Suriye’de Yeni
Devlet Aklı: SDG-Şam Anlaşması ve Özerklikten Bütünleşmeye Doğru Önemli Bir
Adım
Prof. Dr. Firuz Demir
Yaşamış
ÖZ
18 Ocak 2026 tarihli Şam–SDG Anlaşması, Suriye’de federalizm, siyasal
özerklik ve ayrı silahlı yapı savlarının eylemli ve yönetsel düzeyde
tasfiyesine işaret eden kritik bir dönüm noktasıdır. Anlaşma, özellikle Rojava
ve Suriye’nin kuzeydoğusunda, yönetsel, askeri ve siyasal alanların merkezi
devlet otoritesi altında yeniden bütünleştirilmesine yönelik bir çerçeve
sunmakta ve savaş sonrası döneme özgü “Yeni Devlet Aklı”nın somut bir
uygulamasını ortaya koymaktadır. Bu çalışma, anlaşmanın hükümlerini ve alandaki
etkilerini inceleyerek federalizm, özerklik ve silahlı özerklik savlarının
işlevsizleşmesini ve merkezci stratejik akılcılığın kurumsallaşmasını ve
bölgesel ile uluslararası yansımalarını çözümlemektedir. Ayrıca anlaşmanın,
Türk askeri öğretisi bakış açısından sınır güvenliği, asimetrik tehditlerin
tasfiyesi ve merkezi denetimin güçlendirilmesi ilkeleriyle uyumu
değerlendirilmektedir.
Anahtar Kelimeler: Suriye, SDG, Rojava, Yeni Devlet Aklı,
Şam–SDG Anlaşması, Federalizm, Özerklik, Merkezci Egemenlik, Türk Askerî
Öğretisi
ABSTRACT
The
January 18, 2026 Damascus–SDF Agreement constitutes a critical turning point
indicating the de facto and administrative dismantling of federalism, political
autonomy, and independent armed structure claims in Syria. The agreement
provides a framework for the reintegration of administrative, military, and
political domains under the authority of the central state, particularly in
northeastern Syria and Rojava, and represents a concrete manifestation of a
post-war “New State Rationality.” This study analyzes the provisions of the
agreement and its effects on the ground, focusing on the functional erosion of
federalism, autonomy, and armed autonomy theses, the institutionalization of
centralized strategic rationality, and the regional and international implications
of this transformation. Additionally, the study evaluates the agreement’s
compatibility with Turkish military doctrine, particularly in terms of border
security, the elimination of asymmetric threats, and the reinforcement of
centralized control.
Keywords: Syria, SDF, Rojava, New State Rationality, Damascus–SDF Agreement,
Federalism, Autonomy, Centralized Sovereignty, Turkish Military Doctrine
GİRİŞ
Suriye’de Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında varılan
son anlaşma, ani bir uzlaşının ya da karşılıklı siyasal iradenin ürünü olmaktan
çok, Mart 2025’ten itibaren hızlanan askeri ve siyasal gelişmelerin zorlayıcı
sonucu olarak ortaya çıkmıştır. 10 Mart 2025 tarihinde taraflar arasında
sağlanan ilk anlaşma, alandaki çatışmaları sınırlamayı ve geçici bir denge
kurmayı hedefleyen çerçeve bir düzenleme niteliği taşırken, bu anlaşmanın
ardından geçen süreç Suriye devletinin lehine belirgin bir güç asimetrisinin
oluştuğunu göstermiştir. Nitekim izleyen aylarda Şam yönetimi, askeri ve yönetsel
kapasitesini yeniden pekiştirerek kuzeydoğu Suriye’de eylemli egemenliğini
genişletmiş ve bu durum SDG açısından görüşme alanını giderek daraltmıştır.
10 Mart 2025 anlaşması sonrasında Suriye ordusunun Halep ve çevresinden
sonra Deyrizor, Rakka çizgisi ve Fırat havzasında yürüttüğü askeri eylemler,
yalnızca taktik kazanımlar değil, stratejik düğüm noktalarının denetim altına
alınması sonucunu doğurmuştur. Rojava adı verilen alanın yüz ölçümü çok önemli
derecede küçülmüştür. Enerji kaynakları, ana ulaşım aksları ve vilayet
merkezleri üzerinde sağlanan egemenlik, Şam yönetimine alandaki askeri
üstünlüğünü siyasal ve yönetsel bir üstünlüğe dönüştürme olanağı sunmuştur. Bu
süreçte Suriye devleti, parçalı güvenlik düzeninden uzaklaşarak düzenli ordu,
merkezi komuta ve kurumsal denetim esasına dayalı bir yaklaşımı sistemli
biçimde uygulamaya koymuştur. Böylece askeri başarı, yalnızca alan kazanımıyla
sınırlı kalmamış ve devlet kapasitesinin yeniden oluşturulmasına hizmet eden
bir araç durumuna gelmiştir.
Bu gelişmeler karşısında SDG, uzun süre boyunca korumaya çalıştığı özerk
yönetim, ayrı silahlı yapı ve eylemli alan denetimi savlarını sürdürebilecek
askeri ve siyasal dayanaklardan giderek yoksun kalmıştır. Uluslararası desteğin
belirsizleşmesi, ABD’nin alandaki rolünü yeniden tanımlaması ve Şam yönetiminin
askeri baskıyı artırması, SDG’yi seçenekleri son derece sınırlı bir görüşme konumuna
itmiştir. Bu bağlamda imzalanan son anlaşma, SDG açısından bir tercih değil,
“son çare” niteliği taşıyan bir kabul olarak değerlendirilmelidir. Nitekim bu
yeni metin, 10 Mart anlaşmasına kıyasla çok daha bağlayıcı, merkezci ve geri
dönüşü zor hükümler içermektedir.
Ortaya çıkan tablo, söz konusu anlaşmayı klasik anlamda bir uzlaşı belgesi
olmaktan çıkararak, Suriye devletinin savaş sonrası dönemde benimsediği yeni
egemenlik ve güvenlik anlayışının kurucu metinlerinden biri durumuna
getirmektedir. Federasyon, siyasal özerklik ve ayrı silahlı yapı gibi son on
yılda Suriye’nin geleceğine ilişkin tartışmaların merkezinde yer alan savlar,
bu anlaşma ile birlikte siyasal olarak tasfiye edilmiştir. Yerine ise, merkezi
devlet yapısı içinde bireysel bütünleşme, kaynakların merkezileştirilmesi ve tekil
Devlet (üniter) egemenliğin yeniden kurulması esasına dayalı bir bütünleşme
modeli yerleştirilmektedir.
Bu çalışma, SDG–Şam anlaşmasını Suriye’de şekillenen “yeni devlet aklı”
çerçevesinde ele almayı amaçlamaktadır. Makalede, 10 Mart 2025 anlaşmasından bu
yana yaşanan askeri ve siyasal gelişmelerin anlaşmaya nasıl zemin hazırladığı,
Şam yönetiminin askeri kazanımlarını hangi kurmay ve stratejik akılcılıkla siyasal
sonuçlara dönüştürdüğü ve SDG’nin neden daha ağır hükümler içeren yeni bir
sözleşmeyi kabul etmek zorunda kaldığı çözümlenecektir. Ayrıca, bu yeni devlet
aklının Suriye’nin iç siyasal mimarisi kadar, bölgesel güvenlik dengeleri ve
başta Türkiye olmak üzere dış aktörlerin stratejik hesapları açısından taşıdığı
anlam tartışılacaktır.
Bu anlaşma, federalizm tartışmalarının alandaki işlevselliğini büyük ölçüde
ortadan kaldırmıştır.
AMAÇ VE HEDEFLER
Bu çalışmanın temel amacı, Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG)
arasında imzalanan son anlaşmayı, Suriye’de savaş sonrası dönemde şekillenmekte
olan “yeni devlet aklı” çerçevesinde çözümlemektir. Makale, söz konusu
anlaşmayı yalnızca taraflar arasındaki bir güvenlik uzlaşısı olarak değil,
Suriye devletinin egemenlik anlayışında, güvenlik mimarisinde ve merkez–çevre
ilişkilerinde yaşanan yapısal dönüşümün bir ürünü ve göstergesi olarak ele almaktadır.
Bu bağlamda çalışmanın ilk hedefi, 10 Mart 2025 anlaşmasından itibaren alanda
yaşanan askeri ve siyasal gelişmelerin, taraflar arasındaki güç dengesini nasıl
dönüştürdüğünü ortaya koymaktır. Özellikle Şam yönetiminin yürüttüğü askeri eylemlerin
ve elde ettiği stratejik kazanımların, görüşme sürecini nasıl tek taraflı bir
dayatma zeminine taşıdığı çözümlenecektir. Böylece SDG’nin, başlangıçta geçici
ve sınırlı düzenlemelerle korumaya çalıştığı özerk yapıdan neden ve nasıl
vazgeçmek zorunda kaldığı açıklığa kavuşturulacaktır.
Çalışmanın ikinci hedefi, SDG–Şam anlaşmasının federasyon, siyasal özerklik
ve ayrı silahlı yapı savlarını hangi hukuksal, yönetsel ve askeri mekanizmalar
aracılığıyla tasfiye ettiğini göstermektir. Bu kapsamda, anlaşma maddeleri
üzerinden ilerlenerek, tekil devlet yapısının yeniden pekiştirilmesi,
güvenliğin merkezileştirilmesi ve silahlı unsurların bireysel bütünleşmesi gibi
unsurların nasıl sistemli bir bütünlük oluşturduğu ortaya konacaktır. Böylece
anlaşmanın, geçici bir kriz yönetimi aracı değil, kalıcı bir devlet
restorasyonu projesi olduğu savunulacaktır.
Üçüncü hedef, Suriye’de ortaya çıkan bu yeni devlet aklının bölgesel ve
uluslararası bağlamdaki anlamını tartışmaktır. Makale, söz konusu dönüşümün
Türkiye’nin uzun süredir savunduğu güvenlik ve tekillik yaklaşımıyla hangi
noktalarda örtüştüğünü, ABD’nin alandaki rolünü neden bu çerçeveye uyarlamak
zorunda kaldığını ve Rusya ile İran’ın bu yeni dengeye nasıl uyum sağladığını
değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu yönüyle çalışma, Suriye iç dinamiklerini
bölgesel güç dengelerinden bağımsız ele almayan bütüncül bir çözümleme sunmayı
hedeflemektedir.
Son olarak bu makale, Suriye’de şekillenen yeni devlet aklının
sürdürülebilirliğine ilişkin çözümleyici bir çerçeve sunmayı amaçlamaktadır.
Anlaşmanın kısa vadede güvenlik ve egemenlik açısından sağladığı kazanımların,
orta ve uzun vadede siyasal temsil, toplumsal bütünleşme ve devlet kapasitesi
üzerindeki etkileri tartışılarak, bu modelin kalıcı bir kararlılık üretip
üretemeyeceği sorusuna yanıt aranacaktır.
ARAŞTIRMA SORULARI
Bu çalışma, Suriye’de Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG)
arasında imzalanan son anlaşmanın, savaş sonrası dönemde şekillenen yeni devlet
aklını nasıl yansıttığını ve bu aklın Suriye’nin siyasal ve güvenlik mimarisini
hangi yönlerde dönüştürdüğünü incelemektedir. Bu çerçevede makalenin temel ve
alt araştırma soruları şu şekilde düzenlenmiştir:
Temel Araştırma Sorusu
SDG–Şam anlaşması, Suriye’de federasyon,
siyasal özerklik ve ayrı silahlı yapı savlarının tasfiyesine dayanan yeni bir
devlet aklının kurumsallaştığını mı göstermektedir?
Alt Araştırma Soruları
10 Mart 2025 anlaşmasından sonra Şam
yönetiminin yürüttüğü askeri eylemler ve elde ettiği stratejik kazanımlar,
taraflar arasındaki görüşme dengesini nasıl değiştirmiştir?
Suriye devletinin askeri üstünlüğü,
hangi kurmay ve stratejik akılcılık aracılığıyla siyasal ve yönetsel sonuçlara
dönüştürülmüştür?
SDG, hangi askeri, siyasal ve
uluslararası koşullar altında, daha bağlayıcı ve merkezci hükümler içeren yeni
bir anlaşmayı “son çare” olarak kabul etmek zorunda kalmıştır?
Anlaşma maddeleri, silahlı özerklik ve
paralel güvenlik yapılarının tasfiyesini hangi mekanizmalar yoluyla
sağlamaktadır?
Ortaya çıkan yeni devlet aklı,
Suriye’nin tekil egemenlik anlayışını yeniden kurarken, yerel temsil ve
kültürel haklar alanında nasıl sınırlı ama denetimli bir alan tanımaktadır?
Bu yeni devlet aklı, Türkiye, ABD, Rusya
ve İran gibi bölgesel ve küresel aktörlerin Suriye’ye yönelik stratejik
yaklaşımlarıyla hangi noktalarda örtüşmekte, hangi noktalarda gerilim
üretmektedir?
SDG–Şam anlaşmasıyla kurulan bütünleşme
modeli, orta ve uzun vadede Suriye’de güvenlik, siyasal kararlılık ve devlet
kapasitesi açısından sürdürülebilir bir yapı üretme gizil gücüne sahip midir?
YÖNTEM
Bu çalışma, nitel araştırma yöntemine dayalı çözümleyici bir inceleme
olarak tasarlanmıştır. Araştırmada, Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri
(SDG) arasında imzalanan anlaşma, tekil bir olay olarak değil, 10 Mart 2025 anlaşmasından
itibaren gelişen askeri, siyasal ve diplomatik süreçlerin bir sonucu ve bu
sürecin kurumsal çıktısı olarak ele alınmaktadır. Bu nedenle çalışma, süreç
odaklı (process-tracing) bir çözümleme yaklaşımını benimsemektedir.
Araştırmanın temel veri kaynağını, SDG–Şam anlaşmasının kamuoyuna yansıyan
maddeleri ile 10 Mart 2025 sonrasında alanda yaşanan askeri ve yönetsel
gelişmelere ilişkin açık kaynaklar oluşturmaktadır. Bu kapsamda resmi
açıklamalar, alan raporları, güvenilir medya kaynakları ve uzman
değerlendirmeleri birlikte kullanılmış ve elde edilen veriler karşılaştırmalı
biçimde çözümlenmiştir. Böylece tek bir aktörün anlatısına dayanmayan, çok
kaynaklı bir değerlendirme yapılması hedeflenmiştir.
Çalışmada yöntemsel olarak üç düzeyli bir çözümleme izlenmiştir. İlk
düzeyde, 10 Mart 2025 anlaşması ile son anlaşma metni karşılaştırılarak,
tarafların görüşme tutumlarındaki değişim ve anlaşma hükümlerinin sertleşme
derecesi incelenmiştir. Bu karşılaştırmalı metin çözümlemesi, SDG’nin hangi
alanlarda geri çekildiğini ve Şam yönetiminin hangi başlıklarda mutlak egemenlik
kurduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır.
İkinci düzeyde, Şam yönetiminin askeri eylemleri ve alandaki kazanımları,
klasik alan egemenlikçi bakış açısının ötesinde, stratejik düğüm noktaları
(enerji kaynakları, sınır geçişleri, vilayet merkezleri ve ulaşım çizgileri)
üzerinden değerlendirilmiştir. Bu aşamada askeri başarıların nasıl siyasal ve yönetsel
sonuçlara dönüştürüldüğü çözümlenerek, çalışmanın merkezinde yer alan “yeni
devlet aklı” kavramsallaştırması somutlaştırılmıştır.
Üçüncü düzeyde ise elde edilen bulgular, devlet kurma, tekil egemenlik ve
silahlı yapıların tasfiyesi yazını çerçevesinde yorumlanmıştır. Bu bağlamda
çalışma, Suriye örneğini normatif federalizm veya çatışma çözümü
yaklaşımlarından çok, savaş sonrası devlet restorasyonu ve güvenlik
merkezileşmesi bakış açısından ele almaktadır. Böylece çözümleme, yalnızca
Suriye’ye özgü bir durumu betimlemekle sınırlı kalmayıp, benzer çatışma sonrası
bağlamlar için de karşılaştırmalı çıkarımlar üretmeyi amaçlamaktadır.
Bu çalışma, Suriye’de 18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması ve Rojava özelindeki
gelişmeleri incelemek için dinamik ve yazar tarafından geliştirilen Sürekli Güncellenen
Sosyo-politik Çözümleme yöntemini kullanmaktadır. Bu yöntem hem alan
verilerinin hem de resmi belgelerin sürekli değişen doğasına duyarlı bir çözümleme
yaklaşımı sunar.
Veri Kaynakları
Resmi Belgeler: Şam–SDG Anlaşması metni, Suriye
Cumhurbaşkanlığı kararnameleri, Savunma ve İçişleri Bakanlığı raporları.
Akademik Çalışmalar: Suriye’de federalizm, özerklik
ve SDG’nin askeri ve siyasal yapısı üzerine yapılan yayınlar.
Uluslararası Raporlar ve Çözümlemeler: BM, NATO,
uluslararası düşünce kuruluşları ve güvenilir çözümleyici raporlar.
Güvenilir Medya Kaynakları: Reuters, Al
Jazeera, BBC gibi, alandaki güncel olayları belgeleyen ajanslar.
Çözümleyici Çerçeve
Sosyo-politik çözümleme: Bölgesel güç dengeleri, merkezi
ve yerel yönetim ilişkileri, askeri ve yönetsel bütünleşme süreçleri bu
yöntemle değerlendirilmektedir.
Devingen güncelleme: Anlaşma sonrası alandaki
değişimler, SDG’nin bütünleşmesi ve uluslararası aktörlerin tepkileri sürekli izlenerek
çözümleme güncel tutulmuştur.
Rojava Özel Vurgusu: Federalizm, özerklik ve ayrı
silahlı yapılar savlarının alandaki uygulanabilirliği ve tasfiyesi Rojava
örneği üzerinden incelenmiştir.
Bölgesel ve Uluslararası Bakış Açısı: Türkiye, ABD,
Rusya ve İran’ın stratejik ve diplomatik tepkileri sosyo-politik çözümleme ile
bütünleştirilmiştir.
Yöntemin Üstünlükleri: Alan ve resmi
belgeler arasındaki uyumsuzlukların ve dinamik değişimlerin çözüm içine
alınmasını sağlar. Anlaşmanın uygulanabilirliği ile bölgesel ve uluslararası
etkiler arasındaki bağlantıyı açık bir şekilde ortaya koyar. Makaleye hem
güncel hem de tarihsel bakış açısı kazandırır ve Rojava özelinde örneklemeyi olanaklı
kılar.
Son olarak bu çalışma, niyet okumalarından ve doğrulanamayan kapalı kaynak savlarından
bilinçli olarak kaçınmaktadır. Yöntemsel tercih olarak, yalnızca alandaki eylemli
gelişmeler, kurumsal düzenlemeler ve anlaşma metninin açık hükümleri esas
alınmıştır. Bu yaklaşım, çalışmanın çözümleyici tutarlılığını ve akademik
savunulabilirliğini güçlendirmeyi hedeflemektedir.
18 OCAK 2026 ŞAM-SDG ANLAŞMASININ ANATOMİSİ VE MADDELERİN
AÇILIMI
18 Ocak 2026 tarihinde Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG)
arasında imzalanan anlaşma, içerdiği hükümler itibarıyla önceki anlaşmalardan
niteliksel olarak ayrılmaktadır. Bu metin, taraflar arasında geçici bir
çatışmasızlık ya da güç paylaşımı düzenlemesi sunmaktan çok, Suriye devletinin
egemenlik, güvenlik ve yönetsel bütünlüğünü yeniden oluşturmayı amaçlayan
kapsamlı bir bütünleşme çerçevesi ortaya koymaktadır. Anlaşmanın maddeleri
birlikte değerlendirildiğinde, silahlı özerklikten bütünleşmeye geçişin
yalnızca siyasal bir tercih değil, kurumsal olarak tasarlanmış bir dönüşüm
olduğu görülmektedir.
Ateşkes ve Askeri Yeniden Konuşlanma (Madde 1)
Anlaşmanın ilk maddesi, tüm cephelerde derhal ve kapsamlı bir ateşkes
sağlanmasını öngörmekle birlikte, bu ateşkesi simetrik bir düzenleme olarak
değil, SDG’nin askeri olarak geri çekilmesini esas alan bir yeniden konuşlanma
süreci olarak tanımlamaktadır. SDG birliklerinin Fırat Nehri’nin doğusuna
çekilmesi, yalnızca çatışmasızlık amacı taşımamakta, aynı zamanda sonraki
maddelerde yer alan yönetsel ve askeri devrin ön koşulu olarak işlev
görmektedir. Bu yönüyle ateşkes, bir güven artırıcı önlemden çok, bütünleşme
sürecinin askeri zeminini hazırlayan tek taraflı bir düzenleme niteliği
taşımaktadır.
Yönetsel ve Askeri Yetkinin Merkeze Devri (Madde 2–3)
Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin yönetsel ve askeri olarak derhal Şam
yönetimine devredilmesini öngören ikinci madde, anlaşmanın en belirleyici
hükümlerinden biridir. Bu madde, yalnızca askeri denetimin değil, sivil
kurumlar, tesisler ve personel kadrolarının da merkezi devlet yapısına bütünleşmesini
kapsamaktadır. Benzer şekilde üçüncü madde, Haseke vilayetindeki tüm sivil
kurumların Suriye devletinin yönetsel yapısına alınmasını öngörerek, eylemli
özerk yönetim uygulamasını eylemli olarak erdirmektedir. Bu hükümler birlikte
ele alındığında, anlaşmanın yerel yönetimlerin yetkilerini genişleten bir
çerçeve değil, merkezi yönetimin mutlak yetkisini yeniden kuran bir restorasyon
belgesi olduğu açıkça görülmektedir.
Kaynaklar ve Sınır Egemenliği (Madde 4)
Dördüncü madde, Suriye devletinin sınır geçiş noktaları ile petrol ve doğal
gaz alanları üzerindeki denetimini yeniden kazanmasını düzenlemektedir. Doğal
kaynakların ve sınırların korunmasının düzenli kuvvetlere devredilmesi, devlet
egemenliğinin klasik ve tartışmasız unsurlarının merkezileştirilmesi anlamına
gelmektedir. Maddede yer alan “Kürt bölgelerinin özel durumu” ifadesi ise, bu
egemenlik devrini sınırlayan bir statü tanımasından çok, yönetsel ve kültürel duyarlılıklara
işaret eden ikincil bir düzenleme olarak kalmaktadır. Kaynak ve sınır denetiminin
merkeze geçmesi, özerkliğin ekonomik ve stratejik temelinin ortadan
kaldırılması açısından kritik önemdedir.
Silahlı Yapıların Tasfiyesi ve Bireysel Bütünleşme (Madde
5–6)
Beşinci madde, SDG’ye bağlı tüm askeri
ve güvenlik personelinin Suriye Savunma ve İçişleri Bakanlıkları bünyesine
bireysel olarak bütünleşmesini öngörmektedir. Bu vurgu, kurumsal devamlılık ya
da toplu birliklerin korunması olasılığını bilinçli biçimde dışlamaktadır.
Rütbe, mali haklar ve lojistik olanakların devlet tarafından belirlenmesi,
silahlı özerkliğin eylemli olarak sona ermekte olduğunu göstermektedir. Altıncı
madde ise SDG liderliğine, eski rejim unsurlarını saflarına almama ve mevcut
subay listelerini Şam’a sunma yükümlülüğü getirerek, bütünleşme sürecinin
güvenlik denetimini tümüyle merkeze bırakmaktadır.
Siyasal ve Yönetsel Temsilin Sınırları (Madde 7 ve 10)
Yedinci ve onuncu maddeler, siyasal katılım ve yerel temsilin sınırlarını
çizmektedir. Haseke Valiliği için bir aday atanmasına ilişkin başkanlık
kararnamesi öngörülmesi, yerel temsilin ancak merkezi yürütmenin takdiriyle olanaklı
olduğunu göstermektedir. Benzer şekilde SDG liderliğinin merkezi devlet yapısı
içinde üst düzey görevler için aday listesi sunabilmesi, toplu bir siyasal
statüden çok, bireysel kariyer ve temsil olanaklarına işaret etmektedir. Bu
yaklaşım, özerk siyasal aktörlük fikrinin yerini, devlet içi emme (absorpsiyon)
modeline bıraktığını ortaya koymaktadır.
Yerel Güvenlik Düzenlemeleri: Kobani Örneği (Madde 8)
Ayn el-Arab (Kobani) için öngörülen düzenleme, anlaşmanın en sık “özerklik”
savına konu edilen maddelerinden biridir. Ancak madde yakından incelendiğinde,
yerel halktan oluşan güvenlik gücünün Suriye İçişleri Bakanlığı’na yönetsel
olarak bağlı olduğu ve ağır askeri varlığın kaldırılmasının amaçlandığı
görülmektedir. Bu düzenleme, özerk bir güvenlik yapılanmasından çok, merkezi
denetim altında sınırlı bir yerel polis modeli sunmaktadır.
IŞİD Dosyası ve Uluslararası Boyut (Madde 9 ve 13)
Dokuzuncu madde, IŞİD tutukluları ve kamplarına ilişkin tüm yönetsel ve
güvenlik sorumluluğunun Suriye hükümetine devredilmesini öngörmektedir. Bu,
uzun süredir SDG’nin uluslararası meşruluk kaynağı olan bir dosyanın da merkeze
devri anlamına gelmektedir. On üçüncü madde ise ABD ile eş güdüm içinde, Suriye
devletinin uluslararası koalisyonun etkili bir üyesi olarak terörle savaşıma
devam edeceğini belirtmektedir. Bu durum, ABD’nin alandaki rolünün SDG
üzerinden değil, doğrudan Şam üzerinden yeniden tanımlandığını göstermektedir.
Kimlik, Haklar ve PKK Unsurlarının Tasfiyesi (Madde 11–12
ve 14)
On birinci madde, Kürt kültürel ve dil haklarının tanınmasını ve mülkiyet
gibi çözülmemiş sivil sorunların ele alınmasını öngörmektedir. Ancak bu haklar,
anayasal ya da statüsel bir çerçevede değil, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
temelinde düzenlenmektedir. On ikinci madde ise Suriyeli olmayan PKK
unsurlarının sınır dışı edilmesini öngörerek, Suriye’nin güvenlik mimarisinin
bölgesel aktörler açısından en duyarlı başlıklarından birine doğrudan müdahale
etmektedir. Afrin ve Şeyh Maksud’a dönüşleri düzenleyen on dördüncü madde ise,
anlaşmanın sınırlı bir uzlaşı boyutunu yansıtsa da genel merkezci çerçeveyi
değiştirmemektedir.
Değerlendirme
Anlaşmanın maddeleri bir bütün olarak ele alındığında, 18 Ocak 2026 Şam–SDG
Anlaşması’nın, silahlı özerkliğin ve parçalı egemenlik düzeninin bir ölçüde sona
erdirilmesine yönelik kapsamlı bir devlet restorasyonu belgesi olduğu
görülmektedir. Bu metin, uzlaşmadan çok bütünleşmeyi, güç paylaşımından çok
merkezileşmeyi esas almakta ve Suriye’de yeni bir devlet aklının kurumsal
ifadesi olarak öne çıkmaktadır.
ÜÇ SAVIN REDDİ: FEDERASYON, ÖZERKLİK VE AYRI SİLAHLI
YAPILAR
18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması, Suriye’de uzun süredir tartışma konusu olan
üç temel sav üzerinde net bir tavır ortaya koymaktadır: federal yapı, siyasal
özerklik ve ayrı silahlı örgütlenmeler. Anlaşma, her üç yaklaşımı da eylemli
olarak ve kurumsal olarak tasfiye ederek merkezi devletin egemenliğini ve tekil
yapısını yeniden kurmayı amaçlamaktadır. Bu süreç, özellikle Rojava
bölgelerinde belirgin şekilde gözlemlenmektedir.
Federal Savın Tasfiyesi
Federalizm savı, 2012 sonrası Rojava’da kanton benzeri özerk yapılarla
somutlaşmıştı. Kobani, Cezire ve Afrin kantonları, kendi yönetsel yasalarını ve
yerel güvenlik mekanizmalarını yürütüyordu. Ancak 18 Ocak 2026 anlaşması ile Rojava’daki
tüm yönetsel ve askeri yetkiler Şam yönetimine devredilmiş, Deyrizor ve Rakka
ile birlikte merkezi denetim pekiştirilmiştir (Madde 2–3). Federalizm savı,
alandaki yönetsel ve askeri karşılığını büyük ölçüde yitirmiştir. Bu düzenleme,
federalizm savının Rojava’da artık uygulanamayacağını ortaya koymaktadır.
Rojava’nın
askeri özerkliği, bağımsız bir siyasal kapasite üretme yeteneğini alanda
kaybetmiş görünmektedir.
Özerklik Savının Tasfiyesi
Rojava’daki siyasal özerklik, yerel yasama ve yürütme yetkisi ile güvenlik
alanında kendi kararlarını alabilme kapasitesini içeriyordu. Anlaşmanın
getirdiği düzenlemeler ile Kobani ve diğer Rojava kentlerinde yerel güvenlik
güçleri Suriye İçişleri Bakanlığı’na yönetsel olarak bağlanmıştır (Madde 8). Haseke
Valiliği ve üst düzey makamlar merkezi devletin onayı ile belirlenmektedir
(Madde 7, 10). Kürt kültürel hakları Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çerçevesinde
sınırlı olarak tanınmaktadır (Madde 11). Böylece Rojava’daki özerk yönetim
yetkileri önemli ölçüde sınırlandırılmış ve özerklik savı eylemli olarak
ortadan kalkmıştır.
Ayrı Silahlı Yapılar Savının Tasfiyesi
Rojava’nın askeri özerkliği, YPG/SDG birliklerinin bağımsız operasyon
kapasitesi ile temsil ediliyordu. Ancak anlaşma ile SDG ve YPG birliklerinin
tüm personeli bireysel olarak Suriye ordusu ve güvenlik güçlerine bütünleştirilmiştir
(Madde 5). Toplu silahlı özerklik sona ermeye başlamış ve eylemli denetim Şam’a
geçmeye başlamıştır. Eski rejim subaylarının listelerinin sunulması,
Rojava’daki paralel güvenlik yapılarının merkezileştirilmesini sağlamaktadır
(Madde 6). Rojava’daki askeri özerklik, böylece büyük ölçüde tasfiye edilmiş ve
merkezi denetim altına alınmıştır.
Sonuç: Üç Savın Reddi ve Rojava
Rojava özelinde yapılan bu değerlendirme, anlaşmanın hem eylemli hem de simgesel
boyutunu güçlendirmektedir. Federalizm, özerklik ve ayrı silahlı yapı savları,
artık yalnızca geçmişin deneyimi olarak kalmış, merkezi devletin egemenliği ve tekil
yapısı eylemli ve hukuksal olarak yeniden kurulmuştur. 18 Ocak 2026 Şam–SDG
Anlaşması, Rojava özelinde de “yeni devlet aklı”nın kurumsal ve stratejik bir
belgesi olarak okunabilir. Bu yönüyle
Şam–SDG Anlaşması, son bir siyasal çözümden çok merkezi devlet otoritesinin
yeniden kurulmasına yönelik kırılgan ve görüşmeye açık bir geçiş düzenlemesi niteliği
taşımaktadır.
YENİ SURİYE’NİN DEVLET REJİMİ BELLİ OLDU
18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması, Suriye’de uzun süredir tartışmalı olan
devlet yapısını net bir şekilde ortaya koymuştur. Artık savaş sonrası
Suriye’nin merkezi yönetimi ve egemenlik biçimi, eylemli ve hukuksal
belirlenmiş durumdadır. Anlaşma, federasyon, siyasal özerklik ve ayrı silahlı
yapılar gibi eylemli deneylerin sona ermekte olduğunu, yerine tekil bir devlet
rejiminin ve merkezi denetimin geçtiğini açıkça göstermektedir. Bu yeni rejim,
birkaç temel özellik üzerinden tanımlanabilir:
Merkezci Egemenlik: Tüm yönetsel ve askeri yetkiler,
Şam yönetimi ve ilgili bakanlıklar üzerinden yürütülmektedir. Deyrizor, Rakka
ve Haseke’deki tüm kurumlar merkezi yapıyla bütünleştirilmiştir.
Bireysel Bütünleşme Modeli: SDG askerleri
ve güvenlik personeli artık merkezi devlet kurumlarına bireysel olarak bütünleşmekte
ve ayrı silahlı yapı olarak varlıklarını sürdürememektedir.
Denetimli Yerel Temsil: Haseke Valiliği ve üst düzey
sivil-askeri makamlar merkezi devletin onayı ile belirlenmektedir. Böylece
yerel temsil sınırlı, merkezi denetim ise mutlak bir duruma gelmiştir.
Kaynak ve Güvenlik Denetimi: Petrol, gaz alanları,
sınır geçişleri ve IŞİD tutsakları gibi stratejik alanların denetimi Şam’a
geçmiştir. Özerk bölgelerin ekonomik ve güvenlik temeli, merkezci bir modelle
ortadan kaldırılmıştır.
Bu yapı, artık Suriye’nin “Yeni Devlet Rejimi” olarak tanımlanabilecek
kurumsal çerçevesini ortaya koymaktadır. Federal, özerk veya paralel silahlı
yönetim modelleri artık söz konusu değildir ve devletin tüm asli işlevleri tek
merkezden yürütülmektedir.
YENİ DEVLET AKLI VE BÖLGESEL/ULUSLARARASI YANSIMALARI
18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması, yalnızca Suriye’nin iç siyasal ve askeri
düzenini yeniden tanımlamakla kalmamış ve Rojava ile tüm kuzeydoğu bölgelerinde
merkezi egemenliği ve devlet bütünlüğünü güçlendiren yeni bir stratejik akıl
ortaya koymuştur. Bu yeni devlet aklı, üç temel unsura dayanarak
şekillenmektedir: merkezci egemenlik, kurumsal bütünleşme ve güvenlik
merkezileşmesi.
Merkezci Stratejik Akılcılık
Anlaşma, askeri üstünlüğün yönetsel ve ekonomik denetimle
bütünleştirilmesini sağlayarak Suriye’nin tekil yapısını yeniden kurmaktadır: Rojava’da
federal yapı ve özerk kanton deneyleri eylemli olarak sona ermiş ve yönetsel
yetkiler Şam’a devredilmeye başlanmıştır. SDG ve YPG birliklerinin bireysel bütünleşmesi,
askeri özerkliği ortadan kaldırmış ve tek merkezli bir güvenlik mimarisi
kurmuştur. Kobani ve Haseke gibi kritik bölgelerde yerel polis ve güvenlik
güçleri merkezi denetim altına alınmıştır. Bu bağlamda, yeni devlet aklı savaş
sonrası devlet restorasyonunu merkezci bir bakış açısıyla yeniden kurgulamakta
ve bölgede eylemli özerklik ile paralel güvenlik yapılarına yer
bırakmamaktadır.
BÖLGESEL AKTÖRLER AÇISINDAN YANSIMALAR
Yeni düzen, bölgesel aktörlerin stratejik hesaplarını da doğrudan
etkilemektedir:
Türkiye: Rojava’daki federal ve askeri özerklik eylemli
olarak ermiş, PKK unsurlarının sınır dışı edilmesiyle güvenlik riski
azaltılmıştır. Bu, Türkiye için hem sınır güvenliği hem de terörle savaşıma bakış
açısında merkezi ve tek “muhatap”lı bir çözüm sunmaktadır.
ABD: SDG’nin alandaki bağımsız rolü uygulamada sona ermeye
başlamıştır. Uluslararası koalisyon ile iş birliği artık doğrudan Şam üzerinden
yürütülmektedir. Böylece ABD’nin alandaki operasyonel ilişkileri ve meşruluk
kaynağı değişmiştir. Ancak bu gelişmeler olurken ABD’li Cumhuriyetçi Senatör Graham
önemli bir çıkış yaparak Kürt sorununu Senato gündemine taşıyacağını
açıklamıştır. Graham’ın çağrısının anlamının ve bölgesel öneminin irdelenmesi
yararlı olacaktır. Graham’ın, Suriye’deki gelişmeler ve özellikle Kürt sorunu
ile ilgili bir toplantı çağrısı yapması hem Washington’un Suriye siyasasındaki
sapmaları hem de Kürt aktörlerin jeopolitik konumunun yeniden
değerlendirilmesini işaret etmektedir. Bu çağrı, klasik bir iç siyasal tutumdan
öte stratejik mesajlar içermektedir.
Graham’ın çağrısının ilk ve en belirgin anlamı, Kürt sorununun ABD dış siyasa
gündeminde popüler ve iki partili bir ilgi alanı durumuna gelmesidir. Kürt
güçleri, yıllardır SDG/YPG/PKK bağlantılı yapılar üzerinden Washington’un
IŞİD’e karşı savaşımında önemli bir müttefik olarak konumlanmıştı. Bu nedenle
Kürtlerin statüsü, savaş sonrası Suriye’nin siyasal mimarisinde kritik bir
parametre olarak görülmektedir. Graham da bu çerçevede, Senato’nun bu konuyu
doğrudan tartışması gerektiğini vurgulayarak Kongre düzeyinde daha etkili bir
rol talep etmektedir.
Graham’ın açıklamalarındaki temel vurgu, Kürt güçlerin IŞİD sonrası kararlılıkta
merkezi rol oynadığı ve bu konumun korunmasının Amerikan ulusal güvenlik
çıkarına olduğu yönündedir. Özellikle SDG/YPG’nin hala yaklaşık 9 bin IŞİD
tutuklusunu denetim altında tuttuğu ve bu tutukluların yeniden savaş alanına
dönmesini önlemenin Washington için kritik olduğu belirtilmektedir. Bu nedenle
Kürt güçlerine yönelik saldırıların ya da statü kaymalarının Washington
açısından stratejik risk oluşturacağı savlanmaktadır. Bu konu çağrının sıradan
iç siyaset talebinden öte bir ulusal güvenlik bakış açısı taşıdığını
göstermektedir. Söz konusu tutukluların denetiminin merkezi bir güvenlik unsuru
olarak değerlendirilmesi, Graham’ın Kongre’yi bu konuya çekmek istemesinin arka
planında önemli bir güdülenme oluşturmaktadır
Graham aynı zamanda Suriye hükümetini ve Ankara’yı doğrudan uyaran
açıklamalar da yapmıştır. Özellikle Suriye’nin kuzeydoğuda SDG’ye karşı askeri atılımları
sürdürmesi durumunda Caesar Act yaptırımlarını yeniden sertleştirme tehdidini
dile getirmiştir. Bu, yaptırımların sadece bir caydırıcı araç değil, aynı
zamanda Washington’un bölgesel aktörler üzerinde diplomatik baskı kurma
stratejisinin bir parçası olarak kullanılabileceğine işaret etmektedir. Bu
bağlamda Senato toplantısı çağrısı, yalnızca bir değerlendirme oturumu değil,
ABD’nin Kürt siyaseti ve bölgedeki askeri statü sorunlarına ilişkin net bir
Kongre çizgisi oluşturma amacını taşımaktadır.
Graham’ın çağrısı ayrıca Amerikan iç siyasetinde iki partili bir yaklaşımı
tetikleme gizil gücüne sahiptir. Graham, Cumhuriyetçi Parti’nin güçlü dış siyasa
figürlerinden biri olarak, Kongre’de yalnızca kendi parti üyeleriyle değil,
Demokrat üyelerle de Kürt sorununa ilişkin bir uzlaşı zemini aramaktadır. Bu,
Trump yönetiminin Suriye’den hızlı çekilme ya da statüko değişiklikleri gibi
kararlarının Kongre tarafından tekrar gözden geçirilmesi olasılığını güçlendirmektedir.
Kongre düzeyindeki bu tür tartışmalar, dış siyasa yapım süreçlerinde başkanın
iradesi ile yasama organı arasında denge mekanizmasını harekete geçirme gizil
gücü taşımaktadır. Bu durum, Trump yönetiminin Suriye siyasasının kamuoyu ve siyasal
aktörler tarafından yeniden tartışılmasına yol açabilir. Özellikle Kongre’nin
SDG/YPG’ye yönelik tutumunda netleşme olması hem yürütme organı hem de dış siyasa
bürokrasisi üzerinde baskı yaratacaktır.
Son olarak bu çağrı, bölgesel aktörlere güçlü bir mesaj niteliği
taşımaktadır. Özellikle Türkiye’ye Kürtlerin tamamen marjinalleştirilmesine
yönelik askeri operasyonların, ABD’de güçlü bir tepkiyle karşılaşabileceğine ilişkin
bir uyarı, Suriye hükümetine SDG ile çatışmalı tutumun Washington nezdinde
yaptırımların yeniden gündeme gelmesine yol açabileceğine ilişkin bir risk
bildirimi ve SDG/YPG’ye ise ABD’nin stratejik desteğini tam anlamıyla terk
etmeyeceği ve statü görüşmelerinde Kongre olumlu bir güç unsuru olabileceğine ilişkin
bir işaret anlamına gelmektedir. Bu, sadece ABD iç siyasasında değil, aynı
zamanda bölgesel denge siyasalarında da bir referans noktası olarak
görülebilir.
Kısaca değerlendirilecek olursa, Senatör Graham’ın Senato’yu Kürt sorununu
görüşmek üzere çağırması, basit bir rutin toplantıdan çok daha derin anlamlar
taşımaktadır: ABD’nin Suriye siyasasının yeniden değerlendirilmesi gereksinimi,
Kürt aktörlerin ulusal güvenlik çıkarı olarak korunmasının İran-Irak-Suriye
hattında stratejik bir sorun durumuna gelmesi, ABD-Türkiye ve ABD-Suriye
ilişkilerinde yaptırım baskısının bir dış siyasa aracı olarak kullanılması ve Kongre’nin
dış siyasa yapım sürecindeki rolünün vurgulanması gibi çok yönlü sonuçları
bulunmaktadır.
Senatör Graham’ın girişimi, doğrudan Türkiye karşıtı bir siyasa
değişikliğinden çok, ABD Kongresi’nin Suriye’de oluşmakta olan yeni güç
dengesine müdahil olma ve özellikle Türkiye’nin hareket alanını sınırlama
kapasitesini hatırlatan stratejik bir sinyal niteliği taşımaktadır. Bu bir
Türkiye karşıtı eylem değil ama Türkiye’ye ‘yalnız değilsin ama serbest de
değilsin’ mesajıdır.
Trump–Graham İlişkisi: Ayrışma mı, İş Bölümü mü?
İlk bakışta Senatör Graham’ın Kürt sorununa ilişkin girişimi, Trump’ın
yürütme merkezli ve yararcı dış siyasa anlayışıyla çelişiyor gibi
görünmektedir. Trump, Suriye dosyasında askeri yükümlenmelerini azaltma,
maliyetleri düşürme ve bölgesel sorumluluğu müttefiklere devretme
eğilimindeyken, Graham, Kongre üzerinden baskı mekanizmalarını devreye sokmayı
savunan daha müdahaleci bir çizgiyi temsil etmektedir. Ancak bu farklılık,
esasen bir stratejik ayrışmadan çok işlevsel bir iş bölümüne işaret etmektedir.
Trump yönetimi, alanda doğrudan askeri veya diplomatik maliyet üstlenmeden
Türkiye ve Suriye üzerindeki etkisini sürdürmek isterken, Graham gibi Senato
figürleri, yaptırım tehdidi, insan hakları söylemi ve Kongre denetimi üzerinden
bu etkiyi tamamlayıcı biçimde üretmektedir. Bu bağlamda Trump, “geri çekilen
başkan” rolünü oynarken, Graham, “baskıyı diri tutan Kongre” rolünü
üstlenmektedir. Ortaya çıkan tablo, ABD dış politikasında sıkça görülen
yürütme–yasama zaman ayarlamasının (senkronizasyonunun) örtük bir biçimidir.
Dolayısıyla Graham’ın çıkışı, Trump’ın siyasasını boşa düşüren bir atılım
değil, aksine yürütmenin elini bağlamadan, alandaki aktörleri disiplin altına
alan bir tamamlayıcı mekanizma olarak okunmalıdır. Bu durum, ABD’nin Suriye siyasasında
tek merkezli değil, çok kanallı ve çok aktörlü bir baskı mimarisi kullandığını
göstermektedir. Trump–Graham hattı birlikte değerlendirildiğinde ortaya
çıkan tablo şudur: ABD, SDG’yi kalıcı bir müttefik olarak değil, denetimli
biçimde elde tutulan bir kaldıraç olarak görmektedir. Türkiye ise bu denklemde
dışlanan değil, sınırları çizilen bir ortak konumundadır. Bu nedenle Graham’ın
çıkışı, Türkiye’yi hedef alan doğrudan bir atılımdan çok, Ankara’ya “hareket
edebilirsin ama tek başına ve sınırsız değil” mesajı veren bir stratejik uyarı
olarak okunmalıdır.
Graham’ın Senato girişimi, Trump yönetimiyle bir ayrışmadan çok, ABD dış siyasasında
yürütme ile yasama arasında kurulan örtük bir iş bölümünün yansımasıdır. Bu ayrım,
Türkiye’ye karşı bir karşıtlıktan çok, Ankara’nın Suriye’deki hareket alanını
sınırlamayı amaçlayan stratejik bir dengeleme mekanizmasıdır.
Türkiye Bu Sinyale Nasıl Yanıt Vermeli?
Graham’ın girişimi karşısında Türkiye açısından en riskli tutum, bu hamleyi
doğrudan “Türkiye karşıtı bir kampanya” olarak çerçeveleyip refleksif bir
savunma konumuna geçmektir. Böyle bir yaklaşım, Ankara’nın hareket alanını
genişletmek yerine, Kongre’de Türkiye karşıtı söylemleri bütünleştirme riski
taşır. Türkiye’nin daha akılcı ve etkili bir yanıt üretmesi için üç düzeyde
hareket etmesi gerekmektedir. Birincisi, Ankara, Trump yönetimi ile Kongre
arasındaki söylem farkını çatışma olarak değil, alan açıcı bir ayrışma olarak
değerlendirmelidir. Yürütme ile doğrudan temas sürdürülürken, Kongre’deki
eleştiriler tümüyle reddedilmemeli ve özellikle IŞİD tutukluları ve sınır
güvenliği gibi başlıklarda ortak çıkar söylemi güçlendirilmelidir. İkincisi, SDG’ye
yönelik askeri ve güvenlik siyasaları “tasfiye” ya da “yok etme” dili yerine,
sınır güvenliği, terörle mücadele ve devletleşmenin önlenmesi çerçevesinde
yeniden kodlanmalıdır. Bu, Graham gibi aktörlerin elindeki “Kürtleri hedef alan
Türkiye” söylemini zayıflatır. Üçüncü olarak Türkiye, SDG sorununu ikili bir
Türkiye–ABD kriz alanı olmaktan çıkarıp Suriye’nin toprak bütünlüğü, merkezi
devlet otoritesi ve bölgesel kararlılık bağlamında çok taraflı bir zemine
taşımaya çalışmalıdır. Bu, Ankara’nın yalnızlaşmasını engellerken, Kongre
baskısının etkisini de sınırlayabilir.
Rusya ve İran: Merkezi devletin güçlenmesi, bölgesel
müttefikler açısından stratejik öngörülebilirliği artırmakta ve Suriye’de
güvenlik ve yönetsel kapasitenin tek bir merkezden yönetilmesini sağlamaktadır.
SDG: Şam ile SDG liderliği arasında 18 Ocak 2026
tarihinde kamuoyuna yansıyan anlaşma biçimsel ve imzalı bir son anlaşma
olmaktan çok alanda eylemli olarak uygulanmaya başlanan bir çerçeve düzenleme
niteliği taşımaktadır. Nitekim Suriye Devlet Başkanı Şara ile SDG lideri Mazlum
Abdi arasında gerçekleştirilen son görüşmelerde, taraflar arasında bağlayıcı ve
son bir metnin henüz oluşturulmadığı açıkça ifade edilmiştir. Bu durum, söz
konusu düzenlemenin reddedildiğini değil, merkezi devlet otoritesinin yeniden kurulmasına
yönelik sürecin, görüşemeye açık, aşamalı ve kırılgan bir uygulama statükosu
üzerinden ilerlediğini göstermektedir.
ULUSLARARASI MEŞRULUK VE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK
Yeni devlet aklı, yalnızca alandaki güç dengelerini yeniden kurmakla
kalmamakta ve uluslararası aktörlerin güvenlik ve iş birliği beklentilerini de
karşılamaktadır: IŞİD tutsakları ve kamplarının denetiminin Şam’a devri,
uluslararası meşruluk açısından kritik bir güvenlik adımıdır (Madde 9). SDG’nin
bireysel ve sınırlı temsili, merkezi hükümetin meşruluğunu pekiştirmekte ve
uluslararası aktörler için öngörülebilir bir yönetim modeli sunmaktadır. Bu
yapı, hem kısa vadede güvenlik boşluklarını kapatmakta hem de uzun vadede
merkezi devletin kapasitesini artırarak kararlılığın sürdürülebilirliğini
desteklemektedir.
ROJAVA’NIN STRATEJİK ROLÜ
Rojava, yeni devlet aklının hem alandaki uygulaması hem de siyasal simgesi
olmuştur. Federal ve özerk yapıların tasfiyesi Rojava üzerinden
somutlaştırılmıştır. SDG’nin bütünleşmesi ve yerel güvenlik güçlerinin merkezin
denetimi altına alınması anlaşmanın uygulanabilirliğini güvence altına
almıştır. Rojava’daki dönüşüm, yeni devlet aklının sadece merkezi siyasalarla
değil, alandaki eylemli güç dengeleriyle de uyumlu bir şekilde şekillendiğini
göstermektedir.
Değerlendirilecek olursa, 18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması, Suriye’de savaş
sonrası devlet aklının somutlaşmış şekli olarak okunabilir. Federalizm,
özerklik ve ayrı silahlı yapıların tasfiye edilmesi kararlaştırılmış ve merkezi
yönetim hem yönetsel hem güvenlik hem de siyasal olarak güçlendirilmiştir.
Bölgesel ve uluslararası aktörler için öngörülebilir bir yönetim modeli
oluşturulmuş ve Rojava bu yeni düzenin hem alan örneği hem de simgesel merkezi
olmuştur.
TÜRK ASKERİ ÖĞRETİSİ BAKIŞ AÇISI
18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması’nın yarattığı merkezci ve bütünleşik devlet
yapısı, Türk askeri öğretisi açısından da anlaşılır bir stratejik mantıkla
açıklanabilir. Türk öğretisi, özellikle sınır güvenliği ve bölgesel kararlılık
konularında merkezileştirilmiş denetim, güvenlik alanlarının bütünleşik
yönetimi ve olası tehdit unsurlarının tasfiyesi ilkelerine dayanır.
Yeni Suriye devlet aklı, bu bağlamda üç noktada Türk askeri mantığı ile
örtüşmektedir:
Merkezi Egemenlik ve Güç Yoğunlaştırması: Suriye’de
federalizm ve özerk yapılanmaların tasfiyesi, Türk öğretisinde vurgulanan
“çatışma alanlarının tek merkezden denetlenmesi” ilkesine paraleldir. SDG’nin
bireysel bütünleşmesi ve Rojava’daki paralel silahlı yapıların tasfiyesi
merkezi otoritenin tek muhatap üzerinden tüm stratejik alanları yönetmesini
sağlar.
Güvenlik ve Sınır Denetimi: Rojava’daki
sınır bölgeleri, petrol ve gaz alanları artık merkezi yönetim tarafından
korunmaktadır. Bu yaklaşım, Türk askeri öğretisinde kritik sınır çizgilerinin
güvenliği ve “kararsızlık kaynağı oluşumunun engellenmesi” ile doğrudan
paraleldir.
Asimetrik Tehditlerin Tasfiyesi: PKK ve diğer
Suriyeli olmayan silahlı unsurların sınır dışı edilmesi (Madde 12) ve SDG’nin
güvenlik etkinliklerinin merkezi denetim altına alınması, öğretide öngörülen “olası
tehdit unsurlarının etkisizleştirilmesi” stratejisiyle uyumludur. Bu tasfiye,
Türkiye’nin sınır güvenliği ve bölgesel kararlılık bakış açısıyla örtüşen bir
düzen yaratmaktadır.
Bu çerçevede, Yeni Devlet Aklı, yalnızca Suriye’nin iç siyaset ve güvenlik
düzenini değil, aynı zamanda bölgesel aktörlerin, özellikle Türkiye’nin
güvenlik ve stratejik hesaplarını da dikkate alan stratejik bir bütünleşme
mantığı ile uygulanmaktadır. Yani anlaşma hem merkezi devlet egemenliğini
pekiştiren hem de bölgesel aktörler açısından öngörülebilir ve yönetilebilir
bir güvenlik çerçevesi sunmaktadır.
ANLAŞMANIN UYGULANMA DURUMU: NORMATİF METİN İLE UYGULAMA
GERÇEKLİĞİ
Suriye hükümeti ile SDG arasında 2026 yılı Ocak ayında ilan edilen ateşkes
ve bütünleşme anlaşması, çatışmanın askeri boyutunun sona erdirilmesini amaçlayan
ve Kuzeydoğu Suriye’de devlet egemenliğinin yeniden kurulmasını hedefleyen
kapsamlı bir çerçeve sunmaktadır. Anlaşma metni silahlı unsurların çekilmesi, yönetim
güvenlik kurumlarının merkezi devletle bütünleşmesi sınır kapıları ve stratejik
altyapının devri ile Kürt nüfusa ilişkin bazı siyasal ve kültürel düzenlemeleri
içeren çok katmanlı bir düzenleme olarak kurgulanmıştır. Ancak anlaşmanın
ilanından kısa süre sonra alandan gelen veriler, normatif düzeyde varılan anlaşma
ile eylemli uygulama arasında ciddi bir uyumsuzluk bulunduğunu ortaya
koymaktadır. Her şeyden önce, ateşkesin sürdürülemediği görülmektedir.
Anlaşmanın ardından özellikle Ayn el-Arab (Kobani), Şeddadi ve çevresinde
yaşanan silahlı çatışmalar, tarafların alandaki denetim alanlarını ve askeri
konumlarını saklı tutma yönündeki eğilimlerinin devam ettiğini göstermektedir.
Bu durum, ateşkesin yalnızca siyasal bir niyet bildirimi olarak kaldığını, alanda
ise düşük yoğunluklu ancak süreklilik arz eden bir güvenlik geriliminin devam
ettiğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla mevcut durum, klasik anlamda bir
“çatışma sonrası dönem”den çok donmuş ve kırılgan bir çatışma statükosuna
işaret etmektedir.
İkinci olarak, anlaşmanın uygulanmasına ilişkin yetki devri ve zamanlama
konularında belirgin bir belirsizlik söz konusudur. Suriye merkezi yönetimi,
bazı bölgelerde askeri ve yönetsel denetimi hızla genişletmeye çalışırken, SDG
unsurlarının geri çekilme, silahsızlanma ve bütünleşme süreçlerine temkinli
yaklaştığı gözlemlenmektedir. Bu durum, taraflar arasında karşılıklı
güvensizliğin sürdüğünü ve anlaşmanın uygulanmasının büyük ölçüde güç
dengelerine bağlı olarak şekillendiğini göstermektedir. Özellikle SDG açısından
bakıldığında, askeri kapasitenin tamamen tasfiye edilmesi, gelecekteki siyasal
ve güvenlik güvencelerinin belirsizliği nedeniyle stratejik bir risk olarak
algılanmaktadır.
Üçüncü olarak, anlaşmanın siyasal boyutu da uygulama sürecini
zorlaştırmaktadır. SDG liderliği, özellikle Mazlum Abdi’nin açıklamalarında
görüldüğü üzere, anlaşmanın “ilkeler düzeyinde” kabul edildiğini, ancak
uygulama biçimi ve kapsamı konusunda görüşmelerin sürdüğünü vurgulamaktadır. Bu
söylem, SDG’nin anlaşmadan bütünüyle vazgeçtiğini değil, aksine, anlaşmayı
yeniden görüşmeye açık, koşullu ve zamana yayılmış bir süreç olarak gördüğünü
ortaya koymaktadır. Dolayısıyla alandaki çatışmalar, anlaşmanın reddinden çok,
uygulama koşulları üzerindeki pazarlığın askeri araçlarla da desteklenmeye
çalışıldığını göstermektedir.
Sonuç olarak, mevcut tablo anlaşmanın hukuksal ve siyasal varlığını
sürdürmesine karşın, eylemli olarak tam anlamıyla yaşama geçirilemediğini
ortaya koymaktadır. Ortaya çıkan statüko, merkezi devletin egemenlik savı ile
SDG’nin alandaki eylemli denetim kapasitesi arasında şekillenen, geçici ve kararsız
bir dengeye dayanmaktadır. Bu bağlamda anlaşma, çatışmayı sonlandıran son bir
düzenleme olmaktan çok, çatışmanın biçim değiştirdiği ve siyasal ve askeri görüşmeyle
iç içe geçtiği bir ara rejim niteliği taşımaktadır. Bu kırılgan statükonun
kalıcı barışa evrilip evrilemeyeceği ise, büyük ölçüde güvenlik güvencelerinin
sağlanmasına, bütünleşme sürecinin saydamlığına ve bölgesel aktörlerin
(özellikle Türkiye ve ABD) bu sürece yönelik tutumlarına bağlıdır.
DİPLOMASİ CEPHESİNDE YENİ GELİŞME: TRUMP-ŞARA TELEFON
GÖRÜŞMESİ
Trump ve Şara 19 Ocak 2025 günü bir telefon görüşmesi gerçekleştirmiştir. ABD
Başkanı Donald Trump ile Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara arasında
gerçekleşen doğrudan temas, Suriye’de oluşmakta olan yeni statükonun yalnızca
askeri ve yerel aktörler üzerinden değil, yüksek düzey diplomasi kanalıyla da
şekillendirildiğini göstermektedir. Bu görüşme, Washington’un Suriye’deki eylemli
güç dönüşümünü bütünüyle reddetmediğini, aksine, merkezi devlet otoritesinin
yeniden kurulmasına yönelik süreci denetimli ve koşullu bir biçimde diplomatik
çerçeveye çekmeye çalıştığını ortaya koymaktadır. Görüşmede Suriye’nin toprak
bütünlüğü, IŞİD tehdidi ve Kürtlerin haklarının devlet çatısı altında ele
alınması yönündeki vurgular, ABD’nin SDG ile kurduğu ilişkiyi artık otonom bir
yapıdan çok Şam merkezli bir siyasal bütünleşme bakış açısı içinde yeniden
tanımlamaya yöneldiğine işaret etmektedir. Bu bağlamda Trump–Şara çizgisi, SDG
ile yapılan anlaşmanın uygulanmasında yaşanan tıkanıklıklar ve Kongre kaynaklı
baskı girişimleriyle birlikte değerlendirildiğinde, Suriye’deki mevcut
statükonun askeri pazarlık, diplomatik dengeleme ve büyük güç denetiminin iç
içe geçtiği çok katmanlı bir geçiş sürecine evrildiğini göstermektedir. Trump–Şara
görüşmesi, Suriye’de çatışma sonrası düzenin askeri tasfiye yerine diplomatik
dengeleme yoluyla şekillendirileceğini ve Kürt sorunun ise devletleşme değil,
sınırlı bütünleşme çerçevesine çekildiğini göstermektedir. Trump–Şara
görüşmesi, 18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması ile kurulan merkezci devlet aklının
yalnızca alanda değil, diplomatik düzlemde de tanındığını göstermektedir. Bu
gelişme, Suriye’de federalizm ve silahlı özerklik tartışmalarının kapandığını,
uluslararası aktörlerin ise demokratik normlardan çok öngörülebilirlik ve
güvenlik temelli bir kararlılık modelini tercih ettiğini ortaya koymaktadır.
GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
18 Ocak 2026 tarihli Şam–SDG Anlaşması, Suriye’de uzun süredir tartışılan
federalizm, özerklik ve ayrı silahlı yapı modellerinin eylemli ve yönetsel
düzeyde tasfiyesine işaret eden kritik bir dönüm noktasıdır. Anlaşma, savaş
süresince ortaya çıkan çok merkezli güç yapılarının yerini, merkezi devlet
otoritesinin tek meşru muhatap olarak yeniden kurulduğu tekil bir egemenlik
modeline bırakmakta olduğunu göstermektedir. Bu yönüyle belge, yalnızca teknik
bir güvenlik anlaşması değil, Suriye’de savaş sonrası dönemin siyasal ve
yönetsel mimarisini tanımlayan kurucu bir metin niteliği taşımaktadır.
Bununla birlikte, Şam–SDG Anlaşması son bir çözümden çok kırılgan ve geri
dönüşlü bir ara statüko üretmektedir. Anlaşmanın uygulanma sürecinde ortaya
çıkan çatışmalar, belgenin reddedildiğini değil, aksine, yetki devri, güvenlik bütünleşmesi
ve yönetsel denetimin sınırlarına ilişkin uygulama pazarlıklarının askerileştiğini
göstermektedir. Bu bağlamda alandaki gerilimler, merkezi devlet aklının
zayıflığından çok, bu aklın alana nasıl ve hangi hızda etki yapacağına ilişkin
bir görüşme sürecinin parçası olarak okunmalıdır. Aynı şekilde, ABD
Senatosu’nda Graham öncülüğünde gündeme gelen girişimler, Türkiye karşıtı bir
yönelimden çok Washington’un Suriye alanında oluşan yeni dengeyi sınırlayıcı ve
dengeleyici araçlarla yönetme çabasının bir yansımasıdır.
Temel Bulgular
Federalizm ve Özerklik Savlarının Tasfiyesi: Anlaşma,
özellikle Rojava bağlamında federalizm, kantonal yapı ve silahlı özerklik savlarının
eylemli olarak sona ermekte olduğunu ortaya koymaktadır. Yerel yasama ve
yönetsel yetkiler daraltılmış ve güvenlik, polis ve askeri yapıların merkezi
denetime bağlanması yönünde somut adımlar atılmıştır. SDG ve YPG unsurlarının
bireysel bütünleşme esasına göre bütünleşmesi, ayrı ve özerk bir silahlı yapı savını
işlevsiz duruma getirmiştir.
Yeni Devlet Aklının Kurumsallaşması: Şam–SDG
Anlaşması, merkezi yönetimi güçlendiren basit bir restorasyon belgesi olmanın
ötesinde, savaş sonrası döneme özgü merkezci bir stratejik devlet aklının
kurumsallaşmasını temsil etmektedir. Bu akıl, askeri üstünlüğü yönetsel,
ekonomik ve güvenlik denetimiyle bütünleştirmekte ve alan egemenliğini simgesel
ve kurumsal egemenlikle tamamlamaktadır. Rojava alanı, bu yeni devlet aklının
hem uygulama alanı hem de siyasal simgesi olarak öne çıkmaktadır.
Bölgesel ve Uluslararası Yansımalar: Türkiye
açısından anlaşma, PKK bağlantılı silahlı unsurların tasfiyesi ve sınır
güvenliğinin sağlanması hedefleriyle büyük ölçüde örtüşmektedir. ABD, SDG’nin
bağımsız bir alan aktörü olmaktan çıkmasıyla birlikte Suriye dosyasındaki yükümlenmelerini
doğrudan Şam üzerinden yürütmeye yönelmekte ve Rusya ve İran açısından da
merkezi yönetimle muhatap olmanın sağladığı öngörülebilirlik güçlenmektedir.
IŞİD tutukluları ve kamplarının merkezi yönetime devri ise, Suriye rejiminin
uluslararası meşruluğunu güvenlik temelli bir zeminde pekiştiren önemli bir
unsur olarak öne çıkmaktadır.
Sonuç
18 Ocak 2026 Şam–SDG Anlaşması, Suriye’de savaş sonrası yeniden
yapılanmanın temel yönelimini açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu yönelim,
federalizm ve silahlı özerklik modellerinin tasfiyesi, merkezi egemenliğin
yeniden oluşturulması ve güvenlik temelli bir kararlılık anlayışının
kurumsallaştırılması üzerinden ilerlemektedir. Rojava örneği, bu dönüşümün hem
alansal hem de simgesel boyutunu görünür kılmakta ve merkezi devletin yönetsel,
askeri ve siyasal kapasitesinin eş zamanlı olarak güçlendirildiğini göstermektedir.
Ortaya çıkan yeni devlet aklı, demokratikleşme üretmeyen, ancak iç kararlılık
ve bölgesel güvenlik açısından öngörülebilir bir düzen vaat eden merkezci bir
egemenlik modelini temsil etmektedir. Bu model, Türk askeri öğretisi bakış
açısından değerlendirildiğinde, sınır güvenliği, asimetrik tehditlerin
tasfiyesi ve merkezi denetimin güçlendirilmesi ilkeleriyle yüksek derecede
uyumlu bir stratejik mantık sunmaktadır. Dolayısıyla Suriye’de savaş sonrası
düzen, geçici uzlaşmaların ötesinde, merkezi devlet egemenliğinin yeniden kurulmasına
dayalı kalıcı bir yönelim üretmektedir. Bu bağlamda Şam–SDG düzenlemesi, imzalı
ve son bir siyasal uzlaşıdan çok merkezci egemenliğin alanda eylemli olarak
kurulmasına dayanan, görüşmeye açık bir geçiş rejimi olarak
değerlendirilmelidir.
KAYNAKÇA
Resmi Belgeler ve Anlaşmalar
Suriye Arap Cumhuriyeti ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG). 18 Ocak 2026
Şam–SDG Anlaşması Metni. Şam, Suriye.
Suriye Cumhurbaşkanlığı. 13 Numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (2026).
Şam, Suriye.
Suriye Savunma ve İçişleri Bakanlığı Resmî Duyuruları, 2025–2026.
Akademik Kaynaklar
Balan, M. (2023). Rojava’nın Siyasal ve Askeri Yapısı: SDG’nin Evrimi.
Ankara: Stratejik Araştırmalar Merkezi.
Linz, J. J., & Stepan, A. (1996). Problems of democratic transition and
consolidation: Southern Europe, South America, and post-communist Europe. Johns
Hopkins University Press.
Migdal, J. S. (2001). State in society: Studying how states and societies
transform and constitute one another. Cambridge University Press.
Phillips, C. (2022). The Kurds and the State in Syria: Autonomy and Central
Authority. London: Routledge.
Tezcür, G. M. (2024). Suriye’de Federalizm ve Özerklik Deneyimleri.
İstanbul: Ortadoğu Araştırmaları Yayınları.
Tilly, C. (1985). War making and state making as organized crime. In P. B.
Evans, D. Rueschemeyer, & T. Skocpol (Eds.), Bringing the state back in
(pp. 169–191). Cambridge University Press.
Yaşamış, F. D., (2025). Suriye: Çatışma, Güç ve Gelecek – Yeni Dönemin
Şekillendiği Coğrafya. İstanbul: Tesam Yayınları.
Yaşamış, F.D., (2025). A New Method in Qualitative Research: The
Continuously Customized Sociopolitical Analysis Model (CCSA). August 2025. International
Journal of Emerging Multidiciplinaries Social Science 4(2):20. DOI:
10.54938/ijemdss.2025.04.2.479
Uluslararası Raporlar ve Analizler
International Crisis Group. Syria’s Northeast: Federalism, Autonomy and
Central Authority. Brussels, 2024.
NATO Defence College. Turkey’s Strategic Calculus on Northern Syria. Rome,
2025.
United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs (OCHA).
Syria: Northeast Governance and Security Report. Geneva, 2025.
Güvenilir Medya ve Çözümleyici Kaynaklar
Al Jazeera. Syria’s Kurds Sign Historic Agreement with Damascus. 18 January
2026.
BBC News. Rojava: From Autonomy to Integration. 20 January 2026. Reuters. Damascus Consolidates Control over
Northeast Syria. 19 January 2026.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder