Jeoekonomi ve Pax Silica:
Ara Ülkeler ve Türkiye
Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma,
jeoekonominin küresel düzenin belirleyici mantığı durumuna geldiği yeni dönemde
Pax Silica girişimini teknik bir tedarik zinciri düzenlemesinin ötesinde,
rejim-seçici ve hiyerarşik bir jeoekonomik mimari olarak ele almaktadır. Dünya
Ekonomik Forumu’nun 2026 Küresel Riskler Raporu’nda jeoekonominin jeopolitik ve
iklim temelli risklerin önüne geçmesi, ekonomik araçların artık doğrudan güç
projeksiyonu ve dışlama mekanizmaları olarak kullanıldığını göstermektedir.
Çalışma, mevcut yazında ağırlıklı olarak büyük güç yarışması ekseninde ele
alınan jeoekonomik dönüşümün, ara ülkeler açısından ne tür yapısal sonuçlar
doğurduğunu çözümlemektedir. Makalenin temel savı Pax Silica’nın küresel değer
zincirlerinde çekirdek, koşullu bileşik ara ülkeler ve kalıcı yarı-çevre
aktörlerinden oluşan üç katmanlı bir yapı ürettiğidir. Bu yapı içinde siyasal
rejim özellikleri, normatif tercihler olmaktan çıkarak doğrudan ekonomik
güvenilirlik ve risk sınıflandırması ölçütlerine dönüşmektedir. Türkiye örneği
üzerinden yapılan çözümleme, sanayi altyapısı ve jeostratejik üstünlüklere karşın
kurumsal öngörülemezlik ve hukuk devleti erozyonunun, ülkenin jeoekonomik
konumunu sınırladığını ortaya koymaktadır. Çalışma, Türkiye’nin jeoekonomik
yarışta yapısal olarak dışlanmaya mahkum olmadığını, ancak üst düzey bütünleşmenin
teknoloji diplomasisi, kurumsal reformlar ve öngörülebilir yönetişim
kapasitesine bağlı olduğunu ileri sürmektedir. Bu yönüyle makale, jeoekonomi yazınına
rejim-seçici bütünleşme kavramını kazandırmayı ve Pax Silica’yı küresel
kapitalizmin yeni evresinde güç, rejim ve ekonomi ilişkilerinin somut bir görünümü
olarak konumlandırmayı amaçlamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Jeoekonomi, Pax Silica, ara ülkeler, tedarik zincirleri, Türkiye, siyasal
rejimler
Abstract
This article
examines Pax Silica not merely as a technical framework for advanced supply
chain coordination, but as a regime-selective and hierarchical geo-economic
architecture emerging in the contemporary global order. The World Economic
Forum’s Global Risks Report 2026 identifies geo-economics as surpassing
geopolitical and climate-related risks, highlighting a structural shift in
which economic instruments increasingly function as mechanisms of power
projection and exclusion. Departing from the dominant literature that focuses
primarily on great power rivalry, this study analyzes the structural
implications of this transformation for intermediary states. The core argument
of the article is that Pax Silica produces a three-tiered structure within
global value chains, consisting of core technology producers, conditionally
integrated intermediary states, and permanently marginalized semi-peripheral
actors. Within this framework, political regime characteristics are transformed
from normative preferences into measurable indicators of economic reliability
and risk. The case of Türkiye demonstrates that despite significant industrial
capacity and geostrategic advantages, institutional unpredictability and the
erosion of the rule of law constrain deeper integration into emerging
geo-economic architectures. The study argues that Türkiye is not structurally
condemned to exclusion from the geo-economic competition; however, advancement
beyond conditional integration depends on technology diplomacy, institutional
reforms, and predictable governance structures. By conceptualizing regime
characteristics as functional variables within geo-economic systems, this
article contributes to the literature through the notion of regime-selective
integration and positions Pax Silica as a concrete manifestation of the evolving
relationship between power, political regimes, and the global economy.
Keywords: Geo-economics, Pax Silica, intermediary
states, global value chains, Türkiye, political regimes
GİRİŞ
Son yıllarda
küresel siyasal ve ekonomik düzen, klasik jeopolitik yarışmanın ötesine geçen
yapısal bir dönüşüm sürecine girmiştir. Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) 2026
Küresel Riskler Raporu’nda jeoekonominin, jeopolitik gerilimler ve iklim
temelli risklerin önüne geçmesi, bu dönüşümün kurumsal düzeyde de kabul
gördüğünü ortaya koymaktadır. Ticaret, teknoloji, finans, enerji ve tedarik
zincirleri gibi ekonomik araçlar artık yalnızca refah üretme işlevi görmemekte,
aynı zamanda güç projeksiyonu, dışlama ve disiplin mekanizmaları olarak
kullanılmaktadır. Bu bağlamda jeoekonomi, küresel düzenin yeni belirleyici
mantığı durumuna gelmektedir.
Mevcut yazın,
jeoekonomiyi büyük ölçüde ABD–Çin yarışması ve büyük güçler arasındaki
stratejik savaşım ekseninde ele almaktadır. Ancak bu yaklaşım, küresel sistemde
ne çekirdek ne de karşı-blok içinde yer alan ara ülkelerin konumunu açıklamakta
yetersiz kalmaktadır. Özellikle demokratik gerileme ve otoriterleşme eğilimleri
gösteren ara ülkelerin, yükselen jeoekonomik düzende nasıl konumlandığı ve bu
konumun geçici mi yoksa kalıcı mı olduğu sorusu yazında sınırlı biçimde ele
alınmıştır.
Bu makale, söz
konusu boşluğu doldurmayı amaçlamakta ve Pax Silica girişimini yalnızca teknik
bir tedarik zinciri düzenlemesi olarak değil, jeoekonominin kurumsallaşmış ve
hiyerarşik bir ifadesi olarak ele almaktadır. Makalenin temel savı Pax
Silica’nın, otoriterleşen ara ülkeleri küresel değer zincirlerinde kalıcı
biçimde yarı-çevre konumuna sabitleyen, rejim-seçici bir jeoekonomik mimari
ürettiğidir. Bu çerçevede siyasal rejim özellikleri, normatif bir tercih alanı
olmaktan çıkarak doğrudan ekonomik risk ve güvenilirlik parametresi durumuna
gelmektedir.
Türkiye, bu savın
çözümlenmesi açısından kritik bir örnek sunmaktadır. Jeostratejik konumu,
sanayi altyapısı ve lojistik kapasitesine karşın, son yıllarda yaşanan hukuk
devleti erozyonu ve kurumsal öngörülemezlik, Türkiye’nin yükselen jeoekonomik
düzende çekirdek yapılara derinlemesine katılmasını sınırlandırmaktadır. Bu
çalışma, Türkiye örneği üzerinden jeoekonomik çağda siyasal rejim dönüşümleri
ile küresel ekonomik konum arasındaki ilişkinin nasıl yeniden kurulduğunu
ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Jeoekonomi ve Pax Silica: Kavramsal ve Etimolojik Çerçeve
Jeoekonomi
Jeoekonomi
kavramı, etimolojik olarak geo (coğrafya) ve economia (ekonomik
düzen, yönetim) kelimelerinin birleşiminden türetilmiştir. Kavram, ilk kez
1990’lı yıllarda Edward Luttwak tarafından sistemli biçimde kullanılmış ve
askeri güç kullanımının yerini ekonomik araçların aldığı yeni bir güç savaşımı
biçimini tanımlamak amacıyla geliştirilmiştir. Jeoekonomi, devletlerin ve büyük
güçlerin ticaret, yatırım, teknoloji, enerji, finans ve tedarik zincirlerini
stratejik ve siyasal hedefler doğrultusunda kullanmalarını ifade eder.
Jeoekonomi,
klasik jeopolitik yaklaşımla hem örtüşen hem de ondan ayrışan bir çözümleyici
çerçeve sunar. Jeopolitik, esas olarak coğrafi konum, askeri kapasite ve
güvenlik odaklı bir güç anlayışına dayanırken, jeoekonomi, pazar erişimi,
teknolojik üstünlük, kritik hammaddelerin denetimi ve küresel değer zincirleri
üzerinden işler. Jeopolitikte güç askeri caydırıcılıkla ölçülürken,
jeoekonomide güç ekonomik bağımlılık yaratma ve bu bağımlılığı stratejik
kaldıraç olarak kullanabilme kapasitesiyle tanımlanır.
Son yıllarda
jeoekonominin küresel gündemde jeopolitiğin ve iklim krizinin önüne geçmesinin
temel nedeni, büyük güç yarışmasının doğrudan askeri çatışmalardan çok ekonomik
ve teknolojik alanlarda yürütülmesidir. Yarı iletkenler, yapay zeka (AI),
kritik mineraller ve enerji altyapıları, yeni dönemin stratejik cepheleri durumuna
gelmiştir. İklim krizi uzun vadeli ve yapısal bir tehdit oluşturmaya devam etse
de büyük güçlerin kısa ve orta vadeli siyasa önceliklerinde teknolojik
egemenlik ve ekonomik güvenlik daha belirleyici duruma gelmiştir. Bu durum,
iklim siyasalarının dahi jeoekonomik hesaplara bağlı kılınmasına yol
açmaktadır.
Pax Silica
Pax Silica
kavramı, etimolojik olarak Latince pax (barış, düzen) ve silica (silikon)
kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Kavram, tarihsel Pax Romana veya Pax
Americana gibi askeri ve siyasal hegemonya temelli düzenlerden farklı olarak,
yarı iletkenler, sayısal teknolojiler ve ileri üretim altyapıları üzerinden
kurulan yeni bir küresel düzeni ifade etmektedir. Bu bağlamda Pax Silica,
askeri güçten çok teknoloji, tedarik zincirleri ve üretim ağları üzerinden
işleyen bir hegemonya biçimini temsil etmektedir.
Pax Silica,
özellikle yarı iletkenler, AI, kritik mineraller, enerji altyapıları ve
lojistik sistemleri kapsayan çok katmanlı bir jeoekonomik mimariyi ifade eder.
Bu mimari, ülkeleri yalnızca ekonomik kapasitelerine göre değil, siyasal rejim
özellikleri, kurumsal öngörülebilirlik ve normlara uyum düzeylerine göre de
sınıflandırmaktadır. Böylece Pax Silica, teknik bir tedarik zinciri düzenlemesi
olmaktan çıkarak, normatif ve rejim-seçici bir küresel düzenleme mekanizmasına
dönüşmektedir. Bu yönüyle Pax Silica, jeoekonominin kurumsallaşmış bir görünümü
olarak değerlendirilmeli ve küresel ekonomide artan parçalanma, seçici bütünleşme
ve kalıcı hiyerarşilerle birlikte çözümlenmelidir.
Araştırmanın Amacı ve Hedefleri
Bu araştırmanın
temel amacı, jeoekonominin yükseldiği küresel düzende Pax Silica girişiminin
yalnızca teknik ve ekonomik bir tedarik zinciri düzenlemesi olmadığını, aynı
zamanda siyasal rejim özellikleri üzerinden işleyen, hiyerarşik ve dışlayıcı
bir jeoekonomik mimari ürettiğini ortaya koymaktır. Çalışma, özellikle
demokratik gerileme ve otoriterleşme eğilimleri gösteren ara ülkelerin bu yeni
düzende nasıl konumlandırıldığını ve bu konumun geçici mi yoksa kalıcı mı
olduğuna odaklanmaktadır.
Bu genel amaç
doğrultusunda araştırmanın başlıca hedefleri şunlardır:
Jeoekonomi kavramının, klasik jeopolitik çözümlemelerden
hangi yönleriyle ayrıştığını ve küresel güç savaşımında neden merkezi bir rol
üstlendiğini ortaya koymak.
Pax Silica girişimini tarihsel Pax düzenleriyle
karşılaştırarak, askeri hegemonyadan teknoloji ve tedarik zinciri hegemonyasına
geçişi çözümleyici biçimde açıklamak.
Pax Silica’nın küresel değer zincirlerinde oluşturduğu
hiyerarşik yapıyı tanımlamak ve bu yapının ara ülkeler açısından doğurduğu
yapısal sonuçları çözümlemek.
Siyasal rejim özellikleri ile jeoekonomik konum
arasındaki ilişkiyi Türkiye örneği üzerinden incelemek.
Otoriterleşme eğilimlerinin ara ülkeleri geçici bir uyum
sürecinden çok kalıcı bir yarı-çevre konumuna sürükleyip sürüklemediğini
değerlendirmek.
Araştırma Soruları
Bu çalışma,
yukarıda belirtilen amaç ve hedefler doğrultusunda aşağıdaki temel araştırma
sorularına yanıt aramaktadır:
Jeoekonominin yükselişi, klasik jeopolitik güç yarışmasından
hangi açılardan ayrışmakta ve küresel düzenin işleyiş mantığını nasıl
dönüştürmektedir?
Pax Silica, tarihsel Pax düzenleriyle
karşılaştırıldığında ne tür bir hegemonya anlayışını temsil etmektedir?
Pax Silica’nın şekillendirdiği jeoekonomik mimari,
küresel değer zincirlerinde nasıl bir hiyerarşik yapı üretmektedir?
Bu hiyerarşik yapı içinde ara ülkeler hangi koşullarda merkezi
yapılara yaklaşabilmekte, hangi koşullarda kalıcı bir yarı-çevre konumuna
itilmektedir?
Siyasal rejim özellikleri ile jeoekonomik güvenilirlik
arasında nasıl bir ilişki bulunmaktadır?
Türkiye örneğinde, son yıllarda yaşanan kurumsal ve
siyasal dönüşümler ülkenin Pax Silica bağlamındaki konumunu nasıl
etkilemektedir?
Pax Silica ve benzeri jeoekonomik girişimler, ara ülkeler
için uzun vadede yapısal bir dışlanma mı yoksa koşullu bir bütünleşme mu
üretmektedir?
YÖNTEM
Bu çalışma, nitel
araştırma desenine dayalı çözümleyici örnek olay vaka incelemesi yaklaşımını
benimsemektedir. Araştırmanın amacı, jeoekonominin kurumsallaşmış bir görünümü
olarak değerlendirilen Pax Silica’nın, ara ülkeler üzerindeki yapısal
etkilerini ortaya koymak olduğundan nicel genellemeden çok nedensel
mekanizmaların, kurumsal örüntülerin ve bağlamsal ilişkilerin çözümlemesine
odaklanılmıştır. Bu yönüyle çalışma, açıklayıcı (explanatory) ve
yorumlayıcı (interpretive) bir yöntembilimsel çerçeveye sahiptir.
Araştırma Tasarımı
Araştırma, üç aşamalı bir tasarım üzerine kurulmuştur.
İlk aşamada, jeoekonomi ve Pax düzenleri yazını sistemli biçimde taranarak
kavramsal ve kuramsal çerçeve oluşturulmuştur. Bu aşamada jeoekonominin jeopolitik
ve iklim temelli risk anlatılarıyla hangi noktalarda kesiştiği ve hangi
açılardan ayrıştığı çözümlenmiştir. İkinci aşamada, Pax Silica girişimi bir
kurumsal mimari olarak ele alınmış ve tedarik zincirleri, ileri teknoloji
üretimi, enerji altyapıları ve lojistik ağlar bağlamında çok katmanlı bir yapı
olarak çözümlenmiştir. Bu çözümleme, Pax Silica’nın teknik bir ekonomik
düzenlemenin ötesinde, siyasal rejim özellikleri üzerinden işleyen bir
sınıflandırma ve dışlama mekanizması üretip üretmediğini sınamaya yöneliktir. Üçüncü
aşamada ise Türkiye, kritik örnek (critical case) olarak seçilerek
derinlemesine çözümlenmiştir. Türkiye’nin jeostratejik konumu, sanayi
kapasitesi ve küresel tedarik zincirleriyle bütünleşme gizil gücüne karşın,
siyasal ve kurumsal dönüşümler nedeniyle neden çekirdek jeoekonomik yapılara
sınırlı biçimde girebildiği sorgulanmıştır.
Örnek Olay Seçiminin Gerekçesi
Türkiye’nin örnek
olay olarak seçilmesinin üç temel gerekçesi bulunmaktadır. Birincisi, Türkiye
ne klasik anlamda çekirdek bir ekonomi ne de çevre ülke konumundadır. Bu durum,
Türkiye’yi jeoekonomik dönüşümün etkilerini gözlemlemek açısından tipik bir ara
ülke örneği durumuna getirmektedir. İkincisi, son yıllarda yaşanan demokratik
gerileme, hukuk devleti erozyonu ve kurumsal öngörülemezlik, siyasal rejim
özellikleri ile jeoekonomik konum arasındaki ilişkinin çözümlenmesine elverişli
bir zemin sunmaktadır. Üçüncüsü ise Türkiye’nin NATO üyeliği ve Batı ile
kurumsal bağlarına karşın, Pax Silica benzeri girişimlerde neden tam bütünleşme
sağlayamadığı sorusunun, çalışmanın temel savını sınamak açısından açıklayıcı
bir değer taşımasıdır.
Veri Kaynakları
Çalışmada
birincil ve ikincil veri kaynakları birlikte kullanılmıştır. Birincil veri seti
Dünya Ekonomik Forumu raporları, strateji belgeleri, siyasa metinleri ve resmi
açıklamalardan oluşmaktadır. İkincil veri seti ise jeoekonomi, küresel değer
zincirleri, otoriterleşme ve ara ülkeler yazınına ait akademik çalışmaları
kapsamaktadır. Bu kaynaklar, karşılaştırmalı ve bağlamsal çözümleme yöntemiyle
birlikte değerlendirilmiştir.
Çözümleyici Yaklaşım
Çözümlemede,
jeoekonomik konumlanma ile siyasal rejim özellikleri arasındaki ilişki nedensel
bağlam çözümlemesi yoluyla ele alınmıştır. Bu kapsamda, hukuk devleti, kurumsal
öngörülebilirlik ve yönetişim kapasitesi gibi değişkenlerin, Pax Silica
bağlamında ekonomik güvenilirlik ve bütünleşme düzeyiyle nasıl ilişkilendiği
incelenmiştir. Amaç, bağıntı (korelasyon) saptamasından çok, bu değişkenler
arasındaki yapısal ve kalıcı ilişki biçimlerini ortaya koymaktır.
Sınırlılıklar
Bu çalışmanın
bazı sınırlılıkları bulunmaktadır. Pax Silica’nın henüz oluşum aşamasında bir
girişim olması, uzun vadeli etkilerin deneysel olarak ölçülmesini
zorlaştırmaktadır. Ayrıca çalışma, tek örnek olay üzerinden derinlemesine çözümleme
sunduğundan, bulguların tüm ara ülkelere genellenmesi sınırlıdır. Bununla
birlikte, Türkiye örneğinin sunduğu açıklayıcılık, jeoekonomik çağda siyasal
rejim–ekonomik konum ilişkisini anlamak açısından güçlü bir çözümleyici çerçeve
sunmaktadır.
KURAMSAL ÇERÇEVE VE YAZINLA İLİŞKİ
Bu çalışma,
jeoekonominin yükselişini klasik jeopolitik yarışmanın bir uzantısı olarak
değil, küresel güç ilişkilerinin işleyiş mantığını dönüştüren bağımsız bir çözümleme
düzlemi olarak ele almaktadır. Jeoekonomi kavramı ilk olarak Edward Luttwak
tarafından, ekonomik araçların stratejik amaçlarla kullanılması bağlamında
tanımlanmış olsa da güncel yazında bu yaklaşım büyük ölçüde büyük güç yarışması
ve özellikle ABD–Çin eksenine indirgenmiştir. Bu çalışma, söz konusu yazından
ayrılarak jeoekonominin yalnızca büyük güçler arasındaki bir savaşım alanı
değil, aynı zamanda ara ülkelerin küresel sistemdeki konumunu yeniden
tanımlayan yapısal bir düzenek olduğunu ileri sürmektedir.
Mevcut yazın, Pax
Americana veya Pax Britannica gibi tarihsel Pax düzenlerini askeri ve siyasal
hegemonya çerçevesinde ele alırken, teknoloji, tedarik zincirleri ve ölçün (standard)
belirleme üzerinden işleyen yeni nesil hegemonya biçimlerini sınırlı biçimde
tartışmaktadır. Pax Silica kavramı bu bağlamda, askeri caydırıcılığa dayalı
düzenlerden farklı olarak, yarı iletkenler, AI, kritik mineraller ve bunları
destekleyen enerji–lojistik altyapılar üzerinden kurulan jeoekonomik bir
hegemonya modelini temsil etmektedir. Bu çalışma, Pax Silica’yı tarihsel Pax
düzenlerinden ayıran temel özelliğin, doğrudan işgal veya askeri baskı yerine,
dışlayıcı bütünleşme mekanizmaları yoluyla işleyen bir güç mimarisi olması
olduğunu savunmaktadır.
Kuramsal olarak
çalışma, dünya sistemleri yaklaşımının ‘çekirdek–yarı çevre–çevre’ ayrımından
yararlanmakla birlikte, bu çerçeveyi durağan bir hiyerarşi olarak değil, rejim
türü ve kurumsal kapasiteye bağlı olarak yeniden üretilen devingen bir süreç
olarak ele almaktadır. Bu bağlamda ara ülkeler, yalnızca ekonomik gelişmişlik
düzeyleriyle değil hukuk devleti, yönetişim kapasitesi ve siyasal
öngörülebilirlik gibi kurumsal parametrelerle tanımlanmaktadır.
Yazında görece
ihmal edilen bir diğer boyut, siyasal rejim özellikleri ile jeoekonomik
güvenilirlik arasındaki ilişkidir. Mevcut çalışmalar çoğunlukla ‘demokratikleşme–kalkınma’
veya ‘otoriterlik–büyüme’ ikiliklerine odaklanırken, bu çalışma rejim türünü
normatif bir değişken olmaktan çıkararak, küresel tedarik zincirleri açısından
ölçülebilir bir risk etmeni olarak ele almaktadır. Bu yönüyle çalışma,
jeoekonomi yazınına ‘rejim seçici bütünleşme’ kavramını kazandırmayı
hedeflemektedir.
Son olarak bu
çalışma, Türkiye örneği üzerinden jeoekonomik mimarilerin ara ülkelerde geçici
uyum alanları mı yoksa kalıcı yapısal konumlar mı ürettiği sorusuna yanıt
aramaktadır. Bu yaklaşım, Pax Silica’yı yalnızca güncel bir siyasa girişimi
olarak değil, küresel kapitalizmin yeni evresinde güç, rejim ve ekonomi
arasındaki ilişkinin somut bir görünümü olarak konumlandırmaktadır.
ÇÖZÜMLEME
Jeoekonominin Yükselişi, Klasik Jeopolitik Güç Yarışmasından Hangi
Açılardan Ayrışmakta ve Küresel Düzenin İşleyiş Mantığını Nasıl
Dönüştürmektedir?
Jeoekonominin
yükselişi, küresel güç yarışmasında kullanılan araçların ve işleyiş mantığının
köklü biçimde değiştiğine işaret etmektedir. Klasik jeopolitik yaklaşım, gücü
esas olarak askeri kapasite, coğrafi konum ve güvenlik tehditleri üzerinden
tanımlarken, jeoekonomi, ekonomik ve teknolojik araçların stratejik amaçlarla
seferber edilmesini merkeze almaktadır. Bu dönüşüm, güç kullanımının biçimsel
değil yapısal bir nitelik kazandığını göstermektedir.
Jeopolitik yarışmada
çatışma ve caydırıcılık genellikle askeri araçlar üzerinden, sıfır toplamlı bir
mantıkla yürütülür. Oysa jeoekonomik yarışmada güç, doğrudan çatışmadan çok
bağımlılık üretme, erişim kısıtlama ve ölçün belirleme yoluyla kurulmaktadır.
Ticaret savaşları, teknoloji ambargoları, yatırım denetimleri ve tedarik
zinciri yeniden yapılandırmaları bu yeni yarışma biçiminin başlıca araçlarıdır.
Bu araçlar, açık çatışma üretmeden, uzun vadeli ve asimetrik etki yaratma
kapasitesine sahiptir.
Jeoekonominin jeopolitikten
ayrıştığı bir diğer temel nokta, güç kullanımının görünürlüğüdür. Jeopolitik
hamleler genellikle açık ve dramatik krizler üretirken jeoekonomik müdahaleler
çoğu zaman teknik, bürokratik ve piyasa dostu söylemlerle
meşrulaştırılmaktadır. Ancak bu teknik görünüm, jeoekonomik araçların siyasal
niteliğini ortadan kaldırmamakta, aksine onları daha az tartışılır ve daha
kalıcı kılmaktadır.
Bu dönüşüm,
küresel düzenin işleyiş mantığını da köklü biçimde etkilemektedir. Liberal
uluslararası düzenin temel varsayımlarından biri olan karşılıklı ekonomik
bağımlılığın çatışma riskini azaltacağı savı, jeoekonomik çağda tersine
işlemeye başlamıştır. Ekonomik bütünleşme artık bir güven artırıcı unsur
olmaktan çok, stratejik baskı ve disiplin mekanizması olarak
kullanılabilmektedir. Böylece küresel ekonomi, bütünleşmeden çok seçici bütünleşme
ve denetimli ayrışma ekseninde yeniden şekillenmektedir.
Jeoekonominin
yükselişi aynı zamanda normatif ve teknik alanlar arasındaki sınırları da
bulanıklaştırmaktadır. Hukuk devleti, kurumsal saydamlık ve yönetişim
kapasitesi gibi normatif unsurlar, jeoekonomik düzende doğrudan ekonomik risk
göstergeleri olarak yeniden tanımlanmaktadır. Bu durum, siyasal rejim
özelliklerini yalnızca iç siyasa sorunu olmaktan çıkararak, küresel ekonomik
hiyerarşinin belirleyici unsurlarından biri durumuna getirmektedir.
Sonuç olarak
jeoekonomi, jeopolitiğin yerini tamamen alan bir paradigma değil, onun
araçlarını ve mantığını dönüştüren daha kapsamlı bir güç kullanım biçimidir. Askeri
çatışmanın maliyetinin yükseldiği ve meşruluğunun zayıfladığı bir küresel
ortamda, ekonomik ve teknolojik araçlar üzerinden işleyen bu yeni yarışma
biçimi, küresel düzeni daha parçalı, daha hiyerarşik ve daha kalıcı biçimde
yeniden yapılandırmaktadır.
Pax Silica, Tarihsel Pax Düzenleriyle Karşılaştırıldığında Ne Tür Bir
Hegemonya Anlayışını Temsil Etmektedir?
Pax Silica,
tarihsel Pax düzenleriyle karşılaştırıldığında, hegemonya kavrayışında
niteliksel bir dönüşümü temsil etmektedir. Pax Romana, Pax Britannica ve Pax
Americana gibi tarihsel Pax düzenleri, temel olarak askeri üstünlük, siyasal
nüfuz ve güvenlik güvenceleri üzerinden kurulmuştur. Bu düzenlerde hegemonya,
zor kullanma kapasitesi ve bu kapasitenin meşru kabul edilmesiyle
sürdürülebilmiştir. Pax Silica ise askeri güç kullanımını ikincil plana iten,
teknoloji, üretim ağları ve tedarik zincirleri üzerinden işleyen yeni bir
hegemonya biçimini ifade etmektedir.
Tarihsel Pax
düzenlerinde kararlılık, merkezi gücün çevreyi askeri ve siyasal olarak
denetlemesiyle sağlanırken, Pax Silica’da kararlılık, kritik teknolojilere
erişim ve küresel değer zincirlerine girme kapasitesi üzerinden
tanımlanmaktadır. Bu durum, hegemonik gücün niteliğini doğrudan
dönüştürmektedir. Hegemonya artık fiziksel güvenlik sağlamaktan çok, ekonomik
ve teknolojik güvenilirlik üretme yeteneği üzerinden kurulmaktadır.
Pax Silica’nın
ayırt edici bir özelliği, hegemonik düzenin açık zor kullanımı yerine teknik ve
bürokratik mekanizmalar aracılığıyla işlemesidir. Yarı iletken ihracat denetimleri,
yatırım tarama mekanizmaları, teknoloji ölçünleri ve tedarik zinciri belgelemeleri
bu yeni düzenin temel araçlarıdır. Bu araçlar, doğrudan askeri baskı üretmeden,
ülkelerin hareket alanını uzun vadeli ve kalıcı biçimde
sınırlandırabilmektedir. Böylece hegemonya, görünür krizler üretmeden, gündelik
ekonomik işleyişin içine gömülmüş duruma gelmektedir.
Tarihsel Pax
düzenleri görece kapsayıcı bütünleşme vaatleri sunarken, Pax Silica daha seçici
ve koşullu bir bütünleşme modeli üretmektedir. Bu modelde bütünleşme, yalnızca
ekonomik kapasiteye değil aynı zamanda siyasal rejim özelliklerine, kurumsal
öngörülebilirliğe ve normlara uyum düzeyine bağlı duruma gelmektedir. Böylece
Pax Silica, klasik Pax düzenlerinden farklı olarak, hegemonik düzeni açık bir
hiyerarşi üzerinden yeniden üretmektedir.
Bu bağlamda Pax
Silica, askeri çatışma riskini azaltırken, yapısal eşitsizlikleri derinleştiren
bir düzenleme mantığına sahiptir. Güç, artık güvenlik güvenceleri yoluyla değil,
teknolojiye erişim ve üretim ağlarına katılım üzerinden dağıtılmaktadır. Bu
durum, özellikle ara ülkeler açısından, kısa vadeli uyumun uzun vadeli yapısal
bağımlılığa dönüşme riskini artırmaktadır.
Sonuç olarak Pax
Silica, tarihsel Pax düzenlerinin evrimi olarak değil, hegemonya anlayışında
paradigmatik bir kırılma olarak değerlendirilmelidir. Askeri üstünlüğe dayalı
düzenlerin yerini alan bu yeni yapı, küresel düzeni daha sessiz, daha teknik ve
daha kalıcı biçimde yeniden şekillendirmektedir.
Pax Silica’nın Şekillendirdiği Jeoekonomik Mimari, Küresel Değer
Zincirlerinde Nasıl Bir Hiyerarşik Yapı Üretmektedir?
Pax Silica’nın en
belirgin etkisi, küresel değer zincirlerini yatay ve işlevsel bir bütünleşme
alanı olmaktan çıkararak, açık biçimde hiyerarşik ve katmanlı bir yapıya
dönüştürmesidir. Bu yeni mimaride ülkelerin konumu, yalnızca üretim kapasitesi
veya maliyet üstünlükleriyle değil, teknolojiye erişim düzeyi, kurumsal
güvenilirlik ve siyasal rejim özellikleriyle birlikte belirlenmektedir. Böylece
küresel ekonomi, piyasa temelli bir iş bölümünden çok, siyasal ve normatif
ölçütlerle yapılandırılmış bir düzen durumuna gelmektedir.
Bu bağlamda Pax
Silica’nın ürettiği jeoekonomik mimari üç temel katman üzerinden çözümlenebilir.
Birinci katman, ileri teknoloji üretiminin çekirdeğini oluşturan ülkelerden
meydana gelmektedir. Bu ülkeler, yarı iletken tasarımı, ileri üretim süreçleri
ve kritik yazılım altyapılarını denetleme ve teknoloji ölçünlerini belirleme
kapasitesine sahiptir. Çekirdek katman, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda
normatif gücün de merkezidir.
İkinci katman,
çekirdek yapılarla yüksek düzeyde bütünleşme sağlayan ancak kritik teknolojiler
üzerinde tam denetim kuramayan ülkelerden oluşmaktadır. Bu ülkeler, üretim,
montaj ve ara teknoloji alanlarında önemli roller üstlenmekle birlikte,
stratejik karar alma süreçlerinde sınırlı etkiye sahiptir. Bütünleşmeleri
koşullu olup, siyasal ve kurumsal güvenilirliğin sürekliliğine bağlıdır.
Üçüncü katman ise
ara ülkelerin büyük bölümünü kapsayan yarı-çevre alanını temsil etmektedir. Bu
katmanda yer alan ülkeler, küresel değer zincirlerine girmekle birlikte, düşük
katma değerli üretim, lojistik ve kaynak temelli etkinliklerle
sınırlandırılmaktadır. Teknoloji transferi sınırlıdır ve karar alma
mekanizmalarına erişimleri ise son derece kısıtlıdır. Bu durum, yapısal
bağımlılığın kalıcılaşmasına yol açmaktadır.
Pax Silica’nın bu
hiyerarşik yapısı, klasik küreselleşme anlatılarından önemli ölçüde
ayrışmaktadır. Daha önce bütünleşme, zamanla yukarı doğru hareketliliği olanaklı
kılan bir süreç olarak görülürken, Pax Silica bağlamında katmanlar arası geçiş,
olağan dışı ve siyasal olarak koşullandırılmış bir nitelik kazanmaktadır.
Böylece küresel değer zincirleri, hareketlilikten çok konum sabitleme işlevi
görmektedir.
Bu mimarinin bir
diğer kritik özelliği, teknik ve normatif ölçütlerin iç içe geçmesidir. Hukuk
devleti, sözleşme güvenliği, kurumsal öngörülebilirlik ve yönetişim kapasitesi
gibi unsurlar, ekonomik başarım düzeyi göstergeleriyle birlikte
değerlendirilmekte ve bu da siyasal rejim özelliklerini doğrudan ekonomik
hiyerarşinin bir bileşeni durumuna getirmektedir.
Sonuç olarak Pax
Silica’nın şekillendirdiği jeoekonomik mimari, küresel değer zincirlerini daha
verimli değil, daha öngörülebilir ve denetlenebilir duruma getirmeyi
amaçlamaktadır. Bu durum, kararlılık arayışını öne çıkarırken ara ülkeler
açısından kalıcı eşitsizlik ve sınırlı hareket alanı riskini
derinleştirmektedir.
Bu Hiyerarşik Yapı İçinde Ara Ülkeler Hangi Koşullarda Merkezi Yapılara
Yaklaşabilmekte, Hangi Koşullarda Kalıcı Bir Yarı-Çevre Konumuna İtilmektedir?
Pax Silica’nın
şekillendirdiği jeoekonomik hiyerarşi içinde ara ülkelerin konumu, yalnızca
ekonomik başarım düzeyi göstergeleriyle değil, siyasal, kurumsal ve normatif
koşulların bileşkesiyle belirlenmektedir. Bu bağlamda ara ülkeler için merkezi
yapılara yaklaşma olasılığı, doğrusal (lineer) bir kalkınma sürecinin sonucu
olmaktan çıkmış ve koşullu ve kırılgan bir sürece dönüşmüştür.
Ara ülkelerin merkezi
yapılara yaklaşabilmesinin ilk ve temel koşulu, kurumsal öngörülebilirliktir.
Hukuk devleti ilkelerinin işleyişi, sözleşme güvenliği ve düzenleyici kararlılık,
ileri teknoloji ve kritik tedarik zincirleri açısından vazgeçilmez güven
unsurları durumuna gelmiştir. Bu koşulların zayıfladığı durumlarda, ara ülkeler
yüksek katma değerli üretim ve teknoloji yoğun etkinliklerden sistemli biçimde
dışlanmaktadır.
İkinci koşul,
normatif uyum ve rejim güvenilirliğidir. Pax Silica bağlamında bütünleşme,
yalnızca piyasa kurallarına uyumu değil, yönetişim kalitesi, saydamlık ve
siyasal hesap verebilirliği de içermektedir. Bu durum, siyasal rejim
özelliklerini doğrudan ekonomik sınıflandırma ölçütü durumuna getirmekte ve ara
ülkelerin hareket alanını siyasal tercihlere bağımlı kılmaktadır.
Üçüncü koşul,
teknolojik kapasitenin niteliğidir. Ara ülkelerin yalnızca üretim hacmini
artırmaları, merkezi yapılara yaklaşmak için yeterli değildir. Kritik
teknolojilerin tasarımı, ölçün belirleme süreçlerine katılım ve bilgi üretim
ekosisteminin gücü, bütünleşmenin derinliğini belirleyen temel unsurlar olarak
öne çıkmaktadır. Bu alanlarda sınırlı kalan ülkeler, üretim ağlarının alt
katmanlarında sabitlenme riskiyle karşı karşıyadır.
Bu koşulların eş
zamanlı olarak zayıfladığı durumlarda, ara ülkeler giderek kalıcı bir
yarı-çevre konumuna itilmektedir. Bu konum, küresel değer zincirlerine girmeyi
sürdürürken, karar alma mekanizmalarından dışlanmayı ve teknoloji transferinin
sınırlandırılmasını içermektedir. Böylece bütünleşme, yükselme aracı olmaktan
çıkarak, bağımlılığın yeniden üretildiği bir yapıya dönüşmektedir.
Pax Silica’nın
ayırt edici özelliği, bu sürecin büyük ölçüde geri döndürülemez biçimde
işlemesidir. Kurumsal erozyon ve normatif uyumsuzluk derinleştikçe, ara
ülkelerin merkezi yapılara yeniden yaklaşma kapasitesi azalmaktadır. Bu durum,
kısa vadeli siyasal tercihlerin uzun vadeli jeoekonomik sonuçlar üretmesine yol
açmaktadır.
Sonuç olarak ara
ülkelerin Pax Silica bağlamındaki kaderi, ekonomik büyüklüklerinden çok,
siyasal ve kurumsal tercihlerinin sürekliliğiyle şekillenmektedir. Merkezi
yapılara yaklaşma olasılığı, olağan dışı ve koşullu bir nitelik kazanırken, yarı-çevre
konumu giderek kalıcı bir yapısal duruma dönüşmektedir.
Siyasal Rejim Özellikleri ile Jeoekonomik Güvenilirlik Arasında Nasıl Bir
İlişki Bulunmaktadır?
Jeoekonomik çağda
siyasal rejim özellikleri ile ekonomik güvenilirlik arasındaki ilişki, önceki
dönemlere kıyasla hem daha doğrudan hem de daha yapısal bir nitelik
kazanmıştır. Liberal küreselleşme döneminde siyasal rejim türü çoğu zaman
ikincil bir değişken olarak değerlendirilirken, Pax Silica bağlamında rejim
özellikleri doğrudan jeoekonomik risk hesaplamalarının merkezine yerleşmiştir.
Bu dönüşüm, siyasal alan ile ekonomik alan arasındaki görece ayrışmanın ortadan
kalktığını göstermektedir.
Jeoekonomik
güvenilirlik, bu bağlamda yalnızca makroekonomik göstergeler veya üretim
kapasitesiyle ölçülmemektedir. Hukuk devleti ilkelerinin işlerliği, yargı
bağımsızlığı, düzenleyici kurumların özerkliği ve sözleşme güvenliği gibi
unsurlar, ileri teknoloji üretimi ve kritik tedarik zincirleri açısından
belirleyici etmenler durumuna gelmiştir. Bu unsurların zayıfladığı siyasal
rejimler, ekonomik açıdan verimli olsalar dahi, uzun vadeli ve yüksek riskli bütünleşme
alanlarından sistemli biçimde dışlanmaktadır.
Bu durum, siyasal
rejim özelliklerinin normatif bir tercih alanı olmaktan çıkarak, teknik bir
risk sınıflandırma ölçütüne dönüşmesine yol açmaktadır. Pax Silica çerçevesinde
ülkeler, yalnızca dost–düşman ayrımı üzerinden değil, ‘öngörülebilir–öngörülemez”
ve ‘güvenilir–riskli’ ikilikleri üzerinden konumlandırılmaktadır. Böylece
jeoekonomik güvenilirlik, siyasal rejimin kararlılık ve kurumsallaşma düzeyiyle
doğrudan ilişkilendirilmektedir.
Otoriterleşme
eğilimleri bu bağlamda çifte etki üretmektedir. Kısa vadede karar alma
süreçlerini hızlandırarak yatırımcılar açısından yüzeysel bir kararlılık algısı
yaratabilen bu rejimler, orta ve uzun vadede keyfi müdahale riski, siyasa
belirsizliği ve hukuksal güvencelerin zayıflaması nedeniyle jeoekonomik
güvenilirliği aşındırmaktadır. Bu durum, özellikle ileri teknoloji ve stratejik
sektörlerde bütünleşmenin sınırlandırılmasına yol açmaktadır.
Jeoekonomik
güvenilirliğin rejim özellikleriyle bu denli iç içe geçmesi, ara ülkeler
açısından kritik bir kırılma yaratmaktadır. Siyasal rejimdeki bozulmalar,
yalnızca iç siyasal sonuçlar doğurmamakta, aynı zamanda küresel değer
zincirlerinde aşağı yönlü konumlanmayı hızlandırmaktadır. Bu süreç, ekonomik
dışlanmanın siyasal tercihlerle kurumsal olarak üretildiğini göstermektedir.
Sonuç olarak Pax
Silica bağlamında siyasal rejim özellikleri, jeoekonomik düzenin dışsal bir
değişkeni değil, onun kurucu unsurlarından biri durumuna gelmiştir. Jeoekonomik
güvenilirlik, artık teknik kapasiteden çok, kurumsal süreklilik ve siyasal
öngörülebilirlik üzerinden tanımlanmaktadır.
Türkiye Bakış Açısı: Ara Ülke Olarak Konumlanma, Kapasite ve Stratejik
Seçenekler
Bu çalışma
açısından Türkiye, Pax Silica ve jeoekonomik yeniden yapılanma sürecinde tipik
bir “ara ülke (intermediate state)” örneği olarak ele alınmalıdır. Ara
ülke kavramı burada yalnızca gelişmiş–azgelişmiş ikiliğine sıkışmayan bir
ekonomik kategoriye değil, aynı zamanda teknolojik kapasite, kurumsal kalite,
dış siyasa yönelimi ve ittifak ağları arasında sıkışmış yapısal bir konuma
işaret etmektedir. Türkiye ne çekirdek teknoloji üreticisi ülkeler (ABD,
Hollanda, Güney Kore, Tayvan gibi) arasında yer almakta ne de düşük katma
değerli çevre ülkelerle aynı düzlemde değerlendirilmektedir.
Türkiye’nin Teknolojik Konumu: Nerede Duruyor? Türkiye yarı iletkenler,
ileri çip üretimi ve AI donanımı açısından çekirdek üretici konumunda değildir.
ASML [1] örneğinde
somutlaştığı üzere Hollanda, küresel yarı iletken ekosisteminde tekil ama
kritik bir boğaz noktası (chokepoint) üreticisi iken, Türkiye bu türden
vazgeçilmez bir teknolojiye veya tedarik düğümüne sahip değildir. Bununla
birlikte Türkiye tamamen dışlanmış bir aktör de değildir. Savunma sanayii,
yazılım, insansız sistemler, veri merkezleri ve enerji altyapıları gibi
alanlarda orta düzey ama yaygın bir teknolojik ekosistem geliştirmiştir. Bu
durum Türkiye’yi, Pax Silica düzeninde üretici değil, eklemlenebilir,
tamamlayıcı ve lojistik-teknolojik destek sağlayıcı bir aktör konumuna
yerleştirmektedir. Dolayısıyla sorun “Türkiye Hollanda olabilir mi?” sorusundan
çok, “Türkiye kendi jeoekonomik nişini tanımlayabilir mi?” sorusu etrafında
düşünülmelidir.
Ara Ülke Kavramı ve Jeoekonomik Risk: Ara ülkeler için en temel risk, Pax Silica benzeri
rejimlerde dışlanma değil, seçici dahil edilme sorunudur. Bu ülkeler belirli
sektörlerde sistemle bütünleşirken, stratejik teknoloji katmanlarının dışında
tutulabilirler. Bu durum uzun vadede teknolojik bağımlılığı derinleştirir ve
dış siyasa özerkliğini sınırlar. Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı
otoriterleşme, hukukun üstünlüğü sorunları ve kurumsal aşınma, bu bağlamda
yalnızca normatif-demokratik bir sorun değil, jeoekonomik güvenilirlik ve
öngörülebilirlik sorunu olarak da okunmalıdır. Pax Silica çerçevesinde yatırım
kararları, teknoloji transferi ve tedarik zinciri yerleşimleri rejim türüyle
doğrudan bağlantılı duruma gelmektedir.
Hollanda ve BAE Karşılaştırması: Türkiye İçin Ne Olanaklı? Hollanda örneği, ileri
teknoloji üretiminin yalnızca sermaye ve insan kaynağıyla değil, kurumsal kararlılık,
uzun vadeli devlet-özel sektör eş güdümü ve müttefiklerle derin bütünleşme ile olanaklı
olduğunu göstermektedir. Türkiye’nin kısa vadede bu düzeye çıkması gerçekçi
değildir. Buna karşılık Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) örneği, ara ülkeler
için farklı bir yol haritası sunmaktadır. BAE, üretici olmaktan çok yüksek
finansal kapasite, saldırgan devlet yatırımları ve Batı ile uyumlu jeoekonomik
söylem sayesinde Pax Silica ekosisteminde platform ve merkez ülke olmayı
hedeflemektedir. Türkiye’nin BAE ile arasındaki temel fark, finansal
kapasiteden çok siyasal ve kurumsal belirsizliktir. Türkiye, coğrafi konum,
insan kaynağı ve sanayi altyapısı açısından üstün olsa da öngörülebilirlik ve
hukuk güvenliği alanlarında zayıftır.
Türkiye Nasıl Bir Strateji İzlemeli? Türkiye açısından rasyonel strateji, çekirdek teknoloji
üreticisi olma savından çok şu başlıklara odaklanmalıdır: Tedarik zincirlerinde
lojistik, enerji ve ara üretim halkalarında vazgeçilmezlik yaratmak, veri
merkezleri, enerji geçişi ve bölgesel teknoloji kümeleri üzerinden jeoekonomik
değer üretmek, dış siyasada dengeci ama belirsiz değil çok taraflı ama
öngörülebilir bir çizgi izlemek ve hukukun üstünlüğü ve kurumsal kapasiteyi,
jeoekonomik yarışmanın bir parçası olarak yeniden tanımlamak.
Dış Siyasa ve Uluslararası İlişkiler Açısından Anlamı: Pax Silica, Türkiye
açısından klasik jeopolitik denge oyunlarının ötesine geçen bir meydan
okumadır. Bu yeni düzende dış siyasa yalnızca güvenlik ve ittifaklar üzerinden
değil, teknoloji, yatırım, tedarik zinciri ve ölçünler üzerinden
şekillenmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin jeoekonomik konumu, dış siyasanın ikincil
bir sonucu değil, bizzat belirleyici bir değişkeni durumuna gelmiştir. Ara ülke
olarak Türkiye’nin geleceği, Pax Silica düzeninde hangi katmanda yer alacağına ilişkin
vereceği stratejik kararlara bağlıdır.
GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma,
jeoekonominin küresel düzenin belirleyici mantığı durumuna geldiği yeni dönemde
Pax Silica girişimini, teknik bir tedarik zinciri eş güdümünden çok
rejim-seçici ve hiyerarşik bir küresel mimari olarak ele almıştır. Çözümleme,
büyük güç yarışmasının yalnızca askeri ve diplomatik alanlarda değil,
teknoloji, veri, enerji ve kritik mineraller üzerinden işleyen çok katmanlı bir
ekonomik egemenlik biçimine dönüştüğünü göstermektedir. Bu dönüşüm, klasik jeopolitik
yaklaşımların ötesinde, siyasal rejim özelliklerini doğrudan ekonomik
güvenilirlik ve sistem içi konumlanma ölçütü durumuna getirmektedir.
Çalışmanın temel
bulgusu, Pax Silica’nın küresel değer zincirlerinde üç katmanlı bir yapı
ürettiğidir: çekirdek teknoloji üreticileri, koşullu bütünleşmeye bağlı ara
ülkeler ve kalıcı biçimde dışlanan çevre aktörler. Bu yapı içinde ara ülkelerin
konumu, coğrafi üstünlüklerden veya kısa vadeli maliyet üstünlüklerinden çok,
hukuk devleti, kurumsal öngörülebilirlik ve yönetişim kapasitesi gibi siyasal
ve ekonomik parametrelere bağlı olarak şekillenmektedir. Dolayısıyla
jeoekonomik çağda siyasal rejim tercihlerinin sonuçları, iç siyasa alanının çok
ötesine taşmakta ve ülkelerin küresel ekonomik hiyerarşi içindeki yerini
doğrudan belirlemektedir.
Türkiye bu
çerçevede kritik ve çelişkili bir örnek sunmaktadır. Sanayi altyapısı, lojistik
kapasitesi, genç iş gücü ve jeostratejik konumu Türkiye’yi kuramsal olarak Pax
Silica ekosisteminde üst düzey bir ara ülke adayı durumuna getirmektedir. Ancak
son yıllarda derinleşen demokratik gerileme, kurumsal erozyon, hukuk devleti
ilkesindeki zayıflama ve siyasal öngörülemezlik, Türkiye’nin bu gizil gücün
kalıcı bir üstünlüğe dönüştürmesini engellemektedir. Çözümleme, Türkiye’nin
mevcut eğilimler devam ettiği takdirde, koşullu bütünleşme alanında dahi
kırılgan bir konuma sürüklenme riskiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.
Buna karşılık
çalışma, Türkiye’nin jeoekonomik yarışta yapısal olarak dışlanmaya mahkum
olmadığını da ortaya koymaktadır. Hollanda örneği, çekirdek teknoloji üreticisi
olmanın uzun vadeli kurumsal yatırım, hukuksal kararlılık ve stratejik
uzmanlaşma gerektirdiğini gösterirken, Birleşik Arap Emirlikleri örneği,
sınırlı üretim kapasitesine karşın yönetişim, sermaye çekme ve teknoloji
ortaklıkları üzerinden ara ülkelerin konumlarını yükseltebileceğini ortaya
koymaktadır. Türkiye açısından bu durum, teknoloji egemenliği hedefini kısa
vadeli bir sav olmaktan çıkarıp, dış siyasa, sanayi siyasası ve kurumsal
reformları kapsayan bütüncül bir stratejiye dönüştürme zorunluluğunu işaret
etmektedir.
Uluslararası
ilişkiler bakış açsısından bakıldığında Pax Silica, dış siyasanın klasik
güvenlik ve ittifak siyasetinden, ölçün belirleme, tedarik zinciri güvenliği ve
teknoloji diplomasisi eksenine kaydığını göstermektedir. Bu bağlamda
Türkiye’nin jeoekonomik düzende anlamlı bir aktör olabilmesi, yalnızca çok
yönlü diplomasi söylemleriyle değil, öngörülebilir kurumsal yapılar, saydam
karar alma süreçleri ve güvenilir ekonomik yönetişimle olanaklı olacaktır. Aksi
durumda Türkiye, artan büyük güç yarışması ortamında stratejik önemine karşın,
karar verici değil uyum sağlayıcı bir konumda kalma riskiyle karşı karşıyadır.
Sonuç olarak bu
çalışma, jeoekonomik çağda Pax Silica’nın yalnızca küresel tedarik zincirlerini
değil, aynı zamanda siyasal rejimlerin kaderini de yeniden tanımladığını ileri
sürmektedir. Türkiye örneği, ara ülkelerin bu yeni düzende karşı karşıya olduğu
yapısal ikilemi açık biçimde ortaya koymaktadır: kurumsal ve siyasal
reformlarla koşullu bütünleşmenin ötesine geçmek ya da otoriterleşme
eğilimleriyle kalıcı bir yarı-çevre konumuna razı olmak. Bu ikilem, yalnızca
ekonomik değil, aynı zamanda derin bir dış siyasa izleme ve uluslararası
konumlanma sorunu olarak karşımızda durmaktadır.
Türkiye İçin Siyasa Çıkarımları
Bu çalışmanın
bulguları, Türkiye’nin Pax Silica ile şekillenen jeoekonomik düzende edilgin
bir uyum nesnesi değil, doğru tercih ve reformlarla konumunu yukarı
taşıyabilecek bir ara ülke olduğunu göstermektedir. Ancak bu gizil gücün gerçek
olması, kısa vadeli taktik manevralardan çok bütüncül ve uzun erimli bir
stratejik çerçeve gerektirmektedir. Aşağıda sıralanan siyasa çıkarımları,
Türkiye’nin jeoekonomik yarışmada marjinalleşmesini önlemeye ve koşullu bütünleşme
alanından üst düzey ara ülke konumuna geçişini olanaklı kılmaya yöneliktir.
İlk olarak, demokrasi,
hukuk devleti ve kurumsal öngörülebilirlik, jeoekonomik çağda normatif değerler
olmaktan çıkmış, doğrudan ekonomik güvenlik unsurlarına dönüşmüştür. Türkiye
açısından yargı bağımsızlığı, düzenleyici kurumların özerkliği ve mülkiyet
haklarının korunması, demokratik bir idealden çok küresel tedarik zincirlerine
erişimin ön koşulu durumuna gelmiştir. Pax Silica benzeri mimarilerde ülkeler,
siyasal rejim özellikleri üzerinden sistemli bir risk değerlendirmesine bağlı
kılınmakta, bu da kurumsal zayıflıkların doğrudan dışlanma veya düşük katmanlı bütünleşme
ile sonuçlanmasına yol açmaktadır.
İkinci olarak,
teknoloji ve sanayi siyasalarının dış siyasadan bağımsız ele alınması
sürdürülebilir değildir. Yarı iletkenler, AI ve kritik mineraller gibi alanlar,
klasik ekonomik sektörler değil, dış siyasanın yeni müzakere başlıklarıdır.
Türkiye’nin bu alanlarda ilerleyebilmesi, ikili ve çok taraflı ilişkilerde
teknoloji ortaklıklarını, ölçün uyumunu ve veri güvenliğini merkeze alan bir
teknoloji diplomasisi geliştirmesini zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda Avrupa
Birliği ile Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, yalnızca ticari değil jeoekonomik
bir kaldıraç olarak değerlendirilmelidir.
Üçüncü olarak,
Türkiye’nin Hollanda gibi çekirdek teknoloji üreticisi ülkelerle yarışabilmesi
kısa vadede gerçekçi değildir. Ancak bu durum yapısal bir geri kalmışlık
anlamına gelmemektedir. Daha ulaşılabilir hedef, yüksek katma değerli ara
üretim, ileri mühendislik, lojistik bütünleşme ve bölgesel merkez olma
kapasitesinin güçlendirilmesidir. Bu strateji, Türkiye’yi teknoloji tüketicisi
olmaktan çıkararak, Pax Silica ekosisteminde vazgeçilmez bir ara halka durumuna
getirebilir.
Dördüncü olarak,
Birleşik Arap Emirlikleri örneği, sınırlı demokratik kapasiteye karşın kurumsal
kararlılık, yatırım güvenliği ve küresel sermaye ile uyumlu yönetişim
modellerinin jeoekonomik konumu yukarı taşıyabildiğini göstermektedir. Türkiye
açısından bu örnek, otoriterleşmenin kaçınılmaz olarak dışlanma anlamına
gelmediğini, ancak kurumsal keyfiliğin ve öngörülemezliğin jeoekonomik
sistemler tarafından hoş karşılanmadığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla sorun
rejimin ideolojik niteliğinden çok, öngörülebilirlik ve kuralların
bağlayıcılığıdır.
Son olarak,
Türkiye’nin jeoekonomik çağdaki dış siyasa vizyonu, dengeci ve çok yönlü
söylemlerin ötesine geçerek somut uyum ve bütünleşme kapasitesine
odaklanmalıdır. Pax Silica gibi girişimler karşısında belirsiz konumlanma ve
stratejik otonomi sağlamaktan çok karar alma süreçlerinin dışında kalma riskini
artırmaktadır. Türkiye için temel sorun, hangi blokla söylemsel yakınlık
kurduğu değil, hangi kurumsal ve teknolojik ölçünlere uyum sağladığıdır.
Bu siyasa
çıkarımları, Türkiye’nin jeoekonomik düzende karşı karşıya olduğu tercihin
özünü açık biçimde ortaya koymaktadır: kurumsal ve siyasal reformlar yoluyla
üst düzey ara ülke konumuna yükselmek ya da mevcut eğilimlerle kalıcı bir
yarı-çevre konumuna sıkışmak. Bu tercih, yalnızca ekonomik kalkınma değil,
Türkiye’nin uzun vadeli dış siyasa kapasitesi ve uluslararası sistemdeki
etkinliği açısından da belirleyici olacaktır.
Kaynakça
Baldwin, D. A.
(1985). Economic statecraft. Princeton University Press.
Bremmer, I.
(2022). The power of crisis: How three threats—and our response—will change the
world. Simon & Schuster.
Farrell, H.,
& Newman, A. L. (2019). Weaponized interdependence: How global economic
networks shape state coercion. International Security, 44(1), 42–79.
https://doi.org/10.1162/isec_a_00351
Farrell, H.,
& Newman, A. L. (2023). Underground empire: How America weaponized the
world economy. Henry Holt and Company.
Gereffi, G.
(2018). Global value chains and development: Redefining the contours of 21st
century capitalism. Cambridge Journal of Regions, Economy and Society, 11(1),
61–72. https://doi.org/10.1093/cjres/rsx048
International
Monetary Fund. (2023). Geoeconomic fragmentation and the future of
multilateralism. IMF.
Luttwak, E. N.
(1990). From geopolitics to geo-economics: Logic of conflict, grammar of
commerce. The National Interest, 20, 17–23.
Strange, S.
(1996). The retreat of the state: The diffusion of power in the world economy.
Cambridge University Press.
World Economic
Forum. (2026). The global risks report 2026. World Economic Forum.
Yeung, H. W.-C.
(2016). Strategic coupling: East Asian industrial transformation in the new
global economy. Transactions of the Institute of British Geographers, 41(1),
1–16. https://doi.org/10.1111/tran.12119
[1] ASML Holding N.V., ileri
düzey yarı iletken üretiminde kullanılan litografi makinelerinin (özellikle
aşırı ultraviyole (EUV) teknolojisinin) dünyadaki eylemli tekelidir. Bu
teknoloji, en gelişmiş mikroçiplerin üretimi için vazgeçilmez olup, ASML’yi
küresel tedarik zincirinde stratejik bir aktör durumuna getirmektedir. ABD ve
müttefiklerinin ihracat kısıtlamaları yoluyla ASML teknolojisinin Çin’e
erişimini sınırlandırması, teknolojinin artık yalnızca ekonomik değil, aynı
zamanda jeopolitik ve güvenlik temelli bir güç unsuru olarak kullanıldığını
göstermektedir. Bu durum, günümüz uluslararası sisteminde teknolojik
kapasitenin devletler arası güç yarışmasının merkezine yerleştiğine işaret
etmektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder