumdan hoşnut olmayanlar kararı veren yargı organına başvurarak açıklama (tavzih) istemelidir.

Üçüncü olarak, siyasi parti uyuşmazlıklarında yargısal müdahalenin demokratik temsil ve örgütsel özerklik üzerindeki etkileri, yalnızca dolaylı bir sonuç olarak değil, doğrudan bir risk kategorisi olarak değerlendirilmelidir. Tedbir kararlarının uygulamadaki etkilerinin sistemli biçimde göz ardı edilmesi, yargısal denetimi teknik bir araç olmaktan çıkararak kurumsal güç dağılımını uygulamada yeniden yapılandıran bir mekanizmaya dönüştürme olanağı taşımaktadır. Bu nedenle tedbir hukukunun uygulanmasında “etki çözümlemesi” yaklaşımı zorunlu bir yöntembilimsel unsur olarak kabul edilmelidir.

Sonuç olarak, tedbir hukuku ile mutlak butlan rejimi arasındaki ilişki, yalnızca teknik bir usul tartışması değil, aynı zamanda yargının kurumsal yapılar üzerindeki etkisinin sınırlarına ilişkin daha geniş bir normatif sorunsalın parçasıdır. Bu nedenle söz konusu alanın hem usul hukuku hem de anayasal demokrasi bakış açısından birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

İhtiyati tedbir, normatif olarak geçici koruma aracı olsa da kurumsal yapılarda zaman ve geri döndürülemezlik koşulları oluştuğunda uygulamada norm üretim kapasitesine sahip yarı-yapısal bir müdahale aracına dönüşebilir.


 

KAYNAKÇA

 

Alexy, R. (2002). A theory of constitutional rights. Oxford University Press.

Dworkin, R. (1986). Law’s empire. Harvard University Press.

Erdoğan, M. (2019). Anayasal Demokrasi. Ankara: Siyasal Kitabevi.

Gözler, K. (2020). Türk Anayasa Hukuku. Bursa: Ekin Yayınevi.

Habermas, J. (1996). Between facts and norms. MIT Press.

Kuru, B., Arslan, R., ve Yılmaz, E. (2013). Medeni Usul Hukuku. Ankara: Yetkin Yayınları.

Pekcanıtez, H., Atalay, O., ve Özekes, M. (2017). Medeni Usul Hukuku. Ankara: On İki Levha Yayıncılık.

Stone Sweet, A. (2012). A sociology of judicial power. Oxford University Press.

Tushnet, M. (2015). “Judicial review and democracy.” Harvard Law Review, 128(2), 1–45.

16 Haziran 2026 Salı

 

Çözümden Yönetim Modeline: ABD–İran Nükleer Anlaşmalarında Paradigma Değişimi

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

19 Haziran günü İsviçre’de imza tören yapılacak olan ABD–İran çerçeve anlaşmasında ortada henüz kapsamlı ve kesin bir barış anlaşması yoktur. Savaşın durdurulması ve daha büyük bir nükleer uzlaşmaya geçiş için hazırlanmış bir mutabakat zaptı (memorandum / framework deal) vardır. Ayrıca, tarafların kamuoyuna anlattıkları da tam örtüşmemektedir.

Memorandumun kabaca yapısı şöyledir: Ateşkes ve gerilimin düşürülmesi, çatışmaların durdurulması, bölgesel tırmanmanın önlenmesi, geçici bir kararlılık/çatışmasızlık yaratılması, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması, İran’ın ticari deniz trafiğini yeniden açması, ABD tarafının deniz ablukası ve baskı araçlarını gevşetmesi, nükleer program konusunda “dondurma ve görüşme” modeli, İran’ın yeni uranyum zenginleştirmesini genişletmemesi, nükleer silah üretmeme sözü ve uluslararası denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, buna karşılık daha kapsamlı bir kesin anlaşma için yaklaşık 60 günlük müzakere penceresi açılması, yaptırım ve finansal özendirmeler, ABD’nin yeni yaptırımları geçici olarak durdurması, İran’ın dondurulmuş varlıklarının bir kısmının serbest bırakılmasının tartışılması ve petrol yaptırımlarında bağışıklıklar.

Ama önemli nokta şudur: Bu anlaşma, biraz 2015’teki “Joint Comprehensive Plan of Action” (JCPOA)’nın mantığını anımsatıyor. Yalnız bu kez yalnızca nükleer dosya değil, savaş sonrası güvenlik düzeni ve bölgesel gerilim de işin içindedir. Buna karşılık balistik füze programı, İran’ın bölgesel ağları ve zenginleştirilmiş uranyum stoklarının kaderi gibi en zor başlıklar henüz çözülmüş değildir.

Siyasal olarak bakılırsa, ABD açısından “İran’ın nükleer eşik devlet olmasını durdur, savaşı büyütme” hedefi ön plana çıkarken İran açısından “rejimi koru, yaptırım rahatlaması al, nükleer kapasitenin tamamını teslim etme” yaklaşımı başat strateji olarak görünürlük kazanmaktadır. Bu nedenle içinde bulunulan aşamada buna “barış”tan çok silahlı gerilimden denetimli görüşmelere geçiş anlaşması demek daha doğru olacaktır.

İlginç olan nokta bugün konuşulan ABD–İran çerçevesi ile 2015 tarihli Joint Comprehensive Plan of Action (JCPOA) aynı aileden gelmesine karşın aynı anlaşma olmamasıdır. Çünkü iki belgenin dayandıkları mantıkları farklıdır. Bu fark “denetle, dondur ve normalleş” ile “krizi durdur, sonra pazarlık et” arasındaki fark olarak açıklanabilir.

 

Çizelge 1;

 

İki Belgenin Karşılaştırılması

Konu Başlığı

2015 JCPOA

Bugünkü çerçeve (yeni model)

Temel amaç

İran’ın nükleer eşik kapasitesini uzun süre geriletmek

Savaşı durdurmak ve hızlı kararlılık sağlamak

Kapsam

Sadece nükleer dosya

Nükleer, güvenlik, yaptırım ve bölgesel gerilim

Uranyum zenginleştirme

%3,67 tavanı, 15 yıl

Tam söküm değil, genişlemeyi durdurma ve görüşme

Stok sınırı

300 kg sınırı

Henüz net bir rakam görünmüyor

Santrifüjler

Yaklaşık 19 binden yaklaşık 6100’e düşüş

Büyük olasılıkla mevcut kapasitenin korunması ama kullanımın sınırlandırılması

Denetim

Çok yoğun International Atomic Energy Agency erişimi

Büyük olasılıkla daha siyasal ve aşamalı

Yaptırımlar

Geniş ekonomik yaptırım kaldırımı

Kademeli ve geri alınabilir rahatlama

Süre mantığı

10–15 yıllık “sunset clauses”

Kısa vadeli geçiş dönemi

 

Asıl fark teknik değil, stratejik olarak görülmektedir:

JCPOA’nın felsefesi: “Nükleer programı küçült”. 2015 anlaşması İran’a şunu söylemiştir: “Barışçıl nükleer program hakkın var, ama silaha dönüşebilecek kapasiteyi ciddi biçimde azalt.” Bu yüzden zenginleştirme %3,67 ile sınırlandı, stok 300 kg’a çekildi, santrifüjler azaltıldı ve International Atomic Energy Agency çok geniş denetim yetkisi aldı. Kısacası JCPOA bir silahsızlanma değil, kapasite geciktirme rejimiydi.

Yeni yaklaşımın felsefesi: “Nükleer kapasiteyi kabul et, silaha dönüşmesini engelle”. Bugünkü tartışmalarda görünen yaklaşım ise daha gerçekçi ve daha sınırlıdır. İran artık 2015’teki noktada değildir. 2018’de ABD çekildikten sonra İran kademeli olarak sınırlardan çıkmıştır ve bu nedenle eski düzeylere tam geri dönüş teknik ve siyasal olarak daha zor görülmektedir. Bu yüzden yeni modelin örtük mantığı şu olabilir: İran’da altyapı kalsın, ama ani nükleer silahlanma engellensin, denetim geri gelsin ve yaptırım rahatlaması verilsin. Bu yaklaşım aslında “geri sarma” (rollback) değil, “çevreleme” (containment) olarak adlandırılabilir.

En önemli fark “sunset clauses” [1] sorunudur. JCPOA’nın en çok eleştirilen yanı buydu. Birçok kısıtlama 10–15 yıl sonra bitecekti. Eleştirenler şunu diyordu: “İran’a nükleer kapasiteyi tamamen bırakmıyoruz; sadece erteliyoruz.” Destekleyenler ise “10–15 yıl zaman kazanmak, sıfır anlaşmadan daha iyidir.”. Bu tartışma bugün hala canlıdır. Sonuç olarak, JCPOA İran’ın nükleer yükselişini frenleme anlaşması iken yeni model İran’ın mevcut kapasitesini kabul ederek çatışmayı yönetme anlaşmasıdır. Bu yüzden birçok uzman yeni çerçeveyi “JCPOA 2.0 değil, JCPOA-sonrası düzen” olarak görmektedir.

İran gerçekten nükleer silah istiyor mu, yoksa Japonya benzeri bir nükleer eşik stratejisi mi izliyor?

Bu soru aslında bütün İran dosyasının merkezinde yer almaktadır. Çözümleyici yazında buna çoğu zaman “nükleer gecikme” (nuclear latency) veya nükleer eşik devleti (threshold state) denilmektedir. Bu bağlamda üç temel yaklaşım vardır. Birincisi, İran aslında silah istiyor savıdır. Bu görüşe göre İran’ın uzun vadeli hedefi nükleer caydırıcılıktır. Dayandığı savlar çok yüksek düzeyde uranyum zenginleştirme kapasitesi oluşturulmuştur, geniş santrifüj altyapısı kurulmuştur, füze programını geliştirilmiştir ve bölgesel rakipler ve rejim güvenliği baskısı vardır. Bu yaklaşımın mantığı Irak ve Libya örneklerinin rejim güvenliği için kesin sigorta nükleer kapasite olduğunu göstermesidir. Bu çizgiyi savunanlar İran’ın fırsat bulursa silaha geçeceğini düşünmektedir. İkincisi, İran silah değil, eşik kapasitesi istiyor savıdır. Bu bugün uluslararası ilişkilerde oldukça güçlü bir yorumdur. Model silah üretme ama kısa sürede üretebilecek teknik kapasiteyi koru, böylece caydırıcılık elde et aynı zamanda yaptırım maliyetini sınırlı tut şeklindedir. Burada sık verilen örnekler Japonya ve Almanya’dır. Bu ülkeler nükleer silaha sahip değildir fakat ileri teknoloji ve altyapıları nedeniyle kuramsal olarak kısa sürede yaklaşabilecek kapasitededirler. Bazı uzmanlara göre İran’ın hedefi buna benzemektedir. Silah sahibi görünmeden silah eşiğinde olmak. Üçüncüsü, İran’ın amacı teknik değil, siyasal pazarlık gücü elde etmektir savıdır. Bu görüş daha gerçekçidir. Burada nükleer program bir amaç değil, araçtır. İşlevleri ise yaptırım pazarlığı, rejimin meşruluğu, bölgesel ve iç siyaseti denetlemektir. Bu yaklaşımda İran’ın asıl mesajı “beni dışlayamazsınız, maliyet üretirim” şeklindedir. Bugün bu tablo 2015’te JCPOA yapılırken İran daha çok eşik kapasitesi ve ekonomik bütünleşme arasında denge arıyordu şeklinde okunmaktadır. 2018 sonrasında ise denge değişmiştir. Bugün İran’ın davranışı daha çok tam silah değil ama silah opsiyonunu canlı tutmak şeklinde görünmektedir. Bunun nedeni de nükleer silahın kendisinin çok pahalı olmasıdır: daha ağır yaptırımlar, bölgesel silahlanma yarışı, olası askeri müdahale ve diplomatik yalıtılmışlık. Bu nedenle bazı strateji uzmanları İran’ı “eşik devleti” (de facto threshold state) diye tanımlamaktadır.

Son anlaşmada ne yok?

En önemli soru budur. Çünkü bir anlaşmanın ne içerdiği kadar neyi dışarıda bıraktığı da önemlidir. Şu an konuşulan son ABD–İran çerçevesinde dikkat çekici biçimde olmayan/ertelenen başlıklar şunlar olarak görünmektedir:

Balistik füze programı yoktur. Bu büyük olasılıkla en büyük eksikliktir. İran’ın orta ve uzun menzilli füzeleri, duyarlı vuruş kapasitesi ve taşıyıcı sistemleri anlaşmanın merkezinde görünmemektedir. Bu önemlidir çünkü nükleer silah tek başına stratejik değildir ve onu taşıyacak sistem de gerekir.

Bölgesel ağlar ve vekil aktörler yoktur. Metinde göründüğü kadarıyla Hizbullah, Hamas ve Ensarullah gibi İran’ın bölgesel etkisinin araçları konusunda bağlayıcı hükümler görünür değildir. Bu eksiklik çok önemlidir çünkü İran’ın gücü yalnız nükleer programından gelmemektedir.

Uranyum stokunun kaderi yoktur. Belki de teknik olarak en önemli boşluk buradadır. Taslak yeni zenginleştirme olmasın, mevcut durum korunsun ve stokların nasıl yönetileceği 60 gün içinde konuşulsun demektedir. Ama stok tamamen çıkacak mı, seyreltilecek mi, İran’da mı kalacak ya da üçüncü ülkeye mi gönderilecek sorularına verilen yanıtlar net değildir.

Her yerde her zaman denetim modeli yoktur. 2015 JCPOA’nın ayırt edici unsuru çok yoğun denetimdi. Şu an için erişim düzeyi, sürpriz denetimler ve askeri tesislerin kapsamı kamuya açık metinlerde görünmemektedir.

Kalıcı yaptırım kaldırımı yoktur. Şu anki dil bağışıklık, askıya alma ve geçici serbest bırakma şeklindedir. Yani İran’ın uzun zamandır istediği finans sistemine tam dönüş, kalıcı normalleşme ve bütün yaptırımların kalkması henüz söz konusu değildir.

Rejim değişikliği ya da iç siyaset yoktur. ABD’nin önceki dönemlerde zaman zaman ima ettiği rejim dönüşümü, insan hakları koşulları ve iç siyasal reformlar bu çerçevede görünmemektedir. Bu yüzden bu anlaşmanın örtük mesajı “İran’ın karakterini değiştirmiyoruz, davranışını sınırlamaya çalışıyoruz” olarak algılanmalıdır. Burada ilginç bir sonuç ortaya çıkmaktadır: Son anlaşmada olmayan şey aslında “nükleer kapasitenin sökülmesi”dir. Bu, 2015 JCPOA’dan belki de en büyük kopuştu. Burada hedef, İran’ı sıfıra indirmek değil, eşiğin altında tutmak gibi görünmektedir.

Buraya kadar yapılan açıklamaları tek cümlede toplamak gerekirse, son anlaşmanın ayırt edici özelliği, İran’ın nükleer kapasitesini ortadan kaldırmayı değil, onu denetlenebilir, öngörülebilir ve siyasal olarak yönetilebilir bir eşik içinde tutmayı hedeflemesidir. Bu çerçeve, İran’ın stratejik kapasitesini tasfiye eden bir silahsızlanma rejiminden çok yükselen maliyetler altında risk yönetimine dayalı bir caydırıcılık ve kararlılık düzeni kurma girişimi olarak okunabilir. Son anlaşma, İran sorununu çözmeyi değil, İran’la yaşamayı kurumsallaştırmayı amaçlayan bir uzlaşıdır. Bu artık bir nükleer çözüm değil, bir nükleer yönetim modelidir.



[1] “Sunset clauses”, 2015 tarihli Joint Comprehensive Plan of Action kapsamında bazı nükleer kısıtlamaların belirli süreler sonunda (yaklaşık 10–15 yıl içinde) otomatik olarak sona ermesini öngören hükümlerdir. Bu düzenlemeler, İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesi, santrifüj sayısı ve stok limitleri gibi teknik sınırlamaların kalıcı değil, zamanla gevşeyebilir nitelikte olmasını içerdiği için hem anlaşmanın “geçici frenleme” karakterinin temel unsuru hem de uzun vadeli caydırıcılık açısından en tartışmalı boyutlarından biri olarak değerlendirilmiştir.