Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

19 Şubat 2026 Perşembe

 

Ekolojik Kamusal Alan ve Demokratik Kırılganlık: Çevre Gazeteciliği Üzerinden Bir Siyasal Çözümleme

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

ÖZ

Bu çalışma, çevre gazetecilerine yönelik baskı ve saldırıları yalnızca basın özgürlüğü ihlali olarak değil, demokratik rejimlerin bilgi dolaşım kapasitesine ilişkin yapısal bir kırılganlık göstergesi olarak ele almaktadır. Makalede geliştirilen “Ekolojik Kamusal Alan” kavramı, çevresel bilgi üretimi, dolaşımı ve siyasal tanınma süreçlerini demokratik meşrulukla ilişkilendiren özgün bir kuramsal çerçeve sunmaktadır. Habermas’ın kamusal alan yaklaşımı ve Fraser’ın karşı-kamusal alan kavramı ile diyalog içinde oluşturulan bu çerçeve, çevresel sorunların siyasal alanda görünürlük kazanmasının demokratik hesap verebilirlik açısından taşıdığı önemi ortaya koymaktadır. Türkiye’de çevre gazetecilerine yönelik baskı ve tehdit örnekleri üzerinden yapılan çözümleme ekolojik kamusal alanın fiziksel, hukuksal ve sayısal düzlemlerde nasıl daraltıldığını göstermektedir. Çalışma, çevre gazeteciliğine yönelik saldırıların çevre hakkı, bilgi edinme hakkı ve ifade özgürlüğü arasındaki bağları zayıflatarak demokratik kırılganlığı derinleştirdiğini savunmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Ekolojik kamusal alan; çevre gazeteciliği; demokratik kırılganlık; ifade özgürlüğü; çevre hakkı; bilgi edinme hakkı; kamusal alan kuramı.

 

ABSTRACT

This article examines pressures and attacks against environmental journalists not merely as violations of press freedom, but as structural indicators of democratic fragility in the circulation of environmental information. It introduces the concept of the “Ecological Public Sphere” as an original theoretical framework linking environmental knowledge production, circulation, and political recognition to democratic legitimacy. Developed in dialogue with Habermas’s theory of the public sphere and Fraser’s notion of counter-publics, the framework highlights the central role of environmental journalism in sustaining accountability and democratic governance. Drawing on examples from Turkey, the analysis demonstrates how the ecological public sphere is constrained through physical intimidation, legal harassment, and digital suppression. The study argues that attacks on environmental journalists weaken the interconnections between the right to information, freedom of expression, and environmental rights, thereby intensifying democratic vulnerability.

Keywords: Ecological public sphere; environmental journalism; democratic fragility; freedom of expression; environmental rights; right to information; public sphere theory.

GİRİŞ

Çevre gazeteciliği, demokratik toplumlarda yalnızca ekolojik bilgilendirme işlevi görmez, aynı zamanda yurttaşların bilgi alma hakkı, gazetecilerin ifade özgürlüğü ve toplumun sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ile doğrudan bağlantılıdır. Çevresel yıkım, madencilik etkinlikleri, ormansızlaşma, atık ticareti ve enerji projeleri gibi alanlarda yürütülen habercilik, kamusal denetimin en önemli araçlarından biridir. Ancak bu alan, ekonomik çıkar grupları ve siyasal güç odaklarıyla doğrudan ilişki içinde olduğu için gazeteciler açısından yüksek riskli bir habercilik alanına dönüşmektedir. Son yıllarda Türkiye’de yaşanan bazı olaylar çevre gazeteciliğinin fiziksel saldırı, hukuksal baskı ve yönetsel soruşturma riskleriyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.

Çevre gazeteciliği yalnızca ağaçların kesilmesini, madenlerin açılmasını ya da derelerin kurumasını haberleştirmek değildir. Çevre gazeteciliği, aslında kamusal alanın sınırlarını koruma savaşıdır. Çünkü çevre sorunları, çoğu zaman ekonomik çıkar, siyasal güç ve kamusal denetim arasındaki gerilimli çizginin tam üzerinde ortaya çıkar. Doğal kaynakların kullanımı, enerji yatırımları, madencilik etkinlikleri ve atık ticareti gibi alanlar yalnızca teknik sorunlar değildir. Aynı zamanda güç ilişkilerinin yoğunlaştığı alanlardır. Bu nedenle çevre gazeteciliği, sıradan bir uzmanlık alanı değil, demokratik işleyişin sinir uçlarına dokunan bir habercilik biçimidir.

Bu çalışma, kamusal alan kuramını çevresel bilgi rejimleri bağlamında yeniden yorumlayarak “Ekolojik Kamusal Alan” kavramını geliştirmekte ve çevre gazeteciliği üzerindeki siyasal ve ekonomik baskıları demokratik kırılganlığın yapısal devingenleriyle ilişkilendiren özgün bir siyasal çözümleme sunmaktadır.

Neden Çevre Gazeteciliği Risklidir?

Uluslararası araştırmalar, çevre konularını araştıran gazetecilerin ciddi baskılarla karşı karşıya olduğunu göstermektedir. UNESCO’nun geniş katılımlı araştırmasına göre çevre gazetecilerinin büyük çoğunluğu tehdit, baskı ya da saldırıya maruz kalmıştır. Bu oran kadın gazetecilerde daha da artmaktadır. Öldürülen çevre gazetecilerinin önemli bir bölümünde ise cezasızlık dikkat çekmektedir.

Bu tablo bize şunu söylemektedir: Çevre haberciliği, yalnızca doğayı değil, çıkar ağlarını da görünür kılar. Doğal kaynakların sömürüsü çoğu zaman yolsuzluk, hukuksuzluk ve hatta şiddetle iç içe geçebilir. Bu bağlamda çevresel bozulmaya ilişkin bilginin bastırılması, demokratik gerilemenin bir parçası durumuna gelebilir. Bilgi bastırıldığında yalnızca gazeteci susmaz, toplum da karanlıkta kalır.

Türkiye’de Görünen Örnekler

Türkiye’de son yıllarda yaşanan bazı olaylar, küresel eğilimle benzer bir tabloya işaret etmektedir. Plastik atık ticaretini araştıran gazetecilere yönelik fiziksel saldırılar, çevre suçlarının görünür olmasının bazı aktörleri rahatsız edebildiğini göstermiştir. Altın madeni faciası sonrasında bilgi paylaşımı nedeniyle başlatılan soruşturmalar ise hukuksal araçların da baskı mekanizmasına dönüşebildiğini   ortaya koymuştur. Çevre ve ekoloji alanında çalışan bir gazetecinin saldırı sonucu yaşamını kaybetmesi ise sorunun en ağır boyutunu göstermektedir. Bu olaylar tek tek ele alındığında bireysel görünebilir. Ancak birlikte okunduğunda bir örüntü ortaya çıkar: Alanda fiziksel risk, hukuksal soruşturma tehdidi, haber yapmanın eylemli olarak engellenmesi ve caydırıcı bir ortamın oluşması. Bu örüntü, yalnızca gazetecilerin değil, kamusal bilginin güvenliğini ilgilendirmektedir.

Demokrasi, Bilgi ve Çevre Hakkı

Demokratik bir toplumda yurttaşlar, çevrelerine ilişkin kararlara katılabilmek için bilgiye gereksinme duyar. Bir maden projesinin çevresel etkileri, bir enerji santralinin sağlık sonuçları ya da bir orman alanının imara açılması gibi kararlar kamusal tartışma gerektirir. Eğer bu konularda bilgi üretimi baskı altına alınırsa çevre hakkı eylemli olarak zayıflar. Çünkü sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ancak bilgiye erişim ve kamusal denetimle korunabilir. Çevre gazeteciliği bu nedenle yalnızca bir haber türü değil, demokratik saydamlığın ön koşullarından biridir.

Susturulan Sadece Gazeteci midir?

Çevre haberciliğine yönelik baskılar çoğu zaman doğrudan fiziksel şiddet şeklinde ortaya çıkmaz. Daha sık görülen biçimler hukuksal süreçler, soruşturmalar, dava tehdidi, sayısal taciz ya da alanda engellemedir. Bu yöntemler, gazeteciyi cezalandırmaktan çok, caydırmayı hedefler. Caydırıcılık, oto-sansürü besler. Oto-sansür ise kamusal tartışmanın sessizce daralmasına yol açar. Demokrasi bazen bir gecede değil, yavaş yavaş kararır.

Sonuç: Işık Kimin İçin?

Çevre gazeteciliği zayıfladığında yalnızca basın özgürlüğü zarar görmez. Aynı zamanda yurttaşların bilgi alma hakkı, kamusal denetim mekanizmaları, çevresel karar süreçlerine katılım olanağı ve sonunda çevre hakkı zayıflar. “Demokrasi karanlıkta ölür” denir. Çevresel sorunlarda karanlık büyüdüğünde ise yalnızca demokrasi değil, doğa da zarar görür. Çevre gazeteciliğini korumak, aslında kamusal ışığı korumaktır.

Amaç ve Hedefler

Araştırmanın Amacı

Bu çalışmanın temel amacı, Türkiye’de çevre gazetecilerine yönelik fiziksel saldırı, hukuksal baskı ve yönetsel engelleme olaylarını inceleyerek, bu olguların demokratik işleyiş, bilgi alma hakkı ve çevre hakkı üzerindeki etkilerini çözümlemektir. Çalışma, çevre gazeteciliğinin yalnızca bir uzmanlık alanı değil, demokratik denetim mekanizmasının asli unsurlarından biri olduğu varsayımından hareket etmektedir. Bu bağlamda, çevre haberciliğine yönelik baskıların bireysel gazeteci güvenliği sorunu olmanın ötesinde, kamusal hak alanını daraltan bir yapısal sorun olduğu ortaya konulacaktır.

Hedefler

Bu çalışmanın hedefleri şunlardır:

Türkiye’de çevre gazetecilerine yönelik doğrulanmış olayları sistemli biçimde envanterleştirmek,

Bu olayları hak temelli bir çerçevede değerlendirmek,

Çevre gazeteciliği ile demokratik yönetişim arasındaki ilişkiyi ortaya koymak,

Çevre haberciliğinin korunmasına yönelik kurumsal ve hukuksal gereklilikleri tartışmaya açmak,

Türkiye örneğini küresel eğilimler bağlamında konumlandırmak.

Çalışmanın Katkısı

Bu çalışma, Türkiye’de çevre gazeteciliği ile demokrasi ilişkisini somut olay çözümlemeleri üzerinden ele alan sınırlı sayıdaki akademik çalışmalardan biri olmayı hedeflemektedir. Ayrıca, çevre haberciliğine yönelik baskıları yalnızca basın özgürlüğü bağlamında değil, çevre hakkı ve kamusal katılım bakış açısıyla ele alarak yazına kavramsal bir katkı sunmayı amaçlamaktadır.

Araştırma Soruları

Bu çalışma aşağıdaki sorulara yanıt aramaktadır:

Türkiye’de son on yıl içinde çevre gazetecilerine yönelik ne tür riskler ortaya çıkmıştır?

Bu riskler fiziksel şiddet, hukuksal taciz ve yönetsel baskı açısından nasıl sınıflandırılabilir?

Çevre gazetecilerine yönelik baskılar, bilgi alma hakkı ve ifade özgürlüğü üzerinde nasıl bir etki yaratmaktadır?

Bu durum, çevre hakkının kullanımı ve demokratik hesap verebilirlik mekanizmaları açısından ne anlama gelmektedir?

YÖNTEM

Araştırma Tasarımı

Bu çalışma, nitel araştırma yaklaşımı çerçevesinde tasarlanmıştır. Çalışmada olay çözümlemesi (case study) yöntemi benimsenmiş ve Türkiye’de son on yıl içinde çevre gazetecilerine yönelik fiziksel saldırı, hukuksal baskı ve yönetsel engelleme olayları incelenmiştir. Araştırma, nicel bir sıklık çözümlemesinden çok çevre gazeteciliğine yönelik baskıların hak temelli ve demokratik işleyiş bağlamındaki anlamını ortaya koymayı amaçlayan betimleyici ve çözümleyici bir nitel çalışmadır.

Veri Toplama Yöntemi

Araştırmada kullanılan veriler aşağıdaki kaynaklardan elde edilmiştir: ulusal ve uluslararası basın özgürlüğü örgütlerinin raporları, gazete arşivleri ve haber metinleri, insan hakları izleme kuruluşlarının belgesel çalışmaları ve resmi açıklamalar ve savcılık/soruşturma bilgileri. Veriler, açık kaynak taraması ve belge incelemesi yöntemiyle toplanmıştır. Çalışmada yalnızca doğrulanabilir ve birden fazla güvenilir kaynaktan doğrulanabilen olaylar değerlendirmeye alınmıştır. Kurguya veya doğrulanmamış savlara yer verilmemiştir.

Olay Seçim Ölçütleri

Çalışmaya alınan olaylar aşağıdaki ölçütlere göre belirlenmiştir: Gazetecinin çevre, ekoloji, doğal kaynaklar, madencilik, atık ticareti veya çevre protestoları gibi konularda habercilik yapıyor olması, olayın gazetecilik etkinliği ile bağlantılı olması, fiziksel saldırı, tehdit, hukuksal soruşturma veya yönetsel engelleme niteliği taşıması ve güvenilir kaynaklar tarafından belgelenmiş olması. Bu ölçütler doğrultusunda belirlenen olaylar kronolojik ve kategorik olarak sınıflandırılmıştır.

Veri Çözümlemesi

Toplanan veriler üç ana kategori altında çözümlenmiştir: Fiziksel saldırı ve şiddet, hukuksal ve yönetsel baskı ve alanda haber yapmanın engellenmesi. Çözümleme sürecinde her olay, yalnızca bireysel bir olay olarak değil, demokratik haklar bağlamında değerlendirilmiştir. Bu çerçevede olaylar şu üç hak alanıyla ilişkilendirilmiştir: Bilgi alma hakkı, ifade ve basın özgürlüğü ve çevre hakkı. Çalışma, bu hak alanları arasındaki kesişim noktalarını ortaya koymayı hedeflemiştir.

Sınırlılıklar

Bu araştırma, yalnızca kamuya açık ve belgelenmiş olaylarla sınırlıdır. Türkiye’de çevre gazetecilerine yönelik tüm baskıların kayıt altına alınmamış olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca çalışma, nicel bir istatistiksel çözümleme sunmamakta ve nitel değerlendirme ve hak temelli yorumla sınırlı kalmaktadır. Kuşkusuz bu incelemede örnek olarak gösterilen olaylardan daha fazlası yaşanmış olabilir. Bu tür olaylar açıklık kazandığında araştırma gözden geçirilecektir.

KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Ekolojik Kamusal Alan Kavramı

Bu çalışmada önerilen temel kavram “ekolojik kamusal alan”dır. Bu kavram, çevresel sorunların demokratik tartışma, denetim ve katılım süreçleri içinde görünür duruma geldiği toplumsal alanı ifade eder. Klasik kamusal alan anlayışı, yurttaşların ortak sorunları tartıştığı, eleştirel aklın işlediği ve siyasal kararların meşruluğunun üretildiği bir iletişim alanına işaret eder. Ancak çevresel krizlerin derinleştiği çağımızda kamusal alanın yalnızca siyasal ya da ekonomik sorunlarla sınırlı düşünülmesi yeterli değildir. Doğal varlıklar, ekosistemler ve gelecek kuşakların hakları da kamusal tartışmanın asli unsurları durumuna gelmiştir. Ekolojik kamusal alan, bu genişlemeyi ifade eder. Bu alanın üç temel özelliği vardır:

Bilgiye Dayanma: Çevresel kararlar teknik veriler, bilimsel raporlar ve alan gözlemleri üzerine kuruludur. Dolayısıyla kamusal tartışma ancak güvenilir bilgi akışıyla olanaklıdır.

Görünürlük: Çevresel yıkım çoğu zaman yerel ve dağınık biçimde gerçekleşir. Bu olayların kamusal düzeye taşınması gazetecilik aracılığıyla olur.

Katılım: Çevresel kararların meşruluğu, yalnızca yönetsel onaydan değil, toplumsal rızadan beslenir. Rıza ise bilgilendirilmiş yurttaşlıkla olanaklıdır.

Bu çerçevede çevre gazeteciliği, ekolojik kamusal alanın kurucu unsurlarından biridir. Gazeteci, yalnızca bilgi aktaran değil, çevresel sorunları kamusal tartışma zeminine taşıyan bir aracı işlevi görür.

Bilgi Alma Hakkı ve Demokratik Denetim: Demokratik sistemlerde yurttaşların bilgiye erişim hakkı, ifade özgürlüğünün tamamlayıcı unsurudur. Çevre hakkı ise doğrudan bilgiye bağımlıdır. Bir maden projesinin yaratacağı riskler bilinmeden, o projeye ilişkin demokratik değerlendirme yapılamaz. Bu nedenle bilgi bastırıldığında yalnızca basın özgürlüğü değil, çevre hakkı da zedelenir. Çevresel bilgi üzerindeki baskı üç biçimde ortaya çıkabilir: Bilginin üretilmesinin engellenmesi, bilginin dolaşımının kesilmesi ve bilgi üreten aktörlerin caydırılması. Çevre gazetecilerine yönelik fiziksel, hukuksal ya da yönetsel müdahaleler bu üç sürecin farklı aşamalarına yöneliktir.

Güç İlişkileri ve Doğal Kaynak Ekonomisi: Çevresel sorunlar çoğu zaman yüksek ekonomik değer üretir. Madencilik, enerji, inşaat ve atık ticareti gibi sektörler ciddi sermaye hareketleri yaratır. Bu alanlarda alınan kararlar yalnızca teknik değil, aynı zamanda siyasal ve ekonomik güç ilişkileriyle şekillenir. Bu nedenle çevresel bilginin görünür duruma gelmesi, çıkar ağlarının saydamlaşması anlamına gelebilir. Saydamlık ise güç yoğunlaşmasının sorgulanmasını beraberinde getirir. Ekolojik kamusal alanın zayıfladığı durumlarda karar süreçleri merkezileşir, yerel itiraz mekanizmaları etkisizleşir ve kamusal denetim sınırlanır. Bu durum demokratik gerilemeyle paralel ilerleyebilir.

Caydırıcılık ve Otosansür: Çevre gazetecilerine yönelik baskılar çoğu zaman doğrudan sansür şeklinde değil, caydırıcılık üzerinden işler. Fiziksel saldırı, dava tehdidi ya da alanda engelleme gibi müdahaleler, diğer gazeteciler için mesaj niteliği taşır. Bu süreç, açık yasaklardan çok daha etkili olabilir. Çünkü otosansür görünmezdir, fakat kamusal tartışmayı daraltır. Ekolojik kamusal alanın zayıflaması çoğu zaman ani değil, kademeli gerçekleşir. Bilgi akışındaki küçük kesintiler zamanla yapısal bir sessizliğe dönüşebilir.

Sonuç: Ekolojik Kamusal Alanın Kırılganlığı

Ekolojik kamusal alan, demokratik sistemin duyarlı bölgelerinden biridir. Çünkü bu alan yüksek ekonomik çıkarlarla kesişir, yerel direnişlerle ilişki kurar ve uzun vadeli ekolojik riskleri görünür kılar. Çevre gazeteciliği bu alanın canlılığını sağlar. Gazetecinin susturulması ise yalnızca bir meslek grubuna yönelik baskı değildir, ekolojik kamusal alanın daralmasıdır. Dolayısıyla çevre gazeteciliğini korumak, yalnızca basın özgürlüğünü değil, çevre hakkını ve demokratik meşruluğu korumaktır.

KURAMSAL ÇERÇEVE

Bu çalışma, çevre gazeteciliğini yalnızca mesleksel bir etkinlik olarak değil, demokratik toplumlarda kamusal denetimin ve hak kullanımının temel unsurlarından biri olarak ele almaktadır. Kuramsal çerçeve üç temel eksen üzerine kurulmuştur: kamusal alan ve demokratik denetim, ifade özgürlüğü ve bilgiye erişim hakkı ve çevresel demokrasi ve çevre hakkı.

Kamusal Alan ve Demokratik Denetim

Jürgen Habermas’ın kamusal alan kuramına göre demokratik toplumlarda kamusal tartışma yurttaşların siyasal karar süreçlerine katılımının ön koşuludur. Kamusal alanın işleyebilmesi için bilgi dolaşımının serbest ve eleştirel olması gerekir. Basın, bu sürecin merkezi aktörlerinden biridir.  Çevre gazeteciliği, özellikle doğal kaynak kullanımı, madencilik etkinlikleri, enerji siyasaları ve çevresel yıkım gibi konularda kamusal tartışmanın oluşmasını sağlar. Bu alanlarda yürütülen habercilik, yalnızca bilgi aktarmakla kalmaz, aynı zamanda ekonomik ve siyasal güç odaklarının etkinliklerini görünür kılar. Dolayısıyla çevre gazetecilerine yönelik baskılar, yalnızca bireysel bir meslek sorunu değil, kamusal alanın daralması anlamına gelir.

İfade Özgürlüğü ve Bilgiye Erişim Hakkı

Demokratik hukuk devletlerinde ifade özgürlüğü ve bilgiye erişim hakkı, anayasal ve uluslararası insan hakları belgeleriyle güvence altına alınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi ve Birleşmiş Milletler insan hakları belgeleri basın özgürlüğünü demokratik toplumun temel unsurlarından biri olarak tanımlar. Çevresel konular söz konusu olduğunda bilgiye erişim hakkı özel bir önem kazanır. Çünkü çevresel zararlar, çoğu zaman teknik veriler, uzman raporları ve yönetsel kararlarla ilişkilidir. Bu bilgilerin kamuoyuna aktarılması yurttaşların çevresel risklere karşı bilinçli tutum alabilmesini sağlar. Gazetecilere yönelik hukuksal soruşturmalar, dava süreçleri veya engellemeler yalnızca ifade özgürlüğünü değil, dolaylı olarak toplumun bilgiye erişim hakkını da sınırlar. Bu durum, demokratik hesap verebilirlik mekanizmalarını zayıflatır.

Çevresel Demokrasi ve Çevre Hakkı

Çevresel demokrasi kavramı, çevre kararlarının saydamlık, katılım ve hesap verebilirlik ilkeleri doğrultusunda alınmasını ifade eder. Aarhus Sözleşmesi bu yaklaşımın en somut uluslararası çerçevesini sunar ve üç temel hakkı tanımlar: Çevresel bilgiye erişim hakkı, karar alma süreçlerine katılım hakkı ve yargıya başvuru hakkı. Çevre gazeteciliği, bu üç hakkın eylemli olarak kullanılabilmesi için kritik bir aracıdır. Bilginin dolaşımını sağlayarak katılımı olanaklı kılar ve çevresel ihlallerin yargısal süreçlere taşınmasına zemin hazırlar. Bu bağlamda çevre gazetecilerine yönelik baskılar yalnızca basın özgürlüğüne değil, çevresel demokrasiye doğrudan müdahale niteliği taşır. Çevre hakkı, bilgi üretiminin ve dolaşımının engellenmesi durumunda eylemli olarak zayıflar.

Otoriterleşme ve Bilginin Denetimi

Yazında çevresel bozulma ile demokratik gerileme arasında ilişki kuran çalışmalar bulunmaktadır. Doğal kaynakların yoğun olduğu veya büyük altyapı projelerinin yürütüldüğü ülkelerde, çevre haberciliği çoğu zaman siyasal ve ekonomik çıkarlarla çatışma alanına girer. Bu durum, bilgi denetimi, hukuksal taciz ve baskı uygulamalarının artmasına yol açabilir. Çevre gazeteciliği bu nedenle yalnızca çevresel bir alan değil; aynı zamanda iktidar ilişkilerinin görünür olduğu bir mücadele alanıdır. Bu çalışma, Türkiye örneğini bu kuramsal çerçeve içinde değerlendirerek çevre gazeteciliğine yönelik baskıların demokratik yapı üzerindeki etkisini çözümleme etmektedir.

Küresel Bağlam ve Türkiye Örneğinin Konumlanışı

Uluslararası yazın, çevre gazeteciliğinin demokratik yönetişim ile doğrudan ilişkili olduğunu vurgulamaktadır. Çevresel bozulma ile bağlantılı siyasal ve ekonomik çıkar ağlarının gazeteciler üzerinde baskı oluşturduğu uluslararası raporlarda da vurgulanmaktadır. Doğal kaynakların yoğun biçimde sömürüldüğü ve yönetişim kalitesinin düşük olduğu ülkelerde çevre suçları çoğu zaman yolsuzluk, şiddet ve cezasızlıkla iç içe geçmektedir (UNESCO, 2024; Global Witness, 2023).

UNESCO’nun 129 ülkede 900’den fazla gazeteciyle gerçekleştirdiği araştırmaya göre çevre konularını araştıran gazetecilerin %70’inden fazlası tehdit, baskı veya saldırıya maruz kaldığını bildirmiştir. Kadın gazetecilerde bu oran %80’e çıkmaktadır. Aynı rapor, çevre konularını araştırırken öldürülen gazetecilerin önemli bir bölümünde cezasızlık sorunu bulunduğunu göstermektedir.

Uluslararası gözlemler ayrıca, çevresel yıkımla bağlantılı bilgilerin bastırılmasının otoriterleşme eğilimlerinin bir parçası olduğunu ortaya koymaktadır. “Çevresel bozulmaya ilişkin bilginin bastırılması, otoriter siyasal stratejinin önemli bir unsurudur” değerlendirmesi çevre gazeteciliğinin neden sistemli baskıya maruz kalabildiğini açıklamaktadır.

Türkiye’de incelenen olaylar sayıca sınırlı görünmekle birlikte fiziksel saldırı, hukuksal soruşturma ve alanda engelleme biçimlerinin küresel örüntüyle örtüştüğü görülmektedir. Bu durum, çevre gazeteciliğine yönelik baskının bireysel olaylardan çok yapısal bir risk alanı olduğunu düşündürmektedir.

Ekolojik Kamusal Alanın Kuramsal Konumlanışı

Habermas’tan Ayrışma Noktası: Jürgen Habermas’ın kamusal alan kuramı, akılcı tartışmaya dayalı, devlet ile sivil toplum arasında konumlanan ve kamusal aklın oluştuğu bir iletişim alanını tanımlar. Bu modelde kamusal alan, ideal olarak eşitlikçi ve kapsayıcı bir görüşme zemini olarak tasarlanır. Ekolojik Kamusal Alan ise bu çerçeveyi iki noktada genişletir ve dönüştürür: Birincisi, bilgi türü bakımından. Habermas’ın modeli normatif ve siyasal tartışmalara odaklanırken, Ekolojik Kamusal Alan çevresel bilgi üretimini (bilimsel veriler, alan raporları, yerel tanıklıklar ve gazetecilik araştırmaları) siyasal meşruluğun kurucu unsuru olarak ele alır. İkincisi, güç ilişkileri bakımından. Habermas kamusal alanın görece özerkliğini varsayar. Oysa çevresel bilgi, doğrudan ekonomik çıkar ağlarının ve siyasal iktidarın müdahalesine açık bir alandır. Bu nedenle Ekolojik Kamusal Alan, yapısal güç asimetrilerini merkezine alır. Bu açıdan kavram, Habermas’ın normatif modelini çevresel krizler çağında yeniden siyasal iktisat boyutuyla düşünmeyi önerir.

Nancy Fraser ile İlişkisi: Nancy Fraser, kamusal alanın tekil değil çoğul olduğunu ve “karşı-kamusal alanların” dışlanmış gruplar tarafından üretildiğini savunur. Bu yaklaşım, hegemonik kamusal söylemin dışında bilgi üretim seçenek alanlarını görünür kılar. Ekolojik Kamusal Alan kavramı, Fraser’ın çoğulluk vurgusuyla örtüşür; çünkü yerel topluluklar, çevre hareketleri ve bağımsız gazeteciler çoğu zaman hegemonik kalkınma söylemine karşı bilgi seçeneği üretir. Ancak burada kritik fark şudur: Ekolojik Kamusal Alan yalnızca karşı-hegemonik bir alan değildir, aynı zamanda iktidarın sistemli biçimde daraltmaya çalıştığı bir bilgi rejimidir. Yani sorun sadece temsil sorunu değil, bilginin siyasal denetimidir. Dolayısıyla kavram, Fraser’ın çoğulculuğunu kabul eder ancak odağını bilgi üzerindeki siyasal denetime kaydırır.

Sayısal Medya: Genişleme mi, Kırılganlaşma mı? Sayısal medya çevresel bilgiyi daha hızlı dolaşıma sokmakta, yerel ihlalleri küresel görünürlüğe taşımakta ve ağ seçenekleri üretmektedir. Bu anlamda Ekolojik Kamusal Alan’ı genişletici bir gizil güç taşır. Ancak aynı sayısal ortam dezenformasyon, trol ağları, çevrimiçi taciz ve stratejik itibarsızlaştırma kampanyaları aracılığıyla alanı kırılganlaştırmaktadır. Bu ikili yapı, Ekolojik Kamusal Alan’ın hem genişleyen hem de eş zamanlı olarak saldırıya açık bir yapı olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla sayısallaşma, kamusal alanın demokratikleşmesini otomatik olarak güvence altına almaz, tersine, yeni denetim ve baskı mekanizmaları üretir.

Kavramsal Sonuç: Ekolojik Kamusal Alan kavramı Habermas’ın normatif kamusal alan modelini çevresel bilgi bağlamında yeniden düşünür fakat Fraser’ın çoğul kamusal alan yaklaşımını bilgi üzerindeki siyasal denetim boyutuyla derinleştirir ve sayısal çağda kamusal alanın yapısal kırılganlığını çözümlemeyi etmeyi olanaklı kılar. Bu yönüyle kavram, çevre gazeteciliğini yalnızca medya çalışmaları sorunu olmaktan çıkararak, demokratik rejimlerin bilgi mimarisiyle ilişkilendiren bir siyasal çözümleme çerçevesi sunmaktadır.

DÜNYADA DURUM

Aşağıdaki grafik Global Witness sitesinden alınmıştır. Bu örgüt 2012 yılından bu yana çevre olayları nedeniyle öldürülen ya da ortadan kaybolanları dünya ülkeleri arasındaki dağılımını göstermektedir. Durumun özellikle orta ve Güney Amerika’da endişe verici boyutlara ulaştığı görülmektedir. Siteye göre 2012-24 yılları arasında 2157 kişi çevre koruma etkinlikleri nedeniyle öldürülmüş ve 96 kişi kaybolmuştur.

Şekil 1: Öldürülen ya da kaybolan çevre gazetecileri

TÜKİYE’DE ÇEVRE GAZETECİLERİNE YÖNELİK SOMUT OLAYLAR

Genel Bilgiler

Çevre gazeteciliği, demokratik toplumlarda yalnızca ekolojik bilgilendirme amacı taşımamakta, aynı zamanda yurttaşların bilgi alma hakkı, gazetecilerin ifade özgürlüğü ve toplumun çevre hakkı çerçevesinde temel bir işlev görmektedir. Türkiye’de son yıllarda Hakan Tosun’un fiziksel saldırı sonucu ölümü, Şükran Ekinci ve Osman Çaklı gibi muhabirlerin çevre haberleri nedeniyle hukuksal soruşturmalara maruz kalmaları çevre haberciliğine yönelik baskıların bu hakları doğrudan tehdit ettiğini göstermektedir. Bu olaylar, kamuoyunun çevresel konularda eksiksiz ve doğru bilgiye ulaşmasını engeller, gazetecilerin bağımsız denetim görevini sınırlayarak demokratik hesap verebilirliği zayıflatır ve yurttaşların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını dolaylı olarak etkiler.

Çizelge 1:

 

Türkiye’de Çevre Muhabirlerine Yönelik Riskler (2016–2025)

Yıl

Fiziksel Saldırı / Tehdit

Hukuksal / Yönetsel Baskı

Öne Çıkan Olay

2021

1

0

Muğla protestolarını izleyen muhabirler (darp, engel)

2022

2

0

Vedat Örüç ve Elif Kurttaş (saldırı ve ölüm tehdidi)

2024

0

2

Şükran Ekinci, Osman Çaklı (hukuksal soruşturmalar)

2025

1

1

Hakan Tosun (ölüm), Sözcü gazetesi muhabirleri (hukuksal baskı)

Not: Fiziksel saldırı/tehdit ve hukuksal/yönetsel baskı, çevre gazeteciliği nedeniyle maruz kalınan riskleri temsil etmektedir.

 

Şekil 1. Türkiye’de Çevre Gazeteciliği Risklerinin Yıllara Göre Dağılımı

(Kırmızı: Fiziksel saldırı/tehdit; Mavi: Hukuksal/yönetsel baskı; X ekseni: Yıllar 2016–2025; Y ekseni: Olay sayısı)

Bu örnekler, çevre gazeteciliğinin yalnızca ekolojik değil, aynı zamanda demokratik denetim ve saydamlık açısından kritik olduğunu ortaya koymaktadır. UNESCO’nun “A Press for the Planet: Journalism in the face of the Environmental Crisis” raporu da çevre gazetecilerinin korunmasının basın özgürlüğü ve çevre hakkının güvenceye alınması açısından merkezi bir öneme sahip olduğunu vurgulamaktadır. Türkiye’deki olay örnekleri, demokratik hesap verebilirliğin ve kamuoyunun doğru bilgilendirilmesinin sağlanabilmesi için çevre gazeteciliğinin korunmasının zorunlu olduğunu göstermektedir. Bu liste sadece doğrulanmış, güvenilir kaynaklara dayalı olayları içerir ve hiçbir kurgu, varsayım ya da doğrulanmamış bilgi yoktur.

Bu olay listesi son 10 yıldan öne çıkan ve doğrulanabilir olgulara odaklanmaktadır. Basın özgürlüğü raporları ve bazı uluslararası izleme raporları Türkiye’de gazetecilere yönelik genel baskı ve saldırı iklimini ifade etmektedir. Ancak çevre özelinde fiziksel saldırı ve ölümle sonuçlanan somut olay sayısı sınırlıdır. Türkiye’de çevre ve doğal kaynak haberleri yapan gazetecilerin maruz kaldığı engelleme, hukuksal baskı ve soruşturmalar daha yaygındır. Bunlar da demokrasi ve bilgi alma hakkı açısından anlamlıdır.

Fiziksel Saldırı ve Ölüm: Hakan Tosun (2025)

Tosun, özellikle doğa, kent mücadelesi ve toplumsal direniş temalarına odaklanan bağımsız yapımlarıyla tanındı. "Çatılara Doğru", "Tekel İşçileri", "Büyük Anadolu Yürüyüşü", "Dönüşüm (Gentrification)" ve "Validebağ Direnişi" gibi filmleriyle dikkat çekti. Gazetecilik alanındaki bağımsız çizgisini sürdüren Hakan Tosun aynı zamanda "Doğa ve Kent Aktivizm Documentary" adlı yapım şirketinde yönetmenlik yapmaktaydı. Bağımsız gazeteci ve belgeselci Hakan Tosun çevre ve ekoloji konularındaki çalışmalarıyla tanınmaktaydı. 10 Ekim 2025’te İstanbul Esenyurt’ta uğradığı saldırı sonucunda 13 Ekim 2025’te yaşamını kaybetmiştir. Uluslararası basın özgürlüğü örgütleri olayın mesleksel etkinliklerle bağlantılı olup olmadığının tam ve saydam biçimde araştırılması çağrısında bulunmuştur. Bu olay, çevre odaklı habercilik yapan bir gazetecinin maruz kaldığı en ağır sonucu temsil etmektedir: ölüm.

Alanda Fiziksel Saldırı: Vedat Örüç ve Elif Kurttaş (2022)

Serbest gazeteciler Vedat Örüç ve Elif Kurttaş 27 Temmuz günü, küresel plastik ticareti üzerine hazırlayacakları haberler için gittikleri Adana’da onlarca geri dönüşüm firmasının bulunduğu Kemal Deniz Geri Dönüşüm Sitesi’nde sözlü ve fiziksel saldırıya uğradıklarını duyurdular. Örüç Gezegen24 için orada bulunurken, Kurttaş ise başka bir platforma haberini hazırlamak için oradaydı. İki gazetecinin de ortak amacı, geri dönüşüm tesislerinde ileri sürdükleri ettikleri yasadışı etkinlikleri ve işçilerin çalışma koşullarını ortaya çıkarmaktı.27 Temmuz 2022’de Adana’da plastik atık ve geri dönüşüm tesislerini araştıran gazeteciler Vedat Örüç ve Elif Kurttaş haber takibi sırasında fiziksel saldırıya ve ölüm tehdidine maruz kalmış ve ekipmanlarına el konulmuştur. Olay, çevre suçlarını araştıran gazetecilerin alanda eylemli şiddet riski altında çalıştığını göstermektedir. Bu örnek, özellikle atık ticareti ve çevre suçları gibi ekonomik çıkarların yoğun olduğu alanlarda gazeteciliğin doğrudan hedef durumuna gelebildiğini ortaya koymaktadır. “O tesislerde yasadışı faaliyetler yürütülüyor. İşledikleri suçların ortaya çıkmaması için saldırıya uğradık” diyen Örüç ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu şirketler sadece Avrupa’dan değil, Amerika ve Kanada’dan atık ithal ediyorlar. Konuştuğumuz şirket yetkilerinden biri Suriye savaşı nedeniyle Türkiye’ye sığınan mültecileri ucuz iş gücü olarak gördüğünü söyleyerek, onları geri dönüşüm tesislerinde kayıt dışı ve kötü koşullarda çalıştırıldığını itiraf etti. Yetkili bunun bir suç olmasına karşın hükümet bilgisi içinde mültecileri çalıştırdığını söyledi.

Hukuksal Baskı ve Soruşturma: Şükran Ekinci (2024)

Erzincan İliç’teki altın madeni faciasına ilişkin paylaşımları nedeniyle gazeteci Şükran Ekinci hakkında “halkı yanıltıcı bilgi yaymak” savıyla soruşturma başlatılmıştır. Ekinci, paylaşımlarının gazetecilik etkinliği ve kamusal bilgilendirme kapsamında olduğunu belirtmiştir. Bu olay, çevre felaketleri sonrası bilgi akışının sınırlandırılması ve gazetecilerin hukuksal süreçler yoluyla baskı altına alınması riskine işaret etmektedir. Erzincan’ın İliç ilçesindeki maden faciasında göçük altında kalan madenci sayısının açıklanan resmi rakamlardan daha fazla olduğu yönünde sosyal medya paylaşımı yapan Artı TV sunucusu Şükran Ekinci hakkında "Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak" iddiasıyla soruşturma başlatıldı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında MLSA Hukuk Biriminden Fatih Aydın eşliğinde ifadeye giden Ekinci, verdiği ifadesinde, söz konusu paylaşımı kendisinin yaptığını kabul ederek, “Ben bu paylaşımımdaki bilgiyi T24 haber portalının Twitter adresinde gördüğüm haber üzerine paylaştım ve kaynak gösterdim. Haberin kaynağı TMMOB Metalürji ve Malzeme Mühendisleri Odası Başkanı İrfan Türkkolu'dur” dedi.

Protesto Takibinde Engelleme: Muğla Örneği

Muğla’daki çevre protestolarını takip eden gazetecilerin kolluk müdahalesi sırasında darp, ekipman zarar görmesi ve haber yapmalarının engellenmesi gibi durumlarla karşılaştığı rapor edilmiştir. Bu tür olaylar, çevre gazeteciliğinin alan koşullarında sistemli olarak zorlaştırılabildiğini göstermektedir.

Çevre odaklı hukuksal baskı ve soruşturma olayları

Osman Çaklı: Çevre protestosu haberi sonrası soruşturma. Gazete Duvar muhabiri Osman Çaklı, Muğla’da bir enerji şirketinin ormanı tahrip etme planlarına karşı çıkan çevre protestosunu haberleştirdiği için “devlet görevlilerini karalamak” iddiasıyla polis tarafından ifade vermeye çağrıldı ve soruşturma açıldı. Bu örnek, çevre haberleri nedeniyle hukuksal baskı ile karşılaşma riskini göstermektedir.

Sözcü Gazetesi çevre/madencilik haberleri nedeniyle yasal takipler: Sınır Aşan Gazeteciler (Reporters Without Borders, RSF) raporu, Türkiye’yi çevre haberciliği yapan gazetecilere yönelik hukuksal taciz ve dava açılmasıyla hedef gösterilen ülkeler arasında göstermektedir. Özellikle Sözcü gazetesi muhabir, yazar ve editörlerine karşı “yanıltıcı bilgi yayma” savlarıyla suçlamalar yöneltildiği bildirilmiştir. Bunun çevre sorunları (ormanların yok edilmesi, maden etkinlikleri gibi) bağlamında ortaya çıktığı vurgulanmıştır.

Fiziksel engellemeler ve saldırı riskleri: Muhabirlerin protestolarda engellenmesi. Muğla’daki çevre protestolarını (örneğin Akbelen) izleyen gazeteciler jandarma ve kolluk güçlerinin müdahalesi sırasında darp, ekipman zarar görmesi ve haber yapmalarının engellenmesi gibi saldırı ve şiddet davranışlarıyla karşılaşmıştır. Bu tür olaylar çevre haberleri yapan muhabirlerin alanda fiziksel risklere maruz bırakılabildiğini göstermektedir.

Doğrudan çevre odaklı gazetecilik nedeniyle hedef alınan ölüm olayı: Hakan Tosun, çevre gazetecisi saldırı sonucu ölümü. İstanbul’da çevre ve ekoloji konularını takip eden bağımsız gazeteci ve belgeselci Hakan Tosun, 10 Ekim 2025 gecesi saldırıya uğradı; aldığı darp sonucu 13 Ekim 2025’te yaşamını kaybetti. Saldırının bu alandaki haberciliğiyle bağlantılı olup olmadığı araştırma konusu olarak gündeme geldi.

Anadolu’da ve Türkiye genelinde çevre sorunlarına odaklanan gazeteciler yalnızca fiziksel saldırı riski değil, aynı zamanda hukuksal baskı, soruşturma ve haber yapmanın engellenmesi gibi şekillerde de hedef alınabilmektedir. Bu, global raporların da işaret ettiği gibi çevre haberciliğinin hem siyasal hem ekonomik aktörler tarafından tepkiyle karşılandığını göstermektedir. Türkiye’de de bu eğilim hem alan olaylarında hem de yasal süreçlerle ortaya çıkmaktadır.

Kısa Değerlendirme: Anadolu’da “çevre odaklı” gazetecilik riskleri

Hukuksal baskı: Çevre temalı protestoları veya çevresel yıkımı haberleştiren gazeteciler soruşturma veya ifadeye çağrılmayla karşılaşabilmektedir (ör. Osman Çaklı).

Yasal taciz: Büyük çevre/çevresel suçlamalar içeren haberler, özellikle madencilik ve ormansızlaşma gibi konularda medya kuruluşları ve çalışanlarına dava ve suçlamalarla geri dönebilmektedir.

Fiziksel engelleme: Çevre protestolarını izleyen gazeteciler alan ortamında polis/jandarma tarafından darp ve haber engelleme ile karşılaşabilmektedir.

En uç olayda ölüm: Hakan Tosun örneği çevre/ekoloji odaklı bir gazetecinin eylemli saldırı sonucu yaşamını kaybettiği olaydır.

Temel İnsan Hakları Bakış Açısından Değerlendirme

Bu olaylar üç temel hak alanıyla kesişmektedir:

Bilgi Alma Hakkı: Çevresel yıkımın kamuoyundan gizlenmesi ya da bu konuda bilgi üreten gazetecilerin susturulması yurttaşların kamusal kararlara katılım kapasitesini zayıflatır.

İfade ve Basın Özgürlüğü: Soruşturmalar, davalar ve fiziksel saldırılar gazetecilerin otosansür uygulamasına yol açabilir. Bu durum demokratik denetim mekanizmalarını zayıflatır.

Çevre Hakkı: Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı bilgiye erişimle doğrudan bağlantılıdır. Çevresel risklerin kamuoyuna duyurulamaması, bu hakkın eylemli olarak aşınmasına neden olur.

UNESCO’nun çevre gazeteciliğine ilişkin küresel raporları, çevre haberciliğinin demokratik yönetişim, insan hakları ve hesap verebilirlikle doğrudan ilişkili olduğunu vurgulamaktadır. Türkiye’deki olaylar da bu küresel eğilimle paralellik göstermektedir.

Türkiye örneğinde çevre gazeteciliği, özellikle madencilik faaliyetleri bağlamında ekonomik-siyasal güç ağları ile karşı karşıya gelmektedir.

ÜÇ ÖRNEK, ÜÇ BASKI BİÇİMİ

Çevre gazeteciliğine yönelik baskılar tek tip değildir. Fiziksel şiddetten hukuksal tacize, alanda engellemeden sayısal linçe kadar uzanan geniş bir yelpazede ortaya çıkar. Türkiye’de son yıllarda yaşanan örnekler, bu baskı biçimlerinin demokratik işleyiş açısından nasıl anlamlar taşıdığını göstermektedir.

Fiziksel Şiddet: Hakan Tosun Olayı

Bir çevre gazetecisinin fiziksel saldırı sonucu yaşamını yitirmesi, basın özgürlüğüne yönelik en uç müdahaledir. Bu tür olaylar yalnızca bireysel trajedi değildir, kamusal bilginin kesintiye uğramasıdır. Çevresel yıkımın yoğun ekonomik değer ürettiği alanlarda gazetecilik çıkar ilişkilerini görünür kılar. Şiddet, bu görünürlüğü ortadan kaldırmaya dönük bir araç durumuna gelebilir. Bu noktada fiziksel saldırı, yalnızca susturma değil, caydırma işlevi görür. Sonuç: Demokratik kamusal alan daralır.

Alanda Engelleme ve Tehdit: Adana Atık Ticareti Haberi

Plastik atık ithalatı ve geri dönüşüm tesislerini araştıran gazetecilerin alanda fiziksel saldırıya uğraması ve tehdit edilmesi, çevre haberciliğinin ekonomik çıkar ağlarıyla ilişki kurduğu noktada karşılaştığı riskleri gösterir. Atık ticareti, küresel bir ekonomi yaratırken yerel ölçekte ciddi çevresel ve sağlık sorunları doğurur. Bu zinciri görünür kılan gazeteci, yalnızca çevresel bir sorunu değil, ekonomik bir yapıyı da açığa çıkarır. Alanda yapılan müdahale haberi yayımlanmadan engellemeye yöneliktir. Bu durum “önleyici sansür” niteliği taşır. Sonuç: Bilgi dolaşımı daha kaynağında kesilir.

Hukuksal ve Yönetsel Baskı: Şükran Ekinci Olayı

Çevre protestolarını ve maden karşıtı direnişleri izleyen gazetecilere yönelik soruşturmalar, gözaltılar ya da davalar doğrudan fiziksel şiddet içermese de caydırıcı etki yaratır. Hukuksal mekanizmaların gazetecilik etkinliğini sınırlamak amacıyla kullanılması demokratik sistem içinde “meşru görünen” bir baskı üretir. Bu durum, şiddetten daha belirgin bir susturma biçimi olabilir. Gazeteci artık yalnızca alandaki aktörlerle değil, yargısal süreçle de savaşmak zorunda kalır. Sonuç: Otosansür ve mesleksel geri çekilme riski artar.

Tipolojik Sonuç

Bu üç örnek üç farklı baskı biçimini temsil etmektedir.

Çizelge 2:

 

Saldırı Türleri

Baskı Türü

Müdahale Noktası

Demokratik Etki

Fiziksel Şiddet

Gazetecinin bedeni

Korku ve caydırıcılık

Alanda Engelleme

Haber üretim süreci

Bilgi akışının kesilmesi

Hukuksal Baskı

Kurumsal alan

Otosansür ve meşrulaştırılmış sınırlama

 

Bu tablo, çevre gazeteciliğine yönelik baskıların rastlantısal değil, yapısal ve çok katmanlı olduğunu göstermektedir.

EKOLOJİK KAMUSAL ALANIN ÇÖKÜŞ DEVİNGENLERİ

Ekolojik kamusal alan ani ve dramatik bir kırılmayla değil, çoğu zaman kademeli bir aşınma süreciyle zayıflar. Bu aşınma, birbirini besleyen yapısal devingenler üzerinden işler. Çevre gazeteciliğine yönelik baskılar bu devingenlerin hem göstergesi hem de hızlandırıcısıdır.

Bilginin Merkezileşmesi ve Saydamlık Kaybı

Çevresel karar süreçlerinin teknik uzmanlık ve yönetsel süreç gerekçesiyle dar bir bürokratik çerçeveye hapsedilmesi kamusal tartışma alanını sınırlar. ÇED raporları, ruhsat süreçleri ve lisans kararları biçimsel olarak kamuya açık görünse de erişilebilirlik ve anlaşılabilirlik çoğu zaman sınırlıdır. Bilginin merkezileşmesi şu sonuçları doğurur: Bağımsız denetimin zorlaşması, yerel aktörlerin sürece katılımının zayıflaması ve gazetecilik etkinliğinin veri temininde güçlük yaşaması. Bu durum ekolojik kamusal alanın ilk daralma halkasını oluşturur.

Ekonomik Çıkar Yoğunlaşması

Doğal kaynakların ekonomik değeri arttıkça bu alanlarda karar verici aktörler ile sermaye yapıları arasındaki bağ güçlenir. Yüksek ekonomik getirinin söz konusu olduğu sektörlerde (madencilik, enerji, büyük ölçekli altyapı projeleri, atık ticareti) eleştirel görünürlük daha duyarlı duruma gelir. Ekonomik çıkar yoğunlaşması şu riskleri üretir: çevresel bilginin “yatırım karşıtı” olarak damgalanması, eleştirel gazeteciliğin ekonomik kararlılığı tehdit eden etkinlik gibi sunulması ve kamusal tartışmanın teknik gerekçelerle daraltılması. Bu noktada çevresel sorunlar siyasal değil, yalnızca “ekonomik zorunluluk” olarak çerçevelenir. Böylece normatif tartışma alanı küçülür.

Hukuksal Araçların Caydırıcı Kullanımı

Ekolojik kamusal alanın çöküşünde en belirgin mekanizmalardan biri hukuksal süreçlerin caydırıcı işlev kazanmasıdır. Soruşturmalar, dava tehditleri, yönetsel yaptırımlar ya da uzun süren yargı süreçleri doğrudan sansür uygulamadan da güçlü bir baskı ortamı yaratabilir. Bu tür müdahaleler gazeteciyi maddi ve psikolojik olarak yıpratır, kurumsal medya organlarını riskten kaçınmaya iter ve otosansürü normalleştirir. Hukuksal baskı, meşruluk görünümü altında kamusal alanı daraltma gücüne sahiptir.

Şiddetin Simge Etkisi

Fiziksel saldırılar nadir olsa bile simgesel etkileri büyüktür. Bir çevre gazetecisinin tehdit edilmesi ya da saldırıya uğraması yalnızca bireysel bir olay değildir. Alanın tamamına yöneltilmiş mesaj niteliği taşır. Şiddetin simge etkisi mesleksel dayanıklılığı zayıflatır, risk algısını yükseltir ve yerel düzeyde haberciliği kırılgan kılar. Bu tür olaylar, ekolojik kamusal alanın görünmez sınırlarını daraltır.

Otosansür ve Sessizleşme

Çöküşün en kritik aşaması otosansürdür. Açık yasaklardan farklı olarak otosansür saptanması güç bir süreçtir. Gazeteciler ve editörler riskli konulardan bilinçli ya da bilinçsiz biçimde uzaklaşabilir. Bu durumda çevresel sorunlar haber değeri kaybeder, yerel direnişler görünmezleşir, ekolojik kriz sıradanlaşır ve kamusal alan fiziksel olarak kapanmaz, fakat içerik olarak boşalır.

Yapısal Bir Kırılganlık

Ekolojik kamusal alanın çöküşü tek bir olayla açıklanamaz. Bu süreç bilgi üretiminin zorlaşması, çıkar yoğunlaşmasının artması, hukuksal baskının normalleşmesi, şiddetin simgesel etkisi, otosansürün yaygınlaşması gibi devingenlerin etkileşimiyle oluşur. Bu devingenler bir araya geldiğinde, çevresel sorunlar kamusal tartışmanın merkezinden çevresine itilir. Demokrasi biçimsel olarak varlığını sürdürse bile, çevre hakkı ve kamusal denetim zayıflar. Sonuç olarak ekolojik kamusal alanın korunması yalnızca gazetecilerin güvenliği sorunu değildir. Bu, demokratik sistemin çevresel karar alma kapasitesinin korunması anlamına gelir.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Çevre gazetecilerine yönelik baskılar, tehditler ve saldırılar yalnızca mesleksel güvenlik sorunu değildir. Bunlar demokratik rejimlerin kamusal bilgi üretme kapasitesine yönelik yapısal müdahalelerdir. Çevresel bozulma ile bağlantılı siyasal ve ekonomik çıkar ağlarının görünmez kılınması kamuoyunun karar alma süreçlerine katılımını doğrudan sınırlar. Bu durum, bilgi alma hakkı, ifade özgürlüğü ve çevre hakkının kesişim noktasında bir daralma yaratmaktadır.

Bu makalede önerilen “Ekolojik Kamusal Alan” kavramı, çevresel sorunların yalnızca teknik ya da bilimsel tartışmalar değil, demokratik meşruluğun unsurları olduğunu vurgulamaktadır. Çevre gazeteciliği bu alanın bilgi üretim mekanizmasını oluşturur. Bu mekanizma zayıfladığında kamusal denetim işlevi geriler, hesap verebilirlik azalır ve çevresel karar alma süreçleri dar bir çıkar çevresinin denetimine girer.

Uluslararası veriler, çevre gazetecilerinin giderek daha fazla tehdit ve saldırıya maruz kaldığını göstermektedir. Bu eğilim, çevresel krizlerin derinleştiği bir dönemde kamusal alanın daralması anlamına gelmektedir. Ekolojik kamusal alanın çöküş dinamikleri (ekonomik çıkar ağlarının baskısı, kurumsal zayıflık, cezasızlık kültürü ve sayısal taciz) yalnızca gazetecilerin değil, demokratik toplumun bütününün kırılganlaşmasına yol açmaktadır.

Demokrasi yalnızca seçimlerle değil, kamusal bilgi dolaşımıyla ayakta kalır. Çevresel kararların saydam biçimde tartışılabildiği, eleştirilebildiği ve sorgulanabildiği bir alan olmaksızın demokratik meşruluktan söz etmek güçleşir. Bu nedenle çevre gazetecilerinin güvenliği, ifade özgürlüğünün ötesinde, demokratik rejimin sürdürülebilirliği açısından da bir turnusol kağıdı işlevi görmektedir.

Sonuç olarak, ekolojik kamusal alanın korunması yalnızca gazetecilerin güvenliğinin sağlanmasını değil, aynı zamanda hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesini, cezasızlıkla savaşımı, kurumsal saydamlığı ve sayısal güvenlik mekanizmalarının geliştirilmesini gerektirmektedir. Aksi durumda, çevresel krizlerin yoğunlaştığı bir çağda bilgi karartması ile ekolojik yıkım arasındaki bağ daha da güçlenecek ve demokrasi, karanlıkta işleyen bir yönetişim modeline dönüşme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Ekolojik kamusal alanın savunusu, bu nedenle yalnızca bir meslek grubunun değil, demokratik toplumun ortak sorumluluğudur.

Bu çalışma, çevre gazeteciliğine yönelik baskıları basın özgürlüğü sorununun ötesinde, demokratik rejimlerin bilgi dolaşım kapasitesine ilişkin yapısal bir kırılganlık göstergesi olarak konumlandırmaktadır. Ekolojik kamusal alan kavramı, çevresel bilginin üretimi, dolaşımı ve siyasal olarak tanınması süreçlerini demokratik meşrulukla ilişkilendirerek yazına kavramsal bir genişleme sunmaktadır. Türkiye örneği, bu kırılganlığın yalnızca otoriter rejimlere özgü değil, karma ve yarışmacı siyasal ortamlarda da ortaya çıkabileceğini göstermektedir.

Kaynakça

 

Balcani Caucaso. (2023). Reporting in Turkey: A dangerous job. Retrieved February 17, 2026, from https://www.balcanicaucaso.org/eng/Areas/Turkey/Reporting-in-Turkey-a-dangerous-job-227493

Bianet. (2021). 2021’in ilk 15 gününde beş gazeteci saldırıya uğradı. Retrieved February 17, 2026, from https://bianet.org/haber/2021-in-ilk-15-gununde-bes-gazeteci-saldiriya-ugradi-237875

Global Witness. (2023). Standing firm: The land and environmental defenders on the frontlines of the climate crisis. Global Witness. https://www.globalwitness.org

Reporters Without Borders (RSF). (2025). Deadly attack on environmental journalist Hakan Tosun requires full investigation. Retrieved February 17, 2026, from https://rsf.org/en/deadly-attack-t%C3%BCrkiye-murder-environmental-journalist-hakan-tosun-requires-full-investigation

Stockholm Center for Freedom. (2024). Press freedom in Turkey 2024 in review. Retrieved February 17, 2026, from https://stockholmcf.org/press-freedom-in-turkey-2024-in-review/

UNESCO. (2023). A Press for the Planet: Journalism in the face of the Environmental Crisis. Paris: UNESCO Publishing. https://unesdoc.unesco.org/ark:/48223/pf00n00387826

UNESCO. (2024). World trends in freedom of expression and media development: Global report 2023/2024. UNESCO Publishing. https://www.unesco.org

Hiç yorum yok: