İran’daki Türkler: Etnik Kimlik,
Siyasal Tutum ve Rejim Algısı
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Öz
Bu makale, Türkiye’de akademik ve siyasa odaklı yazında büyük
ölçüde ihmal edilen İran’daki Türk kökenli toplulukların etnik bilinç düzeyini
ve siyasal yönelimlerini incelemektedir. Yaygın yaklaşımların aksine, İran
Türkleri bu çalışmada çevresel bir azınlık ya da örtük bir ayrılıkçı aktör
olarak değil, İran devlet geleneğiyle tarihsel olarak iç içe geçmiş, kurucu ve
yapısal bir toplumsal unsur olarak ele alınmaktadır. Tarihsel çözümleme ve
nitel alan gözlemlerine dayanan çalışma, özellikle Azerbaycan Türklerinin
Safevi, Afşar ve Kaçar hanedanları aracılığıyla İran siyasal yapısının oluşturulmasında
belirleyici rol oynadığını ortaya koymaktadır. Makale, İran Türkleri arasında
son yıllarda belirginleşen etnik bilincin, ayrılıkçı bir siyasal hedefe
yönelmekten çok dilsel görünmezlik, siyasal temsilsizlik ve mezhepsel kimliğin
birleştirici işlevini yitirmesine tepki olarak geliştiğini savunmaktadır. İran’daki
Türk etnik bilinci, Kürt siyasal hareketleriyle karşılaştırmalı biçimde ele
alınarak, devletle kurulan tarihsel ilişkiler, örgütlenme düzeyleri ve
ayrılıkçılık eğilimleri arasındaki temel asimetriler çözümlemektedir. Bu
çerçevede Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Güney Azerbaycan üzerindeki etkisi,
doğrudan bir siyasal model ya da ayrılıkçı çekim merkezi olarak değil, Türk
kimliğinin kamusal alanda meşru biçimde var olabileceğini gösteren simgesel bir
referans olarak değerlendirilmektedir. Sonuç olarak çalışma, İran’daki Türk sorununun
Kürt sorunu ile aynı çözümleyici çerçevede ele alınmasının kavramsal ve
stratejik bir hata olduğunu ileri sürmekte ve İran Türklerinin kopuştan çok
tanınma ve kapsayıcılık talep eden bir toplumsal konumda bulunduğunu ortaya
koymaktadır.
Anahtar
Kelimeler: İran
Türkleri; Azerbaycan Türkleri; etnik bilinç; devlet–toplum ilişkileri;
ayrılıkçılık; İran; Azerbaycan Cumhuriyeti; Kürt sorunu; kimlik siyaseti
Abstract
This article examines the ethnic consciousness and
political orientations of Turkic-origin populations in Iran, a subject that
remains largely underexplored in Turkish academic and policy-oriented
literature. Contrary to prevalent assumptions that frame Iranian Turks as a
peripheral minority or a latent separatist actor, the study argues that these
communities constitute a historically embedded and structurally significant
component of the Iranian state tradition. Drawing on historical analysis and
qualitative field-based observations, the article demonstrates that Iranian
Turks—particularly Azerbaijani Turks—have historically functioned as founding
and governing elements of the Iranian polity, rather than as externally
marginalized groups. The study further argues that the rise of ethnic
consciousness among Iranian Turks should not be interpreted as an expression of
separatist ambition, but rather as a response to linguistic invisibility,
political underrepresentation, and the erosion of sectarian (Shiʿi) identity as
a unifying framework. By contrasting the Iranian Turkish case with Kurdish
political movements in Iran, the article highlights fundamental asymmetries in
state–society relations, patterns of mobilization, and separatist tendencies.
In this context, the role of the Republic of Azerbaijan is analyzed not as a
direct political model or irredentist magnet, but as a symbolic reference point
that normalizes the legitimacy of Turkic identity without generating widespread
demands for secession. The article concludes that equating the Iranian Turkish
issue with the Kurdish question constitutes an analytical error and may lead to
misguided policy assessments. Instead, Iranian Turks should be understood as a
community seeking recognition and inclusion within the existing state framework
rather than its dissolution. Accordingly, the article argues that conflating
the Iranian Turkish issue with the Kurdish question constitutes an analytical
and strategic misreading, obscuring the former’s fundamentally non-separatist
character and its demand for recognition within, rather than outside of, the
Iranian state framework.
Keywords: Iranian
Turks; Azerbaijani Turks; ethnic consciousness; state–society relations;
separatism; Iran; Azerbaijan Republic; Kurdish question; identity politics
GİRİŞ
İran, çok
etnik unsurlu ve çok dilli toplumsal yapısına karşın bu çeşitliliği siyasal ve
akademik tartışmalarda sınırlı ölçüde görünür kılan ülkelerden biridir.
Türkiye’de ise İran’daki etnik yapı büyük ölçüde Kürt sorunu üzerinden
okunmakta ve İran’daki Türk kökenli nüfus ya ikincil bir unsur olarak ele
alınmakta ya da neredeyse tümüyle ihmal edilmektedir. Oysa İran’daki Türkler,
sayısal büyüklükleri, tarihsel konumları ve güncel siyasal tutumları itibarıyla
İran’ın iç dengelerini anlamada merkezi bir öneme sahiptir.
İran’daki
başlıca etnik gruplar şunlardır: Farslar (%65), Azerbaycan Türkleri (%16),
Kürtler (%7), Lurlar (%6), Araplar (%2), Beluciler (%2), Türkmenler (%1), Kaşkay
ve diğer Türkler (%1), Ermeniler, Asuriler ve Gürcüler (%1’den az).
Şekil 1: İran’daki etnik gruplar ve
yerleşim yerleri
Mevcut kestirimlere
göre İran’daki Türk kökenli nüfus 20 ila 30 milyon arasında değişmekte ve ülke
nüfusunun yaklaşık dörtte birinden fazlasını oluşturmaktadır. Azerbaycan
Türkleri başta olmak üzere Kaşkaylar, Türkmenler ve diğer Türk boyları, İran’ın
yalnızca sınır bölgelerinde değil, Tebriz, Urmiye, Erdebil, Zencan gibi
tarihsel ve ekonomik açıdan stratejik merkezlerde yoğunlaşmıştır. Bu durum,
İran Türklerini klasik anlamda “çevresel bir azınlık” olmaktan çıkararak,
ülkenin toplumsal ve siyasal dokusunu kurucu unsurlarından biri durumuna
getirmektedir.
İran’daki
Türklerin tarihsel konumu, Ortadoğu’daki birçok etnik grubun deneyiminden
belirgin biçimde ayrılmaktadır. Safevilerden Kaçarlar’a uzanan Türk kökenli
hanedanlar, yalnızca İran’ı yönetmekle kalmamış ve devletin kurumsal yapısını,
sınırlarını ve mezhepsel kimliğini şekillendirmiştir. Bu tarihsel miras, İran
Türklerinin kendilerini devlet dışı ya da sonradan eklemlenmiş bir topluluk
olarak görmemelerine yol açmıştır. Dolayısıyla İran Türkleri açısından temel sorun
İran devletiyle varoluşsal bir kopuş değil, bu devlet içinde kültürel ve
siyasal temsil yeteneği kazanma sorunudur.
Buna karşılık
İran’daki Türk kimliği, özellikle dil siyasaları bağlamında kamusal alanda
sınırlı bir görünürlüğe sahiptir. Türkçe, günlük yaşamda yaygın biçimde
konuşulan canlı bir dil olmasına karşın, eğitim dili olarak tanınmamakta ve
resmi statüye sahip olmamaktadır. Bu durum, dilsel asimilasyondan çok, kimlik
bilincinin güçlenmesine yol açmış ve Türk kimliği zamanla yalnızca kültürel
değil, aynı zamanda siyasal bir referans çerçevesi durumuna gelmiştir.
Son yıllarda
İran’daki Türk toplulukları arasında gözlemlenen etnik bilincin yükselişi, çoğu
zaman Türkiye’de ayrılıkçı eğilimler bağlamında yorumlanmaktadır. Ancak bu
yaklaşım, İran Türklerinin siyasal tutumlarını indirgemeci bir bakışla ele
almaktadır. Alandan elde edilen gözlemler ve toplumsal eğilimler, İran Türkleri
arasında baskın olan talebin ayrışma değil, tanınma, eşit yurttaşlık ve
kültürel görünürlük olduğunu göstermektedir. Etnik kimlik, bu bağlamda,
doğrudan bir devletleşme projesinden çok, mevcut rejime yönelik hoşnutsuzluğun
ve temsil eksikliğinin ifade edildiği bir kanal işlevi görmektedir.
Şekil 2: İran’daki Kürt yerleşim
bölgeleri
İran’daki
Türk kökenli nüfus, sıklıkla homojen bir etnik blok olarak algılansa da
gerçekte farklı tarihsel, coğrafi ve toplumsal özelliklere sahip gruplardan
oluşmaktadır. Bu gruplar arasında en kalabalık olanı Azerbaycan Türkleridir.
Azerbaycan Türkleri, Tebriz, Erdebil, Zencan ve Urmiye başta olmak üzere
İran’ın kuzeybatısındaki kentlerde yoğunlaşmakta ve bu bölgelerde yer yer
çoğunluk nüfusu oluşturmaktadır. Bu coğrafya, tarihsel olarak İran’ın siyasal,
ticari ve kültürel merkezlerinden biri olagelmiştir.
İran’daki
bir diğer önemli Türk topluluğu Kaşkaylardır. Ağırlıklı olarak İran’ın
güneyinde, özellikle Şiraz ve çevresinde yaşayan Kaşkaylar, göçebe veya yarı
göçebe bir toplumsal mirasa sahiptir. Kaşkay kimliği, aşiret yapıları ve
geleneksel yaşam biçimleriyle şekillenmiş olup, İran Türklerinin çeşitliliğini
yansıtan önemli bir örnek oluşturmaktadır. Kuzeydoğu İran’da, Türkmenistan
sınır hattında yaşayan Türkmenler ise hem etnik hem de coğrafi bakımdan farklı
bir Türk topluluğunu temsil etmektedir.
Bunların
yanı sıra Afşarlar, Şahsevenler ve daha küçük ölçekli diğer Türk grupları da
İran’ın farklı bölgelerine dağılmış durumdadır. Bu tablo, İran’daki Türk
varlığının tek merkezli veya tek tip bir yapıdan çok, geniş bir coğrafyaya
yayılan ve farklı tarihsel deneyimlere sahip çok katmanlı bir toplumsal yapı
olduğunu göstermektedir.
Bu grupların
büyük çoğunluğu mezhepsel olarak Şii’dir ve bu durum, İran’daki Türklerin
tarihsel olarak devletle kurdukları ilişkinin niteliğini belirleyen temel
unsurlardan biridir. Safevilerden Afşarlara ve Kaçarlara uzanan Türk kökenli
hanedanlar, İran devlet geleneğinin oluşumunda ve sürekliliğinde belirleyici
rol oynamış ve yalnızca yönetici elit olarak değil, aynı zamanda devletin
kurucu unsurları olarak tarih sahnesinde yer almıştır. Bu tarihsel arka plan,
İran Türklerini Kürtler ya da Beluciler gibi uzun süre devlet yapısının dışında
kalmış topluluklardan ayırmaktadır.
Dolayısıyla
İran’daki Türk kökenli topluluklar, kendilerini tarihsel olarak “devlet dışı”
ya da merkeze yabancı bir unsur olarak değil, İran siyasal yapısının oluşumuna
katkıda bulunmuş kurucu bir toplumsal bileşen olarak algılamaktadır. Bu algı,
İran Türklerinin güncel siyasal taleplerinin ayrılıkçı bir karakter
taşımamasının ve daha çok tanınma, eşit yurttaşlık ve kültürel görünürlük
ekseninde şekillenmesinin temel nedenlerinden biridir.
Bu çalışma,
İran’daki Türkleri homojen bir ayrılıkçı aktör olarak ele alan yaklaşımları
sorgulamakta ve Türk etnik bilincinin niteliğini, sınırlarını ve siyasal
yönelimlerini çözümleyici bir çerçevede incelemeyi amaçlamaktadır. İran
Türklerinin Kürt siyasal hareketiyle aynı bağlamda değerlendirilmesinin
yarattığı kavramsal sorunlara dikkat çeken bu makale, İran’daki etnik devingenlerin
ancak tarihsel, mezhepsel ve siyasal farklılıklar gözetilerek
anlaşılabileceğini savunmaktadır.
Bu çalışma,
etnik kimliği sabit bir ait olma değil, devlet–toplum ilişkileri bağlamında
şekillenen devingen bir süreç olarak ele almaktadır.
İRAN’DAKİ
TÜRKLER: GÖRÜNMEZ ÇOĞUNLUK
Sayı,
coğrafya ve temel gerçeklik
İran’daki
Türk kökenli nüfus, farklı akademik ve resmi olmayan kestirimlere göre 20 ila
30 milyon arasında değişmekte olup, bu rakam İran nüfusunun yaklaşık %25–35’ine
karşılık gelmektedir. Buna karşılık Türkiye’de İran’daki Türk varlığı çoğu
zaman eksik ya da indirgemeci biçimde ele alınmakta ve söz konusu topluluk
yanlış olarak “Azeri azınlık”, “sınır bölgesi halkı” ya da “etnik alt grup”
gibi kavramsallaştırmalarla tanımlanmaktadır. Bu tür yaklaşımlar, İran’daki
Türklerin toplumsal ve siyasal ağırlığını yansıtmaktan uzaktır. Gerçekte
İran’daki Türkler, yalnızca sınır çizgisinde yaşayan bir topluluk değildir.
Azerbaycan Türkleri başta olmak üzere Türk nüfus, ülkenin kuzeybatısından
güneyine uzanan geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Tebriz, Urmiye, Erdebil ve
Zencan gibi kentlerde Türkler yer yer çoğunluk nüfusu oluşturmakta ve Kaşkay
Türkleri aracılığıyla İran’ın iç bölgelerine kadar uzanan bir demografik
süreklilik gözlemlenmektedir. Bu durum, İran Türklerini klasik anlamda
“çevresel” ya da “marjinal” bir azınlık olmaktan çıkararak, ülkenin toplumsal
yapısının merkezi unsurlarından biri durumuna getirmektedir.
Şekil 3: İran’daki Türksel
kökenlileri yerleşim yerleri
Tarihsel
konum: Azınlık değil, kurucu unsur
İran’daki
Türkleri anlamanın temel koşulu, bu topluluğun İran devlet geleneğiyle kurduğu
tarihsel ilişkiyi doğru kavramaktan geçmektedir. İran Türkleri, devlet
yapısının dışında kalmış ya da sonradan sisteme eklemlenmiş bir topluluk
değildir. Safeviler, Afşarlar ve Kaçarlar gibi Türk kökenli hanedanlar,
yalnızca İran’ı yönetmekle kalmamış, devletin sınırlarını şekillendirmiş,
siyasal kurumlarını oluşturmuş ve Şiiliği devlet dini durumuna getirerek
İran’ın mezhepsel kimliğini belirlemiştir. Bu tarihsel arka plan, İran
Türklerinin kendilerini “sonradan eklenmiş” ya da “kurucu olmayan” bir unsur
olarak algılamamalarına yol açmıştır. Tam tersine, İran Türkleri toplu
hafızalarında devleti kuran ve yöneten bir özne olma bilincini korumaktadır. Bu
özellik, onları Kürtler ya da Beluciler gibi uzun süre devlet yapısının dışında
kalmış topluluklardan belirgin biçimde ayırmakta ve güncel siyasal tutumlarını
anlamada anahtar bir rol oynamaktadır.
Dilsel
gerçeklik: Konuşulan ama tanınmayan bir dil
İran
Türkleri günlük yaşamda Türkçeyi -özellikle Azerbaycan Türkçesini- etkili ve
yaygın biçimde kullanmaktadır. Ev içi iletişimden çarşıya, pazardan toplumsal
ilişkilere kadar gündelik yaşamın temel dili Türkçedir. Buna karşın Türkçe,
İran’da ne eğitim dili olarak tanınmakta ne de resmi bir statüye sahip
bulunmaktadır. Dil, yazılı ve kurumsal alanın büyük ölçüde dışında tutulmakta
ve kamusal görünürlüğü sistemli biçimde sınırlandırılmaktadır. Bu durum, dilin
toplumsal yaşamdan silinmesine yol açmamış, aksine, Türk kimliğinin daha
bilinçli ve dirençli bir biçimde sahiplenilmesine neden olmuştur. Türkçe, bu
bağlamda “yaşayan fakat resmi olarak tanınmayan” bir dil niteliği kazanmış ve dilsel
kısıtlama, asimilasyondan çok kimlik bilincinin güçlenmesini beraberinde
getirmiştir.
Mezhep sorunu:
Birleştirici unsurun aşınması
İran’daki
Türk kökenli toplulukların büyük çoğunluğu mezhepsel olarak Şii’dir. Uzun
yıllar boyunca bu ortak mezhepsel kimlik, Türklerle İran devleti arasındaki
ilişkiyi yumuşatan ve Fars–Türk gerilimini sınırlayan bir unsur işlevi
görmüştür. Ancak son yıllarda Şiiliğin giderek devlet ideolojisiyle
özdeşleşmesi, mezhebin toplumsal birleştirici rolünü zayıflatmıştır. Özellikle
genç kuşaklar arasında dinsel meşruluğun aşınması ve rejime yönelik
eleştirilerin artmasıyla birlikte mezhep, kimlik belirleyici bir unsur olmaktan
uzaklaşmaktadır. Bu bağlamda İran Türkleri arasında sıkça dile getirilen “Bizi
tanımlayan şey mezhep değil, kimliktir” ifadesi, ayrılıkçı bir talebi değil, rejimle
kurulan ilişkinin temsil ve eşitlik temelinde sorgulanmasını yansıtmaktadır.
Siyasal
tutum: Ayrılıkçı değil, uzak
Türkiye’de
yaygın olan “İran Türkleri gizli ayrılıkçıdır” yönündeki kanı, alandan elde
edilen gözlemler ve toplumsal tutumlarla örtüşmemektedir. İran Türkleri
arasında baskın eğilim, İran’dan kopmak ya da bağımsız bir siyasal yapı
oluşturmak değil, İran içinde tanınmak, eşit yurttaşlık temelinde kabul görmek
ve kültürel-dilsel görünürlük elde etmektir. Bununla birlikte bu tutum,
devletin varlığını sürdürebilmesi ve merkezi otoritenin tümüyle çökmemesi
koşuluna bağlıdır. Mevcut durumda İran Türkleri, statükoyu eleştiren ancak onu
yıkmaya yönelmeyen, uzak ve temkinli bir siyasal tavır benimsemektedir.
“Turan”
söylemi: Yanlış okunan bir kavram
Türkiye’de
“Turan” kavramı çoğu zaman jeopolitik genişleme ya da devletleşme projesi
bağlamında yorumlanmaktadır. Oysa İran Türkleri açısından Turan söylemi,
siyasal bir programdan çok simgesel bir anlam taşımaktadır. Bu söylem,
görünmezliğe karşı bir ait olma ve onur ifadesi olarak işlev görmekte ve toplu
kimliğin kültürel bir referans noktası durumuna gelmektedir. Bu nedenle Turan
söylemi yüksek sesle dile getirilmesine karşın, somut bir siyasal karşılığa
sahip değildir. İran Türklerini anlamada bu ayrımın göz ardı edilmesi, etnik
bilincin doğasının yanlış yorumlanmasına yol açmaktadır.
Değerlendirmek
gerekirse, bölümün ortaya koyduğu temel bulgular şu şekilde özetlenebilir:
İran’daki Türkler, sayısal ve tarihsel açıdan bir azınlık değil, büyük ve köklü
bir toplumsal unsurdur. Bu topluluk içinde ayrılıkçı taleplerden çok tanınma ve
eşitlik arayışı öne çıkmaktadır. Yükselen etnik bilinç, bir devletleşme
projesinden çok, rejime yönelik hoşnutsuzluğun ve temsil eksikliğinin ifade
edildiği bir dile dönüşmüştür. Bu nedenle İran Türklerinin Kürt sorunuyla aynı çözümleyici
çerçevede ele alınması hem tarihsel hem de siyasal açıdan ciddi bir kavramsal
hata oluşturmaktadır.
Bu bağlamda
çalışma, İran’daki Türk kökenli nüfusu homojen bir topluluk olarak ele almaktan
özellikle kaçınmaktadır. Azerbaycan Türkleri başta olmak üzere Kaşkaylar,
Türkmenler ve diğer Türk toplulukları, farklı tarihsel ve coğrafi deneyimlere
sahip olmalarına karşın, mezhepsel ve siyasal bakımdan İran devlet geleneğiyle
özgün bir ilişki kurmuşlardır. Bu çok katmanlı yapı, İran Türklerinin güncel
etnik bilincini ve siyasal tutumlarını anlamada temel bir çözümleyici zemin
sunmaktadır.
Amaç ve
Kapsam
Bu
çalışmanın temel amacı, İran’daki Türk kökenli toplulukların etnik kimlik
algılarını, siyasal tutumlarını ve İran devletiyle kurdukları tarihsel ilişkiyi
çözümleyici bir çerçevede incelemektir. Türkiye’deki akademik yazında büyük
ölçüde ihmal edilen İran Türkleri sorunu çoğu zaman ayrılıkçı eğilimler ya da
bölgesel jeopolitik senaryolar üzerinden ele alınmakta ve bu yaklaşım, söz
konusu toplulukların toplumsal ve siyasal gerçekliğini yansıtmakta yetersiz
kalmaktadır. Bu çalışma, İran Türklerini homojen ve tek yönlü bir siyasal aktör
olarak ele alan yaklaşımları sorgulamayı hedeflemektedir.
Çalışmanın
bir diğer amacı, İran’daki Türk etnik bilincinin niteliğini ve sınırlarını
ortaya koymaktır. Bu bağlamda etnik bilincin, bağımsızlık ya da ayrışma
yöneliminden çok, kültürel tanınma, eşit yurttaşlık ve siyasal temsil
taleplerinin ifade edildiği bir kanal olarak nasıl işlev gördüğü
incelenmektedir. Makale, etnik kimliğin İran’daki mevcut rejime yönelik
hoşnutsuzluğun bir yansıması durumuna gelmesini, tarihsel ve toplumsal bağlamı
içinde değerlendirmektedir.
Bunun yanı
sıra çalışma, İran’daki Türkler ile Kürt siyasal hareketi arasındaki farkları
karşılaştırmalı bir bakış açısıyla ele alarak, bu iki grubun aynı çözümleyici
çerçevede değerlendirilmesinin yarattığı kavramsal sorunlara dikkat
çekmektedir. Kürt ayrılıkçılığının tarihsel sürekliliği ile Türk etnik
bilincinin tepkili ve savunmacı karakteri arasındaki asimetri, İran’daki etnik
fay hatlarının geleceğine ilişkin tartışmalar açısından önemli bir referans
noktası sunmaktadır.
Son olarak
bu makale, İran’daki etnik devingenlerin Türkiye açısından taşıdığı stratejik
anlamı değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Türkiye’nin İran Türkleri ve Kürt sorunu
karşısındaki temkinli tutumu, normatif bir bakıştan çok devlet aklı ve güvenlik
öncelikleri çerçevesinde ele alınmakta ve İran’daki etnik gelişmelerin
Türkiye’nin bölgesel siyasaları üzerindeki olası etkileri tartışılmaktadır.
Hedefler
Bu
çalışmanın temel hedefleri aşağıda sıralanmaktadır:
İran’daki Türk kökenli toplulukların toplumsal ve siyasal
konumunu görünür kılmak ve bu grupların Türkiye’deki akademik yazındaki sınırlı
ve indirgemeci temsillerini sorgulamak.
İran Türkleri arasında yükselen etnik bilincin niteliğini çözümlemek,
bu bilincin ayrılıkçı bir yönelim mi yoksa mevcut rejime yönelik bir tepki
biçimi mi olduğunu tarihsel ve toplumsal bağlam içinde değerlendirmek.
İran Türklerini uyum içinde bir siyasal aktör olarak ele alan
yaklaşımların sınırlarını ortaya koymak, Azerbaycan Türkleri, Kaşkaylar,
Türkmenler ve diğer Türk toplulukları arasındaki farklılıkları çözümleyici
çerçevede ele almak.
İran’daki Türk ve Kürt etnik hareketlerini karşılaştırmalı
bir bakış açısıyla incelemek, bu iki grubun devletle kurduğu ilişkinin
tarihsel, mezhepsel ve siyasal açıdan neden farklılaştığını ortaya koymak.
Kürt ayrılıkçılığının İran’daki etnik dengeler üzerindeki
etkisini değerlendirmek, bu sürecin İran Türkleri arasında savunmacı ve tepkili
bir etnik bilinci nasıl tetiklediğini çözümlemek.
İran’daki etnik devingenliklerin Türkiye açısından taşıdığı
stratejik anlamı tartışmak, Türkiye’nin temkinli yaklaşımının arkasındaki
güvenlik ve devlet aklı boyutunu çözümleyici bir zeminde ele almak.
İran’ın geleceğine ilişkin olası senaryolarda Türk ve Kürt
etnik hareketlerinin oynayabileceği rollere ilişkin kavramsal bir çerçeve
sunmak ve bu senaryoların bölgesel kararlılık üzerindeki olası etkilerine
dikkat çekmek.
Araştırma
Soruları
Bu çalışma,
aşağıdaki temel araştırma sorularına yanıt aramaktadır:
İran’daki Türk kökenli toplulukların etnik kimlik algısı
nasıl şekillenmektedir?
Bu kimlik algısı tarihsel miras, dilsel uygulamalar ve güncel
siyasal gelişmelerle nasıl ilişkilidir?
İran Türkleri arasında gözlemlenen etnik bilinç, ayrılıkçı
bir siyasal yönelimi mi ifade etmektedir, yoksa mevcut İran rejimine yönelik
bir hoşnutsuzluğun kimlik dili durumuna gelmesi midir?
Mezhepsel ait olma (Şiilik), İran Türklerinin devletle
kurduğu ilişkiyi günümüzde ne ölçüde belirlemektedir?
Mezhebin birleştirici rolü zayıflamış mıdır?
İran’daki Türk kökenli topluluklar uyumlu bir siyasal aktör
olarak ele alınabilir mi?
Azerbaycan Türkleri, Kaşkaylar ve Türkmenler arasında etnik
bilinç ve siyasal tutumlar açısından ne tür farklılıklar bulunmaktadır?
İran’daki Kürt siyasal hareketleri ile Türk etnik bilinci
arasındaki temel farklar nelerdir?
Bu farklar, ayrılıkçılık eğilimleri açısından nasıl bir
asimetri yaratmaktadır?
Kürt ayrılıkçılığının ve sınır aşan Kürt hareketlerinin
İran’ın etnik dengeleri üzerindeki etkisi nedir?
Bu durum İran Türkleri arasında nasıl bir tepki ve algı
üretmektedir?
Türkiye’nin İran’daki Türk ve Kürt sorunlarına yönelik
temkinli yaklaşımı nasıl açıklanabilir?
Bu tutum, Türkiye açısından hangi stratejik önceliklere
dayanmaktadır?
YÖNTEM
Bu çalışma,
nitel araştırma yöntemine dayalı betimleyici ve karşılaştırmalı bir çözümleme
olarak tasarlanmıştır. Araştırmada nicel veri üretimine yönelik bir alan
çalışması yapılmamış, bunun yerine tarihsel kaynaklar, ikincil yazın, alan
gözlemleri ve söylem çözümlemesi birlikte kullanılarak çok katmanlı bir çözümleme
çerçevesi oluşturulmuştur.
Çalışmanın
temel veri kaynaklarını, İran’daki Türk kökenli topluluklara ilişkin mevcut
akademik yazın, İran’ın etnik yapısı ve siyasal sistemi üzerine yapılan
tarihsel ve sosyolojik çalışmalar, resmi belgeler ve konuya ilişkin açık
kaynaklar oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra, yazarın İran’ın farklı bölgelerine
gerçekleştirdiği geziler sırasında edindiği doğrudan gözlemler ve gündelik yaşama
ilişkin izlenimler, çalışmaya bağlamsal derinlik kazandırmak amacıyla çözümleme
kapsamına alınmıştır. Bu gözlemler, sistemli bir alan araştırması niteliği
taşımamakla birlikte, yazında sıklıkla göz ardı edilen toplumsal algıların
anlaşılmasına katkı sağlamaktadır.
Araştırmada,
İran’daki Türk kökenli topluluklar uyumlu bir grup olarak ele alınmamış ve
Azerbaycan Türkleri, Kaşkaylar ve Türkmenler başta olmak üzere farklı Türk
toplulukları arasındaki tarihsel, coğrafi ve toplumsal farklılıklar
karşılaştırmalı bir bakış açısıyla değerlendirilmiştir. Bu karşılaştırma, etnik
kimlik algısı, dil kullanımı, mezhepsel ait olma ve siyasal tutumlar gibi çözümleyici
değişkenler üzerinden yürütülmüştür.
Çalışmanın
bir diğer yöntemsel boyutu, İran’daki Türk etnik bilinci ile Kürt siyasal
hareketleri arasındaki farkların çözümlenmesidir. Bu kapsamda Kürt hareketleri,
ayrılıkçılık, silahlı örgütlenme ve sınır aşan siyasal ağlar gibi ölçütler
üzerinden incelenmiş ve İran Türklerinin siyasal tutumlarıyla karşılaştırılarak
iki grup arasındaki yapısal asimetri ortaya konulmuştur.
Son olarak,
araştırma sonuçları Türkiye’nin bölgesel siyasaları ve güvenlik öncelikleri
bağlamında yorumlanmış ve İran’daki etnik devingenliklerin Türkiye açısından
taşıdığı stratejik anlam, normatif bir tutumdan çok çözümleyici bir çerçeve
içinde ele alınmıştır. Bu yöntemsel yaklaşım, çalışmanın betimleyici olduğu
kadar açıklayıcı bir nitelik taşımasını amaçlamaktadır.
KURAMSAL
ÇERÇEVE
Bu çalışma,
etnik kimliği sabit ve değişmez bir ait olma biçimi olarak değil, tarihsel,
siyasal ve toplumsal koşullar altında yeniden üretilen bir olgu olarak ele
almaktadır. Bu bağlamda etnik kimlik, yalnızca kültürel farklılıkların ifadesi
değil, aynı zamanda devletle kurulan ilişkinin niteliğine bağlı olarak
şekillenen siyasal bir tutum alanı olarak değerlendirilmiştir.
Çalışmada,
İran’daki Türk kökenli topluluklar “ayrılıkçı etnik hareketler” kategorisi
içinde değil, tanınma ve temsil talepleri üzerinden konumlandırılan toplumsal
aktörler olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, etnik kimliğin doğrudan devlet
karşıtı bir proje üretmek zorunda olmadığı, aksine, merkezi otoriteyle kurulan
ilişkinin sınırları içinde tepkili ve savunmacı bir nitelik kazanabileceği
varsayımına dayanmaktadır.
Ayrıca
çalışma, etnik bilincin yükselişini yalnızca iç devingenlerle değil, çevresel
tehdit algıları ve karşılaştırmalı etnik ilişkiler bağlamında ele almaktadır.
Bu çerçevede Kürt siyasal hareketlerinin İran’daki görünürlüğü ve sınır aşan
niteliği, Türk etnik bilincinin şekillenmesinde önemli bir dış referans noktası
olarak değerlendirilmiştir.
Son olarak,
merkez–çevre ilişkileri yaklaşımı, İran’daki etnik grupların devletle kurduğu
farklı ilişki biçimlerini açıklamak için çözümleyici bir araç olarak
kullanılmıştır. İran Türklerinin tarihsel olarak merkezle bütünleşik bir
konumda yer alması, bu grubun siyasal taleplerinin ayrılıkçılıktan çok tanınma
ve görünürlük ekseninde şekillenmesini açıklayan temel etmenlerden biri olarak
ele alınmaktadır.
ÇÖZÜMLEME
İran’daki
Türk Kökenli Topluluklarda Etnik Kimlik Algısının Oluşumu
Bu
çalışmanın ilk araştırma sorusu, İran’daki Türk kökenli toplulukların etnik
kimlik algısının nasıl şekillendiğini ve bu algının hangi tarihsel ve toplumsal
devingenlerle beslendiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır. İran Türkleri
açısından etnik kimlik, tek boyutlu ve sabit bir ait olma biçimi değil,
tarihsel hafıza, gündelik uygulamalar ve siyasal bağlamın etkileşimiyle oluşan
çok katmanlı bir olgudur.
Tarihsel
düzlemde İran Türklerinin kimlik algısı, “azınlık bilinci”nden çok “kurucu
unsur” hafızasına dayanmaktadır. Safevilerden Kaçarlara uzanan Türk kökenli
hanedanlar, yalnızca İran’ı yöneten siyasal elitler değil, aynı zamanda İran
devlet geleneğinin kurumsal çerçevesini şekillendiren aktörlerdir. Bu tarihsel
süreklilik, İran Türklerinin kendilerini devletin dışında ya da karşısında
konumlandırmalarını büyük ölçüde engellemiştir. Dolayısıyla İran Türklerinde
etnik kimlik, devletle ontolojik bir kopuşu değil, devlet içindeki yerin
tanınmasına yönelik bir bilinç biçimini ifade etmektedir.
Toplumsal
düzeyde ise etnik kimlik algısının en belirgin taşıyıcısı dildir. Azerbaycan
Türkçesi başta olmak üzere Türkçe, İran Türkleri arasında gündelik yaşamın
temel iletişim aracıdır. Ev içi ilişkilerde, ticarette ve yerel toplumsal
ağlarda Türkçenin yaygın biçimde kullanılması, etnik kimliğin sürekli yeniden
üretilmesini sağlamaktadır. Buna karşın Türkçenin eğitim ve resmi alanlardan
dışlanması, dilin kamusal görünürlüğünü sınırlamakta ve bu durum kimlik
algısını zayıflatmak yerine, tersine, savunmacı bir bilinç biçimine
dönüştürmektedir. Türkçe, bu bağlamda yalnızca bir iletişim aracı değil,
tanınmamanın simgesi durumuna gelmektedir.
Siyasal
bağlam, etnik kimlik algısının güncel biçimini belirleyen üçüncü temel etmendir.
İran İslam Cumhuriyeti’nin merkezileşmiş ve ideolojik yapısı, özellikle son
yıllarda genç kuşaklar arasında rejime yönelik bir uzaklık yaratmıştır. Bu uzaklık,
doğrudan ayrılıkçı bir siyasal talep üretmekten çok, etnik kimliğin rejim
eleştirisinin dili durumuna gelmesine yol açmaktadır. Mezhepsel ait olmanın
(Şiilik) devlet ideolojisiyle özdeşleşmesi, daha önce kimliği yumuşatan bir
unsurken, günümüzde etnik kimliğin öne çıkmasına zemin hazırlamaktadır.
Bu çerçevede
İran Türklerinde etnik kimlik algısı ne yalnızca kültürel bir ait olma ne de
doğrudan siyasal bir kopuş talebi olarak tanımlanabilir. Kimlik, tarihsel meşruluk
bilinci, dilsel süreklilik ve rejime yönelik hoşnutsuzluğun kesişim noktasında
şekillenmektedir. Bu durum, İran Türklerinin etnik bilincini tepkili, bağlamsal
ve büyük ölçüde savunmacı bir karaktere büründürmektedir.
Sonuç olarak
İran’daki Türk kökenli topluluklarda etnik kimlik algısı tarihsel olarak
devlete ait olma duygusunu koruyan, toplumsal düzeyde dil üzerinden yeniden
üretilen ve siyasal bağlamda rejimle uzak ama kopuşçu olmayan bir yapıya
sahiptir. Bu özgün yapı, İran Türklerinin diğer etnik gruplarla, özellikle
Kürtlerle, aynı çözümleyici çerçevede ele alınamayacağını açık biçimde ortaya
koymaktadır.
İran
Türklerinde Etnik Bilinç: Ayrılıkçı Bir Yönelim mi, Rejime Yönelik Bir Tepki
mi?
İran’daki
Türk kökenli topluluklar arasında son yıllarda gözlemlenen etnik bilincin
niteliği, sıklıkla ayrılıkçılık tartışmalarıyla ilişkilendirilmektedir. Ancak
bu yorum, etnik bilincin ortaya çıktığı toplumsal ve siyasal bağlam yeterince
dikkate alınmadan yapıldığında indirgemeci bir nitelik taşımaktadır. Bu bölüm,
İran Türkleri arasında yükselen etnik bilincin, bağımsızlık ya da ayrışma
beklentisinden çok, mevcut İran rejimine yönelik bir hoşnutsuzluğun ifade
biçimi olarak ortaya çıktığını savunmaktadır.
İran
Türklerinde etnik bilincin belirginleşmesi, tarihsel olarak devletle bütünleşik
bir konumda bulunan bir topluluğun “dışlanmışlık” duygusuyla karşı karşıya
kalmasıyla doğrudan ilişkilidir. Dilin kamusal alandan sistemli biçimde
dışlanması, yerel kültürel simgelerin görünmez kılınması ve merkezi yönetimin
Farsça merkezli kimlik kurulması, özellikle genç kuşaklar arasında temsil
edilmediği duygusunu güçlendirmiştir. Bu durum, etnik bilinci, siyasal bir
kopuş talebinden çok, tanınmama durumuna verilen bir tepkiye dönüştürmektedir.
Bu bağlamda
etnik bilinç, İran Türkleri açısından bir “gelecek projesi”nden çok bir “mevcut
duruma itiraz” niteliği taşımaktadır. Ayrılıkçı hareketlerde sıklıkla
gözlemlenen örgütlü siyasal yapılar, silahlı savaşım uygulamaları veya açık
bağımsızlık söylemleri, İran Türkleri arasında yaygın ve kurumsallaşmış bir
karşılık bulmamaktadır. Aksine, etnik söylem daha çok kültürel alanla sınırlı
kalmakta ve dil, tarih ve simgeler üzerinden kendini ifade etmektedir.
Bu durumun
bir diğer belirleyici boyutu, İran Türklerinin devletin olası çözülme
senaryolarına yönelik temkinli tutumudur. İran’dan kopuş fikri, geniş kitleler
açısından belirsizlik, kaos ve dış müdahale riskleriyle özdeşleştirilmektedir.
Bu nedenle etnik bilincin yükselişi, devletin tümüyle reddi değil, devletin
mevcut yapısına uzaklık koyma biçiminde ortaya çıkmaktadır. Rejime duyulan
hoşnutsuzluk, devlet fikrinden kopuşa dönüşmemiştir.
Öte yandan,
bölgesel gelişmeler ve İran’daki Kürt hareketlerinin artan görünürlüğü, Türk
etnik bilincinin savunmacı karakterini daha da pekiştirmiştir. Kürt
ayrılıkçılığının sınır aşan boyutu ve silahlı örgütlenme deneyimi, İran
Türkleri açısından hem bir karşılaştırma hem de bir uyarı çerçevesi
oluşturmaktadır. Bu durum, Türk etnik bilincini ayrılıkçı bir çizgide değil,
mevcut sınırlar içinde kalmayı tercih eden bir refleks alanına yöneltmektedir.
Sonuç olarak
İran Türkleri arasında yükselen etnik bilinç, ayrılıkçı bir siyasal programdan çok,
rejimin merkezileşmiş ve ideolojik yapısına yönelik bir hoşnutsuzluğun kimlik
dili durumuna gelmesidir. Bu bilinç, devletle bağları koparmayı değil, bu
bağların niteliğini yeniden tanımlamayı hedefleyen tepkili ve bağlamsal bir
karakter taşımaktadır. Bu yönüyle İran Türklerinin etnik talepleri, ayrılıkçı
etnik hareketlerden çözümleyici olarak ayrılmaktadır.
Mezhepsel
Ait Olmanın (Şiilik) İran Türklerinin Kimlik ve Siyasal Tutumları Üzerindeki
Rolü
İran’daki
Türk kökenli toplulukların kimlik ve siyasal tutumlarını anlamada mezhepsel ait
olma, uzun yıllar boyunca belirleyici bir unsur olarak değerlendirilmiştir.
İran Türklerinin büyük çoğunluğunun Şii olması, bu topluluğun İran devletiyle
uyumlu ve bütünleşik bir ilişki kurmasını kolaylaştıran temel etmenlerden biri
olarak görülmüştür. Ancak son dönemde bu mezhepsel bağın işlevi ve etkisi
belirgin biçimde dönüşmektedir.
Tarihsel
olarak Şiilik, İran Türkleri açısından yalnızca dinsel bir ait olma değil, aynı
zamanda siyasal meşruluğun da taşıyıcısı olmuştur. Safeviler döneminde Şiiliğin
devlet dini durumuna getirilmesi, Türk kökenli hanedanların İran devletinin
kurucu aktörleri olarak konumlanmasını sağlamış ve bu durum mezhebi, etnik
farklılıkları aşan bir üst kimlik unsuru durumuna getirmiştir. Bu tarihsel
miras, uzun süre Fars–Türk gerilimini yumuşatan ve etnik taleplerin
bastırılmasını kolaylaştıran bir zemin yaratmıştır.
Ancak İran
İslam Cumhuriyeti döneminde Şiiliğin dinsel bir çerçeveden çıkarılarak
ideolojik ve siyasal bir aygıta dönüştürülmesi bu birleştirici işlevi
aşındırmıştır. Mezhebin devlet ideolojisiyle özdeşleşmesi, özellikle genç
kuşaklar arasında Şiiliğin meşruluğunu zayıflatmış ve mezhepsel ait olma, etnik
kimliği geri plana iten bir unsur olmaktan çıkmıştır. Bu dönüşüm, mezhebin
kapsayıcı değil, ayrıştırıcı bir algı üretmesine yol açmıştır.
Bu bağlamda
İran Türkleri arasında giderek yaygınlaşan bir söylem dikkat çekmektedir:
Kimliği tanımlayan temel unsurun mezhep değil, etnik ait olma olduğu vurgusu.
Bu söylem, din karşıtlığından çok, devletin mezhebi siyasallaştırmasına yönelik
bir uzaklaşmanın ifadesidir. Şiilik, bireysel inanç düzeyinde varlığını
korurken, toplu kimlik oluşturulmasında merkezi konumunu büyük ölçüde
kaybetmektedir.
Mezhepsel ait
olmanın etkisinin azalması, İran Türklerinin siyasal tutumlarını daha görünür
biçimde etnik talepler üzerinden ifade etmelerine olanak tanımıştır. Daha önce
mezhep çatısı altında bastırılan dil, kültür ve temsil talepleri, mezhebin
birleştirici gücünü yitirmesiyle birlikte açık biçimde dile getirilmeye
başlanmıştır. Bu durum, etnik bilincin yükselişini tetikleyen önemli bir
yapısal etmen olarak öne çıkmaktadır.
Sonuç olarak
Şiilik, İran Türklerinin devletle ilişkisini belirleyen temel bağlayıcı unsur
olma özelliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Mezhep, etnik kimliği ikincilleştiren
bir üst çerçeve olmaktan çıkmış, aksine, devletle özdeşleşmesi nedeniyle etnik
bilincin güçlenmesine dolaylı olarak katkı sağlayan bir etmene dönüşmüştür. Bu
dönüşüm, İran Türklerinin güncel siyasal tutumlarını anlamada mezhepsel
açıklamaların tek başına yetersiz kaldığını açık biçimde göstermektedir.
İran
Türkleri Uyum Taşıyan Bir Siyasal Aktör müdür? Topluluklar Arası Farklılaşma
İran’daki
Türk kökenli toplulukların siyasal tutumları çoğu zaman tekil ve uyum içinde
bir yapı olarak ele alınmaktadır. Oysa bu yaklaşım hem sosyolojik gerçeklikle
hem de tarihsel deneyimlerle örtüşmemektedir. İran Türkleri, ortak bir dil
ailesi ve tarihsel hafıza paylaşmalarına karşın, farklı coğrafi, toplumsal ve
siyasal bağlamlar içinde şekillenmiş çok katmanlı bir topluluklar bütünüdür. Bu
nedenle “İran Türkleri” ifadesi, çözümleyici bir üst kategori olarak
kullanılabilir, ancak bu kategorinin içsel farklılıkları göz ardı edildiğinde
açıklayıcılığını yitirmektedir.
Azerbaycan
Türkleri, nüfus büyüklükleri, kentleşme düzeyleri ve tarihsel merkezlerle
kurdukları ilişki nedeniyle bu üst kategori içinde en görünür grubu
oluşturmaktadır. Tebriz, Urmiye, Erdebil ve Zencan gibi kentlerde yoğunlaşan bu
nüfus hem ekonomik hem de kültürel açıdan görece örgütlü bir yapıya sahiptir.
Bu durum, Azerbaycan Türkleri arasında etnik bilincin daha belirgin ve simgesel
düzeyde daha güçlü biçimde ifade edilmesine olanak tanımaktadır. Ancak bu
görünürlük, ayrılıkçı bir siyasal yönelime otomatik olarak dönüşmemektedir. Daha
çok kültürel tanınma ve dilsel görünürlük talepleri etrafında şekillenmektedir.
Kaşkaylar
ise tarihsel olarak göçebe ya da yarı göçebe yaşam biçemine sahip olmaları ve
İran’ın güney bölgelerinde dağınık biçimde yaşamaları nedeniyle farklı bir
deneyimi temsil etmektedir. Kaşkay Türklerinde etnik bilinç, Azerbaycan
Türklerine kıyasla daha çok kültürel hafıza ve geleneksel kimlik üzerinden
korunmaktadır. Siyasal talepler daha sınırlı ve dolaylıdır. Devletle ilişki,
çatışmacı bir çizgiden çok yerel uzlaşı uygulamaları üzerinden yürütülmektedir.
Bu durum, Kaşkayların etnik kimliği güçlü biçimde saklı tutarken, siyasal
alanda daha düşük profilli bir tutum sergilemelerine yol açmaktadır.
Türkmenler
ise İran’ın kuzeydoğusunda, sınır bölgesinde yaşamaları ve Sünni mezhebine
mensup olmaları nedeniyle farklı bir konumda yer almaktadır. Bu topluluk,
mezhepsel ve coğrafi etmenlerin etkisiyle merkezi devletle daha uzak bir ilişki
kurmuştur. Buna karşın Türkmenler arasında da sistemli bir ayrılıkçı hareketten
söz etmek güçtür. Siyasal talepler, daha çok ekonomik geri kalmışlık ve yerel
yönetim sorunları etrafında şekillenmektedir.
Bu
farklılaşmalar, İran Türklerinin ortak bir etnik bilince sahip olmadığı
anlamına gelmemektedir. Aksine, dil ve tarih üzerinden kurulan ortak ait olma
duygusu, bu toplulukları simgesel düzeyde bir arada tutmaktadır. Ancak bu
ortaklık, tek tip bir siyasal davranış üretmemekte ve her grubun devlete
yaklaşımı, kendi tarihsel ve toplumsal koşulları tarafından belirlenmektedir.
Sonuç olarak
İran Türkleri, ortak bir kimlik çerçevesi içinde yer alsalar da uyum içeren bir
siyasal aktör olarak ele alınamazlar. Azerbaycan Türkleri, Kaşkaylar ve
Türkmenler arasındaki farklılaşma, etnik bilincin düzeyi ve siyasal ifadesi
bakımından belirgin asimetriler üretmektedir. Bu durum, İran Türklerine yönelik
çözümlemelerin tek merkezli ve genelleyici yaklaşımlardan kaçınması gerektiğini
açıkça ortaya koymaktadır.
İran’daki
Türk Etnik Bilinci ile Kürt Siyasal Hareketleri Arasındaki Temel Farklar
İran’daki
etnik devingenleri anlamada en sık yapılan çözümleyici hatalardan biri, Türk ve
Kürt topluluklarının aynı siyasal kategori içinde değerlendirilmesidir. Oysa bu
iki grup, tarihsel konumları, devletle kurdukları ilişkiler ve siyasal
taleplerinin niteliği bakımından belirgin biçimde ayrışmaktadır. Bu bölüm, İran
Türkleri ile Kürt siyasal hareketleri arasındaki temel farkları karşılaştırmalı
bir bakış açısıyla ele almaktadır.
İlk ve en
temel fark, tarihsel devlet ilişkisi düzeyinde ortaya çıkmaktadır. İran
Türkleri, Safevilerden Kaçarlara uzanan süreçte İran devlet geleneğinin kurucu
ve yönetici unsurları arasında yer almıştır. Bu durum, Türk kimliğinin tarihsel
olarak devletle çatışma değil, devlet içinde var olma deneyimi üzerinden
şekillenmesine yol açmıştır. Kürtler ise tarihsel olarak İran devlet yapısının çevresinde
kalmış ve özerk aşiret yapıları ve yerel iktidar alanları aracılığıyla merkezle
uzak bir ilişki kurmuştur. Bu tarihsel ayrışma, güncel siyasal tutumların da
temel belirleyicilerinden biridir.
İkinci fark,
siyasal örgütlenme ve eylem içerikleri açısından belirgindir. İran’daki Kürt
siyasal hareketleri, uzun süredir örgütlü yapılar, silahlı savaşım deneyimleri
ve sınır aşan ağlar aracılığıyla varlık göstermektedir. PJAK gibi örgütler,
yalnızca İran içi bir muhalefeti değil, bölgesel ölçekte bir Kürt siyasal
hareketinin parçasını temsil etmektedir. Buna karşılık İran Türkleri arasında
benzer ölçekte örgütlü, silahlı ya da kurumsallaşmış ayrılıkçı yapılar
bulunmamaktadır. Siyasal ifade, büyük ölçüde kültürel ve simgesel düzeyle
sınırlı kalmaktadır.
Üçüncü
olarak, ayrılıkçılık fikrinin toplumsal meşruluğu iki grup arasında ciddi
biçimde farklılaşmaktadır. Kürt siyasal hareketlerinde bağımsızlık ya da
özerklik talepleri, belirli bir tarihsel süreklilik ve toplumsal karşılık
üretmiştir. Buna karşın İran Türkleri arasında ayrılıkçılık fikri, marjinal ve
sınırlı bir söylem alanında kalmaktadır. Geniş kitleler açısından ayrılık ne
arzu edilen ne de gerçekçi bir siyasal hedef olarak görülmektedir. Bu durum,
etnik bilincin yönünü belirleyen kritik bir farktır.
Dördüncü
fark, mezhep ve kimlik ilişkisi bağlamında ortaya çıkmaktadır. İran Türklerinin
büyük çoğunluğunun Şii olması, tarihsel olarak devletle bütünleşmeyi
kolaylaştıran bir unsur olmuştur. Kürtler ise mezhepsel açıdan daha farklı bir
yapı sergilemekte ve bu durum, etnik kimliğin mezhebin önüne geçmesini
hızlandırmaktadır. Her ne kadar günümüzde mezhebin birleştirici rolü İran
Türkleri açısından zayıflamış olsa da bu tarihsel miras iki grubun devlet
algısını hala farklılaştırmaktadır.
Son olarak,
gelecek beklentisi açısından da önemli bir ayrışma söz konusudur. Kürt siyasal
hareketleri, bir siyasal düzen seçeneği ve coğrafi yapılanma fikrini canlı
tutarken, İran Türklerinin etnik bilinci, mevcut devlet sınırları içinde
tanınma ve görünürlük arayışıyla sınırlı kalmaktadır. Bu fark, Türk etnik
bilincinin neden tepkili ve savunmacı bir karakter taşıdığını açıklamaktadır.
Sonuç olarak
İran Türkleri ile Kürt siyasal hareketleri, yüzeysel benzerliklere karşılık,
tarihsel kökenleri, örgütlenme biçimleri ve siyasal hedefleri bakımından derin
bir asimetri sergilemektedir. Bu nedenle iki grubun aynı çözümleyici çerçevede
ele alınması, İran’daki etnik devingenlerin yanlış okunmasına yol açmaktadır.
İran Türklerinin etnik bilinci, Kürt ayrılıkçılığıyla değil, devletle kurulan
ilişkinin dönüşümüyle açıklanmalıdır.
Kürt
Ayrılıkçılığının İran’daki Etnik Dengeler ve İran Türkleri Üzerindeki Etkisi
İran’daki
Kürt siyasal hareketlerinin sürekliliği ve sınır aşan niteliği, yalnızca
devlet–Kürt ilişkilerini değil, İran’daki diğer etnik grupların kimlik
algılarını ve siyasal tutumlarını da dolaylı biçimde etkilemektedir. Bu
bağlamda Kürt ayrılıkçılığı, İran Türkleri açısından doğrudan bir siyasal
modelden çok, bir tehdit algısı ve karşılaştırma çerçevesi üretmektedir.
Kürt nüfusun
Irak ve Suriye kaynaklı göçlerle İran’ın batı bölgelerinde artış göstermesi,
özellikle Türk nüfusun yoğun olduğu bazı illerde demografik bir baskı algısına
yol açmaktadır. Bu süreç, İran Türkleri tarafından yalnızca sosyo-ekonomik bir sorun
olarak değil, uzun vadeli etnik dengeleri etkileyebilecek bir gelişme olarak
okunmaktadır. Devletin bu demografik hareketliliğe karşı edilgin ya da seçici
bir tutum sergilediği yönündeki algı, Türk toplulukları arasında güvensizlik
duygusunu derinleştirmektedir.
Bu bağlamda
Kürt ayrılıkçılığı, İran Türkleri açısından iki yönlü bir etki üretmektedir.
Bir yandan, silahlı savaşım ve özerklik söylemleri, Türk topluluklar için
kaçınılması gereken bir yol olarak algılanmaktadır. Devletin Kürt hareketlerine
karşı sert güvenlikçi refleksleri, ayrılıkçılığın yüksek bedelini somut biçimde
görünür kılmaktadır. Bu durum, İran Türkleri arasında ayrılıkçı yönelimlerin
toplumsal meşruluk kazanmasını engelleyen önemli bir etmendir.
Öte yandan
Kürt siyasal hareketlerinin örgütlü ve görünür yapısı, İran Türkleri arasında
göreli bir eşitsizlik duygusu da üretmektedir. Kürtlerin siyasal taleplerini
güçlü ve toplu biçimde ifade edebilmesi, buna karşılık Türklerin dil ve kültür
taleplerinin kurumsal karşılık bulamaması, etnik bilincin savunmacı bir çizgide
sertleşmesine neden olmaktadır. Bu sertleşme, ayrılıkçı bir hedefe yönelmekten
çok, “mevcut olanı koruma” refleksiyle şekillenmektedir.
Kürt
hareketlerinin İran’daki varlığı, İran Türklerinin devletle ilişkisini de
dolaylı olarak yeniden tanımlamaktadır. Devletin Kürt sorununu öncelikli bir
güvenlik sorunu olarak ele alması, Türk topluluklar açısından merkezi
otoritenin devamını stratejik olarak önemli kılmaktadır. Bu durum, paradoksal
bir biçimde, rejime yönelik hoşnutsuzluğa karşın devletin toprak bütünlüğüne ilişkin
örtük bir destek üretmektedir. İran Türkleri, Kürt ayrılıkçılığını dengeleyecek
bir devlet yapısının varlığını, kendi toplu güvenlikleri açısından gerekli
görmektedir.
Sonuç olarak
Kürt ayrılıkçılığı, İran Türkleri için bir “ilham kaynağı” değil, aksine bir
sınır çizgisi işlevi görmektedir. Bu hareket, Türk etnik bilincini ayrılıkçı
bir hatta sürüklemekten çok, savunmacı, temkinli ve statükoyu tümüyle
reddetmeyen bir kimlik söylemine yönlendirmektedir. Kürt sorunu, İran
Türklerinin siyasal beklentilerinde kopuşun değil, denetimli uzaklığın neden
tercih edildiğini açıklayan temel bağlamsal etmenlerden biridir.
Türkiye’nin
İran’daki Türk ve Kürt Sorunlarına Yönelik Temkinli Yaklaşımı Nasıl
Açıklanabilir?
Türkiye’nin
İran’daki etnik devingenlere, özellikle Türk ve Kürt sorunlarına yönelik
tutumu, kamuoyunda çoğu zaman edilginlik ya da ilgisizlik olarak
yorumlanmaktadır. Oysa bu yaklaşım, normatif bir sessizlikten çok, çok katmanlı
bir devlet aklı ve güvenlik akılcılığı çerçevesinde şekillenmektedir. Bu bölüm,
Türkiye’nin temkinli tutumunu ideolojik değil, stratejik bir bağlam içinde ele
almaktadır.
Öncelikle
Türkiye açısından İran, yalnızca komşu bir ülke değil; bölgesel kararlılığın
kritik unsurlarından biridir. İran’da yaşanabilecek bir devlet çözülmesi ya da
sert bir etnik parçalanma süreci, Türkiye için doğrudan güvenlik riskleri
üretme gizil gücüne sahiptir. Bu risklerin başında, Kürt sorununun bölgesel
ölçekte derinleşmesi ve sınır aşan bir nitelik kazanması gelmektedir. Bu
nedenle Türkiye, İran’daki etnik talepleri desteklemekten çok, bu taleplerin denetimsiz
bir ayrışmaya evrilmesini engelleyecek bir statükoyu tercih etmektedir.
İran
Türkleri sorunu, bu bağlamda Türkiye açısından özel bir duyarlılık
taşımaktadır. İran’daki Türk kökenli nüfusun büyüklüğü ve coğrafi yayılımı, bu
topluluğun olası bir siyasal seferberliğinin bölgesel sonuçlarını öngörülemez
kılmaktadır. Türkiye’nin bu konuda açık bir tavır almaktan kaçınması, İran
Türklerine yönelik ilgisizlikten değil, bu sorunun yüksek riskli bir jeopolitik
alan olarak değerlendirilmesinden kaynaklanmaktadır.
Ayrıca
Türkiye, İran Türklerinin taleplerinin niteliğini Kürt ayrılıkçılığıyla aynı
düzlemde görmemektedir. İran Türklerinin ağırlıklı olarak ayrılıkçı değil,
tanınma ve görünürlük temelli talepler dile getirmesi, Türkiye’nin bu konuyu
düşük profilli ve diplomatik bir çerçevede ele almasına yol açmaktadır. Açık
destek ya da müdahil olma, bu taleplerin niteliğini dönüştürme ve köktenleştirme
riski taşıdığı için tercih edilmemektedir.
Türkiye’nin
temkinli yaklaşımının bir diğer boyutu, karşılıklılık ve iç denge sorunudur.
Türkiye, kendi sınırları içindeki etnik ve bölgesel duyarlılıklar nedeniyle,
komşu ülkelerdeki etnik sorunları açık biçimde gündemleştirmeyi uzun süredir
sınırlı tutmaktadır. İran’daki Kürt hareketlerine karşı sergilenen uzak tutum
ile İran Türkleri konusundaki sessizlik, bu bağlamda tutarlı bir dış siyasa
çizgisi oluşturmaktadır.
Son olarak,
Türkiye’nin İran’la olan ilişkilerinde güvenlik, enerji ve bölgesel denge
başlıkları, etnik konuların önüne geçmektedir. İran Türkleri sorununun yüksek
sesle dile getirilmesi, bu alanlarda kırılgan bir dengeyi riske atabilecek bir
unsur olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle Türkiye, İran’daki etnik sorunları
doğrudan yönlendiren bir aktör olmaktan bilinçli biçimde kaçınmaktadır.
Sonuç olarak
Türkiye’nin İran’daki Türk ve Kürt sorunlarına yönelik temkinli yaklaşımı, bir
ilgisizlik ya da kimliksel kayıtsızlık değil, bölgesel kararlılık, güvenlik
öncelikleri ve devletlerarası dengeyi gözeten stratejik bir tercihtir. Bu
yaklaşım, İran Türklerinin taleplerini bastırmayı değil, bu taleplerin denetimsiz
bir ayrışma sürecine dönüşmesini önlemeyi hedefleyen dolaylı bir denge siyasasının
parçası olarak okunmalıdır.
|
ÇİZELGE 1: KARŞILAŞTIRMA ÇİZELGESİ |
|||
|
Çözümleyici Boyut |
İran’daki Türk
Kökenliler |
İran’daki Kürtler |
Farslar (Merkezi Devlet
Kimliği) |
|
Nüfus oranı |
%25–35 |
%8–10 |
%50–60 |
|
Coğrafi dağılım |
Yaygın, ülke geneline dağılmış |
Bölgesel yoğunluk |
Merkez ve tüm ülke |
|
Devletle tarihsel ilişki |
Kurucu ve yönetici |
Çevresel/çatışmalı |
Devletin taşıyıcısı |
|
Devlet algısı |
Devlet içinde tanınma |
Devlete uzak |
Devletle özdeş |
|
Mezhepsel yapı |
Şii ağırlık |
Heterojen |
Şii ağırlık |
|
Dil durumu |
Günlük var, kamusal yok |
Kısmen kamusal |
Resmi ve hegemonik |
|
Etnik bilincin rolü |
Tepkili/savunmacı |
Proaktif/siyasal |
Görünmez (norm) |
|
Siyasal örgütlenme |
Düşük |
Yüksek |
Kurumsal devlet aygıtı |
|
Ayrılıkçılık eğilimi |
Marjinal |
Belirgin |
Yok |
|
Sınır aşan bağlar |
Zayıf |
Güçlü |
Yok |
|
Gelecek beklentisi |
İran içinde tanınma |
Farklı siyasal yapı |
Statükonun sürdürülmesi |
|
Türkiye açısından |
Olası ama temkinli |
Doğrudan güvenlik |
Devletlerarası muhatap |
Dış
Referans Olarak Azerbaycan Cumhuriyeti: Simgesel Çekicilik ve Sınırlı Siyasal
Etki
İran’daki
Türk kökenli toplulukların etnik bilinç düzeyinin anlaşılmasında, Azerbaycan
Cumhuriyeti’nin varlığı göz ardı edilemez bir dış referans noktası
oluşturmaktadır. Ancak bu etki, çoğu zaman Türkiye’de varsayıldığı gibi
doğrudan bir ayrılıkçılık dinamiği üretmemektedir.
Azerbaycan
Cumhuriyeti, İran Türkleri açısından öncelikle kültürel ve dilsel bir
karşılaştırma alanı işlevi görmektedir. Türkçenin resmi dil olarak
kullanılması, kamusal alanda meşru ve görünür olması, ulusal simgelerin doğal
kabul edilmesi, Güney Azerbaycan’da yaşayan Türkler için siyasal bir birleşme
çağrısından çok, kimliğin normalleşmiş durumuna ilişkin bir örnek sunmaktadır.
Bu bağlamda
çekicilik, bağımsız bir devlet yapısından çok, etnik kimliğin savunma
gerektirmeyen bir statüye sahip olması üzerinden şekillenmektedir. İran
Türkleri arasında yaygın olan talep, Azerbaycan Cumhuriyeti’ne katılmak ya da
benzer bir devlet kurmak değil, İran içinde Türk kimliğinin ve dilinin kamusal
alanda tanınmasıdır.
Öte yandan
Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kendisinin de Güney Azerbaycan sorununu resmi ve sistemli
bir ayrılıkçı söylemle sahiplenmemesi, bu etkinin siyasal düzeyde sınırlı
kalmasına yol açmaktadır. Bakü yönetiminin İran’ın toprak bütünlüğünü tanıyan siyasası,
Güney Azerbaycan’da devletleşme beklentilerinin geniş kitlelerce benimsenmesini
engelleyen önemli bir etmendir. Bu nedenle Azerbaycan Cumhuriyeti, İran
Türkleri için bir siyasal hedef değil, kimliğin meşruluğuna ilişkin simgesel
bir referans niteliği taşımaktadır. Bu referans, ayrılıkçı bir güdülenme
üretmekten çok, etnik bilincin rejime yönelik hoşnutsuzluğu ifade eden bir dile
dönüşmesini kolaylaştırmaktadır.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma,
İran’daki Türk kökenli toplulukların etnik bilinç düzeyini ve siyasal
yönelimlerini, yaygın ancak indirgemeci “ayrılıkçılık” çerçevesinin ötesine
taşıyarak ele almayı amaçlamıştır. Türkiye’de ve genel olarak dış yazında İran
Türkleri çoğu zaman uyum içeren, olası olarak ayrılıkçı ve çevresel bir azınlık
gibi sunulmaktadır. Oysa bu yaklaşım hem tarihsel gerçekliği hem de güncel
toplumsal tutumları açıklamakta yetersiz kalmaktadır.
Çözümleme
göstermektedir ki İran’daki Türk kökenli topluluklar -başta Azerbaycan Türkleri
olmak üzere- İran devlet geleneğinin dışsal unsurları değil, tarihsel olarak
kurucu ve yönlendirici aktörleridir. Safevi, Afşar ve Kaçar hanedanları
aracılığıyla devlet kurmuş ve yönetmiş olmaları, bu toplulukların kendilerini
“devlet dışı” ya da “sonradan eklemlenmiş” bir kimlik içinde algılamalarını
engellemektedir. Bu tarihsel miras, İran Türklerinin siyasal taleplerinin temel
karakterini de belirlemektedir.
Araştırmanın
temel bulgularından biri, İran Türkleri arasında yükselen etnik bilincin
ayrılıkçı bir hedefe değil, temsilsizlik ve görünmezlik duygusuna dayandığıdır.
Türkçenin günlük yaşamda canlı biçimde kullanılmasına karşın kamusal ve
kurumsal alanda dışlanması, etnik kimliği siyasal bir talep değil, bir varlık savaşımı
dili durumuna getirmiştir. Bu bağlamda etnik bilinç, rejime karşı bir kopuş
çağrısından çok, rejimin kapsayıcılığına yönelik bir sorgulama işlevi
görmektedir.
Mezhepsel ait
olmanın (Şiilik) tarihsel olarak birleştirici rolü ise günümüzde belirgin
biçimde aşınmıştır. Şiiliğin devlet ideolojisiyle özdeşleşmesi ve genç kuşaklar
nezdinde meşruluk kaybına uğraması, mezhebsel kimliği etnik kimliğe kıyasla
ikincil bir konuma itmiştir. Bu dönüşüm, İran Türkleri arasında sıkça dile
getirilen “bizi tanımlayan şey mezhep değil, kimliktir” söylemini anlamlı
kılmaktadır. Ancak bu söylem, sanılanın aksine, devletten kopma arzusunun değil,
devlet içinde tanınma talebinin ifadesidir.
İran’daki
Kürt sorunu ile Türk etnik bilinci arasındaki farklar, bu çalışmanın bir diğer
temel sonucunu oluşturmaktadır. Kürt siyasal hareketleri, tarihsel olarak
devletle çevresel ve çatışmalı bir ilişki içinde gelişmiş ve sınır aşan
örgütlenmeler ve eylemli özerk yapılarla desteklenmiştir. Buna karşılık İran
Türkleri, devletle bağlarını tümüyle koparmayı hedefleyen bir siyasal
örgütlenme üretmemiştir. Kürt ayrılıkçılığının ve sınır ötesi Kürt
hareketlerinin İran’daki demografik ve güvenlik dengelerini zorlaması, Türk
kökenli topluluklarda ayrılıkçı bir yönelimi değil, devletin zayıflaması durumunda
doğacak kaosa yönelik bir endişeyi güçlendirmektedir.
Azerbaycan
Cumhuriyeti’nin varlığı ise bu bağlamda sıklıkla yanlış yorumlanan bir
etmendir. Çalışma, Azerbaycan’ın Güney Azerbaycan için doğrudan bir siyasal
hedef ya da ayrılıkçı bir çekim merkezi olmadığını ortaya koymaktadır.
Azerbaycan Cumhuriyeti, İran Türkleri açısından bir “devletleşme modeli”nden çok,
kimliğin meşru ve görünür olabildiği simgesel bir referans işlevi görmektedir.
Bu referans, ayrılma arzusunu değil, kimlik taleplerinin meşruluğunu
güçlendirmektedir.
Sonuç olarak
bu çalışma, İran’daki Türk kökenli toplulukların ne gizli bir ayrılıkçı blok ne
de edilgin bir azınlık olarak okunabileceğini savunmaktadır. İran Türkleri
bugün, statükoyu eleştiren ancak devletin çöküşünü arzulamayan, kopuştan çok
tanınma talep eden, etnik bilinci ise rejime yönelik hoşnutsuzluğun dili olarak
kullanan bir toplumsal konumda durmaktadır. Bu gerçeklik hem İran’ın iç
bütünlüğünü hem de Türkiye’nin bu soruna yönelik temkinli yaklaşımını anlamak
açısından kritik önemdedir.
Bu çerçevede
İran’daki Türk sorununu Kürt sorunu ile aynı çözümleyici kalıba sokmak,
yalnızca kavramsal bir hata değil, bölgesel devingenleri yanlış okumaya yol
açan ciddi bir stratejik yanılgıdır. Bu bağlamda Azerbaycan Cumhuriyeti, İran Türkleri için
normatif bir siyasal hedef değil, karşılaştırmalı bir kimlik referansı işlevi
görmektedir.
Türkiye
Açısından Siyasa Çıkarımları
Bu çalışmada
ortaya konan bulgular, İran’daki Türk kökenli toplulukların siyasal
yönelimlerinin çoğu zaman Türkiye’de varsayıldığı gibi ayrılıkçı bir karakter
taşımadığını göstermektedir. Bu durum, Türkiye’nin İran’daki etnik dengelere
yönelik yaklaşımının da ideolojik reflekslerden çok temkinli ve çok katmanlı
bir değerlendirmeye dayanmasını gerekli kılmaktadır.
İlk olarak,
İran Türklerinin taleplerinin büyük ölçüde kültürel ve dilsel görünürlük
ekseninde şekillendiği dikkate alındığında, Türkiye açısından bu soruna
yaklaşımın doğrudan siyasal müdahale ya da himaye algısı yaratacak adımlardan
kaçınması önemlidir. Aksi yönde atılacak adımlar, İran iç siyasetinde
ayrılıkçılık suçlamalarını güçlendirebileceği gibi, Türkiye–İran ilişkilerinde
gereksiz gerilimler üretme gizil gücüne sahiptir.
İkinci
olarak, İran’daki Türk etnik bilincinin Kürt sorunuyla aynı çözümleyici
çerçevede ele alınmaması gerektiği bu çalışmanın temel sonuçlarından biridir.
Türkiye açısından bu ayrım hem güvenlik siyasaları hem de bölgesel kararlılık
açısından belirleyicidir. Kürt siyasal hareketlerinin sınır aşan ve
kurumsallaşmış yapılarıyla karşılaştırıldığında, İran Türklerinin örgütlenme ve
ayrılıkçılık düzeyleri oldukça sınırlıdır. Bu farkın göz ardı edilmesi, yanlış
tehdit algılarına yol açabilir.
Üçüncü
olarak, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin İran Türkleri üzerindeki etkisinin
çoğunlukla simgesel ve kültürel düzeyde kaldığı gerçeği, Türkiye’nin bu
alandaki siyasalarını da dolaylı ve düşük profilli tutmasını gerekli
kılmaktadır. Azerbaycan üzerinden yürütülecek aşırı görünür söylemler, Güney
Azerbaycan’da karşılık bulmaktan çok, İran merkezi otoritesinin reflekslerini
sertleştirme riskini taşımaktadır.
Son olarak,
İran’daki Kürt hareketlerinin ve demografik değişimlerin yarattığı duyarlılıklar
İran Türkleri arasında ayrılıkçı bir yönelimden çok devletin zayıflaması durumunda
doğacak belirsizliğe yönelik bir endişeyi beslemektedir. Bu bağlamda Türkiye
açısından öncelik, İran’ın toprak bütünlüğünü tehdit edecek senaryolardan
kaçınmak ve bölgesel kararlılığı önceleyen bir yaklaşımı sürdürmek olmalıdır.
Bu çerçevede
Türkiye için akılcı siyasa çizgisi, İran’daki Türk sorununu yüksek sesli kimlik
söylemleriyle değil, sessiz diplomasi, çözümleyici ayrım ve uzun vadeli
bölgesel denge bakış açısıyla ele almak şeklinde özetlenebilir.
Kaynakça
Atabaki, T.
(2000). Azerbaijan: Ethnicity and the Struggle for Power in Iran. London: I.B.
Tauris.
Atabaki, T.
(2005). Iran and the First World War: Battleground of the Great Powers. London:
I.B. Tauris.
Brown, C.
(2013). Iran’s Ethnic Groups: A Political History. Middle East Journal, 67(2),
221–240.
Cronin, S.
(2010). Iranian Azerbaijanis: Identity, Nationalism and the Iranian State. In
S. Cronin (Ed.), Iranian Nationalism and the State (pp. 135–158). London:
Routledge.
Ghobadzadeh,
N., & Rahimian, H. (2019). Ethnicity, Identity and Politics in Iran. Ethnic
and Racial Studies, 42(6), 995–1014.
Hunter, S.
T. (2014). Iran’s Foreign Policy in the Post-Soviet Era. Santa Barbara:
Praeger.
Keddie, N.
R. (2006). Modern Iran: Roots and Results of Revolution. New Haven: Yale
University Press.
Shaffer, B.
(2002). Borders and Brethren: Iran and the Challenge of Azerbaijani Identity.
Cambridge, MA: MIT Press.
Shaffer, B.
(2012). The Islamic Republic of Iran and Azerbaijan. Middle East Policy, 19(2),
91–104.
Tapper, R.
(1997). Frontier Nomads of Iran: A Political and Social History of the
Shahsevan. Cambridge: Cambridge University Press.
Yavuz, M. H.
(2001). Five Stages of the Construction of Kurdish Nationalism in Turkey.
https://www.researchgate.net/publication/41847208_Five_Stages_of_the_Construction_of_Kurdish_Nationalism_in_Turkey
Zürcher, E.
J. (2004). Turkey: A Modern History. London: I.B. Tauris.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder