Buzun Altındaki
Harita: Grönland’a Bakarak Türkiye’yi Okumak
Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış
Grönland ile Türkiye’yi yan yana düşünmek ilk bakışta anlamsız, hatta
absürt görünebilir. Biri Kuzey Kutbu’na yakın, nüfusu bir Anadolu ilçesinden
küçük, buzulların gölgesinde yaşayan bir coğrafya; diğeri kıtaların
kesişiminde, kalabalık, gürültülü ve tarihle yüklü bir ülke. Ancak uluslararası
ilişkilerde anlam çoğu zaman benzerlikten değil, ortak kader biçimlerinden
doğar. Grönland ile Türkiye’yi birbirine bağlayan şey, aralarındaki doğrudan
ilişki değil, dünyanın onlara bakma biçimidir.
Grönland bugün küresel siyasetin gözde başlıklarından biridir. Bunun nedeni
romantik değildir. Eriyen buzullar yeni deniz yolları açmakta, buzun altındaki
kaynaklar iştah kabartmakta, Arktik bölgesi büyük güçler için yeni bir yarışma alanına
dönüşmektedir. ABD, Çin, Rusya ve Avrupa Birliği Grönland’a bakarken aslında
bugünü değil, geleceğin haritasını okumaya çalışır. Grönland, küresel siyasetin
“erken gelen” coğrafyalarından biridir.
Türkiye ise uzun süredir bugünün yükünü taşımaktadır. Güvenlik krizleri,
göç, enerji, bölgesel çatışmalar ve sürekli değişen ittifak dengeleri içinde
hareket eder. Türkiye’ye atfedilen “stratejik önem” çoğu zaman bir ayrıcalık
değil, bitmeyen bir sorumluluk listesi anlamına gelir. Tam bu noktada Grönland
ile Türkiye arasında sessiz bir paralellik ortaya çıkar: İkisi de merkezde
değildir ama merkez için vazgeçilmezdir.
Bu benzerlik NATO haritasında daha da görünür duruma gelir. Grönland,
ittifakın kuzeydeki sessiz sensörüdür. Türkiye ise güneydeki gergin denge
unsurudur. Grönland’da radarlar konuşur, Türkiye’de açıklamalar yapılır. Biri
sessizliğiyle, diğeri gürültüsüyle aynı yapının yükünü taşır. Ve bu
vazgeçilmezlik, her iki taraf için de nadiren konfor üretir.
İklim krizi bu ortak kaderi daha da somutlaştırır. Grönland’da buzullar
erir; dünya bunu grafiklerle ve uydu görüntüleriyle izler. Türkiye’de barajlar
kurur, ormanlar yanar; çoğu zaman bu durum “mevsim normalleri” başlığı altında
geçiştirilir. Oysa iki coğrafya da aynı küresel krizin farklı yüzleridir.
Grönland iklim krizinin göstergesidir; Türkiye ise sonuç ülkelerden biridir.
Krizi yaratanlar merkezde, bedelini ödeyenler yine çevrededir.
Bu noktada kaçınılmaz soru ortaya çıkar: Türkiye’nin Grönland’la gerçekten
hiç mi ilgisi yok?
Cevap nettir: Doğrudan değil ama stratejik olarak kaçınılmaz biçimde
vardır.
Grönland’ın açtığı Arktik deniz yolları, Türkiye’nin küresel ticaret ve
lojistik geleceğini dolaylı olarak etkiler. Süveyş Kanalı gibi kırılgan
boğazlara bağımlılık, Arktik rotalar açıldıkça yeni risk ve fırsatlar üretir.
Grönland’daki nadir toprak elementleri yarışması, Türkiye’nin kendi
kaynaklarını nasıl konumlandırması gerektiğine ilişkin canlı bir laboratuvar
işlevi görür. NATO’nun kuzeydeki öncelikleri, bir süre sonra güney kanadına,
yani Türkiye’ye beklenti olarak yansır. Bu açıdan bakıldığında Grönland,
Türkiye için bir hedef değil, bir erken uyarı sistemidir.
Peki bu ilişkiyi biraz daha somutlaştıralım: Türkiye Grönland’a ne
verebilir, ne alabilir?
Türkiye’nin Grönland’a sunabileceği şey askeri güç ya da küresel sermaye
değildir. Türkiye bir Arktik süper gücü değildir. Ama Türkiye’nin güçlü olduğu
alanlar vardır: orta ölçekli sanayi, zor coğrafyalarda altyapı kurma deneyimi,
lojistik esneklik ve “büyük olmayan ama çalışan” çözümler. Grönland’ın en büyük
sorunlarından biri, dev projeler ile yerel gerçeklik arasındaki kopuştur.
Türkiye’nin Orta Asya’dan Afrika’ya uzanan deneyimi, Grönland için bir yatırım
değilse bile değerli bir iş birliği modelidir.
Türkiye açısından Grönland bir pazar olmaktan çok, bir öğrenme alanıdır.
Küçük bir nüfusla küresel baskıyı yönetme becerisi, büyük güçlere uzak ama
akıllı ilişkiler kurma yeteneği, zaman zaman geri çekilmenin stratejik değerini
bilmek… Bunlar Türkiye’nin kuramsal olarak bildiği ama uygulamakta zorlandığı
alanlardır. Grönland bu anlamda Türkiye için bir ayna işlevi görür.
Tersinden bakıldığında Grönland da Türkiye’de kendisine benzeyen bir şey
görür: büyük güçlerin arasında sıkışmış, stratejik ama rahat bırakılmayan bir
coğrafya. Türkiye ne ABD kadar baskın ne Çin kadar uzak ne de AB kadar
normatiftir. Bu “orta güç” konumu Grönland için daha dengeli ilişkilerin olanaklı
olabileceğini gösterir. Ayrıca Türkiye, jeopolitik baskı altında yaşamayı bilen
bir ülkedir. Bu deneyim kitaplardan öğrenilmez.
Sonuçta Türkiye ile Grönland arasında klasik bir “kazan–kazan” ticaret
ilişkisi yoktur. Ama ‘öğren–uyum sağla–erken davran’ ilişkisi vardır. Türkiye
Grönland’a bakarak gelecekte kendi coğrafyasında neyle karşılaşacağını daha
erken görür. Grönland ise Türkiye’de, kendisinden çok daha gürültülü ama benzer
bir kaderi taşıyan bir aktör görür.
Belki de bu yüzden Grönland–Türkiye ilişkisi resmi belgelerde yoktur ama
düşünsel olarak değerlidir. Çünkü bazı ilişkiler anlaşmalarla değil, aynı rüzgarı
farklı yönlerden duyan coğrafyalar arasında kurulur. Ve bazen bir ülkenin en
çok kazanacağı şey, başka bir ülkeden alacağı bir maden değil, zamanında
alınmış bir derstir.
Türkiye’nin Grönland’a bakamamasının nedeni coğrafi uzaklık değildir,
zihinsel ufuk sorunudur. Türkiye’nin bir Arktik stratejisi yoktur, çünkü dış siyasa
hala yakın krizlere ve kısa vadeli güvenlik başlıklarına kilitlidir. Bilim
diplomasisi geri plandadır, çünkü sonuçları seçim takvimine sığmaz. Uzun vadeli
düşünce zayıftır, çünkü kurumsal hafıza süreklilik değil, tepki üretir. Bu
yüzden Türkiye çoğu zaman geleceğin haritasını okumak yerine, bugünün yangınını
söndürmekle meşguldür. Grönland’a bakmak bu eksikliği görünür kılar, rahatsız
edici ama öğretici biçimde.
Bu anlayış biçimi yabancı değil. Yıllar önce Körfez’de çalışan bir
akademisyen olarak Türkiye’ye döndüğümde bir siyasal parti yöneticisine sorduğum
‘Körfez politikanız nedir?’ sorusuna aldığım yanıt bunu özetler: ‘Genel
başkanımız bölgeyi ziyaret etti.’ Gezinin siyasa yerine geçtiği bu yaklaşım,
bugün Grönland’a neden bakamadığımızın da kısa açıklamasıdır. Oysa, Körfez bölgesi
Türkiye için yaşamsal derecede önemli. Enerji, finans, güvenlik, ideoloji,
diaspora, askeri iş birlikleri var. “Stratejiniz ne?” diye soruyorum. Yanıt: “Genel
başkanımız geziden döndü.” Bu cevap şunu söylüyordu: Uzun vadeli çerçeve yok, kurumsal
hafıza yok, bölgeye dair bir “okuma” yok ve siyasa, kişiye ve ana bağlanmış. Bu,
Grönland konusuyla birebir aynı anlayış. Grönland’a bakmıyoruz çünkü “Bizim
orada ne işimiz var?” diyoruz. Tıpkı Körfez için bir dönem “zaten zenginler, ne
gerek var?” denmesi gibi. Oysa sorun orada olmak değil, orayı düşünmek. Körfez’de
strateji yerine gezi, çözümleme yerine ilişki, kurum yerine kişi. Grönland’da strateji
yerine sessizlik, çözümleme yerine ilgisizlik ve kurum yerine refleks. Yani
evet, aynı şey. Hatta daha sert söyleyeyim: Türkiye’de dış siyasa çoğu zaman
“neredeydik?” sorusuna cevap verir, ama “neden oradaydık, sonra ne olacak?”
sorularını cevapsız bırakır.
Grönland’a bakarak Türkiye’yi okumak tam olarak bunu yapar: Haritayı değil,
geleceği karşılaştırır. Haritaya bakmayı ihmal edenler, geleceği başkalarının
çizmesine razı olur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder