Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

8 Ocak 2026 Perşembe

 

Suriye’de Yerel Bir Gücün Sınırları: SDG’nin Coğrafi Konumlanışı ve Bölgesel Güç Dengeleri

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

Özet

Bu çalışma, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) geleceğini ani bir askeri çöküş ya da kalıcı bir siyasal başarı ikiliği üzerinden değerlendiren yaklaşımların sınırlılıklarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Makale, SDG’nin denetim ettiği alanların homojen bir yapı arz etmediği, aksine her bir bölgenin askeri, yönetsel, simgesel ve ekonomik açılardan farklı stratejik işlevler taşıdığı varsayımından hareket etmektedir. Bu çerçevede çalışma, SDG’nin geleceğini ideolojik yönelimler ya da kısa vadeli askeri dengelerden çok, coğrafi konumlanış ve bölgesel güç dengeleri üzerinden çözümlemektedir. Nitel ve yersel bir çözümleme yaklaşımı benimseyen çalışma, Halep, Münbiç, Tişrin, Ayn el-Arap (Kobani), Rakka, Haseke, Deyrizor ve Kamışlı’yı karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Elde edilen bulgular, SDG’nin ani bir çöküşten çok, belirli alanlardan kademeli olarak çekildiği, bazı alanları ise simgesel ya da görüşme amaçlı elinde tuttuğu denetimli bir tasfiye sürecine girdiğini göstermektedir. Bu durum, SDG’nin geleceğinin tekil bir askeri senaryoyla değil, yersel daralma ve siyasal yeniden konumlanma süreçleriyle anlaşılabileceğine işaret etmektedir.

Anahtar Kelimeler: Suriye Demokratik Güçleri, coğrafi konumlanış, kademeli daralma, bölgesel güç dengeleri, Suriye iç savaşı

 

Abstract

This study aims to demonstrate the limitations of approaches that assess the future of the Syrian Democratic Forces (SDF) through a binary framework of either sudden military collapse or permanent political success. The article is based on the assumption that the territories controlled by the SDF do not constitute a homogeneous space; rather, each area carries distinct military, administrative, symbolic, and economic functions. Accordingly, the study analyzes the future of the SDF not through ideological orientations or short-term military balances, but through spatial configuration and regional power dynamics. Employing a qualitative and spatial analytical approach, the article comparatively examines Aleppo, Manbij, Tishrin, Ayn al-Arab (Kobani), Raqqa, Hasakah, Deir ez-Zor, and Qamishli. The findings suggest that the SDF is undergoing a process of controlled dissolution characterized by gradual territorial contraction, selective retention of symbolic and negotiation-oriented areas, rather than an abrupt collapse. This indicates that the future of the SDF can be better understood through processes of spatial contraction and political reconfiguration rather than through singular military scenarios.

Keywords: Syrian Democratic Forces, spatial configuration, gradual contraction, regional power dynamics, Syrian civil war

GİRİŞ: ÇÖZÜMLEMENİN ÇERÇEVESİ

Suriye iç savaşının on yılı aşan seyrinde Suriye Demokratik Güçleri (SDG), askeri kapasitesi kadar coğrafi konumlanışı üzerinden tanımlanan bir aktör durumuna gelmiştir. SDG’nin bugün karşı karşıya olduğu temel sorun, ani bir askeri yenilgiden çok, denetlediği alanların farklı stratejik işlevlere sahip olması ve bu alanların eş zamanlı olarak savunulabilir olmamasıdır. Bu durum, SDG’nin geleceğini “varlık-yokluk” ikilemi yerine, kademeli daralma, işlevsel çözülme ve siyasal dönüşüm ekseninde ele almayı gerekli kılmaktadır.

Bu bağlamda SDG denetimindeki bölgeler homojen bir bütün oluşturmamakta, aksine her biri farklı askeri, siyasal, simgesel ve ekonomik anlamlar taşıyan çok katmanlı bir coğrafi yapı sergilemektedir. Halep ve Münbiç gibi Fırat’ın batısındaki alanlar, SDG açısından uzun vadede savunulması olanaklı olmayan ve kaybı kaçınılmaz görünen bölgeler olarak öne çıkarken, Tişrin Barajı çizgisi, doğu-batı bağlantısını sağlayan kritik bir eşik olarak belirginleşmektedir. Ayn el-Arap (Kobani) ise askeri değerinden çok, SDG’nin kuruluş anlatısı ve toplu kimliği açısından simgesel bir direnç noktası niteliği taşımaktadır.

Buna karşılık Rakka, SDG’nin yönetsel kapasitesini ve “yönetebilirlik” savını temsil eden bir merkez konumundayken, Haseke çizgisi eylemli komuta, güvenlik ve lojistik ağların düğüm noktası olarak işlev görmektedir. Deyrizor ise hem ekonomik kaynakları hem de toplumsal yapısı itibarıyla SDG’nin en kırılgan alanı olarak öne çıkmakta ve olası bir çözülmenin ilk tetikleyicisi olma gizil gücünü barındırmaktadır. Kamışlı ise çatışmadan çok pazarlık ve geçiş alanı olarak, SDG ile Suriye rejimi arasındaki ilişkilerin şekillendiği özgün bir alan niteliğindedir.

Bu çalışma, SDG’nin geleceğini tekil bir askeri senaryo üzerinden değil, coğrafi işlevlerin hiyerarşisi üzerinden çözümlemeyi amaçlamaktadır. Temel sav şudur: SDG’nin karşı karşıya olduğu süreç, ani bir çöküşten çok, belirli alanların sırasıyla kaybedildiği, bazı alanların ise simgesel ya da görüşme amaçlı tutulduğu denetimli bir tasfiye sürecidir. Bu yaklaşım hem alandaki mevcut güç dengeleriyle hem de bölgesel ve uluslararası aktörlerin müdahale biçimleriyle daha tutarlı bir okuma sunmaktadır.

Amaç ve Hedefler

Bu çalışmanın temel amacı, SDG’nin mevcut ve olası geleceğini, ani bir askeri çöküş ya da bütüncül bir siyasal başarı ikiliği yerine, coğrafi konumlanışın işlevsel farklılaşması üzerinden çözümlemektir. Çalışma, SDG’nin denetim ettiği alanların homojen bir yapı arz etmediği, aksine her bir bölgenin askeri, yönetsel, simgesel ve ekonomik açılardan farklı stratejik anlamlar taşıdığı varsayımından hareket etmektedir. Bu farklılaşmanın, SDG’nin karşı karşıya olduğu dönüşüm sürecini anlamada merkezi bir çözümleyici anahtar sunduğu ileri sürülmektedir.

Makale, SDG’nin geleceğini belirleyen temel dinamiğin ideolojik yönelimler ya da kısa vadeli askeri dengelerden çok, bölgesel güç dengeleri ile coğrafyanın sunduğu olanak ve sınırlamalar olduğunu savunmaktadır. Bu çerçevede çalışma, SDG’nin önümüzdeki dönemde ani bir dağılma ya da mutlak bir kazanım yaşamaktan çok, belirli alanlardan kademeli olarak çekildiği, bazı alanları simgesel veya görüşme amaçlı elinde tuttuğu ve sonunda daha dar bir coğrafyada yeniden tanımlandığı bir sürece girdiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Bu genel amaç doğrultusunda çalışmanın başlıca hedefleri şu şekilde sıralanabilir:

SDG denetimindeki bölgeleri işlevsel bir coğrafi sınıflandırmaya uğratmak ve Halep, Münbiç, Tişrin, Ayn el-Arap (Kobani), Rakka, Haseke, Deyrizor ve Kamışlı’nın her birini farklı stratejik kategoriler çerçevesinde değerlendirmek.

SDG’nin karşı karşıya olduğu kademeli daralma sürecini askeri yenilgi kavramı yerine, “denetimli tasfiye”, “işlevsel çözülme” ve “coğrafi yeniden konumlanma” kavramları üzerinden açıklamak.

Türkiye, Suriye rejimi, ABD ve İran gibi bölgesel ve küresel aktörlerin, SDG’nin coğrafi konumlanışı üzerindeki etkilerini karşılaştırmalı olarak çözümleyerek, bu aktörlerin SDG’nin hangi alanlarda varlığını sürdürmesine, hangi alanlarda ise geri çekilmesine üstü kapalı ya da açık biçimde katkı sunduğunu ortaya koymak.

Deyrizor örneği üzerinden, SDG’nin en kırılgan bölgesini belirleyerek, olası bir çözülmenin hangi yersel ve toplumsal dinamikler üzerinden başlayabileceğini tartışmak.

Son olarak, SDG örneği üzerinden, yerel silahlı aktörlerin bölgesel güç yarışması içinde karşılaştıkları yapısal sınırları görünür kılmak ve bu durumun Suriye iç savaşı sonrası siyasal düzenin şekillenmesine ilişkin daha geniş kuramsal tartışmalara katkı sunmak.

Bu hedefler doğrultusunda çalışma, SDG’nin geleceğine ilişkin tartışmaları normatif beklentilerden ve ideolojik okumalarından arındırarak, alan, güç ve siyasal sınırlar arasındaki ilişkiye odaklanan çözümleyici bir çerçeve sunmayı amaçlamaktadır.

YÖNTEM

Bu çalışma, SDG’nin geleceğini öngörmeye yönelik nicel bir modelleme ya da kısa vadeli askeri senaryo çözümlemesi sunmayı amaçlamamaktadır. Bunun yerine, çalışma nitel, betimleyici ve çözümleyici bir araştırma tasarımına dayanmaktadır. Temel yöntem, SDG’nin denetlediği alanların coğrafi konumları, işlevsel rolleri ve bölgesel güç dengeleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden karşılaştırmalı olarak incelenmesidir. Bu çalışma, birincil alan verisine değil, ikincil kaynaklar ve yersel karşılaştırmaya dayalı bir çözümleme sunmaktadır.

Çözümleyici Yaklaşım

Çalışmanın çözümleyici çerçevesi üç temel varsayım üzerine kurulmuştur. Birincisi, silahlı yerel aktörlerin gücünün yalnızca askeri kapasiteyle değil, denetledikleri alanların stratejik niteliğiyle belirlendiğidir. İkincisi, çatışma ortamlarında coğrafyanın homojen değil, aksine çok katmanlı ve işlevsel olarak farklılaşmış bir yapı sergilediğidir. Üçüncüsü ise, bölgesel ve küresel aktörlerin müdahale biçimlerinin, yerel aktörlerin hangi alanlarda varlığını sürdürebileceğini ya da hangi alanlardan çekilmek zorunda kalacağını büyük ölçüde belirlediğidir. Bu çerçevede SDG’nin denetlediği alanlar, klasik askeri “cephe çizgisi” yaklaşımı yerine, işlevsel coğrafi kategoriler üzerinden ele alınmaktadır. Bu kategoriler, kaybedilebilir alanlar, kırılma noktaları, simgesel merkezler, yönetsel merkezler, komuta ve lojistik merkezleri, kırılgan ekonomik alanlar ve görüşme alanları olarak kavramsallaştırılmıştır. Bu sınıflandırma, SDG’nin geleceğine ilişkin tekil ve indirgemeci senaryoların ötesine geçilmesini sağlamaktadır.

Yöntemsel Araçlar

Araştırma sürecinde üç temel yöntemsel araç kullanılmıştır:

Yersel Karşılaştırma: SDG denetimindeki başlıca bölgeler (Halep, Münbiç, Tişrin, Ayn el-Arap/Kobani, Rakka, Haseke, Deyrizor ve Kamışlı) coğrafi konum, demografik yapı, askeri savunulabilirlik ve dış aktörlerin tutumu bakımından karşılaştırmalı olarak çözümlenmiştir.

Aktör-Temelli Okuma: Türkiye, Suriye rejimi, ABD ve İran gibi başlıca aktörlerin her bir bölgeye yönelik yaklaşımları ayrı ayrı ele alınmış ve bu aktörlerin açık müdahalelerinden çok örtük onay, sessiz kabulleniş veya dolaylı baskı biçimleri değerlendirilmiştir.

Süreç Odaklı Çözümleme: SDG’nin denetim alanlarının zaman içinde geçirdiği dönüşüm, ani kırılmalar yerine kademeli değişim ve daralma süreçleri üzerinden incelenmiştir. Bu yaklaşım, çatışma sonrası düzenin oluşumunu daha isabetli biçimde kavramayı olanaklı kılmaktadır.

Çözümleyici Sınırlar ve Tercihler

Bu çalışmada, SDG’nin ideolojik söylemleri, örgütsel iç tartışmaları veya normatif talepleri ikincil önemde ele alınmıştır. Bunun nedeni, makalenin temel sorunsalının SDG’nin ne istediğinden çok, neyi sürdürebileceği üzerine odaklanmasıdır. Aynı şekilde, kısa vadeli askeri taktikler ya da anlık cephe değişimleri yerine, orta ve uzun vadeli yersel eğilimler önceliklendirilmiştir. Bu tercih, SDG’nin geleceğine ilişkin tartışmaları moral, meşruluk ya da niyet okumalarından ayırarak, coğrafya, güç ve sınırlar arasındaki yapısal ilişkilere odaklanan bir çözümleme sunmayı hedeflemektedir.

YAZIN TARAMASI

Suriye iç savaşı bağlamında SDG üzerine yapılan akademik çalışmalar, büyük ölçüde üç ana eksen etrafında şekillenmiştir. Birinci eksen, SDG’yi IŞİD ile mücadelede etkili bir askeri ortak olarak ele alan güvenlik merkezli çözümlemelerden oluşmaktadır. İkinci eksen, SDG’nin ideolojik yönelimleri, yönetişim uygulamaları ve yerel yönetim deneyimlerine odaklanan siyasal ve sosyolojik çalışmaları kapsamaktadır. Üçüncü eksen ise SDG’yi bölgesel ve küresel güç yarışması bağlamında, özellikle ABD–Türkiye–Suriye ilişkileri çerçevesinde inceleyen dış siyasa çözümlemelerinden oluşmaktadır.

Güvenlik merkezli yazın, SDG’nin askeri kapasitesini, örgütsel disiplinini ve IŞİD’e karşı alanda elde ettiği başarıları ayrıntılı biçimde ele almış, ancak bu çalışmaların önemli bir bölümü, SDG’nin denetlediği coğrafyanın uzun vadeli savunulabilirliği ve bu coğrafyanın farklı işlevler taşıdığı gerçeği üzerinde sınırlı ölçüde durmuştur. Bu yaklaşım, SDG’yi büyük ölçüde yekpare bir askeri aktör olarak ele almakta ve yersel farklılıkların yarattığı yapısal kırılganlıkları ikincil plana itmektedir.

İdeoloji ve yönetişim odaklı çalışmalar ise SDG ve ona bağlı yapıları, çoğunlukla yerel özerklik, katılımcı yönetim ve siyasal model seçeneği bağlamında değerlendirmiştir. Bu yazın, SDG’nin sivil yönetim deneyimlerine ilişkin önemli veriler sunmakla birlikte, bu yönetsel yapıların hangi coğrafi koşullar altında sürdürülebilir olduğu sorusuna yeterince yanıt vermemektedir. Özellikle Rakka, Deyrizor ve Haseke gibi birbirinden farklı sosyo-siyasal dinamiklere sahip bölgelerin tek bir yönetişim modeli altında ele alınması, alandaki kırılganlıkları görünmez kılmaktadır.

Dış siyasa ve bölgesel güç dengeleri yazını ise SDG’yi çoğunlukla büyük aktörlerin siyasalarının bir uzantısı olarak ele almış ve ABD’nin askeri varlığı, Türkiye’nin güvenlik kaygıları ve Suriye rejiminin egemenlik savları çerçevesinde değerlendirmiştir. Bu çalışmalar, SDG’nin uluslararası sistem içindeki sınırlı manevra alanını doğru biçimde ortaya koymakla birlikte, SDG’nin hangi coğrafi alanlarda varlığını sürdürmeye daha elverişli olduğu sorusunu ikincil bir sorun olarak ele almıştır.

Mevcut yazında göze çarpan ortak eğilim, SDG’nin geleceğinin çoğunlukla iki uç senaryo üzerinden tartışılmasıdır: ya kalıcı bir özerk yapıya evrilme ya da ani ve bütüncül bir çöküş. Oysa alandaki gelişmeler, bu ikili çerçevenin ötesinde, daha karmaşık ve aşamalı bir dönüşüme işaret etmektedir. Yazında sınırlı sayıda çalışma, SDG’nin denetlediği alanlar arasında işlevsel bir hiyerarşi bulunduğunu ve bu hiyerarşinin çözülme süreçlerini belirleyici biçimde etkilediğini tartışmaktadır.

Bu çalışma, mevcut yazındaki bu boşluğu doldurmayı hedeflemekte ve SDG’nin geleceğini, ideolojik süreklilik ya da askeri başarı anlatılarından bağımsız olarak, coğrafi işlevler ve bölgesel güç dengeleri temelinde ele almaktadır. Bu yönüyle makale, SDG’yi ne yalnızca bir askeri ortak ne de normatif bir siyasal proje olarak değerlendirmekte, aksine, bölgesel güç yarışması içinde hareket alanı giderek daralan yerel bir aktör olarak konumlandırmaktadır.

Bu yaklaşım, SDG üzerine yapılan çalışmalara, ani kırılmalar yerine kademeli daralma ve denetimli tasfiye kavramları üzerinden yeni bir çözümleyici bakış açısı sunmayı amaçlamakta ve Suriye iç savaşı sonrası oluşacak siyasal düzenin anlaşılmasına katkıda bulunmaktadır.

YAZINDAN ALANA: ÇÖZÜMLEMEYE GEÇİŞ

Mevcut yazın, SDG’nin askeri kapasitesi, ideolojik yönelimi ya da uluslararası ilişkileri üzerine önemli katkılar sunmakla birlikte, alandaki yersel farklılıkların SDG’nin geleceğini nasıl şekillendirdiği sorusuna sınırlı ölçüde yanıt vermektedir. Bu noktada yazındaki kavramsal tartışmaların, alandaki coğrafi gerçekliklerle birlikte ele alınması gerekmektedir. Aşağıda yer alan deneysel çözümleme, SDG’nin denetlediği başlıca bölgeleri, askeri güç dengeleri ya da normatif beklentiler yerine, işlevsel coğrafya ve bölgesel aktörlerin örtük müdahaleleri çerçevesinde incelemeyi amaçlamaktadır. Bu yaklaşım, SDG’nin geleceğini ani bir kırılma üzerinden değil, kademeli ve seçici bir daralma süreci olarak ele almayı olanaklı kılmaktadır.

 

 

SDG DENETİMİNDEKİ BÖLGELERİN İŞLEVSEL İRDELENMESİ

Halep ve Münbiç: Savunulamaz Alanlar

Halep ve Münbiç, SDG’nin denetlediği bölgeler arasında coğrafi ve siyasal açıdan en kırılgan alanlar olarak öne çıkmaktadır. Fırat’ın batısında yer almaları, bu bölgeleri SDG’nin ana coğrafyasından koparmakta ve lojistik sürekliliği ciddi biçimde zorlaştırmaktadır. Türkiye açısından bu alanlar güvenlik tehdidi olarak değerlendirilirken, Suriye rejimi bakımından ise egemenlik savının vazgeçilmez unsurları olmaktadır. ABD’nin bu bölgelerdeki varlığı ise sınırlı ve geçicidir. Bu nedenle Halep ve Münbiç, SDG açısından uzun vadede savunulabilir olmaktan çok görüşme veya terk edilmesi olası alanlar olarak konumlanmaktadır.

Tişrin Barajı: Coğrafi Kırılma Noktası

Tişrin Barajı çizgisi, SDG’nin doğu ve batı arasındaki bağlantısını sağlayan stratejik bir eşik niteliğindedir. Bu çizginin denetimi, yalnızca enerji ve altyapı açısından değil, aynı zamanda SDG coğrafyasının bütünlüğü bakımından da belirleyicidir. Tişrin’in kaybı, Ayn el-Arap (Kobani) başta olmak üzere Fırat’ın batısındaki unsurların yalıtılmasına yol açacaktır. Bu nedenle Tişrin, askeri bir cephe olmaktan çok, SDG’nin yersel sürekliliğini belirleyen kritik bir kırılma noktası olarak değerlendirilmelidir.

Ayn el-Arap (Kobani): Simgesel Direniş Alanı

Ayn el-Arap, SDG’nin kuruluş anlatısında merkezi bir yer tutmakta ve askeri değerinden çok simgesel ve psikolojik bir anlam taşımaktadır. Kobani’nin kaybı, alandaki güç dengelerinden bağımsız olarak, SDG’nin meşruluk anlatısını ciddi biçimde zedeleyecektir. Bu nedenle Kobani, akılcı maliyet-yarar hesaplarının ötesinde, uzun süre tutulması beklenen bir alan olarak öne çıkmaktadır. Ancak bu durum, Kobani’nin coğrafi olarak yalıtılması durumunda savunulabilirliğini otomatik olarak güvence altına almamaktadır.

Rakka: Yönetim Merkezi

Rakka, SDG’nin “yönetebilirlik” savının somutlaştığı başlıca merkezdir. Yerel meclisler, sivil yönetim mekanizmaları ve güvenlik yapıları, SDG’nin askeri bir aktörden yönetsel bir yapıya evrildiği algısını burada üretmektedir. Bununla birlikte Rakka’nın savunulabilirliği, çevre bölgelerdeki kararlılığa ve dış aktörlerin dolaylı tutumlarına doğrudan bağlıdır. Rakka’nın kaybı, SDG’nin askeri varlığından çok siyasal sav kapasitesini zayıflatacaktır.

Haseke: Komuta ve Lojistik Merkezi

Haseke, SDG açısından en kritik bölge olarak değerlendirilebilir. Irak sınırına olan yakınlığı, lojistik süreklilik ve insan kaynağı hareketliliği bakımından stratejik bir üstünlük sunmaktadır. Aynı zamanda güvenlik ve haber alma ağlarının merkezileştiği bir alan olması, Haseke’yi SDG’nin eylemli beyni durumuna getirmektedir. Bu nedenle Haseke’nin kaybı, SDG’nin coğrafi varlığından çok örgütsel bütünlüğünü doğrudan tehdit edecektir.

Deyrizor: Kırılgan Ekonomik Alan

Deyrizor, SDG’nin ekonomik kaynaklarının önemli bir bölümünü barındırmakla birlikte, toplumsal yapısı itibarıyla en kırılgan bölgelerden biridir. Aşiret yapılarının belirleyici olması, dış müdahalelere ve yerel huzursuzluklara açık bir zemin yaratmaktadır. Bu nedenle Deyrizor, SDG açısından hem vazgeçilmez hem de savunulması zor bir alan olarak öne çıkmakta ve olası bir çözülmenin ilk görünür işaretlerinin bu bölgede ortaya çıkması olası görünmektedir.

Kamışlı: Görüşme Alanı

Kamışlı, SDG ile Suriye rejiminin eylemli olarak iç içe geçtiği nadir alanlardan biridir. Bu durum, Kamışlı’yı klasik anlamda bir çatışma alanından çok, siyasal pazarlık ve geçiş alanı durumuna getirmektedir. Rejimin varlığı, SDG açısından kısa vadeli bir güvence sağlarken, uzun vadede bu alanın rejim denetimine kademeli biçimde geçeceğine işaret etmektedir. Bu yönüyle Kamışlı, SDG’nin askeri değil, siyasal kaderinin şekillendiği alan olarak değerlendirilebilir.

TÜRKİYE BOYUTU: GÜVENLİK ÖNCELİĞİ, ÜSTÜ KAPALI UZLAŞMA VE YERSEL BASKI

Türkiye, SDG’nin geleceğini belirleyen en kritik bölgesel aktörlerden biri olarak, alandaki varlığını doğrudan askeri işgalden çok güvenlik temelli yersel baskı yoluyla sürdürmektedir. Ankara’nın temel önceliği, SDG’nin Türkiye sınırı boyunca kesintisiz bir siyasal ve askeri alan oluşturmasını engellemek ve bu yapının kurumsallaşmasını önlemektir. Bu hedef doğrultusunda Türkiye’nin yaklaşımı, SDG’nin bütünüyle ortadan kaldırılmasından çok, belirli coğrafi alanlarda tutunamaz duruma getirilmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Bu bağlamda Türkiye’nin özellikle Halep, Münbiç ve Fırat’ın batısındaki SDG varlığına yönelik yaklaşımı, bu alanların uzun vadede kabul edilemez olduğu yönündedir. Buna karşılık Türkiye, doğrudan müdahale maliyetlerini ve uluslararası dengeleri gözeterek, SDG’nin doğu çizgisindeki varlığına karşı daha dolaylı ve zamana yayılan bir baskı stratejisi izlemektedir. Bu strateji, askeri operasyonlardan çok, rejimle örtük uzlaşılar, ABD’nin alandaki rolünün sınırlandırılması ve SDG’nin hareket alanının daraltılması üzerinden ilerlemektedir.

Türkiye–Suriye ilişkilerinde son yıllarda gözlemlenen normalleşme arayışları, SDG açısından önemli bir yapısal baskı unsuru oluşturmaktadır. Bu süreç, Türkiye’nin SDG’ye yönelik tutumunu yumuşatmasından çok, SDG’nin rejim karşısındaki manevra alanını daraltan bir etki yaratmaktadır. Dolayısıyla Türkiye boyutu, SDG’nin geleceğinde ani bir askeri çöküşten çok, kademeli ve seçici bir geri çekilme dinamiğini besleyen temel etmenlerden biri olarak değerlendirilebilir.

DIŞ AKTÖRLERİN ROLÜ: DOLAYLI BELİRLEYİCİLİK VE ALANSAL SINIRLANDIRMA

SDG’nin geleceğini şekillendiren dinamikler, yalnızca alandaki yerel güç dengeleriyle sınırlı değildir. Aksine, SDG’nin kontrol ettiği coğrafyanın hangi alanlarda sürdürülebilir, hangi alanlarda ise savunulamaz duruma geldiği büyük ölçüde dış aktörlerin doğrudan müdahalelerinden çok dolaylı, zamana yayılan ve seçici etkileri tarafından belirlenmektedir. Bu bağlamda ABD, İran, İsrail ve Suriye rejimi, SDG’nin ani bir çöküş yaşamasını engelleyen ancak uzun vadeli kurumsallaşmasını da sınırlandıran bir yapı üretmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri: Dondurucu Güç

ABD, SDG’nin varlığını olanaklı kılan en önemli dış aktör olmakla birlikte, bu desteği sınırlı ve koşullu bir çerçevede sunmaktadır. Washington’un temel önceliği, SDG aracılığıyla IŞİD’in yeniden canlanmasını engellemek ve Suriye’nin kuzeydoğusunda denetimli bir kararlılık alanını saklı tutmaktır. Ancak bu yaklaşım, SDG’ye kalıcı bir siyasal statü ya da genişleme olanağı tanımamaktadır. Bu yönüyle ABD, SDG’nin ani biçimde tasfiye edilmesini engelleyen bir “koruyucu şemsiye” işlevi görürken, aynı zamanda SDG’nin denetim alanlarının donmuş bir coğrafi çerçeve içinde tutulmasına katkı sunmaktadır. ABD varlığı, SDG’nin tamamen dağılmasını geciktirmekte, fakat onun uzun vadeli bir siyasal aktöre dönüşmesini de sınırlandırmaktadır.

İran: Arka Plandaki Daraltıcı Etki

İran, SDG ile doğrudan bir çatışma ilişkisinden çok, Suriye rejiminin toprak bütünlüğünü yeniden oluşturmasını önceleyen bir strateji izlemektedir. Bu bağlamda İran’ın etkisi, özellikle Deyrizor çizgisinde ve Fırat’ın doğusundaki rejim ilerleyişini destekleyen dolaylı müdahaleler üzerinden görülmektedir. İran açısından SDG, öncelikli bir hedef olmaktan çok, zamanla daraltılması gereken geçici bir olgu olarak değerlendirilmektedir. Bu durum, SDG’nin ekonomik ve toplumsal açıdan en kırılgan bölgelerinde kararsızlık riskini artırmakta ve kademeli çözülme dinamiğini beslemektedir. İran’ın rolü bu nedenle açık bir askeri baskıdan çok, yapısal ve sürekli bir daraltma etkisi şeklinde ortaya çıkmaktadır.

İsrail: Dolaylı Dengeleyici

İsrail, SDG’nin alandaki varlığına doğrudan destek veren bir aktör olmamakla birlikte, İran’ın Suriye genelindeki etkisini sınırlayan her gelişmeden dolaylı olarak yarar sağlamaktadır. Bu durum, SDG’nin İsrail açısından stratejik bir ortak durumuna geldiği anlamına gelmemektedir. Aksine İsrail, SDG’yi desteklemekten çok, onun varlığını İran karşıtı denge içinde işlevsel ama ikincil bir unsur olarak görmektedir. Bu nedenle İsrail’in etkisi, SDG’nin belirli bölgelerde varlığını sürdürmesine katkı sunan ama onun geleceğine doğrudan yön vermeyen dolaylı bir etmen olarak değerlendirilmelidir. İsrail, SDG’nin korunmasından çok, onun tasfiyesinin İran lehine sonuçlar doğurmamasını öncelemektedir.

Suriye Rejimi: Kaçınılmaz Görüşme Ortağı

Suriye rejimi, SDG’nin karşı karşıya olduğu sürecin son belirleyicisi konumundadır. Rejim açısından SDG, geçici bir eylemli durum olarak hoşgörü ile karşılanmakta, ancak uzun vadede merkezi devlet yapısı içinde yeniden soğurulması gereken bir yapı olarak görülmektedir. Bu nedenle rejim, SDG ile doğrudan ve kapsamlı bir askeri çatışmadan kaçınırken, onun coğrafi ve siyasal manevra alanını daraltan bir strateji izlemektedir. Kamışlı örneğinde görüldüğü üzere, rejim ile SDG arasındaki ilişki, cephe savaşı yerine aşamalı etki genişletme ve görüşme yoluyla denetimin devri biçiminde ilerlemektedir. Bu durum, SDG’nin geleceğinin ani bir kopuştan çok, rejimle kademeli bir bütünleşme ya da siyasal erime süreciyle şekillenebileceğine işaret etmektedir.

Bu gelişmeleri değerlendirmek gerekirse, dış aktörlerin toplam etkisi, SDG’nin ani bir çöküş yaşamasını engelleyen ancak kalıcı ve bağımsız bir siyasal aktöre dönüşmesini de olanaklı kılmayan bir denge üretmektedir. ABD’nin dondurucu varlığı, İran’ın arka plandaki daraltıcı baskısı, İsrail’in dolaylı dengeleyici etkisi ve Suriye rejiminin kaçınılmaz çekim gücü SDG’yi giderek daralan bir coğrafi ve siyasal alana sıkıştırmaktadır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE EN GERÇEKÇİ SENARYO

Bu çalışmanın ortaya koyduğu çözümleme, Suriye Demokratik Güçleri’nin geleceğinin ani bir çözülme ya da kalıcı bir siyasal başarı ikiliğiyle açıklanamayacağını göstermektedir. Aksine SDG, denetlediği coğrafyanın işlevsel farklılıkları ve bölgesel güç dengelerinin yarattığı yapısal baskılar nedeniyle, kademeli daralma ve yeniden konumlanma sürecine girmiştir.

Yapılan gözlemler şu kestirimin doğru olabileceğini göstermektedir: Halep ve Münbiç’in SDG denetiminde kalması olanaksız görülmektedir. Tişrin Barajı SDG için kırılma noktası olacaktır. SDG’nin baraj bölgesinden çekilmesi ay da burada etkisini yitirmesi çözüşün başlangıcı olabilir. Ayn el-Arap (Kobani) ise SDG’nin simgesel direnç noktasıdır. Rakka SDG’nin yönetsel beyni ise Haseke örgütün kalbidir. Bu iki bölge düşerse SDG’nin Suriye’de etkili bir oyuncu olması olanaksızlaşır. Deyrizor ise en zayıf halkadır ve elde tutulması son derecede zordur. Kamışlı SDG’nin geleceğini belirleyen pazarlık masası olacaktır. Kamışlı’da savaş olmayacak ve dosya kapanacaktır.

En gerçekçi senaryo, SDG’nin kısa ve orta vadede Halep ve Münbiç gibi savunulabilirliği düşük alanlardan çekilmesi, Tişrin Barajı çizgisinin ise kritik bir eşik olarak uzun süreli baskı altında kalması yönündedir. Ayn el-Arap (Kobani), simgesel değeri nedeniyle olanaklı olduğunca korunmaya çalışılacak ancak bu bölgenin sürdürülebilirliği, çevre çizgilerinin denetimine doğrudan bağlı olacaktır. Rakka ve Haseke, SDG’nin yönetsel ve örgütsel kapasitesini bir süre daha saklı tutacağı merkezler olarak öne çıkarken, Deyrizor’un çözülme sürecinin ilk görünür halkası olması olasıdır.

Bu senaryoda Kamışlı, SDG’nin askeri değil, siyasal varlığının sonlandığı bir geçiş alanı olarak işlev görecektir. SDG, bu bölgede rejimle doğrudan çatışmadan kaçınarak, elde edebileceği en sınırlı siyasal ve yönetsel kazanımları görüşme yoluyla korumaya çalışacaktır. Bu durum, SDG’nin tümüyle ortadan kalkmasından çok, yerel bir silahlı aktörden rejimle eklemlenmiş sınırlı bir yapıya dönüşmesi olasılığını güçlendirmektedir.

SDG’nin karşı karşıya olduğu süreç, klasik anlamda bir yenilgi değil, coğrafyanın, bölgesel güç dengelerinin ve uluslararası müdahalenin sınırları tarafından şekillendirilen denetimli bir tasfiye sürecidir. Bu durum, yalnızca SDG’nin değil, Suriye iç savaşı sonrası oluşacak siyasal düzenin de nasıl bir yersel ve siyasal denge üzerine kurulacağına ilişkin önemli ipuçları sunmaktadır.

SONUÇ

Bu çalışma, SDG’nin geleceğini, ani bir askeri çöküş ya da kalıcı bir siyasal başarı ikiliği üzerinden değerlendiren yaklaşımların yetersiz kaldığını ortaya koymuştur. SDG örneği, yerel silahlı aktörlerin gücünün yalnızca askeri kapasiteyle değil, denetledikleri coğrafyanın işlevsel niteliği ve bu coğrafyanın bölgesel güç dengeleriyle kurduğu ilişkiyle belirlendiğini açık biçimde göstermektedir.

Çözümleme, SDG’nin denetlediği alanların homojen bir bütün oluşturmadığını, aksine her bir bölgenin askeri, yönetsel, simgesel ve ekonomik açılardan farklı stratejik anlamlar taşıdığını ortaya koymuştur. Bu farklılaşma, SDG’nin karşı karşıya olduğu sürecin ani bir çöküşten çok, kademeli daralma ve seçici tutunma biçiminde ilerlediğini göstermektedir. Halep ve Münbiç gibi alanlar kaçınılmaz biçimde kaybedilirken, Tişrin Barajı çizgisi kritik bir eşik, Kobani simgesel bir direnç noktası, Rakka ve Haseke ise yönetsel ve örgütsel sürekliliğin geçici merkezleri olarak öne çıkmaktadır. Deyrizor, çözülmenin ilk görünür işaretlerinin ortaya çıkabileceği kırılgan alan niteliği taşırken, Kamışlı ise çatışmadan çok görüşme ve geçiş alanı olarak belirginleşmektedir.

Çalışma ayrıca, Türkiye, Suriye rejimi, ABD ve İran gibi aktörlerin, SDG’nin geleceğini belirleyen süreci doğrudan ve ani müdahalelerden çok, örtük uzlaşılar, zamana yayılan baskılar ve yersel sınırlandırmalar yoluyla şekillendirdiğini göstermektedir. Bu durum, SDG’nin geleceğinin tek bir aktörün iradesiyle değil, çok katmanlı bir güç dengesi içinde belirlendiğine işaret etmektedir.

Sonuç olarak SDG’nin karşı karşıya olduğu süreç, klasik anlamda bir askeri yenilgiden çok, coğrafyanın izin verdiği ölçüde var olabilen bir yerel aktörün yapısal sınırlarıyla yüzleşmesidir. Bu bulgu, yalnızca SDG’nin geleceğini anlamak açısından değil, aynı zamanda çatışma sonrası Suriye’de ortaya çıkacak siyasal düzenin nasıl bir yersel ve yönetsel denge üzerine kurulacağını kavramak açısından da önem taşımaktadır. Bu çalışma, yerel silahlı aktörlerin bölgesel güç yarışması içinde karşılaştıkları sınırlara ilişkin daha geniş karşılaştırmalı çözümlemeler için çözümleyici bir zemin sunmayı amaçlamaktadır. Bu çalışma, yerel silahlı aktörlerin kaderinin ideolojik tutarlılıktan çok, coğrafi işlevlerin hiyerarşisi tarafından belirlendiğini ileri sürerek, iç savaş sonrası düzen tartışmalarına yersel bir katkı sunmaktadır.


Referanslar

 

Hinnebusch, R. (2012). Syria: From “authoritarian upgrading” to revolution? International Affairs, 88(1), 95–113. https://doi.org/10.1111/j.1468-2346.2012.01059.x

International Crisis Group. (2022). Keeping the calm in northeast Syria. Middle East Report No. 241. https://www.crisisgroup.org/middle-east-north-africa/syria-jordan-united-states-russia-internal/187-keeping-calm-southern-syria

Natali, D. (2015). The Kurdish quasi-state: Development and dependency in post-Gulf War Iraq. Syracuse University Press.

Phillips, C. (2016). The battle for Syria: International rivalry in the new Middle East. Yale University Press.

 

 

 

Hiç yorum yok: