İran Krizi II: Devlet Sertleşirken
Toplum Neden Dağılmıyor?
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma,
İran’da son dönemde derinleşen siyasal, toplumsal ve ekonomik krizi, dar
anlamda bir rejim değişikliği tartışmasının ötesine taşıyarak devlet
kapasitesi, meşruluk ve toprak bütünlüğü eksenlerinde bütüncül bir çerçevede çözümlemektedir.
Çalışmanın temel amacı, İran’daki mevcut krizin ani ve bütüncül bir rejim
çöküşüne mi, yoksa uzun süreli, düzensiz ve parçalı bir devlet zayıflaması
sürecine mi işaret ettiğini ortaya koymaktır. Bu amaç doğrultusunda çalışma,
otoriter dayanıklılık yazını, devlet kapasitesi ve merkez–çevre ilişkileri
yazını ile devlet zayıflaması ve parçalı egemenlik tartışmalarını bir araya
getiren bütünleşik bir kuramsal çerçeveye dayanmaktadır. Çözümleme, İran
rejiminin kısa vadede baskı kapasitesi sayesinde varlığını sürdürebildiğini,
ancak ekonomik krizin yapısal niteliği, toplumsal meşruluğun aşınması ve
etnik-bölgesel taleplerin eş zamanlı yükselişi nedeniyle devletin yönetme ve
bütünleştirme kapasitesinin giderek zayıfladığını göstermektedir. Bulgular, ani
bir rejim değişimi olasılığının sınırlı olduğunu, buna karşılık İran’ın orta
vadede merkezi otoritenin ülke genelinde eşit biçimde işlemediği, alansal
olarak parçalı ve maliyeti giderek artan bir kararsızlık sürecine sürüklenme
riskinin daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışma ayrıca Türkiye, ABD,
Avrupa Birliği, Rusya ve Çin açısından İran’daki olası çözülmenin siyasa
sonuçlarını karşılaştırmalı biçimde değerlendirmektedir.
Anahtar
Kelimeler: İran,
devlet kapasitesi, otoriter dayanıklılık, rejim krizi, parçalı çözülme,
Suriyeleşme
Abstract
This article analyzes Iran’s deepening political,
social, and economic crisis beyond a narrow regime-change perspective,
situating it within a broader framework of state capacity, legitimacy, and
territorial integrity. The main objective of the study is to assess whether the
current crisis in Iran points toward an abrupt and comprehensive regime
collapse or, rather, toward a prolonged, fragmented, and uneven process of
state weakening. To this end, the article employs an integrated theoretical
framework that brings together the literature on authoritarian resilience,
state capacity and center–periphery relations, and debates on state weakness
and fragmented sovereignty. The analysis demonstrates that while the Iranian
regime retains its short-term survival through coercive capacity, the
structural nature of the economic crisis, the erosion of social legitimacy, and
the simultaneous rise of ethnic and regional demands have significantly
undermined the state’s governing and integrative capacities. The findings suggest
that the likelihood of an immediate regime change remains limited; however,
Iran faces a higher medium-term risk of a fragmented and spatially uneven form
of instability in which central authority increasingly fails to operate
uniformly across the country. The article also offers a comparative assessment
of the policy implications of Iran’s potential state weakening for Türkiye, the
United States, the European Union, Russia, and China.
Keywords: Iran, state
capacity, authoritarian resilience, regime crisis, fragmented state weakening,
Syrianization
GİRİŞ: İRAN’DA
REJİM KRİZİ, TOPLUMSAL KOPUŞ VE SİYASAL EŞİK
Bundan kısa
süre önce İran’da ortaya çıkan krizi irdelemiştim. Aradan uzun bir süre
geçmemesine karşın İran’da toplumsal, siyasal ve uluslararası olaylar çok hızlı
gelişti ve İran krizine yeniden bakmak zorunlu oldu. Olaylar ekonomik bunalımı,
yaşam pahalılığını çoktan aştı ve halkın teokratik rejime başkaldırışını
haykırdığı bir döneme evrildi. İran’da kimsenin olasılık tanımayacağı olaylar
gerçekleşti. Olaylarda ölenlerin sayısı çok arttı. İletişim tümüyle kısıtlandı.
Cami yakıldı. Kamu binaları ateşe verildi. Amerika Birleşik Devletleri (ABD)
gerekirse İran’daki olaylara müdahale edebileceğini açıkladı. Avrupa Birliği
(AB) göstericileri desteklediğini bildirdi. Öteki uluslararası figürlerin
görüşleri ortaya çıkmaya başladı. İsrail’in perde arkası desteği ise sır değil.
İran’da son
dönemde yaşanan gelişmeler, artık ne “tekrarlayan protesto döngüleri” ne de
klasik bir otoriter dayanıklılık anlatısı ile açıklanabilecek düzeydedir. Ülke,
siyasal rejimin meşruluk temellerinin geniş toplumsal kesimler nezdinde hızla
çözüldüğü ve devletin bu çözülmeye artan sertlik, güvenlikçi refleksler ve dış
tehdit söylemleriyle yanıt verdiği yeni bir tarihsel eşiğe girmiştir. Bu eşik,
İran İslam Cumhuriyeti’nin (İİC) kuruluşundan bu yana karşılaştığı en kapsamlı
toplumsal siyasal karşı çıkma ve reddetme olgularından birine işaret
etmektedir.
Son aylarda
ülke genelinde patlak veren ve kısa sürede yüzü aşkın kente yayılan gösteriler,
yalnızca ekonomik hoşnutsuzluğun dışavurumu değildir. Protestolara katılanların
sayısı, İran yakın tarihinde benzeri az görülen bir düzeye ulaşmış ve eylemler,
rejimin dinsel ve siyasal karakterine yönelen açık sloganlar ve simgesel
hedeflerle birleşmiştir. Tahran başta olmak üzere bazı kentlerde camilerin
hedef alınması, Ayetullah rejiminin kutsal ve dokunulmaz kabul ettiği yerlerin
dahi toplumsal öfkenin dışında kalmadığını göstermektedir. Bu durum, krizin
yalnızca yönetsel değil, doğrudan rejimsel bir nitelik kazandığına işaret eden
güçlü bir göstergedir. Halkın ekonomik hoşnutsuzluğu, yoksulluk, yaşanan
elektrik ve su kesintileri ve gelir dağılımı eşitsizliğinden duyulan kaygılar
rejimden siyasal hoşnutsuzluğa dönüşmüş ve baskı rejimine karşın büyük kitleler
sokağa dökülmüş ve çeşitli siyasal çözüm seçeneklerini dile getirmeye
başlamıştır.
Bu
gelişmelerle eş zamanlı olarak, sürgündeki Veliaht Şah Reza Pehlevi’nin yeniden
görünürlük kazanması ve karşıt çevreler tarafından açık biçimde referans
alınması, İran siyasetinde uzun süredir bastırılmış olan monarşi sonrası seçeneklerin
yeniden tartışmaya açıldığını göstermektedir. Her ne kadar bu figürün ülke
içindeki örgütsel kapasitesi sınırlı olsa da simgesel düzeyde dahi rejimin
ideolojik tekelinin kırılmaya başladığı açıktır. Rejim karşıtlığının artık
yalnızca reform talebiyle değil, rejim dışı siyasal beklentilerle de ifade
ediliyor olması mevcut krizi önceki protesto dalgalarından ayıran temel
unsurlardan biridir.
Gösterilere
yönelik devlet müdahalesi ise benzer biçimde niteliksel bir sertleşmeye işaret
etmektedir. Güvenlik güçlerinin doğrudan ve ölümcül şiddet kullanımı sonucu can
kaybının yüzü aşması, rejimin toplumsal maliyetleri göze alma eşiğinin
yükseldiğini göstermektedir. İnternetin ve telefon haberleşmesinin ülke çapında
ve uzun süreli biçimde kesilmesi, yalnızca protestoların eş güdümünü
engellemeyi değil, aynı zamanda yaşanan şiddetin görünürlüğünü azaltmayı
hedefleyen bir stratejiye dönüşmüştür. Bu durum, bilgi alanının açık biçimde
güvenlik endişeleriyle kısıtlandığı yeni bir baskı evresine işaret etmektedir.
Ekonomik
tablo ise bu siyasal krizi besleyen yapısal arka planı oluşturmaktadır. Yüksek
enflasyon, hızla değer kaybeden ulusal para birimi, işsizlik ve temel tüketim
maddelerine erişimde yaşanan zorluklar, özellikle genç ve kentli nüfus için
geleceksizlik algısını kalıcı duruma getirmiştir. Ekonomik başarısızlık,
rejimin ideolojik ve dinsel meşruluk savlarını ortadan kaldırmadığı gibi, bu savları
daha da görünür biçimde aşındırmaktadır. Nitekim son kamuoyu araştırmaları ve alandan
gelen göstergeler, Ayetullah rejiminin toplumun çok büyük bir çoğunluğu
nezdinde (yaklaşık yüzde doksanlık bir kesim tarafından) reddedildiğine işaret
etmektedir.
Bu noktada
İran’daki krizi yalnızca iç dinamiklerle açıklamak da yetersiz kalmaktadır.
İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) örtük ya da açık ya da dolaylı kışkırtmalarının
rejimin güvenlik söylemini sertleştirdiği ve dış tehdit algısının iç baskıyı
meşrulaştırmak için daha yoğun biçimde kullanıldığı görülmektedir. Ancak bu dış
etmenler, krizin kaynağını oluşturmaktan çok mevcut rejim-toplum kopuşunu
derinleştiren hızlandırıcılar olarak işlev görmektedir.
Sayısal
Göstergeler Işığında Krizin Boyutu (Epistemik Sınırlılıklarla)
Bu alt
bölüm, İran’daki krizin ölçeğini nicel göstergelerle görünür kılmayı
amaçlamakta, ancak veri güvenilirliğinin sınırlı olduğu bir bağlamda kesinlik savından
bilinçli olarak kaçınmaktadır. Kullanılan sayısal ifadeler, resmi açıklamalar
ile bağımsız gözlem ve uluslararası kurum kestirimleri arasındaki farklara
işaret eden temkinli bir dil ile sunulmaktadır.
Ekonomik
göstergeler, krizin yapısal niteliğini doğrulamaktadır. Uluslararası finans
kuruluşlarının projeksiyonlarına göre İran ekonomisi son yıllarda ‘yüksek
enflasyon–düşük büyüme’ sarmalına sıkışmış durumdadır. Resmi açıklamalarda
yıllık enflasyon oranı genellikle %40–50 bandında ifade edilse de gıda ve temel
tüketim kalemlerinde görülen fiyat artışlarının bu oranların üzerinde olduğuna
ilişkin yaygın bulgular bulunmaktadır. Ulusal para biriminin değer kaybı ve
satın alma gücündeki erime, orta ve alt gelir gruplarında refah kaybını
derinleştirmektedir.
Toplumsal seferberliğin
ölçeği de nicel olarak dikkat çekicidir. Bağımsız insan hakları kuruluşları ve
açık kaynak izleme ağları, son protesto dalgalarının çok sayıda şehir ve
yerleşim birimine yayıldığını, katılımın ise on binler ile yüz binler arasında
değiştiğini rapor etmektedir. Güvenlik müdahaleleri sırasında yaşanan can
kayıplarına ilişkin kestirimler farklılık göstermekle birlikte, onlarca ila
yüzü aşkın ölümün bildirildiği yönünde bir görüş birlikteliği bulunmaktadır. Bu
rakamlar, protestoların marjinal bir hoşnutsuzluğun ötesine geçtiğine işaret
etmektedir.
Etnik ve
bölgesel bağlamda, İran’ın çok etnik unsurlu yapısı krizin alansal dağılımını
daha da belirginleştirmektedir. Kürt, Beluci, Arap ve Azerbaycanlı Türk nüfusun
yoğun olduğu bölgelerde protesto sıklığı ve güvenlik müdahalelerinin yoğunluğu,
ülke geneline kıyasla daha yüksek düzeylerde rapor edilmektedir. Bu durum,
merkezi devlet kapasitesinin ülke genelinde eşit biçimde işlemediğine ilişkin
nitel bulguları nicel işaretlerle desteklemektedir.
Bu sayısal
göstergeler, tek başına kesin sonuçlar üretmekten çok çalışmanın temel savını
destekleyen deneysel işaretler sunmaktadır. Verilerin sınırlılığı dikkate
alındığında, asıl belirleyici olan rakamların mutlak değeri değil, ekonomik
kötüleşme, toplumsal seferberlik ve alansal farklılaşmanın eş zamanlı ve
süreklilik arz eden eğilimler olarak ortaya çıkmasıdır.
Bu makale,
İran’daki mevcut durumu geçici bir kararsızlık ya da yaklaşan bir devrim
ikiliği içinde ele almamaktadır. Temel sav, İran’ın artık meşruluğunu büyük
ölçüde yitirmiş bir rejim ile henüz ortak ve kurumsal bir siyasal seçenek
üretememiş bir toplum arasında sıkıştığı ve belirsizliğin, şiddetin ve ekonomik
çöküşün iç içe geçtiği yeni bir kriz evresine girdiğidir. Bu çerçevede çalışma,
İran’da bugün yaşananların neden önceki protesto dalgalarından köklü biçimde
farklı olduğunu ve bu farklılığın ülkenin geleceği kadar bölgesel dengeler
açısından da neden kritik bir kırılma noktası oluşturduğunu ele almaktadır.
Amaç ve
Hedefler
Bu makalenin
temel amacı, İran’da son dönemde yaşanan gelişmeleri, geçici bir siyasal kararsızlık
ya da klasik bir protesto dalgası olarak değil, rejimsel bir kırılmaya işaret
eden çok katmanlı bir kriz olarak çözümlemektir. Çalışma, İİC’nin karşı karşıya
olduğu meydan okumaların yalnızca ekonomik başarısızlıklar ya da dış baskılarla
açıklanamayacağını, ideolojik meşruluğun çözülmesi, toplumsal kopuşun
derinleşmesi ve devletin giderek sertleşen güvenlik reflekslerinin eş zamanlı
etkileşimi içinde değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Bu çerçevede
makale, İran yazınında egemen olan iki yaygın yaklaşımı eleştirel biçimde
yeniden düşünmeyi hedeflemektedir. Bunlardan ilki, İran’ı ya ani bir rejim
çöküşünün eşiğinde ya da olağanüstü derecede dayanıklı bir otoriter yapı olarak
ele alan ikili okumadır. İkincisi ise ekonomik krizleri toplumsal hareketlerin
temel ve belirleyici nedeni olarak gören indirgemeci yaklaşımdır. Çalışmanın
amacı, bu çerçevelerin güncel İran deneyimini açıklamakta neden yetersiz
kaldığını ortaya koymak ve daha kapsayıcı bir çözümleyici bakış geliştirmektir.
Makalenin
başlıca hedefleri şu şekilde özetlenebilir:
Son gelişmelerin niteliksel farkını ortaya koymak: Protestoların ölçeği, rejim karşıtı simgelerin
görünürlüğü, dinsel otoritenin hedef alınması ve artan can kayıplarının, önceki
kriz dönemlerinden neden köklü biçimde ayrıştığını çözümlemek.
Rejim–toplum kopuşunu çözümlemek: Ayetullah rejiminin geniş toplumsal
kesimler nezdinde neden ve nasıl meşruluğunu yitirdiğini, bu reddetmenin hangi
siyasal ve sosyolojik dinamiklerle beslendiğini incelemek.
Devletin sertleşen tepkisini açıklamak: Güvenlik aygıtının merkezileşmesi,
internet kesintileri ve artan şiddetin rejimin ayakta kalma stratejisinde ne
tür bir dönüşüme işaret ettiğini değerlendirmek.
Dış etmenlerin rolünü konumlandırmak: İsrail ve Amerika Birleşik
Devletleri’nin örtük ya da dolaylı müdahalelerinin krizi nasıl hızlandırdığını,
ancak neden tek başına belirleyici olmadığını tartışmak.
Geleceğe yönelik çözümleyici çıkarımlar yapmak: İran’ın önünde beliren olası siyasal
yönelimleri, ani bir devrimden çok belirsizliğin ve kararsızlığın
kurumsallaşması olasılığı üzerinden değerlendirmek.
Bu hedefler
doğrultusunda çalışma, İran’daki mevcut durumu normatif yargılar üretmeden,
fakat siyasal gerçekliğin sertliğini perdelemeden ele almayı amaçlamaktadır. Son
hedef, İran’da bugün yaşananların yalnızca ülke içi bir kriz değil, bölgesel
dengeleri ve özellikle Türkiye’nin güvenlik ve dış siyasa hesaplarını doğrudan
etkileme gizil gücüne sahip stratejik bir kırılma olduğunu ortaya koymaktır.
Araştırma
Soruları
Bu çalışma,
İran’daki mevcut krizi sınırlı ve kısır tartışmalarla ele almayı bilinçli
biçimde reddetmektedir. Amaç, rejim değişimi olasılığının ötesine geçen,
ülkenin siyasal bütünlüğünü, ekonomik sürdürülebilirliğini ve devlet
kapasitesini doğrudan ilgilendiren yaşamsal soruları çözümlemenin merkezine
yerleştirmektir. Bu çerçevede makale, aşağıdaki temel araştırma sorularına
odaklanmaktadır:
İran’da mevcut kriz, yalnızca bir rejim değişikliği olasılığına
mı işaret etmektedir, yoksa devletin toprak bütünlüğünü tehdit eden bir
parçalanma sürecine mi evrilmektedir?
Etnik ve bölgesel taleplerin eş zamanlı olarak yükselmesi,
İran devletinin tekil (üniter) yapısı açısından hangi kırılganlıkları ortaya
çıkarmaktadır?
İran ekonomisindeki baş aşağı gidiş yapısal mıdır, yoksa
rejimin siyasa tercihleriyle tersine çevrilebilecek bir nitelik taşımakta
mıdır?
Mevcut ekonomik kriz, kısa ve orta vadede daha da
derinleşecek midir, yoksa rejimin uygulayabileceği sınırlı da olsa dengeleyici siyasa
araçları var mıdır?
İran rejimi, siyasal ve ekonomik krize yanıt olarak ne tür
çözüm stratejileri geliştirebilir ve bu stratejilerin başarı şansı nedir?
Mevcut göstergeler ışığında İran rejiminin çökme olasılığı
nedir ve bu çöküş ani bir rejim değişimi mi, yoksa uzun süreli ve parçalı bir
çözülme mi şeklinde gerçekleşebilir?
Rejim çöküşü ya da devlet zayıflaması durumunda İran’ı
bekleyen temel risk senaryosu rejim değişimi mi, yoksa Suriyeleşme ve
parçalanma olasılığı mıdır?
Bu araştırma
soruları, İran’daki mevcut durumu normatif beklentilerle değil, devletin
bekası, ekonomik sürdürülebilirlik ve toplumsal bütünlük ekseninde ele
almaktadır. Böylece makale, İran üzerine yürütülen tartışmaları soyut rejim çözümlemesi
düzeyinden çıkararak, ülkenin geleceğini belirleyecek somut ve stratejik
sorunlara odaklanmayı hedeflemektedir.
YÖNTEM
Bu çalışma,
İran’da hızlı biçimde değişen siyasal, toplumsal ve ekonomik dinamikleri çözümlemek
amacıyla nitel, süreç odaklı ve bağlama duyarlı bir sürekli güncellenmiş sosyo-politik
çözümleme yaklaşımını benimsemektedir. Araştırma, tek bir zaman dilimine
sabitlenmiş kesitsel çözümlemelerden çok, farklı alanlarda eş zamanlı olarak
ortaya çıkan dönüşümlerin zamansal sürekliliğini ve karşılıklı etkileşimini
esas almaktadır.
Bu çerçevede
yöntem, klasik anlamda nicel veri setlerine dayalı bir sınama modeli kurmaktan çok
protesto dalgaları, rejimin siyasal tepkileri, ekonomik göstergelerdeki bozulma
ve etnik-bölgesel taleplerin eş zamanlı yükselişi gibi olguların süreç
içerisindeki seyrini izlemeye odaklanmaktadır. Çalışma, bu yönüyle süreç izleme
(process-oriented qualitative analysis) ve bağlama duyarlı nitel çözümleme
yaklaşımlarına yakındır, ancak tekil olay içi nedensellik savları üretmek
yerine çok boyutlu kırılganlıkların birikimli etkisini ortaya koymayı
amaçlamaktadır.
Çözümlemede
kullanılan veriler, resmi açıklamalar, uluslararası kuruluşların raporları,
bağımsız insan hakları örgütlerinin değerlendirmeleri, açık kaynak izleme
ağları ve akademik yazında yer alan ikincil kaynaklardan derlenmiştir. İran
bağlamında veri güvenilirliğinin sınırlı olduğu dikkate alınarak, sayısal
göstergeler kesinlik savıyla değil, eğilimleri ve yönelimleri görünür kılan deneysel
işaretler olarak ele alınmıştır.
Yöntemsel
olarak çalışma, İran’daki krizi tek bir açıklayıcı etmene indirgemekten
kaçınmakta ve siyasal rejim yapısı, devlet kapasitesi, ekonomik başarım düzeyi
ve merkez–çevre ilişkileri arasındaki karşılıklı bağımlılığı çözümlemenin
merkezine yerleştirmektedir. Bu yaklaşım, krizin yalnızca rejim değişimi olasılığı
üzerinden değil, aynı zamanda uzun süreli ve alansal olarak parçalı bir devlet
zayıflaması süreci olarak değerlendirilmesini olanaklı kılmaktadır.
Bu yöntemsel
tercih, çalışmanın normatif bir öngörü üretme iddiası taşımadığını, aksine
mevcut eğilimleri kuramsal çerçeve ile ilişkilendirerek, olası risk
senaryolarını çözümleyici düzeyde tartışmayı hedeflediğini ortaya koymaktadır.
KURAMSAL
VE KAVRAMSAL ÇERÇEVE
Bu çalışma,
İran’da yaşanan çok boyutlu krizi açıklayabilmek için üç ana kuramsal yazını
bir araya getiren bütünleşik bir çözümleyici dayanmaktadır: (i) otoriter
rejimlerin dayanıklılığı ve çözülmesi yazını, (ii) devlet kapasitesi ve
merkez–çevre ilişkileri yazını ve (iii) parçalı egemenlik ve devlet zayıflaması
tartışmaları. Bu kuramsal yaklaşım, İran’daki mevcut krizi yalnızca siyasal
iktidarın el değiştirmesi olasılığı üzerinden değil, devletin yönetme,
bütünleştirme ve meşruluk üretme kapasitesinin aşınması üzerinden ele almayı olanaklı
kılmaktadır.
Otoriter
Dayanıklılık ve Rejim Çözülmesi
Otoriter
rejimlerin krizlere karşın ayakta kalabilme kapasitesi, son yirmi yılda siyaset
bilimi yazınında yoğun biçimde tartışılmıştır. Bu yazın, otoriter rejimlerin
yalnızca baskı araçlarıyla değil, aynı zamanda elit koalisyonları, kurumsal
düzenlemeler ve sınırlı rıza üretim mekanizmalarıyla varlıklarını
sürdürebildiklerini ortaya koymaktadır (Linz; Levitsky ve Way). Ancak aynı yazın,
ekonomik çöküş, meşruluk kaybı ve elit bölünmelerinin eş zamanlı duruma gelmesi
durumunda otoriter dayanıklılığın kırılganlaştığını da vurgulamaktadır. Bu
çalışma, İran örneğinde rejimin baskı kapasitesini büyük ölçüde koruduğu, ancak
rıza üretme ve krizleri bütüncül biçimde yönetme kapasitesinin belirgin biçimde
zayıfladığı varsayımından hareket etmektedir.
Devlet
Kapasitesi, Merkez–Çevre İlişkileri ve Meşruluk
Devlet
kapasitesi yazını, siyasal kararlılığı yalnızca rejim türüyle değil, devletin
ülke genelinde vergi toplama, güvenlik sağlama, kamu hizmeti sunma ve hukuksal
düzeni uygulama yeteneğiyle ilişkilendirmektedir (Tilly; Migdal). Bu yaklaşım, merkezi
devletin biçimsel varlığı ile egemenlik alanları arasında önemli farklar
olabileceğini göstermektedir. İran bağlamında ekonomik krizin derinleşmesi,
etnik ve bölgesel taleplerin yükselmesi ve merkezi otoriteye yönelik meşruluğun
aşınması, devlet kapasitesinin alansal ve kurumsal olarak eşitsiz biçimde
işlemeye başladığına işaret etmektedir. Bu durum, tekil devlet yapısının hukuksal
olarak korunmasına karşın uygulamada zayıflaması riskini beraberinde
getirmektedir.
Parçalı
Egemenlik, Devlet Zayıflaması ve Suriyeleşme Tartışması
Devlet
zayıflaması ve parçalı egemenlik yazını, çağdaş devletlerin ani bir çöküşten çok,
uzun süreli ve düzensiz çözülme süreçleri yaşayabileceğini ortaya koymaktadır
(Herbst; Rotberg). Bu bağlamda devletin bazı bölgelerde etkililiğini
sürdürürken, bazı bölgelerde simgesel duruma gelmesi olanaklıdır. Çalışmada
kullanılan “Suriyeleşme” [1]
kavramı, birebir iç savaş koşullarını değil, merkezi otoritenin ülke genelinde
eş zamanlı ve eşit biçimde işlememesi, çoklu güç odaklarının ortaya çıkması ve
devlet kapasitesinin alansal olarak parçalanması anlamını taşımaktadır. İran
örneği, bu tür bir parçalı çözülme sürecinin, ani rejim değişiminden daha olası
bir risk olduğunu göstermektedir.
Kuramsal
Çerçevenin Çalışmaya Katkısı ve Yazınla Konuşma Biçimi
Bu
çalışmanın kuramsal katkısı, İran’daki krizi tek bir yazının sınırları içine
hapsetmek yerine, farklı ancak birbiriyle tamamlayıcı yaklaşımları bilinçli
biçimde birlikte kullanmasında yatmaktadır. Charles Tilly’nin devlet oluşumu ve
kapasitesi üzerine geliştirdiği yaklaşım, devletin yalnızca hukuksal varlığıyla
değil, ülke genelinde egemenlik kurabilme yeteneğiyle değerlendirilmesi
gerektiğini vurgulamaktadır. Bu bakış açısı, İran’da merkezi devletin biçimsel
sürekliliği ile eylemli yönetme kapasitesi arasındaki açılmayı çözümlemek için
temel bir referans noktası sunmaktadır.
Joel
Migdal’ın “devlet-toplum ilişkileri” ve “parçalı egemenlik”
kavramsallaştırması, İran’da merkezi otoritenin farklı toplumsal ve bölgesel
aktörlerle kurduğu ilişkinin neden giderek daha kırılgan duruma geldiğini
açıklamak açısından yol göstericidir. Migdal’ın yaklaşımı, İran’daki mevcut
krizi ani bir çöküşten çok, devletin farklı alanlarda farklı düzeylerde etkili
olduğu bir çözülme süreci olarak ele almayı olanaklı kılmaktadır.
Levitsky ve
Way’in yarışmacı otoriterlik ve otoriter dayanıklılık yazını, İran rejiminin
neden yoğun toplumsal baskıya karşın kısa vadede ayakta kalabildiğini, ancak bu
dayanıklılığın neden sürdürülebilir olmadığını açıklamak için kullanılmaktadır.
Bu çerçeve, rejimin baskı kapasitesi ile meşruluk üretme kapasitesi arasındaki
dengenin İran örneğinde giderek bozulduğunu göstermektedir. Juan Linz’in
otoriter rejimlerin kriz anlarındaki davranış kalıplarına ilişkin çözümlemeleri
de İran’daki siyasal tıkanmanın neden reform ile sertleşme arasında sıkıştığını
anlamaya katkı sunmaktadır.
Acemoğlu ve
Robinson’un kapsayıcı ve dışlayıcı kurumlar ayrımı, bu çalışmada doğrudan bir
ekonomik determinizm savı olarak değil, dolaylı bir çözümleyici arka plan
olarak kullanılmaktadır. İran’da ekonomik krizin yalnızca yanlış siyasa
tercihlerinin sonucu değil, siyasal olarak dışlayıcı kurumların uzun vadeli bir
ürünü olduğu varsayımı, rejimin neden kalıcı bir ekonomik toparlanma
üretemediğini açıklamaktadır.
Son olarak,
Jeffrey Herbst ve devlet zayıflaması yazını, İran’da yaşanan sürecin neden
klasik anlamda bir “başarısız devlet” (failed state) üretmekten çok,
uzun süreli, düzensiz ve alansal olarak parçalı bir devlet kapasitesi
aşınmasına işaret ettiğini ortaya koymaktadır. Bu yazın, çalışmada kullanılan
“Suriyeleşme” kavramının alarm verici bir çöküş senaryosu değil, devletin ülke
genelinde eş zamanlı ve eşit biçimde işlememesini ifade eden çözümleyici bir
araç olarak konumlandırılmasını sağlamaktadır.
Bu bağlamda
çalışma, Tilly ve Migdal’ın devlet kapasitesi ve egemenlik tartışmalarını,
Levitsky ve Way ile Linz’in rejim çözümlemesi yaklaşımlarını ve Acemoğlu ve Robinson
ile Herbst ’in yapısal sınırlamalar yazınını bir araya getirerek, İran krizini
tek boyutlu açıklamaların ötesine taşıyan bütünleşik bir kuramsal çerçeve
sunmaktadır.
Otoriter
Rejim Dayanıklılığının Sınırları
Otoriter
rejim dayanıklılığı yazını, İran gibi rejimlerin baskı kapasitesi, güvenlik
aygıtı ve ideolojik seferberliği yoluyla uzun süre ayakta kalabildiğini
vurgular. Ancak bu yazın, meşruluğun geniş toplumsal kesimler nezdinde
neredeyse tümüyle çözüldüğü durumları açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Bu
çalışma, İran örneğinde baskının artmasının rejim kararlılığını pekiştirmekten çok,
devlet–toplum kopuşunu derinleştirdiği varsayımından hareket etmektedir.
Devlet
Kapasitesi ve Meşruluğun Ayrışması
Çalışma,
devlet kapasitesi ile siyasal meşruluğun her zaman birlikte ilerlemediği
varsayımını benimsemektedir. İran’da güvenlik aygıtının işlevsel olması,
rejimin toplumsal rıza üretebildiği anlamına gelmemektedir. Bu bağlamda İran,
zor araçlarıyla ayakta kalan fakat meşruluk temeli çökmüş bir devlet örneği
olarak ele alınmaktadır.
Rejim
Krizinden Devlet Krizine Geçiş
Makalenin
temel kuramsal savlarından biri, İran’daki sürecin bir rejim krizinden çok
devlet krizine evrilmekte olduğudur. Rejim krizi, iktidar elitinin değişimiyle
çözülebilecek bir sorunken, devlet krizi, toprak bütünlüğü, egemenlik ve
merkezi otorite sorunlarını içermektedir. Etnik taleplerin yükselişi ve merkezi
otoritenin zayıflaması bu geçişin temel göstergeleri olarak ele alınmaktadır.
Ekonomik
Çöküş ve Siyasal Parçalanma İlişkisi
Ekonomik
çöküş, bu çalışmada bağımsız bir değişken değil, siyasal ve toplumsal çözülmeyi
hızlandıran bir çarpan etkisi olarak kavramsallaştırılmaktadır. Hızlanan
enflasyon ve yoksullaşma, yalnızca protestoları tetiklememekte, aynı zamanda
etnik ve bölgesel ayrışmaları da derinleştirmektedir.
Belirsizliğin
Kurumsallaşması
Son olarak
makale, İran’daki mevcut durumu "geçici kararsızlık" yerine
belirsizliğin kurumsallaşması kavramı üzerinden okumaktadır. Bu kavram ne ani
bir çöküşü ne de kalıcı bir kararlılığı öngörür, aksine uzun süreli, yüksek
maliyetli ve yönetilmesi giderek zorlaşan bir siyasal durumu tanımlar.
ÇÖZÜMLEME
Rejim
Krizi mi, Devletin Parçalanma Süreci mi?
Bu bölüm,
çalışmanın ilk ve en kritik araştırma sorusunu ele almaktadır: İran’da yaşanan
mevcut kriz, yalnızca bir rejim değişikliği olasılığına mı işaret etmektedir,
yoksa devletin toprak bütünlüğünü tehdit eden daha derin bir parçalanma
sürecine mi evrilmektedir?
Protestoların
Ölçeği ve Coğrafi Yayılımı
Son dönemde
İran genelinde ortaya çıkan protestolar, yalnızca Tahran ve büyük kentlerle
sınırlı kalmamış ve Kürt, Beluci, Azerbaycanlı Türk ve Arap nüfusun yoğun
olduğu çevre bölgelerde de güçlü biçimde duyulmuştur. Gösterilere katılanların
sayısının yüz binlerle ifade edildiği ve protestoların yüzü aşkın yerleşim
birimine yayıldığına ilişkin çok sayıda alan raporu bulunmaktadır. Bu coğrafi
yayılım, krizin merkezi yönetim ile çevre bölgeler arasındaki tarihsel
gerilimleri yeniden görünür kıldığını göstermektedir.
Etnik Fay
Hatlarının Siyasallaşması
Mevcut krizi
önceki protesto dalgalarından ayıran temel unsurlardan biri, etnik kimliklerin
giderek daha açık biçimde siyasal taleplerle birleşmesidir. Kürt bölgelerinde
özerklik ve yerel yönetim taleplerinin yeniden gündeme gelmesi, Beluci
bölgelerde güvenlik güçleriyle yaşanan yoğun çatışmalar ve Azerbaycanlı Türk nüfusun
yaşadığı bölgelerde merkezi yönetime yönelik ekonomik ve kültürel
hoşnutsuzluğun artması krizin yalnızca rejim karşıtlığıyla sınırlı olmadığını
göstermektedir. Bu talepler henüz ortak bir ayrılma programı etrafında
birleşmemiş olsa da merkezi devlet otoritesinin çevre üzerindeki
bağlayıcılığının zayıfladığını ortaya koymaktadır.
Şiddet,
Can Kayıpları ve Devletin Meşruluk Eşiği
Güvenlik
güçlerinin protestolara verdiği sert yanıt sonucunda can kaybının yüzün üzerine
çıktığına ilişkin yaygın değerlendirmeler bulunmaktadır. Bu düzeyde bir
şiddetin kısa sürede normalleşmesi, rejimin meşruluk üretme kapasitesinin ciddi
biçimde aşındığını göstermektedir. Devletin zor araçlarına daha yoğun
başvurması, kısa vadede denetim sağlayabilse de orta vadede çevre bölgelerde merkezi
otoriteye yönelik yabancılaşmayı derinleştirmektedir.
Ekonomik
Çöküş ve Bölgesel Eşitsizlikler
İran
ekonomisi, hızlanan enflasyon, ulusal paranın değer kaybı ve işsizlik nedeniyle
ciddi bir daralma yaşamaktadır. Veriler ile bağımsız değerlendirmeler
arasındaki farklar saklı kalmakla birlikte, enflasyon oranlarının çok yüksek düzeylere
ulaştığı ve temel tüketim maddelerine erişimin zorlaştığı konusunda geniş bir görüş
birlikteliği vardır. Ekonomik çöküş, özellikle çevre bölgelerde merkezi
devletin yeniden dağıtım kapasitesini zayıflatmakta ve bu durum etnik ve
bölgesel hoşnutsuzlukları daha da keskinleştirmektedir.
Rejim
Değişimi mi, Devlet Krizi mi?
Bu bulgular
birlikte değerlendirildiğinde, İran’daki mevcut krizin yalnızca bir rejim
değişikliği olasılığıyla sınırlı olmadığı görülmektedir. Rejim değişimi, merkezi
devlet yapısının korunabildiği bir senaryoya işaret ederken, mevcut
göstergeler, İran’ın aynı zamanda devlet kapasitesinin aşındığı, merkez–çevre
ilişkilerinin zayıfladığı ve ülke bütünlüğünün tartışmaya açıldığı daha derin
bir kriz sürecine girdiğini göstermektedir. Bu nedenle İran’daki krizi yalnızca
“rejim çöker mi?” sorusuyla ele almak çözümleyici olarak yetersizdir. Asıl
kritik soru, rejim ayakta kalsa dahi İran devletinin mevcut yapısıyla bu çok
katmanlı baskıyı ne kadar süre yönetebileceğidir. Mevcut eğilimler, İran’ın
kısa vadede parçalanacağı anlamına gelmemekle birlikte, orta vadede parçalanma
riskinin ilk kez bu denli açık biçimde gündeme geldiğine işaret etmektedir.
Etnik ve
Bölgesel Taleplerin Yükselişi ve Tekil Devletin Kırılganlıkları
Bu bölüm,
İran’daki etnik ve bölgesel taleplerin eş zamanlı olarak yükselmesinin,
devletin tekil yapısı açısından ne tür yapısal kırılganlıklar ortaya
çıkardığını çözümlemektedir. Temel sav, İran’daki mevcut krizin yalnızca merkezi
iktidarın zayıflamasıyla sınırlı olmadığı ve aynı zamanda uzun süredir
bastırılan çevresel dinamiklerin eş zamanlı biçimde siyasal alana taşındığı bir
çoklu kırılma süreci yarattığıdır.
Tekil
Yapının Tarihsel Dayanaklarının Aşınması: İran devleti, çağdaşlaşma süreci boyunca tekil
yapısını güçlü bir merkezi bürokrasi, güvenlik aygıtı ve ideolojik bütünlük
üzerinden korumuştur. Ancak bu yapı, etnik çeşitliliği yöneten kapsayıcı
siyasal mekanizmalar üretmekten çok, farklılıkları bastırmaya dayalı bir denge
kurmuştur. Mevcut kriz ortamında bu bastırma modeli sürdürülemez duruma gelmiş
ve tekil yapının tarihsel dayanakları hızla aşınmaya başlamıştır.
Etnik
Taleplerin Eş Zamanlılığı ve Merkez–Çevre Kopuşu: Kürt, Beluci, Azerbaycanlı Türk ve
Arap nüfusun yoğun olduğu bölgelerde farklı gerekçelerle yükselen taleplerin
ortak özelliği, merkezi devlete yönelik güvensizliktir. Bu taleplerin aynı
zaman diliminde görünür duruma gelmesi, İran tekil yapısı açısından kritik bir
kırılganlık yaratmaktadır. Çünkü merkez, çevre bölgelerdeki hoşnutsuzlukları
tekil ve yalıtılmış sorunlar olarak yönetme kapasitesini kaybetmektedir.
Güvenlik
Aygıtlarına Dayalı Tekil Devlet Olmanın Ters Etkisi: İran devleti, tekil yapıyı koruma
refleksiyle etnik taleplere büyük ölçüde güvenlik aygıtlarıyla yanıt
vermektedir. Ancak bu yaklaşım, kısa vadede denetim sağlasa da uzun vadede merkezi
otoritenin meşruluğunu daha da zayıflatmaktadır. Tekil yapının güvenlik
üzerinden yeniden üretilmesi, çevre bölgelerde devlete ait olma duygusunu
güçlendirmek yerine, ayrışmayı derinleştirmektedir.
Ekonomik
Çöküşün Tekil Yapıya Etkisi: Ekonomik krizin derinleşmesi, tekil yapının en önemli
dayanaklarından biri olan yeniden dağıtım kapasitesini aşındırmaktadır. Merkezi
devlet, çevre bölgelere ekonomik kaynak aktarma ve refah üretme yeteneğini
kaybettikçe, tekil yapının maddi zemini zayıflamaktadır. Bu durum, etnik ve
bölgesel taleplerin yalnızca kimlik temelli değil, aynı zamanda ekonomik adalet
talebiyle birleşmesine yol açmaktadır.
Tekil
Devletten Parçalı Egemenliğe Geçiş Riski: Etnik ve bölgesel taleplerin eş zamanlı yükselişi,
İran açısından ani bir bölünmeden çok, parçalı egemenlik riskini gündeme
getirmektedir. Bu risk, merkezi devletin bazı bölgelerde eylemli denetimini
sürdürürken, bazı bölgelerde bu denetimin simgesel düzeye inmesiyle ortaya
çıkmaktadır. Tekil yapının hukuken varlığını koruduğu, ancak uygulamada
aşındığı bu senaryo, İran için en yönetilmesi güç kriz biçimlerinden biridir.
Sonuç
olarak, etnik ve bölgesel taleplerin eş zamanlı yükselişi, İran devletinin tekil
yapısında üç temel kırılganlık ortaya çıkarmaktadır: merkezi meşruluğun
zayıflaması, yeniden dağıtım kapasitesinin aşınması ve güvenlik aygıtlarına
dayalı yönetimin ters etki üretmesi. Bu kırılganlıklar, İran’daki krizin
yalnızca siyasal bir rejim sorunu değil, doğrudan devletin örgütlenme biçimini
hedef alan yapısal bir sorun durumuna geldiğini göstermektedir.
Ekonomik
Çöküş Yapısal mı, Tersine Çevrilebilir mi?
Bu bölüm,
İran ekonomisinde gözlenen baş aşağı gidişin niteliğini sorgulamaktadır: Mevcut
ekonomik kriz, rejimin yanlış siyasa tercihlerinin düzeltilmesiyle tersine
çevrilebilecek konjonktürel bir daralma mıdır, yoksa İran devletinin ekonomik
mimarisine içkin yapısal bir çöküş sürecinin dışavurumu mudur?
Makroekonomik
Göstergelerin Süreklilik Arz Eden Bozulması: İran ekonomisinde son yıllarda gözlenen yüksek ve
kalıcı enflasyon, ulusal paranın kronik değer kaybı, reel gelirlerdeki düşüş ve
işsizlik oranlarının artışı, geçici bir şoktan çok yapısal bir bozulmaya işaret
etmektedir. Enflasyonun uzun süredir çift haneli, dönemsel olarak ise çok daha
yüksek oranlara ulaşması fiyat kararlılığının rejimin elindeki araçlarla
sağlanamadığını göstermektedir. Bu durum, para siyasası bağımsızlığının ortadan
kalktığına ve mali disiplinin sürdürülemediğine işaret etmektedir.
Yaptırımlar
mı, Yapısal Zayıflık mı?: Ekonomik çöküş sıklıkla dış yaptırımlarla açıklansa da bu yaklaşım
eksiktir. Yaptırımlar krizi hızlandıran bir dış etmen olmakla birlikte, İran
ekonomisinin kırılganlığı yaptırımlar öncesine uzanmaktadır. Devletin ekonomide
aşırı merkezi rolü, verimsiz kamu işletmeleri, Devrim Muhafızları başta olmak
üzere yarı-askeri yapıların ekonomik alan üzerindeki belirleyici etkisi ve özel
sektörün sistemli biçimde bastırılması yapısal sorunların temel kaynaklarını
oluşturmaktadır.
Ekonomik
Yönetim Kapasitesinin Tükenişi: Rejimin ekonomik krizlere yanıt verme kapasitesi giderek
daralmaktadır. Döviz denetimleri, sübvansiyon siyasaları ve fiyat baskılama
gibi araçlar kısa vadede toplumsal tepkiyi sınırlamayı amaçlasa da orta vadede
piyasa mekanizmalarını daha da bozmakta ve kayıt dışılığı artırmaktadır. Bu
durum, rejimin ekonomi üzerindeki denetimini güçlendirmek yerine, ekonomik
alanın devlet denetiminden kaçmasına yol açmaktadır.
Toplumsal
Rıza ve Ekonomik Meşruluğun Çöküşü: Ekonomik performans, İran rejimi için ideolojik meşruluğun
tamamlayıcı unsurlarından biri olmuştur. Ancak artan yoksullaşma, orta sınıfın
erimesi ve genç işsizliğinin kronik duruma gelmesi, rejimin ekonomik meşruluk
üretme kapasitesini büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Ekonomik kriz, bu
bağlamda yalnızca bir refah sorunu değil doğrudan siyasal kararlılığı aşındıran
bir etmen durumuna gelmiştir.
Tersine
Çevirme Olasılığı Var mı?: Mevcut koşullar altında İran ekonomisindeki gidişi tersine çevirmek,
sınırlı teknik düzenlemelerle olanaklı görünmemektedir. Anlamlı bir toparlanma
için, dış dünyayla ilişkilerin normalleşmesi, güvenlikçi ekonomik yapıların ortadan
kaldırılması, kurumsal saydamlık ve özel sektörün önünün açılması gibi rejimin
ideolojik ve siyasal temelini zorlayan dönüşümler gerekmektedir. Bu tür
dönüşümlerin yaşama geçirilmesi ise mevcut rejim yapısı içinde son derece düşük
bir olasılık olarak görünmektedir.
Bu bulgular
ışığında İran ekonomisindeki baş aşağı gidişin ağırlıklı olarak yapısal nitelik
taşıdığı sonucuna varılmaktadır. Kriz, rejimin belirli siyasa tercihlerinin
düzeltilmesiyle kısa sürede aşılabilecek bir konjonktürel daralma değildir.
Aksine ekonomik çöküş, devlet kapasitesinin aşınması, toplumsal rızanın
tükenmesi ve merkez–çevre kopuşunun derinleşmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu
nedenle ekonomik kriz, İran’da rejimin manevra alanını daraltan değil, rejimi
ve devleti eş zamanlı olarak sıkıştıran temel bir kriz dinamiği olarak ele
alınmalıdır.
Ekonomik
Kriz Derinleşecek mi, Rejimin Dengeleyici Kapasitesi Var mı?
Bu bölüm,
İran’daki mevcut ekonomik krizin kısa ve orta vadede nasıl bir seyir
izleyeceğini sorgulamaktadır. Temel soru şudur: İran ekonomisi mevcut eğilimler
doğrultusunda daha da derinleşen bir kriz sarmalına mı girmektedir, yoksa
rejimin elinde krizi geçici olarak dengeleyebilecek sınırlı siyasa araçları
mevcut mudur?
Kısa
Vadeli Görünüm ve Krizin Derinleşme Eğilimi: Mevcut makroekonomik göstergeler, İran ekonomisinin
kısa vadede kararlılık kazanmasından çok daha da kırılgan duruma geleceğine
işaret etmektedir. Yüksek enflasyonun fiyat beklentilerine yerleşmiş olması,
ulusal paraya duyulan güvenin zayıflığı ve hanehalkı alım gücündeki hızlı
erime, krizin kendi kendini besleyen bir dinamik kazandığını göstermektedir. Bu
koşullar altında ekonomik daralmanın ve toplumsal maliyetlerin kısa vadede
artması beklenmelidir.
Rejimin
Kullandığı Dengeleyici Araçlar: İran rejimi bugüne kadar ekonomik krizi yönetebilmek için
sınırlı ve büyük ölçüde geçici nitelik taşıyan araçlara başvurmuştur. Bunlar
arasında döviz denetimleri, sübvansiyonların yeniden düzenlenmesi, kamu
harcamalarının belirli alanlarda artırılması ve fiyat baskılama siyasaları yer
almaktadır. Ancak bu araçlar, ekonomik sorunların kaynağına müdahale etmekten çok,
krizin toplumsal yansımalarını geciktirmeyi hedeflemektedir.
Kullanılan
Araçların Yapısal Sınırları: Söz konusu dengeleyici siyasaların temel sorunu, uzun vadede
sürdürülebilir olmamalarıdır. Döviz denetimleri kayıt dışı piyasaları
genişletmekte ve sübvansiyonlar bütçe üzerindeki yükü artırmakta ve fiyat
baskılama siyasaları ise arz daralmalarına yol açmaktadır. Bu durum, rejimin
kullandığı her kısa vadeli aracın orta vadede yeni bir kırılganlık ürettiğini
göstermektedir.
Orta
Vadede Manevra Alanının Daralması: Orta vadede İran rejiminin ekonomik manevra alanı daha da
daralmaktadır. Dış kaynaklara erişimin sınırlı olması, yabancı yatırımların yok
denecek düzeyde kalması ve sermaye kaçışının sürmesi, ekonomik toparlanma olasılığını
zayıflatmaktadır. Bu koşullar altında rejimin dengeleyici kapasitesi giderek
teknik bir yönetim sorunu olmaktan çıkmakta, doğrudan siyasal bir sorun durumuna
gelmektedir.
Krizin
Siyasal Sonuçları: Ekonomik
krizin derinleşmesi, yalnızca refah kaybı yaratmakla kalmamakta ve aynı zamanda
siyasal sadakat ilişkilerini de aşındırmaktadır. Kamu çalışanları, alt gelir
grupları ve geleneksel rejim destekçileri arasında artan hoşnutsuzluk, ekonomik
krizin rejimin toplumsal dayanaklarını zayıflattığını göstermektedir. Bu durum,
rejimin güvenlik aygıtlarına daha fazla yaslanmasına yol açmakta, ancak bu
tercihler ekonomik krizi daha da pahalı duruma getirmektedir.
Bu çözümlemeler
ışığında, İran’daki mevcut ekonomik krizin kısa ve orta vadede derinleşme
eğilimi taşıdığı sonucuna varılmaktadır. Rejimin elinde krizi geçici olarak
yavaşlatabilecek sınırlı siyasa araçları bulunsa da bu araçlar yapısal
sorunları çözme kapasitesine sahip değildir. Dolayısıyla ekonomik kriz, denetim
altına alınabilen bir dalgalanma olmaktan çok, rejimin siyasal ve yönetsel
kapasitesini aşındıran süreklilik arz eden bir baskı unsuru olarak varlığını
sürdürecektir.
Rejimin
Olası Çözüm Stratejileri ve Başarı Olasılıkları
Bu bölüm,
İran rejiminin karşı karşıya olduğu çok boyutlu siyasal ve ekonomik krize hangi
çözüm stratejileriyle yanıt verebileceğini ve bu stratejilerin başarı şansını çözümlemektedir.
Çalışmanın temel varsayımı, rejimin önündeki seçeneklerin sayıca fazla
görünmesine karşın, uygulanabilirlik ve sürdürülebilirlik açısından son derece
sınırlı olduğudur.
Baskının
Artırılması ve Güvenliğin Pekiştirilmesi: Rejimin en aşina olduğu strateji, siyasal krizi daha
yoğun baskı ve güvenlik aygıtlarıyla yönetmektir. Protestoların sert biçimde
bastırılması, ifade alanlarının daraltılması ve güvenlik aygıtının merkezi
rolünün güçlendirilmesi bu stratejinin temel unsurlarıdır. Kısa vadede bu
yaklaşım belirli bir denetim sağlayabilir, ancak orta vadede toplumsal
yabancılaşmayı derinleştirmekte ve rejimin meşruluk krizini daha da
ağırlaştırmaktadır. Bu nedenle baskı stratejisinin kalıcı bir kararlılık üretme
kapasitesi düşüktür.
Sınırlı
ve Denetimli Reform Girişimleri: Bir diğer olası strateji, rejimin ideolojik sınırlarını
aşmadan sınırlı reformlara yönelmesidir. Ekonomik alanda bazı teknik
düzenlemeler, yönetsel alanda kesimsel esneklikler ve simgesel siyasal
açılımlar bu çerçevede değerlendirilebilir. Ancak bu tür reformlar, toplumun
geniş kesimlerinin beklentilerini karşılamaktan uzaktır. Daha önemlisi, reform
beklentisini yükselterek rejimin yerine getiremeyeceği taleplerin birikmesine
yol açma riski taşımaktadır. Bu nedenle sınırlı reform stratejisinin kararlılık
üretme olasılığı zayıftır.
Dış Kriz
Üretimi ve Milliyetçiliğin Harekete Geçirilmesi: Rejim, iç krizi yönetebilmek için dış
siyasa alanında denetimli gerilimler üreterek milliyetçilik seferberliğini
artırmayı tercih edebilir. Bölgesel çatışmalar, söylemsel sertleşme ve dış
tehdit algısının yükseltilmesi bu stratejinin araçlarıdır. Ancak mevcut
ekonomik kırılganlıklar ve toplumsal yorgunluk dikkate alındığında, dış kriz
üretiminin iç bütünleşme sağlamaktan çok ekonomik maliyetleri artırma ve
uluslararası baskıyı derinleştirme riski bulunmaktadır. Bu stratejinin başarı
şansı koşullu ve sınırlıdır.
Denetimli
Çözülme ve Otoriter Uyum: Daha az dile getirilen ancak uygulanmakta olan bir diğer strateji,
rejimin belirli alanlarda geri çekilerek krizi zamana yaymasıdır. Bu yaklaşım,
bazı toplumsal taleplerin görmezden gelinmesi, devletin bazı bölgelerde simgesel
varlıkla yetinmesi ve otoriter yönetimin parçalı biçimde sürdürülmesini
içermektedir. Bu strateji ani bir çöküşü geciktirebilir, ancak uzun vadede
devlet kapasitesinin daha da aşınmasına yol açmaktadır.
Bu çözümleme,
İran rejiminin önündeki çözüm stratejilerinin hiçbirinin yüksek başarı
olasılığı taşımadığını göstermektedir. Baskı stratejisi meşruluk krizini
derinleştirmekte, sınırlı reformlar beklenti yönetimini zorlaştırmakta, dış
kriz üretimi ekonomik ve diplomatik maliyetler doğurmakta ve denetimli çözülme
ise devlet kapasitesini aşındırmaktadır. Dolayısıyla İran rejimi, krizi
çözebilecek bir stratejiden çok, krizin sonuçlarını ertelemeye yönelik
tercihler arasında sıkışmış görünmektedir.
Rejimin
Çökme Olasılığı ve Çöküşün Biçimi
Bu bölüm,
çalışmanın son ve en kritik araştırma sorusunu ele almaktadır: Mevcut
göstergeler ışığında İran rejiminin çökme olasılığı nedir ve bu çöküş ani bir
rejim değişimi mi, yoksa uzun süreli ve parçalı bir çözülme şeklinde mi
gerçekleşebilir?
Çöküş
Kavramının Yeniden Tanımlanması: Bu çalışmada rejim çöküşü, yalnızca iktidar elitinin
devrilmesi ya da siyasal sistemin aniden değişmesi olarak tanımlanmamaktadır.
Aksine çöküş, rejimin yönetme, denetleme ve meşruluk üretme kapasitesinin geri
dönülemez biçimde aşınması olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu tanım, ani
rejim değişimi ile uzun süreli çözülme olasılıklarının birlikte ele alınmasını olanaklı
kılmaktadır.
Ani Rejim
Değişimi Olasılığı: Ani
rejim değişimi senaryosu, kitlesel ayaklanma, elit bölünmesi veya güvenlik
aygıtının çözülmesi gibi olağanüstü gelişmeleri gerektirmektedir. Mevcut
koşullarda İran rejiminin güvenlik aygıtını büyük ölçüde denetim altında
tuttuğu ve elit yapının henüz açık bir parçalanma göstermediği görülmektedir.
Bu durum, kısa vadede ani bir rejim değişimi olasılığının görece düşük olduğunu
düşündürmektedir.
Uzun
Süreli ve Parçalı Çözülme Senaryosu: Mevcut göstergeler, İran için daha olası senaryonun ani bir
çöküşten çok uzun süreli ve parçalı bir çözülme olduğunu göstermektedir. Bu
senaryo, devletin bazı alanlarda işlevini sürdürürken, bazı bölgelerde ve siyasa
alanlarında etkinliğini kaybetmesiyle özellik kazanır. Ekonomik kriz, etnik
ayrışma ve meşruluk erozyonu bu süreci besleyen temel dinamiklerdir.
Parçalı
Çözülmenin Siyasal Sonuçları: Parçalı çözülme, rejimin hukuksal varlığını sürdürmesine karşın
aslında zayıfladığı bir durumu ifade etmektedir. Bu süreçte merkezi otorite,
bazı bölgelerde güvenlik aygıtları aracılığıyla varlığını sürdürürken, bazı
bölgelerde simgesel duruma gelebilir. Bu durum, ani bir rejim değişimi
yaratmadan, devlet kapasitesinin ve siyasal bütünlüğün aşamalı biçimde
aşınmasına yol açmaktadır.
Olasılıkların
Değerlendirilmesi: Mevcut
siyasal, ekonomik ve toplumsal göstergeler birlikte değerlendirildiğinde, İran
rejiminin kısa vadede ani bir çöküş yaşama olasılığı sınırlı görünmektedir.
Buna karşılık, orta vadede uzun süreli ve parçalı bir çözülme sürecine girme olasılığı
belirgin biçimde artmaktadır. Bu çözülme, dramatik bir rejim değişiminden çok,
yönetilemeyen bir kararsızlık durumu olarak ortaya çıkabilir.
Sonuç olarak
İran rejimi, ani bir devrim ya da hızlı bir rejim değişimiyle karşı karşıya
olmaktan çok, zaman içinde derinleşen, maliyeti artan ve geri dönüşü giderek
zorlaşan bir çözülme sürecine daha yakındır. Bu durum, rejimin ayakta
kalabileceği anlamına gelmemekte, ancak çöküşün büyük olasılıkla sessiz,
parçalı ve uzun soluklu bir biçim alacağını göstermektedir.
Rejim
Değişimi mi, Suriyeleşme ve Parçalanma mı?
Bu bölüm,
İran’da rejim çöküşü ya da devlet kapasitesinin belirgin biçimde zayıflaması
durumunda ortaya çıkabilecek temel risk senaryolarını karşılaştırmalı biçimde
ele almaktadır. Temel soru şudur: İran’ı bekleyen ana risk, merkezi iktidarın
el değiştirdiği bir rejim değişimi midir, yoksa devlet otoritesinin aşamalı
biçimde çözülerek ülkeyi Suriye benzeri bir parçalanma ve çoklu güç alanları
sürecine sürüklemesi midir?
Rejim
Değişimi Senaryosu - Koşullar ve Sınırlar: Rejim değişimi senaryosu, merkezi devlet aygıtının
büyük ölçüde korunarak siyasal iktidarın el değiştirmesini varsaymaktadır. Bu
senaryonun gerçekleşebilmesi için güvenlik bürokrasisi içinde kapsamlı bir
çözülme, elitler arası açık bir bölünme ve toplumsal karşıtlığın ortak bir
siyasal projede birleşmesi gerekmektedir. Mevcut göstergeler, İran’da bu
koşulların henüz eş zamanlı olarak oluşmadığını ortaya koymaktadır. Muhalefetin
parçalı yapısı, bir liderin henüz ortaya çıkmamış olması, etnik ve bölgesel
taleplerin merkezi bir siyasal programa eklemlenememesi ve güvenlik aygıtının
görece bütünlüğünü koruması rejim değişimini kısa ve orta vadede yüksek
olasılıklı bir senaryo olmaktan uzaklaştırmaktadır.
Suriyeleşme
Kavramının İran Bağlamında Yeniden Ele Alınması: “Suriyeleşme”, bu çalışmada birebir
iç savaş koşullarının kopyalanması olarak değil, merkezi devlet otoritesinin
ülke genelinde eş zamanlı ve eşit biçimde işlememesi, farklı bölgelerde farklı
güç ilişkilerinin ortaya çıkması ve devlet kapasitesinin alansal olarak
parçalanması anlamında kullanılmaktadır. İran bağlamında bu süreç, ani bir
çöküşten çok aşamalı ve düzensiz bir çözülme biçiminde ortaya çıkma gizil gücüne
sahiptir.
Etnik ve
Bölgesel Dinamiklerin Parçalanma Riskini Beslemesi: İran’ın çok etnik unsurlu yapısı,
devlet zayıflaması senaryosunda kritik bir kırılganlık alanı oluşturmaktadır.
Kürt, Beluci, Arap ve Azerbaycanlı Türk nüfusun yoğun olduğu bölgelerde eş
zamanlı olarak artan siyasal ve ekonomik talepler, merkezi otoritenin
zayıflaması durumunda daha özerk ya da eylemli yönetim biçimlerine evrilebilir.
Bu durum, hukuksal bir bölünme olmaksızın ülke genelinde farklı derecelerde
devlet varlığı ortaya çıkmasına yol açabilir.
Güvenlik
Aygıtlarına Dayalı Devlet Geleneğinin Çift Yönlü Etkisi: İran’ın güçlü güvenlik devleti
geleneği, rejim değişimi olasılığını sınırlayan bir unsur olmakla birlikte,
Suriyeleşme riskini bütünüyle ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, merkezi
otoritenin güvenlik aygıtlarına dayalı araçlarla ayakta tutulmaya çalışılması,
devletin bazı bölgelerde varlığını yoğunlaştırırken, diğer bölgelerde geri
çekilmesine neden olabilir. Bu durum, tekil yapının aşınmasına ve parçalı bir
yönetim uygulamasının yerleşmesine zemin hazırlayabilir.
Karşılaştırmalı
Olasılık Değerlendirmesi: Mevcut siyasal, ekonomik ve toplumsal göstergeler birlikte
değerlendirildiğinde, İran için en yüksek risk senaryosunun ani ve bütüncül bir
rejim değişiminden çok, Suriye tipi bir iç savaşa tam olarak benzemeyen ancak
devlet kapasitesinin alansal ve kurumsal olarak parçalandığı uzun süreli bir
çözülme süreci olduğu anlaşılmaktadır. Bu senaryoda İran, tek bir merkezi kriz
yerine, birbiriyle bağlantılı çoklu kriz alanlarıyla karşı karşıya kalabilir.
Sonuç olarak
İran’ı bekleyen temel risk, kısa vadede rejimin yerini alan yeni bir siyasal
düzenin ortaya çıkmasından çok, devletin tekil yapısının aşınması ve merkezi
otoritenin ülke genelinde eşit biçimde işlememesi olasılığıdır. Bu durum,
İran’ın hızla çöken bir devlet durumuna gelmesini değil uzun süreli, maliyeti
yüksek ve yönetilmesi zor bir parçalı kararsızlık sürecine sürüklenmesini daha
olası kılmaktadır.
SİYASA
ÇIKARIMLARI: BÖLGESEL VE KÜRESEL AKTÖRLER AÇISINDAN İRAN KİZİ
Bu bölüm,
İran’da rejim zayıflaması veya parçalı çözülme olasılığı karşısında başlıca
bölgesel ve küresel aktörlerin karşı karşıya olduğu stratejik riskleri ve siyasa
seçeneklerini değerlendirmektedir. Çözümleme, ani rejim değişiminden çok uzun
süreli ve düzensiz bir çözülme olasılığının yüksek olduğu varsayımı üzerine
kuruludur.
Türkiye
Açısından Siyasa Çıkarımları
Türkiye için
İran’daki olası bir devlet zayıflaması, öncelikle sınır güvenliği, düzensiz
göç, etnik hareketlilik ve bölgesel kararsızlık risklerini beraberinde
getirmektedir. Özellikle İran’ın kuzeybatısında ve batısında ortaya çıkabilecek
otorite boşlukları, Türkiye’nin Kürt sorunuyla doğrudan veya dolaylı biçimde
kesişme gizil gücüne sahiptir. Bu bağlamda Türkiye’nin temel çıkarı, İran’da
ani bir rejim değişiminden çok, denetimli ve öngörülebilir bir dönüşüm
sürecinin desteklenmesidir. Ankara açısından öncelikli siyasa çizgisi, sınır
güvenliğinin güçlendirilmesi, İran’daki etnik taleplerin bölgesel bir
zincirleme etki yaratmasının önlenmesi ve Tahran ile güvenlik temelli iletişim
kanallarının açık tutulması olmalıdır. İkinci önemli risk ise bir rejim
krizinde İran’dan Türkiye’de göç dalgasının başlamasıdır.
ABD
Açısından Siyasa Çıkarımları
ABD için
İran’daki çözülme senaryosu, klasik “rejim değişikliği” beklentilerinin
ötesinde karmaşık riskler barındırmaktadır. Uzun süreli bir parçalı çözülme,
nükleer güvenlik, bölgesel milis ağları ve enerji piyasaları açısından yüksek
belirsizlik üretmektedir. Bu nedenle ABD’nin İran siyasasında yalnızca baskı ve
yaptırım odaklı bir yaklaşımın, rejimi zayıflatırken devleti de
aşındırabileceği gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır. Washington açısından
temel ikilem, rejimi sıkıştırırken İran’ın Suriye benzeri bir kararsızlık
alanına dönüşmesini engelleme gerekliliğidir. Bu bağlamda ABD’nin siyasa
seçenekleri, sınırlı diplomatik ilişki ve görüşme kanallarını tümüyle
kapatmayan ve kriz yönetimine odaklı bir çerçeveye evrilmek zorundadır.
Bu bağlamda,
ABD siyasal elitlerinin İran’daki karşıt figürlerle kurduğu uzak durma
şeklindeki ilişki biçimi, krizin dış aktörler tarafından nasıl okunduğuna ilişkin
önemli bir gösterge sunmaktadır. Özellikle eski ABD Başkanı Donald Trump’ın,
İran monarşisinin simgesel temsilcisi olarak öne çıkan Reza Pehlevi ile
doğrudan bir görüşmeyi kabul etmemesi, Washington’un İran’daki muhalefeti tek
bir lider ya da iktidar seçeneği odağı etrafında açık biçimde biçimlemekten
bilinçli olarak kaçındığını göstermektedir. Bu tutum, Reza Pehlevi’nin İran
içindeki sınırlı toplumsal karşılığı, monarşi seçeneğinin muhalefet içinde yeni
kutuplaşmalar üretme gizil gücü ve ABD’nin olası bir rejim sonrası sürecin
siyasal maliyetini üstlenmek istememesiyle yakından ilişkilidir. Bu çerçevede
söz konusu yaklaşım, normatif olarak tartışmaya açık olmakla birlikte, ABD’nin
Irak ve Libya deneyimleri sonrasında rejim sonrası maliyetleri üstlenmekten
kaçınma eğilimi dikkate alındığında, stratejik açıdan akılcı ve riskleri en aza
indirmeye dönük bir tercih olarak değerlendirilebilir. Sonuç olarak bu uzaklık siyasası,
kısa vadede ani bir rejim değişimi ihtimalini sınırlandırmakta, ancak orta
vadede rejimin varlığını sürdürmesine karşın devlet kapasitesinin aşınacağı,
parçalı ve maliyeti giderek artan bir kararsızlık sürecinin önünü açmaktadır.
Bu bağlamda
ABD’nin İran muhalefetine yönelik uzak tutumu, Çin ve Rusya’nın yaklaşımıyla
karşılaştırıldığında daha net biçimde anlam kazanmaktadır. Washington, Trump
örneğinde somutlaştığı üzere, İran’daki muhalefeti tek bir figür etrafında açık
biçimde meşrulaştırmaktan kaçınarak rejim sonrası sürecin siyasal ve güvenlik
maliyetlerini üstlenmemeyi tercih etmektedir. Buna karşılık Rusya ve Çin, karşıt
aktörlerle ilişki kurmaktan bütünüyle kaçınmakta ve mevcut rejimi normatif
olarak savunmasalar dahi, merkezi devlet kapasitesinin korunmasını kendi
çıkarları açısından vazgeçilmez görmektedir. Moskova için İran, denetimsiz bir
çözülmenin Kafkasya ve Orta Asya’ya sirayet edebileceği bir güvenlik alanı iken,
Pekin açısından İran, enerji arz güvenliği ve Kuşak ve Yol Girişimi’nin
sürekliliği bakımından kararlı olması tercih edilen bir düğüm noktasıdır. Bu
nedenle ABD, muhalefeti açıkça sahiplenmeyerek rejim sonrası belirsizliğin
maliyetlerinden kaçınmaya çalışırken, Rusya ve Çin, rejimin zayıflamasına karşın
devlet kapasitesinin en az düzeyde de olsa korunmasını hedefleyen daha tutucu
bir statüko siyaseti izlemektedir. Ortak nokta ise üç aktörün de ani bir rejim
değişiminden çok İran’daki krizi yönetilebilir bir belirsizlik alanı olarak
okumalarıdır.
Bilgi
Alanının Güvenliğinin Artırılması: Devlet Kapasitesinin Yeni Sınırı
İran’daki
mevcut krizin ayırt edici özelliklerinden biri, devletin yalnızca fiziksel
şiddet ve güvenlik aygıtı üzerinden değil, bilgi üretimi, dolaşımı ve erişimi
alanını da doğrudan bir güvenlik sorunu olarak tanımlamasıdır. İnternetin ülke
çapında ve süreklilik arz edecek biçimde kesilmesi, sayısal platformlara
erişimin sistemli olarak engellenmesi ve iletişim altyapısının merkezi denetim
altına alınması, İran devletinin bilgi alanını klasik kamusal alanın bir
parçası olmaktan çıkararak daha güvenli bir egemenlik alanına dönüştürdüğünü
göstermektedir. Bu durum, Charles Tilly’nin devlet kapasitesini yalnızca zor
kullanma tekelinden ibaret görmeyen yaklaşımıyla uyumludur. Çağdaş devlet,
egemenliğini yalnızca şiddet araçlarıyla değil, bilgi akışını düzenleme ve
denetleme kapasitesiyle de kurar. İran örneğinde ise bu kapasite, yönetilebilir
bir kamusal alan üretmekten çok kamusal alanın askıya alınmasına yönelmiştir.
Bu tercih, kısa vadede protestoların eş güdümünü zorlaştırsa da orta vadede
devlet ile toplum arasındaki iletişim kanallarını tümüyle koparma riski
taşımaktadır. Joel Migdal’ın “parçalı egemenlik” yaklaşımı açısından
bakıldığında, bilgi alanının güvenli kılınması, merkezi devletin toplumu
düzenleme kapasitesini güçlendirmekten çok, toplumun devlet dışı bilgi ve eş
güdüm ağlarına yönelmesini özendiren bir etki üretmektedir. İnternet
kesintileri ve sayısal baskı, rejimin görünürlüğünü azaltırken, aynı zamanda
devletin hangi alanlarda egemen olduğu sorusunu da belirsizleştirmektedir. Bu
bağlamda bilgi alanındaki sertleşme, devlet kapasitesinin arttığına değil,
kapasitenin sınırlarına ulaşıldığına işaret etmektedir.
Bu noktada
Elon Musk’ın Starlink sistemini İran için erişime açması, bilgi alanının
güvenli kılınmasına karşı dışsal ve asimetrik bir müdahale olarak önem
kazanmaktadır. Starlink hamlesi, doğrudan bir rejim değişikliği stratejisi
sunmaktan çok İran devletinin bilgi alanındaki tekelini aşındırarak merkezi
otoritenin ülke genelinde eş zamanlı ve eşit biçimde işlemesini
zorlaştırmaktadır. Bu tür müdahaleler, rejimin baskı kapasitesini kısa vadede
sınırlayabilir, ancak daha önemlisi, devletin egemenlik alanını alansal ve
işlevsel olarak parçalı duruma getiren bir etki yaratmaktadır.
Sonuç olarak
İran’da bilgi alanının güvenli kılınması rejimin denetleme kapasitesinin bir
göstergesi olmaktan çok meşruluk temelli yönetişimden zor temelli yönetime
geçişin açık bir işareti olarak değerlendirilmelidir. Bu geçiş, ani bir rejim
çöküşünü zorunlu kılmamakla birlikte, devletin toplumu bütünleştirme, rıza
üretme ve krizleri kurumsal kanallar üzerinden yönetme kapasitesini
aşındırmaktadır. Bu nedenle bilgi alanı, İran krizinde yalnızca teknik bir
iletişim sorunu değil, devletin geleceğini belirleyecek temel egemenlik
alanlarından biri durumuna gelmiştir.
Avrupa
Birliği Açısından Siyasa Çıkarımları
Avrupa
Birliği için İran’daki olası bir parçalı çözülme, göç, enerji arz güvenliği ve
bölgesel çatışmaların Avrupa’ya taşınması risklerini artırmaktadır. AB’nin
normatif dış siyasa söylemi, İran bağlamında uygulamada sınırlamalarla karşı
karşıyadır. Rejimin zayıflaması, insan hakları açısından yeni alanlar
açabileceği gibi, denetimsiz bir devlet aşınması durumunda daha sert ve keyfi
yönetim uygulamalarını da beraberinde getirebilir. Bu nedenle AB açısından
öncelik, İran’da ani kırılmalar yerine, devlet kapasitesinin tümüyle çökmesini
önleyecek kararlılık odaklı bir yaklaşım geliştirmek olmalıdır. Enerji, insancıl
yardım ve sınırlı ekonomik etkileşim alanları, AB’nin elindeki başlıca
kaldıraçlar olarak öne çıkmaktadır.
Bu çerçevede
İsrailli bir bakanın çağrısının ardından Elon Musk’ın Starlink uydu sistemini
İran için erişime açması, dış aktörlerin İran’daki krizi nasıl yönettiğine ilişkin
dikkat çekici bir ara sinyal üretmiştir. Starlink hamlesi, doğrudan bir rejim
değişikliği stratejisinden çok, rejimin en kritik kontrol alanlarından biri
olan bilgi ve iletişim altyapısını kısmen devre dışı bırakmaya yönelik sınırlı
ve asimetrik bir müdahale niteliği taşımaktadır. Bu adım, İran toplumunun
muhalefetini merkezi bir liderlik etrafında örgütlemekten bilinçli olarak
kaçınan ABD yaklaşımıyla çelişmemekte ve aksine rejimin baskı kapasitesini
aşındırırken rejim sonrası sorumluluğu üstlenmeyen bir “düşük düzeyde müdahale”
modeline işaret etmektedir. Starlink’in sağladığı bağlantı, kısa vadede
protesto kapasitesini artırabilir ancak orta vadede daha önemli etkisi,
devletin bilgi alanındaki egemenliğini kırarak merkezi otoritenin ülke
genelinde eş zamanlı ve eşit biçimde işlememesini hızlandırmasıdır. Bu durum,
ani bir rejim değişimini güvence altına almaktan çok İran’ı daha parçalı, daha
zor yönetilen ve maliyeti artan bir kararsızlık sürecine sürükleme gizil gücü
taşımaktadır.
Rusya
Açısından Siyasa Çıkarımları
Rusya,
İran’daki olası bir çözülmeyi hem fırsat hem de risk olarak
değerlendirmektedir. Kısa vadede İran’ın Batı ile daha da gerilmesi,
Moskova’nın Tahran üzerindeki nüfuzunu artırabilir. Ancak uzun süreli ve denetimsiz
bir parçalanma, Rusya’nın Kafkasya ve Orta Asya’daki güvenlik çıkarlarını
doğrudan tehdit edebilir. Ayrıca İran’ın Suriye benzeri bir kararsızlık alanına
dönüşmesi, Rusya’nın bölgesel askeri ve diplomatik yükünü artıracaktır. Bu
nedenle Moskova’nın temel çıkarı, İran’da mevcut rejimin birebir korunmasından çok,
merkezi devlet kapasitesinin en az düzeyde ayakta tutulmasıdır. Rusya’nın siyasası
bu nedenle statükoyu mutlak biçimde savunmaktan çok, denetimli kararlılığın
sürdürülmesine odaklanmaktadır.
Çin
Açısından Siyasa Çıkarımları
Çin
açısından İran’daki kriz, öncelikle enerji güvenliği, Kuşak ve Yol Girişimi’nin
sürekliliği ve ABD etkisinin sınırlandırılması bağlamında stratejik önem
taşımaktadır. İran, Çin için yalnızca bir enerji tedarikçisi değil, aynı
zamanda Orta Doğu–Orta Asya çizgisinde Batı dışı ekonomik ve diplomatik düzenin
önemli bir bileşenidir. Bu nedenle Pekin, İran’da ani bir rejim değişiminden çok,
öngörülebilir ve merkezi devlet kapasitesini koruyan bir kararlılığı tercih
etmektedir. İran’ın uzun süreli ve parçalı bir çözülme sürecine girmesi, Çin
açısından ciddi riskler doğurmaktadır. Devlet kapasitesinin aşınması, Çin
yatırımlarının güvenliğini tehlikeye atabileceği gibi, enerji tedarik
zincirlerinde süreklilik sorunları yaratabilir. Ayrıca İran’daki kararsızlığın
Orta Asya’ya yayılması, Çin’in Sincan bölgesi bağlamındaki güvenlik duyarlılıklarını
da dolaylı biçimde etkileyebilir. Bu çerçevede Çin’in İran siyasası, açık rejim
savunusundan çok, ekonomik ilişkiler yoluyla devlet kapasitesini ayakta tutmaya
yönelik yararcı bir çizgide ilerlemektedir. Pekin, yaptırımlara meydan okuyan
sert bir tavır almaktan kaçınırken, aynı zamanda İran’ın tümüyle çöken bir
devlete dönüşmesini önleyecek en az düzeyde ekonomik ve diplomatik desteği
sürdürme eğilimindedir. Bu yaklaşım, Çin’in İran krizine ideolojik değil, kararlılık
ve çıkar temelli yaklaştığını göstermektedir. Değerlendirilecek olursa, bölgesel
ve küresel aktörler açısından İran’daki kriz, basit bir rejim değişimi sorunu
olmaktan çıkmış durumdadır. En yüksek risk, İran’ın uzun süreli ve parçalı bir kararsızlık
sürecine sürüklenmesi ve bunun bölgesel güvenlik mimarisini aşındırmasıdır. Bu
nedenle Türkiye, ABD, AB ve Rusya’nın çıkarları farklılaşsa da ortak kesişim
noktası İran’da ani ve denetimsiz bir çöküşün önlenmesi gerekliliğidir. Bu
durum, aktörleri ideolojik tercihlerden çok kriz yönetimi ve zarar azaltma
odaklı siyasalara yöneltmektedir.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma,
İran’da son dönemde derinleşen siyasal, toplumsal ve ekonomik krizi, dar
anlamda bir rejim değişikliği tartışmasının ötesine taşıyarak, devlet
kapasitesi, toplumsal meşruluk ve toprak bütünlüğü eksenlerinde bütüncül bir
çerçevede ele almıştır. Çözümleme boyunca ortaya konulan bulgular, İran’da
yaşanan krizin geçici ya da konjonktürel bir dalgalanma olmadığını, aksine uzun
süredir birikmekte olan yapısal sorunların eş zamanlı biçimde görünür duruma
geldiği çok katmanlı bir kırılma sürecine işaret ettiğini göstermektedir.
Çalışmanın
temel savı İran’daki mevcut krizin yalnızca “rejim ayakta kalacak mı?”
sorusuyla açıklanamayacağıdır. Rejim, kısa vadede güvenlik aygıtı ve baskı
kapasitesi sayesinde varlığını sürdürebilir görünse de bu durum devletin
yönetme, bütünleştirme ve meşruluk üretme kapasitesinin aynı ölçüde korunduğu
anlamına gelmemektedir. Ekonomik çöküşün yapısal niteliği, toplumsal rızanın
hızla aşınması ve etnik-bölgesel taleplerin eş zamanlı yükselişi, İran’da
devlet kapasitesinin alansal ve kurumsal olarak parçalanma riskini
artırmaktadır.
Çözümleme,
ani ve bütüncül bir rejim değişimi olasılığının kısa vadede sınırlı olduğunu,
buna karşılık orta vadede daha olası senaryonun, uzun süreli, düzensiz ve
parçalı bir çözülme süreci olduğunu ortaya koymuştur. Bu süreç, İran’ın hızla
çöken bir devlete dönüşmesini değil, merkezi otoritenin ülke genelinde eşit
biçimde işlemekte zorlandığı, farklı bölgelerde farklı düzeylerde devlet
varlığının duyulduğu bir kararsızlık durumunu ifade etmektedir. Bu bağlamda
“Suriyeleşme”, birebir iç savaş koşullarından çok, devlet kapasitesinin aşamalı
ve alansal olarak aşınması anlamında kullanılmalıdır.
Çalışmanın siyasa
çıkarımları, bölgesel ve küresel aktörlerin İran krizine yaklaşımında ortak bir
kesişim noktasına işaret etmektedir. Türkiye, ABD, Avrupa Birliği, Rusya ve
Çin’in İran’a yönelik öncelikleri ve araçları farklılaşsa da bu aktörlerin tümü
açısından en yüksek risk senaryosu, İran’da ani bir rejim değişiminden çok denetimsiz
bir devlet zayıflaması ve parçalı kararsızlık sürecidir. Bu durum, İran sorununu
ideolojik tercihlerden çok, kriz yönetimi ve zarar azaltma bakış açılarıyla ele
almayı zorunlu kılmaktadır. Bu çerçevede İran krizi, ani bir rejim değişiminden
çok uzun süreli ve maliyeti artan bir devlet kapasitesi aşınması riskine işaret
etmektedir.
Sonuç olarak
İran, ne yakın vadede kaçınılmaz bir rejim devriminin eşiğindedir ne de mevcut
krizleri mevcut araçlarla sürdürülebilir biçimde yönetebilecek bir kapasiteye
sahiptir. Rejimin ayakta kalması olanaklı olsa dahi, bu durum devletin
bütünlüğünün, toplumsal rızanın ve yönetişim kapasitesinin aynı ölçüde
korunacağı anlamına gelmemektedir. Bu nedenle İran krizi, tek bir kırılma anı
değil, zaman içinde derinleşen, maliyeti artan ve bölgesel etkileri giderek
genişleyen bir çözülme süreci olarak ele alınmalıdır. Bu sürecin nasıl
evrileceği, yalnızca İran iç dinamiklerine değil, aynı zamanda bölgesel ve
küresel aktörlerin krizi yönetme biçimlerine de doğrudan bağlı olacaktır.
Kaynakça
Acemoğlu,
D., ve Robinson, J. A. (2012). Why Nations Fail: The Origins of Power,
Prosperity, and Poverty. New York: Crown Publishers.
Herbst, J.
(2000). States and Power in Africa: Comparative Lessons in Authority and
Control. Princeton: Princeton University Press.
Linz, J. J.
(2000). Totalitarian and Authoritarian Regimes. Boulder: Lynne Rienner
Publishers.
Levitsky,
S., ve Way, L. A. (2010). Competitive Authoritarianism: Hybrid Regimes after
the Cold War. Cambridge: Cambridge University Press.
Migdal, J.
S. (1988). Strong Societies and Weak States: State–Society Relations and State
Capabilities in the Third World. Princeton: Princeton University Press.
Migdal, J.
S. (2001). State in Society: Studying How States and Societies Transform and
Constitute One Another. Cambridge: Cambridge University Press.
Rotberg, R.
I. (Ed.). (2004). When States Fail: Causes and Consequences. Princeton:
Princeton University Press.
Tilly, C.
(1992). Coercion, Capital, and European States, AD 990–1992. Oxford: Blackwell.
Tilly, C.
(2005). “War Making and State Making as Organized Crime.” In P. Evans, D.
Rueschemeyer ve T. Skocpol (Eds.), Bringing the State Back In (pp. 169–191).
Cambridge: Cambridge University Press.
[1] Bu
çalışmada ‘Suriyeleşme’, iç savaşı değil, devlet kapasitesinin alansal olarak
parçalanmasını ifade etmektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder