Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

20 Ocak 2026 Salı

 

Suriye’de Yeni Devlet Aklı: SDG-Şam Anlaşması ve Özerklikten Bütünleşmeye Doğru Önemli Bir Adım

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

ÖZ

18 Ocak 2026 tarihli Şam–SDG Anlaşması, Suriye’de federalizm, siyasal özerklik ve ayrı silahlı yapı savlarının eylemli ve yönetsel düzeyde tasfiyesine işaret eden kritik bir dönüm noktasıdır. Anlaşma, özellikle Rojava ve Suriye’nin kuzeydoğusunda, yönetsel, askeri ve siyasal alanların merkezi devlet otoritesi altında yeniden bütünleştirilmesine yönelik bir çerçeve sunmakta ve savaş sonrası döneme özgü “Yeni Devlet Aklı”nın somut bir uygulamasını ortaya koymaktadır. Bu çalışma, anlaşmanın hükümlerini ve alandaki etkilerini inceleyerek federalizm, özerklik ve silahlı özerklik savlarının işlevsizleşmesini ve merkezci stratejik akılcılığın kurumsallaşmasını ve bölgesel ile uluslararası yansımalarını çözümlemektedir. Ayrıca anlaşmanın, Türk askeri öğretisi bakış açısından sınır güvenliği, asimetrik tehditlerin tasfiyesi ve merkezi denetimin güçlendirilmesi ilkeleriyle uyumu değerlendirilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Suriye, SDG, Rojava, Yeni Devlet Aklı, Şam–SDG Anlaşması, Federalizm, Özerklik, Merkezci Egemenlik, Türk Askerî Öğretisi

 

ABSTRACT

The January 18, 2026 Damascus–SDF Agreement constitutes a critical turning point indicating the de facto and administrative dismantling of federalism, political autonomy, and independent armed structure claims in Syria. The agreement provides a framework for the reintegration of administrative, military, and political domains under the authority of the central state, particularly in northeastern Syria and Rojava, and represents a concrete manifestation of a post-war “New State Rationality.” This study analyzes the provisions of the agreement and its effects on the ground, focusing on the functional erosion of federalism, autonomy, and armed autonomy theses, the institutionalization of centralized strategic rationality, and the regional and international implications of this transformation. Additionally, the study evaluates the agreement’s compatibility with Turkish military doctrine, particularly in terms of border security, the elimination of asymmetric threats, and the reinforcement of centralized control.

Keywords: Syria, SDF, Rojava, New State Rationality, Damascus–SDF Agreement, Federalism, Autonomy, Centralized Sovereignty, Turkish Military Doctrine

GİRİŞ

Suriye’de Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında varılan son anlaşma, ani bir uzlaşının ya da karşılıklı siyasal iradenin ürünü olmaktan çok, Mart 2025’ten itibaren hızlanan askeri ve siyasal gelişmelerin zorlayıcı sonucu olarak ortaya çıkmıştır. 10 Mart 2025 tarihinde taraflar arasında sağlanan ilk anlaşma, alandaki çatışmaları sınırlamayı ve geçici bir denge kurmayı hedefleyen çerçeve bir düzenleme niteliği taşırken, bu anlaşmanın ardından geçen süreç Suriye devletinin lehine belirgin bir güç asimetrisinin oluştuğunu göstermiştir. Nitekim izleyen aylarda Şam yönetimi, askeri ve yönetsel kapasitesini yeniden pekiştirerek kuzeydoğu Suriye’de eylemli egemenliğini genişletmiş ve bu durum SDG açısından görüşme alanını giderek daraltmıştır.

10 Mart 2025 anlaşması sonrasında Suriye ordusunun Halep ve çevresinden sonra Deyrizor, Rakka çizgisi ve Fırat havzasında yürüttüğü askeri eylemler, yalnızca taktik kazanımlar değil, stratejik düğüm noktalarının denetim altına alınması sonucunu doğurmuştur. Rojava adı verilen alanın yüz ölçümü çok önemli derecede küçülmüştür. Enerji kaynakları, ana ulaşım aksları ve vilayet merkezleri üzerinde sağlanan egemenlik, Şam yönetimine alandaki askeri üstünlüğünü siyasal ve yönetsel bir üstünlüğe dönüştürme olanağı sunmuştur. Bu süreçte Suriye devleti, parçalı güvenlik düzeninden uzaklaşarak düzenli ordu, merkezi komuta ve kurumsal denetim esasına dayalı bir yaklaşımı sistemli biçimde uygulamaya koymuştur. Böylece askeri başarı, yalnızca alan kazanımıyla sınırlı kalmamış ve devlet kapasitesinin yeniden oluşturulmasına hizmet eden bir araç durumuna gelmiştir.

Bu gelişmeler karşısında SDG, uzun süre boyunca korumaya çalıştığı özerk yönetim, ayrı silahlı yapı ve eylemli alan denetimi savlarını sürdürebilecek askeri ve siyasal dayanaklardan giderek yoksun kalmıştır. Uluslararası desteğin belirsizleşmesi, ABD’nin alandaki rolünü yeniden tanımlaması ve Şam yönetiminin askeri baskıyı artırması, SDG’yi seçenekleri son derece sınırlı bir görüşme konumuna itmiştir. Bu bağlamda imzalanan son anlaşma, SDG açısından bir tercih değil, “son çare” niteliği taşıyan bir kabul olarak değerlendirilmelidir. Nitekim bu yeni metin, 10 Mart anlaşmasına kıyasla çok daha bağlayıcı, merkezci ve geri dönüşü zor hükümler içermektedir.

Ortaya çıkan tablo, söz konusu anlaşmayı klasik anlamda bir uzlaşı belgesi olmaktan çıkararak, Suriye devletinin savaş sonrası dönemde benimsediği yeni egemenlik ve güvenlik anlayışının kurucu metinlerinden biri durumuna getirmektedir. Federasyon, siyasal özerklik ve ayrı silahlı yapı gibi son on yılda Suriye’nin geleceğine ilişkin tartışmaların merkezinde yer alan savlar, bu anlaşma ile birlikte siyasal olarak tasfiye edilmiştir. Yerine ise, merkezi devlet yapısı içinde bireysel bütünleşme, kaynakların merkezileştirilmesi ve tekil Devlet (üniter) egemenliğin yeniden kurulması esasına dayalı bir bütünleşme modeli yerleştirilmektedir.

Bu çalışma, SDG–Şam anlaşmasını Suriye’de şekillenen “yeni devlet aklı” çerçevesinde ele almayı amaçlamaktadır. Makalede, 10 Mart 2025 anlaşmasından bu yana yaşanan askeri ve siyasal gelişmelerin anlaşmaya nasıl zemin hazırladığı, Şam yönetiminin askeri kazanımlarını hangi kurmay ve stratejik akılcılıkla siyasal sonuçlara dönüştürdüğü ve SDG’nin neden daha ağır hükümler içeren yeni bir sözleşmeyi kabul etmek zorunda kaldığı çözümlenecektir. Ayrıca, bu yeni devlet aklının Suriye’nin iç siyasal mimarisi kadar, bölgesel güvenlik dengeleri ve başta Türkiye olmak üzere dış aktörlerin stratejik hesapları açısından taşıdığı anlam tartışılacaktır.

Bu anlaşma, federalizm tartışmalarının alandaki işlevselliğini büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır.

AMAÇ VE HEDEFLER

Bu çalışmanın temel amacı, Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında imzalanan son anlaşmayı, Suriye’de savaş sonrası dönemde şekillenmekte olan “yeni devlet aklı” çerçevesinde çözümlemektir. Makale, söz konusu anlaşmayı yalnızca taraflar arasındaki bir güvenlik uzlaşısı olarak değil, Suriye devletinin egemenlik anlayışında, güvenlik mimarisinde ve merkez–çevre ilişkilerinde yaşanan yapısal dönüşümün bir ürünü ve göstergesi olarak ele almaktadır.

Bu bağlamda çalışmanın ilk hedefi, 10 Mart 2025 anlaşmasından itibaren alanda yaşanan askeri ve siyasal gelişmelerin, taraflar arasındaki güç dengesini nasıl dönüştürdüğünü ortaya koymaktır. Özellikle Şam yönetiminin yürüttüğü askeri eylemlerin ve elde ettiği stratejik kazanımların, görüşme sürecini nasıl tek taraflı bir dayatma zeminine taşıdığı çözümlenecektir. Böylece SDG’nin, başlangıçta geçici ve sınırlı düzenlemelerle korumaya çalıştığı özerk yapıdan neden ve nasıl vazgeçmek zorunda kaldığı açıklığa kavuşturulacaktır.

Çalışmanın ikinci hedefi, SDG–Şam anlaşmasının federasyon, siyasal özerklik ve ayrı silahlı yapı savlarını hangi hukuksal, yönetsel ve askeri mekanizmalar aracılığıyla tasfiye ettiğini göstermektir. Bu kapsamda, anlaşma maddeleri üzerinden ilerlenerek, tekil devlet yapısının yeniden pekiştirilmesi, güvenliğin merkezileştirilmesi ve silahlı unsurların bireysel bütünleşmesi gibi unsurların nasıl sistemli bir bütünlük oluşturduğu ortaya konacaktır. Böylece anlaşmanın, geçici bir kriz yönetimi aracı değil, kalıcı bir devlet restorasyonu projesi olduğu savunulacaktır.

Üçüncü hedef, Suriye’de ortaya çıkan bu yeni devlet aklının bölgesel ve uluslararası bağlamdaki anlamını tartışmaktır. Makale, söz konusu dönüşümün Türkiye’nin uzun süredir savunduğu güvenlik ve tekillik yaklaşımıyla hangi noktalarda örtüştüğünü, ABD’nin alandaki rolünü neden bu çerçeveye uyarlamak zorunda kaldığını ve Rusya ile İran’ın bu yeni dengeye nasıl uyum sağladığını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu yönüyle çalışma, Suriye iç dinamiklerini bölgesel güç dengelerinden bağımsız ele almayan bütüncül bir çözümleme sunmayı hedeflemektedir.

Son olarak bu makale, Suriye’de şekillenen yeni devlet aklının sürdürülebilirliğine ilişkin çözümleyici bir çerçeve sunmayı amaçlamaktadır. Anlaşmanın kısa vadede güvenlik ve egemenlik açısından sağladığı kazanımların, orta ve uzun vadede siyasal temsil, toplumsal bütünleşme ve devlet kapasitesi üzerindeki etkileri tartışılarak, bu modelin kalıcı bir kararlılık üretip üretemeyeceği sorusuna yanıt aranacaktır.

ARAŞTIRMA SORULARI

Bu çalışma, Suriye’de Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında imzalanan son anlaşmanın, savaş sonrası dönemde şekillenen yeni devlet aklını nasıl yansıttığını ve bu aklın Suriye’nin siyasal ve güvenlik mimarisini hangi yönlerde dönüştürdüğünü incelemektedir. Bu çerçevede makalenin temel ve alt araştırma soruları şu şekilde düzenlenmiştir:

Temel Araştırma Sorusu

SDG–Şam anlaşması, Suriye’de federasyon, siyasal özerklik ve ayrı silahlı yapı savlarının tasfiyesine dayanan yeni bir devlet aklının kurumsallaştığını mı göstermektedir?

Alt Araştırma Soruları

10 Mart 2025 anlaşmasından sonra Şam yönetiminin yürüttüğü askeri eylemler ve elde ettiği stratejik kazanımlar, taraflar arasındaki görüşme dengesini nasıl değiştirmiştir?

Suriye devletinin askeri üstünlüğü, hangi kurmay ve stratejik akılcılık aracılığıyla siyasal ve yönetsel sonuçlara dönüştürülmüştür?

SDG, hangi askeri, siyasal ve uluslararası koşullar altında, daha bağlayıcı ve merkezci hükümler içeren yeni bir anlaşmayı “son çare” olarak kabul etmek zorunda kalmıştır?

Anlaşma maddeleri, silahlı özerklik ve paralel güvenlik yapılarının tasfiyesini hangi mekanizmalar yoluyla sağlamaktadır?

Ortaya çıkan yeni devlet aklı, Suriye’nin tekil egemenlik anlayışını yeniden kurarken, yerel temsil ve kültürel haklar alanında nasıl sınırlı ama denetimli bir alan tanımaktadır?

Bu yeni devlet aklı, Türkiye, ABD, Rusya ve İran gibi bölgesel ve küresel aktörlerin Suriye’ye yönelik stratejik yaklaşımlarıyla hangi noktalarda örtüşmekte, hangi noktalarda gerilim üretmektedir?

SDG–Şam anlaşmasıyla kurulan bütünleşme modeli, orta ve uzun vadede Suriye’de güvenlik, siyasal kararlılık ve devlet kapasitesi açısından sürdürülebilir bir yapı üretme gizil gücüne sahip midir?

YÖNTEM

Bu çalışma, nitel araştırma yöntemine dayalı çözümleyici bir inceleme olarak tasarlanmıştır. Araştırmada, Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında imzalanan anlaşma, tekil bir olay olarak değil, 10 Mart 2025 anlaşmasından itibaren gelişen askeri, siyasal ve diplomatik süreçlerin bir sonucu ve bu sürecin kurumsal çıktısı olarak ele alınmaktadır. Bu nedenle çalışma, süreç odaklı (process-tracing) bir çözümleme yaklaşımını benimsemektedir.

Araştırmanın temel veri kaynağını, SDG–Şam anlaşmasının kamuoyuna yansıyan maddeleri ile 10 Mart 2025 sonrasında alanda yaşanan askeri ve yönetsel gelişmelere ilişkin açık kaynaklar oluşturmaktadır. Bu kapsamda resmi açıklamalar, alan raporları, güvenilir medya kaynakları ve uzman değerlendirmeleri birlikte kullanılmış ve elde edilen veriler karşılaştırmalı biçimde çözümlenmiştir. Böylece tek bir aktörün anlatısına dayanmayan, çok kaynaklı bir değerlendirme yapılması hedeflenmiştir.

Çalışmada yöntemsel olarak üç düzeyli bir çözümleme izlenmiştir. İlk düzeyde, 10 Mart 2025 anlaşması ile son anlaşma metni karşılaştırılarak, tarafların görüşme tutumlarındaki değişim ve anlaşma hükümlerinin sertleşme derecesi incelenmiştir. Bu karşılaştırmalı metin çözümlemesi, SDG’nin hangi alanlarda geri çekildiğini ve Şam yönetiminin hangi başlıklarda mutlak egemenlik kurduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır.

İkinci düzeyde, Şam yönetiminin askeri eylemleri ve alandaki kazanımları, klasik alan egemenlikçi bakış açısının ötesinde, stratejik düğüm noktaları (enerji kaynakları, sınır geçişleri, vilayet merkezleri ve ulaşım çizgileri) üzerinden değerlendirilmiştir. Bu aşamada askeri başarıların nasıl siyasal ve yönetsel sonuçlara dönüştürüldüğü çözümlenerek, çalışmanın merkezinde yer alan “yeni devlet aklı” kavramsallaştırması somutlaştırılmıştır.

Üçüncü düzeyde ise elde edilen bulgular, devlet kurma, tekil egemenlik ve silahlı yapıların tasfiyesi yazını çerçevesinde yorumlanmıştır. Bu bağlamda çalışma, Suriye örneğini normatif federalizm veya çatışma çözümü yaklaşımlarından çok, savaş sonrası devlet restorasyonu ve güvenlik merkezileşmesi bakış açısından ele almaktadır. Böylece çözümleme, yalnızca Suriye’ye özgü bir durumu betimlemekle sınırlı kalmayıp, benzer çatışma sonrası bağlamlar için de karşılaştırmalı çıkarımlar üretmeyi amaçlamaktadır.

Bu çalışma, Suriye’de 18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması ve Rojava özelindeki gelişmeleri incelemek için dinamik ve yazar tarafından geliştirilen Sürekli Güncellenen Sosyo-politik Çözümleme yöntemini kullanmaktadır. Bu yöntem hem alan verilerinin hem de resmi belgelerin sürekli değişen doğasına duyarlı bir çözümleme yaklaşımı sunar.

Veri Kaynakları

Resmi Belgeler: Şam–SDG Anlaşması metni, Suriye Cumhurbaşkanlığı kararnameleri, Savunma ve İçişleri Bakanlığı raporları.

Akademik Çalışmalar: Suriye’de federalizm, özerklik ve SDG’nin askeri ve siyasal yapısı üzerine yapılan yayınlar.

Uluslararası Raporlar ve Çözümlemeler: BM, NATO, uluslararası düşünce kuruluşları ve güvenilir çözümleyici raporlar.

Güvenilir Medya Kaynakları: Reuters, Al Jazeera, BBC gibi, alandaki güncel olayları belgeleyen ajanslar.

Çözümleyici Çerçeve

Sosyo-politik çözümleme: Bölgesel güç dengeleri, merkezi ve yerel yönetim ilişkileri, askeri ve yönetsel bütünleşme süreçleri bu yöntemle değerlendirilmektedir.

Devingen güncelleme: Anlaşma sonrası alandaki değişimler, SDG’nin bütünleşmesi ve uluslararası aktörlerin tepkileri sürekli izlenerek çözümleme güncel tutulmuştur.

Rojava Özel Vurgusu: Federalizm, özerklik ve ayrı silahlı yapılar savlarının alandaki uygulanabilirliği ve tasfiyesi Rojava örneği üzerinden incelenmiştir.

Bölgesel ve Uluslararası Bakış Açısı: Türkiye, ABD, Rusya ve İran’ın stratejik ve diplomatik tepkileri sosyo-politik çözümleme ile bütünleştirilmiştir.

Yöntemin Üstünlükleri: Alan ve resmi belgeler arasındaki uyumsuzlukların ve dinamik değişimlerin çözüm içine alınmasını sağlar. Anlaşmanın uygulanabilirliği ile bölgesel ve uluslararası etkiler arasındaki bağlantıyı açık bir şekilde ortaya koyar. Makaleye hem güncel hem de tarihsel bakış açısı kazandırır ve Rojava özelinde örneklemeyi olanaklı kılar.

Son olarak bu çalışma, niyet okumalarından ve doğrulanamayan kapalı kaynak savlarından bilinçli olarak kaçınmaktadır. Yöntemsel tercih olarak, yalnızca alandaki eylemli gelişmeler, kurumsal düzenlemeler ve anlaşma metninin açık hükümleri esas alınmıştır. Bu yaklaşım, çalışmanın çözümleyici tutarlılığını ve akademik savunulabilirliğini güçlendirmeyi hedeflemektedir.

18 OCAK 2026 ŞAM-SDG ANLAŞMASININ ANATOMİSİ VE MADDELERİN AÇILIMI

18 Ocak 2026 tarihinde Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında imzalanan anlaşma, içerdiği hükümler itibarıyla önceki anlaşmalardan niteliksel olarak ayrılmaktadır. Bu metin, taraflar arasında geçici bir çatışmasızlık ya da güç paylaşımı düzenlemesi sunmaktan çok, Suriye devletinin egemenlik, güvenlik ve yönetsel bütünlüğünü yeniden oluşturmayı amaçlayan kapsamlı bir bütünleşme çerçevesi ortaya koymaktadır. Anlaşmanın maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, silahlı özerklikten bütünleşmeye geçişin yalnızca siyasal bir tercih değil, kurumsal olarak tasarlanmış bir dönüşüm olduğu görülmektedir.

Ateşkes ve Askeri Yeniden Konuşlanma (Madde 1)

Anlaşmanın ilk maddesi, tüm cephelerde derhal ve kapsamlı bir ateşkes sağlanmasını öngörmekle birlikte, bu ateşkesi simetrik bir düzenleme olarak değil, SDG’nin askeri olarak geri çekilmesini esas alan bir yeniden konuşlanma süreci olarak tanımlamaktadır. SDG birliklerinin Fırat Nehri’nin doğusuna çekilmesi, yalnızca çatışmasızlık amacı taşımamakta, aynı zamanda sonraki maddelerde yer alan yönetsel ve askeri devrin ön koşulu olarak işlev görmektedir. Bu yönüyle ateşkes, bir güven artırıcı önlemden çok, bütünleşme sürecinin askeri zeminini hazırlayan tek taraflı bir düzenleme niteliği taşımaktadır.

Yönetsel ve Askeri Yetkinin Merkeze Devri (Madde 2–3)

Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin yönetsel ve askeri olarak derhal Şam yönetimine devredilmesini öngören ikinci madde, anlaşmanın en belirleyici hükümlerinden biridir. Bu madde, yalnızca askeri denetimin değil, sivil kurumlar, tesisler ve personel kadrolarının da merkezi devlet yapısına bütünleşmesini kapsamaktadır. Benzer şekilde üçüncü madde, Haseke vilayetindeki tüm sivil kurumların Suriye devletinin yönetsel yapısına alınmasını öngörerek, eylemli özerk yönetim uygulamasını eylemli olarak erdirmektedir. Bu hükümler birlikte ele alındığında, anlaşmanın yerel yönetimlerin yetkilerini genişleten bir çerçeve değil, merkezi yönetimin mutlak yetkisini yeniden kuran bir restorasyon belgesi olduğu açıkça görülmektedir.

Kaynaklar ve Sınır Egemenliği (Madde 4)

Dördüncü madde, Suriye devletinin sınır geçiş noktaları ile petrol ve doğal gaz alanları üzerindeki denetimini yeniden kazanmasını düzenlemektedir. Doğal kaynakların ve sınırların korunmasının düzenli kuvvetlere devredilmesi, devlet egemenliğinin klasik ve tartışmasız unsurlarının merkezileştirilmesi anlamına gelmektedir. Maddede yer alan “Kürt bölgelerinin özel durumu” ifadesi ise, bu egemenlik devrini sınırlayan bir statü tanımasından çok, yönetsel ve kültürel duyarlılıklara işaret eden ikincil bir düzenleme olarak kalmaktadır. Kaynak ve sınır denetiminin merkeze geçmesi, özerkliğin ekonomik ve stratejik temelinin ortadan kaldırılması açısından kritik önemdedir.

Silahlı Yapıların Tasfiyesi ve Bireysel Bütünleşme (Madde 5–6)

Beşinci madde, SDG’ye bağlı tüm askeri ve güvenlik personelinin Suriye Savunma ve İçişleri Bakanlıkları bünyesine bireysel olarak bütünleşmesini öngörmektedir. Bu vurgu, kurumsal devamlılık ya da toplu birliklerin korunması olasılığını bilinçli biçimde dışlamaktadır. Rütbe, mali haklar ve lojistik olanakların devlet tarafından belirlenmesi, silahlı özerkliğin eylemli olarak sona ermekte olduğunu göstermektedir. Altıncı madde ise SDG liderliğine, eski rejim unsurlarını saflarına almama ve mevcut subay listelerini Şam’a sunma yükümlülüğü getirerek, bütünleşme sürecinin güvenlik denetimini tümüyle merkeze bırakmaktadır.

Siyasal ve Yönetsel Temsilin Sınırları (Madde 7 ve 10)

Yedinci ve onuncu maddeler, siyasal katılım ve yerel temsilin sınırlarını çizmektedir. Haseke Valiliği için bir aday atanmasına ilişkin başkanlık kararnamesi öngörülmesi, yerel temsilin ancak merkezi yürütmenin takdiriyle olanaklı olduğunu göstermektedir. Benzer şekilde SDG liderliğinin merkezi devlet yapısı içinde üst düzey görevler için aday listesi sunabilmesi, toplu bir siyasal statüden çok, bireysel kariyer ve temsil olanaklarına işaret etmektedir. Bu yaklaşım, özerk siyasal aktörlük fikrinin yerini, devlet içi emme (absorpsiyon) modeline bıraktığını ortaya koymaktadır.

Yerel Güvenlik Düzenlemeleri: Kobani Örneği (Madde 8)

Ayn el-Arab (Kobani) için öngörülen düzenleme, anlaşmanın en sık “özerklik” savına konu edilen maddelerinden biridir. Ancak madde yakından incelendiğinde, yerel halktan oluşan güvenlik gücünün Suriye İçişleri Bakanlığı’na yönetsel olarak bağlı olduğu ve ağır askeri varlığın kaldırılmasının amaçlandığı görülmektedir. Bu düzenleme, özerk bir güvenlik yapılanmasından çok, merkezi denetim altında sınırlı bir yerel polis modeli sunmaktadır.

IŞİD Dosyası ve Uluslararası Boyut (Madde 9 ve 13)

Dokuzuncu madde, IŞİD tutukluları ve kamplarına ilişkin tüm yönetsel ve güvenlik sorumluluğunun Suriye hükümetine devredilmesini öngörmektedir. Bu, uzun süredir SDG’nin uluslararası meşruluk kaynağı olan bir dosyanın da merkeze devri anlamına gelmektedir. On üçüncü madde ise ABD ile eş güdüm içinde, Suriye devletinin uluslararası koalisyonun etkili bir üyesi olarak terörle savaşıma devam edeceğini belirtmektedir. Bu durum, ABD’nin alandaki rolünün SDG üzerinden değil, doğrudan Şam üzerinden yeniden tanımlandığını göstermektedir.

Kimlik, Haklar ve PKK Unsurlarının Tasfiyesi (Madde 11–12 ve 14)

On birinci madde, Kürt kültürel ve dil haklarının tanınmasını ve mülkiyet gibi çözülmemiş sivil sorunların ele alınmasını öngörmektedir. Ancak bu haklar, anayasal ya da statüsel bir çerçevede değil, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi temelinde düzenlenmektedir. On ikinci madde ise Suriyeli olmayan PKK unsurlarının sınır dışı edilmesini öngörerek, Suriye’nin güvenlik mimarisinin bölgesel aktörler açısından en duyarlı başlıklarından birine doğrudan müdahale etmektedir. Afrin ve Şeyh Maksud’a dönüşleri düzenleyen on dördüncü madde ise, anlaşmanın sınırlı bir uzlaşı boyutunu yansıtsa da genel merkezci çerçeveyi değiştirmemektedir.

Değerlendirme

Anlaşmanın maddeleri bir bütün olarak ele alındığında, 18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması’nın, silahlı özerkliğin ve parçalı egemenlik düzeninin bir ölçüde sona erdirilmesine yönelik kapsamlı bir devlet restorasyonu belgesi olduğu görülmektedir. Bu metin, uzlaşmadan çok bütünleşmeyi, güç paylaşımından çok merkezileşmeyi esas almakta ve Suriye’de yeni bir devlet aklının kurumsal ifadesi olarak öne çıkmaktadır.

ÜÇ SAVIN REDDİ: FEDERASYON, ÖZERKLİK VE AYRI SİLAHLI YAPILAR

18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması, Suriye’de uzun süredir tartışma konusu olan üç temel sav üzerinde net bir tavır ortaya koymaktadır: federal yapı, siyasal özerklik ve ayrı silahlı örgütlenmeler. Anlaşma, her üç yaklaşımı da eylemli olarak ve kurumsal olarak tasfiye ederek merkezi devletin egemenliğini ve tekil yapısını yeniden kurmayı amaçlamaktadır. Bu süreç, özellikle Rojava bölgelerinde belirgin şekilde gözlemlenmektedir.

Federal Savın Tasfiyesi

Federalizm savı, 2012 sonrası Rojava’da kanton benzeri özerk yapılarla somutlaşmıştı. Kobani, Cezire ve Afrin kantonları, kendi yönetsel yasalarını ve yerel güvenlik mekanizmalarını yürütüyordu. Ancak 18 Ocak 2026 anlaşması ile Rojava’daki tüm yönetsel ve askeri yetkiler Şam yönetimine devredilmiş, Deyrizor ve Rakka ile birlikte merkezi denetim pekiştirilmiştir (Madde 2–3). Federalizm savı, alandaki yönetsel ve askeri karşılığını büyük ölçüde yitirmiştir. Bu düzenleme, federalizm savının Rojava’da artık uygulanamayacağını ortaya koymaktadır. Rojava’nın askeri özerkliği, bağımsız bir siyasal kapasite üretme yeteneğini alanda kaybetmiş görünmektedir.

Özerklik Savının Tasfiyesi

Rojava’daki siyasal özerklik, yerel yasama ve yürütme yetkisi ile güvenlik alanında kendi kararlarını alabilme kapasitesini içeriyordu. Anlaşmanın getirdiği düzenlemeler ile Kobani ve diğer Rojava kentlerinde yerel güvenlik güçleri Suriye İçişleri Bakanlığı’na yönetsel olarak bağlanmıştır (Madde 8). Haseke Valiliği ve üst düzey makamlar merkezi devletin onayı ile belirlenmektedir (Madde 7, 10). Kürt kültürel hakları Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çerçevesinde sınırlı olarak tanınmaktadır (Madde 11). Böylece Rojava’daki özerk yönetim yetkileri önemli ölçüde sınırlandırılmış ve özerklik savı eylemli olarak ortadan kalkmıştır.

Ayrı Silahlı Yapılar Savının Tasfiyesi

Rojava’nın askeri özerkliği, YPG/SDG birliklerinin bağımsız operasyon kapasitesi ile temsil ediliyordu. Ancak anlaşma ile SDG ve YPG birliklerinin tüm personeli bireysel olarak Suriye ordusu ve güvenlik güçlerine bütünleştirilmiştir (Madde 5). Toplu silahlı özerklik sona ermeye başlamış ve eylemli denetim Şam’a geçmeye başlamıştır. Eski rejim subaylarının listelerinin sunulması, Rojava’daki paralel güvenlik yapılarının merkezileştirilmesini sağlamaktadır (Madde 6). Rojava’daki askeri özerklik, böylece büyük ölçüde tasfiye edilmiş ve merkezi denetim altına alınmıştır.

Sonuç: Üç Savın Reddi ve Rojava

Rojava özelinde yapılan bu değerlendirme, anlaşmanın hem eylemli hem de simgesel boyutunu güçlendirmektedir. Federalizm, özerklik ve ayrı silahlı yapı savları, artık yalnızca geçmişin deneyimi olarak kalmış, merkezi devletin egemenliği ve tekil yapısı eylemli ve hukuksal olarak yeniden kurulmuştur. 18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması, Rojava özelinde de “yeni devlet aklı”nın kurumsal ve stratejik bir belgesi olarak okunabilir. Bu yönüyle Şam–SDG Anlaşması, son bir siyasal çözümden çok merkezi devlet otoritesinin yeniden kurulmasına yönelik kırılgan ve görüşmeye açık bir geçiş düzenlemesi niteliği taşımaktadır.

YENİ SURİYE’NİN DEVLET REJİMİ BELLİ OLDU

18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması, Suriye’de uzun süredir tartışmalı olan devlet yapısını net bir şekilde ortaya koymuştur. Artık savaş sonrası Suriye’nin merkezi yönetimi ve egemenlik biçimi, eylemli ve hukuksal belirlenmiş durumdadır. Anlaşma, federasyon, siyasal özerklik ve ayrı silahlı yapılar gibi eylemli deneylerin sona ermekte olduğunu, yerine tekil bir devlet rejiminin ve merkezi denetimin geçtiğini açıkça göstermektedir. Bu yeni rejim, birkaç temel özellik üzerinden tanımlanabilir:

Merkezci Egemenlik: Tüm yönetsel ve askeri yetkiler, Şam yönetimi ve ilgili bakanlıklar üzerinden yürütülmektedir. Deyrizor, Rakka ve Haseke’deki tüm kurumlar merkezi yapıyla bütünleştirilmiştir.

Bireysel Bütünleşme Modeli: SDG askerleri ve güvenlik personeli artık merkezi devlet kurumlarına bireysel olarak bütünleşmekte ve ayrı silahlı yapı olarak varlıklarını sürdürememektedir.

Denetimli Yerel Temsil: Haseke Valiliği ve üst düzey sivil-askeri makamlar merkezi devletin onayı ile belirlenmektedir. Böylece yerel temsil sınırlı, merkezi denetim ise mutlak bir duruma gelmiştir.

Kaynak ve Güvenlik Denetimi: Petrol, gaz alanları, sınır geçişleri ve IŞİD tutsakları gibi stratejik alanların denetimi Şam’a geçmiştir. Özerk bölgelerin ekonomik ve güvenlik temeli, merkezci bir modelle ortadan kaldırılmıştır.

Bu yapı, artık Suriye’nin “Yeni Devlet Rejimi” olarak tanımlanabilecek kurumsal çerçevesini ortaya koymaktadır. Federal, özerk veya paralel silahlı yönetim modelleri artık söz konusu değildir ve devletin tüm asli işlevleri tek merkezden yürütülmektedir.

YENİ DEVLET AKLI VE BÖLGESEL/ULUSLARARASI YANSIMALARI

18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması, yalnızca Suriye’nin iç siyasal ve askeri düzenini yeniden tanımlamakla kalmamış ve Rojava ile tüm kuzeydoğu bölgelerinde merkezi egemenliği ve devlet bütünlüğünü güçlendiren yeni bir stratejik akıl ortaya koymuştur. Bu yeni devlet aklı, üç temel unsura dayanarak şekillenmektedir: merkezci egemenlik, kurumsal bütünleşme ve güvenlik merkezileşmesi.

Merkezci Stratejik Akılcılık

Anlaşma, askeri üstünlüğün yönetsel ve ekonomik denetimle bütünleştirilmesini sağlayarak Suriye’nin tekil yapısını yeniden kurmaktadır: Rojava’da federal yapı ve özerk kanton deneyleri eylemli olarak sona ermiş ve yönetsel yetkiler Şam’a devredilmeye başlanmıştır. SDG ve YPG birliklerinin bireysel bütünleşmesi, askeri özerkliği ortadan kaldırmış ve tek merkezli bir güvenlik mimarisi kurmuştur. Kobani ve Haseke gibi kritik bölgelerde yerel polis ve güvenlik güçleri merkezi denetim altına alınmıştır. Bu bağlamda, yeni devlet aklı savaş sonrası devlet restorasyonunu merkezci bir bakış açısıyla yeniden kurgulamakta ve bölgede eylemli özerklik ile paralel güvenlik yapılarına yer bırakmamaktadır.

BÖLGESEL AKTÖRLER AÇISINDAN YANSIMALAR

Yeni düzen, bölgesel aktörlerin stratejik hesaplarını da doğrudan etkilemektedir:

Türkiye: Rojava’daki federal ve askeri özerklik eylemli olarak ermiş, PKK unsurlarının sınır dışı edilmesiyle güvenlik riski azaltılmıştır. Bu, Türkiye için hem sınır güvenliği hem de terörle savaşıma bakış açısında merkezi ve tek “muhatap”lı bir çözüm sunmaktadır.

ABD: SDG’nin alandaki bağımsız rolü uygulamada sona ermeye başlamıştır. Uluslararası koalisyon ile iş birliği artık doğrudan Şam üzerinden yürütülmektedir. Böylece ABD’nin alandaki operasyonel ilişkileri ve meşruluk kaynağı değişmiştir. Ancak bu gelişmeler olurken ABD’li Cumhuriyetçi Senatör Graham önemli bir çıkış yaparak Kürt sorununu Senato gündemine taşıyacağını açıklamıştır. Graham’ın çağrısının anlamının ve bölgesel öneminin irdelenmesi yararlı olacaktır. Graham’ın, Suriye’deki gelişmeler ve özellikle Kürt sorunu ile ilgili bir toplantı çağrısı yapması hem Washington’un Suriye siyasasındaki sapmaları hem de Kürt aktörlerin jeopolitik konumunun yeniden değerlendirilmesini işaret etmektedir. Bu çağrı, klasik bir iç siyasal tutumdan öte stratejik mesajlar içermektedir.

Graham’ın çağrısının ilk ve en belirgin anlamı, Kürt sorununun ABD dış siyasa gündeminde popüler ve iki partili bir ilgi alanı durumuna gelmesidir. Kürt güçleri, yıllardır SDG/YPG/PKK bağlantılı yapılar üzerinden Washington’un IŞİD’e karşı savaşımında önemli bir müttefik olarak konumlanmıştı. Bu nedenle Kürtlerin statüsü, savaş sonrası Suriye’nin siyasal mimarisinde kritik bir parametre olarak görülmektedir. Graham da bu çerçevede, Senato’nun bu konuyu doğrudan tartışması gerektiğini vurgulayarak Kongre düzeyinde daha etkili bir rol talep etmektedir.

Graham’ın açıklamalarındaki temel vurgu, Kürt güçlerin IŞİD sonrası kararlılıkta merkezi rol oynadığı ve bu konumun korunmasının Amerikan ulusal güvenlik çıkarına olduğu yönündedir. Özellikle SDG/YPG’nin hala yaklaşık 9 bin IŞİD tutuklusunu denetim altında tuttuğu ve bu tutukluların yeniden savaş alanına dönmesini önlemenin Washington için kritik olduğu belirtilmektedir. Bu nedenle Kürt güçlerine yönelik saldırıların ya da statü kaymalarının Washington açısından stratejik risk oluşturacağı savlanmaktadır. Bu konu çağrının sıradan iç siyaset talebinden öte bir ulusal güvenlik bakış açısı taşıdığını göstermektedir. Söz konusu tutukluların denetiminin merkezi bir güvenlik unsuru olarak değerlendirilmesi, Graham’ın Kongre’yi bu konuya çekmek istemesinin arka planında önemli bir güdülenme oluşturmaktadır

Graham aynı zamanda Suriye hükümetini ve Ankara’yı doğrudan uyaran açıklamalar da yapmıştır. Özellikle Suriye’nin kuzeydoğuda SDG’ye karşı askeri atılımları sürdürmesi durumunda Caesar Act yaptırımlarını yeniden sertleştirme tehdidini dile getirmiştir. Bu, yaptırımların sadece bir caydırıcı araç değil, aynı zamanda Washington’un bölgesel aktörler üzerinde diplomatik baskı kurma stratejisinin bir parçası olarak kullanılabileceğine işaret etmektedir. Bu bağlamda Senato toplantısı çağrısı, yalnızca bir değerlendirme oturumu değil, ABD’nin Kürt siyaseti ve bölgedeki askeri statü sorunlarına ilişkin net bir Kongre çizgisi oluşturma amacını taşımaktadır.

Graham’ın çağrısı ayrıca Amerikan iç siyasetinde iki partili bir yaklaşımı tetikleme gizil gücüne sahiptir. Graham, Cumhuriyetçi Parti’nin güçlü dış siyasa figürlerinden biri olarak, Kongre’de yalnızca kendi parti üyeleriyle değil, Demokrat üyelerle de Kürt sorununa ilişkin bir uzlaşı zemini aramaktadır. Bu, Trump yönetiminin Suriye’den hızlı çekilme ya da statüko değişiklikleri gibi kararlarının Kongre tarafından tekrar gözden geçirilmesi olasılığını güçlendirmektedir. Kongre düzeyindeki bu tür tartışmalar, dış siyasa yapım süreçlerinde başkanın iradesi ile yasama organı arasında denge mekanizmasını harekete geçirme gizil gücü taşımaktadır. Bu durum, Trump yönetiminin Suriye siyasasının kamuoyu ve siyasal aktörler tarafından yeniden tartışılmasına yol açabilir. Özellikle Kongre’nin SDG/YPG’ye yönelik tutumunda netleşme olması hem yürütme organı hem de dış siyasa bürokrasisi üzerinde baskı yaratacaktır.

Son olarak bu çağrı, bölgesel aktörlere güçlü bir mesaj niteliği taşımaktadır. Özellikle Türkiye’ye Kürtlerin tamamen marjinalleştirilmesine yönelik askeri operasyonların, ABD’de güçlü bir tepkiyle karşılaşabileceğine ilişkin bir uyarı, Suriye hükümetine SDG ile çatışmalı tutumun Washington nezdinde yaptırımların yeniden gündeme gelmesine yol açabileceğine ilişkin bir risk bildirimi ve SDG/YPG’ye ise ABD’nin stratejik desteğini tam anlamıyla terk etmeyeceği ve statü görüşmelerinde Kongre olumlu bir güç unsuru olabileceğine ilişkin bir işaret anlamına gelmektedir. Bu, sadece ABD iç siyasasında değil, aynı zamanda bölgesel denge siyasalarında da bir referans noktası olarak görülebilir.

Kısaca değerlendirilecek olursa, Senatör Graham’ın Senato’yu Kürt sorununu görüşmek üzere çağırması, basit bir rutin toplantıdan çok daha derin anlamlar taşımaktadır: ABD’nin Suriye siyasasının yeniden değerlendirilmesi gereksinimi, Kürt aktörlerin ulusal güvenlik çıkarı olarak korunmasının İran-Irak-Suriye hattında stratejik bir sorun durumuna gelmesi, ABD-Türkiye ve ABD-Suriye ilişkilerinde yaptırım baskısının bir dış siyasa aracı olarak kullanılması ve Kongre’nin dış siyasa yapım sürecindeki rolünün vurgulanması gibi çok yönlü sonuçları bulunmaktadır.

Senatör Graham’ın girişimi, doğrudan Türkiye karşıtı bir siyasa değişikliğinden çok, ABD Kongresi’nin Suriye’de oluşmakta olan yeni güç dengesine müdahil olma ve özellikle Türkiye’nin hareket alanını sınırlama kapasitesini hatırlatan stratejik bir sinyal niteliği taşımaktadır. Bu bir Türkiye karşıtı eylem değil ama Türkiye’ye ‘yalnız değilsin ama serbest de değilsin’ mesajıdır.

Trump–Graham İlişkisi: Ayrışma mı, İş Bölümü mü?

İlk bakışta Senatör Graham’ın Kürt sorununa ilişkin girişimi, Trump’ın yürütme merkezli ve yararcı dış siyasa anlayışıyla çelişiyor gibi görünmektedir. Trump, Suriye dosyasında askeri yükümlenmelerini azaltma, maliyetleri düşürme ve bölgesel sorumluluğu müttefiklere devretme eğilimindeyken, Graham, Kongre üzerinden baskı mekanizmalarını devreye sokmayı savunan daha müdahaleci bir çizgiyi temsil etmektedir. Ancak bu farklılık, esasen bir stratejik ayrışmadan çok işlevsel bir iş bölümüne işaret etmektedir.

Trump yönetimi, alanda doğrudan askeri veya diplomatik maliyet üstlenmeden Türkiye ve Suriye üzerindeki etkisini sürdürmek isterken, Graham gibi Senato figürleri, yaptırım tehdidi, insan hakları söylemi ve Kongre denetimi üzerinden bu etkiyi tamamlayıcı biçimde üretmektedir. Bu bağlamda Trump, “geri çekilen başkan” rolünü oynarken, Graham, “baskıyı diri tutan Kongre” rolünü üstlenmektedir. Ortaya çıkan tablo, ABD dış politikasında sıkça görülen yürütme–yasama zaman ayarlamasının (senkronizasyonunun) örtük bir biçimidir.

Dolayısıyla Graham’ın çıkışı, Trump’ın siyasasını boşa düşüren bir atılım değil, aksine yürütmenin elini bağlamadan, alandaki aktörleri disiplin altına alan bir tamamlayıcı mekanizma olarak okunmalıdır. Bu durum, ABD’nin Suriye siyasasında tek merkezli değil, çok kanallı ve çok aktörlü bir baskı mimarisi kullandığını göstermektedir. Trump–Graham hattı birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur: ABD, SDG’yi kalıcı bir müttefik olarak değil, denetimli biçimde elde tutulan bir kaldıraç olarak görmektedir. Türkiye ise bu denklemde dışlanan değil, sınırları çizilen bir ortak konumundadır. Bu nedenle Graham’ın çıkışı, Türkiye’yi hedef alan doğrudan bir atılımdan çok, Ankara’ya “hareket edebilirsin ama tek başına ve sınırsız değil” mesajı veren bir stratejik uyarı olarak okunmalıdır.

Graham’ın Senato girişimi, Trump yönetimiyle bir ayrışmadan çok, ABD dış siyasasında yürütme ile yasama arasında kurulan örtük bir iş bölümünün yansımasıdır. Bu ayrım, Türkiye’ye karşı bir karşıtlıktan çok, Ankara’nın Suriye’deki hareket alanını sınırlamayı amaçlayan stratejik bir dengeleme mekanizmasıdır.

Türkiye Bu Sinyale Nasıl Yanıt Vermeli?

Graham’ın girişimi karşısında Türkiye açısından en riskli tutum, bu hamleyi doğrudan “Türkiye karşıtı bir kampanya” olarak çerçeveleyip refleksif bir savunma konumuna geçmektir. Böyle bir yaklaşım, Ankara’nın hareket alanını genişletmek yerine, Kongre’de Türkiye karşıtı söylemleri bütünleştirme riski taşır. Türkiye’nin daha akılcı ve etkili bir yanıt üretmesi için üç düzeyde hareket etmesi gerekmektedir. Birincisi, Ankara, Trump yönetimi ile Kongre arasındaki söylem farkını çatışma olarak değil, alan açıcı bir ayrışma olarak değerlendirmelidir. Yürütme ile doğrudan temas sürdürülürken, Kongre’deki eleştiriler tümüyle reddedilmemeli ve özellikle IŞİD tutukluları ve sınır güvenliği gibi başlıklarda ortak çıkar söylemi güçlendirilmelidir. İkincisi, SDG’ye yönelik askeri ve güvenlik siyasaları “tasfiye” ya da “yok etme” dili yerine, sınır güvenliği, terörle mücadele ve devletleşmenin önlenmesi çerçevesinde yeniden kodlanmalıdır. Bu, Graham gibi aktörlerin elindeki “Kürtleri hedef alan Türkiye” söylemini zayıflatır. Üçüncü olarak Türkiye, SDG sorununu ikili bir Türkiye–ABD kriz alanı olmaktan çıkarıp Suriye’nin toprak bütünlüğü, merkezi devlet otoritesi ve bölgesel kararlılık bağlamında çok taraflı bir zemine taşımaya çalışmalıdır. Bu, Ankara’nın yalnızlaşmasını engellerken, Kongre baskısının etkisini de sınırlayabilir.

Rusya ve İran: Merkezi devletin güçlenmesi, bölgesel müttefikler açısından stratejik öngörülebilirliği artırmakta ve Suriye’de güvenlik ve yönetsel kapasitenin tek bir merkezden yönetilmesini sağlamaktadır.

SDG: Şam ile SDG liderliği arasında 18 Ocak 2026 tarihinde kamuoyuna yansıyan anlaşma biçimsel ve imzalı bir son anlaşma olmaktan çok alanda eylemli olarak uygulanmaya başlanan bir çerçeve düzenleme niteliği taşımaktadır. Nitekim Suriye Devlet Başkanı Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi arasında gerçekleştirilen son görüşmelerde, taraflar arasında bağlayıcı ve son bir metnin henüz oluşturulmadığı açıkça ifade edilmiştir. Bu durum, söz konusu düzenlemenin reddedildiğini değil, merkezi devlet otoritesinin yeniden kurulmasına yönelik sürecin, görüşemeye açık, aşamalı ve kırılgan bir uygulama statükosu üzerinden ilerlediğini göstermektedir.

ULUSLARARASI MEŞRULUK VE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK

Yeni devlet aklı, yalnızca alandaki güç dengelerini yeniden kurmakla kalmamakta ve uluslararası aktörlerin güvenlik ve iş birliği beklentilerini de karşılamaktadır: IŞİD tutsakları ve kamplarının denetiminin Şam’a devri, uluslararası meşruluk açısından kritik bir güvenlik adımıdır (Madde 9). SDG’nin bireysel ve sınırlı temsili, merkezi hükümetin meşruluğunu pekiştirmekte ve uluslararası aktörler için öngörülebilir bir yönetim modeli sunmaktadır. Bu yapı, hem kısa vadede güvenlik boşluklarını kapatmakta hem de uzun vadede merkezi devletin kapasitesini artırarak kararlılığın sürdürülebilirliğini desteklemektedir.

ROJAVA’NIN STRATEJİK ROLÜ

Rojava, yeni devlet aklının hem alandaki uygulaması hem de siyasal simgesi olmuştur. Federal ve özerk yapıların tasfiyesi Rojava üzerinden somutlaştırılmıştır. SDG’nin bütünleşmesi ve yerel güvenlik güçlerinin merkezin denetimi altına alınması anlaşmanın uygulanabilirliğini güvence altına almıştır. Rojava’daki dönüşüm, yeni devlet aklının sadece merkezi siyasalarla değil, alandaki eylemli güç dengeleriyle de uyumlu bir şekilde şekillendiğini göstermektedir.

Değerlendirilecek olursa, 18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması, Suriye’de savaş sonrası devlet aklının somutlaşmış şekli olarak okunabilir. Federalizm, özerklik ve ayrı silahlı yapıların tasfiye edilmesi kararlaştırılmış ve merkezi yönetim hem yönetsel hem güvenlik hem de siyasal olarak güçlendirilmiştir. Bölgesel ve uluslararası aktörler için öngörülebilir bir yönetim modeli oluşturulmuş ve Rojava bu yeni düzenin hem alan örneği hem de simgesel merkezi olmuştur.

TÜRK ASKERİ ÖĞRETİSİ BAKIŞ AÇISI

18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması’nın yarattığı merkezci ve bütünleşik devlet yapısı, Türk askeri öğretisi açısından da anlaşılır bir stratejik mantıkla açıklanabilir. Türk öğretisi, özellikle sınır güvenliği ve bölgesel kararlılık konularında merkezileştirilmiş denetim, güvenlik alanlarının bütünleşik yönetimi ve olası tehdit unsurlarının tasfiyesi ilkelerine dayanır.

Yeni Suriye devlet aklı, bu bağlamda üç noktada Türk askeri mantığı ile örtüşmektedir:

Merkezi Egemenlik ve Güç Yoğunlaştırması: Suriye’de federalizm ve özerk yapılanmaların tasfiyesi, Türk öğretisinde vurgulanan “çatışma alanlarının tek merkezden denetlenmesi” ilkesine paraleldir. SDG’nin bireysel bütünleşmesi ve Rojava’daki paralel silahlı yapıların tasfiyesi merkezi otoritenin tek muhatap üzerinden tüm stratejik alanları yönetmesini sağlar.

Güvenlik ve Sınır Denetimi: Rojava’daki sınır bölgeleri, petrol ve gaz alanları artık merkezi yönetim tarafından korunmaktadır. Bu yaklaşım, Türk askeri öğretisinde kritik sınır çizgilerinin güvenliği ve “kararsızlık kaynağı oluşumunun engellenmesi” ile doğrudan paraleldir.

Asimetrik Tehditlerin Tasfiyesi: PKK ve diğer Suriyeli olmayan silahlı unsurların sınır dışı edilmesi (Madde 12) ve SDG’nin güvenlik etkinliklerinin merkezi denetim altına alınması, öğretide öngörülen “olası tehdit unsurlarının etkisizleştirilmesi” stratejisiyle uyumludur. Bu tasfiye, Türkiye’nin sınır güvenliği ve bölgesel kararlılık bakış açısıyla örtüşen bir düzen yaratmaktadır.

Bu çerçevede, Yeni Devlet Aklı, yalnızca Suriye’nin iç siyaset ve güvenlik düzenini değil, aynı zamanda bölgesel aktörlerin, özellikle Türkiye’nin güvenlik ve stratejik hesaplarını da dikkate alan stratejik bir bütünleşme mantığı ile uygulanmaktadır. Yani anlaşma hem merkezi devlet egemenliğini pekiştiren hem de bölgesel aktörler açısından öngörülebilir ve yönetilebilir bir güvenlik çerçevesi sunmaktadır.

ANLAŞMANIN UYGULANMA DURUMU: NORMATİF METİN İLE UYGULAMA GERÇEKLİĞİ

Suriye hükümeti ile SDG arasında 2026 yılı Ocak ayında ilan edilen ateşkes ve bütünleşme anlaşması, çatışmanın askeri boyutunun sona erdirilmesini amaçlayan ve Kuzeydoğu Suriye’de devlet egemenliğinin yeniden kurulmasını hedefleyen kapsamlı bir çerçeve sunmaktadır. Anlaşma metni silahlı unsurların çekilmesi, yönetim güvenlik kurumlarının merkezi devletle bütünleşmesi sınır kapıları ve stratejik altyapının devri ile Kürt nüfusa ilişkin bazı siyasal ve kültürel düzenlemeleri içeren çok katmanlı bir düzenleme olarak kurgulanmıştır. Ancak anlaşmanın ilanından kısa süre sonra alandan gelen veriler, normatif düzeyde varılan anlaşma ile eylemli uygulama arasında ciddi bir uyumsuzluk bulunduğunu ortaya koymaktadır. Her şeyden önce, ateşkesin sürdürülemediği görülmektedir. Anlaşmanın ardından özellikle Ayn el-Arab (Kobani), Şeddadi ve çevresinde yaşanan silahlı çatışmalar, tarafların alandaki denetim alanlarını ve askeri konumlarını saklı tutma yönündeki eğilimlerinin devam ettiğini göstermektedir. Bu durum, ateşkesin yalnızca siyasal bir niyet bildirimi olarak kaldığını, alanda ise düşük yoğunluklu ancak süreklilik arz eden bir güvenlik geriliminin devam ettiğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla mevcut durum, klasik anlamda bir “çatışma sonrası dönem”den çok donmuş ve kırılgan bir çatışma statükosuna işaret etmektedir.

İkinci olarak, anlaşmanın uygulanmasına ilişkin yetki devri ve zamanlama konularında belirgin bir belirsizlik söz konusudur. Suriye merkezi yönetimi, bazı bölgelerde askeri ve yönetsel denetimi hızla genişletmeye çalışırken, SDG unsurlarının geri çekilme, silahsızlanma ve bütünleşme süreçlerine temkinli yaklaştığı gözlemlenmektedir. Bu durum, taraflar arasında karşılıklı güvensizliğin sürdüğünü ve anlaşmanın uygulanmasının büyük ölçüde güç dengelerine bağlı olarak şekillendiğini göstermektedir. Özellikle SDG açısından bakıldığında, askeri kapasitenin tamamen tasfiye edilmesi, gelecekteki siyasal ve güvenlik güvencelerinin belirsizliği nedeniyle stratejik bir risk olarak algılanmaktadır.

Üçüncü olarak, anlaşmanın siyasal boyutu da uygulama sürecini zorlaştırmaktadır. SDG liderliği, özellikle Mazlum Abdi’nin açıklamalarında görüldüğü üzere, anlaşmanın “ilkeler düzeyinde” kabul edildiğini, ancak uygulama biçimi ve kapsamı konusunda görüşmelerin sürdüğünü vurgulamaktadır. Bu söylem, SDG’nin anlaşmadan bütünüyle vazgeçtiğini değil, aksine, anlaşmayı yeniden görüşmeye açık, koşullu ve zamana yayılmış bir süreç olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Dolayısıyla alandaki çatışmalar, anlaşmanın reddinden çok, uygulama koşulları üzerindeki pazarlığın askeri araçlarla da desteklenmeye çalışıldığını göstermektedir.

Sonuç olarak, mevcut tablo anlaşmanın hukuksal ve siyasal varlığını sürdürmesine karşın, eylemli olarak tam anlamıyla yaşama geçirilemediğini ortaya koymaktadır. Ortaya çıkan statüko, merkezi devletin egemenlik savı ile SDG’nin alandaki eylemli denetim kapasitesi arasında şekillenen, geçici ve kararsız bir dengeye dayanmaktadır. Bu bağlamda anlaşma, çatışmayı sonlandıran son bir düzenleme olmaktan çok, çatışmanın biçim değiştirdiği ve siyasal ve askeri görüşmeyle iç içe geçtiği bir ara rejim niteliği taşımaktadır. Bu kırılgan statükonun kalıcı barışa evrilip evrilemeyeceği ise, büyük ölçüde güvenlik güvencelerinin sağlanmasına, bütünleşme sürecinin saydamlığına ve bölgesel aktörlerin (özellikle Türkiye ve ABD) bu sürece yönelik tutumlarına bağlıdır.

DİPLOMASİ CEPHESİNDE YENİ GELİŞME: TRUMP-ŞARA TELEFON GÖRÜŞMESİ

Trump ve Şara 19 Ocak 2025 günü bir telefon görüşmesi gerçekleştirmiştir. ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara arasında gerçekleşen doğrudan temas, Suriye’de oluşmakta olan yeni statükonun yalnızca askeri ve yerel aktörler üzerinden değil, yüksek düzey diplomasi kanalıyla da şekillendirildiğini göstermektedir. Bu görüşme, Washington’un Suriye’deki eylemli güç dönüşümünü bütünüyle reddetmediğini, aksine, merkezi devlet otoritesinin yeniden kurulmasına yönelik süreci denetimli ve koşullu bir biçimde diplomatik çerçeveye çekmeye çalıştığını ortaya koymaktadır. Görüşmede Suriye’nin toprak bütünlüğü, IŞİD tehdidi ve Kürtlerin haklarının devlet çatısı altında ele alınması yönündeki vurgular, ABD’nin SDG ile kurduğu ilişkiyi artık otonom bir yapıdan çok Şam merkezli bir siyasal bütünleşme bakış açısı içinde yeniden tanımlamaya yöneldiğine işaret etmektedir. Bu bağlamda Trump–Şara çizgisi, SDG ile yapılan anlaşmanın uygulanmasında yaşanan tıkanıklıklar ve Kongre kaynaklı baskı girişimleriyle birlikte değerlendirildiğinde, Suriye’deki mevcut statükonun askeri pazarlık, diplomatik dengeleme ve büyük güç denetiminin iç içe geçtiği çok katmanlı bir geçiş sürecine evrildiğini göstermektedir. Trump–Şara görüşmesi, Suriye’de çatışma sonrası düzenin askeri tasfiye yerine diplomatik dengeleme yoluyla şekillendirileceğini ve Kürt sorunun ise devletleşme değil, sınırlı bütünleşme çerçevesine çekildiğini göstermektedir. Trump–Şara görüşmesi, 18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması ile kurulan merkezci devlet aklının yalnızca alanda değil, diplomatik düzlemde de tanındığını göstermektedir. Bu gelişme, Suriye’de federalizm ve silahlı özerklik tartışmalarının kapandığını, uluslararası aktörlerin ise demokratik normlardan çok öngörülebilirlik ve güvenlik temelli bir kararlılık modelini tercih ettiğini ortaya koymaktadır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

18 Ocak 2026 tarihli Şam–SDG Anlaşması, Suriye’de uzun süredir tartışılan federalizm, özerklik ve ayrı silahlı yapı modellerinin eylemli ve yönetsel düzeyde tasfiyesine işaret eden kritik bir dönüm noktasıdır. Anlaşma, savaş süresince ortaya çıkan çok merkezli güç yapılarının yerini, merkezi devlet otoritesinin tek meşru muhatap olarak yeniden kurulduğu tekil bir egemenlik modeline bırakmakta olduğunu göstermektedir. Bu yönüyle belge, yalnızca teknik bir güvenlik anlaşması değil, Suriye’de savaş sonrası dönemin siyasal ve yönetsel mimarisini tanımlayan kurucu bir metin niteliği taşımaktadır.

Bununla birlikte, Şam–SDG Anlaşması son bir çözümden çok kırılgan ve geri dönüşlü bir ara statüko üretmektedir. Anlaşmanın uygulanma sürecinde ortaya çıkan çatışmalar, belgenin reddedildiğini değil, aksine, yetki devri, güvenlik bütünleşmesi ve yönetsel denetimin sınırlarına ilişkin uygulama pazarlıklarının askerileştiğini göstermektedir. Bu bağlamda alandaki gerilimler, merkezi devlet aklının zayıflığından çok, bu aklın alana nasıl ve hangi hızda etki yapacağına ilişkin bir görüşme sürecinin parçası olarak okunmalıdır. Aynı şekilde, ABD Senatosu’nda Graham öncülüğünde gündeme gelen girişimler, Türkiye karşıtı bir yönelimden çok Washington’un Suriye alanında oluşan yeni dengeyi sınırlayıcı ve dengeleyici araçlarla yönetme çabasının bir yansımasıdır.

Temel Bulgular

Federalizm ve Özerklik Savlarının Tasfiyesi: Anlaşma, özellikle Rojava bağlamında federalizm, kantonal yapı ve silahlı özerklik savlarının eylemli olarak sona ermekte olduğunu ortaya koymaktadır. Yerel yasama ve yönetsel yetkiler daraltılmış ve güvenlik, polis ve askeri yapıların merkezi denetime bağlanması yönünde somut adımlar atılmıştır. SDG ve YPG unsurlarının bireysel bütünleşme esasına göre bütünleşmesi, ayrı ve özerk bir silahlı yapı savını işlevsiz duruma getirmiştir.

Yeni Devlet Aklının Kurumsallaşması: Şam–SDG Anlaşması, merkezi yönetimi güçlendiren basit bir restorasyon belgesi olmanın ötesinde, savaş sonrası döneme özgü merkezci bir stratejik devlet aklının kurumsallaşmasını temsil etmektedir. Bu akıl, askeri üstünlüğü yönetsel, ekonomik ve güvenlik denetimiyle bütünleştirmekte ve alan egemenliğini simgesel ve kurumsal egemenlikle tamamlamaktadır. Rojava alanı, bu yeni devlet aklının hem uygulama alanı hem de siyasal simgesi olarak öne çıkmaktadır.

Bölgesel ve Uluslararası Yansımalar: Türkiye açısından anlaşma, PKK bağlantılı silahlı unsurların tasfiyesi ve sınır güvenliğinin sağlanması hedefleriyle büyük ölçüde örtüşmektedir. ABD, SDG’nin bağımsız bir alan aktörü olmaktan çıkmasıyla birlikte Suriye dosyasındaki yükümlenmelerini doğrudan Şam üzerinden yürütmeye yönelmekte ve Rusya ve İran açısından da merkezi yönetimle muhatap olmanın sağladığı öngörülebilirlik güçlenmektedir. IŞİD tutukluları ve kamplarının merkezi yönetime devri ise, Suriye rejiminin uluslararası meşruluğunu güvenlik temelli bir zeminde pekiştiren önemli bir unsur olarak öne çıkmaktadır.

Sonuç

18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması, Suriye’de savaş sonrası yeniden yapılanmanın temel yönelimini açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu yönelim, federalizm ve silahlı özerklik modellerinin tasfiyesi, merkezi egemenliğin yeniden oluşturulması ve güvenlik temelli bir kararlılık anlayışının kurumsallaştırılması üzerinden ilerlemektedir. Rojava örneği, bu dönüşümün hem alansal hem de simgesel boyutunu görünür kılmakta ve merkezi devletin yönetsel, askeri ve siyasal kapasitesinin eş zamanlı olarak güçlendirildiğini göstermektedir. Ortaya çıkan yeni devlet aklı, demokratikleşme üretmeyen, ancak iç kararlılık ve bölgesel güvenlik açısından öngörülebilir bir düzen vaat eden merkezci bir egemenlik modelini temsil etmektedir. Bu model, Türk askeri öğretisi bakış açısından değerlendirildiğinde, sınır güvenliği, asimetrik tehditlerin tasfiyesi ve merkezi denetimin güçlendirilmesi ilkeleriyle yüksek derecede uyumlu bir stratejik mantık sunmaktadır. Dolayısıyla Suriye’de savaş sonrası düzen, geçici uzlaşmaların ötesinde, merkezi devlet egemenliğinin yeniden kurulmasına dayalı kalıcı bir yönelim üretmektedir. Bu bağlamda Şam–SDG düzenlemesi, imzalı ve son bir siyasal uzlaşıdan çok merkezci egemenliğin alanda eylemli olarak kurulmasına dayanan, görüşmeye açık bir geçiş rejimi olarak değerlendirilmelidir.

KAYNAKÇA

Resmi Belgeler ve Anlaşmalar

Suriye Arap Cumhuriyeti ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG). 18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması Metni. Şam, Suriye.

Suriye Cumhurbaşkanlığı. 13 Numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (2026). Şam, Suriye.

Suriye Savunma ve İçişleri Bakanlığı Resmî Duyuruları, 2025–2026.

Akademik Kaynaklar

Balan, M. (2023). Rojava’nın Siyasal ve Askeri Yapısı: SDG’nin Evrimi. Ankara: Stratejik Araştırmalar Merkezi.

Linz, J. J., & Stepan, A. (1996). Problems of democratic transition and consolidation: Southern Europe, South America, and post-communist Europe. Johns Hopkins University Press.

Migdal, J. S. (2001). State in society: Studying how states and societies transform and constitute one another. Cambridge University Press.

Phillips, C. (2022). The Kurds and the State in Syria: Autonomy and Central Authority. London: Routledge.

Tezcür, G. M. (2024). Suriye’de Federalizm ve Özerklik Deneyimleri. İstanbul: Ortadoğu Araştırmaları Yayınları.

Tilly, C. (1985). War making and state making as organized crime. In P. B. Evans, D. Rueschemeyer, & T. Skocpol (Eds.), Bringing the state back in (pp. 169–191). Cambridge University Press.

Yaşamış, F. D., (2025). Suriye: Çatışma, Güç ve Gelecek – Yeni Dönemin Şekillendiği Coğrafya. İstanbul: Tesam Yayınları.

Yaşamış, F.D., (2025). A New Method in Qualitative Research: The Continuously Customized Sociopolitical Analysis Model (CCSA). August 2025. International Journal of Emerging Multidiciplinaries Social Science 4(2):20. DOI: 10.54938/ijemdss.2025.04.2.479

Uluslararası Raporlar ve Analizler

International Crisis Group. Syria’s Northeast: Federalism, Autonomy and Central Authority. Brussels, 2024.

NATO Defence College. Turkey’s Strategic Calculus on Northern Syria. Rome, 2025.

United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs (OCHA). Syria: Northeast Governance and Security Report. Geneva, 2025.

Güvenilir Medya ve Çözümleyici Kaynaklar

Al Jazeera. Syria’s Kurds Sign Historic Agreement with Damascus. 18 January 2026.

BBC News. Rojava: From Autonomy to Integration. 20 January 2026.  Reuters. Damascus Consolidates Control over Northeast Syria. 19 January 2026.

Hiç yorum yok: