Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

23 Ağustos 2026 Pazar

 

Doğu Akdeniz'de Stratejik Güç Ekosisteminin Dönüşümü: İsrail'in Güney Kıbrıs'taki Taşınmaz Edinimleri, Enerji Koridorları ve Güvenlik Mimarisi

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

ÖZ

Bu çalışma, İsrail'in Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nde (GKRY) gerçekleştirdiği taşınmaz edinimlerini, Doğu Akdeniz'de ortaya çıkan ekonomik, demografik, enerji ve güvenlik temelli yeni güç ilişkileri bağlamında incelemektedir. Çalışmanın temel sorusu, taşınmaz edinimlerinin bireysel ekonomik yatırımlar olmanın ötesine geçerek enerji koridorları, önemli altyapı, nüfus hareketleri ve İsrail-GKRY güvenlik iş birliğiyle bütünleşmesi durumunda kalıcı bir stratejik etki alanının oluşmasına katkıda bulunup bulunamayacağıdır. Araştırmada nitel araştırma yaklaşımı, belge incelemesi, karşılaştırmalı siyasal çözümleme, süreç izleme ve senaryo çözümlemesi birlikte kullanılmıştır. Bulgular, İsrailli alıcıların GKRY'deki taşınmaz edinimlerinin özellikle Larnaka, Limasol ve Baf bölgelerinde yoğunlaştığını, Larnaka çevresindeki Pyla, Ormideia ve Pervolia gibi yerleşimlerde ise belirgin yersel/alansal kümelenmelerin ortaya çıktığını göstermektedir. Bazı yatırımların büyük arazi parçaları, tatil köyleri ve kapalı toplu yerleşim projeleri biçiminde gelişmesi, ekonomik mülkiyet ile demografik ve toplumsal kümelenme arasındaki ilişkiyi önemli duruma getirmektedir. Çalışma, bu gelişmelerin İsrail'in GKRY üzerinde egemenlik kurduğu veya mevcut durumda tamamlanmış bir stratejik etki alanına sahip olduğu sonucuna ulaşmamaktadır. Bununla birlikte taşınmaz mülkiyetinin sermaye, nüfus, enerji, önemli altyapı ve güvenlik ilişkileriyle bütünleşmesi durumunda egemenlik devri olmaksızın kalıcı bir stratejik etki kapasitesi oluşturabileceğini ortaya koymaktadır. Bu dönüşümün gerçekleşmesi durumunda Türkiye açısından temel risk, doğrudan askeri kuşatmadan çok Doğu Akdeniz'deki stratejik hareket alanının ve enerji mimarisindeki etkililiğinin zaman içinde daralmasıdır. Çalışma, Türkiye'nin bu gelişmelere karşı askeri tepki yerine ekonomik, enerji, diplomatik, teknolojik ve savunma kapasitesini birlikte geliştiren çok boyutlu bir stratejik dengeleme siyasası izlemesini önermektedir.

Anahtar Kavramlar: İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Doğu Akdeniz, taşınmaz edinimi, stratejik etki alanı, Stratejik Güç Ekosistemi, enerji koridorları, önemli altyapı, demografik kümelenme, güvenlik mimarisi, Türkiye, KKTC

 

ABSTRACT

This study examines Israeli real estate acquisitions in the Republic of Cyprus (RoC) within the broader context of emerging economic, demographic, energy-related, and security-based power relations in the Eastern Mediterranean. The central question is whether real estate acquisitions, when combined with energy corridors, critical infrastructure, population movements, and Israel–Cyprus security cooperation, may contribute to the formation of a durable sphere of strategic influence beyond conventional forms of territorial sovereignty. The study adopts a qualitative research design based on document analysis, comparative political analysis, process tracing, and scenario analysis. The findings indicate that Israeli real estate acquisitions in Cyprus have become concentrated particularly in the districts of Larnaca, Limassol, and Paphos, with notable spatial clustering in settlements such as Pyla, Ormideia, and Pervolia in the Larnaca area. The development of some investments through large land acquisitions, resorts, and gated residential communities is particularly significant because it may facilitate the transition from individual property ownership to broader economic, demographic, and social clustering. The study does not conclude that Israel has established sovereignty over any part of Cyprus or that a fully developed Israeli sphere of strategic influence currently exists. Rather, it argues that the integration of property ownership with capital, population, energy infrastructure, critical infrastructure, and security relations may generate a durable capacity for strategic influence without any formal transfer of sovereignty. If such a process continues, the principal implication for Türkiye would not necessarily be direct military encirclement, but a gradual narrowing of its strategic room for maneuvers in the Eastern Mediterranean and a potential reduction in its influence over emerging regional energy architectures. The study therefore argues that Türkiye should respond not primarily through direct military confrontation but through a multidimensional strategy of strategic balancing encompassing economic capacity, energy security, technological development, diplomacy, international law, and defence capabilities. The concept of the Strategic Power Ecosystem developed in this study provides an analytical framework for understanding how property, capital, population, infrastructure, energy, and security relations may interact to generate long-term geopolitical influence.

Keywords: Israel, Republic of Cyprus, Eastern Mediterranean, real estate acquisition, strategic sphere of influence, Strategic Power Ecosystem, energy corridors, critical infrastructure, demographic clustering, security architecture, Türkiye, Turkish Republic of Northern Cyprus

GİRİŞ

Doğu Akdeniz son yirmi yılda yalnızca bölgesel bir enerji havzası olmaktan çıkarak küresel güç yarışmasının en devingen jeopolitik alanlarından biri durumuna gelmiştir. Doğal gaz rezervlerinin keşfi, deniz yetki alanlarına ilişkin uyuşmazlıklar, enerji arz güvenliği, büyük güç yarışması ve bölgesel güvenlik krizleri bölgenin stratejik önemini önemli ölçüde artırmıştır. Bu süreçte İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Yunanistan ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasında gelişen siyasal, askeri ve enerji temelli iş birliği Doğu Akdeniz'de yeni bir güvenlik ve güç mimarisinin oluşmakta olduğunu göstermektedir.

Mevcut yazın bu dönüşümü büyük ölçüde enerji jeopolitiği, deniz yetki alanları, askeri iş birliği, ittifak ilişkileri ve bölgesel güvenlik ekseninde incelemektedir. Buna karşılık uluslararası ilişkilerde giderek önem kazanan ancak henüz yeterince kavramsallaştırılmamış bir unsur görece ihmal edilmektedir: taşınmaz edinimleri yoluyla uzun vadeli stratejik etki alanı oluşturulması. Oysa günümüzde devletler, yalnızca askeri güç veya diplomatik ittifaklar aracılığıyla değil, sermaye hareketleri, taşınmaz yatırımları, demografik yoğunlaşmalar, önemli altyapı yatırımları ve ekonomik ağlar üzerinden de etki kapasitesi geliştirebilmektedir. Bu nedenle jeopolitik yarışma klasik askeri araçların ötesine geçen çok katmanlı bir nitelik kazanmıştır.

Son yıllarda İsrailli gerçek kişiler ile İsrail bağlantılı şirketlerin GKRY'de artan taşınmaz edinimleri, enerji projelerine katılımları ve savunma alanındaki iş birlikleri bu çerçevede dikkat çekmektedir. Bu gelişmeler tek başına değerlendirildiğinde olağan ekonomik yatırımlar veya iki ülke arasındaki normal ilişkilerin bir uzantısı olarak görülebilir. Ancak aynı süreç enerji koridorları, elektrik bağlantıları, liman ve ulaştırma altyapısı, ortak askeri tatbikatlar, güvenlik iş birliği ve bölgesel diplomatik eş güdüm ile birlikte ele alındığında daha kapsamlı bir stratejik dönüşümün parçası olarak da yorumlanabilir. Bu çalışma, söz konusu gelişmeleri kesinleşmiş niyetlerin kanıtı olarak değil, uzun dönemli stratejik kapasite oluşturma süreçlerinin çözümlenmesi gereken göstergeleri olarak değerlendirmektedir.

Bu bağlamda makalenin temel varsayımı şudur: Bir devlet, başka bir devlet üzerinde doğrudan egemenlik kurmaksızın taşınmaz edinimi, sermaye birikimi, demografik yoğunlaşma, enerji altyapıları, güvenlik iş birliği ve diplomatik ilişkiler aracılığıyla kendisi için kalıcı bir stratejik etki alanı oluşturabilir. Böyle bir etki alanının amacı yalnızca ekonomik kazanç sağlamak değildir. Aynı zamanda güvenlik risklerini azaltmak, enerji arz güvenliğini desteklemek, askeri ve lojistik erişim olanaklarını genişletmek, jeopolitik derinlik kazanmak, bölgesel güç projeksiyonunu artırmak ve gelecekte ortaya çıkabilecek stratejik seçenekleri çoğaltmaktır.

Bu yaklaşım taşınmaz edinimlerini yalnızca gayrimenkul piyasasının bir unsuru olarak değil, çok boyutlu bir stratejik güç ekosisteminin bileşeni olarak ele almaktadır. Stratejik güç ekosistemi ekonomik, demografik, teknolojik, enerji, güvenlik ve diplomatik unsurların birbirini besleyerek zaman içerisinde yeni bir etki ve etki kapasitesi üretmesini ifade etmektedir. Dolayısıyla bu çalışmada taşınmaz edinimleri tek başına açıklayıcı bir değişken olarak değil, diğer stratejik unsurlarla etkileşim içinde değerlendirilmektedir.

Amaç ve Araştırma Soruları

Makalenin amacı İsrail'in GKRY'deki taşınmaz edinimlerini enerji koridorları, güvenlik mimarisi ve bölgesel güç dengeleriyle birlikte inceleyerek Doğu Akdeniz'de ortaya çıkmakta olan stratejik güç ekosistemini çözümlemektir. Bu kapsamda çalışma şu temel araştırma sorularına cevap aramaktadır:

İsrail'in GKRY'deki taşınmaz edinimleri hangi ekonomik, demografik ve yersel/alansal özellikleri taşımaktadır?

Bu edinimler enerji koridorları, önemli altyapılar ve güvenlik iş birliği ile nasıl bir etkileşim içerisindedir?

Bu gelişmeler Doğu Akdeniz'de yeni bir stratejik etki alanının oluşumuna işaret etmekte midir?

Böyle bir dönüşümün Türkiye'nin güvenliği, Kıbrıs siyasası ve Doğu Akdeniz jeopolitiği bakımından olası sonuçları nelerdir?

İsrail'in GKRY'de oluşturduğu ekonomik, demografik, enerji ve güvenlik temelli stratejik etki alanının Türkiye'nin güvenliği ve Doğu Akdeniz'deki stratejik hareket alanı üzerindeki olası sonuçları nelerdir ve Türkiye bu gelişmeye nasıl karşılık verebilir?

Bu çalışma, herhangi bir devletin gizli amaçlarına ilişkin kesin hükümler ortaya koymayı hedeflememektedir. Bunun yerine, doğrulanabilir olgular ile bunlardan hareketle geliştirilen stratejik senaryoları çözümleyici olarak birbirinden ayıran bir yöntem benimsemektedir. Böylece çalışma, uluslararası ilişkiler yazınına taşınmaz edinimlerinin stratejik etki üretme kapasitesini açıklamaya yönelik kavramsal bir katkı sunmayı ve Doğu Akdeniz'de değişen güç dengelerini çok boyutlu bir bakış açısıyla değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

Yöntem

Bu çalışma, nitel araştırma yaklaşımı çerçevesinde tasarlanmış açıklayıcı ve çözümleyici bir jeopolitik çözümlemedir. Araştırmada, İsrail'in Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ndeki (GKRY) taşınmaz edinimleri, yalnızca gayrimenkul yatırımları bağlamında değil, enerji, güvenlik, ekonomi, demografi ve diplomasi boyutlarıyla birlikte ele alınmaktadır. Çalışma, tek bir değişken üzerinden nedensellik kurmak yerine farklı değişkenlerin karşılıklı etkileşimiyle ortaya çıkan stratejik sonuçları açıklamayı amaçlayan bütüncül bir yaklaşımı benimsemektedir.

Araştırmanın kuramsal temelini uluslararası ilişkilerde realizm ve jeopolitik yaklaşımın yanı sıra jeoekonomi, stratejik güç kullanımı ve stratejik altyapı yazını oluşturmaktadır. Bununla birlikte çalışma bu kuramsal yaklaşımları aşan özgün bir çözümleyici çerçeve kullanmaktadır. Bu çerçevede taşınmaz edinimleri, sermaye hareketleri, enerji altyapıları, güvenlik iş birliği ve diplomatik ilişkilerle birlikte değerlendirilerek "Stratejik Güç Ekosistemi" kavramı üzerinden çözümlenmektedir.

Araştırmada belge incelemesi yöntemi esas alınmıştır. Bu kapsamda istatistikler, tapu ve taşınmaz verileri, uluslararası kuruluş raporları, akademik çalışmalar, enerji ve güvenlik alanındaki raporlar, düşünce kuruluşlarının çözümlemeleri ve doğrulanabilir açık kaynak verileri karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Tek bir veri kaynağına dayanılarak sonuca ulaşılmamış ve farklı kaynaklardan elde edilen bulgular karşılaştırılarak çözümleyici tutarlılık sağlanmıştır.

Verilerin değerlendirilmesinde karşılaştırmalı siyasal çözümleme, süreç izleme (process tracing) ve senaryo çözümlemesi birlikte kullanılmıştır. Süreç izleme yöntemiyle taşınmaz edinimleri, enerji projeleri, güvenlik iş birliği ve diplomatik gelişmeler arasındaki zamansal ve yapısal ilişkiler incelenmiş ve senaryo çözümlemesiyle ise mevcut eğilimlerin Doğu Akdeniz'in gelecekteki jeopolitiği ve Türkiye'nin güvenliği üzerindeki olası etkileri değerlendirilmiştir.

Araştırma, devletlerin kamuoyuna açıklanmamış niyetlerini veya gizli stratejik planlarını ortaya koymayı amaçlamamaktadır. Bunun yerine doğrulanabilir olgular, gözlenebilir davranış örüntüleri ve kurumsal ilişkilerden hareketle stratejik eğilimleri çözümlemektedir. Bu nedenle çalışmada olgular ile bu olgulardan türetilen çözümleyici çıkarımlar birbirinden açık biçimde ayrılmış ve ulaşılan sonuçlar kesin hükümler olarak değil, mevcut veriler ışığında geliştirilen bilimsel değerlendirmeler ve olası senaryolar olarak sunulmuştur.

Bu yöntemin temel özgünlüğü taşınmaz edinimlerini yalnızca ekonomik bir yatırım etkinliği olarak değil, devletlerin uzun vadeli stratejik etki oluşturma kapasitesinin bileşenlerinden biri olarak ele almasıdır. Böylece çalışma, ekonomik, demografik, enerji, güvenlik ve diplomatik unsurlar arasındaki etkileşimi bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirerek Doğu Akdeniz'de değişen stratejik güç ekosistemini açıklamayı hedeflemektedir.

ÇÖZÜMLEME

İsrail'in GKRY'deki Taşınmaz Edinimlerinin Ekonomik, Demografik ve Yersel/Alansal Özellikleri

İsrail vatandaşlarının GKRY’deki taşınmaz edinimleri, son yıllarda belirgin bir artış eğilimi göstermektedir. Bununla birlikte, söz konusu gelişmenin niteliğini doğru değerlendirebilmek için yalnızca toplam satın alma sayılarına değil, edinimlerin hangi bölgelerde yoğunlaştığına, taşınmazların niteliğine, arazi büyüklüğüne ve bireysel konut edinimlerinden toplu yerleşim ve proje geliştirmelerine doğru bir dönüşüm gösterip göstermediğine de bakılması gerekmektedir.

GKRY hükümetinin Parlamento'ya sunduğu ve 2021–Ocak 2025 dönemini kapsayan verilere göre İsrail vatandaşları Larnaka bölgesinde 1.406, Limasol bölgesinde 1.154 ve Baf bölgesinde 1.291 taşınmaz edinimi gerçekleştirmiştir. Böylece yalnızca bu üç bölgede İsrailli alıcılarla ilişkilendirilen toplam taşınmaz edinimi 3.851 olarak görünmektedir. Ancak bu rakamların tamamı tamamlanmış mülkiyet devrini ifade etmemektedir. Larnaka'daki 1.406 edinimin 481'inde tapu devri gerçekleşmişken, 925'i satış sözleşmesi aşamasındadır. Limasol'da 1.154 edinimin 511'i tapu devrine sahipken, Baf'ta 1.291 edinimin 867'si tapu devriyle sonuçlanmıştır. Dolayısıyla 3.851 rakamı tamamlanmış mülkiyet devirleri ile satış sözleşmelerini birlikte içeren bir toplamdır.

İsrailli alıcıların GKRY'deki konumu bu sayısal büyüklük kadar yersel/alansal dağılım bakımından da dikkat çekicidir. Larnaka, Limasol ve Baf'ta İsrailli alıcılar üçüncü ülke vatandaşları arasında önemli bir konuma ulaşmış durumdadır. Ancak özellikle Larnaka çevresindeki belirli yerleşimlerde görülen yoğunlaşma taşınmaz edinimlerinin ada geneline rastgele dağılmış bireysel yatırımlardan ibaret olmayabileceğini düşündürmektedir. Larnaka'da İsrailli alıcıların özellikle Pyla bölgesinde yoğunlaştığı ve ayrıca Ormideia ve daha sınırlı ölçüde Pervolia bölgelerinde de önemli bir varlık gösterdiği bildirilmektedir. Bir gayrimenkul uzmanı Pyla'yı İsrailli alıcıların adeta bir "merkezi" (hub) olarak tanımlamakta ve Larnaka'nın havaalanına yakınlığı ve kentte bir sinagogun bulunmasının da bu tercihte rol oynayabileceğini belirtmektedir.

Daha önemli olan konu İsrailli yatırımcıların taşınmaz tercihinin yalnızca bireysel konutlardan oluşmamasıdır. Aynı gayrimenkul uzmanının değerlendirmesine göre İsrailli yatırımcılar büyük arazi parçaları üzerinde spa, tatil köyü (resort) ve benzeri projelere yönelmekte ve bu projeler kapalı toplu yerleşim (gated community) niteliği taşıyabilmektedir. Bu bilgi taşınmaz edinimlerinin niteliği açısından önemli bir ayrım ortaya koymaktadır. Bireysel bir konut satın alınması ile belirli bir arazi üzerinde çok sayıda konutun, ortak toplumsal ve dinlence unsuru içeren (recreative) tesislerin ve özel hizmetlerin bir arada bulunduğu bir yerleşim projesinin geliştirilmesi ekonomik ve toplumsal açıdan aynı sonuçları doğurmamaktadır.

Bu nedenle İsrailli taşınmaz edinimlerinin toplu yerleşim niteliği ayrıca değerlendirilmelidir. Kapalı yerleşimler yalnızca konut birimlerinin fiziksel olarak bir araya gelmesinden ibaret değildir. Ortak güvenlik, çevre düzenleme ve dinlence, sağlık, eğitim, ticaret ve toplumsal hizmetlerin aynı alanda örgütlenmesi, zaman içinde kendi ekonomik ve toplumsal ağlarını oluşturabilecek daha bütünleşik yerleşim alanlarının ortaya çıkmasına yol açabilir. Böyle bir yapı özellikle aynı ülke vatandaşlarının veya aynı ülkeye bağlı sermaye gruplarının yoğunlaşması durumunda klasik yabancı konut sahipliğinden farklı bir demografik ve ekonomik karakter kazanabilir.

Burada Pyla–Ormideia–Pervolia hattı ayrıca önem taşımaktadır. İsrailli alıcıların bu bölgelerde yoğunlaşması, taşınmaz edinimlerinin belirli bir coğrafi kümelenme gösterdiğine işaret etmektedir. Özellikle Pyla'nın İsrailli yatırımcılar bakımından bir "hub" olarak tanımlanması ekonomik tercihler ile toplumsal ve demografik kümelenme arasında gizil bir bağlantı bulunduğunu düşündürmektedir. Ancak mevcut veriler bu bölgelerde İsrailli nüfusun çoğunluk oluşturduğu veya söz konusu yerleşimlerin İsrail'e ait yerleşim alanlarına dönüştüğü sonucunu desteklememektedir. Burada söz konusu olan gelecekte daha yoğun bir ekonomik ve demografik kümelenmenin oluşmasına elverişli bir başlangıç koşulunun bulunmasıdır.

İsrailli yatırımların ekonomik güdülenmeleri de tek boyutlu değildir. GKRY'nin Avrupa Birliği (AB) üyeliği, İsrail'e coğrafi yakınlığı, gelişmiş turizm sektörü, gayrimenkul piyasası, iklim ve yaşam koşulları ile 2023 sonrasında bölgesel güvenlik ortamında meydana gelen değişiklikler İsrailli yatırımcıların GKRY'ye ilgisini artıran etmenler arasında değerlendirilebilir. Gayrimenkul sektöründeki uzman değerlendirmeleri de son beş-altı yılda İsrailli alımlarda belirgin bir yükseliş yaşandığını ve bunun bölgesel kararsızlıkla bağlantılı olabileceğini belirtmektedir.

Bununla birlikte, taşınmaz edinimlerinin tümünü doğrudan İsrail devletinin stratejik siyasası olarak yorumlamak yöntembilimsel açıdan doğru değildir. Bireysel yatırım, ikinci konut edinimi, güvenlik arayışı veya ticari karlılık gibi nedenlerle gerçekleştirilen işlemler ile devletlerin uzun vadeli stratejik hedefleri birbirinden ayrılmalıdır. Bununla birlikte, bireysel ekonomik tercihlerin büyük sayılara ulaşması ve belirli coğrafyalarda yoğunlaşması zaman içerisinde devletlerin stratejik kapasitesine de hizmet edebilecek bir ekonomik ve demografik altyapı meydana getirebilir. Dolayısıyla bireysel güdülenme ile ortaya çıkan toplu sonuç birbirinden farklı olabilir.

Nitekim GKRY'deki tartışmanın artık yalnızca gayrimenkul piyasasıyla sınırlı olmadığı görülmektedir. Rum siyasal çevrelerinde özellikle Larnaka ve Limasol'da bazı bölgelerde üçüncü ülke vatandaşları tarafından "hedefli" ve yoğun taşınmaz alımlarının gerçekleştiği ve bunun sonucunda kapalı yerleşim alanlarının ortaya çıktığı ileri sürülmektedir. AKEL Genel Sekreteri Stefanos Stefanu bazı bölgelerde İsrailli alıcıların yoğunlaşmasına ve yüksek öneme sahip altyapılara yakın taşınmaz edinimlerine dikkat çekmiştir. Bunlar siyasal değerlendirmelerdir ve tümü bağımsız olarak doğrulanmış olgular olarak kabul edilmemelidir. Ancak GKRY'nin kendi siyasal sistemi içinde de taşınmaz edinimlerinin ekonomik olmaktan öte demografik ve güvenlik boyutlarıyla tartışılmaya başlandığını göstermeleri bakımından önemlidir.

Bu bulgular birlikte değerlendirildiğinde, İsrail'in GKRY'deki taşınmaz edinimlerinin üç belirgin özelliği ortaya çıkmaktadır. Birincisi, sayısal yoğunluk söz konusudur ve yalnızca Larnaka, Limasol ve Baf'taki kayıtlar binlerce taşınmaz edinimini göstermektedir. İkincisi, yersel/alansal yoğunlaşmadır ve özellikle Larnaka çevresindeki Pyla, Ormideia ve Pervolia gibi belirli yerleşimler öne çıkmaktadır. Üçüncüsü, bazı yatırımların bireysel konut edinimlerinden çok büyük arazi parçaları, tatil köyleri ve kapalı toplu yerleşim projeleri biçiminde gerçekleştiği bildirilmektedir.

Dolayısıyla birinci araştırma sorusunun yanıtı İsrail'in GKRY'deki taşınmaz edinimlerinin yalnızca miktar bakımından değil, yersel/alansal kümelenme ve toplu yerleşim eğilimi bakımından da dikkat çekici bir özellik taşıdığı şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bunun henüz İsrail'in GKRY'de kurumsallaşmış bir stratejik etki alanı oluşturduğu anlamına gelmediği açıktır. Ancak taşınmaz edinimlerinin belirli bölgelerde yoğunlaşması, büyük arazi ve proje yatırımlarıyla birleşmesi ve buna paralel bir İsrailli nüfus kümelenmesi ortaya çıkması durumunda ekonomik mülkiyetin zaman içinde demografik, toplumsal ve nihayetinde stratejik etkiye dönüşebilecek bir altyapı oluşturması olanaklıdır. Bu nedenle taşınmaz edinimleri, çalışmanın sonraki aşamalarında ele alınacak enerji koridorları ve güvenlik mimarisinden bağımsız bir ekonomik olgu olarak değil, bunlarla kesiştiği ölçüde Doğu Akdeniz'de oluşmakta olan stratejik güç ekosisteminin olası bir ilk katmanı olarak değerlendirilmelidir.

Taşınmaz Edinimleri Enerji Projeleri, Önemli Altyapı ve Güvenlik İş Birliğiyle Nasıl Bir Etkileşim İçerisindedir?

İsrail'in GKRY’deki taşınmaz edinimlerinin stratejik anlamını belirleyebilmek için bunların enerji projeleri, önemli altyapılar ve güvenlik iş birliğiyle aynı coğrafi ve kurumsal yapı içerisinde değerlendirilmesi gerekir. Tek başına bir konut veya arazi satın alınması stratejik bir etkinlik olarak nitelendirilemez. Ancak taşınmaz mülkiyetinin belirli bölgelerde yoğunlaşması, bu bölgelerin limanlara, havaalanlarına, enerji tesislerine, elektrik bağlantı noktalarına veya ulaştırma koridorlarına yakınlığı ve aynı zamanda İsrail-GKRY arasındaki güvenlik ilişkilerinin derinleşmesi, taşınmaz edinimlerinin daha geniş bir stratejik yapı içerisindeki konumunu araştırmayı gerekli kılmaktadır.

Bu noktada ilk dikkat edilmesi gereken unsur enerjidir. Doğu Akdeniz'de İsrail ile GKRY arasındaki ilişkilerin gelişmesinde doğal gaz kaynakları önemli bir başlangıç noktası oluşturmuştur. İsrail'in Leviathan ve Tamar sahaları ile GKRY'nin Afrodit sahası bölgedeki enerji ilişkilerinin temel unsurlarıdır. Ancak enerji ilişkilerinin niteliği yalnızca doğal gaz üretimiyle sınırlı değildir. Doğal gazın taşınması, sıvılaştırılması, elektrik üretiminde kullanılması, elektrik bağlantılarının kurulması ve Avrupa pazarlarına ulaştırılması gibi unsurlar Doğu Akdeniz'de giderek daha geniş bir enerji altyapısı ve koridoru meydana getirmektedir.

Bu nedenle GKRY'nin stratejik önemi sahip olduğu enerji kaynaklarının miktarından daha geniş bir çerçevede değerlendirilmelidir. Ada İsrail, Mısır, Yunanistan ve Avrupa arasında kurulabilecek enerji bağlantılarının üzerinde bulunan bir ara bağlantı noktası niteliğindedir. Özellikle elektrik bağlantıları bakımından İsrail-GKRY-Girit-Yunanistan çizgisinde geliştirilen projeler Doğu Akdeniz'i Avrupa enerji sistemine bağlama arayışının bir parçasıdır. Bu tür altyapılar gerçekleştiği ölçüde GKRY'nin ekonomik değerinin yanı sıra jeostratejik değeri de artmaktadır.

Burada taşınmaz edinimleri ile enerji altyapısı arasındaki ilişki doğrudan bir nedensellik ilişkisi olarak kurulamaz. Ancak belirli bölgelerdeki büyük arazi edinimlerinin enerji, liman, ulaştırma ve turizm altyapılarıyla yersel/alansal olarak kesişmesi durumunda taşınmaz mülkiyetinin stratejik değer kazanma olasılığı artmaktadır. Başka bir ifadeyle, taşınmazın stratejik değeri yalnızca kendisinden değil, bulunduğu bölgenin gelecekteki altyapı ve ulaşım ağları içindeki konumundan kaynaklanabilir.

Bu bağlamda Larnaka özel bir önem taşımaktadır. İsrailli taşınmaz alımlarının yoğunlaştığı Larnaka çevresinin aynı zamanda havaalanı, liman ve Doğu Akdeniz ulaşım bağlantıları bakımından önemli bir konumda bulunması taşınmaz edinimlerinin yersel/alansal boyutunu daha dikkatli incelemeyi gerektirmektedir. Ancak burada da yöntembilimsel bir ayrım yapılmalıdır: Larnaka'daki İsrailli taşınmaz edinimlerinin havaalanı veya liman gibi stratejik altyapıları denetlemeye yönelik olduğu sonucuna mevcut verilerden doğrudan ulaşmak olanaklı değildir. Önemli olan, mülkiyet yoğunlaşması ile önemli altyapıların yersel/alansal yakınlığının birlikte incelenmesi ve bunun gelecekte oluşturabileceği kapasitenin değerlendirilmesidir.

İkinci önemli unsur güvenlik ve askeri iş birliğidir. İsrail ile GKRY arasındaki ilişkiler son yıllarda savunma ve güvenlik alanında belirgin biçimde gelişmiştir. Ortak askeri tatbikatlar, savunma görüşmeleri, istihbarat ve güvenlik alanındaki ilişkiler ve İsrail'in GKRY ile geliştirdiği askeri ilişkiler iki ülke arasındaki ilişkinin yalnızca ekonomik ve diplomatik bir ortaklık olmadığını göstermektedir.

Bu güvenlik ilişkilerinin önemi GKRY'nin coğrafi konumuyla birlikte daha da artmaktadır. Kıbrıs, Doğu Akdeniz'in merkezinde bulunması nedeniyle Orta Doğu, Levant, Kuzey Afrika ve Avrupa arasındaki askeri ve lojistik hareketler açısından önemli bir konuma sahiptir. Bu nedenle İsrail açısından GKRY ile güvenlik iş birliği İsrail'in kendi topraklarının dışındaki stratejik çevresinde daha geniş bir hareket ve izleme kapasitesi elde etmesine katkıda bulunabilir.

Burada taşınmaz, enerji ve güvenlik unsurlarının birbirlerini tamamlayan fakat birbirine indirgenemeyen üç farklı kapasite olduğu görülmektedir. Taşınmaz edinimi kalıcı ekonomik ve demografik varlık sağlayabilir. Enerji altyapısı ekonomik ve jeostratejik bağımlılık yaratabilir. Güvenlik iş birliği ise bu ekonomik ve altyapısal yapının bulunduğu coğrafyada askeri ve stratejik erişim kapasitesini artırabilir. Bunların aynı alanda ve aynı devletler arasında yoğunlaşması durumunda ortaya çıkan sonuç tek tek unsurların toplamından daha büyük olabilir.

Bu noktada çalışmanın Stratejik Güç Ekosistemi kavramı açıklayıcı bir nitelik kazanmaktadır. Bir taşınmaz edinimi tek başına stratejik güç yaratmaz. Fakat taşınmaz mülkiyeti ekonomik sermaye ve nüfusla, nüfus ekonomik ve toplumsal ağlarla, ekonomik ağlar enerji ve ulaştırma altyapısıyla, altyapı güvenlik ve diplomatik ilişkilerle birleştiğinde zaman içerisinde birbirini besleyen bir güç yapısı meydana gelebilir.

Bu nedenle süreç şu şekilde kavramsallaştırılabilir:

 

Bu zincirin bütün halkalarının bugün tamamlanmış olduğunu ileri sürmek olanaklı değildir. Özellikle taşınmaz edinimlerinin doğrudan askeri amaç taşıdığına ilişkin bir genelleme bilimsel olarak savunulamaz. Ancak farklı alanlarda ortaya çıkan gelişmelerin aynı coğrafyada birbirini tamamlayabilecek nitelikte olması gelecekteki stratejik kapasitenin değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu nedenle ikinci araştırma sorusunun yanıtı İsrail'in GKRY'deki taşınmaz edinimlerinin enerji ve güvenlik ilişkilerinden bağımsız olarak değerlendirilmemesi gerektiği ancak bu unsurlar arasında doğrudan ve kesin bir nedensellik bulunduğu savından da kaçınılması gerektiğidir. Taşınmaz, enerji, önemli altyapı ve güvenlik alanlarındaki gelişmeler birbirleriyle kesiştiği ölçüde, GKRY'nin İsrail açısından ekonomik bir yatırım alanından daha geniş bir stratejik erişim ve etki alanına dönüşme gizil gücü ortaya çıkmaktadır. Asıl stratejik soru bu nedenle "İsrail GKRY'de ne kadar taşınmaz satın aldı?" sorusundan çok "Bu mülkiyet birikimi hangi enerji, altyapı, nüfus ve güvenlik ağlarıyla birleşmektedir?" sorusudur. Çalışmanın bundan sonraki çözümlemesi açısından belirleyici olan da bu sorudur.

Bu Gelişmeler Doğu Akdeniz'de Yeni Bir Stratejik Etki Alanının Oluşumuna İşaret Etmekte midir?

Bu soruya verilecek yanıtın mevcut durum ile ortaya çıkabilecek stratejik sonuçların birbirinden ayrılması temelinde kurulması gerekir. İsrail'in GKRY’deki taşınmaz edinimlerinin, enerji ilişkilerinin, önemli altyapı bağlantılarının ve güvenlik iş birliğinin tek tek ele alındığında olağan ekonomik ve devletlerarası ilişkiler kapsamında açıklanabilecek yönleri bulunmaktadır. Ancak bu unsurların aynı coğrafyada, aynı aktörler arasında ve giderek daha yoğun biçimde birbirleriyle bağlantılı olarak gelişmesi bunların toplamının ayrı ayrı unsurlardan daha geniş bir stratejik anlam taşıyıp taşımadığının sorgulanmasını gerekli kılmaktadır. Bu noktada stratejik etki alanı kavramı önem kazanmaktadır. Bir devletin başka bir devletin topraklarında doğrudan egemenlik kurması veya siyasal yönetimi ele geçirmesi zorunlu değildir. Devlet; mülkiyet, sermaye, nüfus, ekonomik etkinlik, enerji ve ulaştırma altyapısı, güvenlik ilişkileri ve diplomatik bağlar yoluyla kendi çıkarları açısından yüksek değer taşıyan ve zaman içinde kalıcılaşabilecek bir etki alanı oluşturabilir. Böyle bir alan, hukuksal olarak ev sahibi devletin egemenliği altında kalmaya devam ederken güç ilişkileri bakımından dış aktörün stratejik kapasitesinin bir uzantısı durumuna gelebilir. İsrail-GKRY ilişkileri bu kavram açısından değerlendirildiğinde henüz tamamlanmış bir stratejik etki alanından değil, böyle bir alanın oluşmasına elverişli unsurların giderek birikmesinden söz etmek daha doğru olacaktır. Taşınmaz edinimlerinin belirli bölgelerde yoğunlaşması ekonomik ve demografik bir temel oluştururken enerji projeleri GKRY'nin İsrail ile olan ekonomik ve stratejik bağlantılarını derinleştirmektedir. Güvenlik ve savunma iş birliğinin gelişmesi ise bu ekonomik ve altyapısal ilişkilerin stratejik boyutunu güçlendirmektedir. Burada özellikle süreklilik kavramı önemlidir. Stratejik etki tek bir yatırım veya tek bir anlaşmayla ortaya çıkmaz. Farklı alanlarda gerçekleşen etkinliklerin uzun bir dönem içerisinde birbirini desteklemesi sonucunda oluşur. Bir başka ifadeyle stratejik etkinin oluşumu bir stok birikimi niteliğindedir. Taşınmaz mülkiyeti zaman içinde kalıcıdır. Altyapı yatırımları uzun kullanım ömrüne sahiptir. Enerji bağlantıları ekonomik bağımlılık yaratabilir. Nüfus hareketleri toplumsal ağlar meydana getirebilir. Askeri iş birlikleri ise kurumsal ve işlevsel ilişkiler oluşturabilir. Bu unsurların süreklilik kazanması stratejik etkinin geçici olmaktan çıkıp yapısal duruma gelmesini sağlayabilir. Bu çerçevede GKRY'nin İsrail açısından önemi yalnızca adadaki ekonomik etkinliklerle sınırlı değildir. Kıbrıs'ın Doğu Akdeniz'deki merkezi konumu İsrail'e Avrupa ile Levant arasındaki bağlantılar bakımından önemli bir coğrafi yakınlık sağlamaktadır. İsrail açısından GKRY'nin değeri enerji, ulaştırma, haberleşme, lojistik ve güvenlik boyutlarının birbirine bağlanabilme kapasitesinden kaynaklanmaktadır. Bu durum GKRY'yi İsrail'in Doğu Akdeniz'deki stratejik çevresinin önemli unsurlarından biri durumuna getirebilir. Ancak bu noktada "İsrail GKRY'yi denetliyor" veya "GKRY İsrail'in toprağı durumuna geliyor" şeklindeki ifadeler hem mevcut gerçeklikle bağdaşmaz hem de çalışmanın bilimsel niteliğini zayıflatır. Burada söz konusu olan egemenlik devri değil, egemenlik altında etki birikimidir. GKRY hukuksal olarak kendi egemenliğini korurken belirli sektörlerde İsrail sermayesinin, nüfusunun, şirketlerinin, teknolojisinin ve güvenlik ilişkilerinin ağırlığı artabilir. Stratejik etki alanı kavramının ayırt edici özelliği de tam olarak budur. Bu gelişmenin daha geniş bir bölgesel bağlamı da bulunmaktadır. İsrail-GKRY ilişkileri, Yunanistan ve ABD ile gelişen ilişkilerden bağımsız değildir. Dolayısıyla ortaya çıkabilecek yapı yalnızca İsrail-GKRY ikili ilişkisi olarak değerlendirilmemelidir. Enerji, güvenlik, savunma, diplomasi ve altyapı alanlarındaki çok taraflı ilişkilerin birbirine eklenmesi Doğu Akdeniz'de bir stratejik ağ meydana getirebilir. Böyle bir ağda her aktörün amacı aynı olmak zorunda değildir. İsrail güvenlik ve enerji erişimini, GKRY ekonomik ve siyasal desteği, Yunanistan bölgesel konumunu, ABD ise bölgesel kararlılık ve stratejik erişimi önceleyebilir. Farklı amaçların aynı ağ içerisinde kesişmesi ortak bir stratejik sonuç yaratabilir. Bu nedenle stratejik güç ekosistemi klasik ittifak kavramından daha açıklayıcıdır. İttifaklarda ortak tehdit ve ortak güvenlik yükümlülükleri ön plandayken güç ekosisteminde farklı aktörlerin farklı çıkarları birbirini tamamlayabilir. Sermaye bir aktör tarafından, enerji altyapısı başka bir aktör tarafından, askeri kapasite üçüncü bir aktör tarafından sağlanabilir fakat bunların oluşturduğu toplam yapı belirli bir bölgesel güç dengesini etkileyebilir. İsrail'in GKRY'deki taşınmaz edinimleri bu nedenle tek başına stratejik etkinin kanıtı değildir. Fakat taşınmaz mülkiyeti, demografik kümelenme, enerji bağlantıları, önemli altyapılar, güvenlik iş birliği  ve diplomatik ağlar aynı yönde gelişmeye devam ederse bu unsurların birlikte stratejik etki alanı oluşturma kapasitesi bulunmaktadır. Buradan hareketle bu araştırma sorusuna koşullu fakat güçlü bir yanıt verilebilir: Mevcut gelişmeler İsrail'in GKRY'de tamamlanmış bir stratejik etki alanına sahip olduğunu göstermemektedir. Ancak taşınmaz edinimleri, demografik ve ekonomik kümelenmeler, enerji bağlantıları, önemli altyapı ve güvenlik iş birliğinin birbirini tamamlayacak biçimde gelişmesi GKRY'nin İsrail açısından uzun vadeli ve yüksek stratejik değer taşıyan bir etki alanına dönüşebileceğini göstermektedir. Bu olasılığın gerçekleşmesi durumunda GKRY'nin İsrail açısından önemi yalnızca ekonomik yatırım alanı olmaktan çıkarak stratejik ileri alan niteliği kazanabilir. Buradaki "ileri alan" kavramı askeri üs anlamında kullanılmamalıdır. Kavram, ekonomik, demografik, teknolojik, enerjetik, lojistik ve güvenlik kapasitesinin bir arada bulunması nedeniyle bir devletin bölgesel hareket ve güç projeksiyonu kapasitesini artıran coğrafi alanı ifade etmektedir. Dolayısıyla çalışmanın ulaştığı temel çözümleyici sonuç şudur: Stratejik etki, egemenliğe bir seçenek değil, egemenlik altında etkinin derinleştirilmesidir. Bir devlet başka bir devletin topraklarını yönetmeden de o topraklarda kendi çıkarları açısından olağanüstü değer taşıyan, kalıcı ve çok boyutlu bir güç alanı oluşturabilir. İsrail'in GKRY'deki gelişen varlığının uzun dönemli önemi de bu bakış açısından değerlendirilmelidir.

Böyle Bir Dönüşümün Türkiye'nin Güvenliği, Kıbrıs Siyasası ve Doğu Akdeniz Jeopolitiği Bakımından Olası Sonuçları Nelerdir?

İsrail'in GKRY’de taşınmaz edinimleriyle başlayan ekonomik varlığının, enerji altyapısı, nüfus hareketleri, önemli altyapı ve güvenlik iş birliğiyle birlikte kalıcı bir stratejik etki alanına dönüşmesi durumunda bunun Türkiye açısından sonuçları yalnızca Kıbrıs sorunu bağlamında değerlendirilemez. Böyle bir dönüşüm Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki güvenlik çevresini, deniz yetki alanlarına ilişkin siyasalarını, enerji stratejisini ve bölgesel güç projeksiyonunu doğrudan etkileyebilecek niteliktedir.

Kıbrıs sorununun niteliğinde değişim: Türkiye açısından ilk ve belki de en önemli sonuç Kıbrıs sorununun klasik Türkiye–Yunanistan–GKRY ekseninden çıkarak daha geniş bir jeopolitik yarışma alanına dönüşme olasılığıdır. GKRY'nin İsrail açısından ekonomik, demografik, enerjetik ve güvenlik bakımından giderek daha önemli bir alan durumuna gelmesi durumunda Kıbrıs yalnızca Kıbrıs Türkleri ile Kıbrıs Rumları arasındaki siyasal uyuşmazlığın konusu olmaktan çıkabilir. Ada aynı zamanda İsrail'in Doğu Akdeniz'deki stratejik varlığının önemli bir bileşeni durumuna gelebilir. Bu durum Türkiye açısından niteliksel bir değişiklik yaratır. Çünkü Türkiye'nin karşısındaki aktör artık yalnızca GKRY ve Yunanistan olmayacak ve onların İsrail, ABD ve Avrupa'daki bazı ekonomik ve enerji aktörleriyle oluşturduğu çok katmanlı stratejik ağ olacaktır.

Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki stratejik hareket alanının daralması: Türkiye'nin güneyinde Suriye, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz'i birbirinden tamamen bağımsız güvenlik alanları olarak değerlendirmek giderek güçleşmektedir. İsrail'in Suriye'deki güvenlik öncelikleri ile Türkiye'nin Suriye'deki askeri ve siyasal varlığı konusunda ortaya çıkan görüş ayrılıkları Doğu Akdeniz'deki İsrail-GKRY ilişkilerine eklendiğinde Türkiye'nin güney ve güneybatısındaki stratejik çevresinin daha karmaşık duruma gelmesine neden olabilir. Bu nedenle GKRY'deki İsrail varlığının Türkiye açısından önemi yalnızca adanın kendisiyle sınırlı değildir. Suriye–Kıbrıs–Doğu Akdeniz ekseninin birbirine bağlanması Türkiye'nin güneyindeki stratejik çevrenin yeni bir bütünlük kazanmasına yol açabilir.

Deniz yetki alanları bakımından yeni baskı: GKRY'nin İsrail ile enerji ve güvenlik ilişkilerini derinleştirmesi Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanlarına ilişkin siyasalarını da etkileyebilir. Buradaki temel sorun enerji projelerinin hangi yollardan ve hangi deniz yetki alanlarından geçirileceğidir. İsrail gazının, GKRY gazının veya Doğu Akdeniz'deki diğer enerji kaynaklarının Avrupa'ya taşınmasında Türkiye'nin dışarıda bırakıldığı yolların tercih edilmesi Ankara açısından yalnızca ekonomik bir kayıp olarak değil, jeopolitik dışlanma olarak algılanabilir. Bu nedenle enerji koridorları çalışmanın temel başlığında yer alan güvenlik mimarisinden bağımsız değildir. Enerji yolları aynı zamanda güç yollarıdır.

Enerji ve elektrik bağlantıları: Türkiye açısından daha uzun vadeli bir risk Doğu Akdeniz'de Türkiye'yi dışarıda bırakan enerji ve elektrik ağlarının kalıcı duruma gelmesidir. İsrail–GKRY–Yunanistan üzerinden Avrupa'ya uzanabilecek doğal gaz ve elektrik bağlantıları ekonomik açıdan başarılı olduğu takdirde Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin enerji merkezi olma gizil gücünü kısmen sınırlayabilir. Burada sorun yalnızca "Türkiye üzerinden boru hattı geçmesi" değildir. Daha önemli olan Türkiye'nin enerji sisteminin dışında farklı bir bölgesel enerji mimarisinin kurumsallaşmasıdır. Bu nedenle Türkiye açısından en önemli stratejik soru şudur: Doğu Akdeniz'in gelecekteki enerji mimarisi Türkiye'nin katılımıyla mı, yoksa Türkiye'nin dışında mı kurulacaktır? Bu sorunun yanıtı bölgenin gelecek güç dengesi açısından önem taşımaktadır.

GKRY'nin güvenlik değerinin artması

İsrail'in GKRY'deki ekonomik ve demografik varlığı ile askeri ilişkileri birlikte gelişirse GKRY'nin İsrail açısından stratejik değeri artacaktır. Bu durum GKRY'yi doğrudan bir "İsrail askeri üssü" durumuna getirmeyebilir. Ancak ada lojistik erişim, istihbarat, haberleşme, erken uyarı, deniz ve hava hareketlerinin izlenmesi bölgesel krizlerde destek ve enerji altyapısının korunması bakımından daha önemli bir konum kazanabilir. Türkiye açısından sorun tam da burada ortaya çıkmaktadır. Askeri üs ile stratejik erişim alanı aynı şey değildir. Bir devletin başka bir ülkede kalıcı askeri üs kurmasına gerek kalmadan o ülkenin altyapısına ve güvenlik sistemine erişim sağlayabilmesi de önemli bir stratejik kapasite oluşturabilir.

KKTC'nin stratejik öneminin artması: İsrail-GKRY ilişkilerinin derinleşmesi paradoksal biçimde Kuzey Kıbrıs'ın Türkiye açısından stratejik önemini artırabilir. Türkiye açısından KKTC'nin değeri yalnızca Kıbrıs Türklerinin güvenliği ve Kıbrıs sorunundaki siyasal durumla sınırlı değildir. Ada üzerindeki Türk askeri ve siyasal varlığı Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki deniz ve hava hareketleri açısından da önem taşımaktadır. Dolayısıyla GKRY'nin stratejik değerinin artması Türkiye'nin KKTC'ye ilişkin yaklaşımını da dönüştürebilir: Kıbrıs Türklerinin güvenliği, Doğu Akdeniz güvenliği, Türkiye'nin deniz güvenliği ve bölgesel stratejik erişim. Bu zincir, KKTC'nin Türkiye açısından uzun dönemli stratejik değerini artırabilir.

ABD etmeni: Türkiye açısından en karmaşık boyutlardan biri ABD'nin rolüdür. İsrail-GKRY ilişkilerinin ABD tarafından enerji, güvenlik ve bölgesel kararlılık çerçevesinde desteklenmesi durumunda Ankara'nın karşısındaki yapı yalnızca İsrail ve GKRY'den oluşmayacaktır. Bu nedenle Türkiye'nin doğrudan İsrail karşıtı bir strateji geliştirmesi yeterli olmayabilir. Ankara aynı zamanda Washington ile ilişkilerini koruyarak Doğu Akdeniz'deki kendi stratejik çıkarlarını savunmak zorunda kalacaktır. Bu da Türkiye açısından klasik askeri dengelemeden daha karmaşık bir strateji gerektirir: İsrail ile yarışma, ABD ile ilişkileri koruma, AB ile enerji ilişkilerini sürdürme, Yunanistan'la gerilimi denetim altında tutma ve KKTC'yi güçlendirme.

Türkiye'nin karşılaşabileceği temel stratejik risk: Bütün bu unsurlar bir araya getirildiğinde Türkiye açısından ortaya çıkabilecek temel risk tek tek İsrail yatırımlarından veya tek tek enerji projelerinden çok Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki stratejik hareket alanının zaman içinde daralmasıdır. Bu nedenle riskin niteliğini şöyle ifade etmek olanaklıdır: Asıl risk GKRY'nin İsrail tarafından "ele geçirilmesi" değil, İsrail'in GKRY'de oluşturduğu ekonomik, demografik, enerji ve güvenlik kapasitesinin zaman içinde Türkiye'nin dışlandığı kalıcı bir bölgesel güç mimarisine dönüşmesidir. Bu ayrım önemlidir. Çünkü stratejik yarışma çoğu zaman doğrudan toprak kazanımıyla değil, seçeneklerin azaltılmasıyla gerçekleşir.

Değerlendirme: Dördüncü araştırma sorusunun sonucunda şu değerlendirmeye ulaşılabilir: İsrail'in GKRY'deki ekonomik ve demografik varlığının enerji ve güvenlik ilişkileriyle bütünleşerek kalıcı bir stratejik etki alanına dönüşmesi durumunda Türkiye açısından temel sonuç Kıbrıs sorununun İsrail boyutunun güçlenmesi ve Doğu Akdeniz'deki stratejik hareket alanının daralma olasılığıdır. Bu dönüşüm Türkiye'nin deniz yetki alanları, enerji güvenliği, KKTC siyasası, güney güvenlik çevresi ve bölgesel güç projeksiyonu üzerinde uzun dönemli etkiler yaratabilir. Ancak bu sonuç kaçınılmaz bir gelişme olarak değil, mevcut eğilimlerin devam etmesi durumunda ortaya çıkabilecek bir stratejik senaryo olarak değerlendirilmelidir. Buradan sonra çalışmanın doğal olarak ulaşacağı beşinci ve son soru, artık teşhis değil Türkiye'nin nasıl karşılık verebileceği sorusudur: Türkiye bu gelişmeyi önlemek, dengelemek veya kendi çıkarları doğrultusunda yönetmek için hangi ekonomik, diplomatik, hukuksal, enerji bağlamlı ve askeri-stratejik araçları kullanabilir?

Türkiye Bu Gelişmelere Nasıl Karşılık Verebilir?

İsrail'in GKRY’de taşınmaz edinimleri ekonomik ve demografik varlığı, enerji bağlantıları ve güvenlik iş birliğinin zaman içinde bütünleşerek kalıcı bir stratejik etki alanına dönüşmesi olasılığı Türkiye açısından yalnızca tepki verilmesi gereken bir güvenlik sorunu değil, uzun vadeli bir stratejik karşılık ve güç dengeleme siyasası gerektiren bir gelişmedir. Bununla birlikte Türkiye'nin vereceği karşılığın doğrudan askeri yarışma üzerine kurulması mevcut koşullarda hem gereksiz hem de yüksek maliyetli olacaktır. Daha akılcı yaklaşım ekonomik, diplomatik, hukuksal, enerji bağlamlı, teknolojik ve savunma araçlarının birlikte kullanıldığı çok boyutlu bir strateji geliştirmektir.

Türkiye'nin ilk yapması gereken, GKRY'deki İsrail kaynaklı taşınmaz edinimlerini sistemli biçimde izlemektir. Burada yalnızca satın alınan taşınmazların sayısı değil, bunların nerelerde bulunduğu, büyüklükleri, aynı kişiler veya şirketlerle bağlantıları, arazi kullanım amaçları, proje niteliği, önemli altyapılara uzaklıkları ve zaman içerisinde nasıl bir mülkiyet yoğunlaşması oluşturdukları izlenmelidir. Özellikle Larnaka–Pyla–Ormideia–Pervolia hattı gibi yoğunlaşma gösteren alanlar ekonomik ve demografik göstergelerle birlikte değerlendirilmelidir. Böyle bir izleme mekanizması taşınmaz edinimini tek başına tehdit olarak görmek yerine, ekonomik etkinlik ile stratejik kapasite arasındaki olası bağlantıların erken saptanmasını sağlayabilir.

İkinci olarak Türkiye'nin KKTC'nin ekonomik ve stratejik kapasitesini güçlendirmesi önem taşımaktadır. GKRY'nin İsrail açısından stratejik değerinin yükselmesi karşısında Türkiye'nin yalnızca diplomatik açıklamalarla yetinmesi yeterli olmayacaktır. KKTC'nin ulaştırma, enerji, telekomünikasyon, turizm, yükseköğretim, teknoloji ve sağlık altyapısının geliştirilmesi, Kuzey Kıbrıs'ın ekonomik açıdan daha dirençli ve Türkiye ile daha bütünleşmiş bir yapı kazanmasını sağlayabilir. Buradaki amaç yalnızca GKRY ile yarışmak değil, Kıbrıs'ın kuzeyini Türkiye'nin Doğu Akdeniz stratejisinin ekonomik ve teknolojik bir bileşeni durumuna getirmektir.

Üçüncü alan enerjidir. Türkiye, Doğu Akdeniz'deki enerji denkleminde dışarıda bırakılmasını önlemek için enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaştırılabileceği seçenekleri canlı tutmalıdır. Bunun yanında Türkiye'nin kendi deniz yetki alanlarındaki araştırma ve üretim etkinliklerini KKTC'nin hidrokarbon haklarına ilişkin siyasalarını ve bölgesel enerji diplomasisini eş zamanlı yürütmesi gerekir. Buradaki temel hedef belirli bir boru hattı projesini zorunlu olarak gerçekleştirmekten çok Türkiye'nin bölgesel enerji mimarisinin vazgeçilmez aktörlerinden biri olma konumunu korumaktır.

Dördüncü olarak elektrik enerjisi ve yeni enerji teknolojileri üzerinde durulmalıdır. Doğu Akdeniz'de doğal gaz kadar elektrik bağlantıları da geleceğin stratejik altyapılarından biri durumuna gelmektedir. Türkiye'nin enerji sisteminin Kıbrıs'la bağlantısı, yenilenebilir enerji yatırımları ve bölgesel elektrik ağları uzun vadede Türkiye'nin enerji ve jeopolitik etkisini artırabilecek alanlardır. Bu nedenle Türkiye'nin karşı-stratejisi yalnızca fosil yakıtlara dayanmamalı ve elektrik, güneş enerjisi, depolama ve enerji teknolojilerini de kapsamalıdır.

Beşinci olarak Türkiye deniz gücünü ve caydırıcılığını korumalıdır. Ancak burada amaç İsrail'le askeri çatışmaya girmek değil, Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin hesaba katılmadığı herhangi bir stratejik düzenin oluşturulamayacağını göstermektir. Deniz kuvvetleri, hava gücü, denizaltılar, insansız sistemler, keşif-gözetleme ve istihbarat kapasitesi bu çerçevede değerlendirilmelidir. Askeri kapasitenin temel işlevi savaşmak değil, stratejik seçenekleri korumaktır.

Altıncı olarak Türkiye'nin ABD ve AB ile ilişkilerini tamamen İsrail dosyasına indirgememesi gerekir. İsrail-GKRY ilişkilerinin ABD desteğiyle güçlenmesi durumunda Türkiye'nin yalnızca İsrail'i hedef alan bir söylem geliştirmesi Ankara'nın diplomatik hareket alanını daraltabilir. Bunun yerine Türkiye ABD ve Avrupa ülkeleriyle enerji güvenliği, NATO, ticaret, göç, bölgesel kararlılık ve Doğu Akdeniz'in güvenliği gibi ortak çıkar alanlarını kullanarak kendi yaklaşımını anlatmalıdır.

Bu noktada hukuksal ve diplomatik savaşım da önem kazanmaktadır. Türkiye, KKTC'nin ve Kıbrıs Türklerinin doğal kaynaklar üzerindeki haklarını uluslararası hukuk ve mevcut anlaşmalar çerçevesinde sürekli gündemde tutmalıdır. Bunun yanında Türkiye'nin deniz yetki alanlarına ilişkin savlarını yalnızca askeri araçlarla değil, uluslararası hukuk, diplomatik girişimler, bilimsel çalışmalar ve uluslararası enerji diplomasisi yoluyla desteklemesi gerekir.

Yedinci olarak Türkiye'nin istihbarat ve açık kaynak çözümleme kapasitesini geliştirmesi gerekmektedir. Taşınmaz edinimleri gibi görünüşte ekonomik olan etkinliklerin stratejik sonuçlarını anlayabilmek için yalnızca klasik güvenlik istihbaratı yeterli değildir. Şirket sahiplikleri, sermaye hareketleri, taşınmazların yersel/alansal dağılımı, proje ortaklıkları, nüfus hareketleri, enerji altyapısı ve güvenlik anlaşmaları birlikte izlenmelidir. Bu nedenle Türkiye'nin GKRY'ye ilişkin ekonomik-jeopolitik erken uyarı sistemi geliştirmesi yararlı olacaktır.

Burada çalışmanın temel kavramlarından biri yeniden önem kazanmaktadır: Stratejik Güç Ekosistemi. Türkiye'nin karşılığı da aynı mantıkla oluşturulmalıdır. İsrail'in GKRY'de sermaye, taşınmaz, nüfus, enerji ve güvenlik unsurlarını birbirini destekleyen bir yapı durumuna getirmesi olasılığına karşı Türkiye yalnızca askeri güçle değil, kendi ekonomik–enerjetik–teknolojik–demografik–diplomatik–askeri güç ekosistemini geliştirmelidir.

Bu nedenle Türkiye'nin stratejisi "karşı koyma"dan çok "dengeleyici kapasite oluşturma" şeklinde tasarlanmalıdır. Bununla birlikte, Türkiye'nin GKRY'deki İsrail taşınmaz edinimlerine doğrudan müdahale etmesi gerçekçi değildir. GKRY'nin hukuksal statüsü, AB üyeliği ve özel mülkiyet rejimi dikkate alındığında Türkiye'nin bu alandaki doğrudan araçları sınırlıdır. Dolayısıyla Ankara'nın temel hedefi GKRY'deki her bir mülkiyet işlemini engellemek değil, bu işlemlerin Türkiye'nin aleyhine bütünleşik bir stratejik güç mimarisine dönüşmesini önlemek olmalıdır. Bu çerçevede Türkiye açısından beş temel stratejik hedef ortaya çıkmaktadır: Kıbrıs'ta stratejik dengeyi korumak, KKTC'nin ekonomik ve teknolojik kapasitesini güçlendirmek, Doğu Akdeniz enerji ve elektrik ağlarının dışında kalmamak, deniz ve hava alanlarında caydırıcılığını sürdürmek ve ABD, AB, Yunanistan ve bölge ülkeleriyle ilişkilerde diplomatik hareket alanını korumak. Bütün bu araçların ortak amacı, İsrail'in GKRY'deki varlığını ortadan kaldırmak değil, tek taraflı ve Türkiye'yi dışlayan bir stratejik güç birikiminin bölgesel güç dengesini kalıcı biçimde değiştirmesini önlemektir.

Türkiye'nin en akılcı karşılığı İsrail'in GKRY'deki ekonomik ve stratejik varlığını doğrudan askeri yollarla engellemeye çalışmak değil, KKTC'nin ekonomik ve teknolojik kapasitesini güçlendiren, Doğu Akdeniz'deki enerji ve elektrik ağlarında Türkiye'nin konumunu koruyan, deniz ve hava caydırıcılığını sürdüren, uluslararası hukuk ve diplomasi araçlarını etkili kılan ve ABD ile Avrupa'yla ilişkilerde hareket alanını saklı tutan çok boyutlu bir stratejik dengeleme siyasası geliştirmektir. Böyle bir yaklaşım Türkiye'nin yalnızca mevcut gelişmelere tepki vermesini değil, Doğu Akdeniz'de oluşabilecek yeni stratejik güç ekosisteminin şekillenmesine etkili biçimde katılmasını sağlayacaktır.

Bu noktada beş araştırma sorusunun tamamı birlikte değerlendirildiğinde çalışmanın ana savı da belirginleşmektedir: Taşınmaz edinimi tek başına stratejik güç değildir ancak mülkiyetin sermaye, nüfus, enerji, altyapı ve güvenlik ilişkileriyle birleşmesi egemenlik devri olmaksızın kalıcı bir stratejik etki alanı yaratabilir. Doğu Akdeniz'de asıl sorun da bu dönüşümün gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ve Türkiye'nin bu dönüşüme ne ölçüde hazırlıklı olduğudur.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma İsrail'in GKRY’deki taşınmaz edinimlerini yalnızca ekonomik veya gayrimenkul piyasasına ilişkin bir olgu olarak değil, Doğu Akdeniz'de ortaya çıkmakta olan daha geniş bir stratejik güç ekosisteminin olası bileşeni olarak incelemiştir. Çalışmanın temel hareket noktası bir devletin başka bir devletin topraklarında doğrudan egemenlik kurmaksızın mülkiyet, sermaye, nüfus, altyapı, enerji, güvenlik ve diplomatik ilişkiler aracılığıyla kendisi açısından yüksek stratejik değere sahip ve süreklilik gösteren bir etki alanı oluşturabileceği varsayımıdır.

Araştırmanın ilk bulgusu İsrail kaynaklı taşınmaz edinimlerinin sayısal ve yersel/alansal yoğunlaşma bakımından dikkate değer bir düzeye ulaşmış olmasıdır. Larnaka, Limasol ve Baf'ta binlerce taşınmazın İsrailli alıcılarla ilişkilendirilmesi bu gelişmenin bireysel yatırım davranışlarının ötesinde incelenmesini gerekli kılmaktadır. Özellikle Larnaka çevresindeki Pyla, Ormideia ve Pervolia gibi yerleşimlerde görülen yoğunlaşma ve bazı yatırımların büyük arazi parçaları, tatil köyleri ve kapalı toplu yerleşim projeleri biçiminde gerçekleşmesi mülkiyet ile yersel/alansal ve demografik kümelenme arasındaki ilişkiyi önemli duruma getirmektedir.

Bununla birlikte araştırmanın önemli bir yöntembilimsel sonucu bu gelişmelerin doğrudan "İsrail devletinin GKRY'yi ele geçirme stratejisi" olarak yorumlanamayacağıdır. Taşınmaz satın alan her İsrail vatandaşının veya şirketinin devlet adına hareket ettiğini varsaymak bilimsel olarak olanaklı değildir. Bireysel yatırım, ticari karlılık, ikinci konut edinimi, yaşam koşulları ve güvenlik arayışı gibi çok çeşitli nedenler söz konusu olabilir. Dolayısıyla bireysel yatırım davranışı ile devlet stratejisi arasında doğrudan özdeşlik kurulması doğru değildir.

Ancak bu saptama söz konusu yatırımların stratejik sonuçlarının bulunamayacağı anlamına da gelmez. Çok sayıda bireysel ve kurumsal yatırımın belirli coğrafyalarda yoğunlaşması, büyük ölçekli projelerle bütünleşmesi ve kalıcı nüfus hareketleri yaratması durumunda başlangıçta stratejik bir amaç taşımayan ekonomik etkinlikler dahi zaman içerisinde stratejik sonuçlar üretebilir. Çalışmanın özgün yaklaşımı tam olarak bu noktaya dayanmaktadır: niyet ile sonuç birbirinden ayrılmalıdır.

İkinci önemli bulgu taşınmaz edinimlerinin Doğu Akdeniz'deki enerji ve önemli altyapı dönüşümünden bağımsız değerlendirilemeyeceğidir. İsrail, GKRY, Yunanistan ve diğer bölgesel aktörler arasındaki enerji ilişkileri, doğal gazın yanı sıra elektrik bağlantıları, ulaştırma, limanlar ve diğer altyapı ağlarını da kapsamaktadır. Bu gelişmelerin tamamının İsrail'in taşınmaz edinimleriyle doğrudan bağlantılı olduğunu ileri sürmek olanaklı değildir. Ancak aynı coğrafyada ekonomik mülkiyet, enerji altyapısı, ulaştırma bağlantıları ve güvenlik ilişkilerinin birlikte gelişmesi yersel/alansal yakınlık ile stratejik kapasite arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesini gerektirmektedir.

Üçüncü bulgu İsrail-GKRY ilişkilerinin ekonomik ilişkilerin ötesine geçerek güvenlik ve savunma boyutu kazandığıdır. Bu durum taşınmaz edinimlerinin kendiliğinden askeri nitelik kazanması anlamına gelmez. Ancak ekonomik varlık, enerji bağlantıları ve güvenlik iş birliğinin aynı coğrafyada ve uzun dönem içerisinde birbirini desteklemesi GKRY'nin İsrail açısından stratejik değerini yükseltebilir.

Bu noktada çalışmanın temel kavramsal sonucu ortaya çıkmaktadır. Stratejik etki alanı oluşturmak için egemenlik devrine gereksinme yoktur. Bir devlet, başka bir devletin hukuksal egemenliğine dokunmaksızın o ülkede ekonomik, demografik, teknolojik, enerjetik ve güvenlik kapasitesini artırabilir. Bu kapasite belirli bir süreklilik ve yoğunluk kazandığında ilgili ülke topraklarının belirli bölümleri söz konusu devlet açısından yüksek stratejik değer taşıyan bir etki alanına dönüşebilir.

Bu nedenle çalışma açısından belirleyici olan "İsrail GKRY'yi denetliyor mu?" sorusu değildir. Daha anlamlı soru şudur: İsrail'in GKRY'deki ekonomik, demografik, enerji bağlamlı ve güvenlik varlığı, zaman içerisinde birbirini destekleyen kalıcı bir stratejik kapasite oluşturabilecek midir?

Mevcut bulgular bu dönüşümün tamamlandığını göstermemektedir. Ancak böyle bir dönüşümün maddi ve kurumsal önkoşullarının bazı alanlarda oluşmaya başladığı yönünde değerlendirme yapılmasını olanaklı kılmaktadır. Bu nedenle çalışmada "stratejik etki alanı oluşmuştur" biçimindeki kesin bir yargı yerine "stratejik etki alanı oluşumu olasılığı" kavramının kullanılması daha isabetlidir.

Türkiye açısından sonuçlar

Bu gelişmenin Türkiye bakımından önemi daha geniştir. İsrail-GKRY ilişkilerinin ekonomik, enerji ve güvenlik boyutlarının birbirine eklemlenmesi durumunda Kıbrıs Türkiye açısından yalnızca geleneksel Kıbrıs sorununun bir parçası olmaktan çıkıp Doğu Akdeniz'deki daha geniş güç yarışmasının merkezi unsurlarından biri durumuna gelebilir. Böyle bir durumda Türkiye'nin karşısında yalnızca GKRY ve Yunanistan'dan oluşan bir yapı bulunmayacaktır. İsrail'in yanı sıra ABD ve Avrupa'nın çeşitli aktörlerinin de farklı düzeylerde karıştığı çok katmanlı bir stratejik ağ ortaya çıkabilir. Buradaki risk, doğrudan askeri bir kuşatmadan çok Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki stratejik hareket alanının zaman içinde daralmasıdır. Özellikle enerji ve elektrik bağlantılarında Türkiye'nin dışarıda bırakıldığı farklı yolların kurumsallaşması Türkiye'nin bölgesel enerji merkezi olma kapasitesini etkileyebilir. Benzer şekilde GKRY'nin stratejik altyapısının İsrail ve diğer aktörlerle daha fazla bütünleşmesi adanın Türkiye açısından güvenlik değerini artırabilir. Bununla birlikte bu gelişmelerin Türkiye açısından kaçınılmaz biçimde olumsuz sonuçlar doğuracağı da söylenemez. Türkiye'nin önemli bir askeri kapasiteye, büyük bir iç pazara, enerji altyapısına, jeostratejik konuma ve KKTC üzerinden doğrudan Kıbrıs varlığına sahip olması Ankara'ya önemli dengeleme araçları sağlamaktadır. Dolayısıyla Türkiye'nin akılcı stratejisi doğrudan çatışma değil, çok boyutlu dengeleme olmalıdır. KKTC'nin ekonomik, teknolojik ve altyapısal kapasitesinin güçlendirilmesi, Doğu Akdeniz enerji ve elektrik ağlarında Türkiye'nin dışlanmasının önlenmesi, deniz ve hava caydırıcılığının korunması ve uluslararası hukuk ve diplomatik araçların daha etkili kullanılması ve ABD ile Avrupa ülkeleriyle ilişkilerde stratejik hareket alanının korunması bu siyasanın temel unsurları olmalıdır. Burada özellikle KKTC'nin rolü yeniden düşünülmelidir. GKRY'nin stratejik değerinin artması karşısında KKTC yalnızca Kıbrıs sorununun siyasal bir unsuru olarak değil, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki ekonomik, enerji, teknolojik ve güvenlik stratejisinin etkili bir bileşeni olarak ele alınmalıdır.

Sonuç

Çalışmanın bütün bulguları birlikte değerlendirildiğinde, Doğu Akdeniz'de ortaya çıkan gelişmenin klasik anlamdaki askeri ittifaklardan daha karmaşık bir nitelik taşıdığı görülmektedir. Yeni stratejik güç ilişkileri yalnızca askeri üsler veya savunma anlaşmaları yoluyla değil, taşınmaz mülkiyeti, sermaye, nüfus, enerji, altyapı, teknoloji ve diplomasi üzerinden de kurulabilmektedir. Bu nedenle çalışmanın temel savı şu şekilde ortaya konulabilir: Bir devletin başka bir devletin topraklarında egemenlik kurmadan, mülkiyet, sermaye, nüfus, altyapı, enerji, güvenlik ve diplomatik ilişkiler yoluyla kendisi için yüksek stratejik değere sahip sürekli bir etki alanı oluşturması olanaklıdır. İsrail'in GKRY'deki artan ekonomik ve demografik varlığı ile enerji ve güvenlik ilişkilerinin birlikte gelişmesi böyle bir stratejik etki alanının oluşumuna ilişkin önemli bir olanak ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım taşınmaz edinimlerini tek başına bir güvenlik tehdidi olarak görmemekte fakat mülkiyetin başka güç unsurlarıyla birleştiğinde stratejik bir kapasiteye dönüşebileceğini kabul etmektedir. Dolayısıyla asıl sorun kaç taşınmaz satın alındığından çok bu taşınmazların hangi sermaye yapıları, hangi nüfus hareketleri, hangi altyapılar, hangi enerji koridorları ve hangi güvenlik ilişkileriyle birleştiğidir.

Sonuç olarak Doğu Akdeniz'deki yeni güç dengesi yalnızca donanmaların, askeri üslerin veya doğal gaz alanlarının dağılımıyla açıklanamayacak kadar karmaşık duruma gelmektedir. Mülkiyet de artık jeopolitiğin araçlarından biri durumuna gelmektedir. Bu nedenle Türkiye'nin bölgesel stratejisi de yalnızca askeri caydırıcılık üzerine değil, ekonomik, demografik, enerji, teknolojik, diplomatik ve askeri kapasitenin birlikte geliştirilmesine dayanmalıdır.

Bu çalışmanın ortaya koyduğu Stratejik Güç Ekosistemi yaklaşımı tam da bu nedenle önem taşımaktadır. Çünkü geleceğin Doğu Akdeniz yarışmasında belirleyici olan tek tek aktörlerin sahip oldukları güç unsurlarından çok bu unsurları birbirleriyle ne ölçüde ilişkilendirebildikleri ve sürdürülebilir bir stratejik kapasiteye dönüştürebildikleridir. Türkiye açısından temel sorun da bu ekosistemin dışında kalmamak ve kendi stratejik güç ekosistemini zamanında oluşturmaktır.


 

Kaynakça

 

Cyprus Mail. (2025, June 22). Foreign buying frenzy hits Cyprus. Cyprus Mail

Cyprus Mail. (2025, June 24). AKEL focuses on Israelis and Cyprus for sale fears.

Cyprus Mail. (2025, June 28). ‘I condemned anti-Semitic rhetoric, not criticism of Israel’. Cyprus Mail

Government of Cyprus. (2023, September 4). Joint statement by Cyprus, Greece, Israel after the 9th Trilateral Summit, held on 4 September 2023, in Lefkosia. Government of Cyprus

Government of Cyprus. (2023, June 29). Common press release of the Ministries of Energy of Greece and Cyprus on the participation of ADMIE in the EuroAsia Interconnector. Government of Cyprus

Government of Cyprus. (2024). International defence cooperation agreements. National Guard General Staff. Government of Cyprus – National Guard

Government of Cyprus. (2025, November 6). Joint statement on the 3+1 Energy Ministerial in Athens, Greece. Government of Cyprus

Government of Cyprus. (2025). Joint Declaration of the 10th Trilateral Summit of Israel, Greece, and Cyprus. Government of Cyprus

Government of Cyprus. (2026, June 12). Joint statement on the Eastern Mediterranean 3+1 Energy Ministerial Dialogue in Houston, United States of America. Government of Cyprus

National Open Data Portal of Cyprus. (n.d.). Sales of immovable property to foreigners (EU citizens and third-country citizens). Government of the Republic of Cyprus. National Open Data Portal of Cyprus

21 Ağustos 2026 Cuma

 

Türkiye-İsrail İlişkilerinde Önleyici Jeopolitik Yarışma: Suriye'de Yeni Güvenlik Paradigması

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Öz

Bu çalışma Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde son dönemde ortaya çıkan güvenlik dönüşümünü Suriye merkezli gelişmeler çerçevesinde incelemektedir. Çalışmanın temel amacı özellikle İsrail'in Suriye'de Türkiye'nin gelecekte kullanabileceğini değerlendirdiği askeri altyapılara yönelik müdahalelerinin iki ülke arasındaki yarışmanın niteliğini nasıl değiştirdiğini çözümlemektir. Araştırmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiş ve güncel siyasal gelişmeler, açıklamalar ve uluslararası güvenlik yazını birlikte değerlendirilmiştir. Çözümleyici çerçeve realizm, güvenlik ikilemi, caydırıcılık ve önleyici saldırı yaklaşımlarından yararlanılarak oluşturulmuş ancak bu kuramların tek başına son gelişmeleri açıklamakta yetersiz kaldığı ileri sürülmüştür. Bu kuramsal boşluğu gidermek amacıyla "Önleyici Jeopolitik Yarışma" kavramı geliştirilmiştir. Bu kavram devletlerin yalnızca mevcut tehditlere değil, gelecekte oluşabileceğini öngördükleri askeri ve jeopolitik güç projeksiyonlarına karşı da önleyici stratejiler geliştirdiklerini ileri sürmektedir. Çalışmada geliştirilen model algılanan gelecekteki tehdit düzeyi, rakibin potansiyel güç projeksiyonu, önleyici müdahale kapasitesi, büyük güçlerin kriz yönetimi, bölgesel güç dengesi ve ittifak yapıları ile yanlış hesaplama ve denetimsiz tırmanma riski olmak üzere altı temel değişken üzerine kurulmuştur. Bulgular Türkiye ile İsrail arasındaki yarışmanın klasik askeri caydırıcılık anlayışının ötesine geçerek gelecekteki bölgesel güç dağılımını şekillendirmeye yönelik yeni bir güvenlik paradigmasına dönüştüğünü göstermektedir. Çalışma ayrıca kısa ve orta vadede en olası gelişmenin doğrudan savaş değil, denetimli önleyici jeopolitik yarışmanın sürmesi olduğu sonucuna ulaşmaktadır. Sonuç olarak çalışma uluslararası güvenlik çalışmalarına yeni bir kavramsal çerçeve önererek Türkiye-İsrail ilişkilerinin yanı sıra benzer bölgesel yarışmaların çözümlenmesine katkı sağlamayı amaçlamaktadır.

Anahtar Kelimeler: Türkiye, İsrail, Suriye, güvenlik ikilemi, caydırıcılık, önleyici saldırı, önleyici jeopolitik yarışma, jeopolitik yarışma, bölgesel güvenlik, uluslararası ilişkiler.

 

Abstract

This study examines the recent transformation of Türkiye-Israel relations through the evolving geopolitical and security dynamics in Syria. It aims to analyze how Israeli strikes against military infrastructure in Syria, believed to be potentially available for future Turkish use, have altered the nature of strategic competition between the two states. The research employs a qualitative methodology based on the analysis of contemporary political developments, official statements, and the international security literature. While realism, the security dilemma, deterrence theory, and the doctrine of preemptive strikes provide important analytical insights, the study argues that these approaches are insufficient to explain recent developments comprehensively. To address this theoretical gap, the article introduces the concept of Preventive Geopolitical Competition. The concept suggests that states increasingly adopt preventive strategies not only against existing military threats but also against anticipated future geopolitical power projections. The proposed analytical framework consists of six core variables: perceived future threat level, the opponent's potential power projection, preventive intervention capability, the crisis-management role of major powers, regional balance of power and alliance structures, and the risk of miscalculation and uncontrolled escalation. The findings indicate that strategic competition between Türkiye and Israel has evolved beyond conventional deterrence toward a new security paradigm centered on shaping the future regional balance of power. The study further argues that the most likely short- and medium-term trajectory is neither comprehensive normalization nor full-scale military confrontation, but rather the continuation of managed preventive geopolitical competition. By proposing a new analytical framework, the article seeks to contribute to the literature on international security and provide a conceptual tool applicable not only to Türkiye-Israel relations but also to similar cases of emerging geopolitical competition.

Keywords: Türkiye, Israel, Syria, security dilemma, deterrence, preemptive strike, Preventive Geopolitical Competition, geopolitical competition, regional security, international relations.

GİRİŞ

Orta Doğu son yıllarda yalnızca devletler arası güç dengelerinin değil, aynı zamanda güvenlik algılarının ve askeri öğretilerin de yeniden şekillendiği bir jeopolitik dönüşüm sürecinden geçmektedir. Gazze Savaşı'nın ardından bölgesel güvenlik mimarisinde meydana gelen değişimler, İran'ın etki alanı, Suriye'de değişen siyasal yapı ve büyük güç yarışmasının yeni biçimleri, bölgesel aktörlerin güvenlik stratejilerini önemli ölçüde etkilemiştir. Bu dönüşümün en dikkat çekici yansımalarından biri uzun yıllar inişli çıkışlı bir seyir izleyen Türkiye-İsrail ilişkilerinin yeni bir stratejik yarışma aşamasına evrilmesidir.

Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler 1990'lı yıllardaki stratejik ortaklık döneminden başlayarak Mavi Marmara olayı sonrasında yaşanan diplomatik krizlere, dönemsel normalleşme girişimlerine ve 7 Ekim 2023 sonrasında yeniden sertleşen siyasal söylemlere kadar farklı evrelerden geçmiştir. Ancak son dönemde yaşanan gelişmeler ilişkilerin artık yalnızca diplomatik gerilim veya bölgesel etki savaşımıyla açıklanamayacağını göstermektedir. Özellikle Suriye'nin kuzeyinde oluşan yeni güvenlik ortamı iki ülkenin askeri ve jeostratejik çıkarlarını doğrudan karşı karşıya getirmektedir.

İsrail'in Türkiye sınırına yakın bir Suriye hava üssünü Türkiye'nin burada askeri bir hava üssü oluşturabileceği gerekçesiyle hedef alması ve bu saldırıyı kamuoyu önünde "önleyici güvenlik" anlayışı çerçevesinde gerekçelendirmesi Türkiye-İsrail ilişkilerinde yeni bir dönemin işareti olarak değerlendirilebilir. Daha da önemlisi, ABD yetkililerinin olayın iki ülke arasında doğrudan askeri çatışmaya dönüşme riski taşıdığı yönündeki açıklamaları, bu yarışmanın artık yalnızca siyasal söylem düzeyinde değil, operasyonel güvenlik düzeyinde de yaşandığını ortaya koymaktadır.

Bu çalışma, söz konusu gelişmeleri tekil bir kriz olarak değil, Türkiye-İsrail ilişkilerinde ortaya çıkan yeni bir güvenlik paradigmasının göstergesi olarak ele almaktadır. Makalenin temel varsayımı iki ülke arasındaki yarışmanın vekil aktörleri üzerinden yürütülen dolaylı savaşım niteliğinden çıkarak önleyici jeopolitik yarışma olarak adlandırılabilecek yeni bir aşamaya geçtiğidir. Bu yarışma biçiminde devletler yalnızca mevcut tehditlere değil, gelecekte oluşabileceğini değerlendirdikleri askeri kapasitelere karşı da önleyici müdahalelerde bulunabilmektedir.

Bu bağlamda çalışma "Türkiye ile İsrail arasındaki yarışma, diplomatik ve dolaylı çatışma düzeyinden doğrudan stratejik caydırıcılık ve önleyici jeopolitik yarışma aşamasına mı geçmektedir?" sorusuna yanıt aramaktadır. Bu kapsamda öncelikle Türkiye-İsrail ilişkilerinin tarihsel dönüşümü incelenecek, ardından Suriye'nin değişen jeopolitiği değerlendirilecek ve son olarak Ebu Zuhur hava üssüne yönelik saldırı bir örnek olay olarak çözümlenecektir. Bu çözümleme temelinde "Önleyici Jeopolitik Yarışma" kavramsallaştırması geliştirilerek Türkiye-İsrail ilişkilerinin geleceğine ilişkin olası senaryolar tartışılacaktır.

Çalışmanın temel savı Orta Doğu'da güvenlik yarışmasının niteliğinin değişmekte olduğudur. Artık devletler yalnızca mevcut askeri tehditleri dengelemeye değil, rakiplerinin gelecekte oluşturabileceği askeri kapasiteyi daha oluşum aşamasında engellemeye yönelmektedir. Bu durum klasik caydırıcılık anlayışının ötesine geçen yeni bir güvenlik mantığının ortaya çıktığını göstermektedir. Türkiye ile İsrail arasında Suriye alanında yaşanan gelişmeler bu yeni güvenlik mantığının en güncel ve en dikkat çekici örneklerinden birini oluşturmaktadır. Bu yönüyle çalışma hem Türkiye-İsrail ilişkilerine hem de çağdaş güvenlik ve jeopolitik yazınına kavramsal ve çözümleyici bir katkı sunmayı amaçlamaktadır.

Amaç ve Hedefler

Bu çalışmanın temel amacı Türkiye ile İsrail arasında son dönemde belirginleşen güvenlik yarışmasını Suriye alanında yaşanan gelişmeler ışığında çözümlemek ve bu yarışmanın uluslararası ilişkiler yazınında yeni bir evreyi temsil edip etmediğini ortaya koymaktır. Çalışma iki ülke arasındaki ilişkilerin yalnızca diplomatik gerilim veya bölgesel etki savaşımı çerçevesinde değerlendirilemeyeceğini aksine gelecekte ortaya çıkabilecek askeri kapasitelere yönelik önleyici müdahaleleri de içeren yeni bir stratejik yarışma biçimine dönüştüğünü ileri sürmektedir.

Bu doğrultuda araştırmanın temel hedefleri şunlardır:

Türkiye-İsrail ilişkilerinin tarihsel gelişimini ve güvenlik boyutundaki dönüşümünü incelemek.

Gazze Savaşı sonrasında değişen bölgesel güç dengelerinin iki ülke ilişkilerine etkilerini değerlendirmek.

Suriye'nin yeniden şekillenen jeopolitiğinin Türkiye ve İsrail'in güvenlik stratejilerini nasıl etkilediğini ortaya koymak.

Ebu Zuhur Hava Üssü'ne yönelik İsrail saldırısını bir örnek olay (case study) olarak çözümleyerek tarafların güvenlik algılarını ve stratejik amaçlarını değerlendirmek.

İsrail'in önleyici güvenlik yaklaşımı ile Türkiye'nin bölgesel güç projeksiyonu arasındaki etkileşimi çözümlemek.

Devletlerin henüz oluşum aşamasındaki tehditleri etkisizleştirmeye yöneldiği yeni güvenlik anlayışını açıklamak amacıyla "Önleyici Jeopolitik Yarışma" kavramsal çerçevesini geliştirmek.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin kısa ve orta vadede evrilebileceği olası senaryoları ve bu senaryoların bölgesel güvenlik üzerindeki etkilerini değerlendirmek.

Bu çalışma, yalnızca güncel bir güvenlik krizini açıklamayı değil, aynı zamanda Orta Doğu'da değişen güç dengelerini açıklayabilecek yeni bir çözümleyici yaklaşım geliştirmeyi hedeflemektedir. Bu yönüyle araştırmanın Türkiye-İsrail ilişkileri, Orta Doğu güvenliği, caydırıcılık kuramı ve jeopolitik yarışma yazınına kuramsal ve uygulamalı katkı sağlaması amaçlanmaktadır.

Araştırma Soruları

Bu çalışma Türkiye-İsrail ilişkilerinde son dönemde gözlenen güvenlik devingenlerini açıklamayı ve bu gelişmelerin uluslararası ilişkiler yazını açısından ne ölçüde yeni bir yarışma biçimine işaret ettiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu kapsamda araştırma aşağıdaki temel sorulara yanıt aramaktadır.

Temel Araştırma Sorusu: Türkiye ile İsrail arasındaki yarışma diplomatik ve dolaylı çatışma düzeyinden, doğrudan stratejik caydırıcılık ve önleyici jeopolitik yarışma aşamasına mı geçmektedir?

Bu temel soru çerçevesinde aşağıdaki alt araştırma soruları incelenmektedir:

Türkiye-İsrail ilişkilerinin güvenlik boyutunda yaşanan dönüşümün temel nedenleri nelerdir?

Gazze Savaşı ve Suriye'de değişen siyasal ve askeri dengeler, iki ülke arasındaki stratejik yarışmayı nasıl etkilemiştir?

İsrail'in Suriye'de Türkiye'nin gelecekte kullanabileceği değerlendirilen askeri tesisleri hedef alması İsrail'in güvenlik öğretisinde nasıl bir değişime işaret etmektedir?

Türkiye'nin Suriye'deki güvenlik ve güç projeksiyonu stratejisi ile İsrail'in önleyici güvenlik yaklaşımı hangi noktalarda çatışmaktadır?

Ebu Zuhur Hava Üssü'ne yönelik saldırı uluslararası ilişkiler kuramları açısından nasıl açıklanabilir? Bu olay güvenlik ikilemi, caydırıcılık ve önleyici saldırı öğretileri bakımından hangi sonuçları ortaya koymaktadır?

"Önleyici Jeopolitik Yarışma" kavramı Türkiye-İsrail ilişkilerinde ortaya çıkan yeni güvenlik devingenlerini açıklamada çözümleyici olarak yeterli ve uygulanabilir bir çerçeve sunmakta mıdır?

Önümüzdeki dönemde Türkiye-İsrail ilişkilerinin denetimli yarışma sınırlı silahlı çatışma veya yeniden dengeleme senaryolarından hangisine yönelme olasılığı daha yüksektir?

Bu sorular aracılığıyla çalışma yalnızca güncel bir güvenlik krizini açıklamayı değil, aynı zamanda Türkiye-İsrail ilişkilerinin dönüşümünü kavramsal ve kuramsal bir çerçevede çözümleyerek Orta Doğu'nun değişen güvenlik mimarisine ilişkin daha genel çıkarımlara ulaşmayı hedeflemektedir.

Yöntem

Bu çalışma nitel araştırma yaklaşımına dayalı olarak tasarlanmıştır. Araştırmada tarihsel çözümleme, örnek olay (case study), karşılaştırmalı çözümleme ve stratejik güvenlik değerlendirmesi birlikte kullanılmıştır. Böylece Türkiye-İsrail ilişkilerinin tarihsel dönüşümü ile Suriye'de ortaya çıkan yeni güvenlik devingenleri çok boyutlu bir çözümleyici çerçevede incelenmiştir.

Araştırmanın temel inceleme birimini İsrail'in Suriye'nin kuzeyindeki Ebu Zuhur Hava Üssü'ne yönelik hava saldırısı oluşturmaktadır. Bu olay Türkiye-İsrail ilişkilerinde ortaya çıkan yeni güvenlik anlayışını temsil eden önemli bir örnek olay olarak ele alınmıştır. Olayın kronolojisi, tarafların açıklamaları, uluslararası kuruluşların değerlendirmeleri ve güvenilir uluslararası medya kaynakları birlikte çözümlenerek çok kaynaklı doğrulama (triangulation) yöntemi uygulanmıştır.

Kuramsal çerçevede realizm, saldırgan realizm, güvenlik ikilemi, caydırıcılık kuramı ve önleyici saldırı (preemptive strike) yaklaşımlarından yararlanılmış ve bunların açıklama gücü Türkiye-İsrail ilişkileri bağlamında karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bununla birlikte çalışma mevcut kuramsal yaklaşımların tek başına yeterli olmadığı varsayımından hareketle "Önleyici Jeopolitik Yarışma" kavramsallaştırmasını çözümleyici bir model olarak önermektedir. Bu model, devletlerin yalnızca var olan tehditlere değil, gelecekte ortaya çıkabilecek askeri kapasitelere karşı da önleyici stratejiler geliştirdiği yeni güvenlik ortamını açıklamayı amaçlamaktadır.

Araştırmada ayrıca senaryo çözümlemesi ve olasılık temelli stratejik kestirim yöntemlerinden yararlanılmıştır. Bölgesel güç dengeleri, askeri kapasite, diplomatik ilişkiler, büyük güçlerin tutumları ve güvenlik algıları birlikte değerlendirilerek Türkiye-İsrail ilişkilerinin kısa ve orta vadede izleyebileceği olası gelişme senaryoları çözümlenmiştir. Bu değerlendirmeler kesin öngörüler olarak değil, mevcut veriler ışığında oluşturulmuş çözümleyici olasılık değerlendirmeleri olarak sunulmaktadır.

Çalışmanın temel veri kaynaklarını Türkiye, İsrail ve ABD başta olmak üzere ilgili devletlerin açıklamaları, uluslararası kuruluşların raporları, akademik yayınlar, düşünce kuruluşlarının çözümlemeleri ve uluslararası güvenilir haber kaynakları oluşturmaktadır. Farklı kaynaklardan elde edilen veriler karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiş ve doğrulanamayan savlar ise ihtiyatlı bir yaklaşımla ele alınmıştır.

Bu yöntemsel yaklaşım sayesinde çalışma tek bir olayı betimlemekle yetinmemekte ve Türkiye-İsrail ilişkilerindeki dönüşümü tarihsel, kuramsal ve stratejik boyutlarıyla açıklamayı ve geliştirilen Önleyici Jeopolitik Yarışma kavramsallaştırmasının çözümleyici geçerliliğini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

KURAMSAL VE KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Türkiye-İsrail ilişkileri, uzun yıllar boyunca uluslararası ilişkiler kuramlarında ağırlıklı olarak güvenlik ikilemi, güç dengesi, caydırıcılık ve bölgesel yarışma kavramları çerçevesinde çözümlenmiştir. Bununla birlikte, Suriye'de son dönemde yaşanan gelişmeler mevcut kuramsal yaklaşımların tek başına yeterli açıklama gücüne sahip olmadığını göstermektedir. Özellikle bir devletin, rakibinin henüz oluşturmadığı veya oluşturduğu kesin olarak doğrulanmamış bir askeri kapasiteyi gelecekte tehdit oluşturabileceği gerekçesiyle hedef alması klasik güvenlik kuramlarının ötesinde yeni bir çözümleyici çerçeveyi gerekli kılmaktadır. Bu çalışma, öncelikle mevcut kuramsal yaklaşımlardan yararlanmakta, ardından bunların açıklama sınırlarını tartışarak "Önleyici Jeopolitik Yarışma" kavramını yeni bir çözümleyici çerçeve olarak önermektedir.

Realizm ve Güç Siyasası

Realist kurama göre uluslararası sistem anarşiktir ve devletler kendi güvenliklerini sağlamak amacıyla güçlerini artırmaya çalışırlar. Bu süreçte devletlerin temel amacı yalnızca askeri üstünlük sağlamak değil, aynı zamanda rakiplerinin güç kazanmasını engellemektir. Bu nedenle güvenlik, göreli güç dağılımı ile doğrudan ilişkilidir. Türkiye'nin Suriye'de güvenlik kuşağı oluşturma ve bölgesel etkiunu genişletme siyasası ile İsrail'in kuzey sınırında yeni bir askeri güç odağının oluşmasını istememesi, realist yaklaşımın öngördüğü güvenlik yarışmasının güncel bir örneğini oluşturmaktadır. Ancak realizm, gelecekte oluşması olası askeri kapasitelere yönelik önleyici müdahaleleri açıklamakta sınırlı kalmaktadır.

Güvenlik İkilemi

Güvenlik ikilemi yaklaşımına göre bir devletin kendi güvenliğini artırmaya yönelik attığı adımlar diğer devletler tarafından tehdit olarak algılanabilir ve karşı önlemleri tetikleyebilir. Böylece tarafların güvenlik arayışları paradoksal biçimde ortak güvensizliği artırır. Suriye örneğinde de benzer bir durum gözlenmektedir. Türkiye açısından sınır güvenliği ve terörle savaşım amacıyla değerlendirilebilecek askeri hazırlıklar, İsrail tarafından gelecekteki stratejik dengeyi değiştirecek bir tehdit olarak algılanmaktadır. Buna karşılık İsrail'in önleyici saldırıları da Türkiye ve Suriye tarafından egemenlik ihlali ve bölgesel kararlılığı artıran girişimler olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla tarafların güvenlik siyasaları karşılıklı olarak birbirlerinin tehdit algısını beslemektedir.

Caydırıcılık ve Önleyici Saldırı Öğretisi

Klasik caydırıcılık kuramı rakibin saldırmasını engelleyecek maliyetler oluşturmayı esas almaktadır. Buna karşılık önleyici saldırı (preemptive strike) yaklaşımı tehdidin gerçekleşmesini beklemeden askeri müdahalede bulunulmasını öngörmektedir. İsrail'in güvenlik öğretisi uzun yıllardır bu anlayıştan önemli ölçüde etkilenmektedir. Irak'taki Osirak Nükleer Reaktörü'nün (1981) ve Suriye'deki El-Kibar tesisinin (2007) hedef alınması bu yaklaşımın tarihsel örnekleridir. Suriye'de son dönemde gerçekleştirilen hava saldırıları ise bu öğretinin yalnızca nükleer programlarla sınırlı kalmadığını, gelecekte bölgesel güç dengesini etkileyebilecek konvansiyonel askeri altyapıları da kapsayacak biçimde genişlediğini göstermektedir.

Mevcut Kuramların Açıklama Sınırları

Realizm, güvenlik ikilemi ve caydırıcılık kuramları Türkiye-İsrail ilişkilerindeki birçok gelişmeyi açıklayabilmektedir. Ancak son olaylar şu soruyu tam olarak yanıtlayamamaktadır: Bir devlet, henüz mevcut olmayan veya varlığı tartışmalı bir askeri kapasiteyi neden doğrudan hedef almaktadır? Bu sorunun yanıtı yalnızca mevcut güç dengelerinde değil, geleceğe ilişkin tehdit projeksiyonlarında aranmalıdır. Başka bir ifadeyle, karar vericiler çoğu zaman askeri kapasiteye değil, gelecekte oluşabileceğini düşündükleri kapasiteye tepki vermektedir. Bu durum yeni bir kavramsal çerçeveyi gerekli kılmaktadır.

Önleyici Jeopolitik Yarışma Kavramı

Bu çalışma, yukarıda belirtilen kuramsal boşluğu doldurmak amacıyla “Önleyici Jeopolitik Yarışma” (Preventive Geopolitical Competition) kavramını önermektedir. Önleyici Jeopolitik Yarışma, devletlerin rakiplerinin mevcut askeri kapasitesinden çok gelecekte ortaya çıkması olası stratejik kapasitesini sınırlamak, geciktirmek veya tümüyle engellemek amacıyla askeri, diplomatik, ekonomik, teknolojik ve haber alma araçlarını eş zamanlı olarak kullandıkları çok boyutlu jeopolitik savaşım biçimidir. Bu yaklaşımın temel özellikleri şunlardır:

Müdahalenin hedefi mevcut tehdit değil, algılanan gelecekteki tehdittir.

Karar alma sürecinde istihbarat değerlendirmeleri ve tehdit projeksiyonları belirleyici rol oynar.

Askeri araçlar diplomatik, ekonomik ve teknolojik baskılarla birlikte kullanılır.

Amaç rakibi yenmek değil, onun stratejik kapasitesinin oluşmasını engellemektir.

Yarışma çoğu zaman ilan edilmemiş, süreklilik gösteren ve denetimli tırmanma niteliği taşır.

Bu yönüyle Önleyici Jeopolitik Yarışma klasik caydırıcılık anlayışından ayrılmaktadır. Caydırıcılık mevcut kapasiteye dayanırken, önleyici jeopolitik yarışma gelecekte ortaya çıkabilecek güç dağılımını şekillendirmeye yönelmektedir.

Çözümleyici Model

Bu çalışma kapsamında önerilen model altı temel değişkenden oluşmaktadır:

Algılanan Gelecekteki Tehdit Düzeyi

Rakibin Olası Güç Projeksiyonu

Önleyici Müdahale Kapasitesi

Büyük Güçlerin Kriz Yönetimi ve Arabuluculuk Rolü

Bölgesel Güç Dengesi ve İttifak Yapıları

Yanlış Hesaplama ve Denetimsiz Tırmanma Riski

Bu değişkenlerin karşılıklı etkileşimi devletlerin önleyici müdahaleye başvurma olasılığını ve bölgesel güvenlik ortamının kararlılığını belirlemektedir.

Çalışmanın Kavramsal Katkısı

Bu çalışma, Türkiye-İsrail ilişkilerini yalnızca güncel bir güvenlik krizi bağlamında incelememekte ve aynı zamanda uluslararası ilişkiler yazınına yeni bir kavramsal çerçeve önermektedir. Önleyici Jeopolitik Yarışma kavramı yalnızca Türkiye-İsrail ilişkilerini değil, gelecekte ABD-Çin stratejik yarışma, Rusya-NATO ilişkileri, Hint-Pasifik güvenlik mimarisi ve benzeri örneklerde de uygulanabilecek çözümleyici bir model sunma savındadır. Bu nedenle çalışma bir örnek olay incelemesinin ötesine geçerek değişen uluslararası güvenlik ortamını açıklamaya yönelik kuramsal bir katkı geliştirmeyi amaçlamaktadır.

ÖNLEYİCİ JEOPOLİTİK YARIŞMA MODELİNİN TEMEL DEĞİŞKENLERİ

Önerilen Önleyici Jeopolitik Yarışma Modeli (ÖJYM) devletlerin gelecekte ortaya çıkabilecek stratejik tehditlere karşı geliştirdikleri davranış kalıplarını açıklamayı amaçlayan altı temel değişkenden oluşmaktadır. Bu değişkenler birbirinden bağımsız değildir. Aksine karşılıklı etkileşim içinde çalışarak önleyici müdahale kararının oluşmasına ve bölgesel güvenlik ortamının şekillenmesine katkıda bulunurlar.

Algılanan Gelecekteki Tehdit Düzeyi (Perceived Future Threat Level)

Modelin en önemli değişkeni mevcut tehdidin değil gelecekte ortaya çıkması beklenen tehdidin algılanma düzeyidir. Devletler çoğu zaman rakiplerinin bugünkü askeri kapasitesinden çok yakın veya orta vadede ulaşabilecekleri kapasiteyi esas alarak güvenlik değerlendirmesi yapmaktadır. Bu nedenle tehdit, nesnel bir olgu olmaktan çok karar vericilerin istihbarat değerlendirmeleri, stratejik öngörüleri ve güvenlik algıları sonucunda oluşmaktadır. Algılanan tehdit düzeyi yükseldikçe diplomatik yöntemlerden önleyici askeri seçeneklere yönelme olasılığı da artmaktadır. Türkiye-İsrail ilişkileri bağlamında İsrail'in Türkiye'nin Suriye'de gelecekte kalıcı bir hava üssü oluşturabileceği yönündeki değerlendirmesi bu değişkenin tipik bir örneğini oluşturmaktadır. Buna karşılık Türkiye ve Suriye böyle bir tehdidin mevcut olmadığını açıklamışlardır. Dolayısıyla burada belirleyici unsur tehdidin nesnel varlığı değil, tehdidin nasıl algılandığıdır. Bu değişken, modelin başlangıç noktasını oluşturmaktadır.

Rakibin Olası Güç Projeksiyonu (Potential Power Projection Capability)

İkinci değişken rakip devletin gelecekte belirli bir coğrafyada askeri, siyasal veya stratejik güç oluşturabilme kapasitesidir. Burada önemli olan mevcut üsler, mevcut birlikler veya mevcut silah sistemleri değildir. Esas belirleyici unsur rakibin kısa veya orta vadede oluşturabileceği güç projeksiyonudur. Hava üsleri, limanlar, radar sistemleri, hava savunma ağları, lojistik merkezler ve askeri iş birlikleri bu kapasitenin temel bileşenlerini oluşturmaktadır. Önleyici jeopolitik yarışmada devletler çoğu zaman tamamlanmış askeri yapılara değil, henüz oluşum aşamasındaki altyapılara müdahale etmektedir. Çünkü amaç mevcut gücü yenmek değil, gelecekte oluşabilecek güç dengesini şekillendirmektir. Dolayısıyla bu değişken geleceğe yönelik askeri kapasitenin büyüklüğünü ve stratejik etkisini ifade etmektedir.

Önleyici Müdahale Kapasitesi (Preventive Intervention Capability)

Bir devletin gelecekteki tehdidi algılaması tek başına yeterli değildir. Aynı zamanda bu tehdide zamanında müdahale edebilecek askeri, teknolojik ve haber alma kapasitelerine sahip olması gerekir. Bu değişken şu unsurlardan oluşmaktadır: uzun menzilli duyarlı vuruş kapasitesi, hava üstünlüğü, gerçek zamanlı istihbarat, sanal ve elektronik savaş yetenekleri, özel kuvvet operasyonları ve diplomatik hareket serbestisi. Önleyici müdahale kapasitesi yüksek olan devletler rakiplerinin stratejik altyapılarını henüz tamamlanmadan etkisiz duruma getirebilmektedir. Dolayısıyla modelde bu değişken algılanan tehdidin askeri müdahaleye dönüşmesini sağlayan operasyonel kapasiteyi temsil etmektedir.

Büyük Güçlerin Kriz Yönetimi ve Arabuluculuk Rolü (Major Power Crisis Management and Mediation)

Önleyici jeopolitik yarışmalar çoğu zaman yalnızca iki devlet arasında gerçekleşmez. Büyük güçler krizlerin tırmanmasını engelleyen veya hızlandıran önemli aktörlerdir. ABD, Rusya, Avrupa Birliği veya bölgesel etkisi yüksek diğer aktörler diplomatik baskı, askeri eş güdüm, çatışmayı önleme mekanizmaları, arabuluculuk etkinlikleri ve güven artırıcı önlemler aracılığıyla yarışmanın gidişini etkileyebilmektedir. Türkiye-İsrail örneğinde ABD'nin çatışmayı önleyici eş güdüm mekanizması oluşturma girişimi, bu değişkenin uygulamadaki önemini açık biçimde göstermektedir. Bu nedenle büyük güçlerin kriz yönetimi kapasitesi arttıkça doğrudan silahlı çatışma olasılığı azalmakta ve bu kapasitenin zayıflaması ise denetimsiz tırmanma riskini artırmaktadır.

Bölgesel Güç Dengesi ve İttifak Yapıları (Regional Balance of Power and Alliance Structures)

Hiçbir önleyici müdahale yalnızca iki devlet arasındaki ilişkiyle açıklanamaz. Bölgesel güç dağılımı ve ittifak sistemleri devletlerin kararlarını doğrudan etkilemektedir. Bu değişken askeri ittifakları, bölgesel ortaklıkları, savunma iş birliklerini, ortak tehdit algılarını, ekonomik ve diplomatik destek mekanizmalarını bir bütün olarak değerlendirmektedir. Bölgesel güç dengesinde meydana gelen her değişim devletlerin tehdit algısını ve önleyici müdahale eğilimini yeniden şekillendirebilir. Dolayısıyla model açısından bu değişken önleyici jeopolitik yarışmanın gerçekleştiği dış çevreyi ve yapısal koşulları temsil etmektedir.

Yanlış Hesaplama ve Denetimsiz Tırmanma Riski (Risk of Miscalculation and Uncontrolled Escalation)

Modelin son değişkeni önleyici müdahalelerin en kritik sonucunu ifade etmektedir. Önleyici operasyonlar çoğu zaman sınırlı hedeflerle planlanmaktadır. Ancak istihbarat hataları, yanlış tehdit değerlendirmeleri, iletişim eksikliği, askeri kazalar ve yanlış yorumlanan niyetler beklenmeyen biçimde doğrudan silahlı çatışmaya yol açabilmektedir. Uluslararası ilişkiler yazınında bu durum “miscalculation” veya “inadvertent escalation” olarak tanımlanmaktadır. Türkiye-İsrail örneğinde, saldırının ardından ABD tarafından çatışmayı önleyici mekanizma oluşturulmasının gündeme gelmesi yanlış hesaplama riskinin karar vericiler tarafından da ciddiye alındığını göstermektedir. Bu nedenle modelde bu değişken önleyici jeopolitik yarışmanın kararlılık mı yoksa çatışma mı üreteceğini belirleyen kritik sonuç değişkeni olarak değerlendirilmektedir.

Değişkenler Arasındaki Nedensel İlişki

Model doğrusal değil, devingen bir etkileşim mantığına dayanmaktadır. Süreç genel olarak şu şekilde işlemektedir: Algılanan gelecekteki tehdit düzeyi, rakibin potansiyel güç projeksiyonuna ilişkin değerlendirmelerle yükselir. Bu algı, devletin sahip olduğu önleyici müdahale kapasitesi ile birleştiğinde askeri veya diplomatik müdahale olasılığı artar. Sürecin hangi yöne evrileceği ise büyük güçlerin kriz yönetimi, bölgesel güç dengesi ve ittifak yapıları tarafından şekillendirilir. Bu mekanizmaların yetersiz kalması durumunda yanlış hesaplama ve denetimsiz tırmanma riski yükselerek sınırlı yarışmanın doğrudan silahlı çatışmaya dönüşme olasılığını artırır. Bu bütüncül yapı Önleyici Jeopolitik Yarışma Modeli'nin yalnızca tek bir olayı açıklayan değil, farklı bölgesel yarışma örneklerine de uygulanabilecek genel bir çözümleyici çerçeve olarak kullanılmasına olanak sağlamaktadır.

ÇÖZÜMLEME

Türkiye-İsrail İlişkilerinin Güvenlik Boyutunda Yaşanan Dönüşümün Temel Nedenleri

Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler yaklaşık otuz yıllık süreçte stratejik ortaklıktan denetimli yarışmaya, oradan da giderek belirginleşen güvenlik merkezli bir jeopolitik yarışma sürecine evrilmiştir. Bu dönüşüm tek bir olayın veya tek bir siyasal kararın sonucu değildir. Aksine, bölgesel güç dengelerindeki değişim, tarafların güvenlik algılarındaki farklılaşma, Suriye'nin yeniden yapılandırılması, Gazze Savaşı sonrasında sertleşen siyasal söylem ve büyük güçlerin bölgesel siyasalarındaki değişimlerin ortak ürünüdür. Bu çalışmada Türkiye-İsrail ilişkilerindeki güvenlik dönüşümünün altı temel nedene dayandığı ileri sürülmektedir.

Suriye Jeopolitiğinin Yeniden Şekillenmesi: Türkiye-İsrail güvenlik yarışmasının temel belirleyicisi Suriye'de ortaya çıkan yeni jeopolitik ortamdır. Esad yönetiminin sona ermesinin ardından oluşan yeni siyasal yapı Türkiye'nin Suriye ile siyasi, ekonomik ve askeri ilişkilerini hızla geliştirmesine olanak sağlamıştır. Türkiye'nin Suriye'nin yeniden kurulması, güvenlik sektörünün yeniden yapılandırılması ve askeri eğitim alanlarında üstlenmeye başladığı rol İsrail tarafından yalnızca ikili bir iş birliği olarak değil, kendi ulusal güvenliğini etkileyebilecek uzun vadeli bir gelişme olarak değerlendirilmiştir. Buna karşılık Türkiye Suriye ile yürüttüğü iş birliğini sınır güvenliği, terörle savaşım ve bölgesel kararlılığın sağlanması çerçevesinde tanımlamaktadır. Bu nedenle taraflar aynı gelişmeyi tümüyle farklı güvenlik bakış açılarından değerlendirmektedir.

Güvenlik Algılarındaki Ayrışma: İkinci temel neden tarafların tehdit algılarının giderek birbirinden uzaklaşmasıdır. İsrail Türkiye'nin Suriye'de artan askeri etkisini gelecekte oluşabilecek stratejik bir tehdit olarak değerlendirmektedir. Buna karşılık Türkiye İsrail'in Suriye topraklarına yönelik sürekli hava saldırılarını uluslararası hukuka aykırı egemenlik ihlalleri olarak görmekte ve bunların bölgesel kararlılığı bozduğunu savunmaktadır. Ebu Zuhur Hava Üssü olayı bu algı farklılığını açık biçimde ortaya koymuştur. İsrail üssün gelecekte Türk askeri varlığına ev sahipliği yapabileceğini ileri sürerek saldırıyı güvenlik gerekçesiyle açıklamıştır. Buna karşılık Türkiye Milli Savunma Bakanlığı saldırı öncesinde ve sonrasında üste herhangi bir Türk askerinin bulunmadığını açıklamış ve Suriye Dışişleri Bakanı Esad el-Şeybani ise üssün Türkiye'ye özgülenmediğini ve yalnızca Suriye'nin kendi savunma altyapısını geliştirmeye yönelik çalışmalar yürütüldüğünü ifade etmiştir. Bu durum, çalışmada önerilen Önleyici Jeopolitik Yarışma kavramının temel varsayımını desteklemektedir: Devletler çoğu zaman mevcut tehditlere değil, algıladıkları gelecekteki tehditlere tepki vermektedir.

Gazze Savaşı Sonrasında Siyasal İlişkilerin Sertleşmesi: İlişkilerdeki güvenlik dönüşümünü hızlandıran üçüncü unsur Gazze Savaşı sonrasında yaşanan diplomatik kopuştur. Gazze'de yaşanan gelişmeler yalnızca siyasal söylemleri sertleştirmemiş aynı zamanda iki ülke arasındaki güven ortamını da önemli ölçüde zayıflatmıştır. Diplomatik ilişkilerin azalması, ekonomik ilişkilerde yaşanan gerileme ve karşılıklı sert açıklamalar güvenlik alanındaki krizlerin yönetilmesini güçleştirmiştir. Böylece diplomatik gerilim giderek askeri güvenlik alanına da yansımaya başlamıştır.

İsrail'in Önleyici Güvenlik Öğretisinin Genişlemesi: Dördüncü neden İsrail'in önleyici güvenlik anlayışının kapsamının genişlemesidir. İsrail uzun yıllardır İran destekli grupların ve stratejik silah sistemlerinin Suriye'de konuşlanmasını önlemeye yönelik askeri operasyonlar gerçekleştirmektedir. Ancak Ebu Zuhur saldırısı bu yaklaşımın yalnızca İran bağlantılı hedeflerle sınırlı olmadığını göstermektedir. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu saldırının gerekçesini açık biçimde Türkiye'nin olası askeri konuşlanmasıyla ilişkilendirmiştir. Bu açıklama İsrail'in güvenlik öğretisinde Türkiye'nin de gelecekte dikkate alınması gereken stratejik aktörlerden biri olarak değerlendirilmeye başlandığını göstermektedir.

Büyük Güçlerin Bölgesel Rolündeki Değişim: Beşinci neden ABD'nin ve diğer büyük güçlerin bölgesel rolündeki değişimdir. ABD'nin son dönemde Türkiye, İsrail ve Suriye arasında bir çatışmayı önleme (deconfliction) mekanizması oluşturma girişimi bölgesel güvenlik ortamının ne ölçüde kırılgan duruma geldiğini göstermektedir. ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın açıklamaları taraflar arasında yanlış hesaplamaya dayalı doğrudan askeri çatışma olasılığının Washington tarafından da ciddiye alındığını ortaya koymaktadır. Bu gelişme, Türkiye-İsrail ilişkilerinin artık yalnızca ikili ilişkiler kapsamında değerlendirilemeyeceğini ve büyük güçlerin kriz yönetimi kapasitesinin de güvenlik denklemi içine alındığını göstermektedir.

Bölgesel Güç Savaşımının Yeni Niteliği: Son olarak Orta Doğu'da yaşanan güç savaşımının niteliği değişmektedir. Geçmişte yarışma daha çok vekil aktörler, diplomatik baskılar veya sınırlı askeri operasyonlar üzerinden yürütülürken günümüzde gelecekte oluşabilecek askeri kapasitenin engellenmesine yönelik önleyici stratejiler ön plana çıkmaktadır. Bu durum, güvenlik yarışmasının zamansal boyutunu değiştirmektedir. Devletler artık yalnızca mevcut güç dengesini değil, gelecekte oluşabilecek güç dağılımını da şekillendirmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanan dönüşüm klasik güvenlik yarışmasının ötesine geçerek önleyici jeopolitik yarışma olarak tanımlanabilecek yeni bir evreye işaret etmektedir.

Ara Değerlendirme: Türkiye-İsrail ilişkilerinin güvenlik boyutunda yaşanan dönüşüm tek bir krizle açıklanabilecek geçici bir gelişme değildir. Suriye'nin yeniden şekillenen jeopolitiği, tarafların farklılaşan tehdit algıları, İsrail'in genişleyen önleyici güvenlik öğretisi, Gazze sonrasında bozulan diplomatik iklim ve büyük güçlerin değişen bölgesel rolleri birlikte değerlendirildiğinde iki ülke arasındaki ilişkilerin yeni bir stratejik aşamaya geçtiği görülmektedir. Bu nedenle Ebu Zuhur Hava Üssü'ne yönelik saldırı tek başına bir askeri operasyon değil, Türkiye-İsrail ilişkilerinde önleyici jeopolitik yarışmanın görünür duruma geldiği kritik bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir.

Gazze Savaşı ve Suriye'de Değişen Siyasal ve Askeri Dengeler Türkiye-İsrail Arasındaki Stratejik Yarışmayı Nasıl Etkilemiştir?

Türkiye ile İsrail arasındaki stratejik yarışmanın son dönemde belirgin biçimde sertleşmesi iki temel gelişmenin ortak etkisiyle açıklanabilir. Bunlardan ilki Gazze Savaşı'nın iki ülke arasındaki diplomatik ve siyasal ilişkileri derinden sarsması, ikincisi ise Suriye'de değişen siyasal ve askeri dengelerin her iki ülkenin güvenlik hesaplarını yeniden şekillendirmesidir. Bu iki gelişme birbirinden bağımsız değildir. Aksine karşılıklı etkileşim içinde Türkiye-İsrail ilişkilerini diplomatik yarışmadan güvenlik merkezli jeopolitik yarışmaya dönüştürmüştür.

Gazze Savaşı Güven Bunalımını Derinleştirmiştir: Gazze Savaşı Türkiye ile İsrail arasında zaten kırılgan olan ilişkileri yeni bir kriz dönemine taşımıştır. Savaş sürecinde tarafların benimsediği siyasal söylemler karşılıklı güveni önemli ölçüde zayıflatmış, diplomatik temaslar azalmış, ekonomik ilişkiler gerilemiş ve güvenlik alanındaki iletişim kanalları büyük ölçüde işlevsiz duruma gelmiştir. Bu süreçte İsrail Türkiye'nin Hamas'a yönelik yaklaşımını kendi güvenliği açısından olumsuz değerlendirmiş ve Türkiye ise İsrail'in Gazze'deki askeri operasyonlarını uluslararası hukuka aykırı ve orantısız güç kullanımı olarak nitelendirmiştir. Böylece siyasal kriz güvenlik alanındaki iş birliği olasılığını da önemli ölçüde ortadan kaldırmıştır. Sonuç olarak Gazze Savaşı iki ülke arasındaki stratejik yarışman psikolojik ve diplomatik zeminini hazırlamıştır.

Suriye'nin Yeni Siyasal Yapısı Güç Dengelerini Değiştirmiştir: Stratejik yarışmayı hızlandıran ikinci unsur ise Suriye'de ortaya çıkan yeni siyasal dengedir. Esad yönetiminin sona ermesinin ardından oluşan yeni yönetim Türkiye ile güvenlik, askeri eğitim, kurumsal yeniden yapılanma ve ekonomik iş birliği alanlarında yakın ilişkiler geliştirmeye başlamıştır. Türkiye'nin Suriye'nin yeniden kurulmasında üstlendiği rol Ankara'nın bölgesel etkisini önemli ölçüde artırmıştır. İsrail açısından ise bu gelişme yalnızca Suriye'nin yeniden yapılanması anlamına gelmemektedir. İsrail karar vericileri Türkiye'nin Suriye'deki artan etkisini gelecekte kendi güvenlik ortamını değiştirebilecek stratejik bir gelişme olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle iki ülke aynı gelişmeyi tümüyle farklı güvenlik bakış açılarından okumaktadır.

Yarışma Vekil Düzeyinden Doğrudan Jeopolitik Yarışmaya Evrilmiştir: Geçmişte Türkiye ile İsrail arasındaki güvenlik yarışma daha çok dolaylı aktörler ve bölgesel etki savaşımı üzerinden yürümekteydi. Günümüzde ise yarışman niteliği değişmektedir. Artık tartışma yalnızca hangi aktörün Suriye'de daha fazla etki sahibi olacağı değildir. Asıl sorun gelecekte hangi devletin Suriye'nin güvenlik mimarisini şekillendireceği sorusudur. Bu nedenle yarışma askeri üsler, hava sahasının denetimi, askeri eğitim etkinlikleri, savunma altyapısının yeniden oluşturulması ve güvenlik kurumlarının yapılandırılması gibi doğrudan devlet kapasitesini etkileyen alanlara yönelmiştir. Bu değişim, çalışmada önerilen Önleyici Jeopolitik Yarışma kavramının ortaya çıkış nedenini de açıklamaktadır.

Ebu Zuhur Olayı Yeni Stratejik Yarışmanın İlk Görünür Örneğidir: İsrail'in Ebu Zuhur Hava Üssü'ne yönelik saldırısı bu yeni yarışma biçiminin en somut örneğini oluşturmaktadır. İsrail saldırıyı, Türkiye'nin gelecekte bu üssü askeri amaçlarla kullanabileceği gerekçesiyle savunmuştur. Buna karşılık Türkiye Milli Savunma Bakanlığı saldırı sırasında veya öncesinde üste herhangi bir Türk askerinin bulunmadığını açıklamıştır. Aynı şekilde Suriye Dışişleri Bakanı Esad el-Şeybani de üssün Türkiye'ye özgülenmediğini ve yürütülen çalışmaların yalnızca Suriye'nin kendi savunma kapasitesini geliştirmeye yönelik olduğunu ifade etmiştir. Dolayısıyla olayın merkezinde askeri durumdan çok tarafların birbirlerinin gelecekteki niyetlerine ilişkin değerlendirmeleri bulunmaktadır. Bu durum, Önleyici Jeopolitik Yarışma Modeli'nin temel varsayımını doğrulamaktadır: Devletlerin güvenlik davranışlarını belirleyen unsur çoğu zaman mevcut askeri gerçeklik değil, geleceğe ilişkin tehdit algısıdır.

Büyük Güçler Yarışman Ayrılmaz Bir Parçası Durumuna Gelmiştir: Suriye'deki yeni güvenlik ortamı yalnızca Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkileri değil, ABD başta olmak üzere büyük güçlerin bölgesel rolünü de değiştirmiştir. ABD'nin Türkiye, İsrail ve Suriye arasında bir "çatışmayı önleme (deconfliction)" mekanizması kurmaya çalışması iki müttefik arasında yanlış hesaplamaya dayalı doğrudan askeri çatışma olasılığının ciddi biçimde değerlendirildiğini göstermektedir. ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın açıklamaları İsrail saldırısının Türkiye tarafından yanlış yorumlanması durumunda doğrudan askeri karşılık verme olasılığının bulunduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla büyük güçler artık yalnızca bölgesel dengeyi etkileyen aktörler değil aynı zamanda Türkiye-İsrail stratejik yarışmasının yönetilmesinde belirleyici rol üstlenen kriz yöneticileri durumuna gelmiştir.

Ara Değerlendirme: Gazze Savaşı ile Suriye'deki siyasal ve askeri dönüşüm birlikte değerlendirildiğinde Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanan değişimin geçici bir diplomatik kriz olmadığı görülmektedir. Gazze, iki ülke arasındaki güveni zayıflatmış ve Suriye ise bu güven bunalımını somut bir jeopolitik ve askeri yarışma alanına dönüştürmüştür. Bu nedenle Türkiye-İsrail ilişkileri klasik bölgesel yarışma kalıplarının ötesine geçerek gelecekte oluşabilecek güç dağılımını şekillendirmeye yönelik önleyici jeopolitik yarışma niteliği kazanmaktadır. Ebu Zuhur saldırısı da bu yeni dönemin ilk görünür ve en çarpıcı örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

İsrail'in Suriye'de Türkiye'nin Gelecekte Kullanabileceği Değerlendirilen Askeri Tesisleri Hedef Alması İsrail'in Güvenlik Öğretisinde Nasıl Bir Değişime İşaret Etmektedir?

İsrail'in Suriye'deki Ebu Zuhur Hava Üssü'ne yönelik saldırısı yalnızca taktik bir askeri operasyon olarak değil, İsrail'in güvenlik öğretisinde meydana gelen daha kapsamlı bir dönüşümün göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bu saldırının en dikkat çekici yönü hedef alınan tesisin mevcut bir Türk askeri üssü olmaması ve İsrail tarafından gelecekte Türkiye tarafından kullanılabileceği değerlendirilen bir altyapı olarak görülmesidir. Bu durum, İsrail'in güvenlik yaklaşımında tehdidin tanımlanma biçiminin değişmekte olduğunu göstermektedir. Bu çalışmada, söz konusu dönüşüm beş temel boyutta ele alınmaktadır.

Mevcut Tehditten Olası Tehdide Geçiş: İsrail'in geleneksel güvenlik anlayışı uzun yıllar boyunca mevcut ve doğrulanabilir askeri tehditlerin etkisiz duruma getirilmesine dayanmıştır. İran destekli milisler, Hizbullah'a silah sevkiyatları veya stratejik silah sistemleri bu yaklaşımın temel hedeflerini oluşturmuştur. Ebu Zuhur saldırısında ise farklı bir durum ortaya çıkmıştır. İsrail'in gerekçesi, üssün mevcut kullanımından değil, gelecekte Türkiye'nin askeri konuşlanmasına olanak sağlayabileceği varsayımından kaynaklanmaktadır. Buna karşılık Türkiye Milli Savunma Bakanlığı saldırı öncesinde ve sonrasında üste Türk askerinin bulunmadığını açıklamış ve Suriye Dışişleri Bakanı Esad el-Şeybani ise üssün Türkiye'ye özgülenmediğini ve yalnızca Suriye'nin savunma altyapısının geliştirilmesine yönelik çalışmalar yürütüldüğünü belirtmiştir. Dolayısıyla operasyonun hedefi bir askeri tehditten çok algılanan gelecekteki tehdittir. Bu durum İsrail güvenlik öğretisinin zamansal ufkunun genişlediğini göstermektedir.

Önleyici Saldırıdan Önleyici Altyapı Engellemesine Geçiş: İsrail'in güvenlik öğretisi uzun süredir önleyici saldırı (preemptive strike) anlayışını benimsemektedir. Ancak önceki örneklerde hedef genellikle kullanılmaya başlanmış veya kısa süre içinde kullanılabilecek stratejik askeri kapasitelerdir. Ebu Zuhur örneğinde ise amaç mevcut askeri etkinliği durdurmak değil, olası bir askeri altyapının gelişimini engellemektir. Bu değişim önleyici saldırı anlayışının kapsamının genişlediğini göstermektedir. Artık yalnızca silah sistemleri değil, gelecekte güç projeksiyonu sağlayabilecek altyapılar da güvenlik tehdidi olarak değerlendirilmektedir.

İran Merkezli Güvenlik Yaklaşımından Çok Aktörlü Güvenlik Yaklaşımına Geçiş: İsrail'in Suriye siyasası uzun yıllar büyük ölçüde İran'ın askeri varlığını sınırlamaya odaklanmıştır. Ancak son gelişmeler İsrail'in güvenlik değerlendirmesinde aktör çeşitliliğinin arttığını göstermektedir. Türkiye'nin Suriye'de artan askeri ve siyasal etkisi İsrail tarafından bölgesel güç dengelerini değiştirebilecek yeni bir stratejik değişken olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle İsrail'in güvenlik öğretisi artık yalnızca İran merkezli değildir. Bölgesel güç dağılımını etkileyebilecek diğer devlet aktörlerini de kapsamaktadır. Bu durum, İsrail'in tehdit değerlendirmesinin daha geniş ve çok aktörlü bir güvenlik anlayışına yöneldiğini göstermektedir.

Güç Dengesini Koruma Stratejisinin Öncelik Kazanması: İsrail'in açıklamaları incelendiğinde operasyonun temel amacının yalnızca bir hava üssünü tahrip etmek olmadığı görülmektedir. Asıl amaç Suriye'de oluşabilecek yeni askeri güç dağılımını daha başlangıç aşamasında şekillendirmektir. Bu yaklaşım klasik caydırıcılığın ötesinde güç dengesinin gelecekteki biçimini koruma stratejisini ifade etmektedir. Başka bir ifadeyle İsrail yalnızca mevcut güvenlik dengesini korumaya değil, gelecekte ortaya çıkabilecek askeri dengenin kendi aleyhine değişmesini önlemeye çalışmaktadır. Bu yönüyle Ebu Zuhur saldırısı altyapıya yönelik taktik bir operasyon olmaktan çok bölgesel güç mimarisini etkilemeye yönelik stratejik bir müdahale niteliği taşımaktadır.

Güvenlik Öğretisinin Jeopolitikleşmesi: Bu çalışmanın ulaştığı en önemli sonuçlardan biri İsrail'in güvenlik öğretisinin giderek jeopolitikleşmesidir. Geçmişte güvenlik değerlendirmeleri daha çok askeri kapasite ve silah sistemleri üzerine kurulurken günümüzde askeri üsler, ulaştırma koridorları, lojistik altyapılar, bölgesel ittifaklar ve devletler arası savunma iş birlikleri de güvenlik hesaplamalarının ayrılmaz bir parçası durumuna gelmektedir. Başka bir ifadeyle, güvenlik tehdidi yalnızca askeri güçten değil, jeopolitik konumlanmadan da kaynaklanmaktadır. Bu nedenle İsrail'in güvenlik öğretisi klasik askeri güvenlik anlayışından bölgesel jeopolitiği şekillendirmeye yönelik daha kapsamlı bir stratejik yaklaşıma evrilmektedir.

Ara Değerlendirme: Ebu Zuhur saldırısı İsrail'in güvenlik öğretisinin yalnızca operasyonel yöntemlerinde değil, tehdit tanımlamasında da önemli bir değişime işaret etmektedir. Tehdit artık yalnızca mevcut askeri kapasiteye değil, gelecekte oluşabilecek stratejik kapasiteye göre tanımlanmaktadır. Bu dönüşüm karar alma süreçlerinde algılanan gelecek ile mevcut gerçeklik arasındaki ayrımın giderek belirleyici duruma geldiğini göstermektedir. Bu nedenle çalışma kapsamında geliştirilen Önleyici Jeopolitik Yarışma kavramı söz konusu dönüşümü açıklamak açısından güçlü bir çözümleyici çerçeve sunmaktadır. İsrail'in Ebu Zuhur saldırısı, önleyici askeri hareketin ötesinde gelecekte oluşabilecek bölgesel güç dağılımını şekillendirmeye yönelik jeopolitik bir müdahale olarak değerlendirilebilir. Bu yönüyle olay Türkiye-İsrail ilişkilerinde yeni güvenlik paradigmasının en belirgin örneklerinden birini oluşturmaktadır.

Ebu Zuhur Hava Üssü'ne Yönelik Saldırı Uluslararası İlişkiler Kuramları Açısından Nasıl Açıklanabilir? Güvenlik İkilemi, Caydırıcılık ve Önleyici Saldırı Öğretileri Bakımından Bir Değerlendirme

Ebu Zuhur Hava Üssü'ne yönelik İsrail saldırısı uluslararası ilişkiler kuramlarının açıklama kapasitesini sınayan güncel örneklerden biridir. Olay ilk bakışta tek taraflı bir askeri operasyon olarak görünmekle birlikte daha yakından incelendiğinde güvenlik ikilemi, caydırıcılık ve önleyici saldırı öğretilerinin aynı anda işlediği karmaşık bir stratejik süreç ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte, bu üç kuramsal yaklaşımın hiçbiri tek başına olayı tam olarak açıklayamamaktadır. Bu nedenle olay çalışmada önerilen Önleyici Jeopolitik Yarışma modelinin görgül (ampirik) sınama alanını oluşturmaktadır.

Güvenlik İkilemi Açısından Değerlendirme: Güvenlik ikilemine göre devletlerin kendi güvenliklerini artırmaya yönelik attıkları adımlar diğer devletler tarafından saldırgan niyetlerin göstergesi olarak algılanabilir. Böylece tarafların güvenlik arayışları karşılıklı olarak yeni güvenlik kaygıları üretir. Ebu Zuhur olayı bu mekanizmanın tipik bir örneğidir. Türkiye açısından Suriye ile askeri iş birliği sınır güvenliğinin güçlendirilmesi, Suriye devlet kurumlarının yeniden yapılandırılması, terörle savaşım ve bölgesel kararlılığın desteklenmesi amacını taşımaktadır. İsrail ise aynı gelişmeyi kendi kuzey güvenlik kuşağını değiştirebilecek uzun vadeli bir tehdit olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle Türkiye'nin güvenlik artırıcı olarak gördüğü girişimler İsrail tarafından güvenliği azaltıcı gelişmeler şeklinde algılanmaktadır. Dolayısıyla saldırının temelinde saldırgan niyetten çok karşılıklı güven eksikliği ve farklılaşan tehdit algıları bulunmaktadır. Ancak güvenlik ikilemi kuramı tek başına yeterli değildir. Çünkü bu olayda dikkat çeken unsur henüz gerçekleşmemiş bir askeri kapasiteye yönelik müdahale olmasıdır.

Caydırıcılık Kuramı Açısından Değerlendirme: Klasik caydırıcılık kuramına göre devletler rakiplerinin belirli davranışlardan vazgeçmesini sağlayacak maliyetler oluşturmaya çalışırlar. İsrail'in saldırısı bu açıdan yalnızca fiziksel bir askeri hedefi vurmayı amaçlamamaktadır. Aynı zamanda Türkiye’ye, Suriye yönetimine ve bölgedeki diğer aktörlere güçlü bir stratejik mesaj vermektedir. Bu mesaj şu şekilde özetlenebilir: "Suriye'de İsrail'in güvenlik dengelerini değiştirecek askeri yapılanmalara izin verilmeyecektir." Dolayısıyla saldırının esas amacı askeri yıkım kadar stratejik caydırıcılık üretmektir. Bu yönüyle operasyon fiziksel etkisinden daha büyük psikolojik ve siyasal sonuç üretmeyi hedefleyen bir caydırıcılık uygulaması olarak değerlendirilebilir. Netanyahu hükümeti saldırıyı Türkiye'nin olası askeri konuşlanmasının İsrail'in güvenliği açısından kabul edilemez olduğunu ileri sürerek gerekçelendirmiştir.

Önleyici Saldırı Öğretisi Açısından Değerlendirme: Olayın en güçlü biçimde açıklanabildiği kuramsal yaklaşım önleyici saldırı (preemptive strike) öğretisidir. Ancak burada klasik önleyici saldırı anlayışından farklı bir durum bulunmaktadır. Klasik yaklaşımda saldırının yakın olduğu, tehdidin somutlaştığı ve askeri kapasitenin kullanılmaya hazır olduğu varsayılır. Ebu Zuhur olayında ise bunların hiçbiri kesin olarak doğrulanmamıştır. Türkiye Milli Savunma Bakanlığı saldırı sırasında veya öncesinde üste Türk askerinin bulunmadığını açıklamıştır. Suriye Dışişleri Bakanı Esad el-Şeybani ise üssün Türkiye'ye özgülenmediğini ve Suriye'nin kendi askeri kapasitesini geliştirmek amacıyla onarıldığını ifade etmiştir. Buna karşın İsrail gelecekte ortaya çıkabileceğini değerlendirdiği bir askeri yapılanmayı güvenlik tehdidi olarak kabul ederek saldırıyı gerçekleştirmiştir. Dolayısıyla burada önlenen şey mevcut saldırı değil, olası gelecekteki stratejik kapasitedir. Bu nedenle olay, klasik önleyici saldırı öğretisinden daha ileri bir güvenlik anlayışına işaret etmektedir.

Kuramların Açıklama Sınırları: Üç kuramsal yaklaşım birlikte değerlendirildiğinde şu sonuç ortaya çıkmaktadır:

Güvenlik ikilemi, karşılıklı tehdit algılarının neden oluştuğunu açıklamaktadır.

Caydırıcılık kuramı, saldırının stratejik mesaj boyutunu açıklamaktadır.

Önleyici saldırı öğretisi ise operasyonun zamanlamasını ve askeri mantığını açıklamaktadır.

Ancak bu kuramların hiçbiri şu soruya tam olarak cevap verememektedir: Devletler neden henüz mevcut olmayan veya varlığı kesinleşmemiş bir askeri kapasiteyi hedef almaktadır? Bu sorunun cevabı klasik kuramların dışında kalmaktadır.

Önleyici Jeopolitik Yarışma Modelinin Açıklayıcılığı: Bu çalışmada önerilen Önleyici Jeopolitik Yarışma Modeli yukarıdaki kuramsal boşluğu doldurmayı amaçlamaktadır. Modelin temel varsayımı şudur: Devletler yalnızca mevcut güç dağılımına tepki vermezler, gelecekte oluşabileceğini öngördükleri güç dağılımını da şekillendirmeye çalışırlar. Bu çerçevede Ebu Zuhur saldırısı mevcut askeri tehdide karşı verilmiş bir tepki değil, gelecekte ortaya çıkabilecek güç projeksiyonunu engellemeye yönelik, jeopolitik dengeyi korumayı amaçlayan ve önleyici karakter taşıyan stratejik bir müdahaledir. Dolayısıyla operasyonun hedefi pistler veya hangarlar değil, gelecekte oluşabilecek bölgesel güç mimarisidir.

Kuramsal Sonuçlar: Ebu Zuhur Hava Üssü'ne yönelik saldırı uluslararası ilişkiler kuramları açısından üç önemli sonuca işaret etmektedir. Birincisi, güvenlik ikilemi artık yalnızca mevcut askeri kapasite üzerinden değil, geleceğe ilişkin tehdit projeksiyonları üzerinden de işlemektedir. İkincisi, caydırıcılık yalnızca rakibin bugünkü davranışlarını değil, gelecekteki stratejik tercihlerini de etkilemeye yönelmektedir. Üçüncüsü, önleyici saldırı öğretisi yakın ve somut tehdide müdahale anlayışından çıkarak gelecekte oluşabilecek askeri altyapının engellenmesini de kapsayacak biçimde genişlemektedir. Bu nedenle Ebu Zuhur olayı yalnızca İsrail-Türkiye ilişkilerinin değil, çağdaş uluslararası güvenlik anlayışının da dönüşümünü gösteren önemli bir örnek oluşturmaktadır.

Değerlendirme: Ebu Zuhur Hava Üssü'ne yönelik saldırı klasik uluslararası ilişkiler kuramlarının tek başına açıklamakta zorlandığı yeni bir güvenlik davranışını ortaya koymaktadır. Olay güvenlik ikilemi, caydırıcılık ve önleyici saldırı öğretilerinin eş zamanlı olarak işlediği ancak bunların ötesinde devletlerin gelecekte oluşabilecek güç dağılımını şekillendirmeye yöneldiği yeni bir jeopolitik mantığın gelişmekte olduğunu göstermektedir. Bu nedenle çalışma kapsamında geliştirilen Önleyici Jeopolitik Yarışma kavramı yalnızca bu olayı açıklayan bir kavramsallaştırma değil, uluslararası sistemde giderek yaygınlaşan yeni güvenlik davranışlarını çözümlemeye yönelik daha genel bir kuramsal çerçeve önerisi olarak değerlendirilmelidir.

"Önleyici Jeopolitik Yarışma" Kavramı Türkiye-İsrail İlişkilerinde Ortaya Çıkan Yeni Güvenlik Devingenlerini Açıklamada Çözümleyici Olarak Yeterli ve Uygulanabilir Bir Çerçeve Sunmakta mıdır?

Bu çalışmanın temel kuramsal savı Türkiye-İsrail ilişkilerinde son dönemde ortaya çıkan güvenlik devingenlerinin mevcut uluslararası ilişkiler kuramlarıyla önemli ölçüde açıklanabilmekle birlikte bu kuramların tek başına yeterli olmadığıdır. Realizm, güvenlik ikilemi, caydırıcılık ve önleyici saldırı öğretileri olayın belirli yönlerini açıklayabilmekte ancak devletlerin henüz oluşmamış veya oluşacağı kesinleşmemiş askeri kapasitelere yönelik davranışlarını bütüncül biçimde açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Önleyici savaş ve önalıcı (preemptive) saldırı yazını gelecekte güç dengesinin değişmesini önleme mantığını açıklasa da bu yaklaşım daha çok savaşın nedenleri ve kuvvet kullanımı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu nedenle çalışmada geliştirilen Önleyici Jeopolitik Yarışma (ÖJY) kavramı mevcut kuramların yerine geçmeyi değil, onların açıklayamadığı çözümleyici boşluğu doldurmayı amaçlayan tamamlayıcı bir kuramsal çerçeve olarak önerilmektedir.

Kavramın Çözümleyici Gücü: Önleyici Jeopolitik Yarışma kavramı Türkiye-İsrail ilişkilerindeki son gelişmeleri açıklamada beş temel üstünlük sağlamaktadır. Birincisi, zaman boyutunu çözümlemektedir. Klasik güvenlik çözümlemeleri büyük ölçüde mevcut askeri kapasiteye odaklanmaktadır. Oysa Ebu Zuhur örneğinde tartışmanın merkezinde mevcut askeri durum değil, gelecekte ortaya çıkabileceği düşünülen stratejik kapasite yer almaktadır. Dolayısıyla ÖJY modeli güvenlik çözümlemesine geleceğe yönelik tehdit projeksiyonunu bağımsız bir değişken olarak almaktadır. Bu yaklaşım sayesinde devletlerin neden henüz kullanılmayan veya tamamlanmamış askeri altyapıları hedef alabildiği açıklanabilmektedir. İkincisi, askeri gücü jeopolitik yarışmanın bir unsuru olarak ele almaktadır. Klasik caydırıcılık yaklaşımı daha çok askeri güç kullanımına odaklanmaktadır. ÖJY modeli ise askeri üsleri, lojistik ağları, ulaştırma koridorlarını, savunma sanayii iş birliklerini, askeri eğitim etkinliklerini ve diplomatik ve ekonomik ilişkileri aynı jeopolitik yarışma sürecinin birbirini tamamlayan bileşenleri olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle model yalnızca askeri operasyonları değil, onların arkasındaki stratejik yarışma mantığını da açıklayabilmektedir. Üçüncüsü, algılanan tehdidi merkeze yerleştirmektedir. Modelin en önemli katkılarından biri, nesnel tehdit ile algılanan tehdit arasındaki ayrımı çözümlemenin merkezine yerleştirmesidir. Ebu Zuhur olayında İsrail gelecekte oluşabilecek askeri kapasiteyi tehdit olarak değerlendirmiştir. Türkiye böyle bir askeri konuşlanmanın bulunmadığını açıklamıştır. Suriye ise üssün kendi ulusal savunmasının geliştirilmesi amacıyla onarıldığını belirtmiştir. Bu tablo göstermektedir ki kriz askeri gerçeklikten çok tarafların birbirlerinin niyetlerini nasıl yorumladıkları üzerinden şekillenmiştir. ÖJY modeli tam da bu algısal farklılığı açıklamayı amaçlamaktadır. Dördüncüsü, çok aktörlü güvenlik ortamını açıklayabilmektedir. Türkiye-İsrail ilişkileri artık yalnızca iki devlet arasındaki bir güvenlik sorunu değildir. ABD'nin kriz yönetimi girişimleri, Rusya'nın Suriye'deki varlığı, bölgesel ittifaklar ve yeni güvenlik düzenlemeleri, karar alma süreçlerinin ayrılmaz parçaları durumuna gelmiştir. Günümüz stratejik yarışmayı da yalnızca askeri alanda değil, diplomatik, ekonomik ve teknolojik alanlarda eş zamanlı olarak yürümektedir. ÖJY modeli bu çok katmanlı yapıyı dikkate almakta ve büyük güçlerin kriz yönetimi rolünü modelin temel değişkenlerinden biri olarak kabul etmektedir. Beşincisi, farklı bölgelere uygulanabilecek bir çözümleyici çerçeve sunmaktadır. Bir kavramın bilimsel değeri yalnızca tek bir olayı açıklama gücüyle değil, başka olaylara uygulanabilirliğiyle de ölçülmektedir. Bu açıdan ÖJY modeli yalnızca Türkiye-İsrail ilişkilerine özgü değildir. Model ABD-Çin stratejik yarışmasına, Rusya-NATO ilişkilerine, Hint-Pasifik güvenlik mimarisine ve Doğu Akdeniz'deki enerji ve deniz yetki alanı yarışmasına da uyarlanabilecek genel bir çözümleyici çerçeve sunmaktadır. Bu yönüyle kavram yalnızca olay temelli değil, kuramsal genelleştirme olanağına da sahiptir.

Kavramın Sınırları: Bununla birlikte önerilen modelin bazı sınırlılıkları da bulunmaktadır. Birincisi, model henüz tek bir örnek olay üzerinden geliştirilmiştir. Dolayısıyla farklı coğrafyalarda ve farklı güç dengelerinde yapılacak karşılaştırmalı çalışmalarla sınanması gerekmektedir. İkincisi, model büyük ölçüde devlet merkezli bir çözümleme sunmaktadır. Gelecekte devlet dışı silahlı aktörler, uluslararası örgütler ve özel askeri şirketlerin de çözümlemeye alınması modelin açıklayıcılığını artırabilir. Üçüncüsü, algılanan tehdit düzeyi karar vericilerin değerlendirmelerine bağlı olduğundan bu değişkenin görgül olarak ölçülmesi her zaman kolay değildir. Bu nedenle modelin uygulanmasında istihbarat değerlendirmeleri, açıklamalar ve karar alma süreçlerine ilişkin verilerin dikkatle çözümlenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla ÖJY modeli tamamlanmış ve değişmez bir kuram olarak değil, geliştirilmeye açık bir çözümleyici çerçeve olarak değerlendirilmelidir.

Kuramsal Değerlendirme: Uluslararası ilişkiler yazınında "jeopolitik yarışma", "stratejik yarışma" ve "önleyici savaş" kavramları uzun süredir kullanılmaktadır. Ancak bu kavramlar ya güç savaşımsinin genel devingenlerini ya da önleyici kuvvet kullanımını ayrı ayrı açıklamaktadır. Devletlerin, gelecekte oluşabilecek jeopolitik güç projeksiyonunu engellemek amacıyla askeri, diplomatik ve teknolojik araçları birlikte kullanmasını açıklayan bütünleşik bir çözümleyici çerçeve ise yazında sınırlı biçimde geliştirilmiştir. Bu nedenle Önleyici Jeopolitik Yarışma kavramı mevcut yazınla yarışan değil, onu tamamlayan bir orta düzey kuramsal (middle-range theory) öneri olarak değerlendirilebilir.

Değerlendirme: Bu çalışma kapsamında geliştirilen Önleyici Jeopolitik Yarışma kavramının Türkiye-İsrail ilişkilerinde son dönemde ortaya çıkan güvenlik devingenlerini açıklamada çözümleyici ve uygulanabilir bir çözümleyici çerçeve sunduğu değerlendirilmektedir. Kavram mevcut kuramların güçlü yönlerini korurken onların açıklamakta zorlandığı üç temel olguyu aynı model içinde birleştirmektedir: geleceğe yönelik tehdit algısı, jeopolitik güç projeksiyonu ve önleyici müdahale davranışı. Bununla birlikte, kavramın uluslararası ilişkiler yazınında kalıcı bir kuramsal yer edinebilmesi için farklı bölgesel örneklerde uygulanması, karşılaştırmalı çalışmalarla sınanması ve görgül olarak sınanması gerekmektedir. Bu nedenle çalışma tamamlanmış bir kuram ortaya koymaktan çok yeni bir araştırma gündemi ve tartışma alanı açmayı hedeflemektedir.

ABD, Rusya ve Diğer Bölgesel Aktörlerin Siyasaları Türkiye ile İsrail Arasındaki Yarışmanın Niteliğini ve Gelişimini Nasıl Etkilemektedir?

Türkiye ile İsrail arasındaki stratejik yarışma yalnızca iki devlet arasındaki ikili ilişkiler çerçevesinde açıklanabilecek bir olgu değildir. Suriye aynı zamanda küresel ve bölgesel güçlerin çıkarlarının kesiştiği çok katmanlı bir jeopolitik alandır. Bu nedenle ABD, Rusya ve diğer bölgesel aktörlerin siyasaları Türkiye-İsrail yarışmasının hem niteliğini hem de tırmanma düzeyini doğrudan etkilemektedir. Bu çalışma söz konusu aktörlerin etkisini dengeleyici, hızlandırıcı ve sınırlayıcı olmak üzere üç temel işlev çerçevesinde değerlendirmektedir.

ABD: Yarışmanın Yöneticisi ve Kriz Önleyici Aktör

ABD, Türkiye ve İsrail ile yakın ilişkilere sahip olması nedeniyle yarışmanın en önemli dış aktörüdür. Washington'un temel önceliği taraflardan birinin üstünlük sağlaması değil, iki müttefiki arasında doğrudan askeri çatışmanın önlenmesidir. Ebu Zuhur saldırısından sonra ABD'nin Türkiye, İsrail ve Suriye arasında bir "çatışmayı önleme (deconfliction)" mekanizması kurma girişimi, bu yaklaşımın somut göstergesidir. ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack Türkiye'nin saldırı öncesinde bilgilendirilmediğini ve bunun yanlış hesaplamaya dayalı bir askeri karşılığa yol açabilecek ciddi bir risk oluşturduğunu belirtmiş ve bu nedenle kurumsal bir iletişim mekanizmasının zorunlu duruma geldiğini ifade etmiştir. Bu gelişme, ABD'nin rolünün yalnızca diplomatik arabuluculukla sınırlı olmadığını göstermektedir. Washington aynı zamanda bölgesel güç yarışmasının denetimsiz bir çatışmaya dönüşmesini önlemeye çalışan bir kriz yöneticisi konumundadır. Ancak ABD'nin bu rolü mutlak değildir. Bir yandan İsrail'in güvenlik kaygılarını dikkate alırken diğer yandan NATO müttefiki Türkiye ile stratejik ilişkilerini koruma zorunluluğu Washington'un hareket alanını sınırlandırmaktadır. Bu nedenle ABD'nin temel amacı yarışmayı sona erdirmekten çok yönetilebilir sınırlar içinde tutmaktır.

Rusya: Azalan Etki, Devam Eden Stratejik Önem

Rusya'nın Suriye'deki etkisi son yıllarda önceki dönemlere kıyasla zayıflamış olsa da tümüyle ortadan kalkmış değildir. Moskova'nın askeri varlığı, hava sahası üzerindeki etkisi ve Şam yönetimiyle kurduğu uzun dönemli ilişkiler Rusya'yı önemli bir bölgesel aktör konumunda tutmaktadır. Bununla birlikte yeni Suriye yönetiminin Türkiye ve Batı ile geliştirdiği ilişkiler Rusya'nın belirleyici rolünü sınırlandırmıştır. Bunun sonucu olarak Rusya doğrudan yön veren bir aktörden çok dengeleyici ve gözlemci bir aktöre dönüşmektedir. Bununla birlikte Rusya'nın tümüyle devre dışı kaldığını söylemek olanaklı değildir. Özellikle Suriye hava sahasının kullanımı, askeri eş güdüm ve Şam üzerindeki siyasal etkisi nedeniyle Moskova'nın tutumu Türkiye-İsrail yarışmasının gelişimi üzerinde dolaylı etkisini sürdürmektedir.

Yeni Suriye Yönetimi: Yarışmanın Merkezindeki Aktör

Türkiye-İsrail stratejik yarışmasının en önemli özelliklerinden biri yarışmanın doğrudan Suriye coğrafyasında yaşanmasıdır. Yeni Suriye yönetimi bir yandan Türkiye ile askeri eğitim, güvenlik reformu ve yeniden yapılanma alanlarında yakın iş birliği yürütürken diğer yandan İsrail ile güvenlik temelli gerilimi azaltmaya yönelik diplomatik ilişkilerini sürdürmektedir. Bu durum Şam yönetimini yalnızca yarışmanın konusu değil, aynı zamanda etkili taraflarından biri durumuna getirmektedir. Ebu Zuhur saldırısı sonrasında Dışişleri Bakanı Esad el-Şeybani'nin üssün Türkiye'ye özgülenmediğini ve Suriye egemenliği altında kalacağını açıklaması Şam'ın iki ülke arasında denge kurmaya çalıştığını göstermektedir. Aynı zamanda Suriye yönetimi İsrail ile güvenlik diyaloğunu sürdürme iradesini de koruduğunu açıklamıştır. Dolayısıyla Suriye artık yalnızca yarışmanın gerçekleştiği coğrafya değil, yarışmanın yönünü etkileyen bağımsız bir stratejik aktör durumuna gelmektedir.

Bölgesel Arap Devletleri: Denge Arayışı

Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün ve Mısır gibi bölgesel aktörler Türkiye-İsrail yarışmasının doğrudan askeri çatışmaya dönüşmesini istememektedir. Bu ülkelerin temel öncelikleri Suriye'nin yeniden kararlılığa kavuşması, bölgesel ticaret koridorlarının güvenliği, enerji ve ulaştırma projelerinin kesintiye uğramaması ve İran kaynaklı güvenlik risklerinin yeniden büyümemesi şeklinde özetlenebilir. Bu nedenle birçok Arap ülkesi Türkiye ile geliştirilen ilişkileri sürdürürken aynı zamanda İsrail ile doğrudan çatışmadan kaçınan dengeleyici siyasalar izlemektedir. Ebu Zuhur saldırısından sonra çeşitli Arap ülkelerinin saldırıyı kınamaları ancak eş zamanlı olarak bölgesel kararlılık çağrısı yapmaları bu yaklaşımın göstergesidir.

Yarışmanın Çok Katmanlı Yapısı

Türkiye-İsrail ilişkilerindeki yeni güvenlik ortamı artık yalnızca iki devletin askeri kapasitesiyle belirlenmemektedir. Yarışma ABD'nin kriz yönetimi, Rusya'nın stratejik varlığı, Suriye yönetiminin tercihleri, Arap devletlerinin dengeleme siyasaları ve NATO ve bölgesel güvenlik mimarisi gibi çok sayıda değişken tarafından aynı anda şekillendirilmektedir. Bu nedenle Türkiye-İsrail ilişkileri klasik anlamda ikili bir güvenlik sorunu olmaktan çıkmış ve çok aktörlü bölgesel güvenlik ekosisteminin bir parçası durumuna gelmiştir.

Değerlendirme

Bu çözümleme Önleyici Jeopolitik Yarışma Modelinin önemli bir varsayımını doğrulamaktadır. Devletlerin önleyici güvenlik davranışları yalnızca kendi tehdit algılarıyla açıklanamaz. Bu davranışlar, büyük güçlerin müdahale kapasitesi, bölgesel aktörlerin tercihleri ve uluslararası kriz yönetim mekanizmaları tarafından sürekli olarak şekillendirilmektedir. ABD'nin çatışmayı önleme girişimleri, Rusya'nın devam eden stratejik ağırlığı, Suriye'nin denge siyaseti ve Arap devletlerinin kararlılık arayışı birlikte değerlendirildiğinde Türkiye ile İsrail arasındaki yarışmanın geleceği yalnızca Ankara ve Tel Aviv'de alınacak kararlara bağlı değildir. Yarışmanın niteliği ve gelişimi çok aktörlü bir bölgesel güvenlik mimarisi içinde oluşan karşılıklı etkileşimlerin sonucunda belirlenmektedir. Bu nedenle Önleyici Jeopolitik Yarışma iki taraflı bir yarışma modeli değil, çok aktörlü ve çok düzeyli bir stratejik etkileşim modeli olarak değerlendirilmelidir.

Önümüzdeki Dönemde Türkiye-İsrail İlişkilerinin Denetimli Yarışma Sınırlı Silahlı Çatışma veya Yeniden Dengeleme Senaryolarından Hangisine Yönelme Olasılığı Daha Yüksektir?

Uluslararası ilişkilerde gelecek kesin olarak öngörülemez. Bununla birlikte, mevcut eğilimler, aktörlerin stratejik tercihleri ve bölgesel güç dengeleri birlikte değerlendirildiğinde belirli senaryoların diğerlerine göre daha olası olduğu söylenebilir. Bu bölümde, Önleyici Jeopolitik Yarışma Modeli kullanılarak Türkiye-İsrail ilişkilerinin kısa ve orta vadede üç olası gelişim senaryosu değerlendirilmektedir. Bu değerlendirme, kesin kestirimler değil, mevcut veriler ışığında yapılmış olasılık temelli stratejik kestirimlerdir.

Senaryo I: Denetimli Yarışma (En Yüksek Olasılık)

Bu senaryoda taraflar birbirlerini stratejik rakip olarak görmeye devam etmekte ancak doğrudan askeri çatışmadan kaçınmaktadır. Yarışma diplomatik baskılar, istihbarat etkinlikleri, sanal operasyonlar, vekil aktörler, sınırlı hava operasyonları ve askeri caydırıcılık gibi araçlarla sürdürülmektedir. ABD'nin kurmaya çalıştığı çatışmayı önleme (deconfliction) mekanizması, tarafların doğrudan karşı karşıya gelmesini önlemeyi amaçlamaktadır. Washington'un temel önceliği iki önemli ortağının istemeden çatışmaya sürüklenmesini engellemektir. İsrail açısından Türkiye ile doğrudan savaşın ekonomik, askeri ve diplomatik maliyeti oldukça yüksektir. Aynı şekilde Türkiye açısından da İsrail ile doğrudan silahlı çatışma NATO ilişkileri, bölgesel kararlılık ve ekonomik dengeler bakımından ciddi riskler taşımaktadır. Bu nedenle tarafların denetimli yarışmayı tercih etmeleri akılcı görünmektedir. Kestirimin gerçekleşme olasılığı: %55.

Senaryo II: Sınırlı Silahlı Çatışma (Orta Olasılık)

İkinci senaryo tarafların doğrudan savaş istememelerine karşın yanlış hesaplama veya beklenmeyen bir olay nedeniyle sınırlı askeri çatışmaya sürüklenmeleridir. Böyle bir gelişmeyi tetikleyebilecek başlıca unsurlar şunlardır: Suriye'de yeni askeri tesislerin hedef alınması, Türk askeri personelinin zarar görmesi, hava sahasında yaşanabilecek tehlikeli karşılaşmalar, yanlış istihbarat, iletişim eksikliği ve iç siyasal nedenlerle sertleşen karar alma süreçleri. Tom Barrack'ın İsrail'in Ebu Zuhur saldırısı sonrasında Türkiye'nin askeri karşılık vermesinin "makul" olabileceğini söylemesi ve bu nedenle yeni bir eş güdüm mekanizmasına gereksinme duyulduğunu belirtmesi yanlış hesaplama riskinin kuramsal değil, uygulamada ortaya çıkan bir güvenlik sorunu olarak görüldüğünü göstermektedir. Ancak böyle bir çatışmanın kapsamının sınırlı kalması beklenir. Çünkü her iki tarafın da uzun süreli bir savaşın maliyetlerini göze alması güç görünmektedir. Kestirimin gerçekleşme olasılığı: %30.

Senaryo III: Yeniden Dengeleme ve Denetimli Yakınlaşma (Daha Düşük Olasılık)

Üçüncü senaryo tarafların güvenlik kaygılarını tümüyle ortadan kaldırmadan yarışmayı kurumsal mekanizmalarla yönetmeye başlamalarıdır. Bu süreç askeri iletişim kanallarının kurulması, kriz yönetim mekanizmalarının geliştirilmesi, Suriye konusunda karşılıklı kırmızı çizgilerin belirlenmesi, ABD'nin kolaylaştırıcılığında güven artırıcı önlemler ve teknik ve askeri düzeyde ilişkilerin yeniden başlaması gibi adımlarla desteklenebilir. Son dönemde ABD'nin öncülüğünde yürütülen çatışmayı önleme girişimleri ve İsrail ile Suriye arasında zaman zaman sürdürülen güvenlik görüşmeleri böyle bir olasılığın tümüyle dışlanamayacağını göstermektedir. Ancak Gazze Savaşı sonrasında oluşan derin güven bunalımı ve Suriye'nin geleceğine ilişkin farklı stratejik hedefler dikkate alındığında kısa vadede kapsamlı bir normalleşme beklemek gerçekçi görünmemektedir. Kestirimin gerçekleşme olasılığı: %15.

Önleyici Jeopolitik Yarışma Modeli Açısından Değerlendirme

Bu üç senaryo çalışmada geliştirilen modelin temel değişkenleriyle birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan sonuç aşağıdaki çizelgede özetlenmiştir.

Çizelge 1:

 

Özet

Model Değişkeni

Mevcut Eğilim

Senaryolara Etkisi

Algılanan gelecekteki tehdit düzeyi

Yüksek

Yarışmayı sürdürmektedir.

Rakibin olası güç projeksiyonu

Artmaktadır

Önleyici müdahale eğilimini artırmaktadır.

Önleyici müdahale kapasitesi

Her iki tarafta da yüksektir

Askeri seçeneklerin masada kalmasına neden olmaktadır.

Büyük güçlerin kriz yönetimi

Etkilidir

Doğrudan savaşı sınırlamaktadır.

Bölgesel güç dengesi

Değişmektedir

Yarışmayı beslemektedir.

Yanlış hesaplama riski

Orta düzeydedir

Sınırlı çatışma olasılığını canlı tutmaktadır.

 

Modelin bütün değişkenleri birlikte değerlendirildiğinde denetimli yarışma senaryosunun baskın olduğu görülmektedir. Bunun temel nedeni yarışmayı artıran değişkenlerle çatışmayı sınırlayan değişkenlerin aynı anda etkili olmasıdır. Başka bir ifadeyle, taraflar birbirlerini stratejik rakip olarak görmeye devam etmekte ancak doğrudan savaşın maliyetleri nedeniyle yarışmayı belirli sınırlar içinde tutmaya çalışmaktadır.

Değerlendirme

Bu çalışmanın ulaştığı sonuç Türkiye ile İsrail arasında kısa ve orta vadede en olası senaryonun denetimli önleyici jeopolitik yarışmanın devamı olduğudur. Bununla birlikte, Ebu Zuhur örneğinde görüldüğü gibi yanlış hesaplama, iletişim eksikliği veya beklenmeyen askeri gelişmeler sınırlı silahlı çatışma riskini tümüyle ortadan kaldırmamaktadır. Buna karşılık, kapsamlı bir yeniden dengeleme ve normalleşme olasılığı mevcut siyasal ve güvenlik koşulları altında daha düşük görünmektedir. Dolayısıyla Türkiye-İsrail ilişkilerinin yakın geleceği yarışma ile caydırıcılık, gerilim ile kriz yönetimi ve önleyici müdahale ile stratejik ılımlılık arasındaki duyarlı dengenin nasıl yönetileceğine bağlı olacaktır. Bu bulgu Önleyici Jeopolitik Yarışma Modelinin temel varsayımını da desteklemektedir: Günümüz bölgesel güvenlik ortamında devletler rakiplerini tümüyle etkisiz kılmaktan çok onların gelecekteki stratejik kapasitesini sınırlandırmaya çalışmakta ve aynı zamanda bu yarışmanın denetimsiz bir savaşa dönüşmesini önleyecek mekanizmaları da geliştirmektedir.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin son dönemde yaşadığı dönüşümü Suriye merkezli gelişmeler üzerinden incelemiş ve iki ülke arasındaki güvenlik yarışmasının klasik bölgesel etki savaşımının ötesine geçtiğini ortaya koymuştur. Çalışmanın temel savı Türkiye-İsrail ilişkilerinin artık yalnızca mevcut askeri güç dengeleri üzerinden değil, gelecekte oluşabilecek güç projeksiyonlarını şekillendirme amacıyla yürütülen yeni bir güvenlik anlayışı çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğidir.

Araştırmanın ilk bulgusu Türkiye-İsrail ilişkilerindeki dönüşümün tek bir olayın sonucu olmadığıdır. Gazze Savaşı sonrasında derinleşen siyasal güven bunalımı, Suriye'de değişen siyasal yapı, Türkiye'nin artan bölgesel etkisi, İsrail'in güvenlik kaygılarındaki değişim ve büyük güçlerin yeni bölgesel stratejileri birlikte değerlendirildiğinde iki ülke arasındaki yarışmanın yapısal bir nitelik kazandığı görülmektedir.

İkinci olarak çalışma Ebu Zuhur Hava Üssü'ne yönelik İsrail saldırısının sıradan bir askeri operasyon olarak değerlendirilemeyeceğini göstermektedir. İsrail'in saldırıyı Türkiye'nin gelecekte bu tesisi kullanabileceği varsayımına dayandırması ve buna karşılık Türkiye'nin üste askeri varlığının bulunmadığını açıklaması ve Suriye'nin tesisin kendi savunma kapasitesinin geliştirilmesine yönelik olduğunu belirtmesi krizin merkezinde mevcut askeri gerçeklikten çok geleceğe ilişkin tehdit algılarının bulunduğunu ortaya koymaktadır.

Üçüncü olarak araştırma güvenlik ikilemi, caydırıcılık ve önleyici saldırı kuramlarının söz konusu gelişmeleri önemli ölçüde açıklayabildiğini ancak bunların tek başına yeterli olmadığını göstermektedir. Güvenlik ikilemi karşılıklı tehdit algılarının oluşumunu, caydırıcılık saldırının stratejik mesajını ve önleyici saldırı öğretisi ise operasyonun zamanlamasını açıklayabilmektedir. Bununla birlikte, devletlerin henüz oluşmamış veya oluşacağı kesinleşmemiş askeri kapasitelere neden müdahale ettikleri sorusu mevcut kuramların açıklama sınırlarının ötesinde kalmaktadır.

Bu noktada çalışmanın en önemli kuramsal katkısı ortaya çıkmaktadır. Araştırmada geliştirilen Önleyici Jeopolitik Yarışma kavramı devletlerin yalnızca mevcut tehditlere değil, gelecekte ortaya çıkabileceğini öngördükleri stratejik kapasitelere karşı da önleyici davranış geliştirdiklerini ileri sürmektedir. Böylece model, güvenlik çözümlemesine algılanan gelecekteki tehdit, olası güç projeksiyonu ve jeopolitik önleme davranışı gibi yeni çözümleme değişkenleri kazandırmaktadır.

Çalışma kapsamında geliştirilen altı değişkenli model de bu yaklaşımın açıklayıcılığını desteklemektedir. Algılanan gelecekteki tehdit düzeyi, rakibin olası güç projeksiyonu, önleyici müdahale kapasitesi, büyük güçlerin kriz yönetimi, bölgesel güç dengesi ve ittifak yapıları ile yanlış hesaplama ve denetimsiz tırmanma riski Türkiye-İsrail ilişkilerindeki yeni güvenlik devingenlerini birlikte açıklayan bütünleşik bir çözümleyici çerçeve sunmaktadır.

Araştırmanın ulaştığı bir diğer önemli sonuç Türkiye ile İsrail arasındaki yarışmanın yakın gelecekte büyük olasılıkla denetimli önleyici jeopolitik yarışma biçiminde devam edeceğidir. Mevcut veriler tarafların doğrudan geniş ölçekli bir savaşı tercih etmediklerini ancak birbirlerinin gelecekteki stratejik kapasitesini sınırlandırmaya yönelik askeri, diplomatik ve haber alma araçları kullanmaya devam edeceklerini göstermektedir. Buna karşılık yanlış hesaplamalar, iletişim eksikliği veya beklenmeyen askeri gelişmeler nedeniyle sınırlı silahlı çatışma olasılığı tamamen ortadan kalkmış değildir. Bu nedenle yarışma ile caydırıcılık, kriz yönetimi ile tırmanma riski uzun süre birlikte varlığını sürdürebilecektir.

Çalışma ayrıca ABD'nin kriz yönetimi girişimleri, Rusya'nın devam eden stratejik etkisi, yeni Suriye yönetiminin tercihleri ve bölgesel aktörlerin dengeleme siyasalarının, Türkiye-İsrail yarışmasının ayrılmaz parçaları durumuna geldiğini göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye-İsrail ilişkileri artık yalnızca iki devlet arasındaki bir güvenlik sorunu olarak değil, çok aktörlü bir bölgesel güvenlik ekosisteminin parçası olarak değerlendirilmelidir.

Bununla birlikte, önerilen modelin bazı sınırlılıkları da bulunmaktadır. Öncelikle çalışma büyük ölçüde tek bir örnek olaydan hareketle geliştirilmiştir. Bu nedenle modelin farklı coğrafyalarda ve farklı güç dengelerinde karşılaştırmalı çalışmalarla sınanması gerekmektedir. Ayrıca karar vericilerin tehdit algılarının doğrudan ölçülmesi güç olduğundan modelin görgül olarak sınanması daha ayrıntılı nitel ve nicel araştırmaları gerektirecektir.

Bu sınırlılıklara karşın çalışma uluslararası ilişkiler yazınına üç temel katkı sunmaktadır. Birincisi, Türkiye-İsrail ilişkilerinin güncel dönüşümünü sistemli bir kuramsal çerçeve içinde açıklamaktadır. İkincisi, güvenlik çözümlemesine geleceğe yönelik güç projeksiyonlarını merkeze alan Önleyici Jeopolitik Yarışma kavramını kazandırmaktadır. Üçüncüsü ise bu kavramı yalnızca Türkiye-İsrail ilişkilerine değil, ABD-Çin yarışması, Rusya-NATO ilişkileri, Hint-Pasifik güvenlik mimarisi ve benzeri uluslararası örneklere uygulanabilecek orta düzey (middle-range) bir kuramsal model olarak önermektedir.

Sonuç olarak, yirmi birinci yüzyılın güvenlik ortamı, yalnızca mevcut güç dengelerinin değil, gelecekte oluşabilecek güç dengelerinin de yarışma konusu durumuna geldiği yeni bir döneme girmektedir. Devletler artık yalnızca rakiplerinin bugünkü askeri kapasitesine değil, yarın sahip olabilecekleri stratejik kapasiteye de müdahale etmeye çalışmaktadır. Türkiye ile İsrail arasında Suriye sahasında gözlenen gelişmeler bu dönüşümün en güncel ve en dikkat çekici örneklerinden biridir. Bu nedenle Önleyici Jeopolitik Yarışma yaklaşımı yalnızca Türkiye-İsrail ilişkilerini açıklayan yeni bir kavramsallaştırma değil, uluslararası güvenlik çalışmalarında değişen yarışma devingenlerini anlamaya yönelik yeni bir araştırma gündemi ve kuramsal bakış açısı olarak değerlendirilmelidir.


 

Kaynakça

 

Allison, G. (1971). Essence of decision: Explaining the Cuban Missile Crisis. Little, Brown.

Axelrod, R. (1984). The evolution of cooperation. Basic Books.

Baldwin, D. A. (Ed.). (1993). Neorealism and neoliberalism: The contemporary debate. Columbia University Press.

Betts, R. K. (1987). Surprise attack: Lessons for defense planning. Brookings Institution.

Buzan, B. (1991). People, states and fear: An agenda for international security studies in the post-Cold War era (2nd ed.). Harvester Wheatsheaf.

Buzan, B., Waever, O., & de Wilde, J. (1998). Security: A new framework for analysis. Lynne Rienner.

Clausewitz, C. von. (1976). On war (M. Howard & P. Paret, Eds. & Trans.). Princeton University Press. (Original work published 1832)

Freedman, L. (2004). Deterrence. Polity Press.

Gilpin, R. (1981). War and change in world politics. Cambridge University Press.

Glaser, C. L. (1997). The security dilemma revisited. World Politics, 50(1), 171-201.

Gray, C. S. (1999). Modern strategy. Oxford University Press.

Herz, J. H. (1950). Idealist internationalism and the security dilemma. World Politics, 2(2), 157-180.

Jervis, R. (1976). Perception and misperception in international politics. Princeton University Press.

Jervis, R. (1978). Cooperation under the security dilemma. World Politics, 30(2), 167-214.

Mearsheimer, J. J. (2001). The tragedy of great power politics. W. W. Norton.

Morgan, P. M. (2003). Deterrence now. Cambridge University Press.

Schelling, T. C. (1966). Arms and influence. Yale University Press.

Van Evera, S. (1999). Causes of war: Power and the roots of conflict. Cornell University Press.

Walt, S. M. (1987). The origins of alliances. Cornell University Press.

Waltz, K. N. (1979). Theory of international politics. Addison-Wesley.