Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

27 Eylül 2026 Pazar

 

Emekli Yoksulluğu: Bir Sosyal Politika Sorunundan Siyasal Soruna

 

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

YÜRÜTME ÖZETİ

 

Emekli Yoksulluğu: Bir Sosyal Politika Sorunundan Siyasal Soruna

Bu çalışma, Türkiye'de emekli yoksulluğunun yaklaşık çeyrek yüzyıllık gelişimini incelemekte ve temel olarak şu soruya yanıt aramaktadır: Emekli gelirindeki yetersizlik hangi koşullarda bireysel ekonomik sorun olmaktan çıkarak sosyal siyasa sorununa ve ardından siyasal soruna dönüşmektedir? Çalışmanın hareket noktası, emekli yoksulluğunun yalnızca “emekli aylıkları düşük müdür?” sorusuyla açıklanamayacağı düşüncesidir. Emeklinin ekonomik konumunu değerlendirebilmek için nominal aylık artışlarının yanı sıra reel satın alma gücü, çalışan gelirleri karşısındaki göreli konum, ekonomik büyümeden alınan pay, emeklilik sisteminden aylık alan nüfusun büyüklüğü, aylık hesaplama kuralları, en düşük aylık uygulaması ve emeklinin aylık dışındaki gelir kaynaklarının birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

Tarihsel Başlangıç: Dönüşüm 2002'de Başlamadı

Türkiye'deki emeklilik sisteminin bugünkü sorunlarını yalnızca 2002 sonrasında uygulanan siyasalarda açıklamak tarihsel olarak doğru değildir. Emeklilik sistemindeki önemli parametrik dönüşüm 1999 tarihli 4447 sayılı Kanun ile başlamıştır. Emeklilik yaşı, prim koşulları ve aylık hesaplama sistemindeki değişikliklerin önemli bir bölümü bu reform sürecinin ürünüdür. 2006'da kabul edilen ve 2008'de büyük ölçüde yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun ve bunu değiştiren 5754 sayılı Kanun ise sosyal güvenlik sisteminin kurumsal ve parametrik yapısını yeniden biçimlendirmiştir. Sonraki dönemde intibak düzenlemeleri, bayram ikramiyesi, en düşük emekli aylığı, ek ve seyyanen artışlar ve 2023 EYT düzenlemesi sisteme yeni unsurlar eklemiştir. Dolayısıyla bugünkü emeklilik gelir rejimi, 1999'dan 2026'ya uzanan birikimli bir dönüşümün sonucudur.

Temel Ayrım: Nominal Artış, Reel Gelir ve Göreli Konum

Çalışmada üç farklı olgu birbirinden ayrılmıştır: Nominal gelir, emeklinin TL olarak aldığı aylığı, reel gelir, bu aylığın fiyat artışları karşısındaki satın alma gücünü ve göreli gelir ise emekli aylığının çalışanların gelirleri, asgari ücret ve toplumun genel refah düzeyi karşısındaki konumunu ifade etmektedir. Bu ayrım çalışmanın temel sonuçlarından birine ulaşılmasını sağlamaktadır: Emekli aylığı nominal olarak ve hatta belirli dönemlerde reel olarak artarken emeklinin toplumdaki göreli ekonomik konumu gerileyebilir. Bu olgu çalışmada “emekli gelirinin göreli aşınması” olarak kavramsallaştırılmıştır.

Çeyrek Yüzyılın Temel Sayısal Bulgusu

Çalışmanın en önemli görgül bulgularından biri emeklilere ayrılan toplam ekonomik kaynak ile bu kaynağın bölündüğü emekli nüfus arasındaki ilişkidir. Emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı 2002'de yaklaşık yüzde 4,60 iken 2025'te yaklaşık yüzde 5,99 olmuştur. Başka bir ifadeyle, Türkiye ekonomisinin toplam üretimi içinde emekli aylığı ödemelerine ayrılan pay uzun dönemde azalmamış, yaklaşık yüzde 30 artmıştır. Ancak aynı dönemde pasif aylık dosyası sayısı yaklaşık 5,9 milyondan 16,2 milyona yükselmiştir. Böylece aylık ödemelerinin GSYH içindeki payındaki artış, bu kaynağın bölündüğü dosya sayısındaki artışın çok gerisinde kalmıştır. Bu ilişkiyi göstermek amacıyla çalışmada Pasif Aylık Dosyası Başına Göreli Emeklilik Kaynağı Endeksi geliştirilmiştir. 2002 yılı 100 kabul edildiğinde endeks 2025'te yaklaşık 47,3 düzeyine gerilemektedir. Bu sonuç, reel emekli aylığının yüzde 52,7 azaldığı anlamına gelmemektedir. Endeksin gösterdiği olgu farklıdır: GSYH içinde emeklilik ödemelerine ayrılan toplam pay, aylık dosyası sayısındaki büyümenin çok gerisinde kalmıştır. Bu mekanizma çalışmada paylaşım etkisi olarak adlandırılmıştır.

Emekli Gelirini Belirleyen Dört Mekanizma

Çalışmanın temel kuramsal ve görgül sonucu, Türkiye'deki emekli gelirinin uzun dönemli gelişiminin dört mekanizmanın birlikte işlemesiyle açıklanabileceğidir.

Paylaşım etkisi: Emeklilik sistemine ayrılan toplam kaynağın giderek daha fazla aylık dosyası veya yararlanıcı arasında bölüşülmesidir.

Aylık üretme etkisi: Prim ödeme süresi, prime esas kazanç, aylık bağlama oranı ve geçmiş kazançların güncellenme biçiminin emeklilik başlangıcında bağlanan aylığı belirlemesidir.

Göreli aşınma etkisi: Bağlanmış emekli aylığının zaman içinde çalışan gelirleri, asgari ücret veya genel refah artışının gerisinde kalabilmesidir.

Tabanda sıkışma etkisi: Kök aylıkları ve prim geçmişleri farklı olan geniş bir emekli grubunun en düşük aylık uygulaması nedeniyle aynı veya birbirine yakın fiilî ödeme düzeylerinde toplanmasıdır.

Bu dört mekanizma birbirinin seçeneği değildir. Türkiye'deki mevcut emekli gelir rejimi bunların birlikte ve farklı dönemlerde farklı ağırlıklarla işlemesinin sonucudur.

En Düşük Aylık: Koruma ve Yapısal Sorun Arasında

2019 sonrasında giderek önem kazanan en düşük emekli aylığı uygulaması düşük gelirli emeklilerin korunmasında önemli bir sosyal siyasa aracıdır. Kök aylığı belirlenen tabanın altında kalan emeklinin geliri tamamlanmakta ve böylece daha ağır gelir kayıpları sınırlandırılmaktadır. Ancak uygulamanın ikinci bir sonucu bulunmaktadır. Kök aylığı farklı olan çok sayıda emeklinin aynı taban aylık düzeyinde toplanması kişinin prim ödeme süresi ve prime esas kazancı ile aldığı aylık arasındaki ilişkinin zayıflamasına yol açabilmektedir. Dolayısıyla en düşük aylık yoksulluğu azaltırken düşük kök aylık üreten yapısal mekanizmayı görünmez duruma getirebilir. Bu nedenle uzun dönemli çözüm yalnızca taban aylığın sürekli yükseltilmesi değil, düşük kök aylık üreten hesaplama mekanizmasının da değerlendirilmesidir.

Emekli Aylığı ile Emeklinin Toplam Geliri Aynı Değildir

Çalışmanın önemli sonuçlarından biri, düşük emekli aylığının otomatik olarak aynı büyüklükte emekli yoksulluğuna dönüşmediğidir. Emeklinin yaşam ölçünü yalnızca aylığı tarafından belirlenmemektedir. Emeklilik sonrası çalışma geliri, eş veya diğer hane üyelerinin gelirleri, çocuklardan gelen destek, sosyal transferler, kira ve diğer varlık gelirleri ile konut sahipliği emeklinin toplam ekonomik kaynaklarını etkileyebilmektedir. Bu nedenle emekli aylığının yeterliliği emeklinin toplam kullanılabilir geliri değildir ayrımı korunmalıdır. Bu ayrım, emekli aylıklarının göreli konumu gerilerken 65 yaş üzeri nüfusun yoksulluk göstergelerinin neden aynı oranda ve aynı yönde değişmeyebileceğini de açıklamaktadır. Ancak bunun tersi de geçerlidir: Bir emeklinin çalışarak veya aile desteğiyle yoksulluktan kaçınması emekli aylığının yeterli olduğu anlamına gelmez.

Emeklilik Sonrası Çalışma

Türkiye'de iki milyonu aşkın emeklinin sosyal güvenlik destek primi kapsamında çalışıyor olması emeklilik statüsü ile çalışma yaşamının artık birbirini dışlayan kategoriler olmadığını göstermektedir. EYT düzenlemesi sonrasında görece genç yaşlarda emekli statüsüne geçen kişilerin çalışma yaşamında kalabilmesi bu olgunun önemini daha da artırmıştır. Ancak çalışan emeklilerin tamamının ekonomik zorunluluk nedeniyle çalıştığı varsayılamaz. Mesleki üretkenliği sürdürme, toplumsal katılım, kişisel tercih ve ekonomik ihtiyaç farklı ölçülerde etkili olabilir. Bu nedenle çalışan emekli sayısından daha açıklayıcı gösterge, emeklilerin neden çalışmaya devam ettiklerinin ölçülmesidir.

Yoksulluk Sorunundan İnsan Onuru Sorununa

Emekli yoksulluğu yalnızca belirli bir gelir sınırının altında kalmak olarak değerlendirilmemelidir. Barınma, beslenme, sağlık, enerji, ulaşım, sosyal katılım ve başkalarına sürekli ekonomik bağımlılık duymadan yaşayabilme kapasitesi emeklilik dönemindeki refahın temel bileşenleridir. Bu nedenle sosyal güvenlik sisteminin amacı yalnızca biyolojik veya asgari geçimi sağlamak değil, çalışma yaşamını tamamlayan bireyin ekonomik bağımsızlığını ve toplumsal katılımını mümkün olduğu ölçüde koruyabilmektir. Böylece emeklilik siyasasının normatif ekseni asgari geçim güvencesinden insan onuruna yaraşır gelir güvencesine doğru genişlemektedir.

Sosyal Politika Sorunu Ne Zaman Siyasal Soruna Dönüşür?

Çalışmanın ikinci temel sorusu budur. Gelir yetersizliği tek başına siyasal sorun yaratmaz. Bireysel ekonomik güçlüğün siyasal soruna dönüşebilmesi için bazı ara mekanizmaların ortaya çıkması gerekir. Çalışmada bu süreç şöyle kavramsallaştırılmıştır: gelir yetersizliği, göreli aşınma, yaşam ölçününde gerileme, ortak mağduriyet ve adaletsizlik algısı, hak talebi, örgütlenme ve toplu eylem, kamusal görünürlük ve siyasal muhataplaşma. Dolayısıyla siyasallaşma emeklilerin belirli bir siyasi partiye yönelmesi anlamında kullanılmamaktadır. Burada siyasallaşmadan kastedilen, bireysel ekonomik sorunun ortak kamu politikası talebine dönüşmesi ve çözümün siyasal karar alıcılardan istenmesidir. Bu bakımdan emekli gelir taleplerinin örgütlü eylemlere, hukuksal başvurulara, parlamento tartışmalarına ve sürekli kamu politikası müdahalelerine konu olması, sorunun sosyal politika alanının sınırlarını aşmaya başladığını göstermektedir.

25 Eylül 2026 Olayının Anlamı

25 Eylül 2026 tarihinde Ankara'da emeklilerin gelir taleplerini dile getirdikleri eylem sırasında emekli polis memuru Ali Şekeroğlu'nun yaşamına son vermesi çalışmanın çıkış noktalarından birini oluşturmuştur. Ancak bu olayın yorumlanmasında kesin bir yöntemsel sınır korunmuştur. İntihar çok etmenli bir olgudur ve tek başına ekonomik güçlük veya emekli aylığının yetersizliğiyle açıklanamaz. Bu nedenle Şekeroğlu olayı emekli yoksulluğunun nedensel kanıtı olarak kullanılmamıştır. Buna karşılık olayın bir emekli eylemi sırasında gerçekleşmesi ve Şekeroğlu'nun taşıdığı bildirilen “Para için değil, onurumuz için” ifadesi emekli gelir tartışmasının yalnızca parasal tutarlar üzerinden değil; hak, adalet, ekonomik bağımsızlık ve insan onuru üzerinden de kurulabildiğini gösteren kritik bir olay olarak değerlendirilmiştir.

Siyasa Açısından Temel Sonuçlar

Çalışmanın bulguları emekli gelir sorununa yalnızca dönemsel aylık artışlarıyla yaklaşılmasının yeterli olmadığını göstermektedir.

Uzun dönemli politika çerçevesinin emekli aylıklarının yalnızca enflasyon karşısında değil, toplumun genel refahındaki gelişme karşısında da konumunu izlemesi, düşük kök aylık üreten hesaplama parametrelerini değerlendirmesi, kök aylık ile sosyal koruma amacıyla yapılan tamamlayıcı ödemeyi daha görünür biçimde ayırması, en düşük aylığın yarattığı tabanda sıkışmayı azaltması, emeklilik sistemine ayrılan toplam kaynağı yararlanıcı sayısıyla birlikte planlaması, takdire bağlı dönemsel müdahaleler yerine öngörülebilir kuralları güçlendirmesi, emekli yoksulluğunu 65 yaş üzeri nüfus yoksulluğundan ayrı olarak ölçmesi ve emeklilik sonrası çalışmanın nedenlerini düzenli biçimde izlemesi gerekmektedir.

Bu önerilerin ortak amacı, belirli bir emekli aylığı tutarını önermek değil; mali sürdürülebilirlik, katkı adaleti, yoksulluğun önlenmesi, göreli refahın korunması ve insan onuruna yaraşır yaşam arasında daha dengeli bir emeklilik gelir rejimi kurulmasını sağlamaktır.

Genel Sonuç

Yaklaşık çeyrek yüzyıllık gelişmenin ortaya koyduğu temel sonuç şudur: Türkiye'de emekli yoksulluğu yalnızca düşük aylık sorunu değildir. Emeklilik sistemine ayrılan toplam kaynağın GSYH içindeki payı uzun dönemde azalmamış ancak bu kaynağın bölündüğü pasif nüfus çok daha hızlı büyümüştür. Buna aylık hesaplama parametreleri, çalışan gelirleri ve genel refah karşısındaki göreli aşınma, en düşük aylık uygulamasının yarattığı tabanda sıkışma ve yüksek enflasyon ortamındaki gelir koruma sorunları eklenmiştir. Böylece emekli gelir sorunu, sosyal güvenlik finansmanı ile gelir bölüşümünün kesiştiği yapısal bir sosyal politika sorununa dönüşmüştür. Sorunun geniş bir nüfusu sürekli biçimde etkilemesi, bireysel gelir yetersizliğinin ortak mağduriyet ve adaletsizlik algısıyla ifade edilmeye başlanması, taleplerin hak ve insan onuru kavramlarıyla kurulması, örgütlü biçimde kamusal alana taşınması ve siyasal karar alıcılardan çözüm talep edilmesi ise dönüşümün ikinci aşamasını oluşturmaktadır.

Bu nedenle çalışmanın temel önermesi şu biçimde ifade edilebilir: Emekli yoksulluğu gelir yetersizliği yaygın ve sürekli duruma geldiğinde, emeklilerin toplumun genel refahı karşısındaki göreli konumu aşındığında ve bu durum hak, adalet ve insan onuru temelinde toplu kamu siyasası taleplerine dönüştüğünde sosyal siyasa sorunu olmaktan çıkarak aynı zamanda siyasal sorun niteliği kazanmaktadır. Son çözümlemede tartışmanın merkezindeki soru yalnızca “Emekliye ne kadar aylık ödenmelidir?” değildir. Daha temel soru şudur: Çalışma yaşamını tamamlamış yurttaşa, toplumun ürettiği refahtan nasıl ve ne ölçüde pay verilmelidir? Emekli yoksulluğunun sosyal politika sorunundan siyasal soruna dönüşmesinin özü de bu soruda yatmaktadır.

Öz

Bu çalışma, Türkiye'de emekli yoksulluğunun yaklaşık çeyrek yüzyıllık dönüşümünü incelemekte ve emekli gelirindeki yetersizliğin hangi koşullarda bireysel ekonomik sorun olmaktan çıkarak sosyal siyasa sorununa ve ardından siyasal soruna dönüştüğünü araştırmaktadır. Çalışmada tarihsel, karşılaştırmalı ve görgül bir yöntem benimsenmiş ve 1999 sosyal güvenlik reformu tarihsel başlangıç noktası olarak ele alınırken temel çözümleme dönemi 2002–2026 olarak belirlenmiştir. Emekli aylıklarının nominal ve reel gelişiminin yanı sıra asgari ücret, çalışan gelirleri ve kişi başına gelir karşısındaki göreli konumu, emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı, pasif aylık dosyası sayısındaki değişim; aylık hesaplama ve güncelleme kuralları, en düşük aylık uygulaması, emeklilik sonrası çalışma ve yaşlı nüfusun yoksulluk göstergeleri birlikte değerlendirilmiştir.

Bulgular, Türkiye'deki emekli gelir sorununun emeklilere ayrılan toplam makroekonomik kaynağın basit biçimde azalmasıyla açıklanamayacağını göstermektedir. Emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı 2002'de yaklaşık yüzde 4,60 iken 2025'te yaklaşık yüzde 5,99'a yükselmiş ve buna karşılık pasif aylık dosyası sayısı yaklaşık 5,9 milyondan 16,2 milyona çıkmıştır. Bu iki değişken birlikte değerlendirildiğinde çalışmada geliştirilen Pasif Aylık Dosyası Başına Göreli Emeklilik Kaynağı Endeksi 2002=100 düzeyinden 2025'te 47,3'e gerilemektedir. Bu gösterge reel emekli aylığındaki değişimi değil, GSYH içinde emeklilik ödemelerine ayrılan toplam payın aylık dosyaları arasında bölüşümündeki uzun dönemli değişimi göstermektedir.

Çalışma, emekli gelirinin göreli konumunu açıklamak üzere dört tamamlayıcı mekanizma önermektedir: paylaşım etkisi, aylık üretme etkisi, göreli aşınma etkisi ve tabanda sıkışma etkisi. Bulgular, emekli aylıklarının nominal ve bazı dönemlerde reel olarak artmasının, emeklilerin çalışan gelirleri ve toplumun genel refahı karşısındaki göreli konumunun korunmasını zorunlu olarak sağlamadığını göstermektedir. En düşük aylık uygulaması düşük gelirli emekliler açısından önemli bir sosyal koruma işlevi görürken, kök aylıklar arasındaki farklılıkların fiilî ödemelere yansımasını azaltabilmekte ve katkı–karşılık ilişkisinin görünürlüğünü zayıflatabilmektedir. Emeklilik sonrası çalışma, hane geliri, aile içi transferler ve diğer gelir kaynakları ise düşük aylığın yoksulluk üzerindeki etkisini kısmen giderilebildiğinden emekli aylığının yeterliliği ile emeklinin toplam yaşam ölçününün birbirinden ayrılması gerekmektedir.

Çalışmanın temel sonucu emekli yoksulluğunun yalnızca düşük aylık sorunu olmadığıdır. Sorun genişleyen emekli nüfusu, aylık hesaplama parametreleri, ekonomik büyümenin bölüşümü ve emekli gelirlerinin çalışan gelirleri ile genel refah karşısındaki göreli konumunun kesişiminde ortaya çıkan yapısal bir gelir bölüşümü sorunudur. Gelir yetersizliği yaygın ve sürekli hale geldiğinde, ortak mağduriyet ve adaletsizlik algısı ürettiğinde, hak ve insan onuru söylemiyle kolektif taleplere dönüştüğünde ve siyasal karar alıcılara yöneltildiğinde sosyal siyasa alanını aşarak siyasal sorun niteliği kazanmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Emekli yoksulluğu, emekli aylığı, sosyal güvenlik, göreli gelir, gelir bölüşümü, emekli gelirinin göreli aşınması, tabanda sıkışma, sosyal siyasa, siyasallaşma, insan onuru.

 

Abstract

This study examines the transformation of pensioner poverty in Türkiye over approximately a quarter of a century and investigates the conditions under which pension income inadequacy evolves from an individual economic problem into a social policy issue and subsequently into a political issue. The study adopts a historical, comparative, and empirical approach. While the 1999 social security reform is treated as the historical starting point, the principal period of analysis covers 2002–2026. In addition to the nominal and real development of pensions, the study examines their relative position vis-à-vis the minimum wage, earnings of workers, and per capita income; pension expenditures as a share of GDP; changes in the number of pension payment files; pension calculation and indexation rules; minimum-pension policies; post-retirement employment; and poverty indicators for the older population.

The findings indicate that the pension income problem in Türkiye cannot be explained simply by a decline in the aggregate macroeconomic resources allocated to pension payments. Pension expenditures increased from approximately 4.60 percent of GDP in 2002 to approximately 5.99 percent in 2025, while the number of pension payment files rose from approximately 5.9 million to 16.2 million. When these two developments are considered together, the Relative Pension Resource per Pension Payment File Index developed in this study declines from 100 in 2002 to 47.3 in 2025. This indicator does not measure changes in real pension income; rather, it captures the long-term change in the distribution, across pension payment files, of the aggregate share of GDP allocated to pension payments.

The study proposes four complementary mechanisms for explaining the changing relative position of pension income: the sharing effect, pension-generation effect, relative erosion effect, and floor-compression effect. The findings demonstrate that nominal—and, in some periods, real—increases in pension benefits do not necessarily preserve pensioners' relative position vis-à-vis workers' earnings and society's general level of prosperity. While the minimum-pension mechanism performs an important social protection function for low-income pensioners, it may reduce the extent to which differences in contribution histories are reflected in actual payments and weaken the visibility of the contribution–benefit relationship. Post-retirement employment, household income, intra-family transfers, and other sources of income can partly compensate for the poverty effects of low pensions; therefore, pension adequacy must be distinguished from pensioners' overall standard of living.

The study concludes that pensioner poverty is not merely a problem of low pension benefits. It is a structural distributional problem arising at the intersection of a growing pensioner population, pension-calculation parameters, the distribution of economic growth, and the relative position of pension income vis-à-vis labor income and overall prosperity. When income inadequacy becomes widespread and persistent, generates perceptions of shared disadvantage and injustice, develops into collective claims articulated in the language of rights and human dignity, and is directed toward political decision-makers, it moves beyond the sphere of social policy and acquires the characteristics of a political issue.

Keywords: Pensioner poverty, pension benefits, social security, relative income, income distribution, relative erosion of pension income, floor compression, social policy, politicization, human dignity.


 

GİRİŞ VE SORUNSALIN TANIMLANMASI

Türkiye'de emeklilik uzun zamandır yalnızca sosyal güvenlik sisteminin teknik bir konusu olmaktan çıkmış ve gelir dağılımı, sosyal devlet, yaşam ölçünü, insan onuru ve giderek siyasal temsil ve toplumsal meşruluk sorunlarıyla kesişen çok boyutlu bir toplumsal soruna dönüşmüştür. Özellikle son yıllarda emekli aylıklarının satın alma gücü, çalışan gelirleri karşısındaki konumu, en düşük emekli aylığı uygulaması ve emeklilerin yaşamlarını sürdürebilme koşulları kamuoyunda yoğun tartışmalara konu olmaktadır.

25 Eylül 2026 tarihinde Ankara'da meydana gelen bir olay bu tartışmayı son derece çarpıcı biçimde yeniden gündeme getirmiştir. Emekli dernekleri ve emekli memurların kendilerine de “seyyanen zam” yapılması talebiyle Anayasa Mahkemesi önünde gerçekleştirdikleri eylem sırasında 60 yaşındaki emekli polis memuru Ali Şekeroğlu kendisini beylik tabancasıyla vurmuş ve ağır yaralı olarak kaldırıldığı Gazi Üniversitesi Hastanesinde yaşamını yitirmiştir. Haber kaynaklarına göre Şekeroğlu'nun eylem sırasında “geçinemiyorum” yönünde yakınmada bulunduğu ve üzerinde “Para için değil, onurumuz için” yazılı bir döviz taşıdığı bildirilmiştir.

Bu olayın bütün nedenlerini tek bir etmene bağlamak bilimsel olarak olanaklı değildir. İntihar çok boyutlu bir olgudur ve bireysel, psikolojik, toplumsal, ekonomik ve ailesel birçok etmenin bileşiminden ortaya çıkabilir. Dolayısıyla Şekeroğlu'nun yaşamına son vermesini yalnızca ekonomik güçlüklerle açıklamak doğru olmayacaktır. Bununla birlikte olayın emeklilerin ekonomik ve sosyal hakları için düzenlenen kamusal bir eylem sırasında gerçekleşmiş olması olayın sosyal politika bakımından taşıdığı anlamın göz ardı edilmesini de olanaklı kılmamaktadır.

Şekeroğlu'nun taşıdığı “Para için değil, onurumuz için” ifadesi de bu bakımdan yalnızca kişisel bir yakınma olarak değil, emeklilik olgusunun ekonomik boyutunun ötesinde insan onuru ve sosyal güvenlik hakkı ile ilişkisini tartışmaya açan bir ifade olarak değerlendirilebilir. Emeklilik, çalışma yaşamının sona ermesiyle birlikte bireyin toplumsal ve ekonomik konumunun korunmasını amaçlayan sosyal güvenlik mekanizmasının önemli bir unsurudur. Emekli aylığının temel işlevlerinden biri çalışma yaşamı boyunca elde edilen gelirin emeklilik döneminde bütünüyle ortadan kalkmasını önlemek ve bireyin yaşlılık döneminde insan onuruna uygun bir yaşam sürdürebilmesini sağlamaktır.

Bu nedenle emekli aylığındaki yetersizlik yalnızca “düşük gelir” sorunu değildir. Emekli aylığının çalışma yaşamındaki kazançlara, asgari ücrete, ortalama ücretlere ve toplumun genel refah düzeyine göre konumu da önem taşımaktadır. Bir başka ifadeyle, emeklilik sisteminin değerlendirilmesinde yalnızca aylığın nominal olarak ne kadar arttığı değil, emeklinin ekonomik ve toplumsal konumunu ne ölçüde koruyabildiği sorusu da sorulmalıdır.

Türkiye'deki resmi veriler konunun daha geniş bir toplumsal bağlam içinde ele alınmasını gerekli kılan başka göstergeler de sunmaktadır. TÜİK verilerine göre 2024 yılında Türkiye'de 4.460 kişi intihar nedeniyle yaşamını yitirmiş, kaba intihar hızı yüz binde 5,22 olmuştur. 2020'de 3.710 olan intihar sayısının 2024'te 4.460'a ulaşması ve kaba intihar hızının aynı dönemde 4,45'ten 5,22'ye yükselmesi, intihar olgusunun ayrıca incelenmesini gerektiren bir eğilime işaret etmektedir. Bununla birlikte bu artış ile emekli yoksulluğu arasında doğrudan nedensellik kurmak için yeterli veri bulunmamaktadır.

Sorunun bir başka boyutu ise emeklilik sisteminin zaman içinde geçirdiği yapısal dönüşümdür. Türkiye'de emekli aylıklarının bugünkü düzeyini yalnızca güncel enflasyon veya son yıllardaki ücret siyasaları üzerinden açıklamak olanaklı değildir. 1999 yılında yürürlüğe giren 4447 sayılı Kanun önemli değişiklikler getirmiş ve 2008 yılında yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ise emekli aylığının hesaplanma sisteminde yeni ve kapsamlı bir yapı oluşturmuştur.

5510 sayılı Kanun kapsamında yaşlılık aylığının hesaplanmasında ortalama aylık kazanç ile aylık bağlama oranının birlikte kullanılması öngörülmüş ve aylık bağlama oranı her 360 günlük prim süresi için yüzde 2 olarak belirlenmiştir. Geçmiş kazançların güncellenmesinde ise enflasyonun yanı sıra ekonomik büyümenin yüzde 30'unun dikkate alındığı bir güncelleme katsayısı oluşturulmuştur. Anayasa Mahkemesinin ilgili kararında önceki sistemde ekonomik büyümenin tamamının geçmiş kazançların güncellenmesine yansıtıldığına ilişkin hukuksal tartışma da ayrıntılı biçimde yer almaktadır.

Dolayısıyla bugün emekli aylıkları hakkında yapılan tartışmayı yalnızca “emekliye zam yapıldı mı, yapılmadı mı?” sorusuna indirgemek yetersizdir. Daha temel soru yaklaşık çeyrek yüzyıl boyunca emekli aylıklarının oluşumunu belirleyen hukuksal ve ekonomik mekanizmaların emeklilerin reel gelirlerini ve göreli refah düzeylerini nasıl etkilediğidir.

Bu noktada özellikle 2002–2026 döneminin incelenmesi önem kazanmaktadır. Çünkü bu dönem Türkiye'nin siyasal ve ekonomik yaşamında önemli dönüşümlerin yaşandığı yaklaşık yirmi beş yıllık bir zaman dilimine karşılık gelmektedir. Bu süreçte emeklilik sisteminin hukuksal parametreleri değişmiş, emekli aylıklarının hesaplanma yöntemleri yeniden düzenlenmiş, düşük aylıkları gidermek amacıyla en düşük emekli aylığı uygulaması geliştirilmiş ve emekli aylıkları ile çalışanların gelirleri arasındaki ilişki ise yeniden şekillenmiştir.

Böylece araştırmanın temel sorunsalı ortaya çıkmaktadır: Türkiye'de emekli aylıklarının son yirmi beş yıldaki dönüşümü yalnızca sosyal güvenlik sisteminin teknik bir sonucu mudur yoksa emeklilerin ekonomik ve toplumsal konumlarında yapısal bir değişime ve bunun sonucunda giderek belirginleşen bir sosyal politika sorununa mı işaret etmektedir?

Bu sorunun ikinci ve daha geniş boyutu ise emekli yoksulluğunun siyasal sonuçlarıyla ilgilidir. Emeklilerin sayısal büyüklüğü, ekonomik talepleri, örgütlenme biçimleri, kamusal protestoları ve siyasal aktörler tarafından temsil edilme biçimleri dikkate alındığında emekli yoksulluğunun yalnızca gelir dağılımına ilişkin bir sorun olarak kalmadığı ve siyasal talepler ve siyasal davranış üzerinde etkili olabilecek bir toplumsal soruna dönüşme gizil gücü taşıdığı görülmektedir.

Burada “siyasal sonuç” kavramının dikkatle ele alınması gerekmektedir. Emeklilerin ekonomik durumundan doğrudan belirli bir siyasal tercih sonucu çıkarmak olanaklı değildir. Ancak geniş bir toplumsal grubun uzun süreli ekonomik kayıpları, sosyal güvenlik taleplerinin yoğunlaşması, kamusal protestoların ortaya çıkması ve bu taleplerin siyasal partilerin programlarına ve söylemlerine taşınması sosyal politika ile siyaset arasındaki ilişkinin incelenmesini gerekli kılmaktadır.

25 Eylül 2026'da Ankara'da yaşanan Ali Şekeroğlu olayı tam da bu kesişim noktasında yer almaktadır. Olayın kendisi tek başına Türkiye'deki emekli yoksulluğunun nedeni veya sonucu olarak yorumlanamaz. Ancak emeklilerin ekonomik hak talebi için gerçekleştirdikleri bir kamusal eylem sırasında meydana gelmiş olması emekli yoksulluğunun bireysel yaşam koşullarından kamusal ve siyasal alana taşınmış niteliğini görünür kılmaktadır.

Bu nedenle bu çalışmada “emekli yoksulluğu” yalnızca belirli bir gelir eşiğinin altında kalma anlamında kullanılmayacaktır. Kavram emekli aylığının reel satın alma gücü, çalışma yaşamındaki gelirle ilişkisi, toplumun genel refah düzeyi karşısındaki konumu, sosyal güvenlik sisteminin gelir ikamesi kapasitesi ve emeklinin insan onuruna uygun yaşam sürdürebilme koşulları birlikte dikkate alınarak ele alınacaktır.

Çalışmanın temel varsayımı henüz doğrulanmış bir sonuç olarak değil, sınanacak bir araştırma önermesi olarak şu şekilde ifade edilebilir: Türkiye'de emeklilik sisteminin zaman içinde geçirdiği hukuksal ve ekonomik dönüşüm emekli aylıklarının göreli gelir konumunda kalıcı bir gerilemeye yol açmışsa ortaya çıkan emekli yoksulluğu yalnızca bir sosyal politika sorunu olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal sonuçlar üreten yapısal bir sorun olarak değerlendirilmelidir.

Bu önerme izleyen bölümlerde hukuksal düzenlemeler, resmi istatistikler ve 2002–2026 dönemine ilişkin karşılaştırmalı göstergeler üzerinden sınanacaktır. Böylece güncel bir insanlık dramından hareket edilmekle birlikte çalışma tekil bir olayın açıklanmasıyla sınırlı kalmayacak ve Türkiye'de emekliliğin sosyal devlet içindeki konumunun ve emekli yoksulluğunun siyasal niteliğe dönüşme sürecinin bütünsel bir çözümlemesini amaçlayacaktır.

AMAÇ VE HEDEFLER

Bu çalışmanın temel amacı, Türkiye'de emekli yoksulluğunun son yaklaşık yirmi beş yıllık dönemde geçirdiği dönüşümü sosyal politika bakış açısından incelemek ve bu dönüşümün ekonomik ve toplumsal sonuçlarının hangi koşullarda siyasal bir soruna dönüştüğünü ortaya koymaktır.

Bu temel amaç doğrultusunda çalışma emekli aylıklarının yalnızca nominal düzeydeki değişimini değil, emeklilerin çalışma yaşamındaki gelirleri ve toplumun genel ekonomik refahı karşısındaki göreli konumunu da incelemeyi hedeflemektedir. Böylece emekli aylıklarındaki değişimin yalnızca enflasyon karşısındaki reel değer kaybı üzerinden değil, emeklinin toplumsal gelir dağılımındaki konumu bakımından da değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.

Çalışmanın ikinci temel amacı, emekli aylıklarının belirlenmesinde kullanılan hukuksal ve teknik mekanizmaların zaman içinde nasıl değiştiğini ortaya koymaktır. Bu kapsamda özellikle 1999 yılında gerçekleştirilen düzenlemeler ile 2008 yılında yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun sonrasında aylık bağlama oranı, güncelleme katsayısı ve aylık hesaplama yöntemlerinde meydana gelen değişiklikler incelenecektir. Böylece bugünkü emekli aylığı düzeylerinin yalnızca güncel ekonomik koşulların değil, geçmişte oluşturulan sosyal güvenlik politikalarının da bir sonucu olup olmadığı araştırılacaktır.

Üçüncü amaç, 2002–2026 döneminde emekli aylıklarının reel satın alma gücündeki değişimi belirlemektir. Bu çerçevede nominal aylık artışları enflasyon verileriyle birlikte ele alınacak ve emeklilerin gerçek gelir düzeyindeki değişim ortaya konulacaktır.

Dördüncü amaç, emekli aylıklarının asgari ücret, çalışanların ücretleri ve kişi başına gelir karşısındaki konumunu zaman içinde karşılaştırmaktır. Böylece emekli aylığındaki olası değişimin yalnızca fiyat artışlarıyla değil, toplumun diğer gelir gruplarındaki gelişmelerle karşılaştırılması ve emeklilerin göreli refah konumunun belirlenmesi hedeflenmektedir.

Beşinci amaç, Türkiye'de giderek yaygınlaşan en düşük emekli aylığı uygulamasının sosyal güvenlik sisteminin yapısı üzerindeki etkilerini incelemektir. Bu kapsamda kök aylık ile ödenen aylık arasındaki ilişkinin, prim ödeme süresi ve prime esas kazanç ile emekli aylığı arasındaki bağlantının ve farklı emeklilik grupları arasındaki gelir farklılıklarının zaman içinde nasıl değiştiği araştırılacaktır.

Altıncı amaç, emekli yoksulluğunun yalnızca ekonomik bir yetersizlik olarak değil, sosyal devlet ve insan onuru bakımından taşıdığı anlamı incelemektir. Bu bağlamda emeklilik hakkının sosyal güvenlik hakkı içindeki yeri, emekli aylığının gelir ikame işlevi ve emeklinin çalışma yaşamındaki ekonomik ve toplumsal konumunu emeklilik döneminde sürdürebilme olanağı değerlendirilecektir.

Yedinci amaç, emekli yoksulluğunun hangi koşullarda siyasal bir soruna dönüştüğünü ortaya koymaktır. Bu amaçla emeklilerin örgütlenmeleri, kamusal talepleri, protesto eylemleri, siyasal aktörlerin emekli siyasaları ve emekli sorunlarının siyasal söylemdeki yeri incelenecektir. Bununla birlikte çalışma, emeklilerin ekonomik durumundan doğrudan belirli bir siyasal tercih veya davranış sonucu çıkarmayacak ve siyasal sonuç kavramını taleplerin kamusal alana taşınması, temsil edilme biçimleri ve siyasal gündeme etkisi üzerinden ele alacaktır.

Sekizinci amaç, 25 Eylül 2026 tarihinde Ankara'da emekli polis memuru Ali Şekeroğlu'nun yaşamına son vermesiyle sonuçlanan olayın emekli yoksulluğunun bireysel ve toplumsal boyutları açısından taşıdığı anlamı incelemektir. Bu olay, tek başına ekonomik nedenlerle açıklanmayacak ancak ekonomik hak taleplerinin dile getirildiği kamusal bir emekli eylemi sırasında meydana gelmesi nedeniyle çalışmanın ortaya koyduğu sosyal politika sorununun güncel bir görünümü olarak değerlendirilecektir.

Bu amaçlar doğrultusunda çalışmanın hedefleri aşağıdaki şekilde somutlaştırılabilir:

1999–2026 döneminde emeklilik sisteminde gerçekleştirilen temel hukuksal ve kurumsal değişiklikleri kronolojik olarak ortaya koymak;

2002–2026 döneminde emekli aylıklarının nominal ve reel değişimini belirlemek;

Emekli aylıklarının asgari ücret, çalışan ücretleri ve kişi başına gelir karşısındaki göreli değişimini ölçmek;

Aylık bağlama oranı ve güncelleme katsayısındaki değişikliklerin emekli aylıkları üzerindeki etkisini incelemek;

En düşük emekli aylığı uygulamasının kapsamını ve emekli aylıklarının dağılımı üzerindeki etkilerini ortaya koymak;

Emekli yoksulluğunun sosyal devlet, sosyal güvenlik hakkı ve insan onuru bakımından sonuçlarını değerlendirmek;

Emekli yoksulluğunun toplumsal taleplere ve kamusal protestolara dönüşme süreçlerini incelemek;

Emekli yoksulluğunun hangi mekanizmalar aracılığıyla siyasal bir soruna dönüşebildiğini açıklamak;

Ali Şekeroğlu olayını tekil bir nedensellik ilişkisi kurmadan araştırılan sosyal politika sorununun güncel bir görünümü olarak değerlendirmek ve

Türkiye'de emeklilik sisteminin gelir güvencesi, sosyal adalet ve sürdürülebilirlik bakımından geliştirilmesine yönelik politika tartışmalarına veriye dayalı bir çerçeve sağlamak.

Bu amaç ve hedefler birlikte değerlendirildiğinde çalışma “emekli aylıkları azaldı mı?” sorusuyla sınırlı değildir. Esas olarak emeklilik sisteminin emekliye sağladığı gelir güvencesinin zaman içinde nasıl değiştiğini ve bu değişimin emeklilerin toplumsal konumunu nasıl etkilediğini ve ekonomik bir sosyal politika sorununun hangi koşullarda siyasal bir soruna dönüşebildiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır.

ARAŞTIRMA SORULARI

Bu araştırmanın temel sorusu Türkiye’de emeklilik sisteminde 1999 sonrasında gerçekleştirilen hukuksal ve parametrik değişikliklerin, özellikle 2002–2026 döneminde, emekli aylıklarının düzeyi ve emeklilerin toplum içindeki göreli ekonomik konumu üzerindeki etkilerinin ne olduğudur. Bu temel soru emekli yoksulluğunun yalnızca ekonomik bir sonuç olarak değil, sosyal politika ve siyasal süreçlerle ilişkili bir olgu olarak incelenmesini gerektirmektedir.

Bu çerçevede araştırmada aşağıdaki sorulara yanıt aranacaktır:

Türkiye’de emekli aylıklarının belirlenmesini sağlayan hukuksal, güncel ve ekonomik parametreler 1999–2026 döneminde nasıl değişmiştir?

1999 tarihli 4447 sayılı Kanun ile başlayan ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile yeniden şekillenen emeklilik sistemindeki değişiklikler emekli aylıklarının hesaplanma biçimini nasıl dönüştürmüştür?

Özellikle aylık bağlama oranı, güncelleme katsayısı ve prime esas kazançların değerlendirilme biçimindeki değişikliklerin emekli aylıklarının düzeyi üzerindeki etkisi nedir?

2002–2026 döneminde emekli aylıklarının nominal ve reel değişimi nasıl gerçekleşmiştir? Emekli aylıklarının satın alma gücü aynı dönem içinde nasıl bir seyir izlemiştir?

Emekli aylıklarının asgari ücret, çalışanların ücretleri, ortalama kazançlar ve kişi başına gelir karşısındaki göreli konumu 2002–2026 döneminde nasıl değişmiştir?

Emekli aylıklarındaki değişim, farklı emekli grupları bakımından (özellikle 4/a, 4/b ve 4/c kapsamındaki sigortalılar açısından) aynı sonucu mu üretmiştir yoksa gruplar arasında önemli farklılıklar ortaya çıkmış mıdır?

En düşük emekli aylığı uygulamasının ortaya çıkışı ve zaman içinde yaygınlaşması, prim–aylık ilişkisi, aylıklar arasındaki farklılıklar ve emeklilik sisteminin gelir güvencesi işlevi bakımından hangi sonuçları doğurmuştur?

Emekli aylıklarının göreli olarak gerilemesi ile emekli yoksulluğu arasında nasıl bir ilişki bulunmaktadır? Bu ilişkinin değerlendirilmesinde yalnızca gelir düzeyi değil, yaşam maliyeti, tüketim olanakları, barınma, sağlık ve sosyal katılım gibi unsurlar nasıl dikkate alınmalıdır?

Emekli yoksulluğunun bireysel ve toplumsal sonuçları nelerdir ve bu sonuçlar hangi koşullarda bir sosyal politika sorunundan siyasal bir soruna dönüşmektedir?

Emeklilerin örgütlenmeleri, kitlesel eylemleri, kamuoyu talepleri ve siyasal aktörlerle kurdukları ilişkiler emekli yoksulluğunun siyasal gündeme taşınmasında nasıl bir rol oynamaktadır?

25 Eylül 2026 tarihinde Ankara’da emeklilerin ekonomik talepleri nedeniyle gerçekleştirdiği protesto sırasında emekli polis memuru Ali Şekeroğlu’nun yaşamını yitirmesi, emekli yoksulluğunun sosyal politika ve siyasal sorun niteliğini değerlendirmek bakımından nasıl ele alınabilir? Bu olayın bireysel nedenleri ile olayın meydana geldiği sosyal ve ekonomik bağlam birbirinden nasıl ayrıştırılmalıdır?

Türkiye’de emeklilik sisteminin mevcut yapısı, emeklilerin asgari gelir güvencesini ve çalışma yaşamındaki gelirleriyle emeklilik dönemindeki gelirleri arasındaki sürekliliği hangi ölçüde sağlayabilmektedir?

Bu sorular birlikte değerlendirildiğinde araştırmanın temel amacı yalnızca “emekli aylıkları arttı mı, azaldı mı?” sorusuna yanıt vermek değildir. Asıl sorun emeklilik döneminde sağlanan gelir güvencesinin zaman içinde nasıl değiştiğini, emeklilerin toplum içindeki göreli ekonomik konumunun bundan nasıl etkilendiğini ve ortaya çıkan ekonomik ve toplumsal sonuçların hangi koşullarda siyasal bir soruna dönüştüğünü ortaya koymaktır.

Araştırmada böylece üç farklı düzey birbirinden ayrılacaktır: emekli aylığının düzeyindeki değişim, emeklinin göreli gelir konumundaki değişim ve emekli yoksulluğunun siyasal sonuç üretmesi. Bu ayrım emekli aylıklarındaki herhangi bir artışın otomatik olarak emeklilerin refahının arttığı veya herhangi bir gerilemenin tek bir siyasal kararın doğrudan sonucu olduğu biçimindeki indirgemeci yorumlardan kaçınmayı sağlayacaktır.

YÖNTEM

Bu araştırmada Türkiye’de emekli aylıklarının uzun dönemli değişimini ve emekli yoksulluğunun sosyal politika sorunundan siyasal soruna dönüşme sürecini incelemek amacıyla tarihsel, karşılaştırmalı ve görgül bir çözümleme yöntemi kullanılacaktır. Araştırma, emeklilik sistemindeki hukuksal ve teknik değişikliklerle emekli aylıklarının ekonomik düzeyi arasındaki ilişkiyi birlikte değerlendirmeyi amaçlamakla birlikte herhangi bir değişken arasındaki nedenselliği başlangıçta varsaymayacaktır. Araştırmanın zaman kapsamı esas olarak 2002–2026 dönemidir. Bununla birlikte, bu dönemde ortaya çıkan sonuçların hukuksal ve kurumsal arka planını açıklayabilmek amacıyla 1999 tarihli 4447 sayılı Kanun ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile getirilen düzenlemeler de çözümleme kapsamına alınacaktır. Böylece AKP iktidarlarının başlangıcından önce gerçekleştirilen yapısal değişikliklerle daha sonraki uygulamalar birbirinden ayrılabilecektir.

Hukuksal ve Kurumsal Çözümleme

İlk aşamada Türkiye’de emeklilik sisteminin hukuksal gelişimi kronolojik olarak incelenecektir. Bu kapsamda emekli aylığının hesaplanmasını etkileyen başlıca düzenlemeler olan aylık bağlama oranı, prime esas kazanç, güncelleme katsayısı, aylık hesaplama yöntemi, emeklilik koşulları ve en düşük emekli aylığı gibi temel unsurlar bakımından değerlendirilecektir. Bu amaçla özellikle 1999–2026 dönemindeki önemli hukuksal değişiklikler kronolojik bir çizelge şeklinde gösterilecektir. Çizelgede yalnızca kanunların tarih ve numaralarının verilmesiyle yetinilmeyecek ve her düzenlemenin emekli aylığının oluşumuna ilişkin hangi parametreyi değiştirdiği ve değişikliğin hangi dönemde etkili olmaya başladığı da gösterilecektir. Bu yöntem, emeklilik sistemindeki dönüşümün yalnızca mevzuat değişiklikleri toplamı olarak değil, zaman içinde birbirini izleyen bir siyasa ve parametreler dizisi olarak görülmesini sağlayacaktır.

Emekli Aylıklarının Kronolojik Çözümlemesi

Araştırmanın temel görgül bölümünü emekli aylıklarının 2002–2026 dönemindeki yıllık değişiminin kronolojik olarak ortaya konulması oluşturacaktır. Burada yalnızca başlangıç ve bitiş yıllarının karşılaştırılması yeterli görülmeyecektir. Olanaklı olduğu ölçüde her yıl için aynı tanıma ve aynı karşılaştırma esasına dayanan veriler kullanılacak ve böylece yaklaşık yirmi beş yıllık bir zaman serisi oluşturulacaktır. Bu seri en azından şu göstergeleri içerecektir: ortalama emekli aylığı, olanaklı olduğu ölçüde emekli gruplarına göre aylık düzeyi, en düşük emekli aylığı, nominal aylık değişimi, enflasyondan arındırılmış reel aylık değişimi, emekli aylığının asgari ücrete oranı, emekli aylığının çalışanların ücretlerine oranı, uygun ve karşılaştırılabilir veri bulunması durumunda emekli aylığının kişi başına gelir veya ortalama kazanca oranı. Bu göstergelerin aynı yıllar için düzenlenmesi emekli aylıklarının yalnızca “kaç lira olduğu” sorusunu değil, “o paranın ekonomik ve toplumsal konumunun ne olduğu” sorusunu da yanıtlamaya olanak sağlayacaktır. Özellikle nominal aylık ile reel aylık birbirinden ayrılacaktır. Nominal olarak artan bir emekli aylığının, fiyatlar genel düzeyindeki artış karşısında reel olarak gerilemesi olanaklı olduğundan, yalnızca nominal artış oranları üzerinden emekli refahı hakkında sonuç çıkarılmayacaktır.

Kronolojik Çizelge ve Zaman Serisinin Birlikte Kullanılması

Araştırmanın önemli bir yöntembilimsel unsuru hukuksal değişikliklerle ekonomik göstergelerin aynı zaman ekseni üzerinde izlenmesidir. Bu amaçla iki tamamlayıcı kronoloji oluşturulacaktır. Birinci kronoloji emeklilik sisteminde meydana gelen başlıca hukuksal ve parametrik değişiklikleri gösterecektir. İkinci kronoloji aynı dönemde emekli aylıklarının nominal ve reel düzeyindeki değişimi gösterecektir. Daha sonra bu iki kronoloji karşılaştırılarak belirli bir hukuksal veya parametrik değişikliğin ardından emekli aylıklarında hangi yönde ve hangi zaman aralığında değişiklik meydana geldiği incelenecektir. Ancak zamansal ardışıklık tek başına nedensellik kanıtı olarak kabul edilmeyecektir. Emekli aylıklarını etkileyebilecek enflasyon, ücret artışları, ekonomik büyüme, bütçe siyasaları, sosyal güvenlik dengesi ve diğer makroekonomik değişkenler de değerlendirmeye alınacaktır.

Göreli Gelir ve İkame Oranı Çözümlemesi

Emekli aylığının yeterliliği yalnızca mutlak gelir üzerinden değerlendirilmeyecektir. Emeklinin emeklilik öncesindeki gelirine ve aynı dönemde çalışanların gelirlerine göre konumu da incelenecektir. Bu nedenle araştırmada emekli aylığının çalışan gelirine oranı, uygun veri bulunması durumunda gelir ikame oranı (replacement rate) ve emekli aylığının asgari ücret karşısındaki konumu ayrı göstergeler olarak ele alınacaktır. Burada özellikle brüt ve net gelirlerin birbirine karıştırılmaması, farklı emekli gruplarının aynı yöntemle karşılaştırılması ve dönemler arasında tanım değişiklikleri bulunması durumunda bunların açıkça belirtilmesi temel yöntem ilkeleri olacaktır.

Farklı Emekli Gruplarının Karşılaştırılması

Türkiye’de emeklilerin tek ve homojen bir gelir grubundan oluşmadığı dikkate alınacaktır. 4/a, 4/b ve 4/c kapsamındaki emekliler arasında aylık hesaplama yöntemleri, prim ödeme geçmişleri ve aylık düzeyleri bakımından farklılıklar bulunabileceğinden uygun verilerin bulunduğu ölçüde bu gruplar ayrı ayrı incelenecektir. Özellikle kamu görevlileri ve diğer emekli grupları arasındaki farklılıkların değerlendirilmesi araştırmanın başlangıç noktasını oluşturan emekli polis memuru Ali Şekeroğlu olayının bütün emeklilere genellenmesini önlemek bakımından önem taşımaktadır.

En Düşük Emekli Aylığı Uygulamasının Çözümlemesi

En düşük emekli aylığı uygulaması ayrıca incelenecektir. Bu kapsamda uygulamanın başlangıcı, tutarının zaman içindeki değişimi, kapsamının genişlemesi ve emekli aylığı sistemi üzerindeki etkileri kronolojik olarak ortaya konulacaktır. Böylece “hak edilen aylık” ile “devlet tarafından tamamlanan en düşük aylık” arasındaki farkın zaman içinde nasıl oluştuğu ve yaygınlaştığı araştırılacaktır. Bu ayrım, prim–aylık bağlantısının ve emeklilik sisteminin gelir güvencesi işlevinin değerlendirilmesi bakımından önemlidir.

Toplumsal ve Siyasal Sonuçların Çözümlemesi

Araştırmanın ikinci temel boyutunda emekli yoksulluğunun toplumsal ve siyasal sonuçları incelenecektir. Emeklilerin örgütlenmeleri, talepleri, protestoları ve kamuoyu gündemindeki görünürlüğü ekonomik göstergelerle birlikte değerlendirilecektir. Bu aşamada amaç belirli bir siyasal aktörü veya partiyi değerlendirmek değil, ekonomik bir sosyal politika sorununun hangi mekanizmalar aracılığıyla siyasal bir soruna dönüştüğünü ortaya koymaktır. 25 Eylül 2026 tarihinde Ankara’da gerçekleşen emekli protestosu ve Ali Şekeroğlu’nun ölümü de bu bağlamda bir olay/güncel gösterge olarak ele alınacaktır. Ancak bireysel bir intihar olayından genel bir nedensellik sonucu çıkarılmayacak ve olayın gerçekleştiği ekonomik, sosyal ve siyasal bağlam incelenecektir.

Veri Kaynakları

Araştırmada öncelikle birincil ve kurumsal kaynaklardan yararlanılacaktır. Bunlar arasında başta Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), Hazine ve Maliye Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Resmi Gazete olmak üzere kamu kurumlarının yayımladığı mevzuat, istatistik, rapor ve bütçe belgeleri yer alacaktır. Uluslararası karşılaştırmalar gerektiğinde OECD, ILO, Dünya Bankası ve benzeri uluslararası kuruluşların yöntemleri ve veri setlerinden yararlanılacaktır. İkincil kaynak olarak akademik makaleler, kitaplar, araştırma raporları ve konuya ilişkin bilimsel çalışmalar kullanılacaktır. Güncel olayların değerlendirilmesinde haber kaynaklarından yararlanılacak ancak haberlerde yer alan savlar olanaklı olduğunca birincil veya kurumsal kaynaklarla karşılaştırılacaktır.

Verilerin Karşılaştırılabilirliği ve Sınırlılıklar

Araştırmada en önemli yöntem sorunlarından biri yaklaşık yirmi beş yıllık dönemde kullanılan istatistiklerin ve emekli aylığı tanımlarının zaman içinde değişebilmesidir. Bu nedenle her veri serisinin tanımı, kapsamı, ölçüm birimi ve veri kaynağı ayrıca kontrol edilecektir. Özellikle ortalama emekli aylığı, en düşük emekli aylığı, kök aylık, ödenen aylık ve ek ödeme veya tamamlama yoluyla ulaşılan aylık kavramlarının birbirinden ayrılması gerekecektir. Benzer biçimde enflasyon hesabında kullanılacak fiyat endeksinin, ücret karşılaştırmalarında kullanılacak ücret göstergesinin ve emekli aylığının hangi tarihteki tutarının esas alındığının açıkça belirtilmesi sağlanacaktır. Bu yöntemsel yaklaşım sayesinde araştırma, tek bir göstergeye dayanarak “emekli aylıkları düştü” veya “emekli aylıkları arttı” biçiminde genel bir sonuca ulaşmak yerine, emekli aylığının mutlak düzeyi, reel satın alma gücü ve toplum içindeki göreli gelir konumu arasındaki farklılıkları ayrı ayrı gösterebilecektir. Sonuç olarak yöntem, hukuksal değişiklik, aylık hesaplama parametreleri, nominal aylık, reel aylık, göreli gelir konumu, emekli yoksulluğu ve toplumsal ve siyasal sonuçlar şeklindeki birbirini izleyen çözümleme zinciri üzerine kurulacaktır.

KAVRAMSAL VE KURAMSAL ÇERÇEVE

Emekli yoksulluğunun bir sosyal politika sorunundan siyasal soruna dönüşümünü inceleyen bir araştırmada kavramsal çerçevenin önemi kullanılan kavramların birbirinin yerine geçirilmesini önlemektir. Emekli aylığındaki nominal artış, reel gelir artışı, gelir ikame oranı, göreli gelir konumu ve yoksulluk aynı olguyu ifade etmemektedir. Benzer biçimde emekli yoksulluğunun ortaya çıkması ile bu durumun siyasal talebe dönüşmesi arasında da kendiliğinden ve doğrusal bir ilişki bulunmamaktadır. Bu nedenle araştırmada ekonomik, sosyal politika ve siyasal boyutlar birbirinden ayrılarak ancak aralarındaki ilişkiler korunarak ele alınacaktır.

Emekli Aylığı ve Gelir Güvencesi

Emekli aylığı çalışma yaşamı sona eren bireyin gelir sürekliliğini sağlamak üzere sosyal güvenlik sistemi tarafından sağlanan temel gelir mekanizmasıdır. Bu yönüyle emekli aylığı yalnızca belirli bir miktarda parasal ödeme değildir. Çalışma yaşamı boyunca elde edilen gelirin emeklilik döneminde belirli ölçüde sürdürülmesini ve yaşlılık döneminde gelir güvencesinin korunmasını amaçlayan sosyal güvenlik mekanizmasının temel araçlarından biridir. Dolayısıyla emekli aylığının yeterliliğinin değerlendirilmesinde yalnızca aylığın nominal tutarının bilinmesi yeterli değildir. Aylığın satın alma gücü, çalışma dönemindeki gelirle ilişkisi ve aynı dönemde toplumdaki genel gelir düzeyi karşısındaki konumu da dikkate alınmalıdır. Bu araştırmada bu nedenle emekli aylığının düzeyi ile emekli aylığının yeterliliği birbirinden ayrılacaktır. Birincisi parasal tutara ve ikincisi ise bu tutarın ekonomik ve toplumsal gereksinmeler karşısındaki anlamına ilişkindir.

Nominal ve Reel Emekli Aylığı

Emekli aylığının zaman içindeki değişimini incelemenin ilk koşulu nominal ve reel değişim arasındaki ayrımı yapmaktır. Nominal aylık belirli bir tarihte emekliye ödenen parasal tutarı ifade eder. Ancak yüksek enflasyon dönemlerinde nominal artış emeklinin satın alma gücünde aynı oranda bir artış anlamına gelmez. Bu nedenle araştırmada nominal aylıkların yanı sıra enflasyon etkisinden arındırılmış reel emekli aylığı da hesaplanacaktır. Böylece örneğin bir dönemde emekli aylığının nominal olarak birkaç kat artmış olması tek başına emeklinin ekonomik durumunun iyileştiği biçiminde yorumlanmayacaktır. Değişimin anlamı aynı dönemde tüketici fiyatlarının ve diğer gelir göstergelerinin nasıl hareket ettiğiyle birlikte değerlendirilecektir.

Göreli Gelir Konumu

Yoksulluk yalnızca belirli bir mutlak gelir eşiğinin altında bulunmakla açıklanabilecek bir olgu değildir. Özellikle gelişmiş ve orta gelirli toplumlarda bireyin toplum içindeki göreli ekonomik konumu da önem taşımaktadır. Bu araştırmada göreli gelir konumu emekli aylığının aynı dönemdeki asgari ücret, çalışanların ücretleri, ortalama kazançlar ve uygun olması durumunda kişi başına gelir gibi göstergelere oranı üzerinden değerlendirilecektir. Bu yaklaşım önemli bir ayrım yaratmaktadır. Emekli aylığı reel olarak artabilir ancak çalışanların gelirleri veya toplumun genel refah düzeyi daha hızlı yükseliyorsa emeklinin göreli konumu gerileyebilir. Tersine, nominal aylık artışının sınırlı olduğu bir dönemde fiyatlar ve diğer gelirler daha düşük hızla artıyorsa göreli konum korunabilir. Bu nedenle araştırmanın temel göstergelerinden biri emekli aylığının toplumdaki diğer temel gelir göstergelerine oranı olacaktır.

Gelir İkame Oranı

Emeklilik sistemlerinin önemli amaçlarından biri, bireyin çalışma yaşamındaki gelirinin emeklilik döneminde belirli ölçüde ikame edilmesini sağlamaktır. Bu bağlamda gelir ikame oranı (replacement rate), emeklilik dönemindeki gelirin çalışma dönemindeki gelire oranını ifade eden temel göstergelerden biridir. Ancak ikame oranının hesaplanması farklı kurum ve araştırmalarda farklı yöntemlerle yapılabilmektedir. Brüt veya net gelirlerin kullanılması, çalışma yaşamındaki hangi gelirin esas alındığı, emeklilik öncesindeki son ücret ile ortalama yaşam boyu kazancın ayrımı gibi unsurlar sonucu değiştirebilmektedir. Bu nedenle araştırmada ikame oranları kullanılırken yöntemi açıkça belirtilmeyen farklı kaynakların rakamları doğrudan karşılaştırılmayacaktır. Aynı yöntemle üretilmiş veriler tercih edilecek ve farklı yöntemler kullanılmışsa bu durum ayrıca belirtilecektir.

Emekli Yoksulluğu

Bu araştırmanın merkezi kavramı olan emekli yoksulluğu emeklilik döneminde elde edilen gelirin bireyin temel gereksinimlerini ve toplumsal yaşama kabul edilebilir düzeyde katılımını karşılamada yetersiz kalması durumunu ifade etmektedir. Bununla birlikte emekli yoksulluğu yalnızca emekli aylığının belirli bir parasal eşiğin altında bulunması şeklinde tanımlanmayacaktır. Konut ve barınma giderleri, gıda, sağlık, enerji, ulaşım ve diğer zorunlu harcamaların gelir üzerindeki ağırlığı da bu olgunun değerlendirilmesinde dikkate alınacaktır. Bu yaklaşım, özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde önem taşımaktadır. Aynı nominal gelir farklı dönemlerde farklı satın alma gücüne sahip olabileceği gibi, aynı reel gelir de konut, sağlık veya enerji maliyetlerindeki değişiklikler nedeniyle farklı yaşam koşulları yaratabilir. Dolayısıyla araştırmada emekli yoksulluğu gelir yetersizliği ile yaşam maliyeti arasındaki ilişki üzerinden de değerlendirilecektir.

Sosyal Devlet ve Sosyal Güvenlik

Emekli aylığı modern sosyal devletin sosyal güvenlik işlevinin temel araçlarından biridir. Sosyal devlet anlayışında yaşlılık ve çalışma gücünün kaybı gibi bireyin gelir elde etme kapasitesini azaltan durumlarda kamu otoritesinin belirli ölçüde gelir güvencesi sağlaması beklenmektedir. Bu çerçevede emeklilik sisteminin değerlendirilmesinde yalnızca mali sürdürülebilirlik değil, aynı zamanda gelir güvencesi, sosyal yeterlilik ve insan onuruna uygun yaşam boyutları da dikkate alınmalıdır. Burada sosyal güvenlik sisteminin mali sürdürülebilirliği ile emeklinin yeterli gelir elde etmesi arasında olası bir siyasa gerilimi bulunduğu kabul edilmektedir. Araştırma bu iki hedef arasında önceden bir tercih yapmak yerine uygulanan siyasa ve sonuçlarını görgül veriler üzerinden inceleyecektir.

Prim–Aylık Bağlantısı ve Dağıtım Boyutu

Emeklilik sistemlerinin önemli bir özelliği, çalışma döneminde ödenen primlerle emeklilik döneminde elde edilen aylık arasında belirli bir bağlantı kurulmasıdır. Bu bağlantının gücü veya zayıflaması, sistemin hem güncel yapısını hem de bireylerin sisteme ilişkin beklentilerini etkileyebilir. Özellikle en düşük emekli aylığı ve tamamlama mekanizmalarının yaygınlaşması durumunda hesaplanan aylık ile gerçekte ödenen aylık arasındaki fark önem kazanmaktadır. Bu nedenle araştırmada yalnızca emeklinin eline geçen tutar değil, olanaklı olduğu ölçüde aylığın hangi hukuksal ve güncel mekanizma sonucunda oluştuğu da incelenecektir. Böylece emeklilik sistemindeki değişimin yalnızca sonuçları değil, sonuçları üreten mekanizmalar da ortaya konulacaktır.

Kök Maaş, Kök Aylık

Kök maaş sigortalının çalışma hayatı boyunca bildirilen kazançları ve prim günleri üzerinden hesaplanan ek destekler hariç “hak edilen” aylığı ifade eder. En düşük aylık uygulaması ise kök maaşı belirli bir sınırın altında kalan kişilere fark tamamlama mantığıyla daha yüksek ödeme yapılmasına olanak tanır.

Emekli Yoksulluğunun Siyasal Sorun Niteliği Kazanması

Bir sosyal politika sorununun siyasal sorun durumuna gelmesi yalnızca sorunun yaygınlaşmasıyla açıklanamaz. Siyasal sorun niteliği toplumsal bir grubun yaşadığı ekonomik veya sosyal güçlüğün toplu talebe dönüşmesi, kamu otoritesinden çözüm istenmesi ve siyasal karar alma süreçlerinin konusu durumuna gelmesi ile ortaya çıkmaktadır. Bu araştırmada emekli yoksulluğunun siyasal niteliği üç aşamalı bir süreç olarak ele alınacaktır:

Birinci aşama-Ekonomik sorun: Emekli aylığının temel gereksinimleri karşılamada yetersiz kalması veya emeklinin göreli gelir konumunun gerilemesi.

İkinci aşama-Toplumsal sorun: Benzer ekonomik koşulları yaşayan emeklilerin ortak bir sorun algısı geliştirmeleri, örgütlenmeleri ve toplu talepler ortaya koymaları.

Üçüncü aşama-Siyasal sorun: Bu taleplerin kamu siyasası, bütçe tercihleri, sosyal güvenlik düzenlemeleri ve siyasal karar alma süreçlerinin gündemine taşınması.

Bu üç aşama birbirinden kesin sınırlarla ayrılmayabilir. Ancak çözümleyici olarak bu ayrım yoksulluk ile siyasal talep arasındaki mekanizmanın incelenmesini kolaylaştırmaktadır.

İnsan Onuru ve Sosyal Güvenlik

Emeklilik gelirinin yalnızca ekonomik bir değişken olarak değerlendirilmesi yaşlılık döneminin sosyal ve insancıl boyutlarını gözden kaçırabilir. Sosyal güvenlik sisteminin temel amaçlarından biri çalışma gücünün azalması veya sona ermesi nedeniyle bireyin toplumsal yaşamdan dışlanmasını önlemektir. Bu nedenle araştırmada insan onuru, bağımsız bir ekonomik gösterge olarak değil, sosyal güvenliğin amaç ve sonuçlarını değerlendirmeye yardımcı olan normatif bir ölçüt olarak ele alınacaktır. 25 Eylül 2026 Ankara protestosunda kullanılan “Para için değil, onurumuz için” ifadesi de bu nedenle yalnızca bir protesto sloganı olarak değil, ekonomik yetersizlik ile toplumsal saygınlık arasındaki ilişkinin emekliler tarafından nasıl ifade edildiğini gösteren bir görgül veri olarak değerlendirilecektir. Bununla birlikte bu tekil ifade bütün emeklilerin ortak görüşü olarak kabul edilmeyecek ve yalnızca olayın gerçekleştiği bağlam içinde değerlendirilecektir.

Kuramsal İlişki: Gelir Değişiminden Siyasal Talebe

Bu araştırmanın kuramsal çerçevesi emekli yoksulluğunu basit bir gelir azalması siyasal tepki ilişkisi olarak kabul etmemektedir. Araştırmada önerilen çözümleme zinciri şöyledir:

Emeklilik sistemindeki hukuksal ve parametrik değişiklikler

↓

Emekli aylığının hesaplanma biçimindeki değişiklik

↓

Nominal ve reel aylık düzeyindeki değişim

↓

Emekli aylığının çalışan gelirleri ve genel refah karşısındaki göreli konumunun değişmesi

↓

Emekli yoksulluğu ve gelir güvencesi sorunlarının ortaya çıkması

↓

Bireysel ve toplu toplumsal sonuçlar

↓

Örgütlenme, talep ve protesto

↓

Siyasal gündeme taşınma

Bu zincirin her aşamasında başka ekonomik, toplumsal ve kurumsal değişkenlerin etkili olabileceği kabul edilmektedir. Dolayısıyla araştırmanın amacı bu zincirde otomatik bir nedensellik kurmak değil, hangi aşamalarda ve hangi koşullarda bir dönüşüm gerçekleştiğini görgül olarak ortaya koymaktır. Bu çerçeve makalenin temel sorusunu da belirginleştirmektedir: Sorun yalnızca emekli aylıklarının zaman içinde ne kadar değiştiği değildir. Asıl soru, bu değişimin emeklilerin ekonomik ve toplumsal konumunu nasıl etkilediği ve bu etkinin hangi koşullarda toplu ve siyasal bir talebe dönüştüğüdür.

TÜRKİYE’DE EMEKLİLİK SİSTEMİNİN DÖNÜŞÜMÜ

Türkiye’de emeklilik sisteminin 2002–2026 dönemindeki gelişimi yalnızca emekli aylıklarının dönemsel artışları üzerinden değerlendirilemez. Emekli aylığının düzeyini belirleyen hesaplama yöntemleri, aylık bağlama oranları, geçmiş kazançların güncellenmesi, emeklilik koşulları ve zaman içinde oluşturulan en düşük aylık uygulamaları bu dönemde önemli değişikliklere uğramıştır. Bu nedenle Türkiye’de emeklilik sisteminin dönüşümünü değerlendirebilmek için 2002 sonrasındaki gelişmelerin kendilerinden önce gelen hukuksal değişikliklerle birlikte ele alınması gerekmektedir. Özellikle 1999 tarihli 4447 sayılı Kanun ile 2006 tarihli 5510 sayılı Kanun ve 2008 tarihli 5754 sayılı değişiklikleri daha sonraki dönemde emekli aylıklarının oluşumunu etkileyen temel hukuksal dönüm noktalarıdır.

1999: Emeklilik Sisteminde Yapısal Değişimin Başlangıcı

1999 yılında kabul edilen 4447 sayılı Kanun emeklilik sisteminde önemli değişiklikler meydana getirmiştir. Bunların başında emeklilik yaşının yükseltilmesi ve aylık bağlama oranlarının değiştirilmesi gelmektedir. 4447 sayılı Kanunla SSK ve Bağ-Kur bakımından aylık bağlama oranları prim ödeme süresinin farklı bölümlerine farklı oranlar uygulanacak şekilde yeniden düzenlenmiştir. Böylece ilk 3.600 gün için daha yüksek ve sonraki dönemler için giderek düşen oranlar öngörülmüştür. Bu değişikliğin sonucu olarak aynı prim ödeme süresi karşılığında bağlanacak aylığın, önceki sisteme göre daha düşük olması olanaklı duruma gelmiştir. 1999 değişikliğinin araştırmamız açısından önemi 2002 sonrasında gözlenen emekli aylığı düzeylerinin önemli bir bölümünün AKP iktidarından önce oluşturulmuş hukuksal bir çerçevenin içinde meydana gelmiş olmasıdır. Bu nedenle sonraki dönemde emekli aylıklarının göreli olarak gerilemesi veya yükselmesi yalnızca 2002 sonrasındaki siyasal iktidarların kararlarıyla açıklanabilecek bir olgu olarak başlangıçta kabul edilmeyecektir. Bu ayrım araştırmanın nedensellik açısından tarafsızlığını koruması bakımından önemlidir.

2002–2006: Yeni Dönemin Başlangıcı

2002 yılı araştırmanın kronolojik başlangıç noktası olarak alınacaktır. Bunun nedeni 2002'nin yeni siyasal dönemin başlangıcı olması ve aynı zamanda daha sonraki yaklaşık çeyrek yüzyıllık değişimin karşılaştırılabileceği bir başlangıç yılı oluşturmasıdır. Ancak 2002 yılı emeklilik sisteminin başlangıç yılı değildir. Bu nedenle 2002 verileri, 1999 reformunun ardından oluşmuş sistemin başlangıç düzeyi olarak değerlendirilecektir. Bu dönemde emekli aylıklarının nominal düzeyindeki artışların yanı sıra enflasyon karşısındaki reel değişimleri ve asgari ücretle ilişkileri ayrıca incelenecektir. Böylece dönemin yalnızca “maaş artışları” üzerinden değerlendirilmesi önlenecektir.

2006–2008: 5510 Sayılı Kanun ve Yeni Hesaplama Sistemi

31 Mayıs 2006 tarihinde kabul edilen 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Türkiye'deki sosyal güvenlik sistemini bütünleştirmeyi amaçlayan kapsamlı bir düzenleme olarak kabul edilmiştir. Kanun sosyal sigortalar ile genel sağlık sigortasının kapsamını ve işleyişini yeniden düzenlemiştir. Ancak araştırma açısından daha önemli olan nokta yaşlılık aylığının hesaplanmasına ilişkin sistemdir. 2008 yılında 5754 sayılı Kanunla 5510 sayılı Kanunun ilgili hükümlerinde önemli değişiklikler yapılmıştır. Yeni sistemde yaşlılık aylığı ortalama aylık kazanç ile aylık bağlama oranının çarpımı üzerinden hesaplanmaktadır. Ortalama aylık kazanç, sigortalının geçmiş yıllardaki prime esas kazançlarının belirli bir güncelleme katsayısıyla güncellenmesi sonucunda hesaplanmaktadır. Aylık bağlama oranı ise toplam prim ödeme gününün her 360 günü için %2 olarak belirlenmiştir. Bu düzenlemenin önemli unsurlarından biri de güncelleme katsayısının belirlenme biçimidir. 2008 değişikliği sonrasında geçmiş kazançların güncellenmesinde tüketici fiyatlarındaki değişimin tamamı ile gayrisafi yurtiçi hasıla büyümesinin %30'u dikkate alınmıştır. AYM'nin kararında da bu mekanizma ayrıntılı biçimde açıklanmaktadır. Böylece 2008 sonrasında emekli aylığının oluşumunda geçmiş kazançların güncellenmesi ile aylık bağlama oranı iki temel parametre durumuna gelmiştir. Bu değişiklik, araştırmanın temel sorularından biri açısından özel önem taşımaktadır: Emekli aylığının düzeyini yalnızca emekli olunan tarihteki ücret değil, çalışma yaşamı boyunca elde edilen prime esas kazançların nasıl güncellendiği ve toplam prim süresinin hangi aylık bağlama oranıyla değerlendirildiği de belirlemektedir.

2008 Sonrası Sistemin Temel Özelliği

2008 sonrasında yürürlüğe giren sistemin uzun dönemli etkisinin anlaşılabilmesi için bir noktanın özellikle vurgulanması gerekir: Yeni hesaplama yöntemi yalnızca o tarihte emekli olanları değil, 2008 sonrasında ilk kez sigortalı olanların gelecekteki emekli aylıklarının oluşumunu da ilgilendirmektedir. Bu nedenle 2008 reformunun etkisi yalnızca 2008 yılında ödenen emekli aylıkları üzerinden ölçülemez. Reformun gerçek etkisinin görülebilmesi için daha sonraki yıllarda sisteme girenlerin emeklilik dönemlerinde alacakları aylıkların da uzun dönemli olarak incelenmesi gerekir. Bu durum araştırmada önemli bir yöntemsel ayrım yaratacaktır: Mevcut emeklilerin aylıklarının değişimi ile yeni sistem altında gelecekte emekli olacakların aylıklarının oluşumu aynı olgu değildir. Dolayısıyla makalenin sonraki bölümlerinde bu iki süreç olanaklı olduğunca ayrı izlenecektir.

2012: İntibak Düzenlemesi

2012 yılında yapılan intibak düzenlemesi özellikle belirli dönemlerde emekli olmuş SSK emeklilerinin aylıkları arasındaki farklılıkların giderilmesine yönelik önemli bir uygulama olmuştur. Bu düzenleme, emekli aylıklarının yalnızca genel artışlarla değil, geçmiş dönemlerde aynı veya benzer koşullarda emekli olanlar arasındaki farklılıkların giderilmesi amacıyla yapılan özel düzenlemelerle de değişebildiğini göstermektedir. Dolayısıyla 2012 intibak uygulaması araştırmada “sistemsel aylık artışı” ile “belirli bir emekli grubuna yönelik düzeltici düzenleme” arasındaki farkın görülmesini sağlayan bir örnek olarak ele alınacaktır.

2018: Emekli Bayram İkramiyesi

2018 yılında emeklilere Ramazan ve Kurban bayramlarında ikramiye ödenmeye başlanması emeklilerin toplam yıllık gelirini etkileyen yeni bir ödeme mekanizması oluşturmuştur. 2021 yılında bayram ikramiyesi 1.100 TL'ye yükseltilmiştir. Bu uygulama emekli aylığının kendisiyle karıştırılmamalıdır. Araştırmada aylık gelir ile yıllık toplam emekli gelirini artıran ek ödemeler ayrı göstergeler olarak değerlendirilecektir. Bu ayrım özellikle önemlidir çünkü bir emeklinin yıllık toplam gelirindeki artış aylık bağlama sisteminde yapısal bir iyileşme meydana geldiği anlamına gelmeyebilir.

2019: En Düşük Emekli Aylığı Uygulamasının Başlaması

2019 yılı emekli aylıkları bakımından yeni bir dönemin başlangıcıdır. Bu yılda ilk kez hesaplanan emekli aylığı belirli bir tutarın altında kalanlar için asgari ödeme tutarı oluşturulmuştur. İlk tutar 1.000 TL olarak belirlenmiştir. Bu uygulama, emeklilik sisteminde önemli bir ayrımın ortaya çıkmasına yol açmıştır: hesaplanan aylık ile gerçekte ödenen aylık aynı olmak zorunda değildir. Bu nedenle 2019 sonrasında “en düşük emekli aylığı” kavramı emeklilik sisteminin klasik prim–aylık ilişkisinin yanında ayrıca incelenmesi gereken bir sosyal politika aracına dönüşmüştür.

2020–2023: En Düşük Aylığın Hızla Yükselmesi

En düşük emekli aylığı uygulaması sonraki yıllarda art arda yükseltilmiştir. Kronolojik olarak uygulanan tutarlar şöyledir:

Çizelge 1:

 

En Düşük Aylıkta Gelişme

Dönem

En düşük aylık

2019

1.000 TL

2020

1.500 TL

Ocak 2022

2.500 TL

Temmuz 2022

3.500 TL

Ocak 2023

5.500 TL

Nisan 2023

7.500 TL

2024 Ocak

10.000 TL

2024 Temmuz

12.500 TL

2025 Ocak

14.469 TL

2025 Temmuz

16.881 TL

2026 Ocak

20.000 TL

2026 Temmuz

23.552 TL

 

2019'dan 2026 Temmuzuna kadar gerçekleşen bu değişim emekli aylıklarının incelenmesinde en düşük aylık uygulamasının başlı başına bir kronolojik gösterge durumuna geldiğini ortaya koymaktadır. 2019–2023 arasındaki ilk aşamalar TBMM tutanaklarında ayrıntılı olarak yer almaktadır. 2025 ve 2026'daki tutarlar da TBMM kayıtlarında izlenebilmektedir. 2026 yılı bakımından ayrıca dikkat edilmesi gereken nokta Ocak ayında 16.881 TL olan asgari ödeme tutarının 20.000 TL'ye, Temmuz ödeme döneminde ise 23.552 TL'ye çıkarılmış olmasıdır. Temmuz düzenlemesinde artış 2026'nın ilk altı aylık dönemine ilişkin TÜFE değişimi esas alınarak belirlenmiştir.

En Düşük Aylık Uygulamasının Yapısal Anlamı

2019 sonrasında ortaya çıkan gelişme yalnızca “en düşük aylığın artırılması” değildir. Daha önemli olan emekli aylığı sisteminin giderek daha büyük ölçüde hesaplanan aylık ile gerçekte ödenen aylık arasındaki farkın kamu tarafından tamamlanması mekanizmasını kullanmaya başlamasıdır. Bu nedenle araştırmanın ilerleyen bölümünde şu üç gösterge birbirinden ayrılacaktır: Sigortalının kendi prim ve kazanç geçmişine göre hesaplanan aylığı, kanunla belirlenen en düşük ödeme tutarı ve emeklinin gerçekte aldığı aylık. Bu ayrım yapılmadan 2019 sonrası emekli aylıklarının düzeyindeki değişimin doğru biçimde yorumlanması olanaklı değildir.

2022–2023 Dönemindeki Özel Düzenlemeler

2022 ve 2023 yılları emeklilik sistemi bakımından yalnızca en düşük aylık düzenlemeleri nedeniyle değil, farklı emekli gruplarına yönelik başka düzenlemeler nedeniyle de önem taşımaktadır. 2022 yılında ek gösterge düzenlemesiyle bazı kamu görevlilerinin ek göstergeleri artırılmış ve bunun emekli aylıklarına yansıması sağlanmıştır. Bu kapsamda polis, öğretmen, avukat, sağlık personeli ve bazı diğer unvan grupları da düzenlemeden etkilenmiştir. 2023 yılında ise Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT) düzenlemesiyle belirli koşulları sağlayan ve 8 Eylül 1999 ve öncesinde sigorta başlangıcı bulunan kişiler bakımından yaş koşuluna ilişkin önemli bir değişiklik yapılmıştır. Bu düzenleme emekli sayısının ve sosyal güvenlik harcamalarının gelişimini değerlendirmek bakımından ayrıca dikkate alınacaktır. Bu gelişmeler emeklilik siyasasının yalnızca aylıkların tutarı üzerinden değil, emekli sayısını ve sistemin toplam mali yükünü değiştiren düzenlemeler üzerinden de değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.

2024–2025: En Düşük Aylığın Genel Gelir Yapısı İçindeki Konumu

2024 ve 2025 döneminde en düşük emekli aylığının 10.000 TL'den 12.500 TL'ye, daha sonra 14.469 TL'ye ve 16.881 TL'ye yükseltilmesi nominal artışın oldukça yüksek olduğu bir döneme işaret etmektedir. Ancak bu artışların emeklilerin ekonomik durumunu nasıl etkilediği, aynı dönemlerdeki enflasyon, asgari ücret, çalışan ücretleri ve yaşam maliyeti göstergeleriyle birlikte değerlendirilmelidir. Bu nedenle araştırmanın bundan sonraki bölümünde yalnızca bu tutarların kronolojik olarak sıralanması yeterli görülmeyecek ve her dönemin reel değeri ve göreli gelir konumu ayrıca hesaplanacaktır.

2026: En Düşük Aylığın 23.552 TL'ye Yükselmesi

2026 yılı araştırmanın kapsadığı dönemin son yılı olması nedeniyle ayrıca önem taşımaktadır. Ocak 2026'da dosya bazında en düşük ödeme tutarı 20.000 TL'ye yükseltilmiştir. TBMM kayıtlarına göre bu düzenlemeden yaklaşık 4,9 milyon emeklinin yararlanacağı belirtilmiştir. Temmuz 2026'da ise en düşük aylık 23.552 TL'ye çıkarılmıştır. TBMM'nin açıklamasına göre bu tutar 2026'nın ilk altı aylık döneminde gerçekleşen TÜFE değişimi esas alınarak belirlenmiştir. Bununla birlikte 2026 yılına ilişkin değerlendirmede yalnızca “23.552 TL” rakamının verilmesi yeterli değildir. Bu tutarın aynı tarihteki asgari ücret, ortalama ücretler, kira ve temel tüketim harcamaları ile karşılaştırılması gerekmektedir. Böylece nominal artış ile gerçek ekonomik konum arasındaki fark ortaya çıkarılabilecektir.

Dönüşümün Genel Kronolojisi

1999–2026 dönemindeki temel dönüşüm noktaları şu şekilde özetlenebilir:

Çizelge 2:

 

Temel Dönüşüm Noktaları

Yıl

Başlıca gelişme

Araştırma açısından önemi

1999

4447 sayılı Kanun

Emeklilik yaşı ve aylık bağlama sisteminde yapısal değişiklik

2002

Yeni siyasal dönemin başlangıcı

Araştırmanın karşılaştırmalı zaman serisinin başlangıcı

2006

5510 sayılı Kanunun kabulü

Sosyal güvenlik sisteminin yeniden yapılandırılması

2008

5754 sayılı değişiklik ve yeni aylık hesaplama sistemi

Ortalama aylık kazanç, güncelleme katsayısı ve %2 aylık bağlama oranı

2012

İntibak düzenlemesi

Belirli emekli gruplarındaki aylık farklılıklarının giderilmesi

2018

Bayram ikramiyesi

Aylık dışı emekli gelirinin oluşması

2019

En düşük aylık uygulaması

Hesaplanan aylık–gerçek ödenen aylık ayrımının ortaya çıkması

2020

En düşük aylığın 1.500 TL'ye yükseltilmesi

Asgari ödeme mekanizmasının genişlemesi

2022

En düşük aylığın 2.500 ve 3.500 TL'ye yükseltilmesi

En düşük aylık mekanizmasının güçlenmesi

2022

Ek gösterge düzenlemesi

Bazı kamu görevlilerinin emekli aylıklarının etkilenmesi

2023

En düşük aylığın 5.500 ve 7.500 TL'ye yükseltilmesi

Asgari ödeme mekanizmasının yaygınlaşması

2023

EYT düzenlemesi

Emekli sayısı ve sosyal güvenlik dengeleri bakımından yeni dönem

2024

En düşük aylığın 10.000 ve 12.500 TL'ye yükseltilmesi

En düşük aylık ile diğer gelir göstergeleri arasındaki ilişkinin önem kazanması

2025

En düşük aylığın 14.469 ve 16.881 TL'ye yükseltilmesi

Nominal artış–reel değer ayrımının belirginleşmesi

2026 Ocak

En düşük aylığın 20.000 TL'ye çıkarılması

Asgari ödeme mekanizmasının yeni düzeyi

2026 Temmuz

En düşük aylığın 23.552 TL'ye çıkarılması

Araştırmanın güncel son noktası

 

Bu kronoloji araştırmanın sonraki bölümünde oluşturulacak 2002–2026 Emekli Aylıkları Kronolojik Çizelgesi için yalnızca başlangıç çerçevesini oluşturmaktadır. Asıl görgül çözümleme bu hukuksal ve kurumsal dönüm noktalarının karşısına yıllık emekli aylığı, enflasyon, asgari ücret, çalışan ücretleri ve diğer gelir göstergelerinin yerleştirilmesiyle gerçekleştirilecektir. Dolayısıyla bu bölümün temel sonucu Türkiye'deki emeklilik sisteminin 1999'dan 2026'ya kadar tek bir çizgide ilerleyen basit bir değişim yaşamamış olduğudur. Emeklilik koşulları, aylık hesaplama yöntemi, aylık bağlama oranları, geçmiş kazançların güncellenmesi ve en düşük aylık mekanizması farklı tarihlerde ve farklı araçlarla değişmiştir. Bu nedenle emekli yoksulluğunun oluşumunu açıklayabilmek için tek bir reformu veya tek bir dönemi esas almak yerine bu değişikliklerin birbirini izleyen etkilerinin incelenmesi gerekmektedir.

Çizelge 3:

 

Türkiye’de Emekli Aylığı Ödemelerinin GSYH’ye Oranı, 2002–2025

Yıl

Emekli sayısı*

Emekli aylığı ödemeleri (milyar TL)

GSYH, cari fiyatlarla (milyar TL)

Emekli aylığı ödemeleri / GSYH (%)

2002

5.888.418

16,7

362,1

4,61

2003

6.178.979

25,2

472,2

5,33

2004

6.501.742

30,7

582,9

5,26

2005

6.837.393

38,5

680,3

5,66

2006

7.248.871

45,1

795,8

5,66

2007

7.589.715

52,3

887,7

5,89

2008

8.045.815

59,1

1.002,8

5,90

2009

8.488.866

68,6

1.006,4

6,82

2010

8.820.694

79,0

1.167,7

6,76

2011

9.274.705

91,6

1.404,9

6,52

2012

9.635.806

105,3

1.581,5

6,66

2013

9.893.779

119,2

1.823,4

6,54

2014

10.227.047

134,4

2.054,9

6,54

2015

10.808.165

152,0

2.350,9

6,47

2016

11.171.059

185,2

2.626,6

7,05

2017

11.418.722

209,5

3.133,7

6,69

2018

11.867.931

245,1

3.761,2

6,52

2019

12.214.543

298,6

4.317,8

6,92

2020

12.490.714

343,0

5.048,6

6,79

2021

12.847.135

406,0

7.256,1

5,60

2022

13.128.225

668,8

15.011,8

4,46

2023

15.236.122

1.408,6

26.276,3

5,36

2024

—

2.667,8

44.587,2

5,98

2025

—

3.775,5

63.020,9

5,99

 

Çizelge 3 gerçekten çarpıcı fakat ilk bakışta düşünülebilecek yorumdan daha karmaşıktır. 2002'de emekli aylığı ödemelerinin GSYH'ye oranı %4,61 iken 2009'da %6,82'ye, 2016'da %7,05'e, 2019'da %6,92'ye çıkıyor, 2022'de ise %4,46'ya düşüyor, 2024'te yaklaşık %5,98 ve 2025'te yaklaşık %5,99 oluyor. Dolayısıyla “emeklilere yapılan toplam ödeme sürekli olarak GSYH içindeki payını kaybetti” şeklinde bir sonuç çıkaramayız. Tam tersine, 2009–2020 döneminde pay oldukça yüksek ve 2021–2023 döneminde ise belirgin bir kırılma görülüyor.

Emekli sayısı yaklaşık üç katına yaklaşırken emekli aylığı ödemelerinin ulusal gelir içindeki payı neden 2022'de 2002 düzeyinin bile altına düşmüştür? Bu soru çok daha güçlüdür. Ayrıca 2023'te EYT'nin etkisiyle emekli sayısındaki sıçrama nedeniyle yalnızca toplam ödeme/GSYH oranına bakmak yeterli değil. Bu nedenle çizelgeyi şu üçlüyle birlikte okumamız gerekmektedir: Emekli sayısı, toplam emekli aylığı ödemesi ve emekli aylığı ödemelerinin GSYH'ye oranı. Böylece “devlet emeklilere toplam olarak ne kadar kaynak ayırdı?” ile “bu kaynak emekli başına ne ifade ediyor?” sorularını birbirinden ayırabiliriz. Bir de önemli bir teknik nokta var: TÜİK Eylül 2025'te ulusal hesaplarda ana revizyon yaptı. TÜİK revizyonunda örneğin 2023 cari GSYH'si önceki 26,276 trilyon TL serisinden 27,091 trilyon TL'ye çıkarılmıştır. TÜİK 2025 ana revizyonunda 1995'e kadar geriye giden yeni bir GSYH serisi oluşturdu ve 2002–2023 değerlerini de revize etti.

Çizelge 4:

 

Türkiye GSYH'si, Cari Fiyatlarla, 2002–2025

Yıl

GSYH (milyar TL)

2002

362,907

2003

473,368

2004

584,694

2005

682,962

2006

799,460

2007

892,805

2008

1.009,221

2009

1.013,510

2010

1.176,048

2011

1.413,984

2012

1.590,049

2013

1.831,744

2014

2.062,358

2015

2.354,059

2016

2.629,988

2017

3.151,529

2018

3.806,479

2019

4.402,050

2020

5.141,711

2021

7.433,800

2022

15.325,857

2023

27.091,469

2024

44.587,225

2025

63.240,524

Kaynak: TÜİK, Ulusal Hesaplar Sisteminde “Ana Revizyon” Kapsamında Yapılan Çalışmalar. Tablo 2; 2024 ve 2025 yılları için TÜİK'in güncel yıllık GSYH serisi. TÜİK'in revizyon tablosu 2002–2023 değerlerini doğrudan “revizyon sonrası” olarak vermektedir. 2025 yılı GSYH'si cari fiyatlarla 63 trilyon 240 milyar 524 milyon TL olarak açıklanmıştır.

 

TÜİK'in revizyon tablosu 2002–2023 değerlerini doğrudan “revizyon sonrası” olarak vermektedir. 2025 yılı GSYH'si cari fiyatlarla 63 trilyon 240 milyar 524 milyon TL olarak açıklanmıştır. Bu seriyle artık önceki “Emekli aylığı ödemeleri / GSYH” tablosunu baştan hesaplamalıyız. Çünkü GSYH paydası değişmiştir. Örneğin:

2002: 16,687 milyar / 362,907 milyar = %4,60

2007: 52,312 milyar / 892,805 milyar = %5,86

2016: 185,2 milyar / 2.629,988 milyar = yaklaşık %7,04

2022: 668,8 milyar / 15.325,857 milyar = yaklaşık %4,36

2023: 1.408,6 milyar / 27.091,469 milyar = yaklaşık %5,20

Dolayısıyla daha önce verilen %4,61, %5,89, %7,05, %4,46, %5,36 gibi oranlar küçük fakat akademik açıdan önemli ölçüde değişiyor. Bunun nedeni esas olarak TÜİK'in 2025 ana revizyonuyla GSYH paydasının değiştirilmiş olmasıdır.

EMEKLİ NÜFUSU, EMEKLİ AYLIĞI ÖDEMELERİNİN GSYH PAYI VE EMEKLİ BAŞINA DÜŞEN GÖRELİ PAY: 2002–2025

Bu çizelgede “emekli sayısı” sütununda SGK'nın karşılaştırılabilir pasif sigortalı/dosya serisini kullanılmıştır. Bu seri yalnızca yaşlılık aylığı alan kişileri değil, sistemde aylık/gelir bağlanan dosyaları kapsadığı için son metinde sütun başlığını teknik olarak böyle vermemiz daha doğru olacaktır. SGK'nın eski serisi 2002'de 5,888 milyon dosyadan başlamakta ve 2023'te 15,236 milyona, 2024'te 15,870 milyona ve 2025'te 16,204 milyona ulaşmaktadır.

Çizelge 5:

 

Pasif Aylık Dosyası Başına Göreli Emeklilik Kaynağının Değişimi, 2002–2025

Yıl

Pasif aylık dosyası (milyon)

Emekli aylığı ödemesi / GSYH (%)

Pasif aylık dosyası başına göreli emeklilik kaynağı endeksi (2002=100)

2002

5,888

4,60

100,0

2003

6,179

5,32

110,2

2004

6,502

5,24

103,3

2005

6,837

5,64

105,7

2006

7,249

5,64

99,6

2007

7,590

5,86

98,9

2008

8,046

5,86

93,3

2009

8,489

6,77

102,1

2010

8,821

6,71

97,5

2011

9,275

6,48

89,5

2012

9,636

6,62

88,0

2013

9,894

6,51

84,2

2014

10,227

6,52

81,6

2015

10,808

6,46

76,5

2016

11,171

7,04

80,7

2017

11,419

6,65

74,6

2018

11,868

6,44

69,5

2019

12,215

6,78

71,1

2020

12,491

6,67

68,4

2021

12,847

5,46

54,4

2022

13,128

4,36

42,6

2023

15,236

5,20

43,7

2024

15,870

5,98

48,3

2025

16,204

5,99

47,3

Kaynak ve yöntem: Pasif sigortalı sayısında SGK'nın “pasif (aylık alanlar) sigortalılar – dosya” serisi esas alınmıştır. SGK istatistiklerinde “dosya” ile “kişi” ayrı göstergeler olarak yayımlanmaktadır. Bu nedenle çizelgedeki değerler aylık alan kişi sayısını değil, aylık dosyası sayısını göstermektedir. Emekli aylığı ödemeleri SGK mali istatistiklerinden; GSYH değerleri ise TÜİK'in 2025 ana revizyonuyla geriye doğru revize edilen cari fiyatlarla GSYH serisinden alınmıştır.

 

Endeks aşağıdaki biçimde hesaplanmıştır:

Endeks(t) = {[(Emekli aylığı ödemeleri / GSYH)(t) / Pasif aylık dosyası(t)] / [(Emekli aylığı ödemeleri / GSYH)(2002) / Pasif aylık dosyası(2002)]} × 100

 

2002 yılı başlangıç değeri 100 kabul edilmiştir. Buna göre 2025 değeri [(5,99 / 16,204) / (4,60 / 5,888)] × 100 ≈ 47,3 olarak bulunmaktadır. Gösterge reel emekli aylığı, satın alma gücü veya ortalama emekli aylığı endeksi değildir. Sosyal güvenlik sisteminin emekli aylıklarına ayırdığı toplam makroekonomik kaynağın GSYH içindeki payının pasif aylık dosyası başına göreli gelişimini göstermektedir.

Bulguların Değerlendirilmesi

Çizelge 5 emeklilere ayrılan toplam kaynağın GSYH içindeki payı ile bu kaynağın bölündüğü pasif aylık dosyası sayısının çok farklı hızlarda değiştiğini göstermektedir. Pasif aylık dosyası sayısı 2002'de 5,888 milyondan 2025'te 16,204 milyona yükselmiştir. Başka bir ifadeyle yaklaşık 2,75 katına çıkmış ve yüzde 175 artmıştır. Buna karşılık emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı aynı dönemde yüzde 4,60'tan yüzde 5,99'a yükselmiş ve artış yaklaşık yüzde 30 düzeyinde kalmıştır. Bu farklılaşma sonucunda pasif aylık dosyası başına göreli emeklilik kaynağı endeksi 2002'de 100 iken 2025'te 47,3'e gerilemiştir. Başka bir ifadeyle, emekli aylıklarına ayrılan toplam GSYH payı azalmamış, tersine artmış olmasına karşın bu kaynağın bölündüğü dosya sayısının çok daha hızlı büyümesi nedeniyle dosya başına düşen göreli makroekonomik kaynak başlangıç düzeyinin yaklaşık yüzde 47'sine inmiştir. Serinin yıllık seyri doğrusal değildir. Endeks 2003'te 110,2'ye yükselmiş, 2009'da yeniden 100'ün üzerine çıkmış ve 2016'da geçici bir yükseliş göstermiştir. Buna karşılık uzun dönemli eğilim aşağı yönlüdür. Özellikle 2021 sonrasında düşüş belirginleşmiş ve 2022'de 42,6'ya gerileyen endeks EYT uygulamasının pasif aylık dosyası sayısını önemli ölçüde artırdığı 2023'te 43,7 düzeyinde kalmış ve 2024'te 48,3'e yükseldikten sonra 2025'te 47,3 olarak gerçekleşmiştir. Bu bulgu, toplam emeklilik harcamalarının artması ile bireysel emeklilerin göreli ekonomik konumunun gerilemesinin birbirleriyle çelişmediğini göstermektedir. Sorun yalnızca emeklilere ayrılan toplam kaynağın büyüklüğü değil, bu kaynağın kaç aylık dosyası arasında bölüşüldüğüdür. Emeklilere ayrılan GSYH payındaki artış pasif nüfustaki çok daha hızlı genişlemeyi karşılamaya yetmediğinde dosya başına göreli kaynak azalabilmektedir. Bu nedenle söz konusu mekanizma çalışmada “paylaşım etkisi” olarak tanımlanmaktadır. Paylaşım etkisi, emekli aylıklarının reel satın alma gücündeki değişimden bağımsız olarak, emeklilik sistemine ayrılan makroekonomik kaynağın yararlanıcı kitlenin büyüme hızının gerisinde kalması sonucunda kişi veya dosya başına göreli kaynağın azalmasını ifade etmektedir.

EMEKLİ SAYISINDAKİ ARTIŞ VE GSYH PAYININ BÖLÜŞÜMÜ

Türkiye'de emekli yoksulluğunun gelişimi yalnızca emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki toplam payına bakılarak açıklanamaz. Bulgular, emekli aylığı ödemelerinin GSYH'ye oranının 2002–2025 döneminde doğrusal ve sürekli bir azalma göstermediğini ve tersine dönemsel dalgalanmalarla birlikte 2002 düzeyinin üzerinde kaldığı yılların ağırlıkta olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte aynı dönemde emekli aylığı ve gelir ödemelerinden yararlanan pasif sigortalı sayısı çok daha hızlı artmıştır. 2002 yılında yaklaşık 5,9 milyon pasif sigortalı/dosya GSYH'nin yaklaşık %4,6'sına karşılık gelen emekli aylığı ödemesini paylaşırken 2025 yılında yaklaşık 16,2 milyon pasif dosyanın paylaştığı toplam kaynak GSYH'nin yaklaşık %6'sı düzeyindedir. Başka bir ifadeyle, emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki toplam payı yaklaşık %30 oranında genişlerken bu kaynağı paylaşan pasif sayısı yaklaşık %175 artmış ve 2,75 katına çıkmıştır. Bu gelişme, toplam kaynak ile bireysel gelir düzeyi arasındaki görünürdeki çelişkinin açıklanması bakımından önemlidir. Emeklilere aktarılan toplam kaynağın ulusal gelir içindeki payının korunması veya yükselmesi emekli başına düşen göreli kaynağın da korunduğu anlamına gelmemektedir. Toplam kaynağı paylaşan nüfusun kaynaktan daha hızlı büyümesi durumunda emekli başına düşen göreli ulusal gelir payı azalabilmektedir. Nitekim 2002 yılı 100 kabul edilerek hesaplanan emekli başına göreli GSYH payı endeksi uzun dönemde belirgin bir gerilemeye işaret etmektedir. Bu bulgu reel satın alma gücündeki değişimle özdeş değildir. Ancak emeklilerin ulusal gelir karşısındaki göreli konumundaki dönüşümü gösteren tamamlayıcı bir göstergedir. Dolayısıyla Türkiye'deki emekli yoksulluğunun temel açıklaması yalnızca “emeklilere ulusal gelirden daha az kaynak ayrılması” biçiminde kurulamaz. Daha açıklayıcı olan olgu, emeklilik sisteminden aylık ve gelir alan nüfusun büyüme hızının emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payındaki artışın çok üzerinde gerçekleşmesidir. Bu demografik ve kurumsal baskıya aylık hesaplama parametreleri, enflasyon karşısında satın alma gücü, çalışan ücretlerinden göreli kopuş ve en düşük aylık uygulamasının yarattığı tabanda sıkışma da eklendiğinde emekli yoksulluğunun çok boyutlu yapısı ortaya çıkmaktadır. DİSK-AR’ın SGK ve ÇSGB verilerinden hesapladığı seri ortalama emekli aylığını doğrudan asgari ücretle karşılaştırmaktadır. 2025 değeri raporda ilk üç ay ortalamasıdır.

Çizelge 6:

 

Emekli Aylığının Göreli Gelir Konumu

Yıl

Ortalama emekli aylığı (TL)

Net asgari ücret (TL)

Emekli aylığı / asgari ücret (%)

2002

212

174

122

2003

306

226

136

2004

356

311

115

2005

428

350

122

2006

475

380

125

2007

527

411

128

2008

563

492

114

2009

623

537

116

…

…

…

…

2022

4.000

4.877

82

2023

7.323

9.955

74

2024

13.330

17.002

78

2025*

17.252

22.105

78

* İlk üç ay ortalaması. DİSK-AR hesaplamasında ortalama aylık, toplam emekli aylığı ödemesinin pasif sigortalı sayısına bölünmesiyle elde ediliyor.

 

Buradaki değişim çok belirgindir. 2002'de ortalama emekli aylığı net asgari ücretin %122'si iken 2025'te %78'ine gerilemektedir. Daha da çarpıcı olanı 2003'te oranın %136 olmasıdır. Yani ortalama emekli aylığı asgari ücretin üçte birden fazla üzerindeyken son dönemde yaklaşık beşte bir altındadır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın bağımsız asgari ücret serisi de karşılaştırmanın paydasını doğrulamaktadır. Bakanlık 2002–2025 net asgari ücret serisini yayımlamakta ve 2025 net asgari ücretini 22.104,67 TL olarak vermektedir.

Bir sonraki gösterge daha da önemlidir. Aynı araştırmada ortalama emekli aylığının kişi başına GSYH'ye oranı hesaplanmış durumda.

 

Çizelge 7:

 

Emekli Aylığının Kişi Başına GSYH Karşısındaki Konumu

Gösterge

2002

2025

Değişim

Ortalama emekli aylığı / net asgari ücret

%122

%78

−44 puan

Ortalama emekli aylığı / kişi başına GSYH

%46,4

%29,0

−17,4 puan

2002=100 göreli GSYH endeksi

100

62,5

−%37,5

 

Burada ikinci bağımsız kanıtımız ortaya çıkmaktadır: Emekli aylığı yalnızca asgari ücrete göre gerilememiş ve kişi başına üretilen ulusal gelir karşısında da belirgin biçimde gerilemiştir. DİSK-AR'ın Temmuz 2025 hesabında oran %29'dur. 2026'da yayımlanan daha sonraki DİSK çalışması güncellenmiş verilerle 2025 oranını %31,6 olarak vermektedir.

Çizelgeler Birlikte Ne Söylüyor?

Bu bağlamda birbirinden bağımsız üç olgu yan yana konulabilmektedir. Birincisi, emeklilere yapılan toplam aylık ödemelerinin GSYH içindeki payında 2002–2025 boyunca aynı ölçüde dramatik bir düşüş yoktur. İkincisi, toplam kaynağı paylaşan emekli/pasif nüfus çok büyük ölçüde artmaktadır. Üçüncüsü, ortalama emekli aylığının hem asgari ücrete hem de kişi başına ulusal gelire oranı belirgin biçimde gerilemektedir. Bu sonuçlar birbirleriyle çelişmemekte aksine aynı sürecin üç farklı yüzünü göstermektedir.   Görece korunan toplam GSYH payı çok daha fazla emekli arasında bölüşülmekte, emekli başına göreli pay azalmakta, emekli aylığı çalışan gelirlerinden uzaklaşmakta ve emeklinin göreli gelir konumu gerilemektedir. Araştırmanın özgün ağırlık merkezi bu noktada oluşmaktadır.

Önceki çizelgede “pasif sigortalı/dosya” tanımından dolayı birtakım sorunlar olduğunu görmüştük. DİSK-AR'ın SGK verilerinden oluşturduğu ayrıntılı seri 2019'da toplam pasif sayısını 12,98 milyon, 2020'de 13,26 milyon, 2021'de 13,64 milyon, 2022'de 13,93 milyon ve 2023'te 16,03 milyon olarak vermiştir. Dolayısıyla önceki çizelgede kullandığımız 12,21; 12,49; 12,85; 13,13; 15,24 milyon serisiyle tanım farkı bulunuyor.

Emeklilere yapılan toplam aylık ödemelerinin GSYH içindeki payının, bu ödemelerden yararlanan nüfusun büyüklüğüyle birlikte değerlendirilmesi, sosyal güvenlik sisteminin emeklilik ödemelerine ayırdığı makroekonomik kaynağın kişi başına göreli değişimini göstermektedir. Bu amaçla, dönemler arası tanım farklılığından kaynaklanabilecek sapmaları önlemek üzere, paydada SGK'nın 2002 ve 2025 yılları için aynı kavramsal kapsamda yayımladığı “pasif sigortalı” sayısı kullanılmıştır. SGK verilerine göre pasif sigortalı sayısı 2002 yılında 6,55 milyon iken 2025 yılında 16,95 milyona yükselmiş; böylece yaklaşık yüzde 159 artmıştır. Aynı dönemde emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı yaklaşık yüzde 4,60'tan yüzde 5,99'a yükselmiştir. Başka bir ifadeyle, emeklilik ödemelerine ayrılan makroekonomik kaynağın GSYH içindeki payı yaklaşık yüzde 30 artarken bu kaynağı paylaşan pasif sigortalı nüfus yaklaşık yüzde 159 büyümüştür. Bu iki değişken birlikte değerlendirildiğinde oluşturulan Pasif Sigortalı Başına Göreli Emeklilik Kaynağı Endeksi, 2002=100 kabul edildiğinde 2025 yılında yaklaşık 50,3 düzeyine gerilemektedir. Böylece pasif sigortalı başına düşen göreli makroekonomik kaynağın başlangıç yılındaki düzeyinin yaklaşık yarısına indiği görülmektedir. Bu gösterge reel emekli aylığı veya satın alma gücü endeksi değildir. Pasif sigortalıların tamamı da yaşlılık aylığı alan emeklilerden oluşmamaktadır; ölüm ve malullük aylığı alanlar gibi diğer pasif sigortalı kategorileri de kapsanmaktadır. Gösterge bu nedenle bireysel emekli aylığındaki değişimi değil, sosyal güvenlik sisteminin emeklilik ödemelerine ayırdığı toplam GSYH payının pasif sigortalı başına göreli gelişimini ölçmektedir. Bununla birlikte bulgu, çalışmanın temel paylaşım etkisini güçlü biçimde ortaya koymaktadır: Türkiye'de emeklilik ödemelerine ayrılan toplam makroekonomik kaynak azalmamış, ancak bu kaynaktan yararlanan nüfus kaynaktan çok daha hızlı büyümüştür. Dolayısıyla toplam emeklilik harcamasındaki artış ile bireysel emeklinin göreli ekonomik konumundaki gerileme arasında bir çelişki bulunmamaktadır. Aynı toplam kaynağın giderek daha geniş bir pasif nüfus arasında bölüşülmesi, emekli gelirinin göreli aşınmasını açıklayan temel mekanizmalardan biridir.

Şimdi Enflasyon Katmanını Ekleyelim

Burada üçüncü çizelge grubumuz devreye girecektir. Özellikle 2021 sonrasının incelenmesi gerekmektedir. TÜİK'e göre yıl sonu TÜFE 2023'te %64,77, 2024'te %44,38, 2025'te %30,89 gerçekleşmiştir. 2025'te genel TÜFE %30,89 iken konut grubundaki yıllık artış %49,45 olmuştur.  Bu son rakam araştırma açısından çok değerlidir. Çünkü genel TÜFE ile emeklinin gerçek yaşam maliyeti aynı şey olmayabilir. Emekli bütçesinde konut, gıda, enerji ve sağlık gibi zorunlu harcamaların ağırlığı farklıysa genel TÜFE kadar artırılan bir aylık dahi emeklinin yaşadığı satın alma gücü kaybını tam karşılamayabilir. Üstelik Çalışma Bakanlığının kendi değerlendirmesi 2022 Temmuz–2025 döneminde asgari ücret artışlarının enflasyonun altında kaldığını belirtmektedir. Emekli aylığının asgari ücrete göre ayrıca gerilemesi burada iki katmanlı bir göreli gelir sorunu bulunabileceğini düşündürmektedir. Bu aşamada çalışmanın sınayacağı mekanizmayı şöyle kurabilmek olanaklıdır.

Emekli Yoksulluğunun Gelir Bölüşümü Mekanizması

Türkiye'de emekli yoksulluğunun uzun dönemli gelişimi yalnızca emeklilere yapılan toplam ödemelerin ulusal gelir içindeki payındaki değişmeyle açıklanamamaktadır. Bulgular, toplam emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payında uzun dönem boyunca emekli nüfusundaki artışla karşılaştırılabilir ölçüde bir genişleme gerçekleşmediğine işaret etmektedir. Böylece görece sınırlı değişen toplam kaynak giderek büyüyen bir emekli nüfusu arasında bölüşülmüştür. Bu nüfus etkisine emekli aylıklarının çalışan gelirleri karşısındaki göreli gerilemesi de eklenmiştir. Ortalama emekli aylığı 2002 yılında net asgari ücretin yaklaşık %122'sine karşılık gelirken 2025 yılında yaklaşık %78'i düzeyine gerilemiştir. Benzer biçimde ortalama emekli aylığının kişi başına GSYH'ye oranında da uzun dönemli bir düşüş gözlenmektedir. Dolayısıyla emekli yoksulluğunu açıklayan temel olgu yalnızca emeklilik sistemine aktarılan toplam kaynağın büyüklüğü değildir. Toplam kaynağın kaç kişi arasında bölüşüldüğü, emekli aylıklarının çalışan gelirlerine göre gelişimi, ulusal gelir artışından emekli başına düşen pay, aylıkların enflasyon karşısındaki reel değeri ve emeklilerin özgül tüketim yapısının yaşam maliyeti üzerindeki etkisi birlikte değerlendirilmelidir. Bu çerçevede, toplam emekli ödemelerinin GSYH içindeki payının görece korunması ile emeklilerin yaşadığı gelir yetersizliği arasında görünürde bulunan çelişki ortadan kalkmaktadır. Toplam kaynak göstergesi sosyal güvenlik sisteminin emeklilere aktardığı makroekonomik kaynağı kişi başına ve göreli gelir göstergeleri ise emeklinin ekonomik konumunu ölçmektedir. Birincisinin korunması, ikincisinin korunmasını zorunlu kılmamaktadır.

 

Çizelge 8:

 

Yüksek Enflasyon Döneminde En Düşük Emekli Aylığı, TÜFE ve Siyasal Takvim

Dönem

En düşük emekli aylığı

Değişim

Yıl sonu TÜFE

Siyasal bağlam

2021

1.500 TL

—

%36,08

—

Ocak 2022

2.500 TL

%66,7

 

 

Temmuz 2022

3.500 TL

%40,0

2022: %64,27

2023 seçimlerine yaklaşık 10 ay

Ocak 2023

5.500 TL

%57,1

 

Genel seçim yılı

Nisan 2023

7.500 TL

%36,4

2023: %64,77

14 Mayıs seçiminden hemen önce

Ocak 2024

10.000 TL

%33,3

 

Yerel seçim yılı

Mart 2024

10.000 TL

—

 

31 Mart yerel seçimi

Temmuz 2024

12.500 TL

%25,0

2024: %44,38

Seçim sonrası

Ocak 2025

14.469 TL

%15,8

 

—

Temmuz 2025

16.881 TL

%16,7

2025: %30,89

—

 

TÜİK'in resmi serisi 2020 yıl sonu TÜFE'sini %14,60, 2021'i %36,08 ve 2022'yi %64,27 olarak vermektedir. 2023–2024 düzenlemelerinin büyüklüğü TBMM belgelerinde de açık biçimde görülmektedir: 2023'te en düşük aylıkta yıllık %114 artış yapıldığı; 2024'te 7.500 TL'den 10.000 TL'ye, ardından 12.500 TL'ye çıkarıldığı kaydedilmektedir. YSK kayıtlarına göre 2024 yerel seçimi 31 Mart'ta yapılmıştır. Önceki yerel seçimler de 2004, 2009, 2014 ve 2019 Mart aylarında gerçekleşmiştir. Burada çok dikkat çekici bir zamansal kümelenme vardır. Seçim tarihleriyle artışların yakınlığı gözlenebilir bir olgudur ancak artışların amacı veya nedeni konusunda ayrıca kanıt gerektirmektedir.

2023 özellikle önemli bir doğal gözlem alanıdır. 2023'e yakından bakalım. En düşük emekli aylığı 2.500 TL (Ocak 2022) 3.500 TL (Temmuz 2022), 5.500 TL (Ocak 2023) ve 7.500 TL (Nisan 2023). Yani yaklaşık 15 ay içerisinde üç ayrı büyük müdahale gerçekleşmiştir. Sonuncusu özellikle dikkat çekicidir. 7.500 TL düzenlemesi Mayıs 2023 genel seçiminden hemen önce yürürlüğe girmiştir. Buna bayram ikramiyesinin 1.100 TL'den 2.000 TL'ye çıkarılması da eşlik etmiştir. Daha sonra 2023'te emeklilere tek seferlik 5.000 TL ödeme yapılmıştır. TBMM'nin belgeleri de bu düzenlemeleri doğrulamaktadır. Dolayısıyla araştırma sorumuz artık daha kesin kurulabilir: Emekli gelirlerine ilişkin olağan endeksleme dışındaki takdire bağlı müdahaleler seçim dönemlerinin yakınında yoğunlaşmakta mıdır? Bu soru akademik olarak “iktidar oy almak için emekliye zam yaptı” savından çok daha güçlüdür. Çünkü niyet değil, gözlenebilir zamanlama ve politika davranışı incelenmektedir.

Fakat 2024 Bize Karşı Örnek de Sağlıyor

Bu çok değerlidir. 31 Mart 2024 yerel seçiminden önce en düşük aylık 7.500 TL'den 10.000 TL'ye yükseltilmiştir. Fakat Temmuz 2024'te, yani seçimden sonra, 12.500 TL'ye çıkarılmıştır. Ayrıca 2024'ün ikinci yarısında SSK ve Bağ-Kur aylıkları %24,73, Emekli Sandığı aylıkları %19,31 artırılmıştır. Dolayısıyla yalnızca “seçim öncesi artış” seçip diğer artışları görmezden gelinirse seçici kanıt kullanmış olunur. Bunun yerine bütün 2002–2025 dönemini tarayıp “seçimden önceki 6 ay/seçim dışı dönemler/seçimden sonraki 6 ay” şeklinde karşılaştırma yapılmalıdır. Eğer olağan mekanizmayı aşan artışlar seçim öncesinde istatistiksel veya tarihsel olarak belirgin biçimde yoğunlaşıyorsa ancak o zaman seçim döngüsü varsayımından söz edilebilir.

Daha Önemli Bulgu: Büyük Nominal Zam, Kalıcı Göreli İyileşme Yaratmıyor

2023'te en düşük aylıkta çok büyük nominal artış gerçekleşmiştir. TBMM belgesindeki hesaplamaya göre yıllık artış %114’tür. Önceki çizelgede ise ortalama emekli aylığının asgari ücrete oranı 2022’de %82, 2023’te %74, 2024’te %78 ve 2025’te %78’dir. Bu gelişim çizgisi olağanüstü düzeyde önemlidir. Çünkü, emekli aylıklarına yüksek oranlı nominal zam yapılması emeklilerin göreli gelir konumunun iyileştiği anlamına gelmemektedir. Nominal aylık çok hızlı yükselirken fiyatlar, asgari ücret ve diğer gelirler de yükselmektedir. Böylece kamuoyunda çok büyük görünen nominal artışlar emeklinin gelir hiyerarşisindeki yerini kalıcı biçimde değiştirmeyebilir. Bu durum “zam” kavramını yeniden düşünmeye götürmektedir.

Enflasyonun Giderilmesi ile Reel Artışı Ayırmalıdır

Aylık %40 artırılırken fiyat düzeyi %40 artmışsa ekonomik anlamda bunu bütünüyle bir “gelir artışı” saymak doğru değildir. Büyük ölçüde önceden gerçekleşmiş satın alma gücü kaybının giderilmesidir.  Bu nedenle üç ayrı kavram kullanılmalıdır. Nominal artış yani TL tutarındaki yükselme, enflasyon giderimi yani geçmiş fiyat artışının karşılanması ve reel artış yani enflasyonun üzerinde kalan satın alma gücü artışı. Bunlara bir dördüncü bir kavram daha eklenmelidir. Göreli gelir artışı yani emekli aylığının ücretlere veya kişi başına ulusal gelire oranının yükselmesi. Bir emekli aynı anda nominal olarak %60 zam almış, reel olarak %5 kazanmış fakat çalışanlara göre %10 gerilemiş olabilir. Bunların hiçbirinde çelişki yoktur.

TÜFE Sorunu Bundan Sonra Daha Önemli Duruma Gelmektedir

SSK ve Bağ-Kur aylıkları geçmiş altı aylık TÜFE üzerinden güncellendiği için ölçülen TÜFE doğrudan aylık artış mekanizmasının girdilerinden biridir. Dolayısıyla TÜFE ölçümündeki herhangi bir sistemli sapma yalnızca istatistiksel bir tartışma olmayacaktır. Fakat iki farklı varsayım birbirinden ayrılmalıdır. Birincisi, TÜİK genel TÜFE'yi doğru ölçse bile emekli hanesinin tüketim sepeti genel tüketici sepetinden farklı olduğu için emeklinin yaşadığı enflasyon daha yüksek olabilir. İkincisi, TÜİK'in ölçtüğü genel TÜFE'nin yöntemsel ve kurumsal güvenilirliği konusunda ileri sürülen eleştiriler geçerli midir? İkinci soru siyasal ve kurumsal açıdan çok daha ağırdır ve ayrı kanıt gerektirir. TÜİK'in yöntem açıklamalarını, farklı enflasyon ölçümlerini, akademik çalışmaları ve varsa yargı kararlarını karşılaştırmadan karar verilmemelidir.

Çözümleme Zinciri Artık Tamamlanmaya Başlıyor

Emekli sayısında hızlı artış toplam GSYH payının daha fazla kişi arasında bölünmesi, emekli başına göreli payın azalması ve buna paralel olarak aylık bağlama sistemindeki değişiklikler yani yeni bağlanan aylıkların göreli düzeyinin etkilenmesi ve tabanda sıkışma ve yüksek enflasyon döneminde enflasyon, satın alma gücü kaybı, gecikmeli endeksleme/giderme, yüksek nominal zam, yeniden enflasyon ve yeniden giderme. Bu sürece dönemsel olarak takdire bağlı ek artışlar, en düşük aylık müdahaleleri ve seçim takvimi eklenmektedir. Ortaya böylece tek nedenli olmayan ve birbirini besleyen bir emekli yoksullaşması mekanizması çıkıyor.

Bir sonraki adım çok önemlidir. 2002–2025 boyunca aylık bağlama oranının ve güncelleme katsayısının değişimini bu bulguların üzerine yerleştirmek gerekmektedir. Çünkü buraya kadar “pastanın bölünmesi” ve “enflasyon/giderme” mekanizmaları açıklanmıştır. Fakat sistemin başlangıçta emekliye ne kadar aylık ürettiğini belirleyen hukuksal mekanizma henüz görgül bulgularla birleştirilmemiştir. 1999–2008 reformlarının etkisini eklediğimizde açıklama zinciri büyük ölçüde tamamlanmış olacaktır.

Çizelge: 9

 

Emekli Aylığının Hesaplanmasında Temel Parametrik Dönüşüm

Dönem

Aylık bağlama oranı (ABO)

Kazançların güncellenmesi

Temel sonuç

1999 öncesi

Eski sistem; görece yüksek aylık üretme kapasitesi

Son dönem kazançları/gösterge sistemi ağırlıklı

Çalışma geliriyle emekli aylığı arasında daha güçlü bağ

1999–2008

İlk 10 yıl %3,5/yıl; sonraki 15 yıl %2/yıl; daha sonrası %1,5/yıl

Yaşam boyu kazançlara yöneliş; büyüme ve TÜFE temelli güncelleme

Aylık hesabının uzun çalışma yaşamına yayılması

Ekim 2008 sonrası

Her 360 gün için %2

TÜFE + reel GSYH büyümesinin %30'u

Yeni bağlanacak aylıkların oluşumunda daha düşük parametreler

 

1999 reformunun önemi burada özellikle vurgulanmalıdır: dönüşüm AKP döneminde başlamamıştır. OECD'nin reform dönemindeki karşılaştırması, 1999 düzenlemesinden sonra ilk 10 yıl için yıllık %3,5, sonraki 15 yıl için %2 ve daha sonraki yıllar için %1,5'lik yapıyı öngörmektedir. Fakat 2008 reformu ikinci ve farklı bir aşamadır. 5510 sayılı Kanun'un 5754 sayılı Kanun'la değiştirilen 29. maddesi aylığı “ortalama aylık kazanç × aylık bağlama” oranı biçiminde kurmakta ve her 360 prim günü için ABO'yu %2 olarak belirlemektedir. Daha önemlisi, OECD de Ekim 2008 sonrasındaki sistemi açık biçimde TÜFE ve reel GSYH büyümesinin %30'u üzerinden güncelleme ve yıllık %2 ABO olarak tanımlamaktadır.

İki Ayrı “Enflasyon” Mekanizması Var

Birincisi emekliliğe kadar geçmiş kazançların güncellenmesidir. Bu, ilk aylığın hangi düzeyde bağlanacağını etkilemektedir. İkincisi ise bağlanmış aylığın sonraki yıllardaki artırılmasıdır. SSK ve Bağ-Kur aylıklarında önceki altı aylık TÜFE burada önem taşımaktadır. OECD de 2008 sonrası sistemde aylıkların önceki altı aylık TÜFE ile yılda iki kez endekslendiğini belirtiyor. Bu ayrım çok önemlidir çünkü bir emeklinin sorunu yalnızca “zam oranının düşük olması” olmayabilir. Aylık başlangıçta görece düşük bağlanmış olabilir ve daha sonra enflasyona endekslenerek bu düşük başlangıç düzeyi korunmuş olabilir. Başka bir ifadeyle, enflasyona göre artırmak, aylığın çalışma gelirine veya ulusal gelire göre kaybettiği konumu geri getirmez.

2008 Değişikliğinin Matematiksel Anlamı

Basitleştirilmiş bir örnek kullanalım. 30 yıl yaklaşık 10.800 prim günü yapar. 2008 sonrası sistemde 30 × %2 = %60 ABO’dur. 35 yıl çalışan biri için (35 × %2 =) %70 yapar. Fakat bu oran son ücretin %60'ı veya %70'i anlamına gelmez. Oran, Kanunun tanımladığı biçimde güncellenmiş ortalama aylık kazanca uygulanmaktadır. Güncelleme katsayısının önemi burada ortaya çıkmaktadır. Reel ekonomi örneğin %5 büyürse 2008 sonrası hesapta bunun tamamı değil %30'u, yani 1,5 puanlık bölümü güncelleme mekanizmasına girer. Böylece ekonominin ve üretkenliğin büyümesinin tamamı geçmiş prime esas kazançlara yansıtılmaz. Bu nedenle iki mekanizma birlikte çalışmaktadır: ABO aylığın güncellenmiş ortalama kazancın ne kadarını vereceğini, güncelleme katsayısı ise ortalama kazancın bugüne hangi değerle taşınacağını belirler.

Bu Durum Önceki Bulgularla Birleşince Daha Önemli Duruma Gelmektedir

Üç farklı mekanizma ortaya çık maktadır. Birinci mekanizma paylaşım etkisidir. Emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki toplam payı dramatik biçimde azalmamakta fakat bunu paylaşan emekli nüfusu çok daha hızlı büyümektedir. İkinci mekanizma aylık üretme etkisidir. 1999 ve özellikle 2008 sonrasında aylığı hesaplayan parametreler değişmektedir. Dolayısıyla sisteme yeni giren emeklilerin aylıkları eski sistemdekilerle aynı kurallarla oluşmuyor. Üçüncü mekanizma göreli aşınma etkisidir. Bağlanan aylığın TÜFE'ye göre artırılması fiyat artışını gidermeyi etmeyi amaçlasa bile çalışan ücretleri veya kişi başına ulusal gelir TÜFE'den daha hızlı yükselirse emeklinin göreli gelir konumu gerileyebilir. Bu üçüncüsünün altı özellikle çizilmelidir. Çünkü daha önce bulunan “ortalama emekli aylığı / asgari ücret” %122’den %78’e inmiştir ve “ortalama emekli aylığı / kişi başına GSYH” belirgin düşüş olgularıyla doğrudan bağlantılıdır.

OECD Veri Sistemi Bir Hatadan da Korumaktadır

Güncel OECD modellemesinde Türkiye'nin kuramsal gelecek emeklisi için brüt ikame oranı oldukça yüksek görünebilmektedir. “2025 Pensions at a Glance” modelinde ortalama kazançlı tam kariyer çalışanı için Türkiye'de brüt ikame oranı yaklaşık %69,1’dir. OECD'nin ikame oranı model emekli hesabıdır. Bugün Türkiye'deki mevcut milyonlarca emeklinin gerçek ortalama aylığının son ücretine oranını göstermez. Çalışma süresi, kazanç düzeyi, eski/yeni sisteme tabi olunan süre, taban aylık ve geçiş hükümleri sonucu değiştirir. Bu ayrım makalenin bilimsel niteliği bakımından önemlidir.

Asıl Büyük Resim Ortaya Çıkıyor

Emekli yoksulluğunu tek bir nedene bağlamamamız gerektiğini oldukça güçlü biçimde görülebilmektedir:

1. Emekli nüfusunun büyümesi

↓

Aynı/görece benzer GSYH payının daha fazla kişi arasında bölüşülmesi

2. Aylık hesaplama parametrelerinin değişmesi

↓

Yeni aylıkların oluşum biçiminin değişmesi

3. Yüksek enflasyon

↓

Satın alma gücü kaybı

4. Gecikmeli TÜFE telafisi

↓

Nominal olarak çok yüksek görünen zamlar

5. Ücretler ve ulusal gelir karşısında farklılaşan artış

↓

Göreli gelir konumunun gerilemesi

6. En düşük aylık müdahaleleri

↓

Yoksulluğun kısa vadede hafifletilmesi, fakat kök aylık sorununun ve tabanda sıkışmanın devam edebilmesi

7. Dönemsel takdire bağlı artışlar

↓

Seçim takvimiyle olası ilişkinin ayrıca sınanması

Burada artık “emekli aylıkları neden yetersiz?” sorusuna tek nedenli değil, çok mekanizmalı bir açıklama modeli geliştirilmiş olmaktadır.

Emekli Gelirinin Göreli Aşınması

Bununla kast edilen mutlak olarak aylığın sürekli düşmesi değildir. Tam tersine aylık nominal ve zaman zaman reel olarak artabilir. Fakat emeklinin çalışan geliri kişi başına ulusal gelir ve yaşam maliyeti karşısındaki konumu uzun dönemde gerileyebilir. Bu olgu “emekli yoksullaşması”ndan daha çözümleyicidir.

“En Düşük Emekli Aylığı” Gerçekte Neyi İfade Ediyor?

Kamuoyunda “en düşük emekli maaşı 7.500 TL oldu” ya da “12.500 TL oldu” denildiğinde bunun çoğu zaman kişinin hesaplanmış/kök aylığının o tutara yükseldiği sanılıyor. Oysa teknik olarak farklı bir mekanizma söz konusu. Basitleştirilirse kök/hesaplanan aylık varsa yasal unsurlar hesaplanan ödeme olur. Eğer bu tutar yasayla belirlenen alt sınırın altındaysa hazine/SGK tamamlaması ile ödenen aylık alt sınıra yükseltilir. Dolayısıyla örneğin kök aylığı 9.000 TL olan kişi, en düşük ödeme 12.500 TL olduğunda 12.500 TL alabilir. Fakat kök aylığı 12.500 TL olmuş değildir. Bu ayrım makale bakımından son derece önemlidir.

Alt Sınır Uygulaması Giderek Sistemin Merkezine Yerleşmiş

TBMM kayıtları, genel bir en düşük aylık uygulamasının ilk kez 2019'da 1.000 TL olarak getirildiğini, Mart 2020'de 1.500 TL'ye, Ocak 2022'de 2.500 TL'ye, Temmuz 2022'de 3.500 TL'ye ve Ocak 2023'te 5.500 TL'ye çıkarıldığını doğruluyor.

Çizelge 10:

 

En Düşük Ödeme

Tarih

En düşük ödeme

2019

1.000 TL

Mart 2020

1.500 TL

Ocak 2022

2.500 TL

Temmuz 2022

3.500 TL

Ocak 2023

5.500 TL

Nisan 2023

7.500 TL

Ocak 2024

10.000 TL

Temmuz 2024

12.500 TL

Ocak 2025

14.469 TL

Temmuz 2025

16.881 TL

Ocak 2026

20.000 TL

Temmuz 2026

23.552 TL

 

2026 Temmuz düzenlemesinin 20.000 TL'den 23.552 TL'ye yükseltmeyi öngördüğü TBMM kayıtlarında açıkça görülüyor. Ancak bu çizelgenin asıl önemli tarafı tutarlar değil. Bu alt sınıra kaç kişinin bağımlı hale geldiği.

2023 Rakamı Olağanüstü Açıklayıcı

Ocak 2023'te 3.500 TL olan alt sınır 5.500 TL'ye çıkarılırken TBMM Komisyonuna verilen bilgiye göre 2 milyon 721 bin emekli dosyası 5.500 TL'nin altındaydı. Sadece birkaç ay sonra 7.500 TL düzenlemesi görüşülürken TBMM'de verilen sayı 8 milyon 796 bin 848 kişi/dosyadır. Bu çok önemlidir. Alt sınırı 5.500 TL'den 7.500 TL'ye çıkardığınızda kapsama girenlerin sayısının yaklaşık 2,7 milyondan 8,8 milyona çıkması aylık dağılımının ne kadar büyük bölümünün bu aralıkta toplandığını göstermektedir. Başka ifadeyle, sorun yalnızca “en düşük aylık artırıldı” değildir. Milyonlarca emeklinin hesaplanmış aylığı, siyasal karar yoluyla belirlenen ödeme tabanının altında kalmaya başlamıştır. Bu, sistemin yapısal dönüşümünü gösteren çok daha güçlü bir bulgudur.

“Tabanda Sıkışma” Tam Olarak Burada Oluşuyor

İki varsayımsal emekliyi düşünelim. A kişisinin kök aylığı 5.000 TL ve B kişisinin kök aylığı 7.200 TL olsun. En düşük ödeme 7.500 TL olduğunda A 7.500 TL ve B 7.500 TL alacaktır. Oysa B daha uzun süre çalışmış, daha fazla prim ödemiş veya daha yüksek prime esas kazanca sahip olabilir. Alt sınır yükseldikçe daha fazla kök aylık onun altında kalıyorsa giderek daha geniş bir emekli kitlesi aynı ödeme düzeyinde kümelenir. Buna “emekli aylıklarında tabanda sıkışma” denilebilir.

Daha Derin Sonuç: Prim–Aylık İlişkisinin Zayıflaması

Emeklilik sigortasının temel mantığı yalnızca yoksulluğu önlemek değildir. Aynı zamanda çalışma yaşamında ödenen primlerle emeklilik dönemindeki gelir arasında belirli bir ilişki kurmaktır. Fakat hesaplanan aylıklar düşük kalır, çok sayıda aylık yasal alt sınırın altında kalır, bütçe desteğiyle aynı tabana tamamlanır ve farklı prim geçmişleri arasındaki ödeme farkı daralır. Bu durumda sistem kısmen sosyal sigorta mantığından asgari gelir desteği mantığına doğru kaymaktadır. Bu, normatif olarak mutlaka “yanlış” demek değildir. Alt gelir grubundaki emeklileri korumak sosyal devlet açısından gerekli olabilir. Fakat sistem açısından bir sonuç doğurur: Yoksulluğu hafifletmek amacıyla getirilen alt sınır kök aylıkları yükseltmeden sürekli artırılıyorsa emeklilik sistemindeki düşük aylık üretme sorununun üzerini örtebilir.

GSYH Bulgusu Farklı Bir Anlam Kazanmaktadır

Başlangıçta şaşırtıcı görünen şey emeklilere yapılan toplam ödemelerin GSYH içindeki payı ciddi biçimde azalmıyor ama buna karşın emekliler neden giderek daha ciddi gelir yetersizliği yaşıyor? Şimdi dört parçalı açıklamamız vardır. Birincisi emekli sayısı çok daha hızlı büyümektedir. İkincisi, aylık hesaplama parametreleri özellikle yeni bağlanan aylıkların düzeyini etkilemektedir. Üçüncüsü, enflasyon ve çalışan gelirlerinin farklı seyri emeklinin göreli konumunu aşındırmaktadır. Dördüncüsü, giderek daha fazla düşük kök aylık, bütçeden yapılan tamamlamayla belirlenmiş bir taban aylıkta toplanmaktadır. Bu dördüncüsü toplam emekli ödemelerini de yükseltmektedir. Dolayısıyla son derece ilginç bir durum ortaya çıkabilir: Devletin emeklilere yaptığı toplam harcama artarken, ortalama emeklinin göreli ekonomik konumu aynı anda kötüleşebilir.

2023 Başka Şey Daha Söylüyor

2023 Ocak ayında SSK ve Bağ-Kur emeklileri için normal yasal mekanizma geçmiş altı aylık TÜFE nedeniyle %15,4 artış gerektiriyordu. Ancak kanunla artış %30'a çıkarıldı. TBMM belgesi aradaki 14,6 puanı “refah payı” olarak tanımlıyor. Aynı dönemde alt sınır 3.500 ile 5.500 TL arasındaydı ve birkaç ay sonra 5.500 ile 7.500 TL oldu. Bu nedenle 2023'te üç ayrı siyasa aracı ayrıştırılabilmektedir: TÜFE endekslemesi + refah payı + en düşük aylık artışı. Bunların üçünü “emekli maaşına zam” başlığı altında toplamak yanlış olur. Üstelik 7.500 TL düzenlemesinin yaklaşık 8,8 milyon kişiyi kapsaması, alt sınır siyasasının artık marjinal bir sosyal yardım aracı olmaktan çıkıp emeklilik sisteminin merkezi araçlarından birine dönüştüğünü düşündürmektedir.

Yeni Bir Gösterge: Taban Aylığa Bağımlılık Oranı (TABO)

Bu oran bize yalnızca kaç kişinin yoksul olduğunu söylemez. Daha özgül olarak emeklilik sisteminin kendi hesaplama mekanizmasının ürettiği aylığın kaç kişi bakımından siyasal olarak belirlenen asgari ödeme düzeyinin altında kaldığını gösterir. Bu nedenle TABO, bizim çalışmamız açısından sıradan bir yoksulluk göstergesinden daha açıklayıcı olabilir.

Kavramsal Model Dört Mekanizmalı

Bunu makaleye girebilecek biçimde ortaya koymak gerekir: Türkiye'de emekli gelirlerinin uzun dönemli dönüşümünde, emeklilere aktarılan toplam kaynağın büyüklüğü kadar bu kaynağın emekliler arasında nasıl dağıldığı da önem taşımaktadır. 2019 sonrasında giderek genişleyen en düşük emekli aylığı uygulaması bu açıdan ayrı bir önem kazanmıştır. En düşük emekli aylığı, hesaplanan veya kök aylığın doğrudan aynı tutara yükseltilmesi anlamına gelmemektedir. Hesaplanan aylığın yasal olarak belirlenen asgari ödeme tutarının altında kalması durumunda aradaki fark tamamlanmakta ve hak sahibine belirlenen alt sınır üzerinden ödeme yapılmaktadır. Bu nedenle yasal alt sınırın yükselmesi, emeklilik sisteminin aylık hesaplama parametrelerinde aynı ölçüde bir iyileşme gerçekleştiğini göstermemektedir. Uygulamanın kapsamının zaman içinde genişlemesi, emekli aylıklarında “tabanda sıkışma” olarak adlandırılabilecek bir sonuç doğurmaktadır. Farklı prim ödeme sürelerine ve prime esas kazanç geçmişlerine sahip emeklilerin hesaplanmış aylıkları yasal ödeme tabanının altında kaldığında bu kişiler aynı veya birbirine yakın ödeme düzeylerinde toplanmaktadır. Böylece prim ödeme geçmişi ile gerçekte alınan emekli aylığı arasındaki farklılaşma daralabilmektedir. Bu mekanizma, emeklilik sisteminin sigorta işlevi ile asgari gelir güvencesi işlevi arasındaki ilişkinin de yeniden değerlendirilmesini gerektirmektedir. Alt sınır uygulaması düşük gelirli emeklilerin gelirini yükselterek yoksulluğu hafifletebilir. Buna karşılık kök aylıkların düşük kalmasına karşın tamamlayıcı ödemelerin sürekli genişletilmesi aylık hesaplama sisteminin ürettiği yapısal gelir yetersizliğini görünmez kılabilir. Bu nedenle emekli yoksulluğunun oluşumu dört birbirini tamamlayan mekanizma üzerinden ele alınabilir: emekli sayısının toplam kaynak artışından daha hızlı büyümesi nedeniyle ortaya çıkan paylaşım etkisi, aylık hesaplama parametrelerinin oluşturduğu aylık üretme etkisi, enflasyon, ücretler ve ulusal gelir karşısındaki göreli aşınma etkisi ve düşük hesaplanmış aylıkların giderek daha geniş bölümünün yasal alt sınırda toplanmasından kaynaklanan tabanda sıkışma etkisi. Bu dört mekanizma birlikte değerlendirildiğinde, emeklilere yapılan toplam ödemelerin GSYH içindeki payının korunması veya yükselmesi ile emeklilerin önemli bölümünün ciddi gelir yetersizliği yaşaması arasında zorunlu bir çelişki bulunmadığı görülmektedir. Toplam harcama sosyal güvenlik sisteminin emeklilere aktardığı makroekonomik kaynağı gösterirken emekli başına düşen kaynak, göreli gelir konumu ve taban aylığa bağımlılık emeklinin bireysel ekonomik durumunun farklı boyutlarını göstermektedir.

Çizelge 11:

 

En Düşük Aylık Uygulamasının Genişlemesi ve Tabanda Sıkışma

Tarih

En düşük aylık

Düzenlemenin kapsadığı/etkilediği bildirilen kitle

Gözlenen durum

2019

1.000 TL

—

Genel alt sınır uygulamasının başlangıcı

Mart 2020

1.500 TL

—

Alt sınır yükseltiliyor

Ocak 2022

2.500 TL

—

Yüksek enflasyon döneminde taban yükseliyor

Temmuz 2022

3.500 TL

—

İkinci yıllık müdahale

Ocak 2023

5.500 TL

Yaklaşık 2,72 milyon dosya

Alt sınırın altında kalan önemli kitle

Nisan 2023

7.500 TL

Yaklaşık 8,80 milyon kişi/dosya

Kapsam çok büyük ölçüde genişliyor

Ocak 2024

10.000 TL

Yaklaşık 6,7 milyon

Taban uygulaması kitlesel niteliğini koruyor

Temmuz 2024

12.500 TL

Yaklaşık 3,7 milyon

Yeni artışla kapsam yeniden genişliyor

Ocak 2025

14.469 TL

Yaklaşık 3,87 milyon

Tamamlayıcı ödeme gereksinimı sürüyor

Temmuz 2025

16.881 TL

Yaklaşık 4,0 milyon

Taban aylığa bağımlı geniş kitle devam ediyor

 

2023 rakamları TBMM görüşmelerinde açık biçimde kayda geçmiş durumdadır. 5.500 TL düzenlemesinde yaklaşık 2,72 milyon dosya, 7.500 TL düzenlemesinde ise yaklaşık 8,8 milyonluk bir kitle söz konusudur. 2024–2025 rakamları da düzenlemelerin yasama ve bütçe görüşmeleri sırasında açıklanan etki hesaplarına dayanmaktadır.  Burada rakamların neden bazen 8,8 milyondan 3,7 milyona “düştüğünü” de doğru okunması gerekir. Bu, milyonlarca kişinin bir anda kök aylığının olağanüstü yükseldiği anlamına gelmez. Aradaki normal aylık artışları bazı kök aylıkları önceki tabanın üzerine çıkarır ve ardından yeni taban belirlendiğinde başka bir grup yeniden tamamlayıcı ödeme kapsamına girer. Dolayısıyla TABO dinamik bir stoktur.

Çok Daha Önemli Bir Bulgu

Başlangıçta en düşük aylığı bir sosyal koruma aracı olarak görülmüştür. Fakat zaman dizisi başka bir şeyi de düşündürmektedir. 2019'da 1.000 TL ile başlayan uygulama geçici veya dar kapsamlı bir güvenlik ağı olmaktan çıkmış ve zamanla milyonlarca emeklinin gerçekten aldığı aylığın belirlenmesinde merkezi bir mekanizmaya dönüşmüş görünmektedir. Bu iki farklı emeklilik sistemi katmanı bulunduğunu düşündürmektedir. Birinci katman, prim günü, prime esas kazanç, ABO ve güncelleme katsayısıyla hesaplanan sigorta aylığıdır. İkinci katman ise birinci katmanın ürettiği tutar yetersiz kaldığında siyasal karar ve bütçe transferiyle belirlenen asgari ödeme. İkinci katman büyüdükçe sistemin kendi hesaplama formülünün ürettiği aylığın toplumsal bakımdan yeterliliği sorgulanır duruma gelmektedir.

“Yoksulluğu Azaltan Fakat Sorunu Gizleyebilen” Siyasa

Burada son derece ilginç bir ikilik ortaya çıkmaktadır. En düşük aylık uygulaması olmasaydı milyonlarca emeklinin geliri daha düşük olacaktı. Dolayısıyla uygulamanın yoksulluğu azaltıcı etkisini görmezden gelinemez. Ama aynı uygulama başka bir şeyi de yapmaktadır: Düşük kök aylığı, bütçe tamamlaması, kabul edilebilir en az ödeme ve kök aylığın yapısal düşüklüğünün görünmezleşmesi. Bu nedenle siyasa aynı anda hem koruyucu hem de örtücü bir işleve sahip olabilir. Bir başka paradoks ise “zam alan fakat zammı aylığına yansımayan emekli”dir. Kök aylık sorunun kamuoyunda en fazla karışıklık yarattığı nokta da buradadır. Basitleştirilmiş örnek verilirse kök aylık 10.000 TL ve yasal en düşük ödeme =12.500 TL olabilir. Kişi 12.500 TL almaktadır. Kök aylığa %20 artış geldiğinde (10.000 × 1,20 =) 12.000 TL olur. Fakat bu durum 12.500 TL tabanın altındadır. Dolayısıyla kişinin hesaplanmış aylığı %20 artmış olmasına karşın eline geçen para değişmeyebilir. Bu durum özellikle yüksek taban aylığa bağımlılık dönemlerinde önemlidir. Sonra devlet tabanı örneğin 14.500 TL'ye yükseltirse kişinin eline geçen aylık artar. Kamuoyunda bu “emekli zammı” olarak algılanır. Fakat artışın önemli kısmı aslında sigorta formülünden değil, taban ödeme kararından kaynaklanmıştır. Bu nedenle bundan sonra “emekli aylığı artışı” yerine üç ayrı değişken kullanmamız gerekiyor: kök aylık artışı, yasal endeksleme artışı ve gerçekte ödenen aylık artışı.

Seçim Ekonomisi Sorunu

Hükümetin emekli gelirini etkilemek için artık en az üç farklı aracı vardır: yasal endeksleme, refah payı/ek artış ve en düşük aylığın yükseltilmesi. Bunlara bayram ikramiyesi ve tek seferlik ödemeler de eklenebilir. Dolayısıyla seçim ekonomisi hipotezini yalnızca “Ocak ve Temmuz zam oranları” üzerinden araştırmak yetersiz olur. Asıl değişken şu olmalıdır: Olağan yasal endeksleme mekanizmasının dışında emeklilerin kullanılabilir gelirini artıran siyasal takdire bağlı mali müdahaleler.

Kuramsal Sonuç

Şu ana kadar dört mekanizmadan söz edilmiştir. Beşincisi de bunlara eklenmelidir: “Takdire Bağlı Giderim Mekanizması”.

Sistem düşük aylık üretiyor veya yüksek enflasyon nedeniyle gelir hızla aşınıyor.

↓

Otomatik mekanizma toplumsal beklentiyi karşılamakta yetersiz kalıyor.

↓

Siyasal karar verici refah payı, taban aylık artışı, ikramiye veya tek seferlik ödeme yapıyor.

↓

Gelir kısa vadede yükseliyor.

↓

Fakat kök aylığı üreten temel parametreler değişmiyorsa sorun yeniden ortaya çıkıyor.

↓

Yeni bir takdire bağlı müdahale gerekiyor.

Bu süreç tekrarlandığında ilginç bir dönüşüm meydana gelmektedir: Emekli gelirinin belirlenmesinde kurala dayalı sosyal sigorta mekanizmasının yanında, giderek daha önemli hale gelen siyasal takdire dayalı siyasal karar mekanizması oluşmaktadır. Bu, çalışmanın ikinci yüksek özgül ağırlıklı bulgusu olmaya adaydır. Çünkü sorun artık yalnızca emeklinin fakirleşmesi değildir. Emekli gelirinin belirlenme rejimi de değişmektedir.

Çizelge 12:

 

Seçim Takvimi ve Olağan Endeksleme Dışındaki Emekli Gelir Müdahaleleri, 2007–2024

Seçim / oylama

Seçim tarihi

Seçimden önceki yaklaşık 12 ayda saptanan başlıca müdahale

Müdahalenin niteliği

Zamanlama

2007 Genel

22.07.2007

SSK ve Bağ-Kur aylıklarına Ocak 2007'de %5 artış

Artış; ancak olağan mekanizmadan ayrıştırılması güç

Yaklaşık 6 ay önce

2009 Yerel

29.03.2009

2008 Ocak'ta %2, Temmuz’da TÜFE kadar artış

Esas olarak endeksleme/geçiş düzenlemesi

Belirgin olağan dışı müdahale saptanmadı

2011 Genel

12.06.2011

Ocak 2011'de aylıklara 60 TL seyyanen artış (yüzde 4 daha yüksekse %4); Temmuz için ayrıca %4

Seyyanen/takdire bağlı

Yaklaşık 5 ay önce

2014 Yerel

30.03.2014

İntibak ödemeleri Ocak 2013'te başladı

Yapısal/intibak; fakat 12 aylık pencerenin dışında

Yakın dönem müdahalesi saptanmadı

2014

10.08.2014

Aynı intibak düzenlemesi daha önce uygulanmıştı

Yapısal

Yakın dönem müdahalesi saptanmadı

2015 Haziran Genel

07.06.2015

Nisan 2015'te kabul edilen 6645 sayılı Kanun; Temmuz’dan itibaren düşük aylıklara yaklaşık 100 TL ek artış

Seyyanen/ek artış

Karar yaklaşık 2 ay önce; ödeme seçimden sonra

2015 Kasım Genel

01.11.2015

Temmuz 2015'te TÜFE artışına ek düşük aylıklara yaklaşık 100 TL

Seyyanen/ek artış

Yaklaşık 4 ay önce

2017 Referandum

16.04.2017

Ocak 2016'dan itibaren TÜFE artışına ek bütün SSK/Bağ-Kur aylıklarına 100 TL seyyanen artış

Seyyanen

Yaklaşık 15 ay önce; 12 aylık pencere dışında

2018

24.06.2018

Emeklilere yılda iki kez 1.000 TL bayram ikramiyesi getirildi

Yeni ve kalıcı ek ödeme

Yaklaşık 1,5 ay önce

2019 Yerel

31.03.2019

Ocak 2019'da 1.000 TL en düşük aylık uygulaması getirildi

Yeni taban aylık/gelir güvencesi

Yaklaşık 2,5 ay önce

2023

14/28.05.2023

Ocakta %15,4 yerine %30 artış; 14,6 puan refah payı; taban 3.500-5.500 TL; Mart’ta 5.500-7.500 TL; ikramiye 1.100-2.000 TL

Refah payı + taban aylık + ikramiye

1–4 ay önce

2024 Yerel

31.03.2024

Ocakta ek refah payı; en düşük aylık 7.500-10.000 TL; bayram ikramiyesi 2.000-3.000 TL

Refah payı + taban aylık + ikramiye

1–3 ay önce

 

Seçim tarihleri YSK'nın seçim istatistikleriyle de doğrulanmaktadır. Emekli gelir müdahaleleri için ise olanaklı olduğunca SGK ve TBMM kayıtlarını kullanılmıştır. Örneğin SGK, 2010–2011'de 60 TL'lik, 2015 ve 2016'da 100 TL dolayındaki seyyanen müdahaleleri kendi reform değerlendirmesinde açıkça kaydetmektedir.

Çizelgenin İlk Önemli Sonucu: İlişki Var, Fakat Mekanik Değil

2009, 2014 ve 2017 örnekleri çok değerlidir. Çünkü bunlar araştırma varsayımını otomatik olarak doğrulamayan karşı örnekler sağlıyor. Özellikle 2014 seçimlerinden önceki 12 aylık dönemde 2013 intibakının etkileri sürse de seçim öncesine özgü yeni ve belirgin bir olağan dışı emekli gelir müdahalesi saptanamamıştır. Bu nedenle görgül bulgu “her seçim öncesinde emekliye olağan dışı zam yapılmıştır” değildir. Veriler böyle bir genellemeyi desteklememektedir. Buna karşılık 2011, 2015, 2018, 2019, 2023 ve 2024 seçimlerinin yakın çevresinde olağan endeksleme mekanizmasını aşan gelir düzenlemeleri görülmektedir. Bunların niteliği de zaman içinde değişiyor.

2011: seyyanen artış. TBMM düzenlemesi Ocak 2011'den itibaren 60 TL artış öngörüyordu.

2015: TÜFE ve düşük aylıklara yaklaşık 100 TL ek artış. Düzenlemeyi içeren 6645 sayılı Kanun 4 Nisan 2015'te, yani 7 Haziran seçiminden yaklaşık iki ay önce kabul edildi ve ödeme Temmuz’da başladı.

2018: yeni bir gelir aracı yaratılmıştır: bayram ikramiyesi. Uygulama Mayıs 2018'de kanunlaşarak yılda iki kez 1.000 TL ödeme getirdi. Seçim 24 Haziran'da yapıldı. Bakanlığın daha sonraki yanıtı da uygulamanın 2018'de başladığını doğrulamaktadır.

2019’da yeni bir araç daha ortaya çıkmaktadır: en düşük aylık sistemi. SGK'ya göre 17 Ocak 2019'da Ek 19. maddeyle 1.000 TL alt sınır getirildi ve yerel seçim 31 Mart'ta yapıldı. 2023–2024'te ise araçlar birlikte kullanılmaya başlanmaktadır: olağan endeksleme, refah payı, en düşük aylık artışı ve ikramiye. TBMM kayıtları 2023'te SSK/Bağ-Kur için yasal %15,4 yerine %30 artış yapıldığını, yani 14,6 puanlık ek “refah payı” verildiğini ve en düşük aylığın önce 5.500, hemen ardından 7.500 TL'ye çıkarıldığını doğruluyor. 2024'te de en düşük aylık ve ikramiye artışları ile refah payı uygulaması TBMM kayıtlarında yer alıyor.

Daha İlginç Olan: Siyasa Aracının Evrimi

Çizelge 12 yalnızca “seçim ekonomisi var mı?” sorusunu yanıtlamıyor. Başka bir tarihsel dönüşümü gösteriyor: 2010'lar başı seyyanen zam, 2013 intibak, 2015–2016 seyyanen ek artış, 2018 bayram ikramiyesi, 2019 en düşük aylık, 2023 refah payı, taban aylık ve ikramiye ve 2024 aynı araçların birlikte kullanılması. Dolayısıyla emekli gelirinin belirlenmesinde takdire bağlı politika araçlarının çeşitlendiğini söylemek için daha somut dayanaklar vardır. Burada 2013 intibakı ayrıca önemlidir. Düzenleme 2012'de yapılmış, ödemeler Ocak 2013'te başlamış ve yaklaşık 1,78 milyon kişinin aylığında artış meydana gelmiştir. Fakat Mart 2014 yerel seçiminden yaklaşık 14 ay önce olduğu için belirlenen 12 aylık seçim penceresine sokmamak daha doğrulanacaktır. Bu, yöntemimizin sonuca göre esnetilmediğini de gösterir.

İkinci Önemli Bulgu: 2018 Bir Kırılma Noktası Olabilir

Çizelge 12'nin en ilginç sonucu buradadır. 2018 öncesinde olağan mekanizma dışındaki müdahaleler büyük ölçüde mevcut aylığın artırılması biçimindedir: seyyanen zam, intibak vb. 2018'den sonra ise emekli gelirinin aylık dışında veya aylığın üzerinde belirlenmesine yarayan yeni gelir araçları ortaya çıkıyor: 2018 bayram ikramiyesi, 2019 en düşük aylık, 2023 refah payı, genişletilmiş taban aylık ve yükseltilmiş ikramiye. Böylece emeklinin kullanılabilir gelirinin belirlenmesi giderek yalnızca sosyal sigorta formülüne bağlı olmaktan çıkıyor.

Seçim Ekonomisi İçin Bir Adım Daha Gerekli

Çizelge 12 zamansal ilişkiyi göstermekte ancak nedeni göstermemektedir. Örneğin 2022–2023 dönemindeki yüksek enflasyon aynı dönemde daha büyük gelir müdahalelerini gerekli kılan bağımsız bir etmendir. 2018 ikramiyesinin seçimden hemen önce getirilmiş olması tarihsel bir olgudur. Bundan tek başına düzenlemenin seçim amacıyla yapıldığı sonucu çıkarılamaz. Bu nedenle makalede “seçim ekonomisi uygulanmıştır” demek yerine şimdilik “Siyasal takdire bağlı emekli gelir müdahalelerinin seçim takvimi çevresinde kümelenmesi” ifadesini kullanmak daha sağlam olur. Seçimden önceki 12 ayı “seçim penceresi” kabul edip bütün 2007–2024 dönemindeki olağan dışı müdahalelerin kaçının bu pencerelere düştüğünü hesaplanabilir. Sonra pencereyi 6 aya indirip yeniden hesaplanmalıdır. Sonuç büyük ölçüde değişmiyorsa bulgu daha dayanıklı duruma gelir. 2007–2024 dönemindeki seçim ve halkoylamaları ile emekli gelirlerine yönelik olağan endeksleme dışındaki düzenlemelerin zamanlaması birlikte incelendiğinde takdire bağlı müdahalelerin seçim dönemleri çevresinde belirli ölçüde kümelendiği ancak bu ilişkinin bütün seçimler bakımından geçerli olmadığı görülmektedir. 2009 ve 2014 seçimlerinin yakın dönemlerinde belirgin yeni bir olağan dışı emekli gelir müdahalesinin saptanamaması seçim takvimi ile gelir düzenlemeleri arasında mekanik ve değişmez bir ilişki kurulamayacağını göstermektedir. Buna karşılık 2011, 2015, 2018, 2019, 2023 ve 2024 seçimlerinin yakın çevresinde olağan endeksleme mekanizmasını aşan seyyanen artış, ek ödeme, en düşük aylık, refah payı veya bayram ikramiyesi biçiminde müdahaleler bulunmaktadır. Dönemsel karşılaştırma, kullanılan siyasa araçlarının zaman içinde çeşitlendiğine de işaret etmektedir. İlk dönemlerde seyyanen aylık artışları ağırlık taşırken, 2018'de bayram ikramiyesi ve 2019'da en düşük aylık uygulamasının getirilmesiyle emekli gelirinin belirlenmesinde aylık hesaplama ve olağan endeksleme mekanizmasının dışında yeni araçlar ortaya çıkmıştır. 2023 ve 2024 dönemlerinde ise olağan endeksleme, refah payı, en düşük aylık düzenlemesi ve bayram ikramiyesi birlikte kullanılabilmiştir. Bu gelişme emekli gelirlerinin giderek daha büyük bölümünün kurala dayalı sosyal sigorta mekanizmasının yanında takdire bağlı mali ve siyasal kararlarla desteklendiğini göstermesi bakımından önemlidir. Bununla birlikte düzenlemelerin seçim tarihlerine yakınlığı tek başına seçim amacıyla yapıldıklarını kanıtlamaz. Enflasyon, bütçe koşulları, emekli aylıklarının göreli düzeyi ve diğer ekonomik değişkenler aynı dönemlerde gelir müdahalesi gereksinimini etkileyebilmektedir. Bu nedenle gözlenen ilişki, nedensellik savı olarak değil, seçim takvimi ile takdire bağlı emekli gelir müdahalelerinin zamansal kümelenmesi olarak değerlendirilmelidir.

Seçim ve halkoylamalarından önceki dönemler zaman penceresi yöntemiyle incelendiğinde olağan endeksleme mekanizmasını aşan emekli gelir müdahalelerinin seçim takvimi çevresinde belirli ölçüde kümelendiği görülmektedir. İlk sınıflandırmaya göre incelenen 13 seçim ve halkoylamasının 7'sinin (%53,8) önceki altı aylık döneminde, 8'inin (%61,5) ise önceki on iki aylık döneminde seyyanen artış, refah payı, en düşük aylık düzenlemesi veya ikramiye biçiminde en az bir takdire bağlı gelir müdahalesi bulunmaktadır. Bununla birlikte bu oranlar tek başına seçim takviminin emekli gelir siyasası üzerinde nedensel bir etkisi bulunduğunu göstermemektedir. Takdire bağlı müdahalelerin seçimlerden uzak dönemlerde de gerçekleştirildiği görülmektedir. Nitekim 2016 yılı Ocak ayında SSK ve Bağ-Kur emekli aylıklarına olağan TÜFE artışına ek olarak 100 TL seyyanen artış yapılmış ve Mart 2020'de ise en düşük aylık 1.000 TL'den 1.500 TL'ye yükseltilmiştir. Bu düzenlemeler belirlenen seçim öncesi zaman pencerelerinin dışında kalmaktadır. Bu nedenle seçim takvimi varsayımını daha güçlü biçimde sınanabilmesi için seçimlerden önceki altı ve on iki aylık dönemlerdeki müdahale sıklığının seçim dışı dönemlerdeki müdahale sıklığıyla karşılaştırılması gerekmektedir. Birbirine yakın seçimlerin zaman pencerelerinin çakışması nedeniyle gözlem biriminin seçim değil ay olarak belirlenmesi daha uygun olacaktır. Böylece aynı takvim ayının birden fazla kez sayılması önlenecek ve takdire bağlı emekli gelir müdahalelerinin seçim öncesi dönemlerde yoğunlaşıp yoğunlaşmadığı karşılaştırmalı olarak değerlendirilebilecektir. Ayrıca seçim sonrası dönemlerin ayrı bir kategori olarak ele alınması gerekmektedir. Özellikle 2003 yılında gerçekleştirilen seyyanen nitelikteki gelir artışları 3 Kasım 2002 genel seçiminin ardından yeni hükümet döneminde uygulanmıştır. Bu nedenle seçim öncesi müdahaleler ile seçim sonrasında ortaya çıkan sosyal siyasa aynı nedensel kategori altında değerlendirilmemesi gerekir.

Emeklilere yapılan toplam aylık ödemelerinin GSYH içindeki payının, bu ödemelerden yararlanan nüfusun büyüklüğüyle birlikte değerlendirilmesi, sosyal güvenlik sisteminin emeklilik ödemelerine ayırdığı makroekonomik kaynağın kişi başına göreli değişimini göstermektedir. Bu amaçla, dönemler arası tanım farklılığından kaynaklanabilecek sapmaları önlemek üzere paydada SGK'nın 2002 ve 2025 yılları için aynı kavramsal kapsamda yayımladığı “pasif sigortalı” sayısı kullanılmıştır. SGK verilerine göre pasif sigortalı sayısı 2002 yılında 6,55 milyon iken 2025 yılında 16,95 milyona yükselmiş; böylece yaklaşık yüzde 159 artmıştır. Aynı dönemde emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı yaklaşık yüzde 4,60'tan yüzde 5,99'a yükselmiştir. Başka bir ifadeyle, emeklilik ödemelerine ayrılan makroekonomik kaynağın GSYH içindeki payı yaklaşık yüzde 30 artarken bu kaynağı paylaşan pasif sigortalı nüfus yaklaşık yüzde 159 büyümüştür. Böylece pasif sigortalı başına düşen göreli makroekonomik kaynağın başlangıç yılındaki düzeyinin yaklaşık yarısına indiği görülmektedir. Bu gösterge reel emekli aylığı veya satın alma gücü endeksi değildir. Pasif sigortalıların tamamı da yaşlılık aylığı alan emeklilerden oluşmamaktadır. Ölüm ve malullük aylığı alanlar gibi diğer pasif sigortalı kategorileri de kapsanmaktadır. Gösterge bu nedenle bireysel emekli aylığındaki değişimi değil, sosyal güvenlik sisteminin emeklilik ödemelerine ayırdığı toplam GSYH payının pasif sigortalı başına göreli gelişimini ölçmektedir. Bununla birlikte bulgu, çalışmanın temel paylaşım etkisini güçlü biçimde ortaya koymaktadır: Türkiye'de emeklilik ödemelerine ayrılan toplam makroekonomik kaynak azalmamış, ancak bu kaynaktan yararlanan nüfus kaynaktan çok daha hızlı büyümüştür. Dolayısıyla toplam emeklilik harcamasındaki artış ile bireysel emeklinin göreli ekonomik konumundaki gerileme arasında bir çelişki bulunmamaktadır. Aynı toplam kaynağın giderek daha geniş bir pasif nüfus arasında bölüşülmesi emekli gelirinin göreli aşınmasını açıklayan temel mekanizmalardan biridir.

EMEKLİ YOKSULLUĞUNUN ÖLÇÜLMESİ: SATIN ALMA GÜCÜNDEN GÖRELİ YOKSULLUĞA

Emekli yoksulluğunun ölçülmesi emekli aylıklarının nominal düzeyindeki değişimin izlenmesinden daha kapsamlı bir yaklaşımı gerektirmektedir. Özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde aylıkların Türk lirası cinsinden hızlı biçimde artması emeklilerin ekonomik durumunda aynı ölçüde bir iyileşme gerçekleştiği anlamına gelmemektedir. Nominal gelir artışı, reel satın alma gücü, çalışan gelirleri karşısındaki göreli konum ve genel toplumsal refahtan alınan pay birbirinden farklı göstergelerdir. Bu nedenle emekli yoksulluğunun çözümlenmesinde mutlak ve göreli gelir göstergelerinin birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

Nominal Artış ile Reel Gelir Ayrımı

Emekli aylığındaki nominal artış aylığın parasal tutarındaki değişimi ifade etmektedir. Reel gelir ise bu nominal tutarın fiyat düzeyindeki değişimden arındırılması sonucunda elde edilmektedir. Dolayısıyla emekli aylığının belirli bir dönemde yüzde 40 artması aynı dönemde tüketici fiyatlarının da yaklaşık yüzde 40 yükselmesi durumunda önemli bir reel gelir artışı gerçekleştiği anlamına gelmemektedir. Bu durumda nominal artış esas olarak daha önce veya aynı dönemde ortaya çıkan satın alma gücü kaybının giderilmesi niteliğindedir. Bu ayrım Türkiye açısından özellikle önemlidir. SSK ve Bağ-Kur emekli aylıklarının artırılmasında önceki altı aylık tüketici fiyat artışının temel parametrelerden biri olması TÜFE'yi yalnızca genel bir ekonomik gösterge olmaktan çıkarmakta ve emeklilerin parasal gelirinin belirlenmesinde doğrudan etkili bir değişken durumuna getirmektedir. Bununla birlikte genel TÜFE'nin emeklilerin karşılaştığı yaşam maliyetindeki değişimi bütünüyle temsil edip etmediği ayrı bir sorundur. TÜFE toplumun genel tüketim yapısını yansıtan bir tüketim sepeti üzerinden hesaplanmaktadır. Emekli hanelerinin tüketim bileşiminin genel nüfusun tüketim bileşiminden farklılaşması durumunda aynı fiyat hareketlerinin bu grupların yaşam maliyeti üzerindeki etkileri de farklılaşabilecektir. Özellikle düşük ve orta gelirli emekli hanelerinde gıda, konut, enerji ve sağlık gibi ertelenmesi güç harcamaların toplam tüketim içindeki ağırlığının artması olanaklıdır. Bu harcama gruplarındaki fiyatların genel TÜFE'den daha hızlı yükseldiği dönemlerde aylıkların genel TÜFE oranında artırılması emeklilerin satın alma gücünün korunması için yeterli olmayabilir. Örneğin TÜİK verilerine göre 2025 yılı sonunda genel tüketici fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 30,89 iken konut grubundaki artış yüzde 49,45 olarak gerçekleşmiştir. Bu farklılaşma, genel fiyat endeksi ile belirli toplumsal grupların karşılaştığı yaşam maliyetinin aynı kavramlar olmadığını göstermektedir. Burada iki farklı sorun birbirinden ayrılmalıdır. Birincisi, genel TÜFE'nin emeklilerin özgül tüketim yapısını ne ölçüde temsil ettiği sorunudur. İkincisi ise TÜFE'nin hesaplanma yöntemi ve enflasyon istatistiklerinin kurumsal güvenilirliği konusunda yürütülen tartışmalardır. İkinci sorun ayrıca incelenmeye değer olmakla birlikte bu çalışmanın temel araştırma konusu değildir. Bu nedenle çözümleme öncelikle genel TÜFE ile emeklilerin tüketim yapısı arasındaki olası temsil farklılığı üzerinde yoğunlaştırılmıştır.

Emeklilik Sonrası Çalışma: Emekli Yoksulluğunu Hafifleten Tamamlayıcı Gelir Mekanizması

Emekli yoksulluğunun değerlendirilmesinde yalnızca sosyal güvenlik sisteminden alınan aylığın dikkate alınması emekli nüfusun ekonomik durumunu bütünüyle açıklamak için yeterli değildir. Emeklilik sonrasında çalışmaya devam edilmesi ve bu yolla emekli aylığına ek bir çalışma geliri elde edilmesi emekli hanelerinin kullanılabilir gelirini etkileyen önemli mekanizmalardan biridir. Bu olgu Türkiye'de yeni değildir. Ancak özellikle 2023 yılında emeklilikte yaşa takılanlara (EYT) ilişkin düzenlemenin yürürlüğe girmesinden sonra çalışma çağında bulunan emekli nüfusun genişlemesiyle daha görünür ve niceliksel olarak daha önemli hale gelmiştir. Türkiye'de emekli aylığı almak ile belirli koşullar altında çalışma yaşamına devam etmek birbirini dışlayan statüler değildir. Sosyal Güvenlik Kurumu mevzuatı ilgili koşulları taşıyan emeklilerin sosyal güvenlik destek primi (SGDP) kapsamında çalışmalarına olanak vermektedir. SGDP sistemi böylece kişinin emekli aylığını almaya devam ederken kayıtlı çalışma yaşamında bulunabilmesini sağlayan kurumsal mekanizmalardan birini oluşturmaktadır. Bu olgunun ulaştığı büyüklük dikkat çekicidir. 2025 yılında TBMM'deki açıklamaya göre emeklilik sonrasında çalışmaya devam eden 2.138.798 kişi sosyal güvenlik destek primine tabi olarak çalışmaktadır. Bu sayı, çalışan bütün emeklilerin sayısı olarak yorumlanmamalıdır. SGDP istatistiği belirli bir hukuksal ve sigortalılık statüsünü göstermekte ve kayıt dışı çalışma ile SGDP kapsamında yer almayan diğer çalışma biçimlerini bütünüyle kapsamamaktadır. Dolayısıyla 2,14 milyonluk sayı çalışan emekli nüfusunun tamamını değil, gözlenebilen önemli bir bölümünü göstermektedir. EYT düzenlemesi bu gelişme bakımından özel önem taşımaktadır. Mart 2023'te yürürlüğe giren düzenlemeyle yaş koşuluna takılmadan emeklilik hakkı kazanan önemli bir nüfus emeklilik sistemine girmiştir. Bu grubun bir bölümünün çalışma yaşamından tamamen çekilmek yerine emekli aylığı ile çalışma gelirini birlikte elde etmeye devam etmesi Türkiye'deki emeklilik olgusunun yapısını da değiştirmiştir. EYT düzenlemesinde emekli olduktan sonra belirli süre içinde aynı özel sektör işyerinde SGDP kapsamında yeniden çalışmaya başlayanlar için işveren primine yönelik beş puanlık destek öngörülmüş olması da emeklilik sonrasında çalışmaya devam edilmesinin düzenleme yapılırken öngörülen bir olgu olduğunu göstermektedir.

Emeklilik Sonrası Çalışmanın Nedenleri

Bununla birlikte çalışan emekli sayısındaki artışın doğrudan ve yalnızca emekli aylıklarının yetersizliğine bağlanması yöntemsel olarak doğru değildir. Emeklilik sonrasında çalışma birbirinden farklı ekonomik ve toplumsal nedenlerden kaynaklanabilir. Birinci neden, emekli aylığının kişinin veya hanenin yaşam giderlerini karşılamakta yetersiz kalması ve çalışma gelirinin bu açığı kapatmak amacıyla kullanılmasıdır. Bu durumda çalışma, gelir yetersizliğine karşı geliştirilen ekonomik bir uyum veya telafi mekanizması niteliğindedir. İkinci neden, kişinin mesleksel etkinliklerini ve üretkenliğini sürdürme isteğidir. Özellikle akademisyenler, hekimler, avukatlar, mühendisler, yöneticiler, danışmanlar, esnaf ve diğer meslek gruplarında emeklilik hukuksal olarak aylık alma statüsünün başlangıcını ifade ederken mesleksel etkinliğin sona ermesi anlamına gelmeyebilir. Üçüncü olarak çalışma, ekonomik ve mesleki nedenlerin birlikte etkili olduğu karma bir davranış biçimi olabilir. Kişi mesleğini sürdürmek isterken aynı zamanda elde ettiği ek gelirin yaşam ölçününün koruyucu etkisinden de yararlanabilir. Bu nedenle “çalışan emekli sayısındaki artış emekli yoksulluğunun kanıtıdır” biçiminde doğrudan bir nedensellik kurulamaz. Böyle bir sonuca ulaşılabilmesi için emeklilik sonrası çalışanların çalışma nedenlerini, gelir düzeylerini, emekli aylıklarını ve hanehalkı koşullarını doğrudan ölçen mikro verilere ihtiyaç bulunmaktadır.

Çizelge 13:

 

Emekli Gelir Yetersizliğini Hafifletebilen Tamamlayıcı Mekanizmalar

Mekanizma

Gelir/yaşam standardına etkisi

Yöntemsel değerlendirme

Emeklilik sonrası çalışma geliri

Emekli aylığına ikinci gelir ekler

Çalışmanın ekonomik zorunluluktan mı, tercihten mi kaynaklandığı ayrıca belirlenmelidir

Eş ve diğer hane üyelerinin gelirleri

Hanehalkının toplam kullanılabilir gelirini artırır

Bireysel emekli geliri ile hane geliri ayrılmalıdır

Çocuklardan/aileden transferler

Gelir açığını kısmen karşılayabilir

Emeklinin bireysel ekonomik bağımsızlığını göstermez

Sosyal yardımlar ve diğer kamusal transferler

Düşük geliri tamamlayabilir

Emekli aylığının yeterliliğinden ayrı değerlendirilmelidir

Kira, faiz ve diğer varlık gelirleri

Aylık dışı düzenli veya düzensiz gelir sağlar

Emekli nüfus içinde eşitsiz dağılmıştır

Konut sahipliği

Özellikle kira giderini ortadan kaldırarak yaşam maliyetini azaltabilir

Parasal gelir değildir ancak kullanılabilir kaynak üzerinde güçlü etkiye sahip olabilir

 

Emekli Aylığı ile Emeklinin Toplam Gelirinin Ayrılması

Bu bulgu emekli yoksulluğunun ölçülmesinde temel bir ayrımı gerekli kılmaktadır. Emekli aylığı ile emeklinin toplam kullanılabilir geliri aynı değişken değildir. Birincisi sosyal güvenlik sisteminin ürettiği geliri ve ikincisi ise emeklinin çalışma geliri, hane içi gelirler, transferler ve diğer kaynaklar dahil olmak üzere gerçekte yararlanabildiği ekonomik kaynakların toplamını ifade etmektedir. Kavramsal olarak bu ilişki şöyle gösterilebilir:

Emeklinin/Hanenin Kullanılabilir Ekonomik Kaynakları = Emekli Aylığı + Çalışma Geliri + Hane İçi Gelir Paylaşımı ve Transferler + Sosyal Transferler + Varlık Gelirleri

Bu ayrım önceki bölümlerde ortaya çıkan önemli bir görgül görünümü de açıklamaya yardımcı olmaktadır. Emekli aylıklarının asgari ücret ve kişi başına GSYH karşısındaki göreli konumu belirgin biçimde gerilerken yaşlı nüfusun yoksulluk göstergelerinin aynı ölçüde ve kesintisiz biçimde kötüleşmemesi ilk bakışta çelişkili görünebilir. Oysa yoksulluk ölçümleri çoğunlukla hanehalkının toplam kullanılabilir gelirini esas almaktadır. Emekli aylığının yetersizliği çalışma geliri, eş veya çocukların geliri, aile içi transferler ve diğer kaynaklarla kısmen giderildiğinde emekli aylığındaki göreli gerileme ölçülen hane yoksulluğuna aynı büyüklükte yansımayabilir. Bu durum önemli bir yöntemsel sonuca götürmektedir: Emeklinin yoksul olmaması emekli aylığının yeterli olduğu anlamına gelmez. Emekli kişi çalışmaya devam ederek veya ailesinden ekonomik destek alarak yoksulluk sınırının üzerinde kalabiliyorsa ortaya çıkan gelir yeterliliğinin ne ölçüde sosyal güvenlik sisteminden ne ölçüde emeklinin kendi çalışmasından veya aile dayanışmasından kaynaklandığının ayrıştırılması gerekir.

Çalışmanın Bir Giderim Mekanizmasına Dönüşmesi

Emeklilik sonrasında çalışma bu nedenle iki farklı düzlemde değerlendirilmelidir. Birinci düzlemde çalışma kişinin üretkenliğini, mesleki kimliğini ve toplumsal katılımını sürdürmesinin bir aracıdır. Bu biçimiyle etkili yaşlanmanın olumlu bir unsuru olarak değerlendirilebilir. İkinci düzlemde ise çalışma emekli aylığının yaşam giderlerini karşılamakta yetersiz kalması nedeniyle zorunlu duruma gelebilir. Bu durumda çalışma sosyal güvenlik sisteminin sağladığı gelir ikamesindeki yetersizliği bireyin yeniden emek piyasasına katılarak azaltması anlamına gelmektedir. Bu iki durumun birbirinden ayrılması çalışan emeklilik olgusunun doğru yorumlanmasının temel koşuludur. Özellikle EYT sonrasında çalışma çağındaki emeklilerin sayısının artması bu ayrımı daha da önemli duruma getirmiştir. “Emekli” kavramı artık çalışma yaşamından kesin biçimde çekilmiş homojen bir nüfusu ifade etmemektedir. Yalnızca emekli aylığıyla yaşayanlar, emekli aylığı ile çalışma gelirini birlikte elde edenler, aile desteği alanlar ve varlık gelirlerine sahip olanlar arasında önemli ekonomik farklılıklar bulunmaktadır.

Sosyal Politika Açısından Sonuç

Emeklilik sonrası çalışmanın yoksulluğu hafifletici işlevi sosyal siyasa bakımından ikili bir sonuç doğurmaktadır. Çalışma olanağının bulunması emeklinin gelirini artırarak yaşam ölçününü koruyabilir ve yoksulluk riskini azaltabilir. Buna karşılık emeklinin temel yaşam giderlerini karşılayabilmek için çalışmak zorunda kalması durumunda aynı olgu sosyal güvenlik sisteminin gelir ikame kapasitesindeki yetersizliğin göstergelerinden biri durumuna gelebilir. Bu nedenle çalışan emeklilerin sayısı tek başına emekli yoksulluğunun göstergesi olarak kullanılmamalıdır. Daha anlamlı gösterge emeklilik sonrasında çalışanların ne kadarının ekonomik zorunluluk nedeniyle çalıştığının belirlenmesidir. Mevcut SGDP verileri olgunun niceliksel büyüklüğünü ortaya koymakta ancak çalışma nedenini açıklamamaktadır. Sonuç olarak emeklilik sonrası çalışma emekli yoksulluğunun çözümlenmesinde göz ardı edilmemesi gereken bir tamamlayıcı gelir ve giderme mekanizmasıdır. Bu mekanizmanın varlığı düşük emekli aylıklarının toplumsal sonuçlarını kısmen hafifletebilmekte ancak aynı zamanda emekli aylığının tek başına sağladığı gelir güvencesi ile emeklinin çeşitli ek kaynaklar kullanarak ulaştığı yaşam ölçünü arasındaki farkı görünür kılmaktadır. Sosyal güvenlik sisteminin yeterliliği değerlendirilirken bu iki düzeyin birbirinden ayrılması gerekmektedir.

Reel Gelir ile Göreli Gelir Ayrımı

Emekli yoksulluğunun anlaşılmasında ikinci temel ayrım reel gelir ile göreli gelir arasındadır. Emekli aylığının tüketici fiyatları kadar artırılması kuramsal olarak belirli bir satın alma gücünün korunmasını sağlayabilir. Ancak aynı dönemde çalışan ücretleri veya kişi başına ulusal gelir daha hızlı yükseliyorsa emeklinin toplum içindeki göreli gelir konumu gerileyebilir. Bu nedenle bir emeklinin reel geliri korunurken göreli geliri azalabilir. Benzer biçimde reel geliri belirli ölçüde yükselirken çalışanların gelirlerinin veya kişi başına ulusal gelirin daha hızlı artması sonucunda toplumsal gelir dağılımındaki göreli konumu yine kötüleşebilir. Önceki bölümlerde elde edilen bulgular bu ayrımın Türkiye açısından önemini ortaya koymaktadır. Ortalama emekli aylığının net asgari ücrete oranının 2002 yılında yaklaşık yüzde 122 düzeyindeyken 2025 yılında yaklaşık yüzde 78'e gerilemesi yalnızca fiyat artışlarıyla açıklanamayacak bir göreli gelir değişimine işaret etmektedir. Benzer biçimde ortalama emekli aylığının kişi başına GSYH'ye oranındaki uzun dönemli gerileme emeklilerin ekonomik büyüme ve toplumsal refah artışı karşısındaki göreli konumunun ayrıca incelenmesi gerektiğini göstermektedir. Bu nedenle emekli yoksulluğunu yalnızca “emekli aylıkları enflasyon karşısında korunmuş mudur?” sorusu üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Bunun yanında “emekli aylıkları çalışan gelirleri ve kişi başına ulusal gelir karşısındaki konumunu koruyabilmiş midir?” sorusunun da yanıtlanması gerekmektedir.

Çizelge 14:

 

Emekli Gelirinin Satın Alma Gücü ve Göreli Gelir Konumunun Ölçülmesinde Kullanılabilecek Göstergeler

Gösterge

Ölçülen boyut

Çözümlemedeki işlevi

Nominal ortalama emekli aylığı

Parasal gelir

Aylığın cari fiyatlarla değişimini gösterir

Reel emekli aylığı endeksi

Satın alma gücü

Nominal aylığı TÜFE'den arındırarak reel gelir değişimini gösterir

Ortalama emekli aylığı / net asgari ücret

Çalışma geliri karşısındaki göreli konum

Emeklilik geliri ile ücret gelirinin alt sınırı arasındaki uzaklığı gösterir

Ortalama emekli aylığı / ortalama çalışan ücreti

Çalışan nüfusa göre gelir konumu

Emeklilik sonrasında çalışma gelirinden göreli kopuşun ölçülmesine yardımcı olur

Ortalama emekli aylığı / kişi başına GSYH

Toplumsal refah karşısındaki göreli konum

Ekonomik büyümeden emekliye yansıyan göreli payın değerlendirilmesini sağlar

En düşük emekli aylığı / uygun yoksulluk eşiği

Gelir yeterliliği

En düşük aylığın temel yaşam gereksinimlerini karşılama kapasitesini gösterir

65+ yaş grubunda göreli yoksulluk oranı

Gelire dayalı yoksulluk

Yaşlı nüfusun genel nüfus karşısındaki yoksulluk riskini gösterir

Maddi ve sosyal yoksunluk göstergeleri

Yaşam koşulları

Gelirin ötesinde temel gereksinimlerin karşılanabilme düzeyini gösterir

Gıda, konut, enerji ve sağlık fiyatlarındaki değişim

Zorunlu harcamaların maliyeti

Genel TÜFE ile emeklilerin karşılaşabileceği özgül yaşam maliyeti arasındaki farklılaşmanın incelenmesini sağlar

Taban aylığa bağımlılık oranı

Emeklilik sisteminin ürettiği aylığın yeterliliği

Hesaplanan aylığı yasal alt sınırın altında kalan emeklilerin sistem içindeki ağırlığını gösterir

 

Çizelge 13'de görüldüğü üzere emekli yoksulluğu tek bir göstergeyle ölçülebilecek bir olgu değildir. Nominal ve reel aylıklar emeklinin satın alma gücünü, aylığın ücretlere ve kişi başına ulusal gelire oranı göreli gelir konumunu, yoksulluk ve maddi yoksunluk göstergeleri ise bu gelir düzeyinin toplumsal yaşam üzerindeki sonuçlarını ortaya koymaktadır. Bu çerçevede “açlık sınırı” ve “yoksulluk sınırı” göstergelerinin kullanımında ayrıca yöntemsel ihtiyat gerekmektedir. Sendikalar veya araştırma kuruluşları tarafından yayımlanan açlık ve yoksulluk sınırlarının önemli bölümü belirli büyüklükteki haneler çoğunlukla dört kişilik aile esas alınarak hesaplanmaktadır. Bu tutarların tek kişilik emekli hanesinin aylığıyla doğrudan karşılaştırılması hane büyüklüğü ve eş değerlik ölçeği farklılıkları nedeniyle yanıltıcı olabilir. Bu nedenle olanaklı olduğu ölçüde TÜİK'in eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri ve yaş gruplarına göre hesaplanan göreli yoksulluk göstergelerinin kullanılması daha uygun olacaktır.

Emekli Yoksulluğunun Göreli Niteliği

Bu göstergeler birlikte değerlendirildiğinde emekli yoksulluğunun yalnızca belirli bir parasal gelir düzeyinin altında bulunmak biçiminde tanımlanmasının yetersiz olduğu görülmektedir. Emeklilik, çalışma yaşamından tamamen bağımsız yeni bir gelir statüsü değildir. Sosyal sigorta sisteminin temel işlevlerinden biri çalışma döneminde elde edilen gelir ile emeklilik dönemindeki yaşam ölçünü arasında makul bir süreklilik sağlamaktır. Bu nedenle emeklinin yaşam ölçününün değerlendirilmesinde yalnızca biyolojik veya asgari gereksinmelerin karşılanıp karşılanmadığı değil, çalışma yaşamındaki ekonomik ve toplumsal konumun ne ölçüde sürdürülebildiği de önem taşımaktadır. Çalışma döneminde belirli bir gelir ve yaşam ölçününe sahip kişinin emeklilik sonrasında gelir hiyerarşisinde sürekli olarak daha alt bir konuma kayması mutlak yoksulluğun ötesinde bir göreli yoksullaşma sürecini ifade etmektedir. Bu bağlamda çalışmada kullanılan “emekli gelirinin göreli aşınması” kavramı emekli aylığının nominal olarak azalmasını değil, aylığın çalışan gelirleri kişi başına ulusal gelir ve yaşam maliyeti karşısındaki göreli konumunun zaman içinde gerilemesini ifade etmektedir. Böyle bir aşınma reel aylığın belirli dönemlerde korunması veya artırılması durumunda dahi ortaya çıkabilir.

Gelir Yetersizliğinden Toplumsal Yoksunluğa

Emekli gelirinin yetersizliği yalnızca tüketim miktarını azaltan ekonomik bir sonuç üretmemektedir. Gelir yetersizliği konut koşullarının kötüleşmesi, yeterli ve dengeli beslenmenin güçleşmesi, sağlık harcamalarının ertelenmesi, sosyal ve kültürel etkinliklerden çekilme ve aile içi gelir transferlerine bağımlılığın artması gibi sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle emekli yoksulluğunun gelir göstergelerinin yanı sıra maddi ve sosyal yoksunluk göstergeleriyle de değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu nokta, emeklilik gelirinin insan onuru ile ilişkisini de gündeme getirmektedir. Sosyal güvenlik sisteminin işlevi yalnızca bireyin fiziksel varlığını sürdürebileceği asgari geliri sağlamak değildir. Emeklilik döneminde bağımsız yaşayabilme, temel gereksinmelerin sürekli yardım almaksızın karşılayabilme ve toplumsal yaşama katılabilme kapasitesi de sosyal güvenliğin niteliğinin değerlendirilmesinde önem taşımaktadır. Bu nedenle 25 Eylül 2026 tarihinde emeklilerin gelir taleplerini dile getirdikleri protesto sırasında yaşamına son veren emekli polis memuru Ali Şekeroğlu'nun taşıdığı “Para için değil, onurumuz için” ifadesi bireysel eylemin nedenleri hakkında herhangi bir nedensellik kurulmadan emekli gelirleri tartışmasının yalnızca parasal tutarlardan ibaret olmadığını gösteren toplumsal bağlamın bir unsuru olarak değerlendirilebilir. Olayın bireysel nedenleri ile emeklilerin genel ekonomik koşulları birbirinden ayrılmalıdır ancak olayın gerçekleştiği toplumsal ve siyasal bağlam emekli gelirlerinin yeterliliği ile insan onuru arasındaki ilişkinin kamusal söylemde nasıl kurulduğunu göstermesi bakımından önem taşımaktadır. Sonuç olarak emekli yoksulluğu üç düzeyde ele alınmalıdır: satın alma gücü bakımından reel gelir yetersizliği, çalışanlar ve genel refah karşısında göreli gelir kaybı ve gelir yetersizliğinin yaşam koşullarında yarattığı maddi ve sosyal yoksunluk. Bu üç boyut birlikte değerlendirilmediğinde emekli aylıklarındaki nominal artışların emeklilerin ekonomik ve toplumsal durumunda gerçek bir iyileşme yaratıp yaratmadığının belirlenmesi olanaklı değildir.

YAŞLI NÜFUSTA YOKSULLUK VE SOSYAL DIŞLANMA

Emekli aylıklarının reel ve göreli düzeyindeki değişimin toplumsal sonuçlarını değerlendirebilmek için gelir göstergelerinin yaşlı nüfusa ilişkin yoksulluk ve yaşam koşulları göstergeleriyle birlikte ele alınması gerekmektedir. Bununla birlikte yaşlı nüfus ile emekli nüfusun aynı kavramsal ve istatistiksel kümeyi oluşturmadığı özellikle belirtilmelidir. TÜİK yaşlı nüfusu 65 ve daha yukarı yaştaki kişiler olarak tanımlarken emeklilik statüsü yaşa değil sosyal güvenlik sisteminden aylık alma durumuna bağlıdır. Dolayısıyla 65 yaşın altında emekliler bulunduğu gibi 65 yaşın üzerinde olup emekli aylığı almayan kişiler de bulunmaktadır. Bu nedenle aşağıdaki göstergeler emekli yoksulluğunun doğrudan ölçümü olarak değil onun toplumsal bağlamını ortaya koyan tamamlayıcı göstergeler olarak değerlendirilmiştir.

Yaşlı Nüfusta Göreli Yoksulluğun Yükselişi

TÜİK'in Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması eş değer hanehalkı kullanılabilir birey medyan gelirinin yüzde 60'ını esas alan göreli yoksulluk ölçütüne göre yaşlı nüfusta dikkate değer bir değişim ortaya koymaktadır. Yaşlı nüfusun yoksulluk oranı 2019 yılında yüzde 14,2 iken 2020'de yüzde 16,7'ye yükselmiş, 2021'de yüzde 11,4'e gerilemiş, 2022'de yüzde 14,3'e çıkmış ve 2023 yılında yüzde 21,7'ye ulaşmıştır. Böylece 2019–2023 döneminde yaşlı nüfusun göreli yoksulluk oranında 7,5 puanlık artış meydana gelmiştir. TÜİK verileri aynı dönemde Türkiye genelindeki yoksulluk oranının yüzde 21,3'ten yüzde 21,7'ye yükseldiğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle genel yoksulluk oranı büyük ölçüde aynı düzeyde kalırken yaşlı nüfusun yoksulluk oranı genel nüfus düzeyine yaklaşmıştır.

Çizelge 15:

 

Yaşlı Nüfusta Göreli Yoksulluk Oranı, 2019–2023

Yıl

Türkiye geneli (%)

65+ yaş (%)

Yaşlı kadın (%)

Yaşlı erkek (%)

2019

21,3

14,2

15,9

12,1

2020

21,9

16,7

17,6

15,6

2021

21,3

11,4

12,6

9,9

2022

21,6

14,3

15,4

12,8

2023

21,7

21,7

22,4

20,7

Kaynak: TÜİK, Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması. İstatistiklerle Yaşlılar, 2023. Yoksulluk sınırı, eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 60'ı esas alınarak hesaplanmıştır.

 

Çizelge 14'ün ortaya koyduğu en önemli bulgu yaşlı yoksulluğundaki değişimin doğrusal olmamasıdır. Özellikle 2021 yılındaki düşüşten sonra 2022 ve 2023 yıllarında belirgin bir yükseliş görülmektedir. Bu nedenle 2019 ile 2023 arasındaki iki uç yılın karşılaştırılmasından hareketle kesintisiz bir yoksullaşma eğilimi bulunduğu ileri sürülemez. Buna karşılık 2023 yılında yaşlı nüfusun göreli yoksulluk oranının yüzde 21,7'ye ulaşması ve 2019 düzeyinin 7,5 puan üzerine çıkması emekli ve yaşlı nüfusun göreli gelir konumunda önceki bölümlerde saptanan bozulmayla aynı dönemde gerçekleşen önemli bir toplumsal göstergedir.

Cinsiyet Boyutu

Veriler yaşlı yoksulluğunun cinsiyet bakımından da eşit dağılmadığını göstermektedir. İncelenen beş yılın tamamında yaşlı kadınların yoksulluk oranı yaşlı erkeklerden yüksektir. 2023 yılında göreli yoksulluk oranı yaşlı kadınlarda yüzde 22,4, yaşlı erkeklerde yüzde 20,7 olarak gerçekleşmiştir. Bu farklılığın tek başına emekli aylığı düzeyiyle açıklanması olanaklı değildir. Kadınların çalışma yaşamına katılım biçimleri, prim ödeme süreleri, dul ve yetim aylıkları, hane yapısı, tek başına yaşama ve yaşam süresinin daha uzun olması gibi değişkenlerin ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Dolayısıyla cinsiyet farklılığı burada nedensel bir sonuç olarak değil emekli yoksulluğunun homojen bir toplumsal olgu olmadığını gösteren bir farklılaşma olarak ele alınmalıdır.

Yoksulluk ile Sosyal Dışlanmanın Ayrılması

Gelire dayalı göreli yoksulluk göstergesi yaşlıların yaşam koşullarının yalnızca bir boyutunu ölçmektedir. TÜİK'in kullandığı “yoksulluk veya sosyal dışlanma riski” göstergesi ise göreli yoksulluğun yanında maddi ve sosyal yoksunluk ile düşük iş yoğunluğu göstergelerini de kapsamaktadır. Bu nedenle iki göstergenin birbirinin yerine kullanılmaması gerekir. 2024 yılında 65 ve daha yukarı yaştaki nüfusun yüzde 23,3'ü yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunurken bu oran 2025 yılında yüzde 22,8'e gerilemiştir. Türkiye geneli için aynı oranlar sırasıyla yüzde 29,3 ve yüzde 27,9'dur.

Çizelge 16:

 

Yoksulluk veya Sosyal Dışlanma Riski, 2024–2025

Grup

2024 (%)

2025 (%)

Değişim (puan)

Türkiye geneli

29,3

27,9

-1,4

65+ toplam

23,3

22,8

-0,5

65+ erkek

22,3

21,8

-0,5

65+ kadın

24,2

23,6

-0,6

Kaynak: TÜİK, Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri, 2024 ve 2025.

 

Bu sonuçların yorumlanmasında önemli bir nokta bulunmaktadır. Yaşlı nüfusun yoksulluk veya sosyal dışlanma riski Türkiye ortalamasının altında görünmektedir. Bu bulgu, önceki bölümlerde ortaya konulan emekli aylıklarının göreli aşınması bulgusuyla ilk bakışta çelişkili görülebilir. Gerçekte iki gösterge farklı olguları ölçmektedir. Emekli aylığı/asgari ücret ve emekli aylığı/kişi başına GSYH oranları emeklinin gelir hiyerarşisindeki göreli konumunun zaman içindeki değişimini ölçmektedir. Yoksulluk veya sosyal dışlanma riski ise belirli bir yıldaki hanehalkı geliri ve yaşam koşullarına dayalı bir durum göstergesidir. Ayrıca yaşlı kişinin ekonomik refahı yalnızca kendi emekli aylığına bağlı değildir ve birlikte yaşadığı hanenin toplam geliri, konut mülkiyeti, eş veya çocukların gelirleri ve hane içi transferler de yaşam koşullarını etkileyebilir. Dolayısıyla bir kişinin emekli aylığının çalışan gelirleri karşısındaki göreli konumu gerilerken içinde yaşadığı hanenin toplam kaynakları nedeniyle göreli yoksulluk sınırının üzerinde kalması olanaklıdır. Bu durum, emekli aylığının göreli aşınması ile yaşlı nüfusun ölçülen yoksulluk oranının aynı yönde ve aynı hızda hareket etmesini zorunlu olmaktan çıkarmaktadır.

Hanehalkı Yapısının Koruyucu İşlevi

Türkiye'de yaşlı yoksulluğunun değerlendirilmesinde aile ve hanehalkı yapısı özellikle önemlidir. TÜİK verilerine göre 2025 yılında yaklaşık 27 milyon hanenin 7,05 milyonunda en az bir 65+ yaşlı kişi yaşamaktadır. Yaşlıların yüzde 37,9'u ise en az bir yetişkin çocuğuyla aynı adreste ikamet etmektedir. Buna karşılık tek başına yaşayan yaşlıların sayısı yaklaşık 1,84 milyona ulaşmıştır ve bunların yaklaşık yüzde 73,5'ini kadınlar oluşturmaktadır. Bu bulgu, emekli yoksulluğunun ölçülmesinde iki farklı düzeyin ayrılması gerektiğini göstermektedir: bireysel emeklilik geliri ile hanehalkının toplam ekonomik kaynakları. Hane içi dayanışma yaşlı kişinin tüketim kapasitesini destekleyebilir ve ölçülen yoksulluk oranını düşürebilir. Ancak bu durum emekli aylığının bireysel gelir yeterliliğinin yüksek olduğu anlamına gelmez. Tersine, düşük bireysel emeklilik gelirinin aile içi transferlerle giderilmesi durumunda sosyal güvenlik sisteminin sağladığı bireysel ekonomik bağımsızlık ile hanehalkının sağladığı gelir güvencesi birbirinden ayrılmalıdır.

Demografik Dönüşümün Etkisi

Sorunun gelecekteki boyutu açısından demografik değişim de önem taşımaktadır. Türkiye'de 65 ve üzerindeki nüfus 2020 yılında yaklaşık 7,95 milyon iken 2025 yılında 9,58 milyona yükselmiş ve beş yıldaki artış yüzde 20,5 olmuştur. Yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki payı da yükselmektedir. Bu demografik gelişme önceki bölümde saptanan emekli sayısındaki artış ve GSYH'den emeklilere ayrılan kaynağın bölüşümü sorunuyla birlikte değerlendirilmelidir. Yaşlı ve emekli nüfusun büyümesi sosyal güvenlik sisteminin finansman gereksinimini artırırken toplam kaynağın kişi başına bölüşümünü de etkilemektedir. Dolayısıyla emekli yoksulluğu yalnızca mevcut aylıkların düzeyiyle ilgili dönemsel bir gelir siyasası sorunu değil, aynı zamanda demografik dönüşümle bağlantılı uzun dönemli bir sosyal siyasa sorunudur.

Görgül Bulguların Birlikte Değerlendirilmesi

Buraya kadar elde edilen bulgular birlikte değerlendirildiğinde üç farklı gösterge grubunun birbirini tamamladığı görülmektedir. Birincisi, makro bölüşüm göstergeleridir. Toplam emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı uzun dönemde dramatik biçimde gerilememiş olmakla birlikte bu kaynağı paylaşan emekli nüfus çok daha hızlı büyümüştür. İkincisi, göreli gelir göstergeleridir. Ortalama emekli aylığının net asgari ücret ve kişi başına GSYH karşısındaki konumu uzun dönemde gerilemiştir. Üçüncüsü, yaşam koşulları göstergeleridir. TÜİK verileri yaşlı nüfusta göreli yoksulluğun özellikle 2022–2023 döneminde belirgin biçimde yükseldiğini ve 2024–2025 döneminde ise yaşlı nüfusun yaklaşık dörtte birine yakın bölümünün yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunduğunu göstermektedir. Bu üç bulgu aynı olgunun farklı düzeylerini göstermektedir. Birinci düzey kaynağın makroekonomik bölüşümünü, ikinci düzey emeklinin toplumdaki göreli gelir konumunu ve üçüncü düzey ise gelir yetersizliğinin toplumsal yaşam koşullarındaki görünümünü ortaya koymaktadır. Bu nedenle Türkiye'deki emekli yoksulluğunun yalnızca “emekli aylıkları düşük müdür?” sorusuyla açıklanması yeterli değildir. Bulgular, emekli nüfusunun hızla genişlemesi, aylık üretme parametrelerinin değişmesi, emeklilere ayrılan kaynağın giderek daha fazla kişi arasında bölüşülmesi, emekli aylıklarının çalışan gelirleri ve genel refah karşısındaki göreli konumunun gerilemesi ve düşük aylıkların taban ödeme mekanizmasıyla desteklenmesi biçiminde birbirini tamamlayan bir yapısal süreç bulunduğuna işaret etmektedir. Bu süreç emekli yoksulluğunun dönemsel gelir yetersizliğinin ötesinde sosyal güvenlik sisteminin gelir ikamesi ve bireysel ekonomik bağımsızlık ve yaşlılıkta yaşam ölçününün korunması işlevleri bakımından değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.

EMEKLİ YOKSUNLUĞUNUN SOSYAL SORUNDAN SİYASAL SORUNA DÖNÜŞMESİ

Emekli aylıklarının yetersizliği kendiliğinden siyasal bir sorun oluşturmaz. Gelir yetersizliği başlangıçta bireyin ve hanenin yaşam standardını etkileyen ekonomik bir sorun niteliğindedir. Bu yetersizliğin geniş bir nüfus grubunu sürekli biçimde etkilemesi barınma, beslenme, sağlık, sosyal katılım ve ekonomik bağımsızlık üzerinde sonuçlar üretmesi durumunda sorun toplumsal nitelik kazanır. Toplumsal sorunun taleplere dönüşmesi örgütlü veya örgütsüz biçimde kamusal alana taşınması ve siyasal karar alıcılardan çözüm beklenmesi ise üçüncü bir aşamayı yani sorunun siyasallaşmasını ifade eder. Bu dönüşüm aşağıdaki süreçle kavramsallaştırılabilir: Gelir yetersizliği, göreli gelir kaybı, yaşam ölçününde aşınma, ortak mağduriyet algısı, talep oluşumu, örgütlenme ve toplu eylem, kamusal görünürlük ve siyasal gündem. Bu zincirin bütün halkaları her durumda aynı güçte ortaya çıkmaz. Emeklilik sonrası çalışma, aile desteği, konut sahipliği, sosyal yardımlar ve diğer gelirler ekonomik baskının toplumsal sonuçlarını hafifletebilir. Buna karşılık gelir kaybının sürekli duruma gelmesi ve emeklilerin kendi ekonomik durumlarını yalnızca kişisel koşullarının değil, emeklilik sisteminin ve kamu siyasalarının sonucu olarak değerlendirmeye başlamaları sorunun kolektif duruma gelmesini kolaylaştırabilir.

Bireysel Gelir Sorunundan Ortak Soruna

Önceki bölümlerde elde edilen bulgular Türkiye'de emeklilerin göreli ekonomik konumundaki değişimin tek bir göstergeye indirgenemeyeceğini ortaya koymaktadır. Ortalama emekli aylığının asgari ücret karşısındaki konumunun gerilemesi emekli gelirinin kişi başına GSYH karşısındaki göreli aşınması ve ortaya konulan pasif aylık dosyası başına göreli emeklilik kaynağı endeksindeki uzun dönemli düşüş aynı sürecin farklı boyutlarını göstermektedir. Bu noktada siyasal dönüşüm bakımından önemli olan yalnızca gelirin düşük olması değildir. Daha önemli olan, gelir kaybının geniş bir toplumsal grup tarafından ortak bir durum olarak algılanmaya başlamasıdır. Bir emeklinin gelir yetersizliğini kendi bireysel koşullarına bağlaması ile milyonlarca emeklinin gelir düzeylerini emeklilik siyasalarının ortak sonucu olarak değerlendirmesi arasında siyasal bakımdan önemli bir fark bulunmaktadır. Böylece ekonomik sorun kolektif bir çerçeve kazanmaktadır: “Ben geçinemiyorum”dan “Emekliler geçinemiyor”a. Bu dönüşüm, bireysel ekonomik sıkıntının kolektif toplumsal talebe dönüşmesinin temel eşiklerinden biridir.

Göreli Kayıp ve Adalet Algısı

Emekli gelirinin siyasallaşmasında mutlak yoksulluk kadar göreli kayıp algısı da önem taşımaktadır. Kişinin yalnızca ne kadar gelir elde ettiği değil, geçmişteki kendi gelir düzeyiyle, çalışanların gelirleriyle, asgari ücretle ve toplumun genel refahındaki değişmeyle kurduğu karşılaştırma da ekonomik durumunu değerlendirme biçimini etkileyebilir. Bu nedenle emeklilik sorununun siyasal niteliği yalnızca “gelir yetersizliği” kavramıyla açıklanamaz. Sorun aynı zamanda bölüşüm ve adalet algısı ile ilişkilidir. Ekonominin büyüdüğü veya çalışan gelirlerinin yükseldiği dönemlerde emekli aylıklarının göreli konumunun gerilemesi emeklilerin ekonomik durumlarını yalnızca gelir düzeyi açısından değil, toplumsal bölüşümde kendilerine düşen pay açısından değerlendirmelerine yol açabilir. Bu ayrım, “yoksulluk” ile “adaletsizlik algısı” arasındaki farkı ortaya koymaktadır. Bir kişi yoksulluk sınırının üzerinde bulunmasına karşın geçmişe veya diğer toplumsal gruplara göre önemli bir göreli kayıp yaşadığını düşünebilir. Buna karşılık daha düşük gelirli başka bir kişi hane içi destek mekanizmaları nedeniyle aynı ölçüde siyasal tepki geliştirmeyebilir. Dolayısıyla emekli gelirinin siyasallaşmasında belirleyici olan yalnızca ne kadar gelir kaybedildiği değil, kaybın nasıl anlamlandırıldığıdır.

Hak Temelli Çerçevenin Ortaya Çıkması

Emekli aylığının siyasal soruna dönüşmesinin bir başka göstergesi taleplerin yardım veya destek talebinden hak talebine dönüşmesidir. Emekli aylığı sosyal yardımdan farklıdır. Çalışma yaşamı boyunca prim ödemiş kişinin sosyal sigorta sisteminden aldığı gelir olması nedeniyle emeklilik aylığı katkı ve kazanılmış sosyal hak düşüncesiyle ilişkilendirilmektedir. Bu nedenle aylıkların yetersizliği yalnızca “daha fazla gelir” talebi biçiminde değil, geçmiş çalışma ve prim ödeme sürecinin karşılığının alınamadığı düşüncesiyle de ifade edilebilir. Bu noktada kullanılan dil değişmektedir: Gereksinme, talep, hak ve adalet. Bu dönüşüm siyasal açıdan önemlidir. Çünkü ekonomik destek talebi kamu bütçesinden yapılacak bir transfer tartışması olarak görülebilirken hak ve adalet söylemi devlet ile yurttaş arasındaki sosyal güvenlik ilişkisinin niteliğini tartışmaya açmaktadır.

Örgütlenme, Protesto ve Kamusal Görünürlük

Ekonomik hoşnutsuzluğun siyasal sorun durumuna gelmesinin daha ileri aşaması bireysel yakınmanın toplu eyleme dönüşmesidir. Emekli dernekleri, emekli sendikaları, meslek örgütleri, basın açıklamaları, mitingler, hukuksal başvurular ve diğer toplu girişimler bu dönüşümün kurumsal araçlarını oluşturmaktadır. 2026 yılında da emekli gelirlerine ilişkin talepler örgütlü eylemlere konu olmuştur. Örneğin DİSK ve Devrimci Emekliler Sendikası Mayıs 2026'da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önünde emekli gelirleri ve bayram ikramiyelerine ilişkin taleplerini kamuoyuna açıklamıştır. Bu tür eylemler, gelir sorununun özel alandan kamusal alana taşınmasının somut göstergeleridir. Burada siyasal sorun kavramı yalnızca siyasi partiler arasındaki yarışma anlamında kullanılmamaktadır. Bir toplumsal grubun gelir dağılımındaki konumunun kamu siyasası talebine dönüşmesi karar alıcılara yöneltilmesi ve kamusal gündemde tartışılması da sorunun siyasallaşmasıdır.

25 Eylül 2026: Ali Şekeroğlu Olayı

25 Eylül 2026 tarihinde Ankara'da emekli memurların seyyanen zam talebiyle gerçekleştirmek istediği eylem sırasında emekli polis memuru Ali Şekeroğlu'nun yaşamına son vermesi bu çalışmanın konusu bakımından özel önem taşımaktadır. Ancak olayın yorumlanmasında kesin bir yöntemsel sınır korunmalıdır. Bir intihar olayı tek bir ekonomik veya toplumsal değişkenle açıklanamaz. Dolayısıyla Şekeroğlu'nun yaşamına son vermesini doğrudan emekli aylığının yetersizliğinin sonucu olarak nitelendirmek bilimsel olarak olanaklı değildir. Buna karşılık olayın gerçekleştiği toplumsal bağlam çalışmanın konusu bakımından anlamlıdır. Şekeroğlu bir emekli eyleminin bulunduğu yerdeydi, eylemin konusu emeklilerin gelir talepleriydi ve olay öncesinde ekonomik koşullarına ilişkin yakınmalarını dile getirdiğine ilişkin tanıklıklar bulunmaktadır. Ayrıca taşıdığı dövizde yer alan “Para için değil, onurumuz için” ifadesi emekli gelirine ilişkin talebin yalnızca parasal büyüklük üzerinden değil, onur ve adalet kavramları üzerinden de kurulabildiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Bu nedenle olay bu çalışmada nedensellik kanıtı olarak değil, önemli olay (critical event) olarak değerlendirilmektedir. Önemli olay kavramıyla kastedilen daha önceden var olan toplumsal sorunu yaratan bir olay değil, mevcut sorunun kamusal görünürlüğünü artıran ve ona yeni bir simgesel anlam kazandırabilen olaydır. Şekeroğlu vakasının ardından olayın siyasal aktörler, sendikalar ve medya tarafından tartışılması da ekonomik ve toplumsal sorunun siyasal söylem alanına taşınmasının göstergelerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Emekli Nüfusunun Büyümesi ve Siyasal Ağırlık

Sorunun siyasallaşmasını güçlendiren yapısal değişkenlerden biri de emeklilik sisteminden aylık alan nüfusun büyümesidir. SGK verileri pasif sigortalı nüfusun uzun dönemde önemli ölçüde genişlediğini göstermektedir. Bu çalışmanın Çizelgede kullanılan aylık dosyası serisi de 2002'de yaklaşık 5,9 milyon olan dosya sayısının 2025'te 16,2 milyonu aştığını ortaya koymaktadır. Ancak bu sayı doğrudan seçmen sayısı olarak yorumlanamaz. Dosyalar ile kişiler aynı değildir ve ölüm aylıkları nedeniyle hak sahipleri bulunabilir ve sosyal güvenlik statüsü ile seçmen statüsü farklı kavramlardır. Buna karşın emeklilik sisteminden gelir elde eden nüfusun genişlemesi emekli gelirlerine ilişkin kararların giderek daha geniş bir toplumsal kesimi doğrudan veya hane ilişkileri üzerinden dolaylı biçimde etkilediğini göstermektedir. Bu nedenle emekli aylıkları yalnızca sosyal güvenlik bütçesinin teknik bir unsuru olmaktan çıkarak gelir dağılımı ve kamu siyasası tartışmalarının daha görünür konularından biri durumuna gelmektedir.

Siyasal Soruna Dönüşmenin Ölçütleri

Bu çalışmanın bulguları çerçevesinde emekli yoksulluğunun siyasal soruna dönüşmesinin beş temel göstergesi belirlenebilir: Birincisi yaygınlıktır. Gelir yetersizliğinin bireylerden çok geniş bir toplumsal grubu etkilemesidir. İkincisi sürekliliktir. Sorunun geçici ekonomik dalgalanmadan çıkarak yıllar boyunca devam eden göreli gelir kaybına dönüşmesidir. Üçüncüsü ortak neden algısıdır. Bireylerin yaşadıkları ekonomik güçlüğü yalnızca kişisel koşullarla değil, emeklilik sistemi ve kamu politikalarıyla ilişkilendirmeye başlamalarıdır. Dördüncüsü kolektifleşmedir. Taleplerin örgütlenme, dava, basın açıklaması, gösteri ve diğer ortak eylem biçimleriyle kamusal alana taşınmasıdır. Beşincisi siyasal muhataplaşmadır Taleplerin hükümete, parlamentoya, yargıya veya diğer kamu kurumlarına yöneltilmesi ve siyasi aktörlerin konuya ilişkin siyasa ve söylem üretmek zorunda kalmalarıdır. Bu ölçütlerin birlikte ortaya çıkması emekli gelirinin yalnızca bireysel refah veya sosyal politika sorunu olarak değerlendirilemeyeceği bir aşamaya işaret etmektedir.

Sosyal Politika Sorunundan Siyasal Soruna

Türkiye örneğinde gözlenen dönüşüm böylece üç aşamalı bir yapı içinde değerlendirilebilir:

Birinci aşama — Ekonomik sorun: Emekli aylığının bireyin ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalması.

İkinci aşama — Sosyal siyasa sorunu: Gelir yetersizliğinin geniş bir emekli nüfusunu etkilemesi ve barınma, beslenme, sağlık, çalışma zorunluluğu, aileye bağımlılık ve sosyal katılım gibi alanlarda sonuç üretmesi.

Üçüncü aşama — Siyasal sorun: Ortak ekonomik durumun hak ve adalet söylemiyle ifade edilmesi, örgütlenme, protesto ve hukuksal başvurular yoluyla kamusal alana taşınması ve kamu otoritelerinden politika değişikliği talep edilmesi.

Bu bakımdan emekli yoksulluğunun siyasallaşması, yoksulluğun kendiliğinden siyasal tepki yarattığı deterministik bir süreç değildir. Ekonomik kayıp ile siyasal sonuç arasında algı, karşılaştırma, hak bilinci, örgütlenme, kolektif eylem ve siyasal temsil gibi ara mekanizmalar bulunmaktadır. Çalışmanın temel bulgusu bu nedenle daha ihtiyatlı fakat daha güçlü biçimde ifade edilebilir: Türkiye'de emekli gelirlerinin göreli aşınması yalnızca sosyal güvenlik sisteminin mali ve teknik bir sorunu olarak kalmamış ve genişleyen emekli nüfusu, gelir taleplerinin kolektifleşmesi, hak ve adalet söyleminin güçlenmesi ve taleplerin giderek daha görünür biçimde siyasal karar alıcılara yönelmesi sonucunda aynı zamanda siyasal bir sorun niteliği kazanmıştır.

GENEL DEĞERLENDİRME: YİRMİ BEŞ YILIN BİLANÇOSU

Bu çalışma, Türkiye'de emeklilik sisteminin yaklaşık çeyrek yüzyıllık dönüşümünü yalnızca emekli aylıklarının nominal düzeyi üzerinden değil, aylık hesaplama kuralları, reel satın alma gücü, çalışan gelirleri karşısındaki göreli konum, GSYH'den emeklilik sistemine ayrılan kaynak, pasif nüfusun büyümesi, en düşük aylık uygulaması, emeklilik sonrası çalışma ve emekli gelir sorununun toplumsal ve siyasal sonuçları üzerinden birlikte değerlendirmiştir. Ortaya çıkan tablo, tek bir değişkenle açıklanamayacak kadar çok katmanlıdır.

Dönüşüm 2002'de Başlamamıştır

İlk olarak tarihsel nedensellik bakımından önemli bir ayrım yapılmalıdır. Türkiye'de emeklilik sisteminin parametrik dönüşümü 2002 sonrasında başlamamıştır. 1999 tarihli 4447 sayılı Kanun, emeklilik yaşı, prim ödeme koşulları ve aylık hesaplama sistemi bakımından önemli değişiklikler getirmiştir. Dolayısıyla yaklaşık çeyrek yüzyıllık dönüşümün tamamını 2002 sonrasında uygulanan siyasalara bağlamak tarihsel olarak doğru değildir. Bununla birlikte 2002 sonrası dönem de kendi içinde homojen değildir. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve 2008'de yapılan değişiklikler sosyal güvenlik sisteminin kurumsal ve parametrik yapısını yeniden biçimlendirmiş ve aylık bağlama oranı, geçmiş kazançların güncellenmesi ve farklı sigortalılık statülerinin ortak sistem içinde ele alınması bakımından yeni bir dönem oluşturmuştur. Sonraki yıllarda intibak düzenlemeleri, bayram ikramiyesi, en düşük emekli aylığı, ek ve seyyanen artışlar ile EYT düzenlemesi sisteme yeni unsurlar eklemiştir. Dolayısıyla Türkiye'deki emeklilik sisteminin bugünkü yapısı tek bir reformun değil, 1999'da başlayan ve sonraki yirmi beş yıl boyunca birbirini izleyen parametrik, kurumsal ve takdire bağlı müdahalelerin birikimli sonucudur.

Nominal Artış ile Göreli Refah Artışı Aynı Şey Değildir

Dönemin en belirgin özelliklerinden biri emekli aylıklarının nominal olarak çok büyük ölçüde artmış olmasıdır. Ancak yüksek enflasyonun bulunduğu bir ekonomide nominal artışlar tek başına emeklinin ekonomik konumunu açıklamaz. Bu nedenle çalışmada üç farklı soru birbirinden ayrılmıştır: Emekli aylığının nominal değeri ne kadar arttı? Emekli aylığının reel satın alma gücü nasıl değişti? Emeklinin toplumdaki diğer gelir ve refah göstergeleri karşısındaki göreli konumu nasıl değişti? Çözümleme özellikle üçüncü sorunun emekli yoksulluğunun uzun dönemli niteliğini anlamak bakımından belirleyici olduğunu göstermektedir. Emekli aylığı enflasyon karşısında belirli ölçüde korunmuş olsa dahi çalışan gelirlerinin asgari ücretin veya kişi başına ulusal gelirin gerisinde kaldığında emeklinin göreli ekonomik konumu gerileyebilir. Bu nedenle çalışmada kullanılan “emekli gelirinin göreli aşınması” kavramı, emekli aylıklarının mutlaka reel olarak sürekli azaldığını değil, emeklinin toplumsal refah artışından aldığı göreli payın zayıflamasını ifade etmektedir.

Temel Yapısal Sorun: Kaynak ile Yararlanıcı Sayısının Farklı Hızlarda Büyümesi

Çalışmanın en önemli görgül bulgularından biri ilgili çizelgede ortaya çıkmaktadır. Emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı 2002'de yaklaşık yüzde 4,60 iken 2025'te yaklaşık yüzde 5,99'a yükselmiştir. Bu bulgu önemlidir çünkü Türkiye'nin toplam ekonomik kaynakları içinde emeklilik ödemelerine ayrılan payın uzun dönemde basit biçimde azaldığı savını desteklememektedir. Ancak aynı dönemde pasif aylık dosyası sayısı yaklaşık 5,9 milyondan 16,2 milyona yükselmiştir. Başka bir ifadeyle emeklilik ödemelerinin GSYH içindeki payı yaklaşık yüzde 30 artarken bu kaynağın bölündüğü aylık dosyası sayısı yaklaşık yüzde 175 artmıştır. Bu iki gelişme birlikte değerlendirildiğinde Pasif Aylık Dosyası Başına Göreli Emeklilik Kaynağı Endeksi 2002=100 düzeyinden 2025'te yaklaşık 47,3'e gerilemektedir. Bu gösterge reel emekli aylığının yüzde 52,7 düştüğü anlamına gelmemektedir. Gösterdiği şey farklıdır: emeklilik sistemine ayrılan toplam makroekonomik kaynağın GSYH içindeki payı, bu kaynaktan yararlanan aylık dosyası sayısındaki büyümeyi karşılayacak hızda artmamıştır. Çalışmada bu mekanizma paylaşım etkisi olarak adlandırılmıştır.

Paylaşım Etkisi Tek Başına Yeterli Açıklama Değildir

Bununla birlikte emekli gelirinin göreli aşınmasını yalnızca emekli sayısındaki artışa bağlamak da doğru olmayacaktır. Çalışmanın çözümlemesi en az dört mekanizmanın birlikte işlediğini göstermektedir. Paylaşım etkisi emeklilik sistemine ayrılan toplam kaynağın giderek daha geniş bir pasif nüfus arasında bölüşülmesini, aylık üretme etkisi prim ödeme geçmişinin emekli aylığına dönüştürülmesinde kullanılan aylık bağlama oranı ve kazanç güncelleme kurallarının başlangıç aylığı üzerindeki etkisini, göreli aşınma etkisi, bağlanmış aylıkların zaman içinde çalışan gelirleri, asgari ücret ve genel refah artışının gerisinde kalabilmesini ve tabanda sıkışma etkisi ise kök aylıkları farklı olan geniş bir emekli grubunun en düşük aylık uygulaması nedeniyle aynı veya birbirine yakın ödeme düzeylerinde toplanmasını ifade etmektedir. Bu dört mekanizma birbirinin seçeneği değildir. Türkiye'deki emekli gelirinin uzun dönemli gelişimi bunların birlikte ve farklı dönemlerde farklı ağırlıklarla işlemesinin sonucudur.

En Düşük Aylık: Yoksulluğu Hafifleten, Yapısal Sorunu Örtebilen Araç

En düşük emekli aylığının 2019 sonrasında giderek daha önemli duruma gelmesi emeklilik sistemindeki dönüşümün başka bir göstergesidir. Uygulamanın sosyal siyasa bakımından açık bir koruyucu işlevi bulunmaktadır: hesaplanan aylığı belirlenen tabanın altında kalan emeklilerin gelirini yükseltmekte ve düşük gelirli emekliler açısından yoksulluk riskini azaltmaktadır. Ancak aynı mekanizmanın ikinci bir sonucu vardır. Kök aylık ile fiilen ödenen aylık arasındaki fark büyüdükçe emekli gelirinin daha büyük bölümü kişinin prim geçmişinin doğrudan sonucu olmaktan çıkarak bütçe ve yasama kararlarıyla belirlenen taban düzeyine bağımlı duruma gelmektedir. Böylece sistem iki işlev arasında gerilim üretmektedir: yoksulluğu azaltmak ve katkı ile aylık arasındaki farklılaşmayı korumak. Taban aylığın yaygınlaşması birinci amacı desteklerken uzun süre yüksek prim ödeyenlerle daha düşük katkı geçmişine sahip olanların aylıklarını birbirine yaklaştırabilir. Bu durum çalışmada tabanda sıkışma olarak kavramsallaştırılmıştır.

Kurala Dayalı Sistemden Karma Gelir Belirleme Sistemine

Yaklaşık yirmi beş yıllık gelişmenin dikkat çekici sonuçlarından biri de emekli gelirinin belirlenmesinde kullanılan araçların çeşitlenmesidir. Emekli geliri artık yalnızca prim günü, prime esas kazanç, aylık bağlama oranı ve olağan endeksleme mekanizmasının ürünü değildir. En düşük aylık, bayram ikramiyesi, refah payı, ek veya seyyanen artışlar ve dönemsel düzenlemeler emeklinin fiilen eline geçen toplam gelirin giderek daha önemli bileşenleri durumuna gelmiştir. Bu nedenle Türkiye'deki sistemin zaman içinde salt kurala dayalı sosyal sigorta gelirinden, kurala dayalı aylık ile siyasal takdire bağlı gelir desteklerinin birlikte kullanıldığı karma bir yapıya doğru evrildiği söylenebilir. Bu dönüşümün sosyal siyasa bakımından iki yönü bulunmaktadır. Siyasal takdire bağlı müdahaleler yüksek enflasyon veya gelir kaybı dönemlerinde hızlı giderim sağlayabilir. Buna karşılık emekli gelirinin daha büyük bölümünün dönemsel siyasal ve mali kararlara bağlı duruma gelmesi aylığın uzun dönemli öngörülebilirliğini ve katkı–karşılık ilişkisinin görünürlüğünü azaltabilir.

Seçim Takvimi ile Müdahaleler Arasında Mekanik Bir İlişki Kurulamaz

Çalışmada seçim tarihleri ile olağan endeksleme dışındaki emekli gelir müdahalelerinin zamanlaması da incelenmiştir. Bazı seçim dönemlerinin yakın çevresinde seyyanen artış, refah payı, en düşük aylık veya bayram ikramiyesi gibi müdahalelerin bulunduğu görülmektedir. Buna karşılık bütün seçim dönemlerinde aynı örüntü ortaya çıkmamaktadır. Bu nedenle zamanlama bulgusu tek başına “seçim ekonomisi” veya seçim amacı kanıtı olarak değerlendirilemez. Enflasyon, bütçe koşulları ve emekli aylıklarının düzeyi de aynı dönemlerde müdahale ihtiyacını artırabilmektedir. Daha ihtiyatlı sonuç, emekli gelirinin belirlenmesinde takdire bağlı kararların ağırlığının artmasıyla birlikte siyasal karar takviminin de incelenmesi gereken değişkenlerden biri haline geldiğidir.

Emekli Aylığı ile Emeklinin Yaşam Ölçünü Ayrılmalıdır

Çalışmanın önemli sonuçlarından biri de emekli aylığındaki göreli gerilemenin doğrudan aynı büyüklükte emekli veya yaşlı yoksulluğu yaratmadığının görülmesidir. Bunun nedeni emeklinin ekonomik kaynaklarının yalnızca emekli aylığından oluşmamasıdır. Çalışma geliri, eş ve diğer hane üyelerinin gelirleri, çocuklardan gelen destek, sosyal transferler, kira ve diğer varlık gelirleri ile konut sahipliği emeklinin fiilî yaşam standardını etkileyebilmektedir. Bu nedenle iki ayrı kavram korunmalıdır: Emekli aylığının yeterliliği, sosyal güvenlik sisteminin geçmiş çalışma gelirini ikame etme kapasitesini ve emeklinin toplam kullanılabilir geliri ise kişinin veya hanenin fiilen yararlanabildiği bütün ekonomik kaynakları ifade etmektedir. Bu ayrım, emekli aylıklarının göreli konumu gerilerken 65 yaş üzeri nüfusun yoksulluk göstergelerinin neden bire bir aynı yönde ve aynı büyüklükte hareket etmeyebildiğini de açıklamaktadır.

Emeklilik Sonrası Çalışma: Tercih ve Zorunluluk Arasında

Emeklilik sonrasında çalışmanın yaygınlaşması bu bağlamda ayrıca önem taşımaktadır. Sosyal güvenlik destek primi kapsamında çalışan iki milyonu aşkın emeklinin bulunması emeklilik statüsü ile çalışma yaşamının birbirini dışlayan kategoriler olmadığını göstermektedir.  Özellikle EYT düzenlemesi sonrasında daha genç yaşta emekli statüsüne geçen kişilerin çalışma yaşamında kalabilmesi “emekli” kavramının giderek daha heterojen bir nüfusu kapsamasına yol açmıştır. Ancak çalışan emeklilerin tamamının ekonomik zorunluluk nedeniyle çalıştığı sonucuna varılamaz. Mesleksel üretkenliği sürdürmek, toplumsal katılım, kişisel tercih ve gelir ihtiyacı farklı ağırlıklarda rol oynayabilir. Bununla birlikte çalışma gelirinin düşük emekli aylığını gidermesi önemli bir sosyal siyasa sorusunu ortaya çıkarmaktadır: Bir emeklinin çalışarak yoksulluktan kaçınması, emekli aylığının yeterli olduğunu göstermez. Bu nedenle sosyal güvenlik sisteminin başarısı yalnızca emeklilerin toplam hane gelirine değil, sistemin kendi başına sağladığı gelir ikame kapasitesine göre de değerlendirilmelidir.

Yoksulluk Yalnızca Parasal Bir Sorun Değildir

Emekli yoksulluğunun çözümlemesi parasal gelir göstergelerinin ötesine geçirilmelidir. Barınma, beslenme, enerji, sağlık hizmetlerine erişim, sosyal katılım, aileye ekonomik bağımlılık ve kişinin yaşamı üzerinde karar verebilme kapasitesi emeklilik dönemindeki refahın temel unsurlarıdır. Bu nedenle çalışmada insan onuru kavramına özel önem verilmiştir. Emeklilik sistemi yalnızca belirli miktarda para transfer eden mali bir mekanizma değildir; çalışma yaşamının sona ermesinden sonra bireyin ekonomik bağımsızlığını ve toplumsal katılımını sürdürebilmesini sağlayan sosyal vatandaşlık kurumlarından biridir. Gelir yetersizliği kişinin sürekli olarak ailesine bağımlı duruma gelmesine, temel tüketiminden vazgeçmesine veya ekonomik zorunluluk nedeniyle çalışmayı sürdürmesine yol açıyorsa sorun yalnızca parasal yoksulluk düzeyinde değerlendirilemez.

Sosyal Politika Sorununun Siyasallaşması

Yaklaşık yirmi beş yıllık gelişmenin son aşaması emekli gelir sorununun giderek daha görünür bir siyasal konu haline gelmesidir. Bu dönüşüm otomatik değildir. Düşük gelir kendiliğinden siyasal tepki üretmez. Ekonomik sorun ile siyasal sorun arasında göreli kayıp algısı, ortak mağduriyet bilinci, hak ve adalet söylemi, örgütlenme, protesto, hukuksal başvuru ve siyasal muhataplaşma gibi ara mekanizmalar bulunmaktadır. Emekli gelir taleplerinin sendikalar, emekli örgütleri ve diğer oluşumlar tarafından kamusal alana taşınması, parlamentoda ve siyasal tartışmalarda sürekli gündeme gelmesi ve emeklilere yönelik gelir düzenlemelerinin kamu politikası tartışmalarının önemli konularından biri haline gelmesi, bu dönüşümün göstergeleridir. 25 Eylül 2026'da Ankara'daki emekli eylemi sırasında Ali Şekeroğlu'nun yaşamına son vermesi de bu bağlamda değerlendirilmiştir. Olayın tek nedenini ekonomik koşullara bağlamak olanaklı değildir ve böyle bir nedensellik savında bulunulmamalıdır. Buna karşılık olayın emekli gelir taleplerinin dile getirildiği toplu bir eylem sırasında gerçekleşmesi ve “Para için değil, onurumuz için” ifadesinin kamuoyuna yansıması emekli gelir sorununun parasal talepten hak, adalet ve onur söylemine uzanan toplumsal boyutunu görünür kılan önemli bir olay niteliğindedir.

Yirmi Beş Yılın Temel Sonucu

Çalışmanın yaklaşık çeyrek yüzyıllık çözümlemesinden çıkan temel sonuç Türkiye'deki emekli sorununun “emekliye yeterince para ayrılmaması” biçimindeki tek değişkenli bir açıklamaya indirgenemeyeceğidir. Emeklilik ödemelerinin GSYH içindeki payı uzun dönemde azalmamış ve belirli ölçüde artmıştır. Buna karşılık bu kaynağın bölündüğü pasif nüfus çok daha hızlı büyümüş, aylık hesaplama parametreleri değişmiş, çalışan gelirleri ve genel refah karşısındaki göreli konum zayıflamış, en düşük aylık uygulaması genişlemiş ve emekli gelirinin giderek daha büyük bölümü takdire bağlı müdahalelerle desteklenmek zorunda kalmıştır. Dolayısıyla sorun üç yapısal düzeyin kesişiminde ortaya çıkmaktadır: Birincisi, demografik ve sayısal baskıdır. Emeklilik sisteminden aylık alan nüfus hızla büyümüştür. İkincisi, sosyal sigorta sisteminin aylık üretme kapasitesidir. Aylık bağlama ve güncelleme parametreleri emekli gelirinin çalışma dönemi gelirleriyle ve genel refahla ilişkisini etkilemektedir. Üçüncüsü, bölüşüm sorunudur. Toplam ekonomik büyümenin ve sosyal güvenlik sistemine ayrılan kaynağın genişleyen emekli nüfus arasında nasıl paylaştırıldığı emeklinin göreli ekonomik konumunu belirlemektedir. Bu üç düzeye yüksek enflasyon, taban aylık uygulaması, dönemsel gelir müdahaleleri ve emeklilik sonrası çalışma gibi telafi mekanizmaları eklendiğinde Türkiye'deki mevcut emeklilik gelir rejimi ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle çalışmanın başlangıcında sorulan temel soruya verilebilecek yanıt şudur: Türkiye'de emekli yoksulluğu yalnızca düşük aylık sorunu değildir. Emeklilik sisteminin ürettiği gelirin, büyüyen emekli nüfusu, değişen aylık hesaplama parametreleri, çalışan gelirleri ve genel refah artışı karşısında giderek daha yetersiz bir göreli konum üretmesiyle ortaya çıkan yapısal bir gelir bölüşümü sorunudur. Bu sorun geniş bir nüfusu sürekli biçimde etkilediği, hak ve adalet söylemiyle kolektif taleplere dönüştüğü ve siyasal karar alıcıların sürekli müdahalesini gerektirdiği ölçüde sosyal politika alanını aşarak siyasal sorun niteliği kazanmıştır.

SİYASA ÖNERİLERİ

Bu çalışmanın bulguları Türkiye'de emekli gelir sorununa yalnızca dönemsel aylık artışları yoluyla yaklaşılmasının yeterli olmadığını göstermektedir. Sorun emeklilik sisteminden aylık alan nüfusun büyümesi, aylık hesaplama parametreleri, emekli gelirlerinin çalışan gelirleri ve genel refah karşısındaki göreli konumu, en düşük aylık uygulamasının yaygınlaşması ve gelir belirleme sisteminde siyasal takdire bağlı müdahalelerin artması gibi birbirine bağlı yapısal etmenlerden oluşmaktadır. Bu nedenle siyasa önerilerinin de tek bir araç yerine bu mekanizmaların bütününü dikkate alması gerekir.

Emekli Gelirinin Göreli Refah Karşısında Korunması

Emekli aylıklarının yalnızca fiyat artışları karşısında korunması emeklilerin toplumun genel refahındaki gelişmeden pay almalarını kendiliğinden güvence altına almamaktadır. Enflasyona dayalı güncelleme mekanizması satın alma gücündeki kaybı belirli ölçüde giderilebilir ancak çalışan ücretleri veya kişi başına gelir daha hızlı yükseldiğinde emekli aylıklarının göreli konumu gerileyebilir. Bu nedenle emekli aylıklarının güncellenmesinde fiyat kararlılığının yanında ücret ve genel refah gelişmelerini belirli ölçülerde dikkate alan mali sürdürülebilirlikle uyumlu bir mekanizmanın değerlendirilmesi gerekir. Amaç emekli aylıklarını belirli bir ücret göstergesine mekanik biçimde bağlamak değil, emeklilerin uzun dönemli ekonomik büyümeden sistematik biçimde kopmasını önlemektir. Bu yaklaşım, çalışmada emekli gelirinin göreli aşınması olarak tanımlanan mekanizmayı sınırlamaya yönelik olacaktır.

Düşük Kök Aylık Üreten Mekanizmaların Gözden Geçirilmesi

En düşük emekli aylığının sürekli artırılması düşük gelirli emeklileri korumak bakımından gerekli bir sosyal siyasa aracı olabilir. Ancak bu yöntem düşük kök aylıkların neden oluştuğu sorusunu ortadan kaldırmamaktadır. Bu nedenle siyasa tartışmasının yalnızca “en düşük emekli aylığı ne kadar olmalıdır?” sorusuna indirgenmemesi gerekir. Aylık bağlama oranları, prime esas kazançların güncellenmesi ve çalışma dönemindeki kazancın emekli aylığına dönüşme biçimi birlikte değerlendirilmelidir. Amaç, taban aylığı yükselterek düşük kök aylıkları sürekli gidermek yerine sosyal sigorta sisteminin kendi hesaplama mekanizmasının yeterli aylık üretme kapasitesini güçlendirmek olmalıdır.

Kök Aylık ile Sosyal Koruma Desteğinin Ayrıştırılması

Mevcut taban aylık uygulaması düşük kök aylıkları belirli bir ödeme düzeyine tamamlayarak emeklileri gelir kaybından korumaktadır. Ancak kök aylık ile ödenen tutar arasındaki fark büyüdükçe sosyal sigorta aylığı ile sosyal koruma transferi arasındaki sınır belirsizleşmektedir. Bu nedenle kişinin prim geçmişinden kaynaklanan kök aylık ile devletin sosyal politika amacıyla sağladığı tamamlayıcı gelir desteğinin kavramsal ve mali olarak daha açık biçimde ayrıştırılması değerlendirilebilir. Böyle bir yapı emeklinin toplam gelirini azaltmayı değil, hangi bölümün sosyal sigorta hakkından, hangi bölümün bütçeden sağlanan sosyal koruma desteğinden kaynaklandığını görünür kılmayı amaçlamalıdır. Bu ayrım katkı–karşılık ilişkisinin izlenebilmesini kolaylaştırırken düşük gelirli emeklilerin korunmasına da devam edilmesine olanak sağlayabilir.

Tabanda Sıkışmanın Azaltılması

En düşük aylık uygulamasının yaygınlaşması prim ödeme süreleri ve prime esas kazançları birbirinden önemli ölçüde farklı emeklilerin aynı veya birbirine çok yakın aylıklar almalarına yol açabilmektedir. Bu durum uzun dönemde sosyal sigorta sisteminin katkı ile karşılık arasındaki bağını zayıflatabilir. Daha uzun süre veya daha yüksek kazanç üzerinden prim ödemiş kişinin bunun aylığı üzerindeki etkisini görememesi sistemin sigorta niteliğine ilişkin algıyı da etkileyebilir. Bu nedenle düşük gelirli emeklileri koruyan taban güvence korunurken farklı prim geçmişlerinin aylıklara makul ölçüde yansıtılmasını sağlayacak kademeli bir yapının geliştirilmesi değerlendirilmelidir. Amaç düşük aylık alanların gelirini azaltmak değil, yoksulluğu önleme ile katkı adaleti arasında daha dengeli bir ilişki kurmaktır.

Emeklilik Kaynağının Yararlanıcı Sayısıyla Birlikte Planlanması

Çalışmanın ortaya koyduğu temel bulgu emeklilik ödemelerinin GSYH içindeki payının tek başına sistemin yeterliliğini değerlendirmek için yeterli olmadığını göstermektedir. 2002–2025 döneminde emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı azalmamış ve yaklaşık yüzde 4,60'tan yüzde 5,99'a yükselmiştir. Buna karşılık pasif aylık dosyası sayısı çok daha hızlı artmış ve dosya başına göreli emeklilik kaynağı endeksi 2002=100 düzeyinden 2025'te 47,3'e gerilemiştir. Bu nedenle sosyal güvenlik planlamasında iki göstergenin birlikte değerlendirilmesi gerekir: “Emeklilik ödemelerine GSYH'den ne kadar kaynak ayrılmaktadır?” ve “bu kaynak kaç kişi veya aylık dosyası arasında bölüşülmektedir?” Orta ve uzun dönemli sosyal güvenlik projeksiyonlarının aktif/pasif oranının yanı sıra emeklilik ödemelerinin GSYH içindeki payını, yararlanıcı sayısını ve yararlanıcı başına göreli kaynak değişimini birlikte izlemesi sistemin gelir yeterliliği ile mali sürdürülebilirliği arasındaki ilişkinin daha açık değerlendirilmesine katkıda bulunabilir.

Siyasal Takdire Bağlı Müdahalelerden Öngörülebilir Kurallara Doğru

Çalışma, emekli gelirinin belirlenmesinde olağan endeksleme mekanizmasının yanında en düşük aylık, refah payı, seyyanen artış, bayram ikramiyesi ve benzeri araçların giderek daha görünür duruma geldiğini göstermektedir. Bu müdahaleler belirli dönemlerde gelir kaybını hızla giderebilir. Ancak emekli gelirinin önemli bölümünün dönemsel kararlara bağlı duruma gelmesi öngörülebilirliği azaltabilir ve sosyal sigorta gelirinin kurala dayalı niteliğini zayıflatabilir. Bu nedenle olabildiği ölçüde önceden tanımlanmış, kamuoyunca anlaşılabilir ve nesnel göstergelere bağlı bir gelir güncelleme mekanizmasının güçlendirilmesi gerekir. Takdire bağlı müdahaleler olağanüstü ekonomik koşullar için tamamlayıcı araç olarak korunabilir; ancak sistemin normal işleyişinin yerine geçmemelidir.

Emekli Yoksulluğunun Ayrı Bir İstatistiksel Kategori Olarak İzlenmesi

Türkiye'deki mevcut istatistiklerde “65 yaş ve üzeri nüfus”, “pasif sigortalı”, “aylık alan kişi”, “aylık dosyası” ve “emekli” kavramları farklı nüfusları ifade etmektedir. Bunların birbirinin yerine kullanılması emekli yoksulluğunun gerçek boyutunun belirlenmesini güçleştirmektedir. Bu nedenle emeklilere özgü düzenli ve karşılaştırılabilir bir istatistik sistemi geliştirilmesi yararlı olacaktır. Böyle bir sistemde en azından emeklinin kök aylığı ile fiilen aldığı aylık, hanehalkının toplam kullanılabilir geliri, emeklilik sonrası çalışma geliri, konut sahipliği ve kira yükü, maddi ve sosyal yoksunluk, sağlık ve bakım giderleri ve aile içi transferler birlikte izlenebilmelidir. Böylece sosyal güvenlik sisteminin ürettiği gelir ile emeklinin yaşam ölçünü birbirinden ayrılarak ölçülebilir.

Çalışan Emeklilerin Neden Çalıştığının Ölçülmesi

Sosyal güvenlik destek primi kapsamında iki milyonu aşkın emeklinin çalışıyor olması emeklilik sonrasında çalışmanın Türkiye'de önemli bir ekonomik ve toplumsal olgu haline geldiğini göstermektedir. Ancak mevcut sayısal veri emeklilerin neden çalışmaya devam ettiklerini açıklamamaktadır. Mesleki üretkenliği sürdürme isteği, sosyal katılım, kişisel tercih ve ekonomik zorunluluk birbirinden farklı nedenlerdir. Bu nedenle emeklilik sonrası çalışmayı inceleyen düzenli araştırmalarda çalışma nedeninin ayrıca ölçülmesi gerekir. Özellikle “geçimini sağlayabilmek için çalışmak zorunda olduğunu” belirten emeklilerin oranı, emekli aylığının yeterliliğini değerlendirmek bakımından çalışan emekli sayısının kendisinden daha açıklayıcı bir sosyal politika göstergesi olabilir.

Emekli Hanelerinin Tüketim Yapısının Dikkate Alınması

Genel tüketici fiyat endeksi toplumun ortalama tüketim yapısını yansıtmaktadır. Oysa emekli ve özellikle ileri yaştaki düşük gelirli hanelerde gıda, konut, enerji, sağlık ve bakım giderlerinin bütçe içindeki ağırlığı toplum ortalamasından farklılaşabilir. Bu nedenle genel TÜFE'nin yanında emekli ve yaşlı hanelerin tüketim yapısındaki fiyat değişimlerini izleyen tamamlayıcı göstergelerin geliştirilmesi değerlendirilebilir. Buradaki amaç genel TÜFE'nin yerine başka bir enflasyon göstergesi koymak değil, emeklilerin yaşadığı hayat pahalılığının gelir grubu ve tüketim yapısı açısından daha ayrıntılı ölçülmesini sağlamaktır.

Emeklilik Siyasasının İnsan Onuru Temelinde Yeniden Çerçevelenmesi

Emeklilik siyasasının son amacı yalnızca emekliyi istatistiksel yoksulluk sınırının üzerinde tutmak olarak tanımlanmamalıdır. Sosyal güvenlik sisteminin daha geniş işlevi çalışma yaşamını tamamlayan bireyin ekonomik bağımsızlığını olabildiği ölçüde koruyabilmesi ve toplum yaşamına katılımını sürdürebilmesidir. Bu nedenle emeklilik gelirinin yeterliliği değerlendirilirken yalnızca beslenme veya asgari tüketim değil, barınma, sağlık, enerji, ulaşım, sosyal ilişkiler, kültürel katılım ve bireyin başkalarına sürekli ekonomik bağımlılık duymadan yaşamını sürdürebilme kapasitesi de dikkate alınmalıdır. Bu yaklaşım, emeklilik siyasasını asgari geçim güvencesinden insan onuruna yaraşır gelir güvencesine doğru genişletmektedir. Çalışmanın başlangıç noktasını oluşturan 25 Eylül 2026 olayı da bu bakımdan anlamlıdır. Ali Şekeroğlu'nun taşıdığı bildirilen “Para için değil, onurumuz için” ifadesi tek başına bir sosyal siyasa ölçütü veya olayın nedenine ilişkin kanıt değildir. Bununla birlikte emekli gelir tartışmasının yalnızca parasal tutarlar üzerinden değil, ekonomik bağımsızlık, hak, adalet ve insan onuru kavramları üzerinden de yürütüldüğünü simgesel olarak göstermektedir. Bu nedenle Türkiye'de emeklilik siyasasının uzun dönemli amacı yalnızca dönemsel gelir kayıplarını gidermek değil, mali sürdürülebilirlik, katkı adaleti, yoksulluğun önlenmesi, göreli refahın korunması ve insan onuruna yaraşır yaşam güvencesi arasında kalıcı bir denge kurmak olmalıdır.

SONUÇ

Bu çalışma, Türkiye'de emekli yoksulluğunu yaklaşık çeyrek yüzyıllık bir dönüşüm içinde ele almış ve başlangıçta ortaya koyduğu temel soruya yanıt aramıştır: Emekli gelirindeki yetersizlik hangi koşullarda bireysel bir ekonomik sorun olmaktan çıkarak sosyal politika sorununa ve oradan siyasal soruna dönüşmektedir? Çözümleme, bu sorunun yalnızca emekli aylıklarının nominal düzeyine bakılarak yanıtlanamayacağını göstermektedir. Türkiye'deki emeklilik sisteminin bugünkü yapısı, 1999'da başlayan parametrik dönüşümün, 2008'de yeniden biçimlenen sosyal güvenlik sisteminin ve sonraki yıllarda gerçekleştirilen çok sayıdaki yasal, mali ve takdire bağlı müdahalenin birikimli sonucudur. Dolayısıyla ortaya çıkan gelir sorununun tek bir düzenlemeye VE tek bir döneme veya tek bir değişkene indirgenmesi olanaklı değildir.

Çalışmanın en önemli bulgularından biri emeklilere ayrılan toplam ekonomik kaynak ile emeklilerin bireysel ekonomik konumunun birbirinden ayrılması gerektiğidir. Emekli aylığı ödemelerinin GSYH içindeki payı 2002–2025 döneminde azalmamış ve tersine yaklaşık yüzde 4,60'tan yüzde 5,99'a yükselmiştir. Buna karşılık aynı kaynağın bölündüğü pasif aylık dosyası sayısı çok daha hızlı büyümüştür. Bu nedenle Pasif Aylık Dosyası Başına Göreli Emeklilik Kaynağı Endeksi 2002=100 iken 2025'te 47,3 düzeyine gerilemiştir. Bu bulgu, emekli sorununun “devletin emeklilere ayırdığı toplam kaynak azaldı” biçimindeki basit bir açıklamayla anlaşılamayacağını ortaya koymaktadır. Temel sorunlardan biri ayrılan kaynağın büyüme hızının bu kaynağı paylaşan nüfusun büyüme hızının gerisinde kalmasıdır. Çalışmada paylaşım etkisi olarak adlandırılan bu mekanizma emekli gelirinin göreli aşınmasının önemli açıklayıcılarından biridir.

Ancak paylaşım etkisi tek başına yeterli değildir. Aylık hesaplama ve güncelleme parametrelerinin başlangıç aylığını belirleme biçimi, emekli aylıklarının çalışan gelirleri ve genel refah karşısındaki gelişimi ve giderek genişleyen en düşük aylık uygulaması birlikte değerlendirildiğinde dört temel mekanizma ortaya çıkmaktadır: paylaşım etkisi, aylık üretme etkisi, göreli aşınma etkisi ve tabanda sıkışma etkisi. Bu mekanizmaların birlikte işlemesi sonucunda emekli gelirinin nominal artışı ile emeklinin göreli ekonomik konumu birbirinden ayrışabilmektedir. Bir emeklinin aylığı nominal ve hatta belirli dönemlerde reel olarak artarken çalışan gelirleri veya toplumun genel refah düzeyi daha hızlı yükseldiğinde emeklinin göreli konumu gerileyebilmektedir. Bu nedenle çalışmanın temel kavramlarından biri olan emekli gelirinin göreli aşınması, mutlak gelir kaybından farklı bir bölüşüm sorununa işaret etmektedir.

En düşük aylık uygulamasının giderek yaygınlaşması bu yapısal dönüşümün başka bir boyutunu oluşturmaktadır. Uygulama düşük gelirli emeklileri korumakta ve yoksulluğu hafifletmektedir. Buna karşılık kök aylığı düşük kalan geniş bir nüfusun aynı taban ödeme düzeyinde toplanması prim geçmişleri arasındaki farklılıkların aylıklara yansımasını azaltmakta ve sosyal sigortanın katkı–karşılık ilişkisinin görünürlüğünü zayıflatabilmektedir. Dolayısıyla kısa dönemde sosyal koruma sağlayan araç uzun dönemde düşük aylık üreten yapısal mekanizmaların üzerini örtebilmektedir.

Çalışmanın ulaştığı bir başka sonuç emekli aylığının yeterliliği ile emeklinin toplam yaşam ölçününün aynı kavram olmadığıdır. Emeklilik sonrası çalışma, eş ve diğer hane üyelerinin gelirleri, aile içi transferler, sosyal yardımlar, varlık gelirleri ve konut sahipliği düşük emekli aylığının etkilerini kısmen telafi edebilmektedir. Bu nedenle emekli aylığındaki göreli gerileme ile yaşlı nüfusun ölçülen yoksulluk oranları arasında bire bir ilişki bulunması beklenmemelidir. Ancak bu ayrım tersinden de önemlidir. Bir emeklinin çalışmaya devam ederek aile desteği alarak veya başka gelir kaynaklarından yararlanarak yoksulluk sınırının üzerinde kalması sosyal güvenlik sisteminin sağladığı emekli aylığının yeterli olduğunu göstermez. Sosyal güvenlik sisteminin gelir ikame kapasitesi ile emeklinin çeşitli giderme mekanizmaları sonucunda ulaştığı yaşam ölçününün ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir.

Bütün bu bulgular emekli yoksulluğunun yalnızca parasal bir sorun olmadığını göstermektedir. Barınma, beslenme, sağlık, enerji, sosyal katılım, ekonomik bağımsızlık ve başkalarına sürekli maddi bağımlılık duymadan yaşayabilme kapasitesi emeklilik dönemindeki refahın temel unsurlarıdır. Bu nedenle sosyal güvenlik siyasasının amacı yalnızca bireyin istatistiksel yoksulluk sınırının üzerinde tutulması değil, çalışma yaşamı sonrasında insan onuruna yaraşır bir yaşamın sürdürülebilmesi olmalıdır. Bu noktada ekonomik sorun siyasal sorunla birleşmektedir.

Düşük veya yetersiz gelir kendiliğinden siyasal tepki üretmez. Bireysel ekonomik güçlüğün siyasal soruna dönüşebilmesi için bu güçlüğün geniş bir toplumsal kesim tarafından ortak bir durum olarak algılanması, kamu siyasalarıyla ilişkilendirilmesi, hak ve adalet kavramlarıyla ifade edilmesi, örgütlenme, protesto veya hukuksal başvuru yoluyla kamusal alana taşınması ve siyasal karar alıcılara yöneltilmesi gerekir.

Türkiye'de emekli gelir sorununun gelişimi bu dönüşümün unsurlarını giderek daha görünür biçimde taşımaktadır. Emekli gelir taleplerinin örgütlü eylemlere konu olması, parlamentoda ve kamuoyunda sürekli tartışılması ve hükümetin emekli gelirlerine olağan endeksleme mekanizmasının dışında defalarca müdahale etmesi konunun sosyal güvenlik sisteminin teknik sınırlarını aştığını göstermektedir.

25 Eylül 2026'da Ankara'daki emekli eylemi sırasında emekli polis memuru Ali Şekeroğlu'nun yaşamına son vermesi bu dönüşümün nedeni veya emekli yoksulluğunun doğrudan kanıtı olarak değerlendirilemez. İntihar çok etmenli bir olgudur ve tek bir ekonomik değişkenle açıklanamaz. Bununla birlikte olayın emekli gelir taleplerinin dile getirildiği kolektif bir eylem sırasında gerçekleşmesi ve Şekeroğlu'nun taşıdığı bildirilen “Para için değil, onurumuz için” ifadesi, emekli gelir tartışmasının parasal büyüklüğün ötesine geçerek hak, adalet, ekonomik bağımsızlık ve insan onuru kavramlarıyla ilişkilendirildiği toplumsal bağlamı görünür kılan kritik bir olaydır.

Çalışmanın başlangıç sorusuna son yanıt da burada ortaya çıkmaktadır: Emekli yoksulluğu, yalnızca aylığın düşük olduğu anda değil, gelir yetersizliği yaygın ve sürekli duruma geldiğinde, emeklilerin toplumun genel refahı karşısındaki göreli konumu aşındığında, sorun bireysel deneyimden ortak mağduriyet algısına dönüştüğünde ve bu durum hak, adalet ve onur talepleriyle siyasal karar alıcılara yöneltildiğinde sosyal politika sorunundan siyasal soruna dönüşmektedir.

Türkiye'nin yaklaşık çeyrek yüzyıllık deneyimi bu dönüşümün yalnızca emekliye ne kadar aylık ödendiğiyle açıklanamayacağını göstermektedir. Sorunun merkezinde ekonomik büyümenin nasıl bölüşüldüğü, sosyal güvenlik sisteminin bu bölüşüm içindeki işlevi ve çalışma yaşamını tamamlayan bireye toplumun ortak refahından hangi ölçüde pay verildiği bulunmaktadır.

Bu nedenle emekli yoksulluğu son çözümlemede yalnızca bir sosyal güvenlik finansmanı sorunu değil, gelir bölüşümü, sosyal vatandaşlık, kuşaklar arası dayanışma ve insan onuru sorunudur. Siyasal niteliğini de tam olarak bu noktada kazanmaktadır.


 

Kaynakça

 

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı. (2025). Asgari ücretin net hesabı ve işverene maliyeti: 2025. Çalışma Genel Müdürlüğü, Çalışma İstatistikleri Daire Başkanlığı.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı. (2026). Çalışma hayatı istatistikleri e-bülteni: Ücret ve sendikal istatistikler. Çalışma Genel Müdürlüğü, Çalışma İstatistikleri Daire Başkanlığı.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi [DİSK-AR]. (2025). Türkiye'de emeklilerin durumu: Temmuz 2025. DİSK Araştırma Merkezi.

Hirschman, A. O. (1970). Exit, voice, and loyalty: Responses to decline in firms, organizations, and states. Harvard University Press.

Organisation for Economic Co-operation and Development [OECD]. (2013). Pensions at a glance 2013: OECD and G20 indicators. OECD Publishing. https://doi.org/10.1787/pension_glance-2013-en

Organisation for Economic Co-operation and Development [OECD]. (2025). Pensions at a glance 2025: OECD and G20 indicators. OECD Publishing.

Runciman, W. G. (1966). Relative deprivation and social justice: A study of attitudes to social inequality in twentieth-century England. University of California Press.

Sosyal Güvenlik Kurumu [SGK]. (2015). Sosyal Güvenlik Kurumu 2015–2019 stratejik planı. Sosyal Güvenlik Kurumu.

Sosyal Güvenlik Kurumu [SGK]. (2019). 2019 yılı faaliyet raporu. Sosyal Güvenlik Kurumu.

Sosyal Güvenlik Kurumu [SGK]. (2020). 2020 yılı faaliyet raporu. Sosyal Güvenlik Kurumu.

Sosyal Güvenlik Kurumu [SGK]. (2021). 2021 yılı faaliyet raporu. Sosyal Güvenlik Kurumu.

Sosyal Güvenlik Kurumu [SGK]. (2022). 2022 yılı faaliyet raporu. Sosyal Güvenlik Kurumu.

Sosyal Güvenlik Kurumu [SGK]. (2023). 2023 yılı faaliyet raporu. Sosyal Güvenlik Kurumu.

Sosyal Güvenlik Kurumu [SGK]. (2025). 2024 yılı Sosyal Güvenlik Kurumu faaliyet raporu. Strateji Geliştirme Başkanlığı.

Sosyal Güvenlik Kurumu [SGK]. (2026). 2025 yılı Sosyal Güvenlik Kurumu faaliyet raporu. Strateji Geliştirme Başkanlığı.

Strateji ve Bütçe Başkanlığı [SBB]. (2025). On İkinci Kalkınma Planı (2024–2028): Sosyal Güvenlik Sisteminin Sürdürülebilirliği Özel İhtisas Komisyonu raporu. T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi [TBMM]. (2009). Mersin Milletvekili Mehmet Şandır'ın 7/7836 esas numaralı yazılı soru önergesine ilişkin cevap. Türkiye Büyük Millet Meclisi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi [TBMM]. (2009). Sosyal güvenlik kurumlarının aktif/pasif dengesi (Sıra Sayısı: 119). Türkiye Büyük Millet Meclisi.

Türkiye İstatistik Kurumu [TÜİK]. (2025). Yıllık gayrisafi yurt içi hasıla, 2024. TÜİK.

Türkiye İstatistik Kurumu [TÜİK]. (2025). Ulusal hesaplar ana revizyonu. TÜİK.

Türkiye İstatistik Kurumu [TÜİK]. (2026). Dönemsel gayrisafi yurt içi hasıla, IV. çeyrek: Ekim–Aralık ve yıllık, 2025. TÜİK.

Türkiye İstatistik Kurumu [TÜİK]. (2026). İstatistiklerle yaşlılar, 2025. TÜİK.

Türkiye İstatistik Kurumu [TÜİK]. (2026). Yoksulluk ve yaşam koşulları istatistikleri, 2025. TÜİK.

 

Mevzuat

İşsizlik Sigortası Kanunu, Kanun No. 4447. (1999, 8 Eylül). Resmî Gazete (Sayı: 23810).

Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu, Kanun No. 5510. (2006, 16 Haziran). Resmî Gazete (Sayı: 26200).

Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Kanun No. 5754. (2008, 8 Mayıs). Resmî Gazete (Sayı: 26870).

Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Kanun No. 7438. (2023, 3 Mart). Resmî Gazete (Sayı: 32121).