Suriye’de Yerel Bir Gücün Sınırları:
SDG’nin Coğrafi Konumlanışı ve Bölgesel Güç Dengeleri
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Özet
Bu çalışma,
Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) geleceğini ani bir askeri çöküş ya da
kalıcı bir siyasal başarı ikiliği üzerinden değerlendiren yaklaşımların
sınırlılıklarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Makale, SDG’nin denetim ettiği
alanların homojen bir yapı arz etmediği, aksine her bir bölgenin askeri, yönetsel,
simgesel ve ekonomik açılardan farklı stratejik işlevler taşıdığı varsayımından
hareket etmektedir. Bu çerçevede çalışma, SDG’nin geleceğini ideolojik
yönelimler ya da kısa vadeli askeri dengelerden çok, coğrafi konumlanış ve
bölgesel güç dengeleri üzerinden çözümlemektedir. Nitel ve yersel bir çözümleme
yaklaşımı benimseyen çalışma, Halep, Münbiç, Tişrin, Ayn el-Arap (Kobani),
Rakka, Haseke, Deyrizor ve Kamışlı’yı karşılaştırmalı olarak incelemektedir.
Elde edilen bulgular, SDG’nin ani bir çöküşten çok, belirli alanlardan kademeli
olarak çekildiği, bazı alanları ise simgesel ya da görüşme amaçlı elinde
tuttuğu denetimli bir tasfiye sürecine girdiğini göstermektedir. Bu durum,
SDG’nin geleceğinin tekil bir askeri senaryoyla değil, yersel daralma ve
siyasal yeniden konumlanma süreçleriyle anlaşılabileceğine işaret etmektedir.
Anahtar
Kelimeler: Suriye
Demokratik Güçleri, coğrafi konumlanış, kademeli daralma, bölgesel güç
dengeleri, Suriye iç savaşı
Abstract
This study aims to demonstrate the limitations of
approaches that assess the future of the Syrian Democratic Forces (SDF) through
a binary framework of either sudden military collapse or permanent political
success. The article is based on the assumption that the territories controlled
by the SDF do not constitute a homogeneous space; rather, each area carries
distinct military, administrative, symbolic, and economic functions.
Accordingly, the study analyzes the future of the SDF not through ideological
orientations or short-term military balances, but through spatial configuration
and regional power dynamics. Employing a qualitative and spatial analytical
approach, the article comparatively examines Aleppo, Manbij, Tishrin, Ayn
al-Arab (Kobani), Raqqa, Hasakah, Deir ez-Zor, and Qamishli. The findings
suggest that the SDF is undergoing a process of controlled dissolution
characterized by gradual territorial contraction, selective retention of
symbolic and negotiation-oriented areas, rather than an abrupt collapse. This
indicates that the future of the SDF can be better understood through processes
of spatial contraction and political reconfiguration rather than through
singular military scenarios.
Keywords: Syrian
Democratic Forces, spatial configuration, gradual contraction, regional power
dynamics, Syrian civil war
GİRİŞ:
ÇÖZÜMLEMENİN ÇERÇEVESİ
Suriye iç
savaşının on yılı aşan seyrinde Suriye Demokratik Güçleri (SDG), askeri
kapasitesi kadar coğrafi konumlanışı üzerinden tanımlanan bir aktör durumuna
gelmiştir. SDG’nin bugün karşı karşıya olduğu temel sorun, ani bir askeri
yenilgiden çok, denetlediği alanların farklı stratejik işlevlere sahip olması
ve bu alanların eş zamanlı olarak savunulabilir olmamasıdır. Bu durum, SDG’nin
geleceğini “varlık-yokluk” ikilemi yerine, kademeli daralma, işlevsel çözülme
ve siyasal dönüşüm ekseninde ele almayı gerekli kılmaktadır.
Bu bağlamda
SDG denetimindeki bölgeler homojen bir bütün oluşturmamakta, aksine her biri
farklı askeri, siyasal, simgesel ve ekonomik anlamlar taşıyan çok katmanlı bir
coğrafi yapı sergilemektedir. Halep ve Münbiç gibi Fırat’ın batısındaki
alanlar, SDG açısından uzun vadede savunulması olanaklı olmayan ve kaybı
kaçınılmaz görünen bölgeler olarak öne çıkarken, Tişrin Barajı çizgisi,
doğu-batı bağlantısını sağlayan kritik bir eşik olarak belirginleşmektedir. Ayn
el-Arap (Kobani) ise askeri değerinden çok, SDG’nin kuruluş anlatısı ve toplu
kimliği açısından simgesel bir direnç noktası niteliği taşımaktadır.
Buna
karşılık Rakka, SDG’nin yönetsel kapasitesini ve “yönetebilirlik” savını temsil
eden bir merkez konumundayken, Haseke çizgisi eylemli komuta, güvenlik ve
lojistik ağların düğüm noktası olarak işlev görmektedir. Deyrizor ise hem
ekonomik kaynakları hem de toplumsal yapısı itibarıyla SDG’nin en kırılgan
alanı olarak öne çıkmakta ve olası bir çözülmenin ilk tetikleyicisi olma gizil
gücünü barındırmaktadır. Kamışlı ise çatışmadan çok pazarlık ve geçiş alanı
olarak, SDG ile Suriye rejimi arasındaki ilişkilerin şekillendiği özgün bir
alan niteliğindedir.
Bu çalışma, SDG’nin geleceğini tekil bir askeri senaryo
üzerinden değil, coğrafi işlevlerin hiyerarşisi üzerinden çözümlemeyi
amaçlamaktadır. Temel sav şudur: SDG’nin karşı karşıya olduğu süreç, ani bir
çöküşten çok, belirli alanların sırasıyla kaybedildiği, bazı alanların ise simgesel
ya da görüşme amaçlı tutulduğu denetimli bir tasfiye sürecidir. Bu yaklaşım hem
alandaki mevcut güç dengeleriyle hem de bölgesel ve uluslararası aktörlerin müdahale
biçimleriyle daha tutarlı bir okuma sunmaktadır.
Amaç ve
Hedefler
Bu
çalışmanın temel amacı, SDG’nin mevcut ve olası geleceğini, ani bir askeri
çöküş ya da bütüncül bir siyasal başarı ikiliği yerine, coğrafi konumlanışın
işlevsel farklılaşması üzerinden çözümlemektir. Çalışma, SDG’nin denetim ettiği
alanların homojen bir yapı arz etmediği, aksine her bir bölgenin askeri, yönetsel,
simgesel ve ekonomik açılardan farklı stratejik anlamlar taşıdığı varsayımından
hareket etmektedir. Bu farklılaşmanın, SDG’nin karşı karşıya olduğu dönüşüm
sürecini anlamada merkezi bir çözümleyici anahtar sunduğu ileri sürülmektedir.
Makale,
SDG’nin geleceğini belirleyen temel dinamiğin ideolojik yönelimler ya da kısa
vadeli askeri dengelerden çok, bölgesel güç dengeleri ile coğrafyanın sunduğu olanak
ve sınırlamalar olduğunu savunmaktadır. Bu çerçevede çalışma, SDG’nin
önümüzdeki dönemde ani bir dağılma ya da mutlak bir kazanım yaşamaktan çok,
belirli alanlardan kademeli olarak çekildiği, bazı alanları simgesel veya görüşme
amaçlı elinde tuttuğu ve sonunda daha dar bir coğrafyada yeniden tanımlandığı
bir sürece girdiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Bu genel
amaç doğrultusunda çalışmanın başlıca hedefleri şu şekilde sıralanabilir:
SDG denetimindeki bölgeleri işlevsel bir coğrafi
sınıflandırmaya uğratmak ve Halep, Münbiç, Tişrin, Ayn el-Arap (Kobani), Rakka,
Haseke, Deyrizor ve Kamışlı’nın her birini farklı stratejik kategoriler
çerçevesinde değerlendirmek.
SDG’nin karşı karşıya olduğu kademeli daralma sürecini askeri
yenilgi kavramı yerine, “denetimli tasfiye”, “işlevsel çözülme” ve “coğrafi
yeniden konumlanma” kavramları üzerinden açıklamak.
Türkiye, Suriye rejimi, ABD ve İran gibi bölgesel ve küresel
aktörlerin, SDG’nin coğrafi konumlanışı üzerindeki etkilerini karşılaştırmalı
olarak çözümleyerek, bu aktörlerin SDG’nin hangi alanlarda varlığını
sürdürmesine, hangi alanlarda ise geri çekilmesine üstü kapalı ya da açık
biçimde katkı sunduğunu ortaya koymak.
Deyrizor örneği üzerinden, SDG’nin en kırılgan bölgesini belirleyerek,
olası bir çözülmenin hangi yersel ve toplumsal dinamikler üzerinden
başlayabileceğini tartışmak.
Son olarak, SDG örneği üzerinden, yerel silahlı aktörlerin
bölgesel güç yarışması içinde karşılaştıkları yapısal sınırları görünür kılmak
ve bu durumun Suriye iç savaşı sonrası siyasal düzenin şekillenmesine ilişkin
daha geniş kuramsal tartışmalara katkı sunmak.
Bu hedefler
doğrultusunda çalışma, SDG’nin geleceğine ilişkin tartışmaları normatif
beklentilerden ve ideolojik okumalarından arındırarak, alan, güç ve siyasal
sınırlar arasındaki ilişkiye odaklanan çözümleyici bir çerçeve sunmayı
amaçlamaktadır.
YÖNTEM
Bu çalışma,
SDG’nin geleceğini öngörmeye yönelik nicel bir modelleme ya da kısa vadeli askeri
senaryo çözümlemesi sunmayı amaçlamamaktadır. Bunun yerine, çalışma nitel,
betimleyici ve çözümleyici bir araştırma tasarımına dayanmaktadır. Temel
yöntem, SDG’nin denetlediği alanların coğrafi konumları, işlevsel rolleri ve
bölgesel güç dengeleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden karşılaştırmalı olarak
incelenmesidir. Bu
çalışma, birincil alan verisine değil, ikincil kaynaklar ve yersel
karşılaştırmaya dayalı bir çözümleme sunmaktadır.
Çözümleyici
Yaklaşım
Çalışmanın çözümleyici
çerçevesi üç temel varsayım üzerine kurulmuştur. Birincisi, silahlı yerel
aktörlerin gücünün yalnızca askeri kapasiteyle değil, denetledikleri alanların
stratejik niteliğiyle belirlendiğidir. İkincisi, çatışma ortamlarında
coğrafyanın homojen değil, aksine çok katmanlı ve işlevsel olarak farklılaşmış
bir yapı sergilediğidir. Üçüncüsü ise, bölgesel ve küresel aktörlerin müdahale
biçimlerinin, yerel aktörlerin hangi alanlarda varlığını sürdürebileceğini ya
da hangi alanlardan çekilmek zorunda kalacağını büyük ölçüde belirlediğidir. Bu
çerçevede SDG’nin denetlediği alanlar, klasik askeri “cephe çizgisi” yaklaşımı
yerine, işlevsel coğrafi kategoriler üzerinden ele alınmaktadır. Bu kategoriler,
kaybedilebilir alanlar, kırılma noktaları, simgesel merkezler, yönetsel
merkezler, komuta ve lojistik merkezleri, kırılgan ekonomik alanlar ve görüşme
alanları olarak kavramsallaştırılmıştır. Bu sınıflandırma, SDG’nin geleceğine
ilişkin tekil ve indirgemeci senaryoların ötesine geçilmesini sağlamaktadır.
Yöntemsel
Araçlar
Araştırma
sürecinde üç temel yöntemsel araç kullanılmıştır:
Yersel
Karşılaştırma: SDG denetimindeki
başlıca bölgeler (Halep, Münbiç, Tişrin, Ayn el-Arap/Kobani, Rakka, Haseke,
Deyrizor ve Kamışlı) coğrafi konum, demografik yapı, askeri savunulabilirlik ve
dış aktörlerin tutumu bakımından karşılaştırmalı olarak çözümlenmiştir.
Aktör-Temelli
Okuma: Türkiye,
Suriye rejimi, ABD ve İran gibi başlıca aktörlerin her bir bölgeye yönelik
yaklaşımları ayrı ayrı ele alınmış ve bu aktörlerin açık müdahalelerinden çok
örtük onay, sessiz kabulleniş veya dolaylı baskı biçimleri değerlendirilmiştir.
Süreç
Odaklı Çözümleme:
SDG’nin denetim alanlarının zaman içinde geçirdiği dönüşüm, ani kırılmalar
yerine kademeli değişim ve daralma süreçleri üzerinden incelenmiştir. Bu
yaklaşım, çatışma sonrası düzenin oluşumunu daha isabetli biçimde kavramayı olanaklı
kılmaktadır.
Çözümleyici
Sınırlar ve Tercihler
Bu
çalışmada, SDG’nin ideolojik söylemleri, örgütsel iç tartışmaları veya normatif
talepleri ikincil önemde ele alınmıştır. Bunun nedeni, makalenin temel
sorunsalının SDG’nin ne istediğinden çok, neyi sürdürebileceği üzerine
odaklanmasıdır. Aynı şekilde, kısa vadeli askeri taktikler ya da anlık cephe
değişimleri yerine, orta ve uzun vadeli yersel eğilimler önceliklendirilmiştir.
Bu tercih, SDG’nin geleceğine ilişkin tartışmaları moral, meşruluk ya da niyet
okumalarından ayırarak, coğrafya, güç ve sınırlar arasındaki yapısal ilişkilere
odaklanan bir çözümleme sunmayı hedeflemektedir.
YAZIN
TARAMASI
Suriye iç
savaşı bağlamında SDG üzerine yapılan akademik çalışmalar, büyük ölçüde üç ana
eksen etrafında şekillenmiştir. Birinci eksen, SDG’yi IŞİD ile mücadelede etkili
bir askeri ortak olarak ele alan güvenlik merkezli çözümlemelerden
oluşmaktadır. İkinci eksen, SDG’nin ideolojik yönelimleri, yönetişim uygulamaları
ve yerel yönetim deneyimlerine odaklanan siyasal ve sosyolojik çalışmaları
kapsamaktadır. Üçüncü eksen ise SDG’yi bölgesel ve küresel güç yarışması
bağlamında, özellikle ABD–Türkiye–Suriye ilişkileri çerçevesinde inceleyen dış siyasa
çözümlemelerinden oluşmaktadır.
Güvenlik
merkezli yazın, SDG’nin askeri kapasitesini, örgütsel disiplinini ve IŞİD’e
karşı alanda elde ettiği başarıları ayrıntılı biçimde ele almış, ancak bu
çalışmaların önemli bir bölümü, SDG’nin denetlediği coğrafyanın uzun vadeli
savunulabilirliği ve bu coğrafyanın farklı işlevler taşıdığı gerçeği üzerinde
sınırlı ölçüde durmuştur. Bu yaklaşım, SDG’yi büyük ölçüde yekpare bir askeri
aktör olarak ele almakta ve yersel farklılıkların yarattığı yapısal
kırılganlıkları ikincil plana itmektedir.
İdeoloji ve
yönetişim odaklı çalışmalar ise SDG ve ona bağlı yapıları, çoğunlukla yerel
özerklik, katılımcı yönetim ve siyasal model seçeneği bağlamında
değerlendirmiştir. Bu yazın, SDG’nin sivil yönetim deneyimlerine ilişkin önemli
veriler sunmakla birlikte, bu yönetsel yapıların hangi coğrafi koşullar altında
sürdürülebilir olduğu sorusuna yeterince yanıt vermemektedir. Özellikle Rakka,
Deyrizor ve Haseke gibi birbirinden farklı sosyo-siyasal dinamiklere sahip
bölgelerin tek bir yönetişim modeli altında ele alınması, alandaki
kırılganlıkları görünmez kılmaktadır.
Dış siyasa
ve bölgesel güç dengeleri yazını ise SDG’yi çoğunlukla büyük aktörlerin siyasalarının
bir uzantısı olarak ele almış ve ABD’nin askeri varlığı, Türkiye’nin güvenlik
kaygıları ve Suriye rejiminin egemenlik savları çerçevesinde değerlendirmiştir.
Bu çalışmalar, SDG’nin uluslararası sistem içindeki sınırlı manevra alanını
doğru biçimde ortaya koymakla birlikte, SDG’nin hangi coğrafi alanlarda
varlığını sürdürmeye daha elverişli olduğu sorusunu ikincil bir sorun olarak
ele almıştır.
Mevcut
yazında göze çarpan ortak eğilim, SDG’nin geleceğinin çoğunlukla iki uç senaryo
üzerinden tartışılmasıdır: ya kalıcı bir özerk yapıya evrilme ya da ani ve
bütüncül bir çöküş. Oysa alandaki gelişmeler, bu ikili çerçevenin ötesinde,
daha karmaşık ve aşamalı bir dönüşüme işaret etmektedir. Yazında sınırlı sayıda
çalışma, SDG’nin denetlediği alanlar arasında işlevsel bir hiyerarşi
bulunduğunu ve bu hiyerarşinin çözülme süreçlerini belirleyici biçimde
etkilediğini tartışmaktadır.
Bu çalışma,
mevcut yazındaki bu boşluğu doldurmayı hedeflemekte ve SDG’nin geleceğini,
ideolojik süreklilik ya da askeri başarı anlatılarından bağımsız olarak,
coğrafi işlevler ve bölgesel güç dengeleri temelinde ele almaktadır. Bu yönüyle
makale, SDG’yi ne yalnızca bir askeri ortak ne de normatif bir siyasal proje
olarak değerlendirmekte, aksine, bölgesel güç yarışması içinde hareket alanı
giderek daralan yerel bir aktör olarak konumlandırmaktadır.
Bu yaklaşım,
SDG üzerine yapılan çalışmalara, ani kırılmalar yerine kademeli daralma ve denetimli
tasfiye kavramları üzerinden yeni bir çözümleyici bakış açısı sunmayı
amaçlamakta ve Suriye iç savaşı sonrası oluşacak siyasal düzenin anlaşılmasına
katkıda bulunmaktadır.
YAZINDAN
ALANA: ÇÖZÜMLEMEYE GEÇİŞ
Mevcut
yazın, SDG’nin askeri kapasitesi, ideolojik yönelimi ya da uluslararası
ilişkileri üzerine önemli katkılar sunmakla birlikte, alandaki yersel
farklılıkların SDG’nin geleceğini nasıl şekillendirdiği sorusuna sınırlı ölçüde
yanıt vermektedir. Bu noktada yazındaki kavramsal tartışmaların, alandaki
coğrafi gerçekliklerle birlikte ele alınması gerekmektedir. Aşağıda yer alan deneysel
çözümleme, SDG’nin denetlediği başlıca bölgeleri, askeri güç dengeleri ya da
normatif beklentiler yerine, işlevsel coğrafya ve bölgesel aktörlerin örtük müdahaleleri
çerçevesinde incelemeyi amaçlamaktadır. Bu yaklaşım, SDG’nin geleceğini ani bir
kırılma üzerinden değil, kademeli ve seçici bir daralma süreci olarak ele
almayı olanaklı kılmaktadır.
SDG DENETİMİNDEKİ
BÖLGELERİN İŞLEVSEL İRDELENMESİ
Halep ve
Münbiç: Savunulamaz Alanlar
Halep ve
Münbiç, SDG’nin denetlediği bölgeler arasında coğrafi ve siyasal açıdan en
kırılgan alanlar olarak öne çıkmaktadır. Fırat’ın batısında yer almaları, bu
bölgeleri SDG’nin ana coğrafyasından koparmakta ve lojistik sürekliliği ciddi
biçimde zorlaştırmaktadır. Türkiye açısından bu alanlar güvenlik tehdidi olarak
değerlendirilirken, Suriye rejimi bakımından ise egemenlik savının vazgeçilmez
unsurları olmaktadır. ABD’nin bu bölgelerdeki varlığı ise sınırlı ve geçicidir.
Bu nedenle Halep ve Münbiç, SDG açısından uzun vadede savunulabilir olmaktan çok
görüşme veya terk edilmesi olası alanlar olarak konumlanmaktadır.
Tişrin
Barajı: Coğrafi Kırılma Noktası
Tişrin
Barajı çizgisi, SDG’nin doğu ve batı arasındaki bağlantısını sağlayan stratejik
bir eşik niteliğindedir. Bu çizginin denetimi, yalnızca enerji ve altyapı
açısından değil, aynı zamanda SDG coğrafyasının bütünlüğü bakımından da
belirleyicidir. Tişrin’in kaybı, Ayn el-Arap (Kobani) başta olmak üzere
Fırat’ın batısındaki unsurların yalıtılmasına yol açacaktır. Bu nedenle Tişrin,
askeri bir cephe olmaktan çok, SDG’nin yersel sürekliliğini belirleyen kritik
bir kırılma noktası olarak değerlendirilmelidir.
Ayn
el-Arap (Kobani): Simgesel Direniş Alanı
Ayn el-Arap,
SDG’nin kuruluş anlatısında merkezi bir yer tutmakta ve askeri değerinden çok simgesel
ve psikolojik bir anlam taşımaktadır. Kobani’nin kaybı, alandaki güç
dengelerinden bağımsız olarak, SDG’nin meşruluk anlatısını ciddi biçimde
zedeleyecektir. Bu nedenle Kobani, akılcı maliyet-yarar hesaplarının ötesinde,
uzun süre tutulması beklenen bir alan olarak öne çıkmaktadır. Ancak bu durum,
Kobani’nin coğrafi olarak yalıtılması durumunda savunulabilirliğini otomatik
olarak güvence altına almamaktadır.
Rakka: Yönetim
Merkezi
Rakka,
SDG’nin “yönetebilirlik” savının somutlaştığı başlıca merkezdir. Yerel
meclisler, sivil yönetim mekanizmaları ve güvenlik yapıları, SDG’nin askeri bir
aktörden yönetsel bir yapıya evrildiği algısını burada üretmektedir. Bununla
birlikte Rakka’nın savunulabilirliği, çevre bölgelerdeki kararlılığa ve dış
aktörlerin dolaylı tutumlarına doğrudan bağlıdır. Rakka’nın kaybı, SDG’nin
askeri varlığından çok siyasal sav kapasitesini zayıflatacaktır.
Haseke:
Komuta ve Lojistik Merkezi
Haseke, SDG
açısından en kritik bölge olarak değerlendirilebilir. Irak sınırına olan
yakınlığı, lojistik süreklilik ve insan kaynağı hareketliliği bakımından
stratejik bir üstünlük sunmaktadır. Aynı zamanda güvenlik ve haber alma
ağlarının merkezileştiği bir alan olması, Haseke’yi SDG’nin eylemli beyni durumuna
getirmektedir. Bu nedenle Haseke’nin kaybı, SDG’nin coğrafi varlığından çok
örgütsel bütünlüğünü doğrudan tehdit edecektir.
Deyrizor:
Kırılgan Ekonomik Alan
Deyrizor,
SDG’nin ekonomik kaynaklarının önemli bir bölümünü barındırmakla birlikte,
toplumsal yapısı itibarıyla en kırılgan bölgelerden biridir. Aşiret yapılarının
belirleyici olması, dış müdahalelere ve yerel huzursuzluklara açık bir zemin
yaratmaktadır. Bu nedenle Deyrizor, SDG açısından hem vazgeçilmez hem de
savunulması zor bir alan olarak öne çıkmakta ve olası bir çözülmenin ilk
görünür işaretlerinin bu bölgede ortaya çıkması olası görünmektedir.
Kamışlı: Görüşme
Alanı
Kamışlı, SDG
ile Suriye rejiminin eylemli olarak iç içe geçtiği nadir alanlardan biridir. Bu
durum, Kamışlı’yı klasik anlamda bir çatışma alanından çok, siyasal pazarlık ve
geçiş alanı durumuna getirmektedir. Rejimin varlığı, SDG açısından kısa vadeli
bir güvence sağlarken, uzun vadede bu alanın rejim denetimine kademeli biçimde
geçeceğine işaret etmektedir. Bu yönüyle Kamışlı, SDG’nin askeri değil, siyasal
kaderinin şekillendiği alan olarak değerlendirilebilir.
TÜRKİYE
BOYUTU: GÜVENLİK ÖNCELİĞİ, ÜSTÜ KAPALI UZLAŞMA VE YERSEL BASKI
Türkiye,
SDG’nin geleceğini belirleyen en kritik bölgesel aktörlerden biri olarak, alandaki
varlığını doğrudan askeri işgalden çok güvenlik temelli yersel baskı yoluyla
sürdürmektedir. Ankara’nın temel önceliği, SDG’nin Türkiye sınırı boyunca
kesintisiz bir siyasal ve askeri alan oluşturmasını engellemek ve bu yapının
kurumsallaşmasını önlemektir. Bu hedef doğrultusunda Türkiye’nin yaklaşımı,
SDG’nin bütünüyle ortadan kaldırılmasından çok, belirli coğrafi alanlarda
tutunamaz duruma getirilmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Bu bağlamda
Türkiye’nin özellikle Halep, Münbiç ve Fırat’ın batısındaki SDG varlığına
yönelik yaklaşımı, bu alanların uzun vadede kabul edilemez olduğu yönündedir.
Buna karşılık Türkiye, doğrudan müdahale maliyetlerini ve uluslararası
dengeleri gözeterek, SDG’nin doğu çizgisindeki varlığına karşı daha dolaylı ve
zamana yayılan bir baskı stratejisi izlemektedir. Bu strateji, askeri
operasyonlardan çok, rejimle örtük uzlaşılar, ABD’nin alandaki rolünün
sınırlandırılması ve SDG’nin hareket alanının daraltılması üzerinden
ilerlemektedir.
Türkiye–Suriye
ilişkilerinde son yıllarda gözlemlenen normalleşme arayışları, SDG açısından
önemli bir yapısal baskı unsuru oluşturmaktadır. Bu süreç, Türkiye’nin SDG’ye
yönelik tutumunu yumuşatmasından çok, SDG’nin rejim karşısındaki manevra
alanını daraltan bir etki yaratmaktadır. Dolayısıyla Türkiye boyutu, SDG’nin
geleceğinde ani bir askeri çöküşten çok, kademeli ve seçici bir geri çekilme
dinamiğini besleyen temel etmenlerden biri olarak değerlendirilebilir.
DIŞ
AKTÖRLERİN ROLÜ: DOLAYLI BELİRLEYİCİLİK VE ALANSAL SINIRLANDIRMA
SDG’nin
geleceğini şekillendiren dinamikler, yalnızca alandaki yerel güç dengeleriyle
sınırlı değildir. Aksine, SDG’nin kontrol ettiği coğrafyanın hangi alanlarda
sürdürülebilir, hangi alanlarda ise savunulamaz duruma geldiği büyük ölçüde dış
aktörlerin doğrudan müdahalelerinden çok dolaylı, zamana yayılan ve seçici
etkileri tarafından belirlenmektedir. Bu bağlamda ABD, İran, İsrail ve Suriye
rejimi, SDG’nin ani bir çöküş yaşamasını engelleyen ancak uzun vadeli
kurumsallaşmasını da sınırlandıran bir yapı üretmektedir.
Amerika
Birleşik Devletleri: Dondurucu Güç
ABD, SDG’nin
varlığını olanaklı kılan en önemli dış aktör olmakla birlikte, bu desteği
sınırlı ve koşullu bir çerçevede sunmaktadır. Washington’un temel önceliği, SDG
aracılığıyla IŞİD’in yeniden canlanmasını engellemek ve Suriye’nin
kuzeydoğusunda denetimli bir kararlılık alanını saklı tutmaktır. Ancak bu
yaklaşım, SDG’ye kalıcı bir siyasal statü ya da genişleme olanağı
tanımamaktadır. Bu yönüyle ABD, SDG’nin ani biçimde tasfiye edilmesini
engelleyen bir “koruyucu şemsiye” işlevi görürken, aynı zamanda SDG’nin denetim
alanlarının donmuş bir coğrafi çerçeve içinde tutulmasına katkı sunmaktadır.
ABD varlığı, SDG’nin tamamen dağılmasını geciktirmekte, fakat onun uzun vadeli
bir siyasal aktöre dönüşmesini de sınırlandırmaktadır.
İran:
Arka Plandaki Daraltıcı Etki
İran, SDG
ile doğrudan bir çatışma ilişkisinden çok, Suriye rejiminin toprak bütünlüğünü
yeniden oluşturmasını önceleyen bir strateji izlemektedir. Bu bağlamda İran’ın
etkisi, özellikle Deyrizor çizgisinde ve Fırat’ın doğusundaki rejim
ilerleyişini destekleyen dolaylı müdahaleler üzerinden görülmektedir. İran
açısından SDG, öncelikli bir hedef olmaktan çok, zamanla daraltılması gereken
geçici bir olgu olarak değerlendirilmektedir. Bu durum, SDG’nin ekonomik ve
toplumsal açıdan en kırılgan bölgelerinde kararsızlık riskini artırmakta ve
kademeli çözülme dinamiğini beslemektedir. İran’ın rolü bu nedenle açık bir
askeri baskıdan çok, yapısal ve sürekli bir daraltma etkisi şeklinde ortaya
çıkmaktadır.
İsrail:
Dolaylı Dengeleyici
İsrail,
SDG’nin alandaki varlığına doğrudan destek veren bir aktör olmamakla birlikte,
İran’ın Suriye genelindeki etkisini sınırlayan her gelişmeden dolaylı olarak yarar
sağlamaktadır. Bu durum, SDG’nin İsrail açısından stratejik bir ortak durumuna
geldiği anlamına gelmemektedir. Aksine İsrail, SDG’yi desteklemekten çok, onun
varlığını İran karşıtı denge içinde işlevsel ama ikincil bir unsur olarak
görmektedir. Bu nedenle İsrail’in etkisi, SDG’nin belirli bölgelerde varlığını
sürdürmesine katkı sunan ama onun geleceğine doğrudan yön vermeyen dolaylı bir etmen
olarak değerlendirilmelidir. İsrail, SDG’nin korunmasından çok, onun
tasfiyesinin İran lehine sonuçlar doğurmamasını öncelemektedir.
Suriye
Rejimi: Kaçınılmaz Görüşme Ortağı
Suriye
rejimi, SDG’nin karşı karşıya olduğu sürecin son belirleyicisi konumundadır.
Rejim açısından SDG, geçici bir eylemli durum olarak hoşgörü ile karşılanmakta,
ancak uzun vadede merkezi devlet yapısı içinde yeniden soğurulması gereken bir
yapı olarak görülmektedir. Bu nedenle rejim, SDG ile doğrudan ve kapsamlı bir
askeri çatışmadan kaçınırken, onun coğrafi ve siyasal manevra alanını daraltan
bir strateji izlemektedir. Kamışlı örneğinde görüldüğü üzere, rejim ile SDG
arasındaki ilişki, cephe savaşı yerine aşamalı etki genişletme ve görüşme
yoluyla denetimin devri biçiminde ilerlemektedir. Bu durum, SDG’nin geleceğinin
ani bir kopuştan çok, rejimle kademeli bir bütünleşme ya da siyasal erime
süreciyle şekillenebileceğine işaret etmektedir.
Bu
gelişmeleri değerlendirmek gerekirse, dış aktörlerin toplam etkisi, SDG’nin ani
bir çöküş yaşamasını engelleyen ancak kalıcı ve bağımsız bir siyasal aktöre
dönüşmesini de olanaklı kılmayan bir denge üretmektedir. ABD’nin dondurucu
varlığı, İran’ın arka plandaki daraltıcı baskısı, İsrail’in dolaylı dengeleyici
etkisi ve Suriye rejiminin kaçınılmaz çekim gücü SDG’yi giderek daralan bir
coğrafi ve siyasal alana sıkıştırmaktadır.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE EN GERÇEKÇİ SENARYO
Bu
çalışmanın ortaya koyduğu çözümleme, Suriye Demokratik Güçleri’nin geleceğinin
ani bir çözülme ya da kalıcı bir siyasal başarı ikiliğiyle açıklanamayacağını
göstermektedir. Aksine SDG, denetlediği coğrafyanın işlevsel farklılıkları ve
bölgesel güç dengelerinin yarattığı yapısal baskılar nedeniyle, kademeli
daralma ve yeniden konumlanma sürecine girmiştir.
Yapılan
gözlemler şu kestirimin doğru olabileceğini göstermektedir: Halep ve Münbiç’in
SDG denetiminde kalması olanaksız görülmektedir. Tişrin Barajı SDG için kırılma
noktası olacaktır. SDG’nin baraj bölgesinden çekilmesi ay da burada etkisini
yitirmesi çözüşün başlangıcı olabilir. Ayn el-Arap (Kobani) ise SDG’nin
simgesel direnç noktasıdır. Rakka SDG’nin yönetsel beyni ise Haseke örgütün kalbidir.
Bu iki bölge düşerse SDG’nin Suriye’de etkili bir oyuncu olması olanaksızlaşır.
Deyrizor ise en zayıf halkadır ve elde tutulması son derecede zordur. Kamışlı SDG’nin
geleceğini belirleyen pazarlık masası olacaktır. Kamışlı’da savaş olmayacak ve dosya
kapanacaktır.
En gerçekçi
senaryo, SDG’nin kısa ve orta vadede Halep ve Münbiç gibi savunulabilirliği
düşük alanlardan çekilmesi, Tişrin Barajı çizgisinin ise kritik bir eşik olarak
uzun süreli baskı altında kalması yönündedir. Ayn
el-Arap (Kobani), simgesel değeri nedeniyle olanaklı olduğunca korunmaya çalışılacak
ancak bu bölgenin sürdürülebilirliği, çevre çizgilerinin denetimine doğrudan
bağlı olacaktır. Rakka ve Haseke, SDG’nin yönetsel ve örgütsel kapasitesini bir
süre daha saklı tutacağı merkezler olarak öne çıkarken, Deyrizor’un çözülme
sürecinin ilk görünür halkası olması olasıdır.
Bu senaryoda
Kamışlı, SDG’nin askeri değil, siyasal varlığının sonlandığı bir geçiş alanı
olarak işlev görecektir. SDG, bu bölgede rejimle doğrudan çatışmadan kaçınarak,
elde edebileceği en sınırlı siyasal ve yönetsel kazanımları görüşme yoluyla
korumaya çalışacaktır. Bu durum, SDG’nin tümüyle ortadan kalkmasından çok,
yerel bir silahlı aktörden rejimle eklemlenmiş sınırlı bir yapıya dönüşmesi olasılığını
güçlendirmektedir.
SDG’nin
karşı karşıya olduğu süreç, klasik anlamda bir yenilgi değil, coğrafyanın,
bölgesel güç dengelerinin ve uluslararası müdahalenin sınırları tarafından
şekillendirilen denetimli bir tasfiye sürecidir. Bu durum, yalnızca SDG’nin
değil, Suriye iç savaşı sonrası oluşacak siyasal düzenin de nasıl bir yersel ve
siyasal denge üzerine kurulacağına ilişkin önemli ipuçları sunmaktadır.
SONUÇ
Bu çalışma,
SDG’nin geleceğini, ani bir askeri çöküş ya da kalıcı bir siyasal başarı
ikiliği üzerinden değerlendiren yaklaşımların yetersiz kaldığını ortaya
koymuştur. SDG örneği, yerel silahlı aktörlerin gücünün yalnızca askeri
kapasiteyle değil, denetledikleri coğrafyanın işlevsel niteliği ve bu
coğrafyanın bölgesel güç dengeleriyle kurduğu ilişkiyle belirlendiğini açık
biçimde göstermektedir.
Çözümleme,
SDG’nin denetlediği alanların homojen bir bütün oluşturmadığını, aksine her bir
bölgenin askeri, yönetsel, simgesel ve ekonomik açılardan farklı stratejik
anlamlar taşıdığını ortaya koymuştur. Bu farklılaşma, SDG’nin karşı karşıya
olduğu sürecin ani bir çöküşten çok, kademeli daralma ve seçici tutunma
biçiminde ilerlediğini göstermektedir. Halep ve Münbiç gibi alanlar kaçınılmaz
biçimde kaybedilirken, Tişrin Barajı çizgisi kritik bir eşik, Kobani simgesel
bir direnç noktası, Rakka ve Haseke ise yönetsel ve örgütsel sürekliliğin
geçici merkezleri olarak öne çıkmaktadır. Deyrizor, çözülmenin ilk görünür
işaretlerinin ortaya çıkabileceği kırılgan alan niteliği taşırken, Kamışlı ise
çatışmadan çok görüşme ve geçiş alanı olarak belirginleşmektedir.
Çalışma
ayrıca, Türkiye, Suriye rejimi, ABD ve İran gibi aktörlerin, SDG’nin geleceğini
belirleyen süreci doğrudan ve ani müdahalelerden çok, örtük uzlaşılar, zamana
yayılan baskılar ve yersel sınırlandırmalar yoluyla şekillendirdiğini
göstermektedir. Bu durum, SDG’nin geleceğinin tek bir aktörün iradesiyle değil,
çok katmanlı bir güç dengesi içinde belirlendiğine işaret etmektedir.
Sonuç olarak
SDG’nin karşı karşıya olduğu süreç, klasik anlamda bir askeri yenilgiden çok,
coğrafyanın izin verdiği ölçüde var olabilen bir yerel aktörün yapısal
sınırlarıyla yüzleşmesidir. Bu bulgu, yalnızca SDG’nin geleceğini anlamak
açısından değil, aynı zamanda çatışma sonrası Suriye’de ortaya çıkacak siyasal
düzenin nasıl bir yersel ve yönetsel denge üzerine kurulacağını kavramak
açısından da önem taşımaktadır. Bu çalışma, yerel silahlı aktörlerin bölgesel
güç yarışması içinde karşılaştıkları sınırlara ilişkin daha geniş
karşılaştırmalı çözümlemeler için çözümleyici bir zemin sunmayı amaçlamaktadır.
Bu çalışma, yerel silahlı aktörlerin kaderinin ideolojik tutarlılıktan çok,
coğrafi işlevlerin hiyerarşisi tarafından belirlendiğini ileri sürerek, iç
savaş sonrası düzen tartışmalarına yersel bir katkı sunmaktadır.
Referanslar
Hinnebusch,
R. (2012). Syria: From “authoritarian upgrading” to revolution? International
Affairs, 88(1), 95–113. https://doi.org/10.1111/j.1468-2346.2012.01059.x
International
Crisis Group. (2022). Keeping the calm in northeast Syria. Middle East Report
No. 241. https://www.crisisgroup.org/middle-east-north-africa/syria-jordan-united-states-russia-internal/187-keeping-calm-southern-syria
Natali, D.
(2015). The Kurdish quasi-state: Development and dependency in post-Gulf War
Iraq. Syracuse University Press.
Phillips, C.
(2016). The battle for Syria: International rivalry in the new Middle East.
Yale University Press.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder