Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

31 Ocak 2026 Cumartesi

 

Şam–SDG Anlaşması, Tekil Devlet Sorunu ve Türkiye’nin Güvenlik Açmazı

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

Öz

Bu makale, Şam ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında imzalanan bütünleşme anlaşmasını siyasal, yönetsel ve güvenlik boyutlarıyla çözümlemektedir. Çalışma, anlaşma metni ile SDG liderliği tarafından yapılan anlaşma sonrası sözlü açıklamaları birlikte ele alarak, Suriye’de tekil devletin yeniden kurulmasına ilişkin savların ne ölçüde karşılık bulduğunu incelemektedir. Metin çözümlemesi ve tematik-frekans çözümlemesi, güvenlik yetkisinin paylaşımı, yerel yönetsel yapıların merkezi devletle bütünleşmesinin sınırları ve uluslararası aktörlerin rolü etrafında yoğunlaşan önemli belirsizliklere işaret etmektedir. Bulgular, “tek devlet ve tek ordu” söylemine karşın SDG’nin kurumsal ve güvenlik alanındaki varlığının sürdüğünü ve tekil devlet ilkesinin tam olarak kurulamadığını göstermektedir. Bu durum, Türkiye’nin Suriye siyasasındaki temel beklentileriyle çelişmekte ve SDG’nin devamlılığı üzerinden PKK bağlantılı güvenlik risklerinin ortadan kalkmadığına işaret etmektedir. Makale, ortaya çıkan düzenlemenin katı bir tekil devlet kavramından çok görüşmeci, çok aktörlü ve asimetrik bir yönetişim modeline işaret ettiğini savunmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Suriye, Şam–SDG uzlaşması, tekil devlet, devlet egemenliği, kamu hizmetlerinin bütünleşmesi, yerel yönetimler, demokratik konfederalizm

Abstract

This article analyzes the integration agreement between Damascus and the Syrian Democratic Forces (SDF) by examining its political, administrative, and security dimensions. By jointly assessing the written text of the agreement and post-agreement oral statements made by SDF leadership, the study evaluates whether the proclaimed objective of reconstructing a unitary Syrian state is being effectively realized. Textual analysis and thematic frequency measurements reveal significant ambiguities surrounding the distribution of security authority, the limits of institutional integration, and the role of international actors. The findings indicate that, despite the rhetoric of “one state and one army,” the SDF’s organizational and security presence persists, preventing the full establishment of a unitary state in practice. From Turkey’s perspective, this outcome contradicts core security expectations and suggests the continued presence of PKK-linked security risks through the institutional continuity of the SDF. The article argues that the emerging arrangement reflects a negotiated, multi-actor, and asymmetrical governance model rather than a consolidated unitary state.

Keywords: Syria, Damascus–SDF agreement, unitary state, state sovereignty, integration of public services, local governance, democratic confederalism

GİRİŞ

Suriye iç savaşının son aşamalarında, özellikle kuzeydoğu bölgelerdeki Kürt nüfus ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam yönetimi arasında varılan anlaşmalar, ülkenin tekil devlet yapısı ve etnik-toplumsal dengeleri açısından tarihsel bir dönüm noktasıdır. 30 Ocak 2026 tarihinde yayımlanan anlaşma metni, SDG’nin orduyla bütünleşmesi, sivil kurumların merkezi devlet yapısına uyumlandırılması ve petrol alanları ile havaalanlarının devri gibi düzenlemeleri içerirken, Tom Barrack’ın ABD bakış açısından yayımladığı mesaj, bu sürecin siyasal ve uluslararası çerçevesini açıklamakta ve Kürtlerin haklarının güvence altına alınması ile ulusal birliğin korunmasını öne çıkarmaktadır.

Bu belgeler birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan kaynaklar olarak okunmalıdır. Anlaşma metni, “ne yapılacak?” sorusuna yanıt verirken, Barrack mesajı “neden ve hangi sınırlar içinde yapılacak?” sorusuna açıklık getirmektedir. Bu açıdan, iki belgeyi birlikte çözümlemek hem Kürtlerin elde ettiği hakları hem de merkezi devletin konumunu ve ABD’nin rolünü bütünlüklü olarak anlamak için zorunludur.

Süreç, Kürtler için önemli kazanımlar sunarken (vatandaşlık hakları, kültürel koruma, siyasal katılım), devletin tekil yapısında eylemli olarak bir esneme yaratmakta ve Dürziler, Aleviler ve Sünni aşiretler açısından emsal ve tartışmalı bir gündem ortaya çıkarmaktadır. Bu bağlamda, Suriye’nin tekil devlet söylemi ile eylemli olarak çoğulculuk arasındaki gerilim, anlaşmanın uygulanabilirliği ve sürdürülebilirliği açısından öneme sahiptir.

Bu çalışma, Şam–SDG bütünleşme anlaşmasını ve ABD’nin açıklamalarını karşılaştırmalı metin çözümlemesi yöntemiyle çözümleyerek hem anlaşmanın boyutlarını hem de siyasal ve diplomatik sınırlarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışmanın amacı, bu sürecin Suriye devleti, Kürt toplumu, diğer etnik ve dini gruplar ile bölgesel aktörler açısından oluşturduğu olası sonuçları değerlendirmektir.

AMAÇ VE HEDEFLER

Bu çalışmanın temel amacı, SDG ile Şam yönetimi arasında varılan bütünleşme anlaşmasını ve bu anlaşmayı tamamlayıcı nitelikteki ABD kaynaklı siyasal söylemi, Suriye’nin tekil devlet yapısı, kimlik siyaseti ve kamu yönetimi bakış açısından çözümlemektir. Çalışma, söz konusu anlaşmanın Kürtler açısından hangi hak ve kazanımları içerdiğini, buna karşılık merkezi devletin hangi alanlarda yetki ve denetimi yeniden kurduğunu ortaya koymayı hedeflemektedir.

Bu genel amaç doğrultusunda çalışmanın özel hedefleri şunlardır:

Şam–SDG bütünleşme anlaşmasının askeri, yönetsel ve sivil boyutlarını sistemli biçimde çözümlemek,

Anlaşma metni ile Tom Barrack tarafından dile getirilen ABD söylemini karşılaştırmalı olarak değerlendirerek, bu iki belgenin birbirini dışlayan değil, tamamlayan niteliklerini ortaya koymak,

Bütünleşme sürecinin kamu hizmetlerinin üretimi, yerel yönetişim ve yönetsel yapı üzerindeki olası etkilerini incelemek,

Kürtlere tanınan hakların bireysel mi yoksa toplu nitelik mi taşıdığını tartışmak,

Bu düzenlemenin Suriye’deki diğer toplumsal gruplar (Aleviler, Dürziler, Türkmenler ve Sünni aşiretler) açısından emsal oluşturup oluşturmayacağını değerlendirmek,

Sürecin bölgesel yansımalarını, özellikle Türkiye açısından ortaya çıkabilecek siyasal ve güvenlik sonuçları bağlamında çözümlemek.

Bu çerçevede çalışma, Şam–SDG anlaşmasını yalnızca bir güvenlik ve bütünleşme düzenlemesi olarak değil, aynı zamanda Suriye’de tekil devlet anlayışının eylemli olarak nasıl dönüştüğünü gösteren siyasal ve yönetsel bir kırılma noktası olarak ele almaktadır.

ARAŞTIRMA SORULARI

Bu çalışma, Şam–SDG bütünleşme anlaşmasını ve bu süreci tamamlayıcı nitelikteki ABD söylemini aşağıdaki temel araştırma soruları çerçevesinde incelemektedir:

Şam–SDG bütünleşme anlaşması, Suriye’nin tekil devlet anlayışında bir sapma mı, yoksa bu anlayışın yeni koşullara uyarlanmış bir devamı mıdır?

Anlaşma kapsamında Kürt toplumuna tanınan haklar, toplu siyasal statüye mi işaret etmektedir, yoksa bireysel vatandaşlık haklarıyla mı sınırlıdır?

SDG’nin askeri ve yönetsel yapılarının merkezi devletle bütünleşmesi kamu hizmetlerinin üretimi ve yerel yönetişim uygulamalarını nasıl etkileyecektir?

Anlaşma metni ile Tom Barrack tarafından dile getirilen ABD söylemi arasında bir çelişki mi, yoksa birbirini tamamlayan bir siyasal çerçeve mi bulunmaktadır?

Bu düzenleme, Suriye’deki diğer etnik ve mezhepsel gruplar (Aleviler, Dürziler ve Sünni aşiretler) açısından emsal oluşturabilecek bir model niteliği taşımakta mıdır?

Şam–SDG anlaşmasının ortaya çıkardığı yeni denge, Türkiye’nin Suriye siyasası ve güvenlik algısı açısından nasıl değerlendirilebilir?

YÖNTEM

Bu çalışma, nitel araştırma yöntemine dayanmaktadır. Araştırmada, SDG ile Şam yönetimi arasında imzalanan bütünleşme anlaşması ile bu anlaşmayı tamamlayıcı nitelikteki ABD kaynaklı siyasal söylem, karşılaştırmalı metin çözümlemesi yöntemiyle çözümlenmiştir. Bu yaklaşım, söz konusu belgelerin yalnızca içeriklerini değil, aynı zamanda üretildikleri siyasal bağlamı, hedef kitlelerini ve taşıdıkları normatif varsayımları da ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Çalışmada kullanılan metin çözümlemesi, üç düzeyde gerçekleştirilmiştir. İlk olarak, anlaşma metni ve Tom Barrack tarafından yayımlanan açıklama, kavramsal ve tematik içerikleri bakımından incelenmiş, bütünleşme, tekillik, vatandaşlık, güvenlik ve kamu yönetimi gibi temel kavramların nasıl tanımlandığı ve hangi bağlamlarda kullanıldığı çözümlenmiştir. İkinci olarak, metinlerde öne çıkan söylemler kadar, bilinçli biçimde dışarıda bırakılan veya belirsiz bırakılan unsurlar da değerlendirilmiş; özellikle yerel özerklik, toplu siyasal statü ve yerel güvenlik yapılanmalarına ilişkin sessizlikler çözümlemenin önemli bir parçası olarak ele alınmıştır. Üçüncü aşamada ise her iki metin çapraz bir okuma ile karşılaştırılmış ve benzerlikler, farklılıklar ve tamamlayıcılıklar saptanarak bu belgelerin birbirini dışlayan değil, karşılıklı olarak anlamlandıran bir bütün oluşturduğu gösterilmiştir.

Bu yöntemsel yaklaşım, Şam–SDG bütünleşme sürecinin yalnızca teknik bir güvenlik düzenlemesi olmadığını, aynı zamanda Suriye’de tekil devlet anlayışının yeniden tanımlandığı siyasal ve yönetsel bir dönüşüm süreci olduğunu ortaya koymayı olanaklı kılmaktadır. Böylece çalışma, normatif söylem ile eylemli olarak uygulama arasındaki ilişkiyi çözümleyerek, anlaşmanın kısa ve orta vadeli sonuçlarını değerlendirmeyi hedeflemektedir.

KAVRAMSAL VE KURAMSAL ÇERÇEVE

Bu çalışmada Şam–SDG bütünleşme anlaşması, devlet yapısı, kimlik siyaseti ve kamu yönetimi bağlamında ele alınmaktadır. Çözümlemenin kavramsal çerçevesi, bütünleşme, tekil devlet, vatandaşlık, yerel yönetişim ve kamu hizmeti üretimi kavramları üzerine kurulmuştur. Kuramsal çerçeve ise merkez–çevre ilişkileri, tanınma siyaseti ve çatışma sonrası (post-conflict) yönetişim yaklaşımlarından yararlanılarak oluşturulmuştur.

Kavramsal Çerçeve

Bütünleşme, bu çalışma bağlamında, silahlı ve sivil yapıların merkezi devlet kurumları içine alınmasını ifade etmektedir. Ancak bütünleşme yalnızca yönetsel bir uyum süreci değil, aynı zamanda siyasal iktidarın yeniden dağıtımı ve meşruluğun yeniden oluşturulması sürecidir. Şam–SDG anlaşmasında bütünleşme, askeri birliklerin ulusal orduya katılımı, sivil kurumların merkezi mevzuata uyumlandırılması ve kamu hizmetlerinin devlet eliyle yürütülmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Tekil devlet, egemenliğin tek merkezde toplandığı ve ülke genelinde yeknesak bir hukuksal ve yönetsel düzenin geçerli olduğu devlet modelini ifade eder. Suriye örneğinde tekil devlet anlayışı, tarihsel olarak Arap ulusal kimliği ile özdeşleşmiş ve etnik ya da mezhepsel çoğulculuğa sınırlı alan tanımıştır. Bu bağlamda Şam–SDG anlaşması, tekil devlet söylemi korunurken, uygulamada sınırlı ve koşullu bir çoğulculuğun ortaya çıktığı bir düzenleme olarak değerlendirilebilir.

Vatandaşlık, bu çalışmada yalnızca hukuksal statü değil, aynı zamanda siyasal katılım ve kültürel tanınma boyutlarıyla ele alınmaktadır. Kürtlerin uzun süre maruz kaldığı vatansızlık, dil yasakları ve ayrımcı uygulamalar göz önünde bulundurulduğunda, anlaşmada yer alan vatandaşlık ve kültürel hak vurguları önemli bir dönüşüme işaret etmektedir. Bununla birlikte, bu hakların toplu siyasal statüden çok bireysel haklar temelinde tanımlandığı görülmektedir.

Yerel yönetişim ve kamu hizmeti üretimi, çatışma sonrası toplumlarda devletin meşruluğunu yeniden kurmasında merkezi bir role sahiptir. Kamu hizmetlerinin üretimi ve dağıtımı, devlet–toplum ilişkilerinin somutlaştığı alanlardan biridir. Şam–SDG bütünleşme süreci, kamu hizmetlerinin yeniden merkezileştirilmesi ile yerel aktörlerin sistem içine alınması arasında bir denge kurma arayışını yansıtmaktadır.

Kuramsal Çerçeve

Çalışmanın kuramsal çerçevesi, öncelikle merkez–çevre ilişkileri yaklaşımına dayanmaktadır. Bu yaklaşım, merkezi devletin otoritesini kurarken çevresel aktörlerle nasıl görüşme yaptığını ve hangi koşullarda ödünler verdiğini açıklamak için kullanılmaktadır. Şam–SDG anlaşması, merkezi devletin askeri ve yönetsel kapasitesini yeniden kurarken çevresel bir aktör olan SDG ile pazarlık yoluyla bir uzlaşıya vardığını göstermektedir.

İkinci olarak, tanınma siyaseti (politics of recognition) kuramı, Kürtlerin taleplerinin nasıl sınırlandırıldığını ve hangi ölçüde kabul edildiğini çözümlemek için yararlıdır. Anlaşmada kültürel ve eğitsel özgünlüklerin tanınması, simgesel ve bireysel düzeyde bir tanınmayı ifade ederken, toplu siyasal özerkliğin açıkça dışarıda bırakılması dikkat çekicidir.

Son olarak, çatışma sonrası yönetişim yazını iç savaş sonrası devletlerin güvenlik, meşruluk ve kamu hizmeti üretimi alanlarında karşılaştıkları zorlukları anlamak açısından önemli bir çerçeve sunmaktadır. Bu yazın, Şam–SDG bütünleşmesini geçici bir kararlılık düzenlemesi olarak değil, Suriye’de devletin yeniden kurulmasına yönelik daha geniş bir yönetsel dönüşümün parçası olarak ele almayı olanaklı kılmaktadır.

ÇÖZÜMLEME

Bu bölümde, Şam yönetimi ile SDG arasında imzalanan bütünleşme anlaşması ile aynı sürece ilişkin olarak ABD’nin özel temsilcisi Tom Barrack tarafından yapılan açıklama, tematik ve söylemsel bir çözümlemeye alınmaktadır. Çözümleme, nitel içerik çözümlemesini destekleyen tema–frekans ölçümü ile başlatılmış ve böylece metinlerde öne çıkan kavramların göreli ağırlıkları ile bilinçli sessizlikler çözümleyici olarak görünür kılınmıştır.

Bu amaçla her iki metin, önceden belirlenmiş ve araştırma soruları ile doğrudan ilişkili olan beş ana tema çerçevesinde incelenmiştir: bütünleşme, güvenlik, tekillik/merkezcilik, haklar ve kimlik, doğal kaynaklar ve altyapı. Temalar, metinlerde kullanılan anahtar kavramların sıklıklarına dayalı olarak ölçülmüş ve elde edilen frekanslar, söylemsel önceliklerin ve metinler arası iş bölümünün saptanmasında kullanılmıştır. Bu yaklaşım, nitel çözümlemenin yorumlayıcı boyutunu güçlendirmek amacıyla sınırlı ve denetimli bir nicel destek sunmaktadır.

Tema–frekans ölçümünün bulguları, iki metin arasında belirgin bir söylemsel farklılaşmaya işaret etmektedir. Bütünleşme ve haklar temasının ağırlıklı olarak anlaşma metninde yoğunlaştığı, buna karşılık tekil devlet ve merkezi yapı vurgusunun Barrack’ın açıklamasında daha belirgin duruma geldiği görülmektedir. Benzer biçimde, doğal kaynaklar ve stratejik altyapıya ilişkin atıfların yalnızca anlaşma metninde yer alması, ABD söyleminde bu başlıklara yönelik dikkatli bir sessizlik stratejisinin benimsendiğini düşündürmektedir. Güvenlik temasının ise her iki metinde sınırlı fakat işlevsel bir biçimde kullanıldığı saptanmıştır.

Bu bulgular, söz konusu metinlerin birbirini yineleyen belgeler olmaktan çok, farklı düzlemlerde işlev gören tamamlayıcı söylemler ürettiğini ortaya koymaktadır. Anlaşma metni, iç yönetime ve yönetsel düzenlemelere odaklanan teknik bir çerçeve sunarken, ABD açıklaması, sürecin kabul edilebilir sınırlarını tanımlayan siyasal ve normatif bir üst söylem oluşturmaktadır. İzleyen alt bölümlerde, tema–frekans ölçümünden elde edilen bu bulgular, nitel derin okuma yoluyla ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.

Anlaşma Metninin Nitel Çözümlemesi

Çizelge 1.

 

Şam–SDG Anlaşması ve ABD Açıklamasında Tema–Frekans Dağılımı [1]

Tema

Şam–SDG Anlaşması

ABD (Barrack) Açıklaması

Bütünleşme (bütünleşme, uyum, katılım)

Yüksek

Orta

Tekillik / Merkezi Devlet

Düşük

Yüksek

Güvenlik (silah, ordu, kararlılık)

Orta

Orta

Haklar ve Kimlik (vatandaşlık, temsil, eşitlik)

Yüksek

Düşük

Doğal Kaynaklar ve Altyapı

Orta

Yok

 

Tema–frekans ölçümünün ortaya koyduğu bulgular, Şam–SDG bütünleşme anlaşmasının söylemsel olarak belirgin bir yönetsel ve yönetsel normalleşme dili benimsediğini göstermektedir. Metinde bütünleşme temasının yüksek frekansla yer alması, sürecin bir güvenlik anlaşmasından çok, kamusal hizmetlerin üretimi ve yönetsel yapının yeniden düzenlenmesi üzerinden kurgulandığını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda bütünleşme, merkezi otoriteye koşulsuz bağlı olma anlamına gelmekten çok, mevcut yerel yapıların devlet sistemi içine alınması şeklinde sunulmaktadır.

Anlaşma metninde tekil devlet vurgusunun görece sınırlı tutulması dikkat çekicidir. Tekillik kavramı açık ve normatif bir ilke olarak değil, dolaylı ifadeler ve teknik düzenlemeler aracılığıyla ima edilmektedir. Bu tercih, metnin Kürt siyasal aktörleri açısından kabul edilebilirliğini artırmayı hedefleyen bilinçli bir söylemsel strateji olarak değerlendirilebilir. Başka bir ifadeyle, tekil devlet ilkesi metinde reddedilmemekte, ancak çatışma üretmemek adına geri planda tutulmaktadır.

Haklar ve kimlik temasının yüksek frekansla yer alması, anlaşmanın yalnızca kurumsal değil, aynı zamanda toplumsal bir bütünleşme vaadi taşıdığını göstermektedir. Vatandaşlık, eşitlik ve yerel temsil gibi kavramlar, SDG’nin denetlediği bölgelerde yaşayan nüfusun merkezi devlete yeniden bağlanmasının meşruluk zeminini oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu durum, anlaşmayı salt askeri bir düzenleme olmaktan çıkararak, sınırlı da olsa bir siyasal uzlaşma belgesi niteliğine yaklaştırmaktadır.

Buna karşılık güvenlik temasının metinde ölçülü bir biçimde kullanılması, silahlı yapıların geleceğine ilişkin belirsizliğin bilinçli olarak muğlak bırakıldığını göstermektedir. Silahsızlanma, ordulaşma ya da zorunlu bütünleşme gibi başlıklar açık biçimde tanımlanmamış ve bu alan, sonraki görüşmelere bırakılmıştır. Bu sessizlik, anlaşmanın kırılgan doğasını yansıttığı kadar, taraflar arasındaki güç asimetrisini de görünür kılmaktadır.

Son olarak, doğal kaynaklar ve altyapıya ilişkin ifadelerin anlaşma metninde yer alması, sürecin ekonomik boyutunun göz ardı edilmediğini göstermektedir. Petrol, enerji ve stratejik altyapının merkezi yönetimle bütünleşmesi anlaşmanın yalnızca siyasal değil, aynı zamanda mali ve jeoekonomik bir boyut taşıdığını ortaya koymaktadır. ABD açıklamasında bu temanın tümüyle dışarıda bırakılması ise, iki metin arasındaki işlevsel rol paylaşımının en açık göstergelerinden biridir.

ABD Ankara Elçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Açıklamasının Nitel Çözümlemesi

ABD’nin anlaşma sonrasında yayımladığı ve Tom Barrack tarafından kaleme alınan açıklama, Şam–SDG bütünleşme sürecine ilişkin normatif ve sınırlandırıcı bir çerçeve sunmaktadır. Metnin tema–frekans dağılımı, ABD söyleminin merkezine tekil devlet olma, merkezi devletin meşruluğu ve ayrılıkçılığın reddi başlıklarını yerleştirdiğini göstermektedir. Bu bağlamda açıklama, anlaşmanın içeriğini genişletmekten çok, kabul edilebilir sınırlarını çizme işlevi görmektedir.

Açıklamada tekil devlet vurgusunun yüksek frekansla yinelenmesi, ABD’nin Suriye bağlamında federalizm, özerklik ya da konfederal yapılanmalara açık bir siyasal destek sunmadığını açık biçimde ortaya koymaktadır. “Ayrılıkçılığın ve federalizmin onaylanmadığı” ifadesi, yalnızca bir tercih beyanı değil, aynı zamanda Kürt siyasal hareketinin olası taleplerine yönelik önleyici bir mesaj niteliği taşımaktadır. Bu yönüyle metin, Kürtlerin bütünleşme sürecine katılımını özendirirken bu katılımın hangi sınırlar içinde gerçekleşeceğini de net biçimde tanımlamaktadır.

Güvenlik teması, ABD açıklamasında özellikle IS [2] tehdidi ve cezaevlerinin denetimi bağlamında öne çıkmaktadır. Ancak bu vurgu, SDF’nin kalıcı bir askeri aktör olarak konumlandırılmasını değil, tersine bu rolün artık merkezi devlet tarafından devralınmasının meşrulaştırılmasını amaçlamaktadır. Metin, SDF’nin alandaki askeri işlevinin tarihsel bir zorunluluk sonucu ortaya çıktığını, ancak bu zorunluluğun artık ortadan kalktığını savunmaktadır.

Dikkat çekici bir diğer unsur, haklar ve kimlik temasının görece düşük frekansla yer almasıdır. Kürtlerin vatandaşlık, kültürel haklar ve siyasal katılım talepleri kabul edilmekte, ancak bu haklar, toplu özerklik veya kurumsal farklılaşma çerçevesinde değil, bireysel vatandaşlık ve anayasal eşitlik ekseninde tanımlanmaktadır. Bu yaklaşım, ABD’nin kimlik temelli siyasal projeler yerine, ulus-devlet merkezli bir bütünleşme modelini benimsediğini göstermektedir.

Metinler Arası Karşılaştırmalı Değerlendirme

Şam–SDG anlaşma metni ile ABD’nin açıklaması birlikte ele alındığında, iki belgenin birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan (mutually inclusive) nitelikte olduğu görülmektedir. Anlaşma metni, yerel aktörlere yönelik kapsayıcı ve uzlaşmacı bir dil kullanırken, ABD açıklaması, bu uzlaşmanın uluslararası sistem açısından hangi sınırlar içinde kabul edilebilir olduğunu tanımlamaktadır.

Şam–SDG metni, bütünleşme ve haklar temalarını öne çıkararak Kürt aktörler açısından süreci çekici ve meşru kılmayı amaçlamaktadır. Buna karşılık ABD metni, tekil ve merkezi devlet vurgusunu güçlendirerek, sürecin bölgesel ve uluslararası düzeyde bir emsal oluşturmasının önüne geçmeyi hedeflemektedir. Bu durum, iki metin arasında bilinçli bir işlevsel rol paylaşımı olduğunu göstermektedir.

Bu çerçevede bütünleşme kavramı, iki belgede farklı anlam katmanlarıyla kullanılmaktadır. Anlaşma metninde bütünleşme, yönetsel ve kamusal hizmetlerin yerel düzeyde yeniden örgütlenmesi anlamına gelirken, ABD açıklamasında bütünleşme, silahlı ve yarı özerk yapıların merkezi devlet içinde eritilmesi süreci olarak tanımlanmaktadır. Bu ikili kullanım, bütünleşmenin hem kapsayıcı hem de disiplin altına alıcı bir araç olarak işlev gördüğünü ortaya koymaktadır.

Metinler arası okuma, aynı zamanda “Araplara verilmiş bir ödün” eleştirisinin neden sınırlı bir çözümleyici değere sahip olduğunu da göstermektedir. Anlaşma, merkezi Arap egemenliğini yeniden kuran bir düzenleme olmakla birlikte, Kürtler açısından tarihsel olarak reddedilmiş vatandaşlık ve tanınma haklarının geri kazanılması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla süreç, sıfır toplamlı bir ödün mekanizmasından çok, asimetrik ama karşılıklı çıkar üretmeye dayalı bir yeniden bütünleşme modeli olarak değerlendirilebilir.

Sonuç olarak, iki belge birlikte okunduğunda, Suriye’de ne demokratik konfederalizme dayalı bir yapı ne de klasik federalizm modeli öngörülmektedir. Ortaya çıkan tablo, güçlü merkezi devlet çerçevesi içinde, sınırlı kültürel tanınma ve yönetsel bütünleşme üzerinden kurgulanan hibrit bir geçiş modelidir. Bu model, hem Kürt taleplerini sistem içine çekmeyi hem de bölgesel domino etkilerini önlemeyi amaçlayan yararcı bir uzlaşma zemini sunmaktadır.

Şam–SDG anlaşması, Kürtlere verilmiş bir “Arap ödünü” müdür ve Suriye’nin tek devlet–tek ordu yaklaşımından yapısal bir sapmaya mı işaret etmektedir?

Şam–SDG anlaşması, yüzeysel bir okuma ile Kürtlere verilmiş tek taraflı bir “Arap ödünü” gibi algılanabilse de bütüncül bir metin çözümlemesi bu yorumun çözümleyici olarak eksik olduğunu göstermektedir. Anlaşma, merkezi devletin egemenliğinden geri adım atan bir düzenleme değil, aksine, uzun süredir eylemli olarak parçalanmış olan egemenliğin kurumsal ve askeri bütünleşme yoluyla yeniden oluşturulmasını amaçlayan bir geçiş uzlaşısıdır.

Öncelikle, anlaşmanın omurgasını oluşturan askeri düzenlemeler, tek ordu ilkesinden sapma değil, bu ilkenin gecikmeli uygulanması niteliğindedir. SDG’nin ayrı ve özerk bir silahlı yapı olarak varlığını sürdürmesi öngörülmemekte ve birliklerin bireysel ve kurumsal olarak Suriye Arap Ordusu bünyesine katılması açıkça düzenlenmektedir. Tugay ve tümen düzeyinde bütünleşme, merkezi komuta zincirinin korunması koşuluyla geçici bir yönetsel kolaylaştırma olarak kurgulanmıştır. Bu durum, çok ordulu bir yapıdan çok, tek ordulu yapıya denetimli bir geçişi ifade etmektedir.

İkinci olarak, yönetsel ve yönetsel alanda tanınan bazı düzenlemeler (vali önerisi, savunma bakan yardımcılığı, sivil kurumların bütünleşmesi) federal ya da özerk bir yönetim statüsü yaratmamaktadır. Bu düzenlemeler, merkezi atama mekanizmaları içinde sınırlı bir temsil ve uyum sağlama aracıdır. Son yetki ve hukuksal çerçeve Şam’da kalmaya devam etmektedir. Dolayısıyla burada söz konusu olan, egemenliğin paylaşılması değil, egemenliğin meşruluğunun yerel aktörler aracılığıyla güçlendirilmesidir.

Üçüncü olarak, petrol alanları, sınır kapıları ve havaalanlarının kısa süre içinde merkezi hükümete devredilmesi, anlaşmanın “ödün” değil “geri kazanım” mantığıyla işlediğini göstermektedir. Çağdaş devlet kuramı açısından bakıldığında, enerji kaynakları ve sınır denetimi egemenliğin asli unsurlarıdır. Bu unsurların Şam’a devri, anlaşmanın merkezi niteliğini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Bu çerçevede Kürtlere tanınan kültürel ve eğitsel haklar, toplu siyasal özerklik anlamına gelmemekte ve bireysel ve topluluk temelli vatandaşlık haklarının giderimi olarak düzenlenmektedir. Bu haklar, merkezi devlet yapısına bir siyasal model seçeneği değil, uzun süre yadsınmış kimlik taleplerinin tekil devlet içinde yeniden tanımlanmasıdır.

Sonuç olarak, Şam–SDG anlaşması tek devlet–tek ordu ilkesinden yapısal bir kopuşu değil, bu ilkenin çatışma sonrası koşullarda yeniden kurulmasını etmektedir. Anlaşma, Araplara verilmiş bir ödünden çok, Kürtlerin eylemli olarak özerkliğinin sona erdirilmesi karşılığında sınırlı kültürel tanınma ve yönetsel sistem içine alınma mekanizmaları sunan asimetrik ama merkezleştirici bir uzlaşıdır.

Şam–SDG anlaşması çerçevesinde bütünleşme süreci, kamu hizmetlerinin üretimi açısından demokratik konfederalizm ve demokratik belediyecilik modelinin sürdürülmesine olanak tanımakta mıdır?

Şam–SDG anlaşması, kamu hizmetlerinin üretimi ve yerel yönetişim bakımından demokratik konfederalizm modelinin kurumsal sürekliliğini sağlamamaktadır. Buna karşın, sınırlı ve denetimli bir yerel yönetsel uyum süreci öngörmekte ve bu yönüyle demokratik belediyecilik uygulamalarının belirli unsurlarının merkezi devlet çerçevesi içinde yeniden tanımlanmasına olanak tanımaktadır.

Demokratik konfederalizm, kuramsal olarak merkezi devlet egemenliğini aşan, yerel meclisler, komünler ve yatay örgütlenmeler üzerinden kamu hizmetlerinin toplu biçimde üretilmesini esas alan bir yönetişim modelidir. Bu modelde siyasal meşruluk, merkezi otoriteden değil, tabandan yukarıya doğru oluşturulan yerel katılımdan türemektedir. Ancak Şam–SDG anlaşması, bu tür bir siyasal çoğulluk ve kurumsal özerklik alanını açık biçimde dışlamaktadır.

Anlaşma metninde sivil kurumların “devlet kurumlarıyla birleştirilmesi” ve tüm kamusal yapıların Suriye mevzuatına uyumlandırılması hükmü, demokratik konfederalizmin temelini oluşturan özerk karar alma mekanizmalarının sona erdirileceğini göstermektedir. Kamu hizmetleri (eğitim, sağlık, yerel altyapı, güvenlik) bundan böyle merkezi bütçe, merkezi personel rejimi ve merkezi hukuksal denetim altında üretilecektir. Bu durum, hizmetlerin toplu öz yönetim yoluyla değil, klasik kamu yönetimi mantığıyla sunulacağına işaret etmektedir.

Bununla birlikte, anlaşmanın tümüyle merkezci ve tekçi bir kamu yönetimi modeli dayattığını söylemek de eksik olur. Özellikle eğitim alanında “eğitsel özgünlüklerin gözetileceği” yönündeki ifade, yerel toplulukların dilsel ve kültürel gereksinmelere duyarlı bir hizmet sunumunun tümüyle ortadan kalkmayacağını göstermektedir. Benzer şekilde, yerel yöneticilerin atanmasında yerel aktörlerin öneri mekanizmalarının korunması, demokratik belediyeciliğin sınırlı ve içerilmiş bir sürümüne alan açmaktadır.

Ancak bu alan, demokratik konfederalizmin öngördüğü normatif çerçeveden oldukça uzaktır. Yerel katılım, karar alma yetkisi değil, uygulama ve uyum düzeyinde tanımlanmaktadır. Yerel yönetimler, kendi kaynaklarını belirleyen, bütçe yapan ya da politik önceliklerini bağımsız biçimde saptayan aktörler olmaktan çok, merkezi devlet siyasalarının yerel uygulayıcıları konumuna indirgenmektedir.

Bu bağlamda anlaşma, demokratik konfederalizmden kuramsal bir kopuş, demokratik belediyecilikten ise yararcı bir seçicilik içermektedir. Kamu hizmetlerinin üretiminde katılımcı ve yerel duyarlılıkların tümüyle ortadan kaldırılması yerine, bu unsurların merkezi devlet yapısı içinde yeniden çerçevelenmesi söz konusudur. Bu yeniden çerçeveleme, yerel düzeyde meşruluk üretmeyi amaçlayan sınırlı bir yönetsel esneklik sunmakta, ancak siyasal özerklik üretmemektedir.

Sonuç olarak, Şam–SDG anlaşması demokratik konfederalizmin kurumsal devamlılığını değil, bu modelin bazı uygulamalarının merkezi kamu yönetimi içinde eritilmesini öngörmektedir. Kamu hizmetleri, toplu öz yönetim mantığından uzaklaşarak, tekil devletin hukuksal ve yönetsel sınırları içinde yeniden yapılandırılmaktadır.

Şam–SDG anlaşması Arap dünyasında ve özellikle Suriye içindeki farklı topluluklar açısından emsal (precedent) etkisi yaratır mı?

Şam–SDG anlaşması, Arap dünyasında genel ve dönüştürücü bir emsal oluşturmaktan çok, bağlamsal, sınırlı ve çok katmanlı bir emsal etkisi üretme gizil gücüne sahiptir. Bu etki, yalnızca devletler ve rejimler düzeyinde değil, aynı zamanda Suriye içindeki farklı toplulukların siyasal beklentileri ve talepleri açısından da değerlendirilmelidir.

Devletler ve rejimler düzeyinde bakıldığında, anlaşma tekil devlet ilkesinden sapma anlamına gelmemektedir. Aksine, merkezi egemenliğin çatışma sonrası koşullarda yeniden kurulmasına yönelik denetimli bir bütünleşme modeli sunmaktadır. Bu yönüyle anlaşma, Arap dünyasındaki merkezci rejimler için federalizm ya da siyasal özerklik yönünde bir örnek teşkil etmemekte, tersine, silahlı ve eylemli olarak güç odaklarının merkezi devlet bünyesinde eritilmesi yoluyla kararlılığın sağlanabileceğini gösteren olağan dışı bir model olarak algılanmaktadır.

Ancak emsal etkisi yalnızca rejimlerin algısıyla sınırlı değildir. Şam–SDG anlaşması, Suriye içindeki farklı topluluklar açısından dolaylı ve ikincil bir emsal üretmektedir. Bu emsal, doğrudan kurumsal özerklikten çok, görüşme edilebilirlik ve merkezle pazarlık kapasitesi bağlamında ortaya çıkmaktadır.

Bu çerçevede Dürziler açısından anlaşma, özellikle Süveyda bölgesinde yerel güvenlik, yönetsel özerklik ve merkezi otoriteyle ilişkilerin yeniden tanımlanması yönündeki talepleri güçlendirebilecek bir referans noktası oluşturmaktadır. Dürzi topluluğu, tarihsel olarak merkezi devlete uzak fakat açık çatışmadan kaçınan bir siyasa benimsediği için, Şam–SDG modelini doğrudan kopyalamaktan çok, sınırlı yönetsel talepler için bir görüşme zemini olarak değerlendirebilir.

Aleviler açısından ise anlaşmanın emsal etkisi daha sınırlı ve dolaylıdır. Rejimin çekirdek destek tabanını oluşturan Alevi topluluğu, hak talep eden bir azınlık konumunda değil, devlet iktidarıyla özdeşleşmiş bir grup olarak algılanmaktadır. Bu nedenle Şam–SDG anlaşması, Aleviler için yeni hak taleplerinden çok, rejimin yeniden tanımlanması sürecinde merkezi devletin meşruluk krizine ilişkin dolaylı bir risk alanı yaratmaktadır.

Türkmenler bakımından anlaşma, kültürel haklar ve temsil söylemi üretme gizil gücüne sahip olmakla birlikte, askeri ve yönetsel kapasite eksikliği nedeniyle güçlü bir emsal etkisi yaratmamaktadır. Türkmen talepleri, Kürt örneğinde olduğu gibi kurumsal bütünleşme üzerinden değil, daha çok simgesel tanınma ve kültürel görünürlük düzeyinde sınırlı kalacaktır.

Arap aşiretleri açısından ise emsal etkisi, etnik ya da kimlik temelli taleplerden çok, kaynak paylaşımı, yerel güvenlik ve yönetsel katılım ekseninde ortaya çıkmaktadır. Özellikle petrol ve tarım bölgelerinde etkili olan aşiret yapıları, Şam–SDG anlaşmasını merkezi devletle yeni pazarlık kanalları açan bir örnek olarak okuyabilir. Ancak bu talepler, özerklikten çok, merkezi yapı içinde daha fazla pay ve söz hakkı arayışına yöneliktir.

Sonuç olarak, Şam–SDG anlaşması Arap dünyasında tekil devlet anlayışını dönüştüren bir emsal yaratmamaktadır. Bununla birlikte, Suriye içindeki farklı topluluklar açısından, silahlı kapasite, yerel denetim ve uluslararası ilişkilerin merkezi devletle görüşme gücü yaratabileceğine ilişkin dolaylı ve denetimli bir emsal üretmektedir. Bu durum, merkezi devlet açısından yeni bir parçalanma riskinden çok, dikkatle yönetilmesi gereken topluluk temelli beklentiler alanı oluşturmaktadır.

Şam–SDG anlaşması ile Irak Kürdistanı (IKBY) modeli arasındaki temel farklar nelerdir?

Şam–SDG anlaşması ile Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi (IKBY) modeli arasındaki farklar, yalnızca kurumsal düzenlemeler açısından değil, egemenlik anlayışı, anayasal statü, güvenlik mimarisi ve uluslararası meşruluk boyutlarında da belirgindir. Bu iki yapı, Kürt sorununa ilişkin temelde farklı devlet kurma ve kriz yönetimi yaklaşımlarını yansıtmaktadır.

En temel fark, anayasal statüde ortaya çıkmaktadır. IKBY, Irak Anayasası’nda açıkça tanımlanmış, federal yapının kurucu bir unsuru olarak hukuksal ve siyasal meşruluk kazanmıştır. Bölgesel parlamento, başbakanlık ve kendi bütçesiyle kurumsallaşmış bir yönetim yapısına sahiptir. Buna karşılık Şam–SDG anlaşması, Kürtlerin Suriye’de herhangi bir anayasal özerklik veya bölgesel yönetim statüsü elde etmesini öngörmemektedir. Anlaşma, geçici ve yönetsel nitelikli düzenlemeler üzerinden bütünleşmeyi esas almakta ve anayasal düzeyde bir yeniden yapılanmayı dışlamaktadır.

İkinci önemli fark, güvenlik ve askeri yapı alanındadır. IKBY’de Peşmerge güçleri, federal Irak ordusundan ayrı ve bölgesel yönetimin denetiminde kurumsallaşmış bir askeri yapı olarak varlığını sürdürmektedir. Bu durum, eylemli olarak çok ordulu bir güvenlik mimarisine işaret etmektedir. Şam–SDG anlaşmasında ise SDG’nin ayrı bir silahlı güç olarak varlığını sürdürmesine izin verilmemekte ve birliklerin Suriye Arap Ordusu bünyesine kurumsal olarak değil bireysel olarak katılması açıkça düzenlenmektedir. Bu yönüyle anlaşma, tek ordu ilkesini korumakta ve kurumsallaştırmaktadır.

Üçüncü fark, ekonomik ve mali özerklik alanında ortaya çıkmaktadır. IKBY, petrol gelirlerinin önemli bir bölümünü doğrudan denetlemekte ve bu gelirleri bölgesel bütçe üzerinden yönetmektedir. Buna karşılık Şam–SDG anlaşması, petrol alanlarının, sınır kapılarının ve havaalanlarının kısa süre içinde merkezi hükümete devredilmesini öngörmektedir. Bu düzenleme, ekonomik egemenliğin merkezi devlette toplanmasını ve yerel düzeyde mali özerklik oluşmamasını güvence altına almaktadır.

Dördüncü olarak, uluslararası ilişkiler ve dış meşruluk boyutunda ciddi bir ayrışma söz konusudur. IKBY, eylemli olarak birçok devletle doğrudan diplomatik ve ekonomik ilişki kurabilen, uluslararası sistemde tanınmış bir bölgesel aktör konumundadır. Şam–SDG anlaşması ise, Kürt aktörlerin uluslararası düzeyde ayrı bir siyasal muhatap olarak tanınmasını değil, merkezi Suriye devleti aracılığıyla temsil edilmesini öngörmektedir. Tom Barrack açıklamasında vurgulanan “ayrılıkçılığın ve federalizmin reddi” bu farkı açık biçimde doğrulamaktadır.

Son olarak, siyasal hedefler ve uzun vadeli yönelimler açısından da iki model arasında belirgin bir ayrım bulunmaktadır. IKBY modeli, Kürt siyasal hareketi açısından tarihsel olarak genişleme ve derinleşme gizil gücü taşıyan bir özerklik projesi olarak şekillenmiştir. Şam–SDG anlaşması ise, Kürtlerin eylemli olarak özerklikten vazgeçerek merkezi devlet içinde kalıcı ve sınırlı haklar elde etmesine dayalı bir geri bütünleşme modelidir.

Bu çerçevede Şam–SDG anlaşması, Irak Kürdistanı modelinin Suriye’ye uyarlanmış bir sürümü değildir. Aksine, federalizmin ve bölgesel özerkliğin bilinçli olarak dışlandığı, tekil devlet ilkesinin güçlendirilmesini hedefleyen bir çözüm yolu seçeneğini temsil etmektedir. Bu fark, anlaşmanın hem Arap dünyasında hem de Türkiye açısından neden daha “kabul edilebilir” bir çerçeve sunduğunu da açıklamaktadır.

Türkiye, Şam–SDG anlaşmasını neden –isteksiz de olsa– kabullenmek zorunda kalabilir?

Türkiye açısından Şam–SDG anlaşması, ilk bakışta ulusal güvenlik, sınır güvenliği ve Kürt sorunu bağlamında ciddi riskler barındırıyor gibi görünse de, orta ve uzun vadeli bir stratejik değerlendirme, Ankara’nın bu düzenlemeyi tümüyle reddetme kapasitesinin sınırlı olduğunu göstermektedir. Türkiye’nin anlaşmayı kabullenmek zorunda kalmasının temel nedenleri, güvenlik, diplomasi, bölgesel denge ve uluslararası sistemle uyum başlıkları altında toplanabilir.

Birinci olarak, anlaşma Türkiye’nin uzun süredir savunduğu “tek devlet–tek ordu” ilkesine yapısal olarak aykırı değildir. SDG’nin ayrı bir silahlı yapı olarak varlığını sürdürmesi yerine, Suriye Arap Ordusu bünyesine katılması Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde kalıcı ve özerk bir silahlı Kürt yapısına yönelik temel itirazını önemli ölçüde zayıflatmaktadır. Bu durum, Ankara açısından YPG/PKK bağlantılı bir yapının sınır boyunca kurumsallaşmasının önüne geçilmesi anlamına gelmektedir.

İkinci olarak, anlaşma ABD’nin Suriye’deki askeri varlığını kalıcılaştırmama yönündeki iradesiyle örtüşmektedir. Tom Barrack’ın açıklamasında açıkça ifade edilen “uzun vadeli Amerikan askeri varlığına ilgi olmadığı” vurgusu, Türkiye açısından kritik bir güvenlik göstergesidir. ABD’nin alandan çekilmeye yönelik eğilimi, Ankara’nın yıllardır dile getirdiği egemenlik ve dış müdahale eleştirileriyle uyumludur.

Üçüncü olarak, anlaşmanın federalizm ve ayrılıkçılığı açık biçimde dışlaması, Türkiye’de iç kamuoyu ve devlet elitleri açısından kabul edilebilir bir çerçeve sunmaktadır. Irak Kürdistanı benzeri bir yapının Suriye’de ortaya çıkmaması, Türkiye’nin hem sınır güvenliği hem de kendi Kürt sorunuyla ilgili kırmızı çizgilerinin korunması anlamına gelmektedir. Bu durum, anlaşmanın Ankara açısından “en kötü senaryo” olmadığını göstermektedir.

Dördüncü olarak, Suriye’de merkezi devlet otoritesinin yeniden kurulması Türkiye’nin uzun vadeli hedefleriyle örtüşmektedir. Parçalanmış, çok aktörlü ve silahlı yapıların egemen olduğu bir Suriye, Türkiye için sürekli bir güvenlik ve göç riski üretmektedir. Şam–SDG anlaşması, bu parçalanmışlığın azaltılması ve muhatap alınabilir tek bir merkezi otoritenin ortaya çıkması yönünde bir adım olarak değerlendirilebilir.

Beşinci olarak, Türkiye’nin bu anlaşmaya karşı sert ve mutlak bir ret tavrı alması, uluslararası düzeyde yalnızlaşma riskini artırabilir. ABD, Rusya ve bölgesel aktörlerin örtük ya da açık biçimde desteklediği bir bütünleşme sürecine karşı çıkmak, Ankara’nın diplomatik manevra alanını daraltacaktır. Bu durum, Türkiye’yi alanda etkisi sınırlı, söylemi yüksek bir aktör konumuna itme riski taşımaktadır.

Son olarak, Türkiye açısından belirleyici olan, bu anlaşmanın uygulanma biçimidir. Ankara, anlaşmayı kabullenirken aynı zamanda uygulamanın sıkı biçimde denetlenmesini, SDG’nin siyasal bir aktöre dönüşmemesini ve PKK ile organik bağların koparılmasını temel koşul olarak öne çıkaracaktır. Bu nedenle Türkiye’nin kabullenişi, gönüllü bir onaydan çok, koşullu ve yararcı bir uyum niteliği taşımaktadır.

Sonuç olarak, Türkiye Şam–SDG anlaşmasını ideolojik ya da normatif gerekçelerle değil, güç dengeleri, alandaki gerçeklik ve uluslararası konjonktür nedeniyle kabullenmek zorunda kalabilir. Bu kabulleniş, anlaşmanın Türkiye açısından risksiz olduğu anlamına gelmemekte, ancak mevcut seçenekler içinde en az maliyetli seçenek olarak değerlendirildiğini göstermektedir.

Mazlum Abdi’nin anlaşma sonrası yaptığı sözlü açıklamalar ve anlaşmanın geleceği

SDG lideri Mazlum Abdi, söz konusu belgelerin yayımlanmasının ardından yaptığı sözlü açıklamalarda anlaşmaya belge metinlerinde açıkça yer almayan bazı sonuçlar atfetmiştir. Abdi, ABD ve Fransa’nın görüşmelere katıldığını ve sürece garantör olarak dahil olduklarını ileri sürmüş, ayrıca Suriye Arap Ordusu birliklerinin Haseke ve Kamışlı’da konuşlanmayacağını, bu kentlerde denetimin SDG’de kalacağını belirtmiştir. Abdi, IŞİD tutuklularının bulunduğu hapishanelerin denetiminin de SDG tarafından sürdürüleceğini ifade etmiştir.

Bu açıklamalar, anlaşmanın uygulanmasına ilişkin önemli belirsizlikler yaratmıştır. Söz konusu belirsizlikleri üç başlık altında toplamak mümkündür. Birincisi, güvenlik yetkisine ilişkin belirsizliktir. IS hapishanelerinin kimin denetiminde olacağı, SDG’nin bu alandaki rolünün geçici mi yoksa kalıcı mı olduğu ve Kamışlı ile Haseke gibi merkezlerde Suriye ordusunun konuşlanıp konuşlanmayacağı netlik kazanmamıştır. Bu durum, devletin zor kullanma tekelinin tam olarak kurulup kurulmadığı sorusunu gündeme getirmektedir.

İkincisi, uluslararası aktörlerin rolüne ilişkin belirsizliktir. ABD ve Fransa’nın sürece “garantör” mü yoksa “kolaylaştırıcı” mı olarak dahil olduğu, bu rolün hukuksal bir çerçeveye mi yoksa eylemli etki gücüne mi dayandığı ve Şam yönetiminin bu rolü ne ölçüde kabul ettiği belirsizliğini korumaktadır. Bu durum, Suriye devlet egemenliğinin dış denetime ne ölçüde açık olduğu sorusunu gündeme getirmektedir.

Üçüncüsü, yönetsel ve kurumsal bütünleşmenin sınırlarına ilişkin belirsizliktir. Yerel güvenlik güçlerinin (Asayiş vb.) merkezi yapıya nasıl bağlanacağı, kamu hizmetlerinin (eğitim, belediye hizmetleri ve yerel yönetim) tek tip mi yoksa farklılaştırılmış biçimde mi üretileceği ve “eğitsel özgünlükler” gibi ifadelerin hukuksal karşılığının ne olduğu açık değildir. Bu durum, tekil devlet yapısı içinde asimetrik bir yönetişim modelinin ortaya çıkma olasılığını gündeme getirmektedir.

Anlaşmanın uygulanma aşamasında ortaya çıkan bu belirsizlikler güvenlik yetkisinin paylaşımı (özellikle IS hapishanelerinin denetimi ve Suriye ordusunun bazı kent merkezlerine girişi), ABD ve Fransa’nın rolünün hukuksal mı yoksa eylemli bir garantörlük mü olduğu ve yerel yönetsel yapıların merkezi devletle bütünleşmesinin sınırları gibi başlıklarda yoğunlaşmaktadır. Bu tablo, Suriye’de tekil devletin yeniden kurulmasının katı bir hukuksal çerçeveden çok görüşmeci ve çok aktörlü bir süreç olarak ilerlediğini göstermektedir.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Şam–SDG anlaşması, Suriye iç savaşının ardından ortaya çıkan çok katmanlı egemenlik krizine verilen yararcı ve geçişsel bir yanıttır. Anlaşma, yüzeysel bir okumayla merkezi devletin zayıflaması ya da kimlik temelli taleplerin kurumsallaşması olarak yorumlanabilse de bütüncül bir çözümleme bu düzenlemenin esasen devlet egemenliğini yeniden oluşturmayı amaçlayan merkezleştirici bir uzlaşı olduğunu ortaya koymaktadır.

Anlaşmanın uygulanma aşamasında ortaya çıkan belirsizlikler, Suriye’de tekil devletin yeniden kurulmasının hukuksal bir çerçeveden çok görüşmeye dayalı ve çok aktörlü bir süreç olarak ilerlediğini göstermektedir. Özellikle Kamışlı ve Haseke gibi stratejik merkezlere Suriye Arap Ordusu’nun giremeyeceğine ilişkin açıklamalar, devletin zor kullanma tekeline eylemli olağan dışılıklar tanındığını ortaya koymaktadır. Buna ek olarak, ABD ve Fransa’nın görüşme sürecinde “garantör” aktörler olarak anılması, Suriye iç hukukunda karşılığı bulunmayan ancak sahada bağlayıcılık üreten bir düzenleme biçimine işaret etmektedir. Bu durum, merkezi egemenliğin yeniden oluşturulmasının yalnızca iç siyasal uzlaşıya değil, aynı zamanda dış aktörlerin tutumlarına da bağımlı duruma geldiğini göstermektedir.

Benzer şekilde, IS mensuplarının tutulduğu hapishanelerin ve güvenlik mekanizmalarının yönetiminin Suriye devleti yerine SDG tarafından sürdürülmesi, cezalandırma ve iç güvenlik yetkisinin parçalı bir yapıya evrildiğini göstermektedir. Devletin ceza infazı ve güvenlik alanlarındaki asli yetkilerinin merkezi düzeyde yeniden toplanamaması, tekil devlet ilkesinin yalnızca anayasal bir ilke olarak varlığını sürdürmesi, uygulamada ise görüşmeye açık bir yapıya dönüşmesi riskini beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda ortaya çıkan belirsizlikler, geçici olmaktan çok kurumsallaşma eğilimi taşıyan düzenlemelere işaret etmektedir.

Aleviler ve Dürziler gibi tarihsel ve topluluk temelli aktörlerin yanı sıra Türkmenler ve Arap aşiretlerinin de güvenlik ve temsil talepleri çerçevesinde sürece alınması kısa vadede çatışma devingenlerini yumuşatıcı bir etki yaratabilir. Ancak bu taleplerin merkezi bir siyasal ve hukuksal çerçeveye bağlanmaksızın, ayrı ayrı görüşme konusu yapılması, devlet egemenliğinin parçalı ve pazarlığa açık bir yapıya dönüşmesine zemin hazırlamaktadır. Her ne kadar ortaya çıkan tablo klasik anlamda bir federasyon modeli olarak tanımlanamazsa da güvenlik, yargı ve dış aktör garantörlüğü alanlarında merkezi devletin yetkilerinin kalıcı biçimde sınırlandırılması, federatif sistemlerle işlevsel benzerlikler üreten bir yönelime işaret etmektedir.

Bu bağlamda anlaşmanın en kritik boyutu, farklı toplulukların (Kürtler, Aleviler, Dürziler, Türkmenler ve Arap aşiretleri) siyasal beklentileri üzerindeki dolaylı etkileridir. Kürtler açısından anlaşma, eylemli olarak özerklikten vazgeçme karşılığında sınırlı kültürel tanınma ve yönetsel bütünleşme sunarken, diğer topluluklar bakımından benzer taleplerin ortaya çıkıp çıkmayacağı sorusu merkezi devletin geleceği açısından belirleyici duruma gelmektedir.

Dürziler açısından Şam–SDG anlaşması, özellikle Süveyda bölgesinde yerel güvenlik ve yönetsel özerklik taleplerinin yeniden gündeme gelmesine zemin hazırlayabilecek bir referans üretmektedir. Ancak bu talepler, Kürt örneğinde olduğu gibi askeri kapasiteye ve uluslararası himayeye dayalı bir özerklik arayışından çok, merkezi devletle pazarlık içinde sınırlı yönetsel esneklik talebi niteliği taşımaktadır. Bu durum, devlet egemenliğini doğrudan sakatlayan bir dinamikten çok, egemenliğin yerel düzeyde yeniden meşrulaştırılması gereksinimine işaret etmektedir.

Aleviler bakımından anlaşmanın etkisi daha farklı bir düzlemde ortaya çıkmaktadır. Alevi topluluğu, Suriye’de tarihsel olarak hak talep eden bir azınlıktan çok, devlet iktidarıyla özdeşleşmiş bir grup olarak konumlanmıştır. Bu nedenle Şam–SDG anlaşması, Aleviler açısından yeni özerklik taleplerinden çok, merkezi devletin kimliğinin yeniden tanımlanması ve iktidar paylaşımının geleceği bağlamında dolaylı bir belirsizlik alanı yaratmaktadır. Ancak bu belirsizlik, federalizm ya da bölgesel özerklik yönünde açık bir çağrışım üretmemektedir.

Türkmenler açısından anlaşma, kültürel tanınma ve temsil söylemlerini güçlendirme gizil gücü taşısa da kurumsal ve askeri kapasite eksikliği nedeniyle güçlü ve sürdürülebilir talepler üretmesi sınırlıdır. Türkmen taleplerinin, merkezi devlet yapısını zorlayan bir federatif modele evrilmesi olası görünmemektedir. Daha çok bu talepler, simgesel tanınma ve merkezi yapıya daha fazla katılma arayışı çerçevesinde şekillenecektir.

Arap aşiretleri bakımından ise anlaşmanın etkisi, etnik kimlikten çok kaynak paylaşımı ve yerel güvenlik ekseninde ortaya çıkmaktadır. Petrol, tarım ve ticaret yolları üzerinde etkili olan aşiret yapıları, Şam–SDG anlaşmasını merkezi devletle yeni pazarlık kanalları açan bir örnek olarak okuyabilir. Ancak bu durum, egemenliğin parçalanması ya da federatif bir yapı talebinden çok, merkezi devlet içinde daha avantajlı bir konum elde etme arzusunu yansıtmaktadır.

Bu çerçevede anlaşmanın devlet egemenliğini sakatladığı ya da federasyon çağrışımı yarattığı yönündeki değerlendirmeler, çözümleyici olarak ikna edici değildir. Anlaşma, egemenliğin paylaşılmasını değil, çatışma koşullarında eylemli olarak dağılmış olan egemenliğin yeniden merkezi duruma getirilmesini hedeflemektedir. Askeri bütünleşme, enerji kaynaklarının devri, sınır ve havaalanlarının merkezi denetime alınması gibi düzenlemeler, çağdaş devlet egemenliğinin temel unsurlarının Şam’da toplandığını açıkça göstermektedir.

Federalizm çağrışımının ortaya çıkmamasının temel nedeni, anlaşmanın anayasal düzeyde herhangi bir bölgesel özerklik tanımı içermemesidir. Ne Kürtler ne de diğer topluluklar açısından kalıcı ve kurumsallaşmış bir bölgesel yönetim modeli öngörülmektedir. Bunun yerine, merkezi devlet yapısı içinde sınırlı kültürel tanınma ve yönetsel uyum mekanizmaları oluşturulmaktadır. Bu durum, federasyon değil, denetimli bütünleşme modeline işaret etmektedir.

Sonuç olarak Şam–SDG anlaşması, Suriye’de devlet egemenliğini zayıflatan değil, onu çatışma sonrası koşullarda yeniden kurmaya çalışan bir geçiş uzlaşısıdır. Anlaşma, farklı toplulukların beklentilerini sınırsız biçimde karşılayan bir çoğulculuk projesi değil, merkezi devletin meşruluğunu genişleterek kararlılık üretmeyi amaçlayan yararcı bir düzenlemedir. Bu yönüyle anlaşma, federasyon ya da konfederalizm tartışmalarını değil, tekil devlet çerçevesinde yeni bir siyasal denge arayışını temsil etmektedir.

Ortaya çıkan bu tablo, Suriye’de uygulanmakta olan düzenlemenin klasik anlamda bir federasyon modeli olarak tanımlanmasını olanaklı kılmamaktadır. Zira anayasal bir yetki paylaşımı, kurucu birimler ya da açık bir federal sözleşme bulunmamaktadır. Bununla birlikte, güvenlik yetkisinin tam olarak merkezileştirilememesi, bazı kent merkezlerinde Suriye ordusunun konuşlanmasına sınırlamalar getirilmesi, IS hapishanelerinin merkezi devlet yerine SDG denetiminde kalması ve ABD ile Fransa gibi dış aktörlerin “garantör” sıfatıyla süreç içine alınması, tekil devlet ilkesinin işlevsel olarak aşındığı bir yönelime işaret etmektedir. Bu yönelim, hukuksal değil eylemli ve görüşmeci bir yetki paylaşımı üretmekte ve devlet egemenliğini tekil ve mutlak bir yapıdan çok alanlara ve aktörlere göre farklılaşan bir yönetsel mimariye dönüştürmektedir. Bu nedenle mevcut süreç, federasyon olarak adlandırılmasa da federatif sistemlerle işlevsel benzerlikler taşıyan ve merkezi egemenliği kalıcı biçimde sınırlama gizil gücü barındıran bir ara rejim görünümü sunmaktadır.

Türkiye Açısından Güvenlik, Dış Siyasa ve Stratejik Sonuçlar

Bu çerçevede ortaya çıkan tablo, Türkiye açısından yalnızca sınır güvenliği ve terörle mücadele bağlamında değil, daha geniş anlamda bölgesel stratejik konumlanma açısından da ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Suriye’nin kuzeyinde güvenlik yetkisinin parçalı bir yapıda sürdürülmesi, SDG’nin bazı kritik alanlardaki denetiminin korunması ve ABD ile Fransa’nın sürece doğrudan veya dolaylı “garantör” rollerle sahip olmaları, Türkiye’nin alandaki gelişmeler üzerindeki denetim kapasitesinin giderek aşındığını göstermektedir. Bu aşınma, Türkiye’yi süreci yönlendiren bir aktör olmaktan çok büyük ölçüde başkaları tarafından belirlenen dengelere uyum sağlamak zorunda kalan bir konuma itmekte ve böylece denetim kaybı, zaman içinde stratejik yalnızlaşmaya dönüşme riski taşımaktadır.

Bu stratejik yalnızlaşma olasılığı, Türkiye’nin askeri ve diplomatik seçeneklerinin eş zamanlı olarak daralmasıyla daha da belirginleşmektedir. Alandaki askeri varlığın, uluslararası aktörlerin eylemli koruması altındaki yerel yapılar karşısında manevra alanının sınırlanması ve buna karşılık Şam yönetimiyle doğrudan ve kapsamlı bir uzlaşının yüksek maliyetler içermesi, Ankara’nın siyasa setini giderek dar bir seçenekler kümesine hapsetmektedir. Bu koşullar altında Türkiye, Suriye dosyasında ya çok aktörlü ve dış denetime açık bir düzenlemeyi kabullenmek ya da artan uluslararası baskılar altında tek taraflı güvenlik reflekslerine yönelmek ikilemiyle karşı karşıya kalmaktadır. Her iki seçenek de Türkiye’nin uzun vadeli bölgesel etkisini ve dış siyasa özerkliğini sınayan yapısal riskler barındırmaktadır.

Türkiye Açısından Olası Siyasa Seçenekleri

Suriye’nin kuzeyinde ortaya çıkan yeni düzenleme, Türkiye’yi tekil ve tepkisel bir güvenlik yaklaşımından çok farklı katmanlı ve seçenek temelli bir siyasa çerçevesi geliştirmeye zorlamaktadır. Mevcut koşullar altında Türkiye’nin önünde üç temel siyasa seçeneği belirmektedir.

Birinci seçenek, tekil devlet vurgusunu önceleyen ve Şam merkezli yeniden kurulma sürecini destekleyen bir yaklaşımın güçlendirilmesidir. Bu çerçevede Türkiye, SDG’nin kalıcı bir siyasal-askeri aktöre dönüşmesini sınırlamak amacıyla, Şam yönetiminin egemenlik yetkilerini oluşturmasını destekleyebilir. Bu seçenek, Türkiye’nin uzun süredir savunduğu “tek devlet, tek ordu” ilkesini korumakla birlikte, ABD ve Fransa’nın alandaki etkisini dolaylı olarak dengeleme olanağı sunmaktadır. Ancak bu yaklaşım, Şam ile ilişkilerin normalleşmesini, dolayısıyla siyasal ve diplomatik maliyetlerin göze alınmasını gerektirmektedir.

İkinci seçenek, eylemli durumu sınırlı ve koşullu bir biçimde kabullenerek, güvenlik öncelikli yararcı bir denge siyasası izlenmesidir. Bu senaryoda Türkiye, SDG’nin tamamen kaldırılmasının kısa vadede olanaklı olmadığı varsayımıyla hareket ederek, sınır hattında doğrudan tehdit oluşturmayan alanlarda eylemli düzenlemelere katlanabilir. Karşılığında ise, sınır güvenliği, silahlı yapıların Türkiye’ye yönelik etkinliklerinin engellenmesi ve demografik mühendisliğin önlenmesi gibi somut güvenlik kazanımlarını önceleyebilir. Bu yaklaşım, çatışma riskini azaltma gizil gücü taşımakla birlikte, uzun vadede yarı özerk yapıların kurumsallaşmasını dolaylı olarak besleme riski barındırmaktadır.

Üçüncü seçenek ise, Türkiye’nin çok taraflı diplomatik kapasitesini artırarak süreci yeniden şekillendirmeye çalışmasıdır. Bu bağlamda Ankara, ABD ve Fransa’nın süreçteki rollerini açık ve yazılı çerçevelere oturtmaya zorlayabilir. “Garantörlük” söyleminin hukuksal sınırlarını netleştirmeyi hedefleyebilir. Aynı zamanda Arap aşiretleri, Türkmenler ve merkezi devlet kurumları üzerinden dengeleyici yerel aktörlerle ilişki kurarak, Suriye’nin kuzeyindeki güç dağılımının tek bir yapıda yoğunlaşmasını engellemeye çalışabilir. Bu seçenek, yüksek diplomatik çaba ve zaman gerektirse de Türkiye’nin dış siyasa özerkliğini koruma açısından en esnek alanı sunmaktadır.

Bu üç siyasa seçeneği, birbirini dışlayan mutlak tercihler olmaktan çok Türkiye’nin güvenlik öncelikleri, uluslararası konjonktür ve alandaki gelişmelere bağlı olarak birlikte veya aşamalı biçimde uygulanabilecek stratejik yönelimler olarak değerlendirilmelidir. Ancak hangi seçenek tercih edilirse edilsin, Suriye dosyasında edilgin uyumcu bir tutumun Türkiye açısından uzun vadeli güvenlik ve dış siyasa maliyetlerini artıracağı açıktır.

Türkiye’nin Beklentileri ile Ortaya Çıkan Eylemli Düzen Arasındaki Uyumsuzluk

Türkiye açısından Suriye’deki temel beklenti, “tek devlet ve tek ordu” ilkesi çerçevesinde, silahlı ve ideolojik olarak PKK ile bağlantılı yapıların kaldırılması ve devletin zor kullanma tekelinin Şam merkezinde toplanmasıdır. Ancak mevcut bütünleşme süreci ve sonrasında yapılan açıklamalar bu beklentinin karşılanmadığını göstermektedir. SDG’nin kurumsal varlığının devam etmesi, güvenlik alanında geçici olduğu savlanan yetkilerin eylemli olarak korunması ve bazı kritik merkezlerde Suriye ordusunun konuşlanmasının dışlanması, tekil devlet ilkesinin uygulamada yaşama geçirilmediğini ortaya koymaktadır. Bu durum, Türkiye’nin temel güvenlik önceliği olan PKK bağlantılı silahlı yapının ortadan kaldırılması hedefiyle doğrudan çelişmektedir.

SDG’nin varlığını sürdürmesi, örgütsel süreklilik ve kadro devri mekanizmaları dikkate alındığında, PKK’nın Suriye uzantılarının tamamen ortadan kaldırılmadığı, aksine yeni bir siyasal ve kurumsal çerçeve içinde yeniden konumlandığına işaret etmektedir. Bu bağlamda bütünleşme süreci, Türkiye açısından bir güvenlik sorununun çözümünden çok biçim değiştirmiş bir devamlılık riski üretmektedir. Dolayısıyla ortaya çıkan yapı, tekil bir devletin yeniden kurulmasından çok merkezi devletle silahlı yerel aktörler arasında görüşmeyle belirlenen ve dış aktörlerin denetimine açık bir düzenlemeyi yansıtmaktadır. Bu gerçeklik, Türkiye’nin uzun süredir savunduğu güvenlik öğretisiyle örtüşmemekte ve Ankara’yı, Suriye alanında beklentileri karşılanmayan ancak sonuçlarına katlanmak zorunda bırakılan bir aktör konumuna itmektedir.

Kaynakça

Anderson, B. (2006). Imagined communities: Reflections on the origin and spread of nationalism (Rev. ed.). Verso.

Barrack, T. (2025). Statement on the integration of the Syrian Democratic Forces into the Syrian state framework. U.S. Special Envoy Communications.

Barkey, H. J., & Laipson, E. (2005). Iraqi Kurdistan: Political development and emergent democracy. Middle East Policy Council.

Berti, B. (2017). Non-state armed groups and regional security: The Middle East and beyond. Routledge.

Brenner, N. (2004). New state spaces: Urban governance and the rescaling of statehood. Oxford University Press.

Cagaptay, S. (2020). The new sultan: Erdogan and the crisis of Çağdaş Turkey. I.B. Tauris.

Gellner, E. (1983). Nations and nationalism. Cornell University Press.

Hinnebusch, R. (2012). Syria: From “authoritarian upgrading” to revolution? International Affairs, 88(1), 95–113. https://doi.org/10.1111/j.1468-2346.2012.01059.x

Hinnebusch, R., & Zintl, T. (2015). Syria from reform to revolt (Vols. 1–2). Syracuse University Press.

International Crisis Group. (2024). The future of northeast Syria after ISIS. ICG Middle East Report.

Kaldor, M. (2012). New and old wars: Organized violence in a global era (3rd ed.). Polity Press.

Kymlicka, W. (2001). Politics in the vernacular: Nationalism, multiculturalism, and citizenship. Oxford University Press.

Lijphart, A. (1977). Democracy in plural societies: A comparative exploration. Yale University Press.

Natali, D. (2010). The Kurdish quasi-state: Development and dependency in post-Gulf War Iraq. Syracuse University Press.

Öcalan, A. (2015). Democratic confederalism. International Initiative Edition.

Phillips, D. L. (2016). The Kurdish spring: A new map of the Middle East. Transaction Publishers.

Salt, J. (2018). The unmaking of the Middle East. University of California Press.

Scharpf, F. W. (1997). Games real actors play: Actor-centered institutionalism in policy research. Westview Press.

Scott, J. C. (1998). Seeing like a state: How certain schemes to improve the human condition have failed. Yale University Press.

Stein, A., & Foley, M. (2016). The YPG–PKK connection. Atlantic Council Issue Brief.

United Nations Security Council. (2023). Report of the Secretary-General on the threat posed by ISIS. United Nations.

Yavuz, M. H. (2020). Erdoğan’s war: A strongman’s struggle at home and in Syria. University of Utah Press.

Yaşamış, Firuz Demir. (2025). Suriye: Çatışma, Güç ve Gelecek- Yeni Dönemin Şekillendiği Coğrafya. TESAM. İstanbul. ISBN: 978-625-6148-61-1.  E-ISBN: 978-625-6148-62-8. DOI: 10.17574/tesam/9786256148611



[1] Frekanslar mutlak sayılara değil, metin içindeki göreli yoğunluklara dayalıdır. Amaç nicel genelleme değil, söylemsel önceliklerin görünür kılınmasıdır.

[2] İslam Devleti

30 Ocak 2026 Cuma

 

CHP Yerel Yönetimleri ve Yolsuzluk Davaları: Lider Merkezli Süreçler, Kurumsal Boşluklar ve Entropik Yönetişim

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

Öz

Bu çalışma, CHP’li yerel yönetimlerde devam eden yolsuzluk davalarını, bireysel aktörlerin niyetleri ya da tekil sapmalar üzerinden değil, lider merkezli karar alma süreçleri, merkezi yönetim kapasitesi eksiklikleri ve liyakat boşlukları arasındaki etkileşimler üzerinden çözümlemektedir. Çalışma, bu yapısal koşulların yerel yönetimlerde sistemsel boşluklar yarattığını ve bu boşlukların entropik yönetişim çıktıları olarak yolsuzluk savları, büropatolojik uygulamalar ve siyasal yönlendirmelere zemin hazırladığını ileri sürmektedir. Nitel yöntemlere dayanan araştırmada süreç izleme, söylem çözümlemesi ve karşılaştırmalı değerlendirme birlikte kullanılmış ve geliştirilen hipotezler, mutlak doğrulama savı olmaksızın desteklenme düzeyleri üzerinden sınanmıştır. Bulgular, lider merkezli ancak kurumsal kapasitesi sınırlı yönetişim uygulamalarının, denetim mekanizmalarını zayıflattığını ve gayriresmi aktörlerin hareket alanını genişlettiğini ve yargısal süreçlerin sosyopolitik etkilerini artırdığını göstermektedir. Çalışma, muhalefetin denetimindeki yerel yönetimlerde de kurumsal reformlar olmaksızın benzer yönetişim zayıflıklarının yeniden üretilebildiğini ortaya koyarak, yolsuzluk tartışmalarını ahlaksal değil yapısal bir zeminde ele almayı önermektedir.

Anahtar Kelimeler: Yerel yönetimler, yolsuzluk, lider-merkezlilik, kurumsal entropi, CHP, büropatoloji

 

Abstract

This article analyzes ongoing corruption cases involving CHP-governed municipalities not through the intentions or moral failures of individual actors, but through the interaction between leader-centered decision-making processes, deficiencies in central management capacity, and merit-based institutional gaps. It argues that these structural conditions generate systemic voids within local governance, producing entropic outcomes such as corruption allegations, bureaucratic pathologies, and heightened sociopolitical manipulation. Employing qualitative methods, the study combines process tracing, discourse analysis, and comparative assessment. The proposed hypotheses are examined not through claims of definitive verification, but in terms of their degree of empirical and analytical support. The findings indicate that leader-centered yet institutionally weak governance practices undermine accountability mechanisms, expand the operational space of informal actors, and amplify the political and symbolic effects of judicial processes. The study contributes to the literature by demonstrating that, in the absence of institutional reforms, governance vulnerabilities commonly associated with ruling parties may also be reproduced within opposition-controlled local governments. It thus reframes corruption debates from a moralistic perspective toward a structural and institutional analysis.

Keywords: Local governments, corruption, leader-centered governance, institutional entropy, CHP, bureaucratic pathology

GİRİŞ

Türkiye’de yerel yönetimler, siyasal partilerin hem yönetim kapasitesini hem de stratejik hedeflerini sınadığı kritik alanlardır. CHP, son yerel seçimlerde büyük başarılar elde ederek çok sayıda belediyeyi devralmış, ancak bu başarı merkezi eş güdüm, liyakat ve denetim mekanizmalarının eksikliği ile birlikte geldiğinde, yönetim süreçlerinde ciddi boşluklar ortaya çıkmıştır. Parti, kazanılan belediyeler üzerinde merkezi bir yönetim kapasitesi oluşturamadığı için, yerel yönetimler çoğu zaman lider merkezli ve yetkin olmayan süreçlere dayalı hareket etmek zorunda kalmıştır.

Bu ortamda, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul sınırlarını aşan siyasal hizmet üretme çabaları dikkat çekicidir. Örneğin Elazığ’da bir lise inşa etmek veya Hacıbektaş’ta Cemevi yapımını desteklemek gibi girişimler, yalnızca yerel hizmet değil, aynı zamanda siyasal mesaj ve ulusal görünürlük sağlama stratejisi olarak da değerlendirilebilir. Bu çabalar, parti içinde merkezi kapasite eksikliği ile birleştiğinde, yerel yönetim süreçlerinde büropatolojik ve sistemsel boşluklar yaratmıştır.

Bu makalenin merkezinde ise, CHP belediyelerinde başlayan ve henüz yeni aşamasında olan yolsuzluk davaları yer almaktadır. Bu bağlamda, temel amaçlardan biri, duruşmaların ve savların gelişimini devingen olarak irdelemek ve bu gelişmeleri sistemsel ve sosyopolitik bir çerçevede yorumlamaktır. Ana sav şudur: Hem yolsuzluk söylentilerinin ortaya çıkması hem de rakip AKP ve MHP ittifakının saldırgan yaklaşımı, mevcut sistemin doğal çıktısıdır.

Makale dört temel bakış açısını bir araya getirir:

Sistemsel Bakış açısı: Merkezi kapasite eksikliği ve liyakat sorunları, büropatolojik sonuçların ve olumsuz çıktının temelini oluşturur.

Lider Merkezli Süreçler: İmamoğlu’nun kişisel girişimleri, yetkin olmayan yönetim süreçleri ile birleşerek, gayriresmi aktörlerin hareket alanını genişletir.

Sosyopolitik ve Siyasal Yönlendirme: AKP ve MHP ittifakı, bu ortamı kendi lehine kullanarak savları ve söylentileri siyasal bir saldırı aracı durumuna getirir.

Devingen Çözümleme: Makale, duruşmalar ve savları sistemsel boşluk ve lider merkezli süreçlerin doğal çıktısı olarak değerlendirir ve devingen olarak güncellenebilir bir çerçeve sunar.

Amaç ve Hedefler

Amaç

Bu makalenin amacı, CHP belediyelerinde devam eden yolsuzluk davalarının henüz yeni başlayan sürecini izleyerek, lider merkezli ancak yetkin olmayan süreçler ile sistemsel boşlukların yerel yönetimdeki olumsuz çıktılara katkısını sosyopolitik bir çerçevede çözümlemektir. Çalışma, aynı zamanda davaların gelişimini devingen olarak izlemeyi ve değerlendirmeyi temel hedef olarak belirler.

Hedefler

CHP’nin merkezi yönetim kapasitesi eksikliği ve liyakat boşluklarının, yerel yönetimde ortaya çıkan büropatolojik sonuçlara katkısını sistemli olarak ortaya koymak.

İmamoğlu’nun İstanbul sınırlarını aşan hizmet üretme çabaları ve lider merkezli süreçlerin etkilerini değerlendirmek.

Devam eden yolsuzluk davalarının sürecini devingen olarak izleyerek savların ve gelişmelerin sistemsel bağlamını açıklamak.

Rakip siyasal aktörlerin (AKP ve MHP) saldırgan ve yönlendirici stratejilerini, sistemsel koşulların doğal sonucu olarak yorumlamak.

Makaleyi, duruşmalar ve yeni belgeler ışığında devingen olarak güncellenebilir bir sosyopolitik çözümleme çerçevesine dönüştürmek.

Araştırma Soruları

Ana Araştırma Sorusu:

CHP belediyelerinde devam eden yolsuzluk davalarının henüz yeni başlayan sürecinde, lider merkezli ancak yetkin olmayan yönetim süreçleri ve merkezi kapasite eksiklikleri, yerel yönetimdeki olumsuz çıktıları ve siyasal yönlendirmeleri nasıl şekillendirmektedir?

Alt Sorular:

CHP’nin merkezi yönetim kapasitesi eksikliği ve liyakat boşlukları yerel yönetim süreçlerinde hangi büropatolojik sonuçları üretmektedir?

İmamoğlu’nun İstanbul sınırlarını aşan hizmet üretme çabaları (örneğin Elazığ’daki lise, Hacıbektaş Cemevi) yerel yönetimdeki karar alma süreçlerini ve kaynak dağılımını nasıl etkilemiştir?

Lider merkezli ancak yetkin olmayan süreçler gayriresmi aktörlerin (Bülbüllü ve diğer firari danışmanlar) hareket alanını ve rolünü nasıl şekillendirmiştir?

Devam eden davalar ve ortaya çıkan savlar sistemsel boşluk ve lider merkezli süreçlerin doğal çıktısı olarak değerlendirilebilir mi?

Rakip AKP ve MHP ittifakının saldırgan ve yönlendirici siyasal yaklaşımı, bu sistemsel koşullar çerçevesinde nasıl anlaşılabilir ve yorumlanabilir?

Duruşmalar ilerledikçe ortaya çıkan veriler merkezi kapasite eksikliği, liyakat sorunları ve lider merkezli süreçler bağlamında makalenin hipotezlerini nasıl yeniden yazmayı gerektirir?

YÖNTEM: SÜREKLİ GÜNCELLENMİŞ SOSYOPOLİTİK ÇÖZÜMLEME

Bu çalışma, devam eden yolsuzluk davalarının hukuksal içeriğini, delil yapısını ya da yargılama süreçlerinin normatif niteliğini çözümlemeyi amaçlamamaktadır. Duruşma koşulları, mahkemelerin işleyişi ve yargısal kararların hukuksal doğruluğu bu çalışmanın kapsamı dışındadır. Bunun yerine çözümleme, devam eden yargı süreçlerinin lider merkezli ve kurumsal kapasitesi sınırlı yerel yönetimler bağlamında nasıl sosyopolitik etkiler ürettiğine ve yönetişim uygulamalarıyla nasıl etkileşime girdiğine odaklanmaktadır. Türkiye’de yargı süreçlerinin siyasal bağlamdan bütünüyle bağımsız işlemediği yönündeki yaygın tartışmalar dikkate alınmakla birlikte, bu çalışma normatif bir yargı değerlendirmesi yapmaktan özellikle kaçınmaktadır.

Araştırma Tasarımı

Bu çalışma, yazar tarafından geliştirilen Sürekli Güncellenmiş Sosyopolitik Çözümleme yöntemi ile yürütülmüştür. Amaç, CHP belediyelerinde başlayan yolsuzluk davalarını, lider merkezli ancak yetkin olmayan süreçler ve sistemsel boşluklar bağlamında çözümlemektir. Bu yöntem, duruşmalar ve savlar ilerledikçe devingen olarak güncellenebilir bir çözümleme çerçevesi sunar ve sistem çıktıları ile siyasal yönlendirmeleri birlikte değerlendirir.

Veri Kaynakları

Birincil Veriler: Duruşma tutanakları ve iddianameler, savcılık ve mahkeme belgeleri, gizli tanık ve ihbarcı ifadeleri.

İkincil Veriler: Medya raporları, haberler, yorumlar, parti açıklamaları ve resmi belgeler, yerel yönetim çalışma raporları, bütçe ve ihale verileri.

Çözümleme Birimleri

Araştırma, beş temel birim üzerinden yürütülmektedir:

Liderlik ve Karar Mekanizmaları: İmamoğlu’nun liderlik tarzı ve İstanbul ötesi hizmet üretme çabaları

Merkezi Parti Kapasitesi: Denetim mekanizmaları, aday seçimi, eş güdüm eksiklikleri

Gayriresmi Aktörler: Firari danışmanlar ve aracı kişiler (Bülbüllü ve diğerleri)

Yerel Yönetim Süreçleri: İhale yönetimi, proje planlama, kaynak dağılımı ve büropatolojik sonuçlar

Sistem Çıktıları: Yolsuzluk söylentileri, devam eden davalar ve siyasal yönlendirmeler (AKP ve MHP saldırgan stratejileri)

Çözümleme Yöntemleri

Niteliksel İçerik Çözümlemesi: Duruşma kayıtları, iddianame ve medya raporları ayrıntılı olarak incelenir. Lider merkezli süreçlerin ve sistemsel boşlukların etkisi yorumlanır.

Sistem Çözümlemesi: Merkezi kapasite, liyakat ve eş güdüm eksikliklerinin yerel yönetim çıktıları üzerindeki etkisi modellenir. Gayriresmi aktörlerin rolü sistem çerçevesinde değerlendirilir.

Devingen Güncelleme: Her duruşma sonrası tablo ve şema güncellenerek, hipotezler ve çözümleme çerçevesi gözden geçirilir. Bu sayede çalışma, “yaşayan bir sosyopolitik çözümleme” niteliği kazanır.

Karşılaştırmalı Çözümleme: CHP genel merkezindeki ve belediyelerindeki sistemsel eksiklikler ve lider merkezli süreçler diğer parti yönetimleriyle kıyaslanabilir.

Etik ve Güvenlik Önlemleri

Gizli tanık ve ihbarcı ifadeleri kimlik gizliliği ilkesine uygun şekilde çözümlenecektir. Tüm veriler, kamuya açık belgeler veya yasal erişime uygun kaynaklardan derlenmiştir.

Bu çalışma, CHP’li yerel yönetimlerde devam eden yolsuzluk davalarını, tekil aktörlerin niyetleri ya da bireysel sapmalar üzerinden değil, lider-merkezli karar alma uygulamaları, merkezi yönetim kapasitesi eksiklikleri ve liyakat boşlukları arasındaki etkileşimler üzerinden çözümlemektedir. Bu etkileşimlerin, yerel yönetim süreçlerinde sistemsel boşluklar yarattığı ve bu boşlukların gayriresmi aktörlerin hareket alanını genişlettiği varsayılmaktadır. Ortaya çıkan ihale usulsüzlükleri, rüşvet savları ve liyakatsiz atamalar, bu yapısal sürecin olası çıktıları olarak ele alınmaktadır. Aşağıda sunulan Şekil 1, söz konusu ilişkileri ve nedensel mekanizmaları çözümleyici bir bütünlük içinde özetlemektedir.

 

Şekil 1. Lider-Merkezli Yerel Yönetişim, Sistemsel Boşluklar ve Entropik Çıktılar [1]

ÇALIŞMANN TEMEL VARSAYIMLARI

Varsayım 1 – Yolsuzluk bireysel sapma değil, kurumsal üretimdir

Bu çalışma, yolsuzluğu tekil aktörlerin ahlaksal zayıflıklarıyla açıklamayı reddeder. Yolsuzluk, kurumsal denetim mekanizmalarının zayıfladığı, karar alma süreçlerinin kişiselleştiği ve hesap verebilirliğin askıya alındığı bağlamlarda sistemli olarak üretilen bir olgu olarak ele alınmaktadır. Bu varsayım, çalışmayı ahlaksal tartışmadan çıkarıp kurumsal çözümleme düzlemine taşır.

Varsayım 2 – Lider merkezlilik, kurumsal kapasiteyi otomatik olarak zayıflatır

Yerel yönetimlerde karar alma süreçlerinin belediye başkanı ve dar bir çevre etrafında yoğunlaşması, kısa vadede yönetsel hız sağlayabilir, ancak orta ve uzun vadede kurumsal denge ve denetim mekanizmalarının aşınmasına yol açar. Bu nedenle lider merkezlilik, bu çalışmada entropi üreten bir yapı olarak kabul edilmektedir.

Varsayım 3 – CHP’li yerel yönetimler “muhalefette olma” avantajını kurumsal bağışıklığa dönüştürememiştir

CHP’nin, merkezi iktidardan dışlanmış olmanın yarattığı mağdur olma söylemine karşın, yerel yönetimlerde etik yönetişim ve iç denetim açısından sistemli bir üstünlük üretemediği varsayılmaktadır. Bu, çalışmanın normatif değil eleştirel bir varsayımıdır.

Varsayım 4 – Yargı süreçleri siyasal bağlamdan bağımsız değildir

Çalışma, devam eden yolsuzluk davalarının hukuksal sonuçları hakkında bir hüküm vermemektedir. Ancak şu kabul edilmektedir: Türkiye’de yargı süreçleri, özellikle yüksek profilli yerel yönetim davalarında, siyasal iklimden ve güç ilişkilerinden etkilenmektedir. Bu varsayım, davaların algısal ve sosyopolitik etkilerinin çözümlemesini meşrulaştırır.

Varsayım 5 – Süreklilik arz eden dava süreçleri, kurumsal meşruluğu aşındırır

Yargılamaların sonucu ne olursa olsun, uzayan ve tekrarlayan yolsuzluk savları, yerel yönetimlerin ve onları temsil eden partinin kurumsal güvenilirliğini, etik üstünlük savını ve seçmen nezdindeki meşruluğunu zamanla aşındırmaktadır. Bu varsayım, ‘algı–gerçeklik’ ayrımını çözümleme içine alır.

Varsayım 6 – Entropi, yalnızca dış baskıyla değil iç zayıflıkla büyür

CHP’li belediyelerin karşı karşıya kaldığı entropik yönetişim sorunları yalnızca merkezi iktidarın baskısı ve yargının seçiciliği ile açıklanamaz. Parti içi denetim eksikliği, kurumsal öğrenme yetersizliği ve lider etrafında kapanan örgütsel yapı entropinin içsel kaynaklarıdır.

Varsayım 7 – Seçmen davranışı mutlak ahlakçılıkla değil karşılaştırmalı akılcılıkla şekillenir

Çalışma, seçmenin yolsuzluk savlarına tepkisinin “var mı/yok mu?” ikiliğinden çok “kim yapıyor, ne ölçüde, neye karşılık?” soruları üzerinden şekillendiğini varsaymaktadır. Bu nedenle yolsuzluk, otomatik bir siyasal cezalandırma üretmeyebilir.

Varsayım 8 – Kurumsal reform olmadan lider değişimi entropiyi durdurmaz

Bu çalışma, belediye başkanlarının veya parti liderlerinin değişmesinin tek başına yolsuzluk riskini, yönetişim zayıflıklarını ve kurumsal entropiyi ortadan kaldırmayacağını varsayar. Çözüm kişide değil, kurumsal mimaride aranmalıdır.

HİPOTEZLER

H1 – Lider-merkezlilik ve yolsuzluk riski

Lider merkezli karar alma süreçlerinin baskın olduğu CHP’li yerel yönetimlerde, kurumsal denetim mekanizmalarının zayıflama olasılığı artmakta ve bu durum yolsuzluk savlarının ortaya çıkma ve süreklilik kazanma riskini yükseltmektedir.

H2 – Kurumsal denetim zayıflığı ve entropik yönetişim

Parti içi ve yönetsel denetim mekanizmalarının yetersiz olduğu yerel yönetimlerde, yönetişim süreçleri daha yüksek düzeyde entropik özellikler (belirsizlik, norm aşınması, keyfilik algısı) sergilemektedir.

H3 – Yargı süreçlerinin sosyopolitik etkisi

CHP’li belediyelere yönelik yolsuzluk davalarının sürekliliği, hukuksal sonuçlarından bağımsız olarak, yerel yönetimlerin kurumsal meşruluğunu ve partinin etik üstünlük savını aşındırmaktadır.

H4 – Lider kişiselleşmesi ve kurumsal bağışıklık

Yerel siyasetin belediye başkanı figürü etrafında kişiselleştiği durumlarda, kurumsal öğrenme ve içsel bağışıklık mekanizmaları zayıflamakta ve bu durum benzer yönetişim sorunlarının tekrar üretimine yol açmaktadır.

H5 – İçsel zayıflıkların entropi üretimi

Merkezi iktidarın baskısı ve yargı süreçlerinin siyasallaşması tartışmaları, CHP’li yerel yönetimlerde gözlenen entropik yönetişimi tek başına açıklamakta yetersizdir. Parti içi kurumsal zayıflıklar belirleyici bir rol oynamaktadır.

H6 – Yolsuzluk algısı ve seçmen tepkisi

Seçmenlerin yolsuzluk savlarına tepkisi, mutlak ahlaksal reddetmeden çok karşılaştırmalı ve bağlamsal bir akılcılığa dayanmaktadır. Bu nedenle yolsuzluk savları her zaman siyasal cezalandırma üretmemektedir.

H7 – Süreklilik arz eden dava süreçleri ve meşruluk aşınması

Yargılamaların uzaması ve tekrar eden yolsuzluk savları, dava sonuçlarından bağımsız olarak, CHP’nin yerel yönetimlerde kurumsal meşruluğunu zaman içinde aşındırmaktadır.

H8 – Lider değişimi ve kurumsal reform ilişkisi

Kurumsal reformlar eşlik etmediği sürece, lider değişimleri yerel yönetimlerdeki entropik yönetişim sorunlarını ve yolsuzluk risklerini kalıcı biçimde azaltmamaktadır.

Bu hipotezler, istatistiksel doğrulamadan çok, nitel kanıtlar ve süreç izleme yöntemi aracılığıyla sınanmakta ve bulgular, hipotezlerin desteklenme düzeyleri üzerinden tartışılmaktadır.

BULGULAR

Bu bölümde, çalışmanın çözümleyici çerçevesinde geliştirilen hipotezler, nitel olay çözümlemesi, süreç izleme ve söylem çözümlemesinden elde edilen bulgular ışığında sınanmaktadır. Amaç, hipotezlerin mutlak doğruluğunu kanıtlamaktan çok, desteklenme düzeylerini ortaya koymak ve gözlenen örüntüleri sistemli biçimde tartışmaktır.

H1 – Lider merkezlilik ve yolsuzluk riski

Bulgular, CHP’li yerel yönetimlerde karar alma süreçlerinin belediye başkanı ve dar bir yönetici çevresi etrafında yoğunlaştığı örneklerde, kurumsal denetim mekanizmalarının eylemli olarak devre dışı kaldığını göstermektedir. Belediye meclislerinin işlevinin zayıflaması, iç denetim birimlerinin edilginleştirilmesi ve bürokratik kararların gayriresmi kanallar üzerinden alınması, yolsuzluk savlarının ortaya çıkışına elverişli bir zemin yaratmaktadır. Bu bağlamda H1 yüksek düzeyde desteklenmektedir. Lider merkezlilik, doğrudan yolsuzluk üretmese dahi, risk artırıcı bir yapısal koşul olarak belirginleşmektedir.

H2 – Kurumsal denetim zayıflığı ve entropik yönetişim

İncelenen olaylarda, parti içi denetim mekanizmalarının sistemli ve bağlayıcı olmaktan çok, tepkisel ve kişisel ilişkilere dayalı olduğu görülmektedir. Bu durum, yönetişim süreçlerinde belirsizlik, norm aşınması ve yönetsel keyfilik algısının artmasına yol açmaktadır. Ortaya çıkan tablo, yerel yönetimlerin kurallı bir kurumsal düzen yerine, kişilere göre değişen uygulama biçimleri üretmeye yöneldiğini göstermektedir. Bu bulgular, H2’nin güçlü biçimde desteklendiğini ortaya koymaktadır.

H3 – Yargı süreçlerinin sosyopolitik etkisi

Bulgular, devam eden yolsuzluk davalarının hukuksal sonuçlarından bağımsız olarak, CHP’li belediyelerin kamusal algısında belirgin bir aşınma yarattığını göstermektedir. Davaların uzun sürmesi ve medyada sürekli gündemde tutulması, belediyelerin hizmet başarımlarının önüne geçmekte ve siyasal tartışmayı etik/moral bir zemine taşımaktadır. Bu durum, H3’ün desteklendiğini göstermektedir. Yargı süreçleri, yalnızca hukuksal değil, aynı zamanda siyasal ve simgesel etkiler üretmektedir.

H4 – Lider kişiselleşmesi ve kurumsal bağışıklık

Olay çözümlemeleri, belediye başkanının siyasal kimliğinin kurumsal kimliğin önüne geçtiği durumlarda, örgütsel öğrenmenin sınırlı kaldığını ve benzer yönetişim sorunlarının yinelendiğini göstermektedir. Kriz anlarında çözüm üretme kapasitesi, kurumsal reflekslerden çok liderin bireysel becerilerine bağımlı duruma gelmektedir. Bu bulgular ışığında H4 orta–yüksek düzeyde desteklenmektedir. Kurumsal bağışıklık, lider kişiselleşmesi altında zayıflamaktadır.

H5 – İçsel zayıflıklar ve entropi üretimi

Çözümleme, merkezi iktidarın baskısı ve yargının seçiciliği tartışmalarının önemli olmakla birlikte, gözlenen entropik yönetişim sorunlarını tek başına açıklamakta yetersiz kaldığını göstermektedir. Parti içi gözetim eksikliği, liyakat sorunları ve hesap verebilirliğin kurumsallaşamaması, entropinin içsel kaynakları olarak öne çıkmaktadır. Dolayısıyla H5 net biçimde desteklenmektedir. Entropi, yalnızca dışsal baskıların değil, içsel kurumsal zayıflıkların ürünüdür.

H6 – Yolsuzluk algısı ve seçmen tepkisi

Söylem çözümlemesi ve seçim sonuçları birlikte değerlendirildiğinde, seçmen davranışının yolsuzluk savlarına karşı mutlak bir reddetme duygusu üretmediği görülmektedir. Seçmenler, yolsuzluk savlarını çoğu zaman iktidar–muhalefet karşılaştırması içinde değerlendirmekte ve bağlamsal bir akılcılık sergilemektedir. Bu durum, H6’nın desteklendiğini, ancak seçmen hoşgörüsünün sınırsız olmadığını göstermektedir.

H7 – Süreklilik arz eden davalar ve meşruluk aşınması

Bulgular, yinelenen ve uzun süren dava süreçlerinin, yerel yönetimlerin kurumsal meşruluğunu zaman içinde aşındırdığını ortaya koymaktadır. Bu aşınma, yalnızca ilgili belediyelerle sınırlı kalmamakta ve CHP’nin genel yönetişim kapasitesine ilişkin algıyı da etkilemektedir. Bu çerçevede H7 yüksek düzeyde desteklenmektedir.

H8 – Lider değişimi ve kurumsal reform ilişkisi

İncelenen örnekler, lider değişimlerinin kısa vadede siyasal rahatlama sağladığını, ancak kurumsal reformlarla desteklenmediği durumlarda yönetişim sorunlarının yeniden üretildiğini göstermektedir. Yapısal önlemler alınmadığında, kişisel değişimlerin kalıcı etki yaratmadığı gözlemlenmektedir. Bu bulgular, H8’in desteklendiğini ortaya koymaktadır.

Değerlendirme

Bulgular bütünüyle değerlendirildiğinde, çalışmanın hipotezleri büyük ölçüde desteklenmektedir. Özellikle lider merkezlilik, kurumsal denetim zayıflığı ve entropik yönetişim arasındaki ilişki, CHP’li yerel yönetimlerde yolsuzluk tartışmalarının yapısal boyutunu görünür kılmaktadır. Bulgular, sorunun kişilerden çok kurumsal mimari ve yönetişim anlayışı ile ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır.

Çizelge 1:

 

Hipotez–Bulgular Özeti Tablosu

Hipotez

Temel Odak

Desteklenme Düzeyi

Kullanılan Çözümleyici Kanıt

H1

Lider-merkezlilik – yolsuzluk riski

Yüksek

Olay çözümlemesi, süreç izleme

H2

Kurumsal denetim zayıflığı – entropi

Güçlü

Kurumsal yapı incelemesi, söylem çözümlemesi

H3

Yargı süreçlerinin sosyopolitik etkisi

Orta–yüksek

Medya çözümlemesi, kamuoyu algısı

H4

Kişiselleşme – kurumsal bağışıklık

Orta–yüksek

Örgütsel öğrenme örüntüleri

H5

İçsel zayıflıklar – entropi üretimi

Yüksek

Karşılaştırmalı yorum, süreç izleme

H6

Yolsuzluk algısı – seçmen tepkisi

Orta

Söylem çözümlemesi, seçim sonuçları

H7

Dava sürekliliği – meşruluk aşınması

Yüksek

Zaman serisi söylem ve algı çözümlemesi

H8

Lider değişimi – kurumsal reform

Yüksek

Önce/sonra karşılaştırması

 

Değerlendirme

Bulgular bütünüyle değerlendirildiğinde, çalışmanın hipotezleri büyük ölçüde desteklenmektedir. Özellikle lider merkezlilik, kurumsal denetim zayıflığı ve entropik yönetişim arasındaki ilişki, CHP’li yerel yönetimlerde yolsuzluk tartışmalarının yapısal boyutunu görünür kılmaktadır. Bulgular, sorunun kişilerden çok kurumsal mimari ve yönetişim anlayışı ile ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır.

ARAŞTIRMA SORULARININ YANITLANMASI

Bu çalışma, CHP’li yerel yönetimlerde devam eden yolsuzluk davalarını, bireysel aktörlerin niyetlerinden çok lider merkezli karar alma süreçleri, merkezi yönetim kapasitesi eksiklikleri ve liyakat boşlukları arasındaki etkileşimler üzerinden çözümlemiştir. Bulgular, bu yapısal koşulların yerel yönetimlerde sistemsel boşluklar ürettiğini ve bu boşlukların hem olumsuz yönetsel çıktılara hem de siyasal yönlendirmelere zemin hazırladığını göstermektedir.

CHP’nin merkezi yönetim kapasitesi eksikliği ve liyakat boşluklarının, yerel yönetimlerde büropatolojik sonuçlar ürettiği, denetim mekanizmalarının zayıfladığı, karar alma süreçlerinin kişiselleştiği ve kurumsal akılcılığın aşındığı saptanmıştır. İstanbul sınırlarını aşan hizmet üretme girişimleri ise yerel yönetim uygulamalarının simgesel ve siyasal önceliklerle şekillenmesine yol açarak kaynak dağılımında bulanıklık yaratmıştır.

Lider merkezli ancak yetkin olmayan yönetişim süreçlerinin, gayriresmi aktörlerin hareket alanını genişlettiği ve bu aktörlerin sistemsel boşluklardan yararlanarak yönetsel süreçlere girebildiği görülmektedir. Devam eden davalar ve ortaya çıkan savlar, bu çalışmada tekil sapmalar olarak değil, söz konusu yapısal ve süreçsel koşulların doğal çıktıları olarak değerlendirilmiştir.

Son olarak, rakip siyasal ittifakın saldırgan ve yönlendirici yaklaşımı, bu sistemsel zayıflıkların oluşturduğu fırsat yapısı çerçevesinde anlamlandırılmış ve yargısal ve siyasal süreçlerin karşılıklı olarak birbirini beslediği bir devingen ortaya konmuştur. Duruşmalar ilerledikçe ortaya çıkacak yeni verilerin, bu çalışmada geliştirilen hipotezlerin yeniden düzenlenmesini gerektirebileceği özellikle vurgulanmaktadır.

TARTIŞMA

Kuramsal Düzeyde Tartışma: Lider Merkezlilik ve Siyasal Entropi

Bu çalışmanın bulguları, lider merkezli siyasal süreçlerin yalnızca otoriter rejimlerde değil, muhalefet denetimindeki yerel yönetimlerde de kurumsal entropi üretebildiğini ortaya koymaktadır. Lider kişiselleşmesi, demokratik meşrulukla birlikte var olsa dahi, kurumsal denge ve denetim mekanizmalarını ikincilleştirdiğinde, yönetişim kapasitesini aşındıran bir etki yaratmaktadır. Bu bağlamda çalışma, yazında sıklıkla iktidar bloklarıyla ilişkilendirilen kişiselleşme ve kurumsal erozyon olgusunun, muhalefet aktörleri açısından da çözümleyici olarak ele alınması gerektiğini göstermektedir.

Siyasal Düzeyde Tartışma: CHP ve Muhalefetin Etik Üstünlük Sorunu

Bulgular, CHP’nin yerel yönetimlerde etik üstünlük savını sürdürülebilir kurumsal mekanizmalarla destekleyemediğini göstermektedir. Yolsuzluk davalarının sürekliliği, hukuksal sonuçlarından bağımsız olarak, CHP’nin muhalefet söylemini savunmacı ve reaktif bir pozisyona itmektedir. Bu durum, muhalefetin iktidar eleştirisini güçlendirmek yerine, siyasal gündemin etik ve ahlaksal bir savunma hattına sıkışmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla sorun, yalnızca yolsuzluk savlarının varlığı değil; bu savlara karşı kurumsal bağışıklık üretilememesidir.

Kurumsal Düzeyde Tartışma: Reform İhtiyacı ve Yapısal Çıkmaz

Çalışmanın bulguları, lider değişimlerinin ve kriz yönetiminin, kurumsal reformlarla desteklenmediği sürece kalıcı bir iyileşme üretmediğini ortaya koymaktadır. İç denetim, saydamlık ve parti içi gözetim mekanizmalarının kişilere bağlı olmaktan çıkarılması, entropik yönetişim döngüsünü kırmanın ön koşulu olarak belirmektedir. Bu çerçevede CHP’li yerel yönetimlerde yolsuzluk tartışmaları, bireysel hataların ötesinde, yapısal bir yönetişim sorunu olarak ele alınmalıdır.

Daha Geniş Bir Çerçeve: Muhalefet, İktidar ve Sistemsel Simetri

Son olarak, bulgular Türkiye’de iktidar ve muhalefet arasındaki yönetişim pratikleri açısından bir tür sistemsel simetriye işaret etmektedir. Kurumsal mekanizmaların zayıflığı, siyasal konumdan bağımsız olarak benzer sonuçlar üretmektedir. Bu durum, demokratik rekabetin ahlaksal savlar üzerinden değil, kurumsal kapasite ve yönetişim kalitesi üzerinden yeniden düşünülmesi gerektiğini göstermektedir.

SONUÇ

Bu çalışma, CHP’li yerel yönetimler hakkında devam eden yolsuzluk davalarını, bireysel ahlaksal sapmaların ötesinde, lider-merkezli siyasal süreçlerin ve kurumsal boşlukların ürettiği entropik yönetişim çerçevesinde çözümleme etmiştir. Bulgular, yolsuzluk tartışmalarının yalnızca hukuksal değil, aynı zamanda sosyopolitik ve kurumsal etkiler yarattığını; bu etkilerin parti meşruluğu ve muhalefetin iktidar alternatifi olma kapasitesi üzerinde belirleyici olduğunu göstermektedir.

Çalışmanın temel katkısı, kişiselleşmiş liderlik ile kurumsal erozyon arasındaki ilişkiyi muhalefet denetimindeki yerel yönetimler bağlamında görünür kılmasıdır. Bu yönüyle çözümleme, otokratikleşme yazınında sıklıkla iktidar aktörlerine atfedilen yönetişim zayıflıklarının, kurumsal önlemler alınmadığında muhalefet aktörleri tarafından da yeniden üretilebildiğini ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak, CHP’li yerel yönetimlerde karşılaşılan yolsuzluk tartışmaları, kişiler üzerinden değil, kurumsal mimari, denetim kapasitesi ve yönetişim anlayışı üzerinden ele alındığında açıklayıcı duruma gelmektedir. Bu bulgu, demokratik muhalefetin sürdürülebilirliği açısından kurumsallaşmanın vazgeçilmezliğini bir kez daha doğrulamaktadır. Bu çalışmanın bulguları, Türkiye bağlamına özgü siyasal ve kurumsal koşullar içinde değerlendirilmelidir. Bu çalışma, yolsuzluk tartışmalarını muhalefet–iktidar ikiliğinin ötesine taşıyarak, kurumsal kapasite ve lider merkezli yönetişim arasındaki ilişkiyi yerel yönetimler bağlamında çözümlemektedir.

SİYASA VE KURUMSAL REFORM ÇIKARIMLARI

Çalışmanın bulguları, CHP ve muhalefet denetimindeki yerel yönetimler için aşağıdaki kurumsal reform alanlarını işaret etmektedir:

Kurumsallaşmış İç Denetim Mekanizmaları: Belediye başkanından bağımsız çalışan, parti ve yönetim içi denetim birimlerinin güçlendirilmesi.

Saydam Karar Alma Süreçleri: İhale, atama ve kaynak özgüleme süreçlerinin açık veri ve kamusal izleme araçlarıyla desteklenmesi.

Parti İçi Gözetim ve Etik Kurulların Güçlendirilmesi: Tepkisel değil, önleyici ve bağlayıcı mekanizmaların oluşturulması.

Liderlikten Kurumsallığa Geçiş: Başarının bireysel lider profilleriyle değil, kurumsal performans göstergeleriyle ölçülmesi.

Kriz Yönetimi Yerine Risk Yönetimi: Yolsuzluk savları ortaya çıktıktan sonra savunma refleksi geliştirmek yerine, riskleri önceden saptayan sistemlerin kurulması.

Bu reform alanları, yalnızca CHP açısından değil, Türkiye’de demokratik yerel yönetişimin güçlendirilmesi açısından da önem taşımaktadır. Kurumsal kapasitenin artırılması, muhalefetin etik üstünlük savını söylem düzeyinden çıkararak yönetişim uygulamasına dönüştürmenin ön koşuludur.


 

KAYNAKÇA

Acemoglu, D., ve Robinson, J. A. (2019). The narrow corridor: States, societies, and the fate of liberty. Penguin Press.

Anderson, B. (1991). Imagined communities: Reflections on the origin and spread of nationalism (Rev. ed.). Verso.

Boin, A., ’t Hart, P., Stern, E., ve Sundelius, B. (2016). The politics of crisis management: Public leadership under pressure (2nd ed.). Cambridge University Press.

Christensen, T., Laegreid, P., Roness, P. G., ve Rovik, K. A. (2007). Organization theory and the public sector: Instrument, culture and myth. Routledge.

Fukuyama, F. (2014). Political order and political decay: From the industrial revolution to the globalization of democracy. Farrar, Straus and Giroux.

Heclo, H. (1977). A government of strangers: Executive politics in Washington. Brookings Institution.

Hood, C. (1991). A public management for all seasons? Public Administration, 69(1), 3–19. https://doi.org/10.1111/j.1467-9299.1991.tb00779.x

Johnston, M. (2005). Syndromes of corruption: Wealth, power, and democracy. Cambridge University Press.

Kaufmann, D., Kraay, A., ve Mastruzzi, M. (2011). The worldwide governance indicators: Methodology and analytical issues. Hague Journal on the Rule of Law, 3(2), 220–246. https://doi.org/10.1017/S1876404511200046

Kopecky, P., ve Spirova, M. (2011). ‘Jobs for the boys’? Patronage and public sector reform in postcommunist Europe. West European Politics, 34(5), 897–921. https://doi.org/10.1080/01402382.2011.591072

Levitsky, S., ve Ziblatt, D. (2018). How democracies die. Crown.

Meyer, J. W., ve Rowan, B. (1977). Institutionalized organizations: Formal structure as myth and ceremony. American Journal of Sociology, 83(2), 340–363. https://doi.org/10.1086/226550

Ostrom, E. (1990). Governing the commons: The evolution of institutions for collective action. Cambridge University Press.

Peters, B. G. (2010). The politics of bureaucracy (6th ed.). Routledge.

Rose-Ackerman, S., ve Palifka, B. J. (2016). Corruption and government: Causes, consequences, and reform (2nd ed.). Cambridge University Press.

Schedler, A. (2013). The politics of uncertainty: Sustaining and subverting electoral authoritarianism. Oxford University Press.

Tilly, C. (2007). Democracy. Cambridge University Press.

Treisman, D. (2007). The architecture of government: Rethinking political decentralization. Cambridge University Press.



[1] Şema, yerel yönetimlerde lider odaklı karar alma uygulamalarının ve kurumsal denetim eksikliklerinin, sistemsel boşluklar yaratarak entropik yönetişim çıktıları üretmesini göstermektedir. Yolsuzluk savları, bu yapısal süreçlerin olası sonuçları olarak ele alınmıştır.