Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

1 Şubat 2026 Pazar

 

İran’daki Türkler: Etnik Kimlik, Siyasal Tutum ve Rejim Algısı

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Öz

Bu makale, Türkiye’de akademik ve siyasa odaklı yazında büyük ölçüde ihmal edilen İran’daki Türk kökenli toplulukların etnik bilinç düzeyini ve siyasal yönelimlerini incelemektedir. Yaygın yaklaşımların aksine, İran Türkleri bu çalışmada çevresel bir azınlık ya da örtük bir ayrılıkçı aktör olarak değil, İran devlet geleneğiyle tarihsel olarak iç içe geçmiş, kurucu ve yapısal bir toplumsal unsur olarak ele alınmaktadır. Tarihsel çözümleme ve nitel alan gözlemlerine dayanan çalışma, özellikle Azerbaycan Türklerinin Safevi, Afşar ve Kaçar hanedanları aracılığıyla İran siyasal yapısının oluşturulmasında belirleyici rol oynadığını ortaya koymaktadır. Makale, İran Türkleri arasında son yıllarda belirginleşen etnik bilincin, ayrılıkçı bir siyasal hedefe yönelmekten çok dilsel görünmezlik, siyasal temsilsizlik ve mezhepsel kimliğin birleştirici işlevini yitirmesine tepki olarak geliştiğini savunmaktadır. İran’daki Türk etnik bilinci, Kürt siyasal hareketleriyle karşılaştırmalı biçimde ele alınarak, devletle kurulan tarihsel ilişkiler, örgütlenme düzeyleri ve ayrılıkçılık eğilimleri arasındaki temel asimetriler çözümlemektedir. Bu çerçevede Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Güney Azerbaycan üzerindeki etkisi, doğrudan bir siyasal model ya da ayrılıkçı çekim merkezi olarak değil, Türk kimliğinin kamusal alanda meşru biçimde var olabileceğini gösteren simgesel bir referans olarak değerlendirilmektedir. Sonuç olarak çalışma, İran’daki Türk sorununun Kürt sorunu ile aynı çözümleyici çerçevede ele alınmasının kavramsal ve stratejik bir hata olduğunu ileri sürmekte ve İran Türklerinin kopuştan çok tanınma ve kapsayıcılık talep eden bir toplumsal konumda bulunduğunu ortaya koymaktadır.

Anahtar Kelimeler: İran Türkleri; Azerbaycan Türkleri; etnik bilinç; devlet–toplum ilişkileri; ayrılıkçılık; İran; Azerbaycan Cumhuriyeti; Kürt sorunu; kimlik siyaseti

Abstract

This article examines the ethnic consciousness and political orientations of Turkic-origin populations in Iran, a subject that remains largely underexplored in Turkish academic and policy-oriented literature. Contrary to prevalent assumptions that frame Iranian Turks as a peripheral minority or a latent separatist actor, the study argues that these communities constitute a historically embedded and structurally significant component of the Iranian state tradition. Drawing on historical analysis and qualitative field-based observations, the article demonstrates that Iranian Turks—particularly Azerbaijani Turks—have historically functioned as founding and governing elements of the Iranian polity, rather than as externally marginalized groups. The study further argues that the rise of ethnic consciousness among Iranian Turks should not be interpreted as an expression of separatist ambition, but rather as a response to linguistic invisibility, political underrepresentation, and the erosion of sectarian (Shiʿi) identity as a unifying framework. By contrasting the Iranian Turkish case with Kurdish political movements in Iran, the article highlights fundamental asymmetries in state–society relations, patterns of mobilization, and separatist tendencies. In this context, the role of the Republic of Azerbaijan is analyzed not as a direct political model or irredentist magnet, but as a symbolic reference point that normalizes the legitimacy of Turkic identity without generating widespread demands for secession. The article concludes that equating the Iranian Turkish issue with the Kurdish question constitutes an analytical error and may lead to misguided policy assessments. Instead, Iranian Turks should be understood as a community seeking recognition and inclusion within the existing state framework rather than its dissolution. Accordingly, the article argues that conflating the Iranian Turkish issue with the Kurdish question constitutes an analytical and strategic misreading, obscuring the former’s fundamentally non-separatist character and its demand for recognition within, rather than outside of, the Iranian state framework.

Keywords: Iranian Turks; Azerbaijani Turks; ethnic consciousness; state–society relations; separatism; Iran; Azerbaijan Republic; Kurdish question; identity politics


 

GİRİŞ

İran, çok etnik unsurlu ve çok dilli toplumsal yapısına karşın bu çeşitliliği siyasal ve akademik tartışmalarda sınırlı ölçüde görünür kılan ülkelerden biridir. Türkiye’de ise İran’daki etnik yapı büyük ölçüde Kürt sorunu üzerinden okunmakta ve İran’daki Türk kökenli nüfus ya ikincil bir unsur olarak ele alınmakta ya da neredeyse tümüyle ihmal edilmektedir. Oysa İran’daki Türkler, sayısal büyüklükleri, tarihsel konumları ve güncel siyasal tutumları itibarıyla İran’ın iç dengelerini anlamada merkezi bir öneme sahiptir.

İran’daki başlıca etnik gruplar şunlardır: Farslar (%65), Azerbaycan Türkleri (%16), Kürtler (%7), Lurlar (%6), Araplar (%2), Beluciler (%2), Türkmenler (%1), Kaşkay ve diğer Türkler (%1), Ermeniler, Asuriler ve Gürcüler (%1’den az).

Şekil 1: İran’daki etnik gruplar ve yerleşim yerleri

Mevcut kestirimlere göre İran’daki Türk kökenli nüfus 20 ila 30 milyon arasında değişmekte ve ülke nüfusunun yaklaşık dörtte birinden fazlasını oluşturmaktadır. Azerbaycan Türkleri başta olmak üzere Kaşkaylar, Türkmenler ve diğer Türk boyları, İran’ın yalnızca sınır bölgelerinde değil, Tebriz, Urmiye, Erdebil, Zencan gibi tarihsel ve ekonomik açıdan stratejik merkezlerde yoğunlaşmıştır. Bu durum, İran Türklerini klasik anlamda “çevresel bir azınlık” olmaktan çıkararak, ülkenin toplumsal ve siyasal dokusunu kurucu unsurlarından biri durumuna getirmektedir.

İran’daki Türklerin tarihsel konumu, Ortadoğu’daki birçok etnik grubun deneyiminden belirgin biçimde ayrılmaktadır. Safevilerden Kaçarlar’a uzanan Türk kökenli hanedanlar, yalnızca İran’ı yönetmekle kalmamış ve devletin kurumsal yapısını, sınırlarını ve mezhepsel kimliğini şekillendirmiştir. Bu tarihsel miras, İran Türklerinin kendilerini devlet dışı ya da sonradan eklemlenmiş bir topluluk olarak görmemelerine yol açmıştır. Dolayısıyla İran Türkleri açısından temel sorun İran devletiyle varoluşsal bir kopuş değil, bu devlet içinde kültürel ve siyasal temsil yeteneği kazanma sorunudur.

Buna karşılık İran’daki Türk kimliği, özellikle dil siyasaları bağlamında kamusal alanda sınırlı bir görünürlüğe sahiptir. Türkçe, günlük yaşamda yaygın biçimde konuşulan canlı bir dil olmasına karşın, eğitim dili olarak tanınmamakta ve resmi statüye sahip olmamaktadır. Bu durum, dilsel asimilasyondan çok, kimlik bilincinin güçlenmesine yol açmış ve Türk kimliği zamanla yalnızca kültürel değil, aynı zamanda siyasal bir referans çerçevesi durumuna gelmiştir.

Son yıllarda İran’daki Türk toplulukları arasında gözlemlenen etnik bilincin yükselişi, çoğu zaman Türkiye’de ayrılıkçı eğilimler bağlamında yorumlanmaktadır. Ancak bu yaklaşım, İran Türklerinin siyasal tutumlarını indirgemeci bir bakışla ele almaktadır. Alandan elde edilen gözlemler ve toplumsal eğilimler, İran Türkleri arasında baskın olan talebin ayrışma değil, tanınma, eşit yurttaşlık ve kültürel görünürlük olduğunu göstermektedir. Etnik kimlik, bu bağlamda, doğrudan bir devletleşme projesinden çok, mevcut rejime yönelik hoşnutsuzluğun ve temsil eksikliğinin ifade edildiği bir kanal işlevi görmektedir.

Şekil 2: İran’daki Kürt yerleşim bölgeleri

İran’daki Türk kökenli nüfus, sıklıkla homojen bir etnik blok olarak algılansa da gerçekte farklı tarihsel, coğrafi ve toplumsal özelliklere sahip gruplardan oluşmaktadır. Bu gruplar arasında en kalabalık olanı Azerbaycan Türkleridir. Azerbaycan Türkleri, Tebriz, Erdebil, Zencan ve Urmiye başta olmak üzere İran’ın kuzeybatısındaki kentlerde yoğunlaşmakta ve bu bölgelerde yer yer çoğunluk nüfusu oluşturmaktadır. Bu coğrafya, tarihsel olarak İran’ın siyasal, ticari ve kültürel merkezlerinden biri olagelmiştir.

İran’daki bir diğer önemli Türk topluluğu Kaşkaylardır. Ağırlıklı olarak İran’ın güneyinde, özellikle Şiraz ve çevresinde yaşayan Kaşkaylar, göçebe veya yarı göçebe bir toplumsal mirasa sahiptir. Kaşkay kimliği, aşiret yapıları ve geleneksel yaşam biçimleriyle şekillenmiş olup, İran Türklerinin çeşitliliğini yansıtan önemli bir örnek oluşturmaktadır. Kuzeydoğu İran’da, Türkmenistan sınır hattında yaşayan Türkmenler ise hem etnik hem de coğrafi bakımdan farklı bir Türk topluluğunu temsil etmektedir.

Bunların yanı sıra Afşarlar, Şahsevenler ve daha küçük ölçekli diğer Türk grupları da İran’ın farklı bölgelerine dağılmış durumdadır. Bu tablo, İran’daki Türk varlığının tek merkezli veya tek tip bir yapıdan çok, geniş bir coğrafyaya yayılan ve farklı tarihsel deneyimlere sahip çok katmanlı bir toplumsal yapı olduğunu göstermektedir.

Bu grupların büyük çoğunluğu mezhepsel olarak Şii’dir ve bu durum, İran’daki Türklerin tarihsel olarak devletle kurdukları ilişkinin niteliğini belirleyen temel unsurlardan biridir. Safevilerden Afşarlara ve Kaçarlara uzanan Türk kökenli hanedanlar, İran devlet geleneğinin oluşumunda ve sürekliliğinde belirleyici rol oynamış ve yalnızca yönetici elit olarak değil, aynı zamanda devletin kurucu unsurları olarak tarih sahnesinde yer almıştır. Bu tarihsel arka plan, İran Türklerini Kürtler ya da Beluciler gibi uzun süre devlet yapısının dışında kalmış topluluklardan ayırmaktadır.

Dolayısıyla İran’daki Türk kökenli topluluklar, kendilerini tarihsel olarak “devlet dışı” ya da merkeze yabancı bir unsur olarak değil, İran siyasal yapısının oluşumuna katkıda bulunmuş kurucu bir toplumsal bileşen olarak algılamaktadır. Bu algı, İran Türklerinin güncel siyasal taleplerinin ayrılıkçı bir karakter taşımamasının ve daha çok tanınma, eşit yurttaşlık ve kültürel görünürlük ekseninde şekillenmesinin temel nedenlerinden biridir.

Bu çalışma, İran’daki Türkleri homojen bir ayrılıkçı aktör olarak ele alan yaklaşımları sorgulamakta ve Türk etnik bilincinin niteliğini, sınırlarını ve siyasal yönelimlerini çözümleyici bir çerçevede incelemeyi amaçlamaktadır. İran Türklerinin Kürt siyasal hareketiyle aynı bağlamda değerlendirilmesinin yarattığı kavramsal sorunlara dikkat çeken bu makale, İran’daki etnik devingenlerin ancak tarihsel, mezhepsel ve siyasal farklılıklar gözetilerek anlaşılabileceğini savunmaktadır.

Bu çalışma, etnik kimliği sabit bir ait olma değil, devlet–toplum ilişkileri bağlamında şekillenen devingen bir süreç olarak ele almaktadır.

İRAN’DAKİ TÜRKLER: GÖRÜNMEZ ÇOĞUNLUK

Sayı, coğrafya ve temel gerçeklik

İran’daki Türk kökenli nüfus, farklı akademik ve resmi olmayan kestirimlere göre 20 ila 30 milyon arasında değişmekte olup, bu rakam İran nüfusunun yaklaşık %25–35’ine karşılık gelmektedir. Buna karşılık Türkiye’de İran’daki Türk varlığı çoğu zaman eksik ya da indirgemeci biçimde ele alınmakta ve söz konusu topluluk yanlış olarak “Azeri azınlık”, “sınır bölgesi halkı” ya da “etnik alt grup” gibi kavramsallaştırmalarla tanımlanmaktadır. Bu tür yaklaşımlar, İran’daki Türklerin toplumsal ve siyasal ağırlığını yansıtmaktan uzaktır. Gerçekte İran’daki Türkler, yalnızca sınır çizgisinde yaşayan bir topluluk değildir. Azerbaycan Türkleri başta olmak üzere Türk nüfus, ülkenin kuzeybatısından güneyine uzanan geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Tebriz, Urmiye, Erdebil ve Zencan gibi kentlerde Türkler yer yer çoğunluk nüfusu oluşturmakta ve Kaşkay Türkleri aracılığıyla İran’ın iç bölgelerine kadar uzanan bir demografik süreklilik gözlemlenmektedir. Bu durum, İran Türklerini klasik anlamda “çevresel” ya da “marjinal” bir azınlık olmaktan çıkararak, ülkenin toplumsal yapısının merkezi unsurlarından biri durumuna getirmektedir.

Şekil 3: İran’daki Türksel kökenlileri yerleşim yerleri

Tarihsel konum: Azınlık değil, kurucu unsur

İran’daki Türkleri anlamanın temel koşulu, bu topluluğun İran devlet geleneğiyle kurduğu tarihsel ilişkiyi doğru kavramaktan geçmektedir. İran Türkleri, devlet yapısının dışında kalmış ya da sonradan sisteme eklemlenmiş bir topluluk değildir. Safeviler, Afşarlar ve Kaçarlar gibi Türk kökenli hanedanlar, yalnızca İran’ı yönetmekle kalmamış, devletin sınırlarını şekillendirmiş, siyasal kurumlarını oluşturmuş ve Şiiliği devlet dini durumuna getirerek İran’ın mezhepsel kimliğini belirlemiştir. Bu tarihsel arka plan, İran Türklerinin kendilerini “sonradan eklenmiş” ya da “kurucu olmayan” bir unsur olarak algılamamalarına yol açmıştır. Tam tersine, İran Türkleri toplu hafızalarında devleti kuran ve yöneten bir özne olma bilincini korumaktadır. Bu özellik, onları Kürtler ya da Beluciler gibi uzun süre devlet yapısının dışında kalmış topluluklardan belirgin biçimde ayırmakta ve güncel siyasal tutumlarını anlamada anahtar bir rol oynamaktadır.

Dilsel gerçeklik: Konuşulan ama tanınmayan bir dil

İran Türkleri günlük yaşamda Türkçeyi -özellikle Azerbaycan Türkçesini- etkili ve yaygın biçimde kullanmaktadır. Ev içi iletişimden çarşıya, pazardan toplumsal ilişkilere kadar gündelik yaşamın temel dili Türkçedir. Buna karşın Türkçe, İran’da ne eğitim dili olarak tanınmakta ne de resmi bir statüye sahip bulunmaktadır. Dil, yazılı ve kurumsal alanın büyük ölçüde dışında tutulmakta ve kamusal görünürlüğü sistemli biçimde sınırlandırılmaktadır. Bu durum, dilin toplumsal yaşamdan silinmesine yol açmamış, aksine, Türk kimliğinin daha bilinçli ve dirençli bir biçimde sahiplenilmesine neden olmuştur. Türkçe, bu bağlamda “yaşayan fakat resmi olarak tanınmayan” bir dil niteliği kazanmış ve dilsel kısıtlama, asimilasyondan çok kimlik bilincinin güçlenmesini beraberinde getirmiştir.

Mezhep sorunu: Birleştirici unsurun aşınması

İran’daki Türk kökenli toplulukların büyük çoğunluğu mezhepsel olarak Şii’dir. Uzun yıllar boyunca bu ortak mezhepsel kimlik, Türklerle İran devleti arasındaki ilişkiyi yumuşatan ve Fars–Türk gerilimini sınırlayan bir unsur işlevi görmüştür. Ancak son yıllarda Şiiliğin giderek devlet ideolojisiyle özdeşleşmesi, mezhebin toplumsal birleştirici rolünü zayıflatmıştır. Özellikle genç kuşaklar arasında dinsel meşruluğun aşınması ve rejime yönelik eleştirilerin artmasıyla birlikte mezhep, kimlik belirleyici bir unsur olmaktan uzaklaşmaktadır. Bu bağlamda İran Türkleri arasında sıkça dile getirilen “Bizi tanımlayan şey mezhep değil, kimliktir” ifadesi, ayrılıkçı bir talebi değil, rejimle kurulan ilişkinin temsil ve eşitlik temelinde sorgulanmasını yansıtmaktadır.

Siyasal tutum: Ayrılıkçı değil, uzak

Türkiye’de yaygın olan “İran Türkleri gizli ayrılıkçıdır” yönündeki kanı, alandan elde edilen gözlemler ve toplumsal tutumlarla örtüşmemektedir. İran Türkleri arasında baskın eğilim, İran’dan kopmak ya da bağımsız bir siyasal yapı oluşturmak değil, İran içinde tanınmak, eşit yurttaşlık temelinde kabul görmek ve kültürel-dilsel görünürlük elde etmektir. Bununla birlikte bu tutum, devletin varlığını sürdürebilmesi ve merkezi otoritenin tümüyle çökmemesi koşuluna bağlıdır. Mevcut durumda İran Türkleri, statükoyu eleştiren ancak onu yıkmaya yönelmeyen, uzak ve temkinli bir siyasal tavır benimsemektedir.

“Turan” söylemi: Yanlış okunan bir kavram

Türkiye’de “Turan” kavramı çoğu zaman jeopolitik genişleme ya da devletleşme projesi bağlamında yorumlanmaktadır. Oysa İran Türkleri açısından Turan söylemi, siyasal bir programdan çok simgesel bir anlam taşımaktadır. Bu söylem, görünmezliğe karşı bir ait olma ve onur ifadesi olarak işlev görmekte ve toplu kimliğin kültürel bir referans noktası durumuna gelmektedir. Bu nedenle Turan söylemi yüksek sesle dile getirilmesine karşın, somut bir siyasal karşılığa sahip değildir. İran Türklerini anlamada bu ayrımın göz ardı edilmesi, etnik bilincin doğasının yanlış yorumlanmasına yol açmaktadır.

Değerlendirmek gerekirse, bölümün ortaya koyduğu temel bulgular şu şekilde özetlenebilir: İran’daki Türkler, sayısal ve tarihsel açıdan bir azınlık değil, büyük ve köklü bir toplumsal unsurdur. Bu topluluk içinde ayrılıkçı taleplerden çok tanınma ve eşitlik arayışı öne çıkmaktadır. Yükselen etnik bilinç, bir devletleşme projesinden çok, rejime yönelik hoşnutsuzluğun ve temsil eksikliğinin ifade edildiği bir dile dönüşmüştür. Bu nedenle İran Türklerinin Kürt sorunuyla aynı çözümleyici çerçevede ele alınması hem tarihsel hem de siyasal açıdan ciddi bir kavramsal hata oluşturmaktadır.

Bu bağlamda çalışma, İran’daki Türk kökenli nüfusu homojen bir topluluk olarak ele almaktan özellikle kaçınmaktadır. Azerbaycan Türkleri başta olmak üzere Kaşkaylar, Türkmenler ve diğer Türk toplulukları, farklı tarihsel ve coğrafi deneyimlere sahip olmalarına karşın, mezhepsel ve siyasal bakımdan İran devlet geleneğiyle özgün bir ilişki kurmuşlardır. Bu çok katmanlı yapı, İran Türklerinin güncel etnik bilincini ve siyasal tutumlarını anlamada temel bir çözümleyici zemin sunmaktadır.

Amaç ve Kapsam

Bu çalışmanın temel amacı, İran’daki Türk kökenli toplulukların etnik kimlik algılarını, siyasal tutumlarını ve İran devletiyle kurdukları tarihsel ilişkiyi çözümleyici bir çerçevede incelemektir. Türkiye’deki akademik yazında büyük ölçüde ihmal edilen İran Türkleri sorunu çoğu zaman ayrılıkçı eğilimler ya da bölgesel jeopolitik senaryolar üzerinden ele alınmakta ve bu yaklaşım, söz konusu toplulukların toplumsal ve siyasal gerçekliğini yansıtmakta yetersiz kalmaktadır. Bu çalışma, İran Türklerini homojen ve tek yönlü bir siyasal aktör olarak ele alan yaklaşımları sorgulamayı hedeflemektedir.

Çalışmanın bir diğer amacı, İran’daki Türk etnik bilincinin niteliğini ve sınırlarını ortaya koymaktır. Bu bağlamda etnik bilincin, bağımsızlık ya da ayrışma yöneliminden çok, kültürel tanınma, eşit yurttaşlık ve siyasal temsil taleplerinin ifade edildiği bir kanal olarak nasıl işlev gördüğü incelenmektedir. Makale, etnik kimliğin İran’daki mevcut rejime yönelik hoşnutsuzluğun bir yansıması durumuna gelmesini, tarihsel ve toplumsal bağlamı içinde değerlendirmektedir.

Bunun yanı sıra çalışma, İran’daki Türkler ile Kürt siyasal hareketi arasındaki farkları karşılaştırmalı bir bakış açısıyla ele alarak, bu iki grubun aynı çözümleyici çerçevede değerlendirilmesinin yarattığı kavramsal sorunlara dikkat çekmektedir. Kürt ayrılıkçılığının tarihsel sürekliliği ile Türk etnik bilincinin tepkili ve savunmacı karakteri arasındaki asimetri, İran’daki etnik fay hatlarının geleceğine ilişkin tartışmalar açısından önemli bir referans noktası sunmaktadır.

Son olarak bu makale, İran’daki etnik devingenlerin Türkiye açısından taşıdığı stratejik anlamı değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Türkiye’nin İran Türkleri ve Kürt sorunu karşısındaki temkinli tutumu, normatif bir bakıştan çok devlet aklı ve güvenlik öncelikleri çerçevesinde ele alınmakta ve İran’daki etnik gelişmelerin Türkiye’nin bölgesel siyasaları üzerindeki olası etkileri tartışılmaktadır.

Hedefler

Bu çalışmanın temel hedefleri aşağıda sıralanmaktadır:

İran’daki Türk kökenli toplulukların toplumsal ve siyasal konumunu görünür kılmak ve bu grupların Türkiye’deki akademik yazındaki sınırlı ve indirgemeci temsillerini sorgulamak.

İran Türkleri arasında yükselen etnik bilincin niteliğini çözümlemek, bu bilincin ayrılıkçı bir yönelim mi yoksa mevcut rejime yönelik bir tepki biçimi mi olduğunu tarihsel ve toplumsal bağlam içinde değerlendirmek.

İran Türklerini uyum içinde bir siyasal aktör olarak ele alan yaklaşımların sınırlarını ortaya koymak, Azerbaycan Türkleri, Kaşkaylar, Türkmenler ve diğer Türk toplulukları arasındaki farklılıkları çözümleyici çerçevede ele almak.

İran’daki Türk ve Kürt etnik hareketlerini karşılaştırmalı bir bakış açısıyla incelemek, bu iki grubun devletle kurduğu ilişkinin tarihsel, mezhepsel ve siyasal açıdan neden farklılaştığını ortaya koymak.

Kürt ayrılıkçılığının İran’daki etnik dengeler üzerindeki etkisini değerlendirmek, bu sürecin İran Türkleri arasında savunmacı ve tepkili bir etnik bilinci nasıl tetiklediğini çözümlemek.

İran’daki etnik devingenliklerin Türkiye açısından taşıdığı stratejik anlamı tartışmak, Türkiye’nin temkinli yaklaşımının arkasındaki güvenlik ve devlet aklı boyutunu çözümleyici bir zeminde ele almak.

İran’ın geleceğine ilişkin olası senaryolarda Türk ve Kürt etnik hareketlerinin oynayabileceği rollere ilişkin kavramsal bir çerçeve sunmak ve bu senaryoların bölgesel kararlılık üzerindeki olası etkilerine dikkat çekmek.

Araştırma Soruları

Bu çalışma, aşağıdaki temel araştırma sorularına yanıt aramaktadır:

İran’daki Türk kökenli toplulukların etnik kimlik algısı nasıl şekillenmektedir?

Bu kimlik algısı tarihsel miras, dilsel uygulamalar ve güncel siyasal gelişmelerle nasıl ilişkilidir?

İran Türkleri arasında gözlemlenen etnik bilinç, ayrılıkçı bir siyasal yönelimi mi ifade etmektedir, yoksa mevcut İran rejimine yönelik bir hoşnutsuzluğun kimlik dili durumuna gelmesi midir?

Mezhepsel ait olma (Şiilik), İran Türklerinin devletle kurduğu ilişkiyi günümüzde ne ölçüde belirlemektedir?

Mezhebin birleştirici rolü zayıflamış mıdır?

İran’daki Türk kökenli topluluklar uyumlu bir siyasal aktör olarak ele alınabilir mi?

Azerbaycan Türkleri, Kaşkaylar ve Türkmenler arasında etnik bilinç ve siyasal tutumlar açısından ne tür farklılıklar bulunmaktadır?

İran’daki Kürt siyasal hareketleri ile Türk etnik bilinci arasındaki temel farklar nelerdir?

Bu farklar, ayrılıkçılık eğilimleri açısından nasıl bir asimetri yaratmaktadır?

Kürt ayrılıkçılığının ve sınır aşan Kürt hareketlerinin İran’ın etnik dengeleri üzerindeki etkisi nedir?

Bu durum İran Türkleri arasında nasıl bir tepki ve algı üretmektedir?

Türkiye’nin İran’daki Türk ve Kürt sorunlarına yönelik temkinli yaklaşımı nasıl açıklanabilir?

Bu tutum, Türkiye açısından hangi stratejik önceliklere dayanmaktadır?

YÖNTEM

Bu çalışma, nitel araştırma yöntemine dayalı betimleyici ve karşılaştırmalı bir çözümleme olarak tasarlanmıştır. Araştırmada nicel veri üretimine yönelik bir alan çalışması yapılmamış, bunun yerine tarihsel kaynaklar, ikincil yazın, alan gözlemleri ve söylem çözümlemesi birlikte kullanılarak çok katmanlı bir çözümleme çerçevesi oluşturulmuştur.

Çalışmanın temel veri kaynaklarını, İran’daki Türk kökenli topluluklara ilişkin mevcut akademik yazın, İran’ın etnik yapısı ve siyasal sistemi üzerine yapılan tarihsel ve sosyolojik çalışmalar, resmi belgeler ve konuya ilişkin açık kaynaklar oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra, yazarın İran’ın farklı bölgelerine gerçekleştirdiği geziler sırasında edindiği doğrudan gözlemler ve gündelik yaşama ilişkin izlenimler, çalışmaya bağlamsal derinlik kazandırmak amacıyla çözümleme kapsamına alınmıştır. Bu gözlemler, sistemli bir alan araştırması niteliği taşımamakla birlikte, yazında sıklıkla göz ardı edilen toplumsal algıların anlaşılmasına katkı sağlamaktadır.

Araştırmada, İran’daki Türk kökenli topluluklar uyumlu bir grup olarak ele alınmamış ve Azerbaycan Türkleri, Kaşkaylar ve Türkmenler başta olmak üzere farklı Türk toplulukları arasındaki tarihsel, coğrafi ve toplumsal farklılıklar karşılaştırmalı bir bakış açısıyla değerlendirilmiştir. Bu karşılaştırma, etnik kimlik algısı, dil kullanımı, mezhepsel ait olma ve siyasal tutumlar gibi çözümleyici değişkenler üzerinden yürütülmüştür.

Çalışmanın bir diğer yöntemsel boyutu, İran’daki Türk etnik bilinci ile Kürt siyasal hareketleri arasındaki farkların çözümlenmesidir. Bu kapsamda Kürt hareketleri, ayrılıkçılık, silahlı örgütlenme ve sınır aşan siyasal ağlar gibi ölçütler üzerinden incelenmiş ve İran Türklerinin siyasal tutumlarıyla karşılaştırılarak iki grup arasındaki yapısal asimetri ortaya konulmuştur.

Son olarak, araştırma sonuçları Türkiye’nin bölgesel siyasaları ve güvenlik öncelikleri bağlamında yorumlanmış ve İran’daki etnik devingenliklerin Türkiye açısından taşıdığı stratejik anlam, normatif bir tutumdan çok çözümleyici bir çerçeve içinde ele alınmıştır. Bu yöntemsel yaklaşım, çalışmanın betimleyici olduğu kadar açıklayıcı bir nitelik taşımasını amaçlamaktadır.

KURAMSAL ÇERÇEVE

Bu çalışma, etnik kimliği sabit ve değişmez bir ait olma biçimi olarak değil, tarihsel, siyasal ve toplumsal koşullar altında yeniden üretilen bir olgu olarak ele almaktadır. Bu bağlamda etnik kimlik, yalnızca kültürel farklılıkların ifadesi değil, aynı zamanda devletle kurulan ilişkinin niteliğine bağlı olarak şekillenen siyasal bir tutum alanı olarak değerlendirilmiştir.

Çalışmada, İran’daki Türk kökenli topluluklar “ayrılıkçı etnik hareketler” kategorisi içinde değil, tanınma ve temsil talepleri üzerinden konumlandırılan toplumsal aktörler olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, etnik kimliğin doğrudan devlet karşıtı bir proje üretmek zorunda olmadığı, aksine, merkezi otoriteyle kurulan ilişkinin sınırları içinde tepkili ve savunmacı bir nitelik kazanabileceği varsayımına dayanmaktadır.

Ayrıca çalışma, etnik bilincin yükselişini yalnızca iç devingenlerle değil, çevresel tehdit algıları ve karşılaştırmalı etnik ilişkiler bağlamında ele almaktadır. Bu çerçevede Kürt siyasal hareketlerinin İran’daki görünürlüğü ve sınır aşan niteliği, Türk etnik bilincinin şekillenmesinde önemli bir dış referans noktası olarak değerlendirilmiştir.

Son olarak, merkez–çevre ilişkileri yaklaşımı, İran’daki etnik grupların devletle kurduğu farklı ilişki biçimlerini açıklamak için çözümleyici bir araç olarak kullanılmıştır. İran Türklerinin tarihsel olarak merkezle bütünleşik bir konumda yer alması, bu grubun siyasal taleplerinin ayrılıkçılıktan çok tanınma ve görünürlük ekseninde şekillenmesini açıklayan temel etmenlerden biri olarak ele alınmaktadır.

ÇÖZÜMLEME

İran’daki Türk Kökenli Topluluklarda Etnik Kimlik Algısının Oluşumu

Bu çalışmanın ilk araştırma sorusu, İran’daki Türk kökenli toplulukların etnik kimlik algısının nasıl şekillendiğini ve bu algının hangi tarihsel ve toplumsal devingenlerle beslendiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır. İran Türkleri açısından etnik kimlik, tek boyutlu ve sabit bir ait olma biçimi değil, tarihsel hafıza, gündelik uygulamalar ve siyasal bağlamın etkileşimiyle oluşan çok katmanlı bir olgudur.

Tarihsel düzlemde İran Türklerinin kimlik algısı, “azınlık bilinci”nden çok “kurucu unsur” hafızasına dayanmaktadır. Safevilerden Kaçarlara uzanan Türk kökenli hanedanlar, yalnızca İran’ı yöneten siyasal elitler değil, aynı zamanda İran devlet geleneğinin kurumsal çerçevesini şekillendiren aktörlerdir. Bu tarihsel süreklilik, İran Türklerinin kendilerini devletin dışında ya da karşısında konumlandırmalarını büyük ölçüde engellemiştir. Dolayısıyla İran Türklerinde etnik kimlik, devletle ontolojik bir kopuşu değil, devlet içindeki yerin tanınmasına yönelik bir bilinç biçimini ifade etmektedir.

Toplumsal düzeyde ise etnik kimlik algısının en belirgin taşıyıcısı dildir. Azerbaycan Türkçesi başta olmak üzere Türkçe, İran Türkleri arasında gündelik yaşamın temel iletişim aracıdır. Ev içi ilişkilerde, ticarette ve yerel toplumsal ağlarda Türkçenin yaygın biçimde kullanılması, etnik kimliğin sürekli yeniden üretilmesini sağlamaktadır. Buna karşın Türkçenin eğitim ve resmi alanlardan dışlanması, dilin kamusal görünürlüğünü sınırlamakta ve bu durum kimlik algısını zayıflatmak yerine, tersine, savunmacı bir bilinç biçimine dönüştürmektedir. Türkçe, bu bağlamda yalnızca bir iletişim aracı değil, tanınmamanın simgesi durumuna gelmektedir.

Siyasal bağlam, etnik kimlik algısının güncel biçimini belirleyen üçüncü temel etmendir. İran İslam Cumhuriyeti’nin merkezileşmiş ve ideolojik yapısı, özellikle son yıllarda genç kuşaklar arasında rejime yönelik bir uzaklık yaratmıştır. Bu uzaklık, doğrudan ayrılıkçı bir siyasal talep üretmekten çok, etnik kimliğin rejim eleştirisinin dili durumuna gelmesine yol açmaktadır. Mezhepsel ait olmanın (Şiilik) devlet ideolojisiyle özdeşleşmesi, daha önce kimliği yumuşatan bir unsurken, günümüzde etnik kimliğin öne çıkmasına zemin hazırlamaktadır.

Bu çerçevede İran Türklerinde etnik kimlik algısı ne yalnızca kültürel bir ait olma ne de doğrudan siyasal bir kopuş talebi olarak tanımlanabilir. Kimlik, tarihsel meşruluk bilinci, dilsel süreklilik ve rejime yönelik hoşnutsuzluğun kesişim noktasında şekillenmektedir. Bu durum, İran Türklerinin etnik bilincini tepkili, bağlamsal ve büyük ölçüde savunmacı bir karaktere büründürmektedir.

Sonuç olarak İran’daki Türk kökenli topluluklarda etnik kimlik algısı tarihsel olarak devlete ait olma duygusunu koruyan, toplumsal düzeyde dil üzerinden yeniden üretilen ve siyasal bağlamda rejimle uzak ama kopuşçu olmayan bir yapıya sahiptir. Bu özgün yapı, İran Türklerinin diğer etnik gruplarla, özellikle Kürtlerle, aynı çözümleyici çerçevede ele alınamayacağını açık biçimde ortaya koymaktadır.

İran Türklerinde Etnik Bilinç: Ayrılıkçı Bir Yönelim mi, Rejime Yönelik Bir Tepki mi?

İran’daki Türk kökenli topluluklar arasında son yıllarda gözlemlenen etnik bilincin niteliği, sıklıkla ayrılıkçılık tartışmalarıyla ilişkilendirilmektedir. Ancak bu yorum, etnik bilincin ortaya çıktığı toplumsal ve siyasal bağlam yeterince dikkate alınmadan yapıldığında indirgemeci bir nitelik taşımaktadır. Bu bölüm, İran Türkleri arasında yükselen etnik bilincin, bağımsızlık ya da ayrışma beklentisinden çok, mevcut İran rejimine yönelik bir hoşnutsuzluğun ifade biçimi olarak ortaya çıktığını savunmaktadır.

İran Türklerinde etnik bilincin belirginleşmesi, tarihsel olarak devletle bütünleşik bir konumda bulunan bir topluluğun “dışlanmışlık” duygusuyla karşı karşıya kalmasıyla doğrudan ilişkilidir. Dilin kamusal alandan sistemli biçimde dışlanması, yerel kültürel simgelerin görünmez kılınması ve merkezi yönetimin Farsça merkezli kimlik kurulması, özellikle genç kuşaklar arasında temsil edilmediği duygusunu güçlendirmiştir. Bu durum, etnik bilinci, siyasal bir kopuş talebinden çok, tanınmama durumuna verilen bir tepkiye dönüştürmektedir.

Bu bağlamda etnik bilinç, İran Türkleri açısından bir “gelecek projesi”nden çok bir “mevcut duruma itiraz” niteliği taşımaktadır. Ayrılıkçı hareketlerde sıklıkla gözlemlenen örgütlü siyasal yapılar, silahlı savaşım uygulamaları veya açık bağımsızlık söylemleri, İran Türkleri arasında yaygın ve kurumsallaşmış bir karşılık bulmamaktadır. Aksine, etnik söylem daha çok kültürel alanla sınırlı kalmakta ve dil, tarih ve simgeler üzerinden kendini ifade etmektedir.

Bu durumun bir diğer belirleyici boyutu, İran Türklerinin devletin olası çözülme senaryolarına yönelik temkinli tutumudur. İran’dan kopuş fikri, geniş kitleler açısından belirsizlik, kaos ve dış müdahale riskleriyle özdeşleştirilmektedir. Bu nedenle etnik bilincin yükselişi, devletin tümüyle reddi değil, devletin mevcut yapısına uzaklık koyma biçiminde ortaya çıkmaktadır. Rejime duyulan hoşnutsuzluk, devlet fikrinden kopuşa dönüşmemiştir.

Öte yandan, bölgesel gelişmeler ve İran’daki Kürt hareketlerinin artan görünürlüğü, Türk etnik bilincinin savunmacı karakterini daha da pekiştirmiştir. Kürt ayrılıkçılığının sınır aşan boyutu ve silahlı örgütlenme deneyimi, İran Türkleri açısından hem bir karşılaştırma hem de bir uyarı çerçevesi oluşturmaktadır. Bu durum, Türk etnik bilincini ayrılıkçı bir çizgide değil, mevcut sınırlar içinde kalmayı tercih eden bir refleks alanına yöneltmektedir.

Sonuç olarak İran Türkleri arasında yükselen etnik bilinç, ayrılıkçı bir siyasal programdan çok, rejimin merkezileşmiş ve ideolojik yapısına yönelik bir hoşnutsuzluğun kimlik dili durumuna gelmesidir. Bu bilinç, devletle bağları koparmayı değil, bu bağların niteliğini yeniden tanımlamayı hedefleyen tepkili ve bağlamsal bir karakter taşımaktadır. Bu yönüyle İran Türklerinin etnik talepleri, ayrılıkçı etnik hareketlerden çözümleyici olarak ayrılmaktadır.

Mezhepsel Ait Olmanın (Şiilik) İran Türklerinin Kimlik ve Siyasal Tutumları Üzerindeki Rolü

İran’daki Türk kökenli toplulukların kimlik ve siyasal tutumlarını anlamada mezhepsel ait olma, uzun yıllar boyunca belirleyici bir unsur olarak değerlendirilmiştir. İran Türklerinin büyük çoğunluğunun Şii olması, bu topluluğun İran devletiyle uyumlu ve bütünleşik bir ilişki kurmasını kolaylaştıran temel etmenlerden biri olarak görülmüştür. Ancak son dönemde bu mezhepsel bağın işlevi ve etkisi belirgin biçimde dönüşmektedir.

Tarihsel olarak Şiilik, İran Türkleri açısından yalnızca dinsel bir ait olma değil, aynı zamanda siyasal meşruluğun da taşıyıcısı olmuştur. Safeviler döneminde Şiiliğin devlet dini durumuna getirilmesi, Türk kökenli hanedanların İran devletinin kurucu aktörleri olarak konumlanmasını sağlamış ve bu durum mezhebi, etnik farklılıkları aşan bir üst kimlik unsuru durumuna getirmiştir. Bu tarihsel miras, uzun süre Fars–Türk gerilimini yumuşatan ve etnik taleplerin bastırılmasını kolaylaştıran bir zemin yaratmıştır.

Ancak İran İslam Cumhuriyeti döneminde Şiiliğin dinsel bir çerçeveden çıkarılarak ideolojik ve siyasal bir aygıta dönüştürülmesi bu birleştirici işlevi aşındırmıştır. Mezhebin devlet ideolojisiyle özdeşleşmesi, özellikle genç kuşaklar arasında Şiiliğin meşruluğunu zayıflatmış ve mezhepsel ait olma, etnik kimliği geri plana iten bir unsur olmaktan çıkmıştır. Bu dönüşüm, mezhebin kapsayıcı değil, ayrıştırıcı bir algı üretmesine yol açmıştır.

Bu bağlamda İran Türkleri arasında giderek yaygınlaşan bir söylem dikkat çekmektedir: Kimliği tanımlayan temel unsurun mezhep değil, etnik ait olma olduğu vurgusu. Bu söylem, din karşıtlığından çok, devletin mezhebi siyasallaştırmasına yönelik bir uzaklaşmanın ifadesidir. Şiilik, bireysel inanç düzeyinde varlığını korurken, toplu kimlik oluşturulmasında merkezi konumunu büyük ölçüde kaybetmektedir.

Mezhepsel ait olmanın etkisinin azalması, İran Türklerinin siyasal tutumlarını daha görünür biçimde etnik talepler üzerinden ifade etmelerine olanak tanımıştır. Daha önce mezhep çatısı altında bastırılan dil, kültür ve temsil talepleri, mezhebin birleştirici gücünü yitirmesiyle birlikte açık biçimde dile getirilmeye başlanmıştır. Bu durum, etnik bilincin yükselişini tetikleyen önemli bir yapısal etmen olarak öne çıkmaktadır.

Sonuç olarak Şiilik, İran Türklerinin devletle ilişkisini belirleyen temel bağlayıcı unsur olma özelliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Mezhep, etnik kimliği ikincilleştiren bir üst çerçeve olmaktan çıkmış, aksine, devletle özdeşleşmesi nedeniyle etnik bilincin güçlenmesine dolaylı olarak katkı sağlayan bir etmene dönüşmüştür. Bu dönüşüm, İran Türklerinin güncel siyasal tutumlarını anlamada mezhepsel açıklamaların tek başına yetersiz kaldığını açık biçimde göstermektedir.

İran Türkleri Uyum Taşıyan Bir Siyasal Aktör müdür? Topluluklar Arası Farklılaşma

İran’daki Türk kökenli toplulukların siyasal tutumları çoğu zaman tekil ve uyum içinde bir yapı olarak ele alınmaktadır. Oysa bu yaklaşım hem sosyolojik gerçeklikle hem de tarihsel deneyimlerle örtüşmemektedir. İran Türkleri, ortak bir dil ailesi ve tarihsel hafıza paylaşmalarına karşın, farklı coğrafi, toplumsal ve siyasal bağlamlar içinde şekillenmiş çok katmanlı bir topluluklar bütünüdür. Bu nedenle “İran Türkleri” ifadesi, çözümleyici bir üst kategori olarak kullanılabilir, ancak bu kategorinin içsel farklılıkları göz ardı edildiğinde açıklayıcılığını yitirmektedir.

Azerbaycan Türkleri, nüfus büyüklükleri, kentleşme düzeyleri ve tarihsel merkezlerle kurdukları ilişki nedeniyle bu üst kategori içinde en görünür grubu oluşturmaktadır. Tebriz, Urmiye, Erdebil ve Zencan gibi kentlerde yoğunlaşan bu nüfus hem ekonomik hem de kültürel açıdan görece örgütlü bir yapıya sahiptir. Bu durum, Azerbaycan Türkleri arasında etnik bilincin daha belirgin ve simgesel düzeyde daha güçlü biçimde ifade edilmesine olanak tanımaktadır. Ancak bu görünürlük, ayrılıkçı bir siyasal yönelime otomatik olarak dönüşmemektedir. Daha çok kültürel tanınma ve dilsel görünürlük talepleri etrafında şekillenmektedir.

Kaşkaylar ise tarihsel olarak göçebe ya da yarı göçebe yaşam biçemine sahip olmaları ve İran’ın güney bölgelerinde dağınık biçimde yaşamaları nedeniyle farklı bir deneyimi temsil etmektedir. Kaşkay Türklerinde etnik bilinç, Azerbaycan Türklerine kıyasla daha çok kültürel hafıza ve geleneksel kimlik üzerinden korunmaktadır. Siyasal talepler daha sınırlı ve dolaylıdır. Devletle ilişki, çatışmacı bir çizgiden çok yerel uzlaşı uygulamaları üzerinden yürütülmektedir. Bu durum, Kaşkayların etnik kimliği güçlü biçimde saklı tutarken, siyasal alanda daha düşük profilli bir tutum sergilemelerine yol açmaktadır.

Türkmenler ise İran’ın kuzeydoğusunda, sınır bölgesinde yaşamaları ve Sünni mezhebine mensup olmaları nedeniyle farklı bir konumda yer almaktadır. Bu topluluk, mezhepsel ve coğrafi etmenlerin etkisiyle merkezi devletle daha uzak bir ilişki kurmuştur. Buna karşın Türkmenler arasında da sistemli bir ayrılıkçı hareketten söz etmek güçtür. Siyasal talepler, daha çok ekonomik geri kalmışlık ve yerel yönetim sorunları etrafında şekillenmektedir.

Bu farklılaşmalar, İran Türklerinin ortak bir etnik bilince sahip olmadığı anlamına gelmemektedir. Aksine, dil ve tarih üzerinden kurulan ortak ait olma duygusu, bu toplulukları simgesel düzeyde bir arada tutmaktadır. Ancak bu ortaklık, tek tip bir siyasal davranış üretmemekte ve her grubun devlete yaklaşımı, kendi tarihsel ve toplumsal koşulları tarafından belirlenmektedir.

Sonuç olarak İran Türkleri, ortak bir kimlik çerçevesi içinde yer alsalar da uyum içeren bir siyasal aktör olarak ele alınamazlar. Azerbaycan Türkleri, Kaşkaylar ve Türkmenler arasındaki farklılaşma, etnik bilincin düzeyi ve siyasal ifadesi bakımından belirgin asimetriler üretmektedir. Bu durum, İran Türklerine yönelik çözümlemelerin tek merkezli ve genelleyici yaklaşımlardan kaçınması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.

İran’daki Türk Etnik Bilinci ile Kürt Siyasal Hareketleri Arasındaki Temel Farklar

İran’daki etnik devingenleri anlamada en sık yapılan çözümleyici hatalardan biri, Türk ve Kürt topluluklarının aynı siyasal kategori içinde değerlendirilmesidir. Oysa bu iki grup, tarihsel konumları, devletle kurdukları ilişkiler ve siyasal taleplerinin niteliği bakımından belirgin biçimde ayrışmaktadır. Bu bölüm, İran Türkleri ile Kürt siyasal hareketleri arasındaki temel farkları karşılaştırmalı bir bakış açısıyla ele almaktadır.

İlk ve en temel fark, tarihsel devlet ilişkisi düzeyinde ortaya çıkmaktadır. İran Türkleri, Safevilerden Kaçarlara uzanan süreçte İran devlet geleneğinin kurucu ve yönetici unsurları arasında yer almıştır. Bu durum, Türk kimliğinin tarihsel olarak devletle çatışma değil, devlet içinde var olma deneyimi üzerinden şekillenmesine yol açmıştır. Kürtler ise tarihsel olarak İran devlet yapısının çevresinde kalmış ve özerk aşiret yapıları ve yerel iktidar alanları aracılığıyla merkezle uzak bir ilişki kurmuştur. Bu tarihsel ayrışma, güncel siyasal tutumların da temel belirleyicilerinden biridir.

İkinci fark, siyasal örgütlenme ve eylem içerikleri açısından belirgindir. İran’daki Kürt siyasal hareketleri, uzun süredir örgütlü yapılar, silahlı savaşım deneyimleri ve sınır aşan ağlar aracılığıyla varlık göstermektedir. PJAK gibi örgütler, yalnızca İran içi bir muhalefeti değil, bölgesel ölçekte bir Kürt siyasal hareketinin parçasını temsil etmektedir. Buna karşılık İran Türkleri arasında benzer ölçekte örgütlü, silahlı ya da kurumsallaşmış ayrılıkçı yapılar bulunmamaktadır. Siyasal ifade, büyük ölçüde kültürel ve simgesel düzeyle sınırlı kalmaktadır.

Üçüncü olarak, ayrılıkçılık fikrinin toplumsal meşruluğu iki grup arasında ciddi biçimde farklılaşmaktadır. Kürt siyasal hareketlerinde bağımsızlık ya da özerklik talepleri, belirli bir tarihsel süreklilik ve toplumsal karşılık üretmiştir. Buna karşın İran Türkleri arasında ayrılıkçılık fikri, marjinal ve sınırlı bir söylem alanında kalmaktadır. Geniş kitleler açısından ayrılık ne arzu edilen ne de gerçekçi bir siyasal hedef olarak görülmektedir. Bu durum, etnik bilincin yönünü belirleyen kritik bir farktır.

Dördüncü fark, mezhep ve kimlik ilişkisi bağlamında ortaya çıkmaktadır. İran Türklerinin büyük çoğunluğunun Şii olması, tarihsel olarak devletle bütünleşmeyi kolaylaştıran bir unsur olmuştur. Kürtler ise mezhepsel açıdan daha farklı bir yapı sergilemekte ve bu durum, etnik kimliğin mezhebin önüne geçmesini hızlandırmaktadır. Her ne kadar günümüzde mezhebin birleştirici rolü İran Türkleri açısından zayıflamış olsa da bu tarihsel miras iki grubun devlet algısını hala farklılaştırmaktadır.

Son olarak, gelecek beklentisi açısından da önemli bir ayrışma söz konusudur. Kürt siyasal hareketleri, bir siyasal düzen seçeneği ve coğrafi yapılanma fikrini canlı tutarken, İran Türklerinin etnik bilinci, mevcut devlet sınırları içinde tanınma ve görünürlük arayışıyla sınırlı kalmaktadır. Bu fark, Türk etnik bilincinin neden tepkili ve savunmacı bir karakter taşıdığını açıklamaktadır.

Sonuç olarak İran Türkleri ile Kürt siyasal hareketleri, yüzeysel benzerliklere karşılık, tarihsel kökenleri, örgütlenme biçimleri ve siyasal hedefleri bakımından derin bir asimetri sergilemektedir. Bu nedenle iki grubun aynı çözümleyici çerçevede ele alınması, İran’daki etnik devingenlerin yanlış okunmasına yol açmaktadır. İran Türklerinin etnik bilinci, Kürt ayrılıkçılığıyla değil, devletle kurulan ilişkinin dönüşümüyle açıklanmalıdır.

Kürt Ayrılıkçılığının İran’daki Etnik Dengeler ve İran Türkleri Üzerindeki Etkisi

İran’daki Kürt siyasal hareketlerinin sürekliliği ve sınır aşan niteliği, yalnızca devlet–Kürt ilişkilerini değil, İran’daki diğer etnik grupların kimlik algılarını ve siyasal tutumlarını da dolaylı biçimde etkilemektedir. Bu bağlamda Kürt ayrılıkçılığı, İran Türkleri açısından doğrudan bir siyasal modelden çok, bir tehdit algısı ve karşılaştırma çerçevesi üretmektedir.

Kürt nüfusun Irak ve Suriye kaynaklı göçlerle İran’ın batı bölgelerinde artış göstermesi, özellikle Türk nüfusun yoğun olduğu bazı illerde demografik bir baskı algısına yol açmaktadır. Bu süreç, İran Türkleri tarafından yalnızca sosyo-ekonomik bir sorun olarak değil, uzun vadeli etnik dengeleri etkileyebilecek bir gelişme olarak okunmaktadır. Devletin bu demografik hareketliliğe karşı edilgin ya da seçici bir tutum sergilediği yönündeki algı, Türk toplulukları arasında güvensizlik duygusunu derinleştirmektedir.

Bu bağlamda Kürt ayrılıkçılığı, İran Türkleri açısından iki yönlü bir etki üretmektedir. Bir yandan, silahlı savaşım ve özerklik söylemleri, Türk topluluklar için kaçınılması gereken bir yol olarak algılanmaktadır. Devletin Kürt hareketlerine karşı sert güvenlikçi refleksleri, ayrılıkçılığın yüksek bedelini somut biçimde görünür kılmaktadır. Bu durum, İran Türkleri arasında ayrılıkçı yönelimlerin toplumsal meşruluk kazanmasını engelleyen önemli bir etmendir.

Öte yandan Kürt siyasal hareketlerinin örgütlü ve görünür yapısı, İran Türkleri arasında göreli bir eşitsizlik duygusu da üretmektedir. Kürtlerin siyasal taleplerini güçlü ve toplu biçimde ifade edebilmesi, buna karşılık Türklerin dil ve kültür taleplerinin kurumsal karşılık bulamaması, etnik bilincin savunmacı bir çizgide sertleşmesine neden olmaktadır. Bu sertleşme, ayrılıkçı bir hedefe yönelmekten çok, “mevcut olanı koruma” refleksiyle şekillenmektedir.

Kürt hareketlerinin İran’daki varlığı, İran Türklerinin devletle ilişkisini de dolaylı olarak yeniden tanımlamaktadır. Devletin Kürt sorununu öncelikli bir güvenlik sorunu olarak ele alması, Türk topluluklar açısından merkezi otoritenin devamını stratejik olarak önemli kılmaktadır. Bu durum, paradoksal bir biçimde, rejime yönelik hoşnutsuzluğa karşın devletin toprak bütünlüğüne ilişkin örtük bir destek üretmektedir. İran Türkleri, Kürt ayrılıkçılığını dengeleyecek bir devlet yapısının varlığını, kendi toplu güvenlikleri açısından gerekli görmektedir.

Sonuç olarak Kürt ayrılıkçılığı, İran Türkleri için bir “ilham kaynağı” değil, aksine bir sınır çizgisi işlevi görmektedir. Bu hareket, Türk etnik bilincini ayrılıkçı bir hatta sürüklemekten çok, savunmacı, temkinli ve statükoyu tümüyle reddetmeyen bir kimlik söylemine yönlendirmektedir. Kürt sorunu, İran Türklerinin siyasal beklentilerinde kopuşun değil, denetimli uzaklığın neden tercih edildiğini açıklayan temel bağlamsal etmenlerden biridir.

Türkiye’nin İran’daki Türk ve Kürt Sorunlarına Yönelik Temkinli Yaklaşımı Nasıl Açıklanabilir?

Türkiye’nin İran’daki etnik devingenlere, özellikle Türk ve Kürt sorunlarına yönelik tutumu, kamuoyunda çoğu zaman edilginlik ya da ilgisizlik olarak yorumlanmaktadır. Oysa bu yaklaşım, normatif bir sessizlikten çok, çok katmanlı bir devlet aklı ve güvenlik akılcılığı çerçevesinde şekillenmektedir. Bu bölüm, Türkiye’nin temkinli tutumunu ideolojik değil, stratejik bir bağlam içinde ele almaktadır.

Öncelikle Türkiye açısından İran, yalnızca komşu bir ülke değil; bölgesel kararlılığın kritik unsurlarından biridir. İran’da yaşanabilecek bir devlet çözülmesi ya da sert bir etnik parçalanma süreci, Türkiye için doğrudan güvenlik riskleri üretme gizil gücüne sahiptir. Bu risklerin başında, Kürt sorununun bölgesel ölçekte derinleşmesi ve sınır aşan bir nitelik kazanması gelmektedir. Bu nedenle Türkiye, İran’daki etnik talepleri desteklemekten çok, bu taleplerin denetimsiz bir ayrışmaya evrilmesini engelleyecek bir statükoyu tercih etmektedir.

İran Türkleri sorunu, bu bağlamda Türkiye açısından özel bir duyarlılık taşımaktadır. İran’daki Türk kökenli nüfusun büyüklüğü ve coğrafi yayılımı, bu topluluğun olası bir siyasal seferberliğinin bölgesel sonuçlarını öngörülemez kılmaktadır. Türkiye’nin bu konuda açık bir tavır almaktan kaçınması, İran Türklerine yönelik ilgisizlikten değil, bu sorunun yüksek riskli bir jeopolitik alan olarak değerlendirilmesinden kaynaklanmaktadır.

Ayrıca Türkiye, İran Türklerinin taleplerinin niteliğini Kürt ayrılıkçılığıyla aynı düzlemde görmemektedir. İran Türklerinin ağırlıklı olarak ayrılıkçı değil, tanınma ve görünürlük temelli talepler dile getirmesi, Türkiye’nin bu konuyu düşük profilli ve diplomatik bir çerçevede ele almasına yol açmaktadır. Açık destek ya da müdahil olma, bu taleplerin niteliğini dönüştürme ve köktenleştirme riski taşıdığı için tercih edilmemektedir.

Türkiye’nin temkinli yaklaşımının bir diğer boyutu, karşılıklılık ve iç denge sorunudur. Türkiye, kendi sınırları içindeki etnik ve bölgesel duyarlılıklar nedeniyle, komşu ülkelerdeki etnik sorunları açık biçimde gündemleştirmeyi uzun süredir sınırlı tutmaktadır. İran’daki Kürt hareketlerine karşı sergilenen uzak tutum ile İran Türkleri konusundaki sessizlik, bu bağlamda tutarlı bir dış siyasa çizgisi oluşturmaktadır.

Son olarak, Türkiye’nin İran’la olan ilişkilerinde güvenlik, enerji ve bölgesel denge başlıkları, etnik konuların önüne geçmektedir. İran Türkleri sorununun yüksek sesle dile getirilmesi, bu alanlarda kırılgan bir dengeyi riske atabilecek bir unsur olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle Türkiye, İran’daki etnik sorunları doğrudan yönlendiren bir aktör olmaktan bilinçli biçimde kaçınmaktadır.

Sonuç olarak Türkiye’nin İran’daki Türk ve Kürt sorunlarına yönelik temkinli yaklaşımı, bir ilgisizlik ya da kimliksel kayıtsızlık değil, bölgesel kararlılık, güvenlik öncelikleri ve devletlerarası dengeyi gözeten stratejik bir tercihtir. Bu yaklaşım, İran Türklerinin taleplerini bastırmayı değil, bu taleplerin denetimsiz bir ayrışma sürecine dönüşmesini önlemeyi hedefleyen dolaylı bir denge siyasasının parçası olarak okunmalıdır.

 

ÇİZELGE 1:

 

KARŞILAŞTIRMA ÇİZELGESİ

Çözümleyici Boyut

İran’daki Türk Kökenliler

İran’daki Kürtler

Farslar (Merkezi Devlet Kimliği)

Nüfus oranı

%25–35

%8–10

%50–60

Coğrafi dağılım

Yaygın, ülke geneline dağılmış

Bölgesel yoğunluk

Merkez ve tüm ülke

Devletle tarihsel ilişki

Kurucu ve yönetici

Çevresel/çatışmalı

Devletin taşıyıcısı

Devlet algısı

Devlet içinde tanınma

Devlete uzak

Devletle özdeş

Mezhepsel yapı

Şii ağırlık

Heterojen

Şii ağırlık

Dil durumu

Günlük var, kamusal yok

Kısmen kamusal

Resmi ve hegemonik

Etnik bilincin rolü

Tepkili/savunmacı

Proaktif/siyasal

Görünmez (norm)

Siyasal örgütlenme

Düşük

Yüksek

Kurumsal devlet aygıtı

Ayrılıkçılık eğilimi

Marjinal

Belirgin

Yok

Sınır aşan bağlar

Zayıf

Güçlü

Yok

Gelecek beklentisi

İran içinde tanınma

Farklı siyasal yapı

Statükonun sürdürülmesi

Türkiye açısından

Olası ama temkinli

Doğrudan güvenlik

Devletlerarası muhatap

 

Dış Referans Olarak Azerbaycan Cumhuriyeti: Simgesel Çekicilik ve Sınırlı Siyasal Etki

İran’daki Türk kökenli toplulukların etnik bilinç düzeyinin anlaşılmasında, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin varlığı göz ardı edilemez bir dış referans noktası oluşturmaktadır. Ancak bu etki, çoğu zaman Türkiye’de varsayıldığı gibi doğrudan bir ayrılıkçılık dinamiği üretmemektedir.

Azerbaycan Cumhuriyeti, İran Türkleri açısından öncelikle kültürel ve dilsel bir karşılaştırma alanı işlevi görmektedir. Türkçenin resmi dil olarak kullanılması, kamusal alanda meşru ve görünür olması, ulusal simgelerin doğal kabul edilmesi, Güney Azerbaycan’da yaşayan Türkler için siyasal bir birleşme çağrısından çok, kimliğin normalleşmiş durumuna ilişkin bir örnek sunmaktadır.

Bu bağlamda çekicilik, bağımsız bir devlet yapısından çok, etnik kimliğin savunma gerektirmeyen bir statüye sahip olması üzerinden şekillenmektedir. İran Türkleri arasında yaygın olan talep, Azerbaycan Cumhuriyeti’ne katılmak ya da benzer bir devlet kurmak değil, İran içinde Türk kimliğinin ve dilinin kamusal alanda tanınmasıdır.

Öte yandan Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kendisinin de Güney Azerbaycan sorununu resmi ve sistemli bir ayrılıkçı söylemle sahiplenmemesi, bu etkinin siyasal düzeyde sınırlı kalmasına yol açmaktadır. Bakü yönetiminin İran’ın toprak bütünlüğünü tanıyan siyasası, Güney Azerbaycan’da devletleşme beklentilerinin geniş kitlelerce benimsenmesini engelleyen önemli bir etmendir. Bu nedenle Azerbaycan Cumhuriyeti, İran Türkleri için bir siyasal hedef değil, kimliğin meşruluğuna ilişkin simgesel bir referans niteliği taşımaktadır. Bu referans, ayrılıkçı bir güdülenme üretmekten çok, etnik bilincin rejime yönelik hoşnutsuzluğu ifade eden bir dile dönüşmesini kolaylaştırmaktadır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma, İran’daki Türk kökenli toplulukların etnik bilinç düzeyini ve siyasal yönelimlerini, yaygın ancak indirgemeci “ayrılıkçılık” çerçevesinin ötesine taşıyarak ele almayı amaçlamıştır. Türkiye’de ve genel olarak dış yazında İran Türkleri çoğu zaman uyum içeren, olası olarak ayrılıkçı ve çevresel bir azınlık gibi sunulmaktadır. Oysa bu yaklaşım hem tarihsel gerçekliği hem de güncel toplumsal tutumları açıklamakta yetersiz kalmaktadır.

Çözümleme göstermektedir ki İran’daki Türk kökenli topluluklar -başta Azerbaycan Türkleri olmak üzere- İran devlet geleneğinin dışsal unsurları değil, tarihsel olarak kurucu ve yönlendirici aktörleridir. Safevi, Afşar ve Kaçar hanedanları aracılığıyla devlet kurmuş ve yönetmiş olmaları, bu toplulukların kendilerini “devlet dışı” ya da “sonradan eklemlenmiş” bir kimlik içinde algılamalarını engellemektedir. Bu tarihsel miras, İran Türklerinin siyasal taleplerinin temel karakterini de belirlemektedir.

Araştırmanın temel bulgularından biri, İran Türkleri arasında yükselen etnik bilincin ayrılıkçı bir hedefe değil, temsilsizlik ve görünmezlik duygusuna dayandığıdır. Türkçenin günlük yaşamda canlı biçimde kullanılmasına karşın kamusal ve kurumsal alanda dışlanması, etnik kimliği siyasal bir talep değil, bir varlık savaşımı dili durumuna getirmiştir. Bu bağlamda etnik bilinç, rejime karşı bir kopuş çağrısından çok, rejimin kapsayıcılığına yönelik bir sorgulama işlevi görmektedir.

Mezhepsel ait olmanın (Şiilik) tarihsel olarak birleştirici rolü ise günümüzde belirgin biçimde aşınmıştır. Şiiliğin devlet ideolojisiyle özdeşleşmesi ve genç kuşaklar nezdinde meşruluk kaybına uğraması, mezhebsel kimliği etnik kimliğe kıyasla ikincil bir konuma itmiştir. Bu dönüşüm, İran Türkleri arasında sıkça dile getirilen “bizi tanımlayan şey mezhep değil, kimliktir” söylemini anlamlı kılmaktadır. Ancak bu söylem, sanılanın aksine, devletten kopma arzusunun değil, devlet içinde tanınma talebinin ifadesidir.

İran’daki Kürt sorunu ile Türk etnik bilinci arasındaki farklar, bu çalışmanın bir diğer temel sonucunu oluşturmaktadır. Kürt siyasal hareketleri, tarihsel olarak devletle çevresel ve çatışmalı bir ilişki içinde gelişmiş ve sınır aşan örgütlenmeler ve eylemli özerk yapılarla desteklenmiştir. Buna karşılık İran Türkleri, devletle bağlarını tümüyle koparmayı hedefleyen bir siyasal örgütlenme üretmemiştir. Kürt ayrılıkçılığının ve sınır ötesi Kürt hareketlerinin İran’daki demografik ve güvenlik dengelerini zorlaması, Türk kökenli topluluklarda ayrılıkçı bir yönelimi değil, devletin zayıflaması durumunda doğacak kaosa yönelik bir endişeyi güçlendirmektedir.

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin varlığı ise bu bağlamda sıklıkla yanlış yorumlanan bir etmendir. Çalışma, Azerbaycan’ın Güney Azerbaycan için doğrudan bir siyasal hedef ya da ayrılıkçı bir çekim merkezi olmadığını ortaya koymaktadır. Azerbaycan Cumhuriyeti, İran Türkleri açısından bir “devletleşme modeli”nden çok, kimliğin meşru ve görünür olabildiği simgesel bir referans işlevi görmektedir. Bu referans, ayrılma arzusunu değil, kimlik taleplerinin meşruluğunu güçlendirmektedir.

Sonuç olarak bu çalışma, İran’daki Türk kökenli toplulukların ne gizli bir ayrılıkçı blok ne de edilgin bir azınlık olarak okunabileceğini savunmaktadır. İran Türkleri bugün, statükoyu eleştiren ancak devletin çöküşünü arzulamayan, kopuştan çok tanınma talep eden, etnik bilinci ise rejime yönelik hoşnutsuzluğun dili olarak kullanan bir toplumsal konumda durmaktadır. Bu gerçeklik hem İran’ın iç bütünlüğünü hem de Türkiye’nin bu soruna yönelik temkinli yaklaşımını anlamak açısından kritik önemdedir.

Bu çerçevede İran’daki Türk sorununu Kürt sorunu ile aynı çözümleyici kalıba sokmak, yalnızca kavramsal bir hata değil, bölgesel devingenleri yanlış okumaya yol açan ciddi bir stratejik yanılgıdır. Bu bağlamda Azerbaycan Cumhuriyeti, İran Türkleri için normatif bir siyasal hedef değil, karşılaştırmalı bir kimlik referansı işlevi görmektedir.

Türkiye Açısından Siyasa Çıkarımları

Bu çalışmada ortaya konan bulgular, İran’daki Türk kökenli toplulukların siyasal yönelimlerinin çoğu zaman Türkiye’de varsayıldığı gibi ayrılıkçı bir karakter taşımadığını göstermektedir. Bu durum, Türkiye’nin İran’daki etnik dengelere yönelik yaklaşımının da ideolojik reflekslerden çok temkinli ve çok katmanlı bir değerlendirmeye dayanmasını gerekli kılmaktadır.

İlk olarak, İran Türklerinin taleplerinin büyük ölçüde kültürel ve dilsel görünürlük ekseninde şekillendiği dikkate alındığında, Türkiye açısından bu soruna yaklaşımın doğrudan siyasal müdahale ya da himaye algısı yaratacak adımlardan kaçınması önemlidir. Aksi yönde atılacak adımlar, İran iç siyasetinde ayrılıkçılık suçlamalarını güçlendirebileceği gibi, Türkiye–İran ilişkilerinde gereksiz gerilimler üretme gizil gücüne sahiptir.

İkinci olarak, İran’daki Türk etnik bilincinin Kürt sorunuyla aynı çözümleyici çerçevede ele alınmaması gerektiği bu çalışmanın temel sonuçlarından biridir. Türkiye açısından bu ayrım hem güvenlik siyasaları hem de bölgesel kararlılık açısından belirleyicidir. Kürt siyasal hareketlerinin sınır aşan ve kurumsallaşmış yapılarıyla karşılaştırıldığında, İran Türklerinin örgütlenme ve ayrılıkçılık düzeyleri oldukça sınırlıdır. Bu farkın göz ardı edilmesi, yanlış tehdit algılarına yol açabilir.

Üçüncü olarak, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin İran Türkleri üzerindeki etkisinin çoğunlukla simgesel ve kültürel düzeyde kaldığı gerçeği, Türkiye’nin bu alandaki siyasalarını da dolaylı ve düşük profilli tutmasını gerekli kılmaktadır. Azerbaycan üzerinden yürütülecek aşırı görünür söylemler, Güney Azerbaycan’da karşılık bulmaktan çok, İran merkezi otoritesinin reflekslerini sertleştirme riskini taşımaktadır.

Son olarak, İran’daki Kürt hareketlerinin ve demografik değişimlerin yarattığı duyarlılıklar İran Türkleri arasında ayrılıkçı bir yönelimden çok devletin zayıflaması durumunda doğacak belirsizliğe yönelik bir endişeyi beslemektedir. Bu bağlamda Türkiye açısından öncelik, İran’ın toprak bütünlüğünü tehdit edecek senaryolardan kaçınmak ve bölgesel kararlılığı önceleyen bir yaklaşımı sürdürmek olmalıdır.

Bu çerçevede Türkiye için akılcı siyasa çizgisi, İran’daki Türk sorununu yüksek sesli kimlik söylemleriyle değil, sessiz diplomasi, çözümleyici ayrım ve uzun vadeli bölgesel denge bakış açısıyla ele almak şeklinde özetlenebilir.


 

Kaynakça

Atabaki, T. (2000). Azerbaijan: Ethnicity and the Struggle for Power in Iran. London: I.B. Tauris.

Atabaki, T. (2005). Iran and the First World War: Battleground of the Great Powers. London: I.B. Tauris.

Brown, C. (2013). Iran’s Ethnic Groups: A Political History. Middle East Journal, 67(2), 221–240.

Cronin, S. (2010). Iranian Azerbaijanis: Identity, Nationalism and the Iranian State. In S. Cronin (Ed.), Iranian Nationalism and the State (pp. 135–158). London: Routledge.

Ghobadzadeh, N., & Rahimian, H. (2019). Ethnicity, Identity and Politics in Iran. Ethnic and Racial Studies, 42(6), 995–1014.

Hunter, S. T. (2014). Iran’s Foreign Policy in the Post-Soviet Era. Santa Barbara: Praeger.

Keddie, N. R. (2006). Modern Iran: Roots and Results of Revolution. New Haven: Yale University Press.

Shaffer, B. (2002). Borders and Brethren: Iran and the Challenge of Azerbaijani Identity. Cambridge, MA: MIT Press.

Shaffer, B. (2012). The Islamic Republic of Iran and Azerbaijan. Middle East Policy, 19(2), 91–104.

Tapper, R. (1997). Frontier Nomads of Iran: A Political and Social History of the Shahsevan. Cambridge: Cambridge University Press.

Yavuz, M. H. (2001). Five Stages of the Construction of Kurdish Nationalism in Turkey. https://www.researchgate.net/publication/41847208_Five_Stages_of_the_Construction_of_Kurdish_Nationalism_in_Turkey

Zürcher, E. J. (2004). Turkey: A Modern History. London: I.B. Tauris.

Hiç yorum yok: