Şam–SDG Anlaşması, Tekil Devlet
Sorunu ve Türkiye’nin Güvenlik Açmazı
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Öz
Bu makale,
Şam ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında imzalanan bütünleşme
anlaşmasını siyasal, yönetsel ve güvenlik boyutlarıyla çözümlemektedir.
Çalışma, anlaşma metni ile SDG liderliği tarafından yapılan anlaşma sonrası
sözlü açıklamaları birlikte ele alarak, Suriye’de tekil devletin yeniden kurulmasına
ilişkin savların ne ölçüde karşılık bulduğunu incelemektedir. Metin çözümlemesi
ve tematik-frekans çözümlemesi, güvenlik yetkisinin paylaşımı, yerel yönetsel
yapıların merkezi devletle bütünleşmesinin sınırları ve uluslararası aktörlerin
rolü etrafında yoğunlaşan önemli belirsizliklere işaret etmektedir. Bulgular,
“tek devlet ve tek ordu” söylemine karşın SDG’nin kurumsal ve güvenlik
alanındaki varlığının sürdüğünü ve tekil devlet ilkesinin tam olarak kurulamadığını
göstermektedir. Bu durum, Türkiye’nin Suriye siyasasındaki temel
beklentileriyle çelişmekte ve SDG’nin devamlılığı üzerinden PKK bağlantılı
güvenlik risklerinin ortadan kalkmadığına işaret etmektedir. Makale, ortaya
çıkan düzenlemenin katı bir tekil devlet kavramından çok görüşmeci, çok aktörlü
ve asimetrik bir yönetişim modeline işaret ettiğini savunmaktadır.
Anahtar
Kelimeler: Suriye,
Şam–SDG uzlaşması, tekil devlet, devlet egemenliği, kamu hizmetlerinin bütünleşmesi,
yerel yönetimler, demokratik konfederalizm
Abstract
This article analyzes the integration agreement
between Damascus and the Syrian Democratic Forces (SDF) by examining its
political, administrative, and security dimensions. By jointly assessing the
written text of the agreement and post-agreement oral statements made by SDF
leadership, the study evaluates whether the proclaimed objective of
reconstructing a unitary Syrian state is being effectively realized. Textual
analysis and thematic frequency measurements reveal significant ambiguities
surrounding the distribution of security authority, the limits of institutional
integration, and the role of international actors. The findings indicate that,
despite the rhetoric of “one state and one army,” the SDF’s organizational and
security presence persists, preventing the full establishment of a unitary
state in practice. From Turkey’s perspective, this outcome contradicts core
security expectations and suggests the continued presence of PKK-linked
security risks through the institutional continuity of the SDF. The article
argues that the emerging arrangement reflects a negotiated, multi-actor, and
asymmetrical governance model rather than a consolidated unitary state.
Keywords: Syria,
Damascus–SDF agreement, unitary state, state sovereignty, integration of public
services, local governance, democratic confederalism
GİRİŞ
Suriye iç
savaşının son aşamalarında, özellikle kuzeydoğu bölgelerdeki Kürt nüfus ve
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam yönetimi arasında varılan anlaşmalar,
ülkenin tekil devlet yapısı ve etnik-toplumsal dengeleri açısından tarihsel bir
dönüm noktasıdır. 30 Ocak 2026 tarihinde yayımlanan anlaşma metni, SDG’nin
orduyla bütünleşmesi, sivil kurumların merkezi devlet yapısına uyumlandırılması
ve petrol alanları ile havaalanlarının devri gibi düzenlemeleri içerirken, Tom
Barrack’ın ABD bakış açısından yayımladığı mesaj, bu sürecin siyasal ve
uluslararası çerçevesini açıklamakta ve Kürtlerin haklarının güvence altına
alınması ile ulusal birliğin korunmasını öne çıkarmaktadır.
Bu belgeler
birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan kaynaklar olarak okunmalıdır.
Anlaşma metni, “ne yapılacak?” sorusuna yanıt verirken, Barrack mesajı “neden
ve hangi sınırlar içinde yapılacak?” sorusuna açıklık getirmektedir. Bu açıdan,
iki belgeyi birlikte çözümlemek hem Kürtlerin elde ettiği hakları hem de
merkezi devletin konumunu ve ABD’nin rolünü bütünlüklü olarak anlamak için
zorunludur.
Süreç,
Kürtler için önemli kazanımlar sunarken (vatandaşlık hakları, kültürel koruma, siyasal
katılım), devletin tekil yapısında eylemli olarak bir esneme yaratmakta ve
Dürziler, Aleviler ve Sünni aşiretler açısından emsal ve tartışmalı bir gündem
ortaya çıkarmaktadır. Bu bağlamda, Suriye’nin tekil devlet söylemi ile eylemli
olarak çoğulculuk arasındaki gerilim, anlaşmanın uygulanabilirliği ve
sürdürülebilirliği açısından öneme sahiptir.
Bu çalışma,
Şam–SDG bütünleşme anlaşmasını ve ABD’nin açıklamalarını karşılaştırmalı metin
çözümlemesi yöntemiyle çözümleyerek hem anlaşmanın boyutlarını hem de siyasal
ve diplomatik sınırlarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışmanın amacı, bu
sürecin Suriye devleti, Kürt toplumu, diğer etnik ve dini gruplar ile bölgesel
aktörler açısından oluşturduğu olası sonuçları değerlendirmektir.
AMAÇ VE
HEDEFLER
Bu
çalışmanın temel amacı, SDG ile Şam yönetimi arasında varılan bütünleşme
anlaşmasını ve bu anlaşmayı tamamlayıcı nitelikteki ABD kaynaklı siyasal
söylemi, Suriye’nin tekil devlet yapısı, kimlik siyaseti ve kamu yönetimi bakış
açısından çözümlemektir. Çalışma, söz konusu anlaşmanın Kürtler açısından hangi
hak ve kazanımları içerdiğini, buna karşılık merkezi devletin hangi alanlarda
yetki ve denetimi yeniden kurduğunu ortaya koymayı hedeflemektedir.
Bu genel
amaç doğrultusunda çalışmanın özel hedefleri şunlardır:
Şam–SDG bütünleşme anlaşmasının askeri, yönetsel ve sivil
boyutlarını sistemli biçimde çözümlemek,
Anlaşma metni ile Tom Barrack tarafından dile getirilen ABD
söylemini karşılaştırmalı olarak değerlendirerek, bu iki belgenin birbirini
dışlayan değil, tamamlayan niteliklerini ortaya koymak,
Bütünleşme sürecinin kamu hizmetlerinin üretimi, yerel
yönetişim ve yönetsel yapı üzerindeki olası etkilerini incelemek,
Kürtlere tanınan hakların bireysel mi yoksa toplu nitelik mi
taşıdığını tartışmak,
Bu düzenlemenin Suriye’deki diğer toplumsal gruplar
(Aleviler, Dürziler, Türkmenler ve Sünni aşiretler) açısından emsal oluşturup
oluşturmayacağını değerlendirmek,
Sürecin bölgesel yansımalarını, özellikle Türkiye açısından
ortaya çıkabilecek siyasal ve güvenlik sonuçları bağlamında çözümlemek.
Bu çerçevede
çalışma, Şam–SDG anlaşmasını yalnızca bir güvenlik ve bütünleşme düzenlemesi
olarak değil, aynı zamanda Suriye’de tekil devlet anlayışının eylemli olarak
nasıl dönüştüğünü gösteren siyasal ve yönetsel bir kırılma noktası olarak ele
almaktadır.
ARAŞTIRMA
SORULARI
Bu çalışma,
Şam–SDG bütünleşme anlaşmasını ve bu süreci tamamlayıcı nitelikteki ABD
söylemini aşağıdaki temel araştırma soruları çerçevesinde incelemektedir:
Şam–SDG bütünleşme anlaşması, Suriye’nin tekil devlet
anlayışında bir sapma mı, yoksa bu anlayışın yeni koşullara uyarlanmış bir
devamı mıdır?
Anlaşma kapsamında Kürt toplumuna tanınan haklar, toplu
siyasal statüye mi işaret etmektedir, yoksa bireysel vatandaşlık haklarıyla mı
sınırlıdır?
SDG’nin askeri ve yönetsel yapılarının merkezi devletle bütünleşmesi
kamu hizmetlerinin üretimi ve yerel yönetişim uygulamalarını nasıl
etkileyecektir?
Anlaşma metni ile Tom Barrack tarafından dile getirilen ABD
söylemi arasında bir çelişki mi, yoksa birbirini tamamlayan bir siyasal çerçeve
mi bulunmaktadır?
Bu düzenleme, Suriye’deki diğer etnik ve mezhepsel gruplar
(Aleviler, Dürziler ve Sünni aşiretler) açısından emsal oluşturabilecek bir
model niteliği taşımakta mıdır?
Şam–SDG anlaşmasının ortaya çıkardığı yeni denge, Türkiye’nin
Suriye siyasası ve güvenlik algısı açısından nasıl değerlendirilebilir?
YÖNTEM
Bu çalışma,
nitel araştırma yöntemine dayanmaktadır. Araştırmada, SDG ile Şam yönetimi
arasında imzalanan bütünleşme anlaşması ile bu anlaşmayı tamamlayıcı
nitelikteki ABD kaynaklı siyasal söylem, karşılaştırmalı metin çözümlemesi
yöntemiyle çözümlenmiştir. Bu yaklaşım, söz konusu belgelerin yalnızca
içeriklerini değil, aynı zamanda üretildikleri siyasal bağlamı, hedef
kitlelerini ve taşıdıkları normatif varsayımları da ortaya koymayı
amaçlamaktadır.
Çalışmada
kullanılan metin çözümlemesi, üç düzeyde gerçekleştirilmiştir. İlk olarak,
anlaşma metni ve Tom Barrack tarafından yayımlanan açıklama, kavramsal ve
tematik içerikleri bakımından incelenmiş, bütünleşme, tekillik, vatandaşlık,
güvenlik ve kamu yönetimi gibi temel kavramların nasıl tanımlandığı ve hangi
bağlamlarda kullanıldığı çözümlenmiştir. İkinci olarak, metinlerde öne çıkan
söylemler kadar, bilinçli biçimde dışarıda bırakılan veya belirsiz bırakılan
unsurlar da değerlendirilmiş; özellikle yerel özerklik, toplu siyasal statü ve
yerel güvenlik yapılanmalarına ilişkin sessizlikler çözümlemenin önemli bir
parçası olarak ele alınmıştır. Üçüncü aşamada ise her iki metin çapraz bir
okuma ile karşılaştırılmış ve benzerlikler, farklılıklar ve tamamlayıcılıklar saptanarak
bu belgelerin birbirini dışlayan değil, karşılıklı olarak anlamlandıran bir
bütün oluşturduğu gösterilmiştir.
Bu yöntemsel
yaklaşım, Şam–SDG bütünleşme sürecinin yalnızca teknik bir güvenlik düzenlemesi
olmadığını, aynı zamanda Suriye’de tekil devlet anlayışının yeniden
tanımlandığı siyasal ve yönetsel bir dönüşüm süreci olduğunu ortaya koymayı olanaklı
kılmaktadır. Böylece çalışma, normatif söylem ile eylemli olarak uygulama
arasındaki ilişkiyi çözümleyerek, anlaşmanın kısa ve orta vadeli sonuçlarını
değerlendirmeyi hedeflemektedir.
KAVRAMSAL
VE KURAMSAL ÇERÇEVE
Bu çalışmada
Şam–SDG bütünleşme anlaşması, devlet yapısı, kimlik siyaseti ve kamu yönetimi
bağlamında ele alınmaktadır. Çözümlemenin kavramsal çerçevesi, bütünleşme, tekil
devlet, vatandaşlık, yerel yönetişim ve kamu hizmeti üretimi kavramları üzerine
kurulmuştur. Kuramsal çerçeve ise merkez–çevre ilişkileri, tanınma siyaseti ve çatışma
sonrası (post-conflict) yönetişim yaklaşımlarından yararlanılarak
oluşturulmuştur.
Kavramsal
Çerçeve
Bütünleşme,
bu çalışma bağlamında, silahlı ve sivil yapıların merkezi devlet kurumları
içine alınmasını ifade etmektedir. Ancak bütünleşme yalnızca yönetsel bir uyum
süreci değil, aynı zamanda siyasal iktidarın yeniden dağıtımı ve meşruluğun
yeniden oluşturulması sürecidir. Şam–SDG anlaşmasında bütünleşme, askeri
birliklerin ulusal orduya katılımı, sivil kurumların merkezi mevzuata
uyumlandırılması ve kamu hizmetlerinin devlet eliyle yürütülmesi şeklinde ortaya
çıkmaktadır.
Tekil
devlet, egemenliğin tek merkezde toplandığı ve ülke genelinde yeknesak bir hukuksal
ve yönetsel düzenin geçerli olduğu devlet modelini ifade eder. Suriye örneğinde
tekil devlet anlayışı, tarihsel olarak Arap ulusal kimliği ile özdeşleşmiş ve
etnik ya da mezhepsel çoğulculuğa sınırlı alan tanımıştır. Bu bağlamda Şam–SDG
anlaşması, tekil devlet söylemi korunurken, uygulamada sınırlı ve koşullu bir
çoğulculuğun ortaya çıktığı bir düzenleme olarak değerlendirilebilir.
Vatandaşlık,
bu çalışmada yalnızca hukuksal statü değil, aynı zamanda siyasal katılım ve
kültürel tanınma boyutlarıyla ele alınmaktadır. Kürtlerin uzun süre maruz
kaldığı vatansızlık, dil yasakları ve ayrımcı uygulamalar göz önünde
bulundurulduğunda, anlaşmada yer alan vatandaşlık ve kültürel hak vurguları
önemli bir dönüşüme işaret etmektedir. Bununla birlikte, bu hakların toplu
siyasal statüden çok bireysel haklar temelinde tanımlandığı görülmektedir.
Yerel
yönetişim ve kamu hizmeti üretimi, çatışma sonrası toplumlarda devletin meşruluğunu
yeniden kurmasında merkezi bir role sahiptir. Kamu hizmetlerinin üretimi ve
dağıtımı, devlet–toplum ilişkilerinin somutlaştığı alanlardan biridir. Şam–SDG bütünleşme
süreci, kamu hizmetlerinin yeniden merkezileştirilmesi ile yerel aktörlerin
sistem içine alınması arasında bir denge kurma arayışını yansıtmaktadır.
Kuramsal
Çerçeve
Çalışmanın
kuramsal çerçevesi, öncelikle merkez–çevre ilişkileri yaklaşımına
dayanmaktadır. Bu yaklaşım, merkezi devletin otoritesini kurarken çevresel
aktörlerle nasıl görüşme yaptığını ve hangi koşullarda ödünler verdiğini
açıklamak için kullanılmaktadır. Şam–SDG anlaşması, merkezi devletin askeri ve yönetsel
kapasitesini yeniden kurarken çevresel bir aktör olan SDG ile pazarlık yoluyla
bir uzlaşıya vardığını göstermektedir.
İkinci
olarak, tanınma siyaseti (politics of recognition) kuramı, Kürtlerin
taleplerinin nasıl sınırlandırıldığını ve hangi ölçüde kabul edildiğini çözümlemek
için yararlıdır. Anlaşmada kültürel ve eğitsel özgünlüklerin tanınması, simgesel
ve bireysel düzeyde bir tanınmayı ifade ederken, toplu siyasal özerkliğin
açıkça dışarıda bırakılması dikkat çekicidir.
Son olarak, çatışma
sonrası yönetişim yazını iç savaş sonrası devletlerin güvenlik, meşruluk ve
kamu hizmeti üretimi alanlarında karşılaştıkları zorlukları anlamak açısından
önemli bir çerçeve sunmaktadır. Bu yazın, Şam–SDG bütünleşmesini geçici bir kararlılık
düzenlemesi olarak değil, Suriye’de devletin yeniden kurulmasına yönelik daha
geniş bir yönetsel dönüşümün parçası olarak ele almayı olanaklı kılmaktadır.
ÇÖZÜMLEME
Bu bölümde,
Şam yönetimi ile SDG arasında imzalanan bütünleşme anlaşması ile aynı sürece
ilişkin olarak ABD’nin özel temsilcisi Tom Barrack tarafından yapılan açıklama,
tematik ve söylemsel bir çözümlemeye alınmaktadır. Çözümleme, nitel içerik çözümlemesini
destekleyen tema–frekans ölçümü ile başlatılmış ve böylece metinlerde öne çıkan
kavramların göreli ağırlıkları ile bilinçli sessizlikler çözümleyici olarak
görünür kılınmıştır.
Bu amaçla
her iki metin, önceden belirlenmiş ve araştırma soruları ile doğrudan ilişkili
olan beş ana tema çerçevesinde incelenmiştir: bütünleşme, güvenlik, tekillik/merkezcilik,
haklar ve kimlik, doğal kaynaklar ve altyapı. Temalar, metinlerde kullanılan
anahtar kavramların sıklıklarına dayalı olarak ölçülmüş ve elde edilen
frekanslar, söylemsel önceliklerin ve metinler arası iş bölümünün saptanmasında
kullanılmıştır. Bu yaklaşım, nitel çözümlemenin yorumlayıcı boyutunu
güçlendirmek amacıyla sınırlı ve denetimli bir nicel destek sunmaktadır.
Tema–frekans
ölçümünün bulguları, iki metin arasında belirgin bir söylemsel farklılaşmaya
işaret etmektedir. Bütünleşme ve haklar temasının ağırlıklı olarak anlaşma
metninde yoğunlaştığı, buna karşılık tekil devlet ve merkezi yapı vurgusunun
Barrack’ın açıklamasında daha belirgin duruma geldiği görülmektedir. Benzer
biçimde, doğal kaynaklar ve stratejik altyapıya ilişkin atıfların yalnızca
anlaşma metninde yer alması, ABD söyleminde bu başlıklara yönelik dikkatli bir
sessizlik stratejisinin benimsendiğini düşündürmektedir. Güvenlik temasının ise
her iki metinde sınırlı fakat işlevsel bir biçimde kullanıldığı saptanmıştır.
Bu bulgular,
söz konusu metinlerin birbirini yineleyen belgeler olmaktan çok, farklı
düzlemlerde işlev gören tamamlayıcı söylemler ürettiğini ortaya koymaktadır.
Anlaşma metni, iç yönetime ve yönetsel düzenlemelere odaklanan teknik bir
çerçeve sunarken, ABD açıklaması, sürecin kabul edilebilir sınırlarını
tanımlayan siyasal ve normatif bir üst söylem oluşturmaktadır. İzleyen alt
bölümlerde, tema–frekans ölçümünden elde edilen bu bulgular, nitel derin okuma
yoluyla ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.
Anlaşma
Metninin Nitel Çözümlemesi
|
Çizelge 1. Şam–SDG Anlaşması ve
ABD Açıklamasında Tema–Frekans Dağılımı [1] |
||
|
Tema |
Şam–SDG Anlaşması |
ABD (Barrack)
Açıklaması |
|
Bütünleşme (bütünleşme, uyum, katılım) |
Yüksek |
Orta |
|
Tekillik / Merkezi Devlet |
Düşük |
Yüksek |
|
Güvenlik (silah, ordu, kararlılık) |
Orta |
Orta |
|
Haklar ve Kimlik (vatandaşlık, temsil, eşitlik) |
Yüksek |
Düşük |
|
Doğal Kaynaklar ve Altyapı |
Orta |
Yok |
Tema–frekans
ölçümünün ortaya koyduğu bulgular, Şam–SDG bütünleşme anlaşmasının söylemsel
olarak belirgin bir yönetsel ve yönetsel normalleşme dili benimsediğini
göstermektedir. Metinde bütünleşme temasının yüksek frekansla yer alması,
sürecin bir güvenlik anlaşmasından çok, kamusal hizmetlerin üretimi ve yönetsel
yapının yeniden düzenlenmesi üzerinden kurgulandığını ortaya koymaktadır. Bu
bağlamda bütünleşme, merkezi otoriteye koşulsuz bağlı olma anlamına gelmekten çok,
mevcut yerel yapıların devlet sistemi içine alınması şeklinde sunulmaktadır.
Anlaşma
metninde tekil devlet vurgusunun görece sınırlı tutulması dikkat çekicidir. Tekillik
kavramı açık ve normatif bir ilke olarak değil, dolaylı ifadeler ve teknik
düzenlemeler aracılığıyla ima edilmektedir. Bu tercih, metnin Kürt siyasal
aktörleri açısından kabul edilebilirliğini artırmayı hedefleyen bilinçli bir
söylemsel strateji olarak değerlendirilebilir. Başka bir ifadeyle, tekil devlet
ilkesi metinde reddedilmemekte, ancak çatışma üretmemek adına geri planda
tutulmaktadır.
Haklar ve
kimlik temasının yüksek frekansla yer alması, anlaşmanın yalnızca kurumsal
değil, aynı zamanda toplumsal bir bütünleşme vaadi taşıdığını göstermektedir.
Vatandaşlık, eşitlik ve yerel temsil gibi kavramlar, SDG’nin denetlediği
bölgelerde yaşayan nüfusun merkezi devlete yeniden bağlanmasının meşruluk
zeminini oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu durum, anlaşmayı salt askeri bir
düzenleme olmaktan çıkararak, sınırlı da olsa bir siyasal uzlaşma belgesi
niteliğine yaklaştırmaktadır.
Buna
karşılık güvenlik temasının metinde ölçülü bir biçimde kullanılması, silahlı
yapıların geleceğine ilişkin belirsizliğin bilinçli olarak muğlak bırakıldığını
göstermektedir. Silahsızlanma, ordulaşma ya da zorunlu bütünleşme gibi
başlıklar açık biçimde tanımlanmamış ve bu alan, sonraki görüşmelere
bırakılmıştır. Bu sessizlik, anlaşmanın kırılgan doğasını yansıttığı kadar,
taraflar arasındaki güç asimetrisini de görünür kılmaktadır.
Son olarak,
doğal kaynaklar ve altyapıya ilişkin ifadelerin anlaşma metninde yer alması,
sürecin ekonomik boyutunun göz ardı edilmediğini göstermektedir. Petrol, enerji
ve stratejik altyapının merkezi yönetimle bütünleşmesi anlaşmanın yalnızca
siyasal değil, aynı zamanda mali ve jeoekonomik bir boyut taşıdığını ortaya
koymaktadır. ABD açıklamasında bu temanın tümüyle dışarıda bırakılması ise, iki
metin arasındaki işlevsel rol paylaşımının en açık göstergelerinden biridir.
ABD
Ankara Elçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Açıklamasının Nitel
Çözümlemesi
ABD’nin
anlaşma sonrasında yayımladığı ve Tom Barrack tarafından kaleme alınan
açıklama, Şam–SDG bütünleşme sürecine ilişkin normatif ve sınırlandırıcı bir
çerçeve sunmaktadır. Metnin tema–frekans dağılımı, ABD söyleminin merkezine tekil
devlet olma, merkezi devletin meşruluğu ve ayrılıkçılığın reddi başlıklarını
yerleştirdiğini göstermektedir. Bu bağlamda açıklama, anlaşmanın içeriğini
genişletmekten çok, kabul edilebilir sınırlarını çizme işlevi görmektedir.
Açıklamada tekil
devlet vurgusunun yüksek frekansla yinelenmesi, ABD’nin Suriye bağlamında
federalizm, özerklik ya da konfederal yapılanmalara açık bir siyasal destek
sunmadığını açık biçimde ortaya koymaktadır. “Ayrılıkçılığın ve federalizmin
onaylanmadığı” ifadesi, yalnızca bir tercih beyanı değil, aynı zamanda Kürt
siyasal hareketinin olası taleplerine yönelik önleyici bir mesaj niteliği
taşımaktadır. Bu yönüyle metin, Kürtlerin bütünleşme sürecine katılımını özendirirken
bu katılımın hangi sınırlar içinde gerçekleşeceğini de net biçimde
tanımlamaktadır.
Güvenlik
teması, ABD açıklamasında özellikle IS [2]
tehdidi ve cezaevlerinin denetimi bağlamında öne çıkmaktadır. Ancak bu vurgu,
SDF’nin kalıcı bir askeri aktör olarak konumlandırılmasını değil, tersine bu
rolün artık merkezi devlet tarafından devralınmasının meşrulaştırılmasını
amaçlamaktadır. Metin, SDF’nin alandaki askeri işlevinin tarihsel bir
zorunluluk sonucu ortaya çıktığını, ancak bu zorunluluğun artık ortadan
kalktığını savunmaktadır.
Dikkat
çekici bir diğer unsur, haklar ve kimlik temasının görece düşük frekansla yer
almasıdır. Kürtlerin vatandaşlık, kültürel haklar ve siyasal katılım talepleri
kabul edilmekte, ancak bu haklar, toplu özerklik veya kurumsal farklılaşma
çerçevesinde değil, bireysel vatandaşlık ve anayasal eşitlik ekseninde
tanımlanmaktadır. Bu yaklaşım, ABD’nin kimlik temelli siyasal projeler yerine,
ulus-devlet merkezli bir bütünleşme modelini benimsediğini göstermektedir.
Metinler
Arası Karşılaştırmalı Değerlendirme
Şam–SDG
anlaşma metni ile ABD’nin açıklaması birlikte ele alındığında, iki belgenin
birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan (mutually inclusive) nitelikte
olduğu görülmektedir. Anlaşma metni, yerel aktörlere yönelik kapsayıcı ve
uzlaşmacı bir dil kullanırken, ABD açıklaması, bu uzlaşmanın uluslararası
sistem açısından hangi sınırlar içinde kabul edilebilir olduğunu
tanımlamaktadır.
Şam–SDG
metni, bütünleşme ve haklar temalarını öne çıkararak Kürt aktörler açısından
süreci çekici ve meşru kılmayı amaçlamaktadır. Buna karşılık ABD metni, tekil
ve merkezi devlet vurgusunu güçlendirerek, sürecin bölgesel ve uluslararası
düzeyde bir emsal oluşturmasının önüne geçmeyi hedeflemektedir. Bu durum, iki
metin arasında bilinçli bir işlevsel rol paylaşımı olduğunu göstermektedir.
Bu çerçevede
bütünleşme kavramı, iki belgede farklı anlam katmanlarıyla kullanılmaktadır.
Anlaşma metninde bütünleşme, yönetsel ve kamusal hizmetlerin yerel düzeyde
yeniden örgütlenmesi anlamına gelirken, ABD açıklamasında bütünleşme, silahlı
ve yarı özerk yapıların merkezi devlet içinde eritilmesi süreci olarak
tanımlanmaktadır. Bu ikili kullanım, bütünleşmenin hem kapsayıcı hem de
disiplin altına alıcı bir araç olarak işlev gördüğünü ortaya koymaktadır.
Metinler arası
okuma, aynı zamanda “Araplara verilmiş bir ödün” eleştirisinin neden sınırlı
bir çözümleyici değere sahip olduğunu da göstermektedir. Anlaşma, merkezi Arap
egemenliğini yeniden kuran bir düzenleme olmakla birlikte, Kürtler açısından
tarihsel olarak reddedilmiş vatandaşlık ve tanınma haklarının geri kazanılması
anlamına gelmektedir. Dolayısıyla süreç, sıfır toplamlı bir ödün
mekanizmasından çok, asimetrik ama karşılıklı çıkar üretmeye dayalı bir yeniden
bütünleşme modeli olarak değerlendirilebilir.
Sonuç
olarak, iki belge birlikte okunduğunda, Suriye’de ne demokratik konfederalizme
dayalı bir yapı ne de klasik federalizm modeli öngörülmektedir. Ortaya çıkan
tablo, güçlü merkezi devlet çerçevesi içinde, sınırlı kültürel tanınma ve
yönetsel bütünleşme üzerinden kurgulanan hibrit bir geçiş modelidir. Bu model,
hem Kürt taleplerini sistem içine çekmeyi hem de bölgesel domino etkilerini
önlemeyi amaçlayan yararcı bir uzlaşma zemini sunmaktadır.
Şam–SDG
anlaşması, Kürtlere verilmiş bir “Arap ödünü” müdür ve Suriye’nin tek
devlet–tek ordu yaklaşımından yapısal bir sapmaya mı işaret etmektedir?
Şam–SDG
anlaşması, yüzeysel bir okuma ile Kürtlere verilmiş tek taraflı bir “Arap
ödünü” gibi algılanabilse de bütüncül bir metin çözümlemesi bu yorumun çözümleyici
olarak eksik olduğunu göstermektedir. Anlaşma, merkezi devletin egemenliğinden
geri adım atan bir düzenleme değil, aksine, uzun süredir eylemli olarak
parçalanmış olan egemenliğin kurumsal ve askeri bütünleşme yoluyla yeniden oluşturulmasını
amaçlayan bir geçiş uzlaşısıdır.
Öncelikle,
anlaşmanın omurgasını oluşturan askeri düzenlemeler, tek ordu ilkesinden sapma
değil, bu ilkenin gecikmeli uygulanması niteliğindedir. SDG’nin ayrı ve özerk
bir silahlı yapı olarak varlığını sürdürmesi öngörülmemekte ve birliklerin
bireysel ve kurumsal olarak Suriye Arap Ordusu bünyesine katılması açıkça
düzenlenmektedir. Tugay ve tümen düzeyinde bütünleşme, merkezi komuta
zincirinin korunması koşuluyla geçici bir yönetsel kolaylaştırma olarak
kurgulanmıştır. Bu durum, çok ordulu bir yapıdan çok, tek ordulu yapıya denetimli
bir geçişi ifade etmektedir.
İkinci
olarak, yönetsel ve yönetsel alanda tanınan bazı düzenlemeler (vali önerisi,
savunma bakan yardımcılığı, sivil kurumların bütünleşmesi) federal ya da özerk
bir yönetim statüsü yaratmamaktadır. Bu düzenlemeler, merkezi atama
mekanizmaları içinde sınırlı bir temsil ve uyum sağlama aracıdır. Son yetki ve hukuksal
çerçeve Şam’da kalmaya devam etmektedir. Dolayısıyla burada söz konusu olan,
egemenliğin paylaşılması değil, egemenliğin meşruluğunun yerel aktörler
aracılığıyla güçlendirilmesidir.
Üçüncü
olarak, petrol alanları, sınır kapıları ve havaalanlarının kısa süre içinde
merkezi hükümete devredilmesi, anlaşmanın “ödün” değil “geri kazanım”
mantığıyla işlediğini göstermektedir. Çağdaş devlet kuramı açısından
bakıldığında, enerji kaynakları ve sınır denetimi egemenliğin asli
unsurlarıdır. Bu unsurların Şam’a devri, anlaşmanın merkezi niteliğini açık
biçimde ortaya koymaktadır.
Bu çerçevede
Kürtlere tanınan kültürel ve eğitsel haklar, toplu siyasal özerklik anlamına
gelmemekte ve bireysel ve topluluk temelli vatandaşlık haklarının giderimi
olarak düzenlenmektedir. Bu haklar, merkezi devlet yapısına bir siyasal model seçeneği
değil, uzun süre yadsınmış kimlik taleplerinin tekil devlet içinde yeniden
tanımlanmasıdır.
Sonuç
olarak, Şam–SDG anlaşması tek devlet–tek ordu ilkesinden yapısal bir kopuşu
değil, bu ilkenin çatışma sonrası koşullarda yeniden kurulmasını etmektedir.
Anlaşma, Araplara verilmiş bir ödünden çok, Kürtlerin eylemli olarak
özerkliğinin sona erdirilmesi karşılığında sınırlı kültürel tanınma ve yönetsel
sistem içine alınma mekanizmaları sunan asimetrik ama merkezleştirici bir
uzlaşıdır.
Şam–SDG
anlaşması çerçevesinde bütünleşme süreci, kamu hizmetlerinin üretimi açısından
demokratik konfederalizm ve demokratik belediyecilik modelinin sürdürülmesine
olanak tanımakta mıdır?
Şam–SDG
anlaşması, kamu hizmetlerinin üretimi ve yerel yönetişim bakımından demokratik
konfederalizm modelinin kurumsal sürekliliğini sağlamamaktadır. Buna karşın,
sınırlı ve denetimli bir yerel yönetsel uyum süreci öngörmekte ve bu yönüyle
demokratik belediyecilik uygulamalarının belirli unsurlarının merkezi devlet
çerçevesi içinde yeniden tanımlanmasına olanak tanımaktadır.
Demokratik
konfederalizm, kuramsal olarak merkezi devlet egemenliğini aşan, yerel
meclisler, komünler ve yatay örgütlenmeler üzerinden kamu hizmetlerinin toplu
biçimde üretilmesini esas alan bir yönetişim modelidir. Bu modelde siyasal meşruluk,
merkezi otoriteden değil, tabandan yukarıya doğru oluşturulan yerel katılımdan
türemektedir. Ancak Şam–SDG anlaşması, bu tür bir siyasal çoğulluk ve kurumsal
özerklik alanını açık biçimde dışlamaktadır.
Anlaşma
metninde sivil kurumların “devlet kurumlarıyla birleştirilmesi” ve tüm kamusal
yapıların Suriye mevzuatına uyumlandırılması hükmü, demokratik konfederalizmin
temelini oluşturan özerk karar alma mekanizmalarının sona erdirileceğini
göstermektedir. Kamu hizmetleri (eğitim, sağlık, yerel altyapı, güvenlik)
bundan böyle merkezi bütçe, merkezi personel rejimi ve merkezi hukuksal denetim
altında üretilecektir. Bu durum, hizmetlerin toplu öz yönetim yoluyla değil,
klasik kamu yönetimi mantığıyla sunulacağına işaret etmektedir.
Bununla
birlikte, anlaşmanın tümüyle merkezci ve tekçi bir kamu yönetimi modeli
dayattığını söylemek de eksik olur. Özellikle eğitim alanında “eğitsel
özgünlüklerin gözetileceği” yönündeki ifade, yerel toplulukların dilsel ve
kültürel gereksinmelere duyarlı bir hizmet sunumunun tümüyle ortadan
kalkmayacağını göstermektedir. Benzer şekilde, yerel yöneticilerin atanmasında
yerel aktörlerin öneri mekanizmalarının korunması, demokratik belediyeciliğin
sınırlı ve içerilmiş bir sürümüne alan açmaktadır.
Ancak bu alan, demokratik konfederalizmin öngördüğü normatif
çerçeveden oldukça uzaktır. Yerel katılım, karar alma yetkisi değil, uygulama
ve uyum düzeyinde tanımlanmaktadır. Yerel yönetimler, kendi kaynaklarını
belirleyen, bütçe yapan ya da politik önceliklerini bağımsız biçimde saptayan
aktörler olmaktan çok, merkezi devlet siyasalarının yerel uygulayıcıları
konumuna indirgenmektedir.
Bu bağlamda
anlaşma, demokratik konfederalizmden kuramsal bir kopuş, demokratik
belediyecilikten ise yararcı bir seçicilik içermektedir. Kamu hizmetlerinin
üretiminde katılımcı ve yerel duyarlılıkların tümüyle ortadan kaldırılması
yerine, bu unsurların merkezi devlet yapısı içinde yeniden çerçevelenmesi söz
konusudur. Bu yeniden çerçeveleme, yerel düzeyde meşruluk üretmeyi amaçlayan
sınırlı bir yönetsel esneklik sunmakta, ancak siyasal özerklik üretmemektedir.
Sonuç
olarak, Şam–SDG anlaşması demokratik konfederalizmin kurumsal devamlılığını
değil, bu modelin bazı uygulamalarının merkezi kamu yönetimi içinde
eritilmesini öngörmektedir. Kamu hizmetleri, toplu öz yönetim mantığından
uzaklaşarak, tekil devletin hukuksal ve yönetsel sınırları içinde yeniden
yapılandırılmaktadır.
Şam–SDG
anlaşması Arap dünyasında ve özellikle Suriye içindeki farklı topluluklar
açısından emsal (precedent) etkisi yaratır mı?
Şam–SDG
anlaşması, Arap dünyasında genel ve dönüştürücü bir emsal oluşturmaktan çok,
bağlamsal, sınırlı ve çok katmanlı bir emsal etkisi üretme gizil gücüne
sahiptir. Bu etki, yalnızca devletler ve rejimler düzeyinde değil, aynı zamanda
Suriye içindeki farklı toplulukların siyasal beklentileri ve talepleri
açısından da değerlendirilmelidir.
Devletler ve
rejimler düzeyinde bakıldığında, anlaşma tekil devlet ilkesinden sapma anlamına
gelmemektedir. Aksine, merkezi egemenliğin çatışma sonrası koşullarda yeniden kurulmasına
yönelik denetimli bir bütünleşme modeli sunmaktadır. Bu yönüyle anlaşma, Arap
dünyasındaki merkezci rejimler için federalizm ya da siyasal özerklik yönünde
bir örnek teşkil etmemekte, tersine, silahlı ve eylemli olarak güç odaklarının
merkezi devlet bünyesinde eritilmesi yoluyla kararlılığın sağlanabileceğini
gösteren olağan dışı bir model olarak algılanmaktadır.
Ancak emsal
etkisi yalnızca rejimlerin algısıyla sınırlı değildir. Şam–SDG anlaşması,
Suriye içindeki farklı topluluklar açısından dolaylı ve ikincil bir emsal
üretmektedir. Bu emsal, doğrudan kurumsal özerklikten çok, görüşme
edilebilirlik ve merkezle pazarlık kapasitesi bağlamında ortaya çıkmaktadır.
Bu çerçevede
Dürziler açısından anlaşma, özellikle Süveyda bölgesinde yerel güvenlik,
yönetsel özerklik ve merkezi otoriteyle ilişkilerin yeniden tanımlanması
yönündeki talepleri güçlendirebilecek bir referans noktası oluşturmaktadır.
Dürzi topluluğu, tarihsel olarak merkezi devlete uzak fakat açık çatışmadan
kaçınan bir siyasa benimsediği için, Şam–SDG modelini doğrudan kopyalamaktan çok,
sınırlı yönetsel talepler için bir görüşme zemini olarak değerlendirebilir.
Aleviler
açısından ise anlaşmanın emsal etkisi daha sınırlı ve dolaylıdır. Rejimin
çekirdek destek tabanını oluşturan Alevi topluluğu, hak talep eden bir azınlık
konumunda değil, devlet iktidarıyla özdeşleşmiş bir grup olarak
algılanmaktadır. Bu nedenle Şam–SDG anlaşması, Aleviler için yeni hak
taleplerinden çok, rejimin yeniden tanımlanması sürecinde merkezi devletin meşruluk
krizine ilişkin dolaylı bir risk alanı yaratmaktadır.
Türkmenler
bakımından anlaşma, kültürel haklar ve temsil söylemi üretme gizil gücüne sahip
olmakla birlikte, askeri ve yönetsel kapasite eksikliği nedeniyle güçlü bir
emsal etkisi yaratmamaktadır. Türkmen talepleri, Kürt örneğinde olduğu gibi
kurumsal bütünleşme üzerinden değil, daha çok simgesel tanınma ve kültürel
görünürlük düzeyinde sınırlı kalacaktır.
Arap
aşiretleri açısından ise emsal etkisi, etnik ya da kimlik temelli taleplerden çok,
kaynak paylaşımı, yerel güvenlik ve yönetsel katılım ekseninde ortaya
çıkmaktadır. Özellikle petrol ve tarım bölgelerinde etkili olan aşiret
yapıları, Şam–SDG anlaşmasını merkezi devletle yeni pazarlık kanalları açan bir
örnek olarak okuyabilir. Ancak bu talepler, özerklikten çok, merkezi yapı
içinde daha fazla pay ve söz hakkı arayışına yöneliktir.
Sonuç
olarak, Şam–SDG anlaşması Arap dünyasında tekil devlet anlayışını dönüştüren
bir emsal yaratmamaktadır. Bununla birlikte, Suriye içindeki farklı topluluklar
açısından, silahlı kapasite, yerel denetim ve uluslararası ilişkilerin merkezi
devletle görüşme gücü yaratabileceğine ilişkin dolaylı ve denetimli bir emsal
üretmektedir. Bu durum, merkezi devlet açısından yeni bir parçalanma riskinden çok,
dikkatle yönetilmesi gereken topluluk temelli beklentiler alanı
oluşturmaktadır.
Şam–SDG
anlaşması ile Irak Kürdistanı (IKBY) modeli arasındaki temel farklar nelerdir?
Şam–SDG
anlaşması ile Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi (IKBY) modeli arasındaki
farklar, yalnızca kurumsal düzenlemeler açısından değil, egemenlik anlayışı,
anayasal statü, güvenlik mimarisi ve uluslararası meşruluk boyutlarında da
belirgindir. Bu iki yapı, Kürt sorununa ilişkin temelde farklı devlet kurma ve
kriz yönetimi yaklaşımlarını yansıtmaktadır.
En temel
fark, anayasal statüde ortaya çıkmaktadır. IKBY, Irak Anayasası’nda açıkça
tanımlanmış, federal yapının kurucu bir unsuru olarak hukuksal ve siyasal meşruluk
kazanmıştır. Bölgesel parlamento, başbakanlık ve kendi bütçesiyle
kurumsallaşmış bir yönetim yapısına sahiptir. Buna karşılık Şam–SDG anlaşması,
Kürtlerin Suriye’de herhangi bir anayasal özerklik veya bölgesel yönetim
statüsü elde etmesini öngörmemektedir. Anlaşma, geçici ve yönetsel nitelikli
düzenlemeler üzerinden bütünleşmeyi esas almakta ve anayasal düzeyde bir
yeniden yapılanmayı dışlamaktadır.
İkinci
önemli fark, güvenlik ve askeri yapı alanındadır. IKBY’de Peşmerge güçleri,
federal Irak ordusundan ayrı ve bölgesel yönetimin denetiminde kurumsallaşmış
bir askeri yapı olarak varlığını sürdürmektedir. Bu durum, eylemli olarak çok
ordulu bir güvenlik mimarisine işaret etmektedir. Şam–SDG anlaşmasında ise
SDG’nin ayrı bir silahlı güç olarak varlığını sürdürmesine izin verilmemekte ve
birliklerin Suriye Arap Ordusu bünyesine kurumsal olarak değil bireysel olarak
katılması açıkça düzenlenmektedir. Bu yönüyle anlaşma, tek ordu ilkesini
korumakta ve kurumsallaştırmaktadır.
Üçüncü fark,
ekonomik ve mali özerklik alanında ortaya çıkmaktadır. IKBY, petrol
gelirlerinin önemli bir bölümünü doğrudan denetlemekte ve bu gelirleri bölgesel
bütçe üzerinden yönetmektedir. Buna karşılık Şam–SDG anlaşması, petrol alanlarının,
sınır kapılarının ve havaalanlarının kısa süre içinde merkezi hükümete
devredilmesini öngörmektedir. Bu düzenleme, ekonomik egemenliğin merkezi
devlette toplanmasını ve yerel düzeyde mali özerklik oluşmamasını güvence
altına almaktadır.
Dördüncü
olarak, uluslararası ilişkiler ve dış meşruluk boyutunda ciddi bir ayrışma söz
konusudur. IKBY, eylemli olarak birçok devletle doğrudan diplomatik ve ekonomik
ilişki kurabilen, uluslararası sistemde tanınmış bir bölgesel aktör
konumundadır. Şam–SDG anlaşması ise, Kürt aktörlerin uluslararası düzeyde ayrı
bir siyasal muhatap olarak tanınmasını değil, merkezi Suriye devleti
aracılığıyla temsil edilmesini öngörmektedir. Tom Barrack açıklamasında
vurgulanan “ayrılıkçılığın ve federalizmin reddi” bu farkı açık biçimde doğrulamaktadır.
Son olarak,
siyasal hedefler ve uzun vadeli yönelimler açısından da iki model arasında
belirgin bir ayrım bulunmaktadır. IKBY modeli, Kürt siyasal hareketi açısından
tarihsel olarak genişleme ve derinleşme gizil gücü taşıyan bir özerklik projesi
olarak şekillenmiştir. Şam–SDG anlaşması ise, Kürtlerin eylemli olarak
özerklikten vazgeçerek merkezi devlet içinde kalıcı ve sınırlı haklar elde
etmesine dayalı bir geri bütünleşme modelidir.
Bu çerçevede
Şam–SDG anlaşması, Irak Kürdistanı modelinin Suriye’ye uyarlanmış bir sürümü
değildir. Aksine, federalizmin ve bölgesel özerkliğin bilinçli olarak
dışlandığı, tekil devlet ilkesinin güçlendirilmesini hedefleyen bir çözüm yolu
seçeneğini temsil etmektedir. Bu fark, anlaşmanın hem Arap dünyasında hem de
Türkiye açısından neden daha “kabul edilebilir” bir çerçeve sunduğunu da
açıklamaktadır.
Türkiye,
Şam–SDG anlaşmasını neden –isteksiz de olsa– kabullenmek zorunda kalabilir?
Türkiye
açısından Şam–SDG anlaşması, ilk bakışta ulusal güvenlik, sınır güvenliği ve
Kürt sorunu bağlamında ciddi riskler barındırıyor gibi görünse de, orta ve uzun
vadeli bir stratejik değerlendirme, Ankara’nın bu düzenlemeyi tümüyle reddetme
kapasitesinin sınırlı olduğunu göstermektedir. Türkiye’nin anlaşmayı
kabullenmek zorunda kalmasının temel nedenleri, güvenlik, diplomasi, bölgesel
denge ve uluslararası sistemle uyum başlıkları altında toplanabilir.
Birinci
olarak, anlaşma Türkiye’nin uzun süredir savunduğu “tek devlet–tek ordu”
ilkesine yapısal olarak aykırı değildir. SDG’nin ayrı bir silahlı yapı olarak
varlığını sürdürmesi yerine, Suriye Arap Ordusu bünyesine katılması Türkiye’nin
Suriye’nin kuzeyinde kalıcı ve özerk bir silahlı Kürt yapısına yönelik temel
itirazını önemli ölçüde zayıflatmaktadır. Bu durum, Ankara açısından YPG/PKK
bağlantılı bir yapının sınır boyunca kurumsallaşmasının önüne geçilmesi
anlamına gelmektedir.
İkinci
olarak, anlaşma ABD’nin Suriye’deki askeri varlığını kalıcılaştırmama yönündeki
iradesiyle örtüşmektedir. Tom Barrack’ın açıklamasında açıkça ifade edilen
“uzun vadeli Amerikan askeri varlığına ilgi olmadığı” vurgusu, Türkiye
açısından kritik bir güvenlik göstergesidir. ABD’nin alandan çekilmeye yönelik
eğilimi, Ankara’nın yıllardır dile getirdiği egemenlik ve dış müdahale
eleştirileriyle uyumludur.
Üçüncü
olarak, anlaşmanın federalizm ve ayrılıkçılığı açık biçimde dışlaması,
Türkiye’de iç kamuoyu ve devlet elitleri açısından kabul edilebilir bir çerçeve
sunmaktadır. Irak Kürdistanı benzeri bir yapının Suriye’de ortaya çıkmaması,
Türkiye’nin hem sınır güvenliği hem de kendi Kürt sorunuyla ilgili kırmızı
çizgilerinin korunması anlamına gelmektedir. Bu durum, anlaşmanın Ankara
açısından “en kötü senaryo” olmadığını göstermektedir.
Dördüncü
olarak, Suriye’de merkezi devlet otoritesinin yeniden kurulması Türkiye’nin
uzun vadeli hedefleriyle örtüşmektedir. Parçalanmış, çok aktörlü ve silahlı
yapıların egemen olduğu bir Suriye, Türkiye için sürekli bir güvenlik ve göç
riski üretmektedir. Şam–SDG anlaşması, bu parçalanmışlığın azaltılması ve
muhatap alınabilir tek bir merkezi otoritenin ortaya çıkması yönünde bir adım
olarak değerlendirilebilir.
Beşinci
olarak, Türkiye’nin bu anlaşmaya karşı sert ve mutlak bir ret tavrı alması,
uluslararası düzeyde yalnızlaşma riskini artırabilir. ABD, Rusya ve bölgesel
aktörlerin örtük ya da açık biçimde desteklediği bir bütünleşme sürecine karşı
çıkmak, Ankara’nın diplomatik manevra alanını daraltacaktır. Bu durum,
Türkiye’yi alanda etkisi sınırlı, söylemi yüksek bir aktör konumuna itme riski
taşımaktadır.
Son olarak,
Türkiye açısından belirleyici olan, bu anlaşmanın uygulanma biçimidir. Ankara,
anlaşmayı kabullenirken aynı zamanda uygulamanın sıkı biçimde denetlenmesini,
SDG’nin siyasal bir aktöre dönüşmemesini ve PKK ile organik bağların
koparılmasını temel koşul olarak öne çıkaracaktır. Bu nedenle Türkiye’nin
kabullenişi, gönüllü bir onaydan çok, koşullu ve yararcı bir uyum niteliği
taşımaktadır.
Sonuç
olarak, Türkiye Şam–SDG anlaşmasını ideolojik ya da normatif gerekçelerle değil,
güç dengeleri, alandaki gerçeklik ve uluslararası konjonktür nedeniyle
kabullenmek zorunda kalabilir. Bu kabulleniş, anlaşmanın Türkiye açısından
risksiz olduğu anlamına gelmemekte, ancak mevcut seçenekler içinde en az
maliyetli seçenek olarak değerlendirildiğini göstermektedir.
Mazlum
Abdi’nin anlaşma sonrası yaptığı sözlü açıklamalar ve anlaşmanın geleceği
SDG lideri
Mazlum Abdi, söz konusu belgelerin yayımlanmasının ardından yaptığı sözlü
açıklamalarda anlaşmaya belge metinlerinde açıkça yer almayan bazı sonuçlar
atfetmiştir. Abdi, ABD ve Fransa’nın görüşmelere katıldığını ve sürece garantör
olarak dahil olduklarını ileri sürmüş, ayrıca Suriye Arap Ordusu birliklerinin
Haseke ve Kamışlı’da konuşlanmayacağını, bu kentlerde denetimin SDG’de
kalacağını belirtmiştir. Abdi, IŞİD tutuklularının bulunduğu hapishanelerin
denetiminin de SDG tarafından sürdürüleceğini ifade etmiştir.
Bu
açıklamalar, anlaşmanın uygulanmasına ilişkin önemli belirsizlikler
yaratmıştır. Söz konusu belirsizlikleri üç başlık altında toplamak mümkündür.
Birincisi, güvenlik yetkisine ilişkin belirsizliktir. IS hapishanelerinin kimin
denetiminde olacağı, SDG’nin bu alandaki rolünün geçici mi yoksa kalıcı mı
olduğu ve Kamışlı ile Haseke gibi merkezlerde Suriye ordusunun konuşlanıp
konuşlanmayacağı netlik kazanmamıştır. Bu durum, devletin zor kullanma
tekelinin tam olarak kurulup kurulmadığı sorusunu gündeme getirmektedir.
İkincisi,
uluslararası aktörlerin rolüne ilişkin belirsizliktir. ABD ve Fransa’nın sürece
“garantör” mü yoksa “kolaylaştırıcı” mı olarak dahil olduğu, bu rolün hukuksal
bir çerçeveye mi yoksa eylemli etki gücüne mi dayandığı ve Şam yönetiminin bu
rolü ne ölçüde kabul ettiği belirsizliğini korumaktadır. Bu durum, Suriye
devlet egemenliğinin dış denetime ne ölçüde açık olduğu sorusunu gündeme
getirmektedir.
Üçüncüsü,
yönetsel ve kurumsal bütünleşmenin sınırlarına ilişkin belirsizliktir. Yerel
güvenlik güçlerinin (Asayiş vb.) merkezi yapıya nasıl bağlanacağı, kamu
hizmetlerinin (eğitim, belediye hizmetleri ve yerel yönetim) tek tip mi yoksa
farklılaştırılmış biçimde mi üretileceği ve “eğitsel özgünlükler” gibi
ifadelerin hukuksal karşılığının ne olduğu açık değildir. Bu durum, tekil
devlet yapısı içinde asimetrik bir yönetişim modelinin ortaya çıkma olasılığını
gündeme getirmektedir.
Anlaşmanın
uygulanma aşamasında ortaya çıkan bu belirsizlikler güvenlik yetkisinin
paylaşımı (özellikle IS hapishanelerinin denetimi ve Suriye ordusunun bazı kent
merkezlerine girişi), ABD ve Fransa’nın rolünün hukuksal mı yoksa eylemli bir
garantörlük mü olduğu ve yerel yönetsel yapıların merkezi devletle
bütünleşmesinin sınırları gibi başlıklarda yoğunlaşmaktadır. Bu tablo,
Suriye’de tekil devletin yeniden kurulmasının katı bir hukuksal çerçeveden çok görüşmeci
ve çok aktörlü bir süreç olarak ilerlediğini göstermektedir.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Şam–SDG
anlaşması, Suriye iç savaşının ardından ortaya çıkan çok katmanlı egemenlik
krizine verilen yararcı ve geçişsel bir yanıttır. Anlaşma, yüzeysel bir
okumayla merkezi devletin zayıflaması ya da kimlik temelli taleplerin
kurumsallaşması olarak yorumlanabilse de bütüncül bir çözümleme bu düzenlemenin
esasen devlet egemenliğini yeniden oluşturmayı amaçlayan merkezleştirici bir
uzlaşı olduğunu ortaya koymaktadır.
Anlaşmanın
uygulanma aşamasında ortaya çıkan belirsizlikler, Suriye’de tekil devletin
yeniden kurulmasının hukuksal bir çerçeveden çok görüşmeye dayalı ve çok
aktörlü bir süreç olarak ilerlediğini göstermektedir. Özellikle Kamışlı ve
Haseke gibi stratejik merkezlere Suriye Arap Ordusu’nun giremeyeceğine ilişkin
açıklamalar, devletin zor kullanma tekeline eylemli olağan dışılıklar
tanındığını ortaya koymaktadır. Buna ek olarak, ABD ve Fransa’nın görüşme
sürecinde “garantör” aktörler olarak anılması, Suriye iç hukukunda karşılığı
bulunmayan ancak sahada bağlayıcılık üreten bir düzenleme biçimine işaret
etmektedir. Bu durum, merkezi egemenliğin yeniden oluşturulmasının yalnızca iç
siyasal uzlaşıya değil, aynı zamanda dış aktörlerin tutumlarına da bağımlı duruma
geldiğini göstermektedir.
Benzer
şekilde, IS mensuplarının tutulduğu hapishanelerin ve güvenlik mekanizmalarının
yönetiminin Suriye devleti yerine SDG tarafından sürdürülmesi, cezalandırma ve
iç güvenlik yetkisinin parçalı bir yapıya evrildiğini göstermektedir. Devletin
ceza infazı ve güvenlik alanlarındaki asli yetkilerinin merkezi düzeyde yeniden
toplanamaması, tekil devlet ilkesinin yalnızca anayasal bir ilke olarak
varlığını sürdürmesi, uygulamada ise görüşmeye açık bir yapıya dönüşmesi
riskini beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda ortaya çıkan belirsizlikler,
geçici olmaktan çok kurumsallaşma eğilimi taşıyan düzenlemelere işaret
etmektedir.
Aleviler ve
Dürziler gibi tarihsel ve topluluk temelli aktörlerin yanı sıra Türkmenler ve
Arap aşiretlerinin de güvenlik ve temsil talepleri çerçevesinde sürece alınması
kısa vadede çatışma devingenlerini yumuşatıcı bir etki yaratabilir. Ancak bu
taleplerin merkezi bir siyasal ve hukuksal çerçeveye bağlanmaksızın, ayrı ayrı görüşme
konusu yapılması, devlet egemenliğinin parçalı ve pazarlığa açık bir yapıya
dönüşmesine zemin hazırlamaktadır. Her ne kadar ortaya çıkan tablo klasik
anlamda bir federasyon modeli olarak tanımlanamazsa da güvenlik, yargı ve dış
aktör garantörlüğü alanlarında merkezi devletin yetkilerinin kalıcı biçimde
sınırlandırılması, federatif sistemlerle işlevsel benzerlikler üreten bir
yönelime işaret etmektedir.
Bu bağlamda
anlaşmanın en kritik boyutu, farklı toplulukların (Kürtler, Aleviler, Dürziler,
Türkmenler ve Arap aşiretleri) siyasal beklentileri üzerindeki dolaylı
etkileridir. Kürtler açısından anlaşma, eylemli olarak özerklikten vazgeçme
karşılığında sınırlı kültürel tanınma ve yönetsel bütünleşme sunarken, diğer
topluluklar bakımından benzer taleplerin ortaya çıkıp çıkmayacağı sorusu
merkezi devletin geleceği açısından belirleyici duruma gelmektedir.
Dürziler
açısından Şam–SDG anlaşması, özellikle Süveyda bölgesinde yerel güvenlik ve
yönetsel özerklik taleplerinin yeniden gündeme gelmesine zemin hazırlayabilecek
bir referans üretmektedir. Ancak bu talepler, Kürt örneğinde olduğu gibi askeri
kapasiteye ve uluslararası himayeye dayalı bir özerklik arayışından çok,
merkezi devletle pazarlık içinde sınırlı yönetsel esneklik talebi niteliği
taşımaktadır. Bu durum, devlet egemenliğini doğrudan sakatlayan bir dinamikten
çok, egemenliğin yerel düzeyde yeniden meşrulaştırılması gereksinimine işaret
etmektedir.
Aleviler
bakımından anlaşmanın etkisi daha farklı bir düzlemde ortaya çıkmaktadır. Alevi
topluluğu, Suriye’de tarihsel olarak hak talep eden bir azınlıktan çok, devlet
iktidarıyla özdeşleşmiş bir grup olarak konumlanmıştır. Bu nedenle Şam–SDG
anlaşması, Aleviler açısından yeni özerklik taleplerinden çok, merkezi devletin
kimliğinin yeniden tanımlanması ve iktidar paylaşımının geleceği bağlamında
dolaylı bir belirsizlik alanı yaratmaktadır. Ancak bu belirsizlik, federalizm
ya da bölgesel özerklik yönünde açık bir çağrışım üretmemektedir.
Türkmenler
açısından anlaşma, kültürel tanınma ve temsil söylemlerini güçlendirme gizil
gücü taşısa da kurumsal ve askeri kapasite eksikliği nedeniyle güçlü ve
sürdürülebilir talepler üretmesi sınırlıdır. Türkmen taleplerinin, merkezi
devlet yapısını zorlayan bir federatif modele evrilmesi olası görünmemektedir.
Daha çok bu talepler, simgesel tanınma ve merkezi yapıya daha fazla katılma
arayışı çerçevesinde şekillenecektir.
Arap
aşiretleri bakımından ise anlaşmanın etkisi, etnik kimlikten çok kaynak
paylaşımı ve yerel güvenlik ekseninde ortaya çıkmaktadır. Petrol, tarım ve
ticaret yolları üzerinde etkili olan aşiret yapıları, Şam–SDG anlaşmasını
merkezi devletle yeni pazarlık kanalları açan bir örnek olarak okuyabilir.
Ancak bu durum, egemenliğin parçalanması ya da federatif bir yapı talebinden
çok, merkezi devlet içinde daha avantajlı bir konum elde etme arzusunu
yansıtmaktadır.
Bu çerçevede
anlaşmanın devlet egemenliğini sakatladığı ya da federasyon çağrışımı yarattığı
yönündeki değerlendirmeler, çözümleyici olarak ikna edici değildir. Anlaşma,
egemenliğin paylaşılmasını değil, çatışma koşullarında eylemli olarak dağılmış
olan egemenliğin yeniden merkezi duruma getirilmesini hedeflemektedir. Askeri bütünleşme,
enerji kaynaklarının devri, sınır ve havaalanlarının merkezi denetime alınması
gibi düzenlemeler, çağdaş devlet egemenliğinin temel unsurlarının Şam’da
toplandığını açıkça göstermektedir.
Federalizm
çağrışımının ortaya çıkmamasının temel nedeni, anlaşmanın anayasal düzeyde
herhangi bir bölgesel özerklik tanımı içermemesidir. Ne Kürtler ne de diğer
topluluklar açısından kalıcı ve kurumsallaşmış bir bölgesel yönetim modeli
öngörülmektedir. Bunun yerine, merkezi devlet yapısı içinde sınırlı kültürel
tanınma ve yönetsel uyum mekanizmaları oluşturulmaktadır. Bu durum, federasyon
değil, denetimli bütünleşme modeline işaret etmektedir.
Sonuç olarak
Şam–SDG anlaşması, Suriye’de devlet egemenliğini zayıflatan değil, onu çatışma
sonrası koşullarda yeniden kurmaya çalışan bir geçiş uzlaşısıdır. Anlaşma,
farklı toplulukların beklentilerini sınırsız biçimde karşılayan bir çoğulculuk
projesi değil, merkezi devletin meşruluğunu genişleterek kararlılık üretmeyi
amaçlayan yararcı bir düzenlemedir. Bu yönüyle anlaşma, federasyon ya da
konfederalizm tartışmalarını değil, tekil devlet çerçevesinde yeni bir siyasal
denge arayışını temsil etmektedir.
Ortaya çıkan
bu tablo, Suriye’de uygulanmakta olan düzenlemenin klasik anlamda bir
federasyon modeli olarak tanımlanmasını olanaklı kılmamaktadır. Zira anayasal
bir yetki paylaşımı, kurucu birimler ya da açık bir federal sözleşme
bulunmamaktadır. Bununla birlikte, güvenlik yetkisinin tam olarak
merkezileştirilememesi, bazı kent merkezlerinde Suriye ordusunun konuşlanmasına
sınırlamalar getirilmesi, IS hapishanelerinin merkezi devlet yerine SDG
denetiminde kalması ve ABD ile Fransa gibi dış aktörlerin “garantör” sıfatıyla
süreç içine alınması, tekil devlet ilkesinin işlevsel olarak aşındığı bir
yönelime işaret etmektedir. Bu yönelim, hukuksal değil eylemli ve görüşmeci bir
yetki paylaşımı üretmekte ve devlet egemenliğini tekil ve mutlak bir yapıdan çok
alanlara ve aktörlere göre farklılaşan bir yönetsel mimariye dönüştürmektedir.
Bu nedenle mevcut süreç, federasyon olarak adlandırılmasa da federatif
sistemlerle işlevsel benzerlikler taşıyan ve merkezi egemenliği kalıcı biçimde
sınırlama gizil gücü barındıran bir ara rejim görünümü sunmaktadır.
Türkiye
Açısından Güvenlik, Dış Siyasa ve Stratejik Sonuçlar
Bu çerçevede
ortaya çıkan tablo, Türkiye açısından yalnızca sınır güvenliği ve terörle
mücadele bağlamında değil, daha geniş anlamda bölgesel stratejik konumlanma
açısından da ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Suriye’nin kuzeyinde güvenlik
yetkisinin parçalı bir yapıda sürdürülmesi, SDG’nin bazı kritik alanlardaki
denetiminin korunması ve ABD ile Fransa’nın sürece doğrudan veya dolaylı
“garantör” rollerle sahip olmaları, Türkiye’nin alandaki gelişmeler üzerindeki
denetim kapasitesinin giderek aşındığını göstermektedir. Bu aşınma, Türkiye’yi
süreci yönlendiren bir aktör olmaktan çok büyük ölçüde başkaları tarafından
belirlenen dengelere uyum sağlamak zorunda kalan bir konuma itmekte ve böylece
denetim kaybı, zaman içinde stratejik yalnızlaşmaya dönüşme riski taşımaktadır.
Bu stratejik
yalnızlaşma olasılığı, Türkiye’nin askeri ve diplomatik seçeneklerinin eş zamanlı
olarak daralmasıyla daha da belirginleşmektedir. Alandaki askeri varlığın,
uluslararası aktörlerin eylemli koruması altındaki yerel yapılar karşısında
manevra alanının sınırlanması ve buna karşılık Şam yönetimiyle doğrudan ve
kapsamlı bir uzlaşının yüksek maliyetler içermesi, Ankara’nın siyasa setini
giderek dar bir seçenekler kümesine hapsetmektedir. Bu koşullar altında
Türkiye, Suriye dosyasında ya çok aktörlü ve dış denetime açık bir düzenlemeyi kabullenmek
ya da artan uluslararası baskılar altında tek taraflı güvenlik reflekslerine
yönelmek ikilemiyle karşı karşıya kalmaktadır. Her iki seçenek de Türkiye’nin
uzun vadeli bölgesel etkisini ve dış siyasa özerkliğini sınayan yapısal riskler
barındırmaktadır.
Türkiye
Açısından Olası Siyasa Seçenekleri
Suriye’nin
kuzeyinde ortaya çıkan yeni düzenleme, Türkiye’yi tekil ve tepkisel bir
güvenlik yaklaşımından çok farklı katmanlı ve seçenek temelli bir siyasa
çerçevesi geliştirmeye zorlamaktadır. Mevcut koşullar altında Türkiye’nin
önünde üç temel siyasa seçeneği belirmektedir.
Birinci
seçenek, tekil devlet vurgusunu önceleyen ve Şam merkezli yeniden kurulma
sürecini destekleyen bir yaklaşımın güçlendirilmesidir. Bu çerçevede Türkiye,
SDG’nin kalıcı bir siyasal-askeri aktöre dönüşmesini sınırlamak amacıyla, Şam
yönetiminin egemenlik yetkilerini oluşturmasını destekleyebilir. Bu seçenek,
Türkiye’nin uzun süredir savunduğu “tek devlet, tek ordu” ilkesini korumakla
birlikte, ABD ve Fransa’nın alandaki etkisini dolaylı olarak dengeleme olanağı
sunmaktadır. Ancak bu yaklaşım, Şam ile ilişkilerin normalleşmesini,
dolayısıyla siyasal ve diplomatik maliyetlerin göze alınmasını
gerektirmektedir.
İkinci
seçenek, eylemli durumu sınırlı ve koşullu bir biçimde kabullenerek, güvenlik
öncelikli yararcı bir denge siyasası izlenmesidir. Bu senaryoda Türkiye,
SDG’nin tamamen kaldırılmasının kısa vadede olanaklı olmadığı varsayımıyla
hareket ederek, sınır hattında doğrudan tehdit oluşturmayan alanlarda eylemli
düzenlemelere katlanabilir. Karşılığında ise, sınır güvenliği, silahlı
yapıların Türkiye’ye yönelik etkinliklerinin engellenmesi ve demografik
mühendisliğin önlenmesi gibi somut güvenlik kazanımlarını önceleyebilir. Bu
yaklaşım, çatışma riskini azaltma gizil gücü taşımakla birlikte, uzun vadede
yarı özerk yapıların kurumsallaşmasını dolaylı olarak besleme riski
barındırmaktadır.
Üçüncü
seçenek ise, Türkiye’nin çok taraflı diplomatik kapasitesini artırarak süreci
yeniden şekillendirmeye çalışmasıdır. Bu bağlamda Ankara, ABD ve Fransa’nın
süreçteki rollerini açık ve yazılı çerçevelere oturtmaya zorlayabilir. “Garantörlük”
söyleminin hukuksal sınırlarını netleştirmeyi hedefleyebilir. Aynı zamanda Arap
aşiretleri, Türkmenler ve merkezi devlet kurumları üzerinden dengeleyici yerel
aktörlerle ilişki kurarak, Suriye’nin kuzeyindeki güç dağılımının tek bir
yapıda yoğunlaşmasını engellemeye çalışabilir. Bu seçenek, yüksek diplomatik çaba
ve zaman gerektirse de Türkiye’nin dış siyasa özerkliğini koruma açısından en
esnek alanı sunmaktadır.
Bu üç siyasa
seçeneği, birbirini dışlayan mutlak tercihler olmaktan çok Türkiye’nin güvenlik
öncelikleri, uluslararası konjonktür ve alandaki gelişmelere bağlı olarak
birlikte veya aşamalı biçimde uygulanabilecek stratejik yönelimler olarak
değerlendirilmelidir. Ancak hangi seçenek tercih edilirse edilsin, Suriye
dosyasında edilgin uyumcu bir tutumun Türkiye açısından uzun vadeli güvenlik ve
dış siyasa maliyetlerini artıracağı açıktır.
Türkiye’nin
Beklentileri ile Ortaya Çıkan Eylemli Düzen Arasındaki Uyumsuzluk
Türkiye
açısından Suriye’deki temel beklenti, “tek devlet ve tek ordu” ilkesi
çerçevesinde, silahlı ve ideolojik olarak PKK ile bağlantılı yapıların kaldırılması
ve devletin zor kullanma tekelinin Şam merkezinde toplanmasıdır. Ancak mevcut bütünleşme
süreci ve sonrasında yapılan açıklamalar bu beklentinin karşılanmadığını
göstermektedir. SDG’nin kurumsal varlığının devam etmesi, güvenlik alanında
geçici olduğu savlanan yetkilerin eylemli olarak korunması ve bazı kritik
merkezlerde Suriye ordusunun konuşlanmasının dışlanması, tekil devlet ilkesinin
uygulamada yaşama geçirilmediğini ortaya koymaktadır. Bu durum, Türkiye’nin
temel güvenlik önceliği olan PKK bağlantılı silahlı yapının ortadan
kaldırılması hedefiyle doğrudan çelişmektedir.
SDG’nin
varlığını sürdürmesi, örgütsel süreklilik ve kadro devri mekanizmaları dikkate
alındığında, PKK’nın Suriye uzantılarının tamamen ortadan kaldırılmadığı,
aksine yeni bir siyasal ve kurumsal çerçeve içinde yeniden konumlandığına
işaret etmektedir. Bu bağlamda bütünleşme süreci, Türkiye açısından bir
güvenlik sorununun çözümünden çok biçim değiştirmiş bir devamlılık riski
üretmektedir. Dolayısıyla ortaya çıkan yapı, tekil bir devletin yeniden kurulmasından
çok merkezi devletle silahlı yerel aktörler arasında görüşmeyle belirlenen ve
dış aktörlerin denetimine açık bir düzenlemeyi yansıtmaktadır. Bu gerçeklik,
Türkiye’nin uzun süredir savunduğu güvenlik öğretisiyle örtüşmemekte ve
Ankara’yı, Suriye alanında beklentileri karşılanmayan ancak sonuçlarına
katlanmak zorunda bırakılan bir aktör konumuna itmektedir.
Kaynakça
Anderson, B.
(2006). Imagined communities: Reflections on the origin and spread of
nationalism (Rev. ed.). Verso.
Barrack, T.
(2025). Statement on the integration of the Syrian Democratic Forces into the
Syrian state framework. U.S. Special Envoy Communications.
Barkey, H.
J., & Laipson, E. (2005). Iraqi Kurdistan: Political development and
emergent democracy. Middle East Policy Council.
Berti, B.
(2017). Non-state armed groups and regional security: The Middle East and
beyond. Routledge.
Brenner, N.
(2004). New state spaces: Urban governance and the rescaling of statehood.
Oxford University Press.
Cagaptay, S.
(2020). The new sultan: Erdogan and the crisis of Çağdaş Turkey. I.B. Tauris.
Gellner, E.
(1983). Nations and nationalism. Cornell University Press.
Hinnebusch,
R. (2012). Syria: From “authoritarian upgrading” to revolution? International
Affairs, 88(1), 95–113. https://doi.org/10.1111/j.1468-2346.2012.01059.x
Hinnebusch,
R., & Zintl, T. (2015). Syria from reform to revolt (Vols. 1–2). Syracuse
University Press.
International
Crisis Group. (2024). The future of northeast Syria after ISIS. ICG Middle East
Report.
Kaldor, M.
(2012). New and old wars: Organized violence in a global era (3rd ed.). Polity
Press.
Kymlicka, W.
(2001). Politics in the vernacular: Nationalism, multiculturalism, and
citizenship. Oxford University Press.
Lijphart, A.
(1977). Democracy in plural societies: A comparative exploration. Yale
University Press.
Natali, D.
(2010). The Kurdish quasi-state: Development and dependency in post-Gulf War
Iraq. Syracuse University Press.
Öcalan, A.
(2015). Democratic confederalism. International Initiative Edition.
Phillips, D.
L. (2016). The Kurdish spring: A new map of the Middle East. Transaction
Publishers.
Salt, J.
(2018). The unmaking of the Middle East. University of California Press.
Scharpf, F.
W. (1997). Games real actors play: Actor-centered institutionalism in policy
research. Westview Press.
Scott, J. C.
(1998). Seeing like a state: How certain schemes to improve the human condition
have failed. Yale University Press.
Stein, A.,
& Foley, M. (2016). The YPG–PKK connection. Atlantic Council Issue Brief.
United
Nations Security Council. (2023). Report of the Secretary-General on the threat
posed by ISIS. United Nations.
Yavuz, M. H.
(2020). Erdoğan’s war: A strongman’s struggle at home and in Syria. University
of Utah Press.
Yaşamış,
Firuz Demir. (2025). Suriye: Çatışma, Güç ve Gelecek- Yeni Dönemin Şekillendiği
Coğrafya. TESAM. İstanbul. ISBN: 978-625-6148-61-1. E-ISBN: 978-625-6148-62-8. DOI:
10.17574/tesam/9786256148611
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder