Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

15 Ocak 2026 Perşembe

 

İçme Suyu Barajı Yetkisi Tartışması: Türkiye’de Su Yönetiminin Yapısal Sorunu

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

Çevre Bakanlığı (E) Müsteşarı

Öz

Türkiye’de içme suyu barajı yapım yetkisine ilişkin tartışmalar, çoğunlukla merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasındaki görev paylaşımı üzerinden yürütülmekte ve bu durum su yönetiminin yapısal sorunlarını ikincil plana itmektedir. Oysa mevcut mevzuat, su kaynağının geliştirilmesi ve büyük su yapılarının yapılması yetkisini ağırlıklı olarak merkezi yönetime, içme suyu temini, dağıtımı ve atık su yönetimi hizmetlerini ise yerel yönetimlere vermektedir. Bu çalışma, söz konusu yetki tartışmasının hukuksal değil, yönetsel bir sorunun yansıması olduğu varsayımından hareket etmektedir. Araştırmada, suyun kaynağından teminine, dağıtımından kullanım sonrası atık suların toplanması, arıtılması ve alıcı ortama deşarjına kadar uzanan süreç bütünleştirilmiş su yönetimi yaklaşımı çerçevesinde ele alınmıştır. Bulgular, Türkiye’de suyun miktar yönetimi, kalite yönetimi ve halk sağlığı boyutlarının farklı kurumsal mantıklar altında ve kopuk biçimde düzenlendiğini göstermektedir. Sonuç olarak çalışma, içme suyu barajı yapım yetkisine odaklanan tartışmaların su yönetiminin bütüncül ve sürdürülebilir biçimde ele alınmasını engellediğini ve kalıcı çözümlerin bütünleştirilmiş su yönetiminin kurumsal ve hukuksal olarak yaşama geçirilmesine bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.

Anahtar Kelimeler: Bütünleştirilmiş su yönetimi, içme suyu barajları, su temini, su hijyeni, su kalite ölçünleri, DSİ, yerel yönetimler

Abstract

Debates on the authority to construct drinking water dams in Türkiye are generally framed around the division of responsibilities between central and local administrations, thereby obscuring the structural problems of water governance. However, existing legislation largely assigns the development of water resources and the construction of major hydraulic infrastructures to the central government, while delegating drinking water supply, distribution, and wastewater management services to local authorities. This study is based on the premise that the ongoing controversy over authority is not a legal issue but a manifestation of a governance problem. The research examines the entire water cycle—from water source development and supply to distribution, use, wastewater collection, treatment, and discharge—within the framework of integrated water resources management. The findings reveal that water quantity management, water quality regulation, and public health considerations in Türkiye are governed by fragmented institutional arrangements operating under distinct administrative logics. Consequently, the study argues that debates focusing solely on dam construction authority hinder a holistic and sustainable approach to water management. Lasting solutions, therefore, require the institutional and legal implementation of integrated water resources management rather than a continued emphasis on authority-based disputes.

Keywords: Integrated water resources management, drinking water dams, water supply, water hygiene, water quality standards, State Hydraulic Works, local governments

GİRİŞ

İçme suyu barajlarının yapım yetkisinin kime ait olduğu sorusu, son yıllarda giderek daha görünür duruma gelen bir kamuoyu tartışmasına dönüşmüştür. Özellikle Ankara Büyük Şehir Belediyesi (BŞB) ile son düzenlemelerle Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlanan Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü arasında yaşanan ve eski Ankara BŞB başkanı ve hükümete yakın medya tarafından körüklenen tartışma çoğu zaman merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasındaki yetki paylaşımı yetersizlikleri/karmaşası ve yaşanan su sıkıntıları üzerinden yürütülmekte olan ve temelde karşıt siyasal partilerin yıpratılmasını amaçlayan hukuksal ve yönetsel bir çekişme alanı olarak topluma sunulmaktadır. Oysa bu yaklaşım, sorunun özünü perdelemekte ve su yönetimine ilişkin daha derin yapısal sorunları görünmez kılmaktadır.

Bu makalenin amacı, içme suyu barajı yapma yetkisine ilişkin tartışmanın yanlış bir çerçevede ele alındığını ortaya koymak ve konuyu Türkiye’de su yönetiminin yapısal niteliği bağlamında yeniden konumlandırmaktır. Çalışmanın temel savı, söz konusu tartışmanın hukuksal ya da kurumsal bir yetki sorunundan çok Türkiye’de bütünleştirilmiş su yönetiminin bulunmamasının bir sonucu olduğudur.

Makale boyunca, baraj yetkisi tartışmasının neden siyasal amaçlarla daraltılmış bir eksende yürütüldüğü, bu eksenin neden çözüm üretmediği ve asıl sorunun neden sonuç bölümünde ele alınması gereken bütünleştirilmiş su yönetimi olduğu tartışılacaktır. Bu çerçevede bütünleştirilmiş su yönetimi, bir başlangıç noktası değil, yanlış tartışmanın neden yanlış olduğunu açıklayan çözümleyici bir sonuç olarak ele alınmaktadır.

Amaç ve Hedefler

Bu makalenin temel amacı, Türkiye’de içme suyu barajı yapma yetkisine ilişkin tartışmayı, hukuksal ve yönetsel bir yetki paylaşımı sorunu olmaktan çıkararak, su yönetiminin yapısal ve yönetişimsel sorunları bağlamında yeniden ele almaktır. Çalışma, kamuoyunda ve karar alma süreçlerinde yaygın biçimde dile getirilen "yetki kime ait" sorusunun, sorunun kendisini yanlış tanımladığını ortaya koymayı hedeflemektedir.

Bu temel amaç doğrultusunda makalenin özgül hedefleri şunlardır:

İçme suyu barajı yapma (daha doğrusu su temin etme) yetkisi tartışmasının mevcut biçimiyle neden çözüm üretmediğini ortaya koymak,

Türkiye’de su yönetiminin kurumsal ve yönetsel yapısının bu tartışmayı nasıl beslediğini irdelemek,

Baraj yapımı, su özgülemesi, atık su yönetimi ve halk sağlığı gibi alanlar arasındaki kopuklukların karar alma süreçlerine etkisini göstermek,

Tartışmanın siyasal olarak nasıl daraltıldığını ve bu daraltmanın hangi yapısal sorunları görünmez kıldığını açıklamak,

Sonuç bölümünde, bütünleştirilmiş su yönetiminin Türkiye için neden bir çözüm önerisi değil, mevcut tartışmanın yanlışlığını ortaya koyan çözümleyici bir sonuç olduğunu temellendirmek.

Bu yönüyle makale, normatif bir model önermekten çok, yanlış bir tartışma zeminini tanılamayı ve su yönetimine ilişkin kamusal söylemi daha doğru bir çerçeveye oturtmayı amaçlamaktadır.

Araştırma Soruları

Bu makale aşağıdaki temel araştırma sorularına yanıt aramaktadır:

Türkiye’de içme suyu barajı yapma yetkisine ilişkin tartışma hangi hukuksal ve kurumsal çerçevede yürütülmektedir?

Bu tartışma, uygulamadaki su yönetimi sorunlarını açıklamakta neden yetersiz kalmaktadır?

Türkiye’de su yönetimine ilişkin karar alma süreçlerinde yetki, sorumluluk ve etki ölçekleri arasında nasıl bir uyumsuzluk bulunmaktadır?

İçme suyu barajı yapımı, su özgülemesi, atık su yönetimi ve halk sağlığı alanları arasındaki kurumsal kopukluklar bu tartışmayı nasıl şekillendirmektedir?

Yetki tartışmasının siyasal olarak daraltılması su yönetiminin hangi yapısal sorunlarını görünmez kılmaktadır?

Bütünleştirilmiş su yönetimi, bu tartışmanın çözümü için bir siyasa önerisi mi, yoksa tartışmanın yanlışlığını ortaya koyan çözümleyici bir sonuç mudur?

Bu araştırma soruları, çalışmanın betimleyici değil, açıklayıcı ve eleştirel bir çerçevede kurgulandığını ortaya koymakta ve makalenin ilerleyen bölümlerindeki çözümlemelerin yönünü belirlemektedir.

YÖNTEM

Bu çalışma, nicel veriye dayalı bir etki ölçümü ya da karşılaştırmalı istatistiksel çözümlemeden çok, nitel ve çözümleyici bir araştırma olarak kurgulanmıştır. Makalede izlenen yöntem, belge ve mevzuat incelemesi ile kurumsal ve yönetişimsel çözümlemeyi birleştiren açıklayıcı ve eleştirel bir yaklaşıma dayanmaktadır.

Araştırma kapsamında öncelikle Türkiye’de su yönetimine ilişkin temel yasal düzenlemeler, ikincil mevzuat, ulusal plan ve strateji belgeleri incelenmiştir. Bu çerçevede, içme suyu barajı yapımı, su özgülemesi, atık su yönetimi ve halk sağlığı alanlarında yetki ve sorumluluk dağılımı ortaya konulmuştur. Mevzuatın sözel bölümü kadar, uygulamada nasıl yorumlandığı ve hangi alanlarda örtük yetki çatışmaları ürettiği de bu bağlamda çözümlenmiştir.

İkinci aşamada, su yönetimine ilişkin kurumsal yapı, havza ölçeği esas alınarak değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmede, karar alma süreçlerinin hangi ölçekte gerçekleştiği ile bu kararların etkilerinin hangi ölçekte ortaya çıktığı arasındaki uyumsuzluklar incelenmiştir. Böylece, içme suyu barajı yetkisi tartışmasının neden uygulama düzeyinde çözüm üretmediği yapısal olarak açıklanmaya çalışılmıştır.

Çalışmada ayrıca, bütünleştirilmiş su yönetimi kavramı normatif bir model olarak değil, mevcut tartışmanın sınırlarını ve eksikliklerini görünür kılan çözümleyici bir araç olarak kullanılmıştır. Bu yaklaşım doğrultusunda, bütünleştirilmiş su yönetimi yazını bir karşılaştırma ölçünü olarak ele alınmış ancak Türkiye için doğrudan bir model önerisi geliştirilmemiştir.

Son olarak, çalışma boyunca benimsenen yöntem, su yönetimine ilişkin tartışmaları teknik doğrular üzerinden değil, yönetişim yapılarının ürettiği sonuçlar üzerinden değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle makale, çözüm reçeteleri sunmaktan çok yanlış tanımlanmış bir tartışmanın neden yanlış olduğunu ortaya koymayı hedefleyen bir çözümleyici çerçeve sunmaktadır.

KAVRAMSAL VE KURAMSAL ÇERÇEVE: BÜTÜNLEŞTİRİLMİŞ SU YÖNETİMİ

Bütünleştirilmiş su yönetimi (Integrated Water Resources Management – IWRM) suyun yalnızca fiziksel bir kaynak olarak değil, ekolojik, ekonomik, toplumsal ve yönetsel boyutları olan sınırlı bir kamu varlığı olarak ele alınmasını öngören bir yönetim yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, suyun miktar ve kalite boyutlarının, farklı kullanım amaçlarının ve bu kullanımların çevresel ve toplumsal etkilerinin birlikte değerlendirilmesini esas alır.

Uluslararası yazında yaygın kabul gören tanımıyla IWRM "su, arazi ve ilgili kaynakların, ekosistemlerin sürdürülebilirliğini tehlikeye atmadan, ekonomik ve toplumsal refahı en üst düzeye çıkaracak biçimde eş güdümlü olarak geliştirilmesi ve yönetilmesi" sürecidir. Bu tanım, su yönetimini teknik bir mühendislik etkinliği olmaktan çıkararak çok aktörlü ve çok ölçekli bir yönetişim sorunu olarak konumlandırmaktadır.

Bütünleştirilmiş su yönetiminin kavramsal çerçevesi üç temel ilke üzerine kuruludur. Birincisi, suyun doğal dolaşımının yönetsel sınırlarla değil, hidrografik havza sınırlarıyla tanımlanmasıdır. Bu ilke, planlama ve yönetim ölçeği olarak havzanın esas alınmasını zorunlu kılar. İkincisi, suyun farklı kullanım biçimleri (içme suyu temini, tarımsal sulama, sanayi kullanımı, ekosistem gereksinimleri ve atık su deşarjı) arasında hiyerarşik değil, bütüncül bir denge kurulmasıdır. Üçüncüsü ise, karar alma süreçlerinin merkezi ve yerel aktörler, sektörler ve paydaşlar arasında eş güdüm içinde yürütülmesidir.

Kuramsal düzeyde IWRM, klasik sektörel kamu yönetimi anlayışına bir seçenek olarak ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşım, yetkinin tek bir kuruma toplanmasını değil, farklı kurumlar arasında açık yetki tanımları, bilgi paylaşımı ve ortak karar mekanizmaları oluşturulmasını öngörür. Dolayısıyla bütünleştirilmiş su yönetimi, tek başına bir kurumsal model değil, suya ilişkin karar alma süreçlerinin nasıl örgütlenmesi gerektiğine ilişkin bir yönetişim çerçevesidir.

Bu bağlamda IWRM, ideal bir "blueprint” olarak değerlendirildiğinde, suyun kaynaktan teminine (üretimine), içme-kullanma suyu olarak arıtılmasına ve dağıtılmasına, kullanım sonrası oluşan atık suların toplanmasına, arıtılmasına ve alıcı ortama deşarjına kadar uzanan tüm sürecin tek bir bütünsel yönetim çerçevesi altında ele alındığı bir sistemi tanımlar. Bu yaklaşımda içme suyu altyapısı ile atık su altyapısı ayrı sektörler değil, aynı su döngüsünün birbirini tamamlayan bileşenleridir. Dolayısıyla planlama, yatırım ve işletme kararlarının farklı kurumlarca ve kopuk biçimde değil, aynı havza ve aynı yönetişim çatısı altında karşılıklı etkiler gözetilerek alınması esastır.

Bu makalede bütünleştirilmiş su yönetimi, ulaşılması gereken ideal bir siyasa hedefi olarak değil, Türkiye’de içme suyu barajı yetkisi tartışmasının neden eksik ve yanlış kurulduğunu açıklamaya yarayan kuramsal bir referans noktası olarak kullanılmaktadır. Böylece IWRM, çözüm önerilerinin değil, yapısal sorunların görünür kılınmasını sağlayan çözümleyici bir çerçeve işlevi görmektedir.

Suyun hijyenik koşullarının sağlanmasından kim sorumludur?

Temel sorumlu kurum Sağlık Bakanlığı’dır. İçme ve kullanma sularının halk sağlığı açısından güvenli ve hijyenik olması açık biçimde Sağlık Bakanlığı’nın görev alanıdır. Yasal dayanak ise 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’dur. Yasanın 1 inci ve 3 üncü maddelerine göre halk sağlığını korumak devletin temel görevidir. 238 inci ve diğer ilgili maddelere göre içme ve kullanma sularının sağlık koşullarına uygunluğunun sağlanması ve denetlenmesi Sağlık Bakanlığı’nın yetkisindedir. Bu çerçevede musluk suyu, şebeke suyu, içme-kullanma suyu hijyenik açıdan uygun mu, mikrobiyolojik risk var mı ve insan sağlığı açısından kullanıma elverişli mi sorularının kamusal yanıtlayıcısı Sağlık Bakanlığıdır. Uygulamada İl Sağlık Müdürlükleri ve Halk Sağlığı Laboratuvarları aracılığıyla düzenli örnek alma, çözümleme ve izleme yapılır. Uygunsuzluk durumunda belediyelere ve su yönetimlerine yaptırım ve düzeltme emri verilir.

Su kalite ölçünlerini hangi kurum belirler?

Burada iki katmanlı bir yapı vardır. Ölçünleri belirleyen ana otorite Sağlık Bakanlığı’dır. İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkında Yönetmelik (Resmi Gazete Tarihi: 17.02.2005 Resmî Gazete Sayısı: 25730) Sağlık Bakanlığı tarafından çıkarılmıştır. Bu yönetmelik fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik parametreleri, sınır değerleri (örneğin arsenik, nitrat, E-koli vb.), izleme sıklıklarını bağlayıcı biçimde belirler. “İçme suyu hangi kalite ölçütlerini sağlamalıdır?” sorusunun norm koyucu cevabı Sağlık Bakanlığıdır.  Çevresel kalite boyutu ise Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın ilgi alanındadır. Ancak burada önemli bir ayrım vardır: İçme suyu olarak sunulan suyun kalitesi belirleme yetkisi Sağlık Bakanlığı’na ve alıcı ortamların (akarsu, göl, deniz) su kalitesi ve deşarj ölçünleri Çevre Bakanlığı’na aittir. 2872 sayılı Çevre Kanunu ve buna bağlı Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği ve Atık Su Arıtımı ve Deşarj Tebliğleri ile atık su deşarj limitleri, alıcı ortam kalite sınıfları belirlenir. Bu da şu yapısal kopukluğu doğurur: Sağlık Bakanlığı insan sağlığına bakan kaliteyi ve Çevre Bakanlığı ekosisteme bakan kaliteyi ayrı ayrı düzenler.

Belediyeler ve SKİ’ler bu tabloda nerededir?

Önemli bir nokta olarak belediyeler ve SKİ’ler hijyen koşullarını ve kaliteyi belirleyemezler. Merkezi hükümet tarafından belirlenmiş ölçünleri uymakla yükümlüdür. Arıtma yapmak, şebekeyi işletmek, kaliteyi sağlamak anlamında operasyonel sorumlulukları vardır, ancak norm koyucu yetkiye sahip değillerdir.

Yukarıda betimlenen tablo şu yapısal sonucu açıkça gösterir: Türkiye’de suyun miktar yönetimi (DSİ), içme suyu hijyeni ve insan sağlığı (Sağlık Bakanlığı) ile çevresel kalite ve deşarj denetimi (Çevre Bakanlığı) farklı kurumsal mantıklar altında ele alınmaktadır. Belediyeler ise bu farklı ölçünleri aynı altyapı üzerinden eş zamanlı olarak yerine getirmekle yükümlüdür. Bu kurumsal ayrışma, suyun üretiminden atık suyun deşarjına kadar uzanan sürecin bütüncül biçimde yönetilmesini yapısal olarak zorlaştırmaktadır.

ÇÖZÜMLEME

Bu bölümde, araştırma soruları sırasıyla ele alınmakta ve her bir soru, kavramsal ve kuramsal çerçevede tanımlanan bütünlük ilkeleri ışığında yanıtlanmaktadır.

Çizelge 1:

 

Su Yönetimi Süreçleri ve Görevli ve Yetkili Kurumlar

Su Yönetimi Aşaması

Temel Etkinlik

Başlıca Sorumlu Kurum(lar)

Yönetim Mantığı

Yapısal Sorun

Su Kaynağının Belirlenmesi

Yüzey ve yeraltı suyu saptaması

DSİ

Merkezi, sektörel

Havza bütünlüğü zayıf

Su Kaynağının Geliştirilmesi

Baraj, regülatör, isale hattı

DSİ

Proje–yatırım odaklı

Hizmet döngüsünden kopuk

İçme Suyu Kalite ve Hijyen Ölçünlerinin Belirlenmesi

Parametreler, eşik değerler, normlar

Sağlık Bakanlığı

Norm koyucu, merkezi

Kaynak ve özgüleme kararlarıyla zayıf bütünleşme

İçme Suyu Arıtımı

İçme-kullanma suyu arıtımı

Belediyeler / SKİ’ler

Yerel hizmet

Kaynak kararlarına etkisiz

İçme Suyunun Dağıtımı

Şebeke işletimi

Belediyeler / SKİ’ler

Yerel işletme

Havza ölçeğinden kopuk

İçme Suyu Hijyeninin İzlenmesi

Örnek alma, çözümleme, raporlama

Sağlık Bakanlığı / Belediyeler

Denetim–izleme

Geri besleme ve yaptırım zayıf

Su Kullanımı

Evsel, ticari, kamusal kullanım

Kullanıcılar

Dağınık

Talep yönetimi yok

Atık Suyun Toplanması

Kanalizasyon sistemi

Belediyeler / SKİ’ler

Yerel altyapı

Kaynak–kalite bağı zayıf

Atık Su Deşarj Ölçünlerinin Belirlenmesi

Deşarj limitleri, alıcı ortam sınıfları

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı

Norm koyucu

Havza bazlı farklılaştırma sınırlı

Atık Su Arıtımı

Fiziksel/kimyasal/biyolojik arıtma

Belediyeler / SKİ’ler

Tesis odaklı

Alıcı ortamla sınırlı ilişki

Atık Suyun Deşarjı

Alıcı ortama boşaltım

Belediyeler / Çevre Bakanlığı

İzin ve denetim

Havza bazlı etki değerlendirmesi yok

 

Yukarıdaki çizelge, suyun doğal ve teknik döngüsünün tek bir süreç olarak ele alınması gerekirken, Türkiye’de farklı aşamaların farklı kurumsal mantıklarla ve çoğu zaman birbirinden kopuk biçimde yönetildiğini ortaya koymaktadır. Bu parçalı yapı, içme suyu barajı yetkisine ilişkin tartışmanın neden yalnızca belirli bir aşamaya odaklandığını ve su yönetiminin bütününe ilişkin sorunları açıklamakta neden yetersiz kaldığını göstermesi bakımından açıklayıcıdır.

Su Temini İşlevi ile Su Dağıtımı ve Boşaltımı İşlevi Arasındaki Ayrım

Su yönetimine ilişkin tartışmaların sağlıklı biçimde yürütülebilmesi için, su temini ile su dağıtımı ve boşaltımı işlevleri arasındaki kavramsal ve kurumsal ayrımın açık biçimde ortaya konulması gerekmektedir. Bu iki işlev, suyun aynı döngünün parçaları olmakla birlikte, farklı ölçeklerde, farklı teknik mantıklarla ve farklı yönetsel sorumluluklar altında yürütülmektedir.

Su temini işlevi, yüzey ve yeraltı su kaynaklarının geliştirilmesini, depolanmasını ve özgülenebilir duruma getirilmesini kapsar. Barajlar, göletler, regülatörler ve iletim hatları bu işlevin temel araçlarıdır. Bu aşama, doğal su kaynaklarına doğrudan müdahale içermesi ve havza ölçeğinde etkiler yaratması nedeniyle, uzun vadeli planlama, büyük sermaye yatırımları ve merkezi eş güdüm gerektirir. Türkiye’de bu işlev, ağırlıklı olarak Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmektedir.

Buna karşılık su dağıtımı ve boşaltımı işlevi, temin edilen suyun yerleşimlere ulaştırılması, kullanıma sunulması ve kullanım sonrası oluşan atık suların toplanması, arıtılması ve alıcı ortama boşaltılmasını (deşarj edilmesini) kapsar. Bu işlev, doğrudan hizmet sunumuna yönelik olup, yerel talep, nüfus yoğunluğu, altyapı kapasitesi ve çevresel koşullara duyarlıdır. Bu nedenle Türkiye’de büyük ölçüde büyükşehir belediyeleri ve su ve kanalizasyon idarelerinin (İSKİ, ASKİ gibi) sorumluluk alanında yer almaktadır.

Bu ayrım, yalnızca yönetsel bir görev paylaşımını değil, aynı zamanda farklı yönetim ölçeklerini ve siyasa araçlarını ifade etmektedir. Ancak uygulamada bu iki işlev, yönetişim düzeyinde yeterince bütünleştirilemediğinde, suyun temininde alınan kararlar ile suyun kullanımı ve atık su yönetimi arasında yapısal uyumsuzluklar ortaya çıkmaktadır. İçme suyu barajı yapım yetkisine odaklanan tartışmaların, su yönetiminin bütününü açıklamakta yetersiz kalmasının temel nedeni de bu işlevsel ayrımın göz ardı edilmesidir.

Türkiye’de içme suyu barajı yapma yetkisine ilişkin tartışma hangi hukuksal ve kurumsal çerçevede yürütülmektedir?

Bu sorunun yanıtı, baraj yapımında kimin görevli olduğu, bu görevin hangi yasal temellere dayandığı ve büyükşehir belediyelerinin bu süreçteki rolünün ne olduğu açık biçimde ortaya konulmadan verilemez.

Baraj yapımında görevli kurum ve yasal dayanak: Türkiye’de içme suyu amaçlı barajların planlanması ve yapılmasına ilişkin temel görev ve yetki, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’ne verilmiştir. Bu yetkinin ana yasal dayanağı 6200 sayılı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun’dur. 6200 sayılı Kanun’un 2. maddesinde DSİ’nin görevleri arasında şu hüküm yer almaktadır: “Yurt içindeki yerüstü ve yeraltı sularının planlanması, geliştirilmesi, işletilmesi ve bu sularla ilgili her türlü tesisin projelendirilmesi ve yapılması.” Aynı Kanun kapsamında barajlar, su kaynaklarının geliştirilmesine yönelik temel yapılar arasında sayılmakta ve içme suyu, sulama ve enerji gibi kullanım amaçları arasında bir yetki ayrımı yapılmamaktadır. Bu nedenle içme suyu barajları da hukuksal olarak DSİ’nin görev alanı içinde değerlendirilmektedir. Bu çerçevede DSİ, barajın yer seçimi, projelendirilmesi, yapılması ve ilk işletmeye alma (su tutma) aşamalarında yetkili ve sorumlu merkezi yönetim aktörüdür.

Büyükşehir belediyelerinin yetki ve sorumlulukları: Büyükşehir belediyeleri ve bunlara bağlı su ve kanalizasyon yönetimlerinin görev ve sorumlulukları ise 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ve 2560 sayılı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun temelinde tanımlanmaktadır. 5216 sayılı Kanun’un 7 nci maddesinde büyükşehir belediyelerinin görevleri arasında “İçme ve kullanma suyu sağlamak, su ve kanalizasyon hizmetlerini yürütmek” hükmü yer almaktadır. 2560 sayılı Kanun’un 2. maddesinde ise su ve kanalizasyon yönetimlerinin görevleri şu şekilde tanımlanmıştır: “İçme, kullanma ve endüstri suyu gereksinimlerini karşılamak; su kaynaklarını korumak; atık suları toplamak, arıtmak ve alıcı ortama deşarj etmek.”

Bu mevzuat çerçevesinde büyükşehir belediyeleri ve su–kanalizasyon yönetimleri, içme suyunun temini, arıtılması ve dağıtılması ile atık su yönetiminden sorumlu kılınmış, ancak baraj yapımına ilişkin açık ve münhasır bir yatırım yetkisi tanımlanmamıştır. Belediyeler bu nedenle, baraj yapım sürecinde doğrudan yatırımcı değil, geliştirilen su kaynağının hizmete dönüştürülmesinden sorumlu işletmeci aktörler konumundadır. Belediyeler, DSİ tarafından yapılan barajlardan su temin etmekte, arıtma, isale ve dağıtım altyapısını kendi sorumluluk alanlarında işletmektedir.

Uygulamada sistem nasıl işlemektedir?

Uygulamada içme suyu barajları çoğunlukla DSİ tarafından planlanmakta ve yapılmakta, barajdan elde edilen ham su, protokoller aracılığıyla belediyelere özgülenmektedir. Belediyeler ise bu ham suyu arıtmakta, dağıtmakta ve kullanım sonrası oluşan atık suları yönetmektedir. Bu işleyiş, hukuksal olarak tutarlı görünmekle birlikte, su yönetiminin bütünlüğü açısından ciddi sorunlar üretmektedir. Barajın kapasitesi, işletme rejimi ve havza ölçeğindeki özgüleme kararları merkezi düzeyde alınırken, bu kararların içme suyu talebi, atık su yükü ve alıcı ortam üzerindeki etkileri yerel düzeyde yönetilmeye çalışılmaktadır. Böylece karar alma ölçeği ile etkilerin ortaya çıktığı ölçek arasında yapısal bir kopukluk oluşmaktadır.

Tipik bir senaryo olarak belediye artan nüfus veya kuraklık nedeniyle yeni su kaynağı gereksinimini saptar ve DSİ’ye resmi talep iletir. DSİ etüt, havza değerlendirmesi, çevresel etki değerlendirmesi işlemlerini yürütür ve projelendirme çalışması yapar. Barajı DSİ yapar. İşletme veya kullanım hakkı belediyeye devredilir. Olağan dışı durumlarda, yani küçük ölçekli göletler, yerel sulama ve içme suyu karma projeleri gibi durumlarda ve özel idare döneminden kalma yapılar yerel yönetimler tarafından yapılır ancak büyük içme suyu barajları DSİ’nin işidir.

Sonuç olarak mevcut hukuksal ve kurumsal çerçeve, “barajı kim yapar?” sorusuna net bir yanıt vermekte, ancak bu yanıt, suyun üretiminden atık suyun deşarjına kadar uzanan bütüncül yönetim gereksinmesini karşılamamaktadır. Tartışma, doğru yanıtlanan bir yetki sorusu üzerinden, yanlış tanımlanmış bir su yönetimi problemine indirgenmiş olmaktadır.

Bu tartışma, uygulamadaki su yönetimi sorunlarını açıklamakta neden yetersiz kalmaktadır?

İçme suyu barajı yapma yetkisine odaklanan tartışmanın uygulamadaki su yönetimi sorunlarını açıklamakta yetersiz kalmasının temel nedeni, su yönetimini tekil bir yatırım veya tek bir yönetsel işlem olarak ele almasıdır. Oysa su yönetimi, baraj yapımıyla başlayıp sona eren bir etkinlik değil, suyun temininden kullanımına, kullanım sonrası oluşan atık suların arıtılmasına ve alıcı ortama deşarjına kadar uzanan sürekli ve bütüncül bir süreçtir.

Yetki tartışması, bu sürecin yalnızca "kaynak geliştirme" aşamasına odaklanmakta ve suyun hangi miktarda özgüleneceği, bu özgülemenin su kalitesi üzerindeki etkileri, artan kullanımın atık su yükü yaratacağı baskılar ve bu baskıların alıcı ortamda doğuracağı sonuçlar tartışma dışı bırakılmaktadır. Böylece uygulamada yaşanan su kıtlığı, kalite sorunları ve çevresel bozulmalar baraj yapımıyla ilişkilendirilemeyen "ikincil sorunlar" gibi ele alınmaktadır.

Uygulamada karar alma süreçleri parçalıdır. Barajın kapasitesi ve işletme rejimi merkezi düzeyde belirlenirken, içme suyu talebinin yönetimi, kaçak–kayıp oranları, atık su arıtma kapasitesi ve deşarj ölçünleri yerel düzeyde ele alınmaktadır. Bu parçalanmış yapı, kararların etkilerinin ortaya çıktığı ölçek ile kararların alındığı ölçek arasında kalıcı bir uyumsuzluk yaratmaktadır.

Ayrıca yetki tartışması, su yönetiminin kalite boyutunu sistemli biçimde arka plana itmektedir. Barajlar yoluyla artırılan su arzı, eş zamanlı olarak atık su arıtma kapasitesi artırılmadığında, alıcı ortamlarda kirlilik baskısını büyütmektedir. Ancak bu ilişki, yetki tartışmasının dar çerçevesinde görünmez kalmaktadır.

Sonuç olarak içme suyu barajı yetkisine odaklanan yaklaşım, uygulamadaki sorunların nedenlerini değil, yalnızca yönetsel aktörler arasındaki görev paylaşımını tartışmaktadır. Bu nedenle söz konusu tartışma, su yönetiminin yapısal sorunlarını açıklamakta yetersiz kalmakta ve sorunların kaynağını yanlış yerde arayan bir söylem üretmektedir.

Türkiye’de su yönetimine ilişkin karar alma süreçlerinde yetki, sorumluluk ve etki ölçekleri arasında nasıl bir uyumsuzluk bulunmaktadır?

Türkiye’de su yönetimine ilişkin temel yapısal sorunlardan biri, karar alma yetkileri ile bu kararların çevresel, toplumsal ve ekonomik etkilerinin ortaya çıktığı ölçekler arasındaki belirgin uyumsuzluktur. Bu uyumsuzluk, özellikle içme suyu barajları gibi büyük ölçekli yatırımlarda daha görünür hale gelmektedir.

Karar alma yetkileri büyük ölçüde merkezi yönetimde toplanmıştır. Barajların planlanması, kapasitesinin belirlenmesi ve işletme rejimlerine ilişkin temel kararlar, havza ölçeğindeki yığınsal etkilerden çok proje bazlı değerlendirmeler üzerinden alınmaktadır. Bu kararlar alınırken, artan su arzının yerleşim desenleri, nüfus artışı, su tüketim alışkanlıkları ve atık su oluşumu üzerindeki uzun vadeli etkileri çoğu zaman ikincil düzeyde ele alınmaktadır.

Buna karşılık bu kararların etkileri, büyük ölçüde yerel ve havza ölçeğinde ortaya çıkmaktadır. Artan içme suyu arzı, yerel ölçekte tüketimi artırmakta ve tüketim artışı ise atık su miktarını ve kirlilik yükünü yükseltmektedir. Atık su arıtma tesislerinin kapasitesi, alıcı ortamların taşıma gücü ve ekosistemlerin direnç sınırları bu etkilerin doğrudan muhatabıdır. Ancak bu alanlarda yetki ve sorumluluk büyükşehir belediyeleri ve yerel yönetimler üzerindedir.

Bu durum, ‘yetki–sorumluluk–etki’ zincirinin kopmasına yol açmaktadır. Merkezi düzeyde alınan arz artırıcı kararlar, yerel düzeyde yeni sorumluluklar ve mali yükler üretmekte ancak bu yükler karar alma süreçlerine sistemli biçimde yansımamaktadır. Sonuçta yerel yönetimler, etkisini yönetmekle yükümlü oldukları kararların oluşumuna sınırlı ölçüde katılabilmektedir.

Ölçek uyumsuzluğu yalnızca yönetsel düzeyle sınırlı değildir. Planlama ufukları arasında da belirgin bir kopukluk bulunmaktadır. Baraj projeleri uzun vadeli yatırımlar olarak tasarlanırken, yerel yönetimlerin su ve atık su yatırımları çoğu zaman kısa ve orta vadeli planlar çerçevesinde şekillenmektedir. Bu durum, altyapı yatırımları arasında eş güdüm eksikliğine ve sistemli kapasite açıklarına yol açmaktadır.

Sonuç olarak Türkiye’de su yönetimi, kararların alındığı ölçek ile bu kararların etkilerinin ortaya çıktığı ölçek arasındaki uyumsuzluk nedeniyle bütüncül bir yapıya kavuşamamaktadır. Bu yapısal kopukluk giderilmeden, içme suyu barajı yetkisine odaklanan tartışmaların su yönetimine ilişkin temel sorunları açıklaması veya çözüm üretmesi olanaklı görünmemektedir.

İçme suyu barajı yapımı, su özgülemesi, atık su yönetimi ve halk sağlığı alanları arasındaki kurumsal kopukluklar bu tartışmayı nasıl şekillendirmektedir?

İçme suyu barajı yetkisine ilişkin tartışmanın dar bir yönetsel çerçevede sürdürülmesinin temel nedenlerinden biri, su yönetiminin farklı bileşenlerinin Türkiye’de farklı kurumsal alanlara bölünmüş olmasıdır. Baraj yapımı, su özgülemesi, atık su yönetimi ve halk sağlığı, birbirleriyle doğrudan ilişkili olmalarına karşın, ayrı mevzuat rejimleri ve farklı yönetsel aktörler tarafından ele alınmaktadır.

Baraj yapımı ve su özgülemesine ilişkin kararlar ağırlıklı olarak merkezi yönetim tarafından ve arz güvenliği bakış açısıyla alınmaktadır. Bu yaklaşımda temel amaç, artan nüfus ve kentleşme baskısı karşısında yeterli miktarda suyun sağlanmasıdır. Ancak bu kararlar alınırken, artan su arzının su tüketim alışkanlıklarını nasıl değiştireceği ve bunun atık su miktarı ve kirlilik yükü üzerindeki etkileri sistemli biçimde değerlendirilmemektedir.

Atık su yönetimi ise büyük ölçüde yerel yönetimlerin sorumluluk alanında kalmakta ve çoğunlukla teknik arıtma kapasitesi üzerinden ele alınmaktadır. Arıtma tesislerinin kapasitesi, işletme koşulları ve alıcı ortamların taşıma gücü, su özgüleme kararlarından bağımsız olarak planlanmaktadır. Bu durum, suyun miktar yönetimi ile kalite yönetimi arasında yapısal bir kopukluk yaratmaktadır.

Halk sağlığı boyutu ise çoğu zaman dolaylı ve ikincil bir alan olarak ele alınmaktadır. İçme suyu kalitesi, arıtma tesisleri üzerinden izlenmekte ancak havza ölçeğinde su kalitesini etkileyen etmenler ile atık su deşarjlarının uzun vadeli sağlık etkileri arasında kurumsal bir bağ kurulmamaktadır. Böylece halk sağlığı, su yönetiminin bütüncül bir bileşeni olmaktan çok sonuçları izlenen bir alan olarak konumlandırılmaktadır.

Bu kurumsal kopukluklar, içme suyu barajı yetkisi tartışmasını teknik ve yönetsel bir çekişmeye indirgemektedir. Tartışma, suyun miktarını artırmaya odaklanırken, aynı kararların su kalitesi, çevresel sürdürülebilirlik ve halk sağlığı üzerindeki etkilerini dışarıda bırakmaktadır. Sonuçta yetki tartışması, su yönetiminin çok boyutlu niteliğini yansıtmayan dar bir söylem üretmektedir.

Bu durum, suyun üretiminden atık suyun deşarjına kadar uzanan sürecin tek bir yönetişim çerçevesi altında ele alınmamasının doğrudan bir sonucudur. Kurumsal kopukluklar giderilmeden ve bu alanlar arasında sistemli eş güdüm sağlanmadan içme suyu barajı yetkisine ilişkin tartışmaların su yönetimine ilişkin gerçek sorunları yansıtması olanaklı değildir.

ÜÇ ÖRNEK OLAY: MELEN BARAJI, GEREDE PROJESİ V E ISTRANCA PROJESİ

Büyük Melen Projesi kapsamında yapılan Melen Barajı, Türkiye’de içme suyu barajı yapım yetkisine ilişkin tartışmaların somut bir örneğini sunmaktadır. Proje, İstanbul’un uzun vadeli içme suyu gereksinimini karşılamak amacıyla planlanmış ve barajın projelendirilmesi ve yapımı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmüştür. Bu yönüyle Melen Barajı, içme suyu barajlarının hangi kurum tarafından yapılması gerektiğine ilişkin hukuksal tartışmayı açık biçimde yanıtlamaktadır: baraj yapım yetkisi merkezi yönetime aittir.

Buna karşılık Melen Barajı deneyimi, yetkinin doğru belirlenmiş olmasının, su yönetiminin başarısı için tek başına yeterli olmadığını göstermektedir. Baraj gövdesinde yapım sürecinin ardından ortaya çıkan yapısal sorunlar nedeniyle baraj uzun süre planlandığı şekilde işletilememiş ve su tutma aşamasına geçilememiştir. Teknik sorunların çözümüne yönelik güçlendirme ve onarım girişimleri gündeme gelmiş olmakla birlikte, barajın öngörülen işlevini zamanında yerine getirememesi İstanbul’un içme suyu arz güvenliği açısından ciddi belirsizlikler yaratmıştır.

Bu noktada dikkat çekici olan konu, ortaya çıkan sorunun bir “yetki boşluğu”ndan değil, su yönetiminin parçalı yapısından kaynaklanmasıdır. Barajın planlanması ve yapımı merkezi düzeyde gerçekleştirilmiş, ancak bu yatırımın kent ölçeğindeki su talebi, atık su üretimi, arıtma kapasitesi ve alıcı ortam üzerindeki etkileriyle bütüncül biçimde ilişkilendirildiğini gösteren kurumsal bir mekanizma oluşturulmamıştır. Böylece baraj, su hizmet döngüsünün yalnızca “kaynak geliştirme” aşamasına odaklanan bir yatırım olarak ele alınmış ve suyun kullanım sonrası yaratacağı baskılar ve riskler aynı yönetişim çerçevesi içinde değerlendirilmemiştir.

Melen Barajı örneği, sorumluluk ve etki ölçekleri arasındaki uyumsuzluğu da görünür kılmaktadır. Barajın teknik ve yapısal sorunlarına ilişkin hukuksal ve yönetsel sorumluluk merkezi yönetime ait iken, bu sorunların sonuçları büyük ölçüde yerel düzeyde ortaya çıkmaktadır. İstanbul’un içme suyu arzında yaşanan riskler, kaynak seçeneği arayışları ve artan maliyetler, yerel yönetimlerin yönetmek zorunda kaldığı etkiler olarak belirmektedir. Ancak bu etkiler, karar alma süreçlerinde belirleyici olan yatırım aşamasına sistemli biçimde yansımamaktadır.

Melen olayı, içme suyu barajı yetkisine odaklanan tartışmanın neden yanıltıcı olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Melen Barajı’nda sorun, barajın kim tarafından yapıldığı değil, barajın, suyun üretiminden atık suyun deşarjına kadar uzanan bütüncül su yönetimi döngüsü içinde konumlandırılmamış olmasıdır. Başka bir ifadeyle, doğru kuruma verilmiş bir yetki, bütünleştirilmiş bir yönetişim çerçevesiyle desteklenmediğinde, teknik, çevresel ve yönetsel sorunlar üretmeye devam etmektedir.

Bu nedenle Melen Barajı, Türkiye’de su yönetimi tartışmalarının neden yalnızca yetki paylaşımı ekseninde yürütülemeyeceğini gösteren çarpıcı bir örnektir. Olay, bütünleştirilmiş su yönetiminin normatif bir idealden çok mevcut tartışmaların sınırlarını ve eksikliklerini açığa çıkaran çözümleyici bir gereklilik olduğunu somut biçimde ortaya koymaktadır.

Gerede Projesi (Gerede Sistemi), Ankara’nın artan içme suyu gereksinmesini karşılamak amacıyla geliştirilen, havza dışı su transferine dayalı büyük ölçekli bir su temin projesidir. Proje kapsamında, Batı Karadeniz Havzası’nda yer alan Gerede Çayı’ndan alınan yüzey suları, uzun bir iletim tüneli ve isale hattı aracılığıyla Ankara’ya taşınmaktadır. Sistem, suyun temini ve iletimine odaklanan merkezi bir altyapı yatırımı olarak Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından planlanmış ve yapılmış ve temin edilen ham suyun arıtılması ve kentsel dağıtımı ise Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı ASKİ Genel Müdürlüğü’nün sorumluluğuna bırakılmıştır. Bu yönüyle Gerede Projesi, Ankara’nın içme suyu arz güvenliğini sağlamaya yönelik teknik bir çözüm olarak kurgulanmıştır.

Gerede Projesi’nin yönetsel yapısı, su temini ile suyun kullanım sonrası oluşturduğu atık su yükü ve havza ölçeğindeki çevresel etkiler arasında bütüncül bir ilişki kurulamadığını da göstermektedir. Proje, arz güvenliği bakış açısıyla ele alınmış ve suyun miktar yönetimi ile kalite yönetimi ve alıcı ortam üzerindeki yığınsal etkiler aynı karar çerçevesi içinde değerlendirilmemiştir. Bu durum, Gerede Projesi’ni Melen Barajı deneyimiyle birlikte ele almayı olanaklı kılmakta ve Türkiye’de içme suyu üretimine yönelik büyük ölçekli yatırımların, bütünleştirilmiş su yönetimi yaklaşımıyla desteklenmediği sürece benzer yönetsel sınırlarla karşı karşıya kaldığını ortaya koymaktadır.

İçme suyu barajı yapım yetkisine ilişkin tartışmanın siyasal boyutu, yalnızca kurumsal uygulamalarla değil, kamuoyuna yansıyan söylemlerle de şekillenmektedir. Nitekim Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün bağlı olduğu bakanlık düzeyinde yapılan bazı açıklamalarda, proje sorumluluğunun belediyelere ait olduğu yönünde ifadeler kullanılabilmektedir. Oysa yürürlükteki mevzuat ve uygulama, barajların planlanması ve yapılmasına ilişkin asli sorumluluğun merkezi yönetimde olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu ‘söylem–mevzuat–uygulama ayrışması’ su yönetiminde yetki ve sorumluluğun bilinçli ya da bilinçsiz biçimde bulanıklaştırıldığını ve böylece teknik ve yönetsel sorunların siyasal tartışmalar aracılığıyla farklı aktörlere yöneltildiğini göstermektedir.

Bu durum, içme suyu barajı yetkisine odaklanan tartışmanın neden hukuksal bir açıklama olmaktan çok yönetişimsel bir sorunun söylemsel yansıması olarak ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Üçüncü örnek olay Istranca Dağları Projesidir. Istranca (Yıldız Dağları) Sistemi, Melen ve Gerede projelerinden farklı olarak, içme suyu sağlamaya ilişkin gereksinme tanımının ve sistem kurgusunun ağırlıklı olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İSKİ tarafından geliştirildiği bir örnektir. Bu yönüyle Istranca, merkezi yönetim tarafından planlanan büyük ölçekli baraj ve transfer projelerinden ayrılmaktadır. Ancak kurumsal aktörün farklılaşması, su yönetiminin bütüncül bir çerçeveye kavuştuğu anlamına gelmemektedir. Istranca örneğinde de suyun sağlanması ile kullanım sonrası oluşan atık suların, havza ölçeğindeki ekolojik etkiler ve uzun vadeli kalite hedefleriyle sistemli biçimde ilişkilendirildiğini gösteren bir yönetişim yapısı bulunmamaktadır. Bu durum, Türkiye’de su yönetimine ilişkin yapısal sorunun belirli bir kuruma değil, suyun bütünleşik biçimde ele alınmamasına dayandığını bir kez daha ortaya koymaktadır. Türkiye’de bütünleştirilmiş su yönetimi yokluğu, kişilerden, kurumlardan veya proje tiplerinden bağımsız, yapısal bir yönetişim sorunudur.

TARTIŞMA: BULGULARIN BÜTÜNLEŞTİRİLMESİ

Bu çalışmada ele alınan bulgular, Türkiye’de içme suyu barajı yapım yetkisine ilişkin tartışmanın, hukuksal ve yönetsel açıdan büyük ölçüde çözümlenmiş bir sorunun siyasal ve yönetsel bir polemiğe dönüştürüldüğünü ortaya koymaktadır. Mevcut mevzuat, baraj yapım yetkisini açık biçimde merkezi yönetime (DSİ) vermekte ve yerel yönetimleri ise bu yatırımların işletilmesi ve hizmete dönüştürülmesi aşamasında sorumlu kılmaktadır. Dolayısıyla tartışmanın merkezine yerleştirilen “yetki” sorunu, uygulamada yaşanan su yönetimi sorunlarını açıklamak için yeterli değildir.

Araştırma sorularına verilen yanıtlar birlikte değerlendirildiğinde, temel sorunun yetki paylaşımından çok, su yönetiminin parçalı yapısından kaynaklandığı görülmektedir. Su kaynağının geliştirilmesi, suyun özgülemesi, içme suyu hizmetlerinin sunulması, atık suların toplanması ve arıtılması ile alıcı ortama deşarjı birbirinden kopuk kurumsal ve hukuksal çerçeveler içinde ele alınmaktadır. Bu kopukluk, kararların alındığı ölçek ile bu kararların çevresel ve toplumsal etkilerinin ortaya çıktığı ölçek arasında kalıcı bir uyumsuzluk üretmektedir.

Çalışma bulguları, özellikle arz artırıcı siyasaların, su talebi ve atık su üretimi üzerindeki ikincil ve üçüncül etkilerinin karar alma süreçlerine yeterince yansıtılmadığını göstermektedir. Baraj yatırımlarıyla artırılan su arzı, yerel ölçekte tüketimi ve buna bağlı olarak atık su miktarını artırmakta ancak atık su arıtma kapasitesi, alıcı ortamların taşıma gücü ve ekosistemlerin direnç sınırları bu kararların ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilmemektedir. Bu durum, suyun miktar yönetimi ile kalite yönetimi arasında yapısal bir kopuş yaratmaktadır.

Bulgular aynı zamanda halk sağlığı boyutunun su yönetimi süreçlerinde dolaylı ve ikincil bir konumda kaldığını ortaya koymaktadır. İçme suyu kalitesi çoğunlukla arıtma tesisleri ölçeğinde izlenirken, havza ölçeğinde kirlilik kaynakları, atık su deşarjlarının uzun vadeli etkileri ve ekosistem sağlığı ile halk sağlığı arasındaki ilişkiler kurumsal olarak bütünleştirilememektedir. Böylece halk sağlığı, su yönetiminin yönlendirici bir bileşeni olmaktan çok, ortaya çıkan sonuçların izlendiği bir alan durumuna gelmektedir.

Bu çerçevede içme suyu barajı yetkisine ilişkin tartışma, su yönetiminin çok boyutlu ve çok ölçekli doğasını yansıtmayan dar bir söylem üretmektedir. Tartışma, hukuken netleşmiş bir yetki alanını yeniden tanımlamaya çalışırken, suyun üretiminden atık suyun deşarjına kadar uzanan sürecin tek bir yönetişim çerçevesi altında ele alınması gereğini göz ardı etmektedir.

Sonuç olarak bulgular, Türkiye’de yaşanan su yönetimi sorunlarının temelinde bir yetki boşluğundan çok bütünleştirilmiş bir su yönetimi yaklaşımının kurumsal ve hukuksal olarak yaşama geçirilememesinin yattığını göstermektedir. Bu durum, içme suyu barajı yapım yetkisine odaklanan tartışmaların neden kalıcı çözümler üretmediğini açıklamakta ve çalışmanın sonuç bölümünde ele alınacak olan bütünleştirilmiş su yönetimi gereğini güçlü biçimde temellendirmektedir.

SONUÇ VE SİYASA ÇIKARIMLARI: YANLIŞ SORUDAN BÜTÜNLEŞTİRİLMİŞ SU YÖNETİMİNE

Bu çalışma, Türkiye’de içme suyu barajı yapım yetkisine ilişkin tartışmanın, hukuksal olarak büyük ölçüde netleşmiş bir konunun siyasal ve yönetsel bir polemiğe indirgenmesi olduğunu ortaya koymuştur. Mevzuat, baraj yapım yetkisini merkezi yönetime açıkça vermekte ve yerel yönetimleri ise içme suyu ve atık su hizmetlerinin sunumu ve işletilmesiyle sorumlu kılmaktadır. Buna karşın uygulamada yaşanan su kıtlığı, kalite sorunları ve çevresel bozulmalar, yetki paylaşımından değil, su yönetiminin parçalı yapısından kaynaklanmaktadır.

Araştırma bulgularının bütüncül değerlendirilmesi, Türkiye’de suyun üretiminden dağıtımına, kullanımından atık suyun arıtımı ve alıcı ortama deşarjına kadar uzanan sürecin tek bir yönetişim çerçevesi altında ele alınmadığını göstermektedir. Karar alma yetkileri ile bu kararların etkilerinin ortaya çıktığı ölçekler arasındaki uyumsuzluk, miktar yönetimi ile kalite yönetimi arasındaki kopukluk ve halk sağlığının su yönetimi süreçlerine yapısal olarak bütünleştirilmemesi bu parçalanmış yapının temel göstergeleridir.

Bu bağlamda içme suyu barajı yapım yetkisine odaklanan tartışma, su yönetiminin gerçek sorunlarını görünmez kılmaktadır. Tartışma, arz artırıcı yatırımlar üzerinden yürütülürken, bu yatırımların su talebi, atık su üretimi, alıcı ortamların taşıma gücü ve ekosistem sağlığı üzerindeki etkileri sistemli biçimde değerlendirilmemektedir. Böylece doğru yanıtlanmış bir yetki sorusu, yanlış tanımlanmış bir su yönetimi sorununa dönüşmektedir.

Çalışmanın temel sonucu, Türkiye’de kalıcı ve sürdürülebilir çözümlerin, yetki tartışmalarının ötesine geçen bütünleştirilmiş su yönetimi yaklaşımının kurumsal ve hukuksal olarak yaşama geçirilmesine bağlı olduğudur. Bu yaklaşım, suyun miktar ve kalite boyutlarını birlikte ele alan, havza ölçeğini esas alan ve merkezi–yerel yönetimler arasında etkili eş güdüm mekanizmaları kuran bir yönetişim modelini zorunlu kılmaktadır.

Siyasa açısından bakıldığında, baraj yapımı, su özgülemesi, atık su yönetimi ve halk sağlığı alanları arasında sistemli bağlar kurulmadıkça, içme suyu yatırımlarının yarattığı çevresel ve toplumsal maliyetlerin artması kaçınılmazdır. Bu nedenle su yönetimine ilişkin tartışmaların, “kim yetkili?” sorusundan çok, “suyu nasıl bütüncül ve sürdürülebilir biçimde yönetiriz?” sorusu etrafında yeniden çerçevelenmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak bu çalışma, Türkiye’de içme suyu barajı yapım yetkisi üzerinden yürütülen tartışmanın, su yönetiminin yapısal sorunlarını çözmek yerine ertelediğini ortaya koymakta ve bütünleştirilmiş su yönetimini, teknik bir tercih değil, yönetsel ve toplumsal bir zorunluluk olarak vurgulamaktadır. Türkiye’de içme suyu hijyeni ve su kalite ölçünleri mevzuat düzeyinde tanımlanmış olmakla birlikte, bu ölçünler suyun sağlanması ve özgülenmesine ilişkin karar süreçlerine yapısal olarak bütünleştirilmemiştir. Hijyen ve kalite, su yönetimini yönlendiren öncül ilkeler değil, altyapı yatırımları tamamlandıktan sonra devreye giren denetim araçları olarak işlev görmektedir. Bu durum, içme suyu barajı yapım yetkisine ilişkin tartışmaların teknik değil, yönetsel bir sorunun yansıması olduğunu göstermektedir.

Türkiye’de sorun suyu kimin yönettiği değil, suyun neden hiç yönetilmediğidir.


 

Kaynakça

Mevzuat ve Resmi Belgeler

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü. (1953). Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun (Kanun No. 6200). Resmî Gazete, 8592.

İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü. (1981). İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun (Kanun No. 2560). Resmî Gazete, 17523.

Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2004). Büyükşehir Belediyesi Kanunu (Kanun No. 5216). Resmî Gazete, 25531.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı. (2019). 1 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi. Resmî Gazete, 30704.

Sağlık Bakanlığı. (2013). İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkında Yönetmelik. Resmî Gazete, 28580.

Tarım ve Orman Bakanlığı. (2012). Yerüstü Su Kalitesi Yönetmeliği. Resmî Gazete, 28483.

Tarım ve Orman Bakanlığı. (2015). Yeraltı Sularının Kirlenmeye ve Bozulmaya Karşı Korunması Hakkında Yönetmelik. Resmî Gazete, 29211.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı. (2006). Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği. Resmî Gazete, 25687.

Ulusal Plan ve Strateji Belgeleri

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü. (2014). Türkiye havza yönetim stratejisi. Ankara: DSİ Genel Müdürlüğü.

Tarım ve Orman Bakanlığı. (2019). Ulusal su planı (2019–2023). Ankara.

Uluslararası Kuramsal ve Kavramsal Kaynaklar (IWRM)

Global Water Partnership. (2000). Integrated water resources management. Stockholm: GWP Secretariat.

Grigg, N. S. (2014). Integrated water resources management: Balancing views and improving practice. Water International, 39(3), 279–292. DOI: 10.1080/02508060802272820

Mitchell, B. (2005). Integrated Water Resource Management, Institutional Arrangements, and Land-Use Planning. Environment and Planning A: Economy and Space, 37(8), 1335-1352. https://doi.org/10.1068/a37224

Molle, F. (2008). Nirvana concepts, narratives and policy models: Insights from the water sector. Water Alternatives, 1(1), 131–156.

UNESCO. (2009). The United Nations World Water Development Report 3: Water in a changing world. Paris: UNESCO.

World Health Organization. (2017). Guidelines for drinking-water quality (4th ed.). Geneva: WHO.

Yönetişim, Ölçek ve Kurumsal Parçalanma

Biswas, A. K. (2004). Integrated water resources management: A reassessment. Water International, 29(2), 248–256. https://doi.org/10.1080/02508060408691775

Pahl-Wostl, C. (2015). Water governance in the face of global change. Cham: Springer.

Türkiye Odaklı Akademik Kaynaklar

Kibaroglu, A., ve Gürsoy, S. I. (2015). Water–energy–food nexus in a transboundary context: The Euphrates–Tigris river basin. Middle East Development Journal, 7(2), 293–309. DOI:10.1080/02508060.2015.1078577

Kibaroglu, A., ve Sümer, V. Scheumann, W. Fundamental Shifts in Turkey’s Water Policy. November 2012. Mediterranee 119(119):27-34. DOI: 10.4000/mediterranee.6453

Hiç yorum yok: