Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

24 Ocak 2026 Cumartesi

 

Jeoekonomi ve Pax Silica: Ara Ülkeler ve Türkiye

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Öz

Bu çalışma, jeoekonominin küresel düzenin belirleyici mantığı durumuna geldiği yeni dönemde Pax Silica girişimini teknik bir tedarik zinciri düzenlemesinin ötesinde, rejim-seçici ve hiyerarşik bir jeoekonomik mimari olarak ele almaktadır. Dünya Ekonomik Forumu’nun 2026 Küresel Riskler Raporu’nda jeoekonominin jeopolitik ve iklim temelli risklerin önüne geçmesi, ekonomik araçların artık doğrudan güç projeksiyonu ve dışlama mekanizmaları olarak kullanıldığını göstermektedir. Çalışma, mevcut yazında ağırlıklı olarak büyük güç yarışması ekseninde ele alınan jeoekonomik dönüşümün, ara ülkeler açısından ne tür yapısal sonuçlar doğurduğunu çözümlemektedir. Makalenin temel savı Pax Silica’nın küresel değer zincirlerinde çekirdek, koşullu bileşik ara ülkeler ve kalıcı yarı-çevre aktörlerinden oluşan üç katmanlı bir yapı ürettiğidir. Bu yapı içinde siyasal rejim özellikleri, normatif tercihler olmaktan çıkarak doğrudan ekonomik güvenilirlik ve risk sınıflandırması ölçütlerine dönüşmektedir. Türkiye örneği üzerinden yapılan çözümleme, sanayi altyapısı ve jeostratejik üstünlüklere karşın kurumsal öngörülemezlik ve hukuk devleti erozyonunun, ülkenin jeoekonomik konumunu sınırladığını ortaya koymaktadır. Çalışma, Türkiye’nin jeoekonomik yarışta yapısal olarak dışlanmaya mahkum olmadığını, ancak üst düzey bütünleşmenin teknoloji diplomasisi, kurumsal reformlar ve öngörülebilir yönetişim kapasitesine bağlı olduğunu ileri sürmektedir. Bu yönüyle makale, jeoekonomi yazınına rejim-seçici bütünleşme kavramını kazandırmayı ve Pax Silica’yı küresel kapitalizmin yeni evresinde güç, rejim ve ekonomi ilişkilerinin somut bir görünümü olarak konumlandırmayı amaçlamaktadır.

Anahtar Kelimeler: Jeoekonomi, Pax Silica, ara ülkeler, tedarik zincirleri, Türkiye, siyasal rejimler

 

Abstract

This article examines Pax Silica not merely as a technical framework for advanced supply chain coordination, but as a regime-selective and hierarchical geo-economic architecture emerging in the contemporary global order. The World Economic Forum’s Global Risks Report 2026 identifies geo-economics as surpassing geopolitical and climate-related risks, highlighting a structural shift in which economic instruments increasingly function as mechanisms of power projection and exclusion. Departing from the dominant literature that focuses primarily on great power rivalry, this study analyzes the structural implications of this transformation for intermediary states. The core argument of the article is that Pax Silica produces a three-tiered structure within global value chains, consisting of core technology producers, conditionally integrated intermediary states, and permanently marginalized semi-peripheral actors. Within this framework, political regime characteristics are transformed from normative preferences into measurable indicators of economic reliability and risk. The case of Türkiye demonstrates that despite significant industrial capacity and geostrategic advantages, institutional unpredictability and the erosion of the rule of law constrain deeper integration into emerging geo-economic architectures. The study argues that Türkiye is not structurally condemned to exclusion from the geo-economic competition; however, advancement beyond conditional integration depends on technology diplomacy, institutional reforms, and predictable governance structures. By conceptualizing regime characteristics as functional variables within geo-economic systems, this article contributes to the literature through the notion of regime-selective integration and positions Pax Silica as a concrete manifestation of the evolving relationship between power, political regimes, and the global economy.

Keywords: Geo-economics, Pax Silica, intermediary states, global value chains, Türkiye, political regimes

GİRİŞ

Son yıllarda küresel siyasal ve ekonomik düzen, klasik jeopolitik yarışmanın ötesine geçen yapısal bir dönüşüm sürecine girmiştir. Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) 2026 Küresel Riskler Raporu’nda jeoekonominin, jeopolitik gerilimler ve iklim temelli risklerin önüne geçmesi, bu dönüşümün kurumsal düzeyde de kabul gördüğünü ortaya koymaktadır. Ticaret, teknoloji, finans, enerji ve tedarik zincirleri gibi ekonomik araçlar artık yalnızca refah üretme işlevi görmemekte, aynı zamanda güç projeksiyonu, dışlama ve disiplin mekanizmaları olarak kullanılmaktadır. Bu bağlamda jeoekonomi, küresel düzenin yeni belirleyici mantığı durumuna gelmektedir.

Mevcut yazın, jeoekonomiyi büyük ölçüde ABD–Çin yarışması ve büyük güçler arasındaki stratejik savaşım ekseninde ele almaktadır. Ancak bu yaklaşım, küresel sistemde ne çekirdek ne de karşı-blok içinde yer alan ara ülkelerin konumunu açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Özellikle demokratik gerileme ve otoriterleşme eğilimleri gösteren ara ülkelerin, yükselen jeoekonomik düzende nasıl konumlandığı ve bu konumun geçici mi yoksa kalıcı mı olduğu sorusu yazında sınırlı biçimde ele alınmıştır.

Bu makale, söz konusu boşluğu doldurmayı amaçlamakta ve Pax Silica girişimini yalnızca teknik bir tedarik zinciri düzenlemesi olarak değil, jeoekonominin kurumsallaşmış ve hiyerarşik bir ifadesi olarak ele almaktadır. Makalenin temel savı Pax Silica’nın, otoriterleşen ara ülkeleri küresel değer zincirlerinde kalıcı biçimde yarı-çevre konumuna sabitleyen, rejim-seçici bir jeoekonomik mimari ürettiğidir. Bu çerçevede siyasal rejim özellikleri, normatif bir tercih alanı olmaktan çıkarak doğrudan ekonomik risk ve güvenilirlik parametresi durumuna gelmektedir.

Türkiye, bu savın çözümlenmesi açısından kritik bir örnek sunmaktadır. Jeostratejik konumu, sanayi altyapısı ve lojistik kapasitesine karşın, son yıllarda yaşanan hukuk devleti erozyonu ve kurumsal öngörülemezlik, Türkiye’nin yükselen jeoekonomik düzende çekirdek yapılara derinlemesine katılmasını sınırlandırmaktadır. Bu çalışma, Türkiye örneği üzerinden jeoekonomik çağda siyasal rejim dönüşümleri ile küresel ekonomik konum arasındaki ilişkinin nasıl yeniden kurulduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Jeoekonomi ve Pax Silica: Kavramsal ve Etimolojik Çerçeve

Jeoekonomi

Jeoekonomi kavramı, etimolojik olarak geo (coğrafya) ve economia (ekonomik düzen, yönetim) kelimelerinin birleşiminden türetilmiştir. Kavram, ilk kez 1990’lı yıllarda Edward Luttwak tarafından sistemli biçimde kullanılmış ve askeri güç kullanımının yerini ekonomik araçların aldığı yeni bir güç savaşımı biçimini tanımlamak amacıyla geliştirilmiştir. Jeoekonomi, devletlerin ve büyük güçlerin ticaret, yatırım, teknoloji, enerji, finans ve tedarik zincirlerini stratejik ve siyasal hedefler doğrultusunda kullanmalarını ifade eder.

Jeoekonomi, klasik jeopolitik yaklaşımla hem örtüşen hem de ondan ayrışan bir çözümleyici çerçeve sunar. Jeopolitik, esas olarak coğrafi konum, askeri kapasite ve güvenlik odaklı bir güç anlayışına dayanırken, jeoekonomi, pazar erişimi, teknolojik üstünlük, kritik hammaddelerin denetimi ve küresel değer zincirleri üzerinden işler. Jeopolitikte güç askeri caydırıcılıkla ölçülürken, jeoekonomide güç ekonomik bağımlılık yaratma ve bu bağımlılığı stratejik kaldıraç olarak kullanabilme kapasitesiyle tanımlanır.

Son yıllarda jeoekonominin küresel gündemde jeopolitiğin ve iklim krizinin önüne geçmesinin temel nedeni, büyük güç yarışmasının doğrudan askeri çatışmalardan çok ekonomik ve teknolojik alanlarda yürütülmesidir. Yarı iletkenler, yapay zeka (AI), kritik mineraller ve enerji altyapıları, yeni dönemin stratejik cepheleri durumuna gelmiştir. İklim krizi uzun vadeli ve yapısal bir tehdit oluşturmaya devam etse de büyük güçlerin kısa ve orta vadeli siyasa önceliklerinde teknolojik egemenlik ve ekonomik güvenlik daha belirleyici duruma gelmiştir. Bu durum, iklim siyasalarının dahi jeoekonomik hesaplara bağlı kılınmasına yol açmaktadır.

Pax Silica

Pax Silica kavramı, etimolojik olarak Latince pax (barış, düzen) ve silica (silikon) kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Kavram, tarihsel Pax Romana veya Pax Americana gibi askeri ve siyasal hegemonya temelli düzenlerden farklı olarak, yarı iletkenler, sayısal teknolojiler ve ileri üretim altyapıları üzerinden kurulan yeni bir küresel düzeni ifade etmektedir. Bu bağlamda Pax Silica, askeri güçten çok teknoloji, tedarik zincirleri ve üretim ağları üzerinden işleyen bir hegemonya biçimini temsil etmektedir.

Pax Silica, özellikle yarı iletkenler, AI, kritik mineraller, enerji altyapıları ve lojistik sistemleri kapsayan çok katmanlı bir jeoekonomik mimariyi ifade eder. Bu mimari, ülkeleri yalnızca ekonomik kapasitelerine göre değil, siyasal rejim özellikleri, kurumsal öngörülebilirlik ve normlara uyum düzeylerine göre de sınıflandırmaktadır. Böylece Pax Silica, teknik bir tedarik zinciri düzenlemesi olmaktan çıkarak, normatif ve rejim-seçici bir küresel düzenleme mekanizmasına dönüşmektedir. Bu yönüyle Pax Silica, jeoekonominin kurumsallaşmış bir görünümü olarak değerlendirilmeli ve küresel ekonomide artan parçalanma, seçici bütünleşme ve kalıcı hiyerarşilerle birlikte çözümlenmelidir.

Araştırmanın Amacı ve Hedefleri

Bu araştırmanın temel amacı, jeoekonominin yükseldiği küresel düzende Pax Silica girişiminin yalnızca teknik ve ekonomik bir tedarik zinciri düzenlemesi olmadığını, aynı zamanda siyasal rejim özellikleri üzerinden işleyen, hiyerarşik ve dışlayıcı bir jeoekonomik mimari ürettiğini ortaya koymaktır. Çalışma, özellikle demokratik gerileme ve otoriterleşme eğilimleri gösteren ara ülkelerin bu yeni düzende nasıl konumlandırıldığını ve bu konumun geçici mi yoksa kalıcı mı olduğuna odaklanmaktadır.

Bu genel amaç doğrultusunda araştırmanın başlıca hedefleri şunlardır:

Jeoekonomi kavramının, klasik jeopolitik çözümlemelerden hangi yönleriyle ayrıştığını ve küresel güç savaşımında neden merkezi bir rol üstlendiğini ortaya koymak.

Pax Silica girişimini tarihsel Pax düzenleriyle karşılaştırarak, askeri hegemonyadan teknoloji ve tedarik zinciri hegemonyasına geçişi çözümleyici biçimde açıklamak.

Pax Silica’nın küresel değer zincirlerinde oluşturduğu hiyerarşik yapıyı tanımlamak ve bu yapının ara ülkeler açısından doğurduğu yapısal sonuçları çözümlemek.

Siyasal rejim özellikleri ile jeoekonomik konum arasındaki ilişkiyi Türkiye örneği üzerinden incelemek.

Otoriterleşme eğilimlerinin ara ülkeleri geçici bir uyum sürecinden çok kalıcı bir yarı-çevre konumuna sürükleyip sürüklemediğini değerlendirmek.

Araştırma Soruları

Bu çalışma, yukarıda belirtilen amaç ve hedefler doğrultusunda aşağıdaki temel araştırma sorularına yanıt aramaktadır:

Jeoekonominin yükselişi, klasik jeopolitik güç yarışmasından hangi açılardan ayrışmakta ve küresel düzenin işleyiş mantığını nasıl dönüştürmektedir?

Pax Silica, tarihsel Pax düzenleriyle karşılaştırıldığında ne tür bir hegemonya anlayışını temsil etmektedir?

Pax Silica’nın şekillendirdiği jeoekonomik mimari, küresel değer zincirlerinde nasıl bir hiyerarşik yapı üretmektedir?

Bu hiyerarşik yapı içinde ara ülkeler hangi koşullarda merkezi yapılara yaklaşabilmekte, hangi koşullarda kalıcı bir yarı-çevre konumuna itilmektedir?

Siyasal rejim özellikleri ile jeoekonomik güvenilirlik arasında nasıl bir ilişki bulunmaktadır?

Türkiye örneğinde, son yıllarda yaşanan kurumsal ve siyasal dönüşümler ülkenin Pax Silica bağlamındaki konumunu nasıl etkilemektedir?

Pax Silica ve benzeri jeoekonomik girişimler, ara ülkeler için uzun vadede yapısal bir dışlanma mı yoksa koşullu bir bütünleşme mu üretmektedir?

YÖNTEM

Bu çalışma, nitel araştırma desenine dayalı çözümleyici örnek olay vaka incelemesi yaklaşımını benimsemektedir. Araştırmanın amacı, jeoekonominin kurumsallaşmış bir görünümü olarak değerlendirilen Pax Silica’nın, ara ülkeler üzerindeki yapısal etkilerini ortaya koymak olduğundan nicel genellemeden çok nedensel mekanizmaların, kurumsal örüntülerin ve bağlamsal ilişkilerin çözümlemesine odaklanılmıştır. Bu yönüyle çalışma, açıklayıcı (explanatory) ve yorumlayıcı (interpretive) bir yöntembilimsel çerçeveye sahiptir.

Araştırma Tasarımı

Araştırma, üç aşamalı bir tasarım üzerine kurulmuştur. İlk aşamada, jeoekonomi ve Pax düzenleri yazını sistemli biçimde taranarak kavramsal ve kuramsal çerçeve oluşturulmuştur. Bu aşamada jeoekonominin jeopolitik ve iklim temelli risk anlatılarıyla hangi noktalarda kesiştiği ve hangi açılardan ayrıştığı çözümlenmiştir. İkinci aşamada, Pax Silica girişimi bir kurumsal mimari olarak ele alınmış ve tedarik zincirleri, ileri teknoloji üretimi, enerji altyapıları ve lojistik ağlar bağlamında çok katmanlı bir yapı olarak çözümlenmiştir. Bu çözümleme, Pax Silica’nın teknik bir ekonomik düzenlemenin ötesinde, siyasal rejim özellikleri üzerinden işleyen bir sınıflandırma ve dışlama mekanizması üretip üretmediğini sınamaya yöneliktir. Üçüncü aşamada ise Türkiye, kritik örnek (critical case) olarak seçilerek derinlemesine çözümlenmiştir. Türkiye’nin jeostratejik konumu, sanayi kapasitesi ve küresel tedarik zincirleriyle bütünleşme gizil gücüne karşın, siyasal ve kurumsal dönüşümler nedeniyle neden çekirdek jeoekonomik yapılara sınırlı biçimde girebildiği sorgulanmıştır.

Örnek Olay Seçiminin Gerekçesi

Türkiye’nin örnek olay olarak seçilmesinin üç temel gerekçesi bulunmaktadır. Birincisi, Türkiye ne klasik anlamda çekirdek bir ekonomi ne de çevre ülke konumundadır. Bu durum, Türkiye’yi jeoekonomik dönüşümün etkilerini gözlemlemek açısından tipik bir ara ülke örneği durumuna getirmektedir. İkincisi, son yıllarda yaşanan demokratik gerileme, hukuk devleti erozyonu ve kurumsal öngörülemezlik, siyasal rejim özellikleri ile jeoekonomik konum arasındaki ilişkinin çözümlenmesine elverişli bir zemin sunmaktadır. Üçüncüsü ise Türkiye’nin NATO üyeliği ve Batı ile kurumsal bağlarına karşın, Pax Silica benzeri girişimlerde neden tam bütünleşme sağlayamadığı sorusunun, çalışmanın temel savını sınamak açısından açıklayıcı bir değer taşımasıdır.

Veri Kaynakları

Çalışmada birincil ve ikincil veri kaynakları birlikte kullanılmıştır. Birincil veri seti Dünya Ekonomik Forumu raporları, strateji belgeleri, siyasa metinleri ve resmi açıklamalardan oluşmaktadır. İkincil veri seti ise jeoekonomi, küresel değer zincirleri, otoriterleşme ve ara ülkeler yazınına ait akademik çalışmaları kapsamaktadır. Bu kaynaklar, karşılaştırmalı ve bağlamsal çözümleme yöntemiyle birlikte değerlendirilmiştir.

Çözümleyici Yaklaşım

Çözümlemede, jeoekonomik konumlanma ile siyasal rejim özellikleri arasındaki ilişki nedensel bağlam çözümlemesi yoluyla ele alınmıştır. Bu kapsamda, hukuk devleti, kurumsal öngörülebilirlik ve yönetişim kapasitesi gibi değişkenlerin, Pax Silica bağlamında ekonomik güvenilirlik ve bütünleşme düzeyiyle nasıl ilişkilendiği incelenmiştir. Amaç, bağıntı (korelasyon) saptamasından çok, bu değişkenler arasındaki yapısal ve kalıcı ilişki biçimlerini ortaya koymaktır.

Sınırlılıklar

Bu çalışmanın bazı sınırlılıkları bulunmaktadır. Pax Silica’nın henüz oluşum aşamasında bir girişim olması, uzun vadeli etkilerin deneysel olarak ölçülmesini zorlaştırmaktadır. Ayrıca çalışma, tek örnek olay üzerinden derinlemesine çözümleme sunduğundan, bulguların tüm ara ülkelere genellenmesi sınırlıdır. Bununla birlikte, Türkiye örneğinin sunduğu açıklayıcılık, jeoekonomik çağda siyasal rejim–ekonomik konum ilişkisini anlamak açısından güçlü bir çözümleyici çerçeve sunmaktadır.

KURAMSAL ÇERÇEVE VE YAZINLA İLİŞKİ

Bu çalışma, jeoekonominin yükselişini klasik jeopolitik yarışmanın bir uzantısı olarak değil, küresel güç ilişkilerinin işleyiş mantığını dönüştüren bağımsız bir çözümleme düzlemi olarak ele almaktadır. Jeoekonomi kavramı ilk olarak Edward Luttwak tarafından, ekonomik araçların stratejik amaçlarla kullanılması bağlamında tanımlanmış olsa da güncel yazında bu yaklaşım büyük ölçüde büyük güç yarışması ve özellikle ABD–Çin eksenine indirgenmiştir. Bu çalışma, söz konusu yazından ayrılarak jeoekonominin yalnızca büyük güçler arasındaki bir savaşım alanı değil, aynı zamanda ara ülkelerin küresel sistemdeki konumunu yeniden tanımlayan yapısal bir düzenek olduğunu ileri sürmektedir.

Mevcut yazın, Pax Americana veya Pax Britannica gibi tarihsel Pax düzenlerini askeri ve siyasal hegemonya çerçevesinde ele alırken, teknoloji, tedarik zincirleri ve ölçün (standard) belirleme üzerinden işleyen yeni nesil hegemonya biçimlerini sınırlı biçimde tartışmaktadır. Pax Silica kavramı bu bağlamda, askeri caydırıcılığa dayalı düzenlerden farklı olarak, yarı iletkenler, AI, kritik mineraller ve bunları destekleyen enerji–lojistik altyapılar üzerinden kurulan jeoekonomik bir hegemonya modelini temsil etmektedir. Bu çalışma, Pax Silica’yı tarihsel Pax düzenlerinden ayıran temel özelliğin, doğrudan işgal veya askeri baskı yerine, dışlayıcı bütünleşme mekanizmaları yoluyla işleyen bir güç mimarisi olması olduğunu savunmaktadır.

Kuramsal olarak çalışma, dünya sistemleri yaklaşımının ‘çekirdek–yarı çevre–çevre’ ayrımından yararlanmakla birlikte, bu çerçeveyi durağan bir hiyerarşi olarak değil, rejim türü ve kurumsal kapasiteye bağlı olarak yeniden üretilen devingen bir süreç olarak ele almaktadır. Bu bağlamda ara ülkeler, yalnızca ekonomik gelişmişlik düzeyleriyle değil hukuk devleti, yönetişim kapasitesi ve siyasal öngörülebilirlik gibi kurumsal parametrelerle tanımlanmaktadır.

Yazında görece ihmal edilen bir diğer boyut, siyasal rejim özellikleri ile jeoekonomik güvenilirlik arasındaki ilişkidir. Mevcut çalışmalar çoğunlukla ‘demokratikleşme–kalkınma’ veya ‘otoriterlik–büyüme’ ikiliklerine odaklanırken, bu çalışma rejim türünü normatif bir değişken olmaktan çıkararak, küresel tedarik zincirleri açısından ölçülebilir bir risk etmeni olarak ele almaktadır. Bu yönüyle çalışma, jeoekonomi yazınına ‘rejim seçici bütünleşme’ kavramını kazandırmayı hedeflemektedir.

Son olarak bu çalışma, Türkiye örneği üzerinden jeoekonomik mimarilerin ara ülkelerde geçici uyum alanları mı yoksa kalıcı yapısal konumlar mı ürettiği sorusuna yanıt aramaktadır. Bu yaklaşım, Pax Silica’yı yalnızca güncel bir siyasa girişimi olarak değil, küresel kapitalizmin yeni evresinde güç, rejim ve ekonomi arasındaki ilişkinin somut bir görünümü olarak konumlandırmaktadır.

ÇÖZÜMLEME

Jeoekonominin Yükselişi, Klasik Jeopolitik Güç Yarışmasından Hangi Açılardan Ayrışmakta ve Küresel Düzenin İşleyiş Mantığını Nasıl Dönüştürmektedir?

Jeoekonominin yükselişi, küresel güç yarışmasında kullanılan araçların ve işleyiş mantığının köklü biçimde değiştiğine işaret etmektedir. Klasik jeopolitik yaklaşım, gücü esas olarak askeri kapasite, coğrafi konum ve güvenlik tehditleri üzerinden tanımlarken, jeoekonomi, ekonomik ve teknolojik araçların stratejik amaçlarla seferber edilmesini merkeze almaktadır. Bu dönüşüm, güç kullanımının biçimsel değil yapısal bir nitelik kazandığını göstermektedir.

Jeopolitik yarışmada çatışma ve caydırıcılık genellikle askeri araçlar üzerinden, sıfır toplamlı bir mantıkla yürütülür. Oysa jeoekonomik yarışmada güç, doğrudan çatışmadan çok bağımlılık üretme, erişim kısıtlama ve ölçün belirleme yoluyla kurulmaktadır. Ticaret savaşları, teknoloji ambargoları, yatırım denetimleri ve tedarik zinciri yeniden yapılandırmaları bu yeni yarışma biçiminin başlıca araçlarıdır. Bu araçlar, açık çatışma üretmeden, uzun vadeli ve asimetrik etki yaratma kapasitesine sahiptir.

Jeoekonominin jeopolitikten ayrıştığı bir diğer temel nokta, güç kullanımının görünürlüğüdür. Jeopolitik hamleler genellikle açık ve dramatik krizler üretirken jeoekonomik müdahaleler çoğu zaman teknik, bürokratik ve piyasa dostu söylemlerle meşrulaştırılmaktadır. Ancak bu teknik görünüm, jeoekonomik araçların siyasal niteliğini ortadan kaldırmamakta, aksine onları daha az tartışılır ve daha kalıcı kılmaktadır.

Bu dönüşüm, küresel düzenin işleyiş mantığını da köklü biçimde etkilemektedir. Liberal uluslararası düzenin temel varsayımlarından biri olan karşılıklı ekonomik bağımlılığın çatışma riskini azaltacağı savı, jeoekonomik çağda tersine işlemeye başlamıştır. Ekonomik bütünleşme artık bir güven artırıcı unsur olmaktan çok, stratejik baskı ve disiplin mekanizması olarak kullanılabilmektedir. Böylece küresel ekonomi, bütünleşmeden çok seçici bütünleşme ve denetimli ayrışma ekseninde yeniden şekillenmektedir.

Jeoekonominin yükselişi aynı zamanda normatif ve teknik alanlar arasındaki sınırları da bulanıklaştırmaktadır. Hukuk devleti, kurumsal saydamlık ve yönetişim kapasitesi gibi normatif unsurlar, jeoekonomik düzende doğrudan ekonomik risk göstergeleri olarak yeniden tanımlanmaktadır. Bu durum, siyasal rejim özelliklerini yalnızca iç siyasa sorunu olmaktan çıkararak, küresel ekonomik hiyerarşinin belirleyici unsurlarından biri durumuna getirmektedir.

Sonuç olarak jeoekonomi, jeopolitiğin yerini tamamen alan bir paradigma değil, onun araçlarını ve mantığını dönüştüren daha kapsamlı bir güç kullanım biçimidir. Askeri çatışmanın maliyetinin yükseldiği ve meşruluğunun zayıfladığı bir küresel ortamda, ekonomik ve teknolojik araçlar üzerinden işleyen bu yeni yarışma biçimi, küresel düzeni daha parçalı, daha hiyerarşik ve daha kalıcı biçimde yeniden yapılandırmaktadır.

Pax Silica, Tarihsel Pax Düzenleriyle Karşılaştırıldığında Ne Tür Bir Hegemonya Anlayışını Temsil Etmektedir?

Pax Silica, tarihsel Pax düzenleriyle karşılaştırıldığında, hegemonya kavrayışında niteliksel bir dönüşümü temsil etmektedir. Pax Romana, Pax Britannica ve Pax Americana gibi tarihsel Pax düzenleri, temel olarak askeri üstünlük, siyasal nüfuz ve güvenlik güvenceleri üzerinden kurulmuştur. Bu düzenlerde hegemonya, zor kullanma kapasitesi ve bu kapasitenin meşru kabul edilmesiyle sürdürülebilmiştir. Pax Silica ise askeri güç kullanımını ikincil plana iten, teknoloji, üretim ağları ve tedarik zincirleri üzerinden işleyen yeni bir hegemonya biçimini ifade etmektedir.

Tarihsel Pax düzenlerinde kararlılık, merkezi gücün çevreyi askeri ve siyasal olarak denetlemesiyle sağlanırken, Pax Silica’da kararlılık, kritik teknolojilere erişim ve küresel değer zincirlerine girme kapasitesi üzerinden tanımlanmaktadır. Bu durum, hegemonik gücün niteliğini doğrudan dönüştürmektedir. Hegemonya artık fiziksel güvenlik sağlamaktan çok, ekonomik ve teknolojik güvenilirlik üretme yeteneği üzerinden kurulmaktadır.

Pax Silica’nın ayırt edici bir özelliği, hegemonik düzenin açık zor kullanımı yerine teknik ve bürokratik mekanizmalar aracılığıyla işlemesidir. Yarı iletken ihracat denetimleri, yatırım tarama mekanizmaları, teknoloji ölçünleri ve tedarik zinciri belgelemeleri bu yeni düzenin temel araçlarıdır. Bu araçlar, doğrudan askeri baskı üretmeden, ülkelerin hareket alanını uzun vadeli ve kalıcı biçimde sınırlandırabilmektedir. Böylece hegemonya, görünür krizler üretmeden, gündelik ekonomik işleyişin içine gömülmüş duruma gelmektedir.

Tarihsel Pax düzenleri görece kapsayıcı bütünleşme vaatleri sunarken, Pax Silica daha seçici ve koşullu bir bütünleşme modeli üretmektedir. Bu modelde bütünleşme, yalnızca ekonomik kapasiteye değil aynı zamanda siyasal rejim özelliklerine, kurumsal öngörülebilirliğe ve normlara uyum düzeyine bağlı duruma gelmektedir. Böylece Pax Silica, klasik Pax düzenlerinden farklı olarak, hegemonik düzeni açık bir hiyerarşi üzerinden yeniden üretmektedir.

Bu bağlamda Pax Silica, askeri çatışma riskini azaltırken, yapısal eşitsizlikleri derinleştiren bir düzenleme mantığına sahiptir. Güç, artık güvenlik güvenceleri yoluyla değil, teknolojiye erişim ve üretim ağlarına katılım üzerinden dağıtılmaktadır. Bu durum, özellikle ara ülkeler açısından, kısa vadeli uyumun uzun vadeli yapısal bağımlılığa dönüşme riskini artırmaktadır.

Sonuç olarak Pax Silica, tarihsel Pax düzenlerinin evrimi olarak değil, hegemonya anlayışında paradigmatik bir kırılma olarak değerlendirilmelidir. Askeri üstünlüğe dayalı düzenlerin yerini alan bu yeni yapı, küresel düzeni daha sessiz, daha teknik ve daha kalıcı biçimde yeniden şekillendirmektedir.

Pax Silica’nın Şekillendirdiği Jeoekonomik Mimari, Küresel Değer Zincirlerinde Nasıl Bir Hiyerarşik Yapı Üretmektedir?

Pax Silica’nın en belirgin etkisi, küresel değer zincirlerini yatay ve işlevsel bir bütünleşme alanı olmaktan çıkararak, açık biçimde hiyerarşik ve katmanlı bir yapıya dönüştürmesidir. Bu yeni mimaride ülkelerin konumu, yalnızca üretim kapasitesi veya maliyet üstünlükleriyle değil, teknolojiye erişim düzeyi, kurumsal güvenilirlik ve siyasal rejim özellikleriyle birlikte belirlenmektedir. Böylece küresel ekonomi, piyasa temelli bir iş bölümünden çok, siyasal ve normatif ölçütlerle yapılandırılmış bir düzen durumuna gelmektedir.

Bu bağlamda Pax Silica’nın ürettiği jeoekonomik mimari üç temel katman üzerinden çözümlenebilir. Birinci katman, ileri teknoloji üretiminin çekirdeğini oluşturan ülkelerden meydana gelmektedir. Bu ülkeler, yarı iletken tasarımı, ileri üretim süreçleri ve kritik yazılım altyapılarını denetleme ve teknoloji ölçünlerini belirleme kapasitesine sahiptir. Çekirdek katman, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda normatif gücün de merkezidir.

İkinci katman, çekirdek yapılarla yüksek düzeyde bütünleşme sağlayan ancak kritik teknolojiler üzerinde tam denetim kuramayan ülkelerden oluşmaktadır. Bu ülkeler, üretim, montaj ve ara teknoloji alanlarında önemli roller üstlenmekle birlikte, stratejik karar alma süreçlerinde sınırlı etkiye sahiptir. Bütünleşmeleri koşullu olup, siyasal ve kurumsal güvenilirliğin sürekliliğine bağlıdır.

Üçüncü katman ise ara ülkelerin büyük bölümünü kapsayan yarı-çevre alanını temsil etmektedir. Bu katmanda yer alan ülkeler, küresel değer zincirlerine girmekle birlikte, düşük katma değerli üretim, lojistik ve kaynak temelli etkinliklerle sınırlandırılmaktadır. Teknoloji transferi sınırlıdır ve karar alma mekanizmalarına erişimleri ise son derece kısıtlıdır. Bu durum, yapısal bağımlılığın kalıcılaşmasına yol açmaktadır.

Pax Silica’nın bu hiyerarşik yapısı, klasik küreselleşme anlatılarından önemli ölçüde ayrışmaktadır. Daha önce bütünleşme, zamanla yukarı doğru hareketliliği olanaklı kılan bir süreç olarak görülürken, Pax Silica bağlamında katmanlar arası geçiş, olağan dışı ve siyasal olarak koşullandırılmış bir nitelik kazanmaktadır. Böylece küresel değer zincirleri, hareketlilikten çok konum sabitleme işlevi görmektedir.

Bu mimarinin bir diğer kritik özelliği, teknik ve normatif ölçütlerin iç içe geçmesidir. Hukuk devleti, sözleşme güvenliği, kurumsal öngörülebilirlik ve yönetişim kapasitesi gibi unsurlar, ekonomik başarım düzeyi göstergeleriyle birlikte değerlendirilmekte ve bu da siyasal rejim özelliklerini doğrudan ekonomik hiyerarşinin bir bileşeni durumuna getirmektedir.

Sonuç olarak Pax Silica’nın şekillendirdiği jeoekonomik mimari, küresel değer zincirlerini daha verimli değil, daha öngörülebilir ve denetlenebilir duruma getirmeyi amaçlamaktadır. Bu durum, kararlılık arayışını öne çıkarırken ara ülkeler açısından kalıcı eşitsizlik ve sınırlı hareket alanı riskini derinleştirmektedir.

Bu Hiyerarşik Yapı İçinde Ara Ülkeler Hangi Koşullarda Merkezi Yapılara Yaklaşabilmekte, Hangi Koşullarda Kalıcı Bir Yarı-Çevre Konumuna İtilmektedir?

Pax Silica’nın şekillendirdiği jeoekonomik hiyerarşi içinde ara ülkelerin konumu, yalnızca ekonomik başarım düzeyi göstergeleriyle değil, siyasal, kurumsal ve normatif koşulların bileşkesiyle belirlenmektedir. Bu bağlamda ara ülkeler için merkezi yapılara yaklaşma olasılığı, doğrusal (lineer) bir kalkınma sürecinin sonucu olmaktan çıkmış ve koşullu ve kırılgan bir sürece dönüşmüştür.

Ara ülkelerin merkezi yapılara yaklaşabilmesinin ilk ve temel koşulu, kurumsal öngörülebilirliktir. Hukuk devleti ilkelerinin işleyişi, sözleşme güvenliği ve düzenleyici kararlılık, ileri teknoloji ve kritik tedarik zincirleri açısından vazgeçilmez güven unsurları durumuna gelmiştir. Bu koşulların zayıfladığı durumlarda, ara ülkeler yüksek katma değerli üretim ve teknoloji yoğun etkinliklerden sistemli biçimde dışlanmaktadır.

İkinci koşul, normatif uyum ve rejim güvenilirliğidir. Pax Silica bağlamında bütünleşme, yalnızca piyasa kurallarına uyumu değil, yönetişim kalitesi, saydamlık ve siyasal hesap verebilirliği de içermektedir. Bu durum, siyasal rejim özelliklerini doğrudan ekonomik sınıflandırma ölçütü durumuna getirmekte ve ara ülkelerin hareket alanını siyasal tercihlere bağımlı kılmaktadır.

Üçüncü koşul, teknolojik kapasitenin niteliğidir. Ara ülkelerin yalnızca üretim hacmini artırmaları, merkezi yapılara yaklaşmak için yeterli değildir. Kritik teknolojilerin tasarımı, ölçün belirleme süreçlerine katılım ve bilgi üretim ekosisteminin gücü, bütünleşmenin derinliğini belirleyen temel unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Bu alanlarda sınırlı kalan ülkeler, üretim ağlarının alt katmanlarında sabitlenme riskiyle karşı karşıyadır.

Bu koşulların eş zamanlı olarak zayıfladığı durumlarda, ara ülkeler giderek kalıcı bir yarı-çevre konumuna itilmektedir. Bu konum, küresel değer zincirlerine girmeyi sürdürürken, karar alma mekanizmalarından dışlanmayı ve teknoloji transferinin sınırlandırılmasını içermektedir. Böylece bütünleşme, yükselme aracı olmaktan çıkarak, bağımlılığın yeniden üretildiği bir yapıya dönüşmektedir.

Pax Silica’nın ayırt edici özelliği, bu sürecin büyük ölçüde geri döndürülemez biçimde işlemesidir. Kurumsal erozyon ve normatif uyumsuzluk derinleştikçe, ara ülkelerin merkezi yapılara yeniden yaklaşma kapasitesi azalmaktadır. Bu durum, kısa vadeli siyasal tercihlerin uzun vadeli jeoekonomik sonuçlar üretmesine yol açmaktadır.

Sonuç olarak ara ülkelerin Pax Silica bağlamındaki kaderi, ekonomik büyüklüklerinden çok, siyasal ve kurumsal tercihlerinin sürekliliğiyle şekillenmektedir. Merkezi yapılara yaklaşma olasılığı, olağan dışı ve koşullu bir nitelik kazanırken, yarı-çevre konumu giderek kalıcı bir yapısal duruma dönüşmektedir.

Siyasal Rejim Özellikleri ile Jeoekonomik Güvenilirlik Arasında Nasıl Bir İlişki Bulunmaktadır?

Jeoekonomik çağda siyasal rejim özellikleri ile ekonomik güvenilirlik arasındaki ilişki, önceki dönemlere kıyasla hem daha doğrudan hem de daha yapısal bir nitelik kazanmıştır. Liberal küreselleşme döneminde siyasal rejim türü çoğu zaman ikincil bir değişken olarak değerlendirilirken, Pax Silica bağlamında rejim özellikleri doğrudan jeoekonomik risk hesaplamalarının merkezine yerleşmiştir. Bu dönüşüm, siyasal alan ile ekonomik alan arasındaki görece ayrışmanın ortadan kalktığını göstermektedir.

Jeoekonomik güvenilirlik, bu bağlamda yalnızca makroekonomik göstergeler veya üretim kapasitesiyle ölçülmemektedir. Hukuk devleti ilkelerinin işlerliği, yargı bağımsızlığı, düzenleyici kurumların özerkliği ve sözleşme güvenliği gibi unsurlar, ileri teknoloji üretimi ve kritik tedarik zincirleri açısından belirleyici etmenler durumuna gelmiştir. Bu unsurların zayıfladığı siyasal rejimler, ekonomik açıdan verimli olsalar dahi, uzun vadeli ve yüksek riskli bütünleşme alanlarından sistemli biçimde dışlanmaktadır.

Bu durum, siyasal rejim özelliklerinin normatif bir tercih alanı olmaktan çıkarak, teknik bir risk sınıflandırma ölçütüne dönüşmesine yol açmaktadır. Pax Silica çerçevesinde ülkeler, yalnızca dost–düşman ayrımı üzerinden değil, ‘öngörülebilir–öngörülemez” ve ‘güvenilir–riskli’ ikilikleri üzerinden konumlandırılmaktadır. Böylece jeoekonomik güvenilirlik, siyasal rejimin kararlılık ve kurumsallaşma düzeyiyle doğrudan ilişkilendirilmektedir.

Otoriterleşme eğilimleri bu bağlamda çifte etki üretmektedir. Kısa vadede karar alma süreçlerini hızlandırarak yatırımcılar açısından yüzeysel bir kararlılık algısı yaratabilen bu rejimler, orta ve uzun vadede keyfi müdahale riski, siyasa belirsizliği ve hukuksal güvencelerin zayıflaması nedeniyle jeoekonomik güvenilirliği aşındırmaktadır. Bu durum, özellikle ileri teknoloji ve stratejik sektörlerde bütünleşmenin sınırlandırılmasına yol açmaktadır.

Jeoekonomik güvenilirliğin rejim özellikleriyle bu denli iç içe geçmesi, ara ülkeler açısından kritik bir kırılma yaratmaktadır. Siyasal rejimdeki bozulmalar, yalnızca iç siyasal sonuçlar doğurmamakta, aynı zamanda küresel değer zincirlerinde aşağı yönlü konumlanmayı hızlandırmaktadır. Bu süreç, ekonomik dışlanmanın siyasal tercihlerle kurumsal olarak üretildiğini göstermektedir.

Sonuç olarak Pax Silica bağlamında siyasal rejim özellikleri, jeoekonomik düzenin dışsal bir değişkeni değil, onun kurucu unsurlarından biri durumuna gelmiştir. Jeoekonomik güvenilirlik, artık teknik kapasiteden çok, kurumsal süreklilik ve siyasal öngörülebilirlik üzerinden tanımlanmaktadır.

Türkiye Bakış Açısı: Ara Ülke Olarak Konumlanma, Kapasite ve Stratejik Seçenekler

Bu çalışma açısından Türkiye, Pax Silica ve jeoekonomik yeniden yapılanma sürecinde tipik bir “ara ülke (intermediate state)” örneği olarak ele alınmalıdır. Ara ülke kavramı burada yalnızca gelişmiş–azgelişmiş ikiliğine sıkışmayan bir ekonomik kategoriye değil, aynı zamanda teknolojik kapasite, kurumsal kalite, dış siyasa yönelimi ve ittifak ağları arasında sıkışmış yapısal bir konuma işaret etmektedir. Türkiye ne çekirdek teknoloji üreticisi ülkeler (ABD, Hollanda, Güney Kore, Tayvan gibi) arasında yer almakta ne de düşük katma değerli çevre ülkelerle aynı düzlemde değerlendirilmektedir.

Türkiye’nin Teknolojik Konumu: Nerede Duruyor? Türkiye yarı iletkenler, ileri çip üretimi ve AI donanımı açısından çekirdek üretici konumunda değildir. ASML [1] örneğinde somutlaştığı üzere Hollanda, küresel yarı iletken ekosisteminde tekil ama kritik bir boğaz noktası (chokepoint) üreticisi iken, Türkiye bu türden vazgeçilmez bir teknolojiye veya tedarik düğümüne sahip değildir. Bununla birlikte Türkiye tamamen dışlanmış bir aktör de değildir. Savunma sanayii, yazılım, insansız sistemler, veri merkezleri ve enerji altyapıları gibi alanlarda orta düzey ama yaygın bir teknolojik ekosistem geliştirmiştir. Bu durum Türkiye’yi, Pax Silica düzeninde üretici değil, eklemlenebilir, tamamlayıcı ve lojistik-teknolojik destek sağlayıcı bir aktör konumuna yerleştirmektedir. Dolayısıyla sorun “Türkiye Hollanda olabilir mi?” sorusundan çok, “Türkiye kendi jeoekonomik nişini tanımlayabilir mi?” sorusu etrafında düşünülmelidir.

Ara Ülke Kavramı ve Jeoekonomik Risk: Ara ülkeler için en temel risk, Pax Silica benzeri rejimlerde dışlanma değil, seçici dahil edilme sorunudur. Bu ülkeler belirli sektörlerde sistemle bütünleşirken, stratejik teknoloji katmanlarının dışında tutulabilirler. Bu durum uzun vadede teknolojik bağımlılığı derinleştirir ve dış siyasa özerkliğini sınırlar. Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı otoriterleşme, hukukun üstünlüğü sorunları ve kurumsal aşınma, bu bağlamda yalnızca normatif-demokratik bir sorun değil, jeoekonomik güvenilirlik ve öngörülebilirlik sorunu olarak da okunmalıdır. Pax Silica çerçevesinde yatırım kararları, teknoloji transferi ve tedarik zinciri yerleşimleri rejim türüyle doğrudan bağlantılı duruma gelmektedir.

Hollanda ve BAE Karşılaştırması: Türkiye İçin Ne Olanaklı? Hollanda örneği, ileri teknoloji üretiminin yalnızca sermaye ve insan kaynağıyla değil, kurumsal kararlılık, uzun vadeli devlet-özel sektör eş güdümü ve müttefiklerle derin bütünleşme ile olanaklı olduğunu göstermektedir. Türkiye’nin kısa vadede bu düzeye çıkması gerçekçi değildir. Buna karşılık Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) örneği, ara ülkeler için farklı bir yol haritası sunmaktadır. BAE, üretici olmaktan çok yüksek finansal kapasite, saldırgan devlet yatırımları ve Batı ile uyumlu jeoekonomik söylem sayesinde Pax Silica ekosisteminde platform ve merkez ülke olmayı hedeflemektedir. Türkiye’nin BAE ile arasındaki temel fark, finansal kapasiteden çok siyasal ve kurumsal belirsizliktir. Türkiye, coğrafi konum, insan kaynağı ve sanayi altyapısı açısından üstün olsa da öngörülebilirlik ve hukuk güvenliği alanlarında zayıftır.

Türkiye Nasıl Bir Strateji İzlemeli? Türkiye açısından rasyonel strateji, çekirdek teknoloji üreticisi olma savından çok şu başlıklara odaklanmalıdır: Tedarik zincirlerinde lojistik, enerji ve ara üretim halkalarında vazgeçilmezlik yaratmak, veri merkezleri, enerji geçişi ve bölgesel teknoloji kümeleri üzerinden jeoekonomik değer üretmek, dış siyasada dengeci ama belirsiz değil çok taraflı ama öngörülebilir bir çizgi izlemek ve hukukun üstünlüğü ve kurumsal kapasiteyi, jeoekonomik yarışmanın bir parçası olarak yeniden tanımlamak.

Dış Siyasa ve Uluslararası İlişkiler Açısından Anlamı: Pax Silica, Türkiye açısından klasik jeopolitik denge oyunlarının ötesine geçen bir meydan okumadır. Bu yeni düzende dış siyasa yalnızca güvenlik ve ittifaklar üzerinden değil, teknoloji, yatırım, tedarik zinciri ve ölçünler üzerinden şekillenmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin jeoekonomik konumu, dış siyasanın ikincil bir sonucu değil, bizzat belirleyici bir değişkeni durumuna gelmiştir. Ara ülke olarak Türkiye’nin geleceği, Pax Silica düzeninde hangi katmanda yer alacağına ilişkin vereceği stratejik kararlara bağlıdır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma, jeoekonominin küresel düzenin belirleyici mantığı durumuna geldiği yeni dönemde Pax Silica girişimini, teknik bir tedarik zinciri eş güdümünden çok rejim-seçici ve hiyerarşik bir küresel mimari olarak ele almıştır. Çözümleme, büyük güç yarışmasının yalnızca askeri ve diplomatik alanlarda değil, teknoloji, veri, enerji ve kritik mineraller üzerinden işleyen çok katmanlı bir ekonomik egemenlik biçimine dönüştüğünü göstermektedir. Bu dönüşüm, klasik jeopolitik yaklaşımların ötesinde, siyasal rejim özelliklerini doğrudan ekonomik güvenilirlik ve sistem içi konumlanma ölçütü durumuna getirmektedir.

Çalışmanın temel bulgusu, Pax Silica’nın küresel değer zincirlerinde üç katmanlı bir yapı ürettiğidir: çekirdek teknoloji üreticileri, koşullu bütünleşmeye bağlı ara ülkeler ve kalıcı biçimde dışlanan çevre aktörler. Bu yapı içinde ara ülkelerin konumu, coğrafi üstünlüklerden veya kısa vadeli maliyet üstünlüklerinden çok, hukuk devleti, kurumsal öngörülebilirlik ve yönetişim kapasitesi gibi siyasal ve ekonomik parametrelere bağlı olarak şekillenmektedir. Dolayısıyla jeoekonomik çağda siyasal rejim tercihlerinin sonuçları, iç siyasa alanının çok ötesine taşmakta ve ülkelerin küresel ekonomik hiyerarşi içindeki yerini doğrudan belirlemektedir.

Türkiye bu çerçevede kritik ve çelişkili bir örnek sunmaktadır. Sanayi altyapısı, lojistik kapasitesi, genç iş gücü ve jeostratejik konumu Türkiye’yi kuramsal olarak Pax Silica ekosisteminde üst düzey bir ara ülke adayı durumuna getirmektedir. Ancak son yıllarda derinleşen demokratik gerileme, kurumsal erozyon, hukuk devleti ilkesindeki zayıflama ve siyasal öngörülemezlik, Türkiye’nin bu gizil gücün kalıcı bir üstünlüğe dönüştürmesini engellemektedir. Çözümleme, Türkiye’nin mevcut eğilimler devam ettiği takdirde, koşullu bütünleşme alanında dahi kırılgan bir konuma sürüklenme riskiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.

Buna karşılık çalışma, Türkiye’nin jeoekonomik yarışta yapısal olarak dışlanmaya mahkum olmadığını da ortaya koymaktadır. Hollanda örneği, çekirdek teknoloji üreticisi olmanın uzun vadeli kurumsal yatırım, hukuksal kararlılık ve stratejik uzmanlaşma gerektirdiğini gösterirken, Birleşik Arap Emirlikleri örneği, sınırlı üretim kapasitesine karşın yönetişim, sermaye çekme ve teknoloji ortaklıkları üzerinden ara ülkelerin konumlarını yükseltebileceğini ortaya koymaktadır. Türkiye açısından bu durum, teknoloji egemenliği hedefini kısa vadeli bir sav olmaktan çıkarıp, dış siyasa, sanayi siyasası ve kurumsal reformları kapsayan bütüncül bir stratejiye dönüştürme zorunluluğunu işaret etmektedir.

Uluslararası ilişkiler bakış açsısından bakıldığında Pax Silica, dış siyasanın klasik güvenlik ve ittifak siyasetinden, ölçün belirleme, tedarik zinciri güvenliği ve teknoloji diplomasisi eksenine kaydığını göstermektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin jeoekonomik düzende anlamlı bir aktör olabilmesi, yalnızca çok yönlü diplomasi söylemleriyle değil, öngörülebilir kurumsal yapılar, saydam karar alma süreçleri ve güvenilir ekonomik yönetişimle olanaklı olacaktır. Aksi durumda Türkiye, artan büyük güç yarışması ortamında stratejik önemine karşın, karar verici değil uyum sağlayıcı bir konumda kalma riskiyle karşı karşıyadır.

Sonuç olarak bu çalışma, jeoekonomik çağda Pax Silica’nın yalnızca küresel tedarik zincirlerini değil, aynı zamanda siyasal rejimlerin kaderini de yeniden tanımladığını ileri sürmektedir. Türkiye örneği, ara ülkelerin bu yeni düzende karşı karşıya olduğu yapısal ikilemi açık biçimde ortaya koymaktadır: kurumsal ve siyasal reformlarla koşullu bütünleşmenin ötesine geçmek ya da otoriterleşme eğilimleriyle kalıcı bir yarı-çevre konumuna razı olmak. Bu ikilem, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda derin bir dış siyasa izleme ve uluslararası konumlanma sorunu olarak karşımızda durmaktadır.

Türkiye İçin Siyasa Çıkarımları

Bu çalışmanın bulguları, Türkiye’nin Pax Silica ile şekillenen jeoekonomik düzende edilgin bir uyum nesnesi değil, doğru tercih ve reformlarla konumunu yukarı taşıyabilecek bir ara ülke olduğunu göstermektedir. Ancak bu gizil gücün gerçek olması, kısa vadeli taktik manevralardan çok bütüncül ve uzun erimli bir stratejik çerçeve gerektirmektedir. Aşağıda sıralanan siyasa çıkarımları, Türkiye’nin jeoekonomik yarışmada marjinalleşmesini önlemeye ve koşullu bütünleşme alanından üst düzey ara ülke konumuna geçişini olanaklı kılmaya yöneliktir.

İlk olarak, demokrasi, hukuk devleti ve kurumsal öngörülebilirlik, jeoekonomik çağda normatif değerler olmaktan çıkmış, doğrudan ekonomik güvenlik unsurlarına dönüşmüştür. Türkiye açısından yargı bağımsızlığı, düzenleyici kurumların özerkliği ve mülkiyet haklarının korunması, demokratik bir idealden çok küresel tedarik zincirlerine erişimin ön koşulu durumuna gelmiştir. Pax Silica benzeri mimarilerde ülkeler, siyasal rejim özellikleri üzerinden sistemli bir risk değerlendirmesine bağlı kılınmakta, bu da kurumsal zayıflıkların doğrudan dışlanma veya düşük katmanlı bütünleşme ile sonuçlanmasına yol açmaktadır.

İkinci olarak, teknoloji ve sanayi siyasalarının dış siyasadan bağımsız ele alınması sürdürülebilir değildir. Yarı iletkenler, AI ve kritik mineraller gibi alanlar, klasik ekonomik sektörler değil, dış siyasanın yeni müzakere başlıklarıdır. Türkiye’nin bu alanlarda ilerleyebilmesi, ikili ve çok taraflı ilişkilerde teknoloji ortaklıklarını, ölçün uyumunu ve veri güvenliğini merkeze alan bir teknoloji diplomasisi geliştirmesini zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, yalnızca ticari değil jeoekonomik bir kaldıraç olarak değerlendirilmelidir.

Üçüncü olarak, Türkiye’nin Hollanda gibi çekirdek teknoloji üreticisi ülkelerle yarışabilmesi kısa vadede gerçekçi değildir. Ancak bu durum yapısal bir geri kalmışlık anlamına gelmemektedir. Daha ulaşılabilir hedef, yüksek katma değerli ara üretim, ileri mühendislik, lojistik bütünleşme ve bölgesel merkez olma kapasitesinin güçlendirilmesidir. Bu strateji, Türkiye’yi teknoloji tüketicisi olmaktan çıkararak, Pax Silica ekosisteminde vazgeçilmez bir ara halka durumuna getirebilir.

Dördüncü olarak, Birleşik Arap Emirlikleri örneği, sınırlı demokratik kapasiteye karşın kurumsal kararlılık, yatırım güvenliği ve küresel sermaye ile uyumlu yönetişim modellerinin jeoekonomik konumu yukarı taşıyabildiğini göstermektedir. Türkiye açısından bu örnek, otoriterleşmenin kaçınılmaz olarak dışlanma anlamına gelmediğini, ancak kurumsal keyfiliğin ve öngörülemezliğin jeoekonomik sistemler tarafından hoş karşılanmadığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla sorun rejimin ideolojik niteliğinden çok, öngörülebilirlik ve kuralların bağlayıcılığıdır.

Son olarak, Türkiye’nin jeoekonomik çağdaki dış siyasa vizyonu, dengeci ve çok yönlü söylemlerin ötesine geçerek somut uyum ve bütünleşme kapasitesine odaklanmalıdır. Pax Silica gibi girişimler karşısında belirsiz konumlanma ve stratejik otonomi sağlamaktan çok karar alma süreçlerinin dışında kalma riskini artırmaktadır. Türkiye için temel sorun, hangi blokla söylemsel yakınlık kurduğu değil, hangi kurumsal ve teknolojik ölçünlere uyum sağladığıdır.

Bu siyasa çıkarımları, Türkiye’nin jeoekonomik düzende karşı karşıya olduğu tercihin özünü açık biçimde ortaya koymaktadır: kurumsal ve siyasal reformlar yoluyla üst düzey ara ülke konumuna yükselmek ya da mevcut eğilimlerle kalıcı bir yarı-çevre konumuna sıkışmak. Bu tercih, yalnızca ekonomik kalkınma değil, Türkiye’nin uzun vadeli dış siyasa kapasitesi ve uluslararası sistemdeki etkinliği açısından da belirleyici olacaktır.


 

Kaynakça

 

Baldwin, D. A. (1985). Economic statecraft. Princeton University Press.

Bremmer, I. (2022). The power of crisis: How three threats—and our response—will change the world. Simon & Schuster.

Farrell, H., & Newman, A. L. (2019). Weaponized interdependence: How global economic networks shape state coercion. International Security, 44(1), 42–79. https://doi.org/10.1162/isec_a_00351

Farrell, H., & Newman, A. L. (2023). Underground empire: How America weaponized the world economy. Henry Holt and Company.

Gereffi, G. (2018). Global value chains and development: Redefining the contours of 21st century capitalism. Cambridge Journal of Regions, Economy and Society, 11(1), 61–72. https://doi.org/10.1093/cjres/rsx048

International Monetary Fund. (2023). Geoeconomic fragmentation and the future of multilateralism. IMF.

Luttwak, E. N. (1990). From geopolitics to geo-economics: Logic of conflict, grammar of commerce. The National Interest, 20, 17–23.

Strange, S. (1996). The retreat of the state: The diffusion of power in the world economy. Cambridge University Press.

World Economic Forum. (2026). The global risks report 2026. World Economic Forum.

Yeung, H. W.-C. (2016). Strategic coupling: East Asian industrial transformation in the new global economy. Transactions of the Institute of British Geographers, 41(1), 1–16. https://doi.org/10.1111/tran.12119

 



[1] ASML Holding N.V., ileri düzey yarı iletken üretiminde kullanılan litografi makinelerinin (özellikle aşırı ultraviyole (EUV) teknolojisinin) dünyadaki eylemli tekelidir. Bu teknoloji, en gelişmiş mikroçiplerin üretimi için vazgeçilmez olup, ASML’yi küresel tedarik zincirinde stratejik bir aktör durumuna getirmektedir. ABD ve müttefiklerinin ihracat kısıtlamaları yoluyla ASML teknolojisinin Çin’e erişimini sınırlandırması, teknolojinin artık yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik ve güvenlik temelli bir güç unsuru olarak kullanıldığını göstermektedir. Bu durum, günümüz uluslararası sisteminde teknolojik kapasitenin devletler arası güç yarışmasının merkezine yerleştiğine işaret etmektedir.

Hiç yorum yok: