Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

9 Ocak 2026 Cuma

 

Parası Azalan Hegemon: ABD’nin Uluslararası Kurumlardan Çekilmesinin Mali ve Jeopolitik Arka Planı

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

Özet

Bu makale, Amerika Birleşik Devletleri’nin Trump yönetimi döneminde uluslararası kuruluşlar, konvansiyonlar ve antlaşmalardan çekilme kararını, geçici bir dış siyasa tercihi ya da salt izolasyonist bir refleks olarak değil, hegemonik rolün yeniden tanımlanmasına yönelik yapısal bir strateji olarak incelemektedir. Çalışma, 2026 tarihli Başkanlık Kararnamesini merkeze alarak, ABD’nin çok taraflı kurumsal düzene yaklaşımında yaşanan dönüşümü mali, hukuksal, normatif ve jeopolitik boyutlarıyla çözümlemektedir. Makale, çekilme kararlarının hedef aldığı kurum ve anlaşmaların niteliğini inceleyerek, ABD’nin uluslararası sistemi bütünüyle terk etmediğini, aksine seçici çok taraflılık temelinde, normatif ve denetleyici yükümlülüklerden arındırılmış daha dar bir küresel rolü tercih ettiğini ortaya koymaktadır. Güvenlik ve güç projeksiyonuna hizmet eden yapılar korunurken, insan hakları, iklim, kalkınma ve küresel sağlık gibi alanlarda norm üreten ve sürekli mali katkı gerektiren kurumların sistemli biçimde terk edilmesi, bu stratejinin temel göstergelerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Çalışma ayrıca, bu dönüşümün uluslararası sistem üzerindeki etkilerini ele alarak, kurallara dayalı düzenin aşınması, küresel kamu mallarında liderlik boşlukları ve büyük güç yarışmasının daha az düzenlenmiş duruma gelmesi gibi sonuçlara dikkat çekmektedir. Sonuç olarak makale, ABD’nin söz konusu siyasasını “parası azalan bir hegemonun geri çekilişi”nden çok, yükümlülüklerini azaltarak hegemonik konumunu sürdürme çabası olarak değerlendirmekte ve bu yaklaşımın uzun vadede hem küresel düzen hem de ABD’nin kendi çıkarları açısından ciddi belirsizlikler yarattığını savunmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Amerika Birleşik Devletleri; çok taraflılık; uluslararası kuruluşlar; hegemonya; seçici çok taraflılık; uluslararası hukuk; küresel düzen; Trump yönetimi

 

Abstract

This article examines the decision of the United States, under the Trump administration, to withdraw from international organizations, conventions, and treaties not as a temporary policy shift or a purely isolationist reflex, but as a structural strategy aimed at redefining hegemonic engagement within the international system. Focusing on the 2026 presidential executive order, the study analyzes the transformation of U.S. multilateralism through financial, legal, normative, and geopolitical dimensions. The article argues that the United States is not abandoning the international system altogether; rather, it is adopting a model of selective multilateralism in which institutions associated with normative oversight, reporting obligations, and continuous financial contributions are systematically rejected, while security-related structures that preserve U.S. strategic leverage remain intact. This pattern reflects a deliberate effort to reduce legal accountability, normative constraints, and long-term financial burdens while maintaining freedom of action in the use of power. Furthermore, the study assesses the systemic implications of this shift, highlighting the erosion of the rules-based international order, emerging gaps in the provision of global public goods, and the increasing reliance on power-based rather than rule-based governance. The article concludes that this policy represents not the retreat of a declining hegemon, but the emergence of a less institutionalized, less accountable, and more narrowly defined form of hegemony, which carries significant long-term risks for both global stability and U.S. strategic interests.

Keywords: United States foreign policy; multilateralism; international organizations; hegemony; selective multilateralism; international law; global order; Trump administration

GİRİŞ

Soğuk Savaş sonrası uluslararası düzen, büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) ekonomik gücü, askeri kapasitesi ve kurumsal liderliği üzerine kuruldu. Birleşmiş Milletler (BM) sistemi, uluslararası finans kuruluşları, kalkınma ajansları ve çok taraflı antlaşmalar yalnızca norm üretme mekanizmaları değil, aynı zamanda ABD’nin küresel hegemonyasını meşrulaştıran araçlar olarak işlev gördü. Ancak son yıllarda Washington’un bu kurumsal mimariyle ilişkisi belirgin biçimde değişmektedir.

Donald Trump yönetimi tarafından alınan ve ABD’nin çok sayıda uluslararası kuruluş, konvansiyon ve antlaşmadan çekilmesini öngören kararlar, çoğu zaman ideolojik bir “çok taraflılık karşıtlığı” ya da iç siyasal popülizm çerçevesinde yorumlandı. Oysa bu adımlar, yalnızca siyasal tercihlerle açıklanamayacak kadar sistemli ve kapsamlıdır. Özellikle çekilinen yapıların profili (kalkınma, iklim, toplumsal yardım, barış oluşturma ve insancıl programlar) bu kararların daha derin bir mali ve jeopolitik arka plana işaret ettiğini göstermektedir.

Bu makale, ABD’nin uluslararası kurumlardan geri çekilmesini bir “yalıtılma” (izolasyon) eğilimi olarak değil, küresel düzenin maliyetini artık taşımakta zorlanan bir hegemonun yükümlülüklerden arınma stratejisi olarak ele almaktadır. Temel sav şudur: ABD, küresel gücünden vazgeçmemekte, ancak bu gücü meşrulaştıran ve aynı zamanda sınırlandıran kurumsal düzeni finanse etme kapasitesini ve isteğini giderek kaybetmektedir. Bu durum, yalnızca ABD’nin dış siyasasında değil, uluslararası sistemin geleceğinde de yapısal sonuçlar doğurmaktadır.

Makale, öncelikle ABD’nin mali ve yapısal sıkışmışlığını ele alacak ve ardından uluslararası kurumların neden Washington açısından “yük” durumuna geldiğini inceleyecektir. Daha sonra NATO ve ittifak sisteminin bu dönüşümden nasıl etkilendiği çözümlenecektir. Son bölümde ise bu sürecin yeni bir dünya düzeninin habercisi mi, yoksa mevcut düzenin çözülüşü mü olduğu sorusuna yanıt aranacaktır.

Amaç ve Hedefler

Bu makalenin temel amacı, Amerika Birleşik Devletleri’nin son yıllarda uluslararası kuruluşlardan, çok taraflı anlaşmalardan ve kurumsal yükümlülüklerden çekilme eğilimini yüzeysel ideolojik açıklamaların ötesine taşıyarak, mali ve jeopolitik bir çerçeve içinde çözümlemektir. Çalışma, söz konusu geri çekilmenin geçici bir siyasal tercih değil, küresel düzenin finansmanını üstlenen hegemonik bir gücün yapısal sınırlarına işaret eden daha derin bir dönüşümün parçası olduğu varsayımına dayanmaktadır.

Makalenin birinci hedefi, ABD’nin uluslararası kurumsal mimariyle ilişkisini tarihsel bağlamı içinde ele alarak, bu kurumların yalnızca norm üretici yapılar değil, aynı zamanda Amerikan gücünü meşrulaştıran ve sürdüren araçlar olduğunu ortaya koymaktır. Bu çerçevede, ABD’nin söz konusu kurumlardan çekilmesinin, küresel liderlikten bütünüyle vazgeçme anlamına gelmediği, aksine, liderliğin maliyetini azaltma ve hareket alanını genişletme arayışıyla bağlantılı olduğu savunulmaktadır.

İkinci hedef, ABD Hazinesi ve genel ekonomik yapı üzerindeki baskıların, çok taraflı sistemin finansmanını neden giderek sürdürülemez duruma getirdiğini çözümlemektir. Bu bağlamda, özellikle kalkınma, insancıl yardım, iklim ve toplumsal programlara yönelik katkıların neden Washington açısından “yük” olarak algılandığı açıklanacaktır.

Üçüncü hedef, sert güç kullanımı ve uluslararası meşruluk arasındaki ilişkiyi inceleyerek, kurumsal yükümlülüklerden çekilmenin somut jeopolitik dosyalarda nasıl bir işlev gördüğünü göstermektir. Bu çözümleme, ABD’nin belirli kriz bölgelerinde neden kuralsızlığı tercih ettiğini anlamayı amaçlamaktadır.

Son olarak makale, NATO ve ittifak sistemi bağlamında ABD’nin çok taraflı güvenlik mimarisiyle ilişkisini ele alarak, bu geri çekilmenin küresel güç dengeleri üzerindeki olası etkilerini değerlendirmeyi hedeflemektedir. Bu çerçevede çalışma, yaşanan sürecin yeni bir dünya düzeninin kuruluşundan çok, mevcut düzenin çözülme evresine işaret edip etmediği sorusuna yanıt aramaktadır.

Araştırma Soruları

Bu çalışma, ABD’nin uluslararası kuruluşlardan ve çok taraflı anlaşmalardan çekilme eğilimini anlamaya yönelik olarak aşağıdaki temel araştırma sorularına yanıt aramaktadır:

ABD’nin son yıllarda uluslararası kurumlardan geri çekilme kararları, hangi mali ve yapısal kısıtlar çerçevesinde şekillenmektedir?

Bu kararlar, Amerikan ekonomik gücündeki göreli gerilemeyle nasıl ilişkilendirilebilir?

Uluslararası kuruluşlar ve çok taraflı anlaşmalar, ABD açısından hangi koşullarda birer güç ve meşruluk aracı olmaktan çıkarak “yük” ve sınırlayıcı unsur durumuna gelmiştir?

ABD’nin kurumsal yükümlülüklerden çekilmesi, küresel düzeyde hukuksal ve normatif denetim mekanizmalarını nasıl etkilemektedir?

Bu durum Washington’un dış siyasa uygulamalarına ne ölçüde hareket alanı sağlamaktadır?

NATO ve diğer çok taraflı ittifaklar bağlamında, ABD’nin maliyet paylaşımı ve yükümlülüklere yönelik itirazları, mevcut güvenlik mimarisinin geleceğini nasıl etkilemektedir?

ABD’nin uluslararası kurumlardan geri çekilişi, yeni bir küresel düzenin kurulmasına mı işaret etmektedir, yoksa mevcut liberal uluslararası düzenin çözülme sürecinin bir yansıması mıdır?

YÖNTEM

Bu çalışma, nitel araştırma yaklaşımı çerçevesinde tasarlanmış betimleyici ve çözümleyici bir incelemedir. Araştırmada nicel veri üretiminden çok, devlet davranışlarını ve dış siyasa tercihlerini anlamaya yönelik kavramsal ve karşılaştırmalı çözümleme yöntemi benimsenmiştir. Bu doğrultuda, ABD’nin uluslararası kuruluşlardan çekilme kararları, tekil ve yalıtılmış olaylar olarak değil, mali, kurumsal ve jeopolitik etmenlerin kesişiminde ortaya çıkan yapısal bir eğilim olarak ele alınmıştır.

Çalışmada öncelikle yazın taraması yöntemi kullanılarak, hegemonya, çok taraflılık, uluslararası kurumlar ve küresel düzenin finansmanı konularında mevcut akademik yaklaşımlar incelenmiştir. Bu yazın, ABD’nin uluslararası sistemdeki rolünü değerlendirmede kuramsal bir çerçeve sunmak amacıyla kullanılmıştır. Özellikle hegemonik kararlılık kuramı, liberal uluslararası düzen tartışmaları ve güç ve meşruluk ilişkisine odaklanan çalışmalar referans alınmıştır.

Araştırmanın deneysel boyutunda, ABD yönetimleri tarafından alınan kararlar, yayımlanan başkanlık kararnameleri, resmi siyasa belgeleri ve kamuoyuna yansıyan açıklamalar nitel içerik çözümlemesi yöntemiyle değerlendirilmiştir. Bu belgeler, çekilme kararlarının kapsamı, gerekçeleri ve hedeflediği alanlar açısından karşılaştırmalı olarak çözümlenmiştir.

NATO ve ittifak sistemi bağlamında ABD’nin maliyet paylaşımı ve yükümlülük söylemi, tarihsel karşılaştırma yöntemiyle incelenmiştir. Bu karşılaştırma, ABD’nin çok taraflı güvenlik mimarisiyle ilişkilerindeki süreklilik ve kırılma noktalarını saptamayı amaçlamaktadır.

Bu yöntemsel yaklaşım, ABD’nin uluslararası kurumlardan çekilme eğilimini tek boyutlu açıklamalardan kaçınarak, çok katmanlı ve bütüncül bir çözümleme içinde değerlendirmeyi olanaklı kılmaktadır.

KURAMSAL ÇERÇEVE

Bu çalışma, ABD’nin uluslararası kurumlardan geri çekilme eğilimini açıklamak için tek bir uluslararası ilişkiler kuramına yaslanmak yerine, farklı kuramsal yaklaşımların kesişiminde konumlanan bütüncül bir çerçeve benimsemektedir. Bu tercih, söz konusu sürecin yalnızca güç dengeleriyle değil, aynı zamanda meşruluk, maliyet ve kurumsal yükümlülükler gibi çok katmanlı etmenlerle şekillenmesinden kaynaklanmaktadır.

Çalışmanın kuramsal temelinde öncelikle hegemonik kararlılık kuramı yer almaktadır. Bu kurama göre, uluslararası sistemin kararlı bir şekilde işlemesi, baskın bir gücün kuralları koyması ve bu kuralların maliyetini üstlenmesiyle olanaklıdır. Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD, serbest ticaret, güvenlik ittifakları ve çok taraflı kurumlar aracılığıyla bu rolü üstlenmiş ve küresel düzenin ana finansörü ve koruyucusu olarak hareket etmiştir. Ancak hegemonik kararlılık kuramı aynı zamanda, hegemonun mali kapasitesi zayıfladığında ya da yük paylaşımının adaletsiz algılandığında bu düzenin sürdürülebilirliğinin tehlikeye gireceğini öngörmektedir. Bu bağlamda ABD’nin uluslararası kurumlardan çekilmesi, hegemonik rolün maliyetine yönelik artan bir direnç olarak okunabilir.

İkinci olarak çalışma, liberal uluslararası düzen yaklaşımından yararlanmaktadır. Bu bakış açısına göre, uluslararası kurumlar yalnızca iş birliğini kolaylaştıran teknik yapılar değil, aynı zamanda güç kullanımını sınırlayan, norm ve meşruluk üreten mekanizmalardır. ABD’nin bu kurumlar içindeki liderliği, askeri ve ekonomik gücünün kabul edilebilirliğini artıran bir unsur olmuştur. Ancak bu kurumsal yapı, hegemon için aynı zamanda bağlayıcı ve sınırlayıcı bir nitelik taşımaktadır. Dolayısıyla bu çalışma, ABD’nin kurumlardan çekilmesini liberal düzenin reddi olarak değil, bu düzenin ‘maliyet–getiri’ dengesinin Washington açısından bozulmasının bir sonucu olarak değerlendirmektedir.

Üçüncü kuramsal dayanak, gerçekçi (realist) ve yeni-gerçekçi (neo-realist) yaklaşımların güç ve çıkar vurgusudur. Gerçekçi bakış açısı, devletlerin uluslararası kurumları araçsal olarak kullandığını ve çıkarlarıyla çeliştiği noktada bu kurumlardan uzaklaşabileceğini savunur. Bu çerçevede ABD’nin çekilme kararları, normatif bağlılıktan çok stratejik esneklik arayışıyla ilişkilendirilmektedir. Özellikle enerji, güvenlik ve yaptırım siyasaları gibi sert güç alanlarında, kurumsal yükümlülüklerin Washington açısından maliyetli duruma geldiği görülmektedir.

Son olarak çalışma, meşruluk ve maliyet kavramlarını birleştiren eleştirel yaklaşımlardan yararlanmaktadır. Bu bakış açısı, uluslararası kurumların hegemonik gücü yalnızca desteklemediğini, aynı zamanda denetlediğini ve sınırlandırdığını vurgular. Bu bağlamda, ABD’nin kurumsal düzenden kesimsel geri çekilişi, gücün meşrulaştırılmasından çok doğrudan kullanılmasına dayalı bir stratejik yönelimi yansıtmaktadır.

Bu kuramsal çerçeve, ABD’nin uluslararası kurumlardan çekilmesini ne salt ideolojik birçok taraflılık (multilateral) karşıtlığına ne de geçici bir liderlik tercihi değişimine indirgemektedir. Aksine, söz konusu süreci, hegemonik gücün mali kapasitesi, meşruluk gereksinimi ve stratejik çıkarları arasındaki dengenin bozulduğu bir dönüşüm süreci olarak ele almaktadır.

KARARNAME: KAPSAM, ÖZELLİKLER VE GEREKÇELER

ABD’nin uluslararası kuruluşlardan, konvansiyonlardan ve antlaşmalardan çekilmesini öngören Başkanlık Kararnamesi, ilk bakışta geniş ve muğlak bir çerçeve sunmaktadır. “ABD’nin çıkarlarına aykırı” olduğu belirtilen uluslararası yükümlülüklerin hedef alınması, kararnameyi hem hukuksal hem de siyasal açıdan yoruma açık duruma getirmektedir. Bu nedenle söz konusu metnin, yalnızca sonuçları üzerinden değil, kapsamı, dili ve seçtiği öncelikler üzerinden de çözümleyici bir değerlendirmeye alınması gerekmektedir.

Kararnamenin kapsamı incelendiğinde, doğrudan askeri ittifakları ya da BM Güvenlik Konseyi gibi bağlayıcı güvenlik mekanizmalarını hedef almadığı görülmektedir. Bunun yerine, ağırlıklı olarak kalkınma, insancıl yardım, iklim değişikliği, toplumsal programlar ve normatif düzenleme alanlarında etkinlik gösteren uluslararası kuruluşlar ve çok taraflı anlaşmalar ön plana çıkmaktadır. Bu seçici yaklaşım, kararın rastlantısal ya da ideolojik bir tepki olmaktan çok, belirli mali ve siyasal alanlara odaklanan bilinçli bir tercih olduğunu düşündürmektedir.

Kararnamenin dikkat çekici özelliklerinden biri, uluslararası hukukla doğrudan çatışan açık bir ret içermemesidir. Metin, evrensel normların ya da uluslararası hukukun bütünüyle yadsınması yerine, ABD’nin taraf olduğu bazı düzenlemelerin “ulusal çıkarlarla uyumsuz” duruma geldiği savına dayanmaktadır. Bu yönüyle kararname, hukuksal bir kopuştan çok, seçici bir geri çekilme ve yükümlülük azaltma stratejisini yansıtmaktadır.

ABD’yi bu yönde bir karar almaya iten nedenler çok katmanlıdır. Öncelikle, uzun süredir artan bütçe açıkları, borçlanma maliyetleri ve küresel askeri varlığın finansmanı, Washington açısından uluslararası sistemin mali yükünü daha görünür duruma getirmiştir. Özellikle kısa vadeli stratejik kazanım üretmeyen, ancak sürekli finansman gerektiren programların, ABD iç siyasetinde giderek daha fazla sorgulandığı gözlemlenmektedir.

İkinci olarak, uluslararası kuruluşların norm üretici ve denetleyici işlevleri, ABD’nin dış siyasa manevra alanını sınırlayan bir unsur olarak algılanmaktadır. İnsan hakları, yaptırımlar, rejim baskısı ve enerji siyasaları gibi alanlarda kurumsal mekanizmaların yarattığı hukuksal ve siyasal denetim, Washington’un sert güç kullanımını ve kaynak odaklı stratejilerini zorlaştırmaktadır. Bu durum, kurumsal katılımın meşruluk kazandırıcı rolü ile hareket serbestisini kısıtlayıcı etkisi arasındaki gerilimi görünür kılmaktadır.

Son olarak kararname, ABD’nin küresel liderlik rolünü bütünüyle terk ettiğine değil, bu rolü daha düşük maliyetli, daha az bağlayıcı ve daha fazla esneklik sağlayan bir biçimde yeniden tanımlamak istediğine işaret etmektedir. Bu bağlamda, söz konusu geri çekilme adımları, bir yalıtım siyasasından çok, yükümlülüklerin yeniden ölçeklendirilmesi ve seçici çok taraflılık anlayışının kurumsallaştırılması olarak değerlendirilebilir.

Bu çerçeve, kararnamenin yalnızca siyasal bir söylem ya da geçici bir yönetim tercihi olarak değil, ABD’nin küresel düzenle kurduğu ilişkinin dönüşümüne işaret eden yapısal bir adım olarak ele alınmasını olanaklı kılmaktadır.

HANGİ TÜR KURULUŞLAR VE NİTELİKLERİ?

Kararın kapsamı çok çeşitli kurumları içermektedir. Bunları aşağıdaki gibi sınıflara ayrılabilir.

Çevre ve İklim: “UN Framework Convention on Climate Change (UNFCCC)” yani küresel iklim görüşmelerinin temel çerçeve antlaşması ve Paris Anlaşması’nın da hukuksal altyapısı.  “Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC)” yani küresel iklim bilim değerlendirmelerini sunan bilimsel panel. “International Renewable Energy Agency (IRENA)”, “International Solar Alliance”, “International Union for Conservation of Nature (IUCN)” yani yenilenebilir enerji ve çevre koruma alanında eş güdüm ve ölçün üreten örgütler. Bu gruplar, küresel iklim ve çevre siyasalarını şekillendiren temel aktörlerdir ve bilim ile siyasa arasında köprü kurarlar.

Toplumsal ve Kalkınma Programları:  UN Population Fund (UNFPA)” ise nüfus sağlığı ve aile planlaması programlarını yürütür. “UN Entity for Gender Equality (UN Women)” küresel toplumsal cinsiyet eşitliği programlarını eş güdümler. “UN Democracy Fund”, “UN Conference on Trade and Development (UNCTAD)”, “UN Office of the Special Representatives” gibi kalkınma, demokrasi ve sosyal programları destekleyen kurumlar ise kalkınma ve insan hakları alanlarında uluslararası norm ve kapasite geliştirme işlevi görür.

Güvenlik, Bölgesel İş Birliği ve Hukuk: “Global Counterterrorism Forum” uluslararası terörle mücadele eş güdümünü sağlar. “Regional Cooperation Agreement on Combating Piracy and Armed Robbery against Ships in Asia (ReCAAP)” ise deniz güvenliği iş birliği kuruluşudur. “International Institute for Justice and the Rule of Law” ise hukuk, adalet ve yargı alanında kapasite geliştirmeye çalışır. Bu tür örgütler, güvenlik ve hukukun üstünlüğü alanlarında çok uluslu eş güdüm sağlarlar.

Teknik ve Bilgi Ağları: “Global Forum on Migration and Development” göç ve kalkınma ilişkisini inceleyen yapılardır. “Forum of European National Highway Research Laboratories” teknik araştırma ve ölçün geliştirme forumudur. “Freedom Online Coalition” sayısal haklar ve internet özgürlüğü alanında uluslararası iş birliği ağıdır. Bu programlar çoğu zaman alan uzmanları, veri paylaşımı ve ölçün geliştirme gibi “arka plan” işlevler üstlenirler.

Dikkat Çeken Örnekler

UNFCCC – İklim Çerçeve Sözleşmesi: Bu sözleşme, dünya iklim siyasasının hukuksal temelidir ve ABD bu sözleşmeden ayrılırsa, dünya üzerindeki tüm Paris Anlaşması süreçlerinde doğrudan konumsuz kalacaktır. Bu, benzeri görülmemiş bir geri çekilmedir.

IPCC – İklim Bilim Paneli: İklim değişikliği konusunda uluslararası bilimsel otorite olarak kabul edilen bu panelden çıkılması hem bilimsel hem diplomatik etkide ABD’yi yalnızlaştırabilir.

UNFPA ve UN Women: Bu kurumlardan çekilme kararı, toplumsal cinsiyet eşitliği ve aile sağlığı gibi alanlarda ABD’nin küresel programlara katkısını kesecek ve bu da ABD’nin diplomatik alanda etkisini daraltacaktır.

ÇEKİLMENİN NİTELİKSEL ÖNEMİ

Bu kararın kapsamı ve seçtiği hedef örgütler, sadece “ortak eylemden vazgeçme” anlamına gelmemekte ve şu nitelikleri ortaya koymaktadır. Kararname, bazı örgütleri “Amerikan çıkarlarına aykırı” olarak nitelendirmekte ve iç siyasada “özgürlük, egemenlik ve milliyetçilik” savlarıyla meşrulaştırmaktadır.  Trump yönetimi, bu örgütlere yapılan finansmanların “etkisiz veya verimsiz” olduğunu savlayarak, kaynakların daha “verimli” alanlara kaydırılacağını öne sürmektedir. Bu da mali önceliklerin ulusal programlara kayması anlamına gelmektedir. Bazı örgütler, insan hakları, çevre koruma ve küresel sağlık gibi alanlarda denetim, raporlama ve norm üretimi işlevi görmektedir. Çekilme, ABD’nin bu uluslararası normatif çerçeveleri şekillendirme rolünden gerilemesi olarak okunabilir.

Çizelge 1:

 

Özet

Öğe

Sayı

Toplam kuruluş sayısı     

66

BM ile bağlantılı              

31

BM dışı uluslararası yapı

35

Dikkat çekici alanlar

İklim, çevre, toplumsal siyasala, güvenlik, eğitim, teknik ölçünler.

 

KARARNAMENİN DİLİ VE MANTIKSAL ÇERÇEVESİ

7 Ocak 2026’da imzalanan başkanlık kararnamesi, metninin her yerinde “Amerikan çıkarlarına aykırı” ifadesini ana gerekçe olarak öne çıkarmaktadır. Bu ifade, kararnamenin mantığını şekillendiren bir kavram çerçevesi oluşturmaktadır. Kararnameye göre ABD’nin üye olduğu, destek verdiği veya katkı sağladığı uluslararası örgütler, sözleşmeler ve komisyonlar “ABD ulusal çıkarları, güvenliği, ekonomik refahı veya egemenliğiyle uyuşmuyor” olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle toplam 66 uluslararası örgüt, konvansiyon ve antlaşmadan çekilme kararı alınmıştır ki bunun 31’i BM ile bağlantılı, 35’i ise BM dışı örgütlerdir. Bu dil, kararnameyi bir hukuksal ret gerekçesi yerine siyasal ve stratejik tercih ifadesi durumuna getirmektedir. Kurumlara ve antlaşmalara taraf olma artık “zorunluluk” değil, “isteğe bağlı” bir tercih olarak görülmektedir.

Sorumluluk ve Müdahale: Küresel Yükümlülüklerden Çekilme

Uluslararası örgütler geleneksel olarak devletleri sadece olumlu hedeflere yönlendirmez, aynı zamanda normlar, raporlama, hesap verebilirlik ve toplu yükümlülükler üretir. Trump yönetiminin kararname gerekçesi bu noktada iki ana vurgu içeriyor. Kuruluşlar Amerikan çıkarlarına aykırı etkinlik yürüttüğü savıyla hedef alınmaktadır. Bu yapılar için yapılan mali katkıların sona erdirilmesi durumunda ABD, bu kurumlara yönelik yükümlülüklerden de kurtulmuş olacaktır. Örneğin, bu hareket “BM İklim Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC)” gibi küresel iklim antlaşmasının gövdesinden çıkmayı içeriyor ki bu çerçevenin tüm Paris Anlaşması süreçleri için temel oluşturduğu geniş çevre ve siyasal toplumunda belirtilmektedir. “UN Women” veya “UN Population Fund” gibi toplumsal siyasa organlarından desteğin kesilmesini kapsamaktadır. Bu kurumlar dünya genelinde insan hakları, sağlık ve toplumsal eşitlik programları yürütürler ve ABD’nin katılımı onların finansal dayanaklarından biridir. Bu anlamda kararname, uluslararası sorunlara ortak çözümler üretme ve toplu sorumluluk alma yükümlülüğünden çekilme iradesini resmileştirmektedir.

Siyasa ve Hukuk Açısından Değerlendirme

Bu adımlar hem siyasal hem hukuksal düzlemlerde anlaşılmalıdır. Siyasal düzlemde, yönetim, uluslararası kurumlardan çıkışı “egemenlik ve verimlilik” savlarıyla meşrulaştırmaktadır. Bu kurumların “Amerikan kaynaklarını israf ettiği ve ABD çıkarlarını kısıtladığı” savı, iç siyasada etkili bir mali yük azaltma söylemi üretmektedir.  Hukuksal düzlemde ise Kararname ile ABD iç hukuku bağlamında bu kuruluşlardan çekilmek olanaklı olabilir. Ancak bu uluslararası hukukun tümünü ortadan kaldırmaz. Örneğin, BM Antlaşması’na göre bazı mali katkı yükümlülükleri hala devam edebilir ve başka devletlerin ABD’ye yönelik talep ve beklentilerini etkileyebilir. Bazı örgütlerde çekilme süreçleri, antlaşmaların taraflarca onaylanmasını veya belirli bildirim süreleri gerektirebilir. Dolayısıyla, kararname uluslararası yükümlülüklerden tümüyle kurtulma değil, daha çok seçici çekilme ve yük azaltma mantığını ortaya koymaktadır.

İlk Okuma Çıkarsamaları

Bu kararname, tek başına veya yüzeysel bakıldığında “uluslararası sorumluluklardan kaçış” gibi algılanabilir, fakat çözümleyici bakışla aşağıdaki çerçevede okunmalıdır. 66 örgüt ve anlaşma hedef alınmış olsa da bu, tüm çok taraflı sistemden çıkışı değil, belli alanlarda yükümlülükleri azaltma veya yeniden değerlendirme çabasıdır. Metin, örgütlerin “Amerikan çıkarlarıyla çeliştiği” vurgusunu yaparak çekilme gerekçesini siyasal ve stratejik bakışla meşrulaştırmaktadır. Bu, klasik “yükümlülükten kaçış” söylemiyle örtüşmektedir.  Bu tür adımlar, ABD’nin uluslararası alandaki rollerini yeniden tanımlamaktadır ve bazı alanlarda etkisini zayıflatabilir. Bu hem dış siyasa hem küresel norm üretimi açısından önemli bir dönüşümdür. Bu bölüm, kararnamenin sadece “azaltılmış katılım” değil, aynı zamanda uluslararası sorumluluklardan sistemli bir geri çekilme stratejisinin ifadesi olarak anlaşılmasını sağlar.

KARARNAMENİN NEDENLERİ VE SİYASAL VE TARİHSEL DEVAMLILIĞI

Bu Karar Neyin Devamı?

Trump yönetiminin 7 Ocak 2026 tarihli başkanlık memorandumuyla (“Withdrawing the United States from International Organizations, Conventions, and Treaties that Are Contrary to the Interests of the United States”) alınan çekilme kararı, mevcut dış siyasa çizgisinin tekil bir olay değil, sistemli bir devamıdır. Bu kararnamenin devlet uygulaması olarak önceki dönemde yaşanan çıkışlardan temel farkı, bunun bireysel çıkışlar değil, genel bir siyasa öğretisi durumuna getirilmesidir. 2025’e kadar Trump yönetimi, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Paris İklim Anlaşması, UNESCO ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi gibi kurumlardan çıkışlar gerçekleştirmişti. Bu kararların çoğu, içerik ve kapsamdaki farklılıklara karşın “ABD çıkarları” retoriğiyle gerekçelendiriliyordu. 2026 kararnamesi ise bu yaklaşımı ilk kez kapsamlı ve sistemli bir çerçeveye büründürmüştür. Bir anlamda “ABD’nin çıkarına aykırı görülen tüm örgütlere karşı ortak yaklaşım” dönemi başlatılmıştır. Toplam 66 örgüt, konvansiyon ve antlaşmayı hedef alan bu karar, 31’i Birleşmiş Milletler bünyesinde olmak üzere hem BM bağlantılı hem BM dışı yapıları içermektedir. Bu bağlam, yalnızca bir tekil kurumdan çıkış değil, bir uluslararası katılım stratejisinin yeniden tanımlanması olarak okunmalıdır.

ARKA PLANDAKİ TEMEL GÜDÜLENMELER

Bu kararın gerisinde yatan güdülenmeler üç ana başlıkta çözümlenebilir. Birincisi hukuksal sorumluluklardan kaçınma isteğidir. Uluslararası kurumlar, sadece iş birliğinin kurumsal platformu olmanın ötesinde rapor üretir, norm belirler, yaptırım ve denetim mekanizmaları oluşturur ve siyasal baskı alanları yaratır. Bu mekanizmalar devlet davranışlarını (özellikle insan hakları, savaş hukuku, iklim veya insancıl müdahale gibi alanlarda) bağlayıcı veya dolaylı baskı altına alabilir. Trump yönetimi, bu tür denetim yüklerini ulusal çıkar ve egemenlik açısından maliyetli görmektedir. Çekilme, bu tür raporlama ve denetim yüklerini azaltarak uluslararası denetime bağlı olma maliyetini aşağı çekmeyi amaçlamaktadır. Bu motivasyon, kararın hukuksal sorumluluktan kaçışı bir stratejik öğe olarak içerdiğini göstermektedir. İkincisi güç kullanımında serbestlik arayışıdır. Uluslararası örgütler, devletlere meşruluk sağlarlar, ancak aynı zamanda bazı alanlarda sınırlandırıcı duruma gelirler. Askeri operasyonlar, yaptırımlar, rejim baskısı ve göç ve güvenlik siyasaları gibi konularda uluslararası normlara ve çoğulcu değerlendirmelere uymaları istenir. Kurumdan çıkışın bir diğer mantığı, bu kısıtlayıcı normatif zeminlerden uzaklaşarak devletin sert güç uygulamalarında daha fazla “özerklik” elde etmesidir. Bu yönelim, Trump yönetiminin “egemenlik” söylemi ile de örtüşmekte ve çok taraflı mekanizmalar yerine tek taraflı güç kullanımına daha fazla alan bırakmaktadır. Üçüncüsü, çok taraflılık yerine çıplak güç siyasasının uygulanmak istenmesidir. Trump yönetiminin yaklaşım biçimi, çok taraflı iş birliği çerçevesini doğrudan sorgular niteliktedir. Uluslararası kuruluşlar küçük devletlerin de söz sahibi olabildiği ve çoğulcu karar alma süreçleri yaratan yapılardır. Bu yapı bazen ABD’nin stratejik hedefleriyle çatışan çoğunluk önerileri doğurabilir. Bu çerçevede “kurallar değil, güç belirler” yaklaşımı kuralların ve normların gücün önüne geçtiği durumlara karşı ideolojik olarak bir tepkiyi temsil eder. Bu da Trump yönetiminin çok taraflı kurumlara bakışını yalnızca maliyet ve denetim üzerinden değil, yarışmacı güç siyaseti ekseninde yeniden tanımladığını ortaya koyar.

Kararnamenin başlığı olan “…Contrary to the Interests of the United State” ifadesi hem siyasal hem stratejik bir iş görmektedir.  Siyasal açıdan geniş ve belirsiz biçimde tanımlanmıştır. Teknik düzeyde ise belli kurum ve antlaşmaların listesi, belirli amaçlara yönelik çekilme süreçlerini tanımlar.  Bu ikilik, kararnamenin siyasal söylem yanı ile kamuoyuna hitap eden kapsayıcı bir mesaj, tek taraflı çekilme uygulaması ile hukuksal ve yönetsel bir araç olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, kararnamenin başlığının geniş ve kapsamlı olması bilinçlidir. Her türlü kurumu “çıkar dışı” ilan etme gizil gücü yaratma olanağı vermektedir. Bu durum, kararın uygulanmasını daha esnek ancak daha belirsiz duruma getirmektedir.

Uluslararası kamuoyu ve kurumlar bu karara tepki göstermektedirler. BM Genel Sekreteri, ABD’nin 31 BM kuruluşundan çekilmesinden üzüntü duyduğunu belirtmiştir ve bu çekilmenin yasal yükümlülükleri ortadan kaldırmadığını vurgulamıştır. Örneğin zorunlu katkıların hala ödenmesi gerektiğini ifade etmiştir. İnsan hakları ve küresel iş birliği savunucuları, bu adımı kurallar temelli uluslararası sistemin zayıflatılması olarak değerlendirmiştir. Bu çerçeve, kararın yalnızca iç siyasaya hitap etmediğini ve uluslararası sistem içinde de derin yankılar uyandırdığını ortaya koymaktadır.

Bu bölümde ortaya çıkan temel çözümleyici çıkarımlar şunlardır:

Karar, geçmişten bağımsız bir olay değil, 2025–2026 dış siyasa çizgisinin sistemli bir parçasıdır.

Maliyet, denetim ve egemenlik kaygısı, çekilme gerekçelerinin merkezinde yer almaktadır.

Uluslararası kurumsal denetim ve norm üretimi, ABD açısından artık üstünlük değil, sınırlayıcı bir yük olarak algılanmaktadır.

Çok taraflılıktan çok güç siyaseti eğilimi, kararın arkasındaki ideolojik ve stratejik zemini açıklamaktadır.

Bu okumalar, kararnamenin yalnızca ideolojik bir söylem olmadığını ve derin siyasal ve mali çıkarların hem uygulama alanına koyulduğunu hem de hukuksal kılıfla desteklendiğini göstermektedir.

ÇÖZÜMLEME

ABD’nin Mali ve Yapısal Sıkışması

ABD’nin uluslararası kurumlardan çekilme kararlarını anlamak için, bu adımların alındığı dönemde ABD’nin karşı karşıya bulunduğu mali ve yapısal koşulların dikkate alınması gerekmektedir. Bu bağlamda söz konusu geri çekilme, ani ya da yalnızca ideolojik bir yönelimden çok, uzun süredir biriken ekonomik baskıların ve küresel liderliğin maliyetine ilişkin artan farkındalığın bir sonucu olarak değerlendirilebilir.

ABD, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana yalnızca askeri anlamda değil, aynı zamanda kurumsal ve mali düzeyde de küresel düzenin ana taşıyıcısı konumunda olmuştur. Uluslararası kuruluşlara ödenen yüksek katkı payları, kalkınma ve insancıl yardım programlarının finansmanı ve çok taraflı güvenlik mimarisinin sürdürülmesi, Washington’un küresel liderliğinin görünmeyen ancak sürekli maliyetler üreten unsurlarıdır. Ancak bu maliyetler, özellikle 2008 küresel finans krizinden sonra daha görünür ve tartışmalı duruma gelmiştir.

ABD Hazinesi açısından bakıldığında, artan bütçe açıkları, yükselen kamu borcu ve borçlanma maliyetleri, dış harcamaların iç siyasette daha yoğun biçimde sorgulanmasına yol açmıştır. Özellikle doğrudan ekonomik ya da güvenlik getirisi üretmeyen uluslararası programlara aktarılan kaynaklar, “orantısız yük paylaşımı” söylemi üzerinden eleştirilmiştir. Bu durum, ABD’nin küresel düzenin finansmanında üstlendiği rol ile iç ekonomik öncelikleri arasındaki gerilimi derinleştirmiştir.

Bu mali sıkışma yalnızca rakamsal bir sorun olarak değil, aynı zamanda yapısal bir dönüşüm olarak da okunmalıdır. ABD ekonomisi dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olmasına karşın, küresel sistemin tüm maliyetlerini tek başına taşıyabilecek mutlak üstünlüğe artık sahip değildir. Buna karşın, çok taraflı kurumların büyük bölümü ABD’nin geçmişteki hegemonik kapasitesine göre tasarlanmış finansman ve katkı modelleri üzerine kuruludur. Bu uyumsuzluk, Washington açısından sürdürülemez bir yük algısı yaratmaktadır.

Trump yönetimi döneminde sıkça dile getirilen “adil yük paylaşımı” söylemi, bu yapısal sorunun siyasal dile tercüme edilmiş şeklidir. Uluslararası kurumlar, ABD kamuoyuna giderek daha fazla “çok para harcanan ama somut karşılığı olmayan” yapılar olarak sunulmuş ve bu da çekilme kararlarının iç siyasal meşruluğunu güçlendirmiştir. Böylece mali sıkışma, dış siyasa tercihlerinin yeniden tanımlanmasında belirleyici bir etmen durumuna gelmiştir.

Sonuç olarak ABD’nin uluslararası kurumlardan çekilme eğilimi, basit bir tasarruf önlemi olarak değil, küresel liderliğin maliyetini azaltmaya yönelik daha geniş bir yeniden konumlanma stratejisinin parçası olarak değerlendirilmelidir. Bu strateji, ABD’nin gücünden vazgeçmeden, bu gücü destekleyen kurumsal ve mali yükümlülükleri yeniden ölçeklendirme arayışını yansıtmaktadır.

Uluslararası Kurumların ABD Açısından “Yük” Durumuna Gelmesi

Uluslararası kuruluşlar, kuramsal olarak devletler arasında iş birliğini kolaylaştıran ve ortak sorunlara toplu çözümler üreten mekanizmalar olarak tasarlanmıştır. Ancak bu kurumlar, özellikle kurucu ve finansör konumunda bulunan devletler açısından yalnızca kolaylaştırıcı değil, aynı zamanda sınırlayıcı bir işlev de üstlenmektedir. ABD’nin son dönemde bu yapılardan geri çekilme eğilimi, uluslararası kurumların Washington açısından giderek artan bir “yük” olarak algılanmasının sonucudur.

Bu yükün ilk boyutu normatif niteliktedir. İnsan hakları, çevre, iklim, göç ve toplumsal siyasalar alanında etkinlik gösteren uluslararası kuruluşlar, bağlayıcı olmasalar dahi güçlü normlar ve beklentiler üretmektedir. Bu normlar, devletlerin dış siyasa tercihlerini yalnızca hukuksal değil, siyasal ve ahlaksal düzlemde de denetim altına almaktadır. ABD açısından bu durum, özellikle sert güç kullanımının ya da tek taraflı ekonomik yaptırımların meşruluğunun sorgulanmasına yol açmaktadır.

İkinci boyut kurumsal denetim ile ilgilidir. Birçok uluslararası kuruluş, raporlama, izleme ve değerlendirme mekanizmaları aracılığıyla üye devletlerin uygulamalarını görünür kılmaktadır. Bu mekanizmalar, doğrudan yaptırım gücüne sahip olmasalar bile, uluslararası kamuoyu ve müttefikler nezdinde siyasal baskı yaratabilmektedir. ABD’nin bu tür denetim süreçlerine bağlı olması, küresel liderlik rolüyle çelişen bir kırılganlık olarak algılanmaktadır.

Üçüncü boyut ise hareket serbestisi sorunudur. Uluslararası kurumlara üyelik, belirli siyasa alanlarında öngörülebilirlik ve kararlılık sağlarken, kriz anlarında hızlı ve tek taraflı karar alma kapasitesini sınırlandırabilmektedir. Enerji güvenliği, yaptırım rejimleri ve rejim baskısı gibi alanlarda ABD, kurumsal bağlılıkların stratejik esnekliği azalttığını düşünmektedir. Bu nedenle geri çekilme, çoğu zaman bir “kaçış”tan çok, hareket alanını genişletme girişimi olarak görülmektedir.

Bu bağlamda dikkat çekici olan, ABD’nin uluslararası hukukun tamamını ya da çok taraflılığı bütünüyle reddetmemesidir. Aksine, Washington’un seçici bir yaklaşım benimsediği görülmektedir. Güvenlik ve güç projeksiyonu açısından doğrudan işlevsel olan ittifaklar korunurken, normatif, denetleyici ve sürekli maliyet üreten kurumlar öncelikli olarak hedef alınmaktadır. Bu durum, ABD’nin kurumsal düzenden tümüyle kopmak istemediğini, ancak bu düzenin bağlayıcılığını azaltmayı amaçladığını göstermektedir.

Sonuç olarak uluslararası kurumlar, ABD açısından giderek daha fazla meşruluk sağlayan araçlar olmaktan çıkıp, maliyet üreten ve siyasal eylem alanını daraltan yapılar olarak algılanmaktadır. Bu algı değişimi, ABD’nin küresel rolünü yeniden tanımlama sürecinin önemli bir bileşenidir ve çok taraflı düzenin geleceği açısından ciddi sonuçlar doğurma gizil gücüne sahiptir.

Seçici Çok Taraflılık: ABD Nerede Kalmaya Devam Ediyor, Nereden Çekiliyor?

Trump yönetiminin uluslararası kuruluşlardan çekilme kararı, yüzeysel bir okuma ile “çok taraflılıktan kopuş” olarak değerlendirilebilir. Ancak daha yakından bakıldığında, ABD’nin uluslararası sistemle bağlarını tümüyle koparmadığı, aksine seçici, hiyerarşik ve işlevsel bir yeniden konumlanma sürecine girdiği görülmektedir. Bu bağlamda asıl soru, ABD’nin nereden çekildiği kadar nerede kalmayı tercih ettiğidir.

ABD’nin çekilme kararlarının kapsamı dikkatle incelendiğinde, sert güç ve güvenlik mimarisine doğrudan hizmet eden yapılara dokunulmadığı açıkça görülmektedir. Bu çerçevede özellikle üç alan korunmaktadır:

BM Güvenlik Konseyi: ABD’nin veto yetkisi sayesinde küresel güvenlik kararları üzerindeki belirleyici konumu sürmektedir. Güvenlik Konseyi, ABD açısından bir denetim mekanizması değil, tam tersine, küresel meşruluğu yönlendirebildiği bir güç aracıdır. Bu nedenle hedef alınmamıştır.

Askeri ittifaklar (özellikle NATO): NATO, Trump söyleminde sıkça eleştirilse de ABD’nin küresel askeri varlığını meşrulaştıran ve maliyetleri müttefiklere yaymasını sağlayan bir çerçeve sunmaktadır. Dolayısıyla sorun NATO’nun varlığı değil, yük paylaşımıdır. Bu da çekilme değil, baskı yoluyla yeniden pazarlık stratejisini beraberinde getirmiştir.

İkili ve dar kapsamlı anlaşmalar: ABD, çok taraflı geniş mutabakatlar yerine, ikili veya dar koalisyonlara dayalı anlaşmaları tercih etmektedir. Bu tür düzenlemeler, görüşme gücünün asimetrik olduğu ve ABD’nin koşulları dikte edebildiği alanlardır. Bu tablo, ABD’nin güvenlik ve güç projeksiyonu açısından kurumsal düzeni tümüyle reddetmediğini ve yalnızca denetlenebilirliğini azaltmak istediğini göstermektedir.

Terk Edilen Alanlar: Buna karşılık ABD’nin çekildiği ya da çekilmeye yöneldiği alanlar belirli ortak özellikler taşımaktadır: Norm üretimi yapan kurumlar, izleme, raporlama ve değerlendirme yetkisine sahip yapılar ve sürekli ve artan mali katkı gerektiren mekanizmalar. Özellikle şu alanlar sistemli biçimde hedef alınmıştır: iklim değişikliği, insan hakları, toplumsal cinsiyet ve eşitlik siyasaları, kalkınma ve insancıl yardım ve küresel sağlık. Bu alanların ortak noktası, ABD’ye doğrudan stratejik üstünlük sağlamamaları, buna karşın sürekli maliyet ve siyasal denetim üretmeleridir. Bu nedenle bu kurumlar, Trump yönetiminin “çıkar” tanımı içinde negatif değer üretir duruma gelmiştir. Burada çekilme, yalnızca bütçe kalemlerini azaltma aracı değil, aynı zamanda normatif bağlayıcılıktan kurtulma stratejisidir.

Seçici Çok Taraflılığın Mantığı: Ortaya çıkan tablo, klasik yalıtılmışlık (izolasyonizm) öğretisi ile karıştırılmamalıdır. ABD uluslararası sistemi terk etmemekte, ancak onu hiyerarşik biçimde yeniden ölçeklendirmektedir. Bu yaklaşım şu varsayımlara dayanmaktadır: Çok taraflılık, yalnızca ABD’ye üstünlük sağladığı sürece anlamlıdır. Kurumlar, ABD’yi denetlemeye başladığında işlevsizleşir. Meşruluk, olanaklı ise kurumlardan değil, çıplak güç ve eylemli durumdan üretilmelidir. Bu nedenle Trump dönemi dış siyasası, çok taraflılığı bir ilke olarak değil, araçsal bir seçenek olarak ele almaktadır. Seçici çok taraflılık, bu bağlamda ABD’nin kurallara uyan değil, kuralları gerektiğinde askıya alan hegemon rolünü yeniden tanımlama girişimidir.

Bu seçici çekilme stratejisinin uluslararası sistem açısından üç önemli sonucu vardır: Birincisi, normatif boşluklar oluşturmasıdır. ABD gibi merkezi bir aktörün çekildiği alanlarda, norm üretimi zayıflar ve küresel kamu malları (iklim, sağlık, insan hakları) korunaksız duruma gelir. İkincisi, kurumsal meşruluğun erozyona uğramasıdır. ABD’nin katılmadığı veya finansman sağlamadığı kurumlar, etkinlik ve temsil sorunlarıyla karşı karşıya kalır. Üçüncüsü güç temelli yarışmaların güçlenmesidir. Çok taraflı mekanizmaların zayıflaması, büyük güçler arasında daha sert ve daha az düzenlenmiş yarışma biçimlerini özendirir. Bu durum, kurallara dayalı uluslararası düzenin yavaş fakat sistemli biçimde aşınmasına yol açmaktadır.

Bu bağlamda, ABD’nin uluslararası kuruluşlardan çekilmesi bir kopuş değil, bir geri çekilme değil sadece bir yeniden konumlanmadır. Bu yeniden konumlanma normatif yüklerden arınmış, maliyetleri en aza indirilmiş ve denetlenebilirliği azaltılmış bir hegemonya modeline işaret etmektedir. Dolayısıyla sorun, ABD’nin “zayıflaması” değil, daha dar, daha sert ve daha az bağlayıcı bir küresel rolü tercih etmesidir.

HEGEMONİK GERİ ÇEKİLMENİN SİSTEMSEL SONUÇLARI: ULUSLARARASI DÜZEN NE YÖNE EVRİLİYOR?

ABD’nin uluslararası kuruluşlardan seçici biçimde çekilmesi, yalnızca ulusal bir dış siyasa tercihi değil, uluslararası sistemin yapısal dengelerini etkileyen bir kırılmadır. Bu tür bir hegemonik yeniden konumlanma, kısa vadede maliyet azaltıcı ve hareket alanı genişletici görünse de orta ve uzun vadede küresel düzen açısından bir dizi sistemsel sonuç doğurmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası düzen, büyük ölçüde ABD’nin kurucu rolüne, mali katkılarına ve normatif liderliğine dayanmıştır. ABD’nin bu düzenin norm üretici ve finansör rolünden çekilmesi, kuralların bağlayıcılığını zayıflatmaktadır. Bu aşınma iki düzeyde gerçekleşmektedir. Birincisi normatif düzeydir. İnsan hakları, iklim, insancıl müdahale gibi alanlarda ortak referans noktaları bulanıklaşmaktadır. İkincisi kurumsal düzeydir. Uluslararası örgütler hem mali hem de siyasal kapasite kaybına uğramaktadır. Sonuç olarak, kuralların yerini giderek eylemli durumlar ve güç dengeleri almaya başlamaktadır.

ABD’nin çekildiği alanların büyük kısmı, klasik güvenlik konularından çok küresel kamu mallarını ilgilendirmektedir: iklim kararlılığı, küresel sağlık, insancıl yardım ve kalkınma. Bu alanlarda ortaya çıkan boşluklar, iki farklı sonuç üretmektedir. Bazı alanlarda liderlik boşluğu oluşmaktadır. Bazı alanlarda ise parçalı ve bölgesel çözümler öne çıkmaktadır. Ancak bu boşluğu başka aktörlerin (örneğin Çin veya AB) tümüyle doldurması kolay değildir, çünkü normatif liderlik yalnızca finansman değil, meşruluk ve süreklilik gerektirir. Bu da küresel kamu mallarının daha kırılgan duruma gelmesine yol açmaktadır.

Çok taraflı kurumlar, büyük güç yarışmasını sınırlayan ve yöneten bir işlev de görür. ABD’nin bu kurumlardan çekilmesiyle birlikte yarışma daha az düzenlenmiş, daha öngörülemez, daha kriz eğilimli bir nitelik kazanmaktadır. Bu durum özellikle güç projeksiyonunun doğrudan olduğu alanlarda ve normatif denetimin zayıf olduğu kriz bölgelerinde çatışma riskini artırmaktadır. Kurumların zayıflaması, caydırıcılığı değil, hesaplama hatalarını çoğaltan bir ortam üretmektedir.

Bu noktada temel tartışma şudur: ABD bir hegemon olarak geriliyor mu, yoksa hegemonik rolünü yeniden mi tanımlıyor? Bu makalenin bulguları, ikinci yorumu daha güçlü kılmaktadır: ABD, küresel düzeni terk etmemekte, ancak onu daha dar, daha maliyetsiz ve daha az bağlayıcı bir çerçevede sürdürmek istemektedir. Bu, “liberal hegemonya”dan çıkar temelli, seçici ve normdan arındırılmış bir hegemonya modeline geçiş anlamına gelmektedir.

Bu dönüşümün doğurduğu başlıca riskler şunlardır: Uluslararası hukukun araçsallaşması, normların büyük güçler tarafından seçici uygulanması, küresel eşitsizliklerin derinleşmesi ve kurumsal çözüm üretme kapasitesinin zayıflaması. Bu riskler, yalnızca ABD karşıtı aktörler için değil, bizzat ABD’nin uzun vadeli çıkarları açısından da kararsızlık üretme gizil gücüne sahiptir.

Bu makale, ABD’nin uluslararası kuruluşlardan çekilmesini geçici bir iç siyasa atılımı, ya da salt ideolojik bir refleks olarak değil, mali sıkışma, normatif maliyet ve güç siyaseti tercihlerinin birleştiği yapısal bir strateji olarak ele almıştır. Ortaya çıkan tablo şudur: ABD, parası azalmış bir hegemon olmaktan çok, yükümlülüklerinden arınmış bir hegemonya biçimini tercih etmektedir. Ancak bu tercih, kurallara dayalı uluslararası düzenin sürdürülebilirliği açısından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma, ABD’nin Trump yönetimi döneminde uluslararası kuruluşlardan, konvansiyonlardan ve antlaşmalardan çekilme kararını, yüzeysel bir yalıtımcı (izolasyonist) refleks ya da geçici bir iç siyasa atılımı olarak değil, yapısal, sistemli ve çok boyutlu bir hegemonya yeniden tanımlama süreci olarak ele almıştır. İnceleme boyunca ortaya konulan bulgular, söz konusu kararın mali, hukuksal, normatif ve jeopolitik nedenlerin kesişim noktasında şekillendiğini göstermektedir.

Öncelikle, kararname ve onu önceleyen uygulamalar, ABD’nin uluslararası kurumsal düzene yönelik yaklaşımında niteliksel bir değişime işaret etmektedir. 2017–2021 dönemindeki tekil çekilmeler, 2026 kararnamesiyle birlikte bir öğretiye dönüştürülmüş ve “ABD çıkarlarına aykırılık” kavramı, uluslararası yükümlülüklerden çıkışı meşrulaştıran genel bir ilke durumuna getirilmiştir. Bu durum, çok taraflılığa olan yaklaşımın artık olağan dışı değil, koşullu ve araçsal olduğunu göstermektedir.

İkinci olarak, çekilme kararlarının hedef aldığı kurum ve antlaşmaların niteliği, ABD’nin neyi reddettiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Güvenlik, veto yetkisi ve güç projeksiyonu sağlayan yapılar korunurken, norm üretimi yapan, raporlama ve denetim mekanizmaları içeren, sürekli mali katkı gerektiren ve ABD’yi siyasal ve hukuksal sorumluluk altına sokan kurumlar sistemli biçimde terk edilmektedir. Bu tablo, ABD’nin uluslararası düzeni tümüyle reddetmediğini, aksine onu daha dar, daha az bağlayıcı ve daha az maliyetli bir çerçevede sürdürmeyi tercih ettiğini göstermektedir.

Üçüncü olarak, bu stratejinin arka planında yalnızca mali sıkışma değil, hukuksal ve normatif denetimden kaçınma isteği de önemli bir rol oynamaktadır. Uluslararası kurumların ürettiği normlar ve raporlar, ABD açısından giderek artan bir “hesap verme maliyeti” doğurmaktadır. Çekilme, bu maliyeti azaltmanın ve sert güç kullanımında daha geniş bir eylem alanı yaratmanın aracı durumuna gelmiştir. Bu yönüyle kararname, uluslararası sorumluluklardan tümüyle kurtulma girişimi olmasa da denetlenebilirliği azaltmaya yönelik bilinçli bir tercihi yansıtmaktadır.

Dördüncü olarak, bu dönüşümün uluslararası sistem üzerindeki etkileri göz ardı edilemez. ABD’nin normatif liderlikten geri çekilmesi, kurallara dayalı uluslararası düzenin aşınmasına, küresel kamu mallarında boşlukların oluşmasına ve büyük güç yarışmasının daha az düzenlenmiş biçimde sürmesine yol açmaktadır. Çok taraflı kurumların zayıflaması, kısa vadede ABD’ye esneklik sağlasa da uzun vadede öngörülemezlik ve kararsızlık risklerini artırmaktadır. Bu riskler, yalnızca küresel sistem için değil, ABD’nin kendi uzun vadeli çıkarları açısından da sorunlu bir zemin yaratmaktadır.

Sonuç olarak bu çalışma, ABD’nin uluslararası kuruluşlardan çekilmesini “parası azalmış bir hegemonun geri çekilişi”nden çok, yükümlülüklerinden arınmış bir hegemonya modeline geçiş olarak değerlendirmektedir. Ancak bu model, meşruluk üretme kapasitesini büyük ölçüde çıplak güce ve eylemli duruma dayandırdığı ölçüde, kurumsal düzenin sürdürülebilirliğini zayıflatmaktadır. ABD’nin seçici çok taraflılık stratejisi, kısa vadede akılcı bir “maliyet–yarar” hesabı olarak görülebilir, fakat uzun vadede kuralların aşınması, normların araçsallaşması ve sistemsel belirsizlikler nedeniyle, küresel düzen açısından olduğu kadar ABD’nin kendisi açısından da yüksek bedeller üretme gizil gücüne sahiptir.

Bu bağlamda, makalenin temel katkısı, ABD’nin söz konusu kararını tek bir nedene indirgemek yerine, mali sıkışma, egemenlik vurgusu, normatif maliyetler ve güç siyaseti arasındaki etkileşim içinde çözümlemesidir. Bu yaklaşım, yalnızca mevcut siyasayı anlamak için değil, aynı zamanda çok taraflı uluslararası düzenin geleceğine ilişkin tartışmalar için de çözümleyici bir zemin sunmaktadır.


 

Kaynakça

 

Acharya, A. (2018). The end of American world order (2nd ed.). Polity Press.

Ikenberry, G. J. (2011). Liberal leviathan: The origins, crisis, and transformation of the American world order. Princeton University Press.

Ikenberry, G. J. (2018). The end of liberal international order? International Affairs, Volume 94, Issue 1, January 2018, Pages 7–23, https://doi.org/10.1093/ia/iix241

Keohane, R. O. (1984). After hegemony: Cooperation and discord in the world political economy. Princeton University Press.

Kindleberger, C. P. (1973). The world in depression, 1929–1939. University of California Press.

Krasner, S. D. (1999). Sovereignty: Organized hypocrisy. Princeton University Press.

Buchan, A. (1974). The emerging international system: A European perspective. International Interactions, 1(4), 195–206. https://doi.org/10.1080/03050627408434401

 

Hiç yorum yok: