Parası Azalan Hegemon: ABD’nin
Uluslararası Kurumlardan Çekilmesinin Mali ve Jeopolitik Arka Planı
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Özet
Bu makale,
Amerika Birleşik Devletleri’nin Trump yönetimi döneminde uluslararası
kuruluşlar, konvansiyonlar ve antlaşmalardan çekilme kararını, geçici bir dış siyasa
tercihi ya da salt izolasyonist bir refleks olarak değil, hegemonik rolün
yeniden tanımlanmasına yönelik yapısal bir strateji olarak incelemektedir.
Çalışma, 2026 tarihli Başkanlık Kararnamesini merkeze alarak, ABD’nin çok
taraflı kurumsal düzene yaklaşımında yaşanan dönüşümü mali, hukuksal, normatif
ve jeopolitik boyutlarıyla çözümlemektedir. Makale, çekilme kararlarının hedef
aldığı kurum ve anlaşmaların niteliğini inceleyerek, ABD’nin uluslararası
sistemi bütünüyle terk etmediğini, aksine seçici çok taraflılık temelinde,
normatif ve denetleyici yükümlülüklerden arındırılmış daha dar bir küresel rolü
tercih ettiğini ortaya koymaktadır. Güvenlik ve güç projeksiyonuna hizmet eden
yapılar korunurken, insan hakları, iklim, kalkınma ve küresel sağlık gibi
alanlarda norm üreten ve sürekli mali katkı gerektiren kurumların sistemli
biçimde terk edilmesi, bu stratejinin temel göstergelerinden biri olarak ortaya
çıkmaktadır. Çalışma ayrıca, bu dönüşümün uluslararası sistem üzerindeki
etkilerini ele alarak, kurallara dayalı düzenin aşınması, küresel kamu
mallarında liderlik boşlukları ve büyük güç yarışmasının daha az düzenlenmiş duruma
gelmesi gibi sonuçlara dikkat çekmektedir. Sonuç olarak makale, ABD’nin söz
konusu siyasasını “parası azalan bir hegemonun geri çekilişi”nden çok,
yükümlülüklerini azaltarak hegemonik konumunu sürdürme çabası olarak
değerlendirmekte ve bu yaklaşımın uzun vadede hem küresel düzen hem de ABD’nin
kendi çıkarları açısından ciddi belirsizlikler yarattığını savunmaktadır.
Anahtar
Kelimeler: Amerika
Birleşik Devletleri; çok taraflılık; uluslararası kuruluşlar; hegemonya; seçici
çok taraflılık; uluslararası hukuk; küresel düzen; Trump yönetimi
Abstract
This article examines the decision of the United
States, under the Trump administration, to withdraw from international
organizations, conventions, and treaties not as a temporary policy shift or a
purely isolationist reflex, but as a structural strategy aimed at redefining
hegemonic engagement within the international system. Focusing on the 2026
presidential executive order, the study analyzes the transformation of U.S.
multilateralism through financial, legal, normative, and geopolitical
dimensions. The article argues that the United States is not abandoning the
international system altogether; rather, it is adopting a model of selective
multilateralism in which institutions associated with normative oversight,
reporting obligations, and continuous financial contributions are
systematically rejected, while security-related structures that preserve U.S.
strategic leverage remain intact. This pattern reflects a deliberate effort to
reduce legal accountability, normative constraints, and long-term financial burdens
while maintaining freedom of action in the use of power. Furthermore, the study
assesses the systemic implications of this shift, highlighting the erosion of
the rules-based international order, emerging gaps in the provision of global
public goods, and the increasing reliance on power-based rather than rule-based
governance. The article concludes that this policy represents not the retreat
of a declining hegemon, but the emergence of a less institutionalized, less
accountable, and more narrowly defined form of hegemony, which carries
significant long-term risks for both global stability and U.S. strategic
interests.
Keywords: United
States foreign policy; multilateralism; international organizations; hegemony;
selective multilateralism; international law; global order; Trump
administration
GİRİŞ
Soğuk Savaş
sonrası uluslararası düzen, büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) ekonomik
gücü, askeri kapasitesi ve kurumsal liderliği üzerine kuruldu. Birleşmiş
Milletler (BM) sistemi, uluslararası finans kuruluşları, kalkınma ajansları ve
çok taraflı antlaşmalar yalnızca norm üretme mekanizmaları değil, aynı zamanda
ABD’nin küresel hegemonyasını meşrulaştıran araçlar olarak işlev gördü. Ancak
son yıllarda Washington’un bu kurumsal mimariyle ilişkisi belirgin biçimde
değişmektedir.
Donald Trump
yönetimi tarafından alınan ve ABD’nin çok sayıda uluslararası kuruluş,
konvansiyon ve antlaşmadan çekilmesini öngören kararlar, çoğu zaman ideolojik
bir “çok taraflılık karşıtlığı” ya da iç siyasal popülizm çerçevesinde
yorumlandı. Oysa bu adımlar, yalnızca siyasal tercihlerle açıklanamayacak kadar
sistemli ve kapsamlıdır. Özellikle çekilinen yapıların profili (kalkınma,
iklim, toplumsal yardım, barış oluşturma ve insancıl programlar) bu kararların
daha derin bir mali ve jeopolitik arka plana işaret ettiğini göstermektedir.
Bu makale,
ABD’nin uluslararası kurumlardan geri çekilmesini bir “yalıtılma” (izolasyon)
eğilimi olarak değil, küresel düzenin maliyetini artık taşımakta zorlanan bir
hegemonun yükümlülüklerden arınma stratejisi olarak ele almaktadır. Temel sav
şudur: ABD, küresel gücünden vazgeçmemekte, ancak bu gücü meşrulaştıran ve aynı
zamanda sınırlandıran kurumsal düzeni finanse etme kapasitesini ve isteğini
giderek kaybetmektedir. Bu durum, yalnızca ABD’nin dış siyasasında değil,
uluslararası sistemin geleceğinde de yapısal sonuçlar doğurmaktadır.
Makale,
öncelikle ABD’nin mali ve yapısal sıkışmışlığını ele alacak ve ardından
uluslararası kurumların neden Washington açısından “yük” durumuna geldiğini
inceleyecektir. Daha sonra NATO ve ittifak sisteminin bu dönüşümden nasıl
etkilendiği çözümlenecektir. Son bölümde ise bu sürecin yeni bir dünya
düzeninin habercisi mi, yoksa mevcut düzenin çözülüşü mü olduğu sorusuna yanıt
aranacaktır.
Amaç ve
Hedefler
Bu makalenin
temel amacı, Amerika Birleşik Devletleri’nin son yıllarda uluslararası
kuruluşlardan, çok taraflı anlaşmalardan ve kurumsal yükümlülüklerden çekilme
eğilimini yüzeysel ideolojik açıklamaların ötesine taşıyarak, mali ve jeopolitik
bir çerçeve içinde çözümlemektir. Çalışma, söz konusu geri çekilmenin geçici
bir siyasal tercih değil, küresel düzenin finansmanını üstlenen hegemonik bir
gücün yapısal sınırlarına işaret eden daha derin bir dönüşümün parçası olduğu
varsayımına dayanmaktadır.
Makalenin birinci hedefi, ABD’nin uluslararası kurumsal
mimariyle ilişkisini tarihsel bağlamı içinde ele alarak, bu kurumların yalnızca
norm üretici yapılar değil, aynı zamanda Amerikan gücünü meşrulaştıran ve
sürdüren araçlar olduğunu ortaya koymaktır. Bu çerçevede, ABD’nin söz konusu
kurumlardan çekilmesinin, küresel liderlikten bütünüyle vazgeçme anlamına
gelmediği, aksine, liderliğin maliyetini azaltma ve hareket alanını genişletme
arayışıyla bağlantılı olduğu savunulmaktadır.
İkinci hedef, ABD Hazinesi ve genel ekonomik yapı üzerindeki
baskıların, çok taraflı sistemin finansmanını neden giderek sürdürülemez duruma
getirdiğini çözümlemektir. Bu bağlamda, özellikle kalkınma, insancıl yardım,
iklim ve toplumsal programlara yönelik katkıların neden Washington açısından
“yük” olarak algılandığı açıklanacaktır.
Üçüncü hedef, sert güç kullanımı ve uluslararası meşruluk
arasındaki ilişkiyi inceleyerek, kurumsal yükümlülüklerden çekilmenin somut jeopolitik
dosyalarda nasıl bir işlev gördüğünü göstermektir. Bu çözümleme, ABD’nin
belirli kriz bölgelerinde neden kuralsızlığı tercih ettiğini anlamayı
amaçlamaktadır.
Son olarak makale, NATO ve ittifak sistemi bağlamında ABD’nin
çok taraflı güvenlik mimarisiyle ilişkisini ele alarak, bu geri çekilmenin
küresel güç dengeleri üzerindeki olası etkilerini değerlendirmeyi
hedeflemektedir. Bu çerçevede çalışma, yaşanan sürecin yeni bir dünya düzeninin
kuruluşundan çok, mevcut düzenin çözülme evresine işaret edip etmediği sorusuna
yanıt aramaktadır.
Araştırma
Soruları
Bu çalışma,
ABD’nin uluslararası kuruluşlardan ve çok taraflı anlaşmalardan çekilme
eğilimini anlamaya yönelik olarak aşağıdaki temel araştırma sorularına yanıt
aramaktadır:
ABD’nin son yıllarda uluslararası kurumlardan geri çekilme
kararları, hangi mali ve yapısal kısıtlar çerçevesinde şekillenmektedir?
Bu kararlar, Amerikan ekonomik gücündeki göreli gerilemeyle
nasıl ilişkilendirilebilir?
Uluslararası kuruluşlar ve çok taraflı anlaşmalar, ABD
açısından hangi koşullarda birer güç ve meşruluk aracı olmaktan çıkarak “yük”
ve sınırlayıcı unsur durumuna gelmiştir?
ABD’nin kurumsal yükümlülüklerden çekilmesi, küresel düzeyde hukuksal
ve normatif denetim mekanizmalarını nasıl etkilemektedir?
Bu durum Washington’un dış siyasa uygulamalarına ne ölçüde
hareket alanı sağlamaktadır?
NATO ve diğer çok taraflı ittifaklar bağlamında, ABD’nin
maliyet paylaşımı ve yükümlülüklere yönelik itirazları, mevcut güvenlik
mimarisinin geleceğini nasıl etkilemektedir?
ABD’nin uluslararası kurumlardan geri çekilişi, yeni bir
küresel düzenin kurulmasına mı işaret etmektedir, yoksa mevcut liberal
uluslararası düzenin çözülme sürecinin bir yansıması mıdır?
YÖNTEM
Bu çalışma,
nitel araştırma yaklaşımı çerçevesinde tasarlanmış betimleyici ve çözümleyici
bir incelemedir. Araştırmada nicel veri üretiminden çok, devlet davranışlarını
ve dış siyasa tercihlerini anlamaya yönelik kavramsal ve karşılaştırmalı çözümleme
yöntemi benimsenmiştir. Bu doğrultuda, ABD’nin uluslararası kuruluşlardan
çekilme kararları, tekil ve yalıtılmış olaylar olarak değil, mali, kurumsal ve jeopolitik
etmenlerin kesişiminde ortaya çıkan yapısal bir eğilim olarak ele alınmıştır.
Çalışmada
öncelikle yazın taraması yöntemi kullanılarak, hegemonya, çok taraflılık,
uluslararası kurumlar ve küresel düzenin finansmanı konularında mevcut akademik
yaklaşımlar incelenmiştir. Bu yazın, ABD’nin uluslararası sistemdeki rolünü
değerlendirmede kuramsal bir çerçeve sunmak amacıyla kullanılmıştır. Özellikle
hegemonik kararlılık kuramı, liberal uluslararası düzen tartışmaları ve güç ve meşruluk
ilişkisine odaklanan çalışmalar referans alınmıştır.
Araştırmanın
deneysel boyutunda, ABD yönetimleri tarafından alınan kararlar, yayımlanan
başkanlık kararnameleri, resmi siyasa belgeleri ve kamuoyuna yansıyan
açıklamalar nitel içerik çözümlemesi yöntemiyle değerlendirilmiştir. Bu
belgeler, çekilme kararlarının kapsamı, gerekçeleri ve hedeflediği alanlar
açısından karşılaştırmalı olarak çözümlenmiştir.
NATO ve
ittifak sistemi bağlamında ABD’nin maliyet paylaşımı ve yükümlülük söylemi,
tarihsel karşılaştırma yöntemiyle incelenmiştir. Bu karşılaştırma, ABD’nin çok
taraflı güvenlik mimarisiyle ilişkilerindeki süreklilik ve kırılma noktalarını saptamayı
amaçlamaktadır.
Bu yöntemsel
yaklaşım, ABD’nin uluslararası kurumlardan çekilme eğilimini tek boyutlu
açıklamalardan kaçınarak, çok katmanlı ve bütüncül bir çözümleme içinde
değerlendirmeyi olanaklı kılmaktadır.
KURAMSAL
ÇERÇEVE
Bu çalışma,
ABD’nin uluslararası kurumlardan geri çekilme eğilimini açıklamak için tek bir
uluslararası ilişkiler kuramına yaslanmak yerine, farklı kuramsal yaklaşımların
kesişiminde konumlanan bütüncül bir çerçeve benimsemektedir. Bu tercih, söz
konusu sürecin yalnızca güç dengeleriyle değil, aynı zamanda meşruluk, maliyet
ve kurumsal yükümlülükler gibi çok katmanlı etmenlerle şekillenmesinden
kaynaklanmaktadır.
Çalışmanın
kuramsal temelinde öncelikle hegemonik kararlılık kuramı yer almaktadır. Bu kurama
göre, uluslararası sistemin kararlı bir şekilde işlemesi, baskın bir gücün
kuralları koyması ve bu kuralların maliyetini üstlenmesiyle olanaklıdır. Soğuk
Savaş sonrası dönemde ABD, serbest ticaret, güvenlik ittifakları ve çok taraflı
kurumlar aracılığıyla bu rolü üstlenmiş ve küresel düzenin ana finansörü ve
koruyucusu olarak hareket etmiştir. Ancak hegemonik kararlılık kuramı aynı
zamanda, hegemonun mali kapasitesi zayıfladığında ya da yük paylaşımının
adaletsiz algılandığında bu düzenin sürdürülebilirliğinin tehlikeye gireceğini
öngörmektedir. Bu bağlamda ABD’nin uluslararası kurumlardan çekilmesi,
hegemonik rolün maliyetine yönelik artan bir direnç olarak okunabilir.
İkinci olarak çalışma, liberal uluslararası düzen
yaklaşımından yararlanmaktadır. Bu bakış açısına göre, uluslararası kurumlar
yalnızca iş birliğini kolaylaştıran teknik yapılar değil, aynı zamanda güç
kullanımını sınırlayan, norm ve meşruluk üreten mekanizmalardır. ABD’nin bu
kurumlar içindeki liderliği, askeri ve ekonomik gücünün kabul edilebilirliğini
artıran bir unsur olmuştur. Ancak bu kurumsal yapı, hegemon için aynı zamanda
bağlayıcı ve sınırlayıcı bir nitelik taşımaktadır. Dolayısıyla bu çalışma, ABD’nin
kurumlardan çekilmesini liberal düzenin reddi olarak değil, bu düzenin ‘maliyet–getiri’
dengesinin Washington açısından bozulmasının bir sonucu olarak
değerlendirmektedir.
Üçüncü
kuramsal dayanak, gerçekçi (realist) ve yeni-gerçekçi (neo-realist)
yaklaşımların güç ve çıkar vurgusudur. Gerçekçi bakış açısı, devletlerin
uluslararası kurumları araçsal olarak kullandığını ve çıkarlarıyla çeliştiği
noktada bu kurumlardan uzaklaşabileceğini savunur. Bu çerçevede ABD’nin çekilme
kararları, normatif bağlılıktan çok stratejik esneklik arayışıyla
ilişkilendirilmektedir. Özellikle enerji, güvenlik ve yaptırım siyasaları gibi
sert güç alanlarında, kurumsal yükümlülüklerin Washington açısından maliyetli duruma
geldiği görülmektedir.
Son olarak
çalışma, meşruluk ve maliyet kavramlarını birleştiren eleştirel yaklaşımlardan
yararlanmaktadır. Bu bakış açısı, uluslararası kurumların hegemonik gücü
yalnızca desteklemediğini, aynı zamanda denetlediğini ve sınırlandırdığını
vurgular. Bu bağlamda, ABD’nin kurumsal düzenden kesimsel geri çekilişi, gücün
meşrulaştırılmasından çok doğrudan kullanılmasına dayalı bir stratejik yönelimi
yansıtmaktadır.
Bu kuramsal
çerçeve, ABD’nin uluslararası kurumlardan çekilmesini ne salt ideolojik birçok
taraflılık (multilateral) karşıtlığına ne de geçici bir liderlik tercihi
değişimine indirgemektedir. Aksine, söz konusu süreci, hegemonik gücün mali
kapasitesi, meşruluk gereksinimi ve stratejik çıkarları arasındaki dengenin
bozulduğu bir dönüşüm süreci olarak ele almaktadır.
KARARNAME:
KAPSAM, ÖZELLİKLER VE GEREKÇELER
ABD’nin
uluslararası kuruluşlardan, konvansiyonlardan ve antlaşmalardan çekilmesini
öngören Başkanlık Kararnamesi, ilk bakışta geniş ve muğlak bir çerçeve
sunmaktadır. “ABD’nin çıkarlarına aykırı” olduğu belirtilen uluslararası
yükümlülüklerin hedef alınması, kararnameyi hem hukuksal hem de siyasal açıdan
yoruma açık duruma getirmektedir. Bu nedenle söz konusu metnin, yalnızca
sonuçları üzerinden değil, kapsamı, dili ve seçtiği öncelikler üzerinden de çözümleyici
bir değerlendirmeye alınması gerekmektedir.
Kararnamenin
kapsamı incelendiğinde, doğrudan askeri ittifakları ya da BM Güvenlik Konseyi
gibi bağlayıcı güvenlik mekanizmalarını hedef almadığı görülmektedir. Bunun
yerine, ağırlıklı olarak kalkınma, insancıl yardım, iklim değişikliği,
toplumsal programlar ve normatif düzenleme alanlarında etkinlik gösteren
uluslararası kuruluşlar ve çok taraflı anlaşmalar ön plana çıkmaktadır. Bu
seçici yaklaşım, kararın rastlantısal ya da ideolojik bir tepki olmaktan çok,
belirli mali ve siyasal alanlara odaklanan bilinçli bir tercih olduğunu
düşündürmektedir.
Kararnamenin
dikkat çekici özelliklerinden biri, uluslararası hukukla doğrudan çatışan açık
bir ret içermemesidir. Metin, evrensel normların ya da uluslararası hukukun
bütünüyle yadsınması yerine, ABD’nin taraf olduğu bazı düzenlemelerin “ulusal
çıkarlarla uyumsuz” duruma geldiği savına dayanmaktadır. Bu yönüyle kararname, hukuksal
bir kopuştan çok, seçici bir geri çekilme ve yükümlülük azaltma stratejisini
yansıtmaktadır.
ABD’yi bu
yönde bir karar almaya iten nedenler çok katmanlıdır. Öncelikle, uzun süredir
artan bütçe açıkları, borçlanma maliyetleri ve küresel askeri varlığın
finansmanı, Washington açısından uluslararası sistemin mali yükünü daha görünür
duruma getirmiştir. Özellikle kısa vadeli stratejik kazanım üretmeyen, ancak
sürekli finansman gerektiren programların, ABD iç siyasetinde giderek daha
fazla sorgulandığı gözlemlenmektedir.
İkinci
olarak, uluslararası kuruluşların norm üretici ve denetleyici işlevleri,
ABD’nin dış siyasa manevra alanını sınırlayan bir unsur olarak algılanmaktadır.
İnsan hakları, yaptırımlar, rejim baskısı ve enerji siyasaları gibi alanlarda
kurumsal mekanizmaların yarattığı hukuksal ve siyasal denetim, Washington’un
sert güç kullanımını ve kaynak odaklı stratejilerini zorlaştırmaktadır. Bu
durum, kurumsal katılımın meşruluk kazandırıcı rolü ile hareket serbestisini
kısıtlayıcı etkisi arasındaki gerilimi görünür kılmaktadır.
Son olarak
kararname, ABD’nin küresel liderlik rolünü bütünüyle terk ettiğine değil, bu
rolü daha düşük maliyetli, daha az bağlayıcı ve daha fazla esneklik sağlayan
bir biçimde yeniden tanımlamak istediğine işaret etmektedir. Bu bağlamda, söz
konusu geri çekilme adımları, bir yalıtım siyasasından çok, yükümlülüklerin
yeniden ölçeklendirilmesi ve seçici çok taraflılık anlayışının
kurumsallaştırılması olarak değerlendirilebilir.
Bu çerçeve,
kararnamenin yalnızca siyasal bir söylem ya da geçici bir yönetim tercihi
olarak değil, ABD’nin küresel düzenle kurduğu ilişkinin dönüşümüne işaret eden
yapısal bir adım olarak ele alınmasını olanaklı kılmaktadır.
HANGİ TÜR
KURULUŞLAR VE NİTELİKLERİ?
Kararın
kapsamı çok çeşitli kurumları içermektedir. Bunları aşağıdaki gibi sınıflara
ayrılabilir.
Çevre ve
İklim: “UN Framework
Convention on Climate Change (UNFCCC)” yani küresel iklim görüşmelerinin temel
çerçeve antlaşması ve Paris Anlaşması’nın da hukuksal altyapısı. “Intergovernmental Panel on Climate Change
(IPCC)” yani küresel iklim bilim değerlendirmelerini sunan bilimsel panel. “International
Renewable Energy Agency (IRENA)”, “International Solar Alliance”, “International
Union for Conservation of Nature (IUCN)” yani yenilenebilir enerji ve çevre
koruma alanında eş güdüm ve ölçün üreten örgütler. Bu gruplar, küresel iklim ve
çevre siyasalarını şekillendiren temel aktörlerdir ve bilim ile siyasa arasında
köprü kurarlar.
Toplumsal
ve Kalkınma Programları: “UN Population Fund (UNFPA)” ise nüfus
sağlığı ve aile planlaması programlarını yürütür. “UN Entity for Gender
Equality (UN Women)” küresel toplumsal cinsiyet eşitliği programlarını eş
güdümler. “UN Democracy Fund”, “UN Conference on Trade and Development (UNCTAD)”,
“UN Office of the Special Representatives” gibi kalkınma, demokrasi ve sosyal
programları destekleyen kurumlar ise kalkınma ve insan hakları alanlarında
uluslararası norm ve kapasite geliştirme işlevi görür.
Güvenlik,
Bölgesel İş Birliği ve Hukuk: “Global Counterterrorism Forum” uluslararası terörle mücadele eş
güdümünü sağlar. “Regional Cooperation Agreement on Combating Piracy and Armed
Robbery against Ships in Asia (ReCAAP)” ise deniz güvenliği iş birliği
kuruluşudur. “International Institute for Justice and the Rule of Law” ise hukuk,
adalet ve yargı alanında kapasite geliştirmeye çalışır. Bu tür örgütler,
güvenlik ve hukukun üstünlüğü alanlarında çok uluslu eş güdüm sağlarlar.
Teknik ve
Bilgi Ağları: “Global
Forum on Migration and Development” göç ve kalkınma ilişkisini inceleyen
yapılardır. “Forum of European National Highway Research Laboratories” teknik
araştırma ve ölçün geliştirme forumudur. “Freedom Online Coalition” sayısal
haklar ve internet özgürlüğü alanında uluslararası iş birliği ağıdır. Bu
programlar çoğu zaman alan uzmanları, veri paylaşımı ve ölçün geliştirme gibi
“arka plan” işlevler üstlenirler.
Dikkat
Çeken Örnekler
UNFCCC –
İklim Çerçeve Sözleşmesi: Bu sözleşme, dünya iklim siyasasının hukuksal temelidir ve ABD bu
sözleşmeden ayrılırsa, dünya üzerindeki tüm Paris Anlaşması süreçlerinde
doğrudan konumsuz kalacaktır. Bu, benzeri görülmemiş bir geri çekilmedir.
IPCC –
İklim Bilim Paneli: İklim
değişikliği konusunda uluslararası bilimsel otorite olarak kabul edilen bu
panelden çıkılması hem bilimsel hem diplomatik etkide ABD’yi
yalnızlaştırabilir.
UNFPA ve
UN Women: Bu
kurumlardan çekilme kararı, toplumsal cinsiyet eşitliği ve aile sağlığı gibi
alanlarda ABD’nin küresel programlara katkısını kesecek ve bu da ABD’nin diplomatik
alanda etkisini daraltacaktır.
ÇEKİLMENİN
NİTELİKSEL ÖNEMİ
Bu kararın
kapsamı ve seçtiği hedef örgütler, sadece “ortak eylemden vazgeçme” anlamına
gelmemekte ve şu nitelikleri ortaya koymaktadır. Kararname, bazı
örgütleri “Amerikan çıkarlarına aykırı” olarak nitelendirmekte ve iç siyasada
“özgürlük, egemenlik ve milliyetçilik” savlarıyla meşrulaştırmaktadır. Trump yönetimi, bu örgütlere yapılan
finansmanların “etkisiz veya verimsiz” olduğunu savlayarak, kaynakların daha
“verimli” alanlara kaydırılacağını öne sürmektedir. Bu da mali önceliklerin
ulusal programlara kayması anlamına gelmektedir. Bazı örgütler, insan
hakları, çevre koruma ve küresel sağlık gibi alanlarda denetim, raporlama ve
norm üretimi işlevi görmektedir. Çekilme, ABD’nin bu uluslararası normatif
çerçeveleri şekillendirme rolünden gerilemesi olarak okunabilir.
|
Çizelge 1: Özet |
|
|
Öğe |
Sayı |
|
Toplam kuruluş sayısı |
66 |
|
BM ile bağlantılı
|
31 |
|
BM dışı uluslararası yapı |
35 |
|
Dikkat çekici alanlar |
İklim, çevre, toplumsal siyasala,
güvenlik, eğitim, teknik ölçünler. |
KARARNAMENİN
DİLİ VE MANTIKSAL ÇERÇEVESİ
7 Ocak
2026’da imzalanan başkanlık kararnamesi, metninin her yerinde “Amerikan
çıkarlarına aykırı” ifadesini ana gerekçe olarak öne çıkarmaktadır. Bu ifade,
kararnamenin mantığını şekillendiren bir kavram çerçevesi oluşturmaktadır. Kararnameye
göre ABD’nin üye olduğu, destek verdiği veya katkı sağladığı uluslararası
örgütler, sözleşmeler ve komisyonlar “ABD ulusal çıkarları, güvenliği, ekonomik
refahı veya egemenliğiyle uyuşmuyor” olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle toplam
66 uluslararası örgüt, konvansiyon ve antlaşmadan çekilme kararı alınmıştır ki
bunun 31’i BM ile bağlantılı, 35’i ise BM dışı örgütlerdir. Bu dil, kararnameyi
bir hukuksal ret gerekçesi yerine siyasal ve stratejik tercih ifadesi durumuna
getirmektedir. Kurumlara ve antlaşmalara taraf olma artık “zorunluluk” değil, “isteğe
bağlı” bir tercih olarak görülmektedir.
Sorumluluk
ve Müdahale: Küresel Yükümlülüklerden Çekilme
Uluslararası
örgütler geleneksel olarak devletleri sadece olumlu hedeflere yönlendirmez,
aynı zamanda normlar, raporlama, hesap verebilirlik ve toplu yükümlülükler
üretir. Trump yönetiminin kararname gerekçesi bu noktada iki ana vurgu içeriyor.
Kuruluşlar Amerikan çıkarlarına aykırı etkinlik yürüttüğü savıyla hedef alınmaktadır.
Bu yapılar için yapılan mali katkıların sona erdirilmesi durumunda ABD, bu
kurumlara yönelik yükümlülüklerden de kurtulmuş olacaktır. Örneğin, bu hareket “BM
İklim Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC)” gibi küresel iklim antlaşmasının gövdesinden
çıkmayı içeriyor ki bu çerçevenin tüm Paris Anlaşması süreçleri için temel oluşturduğu
geniş çevre ve siyasal toplumunda belirtilmektedir. “UN Women” veya “UN
Population Fund” gibi toplumsal siyasa organlarından desteğin kesilmesini kapsamaktadır.
Bu kurumlar dünya genelinde insan hakları, sağlık ve toplumsal eşitlik
programları yürütürler ve ABD’nin katılımı onların finansal dayanaklarından
biridir. Bu anlamda kararname, uluslararası sorunlara ortak çözümler üretme ve toplu
sorumluluk alma yükümlülüğünden çekilme iradesini resmileştirmektedir.
Siyasa ve
Hukuk Açısından Değerlendirme
Bu adımlar
hem siyasal hem hukuksal düzlemlerde anlaşılmalıdır. Siyasal düzlemde, yönetim,
uluslararası kurumlardan çıkışı “egemenlik ve verimlilik” savlarıyla
meşrulaştırmaktadır. Bu kurumların “Amerikan kaynaklarını israf ettiği ve ABD
çıkarlarını kısıtladığı” savı, iç siyasada etkili bir mali yük azaltma söylemi
üretmektedir. Hukuksal düzlemde ise Kararname
ile ABD iç hukuku bağlamında bu kuruluşlardan çekilmek olanaklı olabilir. Ancak
bu uluslararası hukukun tümünü ortadan kaldırmaz. Örneğin, BM Antlaşması’na
göre bazı mali katkı yükümlülükleri hala devam edebilir ve başka devletlerin
ABD’ye yönelik talep ve beklentilerini etkileyebilir. Bazı örgütlerde çekilme
süreçleri, antlaşmaların taraflarca onaylanmasını veya belirli bildirim
süreleri gerektirebilir. Dolayısıyla, kararname uluslararası yükümlülüklerden tümüyle
kurtulma değil, daha çok seçici çekilme ve yük azaltma mantığını ortaya
koymaktadır.
İlk Okuma
Çıkarsamaları
Bu
kararname, tek başına veya yüzeysel bakıldığında “uluslararası sorumluluklardan
kaçış” gibi algılanabilir, fakat çözümleyici bakışla aşağıdaki çerçevede
okunmalıdır. 66 örgüt ve anlaşma hedef alınmış olsa da bu, tüm çok taraflı
sistemden çıkışı değil, belli alanlarda yükümlülükleri azaltma veya yeniden
değerlendirme çabasıdır. Metin, örgütlerin “Amerikan çıkarlarıyla çeliştiği”
vurgusunu yaparak çekilme gerekçesini siyasal ve stratejik bakışla
meşrulaştırmaktadır. Bu, klasik “yükümlülükten kaçış” söylemiyle örtüşmektedir.
Bu tür adımlar, ABD’nin uluslararası
alandaki rollerini yeniden tanımlamaktadır ve bazı alanlarda etkisini
zayıflatabilir. Bu hem dış siyasa hem küresel norm üretimi açısından önemli bir
dönüşümdür. Bu bölüm, kararnamenin sadece “azaltılmış katılım” değil, aynı
zamanda uluslararası sorumluluklardan sistemli bir geri çekilme stratejisinin
ifadesi olarak anlaşılmasını sağlar.
KARARNAMENİN
NEDENLERİ VE SİYASAL VE TARİHSEL DEVAMLILIĞI
Bu Karar
Neyin Devamı?
Trump
yönetiminin 7 Ocak 2026 tarihli başkanlık memorandumuyla (“Withdrawing the
United States from International Organizations, Conventions, and Treaties that
Are Contrary to the Interests of the United States”) alınan çekilme kararı,
mevcut dış siyasa çizgisinin tekil bir olay değil, sistemli bir devamıdır. Bu
kararnamenin devlet uygulaması olarak önceki dönemde yaşanan çıkışlardan temel
farkı, bunun bireysel çıkışlar değil, genel bir siyasa öğretisi durumuna
getirilmesidir. 2025’e kadar Trump yönetimi, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Paris
İklim Anlaşması, UNESCO ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi gibi
kurumlardan çıkışlar gerçekleştirmişti. Bu kararların çoğu, içerik ve
kapsamdaki farklılıklara karşın “ABD çıkarları” retoriğiyle
gerekçelendiriliyordu. 2026 kararnamesi ise bu yaklaşımı ilk kez kapsamlı ve sistemli
bir çerçeveye büründürmüştür. Bir anlamda “ABD’nin çıkarına aykırı görülen tüm
örgütlere karşı ortak yaklaşım” dönemi başlatılmıştır. Toplam 66 örgüt,
konvansiyon ve antlaşmayı hedef alan bu karar, 31’i Birleşmiş Milletler
bünyesinde olmak üzere hem BM bağlantılı hem BM dışı yapıları içermektedir. Bu
bağlam, yalnızca bir tekil kurumdan çıkış değil, bir uluslararası katılım
stratejisinin yeniden tanımlanması olarak okunmalıdır.
ARKA
PLANDAKİ TEMEL GÜDÜLENMELER
Bu kararın
gerisinde yatan güdülenmeler üç ana başlıkta çözümlenebilir. Birincisi hukuksal
sorumluluklardan kaçınma isteğidir. Uluslararası kurumlar, sadece iş birliğinin
kurumsal platformu olmanın ötesinde rapor üretir, norm belirler, yaptırım ve
denetim mekanizmaları oluşturur ve siyasal baskı alanları yaratır. Bu
mekanizmalar devlet davranışlarını (özellikle insan hakları, savaş hukuku,
iklim veya insancıl müdahale gibi alanlarda) bağlayıcı veya dolaylı baskı
altına alabilir. Trump yönetimi, bu tür denetim yüklerini ulusal çıkar ve
egemenlik açısından maliyetli görmektedir. Çekilme, bu tür raporlama ve denetim
yüklerini azaltarak uluslararası denetime bağlı olma maliyetini aşağı çekmeyi
amaçlamaktadır. Bu motivasyon, kararın hukuksal sorumluluktan kaçışı bir
stratejik öğe olarak içerdiğini göstermektedir. İkincisi güç kullanımında serbestlik
arayışıdır. Uluslararası örgütler, devletlere meşruluk sağlarlar, ancak aynı
zamanda bazı alanlarda sınırlandırıcı duruma gelirler. Askeri operasyonlar, yaptırımlar,
rejim baskısı ve göç ve güvenlik siyasaları gibi konularda uluslararası
normlara ve çoğulcu değerlendirmelere uymaları istenir. Kurumdan çıkışın bir
diğer mantığı, bu kısıtlayıcı normatif zeminlerden uzaklaşarak devletin sert
güç uygulamalarında daha fazla “özerklik” elde etmesidir. Bu yönelim, Trump
yönetiminin “egemenlik” söylemi ile de örtüşmekte ve çok taraflı mekanizmalar
yerine tek taraflı güç kullanımına daha fazla alan bırakmaktadır. Üçüncüsü, çok
taraflılık yerine çıplak güç siyasasının uygulanmak istenmesidir. Trump
yönetiminin yaklaşım biçimi, çok taraflı iş birliği çerçevesini doğrudan
sorgular niteliktedir. Uluslararası kuruluşlar küçük devletlerin de söz sahibi
olabildiği ve çoğulcu karar alma süreçleri yaratan yapılardır. Bu yapı bazen
ABD’nin stratejik hedefleriyle çatışan çoğunluk önerileri doğurabilir. Bu
çerçevede “kurallar değil, güç belirler” yaklaşımı kuralların ve normların
gücün önüne geçtiği durumlara karşı ideolojik olarak bir tepkiyi temsil eder.
Bu da Trump yönetiminin çok taraflı kurumlara bakışını yalnızca maliyet ve
denetim üzerinden değil, yarışmacı güç siyaseti ekseninde yeniden tanımladığını
ortaya koyar.
Kararnamenin
başlığı olan “…Contrary to the Interests of the United State” ifadesi hem
siyasal hem stratejik bir iş görmektedir. Siyasal açıdan geniş ve belirsiz biçimde
tanımlanmıştır. Teknik düzeyde ise belli kurum ve antlaşmaların listesi,
belirli amaçlara yönelik çekilme süreçlerini tanımlar. Bu ikilik, kararnamenin siyasal söylem yanı
ile kamuoyuna hitap eden kapsayıcı bir mesaj, tek taraflı çekilme uygulaması
ile hukuksal ve yönetsel bir araç olduğunu göstermektedir. Bu nedenle,
kararnamenin başlığının geniş ve kapsamlı olması bilinçlidir. Her türlü kurumu
“çıkar dışı” ilan etme gizil gücü yaratma olanağı vermektedir. Bu durum,
kararın uygulanmasını daha esnek ancak daha belirsiz duruma getirmektedir.
Uluslararası
kamuoyu ve kurumlar bu karara tepki göstermektedirler. BM Genel Sekreteri,
ABD’nin 31 BM kuruluşundan çekilmesinden üzüntü duyduğunu belirtmiştir ve bu
çekilmenin yasal yükümlülükleri ortadan kaldırmadığını vurgulamıştır. Örneğin
zorunlu katkıların hala ödenmesi gerektiğini ifade etmiştir. İnsan hakları ve
küresel iş birliği savunucuları, bu adımı kurallar temelli uluslararası
sistemin zayıflatılması olarak değerlendirmiştir. Bu çerçeve, kararın yalnızca
iç siyasaya hitap etmediğini ve uluslararası sistem içinde de derin yankılar
uyandırdığını ortaya koymaktadır.
Bu bölümde
ortaya çıkan temel çözümleyici çıkarımlar şunlardır:
Karar, geçmişten bağımsız bir olay değil, 2025–2026 dış siyasa
çizgisinin sistemli bir parçasıdır.
Maliyet, denetim ve egemenlik kaygısı, çekilme gerekçelerinin
merkezinde yer almaktadır.
Uluslararası kurumsal denetim ve norm üretimi, ABD açısından
artık üstünlük değil, sınırlayıcı bir yük olarak algılanmaktadır.
Çok taraflılıktan çok güç siyaseti eğilimi, kararın
arkasındaki ideolojik ve stratejik zemini açıklamaktadır.
Bu okumalar,
kararnamenin yalnızca ideolojik bir söylem olmadığını ve derin siyasal ve mali
çıkarların hem uygulama alanına koyulduğunu hem de hukuksal kılıfla
desteklendiğini göstermektedir.
ÇÖZÜMLEME
ABD’nin
Mali ve Yapısal Sıkışması
ABD’nin
uluslararası kurumlardan çekilme kararlarını anlamak için, bu adımların
alındığı dönemde ABD’nin karşı karşıya bulunduğu mali ve yapısal koşulların
dikkate alınması gerekmektedir. Bu bağlamda söz konusu geri çekilme, ani ya da
yalnızca ideolojik bir yönelimden çok, uzun süredir biriken ekonomik baskıların
ve küresel liderliğin maliyetine ilişkin artan farkındalığın bir sonucu olarak
değerlendirilebilir.
ABD, Soğuk
Savaş’ın sona ermesinden bu yana yalnızca askeri anlamda değil, aynı zamanda
kurumsal ve mali düzeyde de küresel düzenin ana taşıyıcısı konumunda olmuştur.
Uluslararası kuruluşlara ödenen yüksek katkı payları, kalkınma ve insancıl
yardım programlarının finansmanı ve çok taraflı güvenlik mimarisinin
sürdürülmesi, Washington’un küresel liderliğinin görünmeyen ancak sürekli
maliyetler üreten unsurlarıdır. Ancak bu maliyetler, özellikle 2008 küresel
finans krizinden sonra daha görünür ve tartışmalı duruma gelmiştir.
ABD Hazinesi
açısından bakıldığında, artan bütçe açıkları, yükselen kamu borcu ve borçlanma
maliyetleri, dış harcamaların iç siyasette daha yoğun biçimde sorgulanmasına
yol açmıştır. Özellikle doğrudan ekonomik ya da güvenlik getirisi üretmeyen
uluslararası programlara aktarılan kaynaklar, “orantısız yük paylaşımı” söylemi
üzerinden eleştirilmiştir. Bu durum, ABD’nin küresel düzenin finansmanında
üstlendiği rol ile iç ekonomik öncelikleri arasındaki gerilimi
derinleştirmiştir.
Bu mali
sıkışma yalnızca rakamsal bir sorun olarak değil, aynı zamanda yapısal bir
dönüşüm olarak da okunmalıdır. ABD ekonomisi dünyanın en büyük ekonomilerinden
biri olmasına karşın, küresel sistemin tüm maliyetlerini tek başına
taşıyabilecek mutlak üstünlüğe artık sahip değildir. Buna karşın, çok taraflı
kurumların büyük bölümü ABD’nin geçmişteki hegemonik kapasitesine göre
tasarlanmış finansman ve katkı modelleri üzerine kuruludur. Bu uyumsuzluk,
Washington açısından sürdürülemez bir yük algısı yaratmaktadır.
Trump
yönetimi döneminde sıkça dile getirilen “adil yük paylaşımı” söylemi, bu
yapısal sorunun siyasal dile tercüme edilmiş şeklidir. Uluslararası kurumlar,
ABD kamuoyuna giderek daha fazla “çok para harcanan ama somut karşılığı
olmayan” yapılar olarak sunulmuş ve bu da çekilme kararlarının iç siyasal meşruluğunu
güçlendirmiştir. Böylece mali sıkışma, dış siyasa tercihlerinin yeniden
tanımlanmasında belirleyici bir etmen durumuna gelmiştir.
Sonuç olarak
ABD’nin uluslararası kurumlardan çekilme eğilimi, basit bir tasarruf önlemi
olarak değil, küresel liderliğin maliyetini azaltmaya yönelik daha geniş bir
yeniden konumlanma stratejisinin parçası olarak değerlendirilmelidir. Bu
strateji, ABD’nin gücünden vazgeçmeden, bu gücü destekleyen kurumsal ve mali
yükümlülükleri yeniden ölçeklendirme arayışını yansıtmaktadır.
Uluslararası
Kurumların ABD Açısından “Yük” Durumuna Gelmesi
Uluslararası
kuruluşlar, kuramsal olarak devletler arasında iş birliğini kolaylaştıran ve
ortak sorunlara toplu çözümler üreten mekanizmalar olarak tasarlanmıştır. Ancak
bu kurumlar, özellikle kurucu ve finansör konumunda bulunan devletler açısından
yalnızca kolaylaştırıcı değil, aynı zamanda sınırlayıcı bir işlev de
üstlenmektedir. ABD’nin son dönemde bu yapılardan geri çekilme eğilimi,
uluslararası kurumların Washington açısından giderek artan bir “yük” olarak
algılanmasının sonucudur.
Bu yükün ilk
boyutu normatif niteliktedir. İnsan hakları, çevre, iklim, göç ve toplumsal siyasalar
alanında etkinlik gösteren uluslararası kuruluşlar, bağlayıcı olmasalar dahi
güçlü normlar ve beklentiler üretmektedir. Bu normlar, devletlerin dış siyasa
tercihlerini yalnızca hukuksal değil, siyasal ve ahlaksal düzlemde de denetim
altına almaktadır. ABD açısından bu durum, özellikle sert güç kullanımının ya
da tek taraflı ekonomik yaptırımların meşruluğunun sorgulanmasına yol
açmaktadır.
İkinci boyut
kurumsal denetim ile ilgilidir. Birçok uluslararası kuruluş, raporlama, izleme
ve değerlendirme mekanizmaları aracılığıyla üye devletlerin uygulamalarını
görünür kılmaktadır. Bu mekanizmalar, doğrudan yaptırım gücüne sahip olmasalar
bile, uluslararası kamuoyu ve müttefikler nezdinde siyasal baskı
yaratabilmektedir. ABD’nin bu tür denetim süreçlerine bağlı olması, küresel
liderlik rolüyle çelişen bir kırılganlık olarak algılanmaktadır.
Üçüncü boyut
ise hareket serbestisi sorunudur. Uluslararası kurumlara üyelik, belirli siyasa
alanlarında öngörülebilirlik ve kararlılık sağlarken, kriz anlarında hızlı ve
tek taraflı karar alma kapasitesini sınırlandırabilmektedir. Enerji güvenliği,
yaptırım rejimleri ve rejim baskısı gibi alanlarda ABD, kurumsal bağlılıkların
stratejik esnekliği azalttığını düşünmektedir. Bu nedenle geri çekilme, çoğu
zaman bir “kaçış”tan çok, hareket alanını genişletme girişimi olarak
görülmektedir.
Bu bağlamda
dikkat çekici olan, ABD’nin uluslararası hukukun tamamını ya da çok taraflılığı
bütünüyle reddetmemesidir. Aksine, Washington’un seçici bir yaklaşım
benimsediği görülmektedir. Güvenlik ve güç projeksiyonu açısından doğrudan
işlevsel olan ittifaklar korunurken, normatif, denetleyici ve sürekli maliyet
üreten kurumlar öncelikli olarak hedef alınmaktadır. Bu durum, ABD’nin kurumsal
düzenden tümüyle kopmak istemediğini, ancak bu düzenin bağlayıcılığını
azaltmayı amaçladığını göstermektedir.
Sonuç olarak
uluslararası kurumlar, ABD açısından giderek daha fazla meşruluk sağlayan
araçlar olmaktan çıkıp, maliyet üreten ve siyasal eylem alanını daraltan
yapılar olarak algılanmaktadır. Bu algı değişimi, ABD’nin küresel rolünü
yeniden tanımlama sürecinin önemli bir bileşenidir ve çok taraflı düzenin
geleceği açısından ciddi sonuçlar doğurma gizil gücüne sahiptir.
Seçici
Çok Taraflılık: ABD Nerede Kalmaya Devam Ediyor, Nereden Çekiliyor?
Trump
yönetiminin uluslararası kuruluşlardan çekilme kararı, yüzeysel bir okuma ile
“çok taraflılıktan kopuş” olarak değerlendirilebilir. Ancak daha yakından
bakıldığında, ABD’nin uluslararası sistemle bağlarını tümüyle koparmadığı,
aksine seçici, hiyerarşik ve işlevsel bir yeniden konumlanma sürecine girdiği
görülmektedir. Bu bağlamda asıl soru, ABD’nin nereden çekildiği kadar nerede
kalmayı tercih ettiğidir.
ABD’nin
çekilme kararlarının kapsamı dikkatle incelendiğinde, sert güç ve güvenlik
mimarisine doğrudan hizmet eden yapılara dokunulmadığı açıkça görülmektedir. Bu
çerçevede özellikle üç alan korunmaktadır:
BM
Güvenlik Konseyi: ABD’nin
veto yetkisi sayesinde küresel güvenlik kararları üzerindeki belirleyici konumu
sürmektedir. Güvenlik Konseyi, ABD açısından bir denetim mekanizması değil, tam
tersine, küresel meşruluğu yönlendirebildiği bir güç aracıdır. Bu nedenle hedef
alınmamıştır.
Askeri
ittifaklar (özellikle NATO): NATO, Trump söyleminde sıkça eleştirilse de ABD’nin küresel askeri
varlığını meşrulaştıran ve maliyetleri müttefiklere yaymasını sağlayan bir
çerçeve sunmaktadır. Dolayısıyla sorun NATO’nun varlığı değil, yük
paylaşımıdır. Bu da çekilme değil, baskı yoluyla yeniden pazarlık stratejisini
beraberinde getirmiştir.
İkili ve
dar kapsamlı anlaşmalar: ABD, çok taraflı geniş mutabakatlar yerine, ikili veya dar koalisyonlara
dayalı anlaşmaları tercih etmektedir. Bu tür düzenlemeler, görüşme gücünün
asimetrik olduğu ve ABD’nin koşulları dikte edebildiği alanlardır. Bu tablo,
ABD’nin güvenlik ve güç projeksiyonu açısından kurumsal düzeni tümüyle
reddetmediğini ve yalnızca denetlenebilirliğini azaltmak istediğini
göstermektedir.
Terk
Edilen Alanlar: Buna
karşılık ABD’nin çekildiği ya da çekilmeye yöneldiği alanlar belirli ortak
özellikler taşımaktadır: Norm üretimi yapan kurumlar, izleme, raporlama ve
değerlendirme yetkisine sahip yapılar ve sürekli ve artan mali katkı gerektiren
mekanizmalar. Özellikle şu alanlar sistemli biçimde hedef alınmıştır: iklim
değişikliği, insan hakları, toplumsal cinsiyet ve eşitlik siyasaları, kalkınma
ve insancıl yardım ve küresel sağlık. Bu alanların ortak noktası, ABD’ye
doğrudan stratejik üstünlük sağlamamaları, buna karşın sürekli maliyet ve siyasal
denetim üretmeleridir. Bu nedenle bu kurumlar, Trump yönetiminin “çıkar” tanımı
içinde negatif değer üretir duruma gelmiştir. Burada çekilme, yalnızca bütçe
kalemlerini azaltma aracı değil, aynı zamanda normatif bağlayıcılıktan kurtulma
stratejisidir.
Seçici
Çok Taraflılığın Mantığı: Ortaya çıkan tablo, klasik yalıtılmışlık (izolasyonizm) öğretisi ile
karıştırılmamalıdır. ABD uluslararası sistemi terk etmemekte, ancak onu
hiyerarşik biçimde yeniden ölçeklendirmektedir. Bu yaklaşım şu varsayımlara
dayanmaktadır: Çok taraflılık, yalnızca ABD’ye üstünlük sağladığı sürece
anlamlıdır. Kurumlar, ABD’yi denetlemeye başladığında işlevsizleşir. Meşruluk, olanaklı
ise kurumlardan değil, çıplak güç ve eylemli durumdan üretilmelidir. Bu nedenle
Trump dönemi dış siyasası, çok taraflılığı bir ilke olarak değil, araçsal bir
seçenek olarak ele almaktadır. Seçici çok taraflılık, bu bağlamda ABD’nin
kurallara uyan değil, kuralları gerektiğinde askıya alan hegemon rolünü yeniden
tanımlama girişimidir.
Bu seçici
çekilme stratejisinin uluslararası sistem açısından üç önemli sonucu vardır: Birincisi,
normatif boşluklar oluşturmasıdır. ABD gibi merkezi bir aktörün çekildiği
alanlarda, norm üretimi zayıflar ve küresel kamu malları (iklim, sağlık, insan
hakları) korunaksız duruma gelir. İkincisi, kurumsal meşruluğun erozyona uğramasıdır.
ABD’nin katılmadığı veya finansman sağlamadığı kurumlar, etkinlik ve temsil
sorunlarıyla karşı karşıya kalır. Üçüncüsü güç temelli yarışmaların güçlenmesidir.
Çok taraflı mekanizmaların zayıflaması, büyük güçler arasında daha sert ve daha
az düzenlenmiş yarışma biçimlerini özendirir. Bu durum, kurallara dayalı
uluslararası düzenin yavaş fakat sistemli biçimde aşınmasına yol açmaktadır.
Bu bağlamda,
ABD’nin uluslararası kuruluşlardan çekilmesi bir kopuş değil, bir geri çekilme
değil sadece bir yeniden konumlanmadır. Bu yeniden konumlanma normatif
yüklerden arınmış, maliyetleri en aza indirilmiş ve denetlenebilirliği
azaltılmış bir hegemonya modeline işaret etmektedir. Dolayısıyla sorun, ABD’nin
“zayıflaması” değil, daha dar, daha sert ve daha az bağlayıcı bir küresel rolü
tercih etmesidir.
HEGEMONİK
GERİ ÇEKİLMENİN SİSTEMSEL SONUÇLARI: ULUSLARARASI DÜZEN NE YÖNE EVRİLİYOR?
ABD’nin
uluslararası kuruluşlardan seçici biçimde çekilmesi, yalnızca ulusal bir dış siyasa
tercihi değil, uluslararası sistemin yapısal dengelerini etkileyen bir
kırılmadır. Bu tür bir hegemonik yeniden konumlanma, kısa vadede maliyet
azaltıcı ve hareket alanı genişletici görünse de orta ve uzun vadede küresel
düzen açısından bir dizi sistemsel sonuç doğurmaktadır.
İkinci Dünya
Savaşı sonrası kurulan uluslararası düzen, büyük ölçüde ABD’nin kurucu rolüne, mali
katkılarına ve normatif liderliğine dayanmıştır. ABD’nin bu düzenin norm
üretici ve finansör rolünden çekilmesi, kuralların bağlayıcılığını
zayıflatmaktadır. Bu aşınma iki düzeyde gerçekleşmektedir. Birincisi normatif
düzeydir. İnsan hakları, iklim, insancıl müdahale gibi alanlarda ortak referans
noktaları bulanıklaşmaktadır. İkincisi kurumsal düzeydir. Uluslararası örgütler
hem mali hem de siyasal kapasite kaybına uğramaktadır. Sonuç olarak, kuralların
yerini giderek eylemli durumlar ve güç dengeleri almaya başlamaktadır.
ABD’nin
çekildiği alanların büyük kısmı, klasik güvenlik konularından çok küresel kamu
mallarını ilgilendirmektedir: iklim kararlılığı, küresel sağlık, insancıl
yardım ve kalkınma. Bu alanlarda ortaya çıkan boşluklar, iki farklı sonuç
üretmektedir. Bazı alanlarda liderlik boşluğu oluşmaktadır. Bazı alanlarda ise
parçalı ve bölgesel çözümler öne çıkmaktadır. Ancak bu boşluğu başka aktörlerin
(örneğin Çin veya AB) tümüyle doldurması kolay değildir, çünkü normatif
liderlik yalnızca finansman değil, meşruluk ve süreklilik gerektirir. Bu da
küresel kamu mallarının daha kırılgan duruma gelmesine yol açmaktadır.
Çok taraflı
kurumlar, büyük güç yarışmasını sınırlayan ve yöneten bir işlev de görür.
ABD’nin bu kurumlardan çekilmesiyle birlikte yarışma daha az düzenlenmiş, daha
öngörülemez, daha kriz eğilimli bir nitelik kazanmaktadır. Bu durum özellikle güç
projeksiyonunun doğrudan olduğu alanlarda ve normatif denetimin zayıf olduğu
kriz bölgelerinde çatışma riskini artırmaktadır. Kurumların zayıflaması,
caydırıcılığı değil, hesaplama hatalarını çoğaltan bir ortam üretmektedir.
Bu noktada
temel tartışma şudur: ABD bir hegemon olarak geriliyor mu, yoksa hegemonik
rolünü yeniden mi tanımlıyor? Bu makalenin bulguları, ikinci yorumu daha güçlü
kılmaktadır: ABD, küresel düzeni terk etmemekte, ancak onu daha dar, daha
maliyetsiz ve daha az bağlayıcı bir çerçevede sürdürmek istemektedir. Bu,
“liberal hegemonya”dan çıkar temelli, seçici ve normdan arındırılmış bir
hegemonya modeline geçiş anlamına gelmektedir.
Bu dönüşümün
doğurduğu başlıca riskler şunlardır: Uluslararası hukukun araçsallaşması, normların
büyük güçler tarafından seçici uygulanması, küresel eşitsizliklerin
derinleşmesi ve kurumsal çözüm üretme kapasitesinin zayıflaması. Bu riskler,
yalnızca ABD karşıtı aktörler için değil, bizzat ABD’nin uzun vadeli çıkarları
açısından da kararsızlık üretme gizil gücüne sahiptir.
Bu makale,
ABD’nin uluslararası kuruluşlardan çekilmesini geçici bir iç siyasa atılımı, ya
da salt ideolojik bir refleks olarak değil, mali sıkışma, normatif maliyet ve
güç siyaseti tercihlerinin birleştiği yapısal bir strateji olarak ele almıştır.
Ortaya çıkan tablo şudur: ABD, parası azalmış bir hegemon olmaktan çok,
yükümlülüklerinden arınmış bir hegemonya biçimini tercih etmektedir. Ancak bu
tercih, kurallara dayalı uluslararası düzenin sürdürülebilirliği açısından
ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma,
ABD’nin Trump yönetimi döneminde uluslararası kuruluşlardan, konvansiyonlardan
ve antlaşmalardan çekilme kararını, yüzeysel bir yalıtımcı (izolasyonist)
refleks ya da geçici bir iç siyasa atılımı olarak değil, yapısal, sistemli ve
çok boyutlu bir hegemonya yeniden tanımlama süreci olarak ele almıştır.
İnceleme boyunca ortaya konulan bulgular, söz konusu kararın mali, hukuksal,
normatif ve jeopolitik nedenlerin kesişim noktasında şekillendiğini
göstermektedir.
Öncelikle,
kararname ve onu önceleyen uygulamalar, ABD’nin uluslararası kurumsal düzene
yönelik yaklaşımında niteliksel bir değişime işaret etmektedir. 2017–2021
dönemindeki tekil çekilmeler, 2026 kararnamesiyle birlikte bir öğretiye
dönüştürülmüş ve “ABD çıkarlarına aykırılık” kavramı, uluslararası
yükümlülüklerden çıkışı meşrulaştıran genel bir ilke durumuna getirilmiştir. Bu
durum, çok taraflılığa olan yaklaşımın artık olağan dışı değil, koşullu ve
araçsal olduğunu göstermektedir.
İkinci
olarak, çekilme kararlarının hedef aldığı kurum ve antlaşmaların niteliği,
ABD’nin neyi reddettiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Güvenlik, veto
yetkisi ve güç projeksiyonu sağlayan yapılar korunurken, norm üretimi yapan,
raporlama ve denetim mekanizmaları içeren, sürekli mali katkı gerektiren ve
ABD’yi siyasal ve hukuksal sorumluluk altına sokan kurumlar sistemli biçimde
terk edilmektedir. Bu tablo, ABD’nin uluslararası düzeni tümüyle reddetmediğini,
aksine onu daha dar, daha az bağlayıcı ve daha az maliyetli bir çerçevede
sürdürmeyi tercih ettiğini göstermektedir.
Üçüncü
olarak, bu stratejinin arka planında yalnızca mali sıkışma değil, hukuksal ve
normatif denetimden kaçınma isteği de önemli bir rol oynamaktadır. Uluslararası
kurumların ürettiği normlar ve raporlar, ABD açısından giderek artan bir “hesap
verme maliyeti” doğurmaktadır. Çekilme, bu maliyeti azaltmanın ve sert güç
kullanımında daha geniş bir eylem alanı yaratmanın aracı durumuna gelmiştir. Bu
yönüyle kararname, uluslararası sorumluluklardan tümüyle kurtulma girişimi
olmasa da denetlenebilirliği azaltmaya yönelik bilinçli bir tercihi
yansıtmaktadır.
Dördüncü
olarak, bu dönüşümün uluslararası sistem üzerindeki etkileri göz ardı edilemez.
ABD’nin normatif liderlikten geri çekilmesi, kurallara dayalı uluslararası
düzenin aşınmasına, küresel kamu mallarında boşlukların oluşmasına ve büyük güç
yarışmasının daha az düzenlenmiş biçimde sürmesine yol açmaktadır. Çok taraflı
kurumların zayıflaması, kısa vadede ABD’ye esneklik sağlasa da uzun vadede
öngörülemezlik ve kararsızlık risklerini artırmaktadır. Bu riskler, yalnızca
küresel sistem için değil, ABD’nin kendi uzun vadeli çıkarları açısından da
sorunlu bir zemin yaratmaktadır.
Sonuç olarak
bu çalışma, ABD’nin uluslararası kuruluşlardan çekilmesini “parası azalmış bir
hegemonun geri çekilişi”nden çok, yükümlülüklerinden arınmış bir hegemonya
modeline geçiş olarak değerlendirmektedir. Ancak bu model, meşruluk üretme
kapasitesini büyük ölçüde çıplak güce ve eylemli duruma dayandırdığı ölçüde,
kurumsal düzenin sürdürülebilirliğini zayıflatmaktadır. ABD’nin seçici çok
taraflılık stratejisi, kısa vadede akılcı bir “maliyet–yarar” hesabı olarak
görülebilir, fakat uzun vadede kuralların aşınması, normların araçsallaşması ve
sistemsel belirsizlikler nedeniyle, küresel düzen açısından olduğu kadar
ABD’nin kendisi açısından da yüksek bedeller üretme gizil gücüne sahiptir.
Bu bağlamda,
makalenin temel katkısı, ABD’nin söz konusu kararını tek bir nedene indirgemek
yerine, mali sıkışma, egemenlik vurgusu, normatif maliyetler ve güç siyaseti
arasındaki etkileşim içinde çözümlemesidir. Bu yaklaşım, yalnızca mevcut siyasayı
anlamak için değil, aynı zamanda çok taraflı uluslararası düzenin geleceğine
ilişkin tartışmalar için de çözümleyici bir zemin sunmaktadır.
Kaynakça
Acharya, A.
(2018). The end of American world order (2nd ed.). Polity Press.
Ikenberry,
G. J. (2011). Liberal leviathan: The origins, crisis, and transformation of the
American world order. Princeton University Press.
Ikenberry,
G. J. (2018). The end of liberal international order? International Affairs,
Volume 94, Issue 1, January 2018, Pages 7–23, https://doi.org/10.1093/ia/iix241
Keohane, R.
O. (1984). After hegemony: Cooperation and discord in the world political
economy. Princeton University Press.
Kindleberger,
C. P. (1973). The world in depression, 1929–1939. University of California
Press.
Krasner, S.
D. (1999). Sovereignty: Organized hypocrisy. Princeton University Press.
Buchan, A.
(1974). The emerging international system: A European perspective.
International Interactions, 1(4), 195–206. https://doi.org/10.1080/03050627408434401
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder