Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

16 Şubat 2026 Pazartesi

 

Avrupa ve ABD Arasında Transatlantik Denge: Münih Güvenlik Konferansı Bakış Açısı

 

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

ÖZ

Bu makale, Avrupa ile ABD arasındaki transatlantik dengeyi Münih Güvenlik Konferansı (MGK 2026) bağlamında, hegemonik kararlılık kuramı, neoklasik gerçekçilik ve stratejik özerklik yaklaşımı çerçevesinde incelemektedir. ABD’nin Avrupa güvenliğine yönelik yük paylaşımını yeniden tanımlaması, ticaret siyasalarında korumacı eğilimler, uluslararası anlaşmalardan çekilme ve iklim siyasalarındaki farklılaşma, transatlantik ilişkilerde yapısal bir yeniden hizalanma sürecini tetiklemiştir. Çalışma, Avrupa’nın stratejik özerklik arayışının NATO’dan kopuş değil, daha eşitlikçi ve koşullu bir ortaklık modeline geçiş anlamına geldiğini savunmaktadır. Rubio ve diğer ABD temsilcilerinin açıklamalarının Avrupa’daki güvenlik algısına etkileri değerlendirilmiş ve ayrıca Türkiye açısından ortaya çıkan stratejik fırsatlar ve riskler çözümlenmiştir. Sonuç olarak makale, transatlantik düzenin çözülmediğini, çok boyutlu ve görüşülmüş bir yeniden denge sürecine girdiğini ileri sürmektedir.

Anahtar Kelimeler: Transatlantik Denge, Stratejik Özerklik, Hegemonik Kararlılık, Neoklasik Gerçekçilik, NATO, Münih Güvenlik Konferansı, Türkiye

 

 

ABSTRACT

This article examines the transatlantic balance between Europe and the United States within the framework of the Munich Security Conference (MSC 2026), drawing on hegemonic stability theory, neoclassical realism, and the concept of strategic autonomy. The redefinition of U.S. burden-sharing in European security, protectionist trade measures, withdrawal from international agreements, and divergences in climate policy have triggered a structural realignment in transatlantic relations. The study argues that Europe’s pursuit of strategic autonomy does not represent a rupture with NATO but rather a transition toward a more conditional and balanced partnership. It also assesses the impact of statements by Rubio and other U.S. representatives on European security perceptions and analyzes emerging strategic opportunities and risks for Turkey. The article concludes that the transatlantic order is not dissolving but undergoing a negotiated and multidimensional recalibration.

Keywords: Transatlantic Balance, Strategic Autonomy, Hegemonic Stability, Neoclassical Realism, NATO, Munich Security Conference, Turkey


 

GİRİŞ

Avrupa ve ABD arasındaki ilişkiler, Soğuk Savaş sonrası NATO eksenli transatlantik düzenin sınırlarını zorlayan bir döneme girmiştir. ABD’nin Avrupa güvenliğine yönelik belirsizliği, ticaret yaptırımları, uluslararası anlaşmalardan çekilme ve Orta Doğu’daki öncelikleri, Avrupa’da stratejik özerklik ve çok taraflı ittifak arayışlarını tetiklemiştir. Bu gelişmeler, klasik transatlantik paradigmanın artık eskisi gibi işlemediğini göstermektedir.

2026 Münih Güvenlik Konferansı (MGK) bu kırılgan dengeyi ve Avrupa-ABD ilişkilerinin yeni parametrelerini tartışmak için kritik bir platform olmuştur. MGK, Avrupa’nın yeni stratejik yönelimlerini, ABD’nin bölgesel ve küresel önceliklerini ve ekonomik, güvenlik ve diplomatik devingenlerin transatlantik denge üzerindeki etkilerini görünür kılmıştır.

Bu makale, MGK’de öne çıkan gelişmeler ışığında, Avrupa-ABD transatlantik dengesindeki değişimleri, Avrupa’nın çok kutuplu güvenlik arayışlarını ve ABD’nin bölgesel önceliklerini derinlemesine çözümlemeyi amaçlamaktadır. Ayrıca, ekonomik yaptırımlar, iklim siyasaları ve uluslararası örgütlerden çekilme gibi unsurların denge üzerindeki etkileri bütüncül bir bakış açısıyla ele alınacaktır.

Amaç ve Hedefler

Bu makalenin amacı, MGK’de öne çıkan gelişmeler ışığında Avrupa-ABD transatlantik dengesindeki değişimleri kapsamlı bir şekilde çözümlemektir.

Makalenin temel hedefleri şunlardır:

Transatlantik Dengedeki Değişimleri İncelemek: ABD’nin güvenlik, ekonomi ve diplomasi alanındaki siyasalarının Avrupa ile ilişkiler üzerindeki etkilerini değerlendirmek.

Avrupa’nın Stratejik Özerklik Arayışını Anlamak: Avrupa’nın NATO’ya bağlı kalarak, aynı zamanda kendi savunma kapasitesini ve çok kutuplu ittifaklarını geliştirme çabalarını ortaya koymak.

Yeni Stratejik Ortaklıkları Değerlendirmek: Türkiye, Hindistan, Japonya ve Körfez ülkeleri gibi olası yeni ortakların Avrupa güvenliği ve diplomasi stratejisindeki rolünü çözümlemek.

Ekonomik ve Çevresel Siyasaların Rolünü Araştırmak: Ticaret yaptırımları, uluslararası örgütlerden çekilme ve iklim siyasalarının transatlantik denge üzerindeki etkilerini incelemek.

MGK’nin Rolünü ve Etkilerini Değerlendirmek: Konferansın Avrupa ve ABD’nin stratejik iletişimi ve yeni denge arayışındaki işlevini açıklamak.

Araştırma Soruları

Makalenin alt bölümlerini şekillendirecek ve çözümlemeleri yönlendirecek araştırma soruları aşağıdaki şekilde belirlenmiştir:

ABD’nin son yıllarda Avrupa güvenliği üzerindeki sorumluluğuna ilişkin siyasaları nelerdir ve bu siyasalar Avrupa’da nasıl algılanmaktadır?

Ticaret yaptırımları, ek vergiler ve ekonomik baskılar transatlantik dengeyi nasıl etkilemektedir?

ABD’nin uluslararası anlaşmalardan çekilmesi ve iklim siyasalarındaki yaklaşımı Avrupa’nın stratejik kararlarını nasıl yönlendirmektedir?

Avrupa’nın yeni stratejik ortak arayışları (Türkiye, Hindistan, Japonya, Körfez ülkeleri vb.) hangi alanlarda etkili olabilir ve bu girişimler transatlantik dengede ne tür etkiler yaratabilir?

MGK, Avrupa-ABD ilişkilerinde hangi kritik mesajları ve öngörüleri sunmuştur ve bu konferansın stratejik önemi nedir?

Rubio’nun ve diğer ABD temsilcilerinin açıklamaları Avrupa’da oluşan güvenlik endişelerini yumuşatmada ne derece etkili olmuştur?

Avrupa’nın stratejik özerklik arayışı ile ABD’nin bölgesel öncelikleri arasındaki uyumsuzluklar nelerdir ve bu uyumsuzluklar uzun vadeli transatlantik dengeyi nasıl şekillendirebilir?

KURAMSAL VE KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Transatlantik ilişkilerin dönüşümünü anlamak için bu çalışma, uluslararası ilişkiler yazınında üç temel yaklaşımı birlikte kullanmaktadır: hegemonik kararlılık kuramı, neoklasik gerçekçilik ve stratejik özerklik yaklaşımı.

Hegemonik Kararlılık ve Düzenin Dönüşümü

Hegemonik kararlılık kuramına göre uluslararası sistemin kararlılığı sistemin lider gücünün (hegemonun) düzeni sürdürme iradesi ve kapasitesi ile doğrudan ilişkilidir. II. Dünya Savaşı sonrası kurulan transatlantik düzen ABD’nin askeri, ekonomik ve kurumsal liderliği üzerine kurulmuştur. NATO, Bretton Woods sistemi ve çok taraflı örgütler bu hegemonik düzenin kurumsal sütunlarını oluşturmuştur. Ancak hegemonik gücün öncelik değiştirmesi veya yük paylaşımını yeniden tanımlaması sistemde kırılganlık yaratmaktadır. ABD’nin Avrupa güvenliği üzerindeki yükümlülüklerini yeniden tanımlaması, ticaret siyasalarını daha korumacı bir çizgiye kaydırması ve bazı uluslararası anlaşmalardan çekilmesi hegemonik düzenin yeniden pazarlık edildiği bir süreci işaret etmektedir. Bu bağlamda transatlantik denge artık tek taraflı bir liderlik değil görüşülmüş bir ortaklık şekline evrilmektedir.

Neoklasik Gerçekçilik ve Güç Dağılımı

Neoklasik gerçekçilik sistemik güç dağılımındaki değişimlerin devletlerin dış siyasa tercihlerini etkilediğini ancak bu tercihlerde iç siyasal devingenlerin ve algıların da belirleyici olduğunu savunur. ABD’nin Asya-Pasifik’e yönelmesi yalnızca küresel güç kaymasının (Çin’in yükselişi) sonucu değil, aynı zamanda iç siyasal önceliklerin ve ekonomik baskıların da ürünüdür. Benzer biçimde Avrupa’nın stratejik özerklik arayışı yalnızca ABD’nin göreli geri çekilmesinden değil, Avrupa kamuoyunda artan güvenlik belirsizliği algısından ve enerji-ekonomi bağımlılığına yönelik içsel kaygılardan beslenmektedir. Dolayısıyla transatlantik ilişkilerdeki gerilim yalnızca güç dağılımı sorunu değil, algı ve siyasal tercihlerin etkileşiminin sonucudur.

Stratejik Özerklik Kavramı

Avrupa Birliği yazınında stratejik özerklik, Avrupa’nın güvenlik, savunma, ekonomi, enerji ve teknoloji alanlarında dışa bağımlılığını azaltarak bağımsız karar alma kapasitesini güçlendirmesi anlamına gelmektedir. Bu kavram NATO’dan kopuşu değil, daha dengeli bir ortaklığı ifade etmektedir. Stratejik özerklik üç boyutta ele alınabilir: Askeri özerklik (savunma kapasitesi ve ortak operasyon yeteneği), ekonomik-teknolojik özerklik (tedarik zinciri ve enerji güvenliği) ve diplomatik özerklik (çok taraflı ilişkiler ve yeni stratejik ortaklıklar). MGK 2026 bağlamında Avrupa’nın bu üç boyutta daha görünür bir yönelim sergilediği görülmektedir. Bu durum, ABD ile ilişkilerin sona ermesi değil, daha eşitlikçi ve koşullu bir transatlantik modelin ortaya çıkması anlamına gelmektedir.

Çok Kutupluluk ve Yeniden Dengeleme

Uluslararası sistemin giderek çok kutuplu bir yapıya evrilmesi, Avrupa’yı farklı ortaklık arayışlarına yöneltmektedir. Türkiye, Hindistan, Japonya ve Körfez ülkeleri ile geliştirilen ilişkiler bu bağlamda “dengeleyici çoğulluk” stratejisinin parçası olarak okunabilir. Bu yaklaşım, klasik ittifak siyasasından farklı olarak esnek, işlevsel ve alan-bazlı ortaklıkları içermektedir.

Bu kuramsal çerçeve makalenin temel savını desteklemektedir: Transatlantik denge çözülmemekte ancak yeniden tanımlanmaktadır. ABD’nin bölgesel öncelikleri ile Avrupa’nın stratejik özerklik arayışı arasındaki gerilim bir kopuştan çok yeniden hizalanma sürecidir.

TRANSATLANTİK DENGESİNİ YENİDEN HİZALANMAYI GEREKTİREN SORUNLAR

Güvenlik Güvencelerinin Belirsizliği

ABD’nin Avrupa güvenliği üzerindeki sorumluluk mesajlarının belirsizliği, NATO’nun toplu savunma algısını zayıflatmaktadır. Örneğin, Trump yönetimi döneminde Avrupa’ya güvenlik yükümlülüklerinde azaltılmış bir sorumluluk mesajı verilmesi Almanya ve diğer ülkelerde savunma harcamalarının artırılması gerekliliğini doğurmuştur.

NATO’nun Tamamlanmış Misyonu ve Yeni Görev Arayışları

Soğuk Savaş sonrası NATO’nun temel misyonları büyük ölçüde tamamlanmış, ancak yeni tehditler (siber saldırılar, hibrit savaşlar, açık deniz korsanları, Rusya ve Çin’in yükselen etkisi) NATO’ya yeni görev tanımlamada güçlükler yaratmıştır. Avrupa ülkeleri, NATO’nun geleneksel askeri misyonlarının ötesinde daha geniş güvenlik sorumlulukları üstlenmesini beklemekte ve bu da örgütsel uyumsuzluklara yol açmaktadır.

Avrupa Birliği Ordusu-NATO İkilemi

AB’nin kendi ordusunu güçlendirme girişimleri, NATO ile iş birliği mi yoksa paralel bir güvenlik yapısı mı kurulacağı konusunda ikilemler yaratmaktadır. Örneğin, Fransa ve Almanya öncülüğünde geliştirilen Avrupa Savunma Fonu ve PESCO programları, NATO ile eş güdüm gereksinmesini artırırken, aynı zamanda kendi özerk güç projelerini yaşama geçirme güdülenmesi sağlamaktadır.

ABD’nin Yeni Güvenlik Stratejisi

ABD’nin 2022 ve 2023 yıllarında yayınlanan güvenlik strateji belgeleri Avrupa’ya olan yükümlülükleri azaltarak, Asya-Pasifik bölgesine odaklanmayı öngörmektedir. Bu değişiklik, Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini artırma ve çok taraflı ittifaklar kurma gereksinmesi doğurmaktadır.

Ticaret ve Ekonomik Baskılar

ABD’nin Avrupa’dan ithalata getirdiği ek vergiler ve bazı ürünlerde uygulanan yaptırımlar Avrupa ekonomisinde ambargo algısı yaratmış ve transatlantik ekonomik ilişkilerin güvenliğini tehdit etmiştir. Örneğin çelik ve alüminyum sektörlerinde uygulanan tarifeler Almanya ve Fransa gibi ülkelerde endüstriyel baskılara yol açmıştır.

Uluslararası Örgütlerden Çekilme

ABD’nin Paris İklim Anlaşması ve diğer çok taraflı örgütlerden çekilmesi Avrupa’da güven eksikliği yaratmıştır. Avrupa ülkeleri, çevresel ve iklim alanında kendi siyasalarını güçlendirmek zorunda kalmış, aynı zamanda küresel iş birliği mekanizmalarının etkililiğinin azalmasıyla karşı karşıya kalmıştır.

Orta Doğu ve İsrail Siyasaları

ABD’nin Orta Doğu’ya ve özellikle İsrail’e verdiği öncelik Avrupa’nın bölgedeki güvenlik ve diplomasi hedefleriyle çelişmektedir. Bu durum, Avrupa’nın bağımsız siyasa geliştirme gereksinmesini artırmış ve transatlantik stratejik uyumu zorlaştırmıştır.

Grönland ve Jeostratejik Konular

Grönland üzerindeki ABD ilgisi Kuzey Atlantik güvenliği ve Avrupa-Amerika ilişkilerinde yeni riskler yaratmaktadır. Örneğin, ABD’nin bölgedeki askeri varlığını artırma planları, Danimarka ve Avrupa ile eş güdüm gerektiren stratejik bir sorun durumuna gelmiştir.

İklim ve Enerji Siyasaları

ABD’nin küresel iklim siyasalarına katkısının azalması Avrupa’nın enerji güvenliği ve yeşil dönüşüm stratejilerini etkilemekte ve transatlantik iş birliği üzerinde ek baskı yaratmaktadır.

Yeni Stratejik Ortak Arayışları

Avrupa’nın Türkiye, Hindistan, Japonya ve Körfez ülkeleri gibi yeni ortaklıklar kurmayı planladığı stratejik ilişkiler, transatlantik uyumu güçlendirmeyi amaçlarken, eş güdüm eksikliği ve yeni risk alanları da yaratmaktadır.

ÇÖZÜMLEME

ABD’nin Avrupa Güvenliği Üzerindeki Sorumluluğu ve Avrupa Algısı

ABD’nin Siyasaları

Azalan Güvenlik Güvenceleri: Son yıllarda ABD, Avrupa’ya yönelik güvenlik yükümlülüklerini azaltma eğilimi göstermiştir. Özellikle Trump dönemi, NATO harcamalarında adil paylaşım talebi ve bazı durumlarda “ABD artık Avrupa’nın güvenliğinden sorumlu değil” mesajları ile dikkat çekmiştir.

Savunma Harcamaları Baskısı: ABD, Avrupa ülkelerinden savunma bütçelerini artırmalarını talep etmiş ve NATO’nun toplu savunma sorumluluğunu daha çok Avrupa’ya kaydırmaya çalışmıştır.

Asya-Pasifik Odaklı Strateji: Biden yönetiminde bile ABD’nin güvenlik stratejisi, Avrupa’dan çok Asya-Pasifik bölgesine kaymıştır. Bu değişim Avrupa’daki güvenlik algısını dolaylı olarak etkilemektedir.

Avrupa’da Algı

Güvensizlik ve Stratejik Özerklik Arayışı: ABD’nin azalan güvenlik güvenceleri Avrupa’da güvensizlik yaratmış ve Avrupa ülkeleri kendi savunma kapasitelerini güçlendirme ve daha bağımsız bir güvenlik siyasası oluşturma gereksinmesi duymuştur.

NATO’ya Katkı Tartışmaları: ABD’nin bu yaklaşımı Avrupa’da NATO’nun geleceği ve Avrupa Birliği Ordusu gibi güvenlik seçenekleri üzerine tartışmaları tetiklemiştir.

Siyasal ve Toplumsal Tepkiler: Almanya ve Fransa gibi ülkelerde halk ve siyasetçiler ABD’nin güvenlik yükümlülüklerini yeterince yerine getirmediği eleştirilerini dile getirmiştir.

Örnekler

Trump’ın NATO ve Savunma Harcamaları Eleştirileri (2017-2020): Avrupa’nın savunma bütçelerini artırması için sürekli baskı yapılmıştır.

Biden’in Avrupa Stratejisi (2021-2026): Avrupa güvenliği önemseniyor olsa da öncelik Asya-Pasifik ve Çin-Rusya dengesi olmuştur.

NATO Zirvelerinde Gerilimler: NATO üyesi ülkelerin savunma harcamalarını artırmaları gerektiği mesajı Avrupa’da ABD’ye bağımlılığın riskli olduğuna ilişkin algıyı güçlendirmiştir.

Sonuç: ABD’nin Avrupa güvenliği üzerindeki sorumluluğu hem siyasal hem de stratejik olarak giderek Avrupa’ya kaydırılmış durumdadır. Bu durum, Avrupa’da stratejik özerklik arayışını hızlandırmış ve NATO ile AB savunma girişimlerini gündeme taşımıştır.

Ticaret Yaptırımları, Ek Vergiler ve Ekonomik Baskıların Transatlantik Dengeye Etkisi

ABD’nin Siyasaları ve Baskı Mekanizmaları

Ek Vergiler ve Tarifeler: ABD, özellikle çelik ve alüminyum ürünlerinde Avrupa’dan ithalata ek vergiler getirmiştir. Bu durum, Almanya, Fransa ve İtalya gibi sanayi ve ihracat ağırlıklı ülkelerde ekonomik baskı yaratmıştır.

Yaptırımlar ve Ticari Kısıtlamalar: ABD, bazı teknoloji ve enerji sektörlerinde Avrupa firmalarına yönelik yaptırımlar uygulamış ve bu da Avrupa ekonomisinin belirli alanlarda risk altında olduğunu göstermiştir.

Ekonomik Diplomasi Aracı Olarak Kullanım: Ticaret yaptırımları ve vergiler ABD’nin stratejik önceliklerini dayatmak için kullandığı diplomatik araçlardan biri durumuna gelmiştir.

Avrupa’da Algı ve Sonuçlar

Ambargo ve Ekonomik Baskı Algısı: Avrupa ülkeleri, ABD’nin ek vergiler ve yaptırımları bir tür ekonomik ambargo olarak algılamıştır. Bu durum, ABD’ye olan güveni azaltmış ve transatlantik iş birliği üzerinde gerilim yaratmıştır.

Stratejik Özerklik Gereksinimi: Avrupa, ekonomik baskılara karşı kendi sanayi, enerji ve teknoloji siyasalarını güçlendirme gereksinmesi duymuştur. Özellikle yeşil dönüşüm ve stratejik teknoloji alanlarında bağımsızlık arayışı artmıştır.

Siyasal Tepkiler: AB liderleri, ABD’ye karşı ortak tutum ve yaptırım mekanizmaları geliştirme gereksinmesi üzerinde durmuş ve ticaret ve güvenlik siyasalarının birbirine bağlandığı bir anlayış oluşmuştur.

Örnekler

Çelik ve Alüminyum Tarifeleri (2018-2020): Trump yönetimi döneminde ABD Avrupa’dan ithal edilen çelik ve alüminyuma ek vergiler uygulayarak Avrupa sanayisini hedef almıştır.

Fransa Sayısal Vergi Tartışması: ABD, Avrupa’nın sayısal hizmet vergilerine karşı ekonomik yaptırım tehditleriyle baskı uygulamıştır.

Teknoloji ve Savunma Sektörlerinde Yaptırımlar: Bazı Avrupa şirketlerinin Çin ve İran gibi ülkelerle iş yapmaları ABD tarafından sınırlanmış ve Avrupa’nın bağımsız ekonomik siyasaları üzerinde kısıtlayıcı etkiler yaratmıştır.

Sonuç: Ticaret yaptırımları ve ek vergiler transatlantik dengede ekonomik bağımlılığı yeniden tartışmaya açmış ve Avrupa’nın kendi ekonomik ve stratejik özerkliğini güçlendirme gereksinmesini artırmıştır. Bu durum, sadece ekonomik ilişkileri değil, aynı zamanda güvenlik ve diplomatik iş birliğini de doğrudan etkilemektedir.

ABD’nin Uluslararası Anlaşmalardan Çekilmesi ve İklim Siyasalarının Avrupa Stratejik Kararlarına Etkisi

ABD’nin Siyasaları

Paris İklim Anlaşması’ndan Çekilme: ABD, Trump yönetimi döneminde Paris İklim Anlaşması’ndan çekilerek, iklim değişikliği ile savaşımda uluslararası iş birliğini zayıflatmıştır. Bu durum, Avrupa’da küresel çevre liderliği rolünü güçlendirme gereksinmesi doğurmuştur.

Çok Taraflı Kurumlardan Çekilme: ABD, BM ve diğer çok taraflı mekanizmalardan çekilme siyasalarıyla, Avrupa’nın çok taraflı diplomasi ve iş birliği stratejilerini yeniden değerlendirmesine neden olmuştur.

Enerji Siyasalarındaki Farklı Öncelikler: ABD’nin fosil yakıt ve enerji üretimi konusundaki tutumu Avrupa’nın karbon nötr ve yeşil enerji hedeflerini hızlandırmasını gerektirmiştir.

Avrupa’nın Stratejik Kararlarına Etkisi

Stratejik Özerklik Arayışı: ABD’nin çekilmesi ve iklim siyasalarındaki tutarsızlık Avrupa’yı kendi enerji ve çevre siyasalarını bağımsız olarak geliştirmeye yöneltmiştir. Örneğin, Avrupa Yeşil Mutabakatı (European Green Deal) bu bağlamda daha güçlü bir şekilde uygulanmaktadır.

Yeni İş Birlikleri ve Koalisyonlar: Avrupa, ABD’nin boş bıraktığı uluslararası alanlarda Çin, Hindistan ve diğer AB ülkeleriyle iklim ve enerji konularında yeni iş birlikleri kurmaktadır.

Enerji Güvenliği ve Yenilenebilir Yatırımlar: ABD’nin iklim siyasalarındaki geri adımı Avrupa’yı enerji arz güvenliğini çeşitlendirmeye ve yenilenebilir enerji yatırımlarını hızlandırmaya yöneltmiştir.

Örnekler

Avrupa Yeşil Mutabakatı (European Green Deal, 2019): ABD’nin Paris Anlaşması’ndan çekilmesi sonrası AB karbon nötr hedeflerini daha saldırgan şekilde belirlemiştir.

Enerji Bağımsızlığı Adımları: Avrupa, LNG ve yenilenebilir enerji projelerine yatırımı artırarak ABD’ye olan enerji bağımlılığını azaltmayı hedeflemiştir.

Çok Taraflı Diplomasi Girişimleri: ABD’nin BM ve diğer mekanizmalardan çekilmesi Avrupa’nın küresel çevre konferanslarında (COP) daha etkili rol almasına yol açmıştır.

Sonuç: ABD’nin uluslararası anlaşmalardan çekilmesi ve iklim siyasalarındaki yaklaşımı, Avrupa’yı stratejik olarak kendi özerk enerji, çevre ve dış siyasa adımlarını hızlandırmaya yöneltmiştir. Bu durum, transatlantik dengeyi sadece güvenlik ve ekonomi açısından değil, çevresel ve diplomatik boyutlarda da yeniden düşünmeyi zorunlu kılmaktadır.

Avrupa’nın Yeni Stratejik Ortak Arayışları ve Transatlantik Dengeye Etkisi

Yeni Stratejik Ortak Arayışlarının Nedenleri

ABD’nin Azalan Güvenlik Katkısı: ABD’nin Avrupa güvenliği üzerindeki sorumluluklarını azaltması Avrupa ülkelerini yeni stratejik partnerlerle iş birliği arayışına yönlendirmiştir.

Çok Kutuplu Güvenlik Ortamı: Çin ve Rusya’nın yükselen etkisi Orta Doğu’daki kararsızlık ve bölgesel çatışmalar Avrupa’yı çok taraflı ittifaklar kurmaya zorlamaktadır.

Hedeflenen Ortaklık Alanları

Türkiye: Savunma ve güvenlik iş birliği, özellikle NATO çerçevesinde ve Akdeniz güvenliği bağlamında kritik bir rol oynayabilir.

Hindistan: Siber güvenlik, enerji iş birliği ve küresel tedarik zincirlerinde güvenlik sağlama gibi alanlarda Avrupa için stratejik bir partner olabilir.

Japonya: İleri teknoloji, savunma sanayi ve deniz güvenliği alanlarında ortak projelerle Avrupa’nın Asya-Pasifik’e erişimini güçlendirebilir.

Körfez Ülkeleri: Enerji güvenliği, yatırım ve bölgesel kriz yönetimi alanlarında iş birliği olanağı taşımaktadır.

Transatlantik Dengeye Etkileri

ABD ile Uyumu Etkileyebilir: Bu yeni ortaklıklar, ABD ile Avrupa arasında eş güdüm gereksinmesini artırabilir. Bazı durumlarda uyumsuzluklar ve stratejik yarışma da doğabilir.

Stratejik Özerklik: Avrupa’nın ABD’ye olan bağımlılığını azaltabilir ve Avrupa’nın kendi savunma ve diplomasi siyasalarını bağımsızlaştırmasına katkı sağlar.

Yeni Risk ve Fırsatlar: Bu girişimler, Avrupa’ya güvenlik ve ekonomik fırsatlar sunarken, aynı zamanda jeopolitik riskler ve diplomatik dengelemeleri de beraberinde getirir.

Örnekler

Avrupa-Türkiye Savunma İş birliği: Akdeniz’de deniz güvenliği ve NATO operasyonlarında ortak tatbikatlar.

Avrupa-Hindistan Siber Güvenlik Anlaşmaları: Tedarik zinciri güvenliği ve siber tehditlere karşı ortak önlemler.

Avrupa-Japonya Savunma Sanayi Projeleri: İleri teknoloji ve savunma ekipmanı üretiminde ortak girişimler.

Enerji Yatırımları ve Körfez İş Birliği: Yenilenebilir enerji projeleri ve petrol-gaz arz güvenliği konularında Avrupa-Körfez ilişkileri güçleniyor.

Sonuç: Avrupa’nın yeni stratejik ortak arayışları ABD’ye olan bağımlılığı azaltırken, transatlantik dengeyi yeniden şekillendirme olanağı taşımaktadır. Ancak bu girişimler hem fırsatlar hem de eş güdüm ve risk yönetimi açısından yeni zorluklar getirmektedir.

MGK, Avrupa-ABD ilişkilerinde hangi kritik mesajları ve öngörüleri sunmuştur ve bu konferansın stratejik önemi nedir?

Transatlantik Birlik Mesajı

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, transatlantik ittifakın önemini vurgulayarak ABD’nin Avrupa ile birlikte hareket etmeyi tercih ettiğini söyledi ve bağların sürdürülmesi gerektiğini belirtti. Bu, Avrupa’da korkulan “tam çekilme” algısını yumuşattı. Rubio “ABD ile Avrupa birlikte güçlenecek” mesajı verdi ve ortak uygarlık temasıyla konuşmayı destekledi. Bu, yalnızca “sözlü destek” değil, gelecek için siyasal irade göstergesidir ve transatlantik bağların tümüyle koptuğu yönündeki endişeleri sınırlayıcı niteliktedir.

Avrupa’nın Savunma Sorumluluğu ve Özerklik Vurgusu

Avrupalı liderler Avrupa’nın artık kendi güvenliğini daha güçlü bir şekilde üstlenmesi gerektiği tekrarladı. Özellikle Rusya tehdidi ve Ukrayna bağlamında “savunma harcamalarını artırma” ve NATO içinde daha etkili bir Avrupa sütunu oluşturma çağrısı yapıldı. Bu mesaj, yalnızca NATO’ya bağlı kalmak değil, aynı zamanda Avrupa’nın stratejik özerkliğini artırmak yönünde güçlü bir sinyaldi. Bu mesaj, Avrupa’nın sadece ABD’ye bel bağlamayan bir savunma kapasitesi geliştirme arayışını resmiyet kazanmış biçimde ortaya koydu.

Transatlantik Güvenlikte Uyum ve Uyuşmazlık

MGK’de sadece ortaklık değil, çatışan bölgeler de tartışıldı. AB ve ABD arasında “birlikte hareket etme” arzusu paylaşılırken, ABD tarafının bazı siyasal eleştirileri (göç, iklim ve ekonomik konular gibi) ile Avrupa tarafının güçlü tepkileri bir arada yer aldı. Avrupa Birliği Dış Siyasa Şefi Kaja Kallas, belirli ABD söylemlerine karşı çıkarken, ortak değerlerin önemini vurguladı. Bu da MGK’nin bir “gerilim alanı” olarak değil, çelişkileri tartışma ve çözüm arama platformu olarak işlev gördüğünü göstermiştir.

Küresel Tehditler ve Yeni Güvenlik Anlayışı

MGK 2026, sadece NATO bağlamında değil, daha geniş güvenlik alanlarında da mesajlar verdi. RusyaUkrayna savaşı, Avrupa savunmasının dönüştürülmesi ve küresel jeopolitik yarışma gibi gerçekler öne çıktı. “Artık eski dünya düzeni yok” gibi ifadeler ve çok kutuplu bir güvenlik ortamı saptamaları küresel risk algısını vurguladı. MGK, klasik Batısisteminin eskisi gibi işlemediğini, buna karşın yeni iş birliği yolları aranması gerektiğini ortak bir kabulle ortaya koydu.

Konferansın Genel Stratejik Önemi

Kamusal Diplomasi Alanı: MGK, liderlerin uzun vadeli vizyonlarını doğrudan kamuoyu önünde ifade ettikleri bir platform oldu. Bu hem Avrupa’da hem ABD’de stratejik karar alma süreçlerinde referans noktası işlevi görmüştür.

Transatlantik Uyumu Sınama Yeri: ABD ile Avrupa arasındaki farklı bakış açıları ve öncelikler burada açık şekilde ortaya kondu. Bu, uyuşmazlıkların gizli yürütülmesinden çok açık tartışılması açısından önem taşıyor.

Yeni Güvenlik Devingenlerinin Belirlenmesi: Konferans artık sadece NATO’nun geleceğini tartışan bir toplantı değildir. Küresel güvenlik mimarisinin yeniden şekillendiği bir forum durumuna gelmiştir. Bu bağlamda, Avrupa’nın kendi stratejik özerkliğini tartışması, ABD ile uyumlu ama eşitlikçi bir ortaklığın çerçevesini çizme çabasıdır.

Kısaca özetlemek gerekirse, MGK 2026, Avrupa–ABD ilişkilerinde Transatlantik birlik mesajını yeniden doğrulamıştır. Avrupa’nın savunma ve stratejik özerklik gereksinmesini ön plana çıkarmıştır. Uyuşmazlıkları konuşulabilir duruma getirmiştir ve çözüm arayışları için platform sunmuştur. Küresel güvenlik algısını genişletmiş ve yeni tehditlere odaklanmayı özendirmiştir.

Rubio’nun ve diğer ABD temsilcilerinin açıklamaları Avrupa’da oluşan güvenlik endişelerini yumuşatmada ne derece etkili olmuştur?

Rubio’nun Mesajının Temel İçeriği

Olumlu ve yatıştırıcı bir ton olarak kabul edilmiştir. Rubio, ABD’nin Avrupa ile bağlarını canlı tuttuğunu ve ittifakı “yeniden canlandırmak” istediğini vurgulamıştır. “ABD, Avrupa ile birlikte olmak istemek tercihimizdir. İttifak son bulacak diye düşünmeyin, Avrupa ile kaderimiz iç içe” gibi ifadelerle güven mesajı vermiştir. Avrupa’ya yönelik önceki sert söylemlerden daha ılımlı ve diplomatik bir dil kullanılmıştır. Bu, önceki yıllarla kıyaslandığında dikkat çekici bir değişim olarak algılanmıştır. Avrupa liderleri bu temasta ABD’nin hala ilişkilere değer verdiğini “bir nebze rahatlatıcı” bulduklarını belirtmişlerdir.

Mesajın Şartlı ve Eleştirel Boyutu

Ancak Rubio’nun konuşması tam bir güvence ya da yükümlenme içermemiştir. Bunun yerine bir denge sunmuştur. Rubio, Avrupa’nın enerji, göç ve iklim siyasalarını eleştirmiş ve bunları Batı’nın zayıflığını artıran etmenler olarak nitelendirmiştir. ABD’nin çağrısı, uzun vadeli bir ortaklıktan çok “yeniden uyum sağlanması gereken bir iş birliği” olarak sunulmuştur. Bazı Avrupa liderleri, Rubio’nun söylemlerinin koşullu birlik vaadi taşıdığını ve “ABD ile beraber olmak istiyoruz ama bizim değerlerimiz de var” mesajı verdiğini ifade etmişlerdir.

Avrupa’da Algı ve Tepkiler

Rubio’nun konuşması Avrupa’da kesimsel bir yatışma ortamı yaratmıştır. Avrupa seçkinleri ve bazı hükümet yetkilileri Rubio’nun tonunun küçük de olsa güven artırıcı olduğunu belirtmiş ve geçen yılki sert ve eleştirel söylemlere oranla daha yumuşak bir yaklaşım içerdiğini söylemişlerdir. Konferansın bazı katılımcılarına göre, bu konuşma “transatlantik bağların sürdürülebilir olduğu” mesajını yeniden güçlendirmiştir.

Avrupa kamuoyu ve siyasal çevreleri bu yatıştırmanın sınırlı olduğunu ve güvenin tam olarak geri gelmediğini ifade etmişlerdir. Rubio’nun eleştirileri (göç, iklim, ekonomik siyasalar) Avrupa’nın kendi stratejik değerleriyle çelişmiştir. Bazı liderler özellikle ABD’nin önceki sert söylemlerinin “tümüyle unutulamayacak kadar güçlü” olduğunu söyledi.

Stratejik Yorum ve Değerlendirme

Rubio’nun konuşması, Avrupa’da ABD ile ilişkilerin tümüyle kopacağı yönündeki en büyük korkunun bir ölçüde yatışmasına katkı yaptı.  Ancak tam bir güvence de vermedi. ABD’nin konuşması, somut yükümlenmeler veya yeni güvenlik mekanizmaları sunmaktan çok, “koşullu ortaklık” vaadi niteliğinde olmuştur. Avrupa değerleri ve siyasalarıyla çakışan mesajlar sınırlandırdı: Rubio, Avrupa’nın göç, iklim ve ticaret siyasalarını eleştirdi. Bu da Avrupa’da “yumuşatma”dan çok yeniden koşullu uyum çağrısı olarak algılanmıştır. Kısa süreli “sakinleştirme” olmuş, uzun vadede belirleyici değil kısa vadeli gerginliği azaltma çabası olarak okunmuştur. Konuşma MGK’de gerilimi düşürmede etkili olurken, uzun vadeli stratejik güven ve tam uyum sağlamada tek başına yeterli olmamıştır. Kısaca değerlendirmek gerekirse, Rubio’nun konuşması özellikle sert söylemlere kıyasla daha yumuşak ve nazik bir mesajla Avrupa’da güven endişelerini bir miktar yatıştırmıştır. Ancak bu yatışma sınırlı kalmıştır. Çünkü konuşma somut yükümlülükler değil daha çok koşullu birlik ve öneriler içeriyordu. Avrupa liderleri, ABD ile bağların sürdürülmesini isterken bu konuşmayı iş birliğinin koşullara ve ortak değerlere bağlı olduğu şeklinde yorumlamışlardır.

Avrupa’nın Stratejik Özerklik Arayışı ve ABD’nin Bölgesel Öncelikleri Arasındaki Uyumsuzluklar

Avrupa’nın Stratejik Özerklik Arayışı

Savunma ve Güvenlik: Avrupa, NATO’ya bağımlılığı azaltmak ve kendi askeri kapasitesini artırmak istemektedir. Avrupa Birliği Ordusu ve PESCO (Permanent Structured Cooperation) gibi projeler özerk güvenlik yeteneklerini güçlendirmeyi hedeflemektedir.

Ekonomi ve Enerji: ABD’nin enerji ve ticaret siyasalarına bağımlılığı azaltmak için Avrupa, enerji kaynaklarını çeşitlendirmekte ve stratejik sektörlerde kendi tedarik zincirini güçlendirmektedir.

Dış Siyasa ve Diplomasi: Avrupa, Orta Doğu, Afrika ve Asya’da kendi diplomatik ve barış girişimlerini bağımsız biçimde yürütmeyi amaçlamaktadır.

ABD’nin Bölgesel Öncelikleri

Asya-Pasifik Odaklı Güvenlik: ABD’nin önceliği Çin’in yükselişi ve Kuzey Kore-Rusya etkisi gibi tehditler nedeniyle Asya-Pasifik bölgesine kaymış durumdadır.

Orta Doğu ve İsrail Önceliği: ABD, Orta Doğu’daki çıkarlarını ve İsrail’in güvenliğini Avrupa güvenliğinin önünde tutmaktadır.

Transatlantik Bağlarda Koşullu Katılım: ABD, Avrupa ile ittifakın önemini vurgulasa da önceki yaptırımlar, tarifeler ve uluslararası anlaşmalardan çekilme gibi uygulamalar Avrupa’ya doğrudan güvence vermemektedir.

Uyumsuzluklar

Stratejik Öncelik Farkı: Avrupa, kendi güvenlik ve diplomatik özerkliğini artırmak isterken, ABD’nin önceliği Asya-Pasifik ve Orta Doğu odaklıdır.

Güvenlik Yükümlülükleri: ABD’nin sınırlı Avrupa katılımı Avrupa’nın NATO ve kendi savunma projeleri arasında karar verirken belirsizlik yaratmaktadır.

Ekonomi ve Enerji Siyasaları: ABD’nin yaptırımları ve ticari baskıları Avrupa’nın bağımsız enerji ve teknoloji siyasalarını zorunlu kılmakta ve stratejik kararları etkilemektedir.

Uzun Vadeli Transatlantik Dengeye Etkiler

Denge Yeniden Kuruluyor: Avrupa, özerklik adımlarını güçlendirdikçe, transatlantik ilişki daha eşitlikçi ve koşullu bir yapıya doğru evriliyor.

NATO’nun Rolü: NATO, sadece ABD’ye bağımlı bir savunma mekanizması olmaktan çıkarak, Avrupa’nın katkı ve girişimleriyle şekillenen daha çok taraflı bir yapıya dönüşebilir.

Yeni Ortaklıklar: Avrupa, ABD’ye olan bağımlılığı azaltmak için Türkiye, Hindistan, Japonya ve Körfez ülkeleri gibi yeni ortaklarla iş birliğini artırabilir.

Uzun Vadeli Kararlılık ve Riskler: Uyumsuzluklar kısa vadede gerilim yaratabilir, ancak Avrupa’nın stratejik özerkliği güçlendikçe, transatlantik bağlar daha dayanıklı ve esnek bir form kazanabilir.

Sonuç: Avrupa’nın stratejik özerklik arayışı ile ABD’nin bölgesel öncelikleri arasındaki uyumsuzluk, transatlantik dengeyi yeniden şekillendirmektedir. Avrupa, ABD’ye olan bağımlılığını azaltırken, ittifak ilişkilerini koruyacak şekilde daha dengeli, eşitlikçi ve çok taraflı bir stratejik çerçeve oluşturmaktadır.

TÜRKİYE AÇISINDAN SONUÇLAR VE ETKİLER

Stratejik Konum ve Savunma İş Birliği

Türkiye, NATO’nun güney kanadında kritik bir konumda bulunmaktadır ve Avrupa ile ABD arasındaki güvenlik ilişkilerindeki dalgalanmalar Türkiye’nin stratejik önemini artırmaktadır. Avrupa’nın ABD’ye olan güven eksikliği Türkiye ile Avrupa arasındaki savunma ve güvenlik iş birliğini daha değerli kılabilir. Örneğin, Akdeniz güvenliği ve NATO tatbikatları alanında Türkiye’ye artan gereksinme doğabilir.

Enerji ve Ekonomi

ABD’nin Avrupa’ya uyguladığı ticari yaptırımlar ve enerji siyasaları Türkiye’nin enerji ve ticaret rotalarında bir seçenek veya köprü rolü üstlenmesine olanak tanıyabilir. Türkiye, Avrupa ile enerji ve tedarik zincirlerinde ve özellikle doğal gaz ve yenilenebilir enerji alanlarında iş birliği fırsatlarını artırabilir.

Dış Siyasa ve Çok Taraflı Diplomasi

Avrupa’nın stratejik özerklik arayışı ve yeni ortaklarla iş birliği (Hindistan, Japonya, Körfez ülkeleri) Türkiye için diplomatik ve ticari köprü rolünü güçlendirme fırsatı yaratmaktadır. Türkiye hem Avrupa hem ABD ile ilişkilerini dengeleyerek bölgesel ve küresel siyasada daha etkili bir aktör olabilir.

Uzun Vadeli Riskler

ABD-Avrupa uyumsuzlukları ve Avrupa’nın kendi özerklik siyasaları özellikle NATO içindeki eş güdüm ve karar alma süreçlerinde Türkiye için belirsizlikler yaratabilir. Türkiye’nin ABD ve Avrupa ile ilişkilerini dengeli sürdürmesi hem ekonomik hem de güvenlik alanında üstünlük sağlar. Ancak aynı zamanda diplomatik duyarlılık gerektirir.

Özetle, Türkiye, transatlantik dengedeki değişimlerden hem fırsat hem de risk elde etmektedir. Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığının azalması Türkiye’nin stratejik ve ekonomik rolünü güçlendirebilir, ancak bu durum dikkatli diplomatik dengelemeler gerektirmektedir.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Avrupa-ABD transatlantik ilişkileri, klasik hegemonik liderlik modelinden görüşülmüş ve koşullu bir ortaklık modeline doğru evrilmektedir. ABD’nin güvenlik yük paylaşımını yeniden tanımlaması, ticaret siyasalarında korumacı eğilimleri ve uluslararası anlaşmalara yönelik seçici yaklaşımı, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan düzenin sorgulanmasına yol açmıştır. Ancak bu süreç, transatlantik düzenin çözülmesinden çok yeniden hizalanmasını ifade etmektedir.

Hegemonik kararlılık bakış açısından bakıldığında, ABD’nin göreli öncelik değişimi düzenin kurumsal temellerini zayıflatmakta ve neoklasik gerçekçi açıdan ise güç dağılımındaki kayma ve iç siyasal tercihler dış politika yönelimlerini yeniden şekillendirmektedir. Avrupa’nın stratejik özerklik arayışı bu bağlamda kopuşçu değil, dengeleyici bir refleks olarak ortaya çıkmaktadır.

MGK 2026, bu yeniden hizalanma sürecinin hem gerilimlerini hem de uyum arayışlarını görünür kılmıştır. Rubio ve diğer ABD temsilcilerinin açıklamaları kısa vadeli bir yatışma sağlamakla birlikte, uzun vadeli güvenin yeniden oluşturulması için yeterli olmamıştır. Transatlantik ilişki, artık tek taraflı güvenlik güvencesi üzerine değil, karşılıklı sorumluluk ve eşitlikçi yük paylaşımı üzerine kurulmaktadır.

Bu dönüşüm Türkiye açısından hem fırsatlar hem de riskler üretmektedir. Çok kutuplu güvenlik ortamında Türkiye’nin jeostratejik konumu artan önem kazanırken, NATO içi eş güdüm sorunları ve ABD-Avrupa uyumsuzlukları dikkatli bir diplomatik denge gerektirmektedir.

Sonuç olarak transatlantik sistem çözülmemekte, daha çok taraflı, daha esnek ve daha koşullu bir yapıya doğru yeniden dengelenmektedir. Bu yeniden dengeleme süreci, klasik Atlantikçi modelden farklı olarak Avrupa’nın özerklik kapasitesini artırdığı ve ABD’nin küresel önceliklerini yeniden tanımladığı bir geçiş dönemine işaret etmektedir.

KAYNAKÇA

 

Reuters. (2026, February 16). Europe aims to rely less on U.S. defence after Trump’s Greenland push. https://www.reuters.com/business/aerospace-defense/europe-aims-rely-less-us-defence-after-trumps-greenland-push-2026-02-15/?utm_source=chatgpt.com

Channel News Asia. (2026, February 14). Rubio tells allies U.S. and Europe ‘belong together’ – Reuters. https://www.channelnewsasia.com/world/marco-rubio-munich-security-conference-us-europe-5931411?utm_source=chatgpt.com

The Guardian. (2026, February 15). EU foreign policy chief rebuts U.S. claims at Munich Security Conference. https://www.theguardian.com/world/2026/feb/15/eu-foreign-policy-chief-criticises-fashionable-euro-bashing-by-the-us?utm_source=chatgpt.com

Associated Press. (2026, February 15). Europeans push back at U.S. over claims of ‘civilizational erasure’. https://apnews.com/article/0efc0b3d464f118e3e5d6748113c9271?utm_source=chatgpt.com

Al Jazeera. (2026, February 14). In Munich, Rubio urges transatlantic unity but lashes Europe on migration. https://www.aljazeera.com/news/2026/2/14/in-munich-rubio-urges-transatlantic-unity-but-lashes-europe-on-migration?utm_source=chatgpt.com

The Japan Times. (2026, February 16). Europe aims to rely less on U.S. defense after Trump’s Greenland push. https://www.japantimes.co.jp/news/2026/02/16/world/europe-us-defense-trump-greenland/?utm_source=chatgpt.com

Washington Post. (2026, February 14). Rubio says U.S., Europe ‘belong together,’ despite rifts. https://www.washingtonpost.com/politics/2026/02/14/munich-security-conference-rubio-europe/?utm_source=chatgpt.com

 

Kaybetme Riski ve İktidar Refleksi: Türkiye’de Seçim Öncesi Sertleşmenin Stratejik Çözümlemesi

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

ÖZ

Bu çalışma, Türkiye’de seçim süreçlerindeki son dönemde artan sertleşme eğilimini güç dengesi bakış açısından çözümlemektedir. Özellikle muhalefet belediyelerine yönelik yargı süreçleri ve olası cumhurbaşkanı adaylarına ilişkin ortaya atılan siyasal savlar yarışma alanının sınırlarını yeniden tanımlama olasılığını gündeme taşımaktadır. Çözümleme, uzun süreli iktidarların kaybetme riskini algılama biçimi, sert müdahale araçlarının akılcılığı ve ters tepme ve bütünleştirme olasılıklarını üç senaryo üzerinden incelemektedir. Bulgular, tasfiye stratejisinin teknik olarak olanaklı olsa da her zaman akılcı olmadığını ve denetimli sertleşme ve ekonomik dengelemenin daha olası strateji seçenekleri olduğunu göstermektedir.

Anahtar Kelimeler: Türkiye, seçim süreci, kaybetme riski, iktidar refleksi, muhalefet, yargı merkezli siyaset, güç dengesi, tasfiye stratejisi

 

Abstract

This study analyzes the recent intensification of political competition in Turkey from a power balance perspective. Specifically, judicial processes targeting opposition municipalities and political claims concerning potential presidential candidates highlight the potential redefinition of the competitive space. The analysis examines three scenarios focusing on long-term incumbents’ perception of loss risk, the rationality of interventionist tools, and the possibility of backlash or opposition consolidation. Findings indicate that while a purge strategy may be technically feasible, it is not always rational; controlled intensification and economic stabilization appear as more likely strategic options.

Keywords: Turkey, electoral process, risk of loss, incumbent reflex, opposition, judiciary-centered politics, power balance, purge strategy

GİRİŞ

MHP Genel Başkan Yardımcısı Yaşar Yıldırım’ın Türk Eğitim-Sen Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın “birinci şüpheli” olarak anılması ve “yarın soruşturma açılınca ayağının altından çekileceği” yönündeki ifadeler sıradan bir polemik olarak görülemez. Bu çıkış, muhalefetin olası cumhurbaşkanı adayları etrafında şekillenen güç savaşımının yeni bir aşamaya geçtiğine ilişkin güçlü bir işaret olarak okunmalıdır.

Bu açıklama hukuksal bir karar değildir ve ortada kesinleşmiş bir yargı süreci bulunmamaktadır. Ancak siyaset, yalnızca hukuksal sonuçlar üzerinden değil, olasılıklar ve sinyaller üzerinden de şekillenir. “Birinci şüpheli” ifadesi hukuksal olmaktan çok stratejik bir mesaj niteliği taşımaktadır: Olası adaylar yalnızca sandıkta değil, soruşturma zemini üzerinden de yarışma alanına çekilebilir.

Bu noktada sorun bir belediye başkanına yöneltilmiş sav değildir. Sorun, seçim süreci yaklaşırken Türkiye’de yarışmanın sınırlarının nerede çizileceğidir. 2017 referandumunda yaşanan tartışmalar, 2019 seçim iptali ve veri akışı polemikleri, kurumsal güven eşiğinin zaten duyarlı olduğunu göstermiştir. Ekonomik kırılganlığın sürdüğü ve kamuoyu yoklamalarında muhalefet adaylarının güçlü göründüğü bir dönemde yargı merkezli tartışmaların gündeme gelmesi, “aday tasfiyesi” olasılığını stratejik bir başlık durumuna getirmektedir.

Bu çözümleme komplo kuramı üretmeyi değil, güç dengesi mantığını incelemeyi amaçlamaktadır. Kaybetme riskinin yükseldiği algısı, uzun süreli iktidarlarda hangi refleksleri tetikler? Sertleşme gerçekten rakibi zayıflatır mı, yoksa ters teperek muhalefeti bütünleştirir mi? Ve en önemlisi, Türkiye’de seçim yarışması sandık merkezli mi kalacaktır, yoksa yargı-siyaset ekseninde yeni bir aşamaya mı girecektir?

2017–2019 Çizgisi: Kurumsal Güven Eşiğinin Aşınması

Türkiye’de seçim güvenliği tartışmaları yeni değildir. Ancak 2017 anayasa referandumu bir eşik oluşturmuştur. Referandum gecesi alınan ve mühürsüz oy pusulalarının geçerli sayılmasını içeren karar seçimin teknik sonucundan bağımsız olarak, “kuralların seçim günü değiştirilebileceği” algısını üretmiştir. Bu kararın sayısal etkisi konusunda farklı görüşler olsa da asıl kırılma hukuksal değil psikolojiktir. Seçim süreçlerine ilişkin mutlak güven ilk kez geniş bir toplumsal kesimde zedelenmiştir.

2019 yerel seçimleri bu güven tartışmasını ikinci bir aşamaya taşımıştır. İstanbul seçimlerinin iptali ve yenilenmesi seçimlerin yalnızca sandıkta değil, yargısal ve yönetsel süreçlerde de yeniden şekillenebileceği algısını pekiştirmiştir. Aynı dönemde veri akışı ve sonuç açıklama süreçlerine yönelik polemikler, seçim gecesinin teknik bir süreç olmaktan çıkıp psikolojik bir savaşım alanına dönüştüğünü göstermiştir.

Bu iki deneyim, Türkiye’de seçimlerin üç katmanlı bir yapıya evrildiğini ortaya koymaktadır: Sandık ve fiziksel oy sayımı, yargısal ve yönetsel denetim süreçleri ve algı ve psikolojik üstünlük savaşımı. Bugün yaşanan tartışmalar üçüncü katmandan doğmamaktadır ve ikinci katmanın genişleme olasılığı üzerinden şekillenmektedir. Yani soru sandık güvenliğinden çok, yarışma alanının hangi araçlarla daraltılabileceği sorusudur.

Ekonomik kırılganlığın sürdüğü, kamuoyu yoklamalarında muhalefet adaylarının güçlü göründüğü bir konjonktürde yargı merkezli söylemlerin artması rastlantı değildir. Bu, sistemli bir planın kanıtı değildir, ancak güç savaşımının araç setinin genişlediğine ilişkin bir işaret olarak okunabilir.

Dolayısıyla Yaşar Yıldırım’ın açıklamaları tekil bir siyasal polemik olarak değil, bu uzun süreli güven aşınmasının üzerine eklenen yeni bir sinyal olarak değerlendirilmelidir.

Amaç ve Hedefler

Bu çalışmanın amacı, güncel siyasal polemiklere taraf olmak değil, Türkiye’de seçim öncesi sertleşme eğilimini güç dengesi bakış açısından çözümlemektir. Özellikle muhalefet belediyelerine yönelik yargı süreçleri ve olası adaylara ilişkin ortaya atılan “soruşturma” imaları, yarışma alanının daraltılıp daraltılmadığı sorusunu gündeme taşımaktadır.

Bu çözümleme üç temel hedefe odaklanmaktadır:

Kaybetme Riskinin Tanımlanması: Uzun süreli iktidarların en kritik eşiği kaybetme riskidir. Bu risk yalnızca seçim yenilgisi değil, siyasal, ekonomik ve bürokratik güç kaybı anlamına gelir. Bu bölümde, mevcut ekonomik koşullar ve kamuoyu dengeleri çerçevesinde bu risk algısının nasıl şekillenebileceği değerlendirilecektir.

Sertleşme Araçlarının Akılcılığı: Yargı süreçleri, medya söylemi ve siyasal hedef göstermeler iktidar açısından akılcı araçlar mıdır? Bu araçların kısa vadeli yararları ile uzun vadeli meşruluk maliyetleri karşılaştırılacaktır.

Ters Tepme Olasılığı: Siyasal tasfiye girişimleri her zaman zayıflatıcı sonuç doğurmaz. Bazı durumlarda mağdurluk etkisi yaratarak muhalefeti bütünleştirebilir. Bu çözümleme, Türkiye örneğinde hangi senaryonun daha olası olduğunu incelemeyi hedeflemektedir.

Araştırma Soruları

Bu çalışma, Türkiye’de seçim sürecine ilişkin artan sertleşme tartışmalarını güç dengesi bakış açısından incelemeyi amaçlamaktadır. Bu çerçevede temel araştırma sorusu şudur:

Türkiye’de seçim öncesi ortaya çıkan yargı merkezli tartışmalar olası adayların yarışma alanını daraltmaya yönelik stratejik bir araç mı, yoksa sertleşen siyasal yarışmanın doğal bir yan ürünü müdür?

Bu ana soru, aşağıdaki alt araştırma sorularına ayrılmaktadır:

Kaybetme Riski Eşiği:

Uzun süreli iktidarlarda “kaybetme riski” hangi koşullarda varoluşsal tehdit olarak algılanır?

Türkiye’de mevcut ekonomik ve siyasal konjonktür bu eşiğe ne kadar yakındır?

Araç Seti ve Akılcılık:

Yargı süreçleri ve soruşturma imaları seçim öncesi dönemde akılcı bir siyasal araç mıdır?

Bu tür atılımların kısa vadeli kazanımları ile uzun vadeli meşruluk maliyetleri nasıl dengelenir?

Bütünleşme ve Ters Tepme Etkisi

Olası bir adayın soruşturma süreciyle karşı karşıya kalması muhalefeti zayıflatır mı, yoksa birleştirir mi?

Türkiye’de seçmen davranışı mağdurluk söylemine nasıl tepki verir?

Yarışmanın Sınırları:

Türkiye’de seçim yarışması sandık merkezli mi kalmaktadır, yoksa yargı ve yönetsel süreçler yarışma alanının bir parçası durumuna mı gelmektedir?

Bu durum kurumsal güven ve demokratik meşruluk açısından ne anlama gelir?

YÖNTEM

Bu çalışma nicel bir veri çözümlemesi değil, nitel ve karşılaştırmalı bir stratejik değerlendirme çalışmasıdır. Amaç, belirli bir aktör ya da kuruma ilişkin hüküm vermek değil, güç dengesi devingenlerini çözümlemektir.

Araştırma üç yöntemsel eksene dayanmaktadır:

Süreç İzleme: 2017 anayasa referandumundan başlayarak 2019 yerel seçimleri ve güncel yargı-siyaset tartışmalarına uzanan çizgi kronolojik değil, nedensel bir zincir olarak incelenmiştir. Amaç, tekil olayları değil, kurumsal güven eşiğinin nasıl aşındığını ve bu aşınmanın güncel tartışmalar için nasıl bir zemin oluşturduğunu ortaya koymaktır.

Güç Dengesi Çözümlemesi: Çalışma, seçim sürecini yalnızca hukuksal bir süreç olarak değil, aktörlerin risk hesapları üzerinden değerlendirmektedir. Bu çerçevede şu varsayım sınanmaktadır: Uzun süreli iktidarlar, kaybetme riskini algıladıklarında yarışma alanını daraltma eğilimi gösterebilir mi? Bu çözümleme, Türkiye bağlamındaki ekonomik göstergeler, kamuoyu eğilimleri ve siyasal söylemler üzerinden yapılmaktadır.

Senaryo Tabanlı Değerlendirme: Metin, tek bir sonuç savı ileri sürmemektedir. Bunun yerine üç olası senaryo karşılaştırılmaktadır: Sertleşmenin tasfiye üretmesi, sertleşmenin ters teperek muhalefeti bütünleştirmesi ve sertleşmenin sınırlı kalıp sistem içi yarışmanın devam etmesi. Bu senaryoların her biri akılcılık ve maliyet hesabı üzerinden çözümlenmektedir.

Sınırlar: Bu çalışma gizli plan savında bulunmaz. Yargısal süreçler hakkında hüküm vermez. Somut suç isnadı yapmaz. Çözümleme yalnızca siyasal davranışın stratejik mantığını incelemektedir.

KURAMSAL ÇERÇEVE: UZUN SÜRELİ İKTİDAR, RİSK ALGISI VE YARIŞMA ALANI

Uzun süreli iktidarlar üzerine yapılan siyaset bilimi yazını seçimleri yalnızca dönemsel bir meşruluk mekanizması olarak değil, aynı zamanda yüksek riskli eşikler olarak tanımlar. İktidar süresi uzadıkça, seçim kaybının maliyeti artar, çünkü kayıp yalnızca yönetim değişikliği değil, güç ağlarının, bürokratik etkilerin ve kaynak dağıtım kapasitesinin el değiştirmesi anlamına gelir.

Bu çerçevede üç temel kavram öne çıkar:

Varoluşsal Risk Algısı

İktidarın kaybetme olasılığını nasıl tanımladığı belirleyicidir. Eğer seçim kaybı “normal demokratik dönüşüm” olarak algılanıyorsa yarışma alanı daraltma gereksinimi azalır. Ancak kayıp, siyasal, hukuksal veya ekonomik sonuçları itibarıyla varoluşsal risk olarak görülüyorsa risk yönetimi refleksleri güçlenir. Bu noktada önemli olan gerçek risk değil, algılanan risk düzeyidir.

Yarışma Alanının Daraltılması

Yarışmacı siyasal sistemlerde müdahale genellikle sandıkta değil, yarışmanın ön aşamalarında gerçekleşir. Bu araçlar şunlar olabilir: Adaylık süreçlerinin hukuksal zeminde zorlaştırılması, soruşturma ve denetim mekanizmalarının yoğunlaştırılması ve medya ve söylem yoluyla meşruluk aşındırma. Bu tür müdahaleler doğrudan sonuç yönlendirmesi değil, yarışmanın sınırlarını yeniden tanımlama girişimleridir.

Ters Tepme ve Bütünleşme

Sert müdahaleler her zaman akılcı sonuç üretmez. Yazın, muhalefetin güçlü ve örgütlü olduğu durumlarda tasfiye girişimlerinin mağdurluk etkisi yaratarak karşı bloğu bütünleştirebileceğini gösterir. Dolayısıyla akılcı strateji, yalnızca müdahalenin olanaklı olup olmadığına değil, müdahalenin geri tepme riskine de bağlıdır.

Türkiye Bağlamına Geçiş

Türkiye’de seçim süreçleri son on yılda hem hukuksal hem psikolojik tartışmalar üretmiştir. Bu durum, kurumsal güven eşiğini duyarlı duruma getirmiştir. Böyle bir zeminde yargı merkezli siyasal söylemlerin ortaya çıkması, yalnızca bir polemik değil; yarışma alanının sınırlarına ilişkin bir sinyal olarak okunabilir. Ancak bu sinyalin sistemli bir tasfiye stratejisine dönüşüp dönüşmeyeceği, üç değişkene bağlıdır: Ekonomik kırılganlığın derinliği, muhalefetin birlik kapasitesi ve müdahalenin meşruluk maliyeti.

TÜRKİYE’DE KAYBETME RİSKİ: EKONOMİ, ADAY GÜCÜ VE GÜÇ DENGESİ

Kuramsal çerçeve, uzun süreli iktidarların kaybetme riskini algılama biçiminin belirleyici olduğunu göstermektedir. Türkiye bağlamında bu risk üç ana eksen üzerinden değerlendirilmelidir: ekonomi, aday gücü ve blok dengesi.

Ekonomik Kırılganlık ve Seçmen Davranışı

Türkiye’de seçmen davranışı üzerine yapılan çalışmalar, ekonomik başarım düzeyinin iktidar oyları üzerinde doğrudan etkili olduğunu göstermektedir. Enflasyon, gelir kaybı ve alım gücü düşüşü kararsız seçmen oranını artırma eğilimindedir. Ancak ekonomik kriz otomatik olarak iktidar değişimi üretmez.  Belirleyici olan krizin derinliği, krizin sorumluluğunun kime yüklendiği ve seçeneğin güvenilirliğidir. Eğer ekonomik memnuniyetsizlik yüksek ama muhalefet parçalıysa kaybetme riski sınırlı kalabilir. Eğer ekonomik memnuniyetsizlik yüksek ve güçlü bir aday etrafında birleşme varsa, risk eşiği yükselir.

Aday Gücü ve Tehdit Algısı

Seçim sisteminin başkanlık modeli olması yarışın kişisel liderlik üzerinden şekillenmesine yol açmaktadır. Bu nedenle olası adayların kamuoyu desteği, kurumsal partilerden daha kritik duruma gelmektedir. Güçlü adayın özellikleri şunlardır: Parti tabanını bütünleştirebilme, kararsız seçmene ulaşabilme ve iktidar karşıtlığını tek elde toplayabilme. Bu nitelikleri taşıyan bir adayın yükselişi, iktidar açısından “yönetilebilir yarışma” ile “yüksek riskli yarışma” arasındaki farkı belirler.

Blok Siyaseti ve Daralan Alan

Türkiye’de seçimler artık iki ana blok etrafında şekillenmektedir. Bu durum yarışmayı sıfır toplamlı duruma getirmektedir: Bir blok için kazanım, diğer blok için kayıptır. Sıfır toplamlı yarışma ortamında kaybetme maliyeti yükselir, sertleşme eğilimi artabilir ve yarışma alanını daraltma araçları daha çekici duruma gelebilir. Ancak bu noktada kritik soru şudur: Sertleşme, gerçekten kaybetme riskini azaltır mı, yoksa orta seçmeni uzaklaştırarak riski büyütür mü?

Ara Değerlendirme

Türkiye’de ekonomik baskının sürdüğü ve olası adayların kamuoyu yoklamalarında güçlü göründüğü bir konjonktürde kaybetme riski algısının yükselmesi akılcı bir varsayımdır. Ancak risk algısının yükselmesi otomatik olarak tasfiye stratejisine başvurulacağı anlamına gelmez. Çünkü meşruluk maliyeti, uluslararası ekonomik bağımlılık, bürokratik uyum kapasitesi ve muhalefetin bütünleşme olasılığı bu kararı dengeleyen etmenlerdir.

“Yıldırım, kürsüde gösterdiği beş dosya üzerinden Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ı “birinci şüpheli” olarak işaret etti. Ayrıca, CHP içinde cumhurbaşkanlığı adaylığı üzerinden yürütülen tasfiye sürecine de değinen Yıldırım, “Geriye kim kaldı? Mansur Yavaş. Onu da Mesut Özarslan üzerinden kenara iteceksiniz” ifadelerini kullandı. Yıldırım, Özel’in kendi cumhurbaşkanlığı adaylığı önünü açmak için İmamoğlu ekibini Silivri’deki yargı süreci üzerinden korumaya çalıştığını savundu. (Bengü Türk 2026)

Stratejik olarak değerlendirmek gerekirse, MHP, Cumhur İttifakı’nın kilit taşıdır. Yaklaşık 50 milletvekili ve partinin kurumsal gücü AKP’nin parlamentoda kararlı çoğunluk ve seçim başarısı elde etmesinde belirleyicidir. Dolayısıyla MHP’nin sözleri, parti tabanını veya ittifak içi aktörleri yönlendirme kapasitesine sahiptir. Genel Başkan Yardımcısı’nın açıklamaları rastgele olamaz. Yıldırım’ın sözleri, kişisel yorumdan öte, partinin ve dolayısıyla Cumhur İttifakı’nın stratejik duruşunu yansıtır. Bu tür açıklamalar önceden eş güdümlü ve onaylanmış olabilir. Çünkü MHP lideri Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yakın iş birliği içindedir. Dolayısıyla Yıldırım’ın kürsüde gösterdiği “dosyalar” ve ifade ettiği “birinci şüpheli” mesajı siyasal bir sinyal ve yönlendirme mesajıdır ve sadece konuşmacının kişisel görüşü değildir. CHP içi tasfiye iddialarını işaret etmek, rakip blokta algı yönetimi ve olası aday baskısı yaratma amacına hizmet eder. MHP’nin yaklaşımı sadece bir yorum değil, Cumhur İttifakı’nın seçim stratejisinin bir uzantısı olarak görülmelidir.

Bu tür açıklamalar, Türkiye’de ittifak siyasetinin doğası gereği, bireysel çıkış olmanın ötesinde bir siyasal sinyal olarak okunabilir. Ancak bunun kurumsal düzeyde eşgüdümlü bir stratejinin parçası olup olmadığı deneysel olarak doğrulanabilir değildir. Bu çalışma, söz konusu ifadeleri stratejik söylem üretimi bağlamında değerlendirmektedir.

TASFİYE STRATEJİSİ AKILCI MI? OLASI SENARYOLAR

Olası adaylara yönelik yargı merkezli söylemler ve soruşturma imaları ancak bir strateji bağlamında anlam kazanır. Bu nedenle sorun “olanaklı mı?” değil, “akılcı mı?” sorusudur. Bu bölümde üç senaryo değerlendirilmektedir.

Senaryo 1: Sert Müdahale ve Aday Tasfiyesi

Bu senaryoda, güçlü görünen bir aday hakkında soruşturma süreci derinleşir ve adaylık kapasitesi fiilen zayıflatılır ya da ortadan kalkar.  Kısa vadede güçlü rakip devre dışı kalır. Muhalefet aday belirleme sürecinde zaman kaybeder. Gündem savunmaya kaydırılır. Karşılaşılacak riskler ise mağdurluk etkisinin oluşabilmesi ve muhalefetin tek aday etrafında daha hızlı birleşebilmesidir. Orta seçmen “yarışma adil değil” algısına kayabilir. Bu senaryonun akılcılığı muhalefetin dağınık kalacağı varsayımına dayanır. Eğer muhalefet hızla bütünleşirse tasfiye ters tepebilir.

Senaryo 2: Denetimli Sertleşme

Bu senaryoda yargı süreçleri ve sert söylem gündemde tutulur ancak son tasfiye adımı atılmaz. Amaç adayı sürekli savunma konumunda tutmak, saygınlık aşındırmak ve seçim öncesi psikolojik üstünlük sağlamaktır. Bu strateji doğrudan yasaklama riskini almaz, fakat adayın enerjisini dağıtır. Bu modelin üstünlüğü meşruluk maliyetinin daha düşük olmasıdır. Ancak etkisi sınırlı kalabilir.

Senaryo 3: Sertleşmeden Kaçınma ve Ekonomik Dengeleme

Bu senaryoda iktidar, yarışmayı sertleştirmek yerine ekonomik rahatlama ve ittifak genişletme stratejisine yönelir. Stratejinin mantığı ekonomi toparlanırsa risk azalır ve sert müdahale gereksinimi azalır düşüncesidir. Yarışma sandık merkezli kalır. Bu model, meşruluk maliyeti en düşük stratejidir. Ancak ekonomik iyileşmenin olanaklı olup olmaması belirleyicidir.

Stratejik Değerlendirme

Tasfiye stratejisi, yalnızca olanaklı olduğu için uygulanmaz. Uygulanabilmesi için üç koşul gerekir: Kaybetme riskinin yüksek algılanması, müdahalenin geri tepme riskinin düşük görülmesi ve meşruluk maliyetinin yönetilebilir olması. Bu üç koşul aynı anda oluşmadıkça tam tasfiye akılcı olmayabilir.

Kritik Nokta

Sert müdahaleler genellikle sonuçları denetlenebilir görüldüğünde devreye girer. Ancak Türkiye’de blok siyaseti ve yüksek kutuplaşma, müdahalelerin ters tepme riskini artırmaktadır. Dolayısıyla soru şu noktaya evrilmektedir: Güçlü bir adayın soruşturma süreciyle karşılaşması, gerçekten muhalefeti zayıflatır mı, yoksa seçimi daha da referandum niteliğine mi dönüştürür?

SONUÇ: TÜRKİYE SEÇİM SÜRECİNDE YENİ BİR AŞAMADA MI?

Türkiye’de seçim yarışması son yıllarda yalnızca sandık merkezli bir yarış olmaktan çıkmış ve aday kapasitesi, yargı süreçleri, blok dengeleri ve ekonomik kırılganlıkların iç içe geçtiği çok katmanlı bir stratejik alana dönüşmüştür. Bu çalışma, son dönemde muhalefet içi tartışmalar bağlamında dile getirilen savları ve karşı açıklamaları (özellikle Yaşar Yıldırım’ın konuşması ve Mansur Yavaş hakkında ortaya atılan siyasal nitelikli savlar ile buna karşı Murat Emir’in verdiği yanıtı) bir hukuk tartışması olarak değil, bir stratejik sinyal olarak ele almıştır. Vurgulamak gerekir ki burada incelenen unsurlar, herhangi bir yargı kararı ya da hukuksal saptama değil, siyasal aktörlerin yarışma sürecinde ürettikleri söylemlerdir.

Bulguların Özeti

Çözümleme üç temel sonuca işaret etmektedir:

Kaybetme Riski Algısı Belirleyicidir: Uzun süreli iktidarlar açısından asıl kırılma noktası ekonomik kriz değil, krizin güçlü ve birleşik bir adayla kesişmesidir. Risk algısı yükseldiğinde, yarışma alanını daraltma eğilimi akılcı bir seçenek olarak masaya gelebilir.

Sert Müdahalenin Geri Tepme Olasılığı Yüksektir: Bloklaşmış ve yüksek kutuplaşmalı sistemlerde aday tasfiyesi mağdurluk üretme ve muhalefeti bütünleştirme riskini barındırır. Müdahale zayıflatmak yerine seçimi bir “rejim referandumu”na dönüştürebilir.

Denetimli Sertleşme Daha Olası Bir Ara Stratejidir: Tam tasfiye yerine adayın sürekli savunma konumunda tutulduğu, söylem ve soruşturma baskısının sürdüğü fakat son kopuşun yaşanmadığı bir ara model daha akılcı görünmektedir.

Türkiye Yeni Bir Aşamada mı?

Türkiye’nin seçim süreci artık üçlü bir gerilim hattında ilerlemektedir: Ekonomik performans, aday kapasitesi ve kurumsal meşruluk algısı. Bu üç etmen aynı anda kritik eşiklere yaklaştığında sistem daha sert bir yarışma aşamasına geçebilir. Ancak mevcut göstergeler, mutlak bir kopuştan çok denetimli sertleşme ile yönetilen bir geçiş dönemine işaret etmektedir.

Stratejik Okuma ve Sinyaller

Bu makalede yapılan çözümleme yalnızca haber ve açıklamaların aktarımıyla sınırlı değildir. Türkiye’deki Cumhur İttifakı devingenlerini ve muhalefet içi güç savaşımlarını dikkate alarak stratejik bir okuma sunmaktadır. MHP Genel Başkan Yardımcısı Yaşar Yıldırım’ın açıklamaları, yalnızca bireysel yorum değil, partinin üst düzeyinin görüşleriyle şekillenen ve Cumhur İttifakı’nın siyasal duruşunu yansıtan bir sinyal olarak değerlendirilmelidir.

Bu bağlamda, Yıldırım’ın “birinci şüpheli” ve CHP içi tasfiye sürecine ilişkin sözleri, muhalefetin güç dengeleri ve aday konumlandırmaları hakkında kamuoyuna mesaj iletmektedir. Bu yaklaşım, haberin içeriği ile Türkiye siyasetinin somut bağlamını birleştirerek siyasal söylemlerin olası etkilerini ve niyetlerini akademik bir çerçevede anlamaya olanak tanımaktadır.

Son Değerlendirme

Tasfiye stratejisi teknik olarak olanaklı olabilir, fakat her olanaklı olan strateji akılcı değildir. Akılcılık, yalnızca rakibi zayıflatma kapasitesiyle değil, meşruluk maliyeti, ekonomik kırılganlık, orta seçmenin tepkisi ve uluslararası konjonktür gibi değişkenlerle birlikte değerlendirilmelidir. Bu nedenle Türkiye’nin seçim sürecinde esas belirleyici soru şudur: Yarışma daraltılarak mı kazanılacak, yoksa ekonomik ve siyasal denge yeniden kurularak mı? Bu sorunun cevabı yalnızca iktidarın tercihleriyle değil, muhalefetin bütünleşme kapasitesi ve seçmenin algısıyla da şekillenecektir.


 

Kaynakça

 

Boztunç, Nazlıcan Ermiş. (2026). MHP Genel Başkan Yardımcısı Yaşar Yıldırım, CHP lideri Özgür Özel’in Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’a yönelik tutumunu eleştirdi. Yıldırım, gündemdeki dosyalar üzerinden “birinci şüpheli” olarak Mansur Yavaş’ı işaret etti. https://www.benguturk.com/gundem/mhpli-yildirimdan-chpye-sert-cikis-dosyalarda-birinci-supheli-mansur-yavas-259733h

Hürriyet Daily News. (2017, April 18). Turkey’s main opposition determines 11 alleged voting irregularities in referendum. https://www.hurriyetdailynews.com/turkeys-main-opposition-determines-11-alleged-voting-irregularities-in-referendum--112222?utm_source=chatgpt.com

Business Standard. (2017, April 19). Turkey election board rejects referendum annulment bid. https://www.business-standard.com/article/pti-stories/turkey-election-board-rejects-referendum-annulment-bid-117041901364_1.html?utm_source=chatgpt.com

Deutsche Welle (DW). (2017, April 19). Turkey election board rejects referendum annulment – DW. https://www.dw.com/en/turkey-election-board-rejects-referendum-annulment-appeals/a-38490933?utm_source=chatgpt.com

Anadolu Ajansı. (2017, April 20). Turkey election board explains refusal to cancel referendum. https://www.aa.com.tr/en/politics/turkey-board-explains-refusal-to-cancel-referendum/806813?utm_source=chatgpt.com

Anadolu Ajansı. (2019, May 2). Turkish prosecutors probe Istanbul election irregularities – Anadolu. Euronews. https://www.euronews.com/2019/05/02/turkish-prosecutors-probe-istanbul-election-irregularities-anadolu?utm_source=chatgpt.com

Cumhuriyet. (2025, February 15). Mansur Yavaş açıklaması tepki çekti: CHP’li Murat Emir’den MHP’li Yıldırım’a tepki. https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/mansur-yavas-aciklamasi-tepki-cekmisti-chp-li-murat-emir-den-mhp-li-yasar-yildirim-a-tepki-yargi-eliyle-yaptiginiz-siyasi-operasyonlari-2479057?utm_source=chatgpt.com

Yeniçağ Gazetesi. (2025, February 15). MHP’nin Mansur Yavaş tehdidine CHP’den sert yanıt. https://www.yenicaggazetesi.com/mhpnin-mansur-yavas-tehdidine-chpden-sert-yanit-1001412h.htm?utm_source=chatgpt.com

Sol Haber. (2025, February 15). MHP’den Mansur Yavaş’a operasyon sinyali: “Yarın soruşturma açılınca…”. https://haber.sol.org.tr/haber/mhpden-mansur-yavasa-operasyon-sinyali-yarin-sorusturma-acilinca-406474?utm_source=chatgpt.com