Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

9 Şubat 2026 Pazartesi

 

Erken Seçim Söyleminin CHP Açısından Stratejik Risk Üretme Olasılığı

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

ÖZ

Bu çalışma, Türkiye’de erken seçim söyleminin muhalefet açısından her koşulda siyasal üstünlük üretmediği varsayımından hareketle söz konusu söylemin hangi bağlamlarda stratejik risk doğurabileceğini çözümlemektedir. MetroPOLL başta olmak üzere kamuoyu araştırmalarından elde edilen bulgular, seçmenin önemli bir bölümünün ekonomik refahın sağlanması için iktidar değişimini gerekli gördüğünü, ancak aynı zamanda muhalefetin ülkeyi yönetmeye hazır olmadığı yönünde güçlü bir algının varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Çalışma, bu ikili tutumun negatif oy verme ve ekonomik oy verme ile kimlik temelli oy verme arasındaki gerilim ve riskten kaçınan seçmen davranışı çerçevesinde ele alınabileceğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda makale, iktidarın meşruluk erozyonuna karşın muhalefetin yönetebilirlik kapasitesi algısının yeterince güçlenmediği koşullarda erken seçim söyleminin CHP açısından stratejik risk üretebileceğini savunmaktadır. Çalışmada ayrıca ekonomik bozulma, meşruluk kaybı ve kapasite aşınması arasındaki etkileşimi açıklamak üzere “Bileşik Kırılganlık Döngüsü” olarak adlandırılan analitik bir çerçeve önerilmektedir.

Anahtar kelimeler: Erken seçim söylemi; CHP; siyasal meşruluk; ekonomik oy verme; negatif oy verme; riskten kaçınan seçmen; yönetebilirlik kapasitesi; bileşik kırılganlık

 

ABSTRACT

This article examines the conditions under which early election rhetoric may generate strategic risks for the opposition rather than producing automatic political gains. Drawing on public opinion surveys—most notably those conducted by MetroPOLL—the study highlights a critical duality in voter attitudes: while a significant majority favors a change in government to restore economic prosperity, a substantial portion of the electorate remains unconvinced that the opposition is ready to govern. The article interprets this gap through the lenses of negative voting, the tension between economic and identity-based voting, and risk-averse electoral behavior. It argues that under conditions where opposition governance capacity is perceived as weak despite growing legitimacy erosion of the incumbent, early election rhetoric may pose strategic risks for the CHP. To conceptualize this dynamic, the study introduces an analytical framework termed the “Compound Fragility Cycle,” illustrating the self-reinforcing interaction between economic deterioration, legitimacy erosion, and declining governance capacity.

Keywords: Early election rhetoric; CHP; political legitimacy; economic voting; negative voting; risk-averse electorate; governance capacity; compound fragility

 


GİRİŞ

MetroPOLL’ün Ocak 2026 araştırmasına göre katılımcıların %67,1’i ekonomik refahın sağlanması için iktidar değişikliğini gerekli görürken, ancak aynı araştırmada muhalefetin ülkeyi yönetmeye hazır olduğunu düşünenler yalnızca yaklaşık %37 iken %60,8 ise “hazır değil” demektedir. Seçmenin önemli bir kısmı “iktidar değişmeli” ama “muhalefete de güvenmiyorum” seçeneğini tercih etmektedir. Bu çok ilginç sonuç siyasal davranış açısından birkaç klasik olguya işaret etmektedir. Birincisi negatif oy verme (negative voting) olgusudur. Seçmen bir seçeneği sevdiği için değil, mevcut duruma tepki verdiği için değişim ister. Ekonomik memnuniyetsizlik iktidar değişimi isteği yaratır. Ancak seçeneğin güvenilir bulunmaması statüko ile sürünmeyi tercih edilebilir kılabilir. Bu durum iktidarın meşruluk kaybı ile muhalefetin güven açığının birleşmesidir. İkincisi “güven krizi ama temsil boşluğu”dur. Bu, Türkiye’de son yıllarda sık gördüğümüz bir yapıdır. Sisteme güven azalmakta ama aktör seçenekleri yeterince ikna edici görünmemektedir. Bu durumda seçmen memnun değildir ama risk almak da istememektedir. Siyaset biliminde buna bazen “riskten kaçınan seçmen” (risk-averse electorate) denir. Üçüncüsü, ekonomik oy verme (economic voting) ile kimlik oy verme çatışmasıdır. Çok önemli bir nokta olan bu süreçte ekonomik akılcılık “iktidar değişsin” derken, kimlik/ideolojik bağlılık ise “muhalefete güvenemem” demektedir. Nitekim ankette AKP ve MHP seçmeninin de önemli bir bölümünün refah için değişim gerektiğini söylemesi bu gerilimi gösteriyor. Dördüncüsü ise Türkiye’ye özgü “seçeneksizlik sendromu”dur. İktidar yıpranmış ama muhalefet henüz “iktidar seçeneği” olarak meşrulaşmamıştır. Bu, seçim sonuçlarını çok belirsiz kılan bir ara rejim psikolojisidir.

Bu çalışma, erken seçim söyleminin iktidarın meşruluk erozyonuna karşın muhalefetin yönetebilirlik kapasitesi algısının yeterince güçlenmediği koşullarda CHP açısından stratejik risk üretebileceğini ileri sürmektedir.

Bu çerçevede çalışma, kamuoyu araştırmaları ve karşılaştırmalı siyasal davranış yazını üzerinden erken seçim söyleminin muhalefetin stratejik konumlanması üzerindeki etkilerini çözümlemeyi amaçlamaktadır.

ARAŞTIRMA SORULARI

Ana araştırma sorusu

Erken seçim söylemi, iktidarın meşruluk erozyonuna karşın muhalefetin yönetebilirlik kapasitesi algısının zayıf olduğu koşullarda CHP açısından neden stratejik risk üretmektedir?

Yardımcı araştırma soruları

Ekonomik memnuniyetsizlik iktidar değişimi talebini artırırken bu talebin seçim davranışına dönüşmesini engelleyen siyasal ve algısal etmenler nelerdir?

Türkiye’de muhalefetin yönetebilirlik kapasitesi algısını sınırlayan kurumsal ve söylemsel etmenler erken seçim tartışmalarını nasıl etkilemektedir?

YÖNTEM

Bu çalışma, erken seçim söyleminin muhalefet açısından stratejik sonuçlarını incelemek amacıyla nitel karşılaştırmalı çözümleme ve ikincil veri incelemesini birlikte kullanmaktadır. Araştırma kapsamında Türkiye’de kamuoyu eğilimlerini yansıtan anket verileri (MetroPOLL başta olmak üzere) ikincil veri kaynağı olarak değerlendirilmiş ve bu bulgular siyasal davranış yazınında yer alan ekonomik oy verme, negatif oy verme ve riskten kaçınan seçmen kavramları çerçevesinde yorumlanmıştır.

Çalışma ayrıca erken seçim söyleminin siyasal aktörler tarafından nasıl üretildiğini ve seçmen algısı üzerindeki olası etkilerini incelemek amacıyla nitel söylem çözümlemesinden yararlanmaktadır. Türkiye örneği, benzer meşruluk erozyonu ve muhalefet kapasitesi tartışmalarının gözlendiği Macaristan, Polonya ve Meksika gibi karşılaştırmalı örneklerle birlikte ele alınarak çözümleyici genellemeler yapılmıştır.

Bu yöntemsel yaklaşım, nedensel sav üretmekten çok belirli siyasal koşullar altında ortaya çıkan stratejik risk devingenlerini açıklamayı hedeflemektedir.

İRDELEME

Son araştırmalar eş zamanlı iki erozyonu birlikte göstermektedir: iktidar başarımında güven kaybı ve muhalefetin kapasitesine güven eksikliği. Aşağıda bunu zaman eğilimi ve siyasal davranış sistemli açılımı yer almaktadır.

Güncel tablo: Çifte güvensizlik

MetroPOLL’ün Ocak 2026 araştırmasında %60,8 “muhalefet ülkeyi yönetmeye hazır değil” demektedir. Buna karşın başka araştırmalar iktidarın ekonomi yönetimine güvenin %65’in üzerinde “yok” düzeyinde olduğunu gösteriyor.  İktidarda güven kaybı ve muhalefette kapasite açığı gözlemlenmektedir. Bu ikisi birlikte olduğunda ortaya “siyasal sıkışma” çıkmaktadır. Son yıllarda eğilim memnuniyetsizliğin artmasına karşın kabul edilebilir ve inanılabilir seçeneklerin sınırlı olmasıdır. Seçmen açısından ekonomi merkezli memnuniyetsizlik kalıcı görülmektedir. Seçmenlerin %64’ü ekonominin daha da kötüleşeceğini düşünmektedir. Oysa Türkiye’de ekonomik koşullar oy tercihini belirleyen en önemli değişkendir ve %45 civarındadır.  İktidarın ekonomi yönetimine güven “çok düşük” seviyededir. Bu, klasik ekonomik oy verme modelinin devrede olduğunu göstermektedir. Ancak memnuniyetsizlik otomatik olarak iktidar değişimine dönüşmemektedir.

AKP ile CHP arasındaki fark çoğu ankette çok dar kalmaktadır. CHP bazı dönemlerde öne geçse bile kalıcı sıçrama sınırlıdır. Bu seçmen memnun değil ama “güvenilir seçenek” algısı tam oluşmamış demektir. İktidar tabanı içinde bile “eleştirel destek” vardır. AKP seçmeninin yaklaşık üçte biri ekonomi ve adalet (yargı) konusunda olumsuz düşünmektedir. Bu olgu çok önemlidir çünkü kopuş olasılığı vardır ama kopuş gerçekleşmemektedir.

Bu davranış biçemi Türkiye’de son 10–15 yılda sık görülen bir kalıptır. Buna “yüksek kutuplaşma” denilmektedir. Siyasal kimlikler lider merkezli biçimde sert şekilde ayrışmış durumdadır.  Sonuç olarak seçenek kabul etmek ve benimsemek zorlaşmaktadır. İkinci biçem “kritik ama terk etmeyen seçmen” kalıbıdır. İktidar seçmeninin bir bölümü ekonomik koşullardan yakınmakta ama partiye kimliksel bağlılığı sürmektedir. Bu nedenle “kritik destek” oluşturmaktadır. Üçüncü biçem muhalefetin kurumsal kapasite sorunu algısıdır. Bazı araştırmalar iktidar yıpransa bile muhalefetin hala “devlet yönetme yeterliliği” konusunda seçmeni ikna edemediğini göstermektedir. Bu gibi durumlara siyaset biliminde birkaç ad verilmektedir. Birincisi, “seçeneksizlik sendromu”dur. (legitimacy erosion without alternation). İktidarın meşruluğu aşınmakta ama iktidar değişimi gerçekleşmemektedir. Seçmen değişim istemekte ama risk almak istememektedir. İkincisi “olumsuz çoğunluk”tur (negative majority). Çoğunluk mevcut duruma karşıdır ama ortak bir pozitif seçenek etrafında birleşememektedir.

KAMUOYU ARAŞTIRMALARININ SONUÇLARI

MetroPOLL Ocak 2026 araştırmalarına göre %67,1 “Refah için iktidar değişmeli” ve%60,8 “muhalefet ülkeyi yönetmeye hazır değil” demektedir. AKP seçmeninin bile yaklaşık %39,7’si değişim gerektiğini düşünmektedir. Bu üç veri birlikte şunu göstermektedir: Toplumsal memnuniyetsizlik iktidar tabanına kadar sızmış, fakat bu memnuniyetsizlik otomatik iktidar seçeneği üretmemiştir.

Kuramsal olarak “meşruluk erozyonu”, kurumların ve yönetici sınıfın toplumsal rıza ve güven kaybetmesi anlamına gelir. Gramsci’nin “organik kriz” kavramı, sistemin uzun süreli güven kaybı yaşamasıyla oluşan yapısal kararsızlığı anlatır. Veriye dönersek ekonomik refah için iktidar değişimini isteyenlerin %67 olması iktidar seçmeninde bile çözülme başlaması demektir. Bu tablo meşruluk aşınmasının ciddi ve geniş tabanlı olduğunu göstermektedir. Meşruluk çöküşü değil ama aşınması vardır. Öte yandan aynı veri setinde deneklerin %60’tan fazlası muhalefetin hazır olmadığını düşünmektedir. Bu sonuç muhalefetin “seçenek üretme” işlevin zayıf olduğunu ve iktidar karşıtı çoğunluğun pozitif bir seçenekte birleşemediğini göstermektedir. Siyasal sistemlerde bu durum çok kritik önem taşır. Seçmen değişim ister ama “risk” algısı yüksekse statüko sürer. Bu nedenle iktidarın oy tabanı erozyona uğrasa bile seçim sonucu değişmeyebilir.

Birinci sürecin meşruluk erozyonu olduğu kuşkusuzdur. Sonucu belirleyen kilit değişken ise muhalefetin yönetebilme kapasitesi krizidir. Çünkü %67 değişim talebi yapısal hoşnutsuzluk demektir. %60 güvensizlik ise iktidar değişimini engelleyen etmendir. Başka bir anlatımla krizi başlatan iktidarın başarım kaybı iken krizin çözümsüz kalmasını sağlayan muhalefetin yetersizlik algısıdır.

Bu tür durumlara yazında şu model uygulanır: “negatif çoğunluk” (negative majority). Çoğunluk mevcut iktidara karşıdır ama ortak seçenekte birleşememektedir. Bu modelde iktidar seçim kaybetmeyebilir. Sistem uzun süre “denge dışı denge” içinde kalır.

Meşruluk erozyonu ve muhalefetin kapasite krizi ikilemi başka ülkelerde nasıl sonuç üretmiştir?

“İktidar meşruluk kaybeder ama yine de kazanır” savının örneği Macaristan ve Orban’dır. İktidar uzun süre iktidarda kalabilmiştir. Bunu sağlayan birinci etmen medya egemenliği ve söylem üstünlüğüdür. Orban döneminde medya alanının %80’den fazlası hükümet yanlısı duruma gelmiştir. Hükümet yanlısı medya ağı siyasal söylemi uzun süre denetim altında tutmuştur. Kamu medyası propaganda aracına dönüşmüş ve bağımsız medya marjinalleşmiştir. Sonuç olarak seçmenlerin önemli bir bölümü seçenek bilgiye sınırlı erişebilmiştir. İkinci etmen kurumsal ve seçim sistemi üstünlüğüdür. Seçim çevreleri yeniden çizilerek muhalefetin oyları dağıtılmıştır (gerrymandering). İkinci tur uygulaması kaldırılmış ve göreli oy sistemiyle seçim kazanma kolaylaşmıştır. Bu düzenlemeler Fidesz’e %10–15 civarında yapısal üstünlük sağlamıştır. Sonuç olarak, toplam oy çoğunluğu olmadan bile parlamentoda büyük çoğunluk elde edilebilmiştir. Üçüncü etmen popülist siyasal strateji ve “çıkar karşılığı siyasal sadakat” (clientelism) sisteminin kurumsallaşmış olmasıdır. Milliyetçi söylem ve “dış tehdit” anlatısı kırsal seçmende güçlü karşılık bulmuştur. Devlet destekleri ve toplumsal transferler sadakat üretmiştir. Dördüncüsü, muhalefetin parçalı ve zayıf olmasıdır. İdeolojik bölünmeler ve liderlik yarışması muhalefetin etkisini azaltmıştır.  Macaristan örneği şunu göstermektedir: Meşruluk aşınması tek başına iktidar değişimini güvence altına almaz. Kurumsal üstünlük, medya denetimi ve zayıf muhalefet birleştiğinde iktidar devam edebilir.

Muhalefet hazır görülmez ama iktidar yine de düşer örneği: Türkiye 2002 (Ecevit sonrası)

Neden iktidar değişti sorusunun yanıtı ekonomik kriz belirleyici olduğudur. 2001 ekonomik krizi, hükümetin başarımına olan güveni ciddi biçimde sarsmıştır.

2002 Seçimleri: Meşruluk Erozyonu mu, Muhalefet Krizi mi?

2002 seçimleri Türkiye siyasetinde büyük bir kırılma noktasıdır. Koalisyon partileri baraj altında kalmış, yeni bir parti tek başına iktidar olmuştur. AKP yaklaşık %34 oyla tek başına iktidara gelmiştir. CHP yaklaşık %19 oyla parlamentoya giren ikinci parti olmuştur. DSP, MHP, ANAP gibi önceki iktidar partileri baraj altında kalmıştır. Bu tablo, seçmenin “iktidar değişmeli” mesajını çok güçlü verdiğini gösterir.

2001 ekonomik krizi siyasal güveni ciddi biçimde sarsmıştır. Krizler yalnız ekonomik değil siyasal sonuçlar da üretmiştir. Bankacılık sistemi çökmüştür. Enflasyon ve işsizlik artmıştır. Orta sınıf ciddi gelir kaybı yaşamıştır.

Türkiye’de ekonomik başarım düzeyi siyasal kararlılığın ana dayanaklarından biridir ve ekonomik başarı siyasal desteği güçlendirir. Dolayısıyla 2002’de seçmen davranışının ana itici gücü ekonomik başarımın düşmesi ve meşruluğun çöküşü olmuştur.

Öte yandan koalisyon yorgunluğu yaşanmıştır. DSP-MHP-ANAP hükümeti parçalı ve kriz yönetiminde zayıf olarak algılanmıştır. 1999 depremi sonrası devlet kapasitesine güven de zedelemiştir. Bu gerçekler klasik bir “sistem karşıtı oy” dalgası yaratmıştır.

Muhalefetin kapasite sorunu ve liderlik krizi önemli rol oynamıştır. Burada ilginç olan nokta eski merkez sağın (DYP, ANAP) çökmesi ve solun ana aktörü CHP ise tek başına güçlü seçenek üretmemesidir. Seçenek kapasitesinin zayıflığı “yeni bir aktör”ün siyasal boşluğu doldurmasına yol açmıştır.  AKP “temiz”, “yeni”, “teknokratik” kadro imajı sunmuştur. Reform ve ekonomik kararlılık vaat etmiştir. Sonuç olarak muhalefette kapasite krizi vardı ama bu boşluğu yeni bir siyasal girişim doldurmuştur.

Çözümleyici olarak sıralarsak birincil neden iktidarın meşruluk erozyonu, ekonomik çöküş, koalisyon yorgunluğu ve yönetememe algısıydı. İkincil ama kritik katalizör sistem içindeki seçeneklerin zayıflığı oldu. Eski partiler çöktü. Yeni aktör (AKP) “kapasite” algısını ele geçirdi.

Bugünle karşılaştırırsak çok dikkat çekici paralellikler gözlemlenmektedir. “İktidar değişmeli” diyen çoğunluk meşruluk aşınması yaşamaktadır. “Muhalefet hazır değil” diyen çoğunluk yönetim kapasite krizi görmektedir. 2002’de bu boşlukları AKP doldurdu. Bugün için kritik soru boşluğu kim dolduracağıdır.

MEŞRULUK KRİZİ – KAPASİTE KRİZİ MATRİSİ: İKTİDAR VE MUHALEFET ETKİLEŞİMİ ÜZERİNDEN SİYASAL SÜREÇLER

Bu matriste iki eksen yer almaktadır. Yatay eksende iktidarın meşruluk durumu (yüksek ve düşük) ve dikey eksende ise muhalefetin kapasite ve liderlik algısı (yüksek ve düşük) yer almaktadır. Bu durumda ortaya dört ideal tip çıkacaktır. (Şekil 1)

Yüksek meşruluk ve Düşük muhalefet kapasitesi: Hegemonik kararlılık

Özellikleri iktidar ekonomik ve siyasal başarımla rıza üretmektedir. Muhalefet parçalıdır ve ikna edici değildir. Seçmen “neden değişsin?” sorusuna yanıt bulamamaktadır. Sonuç olarak uzun süreli iktidarlar ortaya çıkmaktadır. Seçimler süreçseldir ama sonucu büyük ölçüde öngörülebilir durumdadır.  2007–2011 dönemi Türkiye örneği bu özellikleri karşılamaktadır.

Düşük meşruluk ve Yüksek muhalefet kapasitesi: İktidar değişimi olasılığı

Özellikleri iktidarın başarım düzeyinin çökmüş olduğudur. Muhalefet güven veren kadro, program ve liderlik sunmaktadır. Seçmen için risk algısı düşmektedir. Sonuç olarak barışçıl iktidar değişimi olabilir. Demokratik sistem nefes alır. Türkiye örneği 2002’de AKP’nin merkezde “yeni ve ehil” seçenek algısı yaratması ve yerel ölçekte büyükşehir belediyelerinde üstünlük kurmasıdır.

Düşük meşruluk ve Düşük muhalefet kapasitesi: Negatif çoğunluk ve kilitlenmiş siyaset

Bugünün Türkiye’sini yansıtmaktadır. Özellikleri toplumun çoğunluğu iktidardan memnun değildir ama muhalefet seçmende “ülkeyi yönetir” algısı yaratamamaktadır. Seçmen değişim istemekte ama risk almak istememektedir. Sonuç olarak iktidar yıpranmakta ama iktidardan düşmemektedir. Siyasal gerilim kronikleşmektedir. Meşruluk sürekli aşınmakta ve siyasal sistem “denge dışı denge”de kalmaktadır. Bu kuramsal belirlemenin deneysel karşılığı “iktidar değişmeli” (%67) ve “muhalefet hazır değil” (%60) yönündeki MetroPOLL araştırmasıdır. Bu durumun yazındaki karşılığı meşruluk erozyonu var, ama değişim yok yargısıdır.

Yüksek meşruluk ve Yüksek muhalefet kapasitesi: Yarışmacı demokrasi (ideal tip)

Özellikleri iktidar da muhalefet de yönetebilir algısına sahiptir. Seçmen tercihi program ve başarım üzerinden şekillenir. Sonuç olarak demokratik olgunluk ve kurumsal kararlılık ortaya çıkar. Türkiye için tarihsel olarak kısa ve sınırlı dönemlerde bu olgu yakalanabilmiştir.

Türkiye’de mevcut durum iktidarın meşruluk erozyonu mu, yoksa muhalefetin kapasite ve liderlik krizi mi sorusunun yanıtı ise başlangıçtaki nedenin iktidarın meşruluk erozyonu olduğu ancak değişimi engelleyen etmenin muhalefetin kapasite ve liderlik krizi olduğudur. Türkiye’de kriz iktidar kaynaklı iken çözümsüzlük muhalefet kaynaklıdır. Bu ayrım çok kritik önem taşımaktadır.  Çünkü siyasal sonuçları belirleyen ikinci etmen yani muhalefetin yetersziliğidir. Bu tür rejimlerde iktidar genellikle şu üç stratejiye yönelir: zaman kazanma, gündem saptırma (dış siyasa, güvenlik, kimlik) ve muhalefetin kapasite algısını daha da aşındırma. Muhalefetin çıkışı ise programdan çok “yönetebilirlik başarımını” göstermekten geçecektir.

MUHALEFETİN KAPASİTE VE LİDERLİK ALGISI         x

Yüksek

                                                                                                Hegemonik kararlılık  Yarışmacı demokrasi

 


                                                                                             

                                                                                                  Kilitlenmiş siyaset       İktidar değişimi

                                                                           Düşük                                                        olasılığı                    y

                      Düşük   İKTİDARIN MEŞRULUK DURUMU  Yüksek

                                                    Şekil 1: Matris

Birleşik Kırılganlık (Compound Fragility)

Siyasal meşruluk zayıfladığında siyasal kararların toplumsal kabul düzeyi düşer. Rıza üretmek için daha fazla simgesel siyaset, gündem belirleme/kaydırma ya da kısa vadeli dağıtım siyasaları gerekebilir. Bu da yönetim maliyetini artırır. Devlet kapasitesi aşındığında ise eş güdüm, liyakat, kurumsal hafıza gibi siyasa uygulama kalitesi düşer. İyi tasarlanmış siyasalar bile alanda istenen sonucu vermez. Bu da başarım meşruluğunu daha da zayıflatır. Ekonomik sürdürülebilirlik zorlandığında ise bütçe alanı daralır, giderici toplumsal ve ekonomik araçlar sınırlanır. Gelir dağılımı ve refah algısı bozuldukça siyasal gerilim artar. Ekonomik riskler hem meşruluğu hem kapasiteyi aşağı çeker.

Birbirini Besleyen Döngü

Bu üç alan doğrusal değil, döngüsel etkileşir:

Şekil 2: Kilitlenmiş denge

Ekonomik sıkışma sonucunda başarım algısı düşer ve meşruluk aşınır. Meşruluk aşınması sonucunda karar alma ve uygulama zorlaşır ve kapasite geriler. Kapasite gerilemesi sonucunda siyasa sonuçları zayıflar ve ekonomik ve toplumsal maliyet artar. Ortaya çıkan sonuç bir “kilitlenmiş denge”dir. Sistem tümüyle çökmeyebilir, fakat yüksek ölçüde sürtünmeyle çalışır. Şekil 2 siyasal krizden çıkış için etkili bir strateji önermektedir.

Bu sonuçları gösteren üç gösterge vardır:

Meşruluk göstergeleri: kurumlara güven, yönetim memnuniyeti, adalet algısı.

Kapasite göstergeleri: siyasa uygulama süreleri, kamu hizmeti kalite endeksleri, liyakat/kurumsal kararlılık göstergeleri.

Ekonomi göstergeleri: enflasyon beklentileri, reel gelir algısı, yatırım ve bütçe esnekliği.

Zaman serisiyle birlikte bakıldığında “eş zamanlı aşınma” mı, yoksa bir alanın diğerlerini tetiklediği öncü değişken mi olduğu açıklıkla görülebilir.

Bileşik Siyasal Kırılganlık Modeli: Meşruluk – Kapasite – Ekonomik Sürdürülebilirlik Üçgeni

Kavramsal olarak bir siyasal sistemin kararlılığı yalnızca seçim sonuçlarıyla değil, üç temel sütunun eşzamanlı işleyişiyle belirlenir: Siyasal meşruluk, yönetim kapasitesi ve ekonomik sürdürülebilirlik. Bu üç sütundan birinde görülen zayıflama diğerlerini de aşındırarak bileşik (compound) kırılganlık üretir.

Çözümleyici Model

 

Şekil 3. Bileşik Kırılganlık Döngüsü (Compound Fragility Cycle)

Bu, doğrusal değil geri beslemeli (feedback loop) bir süreçtir.

Araçsallaştırma (Ölçülebilir Göstergeler)

Siyasal Meşruluk Endeksi: “Ülke iyi yönetiliyor mu?” algısı. Kurumlara güven (yargı, parlamento, hükümet). Ekonomik beklenti güven endeksi. Seçmen memnuniyeti.

Yönetim Kapasitesi Endeksi: Kamu yönetiminde liyakat algısı. Siyasa uygulama etkinliği. Kurumsal kararlılık (sık mevzuat değişimi). Yolsuzluk algısı.

Ekonomik Sürdürülebilirlik Endeksi: Enflasyon beklentisi. Reel gelir algısı. İşsizlik beklentisi. Bütçe alanı/mali esneklik.

Bu model şu ayrımı olanaklı kılar: Geçici memnuniyetsizlik, yapısal meşruluk aşınması. Ayrıca şunu ölçebilir: Krizin tetikleyicisi hangi alan? Ekonomi mi, kapasite mi, siyasal güven mi? Yolsuzluk kamu yönetimi bozulması anlamına gelmektedir. Liyakat erozyonu ise yönetimde kapasite düşüşünün temel nedenidir. Gelir eşitsizliği ise iktidarın ekonomik meşruluğunun aşınmasıdır. “İlk domino taşı ekonomidir” yargısı aslında Türkiye siyasal tarihine ilişkin güçlü ve gözleme dayalı bir genelleme yapmaktır. Sistemsel açıdan kilitlenmeyi açıklayan bir nedensel zincir ortaya çıkmaktadır:

Ekonomi Öncüllü Siyasal Aşınma Zinciri: Ekonomik bozulma (tetikleyici). Enflasyon, işsizlik, reel gelir kaybı. Orta sınıfın erimesi. Gelecek beklentisinin düşmesi.

Başarım meşruluğunun aşınması: “İyi yönetiliyor” algısı zayıflar. İktidarın rıza üretme kapasitesi düşer. İktidar seçmeninde bile eleştirel tutum başlar

Yönetim kapasitesinde gerileme algısı: Liyakat tartışmaları. Siyasa uygulama başarısızlıkları. Bürokratik çözülme/eş güdüm zayıflığı.

Siyasal kilitlenme: Değişim talebi artar ama seçenekler anlamlı bir güven üretmezse statüko sürer.

Türkiye Siyasal Tarihinde Tekrarlayan Bir Desen

Kabaca bakıldığında 1970’lerin sonu ekonomik kriz ve siyasal sistem tıkanmasının yaşandığı tipik bir dönemdir. 1994 ve 2001’de yaşanan krizler ise ekonomik bozulma ve hükümetlerin hızlı meşruluk kaybını simgeleyen dönemlerdir. 2002 ise ekonomik çöküş sonrası köklü parti sistemi değişiminin yaşandığı dönemin başlangıcıdır. Türkiye’de seçmen davranışı çoğu zaman ideolojiden önce ekonomik başarım düzeyine tepki üretmiştir. Bu nedenle “ekonomi ilk domino taşıdır” saptaması hem deneysel olarak hem karşılaştırmalı siyaset yazını açısından çok güçlüdür. Ancak, Türkiye’de ekonomik bozulma her zaman iktidar değişimine yol açmamaktadır. Bunun nedenleri kimlik ve kutuplaşmanın ekonomik oy verme davranışını bastırması, Devlet kaynaklarının yeniden dağıtım yoluyla sadakat üretmesi, medya ve gündem denetimi ve muhalefetin “yönetebilirlik” güveni verememesidir.

Ekonomik Tetikleyiciye Karşı Çalışan Dörtlü Fren Mekanizması

Türkiye örneğinde ekonomik başarım düzeyi siyasal meşruluğun temel kaynağıdır. Enflasyon, reel gelir kaybı ve gelecek beklentilerindeki bozulma iktidarın başarım meşruluğunu hızla aşındırmaktadır. Ancak bu aşınma, otomatik olarak siyasal iktidar değişimine yol açmamaktadır. Bunun nedeni, ekonomik tetikleyiciye karşı eş zamanlı olarak işleyen dört fren mekanizmasıdır. Bu fren mekanizmaları aşağıda açıklanmıştır.

Birinci Fren: Kimlik ve Kutuplaşma (Davranışsal Fren)

Yüksek kutuplaşma koşullarında seçmen davranışı akılcı ekonomik değerlendirmeden çok negatif kimliklenme üzerinden şekillenmektedir. Seçmen, ekonomik maliyetleri kabul etse bile “karşı blok”un iktidara gelmesini daha büyük bir tehdit olarak algılayabilmektedir. Bu durum ekonomik oy verme davranışını zayıflatmaktadır.

İkinci Fren: Yeniden Dağıtım ve Sadakat Ağları (Maddi Fren)

Sosyal transferler, patronaj ilişkileri ve yerel ağlar, ekonomik bozulmanın kısa vadeli etkilerini yumuşatmaktadır. Bu mekanizma mutlak refah kaybını ortadan kaldırmamakta ancak göreli kayıp algısını yönetilebilir düzeyde tutarak siyasal kopuşu geciktirmektedir.

Üçüncü Fren: Gündem Denetimi ve Anlam Çerçevesi (Bilişsel Fren)

Ekonomik sorunların nedenleri iktidar dışı etmenlere (küresel krizler, dış aktörler, geçmiş yönetimler) atfedilerek sorumluluk dağıtılmaktadır. Bu sayede seçmenin “sorun–sorumlu” eşleştirmesi bulanıklaşmakta ve meşruluk kaybı zamana yayılmaktadır.

Dördüncü Fren: Muhalefetin Yönetebilirlik Açığı (Kurumsal/Siyasal Fren)

Ekonomik hoşnutsuzluk yüksek olsa bile muhalefetin devlet kapasitesi, liderlik ve program açısından güven verememesi seçmende riskten kaçınma davranışını güçlendirmektedir. Bu durumda statüko, “kötü ama bilinen” bir seçenek olarak tercih edilmektedir.

Sonuç: Negatif Çoğunluk ve Kilitlenmiş Siyaset

Bu dört frenin birlikte işlemesi, Türkiye’de yaygın ekonomik memnuniyetsizliğe karşın iktidar değişiminin gecikmesine yol açmaktadır. Ortaya çıkan tablo, çoğunluğun mevcut durumdan hoşnut olmadığı ancak ortak bir seçenek etrafında birleşemediği negatif çoğunluk durumudur. Bu, meşruluk erozyonunun var olduğu fakat siyasal iktidar değişiminin engellendiği bir ‘denge dışı denge’ üretmektedir.

ÜLKELER ARASI KARŞILAŞTIRMALI ÇERÇEVE

Bu bölüm, Türkiye’de gözlenen ekonomi kaynaklı meşruluk erozyonunun neden iktidar değişimiyle sonuçlanmadığını, benzer dinamikler yaşayan ülkelerle karşılaştırarak açıklamayı amaçlamaktadır. Karşılaştırma, üç ölçüt üzerinden yapılmaktadır: Ekonomik bozulmanın şiddeti, iktidarın fren mekanizmalarını kullanma kapasitesi ve muhalefetin “yönetebilirlik” algısı.

Türkiye: Ekonomi Tetikli ve Çok Frenli Kilitlenme

Ekonomik bozulma çok üst düzeydedir ve yüksek ve kalıcı nitelik kazanmıştır. Siyasal meşruluk aşınmıştır ama tümüyle çökmemiştir.  Seçmende muhalefetin yönetim kapasitesi algısı düşüktür. Sonuç olarak, “iktidar değişmeli” diyen çoğunluk vardır ama siyasal iktidar değişikliği gerçekleşmemektedir. Türkiye, bu bağlamda, “düşük meşruluk – düşük muhalefet kapasitesi” hücresine net biçimde oturmaktadır. Ekonomi ilk domino taşıdır, ancak kimlik, yandaş kaynak dağıtımı, medya denetimi ve muhalefetin kapasite açığı birlikte çalışarak iktidar değişimini frenlemektedir.

Macaristan: Ekonomi Dalgalı ve Kurumsal Frenler Baskın

Macaristan ekonomisinde ciddi dönemsel bozulmalar vardır. Ancak sorunlar AB fonları ve seçici refah siyasalarıyla tamponlanmaktadır. Fren mekanizmaları açısından medya alanında yüksek denetim vardır. Seçim sistemi ve yargı üzerinden iktidarın kurumsal üstünlüğü tüm hızıyla sürmektedir. Milliyetçi ve egemenlikçi söylemle kimlik güçlendirmesi yapılmaktadır. Muhalefet ise uzun süre parçalı durumdadır ve liderlik sorunu yaşanmaktadır. Seçmende muhalefetin devlet yönetme kapasitesi algısı zayıftır. Sonuç olarak meşruluk aşınsa bile iktidar değişmemektedir. Karşılaştırmak gerekirse, Macaristan’da ekonomi tetikleyici değil, ikincil etmendir. Asıl belirleyici olan kurumsal ve bilişsel frenlerin gücüdür. Türkiye’de kriz ekonomi merkezli iken Macaristan’da rejim tasarımı merkezdedir.

Polonya (2015–2023): Ekonomi ve Muhalefet Kapasitesi Değişimle Sonuçlanma

Ekonomide enflasyon ve yaşam maliyeti krizi özellikle 2021 sonrası derinleşmiştir. Fren mekanizmaları arasında kimlik siyasetinin ve toplumsal transferlerin etkili olduğu görülmektedir. Medya denetimi Türkiye ve Macaristan kadar yoğun değildir. Muhalefet genişlemiş ve bir ortak programa dayalı bir koalisyon kurulmuştur. “AB ile normalleşme”, “hukuk devleti” ve “yönetebilirlik” söylemi ön plana çıkmıştır. Sonuç olarak, 2023’te iktidar değişmiştir. Karşılaştırmak gerekirse, Polonya’da ekonomik kriz tetikleyici olduğundan muhalefet yönetebilirlik eşiğini aşarsa frenler etkisizleşmektedir. Bu durum Türkiye’de eksik olan kritik halkayı net biçimde görünür kılmaktadır.

Meksika: Ekonomi Görece Durağan ve Popülist Meşruluk

Meksika ekonomisi görece dengelidir ve büyük bir çöküş yoktur. Siyasal meşruluk popülist söylem ve sosyal yardımlar güçlü siyasal rıza üretmektedir. Muhalefet elitist niteliktedir ve halktan kopuk olarak algılanmaktadır. Sonuç olarak ekonomi kötüleşmeden bile iktidar devam edebilmektedir. Karşılaştırmak gerekirse, ekonomi bozulmadığında meşruluk erozyonu sınırlı kalmakta ve frenlere bile gereksinme duyulmamaktadır.

Çizelge 1:

 

Karşılaştırmadan Çıkan Genel Tipoloji

Ülke

Ekonomi

Frenler

Muhalefet Kapasitesi

Sonuç

Türkiye

Çok kötü

Çok güçlü

Düşük

Kilitlenme

Macaristan

Dalgalı

Kurumsal olarak çok güçlü

Düşük

Süreklilik

Polonya

Kötüleşen

Orta

Yüksek

Değişim

Meksika

Görece iyi

Orta

Düşük

Süreklilik

 

Karşılaştırmalı ana sonuç şudur: ekonomik kriz siyasal iktidar değişimi için zorunludur ama yeterli değildir. Siyasal iktidar değişimi ancak muhalefet yönetebilirlik algısını iktidarın fren mekanizmalarından daha hızlı yükseltebildiğinde gerçekleşmektedir.

TÜRKİYE İÇİN OLASI KIRILMA SENARYOLARI: HANGİ KOŞULDA, HANGİ FREN ÇÖKER?

Ekonomik Frenin Çökmesi Senaryosu: En yüksek olasılıklı klasik kırılma

Tetikleyici koşullar yüksek ve kalıcı enflasyon, gelir dağılımının hızla bozulması, gerçek ücret erozyonu, orta sınıfın yoksullaşması ve devletin transfer kapasitesinin daralmasıdır. Seçmen sabrı, patronaj dağıtım mekanizması ve ekonomik başarımın meşruluğu çökerse iktidar da değişebilir. Olası sonuçlar iktidar değişimi talebinde sert artış ve protesto davranışlarında yükselmedir. Ancak muhalefet hazır değilse sistem içi sıkışma ortaya çıkar. Bu durumda iktidar değişmeli ama kim gelecek paradoksu daha da derinleşir. Bu senaryo iktidarın meşruluk erozyonunu hızlandırır, ancak tek başına rejim değişimini güvence altına almaz.

Muhalefetin Yönetim Kapasitesi Freninin Çökmesi: Seçenek üretilemediği durum

Tetikleyici koşullar liderlik krizi, siyasal programda tutarsızlık, koalisyon ve ittifak kuramama ve seçmeni harekete geçirememektir. İktidar seçeneği beklentisi azalırsa fren istemi çökebilir. Olası sonuç olarak toplumda “İktidar değişmeli” düşüncesi artar ancak davranışsal oy tercihi değişmez. Seçmen edilginleşir ve otoriterleşme süresi uzar.

Kurumsal Frenlerin Çökmesi: Yargı, bürokrasi ve seçim güvenliği

Tetikleyici koşullar yargının tam siyasallaşması, üst yargısal, yönetsel ve ekonomik kurum ve kurulların işlevsizleşmesi ve seçim sürecine güvensizliğin artmasıdır. Hukukun üstünlüğü algısı ve sistem içi yarışma mekanizması bozulursa fren sistemi çöker. Olası sonuçlar sokak siyasetinin yükselmesi, uluslararası baskının artması ve iç meşruluk krizinin derinleşmesidir. Bu senaryo yüksek gerilimli kırılma riski üretir.

Koalisyon ve İttifak Freninin Çökmesi: İktidar bloğunun çözülmesi

Tetikleyici koşullar ekonomik kaynakların azalması, elitler arası çıkar çatışması ve güvenlik bürokrasisi içinde ayrışmadır. İktidarın ekonomik ve toplumsal elitlerle dayanışması azalırsa fren sistemi çöker. Olası sonuçlar ani siyasal yeniden hizalanma ve erken seçim veya rejim içi dönüşümdür. Türkiye’de büyük kırılmalar genellikle elit blok içi çatışma ile hızlanmıştır.

Toplumsal Rıza Freninin Çökmesi: Hegemonya kaybı

Tetikleyici koşullar kültürel kutuplaşmanın doygunluğa ulaşması, kimlik siyaseti seferberliğinin etkisizleşmesi ve medya denetiminin ikna gücünü kaybetmesidir. “Toplumsal ve siyasal rıza üretimi” etmeni bozulursa siyasal iktidar değişimini frenleyen mekanizma çöker.  Olası sonuçlar seçmen hareketliliğinin artması, yeni siyasal aktörlerin ortaya çıkması ve popülist dilin etkisini yitirmesidir.

En tehlikeli ve dönüştürücü kırılma ekonomik kriz, elit koalisyon çatlağı ve muhalefetin kısmi kapasite kazanımıdır. Bu üçü birlikte gerçekleşirse hızlı siyasal geçiş olanaklı olur ve sistem içi dönüşüm tetiklenir.

Türkiye’de Ekonomik Meşruluk Aşınması: Kırılma mı, Sürünme mi?

Ekonomik Meşruluğun Kaynağı Neydi ve Ne Oldu? AK Parti iktidarı uzun süre üçlü bir ekonomik meşruluk üretti. Büyüme ve istihdam algısı, tüketim artışı (konut, kredi, erişilebilirlik) ve göreli refah (özellikle alt ve alt-orta sınıflar için) siyasal rızanın ana omurgasıydı. Bu üçlü artık eş zamanlı olarak çökmüş durumdadır. Enflasyon gerçek gelir erozyonu yaratmıştır. Kredi kanalları kilitlenmiştir. Konut ve gıda ulaşılamaz nitelik kazanmıştır. Sosyal transferler giderici ama ikna edici değildir. Sonuç olarak “geçinemiyoruz” feryadı artık olağan dışı değildir ve toplumsal kural durumuna gelmiştir.  Ancak tüm bunlara karşın iktidarın siyasal gücü kırılmamaktadır. Çünkü ekonomik meşruluk çökerken diğer frenler hala çalışmaktadır.

Kimlik Freni: “Evet yoksullaştım ama karşı taraf iktidara gelmesin” anlayışıyla ekonomik akılcılık, kimlik sadakatiyle bastırılmaktadır.

Seçenek Risk Algısı: “Bunlar kötü ama ötekiler daha mı iyi?” anlayışıyla muhalefetin yönetebilirlik algısı düşük bırakılmaktadır.

Zaman Satın Alma Mekanizmaları: Asgari ücret artışları, emekli ikramiyeleri ve geçici sübvansiyonlar geciktirici pansuman etkisi yaratmaktadır.

Kırılma Zamanı

Ekonomik meşruluk tek başına yetmeyecektir. Kırılma için ikincil bir çöküş gerekir:

Senaryo A Orta Sınıfın Kopuşu: Beyaz yakalılar, küçük esnaf ve emekliler gibi “kaybedecek şeyi olanlar”ın sisteme güveni biterse seçmen davranışı hızla değişir.

Senaryo B Devletin Dağıtım Kapasitesinin Daralması: Bütçe krizinin derinleşmesi ve transferlerin sürdürülemez duruma gelmesiyle patronaj freni çöker.

Senaryo C Muhalefetin En Az Yönetebilir Güven Üretmesi: Tam ve mükemmel olarak değil ama “bu Devleti batırmayız” duygusu yeterlidir. Bu durumda ekonomik hoşnutsuzluk sandığa yansıyacaktır.

Türkiye’de mevcut kriz, iktidarın ekonomik meşruluğunu aşındırmakta, ancak bu aşınma, muhalefetin yönetebilirlik kapasitesine ilişkin algı eksikliği ve kimlik temelli siyasal sadakat mekanizmaları nedeniyle henüz sistemsel bir kırılmaya dönüşmemektedir.

TÜRKİYE’DE ERKEN SEÇİM NEDEN RİSKLİDİR?

“Memnuniyetsizlik” Oy Davranışına Otomatik Dönüşmüyor: Ekonomik sıkıntı yüksek olabilir, fakat seçmen davranışı yalnızca “ekonomik akılcılık” ile belirlenmemektedir. Seçmen “İktidar değişmeli” diyebilir ama aynı seçmen “Seçenekler güven vermiyor” diyerek oyunu değiştirmeyebilir. Bu durumda erken seçim protesto duygusunun sandığa tam yansımadığı ve kararsızların “riskten kaçındığı” bir ortamda yapılır. Sonuçta beklenen iktidar değişimi gerçekleşmeyebilir.

Muhalefetin “Yönetebilirlik Algısı” Toplumda Tam Olarak Oluşmuş Değil: Seçmen şunu aramaktadır: “Bunlar gelirse ekonomi daha kötü olmaz.” Şayet, ortak siyasal program zayıf görünüyorsa, liderlik parçalıysa ve koalisyon yönetme kapasitesi net değilse erken seçim iktidarı yıpratmak yerine muhalefetin hazırlıksız yakalanmasına yol açabilir.

İktidarın Zamanlama Üstünlüğü. Erken seçim kararı çoğu zaman iktidarın elinde olduğunda geçici maaş artışları, siyasal transferler ve vergi/teşvik paketleri ile kısa süreli “refah duygusu” üretilebilir. Bu, ekonomik gerçekliği değiştirmese bile seçim psikolojisini etkileyebilir.

Kimlik ve Kutuplaşma Dinamikleri Hala Güçlü: Ekonomik hoşnutsuzluk arttıkça bile “Karşı blok gelmesin” güdülenmesi ve ulusal güvenlik ve ulusal beka söylemi bir refleks olarak devreye girebilir. Bu, ekonomik oy verme davranışını sınırlar.

Kurumsal ve Medya Asimetrisi: Medya erişimindeki dengesizlik, kampanya kaynakları ve gündem belirleme gücü erken seçimde iktidar lehine oyun alanı üstünlüğü yaratabilir.

Türkiye halen şu eşikte durmaktadır: Ekonomik meşruluk zayıflamakta ama iktidar seçendeki algısı tam oluşmadığı için sistem “askıda denge” durumunda kalmaktadır. Bu nedenle erken seçim iktidar için risk ama muhalefet için de yüksek belirsizlik içermektedir.

Seçmen “iktidar değişmeli” demekten “iktidar değişebilir” demeye hangi koşullarda geçer?

Bunu beş eşik (threshold) üzerinden düşünmek gerekir.

Ekonomik Acının “Genelleşmesi” Eşiği: Ekonomik hoşnutsuzluk toplumun çoğuna yayılmadan davranış değişimi sınırlı kalır. Kritik kırılma alt sınıflar ve orta sınıf aynı anda gerçek gelir kaybı yaşadığında ve “geçici kriz” algısı kalıcı yoksullaşma algısına dönüştüğünde kırılma gerçekleşir. Sonuçta sadık seçmen bile “oy değiştirme”yi meşru görmeye başlar.

“En Az Yönetebilirlik Güveni” Eşiği (Muhalefet İçin Yaşamsal): Muhalefetin mükemmel görünmesi gerekli değildir, ama şu algı oluşmalıdır: “Gelirlerse kaos olmaz.” Bu eşik genellikle şu unsurlarla aşılır: Yinelenen ve tutarlı ekonomi programı, kriz yönetebilecek kadro görünürlüğü ve liderlik çatışmasının azalması. Bu eşik aşılmadan erken seçim çoğu zaman sonuç üretmez.

Kimlik Sadakatinin Zayıflaması Eşiği: Türkiye’de ekonomik oy verme davranışı kimlik ve kutuplaşma tarafından filtrelenir. Kırılma ekonomik zarar kimlik faydasını aşınca ve “karşı taraf gelmesin” güdülenmesi zayıflayınca gerçekleşir. Bu gerçekleşme genellikle emekliler, küçük esnaf ve alt-orta tutucu seçmen gruplarında başlar.

İktidar Bloku İçinde Çatlak Eşiği: Bu çok kritik ve çoğu zaman gözden kaçar. Elitler arasında çıkar çatışması, bürokrasi içinde uzaklık koyma ve ittifak ortakları arasında gerilim oluşursa değişim başlar. Seçmen şu sinyali alır: “Güç artık tek parça değil.” Bu işaret, iktidar değişiminin olanaklı olduğu algısını hızla büyütür.

Seçimin Gerçekten Sonuç Üreteceğine Güven Eşiği: Seçmen yalnızca “istemekle” yetinmez, “değişimin olanaklı” olduğuna da inanmalıdır. Bu algıyı etkileyenler seçim güvenliği, kurumsal süreçlere güven ve önceki seçim deneyimleridir.

Ekonomik memnuniyetsizlik, en az yönetim seçeneği güveni, kimlik freninin zayıflaması ve elit çatlağı oluşması durumda iktidar değişim olasılığı artar. Bu dört unsurdan biri eksikse, sistem sürünerek devam edebilir.

Çizelge 2:

 

Türkiye 2026 Siyasal Kırılganlık Haritası: Eşikler Ne Ölçüde Aşılmış Görünüyor?

Eşik / Fren Alanı

Mevcut Durum

Yaklaşık Düzey

Kısa Gerekçe

Ekonomik Meşruluk

Belirgin aşınma

%70–80

Enflasyon, reel gelir kaybı ve orta sınıfın sıkışması yaygın memnuniyetsizlik üretiyor.

En az Yönetebilirlik Güveni (Muhalefet)

Kısmi ve dalgalı

%35–45

“Değişim isteği” var, fakat “kararlı ve uyumlu yönetim” algısı tam yerleşmiş değil.

Kimlik/Kutuplaşma Freni

Hala güçlü

%60–70 (çözülmemiş)

Ekonomik hoşnutsuzluğa karşın blok sadakati önemli ölçüde davranışı filtreliyor.

İktidar Bloku İç Tutarlılığı

Görece korunuyor

%65–75 (sağlam)

İttifak içinde zaman zaman gerilimler olsa da açık ve kalıcı bir elit çatlağı görünür değil.

Seçimle Değişimin Olanaklı Olduğuna Güven

Orta düzey

%50–60

Seçimlerin sonuç üretebileceğine ilişkin inanç var, fakat tam güvende değil.

 

Yukarıdaki çözümleyici çizelge ekonomik aşınmanın ileri aşamada olduğunu ancak siyasal dönüşüm için gerekli “ikincil eşikler”in henüz yeterince aşılmamış odluğunu göstermektedir. Bu nedenle sistem “yüksek gerilim – düşük dönüşüm” evresinde bulunmaktadır. Bir başka anlatımla, memnuniyetsizlik yüksek ama davranışsal kırılma sınırlıdır. En belirleyici eksik halka “en az yönetebilirlik güveni”dir. Bu alan %35–45’den %60+ düzeyine çıkarsa ekonomik hoşnutsuzluk sandık davranışına hızla dönüşebilir.

Hızlı Kırılma Üretebilecek Bileşimler

Senaryo 1 (En Olası Orta Vadeli): Ekonomik sıkıntı derinleşir ve muhalefet ortak ve tutarlı ekonomi çerçevesi sunarsa seçmenlerin parti değiştirmeleri artar.

Senaryo 2 (Daha Ani Kırılma): İktidar blokunda görünür çatlak oluşursa ve bürokratik uzaklık koyma sinyalleri artarsa “değişim olanaklı” algısı sıçrar.

Senaryo 3 (Kırılmanın Gecikmesi): Siyasal transfer siyasaları memnuniyetsizliği geçici olarak bastırırsa ve muhalefet içi yarışma sürerse askıda denge uzar.

Türkiye’de ekonomik meşruluk aşınması, kimlik temelli siyasal sadakati aşma eşiğine yaklaşmış, ancak bu eşik henüz kalıcı biçimde geçilemediği için siyasal sistem yüksek gerilimli bir askıda denge durumunu sürdürmektedir.

CHP İÇİN SİYASA VE STRATEJİ ÇIKARIMLARI

“Haklıyız” Söyleminden “Yönetebiliriz” Söylemine Geçiş: Mevcut durumda toplumun önemli kısmı değişim istemektedir. Ancak “kim yönetecek?” sorusunda duraksamalar vardır. Bu nedenle CHP’nin önceliği iktidarı eleştirmekten çok güven veren yönetim kapasitesi göstermek olmalıdır. Somut araçlar net, sade ve yinelenen ekonomi programı, gölge kabine ve uzman kadro görünürlüğü ve kriz yönetimi simülasyonları (enerji, enflasyon, bütçe) yapılmasıdır.

“En az Yönetme Güven Eşiği”ni Hedeflemek (Mükemmeliyet Değil): Seçmen “Bunlar gelirse ülke dağılmaz” kavramına inanmalıdır. Bu nedenle çok boyutlu ve karmaşık vaatlerden kaçınmak, “ilk 100 gün” planını son derece somutlaştırmak ve risk azaltıcı dil kullanmak (kararlılık, öngörülebilirlik) gerekir.

Kimlik Kutuplaşmasını Önleyici Dil: Ekonomik hoşnutsuzluk, kimlik engellerine çarpmaktadır. Stratejik gereksinim tehdit algısını düşüren, dışlayıcı olmayan ve “Devleti ele geçirme” değil “devleti normalleştirme” vurgusu içeren mesajlar vermektir. Özellikle tutucu orta sınıfa güven veren mesajlar ve toplumsal yardımların kesilmeyeceği güvencesi önem taşımaktadır.

Yerel Yönetim Performansını “Ulusal Yönetebilirlik Kanıtı”na Çevirmek: CHP’nin elindeki en güçlü somut araç büyükşehir belediyeleridir. Bunlar başarı öyküsü olarak sunulmalıdır. Kurumsal kapasite göstergeleri ve yolsuzluk karşıtı örnekler topluma sistemli biçimde anlatılmalıdır.

İç Yarışma ve Liderlik Tartışmalarını Azaltmak: Seçmen için en yıpratıcı sinyal sürekli iç çekişme görüntüsü vermektir. Bu nedenle, parti içi tartışmaları kapalı devre içine almak ve kamuya yansıyan mesaj birlik ve disiplin olmalıdır.

Ekonomik Programda “Toplumsal Koruma ve Mali Disiplin” Dengesini Kurmak: İki aşırı uçtan da kaçınmak gerekir: sadece kemer sıkma ve sadece popülist harcamalar. Denge mesajları gelir adaleti, israf ve yolsuzlukla mücadeleyi ve toplumsal transferlerin korunmasını içermelidir.

Seçmeni Edilgin İzleyici Değil Etkili Siyaset Öznesi Yapmak: Bugünkü muhalefetin siyasal dil çoğu zaman seyirci seçmen üretmektedir. Gerekli olan katılımcı kampanyalar, yerel ekonomik sorunlara mikro çözümler ve alan örgütlenmesinin güçlendirilmesidir.

CHP için kritik sorun iktidarın zayıflaması değil, seçmende “risk almadan değişim olanaklı” algısını kurabilmektir.

CHP’NİN EN BÜYÜK STRATEJİK HATASI: İSTANBUL VE İMAMOĞLU YOĞUNLUKLU OLMAK

CHP’de ulusal ekonomik ve yönetsel kriz kişisel mağdur olma öyküsüne indirgenmektedir. Türkiye’de sorun ekonomi, yoksullaşma, demokratik gerileme, kurumsal çöküş ve meşruluk erozyonudur. Ancak parti sözcüsü konumunda olan Genel Başkanın söylemleri “İstanbul elden gidiyor” ve “İmamoğlu’na haksızlık yapılıyor” temaları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu çerçeve haklıdır, dardır ve duygusaldır ancak kapsayıcı değildir. Bu bağlamda CHP siyasal oyunu iktidarın çizdiği alan içinde oynamayı kabul etmektedir. İktidar açısından ideal tablo muhalefet tek figüre sıkıştırmış, siyasal yarışmayı kişiselleştirmiş ve “liderler savaşı”na dönüşmüş bir alandır. Bu, iktidarın çok iyi bildiği ve yönettiği bir zemindir. Bu bağlamda, siyasal risk algısı artmaktadır. Kararsız ve tutucu seçmen “Her şey bu kişiye mi bağlı? Ya olmazsa?” düşüncesine kapılmaktadır. Bir başka anlatımla, İmamoğlu güçlenirken CHP’nin kurumsal kapasitesi görünmez olmaktadır. Seçenek kadrolar silikleşmektedir. Bu da “yönetebilirlik güveni”ni zayıflatmaktadır.

İstanbul’u Türkiye ile özdeşleştirmek bir yanılsamadır. İstanbul simgesel olarak güçlüdür ama Anadolu seçmeni için yeterince temsil edici değildir. İmamoğlu söylemi “İstanbul merkezli elit siyaset” algısını beslemektedir. Bu algı, CHP’nin tarihsel zayıflıklarıyla örtüşmektedir.

Daha Akıllı Bir Seçenek Ne Olabilirdi / Olabilir?

İstanbul’u “Bir Örnek”e İndirmek: İstanbul tek sorun değildir. Model olmalıydı ve “İstanbul’da yaptık, Türkiye’de yapabiliriz” söylemi kullanılmalıydı. Çalışmaların merkezinde ekonomi, geçim sıkıntıları ve adaletsizlik söylemleri kalmalıydı.

Kişiden Kuruma Geçiş: Söylem şu yönde kurulmalı: “İmamoğlu” değil, “CHP’nin yönettiği belediyeler”. Bu yaklaşım kişisel riskleri azaltır ve kurumsal güven üretir.

Mağdurluk Diline Uzak Kalmak: Mağdurluk gerçek olabilir ama sürekli mağdurluk anlatısı seçmeni seyirci yapar ve özneleşmeyi engeller. CHP’nin gereksinmesi “Bize yapılan haksızlık” değil, “Ülkeyi nasıl yöneteceğiz?” yanıtını etkili şekilde hazırlamak ve topluma duyurmak olmalıdır.

Muhalefetin söylemini İstanbul ve Ekrem İmamoğlu eksenine yoğunlaştırması, iktidarın meşruluk krizini ulusal bir yönetişim tartışmasına dönüştürmek yerine kişiselleştirilmiş bir siyasal çatışmaya indirgemiş ve bu durum muhalefetin yönetebilirlik kapasitesini görünmez kılmıştır.

ÖZGÜR ÖZEL LİDERLİĞİ: KURUMSAL GÜÇ, SINIRLILIKLAR VE ALGI DEVİNGENLİKLERİ

Kurumsal Meşruluk ve Liderliğe Geliş

Özgür Özel’in CHP kurultayında Kemal Kılıçdaroğlu’nu yenerek genel başkanlığa seçilmesi, partinin uzun yıllar sonra liderlik değişimi yaşaması bakımından önemli bir kurumsal kırılma niteliği taşımaktadır. Bu değişim, kamuoyunda yaygın biçimde dile getirilen “yenilenme” talebinin bir yansıması olarak değerlendirilmiş ve en azından başlangıç aşamasında parti içi meşruluk ve örgütsel bütünleşme açısından güçlü bir zemin üretmiştir.

Özel’in TBMM bütçe görüşmelerinde sergilediği performans, görünür ve etkili bir muhalefet rolü üstlenme çabasının örneklerinden biri olarak yorumlanmıştır. “Değişim” söylemi etrafında farklı parti içi grupları görece kısa sürede bir arada tutabilmesi, liderliğinin örgütsel bütünleştirici kapasitesine işaret etmektedir. Yerel örgütlerle temasın artırılması ve mitingler yoluyla alan siyasetine ağırlık verilmesi parti seferberliğini güçlendirmeye yönelik bir strateji olarak değerlendirilebilir.

Ayrıca sosyal siyasa başlıkları (örneğin asgari ücret tartışmaları) üzerinden ekonomik gündeme müdahil olma çabası, muhalefetin ekonomik söylem üretme kapasitesini artırma yönünde bir girişim olarak görülmüştür. Kutuplaştırıcı dilin sınırlanmasına ve iktidar ile kurumsal temas kanallarının tamamen kapatılmamasına yönelik söylem ise bazı seçmenler tarafından “devlet ciddiyeti”, bazı kesimler tarafından ise “yumuşak muhalefet” olarak algılanabilmektedir.

Liderlik Kapasitesi ve Sınırlılıklar

Bununla birlikte, Özel liderliğinin bazı yapısal sınırlılıkları bulunduğuna ilişkin değerlendirmeler de mevcuttur. Türkiye’de seçmen davranışının güçlü ölçüde lider merkezli olduğu dikkate alındığında, Özel’in yüksek kişisel seferberlik kapasitesi ve karizmatik liderlik özellikleri bakımından henüz seçim kazandırıcı düzeyde bir başarım düzeyi sergileyip sergilemediği tartışmalıdır. CHP siyasetinde Ekrem İmamoğlu’nun yüksek görünürlüğü nedeniyle parti içinde “örgütsel liderlik” ile “yürütme liderliği” arasında işlevsel bir rol ayrışması algısının oluştuğu yönünde değerlendirmeler bulunmaktadır.

Özel’in iktidar eleştirisinin görünür ve etkili olmasına karşın, ayrıntılı ve uygulanabilir bir hükümet programı algısının geniş seçmen kitlelerinde henüz yeterince yerleşmemiş olması, kamuoyu araştırmalarında ortaya çıkan “iktidar değişmeli ancak muhalefet hazır değil” paradoksunu besleyen etmenlerden biri olarak yorumlanabilir.

Kamuoyu algısına ilişkin olarak farklı değerlendirmelerin eş zamanlı biçimde var olması da dikkat çekicidir. Bir kesim lider değişimini yenilenme olarak değerlendirirken, diğer kesim mevcut siyasal çizginin sürekliliğinin devam ettiği görüşünü dile getirmektedir. Bu durum, liderlik başarısının henüz kararlı ve yerleşik bir toplumsal algıya dönüşmediğini göstermektedir.

Kadro Politikası ve Kurumsal Denge Tartışmaları

Yönetim kadrolarının gençleştirilmesi ve kadın temsilinin artırılması yönündeki tercihler, örgütsel yenilenme ve temsil çeşitliliği açısından olumlu bir adım olarak sunulmakla birlikte, parti içi bazı çevrelerde deneyim ve kurumsal hafıza kaybı riskine ilişkin eleştirileri de beraberinde getirmiştir. Bu durum, siyasal örgütlenmede sıklıkla tartışılan “liyakat–temsiliyet dengesi” sorununu gündeme taşımaktadır.

Benzer biçimde, farklı ideolojik kümelerin parti bünyesinde bütünleştirilmesi ve özellikle milliyetçi ve tutucu seçmen segmentleriyle kurumsal bağların derinleştirilmesi konusunda sınırlı ilerleme kaydedildiğine ilişkin değerlendirmeler de bulunmaktadır.

Kurumsal Denetim ve Parti İçi İlişkiler

Bazı yerel yönetim örnekleri bağlamında kamuoyunda dile getirilen iddialar karşısında parti merkezinin kurumsallaşmış iç denetim mekanizmalarını yeterince görünür kılmadığı yönünde eleştiriler mevcuttur. Bu tür tartışmalar, parti içi yönetişim kapasitesine ilişkin soru işaretleri doğurabilmektedir.

Ayrıca parti içi kadrolaşmada liderliğe verilen siyasal desteğin belirleyici bir etmen haline geldiğine ilişkin örgüt içi değerlendirmeler, kurumsal liyakat mekanizmalarının işleyişine ilişkin tartışmaları gündeme getirmektedir.

Medya Eleştirilerinin Liderlik Kuramları Çerçevesinde Değerlendirilmesi

Bazı medya yorumlarında Özel’in iletişim tarzının tepkisel ve stratejik planlama açısından sınırlı olduğu yönünde eleştiriler dile getirilmiştir (örneğin Hakan, 2026). Bu tür değerlendirmeler liderlik kuramları bakış açısından incelendiğinde, eleştirilerin özellikle değişimci ve stratejik liderlik yaklaşımlarının öngördüğü uzun vadeli vizyon, planlama ve duygusal öz-denetim boyutlarıyla ilişkilendirildiği görülmektedir. Ancak söz konusu değerlendirmelerin büyük ölçüde yorum niteliği taşıdığı ve liderlik performansının nesnel ölçütlerle sistemli biçimde ölçülmesine dayanan deneysel çalışmaların sınırlı olduğu da not edilmelidir.

Değerlendirme

Bu çerçevede Özgür Özel’in liderliği, kurumsal bütünleşme ve örgütsel seferberlik üretme kapasitesi açısından görece başarılı görünmektedir. Bununla birlikte, seçim kazandırıcı karizmatik liderlik ve geniş toplumsal meşruluk üretme kapasitesinin henüz tam olarak kurumsallaşmadığı değerlendirilebilir. Siyasa üretme yeteneği mevcut olmakla birlikte bu kapasitenin seçmen nezdinde somut ve uygulanabilir bir program algısına dönüşmesi süreci devam etmektedir. Stratejik rol açısından Özel’in liderliği, CHP’de bir “geçiş dönemi” veya “eş güdüm sağlayıcı” liderlik tipolojisine daha yakın görünmektedir. Bu aşamada liderlik daha çok örgütsel güç üretirken, hegemonik düzeyde toplumsal liderlik oluşturmanın henüz tamamlanmadığı söylenebilir.

ÖZGÜR ÖZEL VE KEÇİÖREN BELEDİYE BAŞKANI POLEMİĞİ

CHP’nin Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan, CHP’den istifa ederken, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in WhatsApp üzerinden hakaret ve tehdit içerikli mesajlar gönderdiğini ileri sürdü. Özgür Özel ise mesaj attığını kabul etti ancak küfür ettiği ve aileye yönelik hakaret savlarını reddetti. Tepkisinin Özarslan’ın siyasal tercihine yönelik olduğunu söyledi. Özel ayrıca, Özarslan’ın parti değiştirme kararını sert biçimde eleştirdiğini ve “defol” gibi sert ifadeler kullandığını kabul etti. Tartışmanın arka planında Özarslan’ın başka siyasal güdülenmeleri ve hakkında yürümekte olan bazı dosyalar olduğu savı da Özel tarafından dile getirildi. Savlar ve karşı savlar hala tartışmalıdır ve tüm mesaj içerikleri kamuya açık değildir.

Siyasal Etki Çözümlemesi

Liderlik Gücü Açısından: Bu olay iki zıt etki yaratır. Güçlü liderlik algısı (parti içi disiplin), parti değiştiren veya “ihanet” olarak algılanan davranışa sert tepki gösterme. Parti tabanının bir kısmı bunu “kararlı ve ödünsüz liderlik” olarak okuyabilir. Özellikle ideolojik çekirdekte seferberlik yaratabilir. İkincisi zayıf liderlik algısıdır. Bir genel başkanın WhatsApp üzerinden sert, kişisel mesajlaşma yürütmesi kurumsal iletişim eksikliği, kriz yönetiminde profesyonellik sorunu ve duygusal refleksler izlenimi yaratabilir.

Akademik çerçevede bu tür davranışlar “karizmatik/reaktif liderlik” ile “kurumsal/akılcı liderlik” arasındaki gerilimi gösterir.

CHP’nin “Yönetmeye Hazır mı?” Algısına Etkisi: Anımsamak gerekirse bu makalenin başlangıcında halk iktidar değişsin demekte ama muhalefete güven düşük görülmektedir yargısı ortaya konulmuştu. Bu son olay şu riskleri büyütebilir: “Kendi içindeki belediye başkanını bile yönetemiyor” algısı, kurumsal kapasite tartışması ve krizleri kişisel düzeye indirme eleştirisi. Bu durum “iktidar meşruluk kaybediyor ama muhalefet yönetme kapasitesi konusunda güven vermiyor” paradoksunu güçlendirebilir.

İmamoğlu–İstanbul Ekseniyle Birlikte Etkisi: Bu tür iç krizler iktidarın “CHP kendi içinde kavgalı” çerçevesini güçlendirir. Ana gündemi ekonomik krizden uzaklaştırır. CHP’yi ulusal ölçekli seçenek olmaktan çıkarıp “İstanbul merkezli parti” algısına iter.

İktidarın Propaganda Üstünlüğü: Bu olay iktidar medyası için oldukça “işlevsel”dir. Muhalefet içi kavga, hakaret savı, liderlik tartışması ve parti disiplini sorunu iktidar medyası için bulunmaz malzemelerdir. Bu tür olaylar ekonomik başarım tartışmalarını gölgeler ve “Bunlar ülke yönetemez” söylemini güçlendirir.

Uzun Vadeli Etki (Gerçek Risk Nerede?): Tek bir olay genellikle kalıcı zarar vermez ama birikimli etki yaratırsa CHP’de “liderlik otoritesi ve kurumsallık” tartışması derinleşir. Belediye başkanları ile merkez arasındaki gerilim artar. Parti içi hizipler güçlenir. Bu durumda muhalefetin kapasite krizi anlatısı kurumsallaşabilir.

Doğru Yaklaşım Ne Olmalıydı? Liderin “Eli Kirlenmez”. Genel Başkan WhatsApp yazmaz. Hakaret etmez. Duygusal tepki vermez. Çünkü her söz liderin karakteri olarak kayda geçer. Kişisel dil, kurumsal meşruluğu zedeler. Bu iş Genel Sekreterin, parti sözcüsünün ya da hukuk ve disiplin mekanizmasının konusudur.

Kriz Kurumsallaştırılır, Kişiselleştirilmez: Sorun “Özgür Özel – belediye başkanı” çatışması olmaz, “CHP’nin kurumsal ilkeleri” sorunu olur. Bu da parti içi disiplin algısını güçlendirir ve dışarıya “yönetebilen parti” görüntüsü verir. Ateşi maşayla tutmak ve sorumluluğu dağıtmak esas olmalıydı. Bu çok kritik bir yaklaşım olurdu. Yardımcılar sert konuşur. Genel Başkan soğukkanlı kalır ve gerekirse “sakinleştirici” rol üstlenir. Bu hem otoriteyi korur hem geri adım atma alanı bırakır. Siyasette bu manevra alanı demektir.

İktidarın İstediği Tuzağa Düşülmez: İktidarın aradığı şey şudur: Muhalefet lideri sinirlensin, sertleşsin ve kişisel polemiğe girsin. Aksi yöndeki yaklaşımda siyasal gündem ekonomi ve ülkede kalır. Kişisel kriz büyümez ve propaganda malzemesi azalır.

Genel başkanın parti içi krizlerde doğrudan taraf olması, kısa vadede otorite gösterisi üretse bile uzun vadede liderliğin kurumsal niteliğini zayıflatır ve etkili liderlik, çatışmayı kişiselleştirmek değil, kurumsal mekanizmalar aracılığıyla yönetebilmektir.

Bu açıdan bakıldığında Özel’in refleksi insancıl ve anlaşılır bir olgudur, ama stratejik olarak hatalıdır. Çünkü kendisini doğrudan çatışmanın merkezine koymuştur. CHP’nin “yönetebilirlik” savını zayıflatmıştır. Olayı ulusal krizden kişisel polemiğe çevirmiştir. Muhalefet liderinin, hiyerarşik olarak alt konumdaki bir belediye başkanını doğrudan muhatap alması, haklılık üretse bile siyasal güç algısını tersine çevirir. Liderlik, muhatap seçimiyle kurulur. Yanlış muhatap, yanlış siyasal ölçektir.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma, Türkiye’de erken seçim söyleminin muhalefet açısından her koşulda siyasal fırsat üretmediğini, aksine belirli yapısal ve algısal koşullar altında stratejik risklere yol açabileceğini ileri sürmüştür. Kamuoyu araştırmaları, seçmenin önemli bir bölümünün ekonomik refahın sağlanabilmesi için iktidar değişimini gerekli gördüğünü ortaya koymakla birlikte, muhalefetin ülkeyi yönetmeye hazır olduğu yönündeki algının aynı ölçüde güçlenmediğini göstermektedir. Bu durum, iktidarın meşruluk erozyonu ile muhalefetin yönetebilirlik kapasitesi algısındaki zayıflığın eş zamanlı varlığına işaret etmektedir.

Çalışmada bu ikili yapı, negatif oy verme, ekonomik oy verme ile kimlik temelli oy verme arasındaki gerilim ve riskten kaçınan seçmen davranışı çerçevesinde ele alınmıştır. Bulgular, ekonomik memnuniyetsizliğin tek başına iktidar değişimine yol açmadığını ve seçmenin, belirsizlik koşullarında statükoyu tercih edebildiğini göstermektedir. Bu bağlamda erken seçim söylemi, muhalefetin kapasite ve güven açığını kapatamadığı koşullarda, iktidarın meşruluk kaybını otomatik olarak siyasal üstünlüğe dönüştürmemekte ve tersine olarak stratejik bir kırılganlık alanı yaratabilmektedir.

Makale, bu süreci açıklamak üzere “Bileşik Kırılganlık Döngüsü” olarak adlandırılan çözümleyici bir çerçeve önermektedir. Bu çerçeve, ekonomik bozulma, meşruluk erozyonu ve yönetebilirlik kapasitesinin karşılıklı etkileşim içinde, doğrusal olmayan ve kendini besleyen bir döngü oluşturduğunu göstermektedir. Döngü, yalnızca iktidarın performans sorunlarını değil, aynı zamanda muhalefetin erken seçim söylemi üzerinden bu sürece nasıl eklemlenebildiğini de görünür kılmaktadır. Böylece erken seçim tartışması, basit bir takvim sorunu olmaktan çıkarak, siyasal aktörlerin kapasite üretme ve güven oluşturma başarılarına bağlı bir stratejik sorun duruma gelmektedir.

Sonuç olarak bu çalışma, erken seçim söyleminin muhalefet açısından siyasal akılcılığı otomatik biçimde güçlendiren bir araç olmadığını ve aksine, yönetebilirlik kapasitesinin somut ve ikna edici biçimde ortaya konulamadığı koşullarda stratejik maliyetler üretebileceğini ortaya koymaktadır. Bu bulgu, erken seçim tartışmalarının yalnızca iktidarın zayıflıkları üzerinden değil, muhalefetin kurumsal, kadro ve söylemsel kapasitesi üzerinden de değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Çalışmanın sunduğu çözümleyici çerçeve Türkiye bağlamıyla sınırlı olmakla birlikte, benzer meşruluk–kapasite gerilimlerinin yaşandığı siyasal sistemlerde erken seçim stratejilerinin değerlendirilmesine katkı sunabilecek bir açıklama zemini sağlamaktadır.

Bu çalışma, Türkiye’de muhalefetin temel sorununun iktidarın meşruluk kaybından çok, iktidar seçeneği olma kapasitesini seçmene ikna edememesi olduğunu göstermektedir.


 

KAYNAKÇA

 

 

Çarkoğlu, A., ve Kalaycıoğlu, E. (2007). Turkish Democracy Today. I.B. Tauris.

Duch, R. M., ve Stevenson, R. T. (2008). The Economic Vote: How Political and Economic Institutions Condition Election Results. Cambridge University Press.

Easton, D. (1965). A Systems Analysis of Political Life. Wiley.

Esen, B., ve Gümüşçü, Ş. (2016). Rising competitive authoritarianism in Turkey. Third World Quarterly, 37(9), 1581–1606.

Fiorina, M. P. (1981). Retrospective Voting in American National Elections. Yale University Press.

Grzymala-Busse, A. (2007). Rebuilding Leviathan. Cambridge University Press.

Hakan, Ahmet. (2026). Özgür Özel neden lider olamadı. https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/ozgur-ozel-neden-lider-olamadi-43104415

Healy, A., ve Malhotra, N. (2013). Retrospective voting reconsidered. Annual Review of Political Science, 16, 285–306.

Kahneman, D., ve Tversky, A. (1979). Prospect theory. Econometrica, 47(2), 263–291.

Kitschelt, H., ve Wilkinson, S. I. (2007). Patrons, Clients, and Policies. Cambridge University Press.

Levitsky, S., ve Way, L. A. (2010). Competitive Authoritarianism: Hybrid Regimes after the Cold War. Cambridge University Press.

Levitsky, S., ve Ziblatt, D. (2018). How Democracies Die. Crown.

Lewis-Beck, M. S., ve Stegmaier, M. (2000). Economic determinants of electoral outcomes. Annual Review of Political Science, 3, 183–219.

Linz, J. J. (1978). The Breakdown of Democratic Regimes. Johns Hopkins University Press.

MetroPOLL Araştırma. (2026). Türkiye’nin Nabzı: Ocak 2026 Kamuoyu Araştırması. İstanbul. https://www.metropoll.com.tr/arastirmalar/turkiyenin-nabzi-17

Mudde, C., ve Kaltwasser, C. R. (2017). Populism: A Very Short Introduction. Oxford University Press.

Özbudun, E. (2015). Turkey’s judiciary and the drift toward competitive authoritarianism. The International Spectator, 50(2), 42–55.

Piattoni, S. (2001). Clientelism, Interests, and Democratic Representation. Cambridge University Press.

Hiç yorum yok: