Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

18 Ekim 2026 Pazar

 

Suudi Arabistan-Husi Çatışması: Asimetrik Savaş, Bölgesel Güç Savaşımı ve Türkiye'nin Konumu

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

Öz

Bu çalışma Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki çatışmayı Yemen'in tarihsel ve siyasal parçalanmışlığı, devlet kapasitesinin zayıflığı, asimetrik savaş yöntemleri ve İran'ın Husilere sağladığı destek çerçevesinde incelemektedir. Çalışmanın temel sorusu Suudi Arabistan'ın konvansiyonel askeri üstünlüğünün neden Yemen'de kalıcı bir siyasal sonuca dönüşmediği ve bu durumun Türkiye'nin Mekke Ortak Savunma Anlaşması kapsamındaki konumunu nasıl etkilediğidir. Nitel tarihsel ve siyasal çözümleme yöntemine dayanan araştırmada resmi açıklamalar Birleşmiş Milletler raporları, akademik yayınlar ve güncel haber kaynaklarından yararlanılmaktadır. Bulgular, askeri üstünlüğün tek başına siyasal meşruluk, kararlı yönetim ve kalıcı güvenlik sağlayamadığını, yerel örgütlenme, uzun süreli çatışma deneyimi, dış destek ve karşıt güçler arasındaki bölünmüşlüğün savaşın gidişini etkilediğini göstermektedir. Çalışma ayrıca Husilerin Zeydi kökeninin İran'daki On İki İmam Şiiliğiyle özdeşleştirilemeyeceğini ve İran-Husi ilişkisinin yalnızca mezhep yakınlığıyla açıklanamayacağını savunmaktadır. Türkiye bakımından ise ortak savunma yükümlülükleri ile Yemen'deki çatışmaya doğrudan askeri katılım arasında ayrım yapılması gerektiği vurgulanmaktadır. Anlaşmanın somut uygulaması değerlendirilirken hukuksal süreçlerin, ulusal çıkarların, ekonomik beklentilerin ve bölgesel tırmanma risklerinin birlikte ele alınması önerilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Suudi Arabistan, Husiler, Yemen, asimetrik savaş, Zeydilik, İran, Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye, Kızıldeniz, bölgesel güvenlik

Abstract

This study examines the conflict between Saudi Arabia and the Houthis through the historical and political fragmentation of Yemen, the weakness of state institutions, asymmetric warfare, and Iran's support for the Houthi movement. Its central question is why Saudi Arabia's conventional military superiority has failed to produce a durable political outcome in Yemen and how this situation affects Türkiye's position under the Mecca Joint Defence Agreement. The study employs a qualitative historical and political approach, drawing on official statements, United Nations reports, academic literature, and contemporary news sources. The analysis indicates that military superiority alone cannot guarantee political legitimacy, stable governance, or lasting security. Local organization, prolonged combat experience, external support, and divisions among opposing forces all shape the course of the conflict. The study also distinguishes Zaydi Shiism, the historical religious tradition associated with the Houthis, from the Twelver Shiism predominant in Iran, arguing that Iran–Houthi relations cannot be explained solely by sectarian affinity. With regard to Türkiye, the study emphasizes the need to distinguish collective defence commitments from direct military participation in the Yemen conflict. It concludes that the implementation of the agreement should be assessed in light of its legal scope, Türkiye's national interests, potential economic considerations, and the risks of regional escalation.

Keywords: Saudi Arabia, Houthis, Yemen, asymmetric warfare, Zaydi Shiism, Iran, Mecca Joint Defence Agreement, Türkiye, Red Sea, regional security

GİRİŞ VE SORUNSALIN TANIMLANMASI

Yemen'de uzun yıllardır devam eden çatışma yalnızca ülkenin siyasal bütünlüğünü ve toplumsal barışını etkileyen bir iç savaş değildir. Aynı zamanda Suudi Arabistan ile İran arasındaki bölgesel güç savaşımının farklı İslami gelenekler arasındaki siyasal ve ideolojik karşıtlıkların ve konvansiyonel askeri üstünlüğün asimetrik savaş koşullarında karşılaştığı sınırların iç içe geçtiği çok boyutlu bir güvenlik sorunudur. Bu nedenle Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki çatışmayı yalnızca mezhep farklılıklarıyla veya İran'ın Husilere sağladığı destekle açıklamak yeterli değildir. Yemen'in tarihsel parçalanmışlığı, devlet kurumlarının zayıflığı, ekonomik yoksunlukları ve siyasal uzlaşma mekanizmalarının başarısızlığı da çatışmanın ortaya çıkışını ve sürekliliğini açıklayan temel etmenler arasındadır.

Yemen'in kuzeyinde tarihsel kökleri bulunan Husiler 2014 yılında başkent Sana'yı ele geçirerek ülkenin siyasal düzenini köklü biçimde etkilediler. Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun 2015 yılında askeri müdahalede bulunmasıyla çatışma Yemen'in iç siyasal savaşımının sınırlarını aşarak bölgesel bir güvenlik sorununa dönüştü. Suudi Arabistan'ın hava gücü, gelişmiş silah sistemleri ve ekonomik kaynakları bakımından sahip olduğu üstünlük Husilerin askeri ve siyasal varlığını ortadan kaldırmaya yetmedi. Buna karşılık Husiler uzun süreli çatışma deneyiminden, yerel örgütlenmelerinden, Yemen'in coğrafi koşullarından ve İran'dan aldıkları askeri ve teknik destekten yararlanarak füze, insansız hava aracı ve deniz saldırısı kapasitelerini geliştirdiler. Böylece başlangıçta ağırlıklı olarak yerel bir isyan hareketi niteliği taşıyan örgüt bölgesel güvenliği ve uluslararası deniz ulaşımını etkileyebilen bir silahlı aktöre dönüştü.

Bu gelişme çatışmanın temel sorunsalını ortaya koymaktadır: Konvansiyonel askeri bakımdan üstün olan bir devlet yerel toplumsal ve siyasal koşullardan beslenen, gerilla taktikleri uygulayan ve dış destekle teknolojik kapasitesini geliştiren bir silahlı hareket karşısında neden kalıcı bir siyasal ve askeri sonuç elde edememektedir? Bu sorunun yanıtı yalnızca silahların niteliğinde veya askeri operasyonların başarısında değil, savaşın toplumsal dayanaklarında, tarafların stratejik amaçlarında ve askeri başarıyı siyasal düzene dönüştürme kapasitelerinde aranmalıdır.

Husilerin İran'la ilişkileri de bu çerçevede ele alınmalıdır. Husilerin Zeydi Şii geleneğinden gelmeleri ile İran'da egemen olan On İki İmam Şiiliği arasında dinsel ve tarihsel farklılıklar bulunmaktadır. Dolayısıyla iki taraf arasındaki yakınlığı kendiliğinden ortaya çıkan bir mezhep dayanışması olarak değerlendirmek doğru değildir. Bununla birlikte, ideolojik yakınlaşma, ortak bölgesel çıkarlar, Suudi Arabistan karşıtlığı ve İran'ın sağladığı askeri-teknik destek zaman içerisinde birbirini güçlendiren etmenler olarak incelenmelidir. Aynı şekilde, Suudi Arabistan'ın Yemen'deki müdahalesi de yalnızca mezhepsel dayanışma üzerinden değil, sınır güvenliği, bölgesel etki ve kendi siyasal güvenliğine ilişkin kaygılar üzerinden değerlendirilmelidir.

Türkiye açısından sorunsal

Yemen'deki çatışma Türkiye bakımından da yeni bir güvenlik ve dış siyasa tartışması doğurmuştur. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Ağustos 2026'da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması kolektif caydırıcılığı, savunma iş birliğini ve savunma sanayisinde ortak projeleri geliştirmeyi amaçlayan bir çerçeve oluşturmuştur. Türkiye Cumhurbaşkanlığının anlaşmaya ilişkin açıklamasında anlaşmanın Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesinde tanımlanan meşru savunma hakkını doğruladığı ve bölgesel krizlerin uluslararası hukuka saygı temelinde diyalog ve diplomasiyle çözülmesini desteklediği belirtilmiştir.

Ekim 2026'da Suudi Arabistan'a yönelik Husi saldırılarının yoğunlaşması ve anlaşmanın uygulanmasına ilişkin ortak savunma mekanizmalarının gündeme gelmesi Türkiye'nin üstleneceği rol hakkındaki tartışmayı somutlaştırmıştır. Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Türkiye'nin Suudi Arabistan'ın savunmasına katkı seçeneklerini değerlendirdiğini ancak Yemen'de saldırı amaçlı operasyonlara katılmayacağını ve başka bir ülkeye saldırmak amacıyla asker göndermeyeceğini açıklamıştır. Hava savunması, elektronik savaş ve teknik destek değerlendirilen katkı alanları arasında sayılmıştır.

Bu bağlamda, Türkiye'nin Suudi Arabistan'la dayanışmasının mutlaka Yemen'de doğrudan kara savaşına katılması biçiminde gerçekleşeceği varsayımı sorgulanmalıdır. Ortak savunma yükümlülüklerinin kapsamı, uygulanma koşulları ve ulusal karar süreçleri ile belirli bir çatışmada kullanılabilecek askeri araçlar birbirinden farklı konulardır. Askeri danışmanlık, eğitim, savunma teknolojileri, hava savunması ve elektronik savaş alanlarındaki iş birliği de doğrudan savaşan birlik göndermekten farklı seçeneklerdir. Bununla birlikte, bu seçeneklerin her birinin anlaşma kapsamında otomatik bir yükümlülük oluşturduğu ileri sürülemez ve somut katkıların anlaşma hükümleri ve ilgili kararlar temelinde değerlendirilmesi gerekir.

Türkiye'nin Suudi Arabistan'la ilişkilerinin ekonomik ve finansal boyutu da bu tartışmanın dışında bırakılamaz. Yatırım, ticaret, finansman ve savunma sanayisi iş birliği iki ülkenin karşılıklı ilişkilerinde incelenmesi gereken alanlardır. Ancak Türkiye'nin Mekke Anlaşması'na özellikle Suudi finansmanından yararlanmak amacıyla katıldığı savı doğrulanmış bir olgu olarak değil, kanıtları araştırılması gereken bir siyasal ekonomi varsayımı olarak ele alınmalıdır.

Sonuç olarak bu çalışmanın temel sorunsalı üç düzeyde ortaya çıkmaktadır: Yemen'deki tarihsel ve toplumsal parçalanmışlığın Husilerin güç kazanmasına etkisi, Suudi Arabistan'ın konvansiyonel askeri üstünlüğünün neden kalıcı bir sonuca dönüşmediği ve Mekke Ortak Savunma Anlaşması çerçevesinde Türkiye'nin güvenlik, dış siyasa ve ekonomik çıkarlarını nasıl dengeleyebileceği.

Çalışmanın temel yaklaşımı Yemen çatışmasını tek bir nedene indirgemeden tarihsel, toplumsal, ideolojik, askeri ve jeopolitik etmenlerin karşılıklı etkileşimi içinde çözümlemek ve ardından bu çözümlemenin Türkiye'nin bölgesel konumuna ve Mekke Anlaşması hakkındaki kamuoyu tartışmalarına yansımalarını değerlendirmektir.

AMAÇ VE HEDEFLER

Araştırmanın Amacı

Bu çalışmanın temel amacı Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki çatışmayı Yemen'in tarihsel, toplumsal, siyasal ve ekonomik koşulları ile bölgesel güç savaşımı ve asimetrik savaş devingenleri çerçevesinde çözümlemek, çatışmanın Suudi Arabistan'ın güvenliği ve bölgesel konumu üzerindeki etkilerini değerlendirmek ve Mekke Ortak Savunma Anlaşması bağlamında Türkiye'nin üstlenebileceği rolü açıklığa kavuşturmaktır. Çalışma Suudi Arabistan'ın konvansiyonel askeri üstünlüğüne karşın Husilerin askeri ve siyasal varlığını neden ortadan kaldıramadığını açıklamaya özel önem vermektedir. Bu çerçevede Yemen devletinin tarihsel parçalanmışlığı, merkez yönetimin zayıflığı, ekonomik geri kalmışlık, toplumsal ve siyasal bölünmeler, Husilerin yerel dayanakları, İran'ın sağladığı destek ve gerilla savaşı ile gelişmiş silah sistemlerini bir arada kullanabilmeleri birlikte değerlendirilecektir. Araştırmanın ikinci amacı Husiler ile İran arasındaki ilişkinin niteliğini dinsel kimlik, ideolojik yakınlaşma ve stratejik iş birliği boyutlarıyla incelemektir. Böylece çatışmanın yalnızca mezhep farklılıklarıyla açıklanmasının doğurabileceği indirgemeci yaklaşımlardan kaçınılması, Zeydi Şiilik ile İran'da egemen olan On İki İmam Şiiliği arasındaki farklılıkların ve iki aktör arasındaki siyasal-askeri yakınlaşmanın tarihsel gelişiminin açıklanması hedeflenmektedir. Üçüncü amaç Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın Türkiye açısından taşıdığı güvenlik, dış siyasa ve ekonomik ilişkiler boyutlarını değerlendirmektir. Bu kapsamda, ortak savunma yükümlenmelerinin kapsamı ile Türkiye'nin Yemen'de doğrudan askeri çatışmaya katılması olasılığı birbirinden ayrılacak ve savunma sanayisi, teknik iş birliği, askeri eğitim ve danışmanlık gibi dolaylı katkı seçenekleri hukuksal ve stratejik çerçevede ele alınacaktır.

Araştırmanın Hedefleri

Araştırmanın genel amacı doğrultusunda aşağıdaki hedefler belirlenmiştir:

Yemen'in tarihsel ve toplumsal yapısını açıklamak: Kuzey ve Güney Yemen'in farklı siyasal geçmişlerini, 1990'daki birleşmeyi, devlet kurumlarının zayıflamasını ve ekonomik sorunların çatışmanın gelişimine etkisini incelemek.

Husilerin ortaya çıkışını ve güç kazanmasını çözümlemek: Hareketin Zeydi Şii kökenlerini, Yemen'in iç siyasal devingenleriyle ilişkisini, toplumsal dayanaklarını ve siyasal-askeri örgütlenmesini değerlendirmek.

İran-Husi ilişkilerinin niteliğini belirlemek: Dinsel yakınlık, ideolojik etkileşim, stratejik çıkarlar ve askeri-teknik desteğin çatışmadaki rollerini birbirinden ayırarak incelemek.

Suudi Arabistan'ın Yemen siyasasını değerlendirmek: Suudi Arabistan'ın müdahale gerekçelerini, izlediği askeri stratejiyi ve Husilerin güçlenmesini önleyememesinin nedenlerini çözümlemek.

Asimetrik savaşın belirleyici özelliklerini ortaya koymak: Konvansiyonel askeri üstünlük ile gerilla savaşı, yerel örgütlenme, yıpratma stratejileri, füze ve insansız hava aracı kapasitesi arasındaki ilişkiyi incelemek.

Çatışmanın bölgesel ve uluslararası sonuçlarını değerlendirmek: Yemen'deki savaşın Suudi Arabistan'ın güvenliğine, İran-Suudi Arabistan ilişkilerine, Kızıldeniz ve Babülmendep çevresindeki deniz ulaşımına etkilerini ele almak.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın kapsamını açıklamak: Anlaşmanın kolektif savunma hükümlerini, kurumsal mekanizmalarını ve uluslararası hukukla ilişkisini incelemek ve bu hükümlerle belirli askeri müdahaleler arasında otomatik bir bağ kurulup kurulamayacağını değerlendirmek.

Türkiye'nin olası katkı biçimlerini incelemek: Doğrudan savaşan birlik gönderilmesi ile hava savunması, elektronik savaş, askeri eğitim ve danışmanlık, savunma sanayii iş birliği ve teknik destek seçeneklerini birbirinden ayırmak.

Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinin ekonomik boyutunu değerlendirmek: Yatırım, finansman, ticaret ve savunma sanayisi iş birliği alanlarının stratejik ilişkilerdeki önemini araştırmak ve ekonomik çıkarların anlaşmaya katılım kararındaki rolü konusunda ileri sürülen görüşleri mevcut kanıtlar çerçevesinde sınamak.

Türkiye'deki kamuoyu tartışmasını aydınlatmak: Mekke Anlaşması'nın Türk askerinin Yemen'de savaşa katılmasını zorunlu kıldığı yönündeki savları anlaşmanın hükümleri ve Türkiye'nin resmi açıklamaları temelinde değerlendirmek.

Bu hedefler doğrultusunda çalışma çatışmanın yalnızca askeri boyutunu değil, onu besleyen tarihsel, toplumsal, ideolojik ve jeopolitik süreçleri de açıklamayı amaçlamaktadır. Böylece Türkiye'nin bölgesel güvenlik iş birliği içindeki konumu doğrulanmış bilgiler ile yorum ve varsayımlar birbirinden ayrılarak değerlendirilecektir.

ARAŞTIRMA SORULARI

Araştırma soruları Suudi Arabistan–Husi çatışmasının tarihsel kökenlerini, askeri ve siyasal devingenlerini ve Türkiye açısından ortaya çıkardığı sonuçları birbirine bağlayacak biçimde düzenlenmiştir. Çalışmada temel sorun Suudi Arabistan'ın konvansiyonel askeri üstünlüğüne karşın Husilerin varlığını ve etkisini neden ortadan kaldıramadığı ve bu durumun bölgesel güvenlik iş birliği açısından ne anlama geldiğidir.

Temel araştırma sorusu

Suudi Arabistan'ın konvansiyonel askeri üstünlüğü, Yemen'in tarihsel ve toplumsal koşulları, Husilerin asimetrik savaş kapasitesi ve İran'ın desteği karşısında neden kalıcı bir siyasal ve askeri sonuca dönüşmemiştir ve bu durum Mekke Ortak Savunma Anlaşması çerçevesinde Türkiye'nin konumunu nasıl etkilemektedir?

Alt araştırma soruları

Temel araştırma sorusunun yanıtlanabilmesi için aşağıdaki alt sorulara yanıt aranacaktır.

Yemen'in tarihsel ve toplumsal yapısı

Yemen'in tarihsel parçalanmışlığı, kuzey ve güney arasındaki siyasal farklılıklar ve devlet kurumlarının zayıflığı, Husilerin ortaya çıkışını ve güç kazanmasını nasıl etkilemiştir?

Yoksulluk, ekonomik geri kalmışlık, toplumsal eşitsizlikler ve merkez yönetimin meşruluk sorunları çatışmanın sürekliliğine hangi ölçüde katkıda bulunmuştur?

Yemen'deki çatışma, ne ölçüde yerel toplumsal ve siyasal sorunlardan ve ne ölçüde bölgesel güç savaşımlarından kaynaklanmaktadır?

Husilerin dinsel ve siyasal kimliği

Husilerin Zeydi Şii kökenleri hareketin siyasal ideolojisini ve Suudi Arabistan'la ilişkilerini nasıl etkilemektedir?

Husiler ile İran arasındaki yakınlaşmanın oluşumunda dinsel ve ideolojik benzerliklerin yanı sıra ortak stratejik çıkarlar ve dış askeri desteğin rolü nedir?

Husilerin İran'la ilişkileri hareketin kendi yerel siyasal hedefleri ve karar alma kapasitesi dikkate alındığında nasıl açıklanabilir?

Asimetrik savaş ve Suudi Arabistan'ın askeri stratejisi

Suudi Arabistan'ın konvansiyonel askeri üstünlüğü Husilerin gerilla taktikleri, yerel örgütlenmeleri ve coğrafi koşullardan yararlanma kapasiteleri karşısında neden beklenen sonuçları sağlayamamıştır?

İran kaynaklı askeri ve teknik desteğin Husilerin füze, insansız hava aracı ve deniz saldırısı kapasitelerinin gelişimindeki rolü nedir?

Suudi Arabistan'ın askeri müdahalesi, Husilerin güç kaybetmesine mi, yoksa hareketin askeri kapasitesini ve İran'la ilişkilerini geliştirmesine elverişli koşulların oluşmasına mı katkıda bulunmuştur?

Askeri hedeflerin gerçekleştirilmesi ile Yemen'de sürdürülebilir bir siyasal düzen kurulması arasındaki temel farklılıklar nelerdir?

Mekke Ortak Savunma Anlaşması ve Türkiye'nin konumu

Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın hükümleri Türkiye'nin diğer taraflara yönelik savunma yükümlülüklerinin kapsamını ve uygulanma koşullarını nasıl belirlemektedir?

Suudi Arabistan'ın güvenliğine katkıda bulunmak ile Yemen'de doğrudan savaşan birliklerle savaşa katılmak arasında hangi hukuksal, askeri ve siyasal farklılıklar bulunmaktadır?

Hava savunması, elektronik savaş, askeri eğitim ve danışmanlık ile savunma sanayii iş birliği gibi katkı biçimlerinin kapsamı ve sınırlılıkları nelerdir?

Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerindeki yatırım, finansman, ticaret ve savunma sanayisi boyutları iki ülke arasındaki stratejik iş birliğinin gelişimini nasıl etkilemektedir?

Türkiye'nin Mekke Anlaşması çerçevesindeki tutumu, bölgesel caydırıcılık, uluslararası hukuk, diplomatik ilişkiler ve ekonomik çıkarlar arasındaki denge bakımından nasıl değerlendirilebilir?

Araştırma sorularının güncel bağlamı

Araştırma soruları, Mekke Anlaşması'nın yalnızca kuramsal hükümlerini değil, Ekim 2026 itibarıyla uygulanmasına ilişkin gelişmeleri de kapsayacaktır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın 5 Ekim 2026 tarihli ortak açıklamasında üzerinde uzlaşılan askeri güç ve yeteneklerin Suudi Arabistan'a hızla konuşlandırılması için gerekli önlemlerin alınması kararlaştırılmıştır. Açıklama, uygulamanın üzerinde uzlaşılan düzenlemeler çerçevesinde yürütüleceğini belirtmektedir. Bu gelişme, Türkiye'nin katkısının niteliğini araştırmayı daha da önemli kılmaktadır. Bununla birlikte, ortak açıklamada belirtilen güç ve yeteneklerin hangi unsurlardan oluştuğu ve Türkiye'nin somut katkısının ne olacağı ayrıca doğrulanması gereken konulardır. Bu nedenle araştırmada olası katkılar ile kararlaştırılmış uygulamalar birbirinden ayrılacaktır.

Araştırma sorularının bütünlüğü

Araştırma soruları üç temel çözümleme düzeyinde birleştirilmektedir:

İçsel düzey: Yemen'in tarihsel, toplumsal, ekonomik ve siyasal koşulları ile Husilerin yerel dayanakları.

Bölgesel düzey: İran'ın desteği, Suudi Arabistan'ın güvenlik siyasası ve asimetrik savaşın askeri sonuçları.

Uluslararası ve ulusal siyasa düzeyi: Mekke Anlaşması, Türkiye'nin savunma yükümlülükleri ve stratejik-ekonomik çıkarları.

Bu sınıflandırma, çatışmanın tek bir nedene indirgenmesini önlemeyi ve her araştırma sorusunun ilgili kanıtlar üzerinden yanıtlanmasını sağlamayı amaçlamaktadır.

YÖNTEM

Araştırma yaklaşımı

Bu çalışma, nitel araştırma yaklaşımına dayanan e tarihsel ve siyasal olayları neden-sonuç ilişkileri içinde inceleyen bir çözümleme olarak tasarlanmıştır. Araştırmada Suudi Arabistan–Husi çatışması, yalnızca askeri operasyonların sonuçları üzerinden değil, tarihsel gelişmeler, toplumsal yapı, devlet kapasitesi, dinsel ve ideolojik yönelimler, bölgesel güç ilişkileri ve savunma siyasaları arasındaki etkileşim çerçevesinde ele alınacaktır. Çalışmanın temel yaklaşımı çatışmanın tek bir nedene indirgenmesini önlemektir. Yemen'in tarihsel parçalanmışlığı ve ekonomik sorunları, Husilerin yerel siyasal dayanakları, İran'ın askeri-teknik desteği ve Suudi Arabistan'ın konvansiyonel askeri üstünlüğü birbirinden bağımsız değişkenler olarak değil, karşılıklı etkileşimleri içinde değerlendirilecektir.

Veri kaynakları ve belge incelemesi

Araştırmada birincil ve ikincil kaynaklardan yararlanılacaktır. Birincil kaynaklar kapsamında şu belgeler incelenecektir: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması'na ilişkin resmi açıklamaları ve ortak bildirileri, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ve ilgili kamu kurumlarının açıklamaları, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin Yemen'e ilişkin kararları ve Yemen Uzmanlar Panelinin raporları, tarafların resmi açıklamaları ve kamuya açık siyasa belgeleri ve anlaşmanın TBMM'ye sunulması, onaylanması ve uygulanmasına ilişkin resmi kayıtlar. İkincil kaynaklar kapsamında ise hakemli akademik çalışmalar, güvenilir araştırma kuruluşlarının raporları, tarihsel incelemeler ve uluslararası haber kuruluşlarının doğrulanabilir haberleri kullanılacaktır. Kaynaklar değerlendirilirken belgenin yayımlanma tarihi, kurumsal niteliği, bilgiye erişim biçimi ve açıklanan savların bağımsız kaynaklarla doğrulanabilirliği dikkate alınacaktır. Özellikle çatışmanın taraflarının açıklamaları, tek başına nesnel olguların kanıtı olarak kabul edilmeyecek ve gerekli durumlarda başka kaynaklarla karşılaştırılacaktır.

Tarihsel ve nedensel çözümleme

Yemen'deki çatışmanın gelişimi kronolojik olarak incelenecek ancak kronoloji, araştırmanın tek amacı olmayacaktır. Tarihsel olayların çatışmanın ortaya çıkışına, Husilerin güç kazanmasına ve dış aktörlerin müdahalelerine nasıl katkıda bulunduğu araştırılacaktır. Bu çerçevede başlıca dönüm noktaları şunlardır: Kuzey ve Güney Yemen'in farklı tarihsel gelişimleri ve 1990'daki birleşme, 2000'li yıllarda Husilerin siyasal ve askeri bir hareket olarak yükselişi, 2011 sonrasındaki siyasal geçiş sürecinin başarısızlığı, Husilerin 2014'te Sana'yı ele geçirmesi, Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun 2015'te müdahalesi, İran'ın Husilere verdiği desteğin gelişimi ve Husilerin füze, insansız hava aracı ve deniz saldırısı kapasitesindeki değişim, 2020'li yıllarda Yemen çatışmasının Kızıldeniz ve bölgesel güvenlik üzerindeki etkileri ve 2026'da Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın uygulanmasına yönelik gelişmeler. Bu olaylar arasındaki nedensel ilişkiler yalnızca zamansal ardışıklığa dayanılarak kurulmayacaktır. Bir olayın diğerini izlediği gerçeği tek başına ilk olayın ikinciye neden olduğunu kanıtlamaz. Bu nedenle her nedensel değerlendirme ilgili mekanizmayı açıklayan kanıtlarla desteklenmeye çalışılacaktır.

Asimetrik savaşın çözümlenmesi

Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki çatışma konvansiyonel askeri üstünlük ile asimetrik savaş kapasitesi arasındaki ilişki açısından incelenecektir. Bu kapsamda şu boyutlar değerlendirilecektir: Tarafların askeri kaynakları ve operasyonel kapasiteleri, gerilla taktikleri, yerel örgütlenme ve coğrafi koşullardan yararlanma, hava gücü ve duyarlı vuruş kapasitesinin sınırlılıkları, füze, insansız hava aracı ve deniz saldırısı sistemlerinin çatışmadaki rolü, İran kaynaklı askeri ve teknik desteğin etkileri ve askeri operasyonların siyasal hedeflere ulaşmadaki sonuçları. Buradaki temel ölçüt bir tarafın kaç operasyon gerçekleştirdiği veya ne kadar gelişmiş silaha sahip olduğu değildir. Asıl soru, mevcut askeri kapasitenin belirlenen siyasal hedefleri gerçekleştirmeye ne ölçüde katkıda bulunduğudur.

Dinsel kimlik ve jeopolitik çıkarların değerlendirilmesi

Husilerin Zeydi Şii geleneği ile İran'ın On İki İmam Şiiliği arasındaki farklılıklar iki aktör arasındaki ilişkinin değerlendirilmesinde dikkate alınacaktır. Araştırmada mezhepsel yakınlık ile siyasal ve askeri iş birliği birbirinin yerine kullanılan kavramlar olarak ele alınmayacaktır. İran-Husi ilişkileri şu boyutlar üzerinden incelenecektir: Dinsel ve ideolojik söylem, ortak bölgesel tehdit algıları, Suudi Arabistan ve ABD ile ilişkiler, askeri eğitim, silah sistemleri ve teknik destek ve Husilerin yerel siyasal hedefleri ve bağımsız karar alma kapasitesi. Bu yaklaşım, Husilerin İran'ın yalnızca bir uzantısı olduğu varsayımı ile İran'ın hareket üzerindeki etkisini bütünüyle önemsizleştiren yaklaşım arasında kanıtlara dayalı bir değerlendirme yapılmasını amaçlamaktadır.

Mekke Anlaşması ve Türkiye'nin konumunun değerlendirilmesi

Mekke Ortak Savunma Anlaşması anlaşma hükümleri ile uygulama kararları birbirinden ayrılarak incelenecektir. Özellikle ortak savunma yükümlülüklerinin kapsamı, tarafların ulusal hukuk düzenleri ve Türkiye'nin olası katkı biçimleri üzerinde durulacaktır. Bu çerçevede anlaşmanın kolektif savunma hükümleri, 5 Ekim 2026 tarihli ortak açıklamada kararlaştırılan önlemler, Türkiye'nin savunma ve dış siyasa açıklamaları, doğrudan savaşan birlik gönderilmesi ile savunma amaçlı teknik katkılar arasındaki fark, savunma sanayii, askeri eğitim, danışmanlık, hava savunması ve elektronik savaş alanlarındaki iş birliği ve Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinin ekonomik ve finansal boyutu değerlendirilecektir. Bu bölümde Türkiye'nin ekonomik çıkarlarının anlaşmaya katılım kararındaki rolü de araştırılacaktır. Ancak biçimsel belgeler veya güvenilir bağımsız kanıtlarla doğrulanamayan amaçlar kesin olgular olarak sunulmayacaktır.

Araştırmanın sınırlılıkları

Çalışmanın başlıca sınırlılığı çatışmanın devam ediyor olması ve tarafların askeri kapasiteleri, dış destek ilişkileri ve operasyonel hedefleri hakkındaki bilgilerin her zaman bağımsız biçimde doğrulanamamasıdır. Ayrıca askeri ve diplomatik belgelerin bir bölümü kamuya açık olmayabilir. Bu nedenle araştırmada kesin olarak doğrulanmış olgular, tarafların açıklamaları, uzman değerlendirmeleri ve araştırmacının nedensel yorumları açıkça birbirinden ayrılacaktır. Özellikle güncel askeri gelişmeler ve Mekke Anlaşması'nın uygulanması hakkındaki değerlendirmeler, erişilebilir belgeler ve güvenilir haber kaynaklarıyla sınırlı tutulacaktır. Yöntem bölümünün temel ilkesi, önceden benimsenmiş bir siyasal yargıyı doğrulayacak kanıtları seçmek değil, çatışmanın gelişimini ve Türkiye açısından sonuçlarını farklı kaynakları karşılaştırarak açıklamaktır.

KAVRAMSAL VE TARİHSEL ÇERÇEVE: YEMEN’İN PARÇALANMIŞLIĞI, DEVLETİN ZAYIFLIĞI VE HUSİLERN YÜKSELİŞİ

Suudi Arabistan–Husi çatışmasını anlamak için yalnızca iki tarafın askeri güçlerini karşılaştırmak yeterli değildir. Çatışmanın arka planında Yemen'in tarihsel bölünmüşlüğü, devlet kurumlarının zayıflığı, ekonomik yoksunluk, merkez yönetimin meşruluk sorunu ve bölgesel güçlerin müdahaleleri bulunmaktadır. Bu koşullar, Husilerin yalnızca bir silahlı hareket olarak değil, belirli bölgelerde toplumsal taban ve yönetim kapasitesi oluşturabilen bir güç olarak ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu nedenle Yemen'deki savaş bir yandan ülke içindeki iktidar ve temsil savaşımı, diğer yandan Suudi Arabistan ile İran arasındaki bölgesel güç savaşım çerçevesinde ele alınmalıdır. Bununla birlikte, Yemen'deki bütün gelişmeleri Suudi Arabistan–İran yarışmasına indirgemek de doğru değildir. Yerel tarih, toplumsal ilişkiler ve Yemenli aktörlerin kendi siyasal hedefleri çatışmanın bağımsız açıklayıcı unsurlarıdır.

Yemen'in tarihsel bölünmüşlüğü ve merkez devletin zayıflığı

Yemen'in bugünkü siyasal yapısı uzun bir tarihsel bölünmüşlük döneminin ürünüdür. Kuzey Yemen ile Güney Yemen, farklı siyasal deneyimler yaşamıştır. Kuzeyde imamlık geleneği ve daha sonra cumhuriyet yönetimi, güneyde ise İngiliz sömürge yönetimi ve bağımsızlık sonrasında sosyalist yönelimli bir devlet düzeni etkili olmuştur. İki devlet 1990 yılında birleşerek Yemen Cumhuriyeti'ni kurmuştur.

Ancak birleşme, farklı bölgelerin siyasal ve ekonomik çıkarlarını, tarihsel deneyimlerini ve iktidar paylaşımına ilişkin anlaşmazlıklarını ortadan kaldırmamıştır. 1994'teki iç savaş birleşmenin toplumsal ve kurumsal bakımdan kendiliğinden sağlam bir bütünleşme yaratmadığını göstermiştir. Daha sonraki yıllarda merkez yönetimin ülkenin farklı bölgelerinde eşit ölçüde otorite kuramaması yerel güç odaklarının ve silahlı aktörlerin önemini artırmıştır.

Yemen'in devlet kapasitesindeki zayıflık, yalnızca yönetsel bir sorun değildir. Kamu hizmetlerinin yetersizliği, yoksulluk, işsizlik, patronaj ilişkileri ve kaynakların dağıtımına ilişkin anlaşmazlıklar, devletin meşruluğunu aşındıran etmenlerdir. Bu ortamda yerel topluluklarla bağ kurabilen, güvenlik ve yardım sağlayabilen ya da mevcut yönetime karşı etkili bir muhalefet örgütleyebilen hareketler merkez devletin boşluklarından yararlanabilmiştir.

2011'de Arap ayaklanmaları sırasında Ali Abdullah Salih yönetimine karşı gelişen protestolar iktidar değişikliği sürecini başlatmış ancak geçiş süreci ülkenin temel siyasal sorunlarını çözememiştir. Yönetimin yeniden yapılandırılması, güç paylaşımı ve bölgesel temsil konularındaki anlaşmazlıklar devam etmiştir. Husilerin 2014'te başkent Sana'yı ele geçirmesi bu birikmiş kriz ortamının önemli sonuçlarından biridir. Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun 2015'te askeri müdahaleye başlamasıyla çatışma ülke içindeki iktidar savaşımını aşan bölgesel bir savaşa dönüşmüştür.

Burada temel nokta şudur: Yemen'de devletin zayıflığı, Husilerin yükselişini tek başına açıklamaz ancak onların siyasal ve askeri bir güç durumuna gelmesini kolaylaştıran yapısal koşullardan birini oluşturur. Husilerin yükselişini açıklamak için ayrıca hareketin toplumsal kökenlerini, siyasal örgütlenmesini ve dış destek ilişkilerini incelemek gerekir.

Husilerin ortaya çıkışı: Zeydilik, toplumsal taban ve siyasal örgütlenme

Husilerin kökeni Yemen'in kuzeyindeki Sada bölgesine ve burada tarihsel olarak etkili olan Zeydi Şiiliğine uzanır. Bununla birlikte, Husileri yalnızca bir mezhep hareketi olarak tanımlamak hareketin siyasal dönüşümünü ve askeri kapasitesini açıklamakta yetersiz kalır. Zeydilik, Şiiliğin tarihsel bir koludur ancak İran'da egemen olan On İki İmam Şiiliğiyle aynı inanç ve dinsel otorite anlayışına sahip değildir. Zeydilikte imamet anlayışı ve imamın siyasal-dinsel konumuna ilişkin gelenekler farklıdır. Bu nedenle Husilerin Zeydi kökenli olması İran'ın dinsel ve siyasal çizgisiyle bütünüyle özdeş oldukları anlamına gelmez. Husi hareketinin gelişmesinde, kuzey Yemen'deki Zeydi toplulukların kimlik ve temsil kaygılarının yanı sıra merkez yönetimle yaşadıkları anlaşmazlıklar da etkili olmuştur. Hareket, 1990'lı yıllarda dinsel ve toplumsal bir oluşum olarak belirginleşmiş ve zamanla siyasal muhalefete ve silahlı savaşıma yönelmiştir. 2004'ten itibaren Yemen yönetimiyle yaşanan çatışmalar hareketin askeri örgütlenmesini ve savaş deneyimini artırmıştır. 2011 sonrasında merkez yönetimin zayıflaması Husilerin etkisini genişletmesine elverişli bir ortam yaratmıştır. Hareketin 2014'te Sana'yı ele geçirmesi yalnızca bir askeri başarı değil, aynı zamanda Yemen'deki siyasal geçiş sürecinin başarısızlığının göstergesidir. Ancak başkentin ele geçirilmesi Husilerin bütün Yemen üzerinde tartışmasız ve ülke çapında kabul gören bir egemenlik kurduğu anlamına gelmemektedir. Ülke, farklı silahlı ve siyasal aktörlerin denetim alanlarına bölünmüş durumda kalmıştır. Husilerin yükselişini açıklarken üç etmeni birbirinden ayırmak gerekir:

Toplumsal ve tarihsel zemin: Kuzey Yemen'deki yerel bağlar Zeydi kimliği ve merkez yönetimle yaşanan anlaşmazlıklar,

Siyasal fırsat ortamı: Devlet kurumlarının zayıflaması, geçiş sürecinin başarısızlığı ve iktidar boşlukları ve

Askeri kapasitenin gelişmesi: Uzun süreli çatışma deneyimi, ele geçirilen askeri kaynaklar, örgütsel öğrenme ve dışarıdan sağlanan destek.

Bu etmenler birbirini güçlendirmiştir. Dolayısıyla Husilerin başarısını yalnızca mezhep dayanışmasıyla veya yalnızca İran'ın yardımıyla açıklamak Yemen'deki yerel devingenleri gözden kaçırmak olur.

İran–Husi ilişkisi: Mezhep yakınlığı mı, stratejik ortaklık mı?

İran ile Husiler arasındaki ilişki çatışmanın bölgesel boyutunu anlamak açısından belirleyicidir. Ancak bu ilişkinin niteliği konusunda iki aşırı yorumdan kaçınmak gerekir: Birincisi, Husileri İran'ın hiçbir özerkliği bulunmayan bir vekil gücü olarak görmek, ikincisi ise İran'ın askeri ve teknik katkısını önemsiz saymaktır. Birleşmiş Milletler Yemen Uzmanlar Panelinin raporları ve çeşitli uluslararası değerlendirmeler Husilerin askeri yeteneklerinin gelişmesinde İran bağlantılı destek ağlarının, teknik bilgi aktarımının ve diğer bölgesel aktörlerle ilişkilerin rolünü incelemektedir. Bu değerlendirmeler füze ve insansız hava aracı kapasitesi de kapsanmak üzere Husilerin askeri yeteneklerindeki gelişimin yalnızca yerel olanaklarla açıklanamayacağına işaret etmektedir. Bununla birlikte, her silahın kaynağı, her operasyonun dışarıdan yönlendirilip yönlendirilmediği ve desteğin kapsamı ayrı kanıtlarla değerlendirilmelidir. İran açısından Husilerle ilişki Arap Yarımadası'nda Suudi Arabistan'ın güvenlik hesaplarını etkileyebilecek bir ortaklık olanağı yaratmaktadır. Husiler açısından ise dış destek daha güçlü bir devletin askeri baskısına karşı koyabilmek ve füze, insansız hava aracı ve deniz eylemleri gibi alanlarda kapasitelerini geliştirmek bakımından önem taşımaktadır. Bu ilişki dinsel yakınlık unsurunu içerse de salt mezhep dayanışmasıyla açıklanamaz. İran'ın bölgesel stratejik çıkarları ile Husilerin Yemen içindeki iktidar hedefleri kısmen örtüşmektedir. Fakat çıkarların örtüşmesi tarafların bütün kararlarının ortak bir merkezden alındığını kanıtlamaz. Bu ayrım, Suudi Arabistan'ın karşı karşıya olduğu sorunu anlamak için önemlidir: Riyad yalnızca Yemen'deki yerel bir silahlı harekete savaşım vermemekte aynı zamanda İran'la bölgesel güç savaşımının güvenlik sonuçlarıyla da karşılaşmaktadır. Buna karşılık Husiler kendi toplumsal tabanlarına, yerel siyasal hedeflerine ve savaş deneyimlerine dayanabilen bir aktördür. Bu nedenle dış desteğin kesilmesi bile hareketin bütün askeri ve siyasal kapasitesini kendiliğinden ortadan kaldırmayabilir. Bir sonraki bölümde bu tarihsel ve siyasal zeminden hareketle Suudi Arabistan'ın askeri üstünlüğünün neden kalıcı bir siyasal sonuca dönüşmediğini ele alacağız.

ASİMETRİK SAVAŞ: SUUDİ ARABİSTAN’IN ASKERİ ÜSTÜNLÜĞÜ NEDEN KALICI SONUÇ ÜRETMEDİ?

Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki çatışmanın temel özelliklerinden biri tarafların askeri güçlerinin ve savaş yöntemlerinin birbirinden önemli ölçüde farklı olmasıdır. Suudi Arabistan gelişmiş hava güçlerine, çağdaş silah sistemlerine ve önemli mali kaynaklara sahip bir devlettir. Husiler ise daha sınırlı kaynaklarla hareket eden, yerel koşulları tanıyan, uzun süreli çatışma deneyimi kazanmış ve dış destekle bazı ileri askeri yetenekler geliştirmiş bir silahlı harekettir. Bu farklılık savaşın sonucunu yalnızca silah sayısı, hava gücü veya savunma bütçesi üzerinden değerlendirmenin neden yanıltıcı olabileceğini gösterir. Askeri üstünlük tek başına siyasal hedeflere ulaşmayı güvence altına almaz. Belirleyici olan askeri araçların hangi stratejiyle kullanıldığı, karşı tarafın nasıl savaşım ettiği ve elde edilen askeri sonuçların kalıcı bir siyasal düzene dönüştürülüp dönüştürülemediğidir.

Konvansiyonel savaş ile asimetrik savaş arasındaki fark

Konvansiyonel savaş genel olarak düzenli orduların belirli cephelerde ve tanımlanabilir askeri hedefler doğrultusunda karşı karşıya gelmesine dayanır. Bu tür savaşlarda hava üstünlüğü, ateş gücü, lojistik kapasite ve komuta-kontrol sistemleri önemli üstünlükler sağlayabilir. Asimetrik savaşta ise taraflar arasındaki güç farkı daha zayıf tarafın savaşım yöntemlerini belirler. Daha zayıf taraf güçlü rakibinin üstün olduğu alanlarda doğrudan karşılaşmaktan kaçınabilir ve küçük birlikler, hareketlilik, dağlık arazi, yerel ağlar, ani saldırılar ve uzun süreli yıpratma yöntemlerinden yararlanabilir. İnsansız hava araçları, balistik füzeler ve deniz araçları gibi sistemler de uygun koşullarda bu stratejinin parçası durumuna gelebilir. Husilerin savaşım biçimi bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bununla birlikte, onları yalnızca gerilla savaşı yürüten bir hareket olarak tanımlamak da günümüzdeki askeri kapasitelerini eksik değerlendirmek olur. Husiler yerel silahlı savaşım yöntemlerinin yanında füze, insansız hava aracı ve deniz eylemi kapasitesi geliştirmiştir. Birleşmiş Milletler uzmanlarının değerlendirmeleri ve güncel çatışma raporları bu kapasite artışında dış destek ve teknik bilgi aktarımının rolünü de gündeme getirmektedir. Bu nedenle Yemen örneğinde asimetrik savaş yalnızca zayıf tarafın güçlü tarafa karşı kullandığı geleneksel gerilla yöntemlerinden ibaret değildir. Yerel örgütlenme, dağlık arazi, hareketlilik, uzun süreli yıpratma ve gelişmiş silah sistemlerinin bir arada kullanıldığı daha karmaşık bir savaşım söz konusudur.

Suudi Arabistan'ın stratejik yanılgısı: Hava üstünlüğü ile siyasal başarıyı özdeşleştirmek

Suudi Arabistan'ın Yemen siyasasındaki temel sorunlardan biri askeri baskının Husileri yenilgiye uğratarak Yemen'de Riyad'ın güvenlik kaygılarını giderecek bir siyasal düzen oluşturabileceği varsayımıdır. Hava saldırıları rakibin altyapısına zarar verebilir, hareket alanını daraltabilir ve belirli askeri hedefleri etkisizleştirebilir. Ancak bu sonuçlar rakibin toplumsal tabanını ve siyasal örgütlenmesini ortadan kaldırmakla aynı şey değildir. Yemen'de Suudi Arabistan öncülüğündeki askeri müdahale Husilerin yönetimden uzaklaştırılması ve uluslararası alanda tanınan Yemen yönetiminin yeniden güçlendirilmesi hedeflerini kalıcı biçimde gerçekleştiremedi. Buna karşılık savaşın uzaması insancıl yıkımı derinleştirdi ve Husilerin savaş deneyimini artırdı. Burada ikinci bir sorun ortaya çıktı: Yemen'deki karşıt güçler Husilere karşı ortak bir strateji ve bütünleşmiş bir komuta yapısı oluşturmakta zorlandı. Husilerin karşısında bulunan askeri ve siyasal grupların farklı hedefleri, dış destek ilişkileri ve yerel çıkarları askeri üstünlüğün ortak bir siyasal sonuca dönüştürülmesini güçleştirdi. Stimson Center'ın (Alexander, 2026) Ekim 2026 tarihli değerlendirmesi de Husilerin düşük maliyetli silahları, dış teknik desteği, yerel dayanıklılığı ve karşıtlarının bölünmüşlüğünü bir araya getirerek kendilerinden çok daha güçlü bir rakibe karşı önemli bir etki yaratabildiğini vurguluyor. Bu bakımdan Suudi Arabistan'ın karşılaştığı sorun yalnızca askeri hedeflerin yeterince etkili vurulamaması değildir. Asıl sorun, askeri eylemlerin hangi siyasal düzeni kuracağı, bu düzenin kimler tarafından destekleneceği ve savaş sonrasında nasıl sürdürüleceği konularında ortaya çıkmaktadır.

Düşük maliyetli saldırılar ve yüksek maliyetli savunma

Asimetrik savaşın önemli özelliklerinden biri tarafların saldırı ve savunma maliyetlerinin birbirinden farklı olabilmesidir. Görece ucuz bir insansız hava aracı veya füze hedef aldığı ülkeyi pahalı hava savunma sistemleri kullanmaya zorlayabilir. Savunma tarafı yalnızca saldırıyı önlemenin maliyetini değil, havaalanları, enerji tesisleri, limanlar ve diğer önemli altyapıyı sürekli korumanın maliyetini de üstlenir. Bu durum her saldırının başarıya ulaşması gerektiği anlamına gelmez. Saldırıların bir bölümü engellense bile savunma sistemlerinin sürekli hazır tutulması, mühimmat stoklarının yenilenmesi ve geniş bir coğrafyada önemli tesislerin korunması ciddi kaynak gerektirir. Saldıran taraf ise savunma düzenini sürekli alarma geçirerek ekonomik ve psikolojik baskı oluşturabilir. Ekim 2026'da Suudi Arabistan'ın önemli tesislerine ve Riyad'daki havaalanına yönelik Husi saldırıları bu sorunu yeniden gündeme taşıdı. Reuters'ın 15 Ekim tarihli değerlendirmesi Husilerin füze ve insansız hava aracı kapasitesinin gelişmesinde İran'ın uzun süreli desteğine, teknik eğitime ve Husilerin kendi silah sistemlerini birleştirme yeteneklerine dikkat çekti. AP de Suudi Arabistan'ın gelişmiş silah envanterine karşın geniş bir alana yayılan önemli altyapısını korumakta zorlandığını bildirdi. Bu gelişmelerden çıkarılacak sonuç Suudi Arabistan'ın askeri gücünün değersiz olduğu değildir. Sonuç askeri güç ile savunma etkinliğinin aynı şey olmadığıdır. Gelişmiş sistemlere sahip olmak rakibin bütün saldırılarını önlemeyi veya saldırıların ekonomik ve siyasal etkilerini ortadan kaldırmayı güvence altına almaz.

Askeri üstünlük neden zafer anlamına gelmiyor?

Suudi Arabistan–Husi çatışmasından dört temel sonuç çıkarılabilir: Birincisi, askeri kapasite siyasal meşruluğun yerini tutmaz. Bir ülke hava sahasını denetleyebilir veya rakibinin altyapısına zarar verebilir ancak bu rakibin toplumsal tabanını ortadan kaldırmaz. İkincisi, yerel örgütlenme dış desteğin etkisini artırabilir. Dışarıdan sağlanan silah ve teknik bilgi yerel bağları ve savaş deneyimi bulunan bir örgütün kapasitesini büyütebilir. Üçüncüsü, rakibin bölünmüşlüğü güçlü tarafın üstünlüğünü azaltabilir. Husilere karşı savaşım veren güçlerin ortak bir siyasal ve askeri strateji geliştirememesi üstün kaynakların etkili kullanılmasını zorlaştırır. Dördüncüsü, savaşın maliyeti ve süresi stratejik sonucu belirler. Askeri üstünlüğe sahip taraf uzun süreli çatışmanın ekonomik, diplomatik ve güvenlik maliyetleri arttıkça kendi hedeflerini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Bu çerçevede Suudi Arabistan'ın sorunu yalnızca Husileri askeri olarak yenememesi değil, askeri baskıyı kendisi açısından güvenli ve sürdürülebilir bir siyasal düzene dönüştürememesidir. Husilerin güçlenmesi de tek başına Yemen'i yönetebilecekleri veya kesin zafer kazanacakları anlamına gelmez. Askeri dayanıklılık ile ülke çapında meşru ve kararlı bir yönetim kurabilme kapasitesi farklı sorunlardır.

MEKKE ORTAK SAVUNMA ANLAŞMASI VE TÜRKİYE’NİN KONUMU

Bu noktada çatışmanın Türkiye açısından önem kazanan boyutuna geçmek gerekir. Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması yalnızca ikili ilişkilerin veya savunma sanayisi iş birliğinin konusu değildir. Anlaşma bölgesel güvenlik dengeleri ve Türkiye'nin olası askeri, teknik ve diplomatik yükümlülükleri bakımından da değerlendirilmelidir. Ancak üç ayrı konuyu birbirine karıştırmamak gerekir: anlaşmanın kapsamı, tarafların üstlenebileceği somut yükümlülükler ve Türkiye'nin bunları hangi araçlarla yerine getireceği. Bunlar birbirleriyle ilişkili olmakla birlikte aynı şey değildir.

Anlaşmanın kapsamı ve uygulama sorunu

Türkiye Dışişleri Bakanlığının 31 Ağustos 2026 tarihli ortak açıklaması Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki stratejik siyasal ve savunma iş birliğinin kurumsallaştırılmasına, savunma sanayii, ortak teknoloji geliştirme ve üretim alanlarında iş birliğine yer vermektedir. 5 Ekim'deki toplantıya ilişkin açıklamalarda ise Suudi Arabistan'a sağlanması kararlaştırılan askeri güç ve yeteneklerin görüş birliğine varılan düzenlemeler ve ulusal hukuk çerçevesinde hızla konuşlandırılması konusu gündeme gelmiştir. Bu açıklamalar anlaşmanın yalnızca genel bir siyasal dayanışma bildirisi olarak görülmemesi gerektiğini gösterir. Bununla birlikte, kamuya açıklanan bilgilerden hareketle Türkiye'nin Yemen'e hangi birlikleri göndereceği, hangi silah sistemlerini kullanacağı veya hangi operasyonlara katılacağı konusunda kesin sonuç çıkarılamaz. Reuters'ın 12 Ekim 2026 tarihli haberine göre Cumhurbaşkanı Erdoğan anlaşmanın TBMM'nin onayına sunulacağını belirtmiştir. Aynı dönemde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Türkiye'nin doğrudan asker gönderme veya saldırı hareketine katılma yerine savunma ve teknik desteğe odaklanacağı yönündeki açıklamaları da haberleştirilmiştir. Bu nedenle anlaşmanın imzalanması bütün uygulama ayrıntılarının kesinleştiği veya Türkiye'nin Yemen'de doğrudan savaşa gireceği anlamına gelmez. Bir sonraki bölümde Türkiye'nin olası katkı biçimlerini ekonomik çıkarları ve doğrudan askeri müdahalenin taşıdığı riskleri ayrı ayrı değerlendirmek gerekir.

Türkiye'nin olası katkısı: Doğrudan askeri müdahale mi, savunma ve teknik destek mi?

Türkiye'nin Mekke Ortak Savunma Anlaşması çerçevesindeki rolünü değerlendirirken askeri iş birliğinin farklı biçimlerini birbirinden ayırmak gerekir. Bir ülkenin ortak savunma düzenlemesine katılması mutlaka başka bir ülkenin topraklarında kara birlikleriyle savaşa girmesi anlamına gelmez. Savunma iş birliği istihbarat paylaşımı, eğitim, askeri danışmanlık, lojistik destek, hava savunması, savunma sanayii ürünleri ve ortak teknoloji geliştirme gibi farklı araçlarla yürütülebilir. Türkiye bakımından üç olasılık üzerinde durulabilir:

Doğrudan askeri katılım: Türk Silahlı Güçleri unsurlarının çatışma alanında operasyonel görev üstlenmesi. Böyle bir adım, askeri risklerin yanında siyasal, hukuksal ve diplomatik sonuçlar da doğurur.

Savunma ve teknik destek: Suudi Arabistan'ın savunma kapasitesini güçlendirecek sistemlerin, eğitim etkinliklerinin, teknik uzmanlığın veya lojistik desteğin sağlanması. Bu seçenek de kapsamına göre ciddi yükümlülükler doğurabilir ancak doğrudan çatışmaya katılmaktan farklıdır.

Diplomatik ve bölgesel güvenlik katkısı: Gerilimin azaltılması, deniz yollarının korunması, istihbarat paylaşımı ve siyasal çözüm arayışlarına katkı sağlanması.

Bu seçeneklerin her biri farklı maliyet ve riskler taşır. Üstelik bunlar birbirini dışlayan seçenekler değildir. Bir devlet aynı anda birden fazla alanda iş birliği yapabilir. Ekim 2026 itibarıyla kamuya yansıyan açıklamalar Türkiye'nin doğrudan saldırı eylemine katılmasından çok savunma ve teknik desteğe odaklanılacağı yönündedir. Bununla birlikte, hangi sistemlerin sağlanacağı, bunların hangi amaçlarla kullanılacağı ve olası operasyonel katkının sınırları hakkında resmi ve ayrıntılı bir uygulama belgesi bulunmadan daha kesin bir değerlendirme yapmak doğru olmaz. Burada özellikle bir ayrım önemlidir: Türkiye'nin Suudi Arabistan'ın savunmasına katkıda bulunması ile Yemen'deki Husi güçlerine karşı doğrudan savaşa girmesi aynı siyasal ve askeri tercih değildir. Birincisi savunma iş birliği kapsamında kalabilir ama ikincisi ise Türkiye'yi Yemen'deki çatışmanın doğrudan taraflarından biri durumuna getirebilir.

Türkiye–Suudi Arabistan ilişkilerinde ekonomik çıkarların yeri

Türkiye'nin anlaşmaya katılımını değerlendirirken ekonomik ve mali ilişkileri de göz ardı etmemek gerekir. Suudi Arabistan önemli mali kaynaklara, yatırım kapasitesine ve geniş savunma harcamalarına sahip bir ülkedir. Türkiye ise dış yatırım, ihracat, savunma sanayisi satışları ve bölgesel ekonomik ilişkiler bakımından Körfez ülkeleriyle iş birliğini geliştirmek isteyebilir. Bu çerçevede savunma iş birliği, yalnızca güvenlik siyasası değil, aynı zamanda ekonomik ilişkileri derinleştirebilecek bir araçtır. Ortak üretim, teknoloji paylaşımı, savunma ürünlerinin sağlanması ve uzun vadeli bakım hizmetleri iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin kapsamını genişletebilir. Bununla birlikte, Türkiye'nin anlaşmaya Suudi Arabistan'dan mali destek sağlamak amacıyla katıldığı savı mevcut bilgilerle doğrulanmış bir olgu olarak sunulamaz. Bu, araştırılmaya değer bir siyasal-ekonomik varsayımdır ve kanıtlanabilmesi için anlaşmayla bağlantılı finansman düzenlemeleri, yatırım yükümlenmeleri, kredi veya ödeme anlaşmaları, savunma sanayisi sözleşmeleri ve bunların zamanlaması incelenmelidir. Ayrıca iki ülke arasında ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinin belirli bir askeri kararın doğrudan karşılığı olduğunu varsaymak da hatalı olur. Ekonomik çıkarlar dış siyasa kararlarını etkileyebilir ancak kararların açıklanması için güvenlik kaygıları, diplomatik ilişkiler, bölgesel tehdit algısı ve iç siyasal hesaplar da birlikte değerlendirilmelidir. Bu nedenle Türkiye'nin olası ekonomik beklentileri makalede kesin bir neden olarak değil, kanıtlarla sınanması gereken bir açıklama olasılığı olarak ele alınmalıdır.

Ortak savunma yükümlülüğü Türkiye'yi otomatik olarak savaşa sokar mı?

Kamuoyundaki tartışmanın merkezinde Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın Türkiye'yi Yemen'de Husilere karşı savaşmaya zorlayıp zorlamadığı sorusu bulunmaktadır. Bu soruya yalnızca anlaşmanın adına veya siyasal açıklamalara bakılarak yanıt verilemez. Anlaşmanın tam metni, yürürlüğe girme koşulları, tarafların üstlendikleri yükümlülükler ve ulusal hukuk düzenlemeleri birlikte incelenmelidir. Ortak savunma düzenlemeleri tarafların birbirlerinin güvenliğine katkıda bulunmasını öngörebilir. Ancak bu katkının mutlaka kara birlikleri göndermek, belirli bir ülkede savaşmak veya her saldırıya aynı askeri yöntemle karşılık vermek biçiminde gerçekleşeceği sonucuna kendiliğinden ulaşılamaz. Yükümlülüğün niteliği, kapsamı ve uygulanma koşulları belirleyicidir. Türkiye açısından ayrıca anayasal ve hukuksal süreçlerin dikkate alınması gerekir. Anlaşmanın imzalanması uluslararası hukuk bakımından doğuracağı sonuçlardan ayrı olarak anlaşmanın onaylanması ve uygulanması konularını gündeme getirir. Ekim 2026 itibarıyla anlaşmanın TBMM'nin onayına sunulacağının açıklanmış olması imza ile iç hukuk sürecinin tamamlanmasını birbirinden ayırmanın önemini göstermektedir. Dolayısıyla, anlaşmanın Türkiye'yi otomatik olarak Yemen'e asker göndermeye zorladığını ileri sürmek de hiçbir askeri yükümlülük doğurmadığını söylemek de tam metin ve uygulama düzenlemeleri incelenmeden doğru olmaz. Kamuoyunun bilmesi gereken temel ayrım şudur: Ortak savunma yükümlülüğü ile belirli bir çatışmaya doğrudan askeri katılım kararı hukuksal ve siyasal bakımdan aynı şey değildir.

Türkiye açısından riskler ve karar ölçütleri

Türkiye'nin anlaşma kapsamındaki katkısı belirlenirken yalnızca Suudi Arabistan'la ilişkilerin geliştirilmesi değil, bu katkının Türkiye'nin güvenlik çıkarlarına ve bölgesel konumuna etkileri de değerlendirilmelidir. Başlıca riskler şunlardır:

Askeri risk: Türkiye'nin doğrudan çatışmaya katılması durumunda personel kaybı, misilleme ve operasyonların genişlemesi olasılığı.

Bölgesel diplomasi riski: İran'la ilişkilerin daha fazla gerilmesi ve Türkiye'nin farklı bölgesel aktörlerle yürüttüğü diplomatik ilişkilerin daralması.

Ekonomik risk: Uzun süreli askeri katkının maliyeti ve önemli ticaret yollarındaki güvenlik sorunlarının Türkiye ekonomisine olası etkileri.

Hukuksal ve siyasal risk: Yükümlülüklerin kapsamı, karar alma yetkileri, parlamenter denetim ve kamuoyuna hesap verme konularında belirsizlik oluşması.

Stratejik risk: Suudi Arabistan'ın güvenlik hedefleri ile Türkiye'nin kendi bölgesel önceliklerinin her durumda örtüşmemesi.

Bunlar, anlaşmaya katılmanın mutlaka yanlış bir tercih olduğu anlamına gelmez. Ancak ortak savunma iş birliğinin Türkiye'ye sağlayacağı yararların, üstlenilecek yükümlülükler ve olası maliyetlerle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini gösterir. Türkiye açısından en akılcı yaklaşım anlaşmanın hukuksal kapsamını açıklığa kavuşturmak, somut katkıları ve sınırlarını belirlemek, doğrudan askeri müdahaleyi otomatik bir seçenek olarak görmemek ve diplomatik çözüm kanallarını açık tutmaktır. Bir sonraki bölümde çatışmanın daha geniş bölgesel sonuçlarını özellikle Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı çevresindeki deniz güvenliğini ve Türkiye'nin bu alandaki çıkarlarını ele alacağız.

BÖLGESEL GÜVENLİK, KIZILDENİZ VE TÜRKİYE’NİN EKONOMİK ÇIKARLARI

Suudi Arabistan–Husi çatışmasının önemi iki taraf arasındaki askeri savaşımla sınırlı değildir. Yemen'in Kızıldeniz kıyısındaki konumu ve Babülmendep Boğazı'nın uluslararası deniz taşımacılığı açısından taşıdığı önem çatışmayı küresel ticaret ve enerji güvenliği sorunu durumuna getirmektedir. Babülmendep, Kızıldeniz'i Aden Körfezi'ne bağlayan stratejik geçittir. Bu geçit Süveyş Kanalı üzerinden Avrupa ile Asya arasındaki deniz taşımacılığında önemli bir rol oynar. Buradaki güvenlik sorunları yalnızca kıyıdaş ülkeleri değil, deniz taşımacılığına, enerji ticaretine ve uluslararası tedarik zincirlerine bağımlı ekonomileri de etkiler. Eylül 2026'da boğazdaki gemi trafiğinin ciddi biçimde düşmesi ve gemilerin Afrika'nın güneyinden dolaşmak zorunda kalması güvenlik krizinin ekonomik sonuçlarını görünür kılmıştır.

Babülmendep neden stratejik bir geçittir?

 

Babülmendep Boğazı'nın stratejik önemi üç temel etmenden kaynaklanır:

Ticaret: Asya ile Avrupa arasındaki deniz taşımacılığının önemli bir bölümü bu geçit ve Süveyş Kanalı üzerinden yürütülür.

Enerji: Petrol ve diğer enerji ürünlerinin deniz yoluyla taşınmasında geçitin güvenliği önem taşır.

Jeopolitik konum: Boğaz üzerindeki baskı Kızıldeniz kıyısındaki ülkelerin yanı sıra Körfez ülkelerinin ve uluslararası güçlerin güvenlik hesaplarını etkiler.

Husilerin deniz taşımacılığını hedef alan etkinlikleri bu nedenle yalnızca Yemen'deki savaşın bir uzantısı değildir. Bu etkinlikler daha geniş bir coğrafyada ekonomik ve diplomatik baskı oluşturabilecek bir araçtır. Ancak boğazdaki bütün gelişmeleri Husilerin tek başına denetim altında tuttuğu şeklinde yorumlamak da doğru olmaz. Kıyı şeridindeki denetim adalar, limanlar ve karşıt güçlerin askeri etkinlikleri zaman içinde değişebilir.

Deniz güvenliği, askeri güç ve ekonomik maliyet

Deniz ticaretine yönelik tehditler gemilerin doğrudan saldırıya uğramasının ötesinde sonuçlar doğurur. Armatörler ve sigorta şirketleri riskleri yeniden değerlendirir. Bazı gemiler yol değiştirir. Taşıma süreleri uzar ve navlun maliyetleri yükselir. Bu maliyetler taşınan malların fiyatlarına ve tedarik zincirlerinin işleyişine yansıyabilir. Böylece görece sınırlı maliyetle gerçekleştirilen saldırılar küresel ölçekte çok daha büyük ekonomik sonuçlar yaratabilir. Bu, asimetrik savaşın deniz güvenliği alanındaki yansımalarından biridir. Bununla birlikte, deniz yollarını korumak yalnızca askeri güç kullanılarak çözülebilecek bir sorun değildir. Deniz devriyeleri, hava gözetimi, istihbarat paylaşımı ve hava savunması önemlidir fakat çatışmanın siyasal nedenleri devam ettiği sürece güvenlik riski de yeniden ortaya çıkabilir. Chatham House'un (Labh ve Al-Muslimi, 2026) Temmuz 2026 tarihli değerlendirmesi, Kızıldeniz'deki deniz güvenliği iş birliğinin sürdürülmemesi durumunda krizin uzayabileceği ve daha geniş bir çatışmaya dönüşebileceği uyarısında bulunmuştur.

Türkiye neden bu gelişmelerden etkilenir?

Türkiye'nin Kızıldeniz'deki güvenlik sorunlarına ilgisi yalnızca Suudi Arabistan'la siyasal ilişkilerinden kaynaklanmaz. Türkiye'nin dış ticareti, deniz taşımacılığı, enerji tedariki ve Avrupa-Asya arasındaki ekonomik bağlantıları bu güzergahlardaki güvenlik gelişmelerini doğrudan veya dolaylı biçimde önemli duruma getirir. Deniz taşımacılığında güzergâh değişikliği yaşanması, taşıma sürelerini uzatabilir ve maliyetleri artırabilir. Bu durum, Türkiye'deki ihracatçıların, ithalatçıların ve uluslararası tedarik zincirlerine bağlı işletmelerin giderlerini de etkileyebilir. Dolayısıyla deniz yollarının güvenliğinin korunması Türkiye bakımından meşru bir ekonomik ve stratejik çıkar alanıdır. Reuters'ın 7 Ekim 2026 tarihli haberine göre Türkiye Suudi Arabistan'a yönelik savunma ve teknik destek seçeneklerini değerlendirirken Kızıldeniz'deki deniz ulaşımının güvenliğini sağlamaya yönelik bir koalisyona katılma konusunda da adım atmıştır.  Ancak burada önemli bir ayrım yapılmalıdır: Deniz ticaretinin güvenliğini desteklemek ile Yemen'deki savaşın bütün askeri hedeflerini üstlenmek aynı şey değildir. Türkiye uluslararası deniz taşımacılığının korunmasına katkıda bulunurken Yemen'deki çatışmanın genişlemesini önleyen diplomatik girişimleri de destekleyebilir.

Deniz güvenliği ile bölgesel güç savaşımı arasındaki ilişki

Babülmendep çevresindeki gelişmeler Suudi Arabistan'ın güvenlik sorununu da daha karmaşık duruma getirmektedir. Husilerin yalnızca Yemen içindeki askeri hedeflere değil, Suudi Arabistan'ın önemli altyapısına ve deniz ulaşımına baskı uygulayabilmesi çatışmanın coğrafi kapsamını genişletmektedir. Suudi Arabistan açısından bu durum aynı anda iki hedefi gözetme zorunluluğu yaratır: Ülke topraklarını ve önemli tesislerini korumak ayrıca Kızıldeniz üzerinden uluslararası pazarlara ulaşan ticaret ve enerji güzergahlarının güvenliğini sağlamak. Türkiye ve Pakistan gibi ortakların desteği Suudi Arabistan'ın savunma kapasitesini güçlendirebilir. Ancak bu iş birliğinin etkisi sağlanan askeri yeteneklerin niteliğine, tarafların ortak hareket etme kapasitesine ve çatışmanın siyasal koşullarına bağlı olacaktır. Güvenlik iş birliğinin genişlemesi aynı zamanda karşı tarafın daha fazla askeri kapasite geliştirmesine veya çatışmanın yeni alanlara yayılmasına yol açabilecek riskler de taşır. Bu nedenle bölgesel güvenliğin sürdürülebilir biçimde sağlanması yalnızca askeri caydırıcılığın artırılmasına değil, Yemen'deki çatışmanın siyasal çözümüne ve deniz yollarına yönelik tehditlerin ortadan kaldırılmasına da bağlıdır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Suudi Arabistan–Husi çatışması çağdaş savaşlarda askeri üstünlük ile kalıcı siyasal başarı arasındaki farkı gösteren önemli bir örnektir. Suudi Arabistan'ın mali kaynakları, çağdaş silah sistemleri ve hava gücü Husilerin askeri kapasitesini sınırlamak bakımından önemli üstünlükler sağlamaktadır. Ancak bu üstünlük Yemen'deki siyasal parçalanmayı ortadan kaldırmaya veya Husilerin askeri ve siyasal varlığını sona erdirmeye tek başına yetmemiştir. Bu durumun arkasında birbirini güçlendiren dört temel etmen bulunmaktadır. Birincisi, Yemen'in tarihsel bölünmüşlüğü ve devlet kurumlarının zayıflığıdır. Merkez yönetimin ülkenin farklı bölgelerinde meşru ve etkili bir otorite kuramaması, Husiler başta olmak üzere yerel güçlerin yükselmesini kolaylaştırmıştır. İkincisi, Husilerin yerel örgütlenmesi ve uzun süreli çatışma deneyimidir. Hareketin askeri kapasitesi, yerel toplumsal bağlar ve savaş deneyimiyle birlikte gelişmiş ve İran bağlantılı destek ağları da bu kapasitenin bazı alanlarda güçlenmesine katkıda bulunmuştur. Bununla birlikte Husilerin bütün hedeflerini İran'ın yönlendirmesine bağlamak Yemenli aktörlerin kendi siyasal amaçlarını göz ardı etmek olur. Üçüncüsü, Suudi Arabistan'ın askeri üstünlüğünü kalıcı bir siyasal sonuca dönüştürmekte yaşadığı güçlüklerdir. Hava saldırıları ve gelişmiş silah sistemleri rakibin kapasitesine zarar verebilir ancak savaşın ardından kurulacak siyasal düzenin meşruluğunu ve kararlılığını kendiliğinden sağlayamaz. Üstelik karşıt güçler arasındaki bölünmüşlük ve uzun süreli savaşın maliyetleri askeri üstünlüğün etkisini sınırlayabilir. Dördüncüsü, çatışmanın Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı üzerinden bölgesel ve küresel güvenlik sorununa dönüşmesidir. Deniz ticaretine yönelik tehditler Yemen'deki savaşın etkilerini ülke sınırlarının çok ötesine taşımaktadır.

Türkiye'nin konumuna ilişkin sonuçlar

Türkiye'nin Mekke Ortak Savunma Anlaşması'na katılımı bu gelişmeler ışığında değerlendirilmelidir. Türkiye'nin Suudi Arabistan'la savunma iş birliğini geliştirmesi savunma sanayii ve bölgesel güvenlik bakımından çeşitli fırsatlar yaratabilir. Bununla birlikte, bu fırsatların Türkiye'ye sağlayacağı yararları değerlendirmek için üstlenilecek yükümlülüklerin ve olası maliyetlerin de açıklığa kavuşturulması gerekir. Türkiye'nin anlaşmaya katılmasının Suudi Arabistan'dan mali destek elde etmek amacı taşıdığı görüşü araştırılmaya değer bir varsayım olmakla birlikte mevcut bilgilerle kesinleşmiş bir neden olarak sunulmamalıdır. Aynı şekilde, anlaşmanın Türkiye'yi mutlaka Yemen'e kara birlikleri göndermeye zorladığı savı da anlaşmanın tam metni ve uygulama düzenlemeleri incelenmeden doğrulanamaz. Kamuya açıklanan bilgiler Türkiye'nin savunma ve teknik katkı seçeneklerini değerlendirdiğini, doğrudan saldırı eylemine katılma konusunda ise uzak bir tutum açıkladığını göstermektedir. Bu yaklaşım, Türkiye'nin Suudi Arabistan'ın güvenliğine katkıda bulunurken doğrudan savaşın tarafı olma riskini sınırlamaya çalıştığı şeklinde yorumlanabilir. Bununla birlikte Türkiye'nin uzun vadeli çıkarları yalnızca askeri iş birliğinin genişletilmesiyle güvence altına alınamaz. Savunma iş birliğinin kapsamı açıkça belirlenmeli, hukuksal süreçler ve parlamenter denetim işletilmeli, doğrudan askeri müdahalenin riskleri dikkatle hesaplanmalı ve diplomatik çözüm yolları korunmalıdır.

Son söz

Suudi Arabistan–Husi çatışmasının temel dersi güçlü bir ordunun her durumda istediği siyasal sonucu elde edemeyeceğidir. Askeri güç devlet kapasitesi, toplumsal meşruluk, yerel siyaset ve dış destek ilişkileriyle birlikte değerlendirilmelidir. Türkiye bakımından ise asıl sorun Suudi Arabistan'la dayanışma içinde olup olmamak biçimindeki ikili bir tercihten ibaret değildir. Sorun bu dayanışmanın hangi hukuksal ve askeri çerçevede yürütüleceği, Türkiye'nin kendi çıkarlarını nasıl koruyacağı ve bölgesel çatışmanın genişlemesine katkıda bulunmadan güvenliğe nasıl destek sağlayacağıdır. Türkiye'nin önünde duran temel tercih, savunma iş birliğini doğrudan savaşın içine sürüklenmeden yürütebilmek ve askeri caydırıcılığı siyasal çözüm arayışlarıyla birlikte değerlendirebilmektir. Bu yaklaşım hem Türkiye'nin ulusal çıkarları hem de Kızıldeniz çevresindeki bölgesel kararlılık bakımından önem taşımaktadır.


 

Kaynakça

 

Alexander, K. (2026, October 13). Why Saudi military superiority has not defeated the Houthis. Stimson Center. https://www.stimson.org/2026/why-saudi-military-superiority-has-not-defeated-the-houthis/

Associated Press. (2026, 17 Ekim). Houthi strikes on Saudi Arabia show the Yemeni rebels’ growing strength. https://apnews.com/article/yemen-war-houthis-iran-weapons-saudi-airports-27173d5eaf4e27e5d5d41d0e6a98768b

Burrowes, R. D. (1991). Prelude to unification: The Yemen Arab Republic, 1962–1990. International Journal of Middle East Studies, 23(4), 483–506. https://doi.org/10.1017/S0020743800023382

Labh, N., ve Al-Muslimi, F. (2026, July 24). The Houthi Red Sea blockade: Will collective maritime security be defended, or break down? Chatham House. https://www.chathamhouse.org/2026/07/houthi-red-sea-blockade-will-collective-maritime-security-be-defended-or-break-down

Reuters. (2026a, 12 Ekim). Turkey to send Mecca agreement to parliament soon, Erdogan says. https://www.reuters.com/world/middle-east/turkey-send-mecca-agreement-parliament-soon-erdogan-says-2026-10-12/ ,

Reuters. (2026b, 12 Ekim). Turkey, Pakistan, Egypt, Saudi Arabia condemn Houthi attacks on Riyadh airport. https://www.reuters.com/world/asia-pacific/turkey-pakistan-egypt-saudi-arabia-condemn-houthi-attacks-riyadh-airport-2026-10-12/

T.C. Dışişleri Bakanlığı. (2026, 31 Ağustos). Mekke Ortak Savunma Anlaşması Stratejik Siyasal ve Savunma Komitesi, ortak açıklama. https://www.mfa.gov.tr/strategic-political-and-defence-committee-of-the-makkah-agreement-for-joint-defence--joint-statement--31-august-2026.tr.mfa

T.C. Dışişleri Bakanlığı. (2026, 31 Ağustos). Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması kapsamında tesis edilen Stratejik Siyasal ve Savunma Komitesi toplantısı sonrasında gerçekleştirdiği basın toplantısı. https://www.mfa.gov.tr/disisleri-bakani-sayin-hakan-fidan-in-mekke-ortak-savunma-anlasmasi-sonrasinda-gerceklestirdigi-basin-toplantisi--31-agustos-2026--istanbul.tr.mfa,

United Nations Security Council, Panel of Experts on Yemen. (2024, 11 Ekim). Final report of the Panel of Experts on Yemen established pursuant to Security Council resolution 2140 (2014) (S/2024/731). United Nations. https://digitallibrary.un.org/record/4079905/files/S_2024_731-EN.pdf