İmamoğlu Kararı
Üzerine Bir İnceleme: Hukuk Devleti İlkesinin Yönetsel ve Yargısal İşlemler
Bağlamında Aşınması
Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma, İstanbul 5. İdare Mahkemesi tarafından verilen ve Ekrem
İmamoğlu’nun İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden aldığı lisans
diplomasının iptaline ilişkin yönetsel işlemin hukuka uygunluğunu konu alan
karar üzerinden, hukuk devleti ilkesinin yönetsel ve yargısal işlemler yoluyla
nasıl aşınabildiğini incelemektedir. Çalışmada, söz konusu karar yalnızca
teknik bir yönetim hukuku uyuşmazlığı olarak ele alınmamakta, yönetimin takdir
yetkisinin kullanımı ile yargısal denetimin niteliği birlikte değerlendirilerek,
ortaya çıkan yapısal riskler çözümlenmektedir. Türk yönetim hukuku çerçevesinde
yönetsel işlemin unsurları bakımından yapılan çözümleme, Avrupa Birliği yönetim
hukuku ilkeleri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Birliği Adalet
Divanı içtihatlarıyla karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Bu bağlamda hukuksal
güvenlik, meşru beklentinin korunması, orantılılık, ihtiyatlılık, çelişmeli
yargılama ve bağlamsal değerlendirme ilkeleri merkeze alınmıştır. Çalışma, hukuksal
olarak olanaklı görünen yönetsel ve yargısal işlemlerin, bağlamı ve etkileri
dikkate alınmadığında, siyasal alana dolaylı ve ex ante nitelikte
müdahalelere zemin hazırlayabileceğini ve bunun da hukuk devleti ilkesinin
işlevsel anlamda aşınmasına yol açabileceğini ortaya koymaktadır.
Anahtar Kelimeler: Hukuk devleti, yönetsel işlem, yargısal
denetim, çelişmeli yargılama, bağlamsal değerlendirme, ex ante müdahale
Abstract
This
article examines how the principle of the rule of law may be eroded through
administrative and judicial actions, based on the decision of the 5th
Administrative Court of Istanbul concerning the annulment of Ekrem İmamoğlu’s
undergraduate diploma issued by Istanbul University Faculty of Business
Administration. Rather than treating the case as a purely technical
administrative law dispute, the study adopts a holistic approach that jointly
analyzes the exercise of administrative discretion and the nature of judicial
review. The decision is assessed within the framework of Turkish administrative
law and through a comparative perspective drawing on European Union
administrative law principles and the case-law of the European Court of Human
Rights and the Court of Justice of the European Union. Particular emphasis is
placed on legal certainty, protection of legitimate expectations,
proportionality, the precautionary principle, adversarial proceedings, and
contextual assessment. The study argues that administrative and judicial
measures that appear legally permissible may, when detached from their broader
context and foreseeable effects, facilitate indirect and ex ante interventions
in the political sphere, thereby contributing to the functional erosion of the
rule of law.
Keywords:
Rule of law, administrative action, judicial review, adversarial proceedings,
contextual assessment, ex ante intervention
GİRİŞ
Hukuk devleti ilkesi, çağdaş anayasal düzenlerin yalnızca normatif bir
ideali değil, yönetimin ve yargının tüm işlem ve eylemlerini sınırlandıran,
öngörülebilirlik ve güvenlik sağlayan kurucu bir ilkedir. Bu ilke, özellikle yönetimin
yetkilerini hukuka uygun biçimde kullanmasını, yargının ise bu yetki
kullanımını etkili ve tarafsız bir denetlemesini zorunlu kılar. Ancak son
yıllarda çeşitli ülkelerde gözlemlenen siyasal dönüşümler, hukuk devletinin
doğrudan askıya alınmasından çok, yönetsel ve yargısal süreçler aracılığıyla
aşındırılması olgusunu gündeme getirmiştir. Bu bağlamda, hukuk devleti ilkesinin
çiğnenmesi çoğu zaman açık ve ani kopuşlarla değil, biçimsel olarak hukuka
uygun görünen, ancak içerik ve amaç bakımından sorunlu işlemler üzerinden
gerçekleşmektedir.
Türkiye’de son dönemde yaşanan gelişmeler de hukuk devleti ilkesinin bu
türden bir aşınmaya maruz kalıp kalmadığı sorusunu gündeme taşımaktadır.
Özellikle seçilmiş siyasal aktörlere yönelik yönetsel ve yargısal işlemler, yönetimin
tarafsızlığı, yargının bağımsızlığı ve hukuksal güvenlik ilkeleri açısından
yoğun tartışmalara konu olmaktadır. Bu tartışmalar, tekil bir kararın ötesinde,
yönetsel ve yargısal mekanizmaların nasıl işlediği ve bu mekanizmaların siyasal
alanla kurduğu ilişki bakımından daha geniş bir çözümlemeyi gerekli
kılmaktadır.
Bu çalışma, söz konusu tartışmayı İmamoğlu kararı üzerinden somutlaştırmayı
amaçlamaktadır. İnceleme, kararın siyasal sonuçlarından çok, karar sürecinde
rol oynayan yönetsel ve yargısal işlemlerin hukuk devleti ilkesiyle kurduğu
ilişkiye odaklanmaktadır. Bu çerçevede çalışma, yönetsel işlemin klasik
unsurları ile yargısal denetimin niteliğini birlikte ele alarak, hukukun
biçimsel görünümü ile maddi işleyişi arasındaki olası gerilimleri ortaya
koymayı hedeflemektedir.
Makalenin temel amacı, İmamoğlu kararı bağlamında yönetsel ve yargısal
işlemlerin hukuk devleti ilkesini hangi mekanizmalar üzerinden
aşındırabildiğini çözümlemektir. Bu doğrultuda çalışma, yönetimin takdir
yetkisi, işlemlerin amaç unsuru ve yargısal denetimin etkinliği gibi başlıklar
üzerinden ilerleyerek, hukuk devletinin yalnızca normların varlığıyla değil, bu
normların nasıl ve ne amaçla uygulandığıyla anlam kazandığını göstermeyi
amaçlamaktadır.
Bu çalışmada kullanılan “İmamoğlu kararı” ifadesi, Ekrem İmamoğlu hakkında
farklı tarihlerde ve farklı yargı mercileri önünde yürütülen tüm dava ve
soruşturmaları kapsayan genel bir nitelendirme olarak kullanılmamaktadır.
Nitekim Ekrem İmamoğlu hakkında, biri ceza hukuku kapsamında olmak üzere,
çeşitli yönetsel, cezasal ve seçim hukuku boyutları bulunan on beşten fazla
yargısal süreç yürütülmüştür ve halen yürütülmektedir. Bu süreçler arasında
gerek konu gerek hukuksal dayanak gerekse sonuçları bakımından önemli
farklılıklar bulunmaktadır.
Bu makalede “İmamoğlu kararı” ile kastedilen, seçilme hakkı ve siyasal
temsil üzerinde doğrudan etkiler doğurma gizil gücüne sahip olan ve bu yönüyle
hukuk devleti ilkesi bakımından yapısal sonuçlar üreten karar ve işlemler
bütünüdür. Başka bir ifadeyle inceleme, bireysel ceza sorumluluğuna ilişkin
davaların maddi içeriğinden çok, yönetsel ve yargısal mekanizmaların siyasal
alanı düzenleme veya daraltma işlevi gördüğü işlemlere odaklanmaktadır.
Bu bağlamda çalışma, Ekrem İmamoğlu hakkında açılan davaların her birini
ayrı ayrı ele almayı amaçlamamakta, bunun yerine, belirli karar ve işlemleri
temsil edici (emblematic) nitelikleri nedeniyle çözümlemenin merkezine
yerleştirmektedir. İncelemenin odağında yer alan kararlar, yönetsel makamların
işlem kurma biçimi, yargısal mercilerin bu işlemleri ele alış tarzı ve bu
süreçlerin toplamda hukuk devleti ilkesine etkisi bakımından
değerlendirilmektedir.
Dolayısıyla bu makale, “İmamoğlu
kararı”nı tekil bir yargı hükmü olarak değil, yönetsel ve yargısal işlemlerin
birbirini tamamlayan bir etki alanı oluşturduğu, bütüncül bir süreç olarak ele
almaktadır. Bu yaklaşım, hukuk devleti ilkesinin ihlalinin çoğu zaman bireysel
ve yalıtılmış kararlardan değil, birikimli ve sistemli işlemler zincirinden
kaynaklandığı varsayımına dayanmaktadır.
Bu çalışmanın inceleme konusu, Ekrem İmamoğlu hakkında farklı yargı
mercileri önünde yürütülen çok sayıdaki dava ve soruşturmanın tamamı değildir.
Makale, İstanbul 5. Yönetim Mahkemesi tarafından verilen ve İstanbul
Üniversitesi Yönetim Kurulu’nun, Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Üniversitesi
İşletme Fakültesi’nden aldığı lisans diplomasının iptaline ilişkin işleminin
hukuka uygun bulunduğu karara odaklanmaktadır.
Söz konusu dava, İstanbul Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen yönetsel
işlemin iptali istemiyle, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Cumhuriyet
Halk Partisi’nin Cumhurbaşkanı adayı olan Ekrem İmamoğlu tarafından açılmıştır.
İstanbul 5. Yönetim Mahkemesi, bu davada, Üniversite Yönetim Kurulu’nun diploma
iptaline ilişkin işlemini hukuka uygun bularak davanın reddine karar vermiştir.
Bu nedenle makalede kullanılan “İmamoğlu kararı” ifadesi, İstanbul 5. Yönetim
Mahkemesi’nin söz konusu yönetsel işlemin iptali davasında verdiği ret kararını
ifade etmektedir. İnceleme, bu kararın dayandığı yönetsel işlem, mahkemenin
gerekçelendirme tarzı ve kararın hukuk devleti ilkesi bakımından doğurduğu
yönetsel ve yargısal sonuçlarla sınırlıdır.
ÖN DEĞERLENDİRME
İdare Mahkemesinin karar gerekçesi oldukça ağır ifadelerden oluşmaktadır.
Ancak bu ifadeler hukuk açısından çok şey söylemektedir. Bu ifadeler üç ayrı katmanda
ele alınmalıdır: Hukuksal gerekçenin iç tutarlılığı, yönetim hukuku açısından
sorunlu noktalar ve kararın “hukuk–siyaset” ilişkisi bakımından anlamı.
Mahkemenin Kurduğu Hukuksal Mantık: Mahkeme kararı
üç ana sütun üzerine oturmaktadır. Birincisi ‘açık yönetim hatası – ağır hukuksal
sakatlık – işlemin hukuksal açıdan yokluk çizgisine yakınlığı’. Mahkeme
İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi tarafından alınan öğrenci nakil
işlemini kabul etme kararının “sehven yapılmış basit hata” olmadığını
söylemektedir. Mahkemeye göre, kararda sistemli, süreklilik arz eden ve
birbirini tamamlayan işlemler zinciri vardır ve bu nedenle “kazanılmış hak”
doğmaz. Böyle olunca da yönetim süreye bağlı olmaksızın işlemi geri alabilir. Bu,
Danıştay içtihatlarında gerçekten var olan bir içtihattır. Ancak asıl kritik
nokta mahkemenin klasik “iptale konu hukuka aykırılık” eşiğini aşıp, eylemli
“yokluk/ mutlak butlan” diline yaklaşmış olmasıdır. Mahkeme bunu açıkça
“yokluk” demeden ama bu yolda bir mantık ortaya koyarak yapmaktadır. İkincisi, iyiniyetin
mahkeme tarafından reddedilmesi olgusudur. Mahkeme, Girne Amerikan
Üniversitesi’nin denkliği olmadığının bilinmesini, Devlet üniversitesine
geçişin olanaklı olmadığının herkes tarafından bilinmekte olmasını ve davacının
bunu bilmemesini “yaşamın olağan akışına aykırı” bulmuştur. Bu bağlamda karar iyiniyetin
yokluğu varsayım üzerinden kurulmaktadır. “Bilmesi gerekirdi” ölçünü (standardı)
olağanüstü geniş yorumlanmaktadır. Karada, öğrencinin, ‘YÖK–Üniversite–Fakülte’
zincirindeki hukuksal doğruluk ve geçerlik denetimini bizzat üstlenmesi gerektiği
bildirilmektedir. Bu, yönetim hukukunda olağan dışı bir yaklaşımdır. Üçüncüsü,
kontenjan ve başarı sıralaması savıdır. Mahkeme kararında ayrıca “zaten girse
bile kontenjana giremezdi” denilmektedir. Bu hukuk tekniği açısından sonradan
yapılan varsayımsal bir sıralamadır ve hukuka aykırı işlemin nedensellik bağını
koparmaya yönelik klasik bir yargıç savunmasıdır. Ancak bu yaklaşım yönetim
hukuku açısından sorunludur. Zira hukuka aykırılık olgusu “olay gerçekleşmeden önce” yani “sonuç
doğmadan önce” (ex ante) değerlendirilir. “Zaten kazanamazdı” savı çoğu
Danıştay kararında temkinli olarak kullanılır.
Yönetim Hukuku Açısından Sorunlu Noktalar: Bir kere kazanılmış
hak (hukuksal güvenlik ilkesi) tanınmamıştır. Bu karar hukuksal güvenlik ve
yönetsel kararlılık ilkelerini ciddi biçimde zorlamaktadır. Çünkü aradan 30
yıla yakın süre geçmiştir. Diploma kullanılmıştır ve kamu otoriteleri defalarca
bunu örtük olarak (zımnen) tanımıştır. Danıştay’ın klasik yaklaşımında süreklilik
kazanmış ve bireyin yaşamını kurduğu işlemler olağan dışı durumlar dışında geri
alınamaz. Mahkeme bir olağan dışılığı (istisnayı) kural durumuna getirmektedir.
İkincisi, yetki ve usulde paralellik sorunudur. Mahkeme, Üniversite Yönetim Kurulu’nun
yetkisini savunurken doğru bir normatif dayanak kurmaktadır (2547/15–18). Ancak
Fakülte kararını 30 yıl sonra geri almak ve diplomayı iptal etmek “istisnayı
kural durumuna getirmek”tir. Burada ölçülülük ve orantılılık sorunu vardır. Bu
durum kararda neredeyse hiç tartışılmamaktadır. Üçüncüsü, kararın düzenlenme
biçimi ve “hedef” dilidir. Kararın en çok siyasallaştığı yer burasıdır: “Belirli
bir hedefin gerçekleşmesini temine yönelik yapılmış izlenimi”. Bu ifade ceza
hukuku terminolojisine yakındır. Yönetim hukuku kararlarında kullanılması
olağan değildir ve somut ‘eylemci–kasıt–yarar’ ilişkisi kurulmadan
kullanılmıştır. Bu, yargısal dil açısından son derece sorunludur.
Hukuk–Siyaset İlişkisi Açısından Okuma: Bu karar yönetimin
kendi kusurunu bireye yüklemekte ve hukuksal güvenliği geri dönülmez biçimde
zedelemektedir. “Geçmişe dönük tasfiye” mantığını meşrulaştırmaktadır. Bu
bağlamda, karar, otokratik rejimlerde yönetimin araçsallaşması yazınıyla
birebir örtüşmektedir. Karar şunu söylemektedir: Devlet hata yapmış olsa bile,
uygun siyasal bağlam oluştuğunda bireyin tüm hukuksal statüsü geriye dönük
olarak yok edilebilir. Bu yaklaşım sadece İmamoğlu dosyası için değil, herkes
için tehlikeli bir emsal mantığı kurmaktadır.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, karar iç tutarlılığa sahip, ancak hukuksal
güvenlikten kopuktur. Danıştay içtihatları seçmeci ve genişletici biçimde
kullanılmıştır. İyiniyet değerlendirmesi kanıta değil varsayıma dayanmaktadır.
Yönetim hukuku dili, siyasal bağlamın ağırlığı altında sertleşmiştir.
Otokratik Rejimlerde Siyasal Araçsallaşma
Otokratik rejimlerde araçsallaşan şey tek başına “yönetim” ya da “yargı”
değildir. Yönetim üzerinden başlayan, yargı eliyle tamamlanan bir rejimsel
mekanizmadır: Yönetim (yürütme) süreci başlatır, dosyayı üretir, komisyon
kurar, rapor hazırlar, “hukuka aykırılık” anlatısını öyküleştirir ve geri
alma/iptal işlemini kurar. Yönetim, araçsal aktördür. Yargı süreci
meşrulaştırır, yönetimin anlatısını hukuksal dile çevirir, olağanüstü
yorumlarla istisnayı kural yapar ve geriye yürütmeyi “hukuksal uygunluk” durumuna
getirir. Yargı, meşrulaştırıcı aktördür. Araçsallaşma yönetimde başlar, yargıda
tamamlanır.
Bu dosyada (İmamoğlu kararı) özel olarak yönetimin araçsallaşması
görülmektedir. 30 yıl sonra dosya açılması, komisyonun kuruluş biçimi, Üniversite
Yönetim Kurulu’nun “resen” harekete geçirilmesi ve kendi tarihsel kusurunun
görmezden gelinmesi klasik yönetsel araçsallaşma örnekleridir. Daha kritik olan
yargının araçsallaşmasıdır. Mahkeme “açık hata” kavramını olağanüstü genişletmekte,
“iyiniyet”i kanıtsız biçimde reddetmekte, “yaşamın olağan akışı” gibi yargısal
sezgi kavramlarını kanıt yerine koymakta ve “organizasyon” ve “hedef” gibi ceza
yargılaması çağrışımlı kavramlar kullanmaktadır. Bu bağlamda, yargı, yönetimin
işlemini denetlememekte ve yönetimin siyasal amacını hukuksal gerekçeye
dönüştürmektedir. Bu noktada araçsallaşma yargısal bir nitelik kazanmaktadır.
Yazında doğru kavramsallaştırma nedir? En doğru kavramsal
çerçeve “yürütmenin araçsallaştırdığı yönetim” ve “rejimi pekiştiren yargı”dır.
Otokratik rejimlerde yönetim, hedef seçer; yargı hedefi vurur. Bu ifade Levitsky
ve Ziblatt, Scheppele, Pech ve Kelemen çizgisiyle uyumludur.
“Yargısal darbe” kavramı buraya oturur mu? Bu bir tek
seferlik yargısal darbe değil, aşamalı, parçalı, dosya bazlı bir yargısal
kuşatmadır. Yargısal darbe tanklarla yapılan darbe değildir. Yargısal darbe (judicial
coup) hukuksal normların sistemli olarak rejim lehine bükülmesidir. İmamoğlu
kararı bunun tipik örneğidir. Otokratikleşen rejimlerde yönetim, siyasal
iktidarın aracı durumuna gelirken, yargı, bu operasyonların hukuksal meşruluğunu
üreten ve sürekliliğini sağlayan kurumsal aygıta dönüşmektedir.
“Güçlü adayı elemek” savı hukuksal olarak mı, siyasal
olarak mı anlamlıdır? Yanıt hukuksal olarak olmalıdır. Siyasal
ve rejimsel olarak karar son derece güçlüdür. Hatta kararın zamanlamasını
açıklayan en ussal değişkendir. İmamoğlu sıradan bir rejim karşıtı değildir. Kitleleri
harekete geçirebilme kapasitesi kanıtlanmış bir siyasal figürdür. 16 milyon
imzayla adaylığı benimsenmiştir. Bu sadece seçmen desteği değil, örgütlenmiş
rıza ve gönüllü siyasal seferberlik demektir. Otokratik rejimler bundan
hoşlanmaz. Otokratik rejimlerde siyasal mantık “seçimi kazanamayacağın adayı
seçime sokma” şeklinde çalışır. Çağdaş otokrasiler rakibi sandıkta
yenemeyeceğini gördüğü an, oyunu hukuk alanına taşır. Buna uluslararası yazında
“önleyici otoriterlik” (pre-emptive authoritarianism) denir. Rakip henüz
aday değil iken ve aday olmadan önce tasfiye edilir. Diploma dosyası bu yüzden
altın değerindedir. Ceza dosyası gibi “riskli” değildir. Yönetsel işlem gibi
“temiz”dir. Seçim yasaklarına takılmadan siyasal sonuç doğurur.
16 milyon imza neyi kanıtladı? Rejim açısından üç kritik şeyi
kanıtlamıştır. Birincisi sandık dışı meşruluktur. İmamoğlu, sadece bir parti
adayına indirgenememektedir ve toplumsal meşruluk üretme kapasitesi vardır.
İkincisi, egemenlik odağı seçeneğidir. 16 milyon imza “ben buradayım” demektir
ve “ben temsil ediyorum” savıdır. Bu durum Weberci anlamda meşruluk yarışması
doğurur. Üçüncüsü ise, denetlenemeyen seçmen seferberliğidir. Bu imzalar Devlet
kaynaklarıyla değil, gönüllülükle ve baskıya karşın toplanmıştır. Bu sonuç
rejimin zor ve rıza dengesini bozmaktadır.
Yargı kararını bu bağlama koyunca ne görüyoruz? Yönetim
operasyonu başlatmaktadır. Yargı operasyonu hukuka dönüştürmektedir. Siyasal
hedef güçlü adayı yarış dışı bırakmaktır. Bu, klasik bir “yargısal darbe”
örneği değil belki ama şudur: Seçim sürecini yargı yoluyla yeniden tasarlama
(electoral engineering by courts). Cumhurbaşkanlığı
adaylığı için 16 milyon yurttaşın imzasıyla ortaya çıkan toplumsal seferberlik
kapasitesi, rejim açısından güçlü bir rakibin sandık öncesi tasfiyesini zorunlu
kılmış, bu tasfiye yönetsel işlemlerle başlatılmış ve yargı kararlarıyla hukuksal
meşruluk kazandırılmıştır.
Kavramın net adı: Aday öncesi tasfiye ve adaylık sonrası
hükümsüzleştirme. Yazında bunun karşılığı “önleyici otoriterlik” (pre-emptive
authoritarianism), “seçim öncesi dışlama” (pre-electoral exclusion),
“hukuk yoluyla iktidar” (rule-by-law, rule of law değil), ya da özcesi,
“adaylık alanının rejim tarafından önceden sterilize edilmesi”dir. Bu süreç iki
aşamalıdır: Birinci aşama da aday olmadan önce tasfiye süreci çalışır. Amaç toplumsal
maliyeti düşük tutmak ve mağduriyet dalgası yaratmamaktır. Araçlar ise diploma,
kamu görevine uygunluk ölçütü, yönetsel ve eğitsel geçmiş ve usule ilişkin
eksikliklerdir. İkinci aşama ise adaylığını ilan ederse hükümsüzleştirme
sürecidir. Bu daha sert ve açık bir aşamadır. Araçlar, seçim mevzuatı
değişiklikleri, adaylık koşullarının yeniden tanımlanması, YSK kararları ve
“koşulları taşımıyor” gerekçesinin yaratılmasıdır.
Neden bu yöntem tercih ediliyor? Çünkü seçimi
iptal etmek pahalıdır, sandık sonuçlarını yok saymak risklidir, ama adaylık
mühendisliği sessizdir. Bu yüzden çağdaş otokrasi sandığı kaldırmaz, sandığın
içini önceden boşaltır.
İmamoğlu vakasında zamanlama neden kritiktir? 16 milyon imza
şu sonucu doğurmuştur: İmamoğlu artık “gizil gücü olan aday” değil, eylemli bir
adaydır. Ancak resmi olarak ilan edilmeden
önce sürece müdahale edilmiştir. Bu, rejimin en az maliyetli atılımıdır.
Otokratik rejimler, güçlü rakipleri sandıkta yenmek yerine, onları adaylık
öncesi yönetsel ve yargısal araçlarla tasfiye etmeyi ve bu olanaklı değilse
adaylığını ilan eden aktörlerin adaylığını geçersiz sayacak düzenlemeler
yapmayı tercih eder. Bu süreç, seçimlerin iptali değil, adaylık alanının
önceden rejim lehine yeniden yapılandırılmasıdır. Adaylık süreci,
otokratikleşen rejimlerde yargı kararları ve yönetsel işlemlerle
şekillendirilen bir ön eleme mekanizmasına dönüşmektedir. Bu bağlamda, darbe
seçim gecesi yapılmamakta ve aday listesi hazırlanırken yapılmaktadır.
Kısacası, sandığa gitmeden önce sonuç belirlenmektedir. Bu, klasik darbeden
daha özelleşmiş ama daha kalıcı bir yöntemdir.
Yönetsel İşlemlerin Geri Alınması Sorunu
Türk yönetim hukukunda temel ilke nettir: hukuka aykırı yönetsel işlemler,
kural olarak geriye yürütülemez. Bu kuralın istisnası yokluk yani mutlak butlan
durumudur. Burada ana ölçütler açık hata ve kötü niyettir. Mahkeme, iptale konu
olan işlemi eylemli yokluk rejimine sokmaktadır. Ancak, işlem 30 yıl uygulanmış,
diploma defalarca yönetimce tanınmış ve kamu güvencesi altında sonuç doğurmuştur.
Bu koşullarda klasik Danıştay yaklaşımı şudur: Yönetimin kendi kusurundan doğan
hukuka aykırılıklar bireyin aleyhine sınırsız süreyle geri alınamaz. Mahkeme
kararında bu ilke askıya alınmaktadır. Öte yandan, hukuksal güvenlik ve yönetsel
kararlılık ilkesi ortadan kaldırılmaktadır. Danıştay’ın yerleşik içtihadı hukuksal
güvenlik, bireyin devlete güvenerek yaşamını kurabilmesini gerektirir. Yönetsel
kararlılık, yönetimin geçmişini yadsıyarak işlem kurmasını engeller. Oysa,
mahkeme kararı Devletin kurumsal hafızasını sıfırlamakta ve tüm risk ve kusuru
bireyin üzerine yüklemektedir. Bu, Türk yönetim hukukunda olağan dışı bile
sayılmayacak kadar ağır bir sapmadır. Ayrıca, iyiniyetin değerlendirilmesi
eksik bırakılmıştır. Türk yönetim hukukunda iyiniyet asıl, kötü niyet olağan
dışıdır. Ancak, kötü niyet somut kanıtla ispatlanır. Mahkeme ise “bilmesi
gerekirdi” ve “Hayatın olağan akışı” kavramlarını kullanmaktadır. Bu kavramlar kanıt
değil, yargısal sezgi ve varsayımdır. Bu yaklaşım, yönetim hukuku değil, ceza
hukukuna özgü öznel suç yükleme mantığıdır. Bunların dışında, yetki ve– usulde
paralellik ve ölçülülük ilkeleri gözardı edilmiştir. Mahkeme yetki sorununu
normatif olarak doğru kurmakta ama şu soruyu sormamaktadır: 30 yıl sonra
diplomanın iptali orantılı mıdır? Türk yönetim hukukunda en ağır yaptırım en
son çare olmalıdır. Daha hafif müdahaleler hiç tartışılmamaktadır. Bu,
ölçülülük ilkesinin çiğnenmesidir.
EVRENSEL HUKUK VE EVRENSEL YÖNETİM HUKUKU AÇISINDAN
Hukuksal Kesinlik (Legal Certainty)
Avrupa yönetim hukuku ve AİHM içtihadında temel ilke Devletin, kendi
yarattığı hukuksal durumları keyfi biçimde geriye dönük olarak ortadan kaldıramamasıdır.
Özellikle eğitim, meslek ve siyasal haklar alanlarında bu ilke çok sıkı
uygulanır. Oysa İdare Mahkemesi kararı hukuksal kesinliği ortadan kaldırmaktadır.
Meşru Beklenti (Legitimate Expectation)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD)
içtihatları Devletin açık veya örtük davranışı bireyde beklenti yaratmışsa bu
beklentinin korunmasını öngörür. Olayda ise diploma verilmiş, uzun yıllar
kullanılmış, kamu otoritelerince kabul edilmiş ve meşru beklenti en üst düzeydedir.
Bu belgenin iptali evrensel hukuk açısından çok ağır ihlaldir.
Orantılılık (Proportionality)
Evrensel ilke müdahalenin gerekli olduğu ancak müdahalenin elverişli ve
ölçülü olmasıdır. Olayda ise amaç hukuka uygunluk ve araç diplomanın iptalidir.
Daha hafif araçlar olanaklı iken en üst düzeyde müdahale orantısızlıktır.
Seçme ve Seçilme Hakkı (Political Rights)
Bu nokta dosyanın siyasal boyutunu hukuka taşımaktadır. AİHM içtihadı seçilme
hakkına dolaylı müdahaleler dahi sıkı denetime bağlıdır. Diplomanın iptali teknik
bir yönetsel işlem gibi görünmesine karşın seçilme hakkını eylemli olarak
ortadan kaldırmaktadır. Bu nedenle gizli siyasal müdahale niteliği taşımaktadır.
Kötüye Kullanım Yasağı (Abuse of Rights)
Hukuksal araçlar meşrudur ve amaç dışı kullanılamaz. Bu dosyada hukuksal
araç (yönetsel iptal) siyasal sonuç (adaylık dışı bırakma) doğurmaktadır. Bu bileşim
hakların kötüye kullanımı kuşkusunu doğurur. Türk yönetim hukuku bakımından
kazanılmış hak, hukuksal güvenlik ve ölçülülük ilkeleri, evrensel hukuk
bakımından ise hukuksal kesinlik, meşru beklenti ve seçilme hakkının korunması
ilkeleri söz konusu yargı kararıyla birlikte ciddi biçimde aşındırılmıştır. Bu
karar, yönetim hukukunun koruyucu ilkelerinin askıya alındığı, siyasal yarışmanın
yönetsel ve yargısal araçlarla yeniden tasarlandığı bir rejimsel müdahaleye
işaret etmektedir.
AMAÇ VE HEDEFLER
Amaç
Bu çalışmanın temel amacı, İstanbul 5. Yönetim Mahkemesi’nin, İstanbul
Üniversitesi Yönetim Kurulu tarafından Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Üniversitesi
İşletme Fakültesi’nden aldığı lisans diplomasının iptaline ilişkin olarak
kurulan yönetsel işlemi hukuka uygun bulan kararını, Türk yönetim hukuku ve
hukuk devleti ilkesi çerçevesinde incelemektir. Çalışma, söz konusu kararın ve
ona dayanak oluşturan yönetsel işlemin, yönetimin klasik yetki ve usul alanının
ötesine geçerek siyasal haklar ve demokratik temsil üzerinde doğrudan sonuçlar
üreten bir etki alanı oluşturup oluşturmadığını sorgulamayı amaçlamaktadır. Bu
bağlamda makale, bireysel bir uyuşmazlığın çözümünden çok, yönetsel ve yargısal
işlemlerin birlikte ele alındığında hukuk devleti ilkesinin nasıl
aşındırılabildiğini somut bir dava üzerinden ortaya koymak istemektedir.
Hedefler
Bu genel amaç doğrultusunda çalışmanın alt hedefleri şunlardır:
Yönetsel işlemin beş kurucu unsuru
(yetki, şekil, usul, konu ve amaç) çerçevesinde, İstanbul Üniversitesi Yönetim
Kurulu tarafından gerçekleştirilen diploma iptal işlemini hukuksal açıdan
çözümlemek.
İstanbul 5. Yönetim Mahkemesi’nin karar
gerekçesini, yönetsel işlemin geri alınması, kazanılmış hak, iyiniyet, açık
hata ve hukuksal güvenlik ilkeleri bakımından değerlendirmek.
Yönetsel makam ile yargı organı
arasındaki ilişkinin, somut olayda klasik denetim ilişkisinin ötesine geçerek, yönetimin
işlem alanını genişleten ve meşrulaştıran bir işlev üstlenip üstlenmediğini çözümlemek.
İncelenen kararın, seçilme hakkı,
siyasal yarışma ve demokratik temsil gibi anayasal güvenceler üzerinde dolaylı
fakat güçlü etkiler doğurup doğurmadığını ortaya koymak.
Tekil bir dava üzerinden hareketle, yönetsel
ve yargısal mekanizmaların birlikte ve eş zamanlı kullanımı yoluyla hukuk
devleti ilkesinin aşınmasına ilişkin daha genel ve yapısal çıkarımlar
geliştirmek.
Araştırma Soruları
Ana Araştırma Sorusu: İstanbul 5. Yönetim
Mahkemesi’nin, İstanbul Üniversitesi Yönetim Kurulu tarafından Ekrem
İmamoğlu’nun lisans diplomasının iptaline ilişkin olarak gerçekleştirilen yönetsel
işlemi hukuka uygun bulan kararı, Türk yönetim hukuku ve hukuk devleti ilkesi
açısından nasıl değerlendirilmelidir?
Alt Araştırma Soruları:
İstanbul Üniversitesi Yönetim Kurulu
tarafından gerçekleşirilen diploma iptal işlemi, Türk yönetim hukukunda yönetsel
işlemin kurucu unsurları olan yetki, şekil, usul, konu ve amaç bakımından
hukuka uygun mudur?
Yönetsel işlemin geri alınması
bağlamında, mahkeme tarafından kullanılan açık hata, iyiniyet ve kazanılmış hak
kavramları, yerleşik yönetim hukuku ilkeleriyle ve Danıştay içtihadıyla ne
ölçüde uyumludur?
İstanbul 5. Yönetim Mahkemesi’nin
gerekçelendirme tarzı, yönetimin takdir alanını daraltan bir yargısal denetim
mi yoksa yönetimin işlem kurma alanını genişleten ve meşrulaştıran bir yaklaşım
mı ortaya koymaktadır?
İncelenen yönetsel ve yargısal işlemler
bütünü, seçilme hakkı ve siyasal yarışma üzerinde doğrudan veya dolaylı bir
sınırlama etkisi yaratmakta mıdır?
Somut olay üzerinden hareketle, yönetsel
ve yargısal mekanizmaların birlikte işletilmesi, hukuk devleti ilkesinin
yönetsel ve yargısal işlemler yoluyla aşınmasına ilişkin daha genel bir eğilime
işaret etmekte midir?
YÖNTEM
Bu çalışma, nitel ve öğretisel hukuk araştırması yöntemine dayanmaktadır.
İnceleme, İstanbul 5. Yönetim Mahkemesi’nin, İstanbul Üniversitesi Yönetim
Kurulu tarafından Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Üniversitesi İşletme
Fakültesi’nden aldığı lisans diplomasının iptaline ilişkin olarak yapılan yönetsel
işlemi hukuka uygun bulan kararını merkezine almakta ve bu kararı, Türk yönetim
hukuku ilkeleri ve hukuk devleti kavramı çerçevesinde çözümlemektedir.
Araştırmada, öncelikle dava konusu edilen yönetsel işlem, Türk yönetim
hukukunda kabul edilen yönetsel işlemin kurucu unsurları olan yetki, şekil,
usul, konu ve amaç bakımından sistemli olarak incelenmiştir. Bu incelemede,
ilgili mevzuat hükümleri, yerleşik Danıştay içtihatları ve öğretideki baskın
görüşler esas alınmıştır.
İkinci aşamada, İstanbul 5. Yönetim Mahkemesi’nin karar gerekçesi, yönetsel
işlemin geri alınması, kazanılmış hak, iyiniyet, hukuksal güvenlik ve
belirlilik ilkeleri bağlamında değerlendirilmiştir. Mahkemenin kullandığı
kavramların, Türk yönetim hukukunda yerleşik anlamlarıyla ne ölçüde örtüştüğü
ve bu kavramların somut olayda nasıl yorumlandığı çözümlenmiştir.
Üçüncü aşamada, yönetsel makam ile yargı organı arasındaki ilişkinin
niteliği, yargısal denetimin kapsamı ve sınırları bakımından ele alınmıştır. Bu
çerçevede, yargının yönetsel işlemi denetlerken dengeleyici bir rol mü
üstlendiği, yoksa yönetimin işlem kurma alanını genişleten ve meşrulaştıran bir
işlev mi gördüğü sorusu irdelenmiştir.
Son olarak, somut dava üzerinden elde edilen bulgular, hukuk devleti
ilkesi, seçilme hakkı ve demokratik temsil bağlamında daha genel bir çözümleyici
çerçeveye oturtulmuş ve yönetsel ve yargısal işlemlerin birlikte işletilmesinin
hukuk devleti üzerindeki yapısal etkileri değerlendirilmiştir. Çalışma, deneysel
genelleme savı taşımamakta ancak tekil bir dava üzerinden temsil edici ve çözümleyici
çıkarımlar geliştirmeyi amaçlamaktadır.
ÇÖZÜMLEME
Hukuksal Çözümleme
Türk Yönetim Hukuku Açısından Değerlendirme
Yetki Unsuru
Türk yönetim hukukunda yönetsel işlemin hukuka uygunluğunun ön
koşullarından biri, işlemin yetkili yönetsel makam tarafından gerçekleştirilmiş
olmasıdır. Yetki unsuru, kamu gücünün keyfi kullanımını önlemeyi amaçlayan ve
hukuk devleti ilkesinin kurumsal güvencelerinden biri olarak kabul
edilmektedir. Bu nedenle, yönetsel işlemin hangi makam tarafından ve hangi
yetki normuna dayanılarak yapılığı yargısal denetimin ilk ve zorunlu aşamasını
oluşturmaktadır.
İnceleme konusu olayda, Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Üniversitesi İşletme
Fakültesi’nden aldığı lisans diplomasının iptaline ilişkin işlem, İstanbul
Üniversitesi Yönetim Kurulu tarafından kurulmuştur. Davacı tarafından ileri
sürülen temel itirazlardan biri, yatay geçiş işleminin ve buna bağlı mezuniyet
sürecinin İşletme Fakültesi Yönetim Kurulu tarafından karara bağlanmış olması
nedeniyle, diploma iptali yönündeki işlemin de aynı merci tarafından alınması
gerektiği yönündedir. Bu iddia, Türk yönetim hukukunda yerleşik olan yetki ve
usulde paralellik ilkesi çerçevesinde değerlendirilmiştir.
İstanbul 5. Yönetim Mahkemesi, kararında 2547 sayılı Yükseköğretim
Kanunu’nun 15. ve 18. maddelerine atıf yaparak, Üniversite Yönetim Kurulu’nun, Fakülte
Yönetim Kurulu kararlarına karşı hiyerarşik bir konumda bulunduğunu ve bu
nedenle fakülte yönetim kurulunca tesis edilen işlemleri geri alma, kaldırma
veya değiştirme yetkisine sahip olduğunu kabul etmiştir. Mahkeme, bu
yaklaşımıyla, Üniversite Yönetim Kurulu’nun dava konusu işlem bakımından
yetkili merci olduğu sonucuna varmıştır.
Ne var ki, bu noktada dikkat çekilmesi gereken konu yetki ve usulde
paralellik ilkesinin Türk yönetim hukukunda mutlak bir kural olmadığı kabul
edilmekle birlikte, bu ilkenin özellikle bireylerin hukuksal statüsünü ağır ve
geri dönülmez biçimde etkileyen işlemler bakımından dar yorumlanması
gerektiğidir. Nitekim diploma iptali, yalnızca akademik bir statünün sona
erdirilmesi sonucunu doğurmamakta, aynı zamanda bireyin mesleki, toplumsal ve
siyasal hak alanları üzerinde uzun vadeli ve derin etkiler yaratmaktadır.
Bu bağlamda, Üniversite Yönetim Kurulu’nun hiyerarşik yetkisinin varlığı
kabul edilse dahi, bu yetkinin hangi koşullarda ve hangi sınırlar içinde
kullanılabileceği sorusu önem kazanmaktadır. Özellikle, işlem kurulurken Fakülte
Yönetim Kurulu’nun görüşünün alınmaması, işlem sürecine doğrudan katılımının
sağlanmaması ve kararın yüksek düzeyli bir yönetsel kurul tarafından resen geri
alınması, yetki unsurunun şeklen doğru ancak maddi olarak tartışmalı bir
görünüm kazanmasına yol açmaktadır.
Dolayısıyla somut olayda yetki unsuruna ilişkin tartışma, yalnızca “hangi
merci yetkilidir?” sorusuyla sınırlı olmayıp, aynı zamanda yetkinin kullanım
biçiminin hukuk devleti ilkesiyle uyumlu olup olmadığı sorusunu da gündeme
getirmektedir. Bu yönüyle karar, Türk yönetim hukukunda yetki unsurunun, içerik
ve sonuçlardan bağımsız ve salt biçimsel bir unsur olarak ele alınmasının
sınırlarını göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Türkiye’de bu tür işlemlerde işlemi kuran makam yetkilidir. Yetki gaspı ya
da görev (fonksiyon) gaspı genellikle yoktur. Ancak sorun burada bitmez. Kritik
nokta şudur: yetkinin varlığı, yetkinin anayasal amaca uygun kullanıldığı
anlamına gelmez. Otokratikleşme bağlamında yetki kişiselleşir ve hiyerarşik
baskı altında eylemli olarak “tek merkezden” kullanılır. Sonuç olarak yetki
unsuru biçimsel olarak sağlam, ama anayasal sadakatten kopuktur.
Şekil ve Usul Unsuru
Yönetsel işlemlerin hukuka uygunluğu, yalnızca yetkili merci tarafından kurulmalarına
değil, aynı zamanda hukuksal olarak öngörülen şekil ve usul kurallarına uygun
olarak oluşturulmalarına bağlıdır. Türk yönetim hukukunda şekil ve usul, çoğu
zaman birlikte ele alınmakta ve bu unsurlar, yönetimin keyfi davranmasını
önleyen ve bireyin savunma hakkı ile hukuksal güvenliğini güvence altına alan kurallar
olarak kabul edilmektedir.
İnceleme konusu olayda, diploma iptaline ilişkin işlemin kurulma sürecine ilişkin
olarak davacı tarafından birden fazla şekil ve usul eksikliği ileri
sürülmüştür. Bunlar arasında, İstanbul Üniversitesi bünyesinde rektörlük
emriyle oluşturulan İnceleme Komisyonu’nun yetkinliği, karar sürecine fakülte
yönetiminin katılımının sağlanıp sağlanmadığı ve Üniversite Yönetim Kurulu’nun
karar alma usulü ve işlemin tebliğ şekli gibi konular öne çıkmaktadır.
İstanbul 5. Yönetim Mahkemesi, bu iddiaları değerlendirirken, üniversite
yönetim kurulunun hiyerarşik yetkisine ve 2547 sayılı Kanun’da kendisine
tanınan görev alanına ağırlık vermiş ve şekil ve usule ilişkin ileri sürülen
eksikliklerin, işlemi ağır ve açık şekilde sakatlayan nitelikte olmadığı
sonucuna varmıştır. Mahkeme bu yaklaşımıyla, şekil ve usul kurallarını, işlemin
hukuksal kaderini belirleyen asli unsurlar olmaktan çok, ikincil nitelikte
değerlendirilmesi olanaklı unsurlar olarak ele almıştır.
Oysa öğretide ve Danıştay içtihatlarında, özellikle bireyin hukuksal
statüsünü doğrudan ve kalıcı biçimde etkileyen işlemler bakımından, şekil ve
usul güvencelerinin daraltıcı değil genişletici biçimde yorumlanması gerektiği
vurgulanmaktadır. Diploma iptali gibi sonuçları itibarıyla geri dönülmesi güç
olan işlemlerde, karar sürecinin saydamlığı, ilgili birimlerin sürece katılımı
ve kararın oluşumuna ilişkin usul güvenceleri, yalnızca biçimsel değil, maddi
hukuka ilişkin güvenceler olarak da kabul edilmelidir.
Kararda şekil açısında hukuka uygunluk vardır. Karar yazılıdır. Gerekçe
vardır. Tebligat muhtara belge bırakılarak yapılmıştır. Her şey “kitabına
uygun” görünmektedir. Ancak, şekil, içeriği gizlemek için kullanılıyorsa, hukuksal
güvenliği değil, hukuksal sis perdesini üretir. Özellikle gerekçeler kalıp ise
ve somutlaştırma yoksa bu sav daha da güçlenir. Önceki uygulamalarla çelişkiler
açıklanmamaktadır. Sonuç olarak, şekil unsuru koruyucu değil, bir kamuflajdır.
Usul unsuru ise en ağır ihlallerden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Savunma
hakkının kısıtlanmaktadır. Eşitlik ilkesine aykırı şekilde hızlandırılmaktadır.
Kanıtlar tartışılmamaktadır. “Çelişmeli yargılama” ilkesi aşınmaktadır. AİHM’e göre
çelişmeli yargılama (adversarial proceedings) ilkesi Sözleşme’nin 6.
maddesinin (adil yargılanma hakkı) çekirdeğini oluşturur. Özetle, taraflar,
mahkemenin kararına esas aldığı tüm bilgi ve belgelere erişebilmeli, bunlar
hakkında görüş bildirebilmeli ve etkili biçimde karşı sav geliştirebilmelidir. Bu
ilke sadece duruşma yapılması demek değildir ve eşit silahlar ve etkili katılım
anlamına gelir. Usul, sonuca ulaşmak için değil, sonuca uymak için işletilir. Bu,
yönetim hukukunun “kırmızı çizgisidir”. Sonuç olarak usul unsuru araçsal ve
yönlendirilmiş duruma gelmiştir.
İmamoğlu davasında çelişmeli yargılama açısından kritik kırılma noktaları
şunlar:
Kanıt Üretiminin Tek Taraflılığı: “Bilinmesi
gerekirdi”, “Yaşamın olağan akışı” ve “Organize hareket edildiği izlenimi” gibi
ifadeler somut kanıt değildir. Bu ifadeler değerlendirme ve varsayım içermektedir.
Bu ifadeler, davacının etkili biçimde çürütme olanağı bulamadığı kabullerdir. AİHM’e
göre herhangi mahkeme varsayımları kanıt yerine koyamaz (Tatishvili/Rusya).
Türk
hukukunda da mahkemelerin varsayımları kanıt yerine koyması olanaklı değildir.
Gerek Anayasa’nın 36. ve 141. maddeleri gerekse yönetim hukukunun yerleşik
ilkeleri uyarınca, yargısal kararların somut olgulara ve denetlenebilir kanıtlara
dayanması zorunludur. Varsayımlar, olasılıklar veya yönetsel kanılar gerekçeli
karar yükümlülüğünü karşılamadığı gibi, çelişmeli yargılama ilkesini de
işlevsiz kılmaktadır. Yönetsel işlemin neden unsurundaki eksikliklerin yargı
eliyle varsayımlarla tamamlanması ise yargısal denetimin sınırlarını aşan bir
müdahale niteliği taşımaktadır.
Konu ve Amaç Unsuru
Yönetsel işlemin konu unsuru, işlemin doğrudan hukuksal sonucunu, amaç
unsuru ise yönetimin bu işlemi kurarken ulaşmayı hedeflediği kamu yararını
ifade eder. Türk yönetim hukukunda bu iki unsur, özellikle yönetimin takdir
yetkisi kullandığı alanlarda, hukuk devleti ilkesinin sınandığı temel başlıklar
arasında yer almaktadır. Zira yönetimin yetkili ve usule uygun hareket etmesi,
tek başına işlemin hukuka uygunluğu için yeterli olmayıp işlemin hukuksal
olarak meşru bir amaca yönelmiş olması ve bu amaçla orantılı bir konuya sahip
bulunması da gerekmektedir.
İnceleme konusu olayda dava edilen yönetsel işlemin konusu, Ekrem
İmamoğlu’nun İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden aldığı lisans
diplomasının iptal edilmesidir. Diploma iptali, yönetim hukukunda olağan dışı
nitelikte ve sonuçları itibarıyla son derece ağır bir yönetsel yaptırım olarak
kabul edilmektedir. Bu tür bir işlemin konusu, yalnızca geçmişte kurulmuş bir yönetsel
işlemin hukuka aykırılığının giderilmesiyle sınırlı olmayıp bireyin mevcut ve
geleceğe dönük hukuksal statüsünü doğrudan ortadan kaldıran bir etki
yaratmaktadır.
Mahkeme kararında, diploma iptalinin dayanağı olarak yatay geçiş sürecinde
meydana geldiği ileri sürülen ağır ve açık hukuka aykırılıklar gösterilmiş ve
bu hukuka aykırılıkların süreklilik arz ettiği ve sistemli nitelik taşıdığı
vurgulanmıştır. Bu yaklaşım, işlemin konu unsurunu hukuka uygun kılmak için
kullanılan temel savı oluşturmaktadır. Ne var ki, burada asıl tartışılması
gereken konu bu denli ağır sonuçlar doğuran bir işlemin aradan uzun bir zaman
geçtikten sonra ve bireyin hukuksal statüsü yerleşmişken kurulmasının konu
unsuru bakımından ölçülülük ve gereklilik ilkeleriyle ne ölçüde bağdaştığıdır.
Amaç unsuru bakımından değerlendirildiğinde ise, yönetimin ileri sürdüğü
temel gerekçe, yükseköğretim sisteminin bütünlüğünün korunması ve hukuka aykırı
işlemlerin düzeltilmesidir. Kuşkusuz bu amaç, soyut düzeyde meşru bir kamusal
yarar olarak kabul edilebilir. Ancak Türk yönetim hukukunda yerleşik ilkelere
göre, işlemin amacı yalnızca metinde ifade edilen gerekçelerden değil, işlemin
bağlamından, zamanlamasından ve eylemli sonuçlarından da anlaşılabilir.
Bu noktada, diploma iptali işleminin gerçekleştiği tarih, davacının içinde
bulunduğu siyasal konum ve işlemin doğurduğu sonuçlar birlikte
değerlendirildiğinde, amaç unsurunun salt akademik düzenin korunmasıyla sınırlı
olup olmadığı sorusu gündeme gelmektedir. Yönetsel işlemin, görünürde hukuka
uygun bir amaca dayanmakla birlikte, siyasal yarışma alanında belirleyici
sonuçlar doğurması durumunda, amaç unsurunun sakatlanmış olduğu kabul
edilebilir.
Türk yönetim hukukunda bu durum, klasik olarak yetki saptırması (amaç dışı
işlem) kavramı çerçevesinde ele alınmaktadır. Yetki saptırması, çoğu zaman açık
kanıtlarla değil, işlemin bütüncül değerlendirilmesi yoluyla saptanabilen bir
hukuka aykırılık türüdür. Somut olayda, işlemin hukuksal sonuçları ile yönetimin
ileri sürdüğü amaç arasındaki dengenin zayıflaması, amaç unsurunun örtük
biçimde tartışmalı duruma gelmesine neden olmaktadır.
İstanbul 5. Yönetim Mahkemesi’nin kararında, amaç unsuruna ilişkin bu tür
bir bütüncül değerlendirmeye yer verilmediği ve yönetimin bildirdiği kamu
yararının işlemin siyasal ve hukuksal sonuçlarıyla çatışıp çatışmadığının
ayrıca incelenmediği görülmektedir. Bu yaklaşım, yönetsel işlemin amaç
unsurunun, yalnızca yönetimin ileri sürdüğü gerekçelerle sınırlı biçimde ele
alındığını ve yargısal denetimin bu noktada dar tutulduğunu göstermektedir.
Bu çerçevede, dava konusu işlemin konu ve amaç unsurları bakımından
değerlendirilmesi, hukuksal denetimin yalnızca geçmişteki bir usulsüzlüğün
giderilmesine odaklanmadığını, aynı zamanda işlemin bugünkü ve gelecekteki
etkilerinin de dikkate alınmasını gerektirdiğini ortaya koymaktadır. Bu
yapılmadığında, yönetsel işlemin konu ve amaç unsurları, hukuk devleti ilkesini
koruyan araçlar olmaktan çıkıp, yönetimin geniş takdir alanını meşrulaştıran
biçimsel kategorilere indirgenme riski taşımaktadır.
Bu bağlamda, inceleme komisyonunun oluşturulması ve işleyişine ilişkin
belirsizlikler, Fakülte Yönetim Kurulu’nun sürece etkili biçimde katılmaması ve
kararın Üniversite Yönetim Kurulu tarafından alınma biçimi, şekil ve usul
unsurlarının en az güvence işlevini yerine getirip getirmediği sorusunu gündeme
getirmektedir. Özellikle kararın oy çokluğu ile alınmış olmasına karşın oy
birliğiyle alınmış gibi gösterildiği savı salt usule ilişkin bir hata olarak
değil, kararın meşruluğunu etkileyen bir unsur olarak değerlendirilmelidir.
Ayrıca, işlemin davacıya tebliğ edilme biçimi ve zamanlaması da usul hukuku
açısından önem taşımaktadır. Yönetsel işlemlerin usulüne uygun tebliği, bireyin
dava açma hakkını etkili biçimde kullanabilmesi bakımından zorunlu bir
koşuldur. Tebligata ilişkin eksikliklerin, işlemin hukuksal sonuç doğurmasını
geciktirmesi veya bireyin savunma olanaklarını zayıflatması durumunda, bu
durumun şekil ve usul unsuru bakımından hukuka aykırılık oluşturabileceği kabul
edilmektedir.
Sonuç olarak, İstanbul 5. Yönetim Mahkemesi’nin şekil ve usul unsurlarına
yaklaşımı, bu unsurları yönetsel işlemin ikincil bileşenleri olarak gören dar
yorumlu bir denetim anlayışını yansıtmaktadır. Oysa somut olayın niteliği
dikkate alındığında, şekil ve usul güvencelerinin, yönetimin takdir alanını
sınırlayan ve hukuk devleti ilkesini somutlaştıran asli unsurlar olarak ele
alınması gerekirdi.
Konu, işlemin hukuksal sonucudur. Örneğin, bir diplomanın geçersiz
sayılması, bir göreve ehliyetin ortadan kaldırılması ve adaylık yolunun
kapatılması tek tek bakıldığında hukuksal olarak olanaklı görünebilir. Ama
birlikte bakıldığında konu, siyasal yarışmayı ortadan kaldıracak şekilde
seçilmiştir. Yönetim hukukunda bu durum “konu–amaç kopukluğu” demektir. Sonuç
olarak, konu hukuksal olarak olanaklı ancak anayasal olarak gayrimeşrudur.
Amaç unsuru yönetsel işlemin son ölçütüdür. Amaç hukuka uygunluk, kamu
yararı ve düzenin korunmasıdır. Eylemli amaç ise güçlü siyasal rakibin
tasfiyesi ve seçim sürecinin önceden denetim altında tutulmasıdır. Burada
klasik öğreti diliyle amaç unsuru sakatlanmıştır. Bu, basit bir amaç sapması
değil, sistemli amaç ikamesidir. Sonuç olarak, işlem, kamu yararı için değil,
rejim yararı için kurulmuştur.
TÜRK HUKUKU AÇISINDAN ARA DEĞERLENDİRME
Bu aşamaya kadar yapılan inceleme, İstanbul 5. Yönetim Mahkemesi önüne
gelen uyuşmazlığın, görünürde bir diploma iptali işlemine ilişkin olmakla
birlikte, Türk yönetim hukukunun temel ilkeleri bakımından çok katmanlı bir
hukuksal sorun alanı yarattığını ortaya koymaktadır. Dava konusu yönetsel
işlem, yönetimin klasik işlem unsurları olan yetki, şekil, usul, konu ve amaç
bakımından birlikte değerlendirildiğinde, salt hukuksal bir hata savının
ötesinde, işlemin oluşturulma gerekçesi ve bağlamı üzerinden anlam
kazanmaktadır.
Özellikle amaç unsuru, bu uyuşmazlıkta belirleyici bir ağırlık
taşımaktadır. Yönetsel işlemin, kurulduğu zamanlama, muhatabın siyasal konumu
ve işlemin doğurduğu sonuçlar birlikte ele alındığında, kamu yararı ile siyasal
sonuçlar arasındaki sınırın bulanıklaştığı görülmektedir. Bu durum, Türk yönetim
hukukunda yerleşik olan “yetkinin kamu yararı dışında kullanılamayacağı”
ilkesini doğrudan tartışmaya açmaktadır.
Buna bağlı olarak, yönetsel yargının rolü ve denetimin kapsamı sorunu da
merkezi bir sorun alanı olarak ortaya çıkmaktadır. Yönetsel yargının, yönetimin
takdir yetkisini denetlerken yalnızca şekilsel ve usule ilişkin unsurlarla mı
sınırlı kalacağı, yoksa işlemin amaç unsuruna etki yapan bir denetim yapıp
yapamayacağı sorusu bu dava bağlamında somutlaşmaktadır. Mahkemenin yaklaşımı,
yalnızca bireysel bir uyuşmazlığın çözümünü değil, aynı zamanda yönetsel
işlemlerin siyasal bağlam içinde yargısal denetime ne ölçüde açık olduğunu da
göstermektedir.
Bu çerçevede İmamoğlu kararı, Türk hukukunda yönetimin araçsallaşması
tartışmasının, yargısal denetim ekseninde nasıl şekillendiğini gözlemlemeye olanak
veren bir örnek oluşturmaktadır. Ara değerlendirme itibarıyla ulaşılan
bulgular, hukuksal sorunun kaynağının yalnızca yönetsel işlemde değil, “yönetim–yargı”
ilişkisinin niteliğinde yoğunlaştığını göstermekte ve bu durum çalışmanın
ilerleyen bölümlerinde yapılacak normatif ve karşılaştırmalı değerlendirmeler
için sağlam bir zemin oluşturmaktadır.
Bu tür durumlarda her unsur tek tek hukuka uygun görünebilir ama birlikte
anayasal düzene zarar verir. Yönetsel işlemin unsurları ayrı ayrı
incelendiğinde hukuka uygunluk izlenimi veren bu tür uygulamalar, amaç
unsurunun sistemli olarak sakatlanması nedeniyle Türk yönetim hukukunun kurucu
ilkeleriyle bağdaşmaz. Otokratikleşen rejimlerde yönetsel işlem, şekil ve yetki
bakımından hukuka uygunluk görüntüsü üretirken, usul, konu ve özellikle amaç
unsuru bakımından siyasal tasfiye işlevi görmektedir. Bu durum, Türk yönetim
hukukunda ‘amaç sapması’ kavramının ötesine geçen, yapısal bir rejim dönüşümüne
işaret etmektedir.
Danıştay İçtihatlarıyla Çatışma
Danıştay’ın yerleşik çizgisi üç temel ilkeye dayanır: Birincisi ‘kazanılmış
hak – hukuksal güvenlik’ ilkesidir. Danıştay defalarca şunu söylemiştir: Uzun
süre uygulanmış, yönetimin bilgisi ve denetimi altında gerçekleşmiş ve kişinin
kusuru ispatlanmamış işlemler geri alınamaz. İncelediğimiz olayda Danıştay
içtihadı seçici biçimde uygulanmaktadır. Aynı dönem, aynı üniversite, aynı
yatay geçiş rejimi içindeki binlerce dosya için sessizlik var iken sadece
siyasal ağırlığı olan kişi için “açık hata” yorumu yapılmaktadır. Bu, içtihat
farklılığı değil, içtihat sapmasıdır. İkinci ilke, ‘açık hata – süreklilik ayrımı’
ilkesidir. Danıştay’a göre, açık hata ilk bakışta fark edilebilir, bariz,
teknik hatadır. Sistemli hata ise yönetimin sorumluluğudur. Mahkeme
gerekçesinde yapılan şey şudur: “Hata çok büyük olduğu için açık hatadır.” Bu gerekçe
hukuksal olarak sorunludur. Çünkü Danıştay şunu söyler: hata ne kadar sistemliyse,
bireyin iyiniyet beklentisi o kadar güçlenir. Gerekçede Danıştay mantığını
tersine çevrilmektedir. Üçüncüsü Danıştay’ın kırmızı çizgisi olan eşitlik ilkesidir.
Danıştay’a göre, aynı hukuksal durumda
olanlar, aynı hukuksal sonuçlara bağlı tutulur. Dosyada ise aynı yatay geçişten
gelenler korunmakta sadece biri tasfiye edilmektedir. Bu durum Danıştay
terminolojisiyle nesnellikten kopmuş yönetsel takdirdir.
Yokluk mu, İptal Edilebilirlik mi?
Klasik öğreti yetkisiz makamı ve konusuz işlemi yokluk olarak kabul eder. Hukuka
aykırı ama yetkili ise iptal edilebilir olarak görür. Ama bu cümle liberal ve demokratik
rejim varsayımıyla yazılmıştır. Otokratik bağlamda durum farklılaşır. Yetki var
ama eylemli olarak bağımsız değilse, usul var ama sonuç için işletiliyorsa, amaç
var ama kamu yararına değilse işlem biçimsel olarak “var”, ama anayasal anlamda
yoktur. Öğretisel olarak buna “Anayasal yokluk” denir. Henüz Danıştay
terminolojisine tam girmemiştir ama Alman hukukunda, AİHM kararlarında ve Latin
yönetim hukukunda bu yaklaşım vardır. Yani teknik olarak iptal davasına konu
olur ama hukuksal meşruluk üretmez.
“Mutlak Butlan”a Yakınlık
Amaç unsuru tümüyle siyasal ise ve işlem anayasal düzeni ortadan
kaldırıyorsa o zaman bu işlem mutlak butlanla maluldür görüşü savunulabilir. Bu,
çok güçlü ama akademik olarak savunulabilir bir savdır.
Amaç Unsuru Nasıl İspatlanır?
“Amaç soyuttur, ispatı zordur.” Ama yönetim hukuku buna tümüyle kapalı
değildir. Adaylık olasılığı varsa, kamuoyu desteği sağlanmışsa, imza eşiği (16
milyon) aşılmışsa ve yönetsel işlem siyasal takvimle örtüşüyorsa bu durumda
amacın hukuksal değil siyasal olduğu güçlü karine olarak kabul edilir.
Seçicilik (Selective Enforcement)
Aynı durumda olanlara işlem yapılmıyorsa ve sadece bir kişiye yapılıyorsa Danıştay
ve AİHM bunu dolaylı ispat kabul eder.
Orantısız Sonuç
Amaç “hukuka uygunluk” ve sonuç “siyasal ehliyetin tümüyle yok edilmesi”
ise “amaç–araç” dengesizliği var demektir.
İşlemler Zinciri
Yargı sürecinde tek işlem değil soruşturma, yönetsel karar, yargısal onay
ve siyasal söylem zinciri birlikte değerlendirilir. AİHM bunu açıkça kabul
eder: Somut bağlamda değerlendirme (contextual assessment)”. AİHM
içtihatlarında müdahalelerin Sözleşme’ye uygunluğunun değerlendirilmesinde ‘contextual
assessment’ yaklaşımı merkezi bir rol oynamaktadır. Buna göre bir yönetsel
veya yargısal işlemin hukuksal niteliği tek başına belirleyici olmayıp, işlemin
kurulduğu siyasal bağlam, zamanlama, hedef alınan kişinin kamusal konumu ve
işlemin yığınsal etkileri birlikte değerlendirilmelidir. İmamoğlu kararında ise
yönetsel işlemin akademik niteliği ön plana çıkarılarak, işlemin öngörülebilir
siyasal sonuçları ve devam eden çoklu yargısal süreçlerle olan ilişkisi dikkate
alınmamış ve bu durum, AİHM’nin benimsediği bağlamsal değerlendirme ölçününden
belirgin bir sapma yaratmıştır. Bu tür işlemler, Türk yönetim hukukunda klasik
‘iptal edilebilir işlem’ kategorisini aşmakta ve Danıştay içtihatlarının
eşitlik, hukuksal güvenlik ve iyiniyet ilkeleriyle açık çatışma yaratmaktadır.
Amaç unsurundaki sistemli sapma, işlemi anayasal meşruluktan yoksun bırakmakta
ve onu ‘anayasal yokluk’ sınırına taşımaktadır.”
DANIŞTAY ve AYM AŞAMASI
Danıştay’ın klasik refleksine göre, yönetsel kararlılık, hukuksal güvenlik
ve kazanılmış hak yargılamada esastır. İncelenen karar ise açık hatayı
olağanüstü genişletmekte ve yokluk rejimine örtük geçiş yapmaktadır. Danıştay
isterse “açık hata vardır ama bu kadar yıl sonra geri alma ölçüsüzdür”
diyebilir. Ancak, siyasal bağlam Danıştay’ı çekingenliğe itebilir.
AYM açısından dosya çok daha nettir. AYM’nin dayanabileceği eksenler hukuksal
güvenlik, ölçülülük, seçilme hakkı ve demokratik toplum düzenidir. AYM son
yıllarda ihlal olgusunu tanımakta ama sonuç doğurmayacak noktada bırakmaktadır.
AYM “hak ihlali vardır” ve “yeniden yargılama” gerekir kararı vermekte ancak siyasal
sonuç, yerel mahkemelerin AYM kararını tanımaması nedeniyle sonuç
üretmemektedir. Bu gerçek aslında mevcut rejimle uyumlu bir dengedir.
BU TÜR KARARLARIN DEVLET VE KAMU YÖNETİMİNİ YOZLAŞTIRMASI
Bu tür kararlar yönetime “geçmişte ne yaptıysan önemli değil” ve “siyasal gereksinme
doğduğunda geri dönüp iptal edebilirsin” demeyi öğretmektedir. Bu, yaklaşım yönetimi
hukuk üretmekten risk yönetmeye iter. Bürokrat davranışı değişir. Sonuç olarak
inisiyatif alınmaz, her şey yazılı emirle yapılır ve hukuk değil, siyasal
sinyal esas alınır. Bu, klasik bürokratik çürümedir.
Hukuk devleti yerine “rejim hukuku” ortaya çıkar. Genel uygulanabilir
normlar değil kişiye ve bağlama özgü hukuk “lex generalis” değil, “lex
regiminis” oluşur. Bu noktadan sonra hukuk güven vermez ve yönetim kendi
kendini yadsır
Yönetsel işlemler yoluyla başlatılan ve yargı kararlarıyla meşrulaştırılan
bu tür tasfiyeler, iç hukukta hukuksal güvenliği aşındırmakta, uluslararası
hukukta seçilme hakkı ve meşru beklenti ihlallerine yol açmakta ve uzun vadede
ise yönetimin norm üretme kapasitesini yok ederek rejime bağlı bir ‘bürokratik
patoloji’ yaratmaktadır. Bu karar, bireysel bir diploma uyuşmazlığı değil, yönetim,
yargı ve seçim hukukunun rejim lehine senkronize edilmesinin tipik bir
örneğidir.
Geçiş: Ulusal Hukuk Çerçevesinden Avrupa Hukuku Bakış
Açısına
Türk yönetim ve yargı hukuku açısından yapılan çözümleme, yönetsel işlemin
hukuka uygunluğunun değerlendirilmesinde özellikle amaç unsuru ve yargısal
denetimin kapsamı etrafında yoğunlaşan yapısal sorunlara işaret etmektedir.
Ancak bu sorunların, yalnızca ulusal hukuka özgü teknik tartışmalar olarak ele
alınması, sorunun demokratik hukuk devleti bakımından taşıdığı anlamı eksik
bırakma riski taşımaktadır. Zira çağdaş anayasal sistemlerde yönetimin ve
yargının işleyişi, yalnızca iç hukukun normatif sınırlarıyla değil, aynı
zamanda üst normatif çerçeveler ve ortak demokratik ölçünler ile de
değerlendirilir.
Bu noktada Avrupa Birliği hukuku ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
içtihatları, yönetsel işlemlerin siyasal yarışmayı ve seçilme hakkını dolaylı
biçimde etkilediği durumlarda, hukuk devleti ilkesinin nasıl yorumlandığına ilişkin
önemli bir karşılaştırma zemini sunmaktadır. Özellikle hukukun
öngörülebilirliği, yönetimin tarafsızlığı ve yargısal denetimin etkililiği gibi
ilkeler ulusal uygulamaların demokratik meşruluğunu sınamaya olanak veren
ölçütler olarak öne çıkmaktadır.
Bu nedenle çalışmanın bir sonraki bölümünde, İmamoğlu kararı bağlamında
ortaya çıkan yönetsel ve yargısal sorunlar, AB hukuku ve AİHM içtihatları
ışığında ele alınacak ve Türk hukukunda saptanan bulguların, Avrupa hukuk
düzeninin benimsediği demokratik ve hukuksal ölçünlerle ne ölçüde örtüştüğü ya
da ayrıştığı incelenecektir.
TÜRKİYE – AB YÖNETİM HUKUKU AYRIŞMASININ KRONOLOJİSİ
Yakınsama Dönemi (1999–2007)
“Avrupa yönetim hukuku referans alınırken” siyasal bağlam güçlüdür. 1999 Helsinki Zirvesi ile
adaylık statüsü kazanılmıştır. 2001–2004 reform paketleriyle AİHM uyum süreci
başlatılmıştır. Bu dönemde yönetim
hukukunun karakteri hukuksal güvenlik, ölçülülük, meşru beklenti ve yönetsel kararlılık
ilkeleriyle uyumludur. Danıştay ve yönetim mahkemeleri ABAD ve AİHM içtihadına
atıf yapmaya başlamışlardır. Geriye yürüme konusunda son derece çekingen bir
tavı egemendir. Tipik refleks “yönetimin kendi kusurunun bedeli bireye
yüklenemez” şeklindedir. Bu dönem, AB yönetim hukuku ile örtüşen altın çağdır.
Seçici Uyum Dönemi (2007–2013)
“Avrupa normları araçsallaşırken” siyasal bağlamda müzakere başlıkları açılmakta
ancak anında donmakta ve güç yoğunlaşması başlamaktadır. Yönetim hukukunun
karakteri AB ilkelerinin seçici uygulanmasıdır. Kamu yararı yorumu genişlemekte
ve ölçülülük zayıflamaya başlamaktadır. Mahkemeler Devleti koruyan refleksi
güçlendirmektedir. “Birey–yönetim” dengesinde yönetim lehine kayma
başlamaktadır. Kırılma işareti ise “hukuksal güvenlik, kamu düzeni gerekçesiyle
sınırlanabilir” ilkesinin geçerlik kazanmasıdır. Bu cümle, ayrışmanın ilk
habercisi olmuştur.
Kopuşun Başlangıcı (2013–2016)
“Gezi sonrası güvenlikçi yönetim” anlayışına karşılık gelmektedir. Siyasal
bağlamda Gezi ve 17–25 Aralık olayları olağanüstü güvenlik söylemini
geliştirmeye başlamaktadır. Bu dönemde yönetim hukukunun karakteri kamu düzeni kavramının
her şeyin önüne geçmesi, ihtiyatlılık ilkesinin birey aleyhine yorumlanmaya
başlaması ve geriye yürüyen işlemlerin sayısının artmasıdır. Artık yeni norm “Devlet
kendini korumak zorundadır” olmuştur. Bu, AB yönetim hukukunun tam karşıtıdır.
Rejimleşme Dönemi (2016–2018)
“OHAL yönetim hukukunun normalleşmesi” anlamına gelmektedir. Siyasal bağlam
15 Temmuz OHAL KHK’leridir. Kurumsal tasfiye başlamıştır. Yönetim hukuku
karakteri olarak istisna norm durumuna gelmiştir. Bireysel değerlendirme
ortadan kalkmaya başlamıştır. Orantılılık ilkesi askıya alınmaktadır. AB yönetim
hukukunda tabu olan geriye yürüme, toplu işlemler ve gerekçesiz işlemler Türkiye’de
olağanlaşmıştır.
Kurumsal Ayrışma (2018–2023)
“Cumhurbaşkanlığı sistemiyle yönetimin merkezileşmesi” dönemidir. Siyasal
bağlam Başkanlık sistemidir. Yürütme tek elde toplanmıştır. Yönetim hukuku
karakteri hiyerarşi, sadakat olmuş, hukuk talimatla çalışmaya başlamış ve normlar
kişiselleşmiştir. Yönetsel işlemler kişiselleşmekte, geriye dönük denetim artmakta
ve yargı denetimi şekilsel duruma gelmektedir. AB yönetim hukukundaki hukuksal
kesinlik (legal certainty) yerine rejim güvenliği (regime certainty) gelmiştir.
Önleyici Tasfiye Dönemi (2023– … )
“Seçim mühendisliği olarak yönetim hukuku” dönemidir. Siyasal bağlam güçlü
muhalefet figürleri ve seçim riskidir. Yönetim hukuku karakteri yönetim ve
yargı senkronizasyonu, geçmişin tasfiyesi ve adaylık öncesi elemedir. Bu
dönemin ayırt edici özelliği yönetim hukukunun artık bireysel uyuşmazlıkları
çözmemesi ve siyasal alanı düzenlemesidir. İmamoğlu kararı bu evrenin tipik
ürünüdür.
Kuramsal Özet
Türkiye–AB yönetim hukuku ilişkisi, 2000’li yılların başında hukuksal
güvenlik ve birey lehine yorum ekseninde bir yakınsamayla başlamış, 2010’lu
yıllarla birlikte kamu düzeni ve rejim güvenliği gerekçeleriyle seçici uyuma ve
ardından OHAL uygulamasıyla istisnanın normalleşmesine evrilmiştir.
Cumhurbaşkanlığı sistemi sonrasında ise yönetim hukuku, bireyi koruyan bir
denetim alanı olmaktan çıkarak, siyasal yarışmayı ve adaylık alanını düzenleyen
bir rejim aracına dönüşmüştür. AB yönetim hukuku, belirsizlikte ihtiyatlılığı,
Türkiye yönetim hukuku ise belirsizlikte cezalandırmayı tercih eder duruma
gelmiştir.
AB HUKUKU BAKIŞ AÇISINDAN YÖNETSEL İŞLEMİN HUKUKA
UYGUNLUĞU: HUKUKUN ÖNGÖRÜLEBİLİRLİĞİ, MEŞRU BEKLENTİ, ORANTILILIK VE
İHİYATLILIK İLKELERİ
AİHM Bakış Açısı
AİHM konuyu diploma sorunu olarak görmez. Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nin hangi maddeleri nasıl çiğnenmiştir diye sorunu ele alır. İlk ele
alacağı madde ise sözleşmenin 6. maddesi olan adil yargılanma hakkıdır. AİHM Mahkemenin
yönetimin anlatısını eleştirel süzgeçten geçirmeden benimsediğini belirtecek ve
iyiniyet değerlendirmesinin varsayım üzerinden yapılmış olduğunu
vurgulayacaktır. Kanıt ölçününün düzeyinin düşürülmüş olduğunu karara
bağlayacaktır. Savunma ve sav silahlarının eşitliğine ve gerekçeli karar ilkesinin
zayıflığını belirtecektir
Bir başka madde ek Protokolün 1. maddesinde
yer alan seçilme hakkı olacaktır. AİHM içtihadı çok nettir. Seçilme hakkına
dolaylı ve örtük müdahaleler de sıkı denetime bağlıdır. Yönetim mahkemesi
kararında yönetsel işlem teknik görünümlüdür ancak sonucu siyasal olmuştur. AİHM
bu durumu “şekil değil, etki belirleyici” olarak nitelendirecektir. Bu dosya
tam olarak etki temelli bir müdahaledir diyecektir.
AİHS 18. maddesi hakların kötüye kullanımını düzenlemektedir. Bu çok kritik
bir unsurdur. AİHM’in soracağı soru “koşullar oluşuyor mu?” olacaktır. Kararda
hukuksal araç vardır, meşru gerekçe var gibidir ama esas amaç siyasal yarışmayı
sınırlamak ise 16 milyon imza gerçeği bu açıdan çok güçlü bağlamsal kanıt olacaktır.
AİHM’in bakacağı kilit soru “Devlet, yönetim hukukunu siyasal yarışmayı
düzenlemek için mi kullandı?” olacaktır. Bu soruya evet cevabı çıkarsa tek
maddeden değil, zincirleme ilişki nedeniyle ihlal kararı çıkacaktır.
AB’de İhtiyatlılık İlkesi Nedir?
AB hukukunda ihtiyatlılık ilkesi (Avrupa Birliği’nin İşleyişine İlişkin
Antlaşma madde 191) ilk olarak çevre ve sağlık alanında doğmuştur, ama bugün yönetsel
karar alma felsefesi durumuna gelmiştir. Özü şudur: Ciddi ve geri dönülmesi zor
bir zarar olasılığı varsa, yönetim aceleci ve ağır sonuçlar doğuracak
işlemlerden kaçınmalıdır. Bu ilkede anahtar kelimeler “geri dönülemezlik”, “orantılılık”,
“en az müdahale” ve “zararın önlenmesi”dir.
AB Adalet Divanı (ABAD) içtihadına göre yönetim, belirsizlik koşullarında
en ağır müdahaleyi değil, en ihtiyatlı ve geri alınabilir olan seçeneği seçmelidir.
Bu ilke gıda, sağlık, piyasa düzenlemeleri, mesleki yeterlilik ve kamu statüsü alanlarında
yerleşik bir yönetsel refleks durumuna gelmiştir.
İmamoğlu dosyasına ihtiyatlılık ilkesiyle bakılırsa çok çarpıcı bir terslik
ortaya çıkmaktadır. AB mantığıyla soru: “Bu
işlem geri dönülmez zarar doğurur mu?”. Yanıt evettir. Diploma iptali geri
dönülmez. Siyasal haklara etkisi telafi edilemez. AB hukukunda bu cevap şu
sonucu doğurur: En ağır yaptırım otomatik olarak elenir.
İhtiyatlılık ilkesiyle hareket eden bir AB yönetimi diplomanın
geçerliliğini askıya alırdı, kişisel kazanımları korurdu, ileriye dönük
düzenleme yapardı ve seçilme hakkına dokunmaktan özellikle kaçınırdı. Çünkü demokratik
süreçler, yönetsel uyuşmazlıklara feda edilemez.
Türkiye’de bu dosyada tam tersi yapılmaktadır:
|
Çizelge
1: Avrupa
Hukuku ve Türkiye Hukuku Karşılaştırması |
|
|
AB
İhtiyatlılık Mantığı |
Türkiye’deki
Uygulama |
|
En hafif müdahale |
En ağır yaptırım |
|
Geri alınabilir işlem |
Geri dönülmez sonuç |
|
Belirsizlikte temkin |
Belirsizlikte cezalandırma |
|
Bireyi koruma |
Devleti koruma |
|
Demokrasiye öncelik |
Rejim güvenliğine öncelik |
Bu tablo tek başına hukuksal sapmayı gösteriyor. İhtiyatlılık ilkesi
seçilme hakkı ile birleşince AB hukukunda şu refleks çok güçlüdür: Demokratik
hakları etkileyen yönetsel işlemler, olağan yönetsel işlemler gibi
değerlendirilemez. Bu yüzden seçilme hakkını etkileyen işlemler “dar yorum ve
yüksek gerekçe ölçünü” ister. İmamoğlu kararı geniş yorum, düşük gerekçe ölçünü
ve varsayım temelli kötü niyet okuması yapmaktadır. Bu, AB hukuk mantığıyla
kabul edilemez.
İhtiyatlılık ilkesi normalde Devleti korumak için kullanılır. Ama
demokratik hukuk devletinde Devletin kendisinden toplumu koruma aracıdır. Türkiye’de
ise Devlet, ihtiyatlılık ilkesinin tam tersine, kendini güvenceye almak için
bireyi feda etmektedir. Bu, otokratikleşmenin çok net bir göstergesidir.
AB hukukunda yerleşik ihtiyatlılık ilkesi, yönetimin belirsizlik
koşullarında geri dönülmez zararlar doğuracak ağır yaptırımlardan kaçınmasını
gerektirir. Buna karşın incelenen olayda, yönetim ve yargı belirsizlikleri
birey aleyhine yorumlamış ve seçilme hakkını eylemli olarak ortadan kaldıran ve
geri alınamaz sonuçlar doğuran en ağır yönetsel yaptırım tercih edilmiştir. Bu
yaklaşım, ihtiyatlılık ilkesinin koruyucu mantığının tersine çevrildiğini ve yönetim
hukukunun rejimsel bir güvenlik aracına dönüştürüldüğünü göstermektedir.
AİHM içtihadı, yönetsel ve yargısal işlemlerin biçimsel hukuka uygunluk
perdesi altında siyasal yarışmayı sınırlamak amacıyla kullanılmasını,
Sözleşme’nin 18. maddesi bağlamında ağır ihlal olarak nitelendirmektedir.
İmamoğlu dosyası, Navalnyy, Demirtaş ve Mammadov kararlarında tanımlanan
‘araçsallaştırılmış hukuk’ modeline bire bir uymaktadır.
Toparlarsak, AB’nin ihtiyatlılık ilkesi bu dosyada uygulanmamakta ama tam
da uygulanmadığı için hukuksal ve rejimsel sapmayı görünür kılmaktadır.
Avrupa Birliği yönetim hukukunda, yönetsel işlemlerin hukuka uygunluğu
yalnızca yetki ve şekil gibi biçimsel unsurlar üzerinden değil, hukukun
öngörülebilirliği, meşru beklentinin korunması, orantılılık ve ihtiyatlılık
gibi maddi ilkeler ışığında değerlendirilir. Bu ilkeler, özellikle yönetsel
işlemlerin temel hak ve özgürlükler üzerinde dolaylı ya da doğrudan etkiler
doğurduğu durumlarda yönetimin takdir yetkisini ciddi biçimde sınırlandıran
normatif ölçütler olarak işlev görür.
Bu çerçevede hukukun öngörülebilirliği ilkesi, bireylerin hukuksal
statülerini makul bir güven duygusu içerisinde planlayabilmelerini gerektirir.
Uzun yıllar boyunca geçerli kabul edilmiş bir akademik kazanımın, aradan geçen
süre ve doğurduğu hukuksal sonuçlar dikkate alınmaksızın geri alınması, AB
hukukunda öngörülebilirlik ilkesinin zedelenmesi olarak değerlendirilir. Bu tür
durumlarda bireyin yalnızca yönetime değil hukuk düzeninin kararlılığına
duyduğu güven de sarsılmaktadır.
Öngörülebilirliğin doğal tamamlayıcısı olan meşru beklenti ilkesi, yönetimin
kendi işlemleriyle yarattığı hukuksal durumları, olağan dışı ve zorlayıcı
nedenler bulunmadıkça ortadan kaldıramayacağını kabul eder. Özellikle bireyin
kusurunun bulunmadığı ya da kusurun açık biçimde ortaya konulamadığı
durumlarda, yönetimin geçmişte kurduğu işlemleri geriye dönük biçimde geçersiz
kılması, AB yönetim hukuku açısından ağır bir müdahale olarak nitelendirilir.
Bu noktada orantılılık ilkesi, yönetimin başvurabileceği araçlar arasında
en hafif ve en az hak sınırlayıcı olanı tercih etme yükümlülüğünü gündeme
getirir. Hukuksal sakatlık savının varlığı durumunda dahi diploma iptali gibi
telafisi güç sonuçlar doğuran bir yaptırımın tercih edilmesi orantılılık
ilkesinin “gereklilik” ve “ölçülülük” alt unsurları bakımından ciddi
tartışmalar doğurmaktadır.
AB hukukunda bu üç ilkeyi tamamlayan ve özellikle belirsizlik içeren
durumlarda belirleyici olan ihtiyatlılık ilkesi, yönetimin yetkisini
kullanırken yalnızca hukuksal doğruluğu değil, işlemin doğurabileceği ağır ve
geri dönülmesi güç sonuçları da dikkate almasını zorunlu kılar. İhtiyatlılık
ilkesi, yönetimin takdir yetkisinin genişlediği alanlarda, bu yetkinin
daraltıcı ve temkinli bir yorumla kullanılmasını gerektirir.
İmamoğlu kararı bağlamında, diploma iptalinin yalnızca bireysel bir
akademik statüyü değil, aynı zamanda siyasal yarışmayı ve seçilme hakkını
dolaylı biçimde etkileyen sonuçlar doğurduğu dikkate alındığında, ihtiyatlılık
ilkesinin uygulanması daha da önem kazanmaktadır. Belirsizlik içeren hukuksal
değerlendirmelere dayanarak, en ağır yönetsel aracın tercih edilmesi; AB yönetim
hukuku bakış açısından, demokratik sürece zarar verme olasılığı karşısında
yeterli temkinin gösterilmediği şeklinde yorumlanabilir.
Sonuç olarak, AB yönetim hukuku ilkeleri birlikte değerlendirildiğinde,
uzun süre geçerli kabul edilmiş bir hukuksal statünün, siyasal sonuçları
öngörülebilir bir zamanlama içerisinde ve en ağır yönetsel yaptırım
aracılığıyla ortadan kaldırılması hukukun öngörülebilirliği, meşru beklenti,
orantılılık ve ihtiyatlılık ilkeleri bakımından ciddi uyumsuzluklar
barındırmaktadır. Bu durum, yönetsel işlemin yalnızca ulusal hukuk çerçevesinde
değil, Avrupa hukuk düzeninin benimsediği demokratik ve hukuksal ölçünler açısından
da sorunlu bir görünüm arz ettiğini göstermektedir.
AİHM İçtihatları Işığında Yönetsel İşlemler, Hukuk
Devleti ve Yargısal Denetim
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), yönetsel işlemlerin hukuka
uygunluğunu değerlendirirken, klasik anlamda bir “yönetim hukuku mahkemesi”
gibi hareket etmemekle birlikte, hukuk devleti ilkesini Sözleşme’nin yapısal
bir unsuru olarak ele almakta ve yönetsel yetkinin kullanımını bu ilke
üzerinden denetlemektedir. Mahkeme’ye göre hukuk devleti, yalnızca normların
varlığıyla değil, bu normların keyfiliği dışlayacak şekilde uygulanması ile
anlam kazanır.
AİHM içtihadında yönetsel işlemler bakımından öne çıkan ilk husus, hukuksal
güvenlik ve öngörülebilirlik ilkesidir. Mahkeme, bireylerin hukuksal
durumlarının uzun süre boyunca geçerli kabul edilmesinin, zaman içinde koruma
altına alınması gereken bir güven ilişkisi yarattığını kabul etmektedir. Bu
nedenle, yönetimin geçmişte kurduğu ve bireyin yaşamını buna göre
şekillendirdiği işlemleri, aradan uzun bir süre geçtikten sonra geri alması,
AİHM tarafından olağan dışı olarak meşru eylem olarak kabul edilmektedir (Örnek:
Brumarescu/Romanya ve Beian/Romanya).
AİHM’e göre hukuksal güvenliğin çiğnenmesi, yalnızca yönetimin işlem oluşturmasıyla
değil, yargının bu işlemleri denetlerken gösterdiği yaklaşım ile de ortaya
çıkabilir. Mahkeme, ulusal yargı mercilerinin yönetimin takdir yetkisini
sınırsız kabul eden, gerekçelendirme yükümlülüğünü zayıflatan veya açık
keyfilik iddialarını etkili biçimde incelemeyen kararlarını, hukuk devleti
ilkesine aykırı bulmaktadır. Bu bağlamda yargısal denetimin varlığı kadar,
denetimin niteliği ve derinliği de belirleyici bir ölçüt olarak kabul
edilmektedir (Volkov/Ukrayna).
Yönetimin geçmiş işlemlerini geri alma yetkisi bakımından AİHM, özellikle
kusur, kötü niyet veya hile unsurlarının somut ve ikna edici biçimde ortaya
konulmasını aramaktadır. Mahkeme’ye göre bireyin iyiniyetli olduğu durumlarda, yönetimin
kendi hatasının sonuçlarını bireye yüklemesi, hukuk devleti ilkesinin özüyle
bağdaşmamaktadır (Moskal/Polonya). Bu yaklaşım, yönetsel işlemin “açık hata”
gerekçesiyle geri alınmasının, otomatik ve sınırsız bir yetki olarak
görülemeyeceğini ortaya koymaktadır.
AİHM içtihatlarında dikkat çeken bir diğer husus, yargı kararlarının
siyasal veya yönetsel bağlamdan bağımsız görünme zorunluluğudur. Mahkeme,
kararların yalnızca hukuksal olarak değil, dışarıdan bakıldığında da bağımsız
ve tarafsız görünmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Özellikle kamuoyunda yüksek
etkisi olan davalarda, mahkemelerin kullandığı dil, seçtiği gerekçeler ve
alternatif yorumları ele alış biçimi, kararın meşruluğu bakımından belirleyici
olmaktadır (Castillo Algar/İspanya).
Bu çerçevede AİHM, yönetsel işlemlerin yargısal denetiminde ortaya çıkan
sorunları, tekil ihlallerden çok yapısal riskler olarak değerlendirme
eğilimindedir. Hukuksal güvenliğin zayıflaması, yargının yönetim karşısında
edilginleşmesi ve bireyin iyiniyetinin kolaylıkla göz ardı edilmesi, Mahkeme’ye
göre hukuk devletinin aşınmasına yol açan temel devingenler arasında yer
almaktadır.
Bu bölümde ele alınan AİHM içtihatları, İmamoğlu kararının yalnızca ulusal yönetim
hukuku çerçevesinde değil, Avrupa İnsan Hakları Hukuku bağlamında da hukuksal
güvenlik, yargısal denetimin etkililiği ve keyfiliğin önlenmesi ilkeleri
bakımından ciddi tartışmalar doğurduğunu göstermektedir. Bu saptamalar bir
sonraki aşamada yönetsel ve yargısal işlemlerin siyasal haklar üzerindeki
dolaylı etkilerinin değerlendirilmesi için sağlam bir normatif zemin
sunmaktadır.
AİHM İçtihatları Işığında Siyasal Haklara Dolaylı
Müdahale
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), siyasal haklara yönelik ihlalleri
değerlendirirken yalnızca açık ve doğrudan yasaklamaları değil, yönetsel ve
yargısal işlemler yoluyla ortaya çıkan dolaylı ve eylemli müdahaleleri de
inceleme konusu yapmaktadır. Mahkeme’ye göre, bir işlemin biçimsel olarak
siyasal nitelik taşımaması, onun siyasal haklar üzerinde etkisiz olduğu
anlamına gelmemektedir. Aksine, belirli yönetsel işlemler, sonuçları itibarıyla
seçilme hakkını, siyasal yarışmayı ve demokratik çoğulculuğu zedeleyebilir.
AİHM içtihadında dolaylı müdahale kavramı, özellikle zamanlama, bağlam ve
etki unsurları üzerinden şekillenmektedir. Mahkeme, yönetsel ya da yargısal bir
işlemin hangi siyasal bağlamda kurulduğunu, bu işlemin öngörülebilir siyasal
sonuçlar doğurup doğurmadığını ve demokratik sürecin işleyişine nasıl etki
ettiğini birlikte değerlendirmektedir (Zdanoka/Letonya ve Tanase/Moldova).
Bu yaklaşım çerçevesinde, seçilme hakkını doğrudan ortadan kaldırmayan
ancak bir kişinin aday olabilme kapasitesini eylemli olarak zayıflatan ya da
ortadan kaldıran işlemler, AİHM tarafından Sözleşme’nin 3 Numaralı Ek Protokolü
kapsamında ele alınabilmektedir. Mahkeme, özellikle siyasal yarışmanın eşit
koşullarda yürütülmesini engelleyen uygulamalara karşı duyarlılık göstermekte
ve bu tür müdahalelerin demokratik toplum düzeniyle bağdaşabilirliğini sıkı bir
denetim altına almaktadır.
AİHM’e göre, dolaylı müdahalelerin değerlendirilmesinde belirleyici
unsurlardan biri, yönetsel takdir yetkisinin kullanım biçimidir. Yönetimin hukuksal
olarak olanaklı olan bir yetkiyi, siyasal sonuçları öngörülebilir bir biçimde
ve belirli bir kişiyi hedef alacak şekilde kullanması, AİHM tarafından
keyfiliğe yakın bir alan olarak görülmektedir. Bu tür durumlarda AİHM
müdahalenin yalnızca “hukuka uygun” olup olmadığıyla yetinmemekte ve meşru
amaç, gereklilik ve demokratik toplumda zorunluluk ölçütlerini birlikte
uygulamaktadır (Russian Conservative Party of Entrepreneurs/Rusya).
Zamanlama unsuru, AİHM içtihatlarında dolaylı müdahalenin saptanmasında
özel bir yere sahiptir. Seçim süreçlerine yakın dönemlerde oluşturulan ve
adaylık kapasitesini etkileyen yönetsel veya yargısal işlemler, AİHM tarafından
daha sıkı bir incelemeye alınmaktadır. Bu tür işlemler, biçimsel olarak geçmişe
ilişkin bir hukuksal durumu hedef alsa dahi, ileri etkili siyasal sonuçlar
doğurdukları ölçüde, siyasal haklara müdahale olarak değerlendirilebilmektedir
(Lykourezos/Yunanistan).
AİHM ayrıca, dolaylı müdahalelerin yığınsal etkilerine de dikkat
çekmektedir. Tek başına bakıldığında yönetsel bir uyuşmazlık gibi görünen
işlemler, siyasal bağlam içerisinde değerlendirildiğinde, belirli bir aktörün
siyasal alandan dışlanmasına yönelik sistemli bir etki yaratabilir. AİHM bu tür
durumları bireysel bir hak ihlalinden çok, demokratik düzen açısından yapısal
bir sorun olarak ele alma eğilimindedir (Navalnyy and Yashin/Rusya).
Bu bağlamda İmamoğlu kararı, AİHM içtihatlarında geliştirilen dolaylı
müdahale öğretisi açısından değerlendirildiğinde, yönetsel bir işlemin
sonuçları itibarıyla seçilme hakkını ve siyasal yarışmayı etkileme kapasitesine
sahip olduğu görülmektedir. Diploma iptali, biçimsel olarak akademik bir
statüye ilişkin olmakla birlikte, zamanlaması, bağlamı ve öngörülebilir
etkileri dikkate alındığında, siyasal haklar üzerinde etkili bir sınırlama
doğurabilecek niteliktedir.
Sonuç olarak AİHM içtihatları, yönetsel ve yargısal işlemlerin siyasal
haklara dolaylı müdahale teşkil edip etmediğinin, işlemin hukuksal niteliğinden
çok demokratik sürece olan etkisi üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini
ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, hukuk devletinin yalnızca normatif değil,
işlevsel bir ilke olduğunu vurgulamakta ve yönetimin ve yargının
araçsallaşmasının, demokratik meşruluk bakımından doğurabileceği sonuçlara
dikkat çekmektedir.
Türk Yönetim Hukuku Açısından
Klasik ilke yönetimin hukukla bağlı olması ve yargı ve yargıç güvencesidir.
Türk yönetim hukukunun kurucu varsayımı şudur: Yönetim, bağlı yetki ve kamu
yararı. Yargı hak ve özgürlüklerin güvencesidir. Bu çerçevede yönetsel işlemler
‘neden–konu–amaç’ unsurlarıyla denetlenir. Takdir yetkisi keyfilik değildir. Yönetim,
yargının denetiminden kaçırılmak üzere değil, yargı eliyle güçlendirilmek üzere
araçsallaştırılır. Yani sorun “yönetim mi, yargı mı?” sorusu değildir. Yönetim ve
yargının tek bir siyasal baskı mekanizması durumuna gelmesidir. Bu nedenle
doğru tanı Türk hukukunda sorun, yönetimin keyfileşmesi değil, keyfiliğin yargı
yoluyla meşrulaştırılmasıdır. Adaylık öncesi tasfiye yönetim hukuku açısından bir
yönetsel işlem gibi görünür ama amacı kamu yararı değil, siyasal yarışmanın
ortadan kaldırılmasıdır. İşlem hukuka uygun görünebilir, ama anayasal düzenle
bağdaşmaz. Türk yönetim hukukunda bu durum klasik bir kavramla ifade edilirse amaç
unsurunun sistemli sakatlanmasıdır.
Evrensel Hukuk ve Evrensel Yönetim Hukuku İlkeleri
Açısından
Evrensel ilke serbest siyasal yarışmadır. Uluslararası hukuka göre (AİHS,
Venedik Komisyonu, BM) seçim sadece sandık değildir. Aday olabilme hakkı, seçme
ve seçilme hakkının ayrılmaz parçasıdır. Dolayısıyla adaylık öncesi tasfiye
örtülü siyasal yasak demektir. Bu, açık yasaktan daha tehlikelidir çünkü hukuksal
görünürlük vardır fakat siyasal sonuç gizlidir.
Evrensel yönetim hukuku açısından bu tür uygulamalar şu evrensel ilkeleri
aynı anda ihlal eder: Öngörülebilirlik, hukuksal güvenlik, orantılılık, eşitlik,
iyi yönetişim (good administration) ve özellikle yönetimin tarafsızlığı (administrative
neutrality) ilkesi. Bu ilke bozulduğunda yönetim artık “devletin yönetimi”
değil rejimin yönetimi durumuna gelir. “Aday olmadan tasfiye” kritik bir hak
çiğnenmesidir çünkü henüz hukuksal olarak korunmuş bir statü yoktur ama siyasal
destek vardır (16 milyon imza). Bu durum siyasal gerçekliği tanımayı reddederek
demokrasiyi işlevsizleştirir.
AB Neden “Sessiz ama Uzak”?
Türkiye bağlamında AB açık yaptırımın geri dönüşsüz kopuş riski
yaratacağını hesaplamaktadır. Tam sessizlik ise normatif çöküştür. Bu yüzden ihtiyatlılık
ilkesi, normatif uzaklaşma şeklinde işler. Yani, genişleme müzakereleri askıda
ve hukuksal uyum durmuştur. Siyasal eleştiri var ama sınırlıdır. Bu sessizlik,
AB’nin “Türkiye geri dönebilecek mi?” varsayımına dayanır.
Otokratikleşen rejimlerde yönetim hukuku, kamu yararını gerçekleştiren bir
araç olmaktan çıkar ve yargı eliyle siyasal yarışmayı tasfiye eden bir ön eleme
mekanizmasına dönüşür. Bu dönüşüm, seçimlerin değil adaylık alanının hukuk
yoluyla yeniden yapılandırılmasıdır.
GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma, İstanbul 5. İdare Mahkemesi tarafından verilen ve Ekrem
İmamoğlu’nun İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden aldığı lisans
diplomasının iptaline ilişkin yönetsel işlemin hukuka uygunluğunu konu alan
karar üzerinden, hukuk devleti ilkesinin yönetsel ve yargısal işlemler yoluyla
nasıl aşınabildiğini incelemiştir. İnceleme, kararın yalnızca teknik bir yönetim
hukuku uyuşmazlığı olarak ele alınmasının yetersiz olduğunu, aksine, yönetsel
ve yargısal araçların birlikte işleyişinin hukuk devleti açısından doğurduğu
sonuçların bütüncül biçimde değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.
Türk yönetim hukuku açısından yapılan çözümleme, yönetsel işlemin unsurları
(yetki, şekil, usul, konu ve amaç) bakımından özellikle amaç unsuru,
orantılılık ve hukuksal güvenlik ilkeleri etrafında yoğunlaşan ciddi tartışma
alanları bulunduğunu göstermektedir. Uzun yıllar geçerliliği kabul edilmiş bir
akademik kazanımın, yönetimin geçmişteki uygulamalarına karşın ve siyasal
sonuçları öngörülebilir bir zamanlamada geri alınması, yönetimin takdir
yetkisinin sınırları bakımından hukuk devletiyle bağdaştırılması güç bir
görünüm arz etmektedir.
Avrupa Birliği yönetim hukuku ve AİHM içtihatları ışığında yapılan
değerlendirme ise, söz konusu kararın hukuksal güvenlik, meşru beklentinin
korunması, orantılılık ve ihtiyatlılık ilkeleriyle olan gerilimini daha
belirgin duruma getirmiştir. Özellikle bağlamsal değerlendirme (contextual
assessment) yaklaşımı esas alındığında, işlemin akademik niteliğinin
ötesine geçen etkileri, kararın kurulduğu siyasal ortam ve zamanlama ile
birlikte ele alındığında, yönetsel işlemin demokratik sürece dolaylı etkiler
doğurabilecek bir kapasiteye sahip olduğu görülmektedir.
Çalışmada ayrıca, ex ante müdahale kavramı çerçevesinde, siyasal yarışmanın
henüz başlamadan yönetsel ve yargısal araçlar yoluyla daraltılmasının hukuk
devleti açısından taşıdığı riskler ortaya konulmuştur. AİHM içtihatları,
siyasal haklara yönelik müdahalelerin yalnızca açık ve doğrudan yasaklamalarla
sınırlı olmadığını ve hukuksal olarak tarafsız görünen işlemlerin dahi, bağlamı
ve etkileri itibarıyla siyasal alanı şekillendirebileceğini kabul etmektedir.
Bu noktada, yargısal denetimin çelişmeli yargılama ilkesine uygun biçimde
işletilmesi, yönetimin gerekçelerinin varsayımlar yerine somut ve
denetlenebilir kanıtlarla sınanması, hukuk devletinin korunması bakımından
kritik bir işlev üstlenmektedir.
Sonuç olarak bu çalışma, İmamoğlu kararının tekil bir yönetsel uyuşmazlık
olarak değil, yönetimin ve yargının birlikte işleyişi üzerinden hukuk devleti
ilkesinin aşınmasına işaret eden bir örnek olarak değerlendirilmesi gerektiğini
göstermektedir. Hukuk devletinin korunması, yalnızca normların varlığına değil,
bu normların bağlamı dikkate alan, orantılı, ihtiyatlı ve etkili yargısal
denetime açık biçimde uygulanmasına bağlıdır. Aksi halde, hukuksal olarak olanaklı
görünen yönetsel ve yargısal işlemler, işlevsel olarak demokratik düzeni
zayıflatan araçlara dönüşme riskini taşımaktadır.
Kaynakça
AİHM, Beian v. Romania (No. 1), Başvuru No: 30658/05, 6 Aralık 2007.
AİHM, Brumarescu v. Romania, Başvuru No: 28342/95, 28 Ekim 1999.
AİHM, Castillo Algar v. Spain, Başvuru No: 28194/95, 28 Ekim 1998.
AİHM, Krcmarand Others v. Czech Republic, Başvuru No: 35376/97, 3 Mart
2000.
AİHM, Lykourezos v. Greece, Başvuru No: 33554/03, 15 Haziran 2006.
AİHM, Moskal v. Poland, Başvuru No: 10373/05, 15 Eylül 2009.
AİHM, Navalnyy and Yashin v. Russia, Başvuru No: 76204/11, 4 Aralık 2014.
AİHM, Oleksandr Volkov v. Ukraine, Başvuru No: 21722/11, 9 Ocak 2013.
AİHM, Ruiz-Mateos v. Spain, Başvuru No: 12952/87, 23 Haziran 1993.
AİHM, Tanase v. Moldova [BD], Başvuru No: 7/08, 27 Nisan 2010.
AİHM, Zdanoka v. Latvia [BD], Başvuru No: 58278/00, 16 Mart 2006.
Craig, P. (2018). EU Administrative Law (3rd ed.). Oxford University Press.
Craig, P., ve de Búrca, G. (2021). EU Law: Text, Cases, and Materials (7th
ed.). Oxford University Press.
Dicey, A. V. (1982). Introduction to the Study of the Law of the
Constitution (10th ed.). Macmillan. (Orijinal eser 1885)
Gözler, K. (2019). İdare Hukuku (Cilt I–II). Ekin Yayınevi.
Günday, M. (2020). İdare Hukuku (10. bs.). İmaj Yayınevi.
Kaplan, G. (2017). İdari işlemlerin geri alınması ve hukuki güvenlik
ilkesi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 66(2), 345–378.
Özbudun, E. (2019). Türk Anayasa Hukuku (17. bs.). Yetkin Yayınları.
Tan, T. (2015). Hukuk devleti ilkesi ve idari yargının işlevi. Danıştay
Dergisi, 138, 5–28.
Tridimas, T. (2006). The General Principles of EU Law (2nd ed.). Oxford
University Press.
Von Bogdandy, A., ve Bast, J. (Eds.). (2011). Principles of European
Constitutional Law (2nd ed.). Hart Publishing.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder