Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

28 Ağustos 2026 Cuma

 

EKREM İMAMOĞLU’NUN SAVUNMA KİTABININ YASAKLANMASI

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Giriş

Ekrem İmamoğlu’nun İBB davasındaki engellemeleri anlatmak için hazırladığı ve henüz basılmadan toplatılan "Savunma" kitabı hukuk yazınında "basılmamış esere müdahale ve ön sansür" kategorisine girmektedir. Türkiye’nin yakın siyasal ve hukuksal tarihinde bu duruma doğrudan örnek oluşturan ve uluslararası yüksek mahkemelere taşınan çok önemli davalar bulunmaktadır.

Örnekler

Yasal ve siyasal açıdan öne çıkan en net örnekler ve hukuksal sonuçları şunlardır:

En Yakın Örnek: Ahmet Şık "İmamın Ordusu" (2011)

Olay: Gazeteci Ahmet Şık’ın Gülen cemaatinin emniyetteki yapılanmasını anlattığı kitabı henüz taslak aşamasındayken ve basılmadan önce mahkeme kararıyla "terör örgütü dokümanı" olduğu savıyla toplatılmış ve sayısal kopyaları yayınevlerinin bilgisayarlarından silinmiştir.

Hukuksal Sonuç: Bu müdahale kamuoyunda "dokunan yanar" algısıyla büyük tepki çekmiş ve eser daha sonra farklı bir isimle basılmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) basılmamış bir kitaba bu şekilde el konulmasını ifade ve basın özgürlüğünün ağır bir ihlali olarak kabul etmiştir.

Siyasal Gazetecilik Örneği Hasan Cemal ve Tuğçe Tatari Davası

Olay: Gazeteciler Hasan Cemal ve Tuğçe Tatari’nin daha önce basılmış ve dağıtılmış olan siyasal içerikli inceleme kitapları hakkında sulh ceza yargıçlıkları tarafından "terör propagandası" gerekçesiyle toplatma kararları verilmiştir.

Hukuksal Sonuç: Anayasa Mahkemesi (AYM) bu başvurularda tarihsel bir karara imza atarak kitapların toplatılmasını "demokratik toplum düzeninde gerekli ve ölçülü olmayan bir müdahale" olarak değerlendirmiş ve ifade ve basın özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetmiştir.

Hukuksal Süre Aşımı Örneği Basın Yasası 26. Madde İhlalleri

Olay: Türkiye'de birçok yayınevinin (örneğin Aram ve Ceylan Yayınları) yıllar önce basılmış kitapları hakkında sonradan geriye dönük toplatma kararları çıkarılmıştır.

Hukuksal Karşılığı: Basın Yasası’nın 26. maddesine göre bir eser hakkında ceza davası açılması ve toplatma talep edilmesi için 6 aylık hak düşürücü süre vardır. Bu sürenin aşılmasına karşın verilen kararlar Yargıtay ve AYM nezdinde açıkça usul ve yasa ihlali sayılmaktadır.

İmamoğlu Kararının Örneklerden Farkı nedir?

Geçmişteki örneklerin ezici çoğunluğu "Terörle Mücadele Yasası (TMK)" kapsamında "örgüt propagandası" savlarına dayandırılırken, İmamoğlu'nun kitabına getirilen yasak doğrudan devam eden bir ceza davasının (kovuşturmanın) gelişimini etkileme gerekçesine dayanmaktadır. Ancak basılmamış esere dönük el koyma uygulaması Ahmet Şık davasındaki AİHM ihlal kararıyla doğrudan çelişmektedir.

Hukuksal Durum

Türkiye Anayasası'na göre basın özgürdür ve T.C. Anayasası 28. maddesi açıkça "sansür edilemez" kuralını koymaktadır. Buna karşın ifade özgürlüğü ve sansür tartışmaları hukuksal düzenlemelerle sıkça gündeme gelmektedir.

Anayasa ve Basın Hürriyeti Madde 28: Basının özgür olduğunu ve önceden denetlenemeyeceğini (sansür yasağını) güvence altına alır.

Haber Alma Hakkı: Basın özgürlüğünün temel amacı vatandaşların doğru ve tarafsız bilgiye ulaşmasını sağlamaktır.

"Sansür Yasası" Tartışmaları ve 7418 Sayılı Yasa

Kamuoyunda "sansür yasası" olarak bilinen düzenleme 2022 yılında yürürlüğe girdi. 7418 sayılı Yasa kamuoyunda yaygın olarak "Dezenformasyon Yasası" veya "Sosyal Medya Yasası" adıyla bilinen ve T.C. Cumhurbaşkanlığı mevzuat sistemi üzerinde 18 Ekim 2022'de yayımlanarak yürürlüğe giren geniş kapsamlı bir yasal düzenlemedir. Yasanın getirdiği temel değişiklikler ve hukuksal sonuçlar şu şekildedir:

Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma Suçu (TCK m. 217/A)

Yasanın en çok tartışılan ve kamuoyunda eleştirilen maddesi Türk Ceza Yasası’na eklenen 217/A maddesidir. Bu maddeye göre, suçun koşulu sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak güdüsüyle ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi kamu barışını bozmaya elverişli şekilde açıkça yaymaktır.

Ceza Miktarı: Bu suçu işleyen kişilere 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası verilir.

Nitelikli Durumlar: Eylemcinin suçu gerçek kimliğini gizleyerek (anonim/sahte hesaplar üzerinden) veya bir örgüt etkinliği çerçevesinde işlemesi durumunda ceza yarı oranında artırılır.

Temyiz Hakkı: Bu suç kapsamında bölge adliye mahkemelerinin (istinaf) verdiği kararlara karşı ceza miktarı ne olursa olsun Yargıtay yolu (temyiz) açık tutulmuştur.

İnternet Haber Sitelerinin Basın Yasası Kapsamına Alınması

Yasayla birlikte sayısal habercilik yapan internet siteleri de fiziksel gazeteler gibi 5187 sayılı Basın Yasası kapsamındaki "süreli yayın" rejimi içine alınmıştır.

Çalışanların Hakları: İnternet haber sitelerinde çalışan editör ve muhabirler Basın İş Yasası kapsamına alınarak basın mensubu sayılma ve Basın Kartı alabilme hakkı kazanmıştır.

Yükümlülükler: İnternet sitelerine künye belirtme, içerik arşivleme (içerikleri 2 yıl saklama zorunluluğu) ve düzeltme/yanıt (tekzip) yayınlama zorunlulukları getirilmiştir.

Resmi İlan Hakkı: Koşulları yerine getiren internet haber siteleri Basın İlan Kurumu üzerinden resmi ilan ve reklam yayınlayarak gelir elde etme hakkına kavuşmuştur.

Sosyal Ağ Sağlayıcılarına ve Şebekeler Üstü Hizmetlere Katı Kurallar

5651 sayılı İnternet Yasası (İNTERNET ORTAMINDA YAPILAN YAYINLARIN DÜZENLENMESİ VE BU YAYINLAR YOLUYLA İŞLENEN SUÇLARLA MÜCADELE EDİLMESİ HAKKINDA KANUN) ve elektronik haberleşme mevzuatında yapılan değişikliklerle sosyal medya platformlarına yönelik yaptırımlar ağırlaştırılmıştır.

Türkiye Temsilciliği: Türkiye’den günlük erişimi 1 milyondan fazla olan yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcılarına yönetsel, parasal ve hukuksal işlemlerde tam yetkili en az bir gerçek veya tüzel kişi temsilci belirleme zorunluluğu getirilmiştir.

Bilgi Paylaşımı: Mahkemelerin TCK 217/A gibi belirli suçlara ilişkin istemleri doğrultusunda sosyal ağ sağlayıcılarının yargısal makamlara kullanıcı bilgilerini verme yükümlülüğü bulunmaktadır. Bilgi verilmemesi durumunda bant daraltma yaptırımı uygulanabilmektedir.

Şebekeler Üstü Hizmetler (OTT): [1]  WhatsApp, Signal, Telegram gibi internet tabanlı mesajlaşma/arama uygulamaları Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) denetimine alınmış ve Türkiye’de anonim şirket kurma ya da yetkilendirilme koşulu getirilmiştir. Ana muhalefet partisi (CHP) yasanın özellikle ifade özgürlüğünü kısıtladığı, sansüre yol açtığı ve öngörülebilir olmadığı gerekçesiyle TCK m. 217/A maddesinin iptali için Anayasa Mahkemesi'ne (AYM) başvurmuştur. AYM, yaptığı genel kurul incelemesinde düzenlemenin iptal talebini oy çokluğuyla reddetmiş ve yasanın anayasaya uygun olduğuna karar vermiştir.

Ön Sansür Öğretisi ve Demokratik Hukuk Devletinde Basılmamış Eserlere Müdahalenin Hukuksal Sınırları

Demokratik hukuk devletlerinde ifade ve basın özgürlüğü yalnızca yayımlanmış düşünceleri değil, henüz kamuoyuna ulaşmamış düşüncelerin açıklanabilme olanağını da güvence altına almaktadır. Bu nedenle bir düşüncenin yayımlanmadan önce devlet tarafından engellenmesi anayasa hukukunda ve insan hakları hukukunda "ön sansür (prior restraint)" olarak adlandırılmakta ve ifade özgürlüğüne yönelik en ağır müdahale biçimlerinden biri kabul edilmektedir. Ön sansür, yayımlanmış bir içeriğin sonradan hukuksal denetime alınmasından farklı olarak düşüncenin kamuoyuna ulaşmasını baştan engellemesi nedeniyle demokratik toplum düzeni bakımından çok daha sıkı anayasal denetime alınmaktadır. Ön sansür yasağının temelinde demokratik rejimlerin "serbest fikirler pazarı" (marketplace of ideas) anlayışı bulunmaktadır. Bu yaklaşıma göre devletin görevi hangi düşüncenin doğru veya yanlış olduğuna önceden karar vermek değil, farklı görüşlerin serbest biçimde kamuoyuna ulaşmasını güvence altına almaktır. Bir düşüncenin hukuka aykırılığı ancak yayımlandıktan sonra ve bağımsız yargı organlarının denetimi altında değerlendirilebilir. Aksi yaklaşım, devlet organlarını düşüncelerin ön denetimini yapan siyasal hakem konumuna dönüştürerek çoğulcu demokrasinin temel ilkeleriyle bağdaşmaz. Bu nedenle karşılaştırmalı anayasa hukukunda ön sansür, ancak son derece olağandışı koşullarda kabul edilmektedir. Ulusal güvenliğin açık ve yakın biçimde tehlikeye düşmesi, savaş planlarının açıklanması, yaşam hakkını doğrudan tehlikeye sokan bilgilerin açıklanması veya giderilmesi olanaksız ağır zararların ortaya çıkmasının kesin olarak gösterilebildiği durumlar dışında yayımlanmamış bir eserin tümüyle yasaklanması demokratik toplum gerekleriyle bağdaşan olağan bir müdahale olarak değerlendirilmemektedir. Böyle durumlarda dahi müdahalenin kanunilik, meşru amaç, demokratik toplumda zorunluluk ve ölçülülük ilkelerini birlikte karşılaması gerekir.

Türk anayasal sisteminde de benzer koruma mekanizmaları bulunmaktadır. Anayasa'nın 25. maddesi düşünce ve kanaat özgürlüğünü, 26. maddesi düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünü, 28. maddesi ise basın özgürlüğünü güvence altına almakta ve açık biçimde "Basın hürdür, sansür edilemez." hükmünü içermektedir. Bu düzenleme yalnızca klasik basın etkinliklerini değil, basım sürecindeki eserleri de kapsayan anayasal bir ilke niteliğindedir. Dolayısıyla henüz yayımlanmamış bir kitabın tamamen dolaşımdan kaldırılması, yalnızca basın özgürlüğü açısından değil, savunma hakkı, ifade özgürlüğü ve demokratik kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından da birlikte değerlendirilmesi gereken çok boyutlu bir anayasal sorun ortaya çıkarmaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yerleşik içtihatları da ifade özgürlüğünün yalnızca zararsız veya toplumun benimsediği düşünceleri değil, rahatsız edici, sarsıcı ve devlet otoritelerini eleştiren görüşleri de koruduğunu kabul etmektedir. Bu nedenle bir yayının henüz kamuoyuna ulaşmadan tamamen yasaklanması sonradan uygulanacak cezai veya hukuksal yaptırımlara oranla çok daha ağır bir müdahale olarak değerlendirilmektedir. Mahkeme, böyle bir müdahalenin demokratik toplum bakımından zorunlu olduğunun kamu makamlarınca inandırıcı biçimde ortaya konulmasını aramaktadır.

Devam eden ceza yargılamaları bakımından ise daha duyarlı bir denge kurulması gerekmektedir. Elbette devletin adil yargılamayı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır. Ancak bu yükümlülük, sanığın kendi savunmasını kamuoyuna açıklamasını kategorik olarak yasaklama yetkisi vermemektedir. Özellikle sanığın, yargılamanın usulüne, kanıtlarına veya adil yargılanma hakkına ilişkin eleştirilerini kitap, makale veya başka bir ifade aracıyla kamuoyuna açıklaması, demokratik toplumlarda kamusal tartışmanın doğal bir parçası olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle müdahalenin meşruluğu, yalnızca devam eden davanın varlığıyla değil, söz konusu yayının gerçekten yargı organlarını etkilemeye elverişli somut ve yakın bir tehlike oluşturup oluşturmadığıyla değerlendirilmelidir.

Bu çerçevede henüz yayımlanmamış bir savunma kitabının toplatılması, yalnızca ceza muhakemesi hukuku bakımından değil, ön sansür yasağı, ifade özgürlüğü, savunma hakkı ve demokratik hukuk devleti ilkeleri bakımından birlikte incelenmesi gereken karmaşık bir anayasal mesele niteliği taşımaktadır. Böyle bir müdahalenin hukuka uygunluğu, soyut tehlike varsayımlarına değil, zorunluluk, ölçülülük ve demokratik toplum gerekleri bakımından yapılacak sıkı bir anayasal denetime bağlıdır.

İmamoğlu kitapları

İmamoğlu hakkında yazılan ve kendi hazırladığı kitaplar son dönemdeki siyasal gelişmelere koşut olarak büyük bir ilgi görmektedir. İmamoğlu'nun siyasal yolculuğunu, tutukluluk sürecini ve hukuksal savunmalarını konu alan en önemli kitaplar şu şekildedir:

Savunma Kitabı (Henüz Basılmadan Yasaklanan Kitap- Ağustos 2026)

Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel'in açıklamasına göre Silivri Cezaevi'nde bulunan Ekrem İmamoğlu, İBB davasında mahkemede yapmasına izin verilmediğini belirttiği savunmasını bir kitap durumuna getirmiştir. Ancak bu eser henüz baskı aşamasındayken hakkında durdurma ve toplatma kararı verilmiştir. İmamoğlu bu kitapla engellenen savunmasını topluma anlatmayı amaçlamaktaydı.

Millete Emanet (Yavuz Oğhan- Eylül 2025)

Gazeteci Yavuz Oğhan tarafından kaleme alınan bu kitap İmamoğlu'nun İstanbul'u üst üste kazanma başarılarını ve ardından gelen 15,5 milyon oyla cumhurbaşkanı adayı olma sürecini anlatmaktadır.

Özelliği: Ön sözünü Özgür Özel, son sözünü ise Ekrem İmamoğlu yazmıştır.

Amacı: İmamoğlu'nun cezaevinden "Bu kitap size emanet" diyerek tanıttığı eserin tüm geliri hukuksal süreçlerde mağdur olan ailelere ve öğrencilere burs olarak aktarılmaktadır.

Asla Vazgeçme: Ekrem İmamoğlu'nun Yolculuğu (Mustafa Balbay- Haziran 2025)

Mustafa Balbay'ın Silivri Cezaevi'nde Ekrem İmamoğlu ile yaptığı üç görüşmeye dayanan bu kitap İmamoğlu'nun İBB seçim başarılarını, CHP'deki değişim sürecini ve Mart 2025'teki tutuklanma evresini ayrıntılı bir şekilde kronolojik olarak ele almaktadır.

İmamoğlu'nun İBB Döneminde Çıkan ve Katkı Sağladığı Kitaplar

Belediye başkanlığı döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Yayınları aracılığıyla bizzat önsöz yazdığı veya öncülük ettiği eserler de bulunmaktadır:

Hatıralarla Karşılaştırmalı Nutuk (İBB Yayınları)

25 Soruda Kanal İstanbul (Önsöz: Ekrem İmamoğlu)

Yargılamayı etkileme suçu (TCK 288) ile ifade özgürlüğü arasındaki çizgi

Türk ceza hukukunda, TCK’nun 288 inci maddesiyle düzenlenen “Adil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs” suçu ile Anayasa ve AİHS tarafından korunan ifade özgürlüğü arasındaki denge ceza adaleti ile demokratik eleştiri hakkının çatıştığı en duyarlı alanı oluşturur. Bu iki değer arasındaki hukuksal sınır ulusal ve uluslararası yüksek mahkeme içtihatlarına göre şu ölçütlerle belirlenmektedir:

Suçun Maddi Unsuru: "Aleniyet" ve "Etki Gücü"

TCK Md. 288 Kapsamı: Bir davanın soruşturma veya kovuşturma evresinde yargı görevi yapanları, tanıkları veya bilirkişileri etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunulmasını cezalandırır.

Hukuksal Sınır: İfade özgürlüğü davanın esasına ilişkin öznel yorum yapmayı korur. Ancak hukuksal sınır beyanın yargıcı baskı altına alma, tehdit etme veya yargılamayı olanaksız kılma olasılığına ulaştığı an aşılmış olur. Sadece davanın gidişini eleştirmek bu suçu oluşturmaz.

Siyasal Kamusal Figürler ve Eleştiri Sınırı

AİHM Yaklaşımı: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kamuoyunu ilgilendiren büyük davaların (özellikle siyasal nitelikli davaların) basında ve kamusal alanda tartışılmasını ifade ve basın özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olarak görür.

Hukuksal Çizgi: Hukukçular ve sanıklar davanın usul hatalarını yargıçların tarafsızlığını veya savcılığın kanıtlarını sert bir dille eleştirebilirler. Bu eleştiriler TCK Md. 288 kapsamında değerlendirilemez. Çünkü adil yargılanma hakkı yargının kamusal denetimine açık olmasını gerektirir.

Sanığın Savunma Hakkı ve TCK Md. 288 Çatışması

Savunma Dokunulmazlığı: Sanığın, kendisini suçlamalardan arındırmak için yaptığı açıklamalar Anayasa'nın 36. Maddesinde düzenlenen “Savunma Hakkı” ve TCK'nın 128. Maddesiyle düzenlenen “İddia ve Savunma Dokunulmazlığı” ile koruma altındadır.

Hukuksal Çizgi: Sanık, duruşma salonunda mahkemenin adil olmadığını, siyasal güdülerle hareket ettiğini söyleyebileceği gibi, bunu yazılı bir metinle (veya kitapla) kamuoyuna da duyurabilir. Bir sanığın kendi davasına ilişkin yaptığı açıklamaların "yargıyı etkileme" olarak yorumlanması savunma hakkının özünü ortadan kaldıracağı için hukuka aykırı kabul edilir.

Sınır Özeti:

"Hakaret/Tehdit" ile "Eleştiri" Ayrımı: Yüksek mahkemelerin yerleşik içtihatlarına göre aradaki net çizgi şudur.

Suç Oluşturan Durum: Yargıç veya savcıya doğrudan hedef göstererek tehdit etmek, hakaret etmek veya mahkemeye fiziksel/siyasal bir abluka çağrısı yapmak.

İfade Özgürlüğü Kapsamındaki Durum: Davadaki hukuksuzlukları açıklamak, adil yargılanma talep etmek, davanın siyasal olduğunu savunmak ve bu süreci halka anlatarak meşru kamuoyu desteği aramaktır. İmamoğlu'nun basılmak istenen kitabı da hukuksal olarak sanığın kendi davasına ilişkin kamusal bilgilendirme ve savunma etkinliği kapsamında değerlendirilmektedir.

Basılmamış Eserin Toplatılması ve İfade Özgürlüğü

Sansür Tartışması: Kitabın matbaada henüz dağıtılmadan ve kamuoyuna sunulmadan toplatılması, Anayasa'nın 25. maddesinde yer alan “Düşünce ve Kanaat Hürriyeti” ile 26. maddesindeki “Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti bağlamında” "ön sansür" eleştirilerine yol açmıştır.

Hukuksal Koruma: Anayasa'nın 28. maddesi "Basın hürdür, sansür edilemez" hükmünü içerir. Basılmamış bir kitabın toplatılması kararları hukukta genellikle "suç işlenmesinin önlenmesi" veya "soruşturmanın gizliliği" gibi genel sınırlama maddelerine dayandırılsa da içeriği henüz açıklık kazanmamış metne dönük mutlak yasaklama kararlarının ölçülülük ilkesine aykırı olduğu savunulmaktadır.

Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs ve Soruşturmanın Gizliliği

Olası Gerekçe: Mahkemenin toplatma kararının arkasında yatan olası hukuksal sav Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 288 inci maddesinde düzenlenen "Adil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs" suçudur. Devam eden bir dava hakkında kamuoyunu yönlendirecek, mahkeme heyetini baskı altına alacak veya tanık beyanlarını etkileyecek yayınlar hukuksal olarak suç oluşturabilmektedir.

Karşı Sav: Uzmanlar sanığın kendi davasıyla ilgili yapacağı savunmanın bir propaganda değil, en temel meşru hak olduğunu ve duruşma salonunda izin verilmeyen açıklamaların kamusal alanda paylaşılmasının adil yargılamayı sabote etmek değil, saydamlığı sağlamak olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir.

Soruşturma ve Kovuşturma Süreçlerine Etkisi

İmamoğlu hakkında daha önce duruşma salonundaki "Ben savunma yapmam, yargılayacağım" sözleri nedeniyle "kamu görevlisini tehdit" soruşturması açılmıştır. Basılmak istenen savunma kitabının toplatılması mahkeme ile sanık arasındaki bu gerilimi derinleştirerek savunma avukatlarının "reddi hakim" taleplerine hukuksal zemin hazırlamaktadır.

İmamoğlu Kararının Örneklerden Farkı nedir?

Geçmişteki emsallerin ezici çoğunluğu "Terörle Mücadele Kanunu (TMK)" kapsamında "örgüt propagandası" savlarına dayandırılırken, İmamoğlu'nun kitabına getirilen yasak doğrudan devam eden bir ceza davasının (kovuşturmanın) gidişini etkileme gerekçesine dayanmaktadır. Ancak basılmamış esere dönük el koyma uygulaması Ahmet Şık davasındaki AİHM ihlal kararıyla doğrudan çelişmektedir.

Olayın siyasal boyutu: İmamoğlu'nun görünürlüğünü engellemek?

Ekrem İmamoğlu’nun henüz basılmamış "Savunma" kitabına getirilen yasaklama ve toplatma kararı siyaset bilimciler ve kamuoyu çözümleyicileri tarafından doğrudan "siyasal görünürlüğü engelleme, gündem kurma gücünü elinden alma ve mağdurluk anlatısını sınırlandırma" stratejisi olarak değerlendirilmektedir.

Olayın siyasal çözümlenmesinde öne çıkan temel boyutlar ve stratejik hedefler şunlardır:

Mağduriyet Anlatısının Toplumsallaşmasını Önlemek

Siyaset psikolojisi açısından Türk seçmeni adaletsizliğe uğradığına inandığı liderlere güçlü bir refleksle sahip çıkmaktadır (1998’de Erdoğan’ın şiir davası veya 2019’da İmamoğlu’nun iptal edilen İBB seçimi gibi). İmamoğlu’nun bu kitabı kaleme almasındaki siyasal hedef Silivri’deki davanın hukuksal değil siyasal bir tasfiye operasyonu olduğunu bizzat kendi ağzından geniş kitlelere ulaştırmaktı. Kitabın toplatılması bu mağdurluk ve direniş anlatısının yazılı bir “manifesto” durumuna gelmesini ve ev ev, meydan meydan dağıtılarak kitleselleşmesini engelleme amacını taşımaktadır.

Gündem Belirleme Gücünü (Agenda-Setting) Sınırlamak

İmamoğlu elindeki yerel yönetim gücü ve güçlü medya ekibi sayesinde Türkiye gündemini belirleme yeteneği en yüksek muhalefet aktörlerinden biridir. "Savunma" içerikli bir kitabın piyasaya çıkması, haftalarca televizyon programlarında, köşe yazılarında ve sosyal medyada bu davanın ve İmamoğlu’nun konuşulmasını sağlayacaktı. Kitabın matbaada engellenmesiyle muhalefetin iktidarı "yargı eliyle siyasi mühendislik yapmakla" suçlayacağı bu güçlü iletişim kanalının önü kesilmek istenmiştir.

Siyasal Yasak (Ahmak Davası) Sürecini Kamuoyundan Kaçırmak

İmamoğlu hakkındaki yargısal süreçlerin (İBB davası ve istinaftaki siyasal yasak riski) kamuoyunda çok fazla tartışılması, muhalefet blokunu kenetleme ve kararsız seçmeni İmamoğlu etrafında birleştirme riski barındırmaktadır. Kitap yasağıyla birlikte davanın içeriğinin, hukuksal tutarsızlıklarının ve savunma kısıtlamalarının halk tarafından ayrıntılı olarak öğrenilmesi zorlaştırılmak ve süreç sadece adliye koridorlarına sıkıştırılmak istenmektedir.

Sayısal ve Farklı Görünürlük Tuzağı (Ters Tepme Riski)

Siyasal iletişimde "Streisand Etkisi" olarak bilinen olgu bir bilginin yasaklanmaya çalışılmasının o bilgiye olan merakı ve görünürlüğü katlanarak artırması durumudur. Kitabın fiziki olarak basılmasının engellenmesi İmamoğlu’nun siyasal görünürlüğünü tümüyle yok etmemektedir. Aksine, Özgür Özel ve CHP kurmaylarının bu yasağı meydanlarda seslendirmesi, kitabın olası sayısal sızıntıları veya yapay zeka destekli özet videoları aracılığıyla İmamoğlu "susturulmaya çalışılan lider" imajıyla sayısal alanda daha da etkili bir görünürlük kazanabilir.

Genel Değerlendirme ve Sonuç

Ekrem İmamoğlu'nun henüz basım aşamasındaki Savunma kitabı hakkında verilen toplatma ve dağıtımın durdurulması kararı yalnızca belirli bir ceza yargılamasına ilişkin usul işlemi olarak değerlendirilemeyecek ölçüde geniş anayasal ve siyasal sonuçlar doğuran bir gelişmedir. İncelenen örnekler, anayasal hükümler ve ulusal ile uluslararası hukuk ilkeleri birlikte değerlendirildiğinde, uyuşmazlığın merkezinde ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, savunma hakkı, adil yargılanma hakkı ve demokratik kamuoyunun bilgi edinme hakkı arasında kurulması gereken hassas denge yer almaktadır.

Karşılaştırmalı anayasa hukukunda ön sansür ifade özgürlüğüne yönelik en ağır müdahale biçimlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bunun temel nedeni, yayımlanmış bir düşüncenin sonradan hukuksal denetime alınmasından farklı olarak, düşüncenin kamuoyuna ulaşmasının daha başlangıç aşamasında engellenmesidir. Demokratik hukuk devletlerinde bu tür müdahaleler ancak son derece olağandışı koşullarda ve zorunluluk ile ölçülülük ilkelerinin birlikte gerçekleşmesi durumunda meşru kabul edilebilmektedir. Ön sansüre ilişkin anayasal yaklaşımın temelinde, devletin düşüncelerin doğruluğunu önceden belirleyen bir otorite değil, farklı görüşlerin serbestçe dolaşımını güvence altına alan tarafsız bir hakem olması gerektiği anlayışı bulunmaktadır.

Türk anayasal sistemi de benzer bir koruma anlayışını benimsemektedir. Anayasa'nın düşünce ve ifade özgürlüğüne ilişkin hükümleri ile basın özgürlüğünü güvence altına alan düzenlemeleri birlikte değerlendirildiğinde, henüz yayımlanmamış bir esere yönelik müdahalenin olağandışı nitelikte olması gerektiği açıktır. Buna karşılık devam eden bir ceza yargılamasının adil biçimde yürütülmesini sağlamak da devletin anayasal yükümlülükleri arasındadır. Dolayısıyla hukuksal sorun, bu iki anayasal değerden hangisinin mutlak üstünlüğe sahip olduğu değil, somut olayda bunlar arasında demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun, ölçülü ve gerekli bir dengenin kurulup kurulmadığıdır.

Bu çalışmada incelenen emsal kararlar, özellikle basılmamış eserlere yönelik müdahalelerin ulusal ve uluslararası yargı mercileri tarafından son derece sıkı bir denetime alındığını göstermektedir. Aynı zamanda bu içtihatlar ifade özgürlüğünün yalnızca toplumun benimsediği veya rahatsızlık yaratmayan düşünceleri değil, siyasal iktidarı eleştiren, tartışmalı veya kamuoyunda güçlü yankı uyandırabilecek görüşleri de koruduğunu ortaya koymaktadır. Demokratik toplumların ayırt edici özelliği, düşüncelerin önceden susturulması değil, hukuka aykırılık savlarına bağımsız yargı tarafından sonradan denetlenebilmesidir.

Bunun yanında olayın yalnızca hukuksal değil, siyasal iletişim bakımından da değerlendirilmesi gerekmektedir. Günümüz demokrasilerinde yüksek görünürlüğe sahip siyasal aktörlere yönelik yargısal işlemler kaçınılmaz biçimde kamuoyu tartışmasının konusu durumuna gelmektedir. Bu nedenle yargısal kararların hukuksal gerekçelerinin kamuoyu tarafından anlaşılabilir, inandırıcı ve ölçülülük ilkesiyle uyumlu olması, yalnızca bireysel hakların korunması açısından değil, yargıya duyulan toplumsal güven bakımından da önem taşımaktadır. Aksi durumda hukuksal uyuşmazlıklar, siyasal kutuplaşmanın bir parçası olarak algılanabilmekte ve bu da hem yargının tarafsızlığına ilişkin tartışmaları hem de demokratik meşruluk sorunlarını derinleştirebilmektedir.

Sonuç olarak, henüz yayımlanmamış bir savunma kitabına yönelik müdahalenin hukuksal değerlendirilmesi, yalnızca ceza yargılaması hukuku veya yargılamayı etkileme suçuna ilişkin hükümlerle sınırlı değildir. Sorun ifade özgürlüğü, savunma hakkı, basın özgürlüğü, ön sansür yasağı, ölçülülük ilkesi ve demokratik hukuk devleti anlayışının birlikte değerlendirilmesini gerektiren çok katmanlı bir anayasal sorun niteliği taşımaktadır. Böyle bir müdahalenin hukuka uygunluğu ancak somut olayın özellikleri dikkate alınarak; kanunilik, meşru amaç, demokratik toplumda zorunluluk ve ölçülülük ölçütleri çerçevesinde yapılacak sıkı bir anayasal denetim sonucunda belirlenebilir.

Bu olay, Türkiye'de ifade özgürlüğü ile adil yargılanma hakkı arasındaki ilişkinin yeniden tartışılmasına zemin hazırlayan önemli bir örnek oluşturmuştur. Verilecek yargısal kararların yalnızca taraflar bakımından değil, Türkiye'de demokratik hukuk devletinin işleyişi, anayasal özgürlüklerin sınırları ve yargının meşruluğuna ilişkin gelecekteki tartışmalar açısından da örnek niteliği taşıması kuvvetle olasıdır.



[1] OTT (Over-the-Top), televizyon ve film gibi medya içeriklerinin geleneksel uydu, kablolu yayın veya karasal altyapılara gereksinme duyulmadan doğrudan internet üzerinden kullanıcılara ulaştırıldığı bir dağıtım modelidir.

 

Dün Gece Bir Rüya Gördüm…

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

Dün gece tuhaf bir rüya gördüm.

Rüyamda çok büyük bir kurum vardı. Yaklaşık yüz bin çalışanı olan, her ay milyarlarca liralık maaş ödemesi yapan devasa bir örgüt…

Ayın sonu yaklaşmıştı. Çalışanlar maaşlarını bekliyordu. Kurumun kasasında ise maaş ödemeleri için ayrılmış büyük bir meblağ hazırdı.

Tam o sırada kurumun en tepesindeki yönetici bir banka müdürüyle gizli bir görüşme yaptı.

"Parayı birkaç günlüğüne benim kişisel hesabıma aktaralım" dedi. "Sonra repo yapalım. Süresi dolunca ana parayı kuruma geri veririz. Çalışanların maaşları yine zamanında ödenir. Kimse hiçbir şey anlamaz."

Banka müdürü kısa bir sessizlikten sonra başını salladı.

Rüyamda plan kusursuz işliyordu.

Maaşlar günü geldiğinde eksiksiz ödendi. Çalışanlar mutluydu. Sendikalar sessizdi. Basında tek satır haber çıkmadı. Denetçiler de herhangi bir olağanüstülük fark etmedi.

Fakat bir ayrıntı dikkatimi çekti.

Repo sonunda oluşan kazanç kuruma dönmedi.

O kazanç, çok uzaklarda bulunan bir bankadaki kişisel hesaba aktarılıyordu.

Rüyanın en ilginç bölümü ise bundan sonra başladı.

Bir grup hukukçu bu olayı tartışıyordu.

Bir kısmı şöyle diyordu: "Ortada zarar yok. Maaşlar ödenmiş. Kurum parasını geri almış. Suç oluşmaz."

Başka bir grup ise itiraz ediyordu: "Bir dakika…"

"Paranın kendisi geri dönmüş olabilir. Ama o paranın ürettiği ekonomik değer kime ait?"

Salondaki sessizlik büyüdü.

Bir maliyeci söz aldı.

"Dünyanın hiçbir yerinde bir emanetçi, kendisine emanet edilen paranın getirisini kendi malı gibi kullanamaz."

Bir başka hukukçu ekledi: "Burada önemli olan yalnızca anapara değildir. Paranın doğurduğu semere de malikin hakkıdır."

Tam bu sırada yaşlı bir profesör ayağa kalktı. Hiç kimsenin beklemediği soruyu sordu: "Peki ya bu uygulama yıllardır yapılıyorsa?"

Salondaki herkes sustu.

Profesör devam etti: "Ve diyelim ki bunu herkes biliyor…"

"Denetçiler biliyor."

"Banka biliyor."

"Yöneticiler biliyor."

"Çalışanlar bilmiyor."

"Peki suç, ilk kez soruşturma açıldığı gün mü doğar; yoksa ilk işlem yapıldığı anda mı?"

Bu kez genç bir hukukçu söz aldı: "Hukuk açısından suçun oluşması başka, soruşturmanın ne zaman ve kim hakkında açıldığı bambaşka bir sorundur."

Profesör gülümsedi.

"Evet," dedi.

"Bir eylemin hukuka aykırı olması ile hukukun o eyleme eşit uygulanması aynı şey değildir."

Tam o sırada uyandım.

Sabah kahvemi içerken kendi kendime düşündüm.

Aslında gördüğüm rüya repo hakkında değildi.

Paradan da değildi.

Rüya, bize emanet edilen bir yetkinin sınırları hakkındaydı.

Çünkü hukuk bazen kaybolan parayı değil, kaybolan güveni korur.

Ve güven, geri yatırılan bir anaparadan çok daha değerlidir.

26 Ağustos 2026 Çarşamba

 

Konvansiyonel Savaştan Jeoekonomik Savaşa: ABD'nin İran'a Karşı Yeni Stratejisi, Küresel Ekonomik Baskı Öğretisi ve Uluslararası Düzenin Geleceği

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Öz

Bu çalışma Amerika Birleşik Devletleri'nin İran'a yönelik siyasasında ortaya çıkan stratejik dönüşümü ve ekonomik araçların giderek daha kapsamlı bir savaş ve zorlama aracına dönüşmesini incelemektedir. Çalışmanın temel savı ABD'nin İran'a karşı konvansiyonel askeri güç kullanımının siyasal ve stratejik hedefleri gerçekleştirmede sınırlı kalması üzerine ekonomik ve finansal gücünü daha sistemli biçimde kullanmaya yöneldiğidir. Bu çerçevede ekonomik yaptırımlar, ikincil yaptırımlar, enerji gelirlerinin sınırlandırılması, deniz taşımacılığının ve finansal ağların hedef alınması, teknoloji erişiminin kısıtlanması ve farklı ödeme kanallarının engellenmesi birbirini tamamlayan araçlar olarak değerlendirilmektedir. Araştırmada Sürekli Güncellenen Sosyo-Politik Çözümleme (SGSÇ) yöntemi kullanılmış ve ABD, İran, Çin ve bölgesel aktörler arasındaki karşılıklı stratejik etkileşimler çözümlenmiştir. Çözümleme, ABD'nin İran ekonomisine ciddi zarar verme kapasitesinin yüksek olduğunu ancak ekonomik yıpratmanın İran'ın siyasal ve stratejik davranışını değiştirmesinin aynı ölçüde olanaklı olmadığını göstermektedir. Özellikle Çin'in İran'la ekonomik ilişkilerini sürdürme kapasitesi ve Hürmüz Boğazı'nın küresel enerji sistemi açısından taşıdığı önem ekonomik kuşatmanın yapısal sınırlarını oluşturmaktadır. Ayrıca üçüncü ülkeleri İran'la ekonomik ilişkileri konusunda “taraf seçmeye” zorlayan yaklaşımın kısa vadede ABD'nin baskı kapasitesini artırırken uzun vadede farklı finansal ve ticari ağların gelişmesini hızlandırabileceği ileri sürülmektedir. Çalışmanın temel sonucu ABD'nin İran'ı ekonomik olarak zayıflatmasının olanaklı olduğu ancak İran'ı siyasal olarak teslim almaya yönelik ekonomik savaşın başarı şansının daha sınırlı bulunduğudur. Daha önemlisi ekonomik gücün küresel ölçekte silahlandırılması İran'ın ötesinde uluslararası ekonomik düzenin yapısını değiştirebilecek bir jeoekonomik dönüşümü tetikleyebilir.

Anahtar Kelimeler: ABD, İran, ekonomik savaş, ekonomik yaptırımlar, ikincil yaptırımlar, jeoekonomi, Çin, Hürmüz Boğazı, enerji güvenliği, küresel ekonomik düzen

 

Abstract

This study examines the strategic transformation of United States policy toward Iran and the increasing use of economic instruments as comprehensive instruments of warfare and coercion. It argues that the limitations of conventional military power in achieving Washington's political and strategic objectives have encouraged the United States to rely increasingly on its economic and financial power. Within this framework, economic sanctions, secondary sanctions, restrictions on energy revenues, targeting of maritime transportation and financial networks, limitations on technology access, and efforts to obstruct alternative payment channels are examined as interconnected instruments of economic warfare. The study employs the Continuously Updated Socio-Political Analysis (CUSPA) method to analyze the reciprocal strategic interactions among the United States, Iran, China, and regional actors. The analysis demonstrates that the United States has substantial capacity to weaken the Iranian economy, but that economic attrition is considerably less likely to produce a corresponding change in Iran's political and strategic behavior. China's capacity to maintain economic relations with Iran and the strategic importance of the Strait of Hormuz to the global energy system constitute major structural limits to comprehensive economic isolation. The study further argues that Washington's attempt to compel third countries to choose between economic relations with Iran and access to the U.S.-centered financial system may strengthen American coercive power in the short term, while accelerating the development of alternative financial and trade networks in the longer term. The central conclusion is that the United States may succeed in economically weakening Iran, but the prospects of using economic warfare to compel Iran to fundamentally alter its political and strategic behavior are more limited. More importantly, the weaponization of economic power on a global scale may generate a broader geoeconomic transformation extending beyond Iran and potentially altering the structure of the international economic order.

Keywords: United States, Iran, economic warfare, economic sanctions, secondary sanctions, geoeconomics, China, Strait of Hormuz, energy security, global economic order

GİRİŞ

Uluslararası ilişkiler tarihinde savaş uzun süre devletlerin siyasal amaçlarına ulaşmak için başvurdukları en belirgin güç kullanma aracı olarak kabul edilmiştir. Ancak XXI. yüzyılda savaşın niteliği önemli ölçüde değişmektedir. Askeri hareketler artık tek başına belirleyici sonuçlar üretmemekte ve finansal sistemler, ticaret ağları, enerji koridorları, teknoloji, lojistik ve küresel ödeme mekanizmaları devletlerin stratejik yarışmasının temel unsurları durumuna gelmektedir. Başka bir ifadeyle, savaş alanı cephelerden küresel ekonominin işleyişine doğru genişlemektedir.

İran ile ABD arasında son yıllarda yaşanan gelişmeler bu dönüşümün en dikkat çekici örneklerinden birini oluşturmaktadır. İran'ın nükleer programı, bölgesel etkisi ve vekil aktörler üzerinden yürüttüğü güvenlik stratejisi nedeniyle uzun yıllardır askeri baskı, diplomatik girişimler ve ekonomik yaptırımlar birlikte uygulanmıştır. Buna karşın doğrudan veya dolaylı askeri müdahalelerin İran'ın stratejik tercihlerini köklü biçimde değiştiremediği görülmektedir. Bu durum Washington'un İran siyasasında yeni bir arayışa yöneldiğine işaret etmektedir.

Bu yeni yaklaşımın temel özelliği ekonomik yaptırımları tamamlayıcı bir araç olarak değil, başlı başına bir savaş stratejisi olarak kurgulamasıdır. Artık hedef yalnızca İran ekonomisini zayıflatmak değildir. Asıl amaç İran ile ekonomik ilişki kuran devletleri, şirketleri, finans kuruluşlarını ve lojistik ağları da baskı altına alarak İran'ı küresel ekonomik sistem içinde hareket edemez duruma getirmektir. Böylece ekonomik bağımlılıklar, finansal ağlar ve uluslararası ticaret ilişkileri, askeri gücün yerine geçen stratejik baskı araçlarına dönüşmektedir.

Bu yönüyle ABD'nin benimsediği yaklaşım ikili bir yaptırım siyasasının ötesine geçmektedir. Strateji, uluslararası sistemi "taraf seçmeye" zorlayan küresel bir ekonomik baskı düzeni oluşturmayı hedeflemektedir. İran ile ekonomik ilişkilerini sürdüren aktörlerin de yaptırımlarla karşı karşıya kalacağı yönündeki açıklamalar ekonomik savaşın coğrafi sınırlarının artık İran ile sınırlı olmadığını göstermektedir. Dolayısıyla tartışılan konu yalnızca ABD-İran ilişkileri değil, uluslararası ekonomik düzenin nasıl şekilleneceği sorunudur.

Bununla birlikte, bu stratejinin uygulanabilirliği ve başarı olasılığı ciddi tartışmaları da beraberinde getirmektedir. İran'ın Çin başta olmak üzere büyük ekonomik aktörlerle sürdürdüğü ticari ilişkiler, farklı ödeme sistemlerinin gelişmesi, bölgesel ekonomik iş birliklerinin güçlenmesi ve küresel ekonominin karşılıklı bağımlılık yapısı ekonomik baskının etkisini sınırlayabilecek yapısal unsurlar olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle ekonomik savaşın kapsamı kadar sınırları ve beklenmeyen sonuçları da incelenmesi gereken temel araştırma konuları arasındadır.

Bu makalenin temel savı ABD'nin İran'a yönelik yeni siyasasının klasik yaptırım anlayışının ötesine geçerek "Küresel Ekonomik Baskı Öğretisi" olarak adlandırılabilecek yeni bir stratejik yaklaşımı temsil ettiğidir. Bu öğreti yalnızca İran'ı ekonomik olarak yalnızlaştırmayı değil, uluslararası ekonomik ilişkileri ABD'nin jeopolitik öncelikleri doğrultusunda yeniden yapılandırmayı amaçlamaktadır. Ancak bu süreç kısa vadede İran üzerinde baskı oluştururken, uzun vadede küresel ekonomik bloklaşmayı hızlandırma, farklı finansal sistemleri güçlendirme ve uluslararası düzenin çok merkezli bir yapıya evrilmesini hızlandırma olanağı da içermektedir.

Amaç ve Hedefler

Bu çalışmanın temel amacı, ABD'nin İran'a yönelik siyasasında ortaya çıkan stratejik dönüşümü konvansiyonel askeri güç kullanımından jeoekonomik güç kullanımına geçiş bağlamında incelemek ve bu dönüşümün İran, ABD ve uluslararası sistem açısından olası sonuçlarını ortaya koymaktır. Çalışma ekonomik yaptırımları yalnızca İran'ın ekonomik kapasitesini sınırlamaya yönelik teknik araçlar olarak değil, siyasal hedeflere ulaşmak amacıyla kullanılan bütünleşik bir ekonomik savaş stratejisi olarak ele almaktadır. Bu temel amaç doğrultusunda çalışmanın hedefleri şunlardır:

ABD'nin İran siyasasındaki stratejik dönüşümü ortaya koymak: Konvansiyonel askeri baskının neden beklenen siyasal sonuçları üretmekte zorlandığını ve Washington'un neden ekonomik baskıyı daha merkezi bir stratejik araç durumuna getirdiğini incelemek.

Yeni ekonomik savaş stratejisinin içeriğini belirlemek: Finansal yaptırımlar, ikincil yaptırımlar, enerji ticaretinin sınırlandırılması, deniz taşımacılığı ve sigorta sistemleri üzerindeki baskılar, teknoloji ve ödeme sistemlerine yönelik kısıtlamalar gibi araçların birbirleriyle nasıl bütünleştirildiğini ortaya koymak.

"Küresel Ekonomik Baskı Öğretisi"ni kavramsallaştırmak: ABD'nin yalnızca İran'ı hedef almakla kalmayıp İran'la ekonomik ilişkilerini sürdüren üçüncü ülkeleri de yaptırım tehdidiyle karşı karşıya bırakmasını yeni bir jeoekonomik zorlama biçimi olarak çözümlemek.

Stratejinin İran üzerindeki olası etkilerini değerlendirmek: Ekonomik baskının İran'ın enerji gelirleri, dış ticareti, finansal kapasitesi, toplumsal yapısı ve siyasal karar alma mekanizması üzerindeki kısa ve orta vadeli sonuçlarını belirlemek.

Çin etmenini çözümlemek: İran'ın en önemli ekonomik ortaklarından biri olan Çin'in strateji karşısındaki konumunu incelemek ve ABD'nin Çin'e yönelik ikincil yaptırımları genişletmesinin olanaklı olup olmadığını ve bunun ABD-Çin ilişkileri ile küresel ekonomi açısından yaratacağı sonuçları değerlendirmek.

Hürmüz Boğazı ve enerji güvenliğini ekonomik savaş bağlamında incelemek: İran'ın enerji ihracatı, Hürmüz Boğazı'nın stratejik konumu ve bölgesel aktörlerin ekonomik çıkarları arasındaki ilişkinin ABD'nin yeni stratejisi bakımından önemini ortaya koymak.

Stratejinin başarı koşullarını ve sınırlarını belirlemek: Ekonomik savaşın İran'ı siyasal ödün vermeye veya stratejik davranışını değiştirmeye zorlayabilmesi için gerekli koşulları ve stratejinin başarısını engelleyebilecek yapısal etmenleri değerlendirmek.

Küresel sistem üzerindeki uzun vadeli sonuçları ortaya koymak: ABD'nin finansal ve ekonomik gücünü jeopolitik bir silah olarak kullanmasının dolar merkezli uluslararası ekonomik sistem, farklı ve değişik ödeme mekanizmaları, ekonomik bloklaşma ve çok merkezli dünya düzeni üzerindeki olası etkilerini incelemek.

Araştırma Soruları

Bu çalışma, ABD'nin İran'a yönelik yeni ekonomik stratejisinin niteliğini, uygulanabilirliğini, başarı olasılığını ve uluslararası sistem üzerindeki olası sonuçlarını belirlemek amacıyla aşağıdaki temel araştırma sorularına yanıt aramaktadır.

Temel Araştırma Sorusu: ABD'nin İran'a karşı geliştirdiği yeni ekonomik baskı stratejisi konvansiyonel savaşın yerine geçen bir "Küresel Ekonomik Baskı Öğretisi" niteliği taşımakta mıdır; taşıyorsa bu stratejinin İran'ı siyasal ve stratejik davranışını değiştirmeye zorlama kapasitesi nedir?

Alt Araştırma Soruları

ABD neden İran'a karşı askeri baskının yanında, hatta giderek onun yerine, ekonomik savaş stratejisini öne çıkarmaktadır? Bu değişimin askeri, ekonomik ve jeopolitik nedenleri nelerdir?

ABD'nin yeni ekonomik savaş stratejisinin kapsamı nedir? Finansal yaptırımlar, ikincil yaptırımlar, enerji ticareti, deniz taşımacılığı, sigorta, teknoloji ve ödeme sistemleri nasıl bütünleşik bir baskı mekanizmasına dönüştürülmektedir?

İran'ın ekonomik ve finansal sistemini küresel ekonomik dolaşımdan dışlama girişimi ne ölçüde gerçekleştirilebilir? İran'ın farklı ticaret ve finansman kanalları bu stratejinin etkinliğini hangi ölçüde sınırlandırabilir?

ABD'nin İran'la ekonomik ilişki kuran üçüncü ülkeleri de yaptırım tehdidiyle karşı karşıya bırakması ekonomik yaptırım siyasasını hangi noktada "ekonomik savaş"a dönüştürmektedir?

Çin etmeni ABD stratejisinin uygulanabilirliğini nasıl etkilemektedir? İran'ın Çin ile ekonomik ilişkilerinin devam etmesi durumunda ABD ekonomik baskıyı Çin'e genişletebilir mi; genişletirse bunun ABD-Çin ilişkileri ve küresel ekonomi üzerindeki maliyeti ne olur?

Hürmüz Boğazı İran'ın enerji gelirleri ve bölgesel ekonomik ilişkiler ABD'nin ekonomik savaş stratejisinde nasıl bir stratejik işlev görmektedir?

İran'ın ekonomik olarak ağır biçimde sıkıştırılması İran yönetimini siyasal ve stratejik ödün vermeye zorlayabilir mi; yoksa ekonomik baskı İran'ın direnme kapasitesini ve farklı ekonomik ortaklıklara yönelimini mi güçlendirebilir?

ABD'nin ekonomik gücünü küresel ölçekte bir zorlayıcı güç aracına dönüştürmesi dolar merkezli uluslararası finans sisteminin gücünü artırmak yerine uzun vadede zayıflatabilir mi?

ABD'nin üçüncü ülkeleri "taraf seçmeye" zorlayan siyasası uluslararası ekonomik sistemde yeni bir bloklaşmanın oluşmasına yol açabilir mi?

Bu stratejinin başarı ölçütü ne olmalıdır? İran'ın ekonomik olarak zayıflatılması, petrol gelirlerinin azaltılması, dış ticaretinin daraltılması, İran'ın stratejik davranışının değiştirilmesi veya siyasal rejimin siyasa değiştirmesi aynı başarı kategorisinde değerlendirilebilir mi?

ABD'nin İran'a karşı uyguladığı ekonomik savaşın kısa, orta ve uzun vadeli başarı olasılığı nedir? Başarıyı artıran ve azaltan temel değişkenler hangileridir?

ABD'nin İran'a karşı geliştirdiği bu model gelecekte başka devletlere karşı uygulanabilecek genelleştirilebilir bir ekonomik savaş öğretisine dönüşebilir mi?

Araştırmanın Temel Çözümleyici Sorusu

Bütün bu soruların üzerinde yer alan daha kapsamlı soru ise şudur: ABD İran'ı küresel ekonomik sistemden dışlayarak İran üzerinde stratejik üstünlük sağlayabilir mi; yoksa ekonomik gücün küresel ölçekte silahlandırılması İran'dan daha büyük bir sonuç doğurarak uluslararası ekonomik sistemin parçalanmasını ve yeni jeoekonomik güç merkezlerinin ortaya çıkmasını mı hızlandıracaktır? Bu nedenle araştırma, ekonomik yaptırımların İran üzerindeki doğrudan etkileri ile bu yaptırımların uluslararası sistem üzerinde yaratabileceği dolaylı ve uzun vadeli sonuçları birbirinden ayırarak incelemektedir.

Yöntem

Bu araştırmada ABD'nin İran'a karşı geliştirmekte olduğu ekonomik baskı stratejisini ve bu stratejinin olası sonuçlarını çözümlemek amacıyla Sürekli Güncellenen Sosyo-Politik Çözümleme (SGSÇ) yöntemi kullanılmaktadır. SGSÇ, siyasal ve uluslararası gelişmeleri durağan olgular olarak değil, aktörlerin karşılıklı karar ve tepkileriyle sürekli değişen süreçler olarak ele almaktadır. Bu yaklaşım araştırmanın konusu açısından özellikle önemlidir. Çünkü ABD'nin İran'a yönelik ekonomik baskısı tek taraflı bir siyasa değildir. ABD'nin uyguladığı yaptırım ve ekonomik baskı araçları İran'ın davranışını, İran'ın tepkileri Çin'in ve diğer ticaret ortaklarının tutumunu ve bu aktörlerin davranışları ise ABD'nin sonraki kararlarını etkileyebilmektedir. Dolayısıyla araştırmada ekonomik savaş, yalnızca uygulanan yaptırımların toplamı olarak değil, çok aktörlü ve karşılıklı etkileşimli bir stratejik süreç olarak incelenmektedir.

Araştırmanın çözümleme birimini ABD'nin tek tek yaptırım kararları değil, bu kararların oluşturduğu ekonomik baskı sistemi ve bu sistemin uluslararası aktörler üzerindeki etkileri oluşturmaktadır. Bu çerçevede araştırma dört temel çözümleme alanına dayandırılmaktadır. Birinci olarak, ABD'nin İran'a yönelik stratejisindeki değişim incelenmektedir. Askeri güç diplomatik baskı ve ekonomik yaptırımlar arasındaki ilişki değerlendirilerek ekonomik araçların neden giderek daha merkezi bir konuma taşındığı araştırılmaktadır.

İkinci olarak, ekonomik baskının araçları ve kapsamı incelenmektedir. Doğrudan yaptırımların yanı sıra ikincil yaptırımlar, enerji ticareti, finansal sistem, deniz taşımacılığı, sigorta, teknoloji ve ödeme mekanizmaları birlikte değerlendirilmektedir. Böylece ekonomik baskının yalnızca İran'ı değil, İran'la ekonomik ilişki içinde bulunan üçüncü ülkeleri de kapsayan bir yapıya dönüşüp dönüşmediği belirlenmektedir.

Üçüncü olarak, başta Çin olmak üzere üçüncü ülkelerin tepkileri çözümlenmektedir. Özellikle Çin'in İran'la ekonomik ilişkilerini sürdürmesi durumunda ABD'nin ekonomik baskıyı ne ölçüde genişletebileceği ve bunun ABD-Çin ilişkileri ile küresel ekonomik sistem üzerindeki maliyeti değerlendirilmektedir. Hürmüz Boğazı ve enerji ticareti de bu kapsamda stratejik değişkenler olarak ele alınmaktadır.

Dördüncü olarak, ekonomik savaşın başarı olasılığı incelenmektedir. Burada ekonomik başarı ile siyasal başarı birbirinden ayrılmaktadır. İran'ın ekonomik olarak zayıflatılması tek başına stratejinin başarılı olduğu anlamına gelmemektedir. Asıl ölçüt ekonomik baskının İran'ın stratejik ve siyasal davranışını değiştirme kapasitesidir.

Araştırmada bu nedenle üç temel sonuç düzeyi ayırt edilmektedir:

Ekonomik sonuç: İran'ın gelir, ticaret ve finansal hareket alanının daralması;

Stratejik sonuç: İran'ın dış siyasa ve bölgesel davranışının değişmesi;

Sistemsel sonuç: ABD'nin ekonomik baskı kapasitesinin korunması veya buna karşı farklı ekonomik ve finansal yapıların güçlenmesi.

Bu ayrım, araştırmanın temel çözümleyici sorunlarından biri olan “İran ekonomisini zayıflatmak ile İran'ı siyasal olarak değiştirmek arasındaki farkı” ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Araştırmanın son aşamasında SGSÇ'nin devingen niteliğine uygun olarak farklı olasılık alanları oluşturulacaktır. Ekonomik baskının İran'ı siyasal ödüne zorlaması İran'ın uzun süreli ekonomik yıpranmaya karşın stratejik tutumunu koruması veya ABD'nin baskısına karşı Çin ve diğer aktörlerin farklı ekonomik ve finansal ağları güçlendirmesi başlıca olasılık alanları olarak değerlendirilecektir.

Bu bağlamda araştırmanın ortaya koyduğu “Küresel Ekonomik Baskı Öğretisi” kavramı önceden kabul edilmiş bir sonuç değil, araştırma kapsamında sınanacak bir çözümleyici önerme olarak kullanılmaktadır. Eğer ABD'nin İran'a yönelik ekonomik siyasası, hedef ülkenin yanı sıra üçüncü ülkeleri de sistemli biçimde ekonomik tercih yapmaya zorlayan ve küresel finans ve ticaret ağlarını stratejik baskı aracı olarak kullanan bütünleşik bir yapıya dönüşmüşse bunun klasik ekonomik yaptırım siyasasından ayrılarak yeni bir ekonomik savaş biçimi oluşturduğu ileri sürülebilecektir.

Bu yöntem sayesinde araştırma, yalnızca “ABD İran'a ne yaptı?” sorusuna değil, “ABD neden bu stratejiye yöneldi?”, “İran ve diğer aktörler nasıl karşılık verebilir?”, “strateji hangi koşullarda başarılı olabilir?” ve “bu savaşım uluslararası ekonomik düzeni nasıl değiştirebilir?” sorularına da yanıt aramaktadır.

KURAMSAL ÇERÇEVE: ABD’NİN EKONOMİK SAVAŞ STRATEJİSİNİN TEMEL BİLEŞENLERİ

ABD'nin İran'a karşı geliştirdiği yeni ekonomik savaş stratejisinin anlaşılabilmesi için ekonomik yaptırım, ekonomik zorlama ve ekonomik savaş kavramları arasındaki ayrımın öncelikle ortaya konulması gerekir. Ekonomik yaptırım, belirli bir devletin davranışını değiştirmek amacıyla ticari, finansal veya ekonomik ilişkilerin sınırlandırılmasını ifade eder. Ekonomik zorlama ise bu araçların, hedef devletin tercihlerini değiştirmeye yönelik daha kapsamlı bir baskı mekanizması içinde kullanılmasını ifade etmektedir. Ekonomik savaş ise ekonomik ve finansal kapasitenin askeri gücün tamamlayıcısı veya belirli durumlarda ikamesi olarak rakibin ekonomik dayanma kapasitesini ve siyasal hareket alanını sistemli biçimde ortadan kaldırmak amacıyla kullanılmasıdır.

ABD'nin 2026 yılında İran'a yönelik siyasası bu üçüncü kategoriye doğru belirgin bir geçiş göstermektedir. Nitekim ABD Hazine Bakanlığı 24 Ağustos 2026'da başlatılan Ekonomik Dışlama Operasyonu (Operation Economic Outcast) kapsamında amacını İran'ın dünya çapındaki finansal bağlantılarını hedef almak ve rejimi ayakta tutan ekonomik kaynakları kesmek olarak açıklamıştır. Hazine Bakanı Scott Bessent de stratejinin yalnızca İran içindeki aktörleri değil, İran'ın üçüncü ülkelerdeki ekonomik bağlantılarını da hedef aldığını açıkça ortaya koymuştur. Bu çerçevede ABD'nin ekonomik savaş stratejisinin birbirini tamamlayan yedi temel bileşenden oluştuğu ileri sürülebilir.

Finansal Kuşatma

Stratejinin birinci ve en önemli bileşeni İran'ın uluslararası finans sistemine erişiminin sınırlandırılmasıdır. ABD'nin sahip olduğu en önemli jeoekonomik güçlerden biri doların uluslararası ticaret ve finans sistemindeki merkezi konumudur. Bu konum sayesinde Washington İran'la doğrudan ticaret yapan aktörlerin yanı sıra İran'la işlem yapan üçüncü ülke bankalarını ve finans kuruluşlarını da baskı altına alabilmektedir. Dolayısıyla amaç yalnızca İran bankalarını cezalandırmak değil, İran'ın uluslararası ekonomik işlemlerini gerçekleştirebilmesi için gereksinme duyduğu finansal aracıları da sistemin dışına itmek olmaktadır. Bu nedenle finansal kuşatma ekonomik savaşın merkezinde yer almaktadır.

İkincil Yaptırımlar ve Üçüncü Ülkelerin Zorlanması

Yeni stratejinin klasik yaptırım siyasasından ayrıldığı en önemli noktalardan biri ikincil yaptırımların sistemli biçimde kullanılmasıdır. ABD, İran'la ekonomik ilişkilerini sürdüren üçüncü ülke şirketlerini ve finans kuruluşlarını da ABD finans sistemine erişimlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Böylece İran'a yönelik baskı İran-ABD ilişkilerinin dışına taşarak üçüncü devletlerin ekonomik tercihlerini belirlemeye yönelik bir baskı aracına dönüşmektedir. Bu durum ekonomik savaşın coğrafi sınırlarını belirsizleştirmektedir. Artık sorun "İran'a yaptırım uygulanması" değil, diğer devletlerin İran'la ticaret yapıp yapamayacağıdır. Bessent'in son açıklamalarında İran'la ticari ilişkilerini sürdüren ülkelerin dolar merkezli finansal sisteme erişim bakımından sonuçlarla karşılaşabileceğine ilişkin açık uyarılar yapılması bu bileşenin yeni stratejideki merkezi konumunu göstermektedir.

Enerji Gelirlerinin Kesilmesi

İran ekonomisinin temel gelir kaynaklarından biri petrol ve enerji ihracatıdır. Bu nedenle İran'ın petrol gelirlerini azaltmak ekonomik savaşın doğal hedeflerinden biridir. ABD Hazine Bakanlığı 2026 boyunca İran petrolünün satışına aracılık eden şirketleri, finansal ağları, tankerleri ve yaptırımlardan kaçınmayı sağlayan ticari yapıları hedef alan çok sayıda işlem gerçekleştirmiştir. Temmuz ayında da İran petrol ihracatını ve yaptırımlardan kaçınma ağlarını destekleyen geniş bir denizcilik ve ticaret ağı hedef alınmıştır. Buradaki stratejik mantık basittir: petrol gelirleri azalırsa devletin ekonomik, askeri ve siyasal kapasitesi de azalacaktır. Ancak bu ilişkinin otomatik olmadığı da unutulmamalıdır. İran'ın petrol gelirlerindeki azalma İran'ın siyasal davranışını değiştirmediği takdirde yalnızca ekonomik yıpratma sonucunu doğurabilir.

Deniz Ticareti ve "Gölge Filo"nun Hedeflenmesi

Ekonomik savaşın dördüncü bileşeni İran'ın petrol ve diğer malları uluslararası pazarlara ulaştırmasını sağlayan lojistik sistemin hedeflenmesidir. Tankerler, denizcilik şirketleri, aracılar, sigorta mekanizmaları, limanlar ve ticari şirketler bu sistemin parçalarıdır. ABD'nin son yaptırım paketlerinde İran'ın petrol ihracatını sağlayan "gölge filo" ve bu filoya hizmet veren aracılar ile şirketlerin hedef alınması ekonomik savaşın finansal alandan lojistik alana genişlediğini göstermektedir. Bu nedenle ekonomik savaş yalnızca paranın hareketini değil, malların hareketini de engellemeye yönelmektedir.

Teknoloji, Savunma ve Çift Kullanımlı Malların Denetimi

İran'ın askeri ve nükleer kapasitesini yeniden oluşturmasını önlemek amacıyla teknoloji ve çift kullanımlı ürünlerin İran'a ulaşmasını engellemek de stratejinin önemli bir parçasıdır. ABD'nin 2026 yılında Çin ve Hong Kong merkezli bazı kişi ve şirketleri İran'ın askeri tedarik ağlarına destek verdikleri gerekçesiyle hedef alması ekonomik savaşın İran sınırlarını aşan niteliğini bir kez daha göstermektedir. Burada ekonomik savaş ile teknoloji savaşı birbirine yaklaşmaktadır. Amaç yalnızca İran'ın bugünkü ekonomik kapasitesini azaltmak değil, gelecekteki askeri ve teknolojik kapasitesini yeniden üretmesini engellemektir.

Sayısal Finans ve Farklı Ödeme Kanallarının Engellenmesi

İran'ın geleneksel finans sisteminin dışında geliştirdiği ödeme ve para transfer mekanizmaları da ekonomik savaşın hedef alanına girmektedir. Kripto varlıklar, farklı finans kuruluşları, gölge bankacılık ağları ve üçüncü ülkelerdeki aracılar İran'ın yaptırımları aşmasını sağlayabilecek kanallar olarak değerlendirilmektedir. 2026 Ağustos'undaki yeni yaptırım kampanyasında kripto para, teknoloji ve İran'ın finansal bağlantılarını kolaylaştıran çeşitli ağların hedef alınması bu alanın giderek önem kazandığını göstermektedir. Böylece ABD'nin stratejisi yalnızca mevcut finansal sistemi İran'a kapatmaya değil, İran'ın farklı finansal sistemler üzerinden küresel ekonomiye erişmesini de engellemeye yönelmektedir.

Küresel Ekonomik Yalnızlaştırma ve "Taraf Seçme" Baskısı

Stratejinin en geniş ve en önemli bileşeni budur. ABD'nin hedefi artık yalnızca İran'ın ekonomik kapasitesini azaltmak değildir. İran'ın ekonomik ilişkilerini sürdürebileceği uluslararası alanı da daraltmaya çalışmaktadır. Bu yaklaşımda üçüncü ülkeler iki seçenek arasında bırakılmaktadır: İran'la ekonomik ilişkileri sürdürmek veya ABD merkezli küresel finans sistemine erişimi korumak. Bu nedenle ekonomik savaş İran'a yönelik bir yaptırım siyasasından çıkarak uluslararası ekonomik ilişkilerin yeniden düzenlenmesine yönelik bir jeoekonomik baskı stratejisine dönüşmektedir. ABD Hazine Bakanlığı'nın 24 Ağustos'taki açıklamasında operasyonun İran'ın "küresel finansal bağlantılarına" yönelik olduğunun belirtilmesi ve amacın İran'ı ekonomik olarak yalnızlaştırmak olduğunun açıkça ifade edilmesi bu dönüşümün yalnızca çözümleyici bir yorum olmadığını, Washington'un kendi stratejik söyleminde de bulunduğunu göstermektedir.

Bileşenlerin Birbirleriyle Bütünleşmesi

Bu yedi bileşen ayrı ayrı değerlendirildiğinde klasik ekonomik yaptırım araçlarına benzemektedir. Ancak bunların eş zamanlı ve birbirini tamamlayacak biçimde uygulanması yeni stratejinin esas niteliğini ortaya çıkarmaktadır. Finansal kuşatma İran'ın para hareketlerini sınırlandırırken ikincil yaptırımlar üçüncü ülkeleri baskı altına almaktadır. Enerji yaptırımları İran'ın gelirlerini azaltmakta, denizcilik yaptırımları bu gelirlerin elde edilmesini zorlaştırmakta, teknoloji ve çift kullanımlı ürün denetimleri İran'ın askeri kapasitesini yeniden oluşturmasını sınırlandırmakta, farklı ödeme sistemlerine yönelik baskı ise yaptırımların etrafından dolaşma olanaklarını azaltmaktadır. Dolayısıyla ortaya çıkan yapı tek tek yaptırımların toplamından daha fazlasıdır. Bu, ekonomik kaynakların, finansal bağlantıların, ticaret ağlarının ve teknolojik erişimin aynı stratejik hedef doğrultusunda eş zamanlı olarak baskı altına alınmasıdır. Bu nedenle çalışmada Küresel Ekonomik Baskı Öğretisi ekonomik gücün yalnızca hedef ülkenin ekonomik kapasitesini azaltmak amacıyla değil, hedef ülkenin uluslararası ekonomik bağlantılarını koparmak ve üçüncü ülkeleri de bu kopuşa katılmaya zorlamak amacıyla sistemli biçimde kullanılması olarak tanımlanmaktadır. Ancak bu kavramsallaştırmanın gerçek bir "öğreti" niteliği taşıyıp taşımadığı stratejinin sonraki aşamalarında görülecek uygulamalar ve özellikle Çin, Körfez ülkeleri ve diğer büyük ekonomik aktörlerin vereceği tepkiler üzerinden ayrıca sınanmalıdır.

ÇÖZÜMLEME VE DEĞERLENDİRME

ABD Neden Ekonomik Savaşa Yöneliyor?

ABD'nin İran'a karşı ekonomik savaşı öne çıkarmasının temel nedeni ekonomik yaptırımların yeni ve daha güçlü bir araç olmasından çok konvansiyonel askeri gücün İran'ın siyasal ve stratejik davranışını değiştirmede yetersiz kalmasıdır. İran klasik askeri güç dengesi açısından ABD ile karşılaştırılabilecek bir güç değildir. ABD'nin hava gücü, deniz gücü, istihbarat kapasitesi, teknolojik üstünlüğü ve küresel askeri erişimi İran'ın çok üzerindedir. Buna karşın askeri üstünlük İran'ın siyasal iradesini ortadan kaldırmaya yetmemektedir. İran'ın coğrafi büyüklüğü, nüfusu, devlet kapasitesi, tarihsel devlet geleneği, toplumsal dayanıklılığı ve bölgesel bağlantıları askeri baskının siyasal sonuç üretmesini zorlaştırmaktadır. Burada temel sorun ortaya çıkmaktadır: Askeri üstünlük ile siyasal sonuç aynı şey değildir. Bir devlet başka bir devletin askeri altyapısını büyük ölçüde yıkabilir fakat onun siyasal iradesini aynı ölçüde ortadan kaldıramayabilir. İran örneğinde de askeri baskının temel sınırı budur. İran'ın askeri kapasitesi zarar görebilir, ekonomik altyapısı tahrip edilebilir ve stratejik tesisleri vurulabilir ancak İran yönetiminin ABD'nin taleplerini kabul etmesini sağlayacak bir siyasal sonuç otomatik olarak ortaya çıkmaz. Bu nedenle Washington açısından ekonomik savaş askeri gücün başarısızlığının kabulünden çok askeri gücün tamamlayıcısı ve gerektiğinde onun yerine kullanılabilecek bir zorlama aracı durumuna gelmektedir.

Askeri güçten ekonomik güce geçişin stratejik mantığı: Ekonomik savaşın ABD açısından üç önemli üstünlüğü bulunmaktadır. Birincisi, askeri operasyonlardan farklı olarak ekonomik baskı sürekli uygulanabilir. Askeri operasyonların maliyeti, uluslararası hukuk ve kamuoyu baskısı, askeri kayıplar ve işlevsel riskler nedeniyle yüksektir. Ekonomik yaptırımlar ise daha düşük doğrudan askeri riskle uzun süre sürdürülebilir. İkincisi, ABD'nin ekonomik ve finansal gücü küresel ölçektedir. Doların uluslararası finans sistemindeki merkezi konumu ABD'ye yalnızca kendi ekonomik kapasitesini değil, küresel ekonomik altyapının önemli bir bölümünü de baskı aracı olarak kullanma olanağı vermektedir. Üçüncüsü, ekonomik baskı hedef ülkenin sınırlarının dışına taşırılabilir. Askeri savaşta hedef esas olarak İran'dır. Ekonomik savaşta ise İran'la ticaret yapan şirketler, bankalar, enerji alıcıları, tanker işletmeleri ve üçüncü devletler de baskının parçası durumuna getirilebilmektedir. İşte bu üçüncü özellik yeni stratejinin asıl yeniliğini oluşturmaktadır. ABD yalnızca İran'a "ekonomik ilişkilerini kes" dememektedir. İran'la ekonomik ilişki kuran diğer aktörlere de aynı mesajı vermektedir. Bu durum ekonomik baskıyı ikili bir ilişkiden çok taraflı bir zorlama sistemine dönüştürmektedir.

Ekonomik savaşın asıl hedefi İran ekonomisi midir? İlk bakışta öyle görünmektedir. Ancak daha derin bir çözümleme hedefin İran ekonomisinden daha geniş olduğunu göstermektedir. Amaç İran'ın ekonomik kaynaklarını azaltmak, ekonomik dayanıklılığını zayıflatmak, siyasal ve stratejik hareket alanını daraltmak ve sonunda İran yönetimini siyasa değişikliğine zorlamaktır. Dolayısıyla ekonomik göstergeler burada son amaç değil, siyasal sonuç üretmek için kullanılan araçlardır. Bu nedenle İran'ın petrol gelirlerinin azalması tek başına ABD açısından yeterli değildir. Eğer İran gelir kaybına karşılık stratejik davranışını değiştirmiyorsa ekonomik savaş ekonomik hedeflerinden birine ulaşmış ancak siyasal hedefinde başarısız olmuş demektir. Bu ayrım, çalışmanın başarı çözümlemesinin temelini oluşturmaktadır.

Neden şimdi? 2026 yılında ortaya çıkan yeni yaklaşımın zamanlaması da önemlidir. ABD, İran'a yönelik ekonomik baskıyı daha önce de kullanmıştır. Dolayısıyla yeni olan ekonomik yaptırımın kendisi değildir. Yeni olan yaptırımın kapsamı, yoğunluğu ve üçüncü ülkeleri de içine alan zorlayıcı niteliğidir. ABD Hazine Bakanlığı'nın Ağustos 2026'da başlattığı Ekonomik Dışlama Operasyonu kapsamında İran'ın küresel finansal bağlantılarının hedef alınacağını açıklaması bu dönüşümü açık biçimde göstermektedir. Böylece ekonomik savaş, İran'ın ekonomik kapasitesine yönelik sınırlı bir yaptırım siyasasından çıkarılarak İran'ın küresel ekonomik bağlantılarının kesilmesini amaçlayan daha kapsamlı bir stratejiye dönüşmektedir. Bu nedenle 2026'daki gelişmeyi yeni bir yaptırım dalgası olarak değil, yaptırımların stratejik bir savaş mimarisine dönüştürülmesi olarak değerlendirmek daha açıklayıcıdır. Ancak burada stratejik bir paradoks ortaya çıkmaktadır. ABD'nin ekonomik gücü ne kadar genişlerse ekonomik savaşın gizil etkisi de o kadar artmaktadır. Fakat aynı zamanda bu güç ne kadar geniş bir coğrafyaya uygulanırsa karşılaşacağı ekonomik ve siyasal direnç de o kadar büyümektedir.

İran'a yaptırım uygulamak başka bir şeydir: İran'la ticaret yapan Çin'e, Körfez ülkelerine, Asya ekonomilerine veya Avrupa şirketlerine aynı baskıyı uygulamak ise tümüyle başka bir şeydir. İran'a karşı ekonomik savaşın başarısı büyük ölçüde üçüncü ülkelerin ABD'nin ekonomik baskısına ne ölçüde uyacağına bağlıdır. Bu nedenle ekonomik savaşın gerçek savaş alanı yalnızca Tahran değildir. Asıl savaş alanı küresel ekonomik sistemdir. Bu noktada araştırmanın temel araştırma sorusuna ilişkin ilk sonuç ortaya çıkmaktadır: ABD'nin yeni stratejisi yalnızca İran ekonomisini zayıflatmaya yönelik klasik bir yaptırım siyasası değildir. Ekonomik ilişkileri İran'dan koparmak amacıyla üçüncü ülkeleri de baskı altına alan yapısı nedeniyle Küresel Ekonomik Baskı Öğretisi olarak kavramsallaştırılabilecek daha geniş bir stratejik yönelim ortaya çıkmaktadır. Ancak bu yönelimin gerçekten başarılı olup olmayacağı ABD'nin İran üzerindeki ekonomik baskısından çok İran'ın bu baskıya dayanma kapasitesine ve özellikle Çin başta olmak üzere üçüncü ülkelerin ABD'nin "taraf seçme" çağrısına vereceği yanıta bağlıdır. Bu nedenle çözümlemenin bir sonraki aşamasında temel soru artık şudur: İran ekonomik kuşatmaya ne ölçüde dayanabilir ve ABD'nin ekonomik savaşını etkisizleştirebilecek farklı ekonomik ve finansal kanallara sahip midir?

İran'ın Ekonomik Kuşatmaya Dayanma Kapasitesi

ABD'nin ekonomik savaş stratejisinin başarısını belirleyecek ilk unsur İran ekonomisinin ne ölçüde baskı altında tutulabileceği değil, İran'ın bu baskı altında ne kadar süre ve hangi maliyetle ayakta kalabileceğidir. Çünkü ekonomik savaşın amacı yalnızca gelirleri azaltmak değil, ekonomik yıpranmayı siyasal davranış değişikliğine dönüştürmektir. Bu dönüşüm gerçekleşmediği sürece ekonomik baskı, siyasal sonuç üretmeyen uzun süreli bir yıpratma siyasasına dönüşebilir. İran bu açıdan diğer birçok hedef ülkeden farklı bir konuma sahiptir. İran ekonomisi uzun yıllardır ABD yaptırımları altında yaşamaktadır. Bu durum İran'a önemli bir ekonomik maliyet yüklemiş olmakla birlikte aynı zamanda İran'ın yaptırımlara uyum sağlama, yaptırımlardan kaçınma ve farklı ekonomik ilişkiler geliştirme kapasitesini artırmıştır. Dolayısıyla Washington'un karşısında yaptırımlarla ilk kez karşılaşan bir ekonomi değil, yaptırımları ekonomik yaşamının kalıcı bir unsuru durumuna getirmiş bir devlet bulunmaktadır.

İran'ın Ekonomik Dayanıklılığının Kaynakları: İran'ın dayanıklılığı öncelikle sahip olduğu doğal kaynaklardan kaynaklanmaktadır. Büyük petrol ve doğal gaz rezervleri İran'a, ağır ekonomik baskıya karşılık dışarıya satabileceği stratejik bir ekonomik değer sağlamaktadır. Buradaki temel sorun petrolün varlığı değil, petrolün uluslararası pazara hangi kanallardan ve hangi maliyetle ulaştırılabileceğidir. İran ayrıca geniş bir iç pazara, önemli bir nüfusa ve çeşitli üretim kapasitesine sahiptir. Bu özellikler İran'ın tümüyle dış ticarete bağımlı küçük bir ekonomi durumuna gelmesini engellemektedir. Ancak bu durum İran ekonomisinin yaptırımlardan etkilenmediği anlamına gelmez. Aksine yaptırımların en önemli sonuçları yüksek enflasyon, yatırım yetersizliği, teknolojiye erişim güçlüğü, döviz sıkıntısı ve halkın yaşam standardındaki düşüş biçiminde ortaya çıkabilmektedir. Dolayısıyla İran'ın ekonomik dayanıklılığı ekonomik refah anlamına gelmemektedir. İran ekonomisi ayakta kalabilirken aynı zamanda ciddi biçimde zayıflayabilir. Bu ayrım ekonomik savaşın başarı çözümlemesinde büyük öneme sahiptir.

Yaptırımlardan Kaçınma Ekonomisinin Oluşması: Uzun süreli yaptırımlar İran'ı farklı ticaret yöntemleri geliştirmeye yöneltmiştir. Üçüncü ülkeler üzerinden ticaret, aracı şirketler, karmaşık ödeme mekanizmaları, farklı para birimleriyle yapılan işlemler ve deniz taşımacılığında gizli veya dolaylı yöntemler İran'ın ekonomik bağlantılarını tümüyle koparmasını önleyen mekanizmalar oluşturmuştur. Bu nedenle ABD'nin ekonomik savaşının önündeki sorun yalnızca İran'ın ne kadar petrol satabileceği değildir. Asıl sorun İran'ın petrolünü ve diğer mallarını hangi kanallardan satmaya devam edebileceğidir. ABD bu kanalları kapatmak için yalnızca İranlı şirketleri değil, İran'ın ticaretini kolaylaştıran üçüncü ülke şirketlerini de hedef almak zorundadır. Bu ise ekonomik savaşın maliyetini İran'dan üçüncü ülkelere taşımakta ve stratejiyi giderek daha karmaşık kılmaktadır.

İran'ın Asıl Üstünlüğü Ortak Seçeneklerinin Fazla Olmasıdır: İran'ın ekonomik dayanıklılığının en önemli unsurlarından biri küresel ekonomiden tümüyle dışlanmış olmamasıdır. Özellikle Çin ile sürdürülen ekonomik ilişkiler İran'a önemli bir hareket alanı sağlamaktadır. Çin'in İran petrolüne yönelik talebi ve İran'la ticari ilişkileri devam ettiği sürece İran'ın küresel ekonomik sistemle bütün bağlantılarının kesilmesi olanaklı olmayacaktır. Bu nedenle ABD'nin İran'a karşı ekonomik savaşının başarı düzeyi büyük ölçüde Çin'in davranışına bağlıdır. Burada önemli bir stratejik paradoks ortaya çıkmaktadır: İran'ı ekonomik olarak kuşatmak için İran'ın ekonomik ortaklarını da kuşatmak gerekmektedir. Ancak ortakların ekonomik ağırlığı arttıkça onları yaptırım rejimi içine almanın maliyeti de yükselmektedir. Bu durum özellikle Çin açısından belirleyicidir.

Ekonomik Baskı İran'ın Siyasal Davranışını Değiştirir mi? Ekonomik savaşın temel varsayımı ekonomik maliyetlerin belirli bir noktadan sonra siyasal ödün üreteceğidir. Fakat bunun gerçekleşmesi otomatik değildir. Ağır ekonomik baskı iki farklı sonuç doğurabilir. Birinci durumda yönetim ekonomik maliyetin sürdürülemez olduğuna karar verir ve siyasal ödün verir. İkinci durumda yönetim ekonomik baskıyı bir ulusal egemenlik ve dış tehdit sorunu olarak tanımlayarak toplumdan daha fazla özveri ister ve dış baskıya direnmeye devam eder. İran'ın uzun yaptırım deneyimi ikinci olasılığın küçümsenmemesi gerektiğini göstermektedir. Bu nedenle ekonomik savaşın "ekonomik acı" üretme kapasitesi ile "siyasal sonuç" üretme kapasitesi birbirinden ayrılmalıdır. Ekonomik baskı arttıkça siyasal ödün olasılığı zorunlu olarak artmaz. Hatta belirli bir eşiğin üzerinde baskı rejimin dış tehdidi kullanarak iç dayanışmayı artırmasına ve ekonomik seçenekler geliştirmesine de yol açabilir.

Önemli Etkileşim Eşiği: Bu noktada SGSÇ açısından önemli bir kavram ortaya çıkmaktadır. Önemli Etkileşim Eşiği. Ekonomik baskının belirli bir seviyeye kadar artırılması İran'ın ekonomik maliyetlerini yükseltirken belirli bir eşikten sonra İran'ın davranışında farklı bir tepki ortaya çıkabilir. İran'ın üçüncü ülkelerle ilişkilerini güçlendirmesi, farklı ödeme sistemlerine yönelmesi, enerji ticaretini farklılaştırması veya ekonomik ilişkilerini Çin ve diğer ortaklara daha fazla kaydırması bu tür bir tepkinin göstergeleri olabilir. Dolayısıyla ekonomik savaş doğrusal bir süreç değildir: Daha fazla yaptırım, daha fazla ekonomik zarar ve daha fazla siyasal ödün şeklindeki basit nedensellik her zaman geçerli değildir. Bunun yerine süreç daha fazla yaptırım, ekonomik zarar, uyum ve direnme, farklı ortaklıklar, karşı ekonomik strateji ve ABD'nin yeni yaptırımları biçiminde karşılıklı ve devingen bir sürece dönüşebilir. İran'ın ekonomik dayanıklılığının gerçek sınırı da burada ortaya çıkmaktadır.

Ara Sonuç: Bu çözümleme, ABD'nin İran ekonomisine ağır zarar verme kapasitesinin yüksek olduğunu ancak İran'ı ekonomik olarak zorlamak ile İran'ı siyasal olarak değiştirmek arasında önemli bir uzaklık bulunduğunu göstermektedir. İran'ın enerji kaynakları, geniş iç pazarı, yaptırım deneyimi ve ekonomik ortakları, ekonomik kuşatmanın mutlak bir yalnızlaştırmaya dönüşmesini zorlaştırmaktadır. Bununla birlikte İran'ın ekonomik dayanıklılığı sınırsız değildir. Uzun süreli ekonomik baskı İran'ın üretim kapasitesini, toplumsal refahını ve devletin mali kapasitesini ciddi biçimde aşındırabilir. Bu nedenle mevcut veriler ışığında en güçlü olasılık kısa sürede İran'ın ekonomik olarak ciddi biçimde zayıflatılması ancak bunun tek başına İran'ın siyasal ve stratejik davranışını değiştirmeye yetmemesidir. Buradan sonra çözümlemenin belirleyici sorusu İran değil, İran'ın ekonomik yaşam damarlarını açık tutabilecek üçüncü ülkeler olmaktadır. Bunların başında ise Çin gelmektedir.

Çin: ABD'nin Ekonomik Savaş Stratejisinin Kırılma Noktası

ABD'nin İran'a karşı geliştirdiği ekonomik savaş stratejisinin başarı şansını belirleyen en önemli dış değişken Çin'dir. Bunun nedeni yalnızca Çin'in İran'ın başlıca ekonomik ortaklarından biri olması değildir. Asıl neden, Çin'in ekonomik büyüklüğünün ABD'nin ikincil yaptırım kapasitesinin sınırlarını ortaya çıkarabilecek ölçekte olmasıdır. İran'ın küçük ve orta ölçekli ticaret ortaklarına yönelik ikincil yaptırımlar ABD açısından uygulanabilir bir baskı aracı olabilir. Ancak aynı yöntemin Çin'e uygulanması bütünüyle farklı bir stratejik sonuç yaratır. Çünkü burada ABD artık İran'ın ekonomik bağlantılarını kesmeye değil, dünya ekonomisinin iki büyük merkezi arasındaki ekonomik ilişkileri yeniden düzenlemeye müdahale etmiş olacaktır.

Çin Neden Önemli? Çin'in İran'la ekonomik ilişkileri İran'ın ABD yaptırımları altında uluslararası ekonomik sistemle bağlantısını sürdürebilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Çin, İran'ın enerji ihracatı açısından önemli bir pazar oluşturduğu gibi İran'ın gereksinme duyduğu çeşitli mal ve teknolojilere erişiminde de önemli bir ekonomik kanal konumundadır. Bu nedenle Washington'un İran ekonomisini bütünüyle kuşatabilmesi için yalnızca İran'ı değil, İran'ın Çin'le kurduğu ekonomik bağlantıları da sınırlandırması gerekmektedir. Ancak bu noktada strateji kendi içinde bir çelişki üretmektedir. ABD'nin İran'la ticaret yapan küçük bir şirkete yaptırım uygulaması küresel ekonomik sistemi fazla etkilemeyebilir. Aynı baskının Çin'in büyük enerji şirketlerine, bankalarına veya finansal kuruluşlarına uygulanması ise ABD'nin kendisi açısından da yüksek ekonomik ve jeopolitik maliyet yaratabilir. Dolayısıyla Çin ekonomik savaş stratejisinin yalnızca bir hedefi değil, aynı zamanda uygulanabilirlik sınırıdır.

"Taraf Seçme" Çağrısının Çin Açısından Anlamı: ABD'nin üçüncü ülkeleri İran'la ekonomik ilişkilerini kesmeye zorlayan yaklaşımı Çin açısından doğrudan bir stratejik tercih sorunu yaratmaktadır. Washington'un mesajı kabaca şu biçime dönüşmektedir: İran'la ekonomik ilişkinizi sürdürebilirsiniz ancak bunun ABD finans ve ticaret sistemi açısından sonuçları olabilir. Bu yaklaşım küçük ülkeler üzerinde etkili olabilir. Ancak Çin açısından sorun farklıdır. Çin'in ekonomik büyüklüğü, ticaret ağı ve değişik ekonomik bağlantıları nedeniyle Pekin'in Washington'un taleplerini bütünüyle kabul etmesi, yalnızca İran siyasasında bir ödün anlamına gelmeyecektir. Aynı zamanda ABD'nin küresel ekonomik düzen üzerindeki zorlayıcı gücünün kabul edilmesi anlamına gelecektir. Bu nedenle Çin'in İran'la ekonomik ilişkilerini sürdürmesi İran'a yönelik bir destekten daha geniş bir anlam taşıyabilir. Bu, aynı zamanda ABD'nin ekonomik yaptırım yetkisinin sınırlandırılması yönünde stratejik bir tutum anlamına gelebilir.

ABD Çin'e Aynı Yöntemi Uygulayabilir mi? Kuramsal olarak evet. ABD, Çinli şirketleri veya finans kuruluşlarını İran'la yaptıkları işlemler nedeniyle yaptırım kapsamına alabilir. Ancak uygulamada bunun sınırı bulunmaktadır. Çin ekonomisinin büyüklüğü, ABD ile ticaret hacmi, küresel tedarik zincirlerindeki ağırlığı ve finansal bağlantıları dikkate alındığında Çin'e yönelik geniş kapsamlı ikincil yaptırımların İran'a yönelik yaptırımlardan tümüyle farklı bir ekonomik savaş anlamına geleceği açıktır. Böyle bir gelişme ABD-Çin ticaretini daha fazla daraltabilir, küresel tedarik zincirlerini bozabilir, enerji ve emtia fiyatlarını etkileyebilir, finansal piyasalarda belirsizliği artırabilir, ödeme sistemi seçeneklerinin gelişmesini hızlandırabilir ve ekonomik bloklaşmayı derinleştirebilir. Bu nedenle Washington'un önünde bir tercih bulunmaktadır: İran'ı daha etkili biçimde kuşatmak için Çin'e baskıyı artırmak veya Çin'e uygulanacak baskının küresel maliyetinden kaçınmak. Her iki seçeneğin de ciddi maliyetleri vardır.

Çin'in Karşı Stratejisi: Çin'in bu durumda tek seçeneği ABD ile doğrudan çatışmaya girmek değildir. Daha olası yaklaşım ekonomik ilişkilerini çeşitlendirmek ve yaptırımların etkisini azaltacak mekanizmaları güçlendirmektir. Enerji ticaretinde farklı para birimlerinin kullanılması, farklı ödeme sistemleri, bölgesel ticaret mekanizmaları ve Çin'in kendi finansal altyapısının güçlendirilmesi bu açıdan önem kazanmaktadır. Böyle bir süreç ABD'nin kısa vadeli ekonomik baskısını ortadan kaldırmayabilir. Ancak uzun vadede ABD'nin finansal sistem üzerindeki tek taraflı etkisini azaltabilecek bir ekonomik altyapının gelişmesine katkıda bulunabilir. Burada önemli olan nokta Çin'in İran'ı savunmak için değil, kendi ekonomik ve stratejik özerkliğini korumak için farklı mekanizmalar geliştirebilecek olmasıdır. Bu nedenle ABD'nin İran'a karşı ekonomik savaşı istemeden ABD-Çin ekonomik yarışmasının yeni bir alanına dönüşebilir.

Çin Etmeni ve Küresel Ekonomik Baskı Öğretisi: Çin etmeni bu çalışmada önerilen Küresel Ekonomik Baskı Öğretisi kavramının sınanabileceği en önemli alandır. Eğer ABD, İran'la ekonomik ilişki sürdüren küçük ve orta ölçekli aktörleri baskı altına alabilir ancak Çin söz konusu olduğunda aynı yöntemi uygulayamazsa öğretinin önemli bir yapısal sınırı ortaya çıkmaktadır: Küresel ekonomik baskı küresel ekonomik güç dağılımından bağımsız değildir. ABD'nin ekonomik gücü çok büyük olmakla birlikte sınırsız değildir. Ekonomik baskı uygulanan aktörün ekonomik büyüklüğü ve farklı bağlantıları arttıkça yaptırım uygulayan devletin de maliyeti yükselmektedir. Bu nedenle ekonomik savaşın etkililiği yalnızca yaptırım uygulayan devletin gücüne değil, hedef ülkenin ve onun ekonomik ortaklarının toplam karşı koyma kapasitesine bağlıdır.

Çin'in Yarattığı Stratejik Paradoks: Burada makalenin temel savını güçlendiren önemli bir paradoks ortaya çıkmaktadır: ABD İran'ı ekonomik olarak yalnızlaştırmak için İran'ın ekonomik ortaklarını da yalnızlaştırmak zorundadır. Fakat İran'ın ekonomik ortakları arasında Çin gibi küresel ölçekte sistemsel öneme sahip bir devlet bulunduğunda İran'a yönelik ekonomik savaş küresel ekonomik sistemin kendisini hedef alma riski taşımaktadır. Dolayısıyla İran ABD açısından yalnızca bir ülke değildir. İran, aynı zamanda ABD'nin ekonomik gücünün sınanabileceği bir jeoekonomik düğüm noktasıdır.

Ara Sonuç: Çin'in tutumu, ABD'nin İran'a yönelik ekonomik savaşının başarı şansını belirleyen en önemli değişkenlerden biridir. Çin İran'la ekonomik ilişkilerini önemli ölçüde sürdürürse İran'ın küresel ekonomik sistemden bütünüyle dışlanması son derece güçleşecektir. ABD'nin Çin'e yönelik baskıyı büyük ölçüde artırması ise İran'a yönelik stratejiyi ABD-Çin ekonomik çatışmasının bir parçasına dönüştürebilir. Bu nedenle mevcut strateji bakımından en olası sonuç İran üzerinde ciddi ekonomik baskının sürdürülmesi ancak Çin'in tümüyle sistem dışına itilmesini gerektirecek ölçekte bir yaptırım savaşından kaçınılmasıdır. Bu da ekonomik savaşın İran'ı tümüyle teslim almaktan çok uzun süreli ekonomik yıpratma ve stratejik baskı biçiminde gelişme olasılığını güçlendirmektedir. Ancak Çin sorunu çözümlendiğinde bile başka bir önemli alan ortadan kalkmamaktadır: İran'ın enerji gelirleri ve bu gelirlerin dünyaya ulaşmasını sağlayan Hürmüz Boğazı. Bu nedenle bir sonraki çözümleme ekonomik savaş ile enerji jeopolitiği ve Hürmüz Boğazı arasındaki ilişkiye yönelmelidir.

Hürmüz Boğazı ve Enerji Jeopolitiği: Ekonomik Savaşın Fiziksel Sınırı

ABD'nin İran'a karşı ekonomik savaş stratejisinin en önemli unsurlarından biri enerji ticaretidir. Çünkü İran'ın ekonomik dayanıklılığının önemli bir bölümü petrol ve doğal gaz gelirlerine, bu gelirlerin elde edilmesi ise enerji ürünlerinin uluslararası pazarlara ulaştırılabilmesine bağlıdır. Ancak burada ekonomik savaşın önemli bir sınırı ortaya çıkmaktadır: finansal sistem üzerinde denetim kurulabilir fakat enerji akışının coğrafyası ve deniz yolları aynı ölçüde denetlenemez. Bu açıdan Hürmüz Boğazı, ekonomik savaşın yalnızca bir enerji geçiş noktası değil, aynı zamanda ABD'nin ekonomik baskı kapasitesinin fiziksel sınırını gösteren stratejik bir alan niteliğindedir.

Hürmüz'ün Stratejik Önemi: Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi'ndeki petrol ve LNG ihracatının dünya piyasalarına ulaşmasında temel geçiş noktasıdır. İran'ın yanı sıra Suudi Arabistan, Irak, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi enerji üreticilerinin ihracatı da bu coğrafi geçiş alanıyla ilişkilidir. Dolayısıyla Hürmüz'de ortaya çıkabilecek ciddi bir kesinti yalnızca İran ekonomisini etkilemez. Küresel petrol ve enerji piyasasını doğrudan etkiler. Bu durum ABD açısından önemli bir stratejik paradoks yaratmaktadır. Washington İran'ın enerji gelirlerini azaltmak istemektedir. Fakat İran'ın petrol ihracatını tümüyle durdurmaya veya Hürmüz'deki enerji akışını ciddi biçimde bozacak bir baskı uygulamaya çalışması İran'ın ekonomik kaybından çok daha büyük bir küresel ekonomik maliyet yaratabilir. Bu nedenle Hürmüz, ekonomik savaşın İran'a yönelik baskı ile küresel ekonomik kararlılık arasındaki sınırını oluşturmaktadır.

İran'ın Hürmüz Üzerindeki Üstünlüğü: İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki coğrafi konumu ekonomik savaş bakımından önemli bir asimetrik üstünlük sağlamaktadır. İran'ın boğaz üzerindeki etkisi sahip olduğu askeri kapasitenin ötesinde, küresel enerji ticaretinin belirli bir coğrafi dar boğaza bağımlı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle İran'ın ekonomik savaş karşısındaki stratejik gücü yalnızca petrol rezervlerinden oluşmamaktadır. İran aynı zamanda enerji ticaretinin geçtiği coğrafyanın bir parçasıdır. Bu durum İran'a önemli bir pazarlık gücü kazandırmaktadır. Ancak bu üstünlüğün kullanılmasının da ciddi sınırları vardır. Hürmüz Boğazı'nın uzun süreli biçimde kapatılması veya enerji taşımacılığının ciddi biçimde engellenmesi İran'ın kendisini de ağır ekonomik ve askeri sonuçlarla karşı karşıya bırakabilir. Dolayısıyla İran açısından Hürmüz, kullanılabilecek bir stratejik baskı aracı olmakla birlikte kolaylıkla kullanılabilecek bir silah değildir.

Hürmüz'ün Ekonomik Savaştaki Çift Yönlü İşlevi: Hürmüz Boğazı ekonomik savaş bakımından iki yönlü bir işleve sahiptir. Birinci yönü, ABD açısından İran'ın enerji gelirlerini sınırlayabilecek bir baskı alanı olmasıdır. İkinci yönü ise İran açısından küresel enerji piyasalarının kırılganlığını kullanarak ABD ve müttefikleri üzerinde karşı baskı oluşturabilecek bir stratejik araç olmasıdır. Böylece Hürmüz yalnızca İran'ın ekonomik yaşam damarı değil, küresel ekonominin de enerji yaşam damarlarından biri durumuna gelmektedir. Bu karşılıklı bağımlılık ABD'nin ekonomik savaş stratejisinin sınırsız biçimde sertleştirilmesini zorlaştırmaktadır.

Umman'ın Konumu ve Yeni Jeoekonomik Alan: Bu noktada Umman'ın tutumu ayrıca önem kazanmaktadır. Umman, İran ile Batı arasında geçmişte de diplomatik iletişim kanallarının kurulmasında rol oynayan bir ülkedir. Hürmüz Boğazı'nın iki yakasındaki coğrafi konumu da ülkeye enerji ve deniz ticareti bakımından özel bir stratejik önem kazandırmaktadır. İran ile Umman arasında Hürmüz'den kaynaklanabilecek ekonomik gelirlerin paylaşılmasına ilişkin ortaya çıkan yaklaşım doğru biçimde değerlendirildiğinde yalnızca ikili bir ekonomik düzenleme olarak görülmemelidir. Böyle bir mekanizma Hürmüz'ün çatışma alanı yerine ortak ekonomik çıkar alanına dönüştürülmesi olasılığını ortaya çıkarabilir. Bu gelişme gerçekleşir ve kurumsallaşırsa ABD'nin İran'ı ekonomik olarak yalnızlaştırma stratejisi açısından yeni bir sorun ortaya çıkacaktır. Çünkü İran'ın bölgesel ekonomik bağlantıları yalnızca Çin'e değil, Körfez'in karşı kıyısındaki aktörlere de genişleyebilir. Böylece ekonomik savaşın karşısında klasik bir askeri ittifaktan farklı bir yapı oluşabilir: İran'ın enerji kaynakları, Çin'in ekonomik talebi, Körfez'in ticari altyapısı ve Hürmüz'ün coğrafi konumu. Bu dört unsurun bir araya gelmesi, İran'ın ekonomik kuşatılmasını zorlaştırabilecek bir jeoekonomik ağ yaratabilir.

Enerji Piyasalarının Tepkisi: ABD'nin İran petrol ihracatını ciddi biçimde azaltması durumunda enerji piyasalarının vereceği tepki de stratejinin başarısını etkileyebilir. İran'ın petrol arzının azalması petrol fiyatlarını yukarı çekerse İran daha az petrol satsa bile daha yüksek fiyatlardan gelir elde edebilir. Bunun yanında yüksek enerji fiyatları İran'ın ekonomik rakipleri üzerinde de maliyet yaratırken, ABD ve müttefiklerinin enerji maliyetlerini artırabilir. Böylece yaptırımın ilk amacı olan İran'ın gelirini azaltma hedefi kısmen tersine dönebilecek bir piyasa mekanizmasıyla karşılaşabilir. Burada da ekonomik savaşın doğrusal olmayan niteliği ortaya çıkmaktadır: İran'ın petrol arzını azaltmak, küresel petrol arzını azaltmak, petrol fiyatını yükseltmek ve İran'ın kaybının bir bölümünü gidermek. Bu mekanizma her koşulda aynı ölçüde gerçekleşmez ancak ekonomik savaşın enerji piyasalarındaki karşılıklı bağımlılık nedeniyle karmaşık sonuçlar doğurabileceğini göstermektedir.

ABD'nin Stratejik Sınırı: Bu nedenle Washington açısından en akılcı strateji, Hürmüz Boğazı'nı doğrudan bir çatışma alanına dönüştürmekten çok İran'ın enerji gelirlerini finansal, ticari ve lojistik kanallardan azaltmak olacaktır. Başka bir ifadeyle ABD'nin ekonomik savaş stratejisinin en etkili biçimi petrolün fiziksel olarak boğazdan geçmesini engellemek değil, petrolün satışından elde edilen gelirin İran'a ulaşmasını zorlaştırmaktır. Bu yaklaşım askeri çatışma riskini azaltırken ABD'nin ekonomik üstünlüğünü korumasına da olanak verir. Ancak bunun da sınırı Çin etmeninde olduğu gibi üçüncü ülkelerin davranışıdır. Eğer Çin İran petrolünü almaya devam eder, bölgesel aktörler İran'la ekonomik ilişkilerini sürdürür ve farklı finansman mekanizmaları gelişirse ABD'nin finansal baskısının etkisi azalacaktır.

Ara Sonuç: Hürmüz Boğazı ABD'nin ekonomik savaş stratejisinin en önemli fiziksel ve jeopolitik sınırlarından biridir. ABD'nin İran'ın enerji gelirlerini azaltma kapasitesi yüksek olmakla birlikte İran'ın enerji ihracatını tümüyle ortadan kaldırmak çok daha güçtür. Bunun nedeni yalnızca İran'ın petrol kaynakları değil, Hürmüz'ün küresel enerji sistemindeki merkezi konumu ve İran'ın bu coğrafyadan kaynaklanan stratejik üstünlüğüdür. Bu nedenle Hürmüz'ün gelecekteki rolü boğazın çatışma alanına mı, yoksa karşılıklı ekonomik çıkarların düzenlendiği bir jeoekonomik alana mı dönüşeceğine bağlı olacaktır. Ancak bir başka önemli sonuç daha ortaya çıkmaktadır: ABD'nin İran'a karşı ekonomik savaşının başarısı yalnızca İran'ın dayanıklılığına ve Çin'in tutumuna değil, Körfez ülkelerinin ekonomik çıkarlarını hangi yönde konumlandıracağına da bağlıdır. Bu bizi bir sonraki soruya götürmektedir: ABD'nin İran'la ticaret yapan üçüncü ülkeleri "taraf seçmeye" zorlaması gerçekten işe yarayacak mıdır, yoksa bu siyasa ABD'nin karşısında yeni bir jeoekonomik dayanışma alanı mı yaratacaktır?

Üçüncü Ülkeler ve “Taraf Seçme” Baskısı

ABD'nin İran'a karşı ekonomik savaş stratejisinin önceki yaptırım siyasalarından ayrıldığı en önemli noktalardan biri baskının İran sınırları içinde tutulmamasıdır. Washington, İran'la ticaret yapan veya İran'ın ekonomik etkinliklerini kolaylaştıran üçüncü ülkeleri, şirketleri ve finans kuruluşlarını da yaptırım tehdidi altında bırakmaktadır. Böylece ekonomik savaş ikili bir ABD-İran çatışması olmaktan çıkarak üçüncü ülkelerin ekonomik tercihlerini belirlemeye çalışan çok taraflı bir baskı sistemine dönüşmektedir. ABD Hazine Bakanlığı'nın son dönemdeki açıklamalarında İran'ın küresel finansal bağlantılarının hedef alınacağının ve İran'ın ekonomik etkinliklerini kolaylaştıran dış aktörlerin de yaptırımlarla karşılaşabileceğinin açıkça belirtilmesi bu yaklaşımın sistemli niteliğini göstermektedir.

“Taraf Seçme” Stratejisinin Mantığı: ABD'nin stratejik hesabı basittir. İran'ın ekonomik kaynaklarını tümüyle kesmek için yalnızca İran'a yaptırım uygulamak yeterli değildir. İran'ın petrolünü satın alan, İran'a mal satan, İran'ın parasını transfer eden, İran petrolünü taşıyan veya bu ticareti sigortalayan üçüncü tarafların da sistem içine alınması gerekir. Böylece yaptırım mekanizması şu zincir üzerinden işleyecektir: İran'a yaptırım, İran'ın ekonomik ortaklarına baskı, üçüncü tarafların ekonomik maliyetinin yükseltilmesi, İran'la ticaretin cazibesinin azaltılması ve İran'ın uluslararası ekonomik bağlantılarının daraltılması. Bu mekanizma ABD açısından son derece akılcıdır. Çünkü İran'ın küresel ekonomiye erişimi büyük ölçüde üçüncü ülkelerin ekonomik kararlarına bağlıdır. Ancak aynı mekanizma stratejinin en önemli riskini de yaratmaktadır.

Küçük ve Orta Ölçekli Devletler Açısından Etki: ABD'nin “taraf seçme” baskısının küçük ve orta ölçekli ekonomiler üzerinde önemli ölçüde etkili olması beklenebilir. ABD finans sistemine erişimin kaybedilmesi, uluslararası bankacılık işlemlerinin zorlaşması, şirketlerin dolar üzerinden işlem yapamaması veya ABD pazarına erişimin sınırlandırılması birçok ülke ve şirket için İran'la ticaretten daha yüksek bir ekonomik maliyet oluşturabilir. Bu nedenle üçüncü tarafların önemli bir bölümü İran'la ekonomik ilişkilerini gönüllü olarak değil, yaptırım riskinden kaçınmak amacıyla sınırlandırabilir. Bu durum kısa vadede ABD'nin ekonomik savaşını güçlendirir. Fakat burada önemli bir ayrım vardır: Yaptırım tehdidine uymak ABD'nin İran üzerindeki siyasal hedeflerini desteklemek anlamına gelmeyebilir. Devletler ekonomik maliyetten kaçınmak için ABD'nin taleplerine uyabilirler ancak aynı zamanda uzun vadede ABD'nin tek taraflı ekonomik baskı kapasitesini azaltacak farklı mekanizmalar geliştirmeye başlayabilirler. Dolayısıyla kısa vadeli uyum ile uzun vadeli stratejik kabul birbirinden farklıdır.

Körfez Ülkeleri Açısından Ekonomik Çıkar ve Güvenlik: Körfez ülkeleri bu stratejinin en duyarlı alanlarından biridir. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Umman ve diğer bölgesel aktörler bir yandan ABD ile güvenlik ilişkilerini sürdürürken diğer yandan İran'la coğrafi ve ekonomik komşuluk ilişkileri içerisindedir. Bu ülkelerin İran'a karşı tümüyle Amerikan çizgisinde hareket etmeleri kendi ekonomik çıkarları bakımından her zaman akılcı olmayabilir. Özellikle enerji piyasaları bakımından İran'ın tümüyle dışlanması, bölgesel kararsızlığı artırabilir. Hürmüz Boğazı'nda yaşanabilecek bir kriz ise İran kadar Körfez ülkelerinin enerji ihracatını da tehdit edebilir. Bu nedenle Körfez ülkelerinin temel tercihi büyük olasılıkla İran'ın yanında yer almak veya ABD'nin yanında yer almak biçiminde ikili bir tercih olmayacaktır. Daha olası davranış her iki tarafla ilişkileri olanaklı olduğu kadar sürdürmeye çalışan stratejik dengeleme olacaktır. Bu nokta, ABD'nin “taraf seçme” siyasasının önemli bir sınırıdır.

Umman'ın Farklı Konumu: Umman bu açıdan özel bir örnek oluşturmaktadır. Umman'ın İran'la coğrafi yakınlığı, Hürmüz Boğazı'ndaki konumu ve geçmişten gelen diplomatik iletişim rolü ülkeyi yalnızca ekonomik bir aktör değil, aynı zamanda bölgesel arabuluculuk kapasitesine sahip bir jeopolitik aktör durumuna getirmektedir. İran ile Umman arasında Hürmüz'ün ekonomik gücünden ortak yararlanma yönündeki gelişmeler bu ilişkinin ekonomik boyutunu daha da önemli duruma getirebilir. Eğer İran ile Körfez'in karşı kıyısındaki bazı ülkeler arasında ekonomik çıkarların artırılması yönünde yeni düzenlemeler ortaya çıkarsa ABD'nin İran'ı bölgesel olarak ekonomik yalnızlığa itme stratejisi beklenenden daha zor olabilir.

Avrupa'nın Durumu: Avrupa ülkeleri bakımından da benzer bir ikilem bulunmaktadır. Avrupa, ABD ile stratejik ve güvenlik ilişkilerini korumak istemektedir. Ancak Avrupa'nın İran'la ekonomik ilişkilerinin bütünüyle kesilmesi enerji güvenliği, ticaret ve bölgesel kararlılık açısından Avrupa ülkeleri için de maliyet yaratabilir. Bu nedenle Avrupa'nın ABD'nin İran siyasasına vereceği destek ile ABD'nin üçüncü ülkelere yönelik ikincil yaptırımlarını koşulsuz biçimde kabul etmesi aynı şey değildir. ABD'nin ekonomik baskıyı genişletmesi Avrupa'da da “Amerikan finans sistemine bağımlılık” sorununu yeniden gündeme getirebilir. Bu durum, Avrupa'nın kısa vadede ABD yaptırımlarına uymasına karşın uzun vadede stratejik ekonomik özerklik arayışını güçlendirebilir.

“Taraf Seçme” Siyasasının Geri Tepme Riski: Burada ekonomik savaşın en önemli paradokslarından biri ortaya çıkmaktadır. ABD üçüncü ülkeleri İran'dan uzaklaştırdıkça bu ülkeler ABD'ye daha fazla bağımlı duruma gelebilir. Ancak aynı zamanda ABD'ye bağımlılığın yarattığı riski azaltmak için farklı ekonomik kanallar aramaya başlayabilirler. Bu nedenle yaptırımların uzun vadeli sonucu iki farklı yönde gelişebilir: Birinci yol üçüncü ülkeler ABD baskısını kabul eder ve İran ekonomik olarak giderek daha fazla yalnızlaştırılır. İkinci yol, üçüncü ülkeler kısa vadede ABD baskısına uysalar bile gelecekte benzer yaptırımlara maruz kalmamak için farklı ödeme sistemleri, farklı para birimleri, bölgesel ticaret anlaşmaları ve farklı finans merkezleri geliştirmeye yönelirler. İkinci durumda ABD kısa vadede kazanırken uzun vadede kendi ekonomik baskı kapasitesinin dayandığı sistemi zayıflatabilir.

“Dünya Tarafını Seçsin” Çağrısının Stratejik Anlamı: ABD'nin üçüncü ülkelerden taraf seçmelerini istemesi bu nedenle sıradan bir diplomatik çağrı değildir. Bu yaklaşım ABD'nin kendi ekonomik ve finansal sistemini küresel siyasal düzenin belirleyici aracı olarak kullanması anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle Washington şu mesajı vermektedir: İran'la ilişki kurma konusunda egemen bir tercih yapabilirsiniz ancak bu tercihin ABD merkezli ekonomik sistem içerisinde bir maliyeti olacaktır. Bu yaklaşımın başarılı olması ABD'nin ekonomik sisteminin dünya devletleri açısından vazgeçilmez olduğunun kabul edilmesine bağlıdır. Dolayısıyla İran'a yönelik ekonomik savaş farkında olmadan daha büyük bir soruyu gündeme getirmektedir: ABD'nin ekonomik gücü dünyayı kendi tercihleri doğrultusunda hizaya getirecek kadar güçlü müdür, yoksa bu gücün aşırı kullanılması dünyayı değişik ekonomik merkezler oluşturmaya mı yöneltecektir?

Ara Sonuç: Üçüncü ülkeler açısından bakıldığında ABD'nin “taraf seçme” stratejisi kısa vadede etkili fakat uzun vadede ise belirsiz görünmektedir. ABD'nin finansal sisteminin gücü özellikle küçük ve orta ölçekli aktörleri İran'la ekonomik ilişkilerini sınırlandırmaya zorlayabilir. Bu durum İran'ın ekonomik hareket alanını daraltacaktır. Ancak Çin gibi büyük ekonomik aktörlerin ve ekonomik olarak bağımsız hareket edebilen devletlerin aynı baskıya aynı ölçüde uyacakları varsayılamaz. Daha önemlisi, ABD'nin ekonomik baskıyı sürekli olarak üçüncü ülkelere genişletmesi bu ülkelerde ekonomik ve finansal özerklik arayışını hızlandırabilir. Bu nedenle “taraf seçme” stratejisinin paradoksu şudur: ABD ne kadar çok ülkeyi kendi ekonomik tercihine uymaya zorlarsa bu ülkelerin ABD merkezli ekonomik sisteme olan bağımlılıklarını azaltma istekleri de o ölçüde artabilir. Bu sonuç makalenin temel çözümleyici sorusuna yaklaşmamızı sağlamaktadır. Artık son aşamada şu soruya yanıt verilmesi gerekmektedir: ABD'nin ekonomik savaş stratejisi İran'ı gerçekten siyasal ödüne zorlayabilecek mi, yoksa ekonomik baskı İran'ın zayıflamasına karşın ABD açısından stratejik bir Pirus zaferine mi dönüşecektir?

EKONOMİK SAVAŞIN BAŞARI OLASILIĞI: İRAN’I YENMEK Mİ, YIPRATMAK MI?

Önceki çözümlemeler birlikte değerlendirildiğinde ABD'nin İran'a karşı yeni ekonomik savaş stratejisinin İran ekonomisine ciddi zarar verme kapasitesinin yüksek ancak İran'ı ABD'nin istediği siyasal ve stratejik davranışa zorlayarak kesin bir başarı elde etme olasılığının daha düşük olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Bu ayrım makalenin temel çözümleyici sorusunun yanıtı açısından belirleyicidir. ABD Hazine Bakanlığı'nın 24 Ağustos 2026'da başlattığı Ekonomik Dışlama Operasyonu İran rejiminin küresel finansal bağlantılarını kesmeyi ve ekonomik yaşam damarlarını hedeflemeyi açıkça amaçlamaktadır. Washington böylece ekonomik baskıyı önceki yaptırım siyasalarından daha sistemli ve kapsamlı bir aşamaya taşımaktadır. Ancak ekonomik kapasiteyi azaltmak ile siyasal iradeyi değiştirmek aynı şey değildir.

Birinci Olasılık: İran'ın Siyasal Ödüne Zorlanması

İlk olasılık, ekonomik baskının belirli bir eşiği aşması ve İran yönetiminin siyasal ödün vermek zorunda kalmasıdır. Bu senaryoda ABD İran'ın petrol gelirlerini, dış finansman kaynaklarını, uluslararası ödeme kanallarını, deniz taşımacılığını ve ticaret ağı seçeneklerini yeterince sınırlar ve ekonomik baskı İran devletinin mali kapasitesini önemli düzeyde aşındırır. Bunun sonucunda İran ekonomik maliyetin daha fazla sürdürülemeyeceğine karar vererek ABD ile müzakereye ve belirli stratejik ödünlere yönelebilir. Bu senaryo kuramsal olarak olanaklıdır. Ancak gerçekleşmesi için ekonomik baskının yalnızca çok yüksek olması yetmez. İran yönetiminin ekonomik maliyeti, siyasal ödün vermenin maliyetinden daha yüksek görmesi gerekir. Başka bir ifadeyle, yaptırımın amacı İran'a acı çektirmek değil, İran'ın maliyet-yarar hesabını değiştirmektir. Bu nedenle bu senaryonun önündeki en büyük sorun İran'ın uzun yıllardır yaptırımlara maruz kalmış olmasıdır. İran zaten ekonomik baskıyı siyasal sisteminin sürekliliği içinde yönetmeye yönelik mekanizmalar geliştirmiştir. Dolayısıyla ekonomik baskının artması otomatik olarak siyasal teslim üretmeyecektir.

İkinci Olasılık: Uzun Süreli Ekonomik Yıpratma

Bana göre mevcut gelişmeler içinde en güçlü olasılık alanı budur. Bu senaryoda ABD ekonomik savaşı sürdürebilir, İran ekonomisi ağır zarar görür, petrol gelirleri ve dış ticaret azalır, enflasyon ve ekonomik refah sorunları büyür ancak İran yönetimi temel stratejik tercihlerini değiştirmez. Bu durumda savaşın niteliği değişir. Artık amaç İran'ı kısa sürede teslim almak değil, İran'ın ekonomik ve stratejik kapasitesini uzun dönemde aşındırmak olur. Nitekim mevcut gelişmeler bu olasılığı destekleyen bir tablo ortaya koymaktadır. Reuters'ın 26 Ağustos tarihli değerlendirmesine göre savaşın yaklaşık altıncı ayında İran'ın petrol ihracatı ciddi ölçüde düşmesine karşın İran yönetimi ekonomik ağırlaşmaya karşın direnmeye devam etmektedir. Aynı değerlendirme çatışmanın giderek uzun süreli bir enerji ve yıpratma savaşına dönüştüğünü belirtmektedir. Bu durumda ABD ekonomik açıdan önemli kazanımlar elde edebilir: İran'ın gelirleri azalır, ekonomik kapasitesi zayıflar, askeri ve teknolojik yenilenme maliyeti artar ve dış siyasa hareket alanı daralır. Fakat bundan şu sonuç çıkmaz: İran ekonomik olarak zayıfladı ve İran ABD'nin isteklerini kabul etti. İki süreç birbirinden ayrılmalıdır.

Üçüncü Olasılık: Ekonomik Savaşın Küreselleşmesi

Üçüncü olasılık, Washington'un İran'a yönelik ekonomik baskıyı üçüncü ülkelere genişletmesiyle ortaya çıkmaktadır. ABD'nin son açıklamalarında İran'la iş yapan ülkelerin dolar merkezli finansal sistem açısından sonuçlarla karşılaşabileceği yönündeki tehdit bu olasılığın artık varsayımsal olmaktan çıktığını göstermektedir. Ancak Reuters'a göre Washington 25 Ağustos itibarıyla en ağır ikincil yaptırım seçeneklerinin bazılarını henüz uygulamaya koymamıştır. Buradaki önemli nokta Çin'dir. Çin, İran'ın petrol ihracatının çok büyük bölümünün yöneldiği pazardır. Reuters verilerine göre 2025'te İran'ın sevk edilen petrolünün yüzde 80'den fazlası Çin'e gitmiştir. Dolayısıyla ABD'nin İran'ı tümüyle ekonomik olarak kuşatabilmesi için Çin'e yönelik baskıyı önemli ölçüde artırması gerekebilir. Fakat bu durumda ekonomik savaşın hedefi genişleyecektir: İran, Çin, ABD-Çin ekonomik ilişkileri ve küresel ticaret sistemi. Bu zincir, ABD'nin ekonomik savaş stratejisinin en önemli stratejik sınırıdır.

Dördüncü Olasılık: Stratejinin Geri Tepmesi

Daha uzun vadeli bir başka olasılık ise ekonomik savaşın ABD'nin kendi ekonomik üstünlüğünü aşındırmaya başlamasıdır. Eğer ülkeler ABD'nin yaptırım kapasitesini giderek sistemsel bir tehdit olarak görmeye başlarsa ekonomik bağımlılıklarını azaltmaya yönelebilirler. Bunun sonucunda dolar dışı ticaret, ödeme sistemi seçenekleri, bölgesel finans merkezleri, enerji ticareti seçenekleri, farklı para birimleriyle ödeme ve yaptırım dışı ticaret ağları daha hızlı gelişebilir. Bu süreç kısa vadede ABD'nin İran üzerindeki baskısını azaltmayabilir. Ancak uzun vadede ABD'nin ekonomik savaş kapasitesinin dayandığı altyapıyı zayıflatabilir. Burada temel paradoks ortaya çıkmaktadır: ABD'nin ekonomik gücünü silah olarak kullanması kısa vadede bu gücü artırabilir ancak gücün sürekli ve genişleyen biçimde kullanılması diğer devletleri bu güce bağımlılıklarını azaltmaya yöneltebilir. Dolayısıyla ekonomik savaş, kendi karşıtını yaratabilecek bir stratejidir.

Başarı Olasılıklarının Karşılaştırılması

Mevcut veriler ve önceki çözümlemeler ışığında olasılık alanlarını şöyle sıralamak olanaklıdır:

 

Çizelge 1:

 

Olasılık  Değerlendirme

İran ekonomisinin ciddi biçimde zayıflatılması

Yüksek

İran'ın petrol ve finans gelirlerinin azaltılması

Yüksek

İran'ın uluslararası ekonomik hareket alanının daraltılması

Yüksek

İran'ın uzun vadeli ekonomik yıpratılması

Yüksek

İran'ın temel stratejik davranışını değiştirmesi

Orta-düşük

İran'ın ABD'nin temel taleplerini kabul etmesi

Düşük

Çin'in İran'la ekonomik ilişkilerini tümüyle kesmesi

Düşük

Ekonomik baskının yeni jeoekonomik bloklaşmayı hızlandırması

Orta-yüksek

ABD'nin ekonomik savaşının uzun vadede kendi sistemik gücünü aşındırması

Orta; zaman içinde artabilir

 

Bu tablo makalenin temel savını oldukça açık biçimde ortaya koymaktadır: ABD'nin ekonomik savaşta başarılı olma olasılığı vardır ancak başarının niteliği büyük olasılıkla Washington'un başlangıçta öngördüğü başarıdan farklı olacaktır.

Temel Araştırma Sorusunun Yanıtı

Bu noktada temel araştırma sorumuzu doğrudan yanıtlayabiliriz: ABD'nin İran'a karşı geliştirdiği yeni ekonomik baskı stratejisi konvansiyonel savaşın yerine geçebilecek bir ekonomik savaş biçimine dönüşmüştür ancak İran'ı siyasal ve stratejik olarak teslim almaya yetecek bir kapasiteye sahip olduğu henüz söylenemez. Stratejinin İran'ın ekonomik kapasitesini zayıflatma olasılığı yüksektir. Buna karşılık ekonomik baskının İran'ın temel stratejik tercihlerini değiştirmesi daha düşük bir olasılıktır. Çünkü İran'ın dayanıklılığı Çin'in ekonomik desteği, farklı ticaret ağları ve Hürmüz'ün yarattığı jeoekonomik karşılıklı bağımlılık ABD'nin baskısının mutlak bir ekonomik kuşatmaya dönüşmesini engelleyebilecek etmenlerdir.

Temel Çözümleyici Sorunun Yanıtı

Daha önemli olan temel çözümleyici sorunun yanıtı ise şudur: ABD İran'ı küresel ekonomik sistemden dışlayarak İran üzerinde stratejik üstünlük sağlayabilir ancak bunu yapmaya çalışırken aynı küresel ekonomik sistemi dönüştürme riskini de taşımaktadır. Bu nedenle ekonomik savaşın en büyük paradoksu şudur: ABD'nin İran üzerindeki ekonomik baskısı arttıkça Çin ve diğer aktörlerin farklı ekonomik bağlantılar geliştirme teşviki de artabilir. Dolayısıyla Washington'un karşısındaki sorun yalnızca İran değildir. Asıl sorun ABD'nin ekonomik üstünlüğünü küresel ekonomik sistemin ortak altyapısı olarak mı, yoksa siyasal bir silah olarak mı kullanacağıdır. İkinci yolun tercih edilmesi durumunda ABD kısa vadede güçlü olabilir; fakat uzun vadede dünya ekonomisinin tek merkezli yapıdan daha parçalı ve çok merkezli bir yapıya dönüşmesini hızlandırabilir.

Bu nedenle çalışmanın ulaştığı ara sonuç şudur: ABD İran'ı ekonomik olarak yenebilir fakat ekonomik savaşı küreselleştirerek dünyayı kendi etrafında yeniden hizaya sokmaya çalışması İran'dan çok daha büyük bir jeoekonomik dönüşümü başlatabilir. Ve tam da bu nedenle ABD'nin İran'a karşı yeni stratejisi yalnızca İran'ın geleceğini değil, uluslararası ekonomik düzenin geleceğini de ilgilendiren bir savaşımdır.

TÜRKİYE AÇISINDAN STRATEJİK SONUÇLAR: RİSKLER, OLANAKLAR VE STRATEJİK UYUM

ABD'nin İran'a karşı geliştirdiği ekonomik savaş stratejisi, doğrudan İran ekonomisini hedef almakla birlikte etkileri İran ile sınırlı değildir. İran'ın uluslararası ticaret ağlarının, enerji ihracatının ve finansal bağlantılarının baskı altına alınması yalnızca hedef ülkenin ekonomik kapasitesini değil, aynı zamanda onunla ekonomik, siyasi ve güvenlik ilişkileri bulunan üçüncü ülkelerin stratejik ortamını da dönüştürmektedir. Bu nedenle Türkiye ekonomik savaşın doğrudan tarafı olmamakla birlikte jeopolitik konumu, enerji bağımlılığı, bölgesel güvenlik öncelikleri ve çok yönlü dış siyasa ilişkileri nedeniyle bu dönüşümden en fazla etkilenecek ülkelerden biri olarak değerlendirilebilir. Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu temel sorun ABD ile İran arasında tercih yapmak değildir. Asıl sorun küresel ekonomik baskının giderek yoğunlaştığı bir ortamda ulusal çıkarlarını hangi stratejik araçlarla koruyabileceğidir. Bu nedenle Türkiye'nin durumu klasik ittifak ilişkileri çerçevesinde değil, jeoekonomik uyum kapasitesi bağlamında değerlendirilmelidir.

Ekonomik Sonuçlar

Ekonomik savaşın Türkiye üzerindeki ilk etkisi dış ticaret ve enerji alanında ortaya çıkabilir. Türkiye, İran ile uzun yıllara dayanan ticari ilişkilere ve enerji bağlantılarına sahiptir. İran, Türkiye'nin doğal gaz tedarikçileri arasında yer almakta ve kara sınırı ise iki ülke arasındaki ticaretin ve lojistik çalışmalarının sürekliliğini kolaylaştırmaktadır. ABD'nin ikincil yaptırımları genişletmesi durumunda Türkiye'deki şirketler, finans kuruluşları ve lojistik işletmeleri yeni yaptırım riskleriyle karşı karşıya kalabilir. Böyle bir durumda ekonomik maliyet yalnızca İran ile ticaret hacmindeki azalmadan ibaret olmayacak ve uluslararası finans sistemine erişim, sigortacılık hizmetleri ve ödeme mekanizmaları üzerinde de baskı oluşabilecektir. Bununla birlikte ekonomik savaşın Türkiye açısından yalnızca maliyet üretmesi beklenmemelidir. Bölgesel ticaret yollarının yeniden şekillenmesi, farklı lojistik koridorlarının önem kazanması ve enerji arzının çeşitlendirilmesine yönelik girişimler, Türkiye'nin jeoekonomik önemini artırabilecek yeni fırsatlar da yaratabilir.

Bölgesel Güvenlik Dengeleri

Ekonomik savaşın uzun süre devam etmesi İran'ın ekonomik kapasitesini zayıflatırken bölgesel güvenlik dengelerini de etkileme olasılığına da sahiptir. Ekonomik kaynakların daralması İran'ın bölgesel etkisini sınırlandırabilir ancak aynı zamanda vekil aktörler üzerinden yürütülen yarışmayı farklı biçimlerde yoğunlaştırabilir. Türkiye açısından bu durum özellikle Irak ve Suriye bakımından önem taşımaktadır. İran'ın bölgesel etkisinin azalması bazı alanlarda Türkiye'nin hareket alanını genişletebilir ve buna karşılık oluşabilecek güç boşluklarının farklı devletler veya devlet dışı aktörler tarafından doldurulması yeni güvenlik sorunları da doğurabilir. Dolayısıyla Türkiye'nin güvenlik çıkarı İran'ın zayıflaması veya güçlenmesinden çok bölgesel kararlılığın korunmasına bağlı görünmektedir. Ekonomik savaşın bölgesel çatışmaları derinleştirmesi, Türkiye'nin sınır güvenliği, göç yönetimi ve terörle savaşım siyasaları üzerinde dolaylı baskılar oluşturabilir.

Jeoekonomik Yeniden Yapılanma ve Türkiye

ABD'nin ekonomik baskıyı üçüncü ülkelere yayması uluslararası ticaret ve finans sisteminde yeni yönelimleri de hızlandırabilir. Farklı ödeme sistemlerinin geliştirilmesi, yerel para birimleriyle ticaretin yaygınlaşması, yeni ulaştırma koridorlarının oluşturulması ve tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi yalnızca İran açısından değil, birçok bölgesel aktör açısından stratejik önem kazanmaktadır. Bu süreç Türkiye bakımından hem risk hem de fırsat içermektedir. Türkiye'nin Avrupa, Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya arasında yer alan coğrafi konumu, ülkeye yeni ticaret ve ulaştırma ağlarında önemli üstünlükler sağlayabilir. Özellikle Orta Koridor, liman altyapısı, demiryolu bağlantıları ve enerji iletim çizgileri Türkiye'nin bölgesel lojistik merkez olma kapasitesini güçlendirebilir. Ancak bu olanağın gerçekleşebilmesi Türkiye'nin yalnızca coğrafi üstünlüklerine değil, öngörülebilir ekonomik siyasalara, güçlü finansal altyapıya, uluslararası yatırım ortamına ve çok yönlü diplomatik ilişkilere de bağlıdır.

Türkiye'nin Stratejik Seçenekleri

Çalışmanın ulaştığı bulgular Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu temel tercihin ABD ile İran arasında taraf seçmek olmadığını göstermektedir. Türkiye açısından daha gerçekçi seçenek değişen jeoekonomik koşullara uyum sağlayabilecek esnek ve çok boyutlu bir dış siyasa izlemektir. Bu bağlamda Türkiye'nin temel öncelikleri şu dört eksende değerlendirilebilir: Enerji arz güvenliğinin ve kaynak çeşitliliğinin korunması, bölgesel ticaret bağlantılarının sürdürülebilirliğinin sağlanması, ikincil yaptırım risklerini azaltacak ekonomik ve finansal mekanizmaların geliştirilmesi ve bölgesel kararlılığı destekleyen dengeli diplomatik ilişkilerin sürdürülmesi. Bu yaklaşım, herhangi bir bloktan uzaklaşmayı değil, Türkiye'nin stratejik özerkliğini koruyarak değişen uluslararası koşullara uyum sağlama kapasitesini artırmayı ifade etmektedir.

Sonuç olarak, ABD'nin İran'a yönelik ekonomik savaş stratejisi, Türkiye açısından yalnızca dış siyasa veya güvenlik sorunu değildir. Aynı zamanda enerji güvenliği, dış ticaret, finansal sistem, ulaştırma koridorları ve bölgesel ekonomik bütünleşme süreçlerini etkileyebilecek çok boyutlu bir jeoekonomik dönüşümün parçasıdır. Bu nedenle Türkiye'nin başarısı ekonomik savaşın taraflarından birini desteklemesinden çok değişen jeoekonomik dengeleri doğru okuyarak ulusal çıkarlarını koruyabilecek uyum kapasitesini geliştirmesine bağlı olacaktır. Bu bölüm, makalenin temel savını Türkiye bağlamına taşımaktadır: Ekonomik savaşlar yalnızca hedef ülkeleri değil, hedef ülkenin çevresindeki bütün stratejik ekosistemi dönüştürmektedir. Türkiye'nin önündeki temel görev ise bu dönüşümün edilgin bir nesnesi değil, stratejik bir öznesi olabilmektir.


 

Kaynakça

 

Baldwin, D. A. (1985). Economic statecraft. Princeton University Press.

Drezner, D. W. (1999). The sanctions paradox: Economic statecraft and international relations. Cambridge University Press.

Drezner, D. W. (2003). The hidden hand of economic coercion. International Organization, 57(3), 643–659. https://doi.org/10.1017/S002081830357305X

Hufbauer, G. C., Schott, J. J., Elliott, K. A., & Oegg, B. (2007). Economic sanctions reconsidered (3rd ed.). Peterson Institute for International Economics.

International Energy Agency. (2026). Strait of Hormuz. International Energy Agency – Strait of Hormuz

Pape, R. A. (1997). Why economic sanctions do not work. International Security, 22(2), 90–136. https://doi.org/10.2307/2539368

Peksen, D. (2019). When do imposed economic sanctions work? A critical review of the sanctions literature. Defence and Peace Economics, 30(6), 635–647. https://doi.org/10.1080/10242694.2019.1625250

U.S. Department of the Treasury. (2026a, June 10). Economic Fury disrupts foreign networks supporting Iran’s military and weapons programs. U.S. Department of the Treasury

U.S. Department of the Treasury. (2026b, July 14). Treasury intensifies pressure on Shamkhani’s expansive illicit shipping empire. U.S. Department of the Treasury

U.S. Department of the Treasury. (2026c, July 29). Treasury disrupts Iranian regime’s Strait of Hormuz extortion network. U.S. Department of the Treasury

U.S. Department of the Treasury. (2026d, August 7). Treasury dismantles Iranian regime’s global clandestine currency networks. U.S. Department of the Treasury

U.S. Department of the Treasury. (2026e, August 7). Treasury sanctions crypto exchanges funding Iran’s IRGC and enabling illicit finance. U.S. Department of the Treasury

U.S. Department of the Treasury. (2026f, August 24). Treasury launches unprecedented campaign against Iranian regime on economic D-Day: Initiates Operation Economic Outcast. U.S. Department of the Treasury

U.S. Department of the Treasury. (2026g, August 24). Remarks from Secretary of the Treasury Scott Bessent on Operation Economic Outcast against Iran. U.S. Department of the Treasury

Reuters. (2026, August 20). US will impose “toughest sanctions in history” on Iran, Bessent says. Reuters

Reuters. (2026, August 21). Iranian oil offers to Chinese buyers fall as US blockade bites, sources say. Reuters

Reuters. (2026, August 24). Looming US sanctions on Iran put China oil buying in spotlight. Reuters

Reuters. (2026, August 26). Can US pressure stem cash flows to Iran? Reuters

Reuters. (2026, August 26). US-Iran war sinks into energy trench warfare six months on. Reuters

Reuters. (2026, August 26). Gulf ship traffic via Strait of Hormuz hovers below 10-day average, data shows. Reuters

Reuters. (2026, August 27). Oil extends losses on hopes for Middle East talks to ease supply woes. Reuters