Tecrit Değilse Nedir?
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Giriş
Son günlerde
tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun
cezaevindeki ziyaret koşulları tartışma konusu oldu. Yeni Adalet Bakanı’nın
televizyon programlarında yaptığı açıklamaların ardından milletvekillerinin
İmamoğlu ile görüşmelerine izin verilmediği ortaya çıktı. Daha önce verilen
bazı ziyaret izinlerinin iptal edildiği ve buna karşılık aile ve avukat
görüşlerinin sürdüğü belirtildi.
Bakan,
cezaevlerinin bir “siyasal platforma” dönüşmemesi gerektiğini ve çok sık siyasal
görüşmelerin doğru olmadığını ifade etti. Bu açıklamalar, uygulamanın bir
güvenlik ve düzen önlemi olarak görüldüğünü göstermektedir. Muhalefet ise söz
konusu sınırlamanın eylemli bir tecrit (soyutlama, izolasyon) anlamına
geldiğini savunuyor.
Tartışma tam
da bu noktada düğümleniyor: Ortada hukuksal anlamda bir tecrit mi var, yoksa
tutukluluk rejimi içinde kalınarak yapılan bir yönetsel tercih mi? Ve daha
önemlisi, bu uygulama tecrit değilse nedir?
Tecrit
Nedir? Tutuklulukta ve Hükümlülükte Aynı Anlama mı Gelir?
“Tecrit” gündelik dilde yalnız bırakma demektir. Ancak ceza
hukuku bakımından daha teknik bir içeriğe sahiptir. Uluslararası ölçünlerde
referans noktası, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından kabul edilen “Mandela
Kuralları”dır. Buna göre tecrit, mahpusun günde 22 saatten fazla insan
temasından yoksun bırakılmasıdır. 15 günü aşan kesintisiz izolasyon ise “uzun
süreli tecrit” sayılır. Yani kavram, esas olarak fiziksel ve toplumsal
izolasyonu ifade eder.
Türk
hukukunda “tecrit” kelimesi doğrudan bir disiplin türü olarak geçmez. Ancak
5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Önlemlerinin İnfazı Hakkında Kanun uyarınca
hücreye koyma cezası olanaklıdır. Bu uygulama süreye ve yazılı karara bağlıdır.
Hükümlüler bakımından disiplin veya güvenlik gerekçesiyle belirli sınırlar
içinde uygulanabilir.
Tutuklular
açısından durum daha duyarlıdır. Çünkü tutukluluk bir ceza değil, 5271 sayılı
Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamında bir koruma önlemidir. Kişi henüz mahkum
değildir ve masumiyet karinesi sürmektedir. Bu nedenle tutukluya uygulanacak
sınırlamaların amacı cezalandırma değil, yargılamanın sağlıklı yürütülmesidir.
Buradan şu
temel ayrım çıkar: Hükümlülükte disiplin temelli izolasyon hukuken olanaklıdır,
tutuklulukta ise izolasyon ancak zorunlu ve ölçülü güvenlik gerekçeleriyle
uygulanabilir. Aksi halde koruma önlemi eylemli cezaya dönüşür.
Tutuklulukta
Tecrit ile Hükümlülükte Tecrit Arasındaki Temel Fark
Tecrit
tartışmasında çoğu zaman gözden kaçan nokta tutukluluk ile hükümlülük
arasındaki hukuksal statü farkıdır.
Hükümlü,
mahkeme kararı kesinleşmiş kişidir. Cezası infaz edilmektedir. Bu nedenle
disiplin veya güvenlik gerekçesiyle belirli ağırlaştırmalar uygulanabilir. 5275
sayılı Ceza ve Güvenlik Önlemlerinin İnfazı Hakkında Kanun uyarınca hücreye
koyma gibi disiplin yaptırımları olanaklıdır. Ancak bunlar süreli, yazılı ve
denetime açık olmalıdır.
Tutuklu ise
mahkum değildir. Hakkındaki yargılama sürmektedir. Tutuklama, 5271 sayılı Ceza
Muhakemesi Kanunu kapsamında bir koruma önlemidir. Amacı kaçma veya delil
karartma riskini önlemektir. Ceza değildir.
Bu nedenle
tutuklulukta uygulanan her ağırlaştırma, hükümlülüğe oranla daha sıkı bir
gerekçelendirme gerektirir. Çünkü burada devlet, henüz suçluluğu kesinleşmemiş
bir kişiye müdahale etmektedir. Masumiyet karinesi devam etmektedir. Eğer
tutuklulukta uygulanan sınırlamalar hükümlülük rejimine yaklaşırsa, koruma önlemi
ile ceza arasındaki sınır bulanıklaşır. İşte tecrit tartışmasının en kritik
noktası da buradadır: Tutukluluk, cezalandırma alanına doğru genişleyemez.
Milletvekili
Ziyaretlerinin Engellenmesi Tecrit midir?
Mevcut
durumda tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu ile milletvekillerinin görüşmelerine
izin verilmediği ve daha önce verilmiş bazı izinlerin iptal edildiği
anlaşılıyor. Buna karşılık aile ve avukat görüşlerinin sürdüğü belirtiliyor.
Hücre cezası ya da fiziksel izolasyon uygulandığına ilişkin bir bilgi yok.
Bu tabloyu
teknik ölçütle değerlendirdiğimizde sonuç nettir: Bu uygulama, uluslararası ölçünlerdeki
anlamıyla bir “tecrit” değildir. Kişi insan temasından bütünüyle yoksun
bırakılmış değildir, savunma hakkı devam etmektedir ve aile bağı kesilmiş
değildir.
Ancak sorun
yalnızca teknik izolasyon değildir. Milletvekili ziyaretleri, sıradan bir toplumsal
temas değildir. Bu görüşmeler, yasama denetimi, seçilmiş temsilcinin durumu
hakkında kamuoyunun bilgilendirilmesi ve siyasal iletişimin sürdürülmesi işlevi
görür.
Yeni Adalet
Bakanı’nın açıklamaları da tam bu noktaya odaklanmaktadır: Cezaevinin bir “siyasal
platforma” dönüşmemesi gerektiği ve çok sık siyasal görüşmelerin doğru olmadığı
ifade edilmiştir. Bu yaklaşım, uygulamanın güvenlik ve kamu düzeni gerekçesiyle
savunulduğunu göstermektedir.
Fakat hukuksal
açıdan kritik soru şudur: Tutukluluğun amacı, kaçma veya delil karartma riskini
önlemek midir yoksa tutuklunun siyasal etkisini sınırlamak mıdır? Eğer
sınırlama, yargılamanın güvenliğini değil de siyasal seferberlik olasılığını
hedef alıyorsa burada klasik tutukluluk mantığının dışına çıkılmış olur.
Bu
Yaklaşım “Siyasal Tutukluluk Rejimi”ne İşaret Eder mi?
Türk
hukukunda “siyasal tutuklu” diye ayrı bir statü yoktur. Tutuklama, suç isnadına
bağlı bir koruma önlemidir. Dayanağı 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’dur ve
amacı yargılamanın sağlıklı yürütülmesidir. Bu nedenle tutukluluk rejimi kuramsal
olarak kişiden kişiye değişmez. Ancak uygulamada yüksek profilli ve siyasal
etkisi bulunan kişiler söz konusu olduğunda yönetimin güvenlik değerlendirmesi
genişleyebilir. Yeni Adalet Bakanı’nın “cezaevinin siyasal platforma
dönüşmemesi” yönündeki açıklaması tam da bu genişleme alanını işaret ediyor.
Bu yaklaşım,
teknik olarak bir tecrit uygulaması anlamına gelmez. Fakat tutukluluğun
yalnızca adli bir önlem değil, aynı zamanda siyasal etkiyi sınırlama aracı
olarak görüldüğünü düşündürür. İşte kritik eşik burada ortaya çıkar: Eğer
sınırlama yargılamanın güvenliği için değil de tutuklunun kamusal ve siyasal
görünürlüğünü azaltmak için uygulanıyorsa o zaman eylemli bir farklılaşmadan
söz edilir. Bu, henüz hukuksal olarak tanımlanmış bir “siyasal tutukluluk
rejimi” değildir, fakat o yönde bir yorum alanı açar. Şu aşamada tablo şudur: Aile
ve avukat görüşleri sürmektedir. Fiziksel izolasyon yoktur. Disiplin cezası
bulunmamaktadır. Dolayısıyla teknik tecrit eşiği aşılmış değildir. Ancak
milletvekili ziyaretlerinin sistemli biçimde engellenmesi tutukluluğun
sınırlarının yalnızca ceza muhakemesi mantığıyla değil, siyasal etki hesabıyla
da çizildiği izlenimini doğurur.
Bu durumun
kalıcı ve genelleşmiş bir uygulamaya dönüşüp dönüşmeyeceği belirleyici
olacaktır. Eğer sınır, güvenlikten çok siyasal temasın yoğunluğu üzerinden
çizilmeye başlanırsa, o zaman tutukluluk rejimi uygulamada yeni bir içerik
kazanır.
Uluslararası
Ölçütler Ne Diyor?
Tecrit
tartışması yalnızca ulusal mevzuatla sınırlı değildir. Uluslararası insan
hakları hukuku da bu konuda açık ölçütler koymuştur. Referans noktası, BM
tarafından kabul edilen “Mahpuslara Muameleye İlişkin Asgari Ölçün Kurallar”dır,
yani yaygın adıyla “Mandela Kuralları”.
Bu kurallara
göre bir mahpusun günde 22 saatten fazla insan temasından yoksun bırakılması
“izolasyon”dur. 15 günü aşan kesintisiz izolasyon ise “uzun süreli tecrit”
sayılır ve ağır bir insan hakları sorunu olarak değerlendirilir. İzolasyon olağan
dışı olmalı, olanaklı olan en kısa süreyle uygulanmalı ve düzenli denetime bağlı
tutulmalıdır. Bu ölçün, yalnızca hükümlüler için değil, tutuklular için de
geçerlidir.
Avrupa insan
hakları hukuku bakımından da benzer bir yaklaşım vardır. Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi kararlarında, izolasyonun hukuka uygun sayılabilmesi için şu ölçütlere
bakılır: Süre, fiziksel koşullar, insan teması düzeyi, gerekçe ve
denetlenebilirlik ve ölçülülük. Mahkeme, özellikle tutuklular bakımından
izolasyonu daha sıkı inceler. Çünkü tutukluluk bir ceza değildir.
Bu
uluslararası ölçütler ışığında mevcut tabloya bakıldığında şunu söylemek olanaklıdır:
Milletvekili ziyaretlerinin engellenmesi, teknik anlamda bir izolasyon
değildir. Kişi 22 saat insan temasından yoksun bırakılmamaktadır ve aile ve
avukat görüşleri sürmektedir. Fiziksel tecrit uygulanmamaktadır. Ancak
uluslararası hukuk yalnızca sürelere değil, müdahalenin amacına da bakar. Eğer
sınırlama güvenlik gerekçesiyle değil, kamusal veya siyasal etkiyi azaltma
amacıyla uygulanıyorsa, bu durum ölçülülük tartışmasını doğurur. Dolayısıyla sorun
şu aşamada bir “Mandela tipi tecrit” değildir. Fakat tutukluluğun amacının
genişletilip genişletilmediği sorusu uluslararası hukuk bakımından da önem
taşır.
Rejim
Mantığı ve Tecrit: Son Açıklamaların Gösterdiği Çerçeve
Yeni Adalet
Bakanı ve eski İstanbul Başsavcısı Akın Gürlek 20 Şubat 2026 günü Hürriyet
Gazetesi’ne bir demeç vererek hu konudaki düşüncelerine açıklık getirdi. Adalet
Bakanı’nın son açıklamaları ceza infaz rejimine ilişkin yaklaşımın yalnızca
teknik değil, aynı zamanda sistemli bir rejim bakış açısına dayandığını
gösteriyor. Özellikle üç vurgu dikkat çekicidir: Terör suçlarında
ağırlaştırılmış müebbet bakımından koşullu salıvermenin uygulanmaması, “umut
hakkı”nın mevcut mevzuatta bulunmadığının açıkça ifade edilmesi ve avukat
görüşmelerinin somut güvenlik gerekçeleriyle sınırlanabileceği yönündeki
açıklama. Mevcut hukuk düzeni açısından ağırlaştırılmış müebbet alan terör
suçlularının koşullu salıvermeden yararlanamaması 5275 sayılı infaz rejiminin
bir sonucudur. Bakan’ın bu noktadaki saptaması normatif çerçeveye uygundur.
Ancak tecrit tartışması yalnızca mevzuatın lafzıyla sınırlı değildir.
Uluslararası
insan hakları hukukunda “umut hakkı”, tahliye güvencesi değil, cezanın insan
onuruyla bağının tümüyle kopmamasını ifade eder. Bir mahpusun hiçbir koşulda
özgürlüğe kavuşma olasılığının bulunmaması, özellikle ağır güvenlik rejimi
altında infaz söz konusuysa, süreklileşmiş bir izolasyon riskini beraberinde
getirir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Tecrit yalnızca hücrede
tek başına tutulmak değildir. Tecrit bazen temas kanallarının sistemli
daraltılmasıyla ortaya çıkar. Ziyaret kısıtlamaları savunma görüşmelerine
getirilen sınırlamalar, koşullu salıverme olasılığının kapalı olması ve yüksek
güvenlikli infaz rejimi… Bu unsurlar ayrı ayrı teknik tecrit sayılmayabilir.
Ancak birlikte değerlendirildiklerinde mahpusun toplumsal ve hukuksal
bağlarının aşamalı biçimde zayıflatıldığı bir rejim doğabilir.
Bakan’ın
“genel af söz konusu değil” ve “cezasızlık olmayacak” vurgusu güvenlik ve kamu
düzeni bakış açısının belirleyici olduğunu göstermektedir. Ancak hukuk devleti
açısından esas sorun güvenlik gerekçesinin ölçülülük sınırları içinde kalıp
kalmadığıdır. Tutukluluk bakımından ise eşik daha duyarlıdır. Çünkü tutuklu
kişi henüz mahkum değildir. Eğer ağır güvenlik ve sınırlama mantığı tutukluluk
alanına da genişlerse koruma önlemiyle infaz rejimi arasındaki sınır
bulanıklaşır. Bu nedenle tartışma artık yalnızca “tecrit var mı yok mu?” sorusu
değildir. Asıl soru şudur: Ceza adaleti sistemi, özellikle siyasal ve terör
suçları bağlamında, izolasyonu olağan dışı bir araç olarak mı görmektedir,
yoksa yapısal bir rejim unsuru durumuna mı getirmektedir? Bize göre rejim mantığı
ile tecrit kurumu bütünleşmek eğilimindedir.
Savunma
Hakkı ve Hukuksal İzolasyon
Adalet
Bakanı’nın “hiçbir hak sınırsız değildir, avukatla görüşme de somut şartlarla
kısıtlanabilir” yönündeki açıklaması, savunma hakkının sınırları bakımından
ayrı bir değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır. Savunma hakkı, Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 6. maddesi
kapsamında güvence altındadır. Bu hak, adil yargılanmanın çekirdeğini
oluşturur. Kişinin müdafi yardımından etkili biçimde yararlanabilmesi, yalnızca
bir usul güvencesi değil, yargılamanın meşruluk koşuludur.
Temel
hakların sınırsız olmadığı doğrudur. Ancak savunma hakkı söz konusu olduğunda
sınırlama alanı son derece dardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına
göre avukat–müvekkil görüşmeleri kural olarak gizli olmalıdır. Müdahale ancak
somut ve ciddi bir güvenlik riski varsa olanaklıdır. Sınırlama yargıç kararıyla,
belirli süreli ve ölçülü olmalıdır. Savunmanın etkisiz duruma gelmesine yol
açacak uygulamalar ihlal oluşturur.
Bu çerçevede
“kötüye kullanımı önleme” gerekçesi, tek başına sınırsız bir takdir alanı
yaratmaz. Aksi durumda savunma hakkı, kuramsal olarak var olup uygulamada
zayıflatılabilir. Tecrit tartışmasıyla bağlantı da burada ortaya çıkar.
İzolasyon yalnızca fiziksel değildir. Mahpusun siyasal temasının daraltılması,
toplumsal bağlarının sınırlandırılması ve savunma iletişiminin sürekli denetime
tabi tutulması birlikte değerlendirildiğinde hukuksal ve iletişimsel bir
izolasyon doğabilir.
Bu nedenle sorun
avukat görüşmesinin tekil olarak kısıtlanıp kısıtlanamayacağı değil, bu
kısıtlamaların sistemleşip sistemleşmeyeceğidir. Eğer sınırlamalar olağan dışı
kalırsa hukuk devleti içinde yer bulur. Ancak genelleşirse, savunma hakkının
özüne dokunulmuş olur.
Tecrit bazen
duvarlarla değil, hakların daraltılmasıyla başlar.
Sonuç:
Tecrit Değilse Nedir?
Ortada
teknik anlamda bir tecrit yoktur. Ne BM Mandela Kuralları’ndaki izolasyon eşiği
aşılmış durumda ne de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadında tarif edilen
ağır toplumsal yalıtım söz konusudur. Aile
ve avukat görüşleri sürümektedir. Fiziksel izolasyon yoktur. Disiplin cezası
uygulanmış değildir.
Ancak sorun
yalnızca fiziksel yalnızlaştırma değildir. Milletvekili ziyaretlerinin
engellenmesi, özellikle de daha önce verilen izinlerin geri çekilmesi,
tutukluluğun sınırlarının nasıl yorumlandığına ilişkin bir işaret taşır. Yeni
Bakan’ın “cezaevi siyasal platforma dönüşmemeli” yönündeki yaklaşımı
tutukluluğun yalnızca yargısal güvenlik aracı olarak mı yoksa siyasal etkiyi
sınırlama mekanizması olarak mı görüldüğü sorusunu gündeme getirir.
Hukuk
devleti bakımından kritik olan şudur: Tutukluluk, kaçma ve delil karartma
riskine karşı olağan dışı bir önlem midir? Yoksa kamusal ve siyasal etkiyi
yönetme aracına dönüşebilir mi? Bugünkü tablo, teknik bir tecrit değildir. Ama
tutukluluk rejiminin anlamı üzerine yeni bir tartışma başlatmaktadır. Soru hala
ortadadır: Eğer bu tecrit değilse, tutukluluğun sınırı tam olarak nerede
çizilmektedir?
Teknik
tecrit eşiği aşılmış değildir. Ancak temas kanallarının daraltılması, infaz
rejiminin sertleşmesi ve umut kapısının kapalı olması birlikte
değerlendirildiğinde yeni bir tartışma doğmaktadır. Asıl soru: Tutukluluk ve
infaz rejimi güvenlik gerekçesiyle ne kadar genişletilebilir? Hukuk devleti
için belirleyici olan ölçülülük ve olağan dışı olmaktır.
Tecrit
yalnızca duvarlarla ölçülmez, bazen rejimin mantığında başlar.
Kaynakça
5271 sayılı
Ceza Muhakemesi Kanunu. (2004). Resmî Gazete (Sayı: 25673).
5275 sayılı
Ceza ve Güvenlik Önlemlerinin İnfazı Hakkında Kanun. (2004). Resmî Gazete
(Sayı: 25685).
Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi. (n.d.). Case-law database (HUDOC).
https://hudoc.echr.coe.int
Avrupa
İşkenceyi Önleme Komitesi [CPT]. (n.d.). Standards. Council of Europe.
https://www.coe.int/en/web/cpt
Avrupa
Konseyi. (1950). Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi.
Birleşmiş
Milletler Genel Kurulu. (2015). Birleşmiş Milletler Mahpuslara Muameleye
İlişkin Asgari Ölçün Kuralları (Nelson Mandela Kuralları) (A/RES/70/175).
https://undocs.org/A/RES/70/175
Fırat, Hande
(2026). Bakan Gürlek Hürriyet’e konuştu... ‘Terörsüz Türkiye’ adımlarını
açıkladı. https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/hande-firat/bakan-gurlek-hurriyete-konustu-terorsuz-turkiye-adimlarini-acikladi-43112442
Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası. (1982).
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder