Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

21 Şubat 2026 Cumartesi

 

Gerçek Yerine Meşruluk: TBMM Çözüm Komisyonu Raporunun Gerçek ve Uzlaşma Komisyonları Paradigması Bağlamında Çözümlenmesi

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

ÖZ

Bu çalışma, TBMM Çözüm Komisyonu Raporu’nu geçiş dönemi adaleti yazını ile anayasal araçsallaştırma tartışmaları bağlamında çözümlenmektedir. Araştırmanın temel amacı, raporun gerçek temelli bir yüzleşme paradigmasına mı yoksa siyasal akılcılık çerçevesinde kurucu bir meşruluk üretimine mi daha yakın konumlandığını incelemektir. Bu doğrultuda “Siyasal Akılcılık Hipotezi” geliştirilmiş, rapor, kuramsal ölçütlere dayalı ağırlıklı bir değerlendirme matrisi ve nitel söylem çözümlemesi yoluyla incelenmiştir. Bulgular, raporun geçmiş ihlallerin kapsamlı normatif çözümünden çok anayasal ve kurumsal yeniden yapılandırma bakış açısına daha güçlü vurgu yaptığını göstermektedir. Uzlaşma söylemi, bu bağlamda yalnızca çatışma çözümüne yönelik bir araç değil, aynı zamanda geleceğe dönük anayasal çerçevenin meşruluk zeminini üretme kapasitesine sahip kurucu bir söylem olarak ortaya çıkmaktadır. Çalışma, gerçek ile siyasal meşruluk arasındaki çözümleyici ayrımı deneysel bir çerçeveye taşıyarak geçiş dönemi adaleti yazınına kuramsal katkı sunmayı amaçlamaktadır.

Anahtar Kelimeler: Geçiş Dönemi Adaleti; Gerçek Komisyonları; Siyasal Meşruluk; Anayasal Yeniden Yapılandırma; Uzlaşma Söylemi; Otoriterleşme; Siyasal Akılcılık Hipotezi

ABSTRACT

This study analyzes the TBMM Resolution Commission Report within the framework of transitional justice literature and debates on constitutional instrumentalization. The primary objective is to assess whether the report aligns more closely with a truth-based paradigm of normative reckoning or with a form of political rationality oriented toward the production of constitutive legitimacy. To this end, the study formulates the “Political Rationality Hypothesis” and evaluates the report through a weighted analytical matrix derived from theoretical criteria, supported by qualitative discourse analysis. The findings indicate that the report places greater emphasis on constitutional and institutional restructuring than on comprehensive normative accountability for past violations. In this context, the discourse of reconciliation functions not merely as a mechanism of conflict resolution but as a constitutive narrative capable of generating legitimacy for future constitutional arrangements. By empirically distinguishing between truth-based reconciliation and legitimacy-oriented political rationality, the study aims to contribute to the theoretical development of transitional justice scholarship.

Keywords: Transitional Justice; Truth Commissions; Political Legitimacy; Constitutional Restructuring; Reconciliation Discourse; Autocratization; Political Rationality Hypothesis

GİRİŞ

Türkiye’de Türk–Kürt sorunu Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana devlet-toplum ilişkilerinin en derin ve en süreğen fay hatlarından birini oluşturmaktadır. 1980’li yıllardan itibaren silahlı çatışma boyutuna evrilen bu sorun yalnızca güvenlik siyasalarının konusu olmamış, yurttaşlık, kimlik, temsil, demokratikleşme ve merkez-çevre ilişkileri ekseninde siyasal sistemin yapısal sınırlarını görünür kılmıştır. Uzun süreli çatışma süreci binlerce can kaybına, zorunlu göçlere ve toplu travmalara yol açmış ve toplumsal hafızada derin izler bırakmıştır.

2000’li yıllarda farklı adlar altında yürütülen açılım ve çözüm girişimleri, sorunun yalnızca güvenlik bakış açısıyla ele alınamayacağını göstermiştir. Bununla birlikte, bu süreçler kalıcı bir kurumsal yüzleşme mekanizmasına dönüşmemiş ve gerçek üretimi, mağdur tanınması ve hesap verebilirlik gibi geçiş dönemi adaletinin temel unsurları sistemli biçimde oluşturulamamıştır.

Bu bağlamda Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde kurulan “MİLLİ DAYANIŞMA, KARDEŞLİK VE DEMOKRASİ KOMİSYONU” (bundan sonra Çözüm Komisyonu olarak adlandırılacak) tarafından yayımlanan son rapor çatışmanın siyasal çözümüne ilişkin kurumsal bir çerçeve sunma savıyla ortaya çıkmıştır. Ancak bu raporun niteliği tartışmalıdır: Metin, bir yandan birlik, kardeşlik ve toplumsal huzur söylemi üretirken, diğer yandan güvenlik, kamu düzeni ve devlet bütünlüğü vurgularını merkezi bir konuma yerleştirmektedir. Bu çift yönlü yapı, raporun yalnızca içerik açısından değil, söylemsel kurgu ve normatif yönelim bakımından da incelenmesini gerekli kılmaktadır.

Uluslararası yazında, benzer çatışma sonrası bağlamlarda oluşturulan Gerçek ve Uzlaşma Komisyonları (GUK) (Truth and Reconciliation Commissions) gerçeğin kamusal olarak ortaya çıkarılması, mağdurların tanınması, sorumluluk çerçevesinin belirlenmesi ve kurumsal reform önerileri geliştirilmesi gibi işlevler üstlenmiştir. Güney Afrika, Şili ve Arjantin örnekleri bu komisyonların yalnızca geçmişi belgeleyen yapılar değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal dönüşüm mekanizmaları olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte yazın, GUK’ların siyasal bağlam tarafından sınırlandırılabildiğini ve kimi zaman simgesel uzlaşma üretmekle yetindiğini de ortaya koymaktadır. Bu çalışma, TBMM Çözüm Komisyonu Raporu’nu söz konusu paradigma ışığında eleştirel söylem çözümlemesi yöntemiyle incelemektedir. Temel araştırma sorusu şudur:

TBMM Çözüm Komisyonu Raporu, Gerçek ve Uzlaşma Komisyonları modelinin temel ölçütleri bakımından dönüştürücü bir yüzleşme mekanizması mı, yoksa siyasal kararlılığı yeniden üretmeye dönük düzenleyici bir söylem mi kurmaktadır?

Bu çerçevede çalışma şu hipotezi ileri sürmektedir:

Rapor, gerçek üretimi ve yapısal yüzleşme boyutlarını sınırlı tutarak uzlaşmayı güvenlik ve siyasal kararlılık eksenli bir çerçevede yeniden tanımlamakta ve bu yönüyle uluslararası Gerçek ve Uzlaşma Komisyonları paradigmasının dönüştürücü normatif çerçevesinden belirgin biçimde ayrışmaktadır.

Bu hipotez doğrultusunda şu alt sorular incelenecektir:

Rapor gerçek kavramını nasıl tanımlamakta ve hangi sınırlar içinde ele almaktadır?

Mağdur kimdir ve nasıl temsil edilmektedir?

Devletin rolü söylemsel olarak nasıl konumlandırılmaktadır?

Sorumluluk ve hesap verebilirlik çerçevesi oluşturulmakta mıdır?

Reform ve kurumsal dönüşüm önerileri yapısal nitelik taşımakta mıdır?

Uzlaşma söylemi, çatışmanın nedenlerini dönüştürmeyi mi, yoksa mevcut siyasal düzenin kararlılığını mı hedeflemektedir?

Bu çalışma, metni metinsel, söylemsel ve yapısal düzeylerde çözümleyerek elde edilen bulguları uluslararası GUK yazınındaki normatif ve eleştirel ölçütlerle karşılaştıracaktır. Böylece Türkiye’de çatışma çözümü tartışmalarının gerçek, yüzleşme ve dönüşüm boyutları açısından sistemli bir değerlendirmesi yapılacaktır.

KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Bu çalışma, TBMM Çözüm Komisyonu Raporunu uluslararası “Gerçek ve Uzlaşma Komisyonları” (GUK) paradigması ışığında değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle çözümlemede kullanılan temel kavramların açık ve tutarlı biçimde tanımlanması gerekmektedir. Aşağıda çalışmanın dayandığı temel kavramlar sade ve açıklayıcı biçimde ele alınmaktadır.

Geçiş Dönemi Adaleti

Geçiş dönemi adaleti, iç çatışma, otoriter yönetim veya sistemli insan hakları ihlalleri sonrasında toplumların geçmişle yüzleşme ve yeniden siyasal meşruluk üretme süreçlerini ifade eder. Amaç yalnızca cezalandırma değil, aynı zamanda gerçeğin ortaya çıkarılması, mağdurların tanınması ve toplumsal barışın yeniden kurulmasıdır. Bu çerçevede dört temel araç öne çıkar: Ceza yargılamaları, gerçek komisyonları, tazmin ve onarım mekanizmaları ve kurumsal reformlar. Gerçek ve Uzlaşma Komisyonları bu araçlardan biridir, ancak ceza yargılamalarının seçeneği değil, tamamlayıcısı olarak tasarlanır.

Gerçek (Truth-Seeking)

Gerçek kavramı, geçmişte gerçekleşen ihlallerin sistemli ve kamusal biçimde ortaya çıkarılmasını ifade eder. Bu yalnızca olayların kronolojik kaydı değil, aynı zamanda ihlallerin bağlamı, nedenleri ve sorumlularının belirlenmesini içerir. Güney Afrika örneğinde, kamusal duruşmalar aracılığıyla mağdurların tanıklıkları görünür kılınmış ve devlet şiddeti açık biçimde belgelenmiştir. Arjantin’de zorla kaybetmeler sistemli biçimde kayıt altına alınmış ve “Nunca Mas” [1] raporu yayımlanmıştır. Bu örneklerde gerçek, toplumsal hafızanın resmi olarak tanınması anlamına gelmektedir. Gerçek üretimi olmadan uzlaşma kavramı genellikle simgesel düzeyde kalmaktadır.

Uzlaşma (Reconciliation)

Uzlaşma, çatışma sonrası toplumlarda toplumsal ilişkilerin yeniden oluşturulmasını ifade eder. Ancak uzlaşma iki farklı biçimde tanımlanabilir: Geçmişle yüzleşmeye dayalı dönüştürücü uzlaşma ve siyasal kararlılığı önceleyen düzenleyici uzlaşma. Birinci modelde gerçek ve sorumluluk ön koşuldur. İkinci modelde ise öncelik kararlılık ve bütünlüğün korunmasıdır. Uluslararası uygulamalar uzlaşmanın gerçek temelli olmadığında kalıcı dönüşüm üretmekte zorlandığını göstermektedir.

Mağdur Merkezlilik

Gerçek ve Uzlaşma Komisyonlarının en önemli özelliklerinden biri mağdurların kamusal olarak tanınmasıdır. Mağdur merkezlilik, yalnızca acıların anılması değil, mağdurun özne olarak konuşabilmesi, tanıklık edebilmesi ve deneyiminin resmi kayıt altına alınması anlamına gelir. Şili ve Arjantin örneklerinde mağdur listeleri oluşturulmuş, kayıp yakınlarının beyanları resmi raporlara geçirilmiştir. Bu süreç, mağdurun görünür kılınmasını sağlamıştır. Mağdurluğun soyut ve genelleştirilmiş biçimde ele alınması ise sorumluluğun belirsizleşmesine yol açabilir.

Sorumluluk ve Hesap Verebilirlik

Hesap verebilirlik geçmiş ihlallerin eylemcisi olan aktörlerin sorumluluğunun açık biçimde tartışılmasını ifade eder. Bu her zaman ceza yargılaması anlamına gelmez, ancak sorumluluğun kamusal olarak tanınmasını içerir. Gerçek üretimi ile hesap verebilirlik arasındaki bağ zayıf olduğunda, komisyonlar simgesel düzeyde kalabilmektedir.

Kurumsal Reform

Geçiş dönemi adaletinin önemli bir boyutu da ihlallerin tekrarını önleyecek kurumsal dönüşümlerin önerilmesidir. Güvenlik sektörü reformu, yargı bağımsızlığı, insan hakları güvenceleri gibi yapısal düzenlemeler bu kapsamdadır. Kurumsal reform boyutu bulunmayan yüzleşme süreçleri genellikle kalıcı dönüşüm üretmekte zorlanmaktadır.

Bu Çalışmanın Kavramsal Konumu

Bu çalışmada TBMM Çözüm Komisyonu Raporu gerçek üretimi, mağdur merkezlilik, sorumluluk çerçevesi, kurumsal reform ve uzlaşmanın tanımı başlıkları altında incelenecektir. Amaç, raporun dönüştürücü yüzleşme modeliyle mi yoksa düzenleyici kararlılık modeliyle mi daha fazla örtüştüğünü sistemli biçimde değerlendirmektir.

KURAMSAL ÇERÇEVE

Geçiş Dönemi Adaleti: Normatif Yüzleşme mi, Siyasal Kararlılık mı?

Geçiş dönemi adaleti yazını otoriter veya çatışmalı geçmişlerle yüzleşmenin nasıl olanaklı olacağı sorusu etrafında şekillenmiştir.

Ruti Teitel, geçiş dönemlerini “hukukun olağanüstü siyasal bağlamlarda yeniden tanımlandığı anlar” olarak değerlendirir. Ona göre geçiş adaleti, yalnızca cezalandırma mekanizması değil, yeni siyasal düzenin normatif temelini kuran bir süreçtir.

Priscilla Hayner ise gerçek komisyonlarını dört unsur üzerinden tanımlar: geçmiş ihlallerin sistemli araştırılması, mağdur tanıklıkları, kamusal raporlama ve kurumsal reform önerileri. Hayner’a göre gerçek komisyonu, geçmişi kapatma değil, kamusal hafızayı kurumsallaştırma aracıdır.

Buna karşılık Martha Minow, geçiş süreçlerinde adalet ile siyasal kararlılık arasında yapısal bir gerilim bulunduğunu vurgular. Devletler çoğu zaman kararlılığa öncelik vererek hesaplaşmayı sınırlayabilir. Bu durumda uzlaşma, gerçek temelli bir yüzleşmeden çok siyasal bir denge üretme işlevi görebilir.

Pablo de Greiff ise gerçek komisyonlarının “ahlaksal onarım” (moral repair) işlevine dikkat çeker. Ona göre mağdurlukların tanınması, siyasal toplumun ahlaksal yeniden kurulmasının ön koşuludur.

Bu kuramsal çerçeve üç ölçüt ortaya koyar: gerçeğin açıklığa kavuşturulması, sorumluluğun adlandırılması ve kurumsal dönüşüm önerisi. Bu ölçütler olmadan “uzlaşma” söylemi normatif içerik kaybına uğrar.

Meşruluk Kuramı ve Stratejik Uzlaşma

Gerçek ile meşruluk arasındaki ayrım, siyasal kuram yazınında da tartışılmıştır. Jürgen Habermas’a göre meşruluk, iletişimsel akılcılığa dayalı kamusal görüşme süreçlerinde üretilir. Meşruluğun kaynağı, stratejik pazarlık değil, gerekçelendirilmiş uzlaşıdır.

Buna karşılık çağdaş siyasal iktidar çözümlemeleri uzlaşma söyleminin stratejik biçimde kullanılabileceğini göstermektedir.

Kim Lane Scheppele’nin “otokratik hukuksallık” (autocratic legalism) kavramı, hukukun ve anayasal reform süreçlerinin iktidarın güçlendirilmesi amacıyla araçsallaştırılmasını ifade eder. Bu yaklaşımda hukuk, sınır koyan değil, siyasal sürekliliği sağlayan bir araç durumuna gelebilir.

Nancy Bermeo ise “yürütme yetkilerinin gaspı” (executive aggrandizement) kavramıyla yürütme organının anayasal araçlar yoluyla yetkilerini kademeli biçimde genişletmesini açıklar. Bu süreç genellikle demokratik usuller içinde gerçekleşir, ancak sonuç itibarıyla güç yoğunlaşmasına yol açar.

Bu yazın, uzlaşma ve anayasal reform söylemlerinin her zaman demokratikleşmeye işaret etmeyebileceğini göstermektedir.

Çözümleyici Ayrım: Gerçek Temelli Uzlaşma mı, Meşruluk Üretimi mi?

Yukarıdaki kuramsal tartışmalar ışığında iki ideal tip ayrımı yapılabilir:

Gerçek Temelli Uzlaşma: Geçmiş ihlallerin açık biçimde tanımlanması, sorumluluk atfı, mağdurlukların tanınması ve kurumsal reform önerileri

Stratejik Meşruluk Üretimi: Uzlaşma söyleminin öne çıkarılması, geçmişin sınırlı veya seçici ele alınması, kurumsal sürekliliğin korunması ve anayasal veya siyasal hedeflere toplumsal destek üretimi.

Bu çalışma, incelenen raporu bu iki kuramsal ideal tip arasındaki konumlanışı bakımından değerlendirmektedir.

Bir Paradigma Olarak Gerçek ve Uzlaşma Komisyonları

Gerçek ve Uzlaşma Komisyonları (GUK’lar), yalnızca teknik araştırma komisyonları değildir. Belirli bir normatif çerçeveye dayanan siyasal araçlardır. Bu paradigma, çatışma veya sistemli ihlal dönemlerinden sonra toplumsal meşruluğun yeniden kurulması gerektiği varsayımına dayanır. Bu çerçevede üç temel varsayım öne çıkmaktadır: Geçmişle yüzleşmeden kalıcı barış üretilemez. Gerçek kamusal olarak tanınmalıdır. Kurumsal dönüşüm olmadan ihlaller yinelenebilir. Bu varsayımlar, GUK’ları sıradan bir “uzlaşma komisyonu” olmaktan çıkarır ve onları geçiş dönemi adaletinin normatif araçlarından biri durumuna getirir.

Normatif Model: İdeal Tip GUK

Yazında ideal tip bir GUK modeli şu özellikleri taşır: Bağımsız ve yetkili bir yapı, kamusal tanıklık mekanizmaları, mağdur merkezli yaklaşım, sorumluluk çerçevesi oluşturma ve reform önerileri geliştirme. Bu modelde uzlaşma, gerçek ve sorumluluk üzerinden oluşturulur. Uzlaşma, geçmişi geride bırakmak değil, geçmişi tanımak ve siyasal düzeni bu tanıma üzerinden yeniden kurmaktır.

Eleştirel Yaklaşım: Paradigmanın Sınırları

GUK’lar her zaman dönüştürücü sonuç üretmemektedir. Siyasal bağlam, komisyonların etkisini belirleyen temel etmendir. Eleştirel yazında üç temel sınırlılık vurgulanır: Seçici gerçek üretimi, cezasızlık riski ve simgesel uzlaşma üretimi. Bazı durumlarda komisyonlar, siyasal kararlılığı koruma amacıyla gerçek ve sorumluluk boyutlarını sınırlı tutabilmektedir. Bu durumda ortaya çıkan model dönüştürücü değil düzenleyici bir karakter taşır.

Dönüştürücü ve Düzenleyici Yüzleşme Ayrımı

Bu çalışma açısından kritik kuramsal ayrım şudur:

Dönüştürücü Model: Gerçek açık biçimde ortaya konur. Eylemci sorumluluğu tartışılır. Kurumsal reform önerileri geliştirilir. Uzlaşma, yüzleşme üzerinden oluşturulur.

Düzenleyici Model: Güvenlik ve kararlılık önceliklidir. Mağdurluk genelleştirilir. Sorumluluk belirsiz bırakılır. Uzlaşma geleceğe dönük retorik üzerinden tanımlanır. Bu ayrım, TBMM raporunun konumunu belirlemek için çözümleyici bir araç olarak kullanılacaktır.

Ölçütlerin Kuramsal Gerekçesi

Bu çalışmada kullanılan altı ölçüt (gerçek, mağdur merkezlilik, sorumluluk, kamusal yüzleşme, kurumsal reform, uzlaşmanın tanımı), GUK yazınında dönüştürücü yüzleşmenin temel bileşenleri olarak kabul edilmektedir. Bu ölçütler rastgele seçilmemiştir. Normatif modelden türetilmiştir. Uluslararası uygulama örnekleriyle desteklenmektedir. Dolayısıyla sonraki bölümde uygulanacak puanlama sistemi kuramsal zemini olan bir değerlendirme aracıdır.

Çözümleyici Ölçütler ve Ağırlıklı Değerlendirme Yöntemi

Bu çalışma, “siyasal akılcılık hipotezi”ni sınamak amacıyla nitel söylem çözümlemesini çözümleyici bir değerlendirme matrisiyle desteklemektedir. Matris, geçiş dönemi adaleti ve anayasal araçsallaştırma yazınında öne çıkan kuramsal ölçütlerden türetilmiştir.

Ölçütlerin Kuramsal Dayanağı: Değerlendirme ölçütleri iki kuramsal eksenden hareketle belirlenmiştir:

Gerçek Temelli Uzlaşma Ölçütleri: Bu grup ölçütler, geçiş dönemi adaleti yazınında gerçek komisyonlarının temel işlevleri olarak tanımlanan unsurlara dayanır: geçmiş ihlallerin kapsamlı biçimde belgelenmesi, açık ve doğrudan sorumluluk atfı ve mağdurlukların tanınması ve yinelemelerin önlenmesine yönelik kurumsal reform önerileri. Bu ölçütler, gerçek temelli normatif yüzleşmenin en az koşullarını ifade eder.

Siyasal Meşruluk ve Kurucu İşlev Ölçütleri: Bu grup ölçütler ise anayasal yeniden yapılandırma ve yürütme yoğunlaşması yazınından türetilmiştir: anayasal düzenleme vurgusunun yoğunluğu, siyasal kararlılık ve düzen söyleminin baskınlığı, mevcut kurumsal yapının korunmasına dönük ifadeler ve uzlaşma dilinin geleceğe dönük kurucu çerçeve üretmesi. Bu ölçütler, uzlaşma söyleminin stratejik meşruluk üretme kapasitesini değerlendirmeyi amaçlar.

Neden Ağırlıklı Puanlama? Tüm ölçütler çözümleyici açıdan eşit öneme sahip değildir. Özellikle gerçek komisyonu paradigmasında sorumluluk atfı ve ihlallerin belgelenme düzeyi çekirdek normatif ölçütlerdir. Bu nedenle değerlendirme matrisinde ölçütler eşit puanlanmamış ve kuramsal önemlerine göre ağırlıklandırılmıştır. Ağırlıklandırma üç gerekçeye dayanmaktadır:

Normatif merkezilik: Geçiş dönemi adaleti yazınında çekirdek kabul edilen unsurlar daha yüksek ağırlık almıştır.

Hipotezle ilişkili belirleyicilik: Siyasal akılcılık hipotezini sınamada belirleyici olan ölçütlere daha yüksek katsayı verilmiştir.

Çözümleyici ayrım gücü: Gerçek temelli uzlaşma ile stratejik meşruluk üretimini ayırt etmede yüksek açıklayıcılık sağlayan ölçütler daha yüksek ağırlık taşımaktadır.

Çözümleyici Beklenti

Eğer rapor gerçek temelli uzlaşma paradigmasına daha yakınsa yüksek ağırlıklı normatif ölçütlerde yüksek puan alması beklenir. Buna karşılık eğer rapor siyasal akılcılık çerçevesinde kurucu meşruluk üretimine yönelmişse anayasal ve kurumsal yeniden yapılandırmaya ilişkin ölçütlerde yoğunlaşma görülecek ve gerçek temelli çekirdek ölçütlerde görece düşük başarım düzeyi ortaya çıkacaktır. Bu nedenle ağırlıklı matris, yalnızca betimleyici değil, hipotez sınayıcı bir araç olarak kullanılmıştır.

YÖNTEMBİLİM

Çözümleyici Değerlendirme ve Ağırlıklı Puanlama Modeli

Bu çalışma, TBMM Çözüm Komisyonu Raporunu yalnızca nitel söylem çözümlemesiyle incelemekle yetinmemekte, aynı zamanda Gerçek ve Uzlaşma Komisyonları (GUK) yazınında tanımlanan normatif ölçütler doğrultusunda yapılandırılmış bir değerlendirme sistemi geliştirmektedir. Amaç, raporun dönüştürücü yüzleşme kapasitesini sistemli ve karşılaştırılabilir bir çerçevede çözümlemektir. Bu doğrultuda iki aşamalı bir yöntem benimsenmiştir: Eleştirel Söylem Çözümlemesi ve Ağırlıklı Normatif Değerlendirme Matrisi.

Eleştirel Söylem Çözümlemesi: Çözümleme üç düzeyde yürütülmektedir.

Metinsel Düzey: Kavram kullanımı, öznelik ve eylemci oluşturulması, edilgen/etkin yapı tercihleri, soyutlama ve belirsizleştirme stratejileri.

Söylemsel Düzey: Çatışmanın tanımlanışı, devletin konumlandırılması, mağdur temsili ve sorumluluk çerçevesi.

Yapısal Düzey: Gerçek üretimi, reform ve dönüşüm, güvenlik vurgusu ve uzlaşma söyleminin yönelimi.

Bu çözümleme, raporun normatif yönelimini ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır.

Normatif Ölçütlerin Oluşturulması

Uluslararası GUK yazını temel alınarak altı ana ölçüt belirlenmiştir: Gerçek Üretimi, Mağdur Merkezlilik, Sorumluluk ve Hesap Verebilirlik, Kamusal Yüzleşme, Kurumsal Reform ve Dönüşüm ve Uzlaşmanın Tanımlanma Biçimi. Bu ölçütler, ideal tip bir GUK modelinin temel bileşenlerini temsil etmektedir.

Ağırlıklı Puanlama Sistemi

Her ölçüt eşit önemde değildir. Geçiş dönemi adaleti yazınında gerçek üretimi ve sorumluluk çerçevesi yapısal dönüşüm açısından belirleyici kabul edilmektedir. Bu nedenle ölçütlere aşağıdaki ağırlıklar verilmiştir:

Çizelge 1:

 

Ölçütler ve Ağırlıkları

Ölçüt

Ağırlık (%)

Gerçek Üretimi

25

Sorumluluk ve Hesap Verebilirlik

20

Kurumsal Reform

20

Mağdur Merkezlilik

15

Kamusal Yüzleşme

10

Uzlaşma Tanımı

10

Toplam

100

 

Puanlama Ölçeği

Her ölçüt 0–5 arası puanlanacaktır:

0 = Yok

1 = Çok zayıf

2 = Sınırlı

3 = Orta

4 = Güçlü

5 = Çok güçlü / dönüştürücü

 

Her ölçütün puanı kendi ağırlığı ile çarpılarak toplam skor elde edilecektir. Bu yöntem sayesinde değerlendirme öznel yorum olmaktan çıkacak, normatif çerçeve görünür hale gelecek, varılan sonuç ussallaştırılacak ve raporun dönüşüm kapasitesi nicel olarak ifade edilebilecektir.

Skorun Yorumlanması

0–40 = Düzenleyici / Güvenlik eksenli

41–70 = Karma model

71–100 = Dönüştürücü yüzleşme modeli

 

Bu sınıflandırma, raporun GUK paradigmasına yakınlık derecesini göstermeyi amaçlamaktadır.

Ağırlık Mantığı: Gerçek ve Uzlaşma Komisyonları yazınında yapısal önem sırası genellikle şöyledir. Gerçek üretimi kurucu unsurdur. Mağdur merkezlilik normatif merkez olur. Eylemci/sorumluluk ilişkisi dönüştürücü eşiktir. Kurumsal reform gelecek güvencesi demektir. Uzlaşma ise çıktı ve sonuç boyutudur. Bu nedenle eşit dağılım yöntembilimsel olarak zayıf kalır.

Önerilen Ağırlık Modeli: Toplam ağırlık = 100.

Ölçüt

Ağırlık (%)

Gerçek Üretimi

30

Mağdur Merkezlilik

20

Eylemci/Sorumluluk

20

Kurumsal Reform

15

Uzlaşma

15

 

Bu dağılım, GUK’un normatif çekirdeğini merkeze alır.

Ağırlıklı Puan Hesabı:

Ölçüt

Puan (5 üzerinden)

Gerçek

1

Mağdur

1

Sorumluluk

1

Reform

2

Uzlaşma

2

 

Hesaplama Sonucu:

 

Gerçek: (1/5) × 30 = 6

Mağdur: (1/5) × 20 = 4

Sorumluluk: (1/5) × 20 = 4

Reform: (2/5) × 15 = 6

Uzlaşma: (2/5) × 15 = 6

 Toplam Ağırlıklı Skor: 6 + 4 + 4 + 6 + 6 = 26 / 100

Ne Anlama Geliyor?

Eşit ağırlıkta 7/25 ≈ %28 çıkmıştı. Ağırlıklı modelde %26 çıktı. Rapor, TRC paradigmasının normatif çekirdeğine oldukça düşük düzeyde yakınlık göstermektedir.

Ağırlıklı Değerlendirme Sonucu

Ölçütlerin normatif önem dereceleri dikkate alınarak gerçekleştirilen ağırlıklı puanlama sonucunda raporun toplam skoru 26/100 olarak hesaplanmıştır. Bu sonuç, raporun Gerçek ve Uzlaşma Komisyonları paradigmasının dönüştürücü çekirdeğine sınırlı düzeyde yakınlık gösterdiğini ortaya koymaktadır. Özellikle gerçek üretimi, mağdur merkezlilik ve sorumluluk tanımlaması gibi kurucu unsurların düşük puan alması, toplam skoru belirleyici biçimde aşağı çekmektedir.

TBMM ÇÖZÜM KOMİSYONU RAPORUNUN SÖYLEM ÇÖZÜMLEMESİ

Kavram Frekansları ve Tematik Yoğunluk Çözümlemesi

TBMM Çözüm Komisyonu Raporunun söylemsel yapısını daha nesnel biçimde değerlendirebilmek amacıyla, metin üzerinde anahtar kavramlara dayalı bir frekans çözümlemesi gerçekleştirilmiştir. Bu çözümleme, yöntembilim bölümünde belirtilen normatif ölçütlerle ilişkili kavramların metin içindeki dağılımını ve yoğunlaşma düzeyini ortaya koymayı hedeflemektedir. Frekans verileri, raporun makine tarafından okunabilir metni üzerinden elde edilmiş ve yinelenen hitap ve tutanak ifadeleri çözümleme dışında değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, raporun kavramsal ağırlık merkezine ilişkin önemli göstergeler sunmaktadır.

Öncelikle demokratik-siyasal çerçeveye ait kavramların yüksek yoğunlukta kullanıldığı görülmektedir. “Demokrasi” kavramı 165 kez, “adalet” 54 kez ve “anayasa” 45 kez geçmektedir. “Özgürlük” kavramı ise 11 kez kullanılmaktadır. Bu dağılım, raporun söylemsel olarak güçlü bir demokratik meşruluk çerçevesi kurma eğiliminde olduğunu göstermektedir. Metin, çözüm arayışını öncelikle anayasal ve demokratik bağlam içinde konumlandırmaktadır.

Buna karşılık güvenlik eksenli kavramların da belirgin bir yoğunluğa sahip olduğu görülmektedir. “Terör” kavramı 47 kez, “güvenlik” 34 kez geçmektedir. Bu iki kavram birlikte değerlendirildiğinde güvenlik kategorisinde toplam 81 doğrudan referans bulunmaktadır. Çatışmanın büyük ölçüde güvenlik dili üzerinden tanımlanması raporun sorunu öncelikle kamu düzeni ve şiddet bağlamında çerçevelediğini göstermektedir.

Buna karşın, Gerçek ve Uzlaşma Komisyonları paradigmasının çekirdek kavramları olarak kabul edilen bazı ifadelerin son derece sınırlı olduğu dikkat çekmektedir. “Gerçek” kavramı yalnızca 1 kez geçmekte ve “yüzleşme” ve “reform” kavramlarına ise hiç rastlanmamaktadır. “Mağdur” 3 kez, “sorumluluk” 5 kez ve “uzlaşma” 5 kez kullanılmaktadır. Bu kategorideki toplam referans sayısı 14’tür. Bu sayı, demokratik-siyasal kavramların ve güvenlik kavramlarının yoğunluğuyla karşılaştırıldığında oldukça düşüktür. Bu dağılım, raporun söylemsel önceliklerinin yapısal niteliğine ilişkin önemli bir gösterge sunmaktadır. Demokratikleşme ve anayasal çerçeve güçlü biçimde vurgulanırken, gerçek üretimi, yüzleşme mekanizmaları ve kurumsal reform gibi dönüştürücü yüzleşme modelinin temel bileşenlerinin metinde sınırlı düzeyde yer aldığı görülmektedir.

Bu durum, raporun uzlaşma anlayışının gerçek temelli bir yüzleşme modeline değil, daha çok demokratik meşruluk ve siyasal kararlılık eksenli bir çerçeveye dayandığına işaret etmektedir. Frekans çözümlemesi nitel söylem çözümlemesinde elde edilen bulgularla tutarlı biçimde, metnin ağırlık merkezinin güvenlik ve anayasal-demokratik söylem alanlarında yoğunlaştığını göstermektedir.

Bununla birlikte, kavram frekanslarının tek başına yeterli olmadığı ve bu kavramların hangi bağlamlarda kullanıldığının da incelenmesi gerektiği açıktır. Bu nedenle bir sonraki aşamada, anahtar kavramların eş-yerleşim örüntüleri ve bağlamsal kullanımları değerlendirilerek raporun normatif yönelimi daha ayrıntılı biçimde çözümlenecektir.

 

Çizelge 2:

 

Seçilmiş Anahtar Kavramların Frekans Dağılımı

Kavram

Frekans

demokrasi

165

adalet

54

anayasa

45

terör

47

güvenlik

34

birlik

20

özgürlük

11

uzlaşma

5

sorumluluk

5

mağdur

3

gerçek

1

yüzleşme

0

reform

0

 

 

Çizelge 3:

 

Tematik Kategorilere Göre Toplam Yoğunluk

Tematik Kategori

Dahil Edilen Kavramlar

Toplam Frekans

Demokratik-Siyasal Çerçeve

demokrasi, adalet, anayasa, özgürlük

275

Güvenlik Çerçevesi

terör, güvenlik

81

GUK Çekirdek Kavramları

gerçek, yüzleşme, mağdur, sorumluluk, uzlaşma, reform

14

 

Çizelge 4:

 

Oransal Dağılım (%)      N = 370

Kategori

Toplam

Oran (%)

Demokratik-Siyasal

275

74,3

Güvenlik

81

21,9

GUK Çekirdek Kavramları

14

3,8

 

İlk Yapısal Sonuç

Çizelge 4 açık biçimde göstermektedir ki metnin söylemsel ağırlık merkezi demokratik-anayasal meşruluk çerçevesindedir (%74,3). Güvenlik dili önemli bir ikinci eksendir (%21,9). GUK paradigmasının çekirdek kavramları ise söylem içinde marjinal düzeydedir (%3,8). Bu dağılım, raporun gerçek-temelli dönüştürücü bir yüzleşme modelinden çok demokratik meşruluk ve güvenlik eksenli bir çerçeve sunduğunu nicel olarak desteklemektedir.

GERÇEK ÜRETİMİ ÖLÇÜTÜ: NİCEL BULGULARIN NORMATİF YORUMU

Gerçek üretimi, Gerçek ve Uzlaşma Komisyonları paradigmasının kurucu unsurudur. Bu ölçüt, yalnızca geçmişe atıf yapılmasını değil, ihlallerin sistemli biçimde ortaya konulmasını, bağlamsallaştırılmasını ve kamusal hafızaya kaydedilmesini içerir. Gerçek üretimi, dönüştürücü yüzleşme modelinin ön koşulu olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda gerçekleştirilen kavram frekans çözümlemesi raporun gerçek temelli bir söylem üretip üretmediğini değerlendirmek açısından önemli göstergeler sunmaktadır.

Frekans tablosuna göre: “Gerçek” kavramı yalnızca 1 kez geçmektedir. “Yüzleşme” kavramına hiç rastlanmamaktadır. “Reform” kavramı metinde yer almamaktadır. “Mağdur” 3 kez, “sorumluluk” 5 kez ve “uzlaşma” 5 kez kullanılmaktadır. GUK paradigmasının çekirdek kavramlarının toplam referans sayısı 14’tür. Buna karşılık, demokratik-siyasal kavramların toplam frekansı 275, güvenlik kavramlarının frekansı ise 81’dir.

Bu dağılım iki önemli sonucu ortaya koymaktadır: Birincisi, gerçek üretimi, metnin söylemsel merkezinde yer almamaktadır. Kavramsal yoğunluk bakımından gerçek teması marjinal düzeydedir. Bu durum, raporun geçmiş ihlalleri sistemli biçimde ortaya koymaya odaklanan bir çerçeve kurmadığını göstermektedir. İkincisi, uzlaşma söylemi gerçek üzerinden değil, demokratikleşme ve anayasal çerçeve üzerinden kurulmaktadır. Demokratik meşruluk dili yüksek yoğunlukta kullanılırken, geçmişle yüzleşmeye ilişkin kavramlar son derece sınırlı kalmaktadır. Bu nicel bulgular, nitel söylem çözümlemesinde elde edilen gözlemleri desteklemektedir. Rapor, çatışmayı büyük ölçüde güvenlik ve anayasal düzen bağlamında ele almakta ve gerçek üretimini kurucu bir mekanizma olarak merkezileştirmemektedir. Dolayısıyla gerçek üretimi ölçütü açısından raporun dönüştürücü yüzleşme modelinden belirgin biçimde ayrıştığı söylenebilir.

Gerçek Üretimi İçin Ön Değerlendirme

Normatif modelde güçlü bir gerçek üretimi İhlallerin ayrıntılı kaydı, eylemci konumlandırması, tanıklık mekanizmaları ve resmi hafıza üretimi gibi unsurları içerir. Mevcut frekans ve söylem çözümlemesi bulguları dikkate alındığında TBMM raporunun bu ölçüt bakımından sınırlı bir başarı sergilediği görülmektedir.

Gerçek Üretimi Ölçütü (0–5 Ölçeği): 5= Gerçek araştırması, ihlal envanteri, eylemci konumlandırması, tanıklık mekanizması, kamusal hafıza üretimi, 4= Güçlü gerçek çerçevesi, ancak kurumsal mekanizma zayıf, 3= Kısmi gerçek atıfları, sınırlı yüzleşme dili, 2= Zayıf ve dolaylı gerçek referansları, 1= Simgesel düzeyde gerçek vurgusu ve 0= Gerçek üretimi yok.

Bulgular:

Nicel veri: “Gerçek” = 1, “Yüzleşme” = 0, “Reform” = 0, “Mağdur” = 3, “Sorumluluk” = 5 ve “Uzlaşma” = 5. Toplam GUK çekirdek referansı = 14. Toplam seçili kavram referansı = 370. Oran: %3,8.

Nitel gözlem: Eylemci belirleme yok. Sistemli ihlal envanteri yok. Tanıklık mekanizması yok. Kurumsal gerçek komisyonu önerisi yok. Hafıza üretimi dili yok.

Gerçek Üretimi Ölçütü: Gerekçeli Puanlama

Nicel frekans çözümlemesi ve nitel söylem çözümlemesi birlikte değerlendirildiğinde, TBMM Çözüm Komisyonu Raporunun gerçek üretimi bakımından sınırlı bir çerçeve sunduğu görülmektedir. “Gerçek” kavramının yalnızca bir kez kullanılması, “yüzleşme” ve “reform” ifadelerinin metinde yer almaması, gerçek temelli bir yüzleşme modelinin söylemsel merkezde bulunmadığını göstermektedir. Ayrıca raporda sistemli ihlal envanteri, eylemci konumlandırması, tanıklık mekanizması veya kurumsal hafıza üretimine yönelik açık bir yapı önerisi bulunmamaktadır. Bununla birlikte “mağdur”, “sorumluluk” ve “uzlaşma” kavramlarının sınırlı da olsa kullanılması, gerçek temasının tümüyle dışlanmadığını göstermektedir. Ancak bu kullanım, dönüştürücü yüzleşme paradigmasının gerektirdiği düzeyde bir gerçek çerçevesi oluşturmamaktadır. Bu gerekçelerle raporun gerçek üretimi ölçütü bakımından 1/5 düzeyinde değerlendirilebileceği sonucuna varılmıştır.

MAĞDUR MERKEZLİLİK ÖLÇÜTÜ (0–5 Ölçeği)

Mağdur merkezlilik ölçütü puanlaması aşağıda verilmiştir. 5 = Tanıklık mekanizması, mağdur anlatıları, bireysel öyküler, psikososyal destek, tazmin önerileri, 4 = Güçlü mağdur dili, yapısal tanıma ve onarım vurgusu, 3 = Mağdurluk tanınmakta ancak merkezileştirilmemekte, 2 = Mağdurluk dolaylı ve sınırlı biçimde anılmakta, 1 = Simgesel düzeyde mağdur referansı ve 0 = Mağdur bakış açısı yok.

Nicel Bulgular: Frekans çözümlemesine göre “Mağdur” = 3, “Mağdurluk” = (düşük yoğunluk), “Zarar” = sınırlı, “Tazmin” = yok, “Telafi” = yok ve “Onarım” = yok. Bu gösteriyor ki mağdur kavramı söylemsel merkezde değildir.

Nitel Bulgular: Metin incelendiğinde mağdurların bireysel anlatılarına yer verilmemektedir. Tanıklık mekanizması önerilmemektedir. Psikososyal destek, onarım ya da tazmin mekanizmasına ilişkin sistemli bir öneri bulunmamaktadır. Mağdurluk daha çok çatışmanın genel sonucu olarak zikredilmektedir. Özneleştirilmiş bir mağdur anlatısı yoktur. Bu durum, raporun devlet-merkezli ve siyasal çerçeve ağırlıklı bir yapı sunduğunu, mağdur-merkezli bir yüzleşme modeline yönelmediğini göstermektedir.

Mağdur Merkezlilik Ölçütü: Gerekçeli Puanlama

Gerçek ve Uzlaşma Komisyonlarının temel özelliklerinden biri, mağduru sürecin epistemik ve normatif merkezine yerleştirmesidir. Bu çerçevede mağdur yalnızca çatışmanın sonucu olarak anılmaz ve tanıklık, görünürlük ve onarım süreçlerinin asli aktörü durumuna getirilir. TBMM Çözüm Komisyonu Raporunun söylem çözümlemesi mağdur kavramının metin içinde sınırlı düzeyde yer aldığını göstermektedir. “Mağdur” ve ilgili kavramların frekansı son derece düşüktür ve metin içinde bireysel tanıklık, travmatik deneyimlerin ayrıntılı kaydı ya da sistemli onarım mekanizmalarına ilişkin bir yapı önerisi bulunmamaktadır. Mağdurluk daha çok çatışmanın genel sonucu olarak zikredilmekte, özneleştirilmiş ve anlatı temelli bir yaklaşım benimsenmemektedir. Bu bağlamda raporun mağdur merkezli bir gerçek ve uzlaşma modelinden çok siyasal ve anayasal çerçeve ağırlıklı bir çözüm anlayışı sunduğu söylenebilir. Bu gerekçelerle raporun mağdur merkezlilik ölçütü bakımından 1/5 düzeyinde değerlendirilebileceği sonucuna varılmıştır.

EYLEMCİ/SORUMLULUK TANIMLAMASI ÖLÇÜTÜ

Bu ölçüt, Gerçek ve Uzlaşma Komisyonlarının en zor ama en belirleyici boyutudur. Çünkü gerçek üretimi ancak sorumluluğun adlandırılmasıyla kurumsallaşır.

Ölçüt Tanımı (0–5 Ölçeği): 5 = Açık eylemci tanımlaması, kurumsal ve bireysel sorumluluk belirleme, ihlal zinciri çözümlemesi, 4 = Kurumsal sorumluluk kabulü, ancak bireysel eylemci belirleme sınırlı, 3 = Dolaylı sorumluluk atfı, yapısal eleştiri var, 2 = Belirsiz ve muğlak sorumluluk dili, 1 = Soyut ve genelleştirilmiş sorumluluk söylemi ve 0 = Sorumluluk atfı yok.

Nicel Bulgular: Frekans verileri “Sorumluluk” = 5, “Eylemci” = yok, “İhlal” = yok, “Suç” = sınırlı ve bağlamsız, “Hesap verebilirlik” = yok. Bu, ilk bakışta sorumluluk dilinin güçlü olmadığını gösteriyor.

Nitel Bulgular: Metin incelendiğinde devletin geçmiş uygulamalarına yönelik açık bir öz-eleştiri bulunmamaktadır. Kurumsal ihlal zincirine ilişkin çözümleme yoktur. Güvenlik siyasalarının sonuçlarına ilişkin normatif sorgulama yapılmamaktadır. Eylemci kategorileri (devlet, örgüt, aktörler) açık biçimde adlandırılmamaktadır. Sorumluluk çoğunlukla soyut ve toplu bir düzlemde bırakılmaktadır. Bu durum, metnin siyasal uzlaşma çerçevesini koruma eğiliminde olduğunu ve doğrudan bir sorumluluklandırma mekanizması kurmadığını göstermektedir.

Eylemci ve Sorumluluk Tanımlaması Ölçütü: Gerekçeli Puanlama

Gerçek ve Uzlaşma Komisyonlarının dönüştürücü kapasitesi, yalnızca gerçeğin ortaya konulmasına değil, aynı zamanda sorumluluğun açık biçimde adlandırılmasına bağlıdır. Eylemci tanımlaması, ihlal zincirlerinin görünür kılınması ve kurumsal hesap verebilirlik mekanizmalarının önerilmesi bu modelin temel bileşenleridir. TBMM Çözüm Komisyonu Raporunun söylem çözümlemesi, sorumluluk kavramının sınırlı ve soyut bir düzeyde kullanıldığını göstermektedir. “Sorumluluk” kavramının frekansı düşük olup metin içinde açık eylemci kategorilerine, ihlal envanterine ya da kurumsal hesap verebilirlik önerilerine rastlanmamaktadır. Sorumluluk daha çok genel ve toplu bir çerçevede ele alınmakta ve belirli aktörlerin eylemleri normatif olarak konumlandırılmamaktadır. Bu durum, raporun dönüştürücü yüzleşme modelinden çok siyasal kararlılık ve uzlaşma diline öncelik verdiğini göstermektedir. Eylemci adlandırmaktan kaçınan bu yaklaşım gerçek üretiminin kurumsallaşmasını da sınırlandırmaktadır. Bu gerekçelerle raporun eylemci/sorumluluk tanımlaması ölçütü bakımından 1/5 düzeyinde değerlendirilebileceği sonucuna varılmıştır.

KURUMSAL REFORM BOYUTU

Bu ölçüt, Gerçek ve Uzlaşma Komisyonlarının “geçmişi teşhis etme” işlevinden “geleceği dönüştürme” işlevine geçiş noktasıdır. Gerçek üretimi geçmişe dönüktür ve kurumsal reform ise geleceğe yöneliktir.

Ölçüt Tanımı (0–5 Ölçeği): 5 = Açık kurumsal reform önerileri (yargı, güvenlik, anayasa, eğitim, yönetsel yapı), yapısal dönüşüm planı, 4 = Güçlü reform söylemi, kısmi somutlaştırma, 3 = Reform gereksinmenin kabulü, sınırlı öneri, 2 = Genel iyileştirme çağrısı, belirsiz reform dili, 1 = Simgesel reform atfı ve 0 = Reform bakış açısı yok.

Nicel Bulgular: Frekans çözümlemesine göre “Reform” = 0, “Yapısal dönüşüm” = yok, “Kurumsal yeniden yapılandırma” = yok, “Hesap verebilirlik” = yok, Buna karşılık “Anayasa” = 45, “Demokrasi” = 165. Bu, anayasal vurgu olduğunu ancak reform kavramının açık biçimde kullanılmadığını gösteriyor.

Nitel Bulgular: Metin incelendiğinde yeni anayasa vurgusu güçlüdür. Demokratikleşme çağrıları mevcuttur. Ancak güvenlik kurumlarının, yargının veya yönetsel yapının geçmiş ihlaller bağlamında yeniden yapılandırılmasına ilişkin açık bir reform mimarisi sunulmamaktadır. Kurumsal sorumlulukla bağlantılı yapısal dönüşüm planı bulunmamaktadır. Bu nedenle reform söylemi dönüştürücü yüzleşme paradigmasının gerektirdiği kurumsal yeniden yapılanma modeline ulaşmamaktadır. Reform dili daha çok anayasal ve siyasal sistem düzeyinde soyut kalmaktadır.

Kurumsal Reform Ölçütü: Gerekçeli Puanlama

Gerçek ve Uzlaşma Komisyonlarının temel çıktılarından biri, geçmiş ihlallerin tekrarını önleyecek kurumsal reform önerileridir. Bu reformlar, güvenlik sektörü dönüşümü, yargısal hesap verebilirlik, yönetsel yeniden yapılanma ve anayasal düzenlemeleri içerebilir. Dönüştürücü yüzleşme modeli, gerçek üretimini kurumsal değişimle tamamlamayı amaçlar. TBMM Çözüm Komisyonu Raporunun söylem çözümlemesi, anayasal ve demokratik çerçeveye güçlü vurgu yapıldığını göstermektedir. Ancak bu vurgu, geçmiş ihlaller bağlamında somut kurumsal reform önerilerine dönüşmemektedir. “Reform” kavramının metinde yer almaması ve güvenlik ya da yargı kurumlarına ilişkin yapısal yeniden yapılanma önerilerinin bulunmaması dönüştürücü bir reform mimarisinin oluşturulmadığını göstermektedir. Bu nedenle raporun kurumsal reform ölçütü bakımından sınırlı bir başarı sergilediği söylenebilir. Demokratikleşme ve anayasa vurgusu mevcut olmakla birlikte bu vurgu gerçek temelli bir yeniden yapılanma çerçevesine bağlanmamaktadır. Bu gerekçelerle raporun kurumsal reform ölçütü bakımından 2/5 düzeyinde değerlendirilebileceği sonucuna varılmıştır.

UZLAŞMA VE TOPLUMSAL ONARIM

Bu ölçüt özellikle kritik önemdedir. Çünkü komisyonun adı “uzlaşma” ile anılmaktadır. Dolayısıyla söylem ile normatif model arasındaki uyum burada daha görünür olacaktır.

Ölçüt Tanımı (0–5 Ölçeği): 5 = Toplumsal diyalog mekanizması, karşılıklı tanıma, simgesel onarım, kamusal yüzleşme süreçleri, 4 = Güçlü uzlaşma dili, somut toplumsal temas önerileri, 3 = Uzlaşma retoriği var ancak kurumsallaşma zayıf, 2 = Uzlaşma çağrısı genel ve soyut, 1 = Uzlaşma kavramı simgesel düzeyde ve 0 = Uzlaşma bakış açısı yok.

Nicel Bulgular: “Uzlaşma” = 5, “Birlik” = 20, “Kardeşlik” = sınırlı, “Toplumsal barış” = düşük yoğunluk, “Onarım” = 0, “Telafi” = 0. Bu veriler uzlaşma dilinin var olduğunu, ancak yoğun olmadığını gösteriyor. Ancak “Demokrasi” (165) ve “anayasa” (45) kavramları, uzlaşma söyleminin siyasal zeminde kurulduğunu düşündürmektedir.

Nitel Bulgular: Metinde ulusal birlik ve demokratik bütünlük vurgusu güçlüdür. Toplumsal fay hatlarının aşılması gerektiği ifade edilmektedir. Siyasal uzlaşma ve demokratik ortak payda dili mevcuttur. Ancak, karşılıklı tanıklık veya toplumsal yüzleşme mekanizması önerilmemektedir. Simgesel onarım (özür, anma, hafıza çalışmaları) önerisi yoktur. Uzlaşma daha çok siyasal görüş birlikteliği anlamında kullanılmaktadır. Dolayısıyla uzlaşma kavramı GUK paradigmasındaki karşılıklı gerçek temelli barış modelinden farklı biçimde anayasal-demokratik oydaşlık bağlamında çerçevelenmektedir.

Uzlaşma ve Toplumsal Onarım Ölçütü: Gerekçeli Puanlama

Gerçek ve Uzlaşma Komisyonları modelinde uzlaşma yalnızca siyasal görüş birlikteliği değil, karşılıklı tanıma, kamusal yüzleşme ve simgesel onarım süreçlerini içeren çok katmanlı bir toplumsal dönüşüm sürecidir. Uzlaşma, gerçek üretimi ve mağdur merkezlilikle birlikte işleyen bir normatif bütündür. TBMM Çözüm Komisyonu Raporu incelendiğinde uzlaşma kavramının sınırlı düzeyde kullanıldığı, buna karşılık ulusal birlik ve demokratik bütünlük söyleminin daha belirgin olduğu görülmektedir. Uzlaşma dili mevcut olmakla birlikte, bu dil daha çok siyasal oydaşlık ve anayasal düzen bağlamında kurulmaktadır. Toplumsal yüzleşme, simgesel onarım ya da karşılıklı tanıklık mekanizmalarına yönelik somut bir öneri bulunmamaktadır. Bu nedenle raporun uzlaşma yaklaşımı, GUK paradigmasının dönüştürücü uzlaşma modelinden çok siyasal-demokratik mutabakat çerçevesine daha yakındır. Bu gerekçelerle raporun uzlaşma ve toplumsal onarım ölçütü bakımından 2/5 düzeyinde değerlendirilebileceği sonucuna varılmıştır.

Çizelge 5:

 

Kesin Puan Tablosu

Ölçüt

Puan

Gerçek Üretimi

1/5

Mağdur Merkezlilik

1/5

Eylemci/Sorumluluk

1/5

Kurumsal Reform

2/5

Uzlaşma ve Onarım

2/5

TOPLAM

7 / 25

 

Yapısal Sonuç

Bu puanlama, raporun GUK paradigmasıyla sınırlı bir örtüşme gösterdiğini ancak gerçek temelli dönüştürücü yüzleşme modelinden belirgin biçimde ayrıştığını ortaya koymaktadır. Ancak tümüyle dışarıda da değildir. Özellikle anayasal-demokratik çerçeve üzerinden sınırlı bir reform ve uzlaşma dili mevcuttur.

ULUSLARARASI ÖRNEKLERLE KARŞILAŞTIRMALAR

Karşılaştırmalı çözümleme araştırmanın bilimsel ağırlığını belirgin biçimde artırma ve değerlendirmeyi normatif bir zemine oturtma amacını taşımaktadır. Bu bağlamda üç güçlü örnek ele alınmaktadır. Güney Afrika Gerçek ve Uzlaşma Komisyonu (1995), Peru Gerçek ve Uzlaşma Komisyonu (2001) ve Kolombiya Gerçek Komisyonu (2017).

Çizelge 6:

 

Karşılaştırmalı Değerlendirme Tablosu: (GUK Paradigması – Uluslararası Örnekler – TBMM Raporu)

Ölçüt

Güney Afrika

Peru

Kolombiya

TBMM Raporu

Gerçek Üretimi

Sistemli ihlal envanteri, açık tanıklık oturumları

69.000+ ölüm belgelemesi

Bölgesel gerçek raporları

Kavramsal düzeyde sınırlı, envanter yok

Mağdur Merkezlilik

Kamuya açık mağdur ifadeleri

Mağdur tanıklıkları ve arşiv

Mağdur anlatıları merkezi

Mağdur dili sınırlı, tanıklık yok

Eylemci/Sorumluluk

Bireysel itiraf ve kurumsal çözümleme

Devlet ve örgüt sorumluluğu

Silahlı aktörlerin açık tanımlanması

Soyut sorumluluk dili

Kurumsal Reform

Güvenlik ve yargı reform önerileri

Kurumsal dönüşüm önerileri

Barış süreci bütünleşmesi

Anayasal vurgu var, reform mimarisi yok

Uzlaşma Modeli

Gerçek temelli toplumsal yüzleşme

Hafıza ve simgesel onarım

Bölgesel uzlaşma mekanizmaları

Siyasal-demokratik oydaşlık dili

 

Çizelge 7:

 

Normatif Puan Karşılaştırması (0–5)

Ölçüt

Güney Afrika

Peru

Kolombiya

TBMM

Gerçek

5

5

5

1

Mağdur

5

5

5

1

Sorumluluk

5

4

5

1

Reform

4

4

5

2

Uzlaşma

5

4

5

2

 

Yapısal Çözümleme

Uluslararası örneklerde üç ortak özellik belirgindir: Gerçek sistemli olarak belgelenmiştir. Mağdur anlatıları sürecin merkezindedir. Eylemci ve sorumluluk açık biçimde adlandırılmıştır. TBMM raporunda ise gerçek üretimi söylemsel düzeyde sınırlıdır. Mağdur merkezlilik kurumsallaşmamıştır. Sorumluluk soyut bırakılmıştır. Reform dili anayasal-demokratik çerçevede kalmıştır. Uzlaşma, siyasal oydaşlık olarak çerçevelenmiştir.

Kritik Sonuç

TBMM raporu, Gerçek ve Uzlaşma Komisyonu paradigmasının “gerçek temelli dönüştürücü modeline” değil, “anayasal-demokratik uzlaşma modeline” daha yakındır. Bu, makalenin ana tezini güçlendirecek bir ayrımdır: Rapor, klasik GUK modelinden saparak, gerçek merkezli yüzleşme yerine siyasal meşruluk ve anayasal oydaşlık eksenli bir uzlaşma çerçevesi kurmaktadır.

TARTIŞMA

Siyasal Meşruluk ve Anayasal Oydaşlık Ekseni: Stratejik Bir Tercih mi?

TBMM Çözüm Komisyonu Raporunun söylem çözümlemesi, metnin gerçek temelli dönüştürücü yüzleşme modelinden belirgin biçimde ayrıştığını göstermektedir. Gerçek üretimi, mağdur merkezlilik ve eylemci tanımlaması gibi GUK paradigmasının kurucu unsurları sınırlı düzeyde yer alırken, demokrasi, anayasa ve siyasal birlik kavramlarının yüksek yoğunlukta kullanılması dikkat çekicidir. Bu durum, raporun uzlaşma modelini geçmişle yüzleşme üzerinden değil, siyasal meşruluk ve anayasal yeniden kurulma üzerinden kurguladığını göstermektedir. Bu tercihin olası açıklamaları üç düzlemde ele alınabilir:

Devlet Sürekliliği ve Kurumsal Koruma Refleksi: Gerçek temelli komisyonlar doğası gereği devletin geçmiş uygulamalarını sorgulama ve sorumluluklandırma olanağı taşır. Türkiye bağlamında güvenlik siyasalarının tarihsel gelişimi dikkate alındığında, açık eylemci tanımlaması ve kurumsal öz-eleştiri, devlet sürekliliği açısından yüksek maliyetli olabilir. Bu nedenle rapor, sorumluluk atfı yerine demokratik meşruluk dilini tercih ederek kurumsal sürekliliği koruyan bir çerçeve üretmiş olabilir. Bu yaklaşım, yüzleşmeden çok kararlılığı önceleyen bir modeldir.

Siyasal İktidarın Meşruluk Üretim Gereksinimi: Demokrasi (165 yineleme) ve anayasa (45 yineleme) vurgusunun yoğunluğu uzlaşmanın geçmiş ihlaller üzerinden değil, yeni bir siyasal çerçeve üzerinden oluşturulmak istendiğini düşündürmektedir. Bu bağlamda uzlaşma gerçek üretimi değil, siyasal sistemin yeniden meşrulaştırılması amacına hizmet ediyor olabilir. Bu tür bir modelde uzlaşma, toplumsal travmayı dönüştürmekten çok siyasal düzeni yeniden pekiştirmeye yönelir.

Güvenlik Paradigmasının Devamlılığı: “Terör” ve “güvenlik” kavramlarının belirgin yoğunluğu, çatışmanın halen güvenlik çerçevesinde tanımlandığını göstermektedir. Gerçek temelli komisyonlar genellikle çatışma sonrası (post-conflict) dönemlerde kurulur. Türkiye örneğinde ise çatışma algısının tümüyle kapanmadığı ve güvenlik dilinin halen etkili olduğu görülmektedir. Bu nedenle rapor, çatışma sonrası bir yüzleşme modeli yerine çatışma içi bir siyasal oydaşlık modeli geliştirmiş olabilir.

Siyasal Meşruluk, Devlet Sürekliliği ve Toplumsal Fay Hattı Bağlamında Raporun Konumlanışı

Gerçek Yerine Meşruluk: Stratejik Bir Yer Değiştirme

Söylem çözümlemesinde ortaya çıkan temel bulgu raporun gerçek temelli bir yüzleşme modelini merkeze almaktan kaçınmasıdır. Bunun yerine yüksek yoğunlukta “demokrasi”, “anayasa” ve “birlik” vurgusu yapılmaktadır. Bu durum, uzlaşmanın geçmişin açığa çıkarılması üzerinden değil, geleceğe dönük bir anayasal çerçeve üzerinden kurulmak istendiğini göstermektedir. Bu tercih üç anlam taşır: geçmişi dönüştürmek yerine geleceği çerçevelemek, sorumluluk üretmek yerine meşruluk üretmek ve travmatik hafıza yerine siyasal düzeni merkeze almak. Bu bağlamda rapor, klasik GUK modelinden farklı bir uzlaşma paradigması üretmektedir.

Devlet Sürekliliği ve Mevcut İktidarı Güçlendirme Boyutu: Gerçek temelli komisyonlar, doğası gereği devletin geçmiş uygulamalarını sorgulama ve sorumluluklandırma olanağı taşır. Bu tür bir model güvenlik siyasalarını açığa çıkarır, kurumsal öz-eleştiri gerektirir ve sorumluluk zinciri oluşturur. Türkiye bağlamında bu tür bir yüzleşme, yalnızca tarihsel değil, güncel siyasal maliyetler de doğurabilir. Bu nedenle raporun anayasal oydaşlık eksenli bir çerçeve kurması, kurumsal sürekliliği ve mevcut siyasal mimariyi koruyan bir tercih olarak okunabilir. Bu noktada şu tartışma açılabilir: Rapor, toplumsal uzlaşma üretmekten çok, mevcut siyasal sistemi yeniden meşrulaştırma işlevi mi görmektedir? Bu soru özellikle Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi bağlamında ayrıca incelenmeye değerdir.

Türk–Kürt Toplumsal Fay Hattı Bağlamı: GUK modelinin temel hedeflerinden biri derin toplumsal fay hatlarını gerçek yoluyla dönüştürmektir. Ancak TBMM raporunda gerçek üretimi sınırlıdır, mağdur merkezlilik zayıftır ve eylemci tanımlaması yoktur. Bu durumda ortaya çıkan soru şudur: Gerçek olmadan uzlaşma olanaklı mıdır? Eğer uzlaşma anayasal-demokratik bir üst çerçeve üzerinden kuruluyorsa, bu model kısa vadede siyasal gerilimi düşürebilir. Ancak derin hafıza katmanlarını dönüştürmeyebilir. Bu bağlamda rapor, toplumsal fay hattını dönüştürmekten çok yeniden çerçevelemeyi hedefliyor olabilir.

Güvenlik Paradigmasının Sürekliliği: “Terör” ve “güvenlik” kavramlarının yüksek frekansı, çatışmanın halen güvenlik ekseninde tanımlandığını göstermektedir. Gerçek ve Uzlaşma Komisyonları genellikle çatışma-sonrası dönemlerin ürünüdür. Oysa burada güvenlik dili etkili biçimde devam etmektedir. Bu durum raporun çatışma-sonrası bir yüzleşme modeli değil, çatışma içi bir siyasal oydaşlık modeli kurduğunu düşündürmektedir.

Kritik Kuramsal Sonuç

TBMM raporu gerçek temelli dönüştürücü uzlaşma modelinden çok, siyasal meşruluk ve anayasal kararlılık eksenli bir uzlaşma paradigması üretmektedir. Bu model devlet sürekliliğini korur. Siyasal düzeni kararlılığa kavuşturur. Güvenlik çerçevesini tümüyle terk etmez. Ancak dönüştürücü yüzleşme üretmez. Dolayısıyla rapor, GUK paradigmasının dışında değil, fakat onun dönüştürücü çekirdeğinden uzak bir konumda yer almaktadır.

DERİNLEŞTİRİLMİŞ TARTIŞMA

Gerçek Olmadan Barış Sürdürülebilir mi?

Gerçek ve Uzlaşma Komisyonları yazınında yaygın kabul gören yaklaşım şudur: Gerçek, barışın ahlaksal altyapısını oluşturur. Gerçek olmadan kurulan uzlaşma çoğu zaman siyasal bir ateşkesten öteye geçmez. TBMM raporunda gerçek üretimi sınırlı olduğundan ortaya çıkan model travmayı kamusal olarak işlemiyor, hafıza üretmiyor, eylemci–mağdur ilişkisini dönüştürmüyor. Bu durumda uzlaşma normatif değil, süreçsel olabilir. Duygusal değil, kurumsal olabilir. Dönüştürücü değil, düzenleyici olabilir. Bu model kısa vadede kararlılık üretme kapasitesine sahiptir, ancak derin toplumsal kırılmaları iyileştirme kapasitesi tartışmalıdır.

Bu Model Terörü Azaltabilir mi?

Söylem çözümlemesinde güvenlik dili tümüyle terk edilmemiştir. “Terör” ve “güvenlik” kavramlarının belirgin yoğunluğu, çatışmanın halen güvenlik paradigması içinde tanımlandığını göstermektedir. Anayasal oydaşlık eksenli uzlaşma modeli siyasal katılım kanallarını genişletebilir. Demokratik meşruluk üretebilir. Temsil krizini kısmen hafifletebilir. Ancak, gerçek üretimi olmadan, mağdur tanınması olmadan ve sorumluluk adlandırılmadan çatışmanın hafıza boyutu dönüştürülmeyebilir. Bu nedenle model terörü azaltma gizil gücüne sahip olabilir, fakat bu azalma yapısal değil, konjonktürel kalabilir ve geçici olabilir.

Hegemonik Anayasal Yapmak mı?

Demokrasi (165) ve anayasa (45) vurgusunun yoğunluğu, uzlaşmanın geçmişin hesabı üzerinden değil, geleceğin kurucu çerçevesi üzerinden tanımlandığını göstermektedir. Bu, kuramsal olarak şu şekilde okunabilir: Gerçek temelli yüzleşme yerine anayasal gelecek anlatısı kurulmaktadır. Bu tür bir modelde geçmiş travma siyasal çerçeve içine aktarılır. Meşruluk yeniden üretilir. İktidar düzeni normatif zeminde güçlendirilir. Bu nedenle rapor, yalnızca bir uzlaşma belgesi değil, aynı zamanda bir meşruluk üretim metni olarak da okunabilir. Bu okuma, raporu komplo ya da niyet atfı üzerinden değil, söylem yoğunlukları ve kavramsal dağılım üzerinden çözümlemektedir.

Değerlendirme

TBMM Çözüm Komisyonu Raporu GUK paradigmasının dönüştürücü çekirdeğini sınırlı biçimde içermektedir. Gerçek merkezli değil, anayasal-demokratik merkezlidir. Yüzleşme yerine oydaşlık üretmektedir. Sorumluluk yerine meşruluk kurmaktadır. Dolayısıyla ortaya çıkan model gerçek-temelli dönüştürücü uzlaşma değil, siyasal kararlılık-temelli anayasal uzlaşmadır.

SİYASAL AKILCILIK HİPOTEZİ SEÇENEĞİ

Raporun anayasal-demokratik yoğunluğu, uzlaşma sürecinin yalnızca geçmişle yüzleşmeye değil, geleceğe dönük bir siyasal kurucu çerçeve üretimine yöneldiğini düşündürmektedir. Bu gözlem, çalışmada “siyasal akılcılık hipotezi” olarak adlandırılan çözümleyici bir varsayımı gündeme getirmektedir. Bu hipoteze göre, uzlaşma söylemi yalnızca çatışma çözümü amacı taşımaz, aynı zamanda belirli bir anayasal ve siyasal düzenin sürdürülebilirliğini sağlamak üzere akılcı biçimde kurgulanmış olabilir. Buradaki “akılcılık”, normatif bir ideal değil, stratejik bir yönelimi ifade etmektedir.

Geçiş dönemi adaleti yazını uzlaşma süreçlerinin iki farklı mantık üzerinden işleyebileceğini göstermektedir. Birincisi, gerçek temelli normatif yüzleşme mantığıdır. İkincisi ise siyasal kararlılığı ve kurumsal sürekliliği önceleyen yararcı mantıktır. Özellikle otoriterleşme yazını anayasal reform söylemlerinin mevcut yürütme modelini yeniden üretme işlevi görebileceğini ortaya koymuştur. Bu çerçevede anayasal değişim demokratik derinleşmeden çok siyasal pekiştirme aracı durumuna gelebilir. Siyasal akılcılık hipotezi tam da bu noktada devreye girer: Uzlaşma dili, toplumsal gerilimi azaltmanın ötesinde, geleceğe dönük anayasal düzenlemeler için meşruluk zemini oluşturabilir. Bu durumda “uzlaşma”, geçmişle hesaplaşma aracı olmaktan çok kurucu siyasal mimarinin normatif hazırlık aşaması olarak işlev görür.

Anayasal değişim ile toplumsal uzlaşma arasındaki ilişki bu bağlamda karşılıklıdır. Uzlaşma söylemi anayasal dönüşüm için siyasal destek üretirken, anayasal dönüşüm de uzlaşma söylemini kurumsal bir hedefe bağlar. Böylece süreç, yalnızca çatışma çözümüne yönelik teknik bir düzenleme olmaktan çıkar ve geleceğe dönük siyasal kurucu bir çerçeveye dönüşür.

Bu bakış açısından bakıldığında rapor iki düzlemde okunabilir: çatışmayı azaltmaya yönelik bir siyasal uzlaşma belgesi olarak ve anayasal yeniden yapılandırma sürecinin normatif ön hazırlığı olarak. Bu çalışma, raporun hangi düzlemde ağırlık kazandığını çözümleyici ölçütler üzerinden değerlendirmektedir.

Siyasal Akılcılık Hipotezi: Çözümleyici Açıklama

Bu çalışmada ileri sürülen “siyasal akılcılık hipotezi”, uzlaşma söyleminin yalnızca çatışma çözümüne yönelik normatif bir yüzleşme aracı olmayabileceğini, aynı zamanda belirli bir anayasal ve siyasal düzenin yeniden üretimine hizmet edebileceğini varsayar. Hipotezin temel önermesi şudur: Uzlaşma süreçleri, geçmişle hesaplaşma işlevi kadar (hatta bazı durumlarda ondan daha fazla) geleceğe dönük kurucu siyasal çerçevenin meşrulaştırılması işlevini üstlenebilir. Bu çerçevede iki alt hipotez akla gelmektedir:

H1: Anayasal Yoğunluk Hipotezi: Raporun söylemsel ve kavramsal yoğunluğu, geçmiş ihlallerin ayrıntılı normatif çözümünden çok anayasal ve kurumsal yeniden yapılandırmaya yöneliktir. Bu hipotez şu göstergeler üzerinden sınanabilir: geçmiş ihlallerin kapsamlı biçimde belgelenme düzeyi, sorumluluk atfının açıklık derecesi ve reform önerilerinin geçmişe dönük hesaplaşma mı yoksa geleceğe dönük kurumsal tasarım mı ağırlıklı olduğu.

H2: Meşruluk Üretimi Hipotezi: Uzlaşma söylemi, mevcut yürütme modelinin veya anayasal çerçevenin sürekliliğine dolaylı meşruluk üretme kapasitesine sahiptir. Bu hipotez şu göstergeler üzerinden değerlendirilebilir: uzlaşma dilinin siyasal kararlılık vurgusu, anayasal değişim söylemi ile toplumsal barış söylemi arasındaki bağ, siyasal aktörlerin konumlandırılma biçimi ve çatışmanın yapısal nedenlerine ilişkin eleştirel çözümleme düzeyi

Çözümleyici Sonuç

Eğer rapor, geçmiş ihlallerin normatif çözümünden çok anayasal yeniden yapılandırma bakış açısına ağırlık veriyorsa uzlaşma süreci gerçek temelli yüzleşmeden çok siyasal kurucu işlev üstlenmiş olacaktır. Bu durumda rapor salt bir çatışma çözümü belgesi değil, geleceğe dönük anayasal mimarinin normatif hazırlık metni olarak da değerlendirilebilir.

SONUÇ

Bu çalışma, TBMM Çözüm Komisyonu Raporu’nu geçiş dönemi adaleti yazını ile anayasal araçsallaştırma tartışmaları kesişiminde ele alınmıştır. Amaç, raporun gerçek temelli bir yüzleşme paradigmasına mı yoksa siyasal akılcılık çerçevesinde kurucu bir meşruluk üretimine mi daha yakın konumlandığını değerlendirmekti.

Ağırlıklı değerlendirme matrisi ve söylem çözümlemesi birlikte ele alındığında raporun geçmiş ihlallerin kapsamlı ve açık bir normatif çözümünden çok anayasal ve kurumsal yeniden yapılandırma bakış açısına daha güçlü vurgu yaptığı görülmektedir. İhlallerin sistemli belgelendirilmesi, doğrudan sorumluluk atfı ve hesaplaşma boyutları görece sınırlı kalırken, anayasal düzenleme, siyasal kararlılık ve kurumsal tasarım unsurları belirgin bir ağırlık taşımaktadır.

Bu bulgular, çalışmada ele alınan “Siyasal Akılcılık Hipotezi”ni desteklemektedir. Uzlaşma söylemi, yalnızca çatışma çözümüne yönelik normatif bir araç olarak değil, geleceğe dönük anayasal çerçevenin meşruluk zeminini üretme kapasitesine sahip bir kurucu söylem olarak işlev görmektedir. Bu durum, uzlaşma süreçlerinin her zaman gerçek temelli yüzleşme anlamına gelmediğini ve belirli siyasal bağlamlarda anayasal süreklilik veya yeniden yapılandırma hedefleriyle iç içe geçebileceğini göstermektedir.

Çalışmanın kuramsal katkısı, gerçek komisyonu paradigmasının ideal tip özellikleri ile anayasal meşruluk üretimi arasındaki çözümleyici ayrımı netleştirmesidir. Geçiş dönemi adaleti yazınında uzlaşma genellikle demokratikleşme ve normatif yüzleşme bağlamında ele alınırken, bu çözümleme uzlaşma söyleminin stratejik ve kurucu işlevlerini görünür kılmaktadır. Böylece gerçek ile meşruluk arasındaki ayrım deneysel bir değerlendirme çerçevesine taşınmıştır.

Bununla birlikte çalışma, tek bir rapor üzerinden yürütülmüş olması bakımından sınırlıdır. Uzlaşma süreçlerinin farklı siyasal bağlamlarda nasıl işlediğine ilişkin karşılaştırmalı çözümlemeler siyasal akılcılık hipotezinin genellenebilirliğini sınamak açısından önem taşımaktadır.

Sonuç olarak bu araştırma, uzlaşma söyleminin yalnızca geçmişi düzenleyen değil, geleceği kuran bir siyasal araç olabileceğini göstermektedir. Bu saptama anayasal dönüşüm süreçlerinin normatif dili ile siyasal iktidarın kurucu stratejileri arasındaki ilişkinin daha dikkatli çözümlenemsi gerektiğine işaret etmektedir.


 

KAYNAKÇA

 

Arendt, H. (1963). Eichmann in Jerusalem: A report on the banality of evil. Viking Press.

Argentine National Commission on Disappeared. (1986). Nunca Mas: The Report of the Argentine National Commission on the Disappeared. Farrar Straus ve Giroux.

Elster, J. (2004). Closing the books: Transitional justice in historical perspective. Cambridge University Press.

Greiff, Pablo de. (2008). The Handbook of Reparations 1st Edition. Oxford.

Habermas, J. (1996). Between facts and norms: Contributions to a discourse theory of law and democracy. MIT Press.

Hayner, P. B. (2011). Unspeakable truths: Transitional justice and the challenge of truth commissions (2nd ed.). Routledge.

Huntington, S. P. (1991). The third wave: Democratization in the late twentieth century. University of Oklahoma Press.

Minow, M. (1998). Between vengeance and forgiveness: Facing history after genocide and mass violence. Beacon Press.

Teitel, R. G. (2000). Transitional justice. Oxford University Press.



[1] “Nunca Mas” (“Bir Daha Asla”), Arjantin’de askeri rejim dönemindeki insan hakları ihlallerini belgeleyen 1984 tarihli gerçek komisyonu raporunun başlığıdır ve geçiş dönemi adaletinin simgesel ifadelerinden biri olarak kabul edilir.

Hiç yorum yok: