6 Şubat 2023 Depremleri: Bir Devlet
İflası
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Öz
6 Şubat 2023
depremleri, Türkiye’de afet yönetimi, kamu maliyesi ve kurumsal kapasite
açısından tarihsel bir kırılma noktasıdır. Bu çalışma, söz konusu depremleri
yalnızca yıkıcı bir doğal olay olarak değil, 1999 Marmara Depremi sonrasında
alınmayan önlemler, risk artırıcı mevzuat düzenlemeleri, mali kaynakların
yanlış kullanımı ve kurumsal çöküşün bir sonucu olarak ele almaktadır. Deprem
vergileri, DASK primleri ve olağanüstü mali yükümlülükler yoluyla toplanan
kaynakların, afet riskini azaltmaya yönelik etkili siyasalara dönüştürülmediği
ortaya konmaktadır. İmar afları, denetimsiz yapılaşma, yerel yönetimlerdeki
yolsuzluklar ve yüklenicilik sistemindeki cezasızlık kültürü, kitlesel yıkımın
temel belirleyicileri olmuştur. Deprem sonrası süreçte yaşanan arama-kurtarma
gecikmeleri, güvenlik boşlukları ve yardım dağıtımındaki eşitsizlikler ise
devlet kapasitesindeki aşınmayı daha görünür kılmıştır. Çalışma, 6 Şubat
depremlerinin, doğal bir afetin ötesinde, Türkiye’de devletin yurttaşına karşı
temel yükümlülüklerini yerine getirememesinin bir göstergesi olarak “devletin deprem
çalışmalarında iflası” kavramıyla değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Anahtar
Kelimeler: 6 Şubat
Depremleri; Devlet Kapasitesi; Afet Yönetimi; Deprem Maliyesi; İmar Afları;
Kamu Yönetimi; Yapı Güvenliği; Kurumsal Çöküş
Abstract
The February 6, 2023 earthquakes represent a
historical turning point in terms of disaster management, public finance, and
state capacity in Turkey. This study examines the earthquakes not merely as a
devastating natural event but as the outcome of long-term policy failures,
risk-enhancing legislative practices, mismanagement of financial resources, and
institutional decay since the 1999 Marmara Earthquake. The findings demonstrate
that resources collected through earthquake taxes, compulsory insurance premiums,
and extraordinary fiscal measures were not effectively transformed into
risk-reduction policies. Zoning amnesties, unregulated urban development,
corruption within local administrations, and a culture of impunity in the
construction sector emerged as key determinants of large-scale destruction.
Post-disaster delays in search and rescue operations, security gaps, and
unequal aid distribution further exposed the erosion of state capacity. The
study argues that the February 6 earthquakes should be interpreted not only as
a natural disaster but as a manifestation of state failure, reflecting the
state’s inability to fulfill its fundamental obligations toward its citizens.
Keywords: February 6 Earthquakes; State Capacity;
Disaster Management; Disaster Finance; Zoning Amnesties; Public Administration;
Building Safety; Institutional Failure
GİRİŞ
Türkiye, 17
Ağustos 1999 Marmara Depremi ile çağdaş tarihinin en büyük yıkımlarından birini
yaşadı. On binlerce insan yaşamını kaybetti ve yüz binlerce yapı ağır hasar
gördü. Bu deprem yalnızca binaları değil, devletin afetlere hazırlık
kapasitesini, denetim mekanizmalarını ve kamu yönetiminin temel reflekslerini
de yerle bir etti. O gün, neredeyse herkes aynı cümleyi kurdu: “Bu bir milat olmalı.”
1999’dan
sonra deprem artık “beklenmeyen” bir olay değildi. Biliniyordu. Haritaları
vardı. Riskli bölgeler, zayıf yapı stokları, yanlış kentleşme açıkça ortadaydı.
Bu bilgiye dayanarak yeni kurumlar kuruldu, deprem vergileri ihdas edildi,
Zorunlu Deprem Sigortası (DASK) oluşturuldu ve mevzuat değişiklikleri yapıldı.
Toplumdan toplanan kaynakların gerekçesi açıktı: Bir daha aynı felaket
yaşanmasın diye önlem almak.
2002 yılında
iktidara gelen siyasal yönetim, bu mirası devraldı. Önünde uzun bir zaman
vardı. Yirmi yılı aşan bu süre, Türkiye’yi depreme dayanıklı bir ülke durumuna
getirmek için fazlasıyla yeterliydi. Ancak geçen zaman, önlemlerin değil,
afların, olağan dışılıkların, imar kolaylıklarının ve denetimsizliğin
birikmesine sahne oldu. Riskli yapı stoğu azaltılmadı, aksine büyüdü. Kamu
kaynakları önleyici siyasalara değil, günü kurtaran tercihlere yöneldi.
6 Şubat
2023’te yaşanan depremler, bu uzun sürecin kaçınılmaz sonucuydu. Felaketin
büyüklüğü doğaldı ama sonuçlarının bu denli ağır olması ise değildi. Enkaz
altında kalan yalnızca binalar ve insanlar değil, yirmi dört yıl boyunca
ertelenen sorumluluklar, görmezden gelinen uyarılar ve hesabı verilmeyen isabetsiz
kararlar oldu. Bu yazı, 6 Şubat depremlerini bir “doğal afet” olarak değil,
1999’dan itibaren biriken ihmal, yanlış tercih ve sorumsuzluğun bilançosu
olarak ele almaktadır.
Amaç ve
Hedefler
Bu yazının
amacı 6 Şubat 2023 depremlerini yalnızca sonuçları üzerinden değil, 1999
Marmara Depremi’nden itibaren izlenen siyasaların, yapılan tercihlerinin ve
yapılmayanların bir toplamı olarak değerlendirmektir. Depremi doğallaştıran,
kaçınılmaz gösteren anlatıların aksine, felaketin büyüklüğünü belirleyen asıl
unsurun kamu otoritesinin kararları ve ihmal alanları olduğu savunulmaktadır.
Bu çerçevede
yazının temel amaçları şunlardır:
1999 sonrası oluşturulan depremle ilgili kurumsal yapıların,
mali araçların ve mevzuatın nasıl işlediğini (ya da işlemediğini) ortaya
koymak,
Toplanan vergiler, oluşturulan fonlar ve getirilen ek mali
yüklerin saydam bir bilanço içinde değerlendirilmesini sağlamak,
Önleyici siyasa üretmek yerine, aflara, olağan dışılıklara ve
kısa vadeli siyasal tercihlere dayanan yaklaşımın sonuçlarını somut verilerle
irdelemek,
Merkezi yönetim, yerel yönetimler ve özel sektör arasındaki
sorumluluk zincirinin nerede koptuğunu görünür kılmak.
Bu yazının
bir diğer hedefi suçlu aramak değil, sorumluluğu tanımlamaktır. Bireysel
hatalardan çok sistemli tercihler ve kurumsal davranış kalıpları ele
alınmaktadır. Amaç, geçmişe dönük bir muhasebe yaparken aynı zamanda geleceğe ilişkin
neyin artık kabul edilemez olduğunu açıkça kayda geçirmektir. Son olarak bu
metin, bir siyasa önerisi belgesi değil, bir tanıklık ve hesap sorma metnidir.
ARAŞTIRMA
SORULARI
1999 Marmara Depremi sonrasında oluşturulan kurumsal ve mali
mekanizmalar Türkiye’yi depreme hazırlamakta neden yetersiz kaldı?
Toplanan deprem vergileri, bağışlar ve olağanüstü gelirler
hangi kanallar üzerinden harcandı ve bu harcamalar deprem riskini azaltmaya ne
ölçüde katkı sağladı?
İmar afları ve mevzuat olağan dışılıkları yapı güvenliğini
nasıl sistemli biçimde zayıflattı?
Merkezi yönetimin afet öncesi hazırlık ve afet anındaki eş
güdüm kapasitesi neden çöktü?
Yerel yönetimlerin imar, ruhsat ve denetim süreçlerindeki
rolü ve sorumluluğu neydi?
Yüklenicilik sistemi ve yapı üretim süreci neden
cezalandırılmayan bir risk alanına dönüştü?
Afet sonrası güvenlik zayıflıkları ve yardım dağıtımındaki
ayrımcılık devlet kapasitesi hakkında neyi ortaya koydu?
Kızılay ve benzeri yarı-kamusal kurumların deprem sürecindeki
uygulamaları kamu yararı ilkesini nasıl aşındırdı?
Deprem sonrası getirilen ek vergiler ve mali yükler (KDV
artışı, ikinci MTV), kimler üzerinde yoğunlaştı ve bu gelirler nasıl
kullanıldı?
Toplanan kaynaklara karşın neden bütçe fazlası üretilemedi ve
kamu maliyesindeki kaynaklar hangi önceliklere yönlendirildi?
6 Şubat depremleri Türkiye’de devletin hangi temel
işlevlerinin artık çalışmadığını göstermiştir?
YÖNTEM
Bu çalışma,
nicel veri çözümlemesi ile nitel değerlendirmeyi birlikte kullanan betimleyici
ve eleştirel bir inceleme olarak kurgulanmıştır. Amaç, 6 Şubat 2023
depremlerini tekil bir afet olarak değil, 1999 Marmara Depremi’nden itibaren
şekillenen kurumsal, mali ve yönetsel tercihlerin bir sonucu olarak ele
almaktır. Çalışmada üç temel veri kaynağından yararlanılmıştır:
Birincil
kaynaklar: Resmi
mevzuat metinleri, bütçe kanunları, Sayıştay raporları, TBMM tutanakları,
ilgili kamu kurumlarının (AFAD, Hazine ve Maliye Bakanlığı, Çevre, Şehircilik
ve İklim Değişikliği Bakanlığı, DASK, Kızılay) yayımladığı rapor ve
açıklamalar.
İkincil
kaynaklar: Akademik
çalışmalar, meslek odalarının raporları, bağımsız araştırmalar, ulusal ve
uluslararası kuruluşların (Dünya Bankası, OECD, BM) değerlendirmeleri ve
güvenilir basın kaynakları.
Tanıklık
ve gözlem: Yazarın
geçmiş afet deneyimlerine dayanan kişisel tanıklıkları ile alan gözlemleri,
betimleyici ve bağlamsal çerçeve sağlamak amacıyla kullanılmış ve bu anlatılar
veri yerine geçecek şekilde değil, kurumsal çözümlemeleri tamamlayıcı unsur
olarak ele alınmıştır.
Çözümleme
sürecinde nedensellik savından kaçınılmış ve bunun yerine zaman içinde biriken
tercihler, yinelenen davranış kalıpları ve sistemli sonuçlar ortaya konmuştur.
Metin, “ne yapılmalı” sorusundan çok, “neyin yapıldığı ve bunun nelere yol
açtığı” sorularına odaklanmaktadır.
Bu bağlamda
çalışma, bir siyasa önerisi metni değil, kamusal sorumluluğun izini süren,
hesap soran bir belgeleme çalışması olarak tasarlanmıştır.
ÇÖZÜMLEME
ÇERÇEVESİ
Bu çalışmada
çözümleme, tekil olaylar ya da kişisel hatalar üzerinden değil, kurumsal
süreklilik, mali tercihler ve yönetsel davranış kalıpları üzerinden
yapılmaktadır. Temel varsayım şudur: 6 Şubat 2023 depremlerinin yarattığı yıkım
ani ve öngörülemez bir doğa olayı değil, 1999’dan itibaren biriken yapısal zayıflıkların
görünür duruma gelmesidir. Bu nedenle çözümleme kısa vadeli kriz tepkilerinden
çok uzun vadeli hazırlık eksikliklerine ve “neden müdahale edilemediği”nden çok
“neden önlenmediği”ne odaklanmaktadır. Her araştırma sorusu, belirli bir
kurumsal alanı (mali yapı, mevzuat, yönetsel kapasite) ele almakta ve sonuçlar,
devletin temel işlevleri olan önleme, denetleme, koruma ve eşitlik ilkeleri
üzerinden değerlendirilmektedir.
1999
Marmara Depremi sonrasında oluşturulan kurumsal ve mali mekanizmalar Türkiye’yi
depreme hazırlamakta neden yetersiz kaldı?
1999 Marmara
Depremi sonrasında Türkiye deprem gerçeğiyle yüzleşmiş ve bu alanda kalıcı
çözümler üretme zorunluluğunu kabul etmiş görünüyordu. Bu dönemde iki temel
adım atıldı: birincisi, deprem riskine karşı mali kaynak yaratmak ve ikincisi
bu riskin yönetimi için kurumsal yapılar oluşturmak. Bu çerçevede “deprem
vergileri” kamuoyuna sunuldu. 2000 yılında Zorunlu Deprem Sigortası (DASK)
kuruldu. Kağıt üzerinde bakıldığında, bu araçlar depremle savaşım için gerekli
mali altyapıyı oluşturabilecek nitelikteydi. Ancak sorun, bu mekanizmaların
varlığında değil, nasıl ve ne amaçla kullanıldıklarında ortaya çıktı. Deprem
vergileri, başlangıçta belirli bir amaca özgülenmiş olsa da kısa sürede genel
bütçe gelirleri içine alındı. Bu durum, toplanan kaynakların deprem riskini
azaltmaya yönelik kalıcı yatırımlara yöneltilmesini eylemli olarak ortadan
kaldırdı. Vergiler tahsil edildi, ancak önleyici siyasa üretimine dönüşmedi.
Deprem, mali açıdan bir “fon” konusu olmaktan çıkarak, bütçe açığını kapatan
bir gelir kalemine dönüştü. Benzer bir durum DASK için de geçerlidir. Zorunlu
deprem sigortası, bireysel risk paylaşımını amaçlayan teknik bir araç olarak
kurgulandı, ancak bu sistem, yapı stokunun güçlendirilmesi ya da riskli
binaların dönüştürülmesiyle bütünleştirilmedi. Sigorta, hasar sonrası sınırlı
bir giderim sağlarken, hasarı önlemeye yönelik kamusal müdahalenin yerini
alamadı. Devlet, sigorta mekanizmasını tamamlayıcı bir önlem olarak değil, eylemli
olarak bir ikame olarak kullandı. Kurumsal düzeyde ise depremle ilgili yetkiler
parçalı ve sorumluluklar dağınık kaldı. Afet yönetimi, şehircilik, yapı
denetimi ve mali planlama arasında etkili bir eş güdüm kurulamadı. Kurumlar
varlığını sürdürdü, ancak ortak bir hedef doğrultusunda çalışmadı. Bu durum,
riskin bilindiği fakat yönetilmediği bir yapı yarattı. Sonuç olarak 1999
sonrası dönemde oluşturulan kurumsal ve mali mekanizmalar Türkiye’yi depreme
hazırlamak için değil, deprem gerçeğiyle birlikte yaşamayı normalleştirmek için
işledi. Kaynaklar toplandı, kurumlar kuruldu, fakat bu araçlar, risk azaltımına
değil, sorumluluğun ertelenmesine hizmet etti. Bu nedenle 6 Şubat 2023’te
ortaya çıkan tablo, bir kaynak yetersizliğinin değil, kaynakların amaç dışı
kullanımının ve kurumsal irade eksikliğinin sonucudur.
Toplanan
deprem vergileri, bağışlar ve olağanüstü gelirler hangi kanallar üzerinden
harcandı ve bu harcamalar deprem riskini azaltmaya ne ölçüde katkı sağladı?
Deprem
sonrası toplanan kaynakların değerlendirilmesinde temel sorun, kaynağın varlığı
değil, izlenebilirliğinin olmamasıdır. 1999 sonrası dönemde deprem gerekçesiyle
ihdas edilen vergiler, yapılan bağış kampanyaları ve 2023 sonrasında getirilen
olağanüstü mali yükler ortak bir fon ya da saydam bir bütçe mekanizması altında
toplanmamıştır. Deprem vergileri, yasal olarak belirli bir süre ve amaç için
konulmuş olsa da uygulamada genel bütçe gelirleri içine alınmıştır. Bu durum,
deprem riskini azaltmaya yönelik yatırımlar ile bu vergiler arasında doğrudan
bir bağ kurulmasını olanaksız duruma getirmiştir. Kaynak toplanmış, ancak bu
kaynakların hangi ölçüde yapı güçlendirmeye, kentsel dönüşüme ya da risk
azaltıcı altyapıya yönlendirildiği kamuoyuna açık biçimde raporlanmamıştır.
Benzer bir
belirsizlik, 6 Şubat depremleri sonrasında yürütülen ulusal bağış kampanyaları
ve uluslararası yardımlar için de geçerlidir. Toplanan tutarların önemli bir
kısmı kamuoyuna açıklanmış, ancak bu kaynakların hangi projelere, hangi
takvimle ve hangi önceliklere göre harcandığına ilişkin düzenli ve ayrıntılı
bir hesap sunulmamıştır. Böylece bağışlar, afet yönetiminin mali kapasitesini
artırmak yerine, mevcut bütçe baskılarını hafifleten geçici bir araç durumuna
gelmiştir. Olağanüstü gelirler de aynı kaderi paylaşmıştır. Deprem gerekçesiyle
Motorlu Taşıtlar Vergisi ikinci kez alınmış, Katma Değer Vergisi oranları
artırılmış ve ücret ve maaş artışları baskılanmıştır.
Bu
önlemlerle yaratılan ek mali alanın, doğrudan deprem riskini azaltmaya yönelik
kalıcı yatırımlara dönüştüğüne ilişkin bütüncül bir bilanço ortaya konmamıştır.
Aksine, bu gelirlerin büyük bölümünün genel bütçe içinde eridiği, faiz
giderleri, güvence ödemeleri ve cari harcamalarla birlikte kullanıldığı
anlaşılmaktadır. Bu tablo, deprem kaynaklarının önleyici bir stratejiye
bağlanmadığını göstermektedir. Para toplanmış ancak bu para, gelecekteki yıkımı
azaltacak bir yapısal dönüşüm yaratmamıştır. Kaynaklar, riskin kendisini
azaltmak yerine, riskin sonuçlarıyla baş etmeye yetmeyen bir mali tampon işlevi
görmüştür. Dolayısıyla sorun, “ne kadar para toplandığı” sorusundan çok, neden
bu paranın deprem riskini azaltmadığı sorusunda düğümlenmektedir. Bu soru
yanıtlanmadıkça, her yeni felaket yeni bir bağış kampanyası ve yeni bir
olağanüstü vergiyle karşılanacak ancak sonuç değişmeyecektir.
İmar
afları ve mevzuat olağan dışılıkları yapı güvenliğini nasıl sistemli biçimde
zayıflattı?
Türkiye’de
deprem riskinin büyümesinde belirleyici unsurlardan biri, yapı üretim sürecinin
teknik yetersizliklerinden çok hukuksal ve siyasal tercihlerdir. Bu tercihler
içinde en yıkıcı olanı ise, kaçak ve güvensiz yapılaşmayı olağan dışı olmaktan
çıkarıp kalıcı bir yönetime alışkanlığına dönüştüren imar aflarıdır. 1999
Marmara Depremi sonrasında temel beklenti, yapı güvenliğini önceleyen sıkı bir
denetim rejiminin kurulmasıydı. Ancak izlenen yol bunun tersi oldu. 2000’li
yıllar boyunca çıkarılan çok sayıda imar affı ve “yapı kayıt” düzenlemesi,
teknik olarak güvenli olmayan yapıların hukuksal olarak meşrulaştırılmasını
sağladı. Bu düzenlemeler, yalnızca geçmiş ihlalleri affetmekle kalmadı ve
gelecekte yapılacak ihlaller için de güçlü bir özendirme mekanizması yarattı. İmar
barışı olarak adlandırılan uygulama bu sürecin en açık örneğidir. Yapının
statik durumu, zemin özellikleri ve mühendislik yeterliliği dikkate
alınmaksızın bilirim esasına dayalı bir kayıt sistemi oluşturulmuştur. Böylece
devlet yapı güvenliğini denetlemek yerine, riskli yapılarla arasındaki hukuksal
uzaklığı kapatmayı tercih etmiştir. Bu tercih, deprem riskini azaltmak yerine,
devletin bu riskten haberdar olduğunu resmen tescillemesi anlamına gelmiştir.
Mevzuat olağan
dışılıkları yalnızca konut alanıyla sınırlı kalmamış ve sanayi tesislerinden
kamu binalarına, geçici yapılarından yoğunluk artışlarına kadar genişlemiştir.
Planlama ilkeleri “olağan dışı” kararlarla aşındırılmış ve şehircilik, teknik
bir disiplin olmaktan çıkarak siyasal ve ekonomik pazarlık alanına dönüşmüştür.
Bu süreçte güvenlik, kamu yararı ve uzun vadeli riskler geri plana itilmiş ve
kısa vadeli ekonomik kazanç ve siyasal destek öncelik kazanmıştır. Sonuç olarak
imar afları, depremi hazırlayan koşulları ortadan kaldırmamış, aksine hukuk
eliyle kalıcılaştırmıştır. Bu düzenlemeler sayesinde güvensiz yapılaşma
normalleşmiş, denetimsizlik sistemli duruma gelmiş ve deprem, bir doğa olayı
olmaktan çıkarak öngörülebilir bir yıkıma dönüşmüştür. 6 Şubat 2023 depremleri bu
sürecin dramatik sonucudur. Yıkılan binaların önemli bir kısmı, hukuksal olarak
varlık kazanmış ancak eylemli olarak yaşamaya elverişsiz yapılardan oluşmuştur.
Bu nedenle yaşanan kayıplar, yalnızca mühendislik hatalarının değil, bilinçli
mevzuat tercihlerinin sonucudur.
Merkezi
yönetimin afet öncesi hazırlık ve afet anındaki eş güdüm kapasitesi neden
çöktü?
Afet
yönetiminin başarısı, yalnızca kriz anındaki müdahaleye değil, kriz öncesi
hazırlık, kurumsal kapasite ve yetki paylaşımına bağlıdır. 6 Şubat 2023
depremleri, Türkiye’de merkezi yönetimin bu üç alanda da ciddi zayıflıklar
taşıdığını açık biçimde ortaya koymuştur. Deprem öncesi dönemde riskin
biliniyor olmasına karşın ulusal ölçekte bağlayıcı ve denetlenebilir bir
hazırlık planı oluşturulmamıştır. Afet senaryoları kağıt üzerinde kalmış ve
lojistik, personel, ekipman ve iletişim altyapısı gerçekçi tatbikatlarla sınanmamıştır.
Özellikle çoklu il ve geniş coğrafyayı kapsayan bir felakete yönelik operasyonel
kapasite geliştirilmemiştir. Afet anında yaşanan en belirgin sorunlardan biri, eş
güdüm eksikliği olmuştur. Merkezi yönetim, farklı kurumlar arasında etkili bir
iş bölümü ve eş güdüm sağlayamamış, bilgi akışı kesintiye uğramış ve karar alma
süreçleri yavaşlamıştır. Bu durum, ilk saatlerde ve günlerde arama-kurtarma etkinliklerinin
sınırlı kalmasına yol açmıştır. Zamanın yaşamsal önemde olduğu bir süreçte
devletin refleksi gecikmiştir. Bu gecikmenin simgesel ve somut örneklerinden
biri askeri kapasitenin zamanında devreye sokulmamasıdır. Türkiye’nin geniş
lojistik olanaklara, disiplinli insan gücüne ve kriz yönetimi deneyimine sahip
olan Silahlı Kuvvetleri depremin ilk günlerinde etkili biçimde alana girememiştir.
Bu tercihin gerekçesi kamuoyuna açık ve ikna edici biçimde açıklanmamış ve
sonuçları ise enkaz altında kalan binlerce insan açısından geri döndürülemez
olmuştur.
Kurumsal
yapıdaki bir diğer sorun afet yönetiminin aşırı merkezileştirilmesidir. Karar
alma yetkisinin dar bir merkezde toplanması yerel girişimlerin ve mevcut
kapasitenin hızla harekete geçirilmesini engellemiştir. Yerelden gelen bilgi ve
gereksinmeler merkezi süzgeçten geçerken gecikmiş ve alandaki gerçeklikle
kararlar arasındaki uzaklık açılmıştır. Bütün bu unsurlar bir araya geldiğinde
ortaya çıkan tablo şudur: Merkezi yönetim, afetin büyüklüğünü öngörememiş ve
öngördüğü risk için ise işlevsel bir müdahale mekanizması kuramamıştır. Devlet,
en temel görevlerinden biri olan yaşamı koruma işlevini en kritik anda yerine
getirememiştir. Bu durum, teknik bir yetersizlikten çok kurumsal kapasitenin
bilinçli olarak zayıflatılmasının ve liyakat ilkesinden uzaklaşmanın bir
sonucudur.
Yerel
yönetimlerin imar, ruhsat ve denetim süreçlerindeki rolü ve sorumluluğu neydi?
Deprem
kaynaklı yıkımın oluşmasında merkezi yönetimin tercihleri belirleyici olmakla
birlikte, yerel yönetimler bu sürecin hızlandırıcı ve derinleştirici aktörleri
olarak önemli bir rol oynamıştır. Belediyeler, yapı üretim sürecinin en kritik
aşamalarında yetki sahibi olmalarına karşın bu yetkileri kamu yararı
doğrultusunda kullanmamıştır. İmar planları, şehirlerin taşıma kapasitesi ve
zemin özellikleri gözetilmeden değiştirilmiş ve yoğunluk artışları olağan duruma
gelmiştir. Plan değişiklikleri olağan dışı kararlar olmaktan çıkarak rutin bir
uygulamaya dönüşmüştür. Bu süreçte, teknik gerekçelerden çok ekonomik ve
siyasal baskılar belirleyici olmuştur. Böylece kentler, deprem riskini artıran
bir biçimde dikey ve yoğun yapılaşmaya zorlanmıştır. Ruhsatlandırma ve yapı
denetimi süreçlerinde ise sistemli bir gevşeme gözlemlenmiştir. Projelerin
mevzuata uygunluğu kağıt üzerinde sağlanmış ve uygulamalar yeterince
denetlenmemiştir. Yapı denetim mekanizmaları, belediyelerin doğrudan ya da
dolaylı etkisi altında kalmış ve denetim, bağımsız bir kamu etkinliği olmaktan
uzaklaşmıştır. Bu ortamda, imar ve ruhsat süreçleri yolsuzluğa açık alanlar durumuna
gelmiştir. Bazı belediyelerde teknik kapasite yetersizliği, bazılarında ise
bilinçli ihmal ve çıkar ilişkileri belirleyici olmuştur. Denetimsizlik, tekil
hatalarla sınırlı kalmamış ve kurumsal bir davranış biçimine dönüşmüştür. Yerel
yönetimlerin bu rolü, merkezi yönetimin siyasalarıyla birleştiğinde çarpan
etkisi yaratmıştır. Merkezi düzeyde risk üreten mevzuat yerelde eylemli olarak
uygulanmış ve böylece deprem riski kağıt üzerinde değil alanda büyümüştür. 6
Şubat depremleri sonrasında yıkılan yapıların önemli bir bölümünün yürürlükteki
mevzuata uygun ruhsatlara sahip olması bu sürecin en çarpıcı göstergesidir. Bu
durum, sorunun yalnızca kaçak yapılardan değil, mevzuata uygun ama güvensiz
yapılardan kaynaklandığını ortaya koymaktadır. Sonuç olarak yerel yönetimler,
deprem riskinin azaltılmasında önleyici bir rol üstlenmek yerine çoğu durumda
riskin normalleşmesine aracılık etmiştir.
Yüklenicilik
sistemi ve yapı üretim süreci neden cezalandırılmayan bir risk alanına dönüştü?
Türkiye’de
deprem kaynaklı yıkımın en görünür aktörlerinden biri yüklenicilerdir. Ancak
sorun bireysel açgözlülükle sınırlı değildir. Asıl mesele, yapı üretimini
düzenlemesi gereken kamusal sistemin, yüklenicilik etkinliğini ‘yüksek kar–düşük
sorumluluk’ esasına göre işlemesine izin vermesidir. Yüklenicilik, uzun yıllar
boyunca teknik yeterlilik, mesleksel ehliyet ve mali sorumluluk ölçütlerine
sıkı biçimde bağlanmamıştır. Çok sayıda kişi ve şirket sınırlı sermaye ve
teknik bilgiyle büyük ölçekli projelere girebilmiş ve bu durum yapı kalitesini
doğrudan etkilemiştir. Mesleğin kuralları, kamusal bir güvenlik alanı olarak
değil, serbest bir ticari etkinlik olarak ele alınmıştır. Bu ortamda maliyet
düşürme baskısı yapı güvenliğinin önüne geçmiştir. Eksik ya da düşük kaliteli
malzeme kullanımı, projeye aykırı uygulamalar ve denetimden kaçma girişimleri
yaygınlaşmıştır. Bu ihlaller, sistemli denetim ve caydırıcı yaptırımlarla
karşılanmadığı için akılcı bir davranış durumunu almıştır: Risk almak kar
getiren bir stratejiye dönüşmüştür. Deprem sonrası süreçler ise bu yapıyı daha
da pekiştirmiştir. Yıkılan binalarla ilgili açılan davalar uzun sürmüş ve
sorumluların önemli bir kısmı ya cezasız kalmış ya da simgesel yaptırımlarla
karşılaşmıştır. Bu durum, yüklenicilik sisteminde hesap verilebilirlik
kültürünün oluşmasını engellemiştir. Ceza olasılığı düşük ve kazanç olasılığı
yüksek bir alan yaratılmıştır. Kamu otoritesinin bu alandaki rolü yalnızca
denetim eksikliğiyle sınırlı değildir. Yüklenicilik sektörünün siyasal ve
ekonomik ilişkiler ağı içinde korunan bir aktör durumuna gelmesi riskli
davranışların görünmez kılınmasına yol açmıştır. Bu koruma, açık bir özendirme
olmasa bile cezasızlık yoluyla eylemli olarak gerçekleşmiştir. Sonuç olarak
yapı üretim süreci deprem riskini azaltan bir kamu etkinliği olmaktan çıkmış ve
toplumsal maliyeti yüksek bir kar alanına dönüşmüştür. 6 Şubat 2023 depremleri,
bu sistemin ürettiği riskin bedelinin yükleniciler tarafından değil, enkaz
altında kalan yurttaşlar tarafından ödendiğini açıkça göstermiştir.
Afet
sonrası güvenlik zayıflıkları ve yardım dağıtımındaki ayrımcılık devlet
kapasitesi hakkında neyi ortaya koydu?
6 Şubat
depremlerinin ardından ortaya çıkan tablo, yalnızca fiziksel yıkımı değil, kamu
otoritesinin alandaki varlığını ve meşruluğunu da sorgulatmıştır. Afet sonrası
ilk günlerde yaşanan güvenlik zayıflıkları ve yardım dağıtımındaki
eşitsizlikler devletin kriz anlarında yerine getirmesi gereken en temel
işlevlerde ciddi bir aşınmaya işaret etmiştir. Deprem bölgelerinde, ilk
günlerden itibaren güvenlik boşlukları oluşmuştur. Kolluk kuvvetlerinin
yetersizliği, eş güdüm eksikliği ve geç müdahale, bazı yerleşim alanlarında
yağma ve hırsızlık olaylarının yaşanmasına yol açmıştır. Bu durum, yalnızca bireysel
suçların artması olarak değil, devletin caydırıcılık ve düzen sağlama
kapasitesinin zayıflaması olarak değerlendirilmelidir. Afet koşullarında
güvenliğin sağlanamaması toplumsal dayanışmayı zedelemiş ve travmayı
derinleştirmiştir. Yardım dağıtımında gözlemlenen sorunlar ise bu zayıflıkların
başka bir boyutunu ortaya koymuştur. Gıda, barınma ve temel gereksinmelerin
dağıtımı belirli bir plan ve eşitlik ilkesi çerçevesinde yürütülememiştir. Bazı
bölgeler yardıma hızla erişirken, bazı bölgeler uzun süre görünmez kalmıştır.
Bu eşitsizlikler, lojistik yetersizliklerle açıklanamayacak ölçüde siyasal ve
yönetsel tercihlerle iç içe görünmüştür. Özellikle yardım süreçlerinde
yandaşlık, siyasal yakınlık ve yönetsel önceliklerin belirleyici olduğuna ilişkin
yaygın kanı kamu yönetimine duyulan güveni ciddi biçimde sarsmıştır. Afet gibi
olağanüstü bir durumda bile eşitlik ilkesinin işletilememesi devletin
tarafsızlık savını zayıflatmıştır. Yardımın bir hak olmaktan çıkıp takdire
bağlı bir lütuf gibi algılanması kurumsal çöküşün en görünür göstergelerinden
biridir. Bu süreçte sivil toplumun ve bireysel dayanışmanın oynadığı rol devlet
kapasitesindeki boşluğu kısmen doldurmuştur. Ancak bu durum, olumlu bir tablo
olarak değil, kamusal sorumluluğun gönüllülüğe devredilmesi olarak okunmalıdır.
Devletin yokluğunda toplumun devreye girmesi bir başarı değil, bir
zorunluluktur. Sonuç olarak afet sonrası güvenlik zayıflıkları ve yardım
dağıtımındaki ayrımcılık devletin yalnızca kaynak ve örgütlenme açısından değil,
eşitlik, tarafsızlık ve adalet üretme kapasitesi açısından da ciddi bir kriz
yaşadığını göstermiştir. Enkazın kaldırılması zaman alabilir. Ancak bu süreçte
kaybolan kamusal güvenin onarılması çok daha zor olacaktır.
Kızılay
ve benzeri yarı-kamusal kurumların deprem sürecindeki uygulamaları kamu yararı
ilkesini nasıl aşındırdı?
Afet
dönemlerinde yarı-kamusal kurumların varlık nedeni devlet kapasitesini
tamamlamak ve kar, çıkar ya da pazarlık dışı bir kamusal hizmet sunmaktır. 6
Şubat depremleri sonrasında Kızılay ve benzeri kuruluşların tutumu bu ilkenin
ne ölçüde aşındığını açık biçimde ortaya koymuştur. Kızılay, tarihsel olarak
afet yardımının simgesel kurumlarından biri olmasına karşın deprem sürecinde
ticari mantıkla hareket eden bir yapı görüntüsü vermiştir. Çadır ve temel gereksinme
malzemelerinin, acil durum koşullarında ücretsiz ve öncelikli dağıtılması
gerekirken bu ürünlerin bedel karşılığı başka kurumlara satılması, kamuoyunda
derin bir güven kaybına yol açmıştır. Tartışma, yalnızca bir işlemle sınırlı
değildir. Asıl sorun, kamu yararı ile ticari etkinlik arasındaki sınırın
bilinçli olarak bulanıklaştırılmasıdır. Bu durum, Kızılay’ın kurumsal
dönüşümünün bir sonucudur. Son yıllarda yarı-kamusal kurumların, kamu hizmeti
üretmekten çok şirketleşmiş yapılar durumuna gelmesi afet gibi olağanüstü
durumlarda temel ilkelerin geri plana itilmesine neden olmuştur. Yönetim
yapılarındaki siyasal yakınlıklar, saydamlık eksikliği ve denetimsizlik bu
dönüşümü hızlandırmıştır. Benzer eğilimler, diğer yarı-kamusal ve kamu destekli
kuruluşlarda da gözlemlenmiştir. Yardım etkinlikleri merkezi bir planlama ve
kamusal denetim yerine parçalı, kapalı ve hesap vermeyen yapılar üzerinden
yürütülmüştür. Bu durum hem kaynak israfına hem de yardımların adil ve etkili şekilde
dağıtılamamasına yol açmıştır.
Kızılay
örneği daha geniş bir sorunu görünür kılmaktadır: Afet anında bile piyasa
mantığıyla hareket eden kurumlar kamusal ahlakın kurumsal düzeyde aşındığını
göstermektedir. Yardımın bir hak değil, bir işlem nesnesi durumuna gelmesi
devletin sosyal niteliğinin zayıfladığının açık göstergesidir. Sonuç olarak
yarı-kamusal kurumlar, 6 Şubat depremleri sırasında devlet kapasitesini
güçlendiren aktörler olmaktan çok kurumsal çöküşün simgeleri durumuna
gelmiştir. Bu durum, yalnızca bir yönetim sorunu değil, kamu yararı ilkesinin sistemli
olarak terk edilmesinin sonucudur.
Deprem
sonrası getirilen ek vergiler ve mali yükler (KDV artışı, ikinci MTV) kimler
üzerinde yoğunlaştı ve bu gelirler nasıl kullanıldı?
6 Şubat
depremleri sonrası maliye siyasaları, afetin finansmanına yönelik gibi sunulmuş
olsa da uygulamada toplumun belirli kesimlerini hedefleyen ek yükler ortaya
çıkarmıştır. Bu ek vergiler, kamuoyuna “afet gerekçesiyle” açıklansa da gelir
ve harcama dağılımındaki adaletsizlikleri derinleştirmiştir. Öne çıkan
uygulamalar arasında şunlar bulunmaktadır:
Katma
Değer Vergisi (KDV) oranlarının artırılması: Depremle doğrudan ilişkili temel mal ve hizmetlerde
bile KDV artışı uygulanmıştır. Bu artış, özellikle düşük ve orta gelirli
yurttaşlar üzerinde doğrudan mali baskı yaratmıştır.
Motorlu
Taşıtlar Vergisi’nin ikinci kez alınması: Bu uygulama, olağan bir vergi yüküne eklenmiş ve
doğrudan bir afet katkısı olarak açıklanmıştır. Ancak, bu gelirlerin risk
azaltıcı yatırımlara yönlendirildiğine ilişkin saydam bir bilanço
sunulmamıştır.
Toplanan bu
kaynakların kullanımı, çoğunlukla genel bütçe kalemleri içinde erimiştir. Afet
kaynakları, cari harcamalar, faiz ödemeleri, güvence ödemeleri ve kamu
personeline yönelik mali sınırlamalar gibi alanlarda kullanılmış ve doğrudan
deprem riskini azaltacak altyapı, kentsel dönüşüm veya yapı güçlendirme etkinliklerine
sınırlı ölçüde yönlendirilmiştir. Böylece, ek vergi ve yükler afet mağdurları
üzerinde kalıcı bir mali yük yaratmış fakat deprem riskini azaltmaya yönelik
bir sonuç doğurmamıştır. Bu uygulamalar devletin kriz dönemlerinde gelir
toplama kapasitesini artırabildiğini ancak bu kaynakları önleyici ve adil
biçimde kullanma kapasitesinin olmadığını göstermektedir. Afet gerekçesiyle
uygulanan mali yükler sadece geçici bir kaynak yaratma aracı olarak işlev
görmüş ve risk yönetimi ve adalet ilkelerini desteklememiştir. Sonuç olarak, 6
Şubat sonrası ek vergiler ve mali yükler, toplumsal eşitsizliği derinleştiren
ve afetin maliyetini doğrudan yurttaşlara yükleyen bir mekanizma olarak kayda
geçmiştir. Bu, devlet kapasitesindeki bir boşluk değil, ekonomik önceliklerin
ve siyasal tercihlerin bir sonucu olarak okunmalıdır.
Toplanan
kaynaklara karşın neden bütçe fazlası üretilemedi ve kamu maliyesindeki
kaynaklar hangi önceliklere yönlendirildi?
6 Şubat
depremlerinden sonra toplanan olağan ve olağanüstü kaynakların bütçe üzerindeki
etkisi klasik bir mali bilanço sorusundan daha derin bir anlam taşımaktadır.
Türkiye’de afet gerekçesiyle toplanan vergiler ve bağışlar, nominal olarak
ciddi tutarlar oluşturmuş olmasına karşın bütçe fazlası üretilememiştir. Bunun
temel nedenleri şunlardır:
Kaynakların
genel bütçeye dahil edilmesi: Deprem vergileri ve bağışlar, özel fonlarda toplanmayıp,
doğrudan genel bütçe içinde erimiştir. Bu durum, önleyici ve risk azaltıcı
yatırımların yapılmasını engellemiş ve kaynaklar, cari harcamalar ve başka
önceliklerde kullanılabilmiştir.
Cari
harcama öncelikleri:
Kamu personeli ücretleri, emekli ödemeleri, faiz ve güvence yükümlülükleri gibi
kalemler toplanan kaynakların önemli bir kısmını tüketmiştir. Ayrıca, memur ve
emekli aylıklarında TÜİK verileri üzerinden yapılan sınırlamalar ve düşük artış
siyasası, bütçe fazlası üretmeye engel olmuştur.
Siyasal
ve ekonomik tercihlerin etkisi: Afet gerekçesiyle toplanan kaynakların yönlendirilmesinde
risk azaltma değil günü kurtarma endişesi ve siyasal öncelikler belirleyici
olmuştur. Bu durum kamu maliyesinin saydam ve öncelikli kullanımını
zayıflatmıştır.
Denetimsizlik
ve planlama eksikliği: Kaynakların dağılımında etkili bir denetim ve önceliklendirme
mekanizması bulunmamıştır. Bu nedenle, toplanan gelirler, öncelikli olarak afet
zararını azaltacak şekilde değil, genel bütçe ve siyasal hedefler doğrultusunda
kullanılmıştır.
Sonuç
olarak, kaynak yetersizliği değil, kaynakların amaç dışı kullanımı ve
önceliklendirme hataları bütçe fazlasının oluşmasını engellemiştir. Bu tablo,
devletin mali disiplin ve hesap verebilirlik kapasitesinin felaket dönemlerinde
ne ölçüde sınırlı olduğunu ortaya koymaktadır. Afet sonrası mali kaynakların
yönetimindeki bu yetersizlik devletin işlevsel ve adil bir afet yönetimi
kapasitesine sahip olmadığını göstermektedir. Bu nedenle 6 Şubat depremleri,
Türkiye’de yalnızca binaların değil, devletin yurttaşına karşı asli
yükümlülüklerinin de çöktüğü bir eşik olarak tarihe geçmiştir.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
6 Şubat 2023
depremleri, Türkiye’de uzun süredir biriken yapısal sorunların, kurumsal zayıflıkların
ve bilinçli siyasal tercihlerle üretilmiş risklerin toplu biçimde açığa çıktığı
tarihsel bir kırılma noktasıdır. Bu çalışma, söz konusu depremleri yalnızca
yıkıcı bir doğal olay olarak değil, devletin yurttaşına karşı temel
sorumluluklarını yerine getirememesinin somut ve ölçülebilir bir sonucu olarak
ele almıştır.
1999 Marmara
Depremi sonrasında edinilen acı deneyimlerin kurumsal hafızaya
dönüştürülemediği, aksine, afet riskini azaltmak yerine artıran bir yönetsel ve
hukuksal çerçevenin adım adım oluşturulduğu görülmektedir. Deprem vergileri,
DASK primleri, olağanüstü mali yükümlülükler ve bağışlar yoluyla önemli
miktarda kaynak toplanmış olmasına karşın bu kaynakların risk azaltma, güvenli
yapı üretimi ve afet hazırlığı için kullanılmadığı ortaya konmuştur. Mali
bilanço yaklaşımı, toplanan kaynaklar ile ortaya çıkan yükümlülükler arasındaki
derin ve yapısal uyumsuzluğu açık biçimde göstermektedir.
Çalışmanın
bulguları, imar afları ve mevzuat olağan dışılıklarının yalnızca teknik birer
düzenleme olmadığını ve siyasal çıkarlar uğruna toplumsal riskin bilinçli
biçimde yeniden üretildiğini ortaya koymaktadır. Yerel yönetimlerin denetim
mekanizmalarındaki zayıflıklar ve imar ve ruhsat süreçlerinde ortaya çıkan
yolsuzluklar yüklenicilik sistemindeki cezasızlık kültürüyle birleşerek
kitlesel yıkımın altyapısını hazırlamıştır. Bu bağlamda yıkılan yapılar,
yalnızca mühendislik hatalarının değil, kurumsal ve ahlaksal bir çöküşün de
göstergesi durumuna gelmiştir.
Deprem
sonrası süreç ise, devlet kapasitesindeki aşınmayı daha görünür kılmıştır.
Arama-kurtarma etkinliklerindeki gecikmeler, güvenlik boşlukları, yardım
dağıtımında siyasal ve partizan tercihler ile yarı-kamusal kurumların ticari
mantıkla hareket etmesi devletin eşitlik, tarafsızlık ve kamusal yarar üretme
yetisini ciddi biçimde yitirdiğini göstermiştir. Bu durum, afetin yalnızca
fiziksel değil, aynı zamanda toplumsal ve ahlaksal bir yıkıma dönüştüğünü
ortaya koymaktadır.
Sonuç
olarak, 6 Şubat depremleri, Türkiye’de devlet kapasitesinin yalnızca teknik
açıdan değil, hukuksal, mali ve etik boyutlarıyla da çöktüğünü göstermektedir.
Bu nedenle söz konusu depremler, bir “doğal afet”ten çok, uzun yıllara yayılan
siyasal tercihler, kurumsal ihmal ve hesap verebilirlik eksikliğinin yarattığı
bir devlet iflası olarak değerlendirilmelidir. Bu iflas, yalnızca binaların
değil, devletin yurttaşına karşı asli yükümlülüklerinin de çöktüğü bir eşik
olarak tarihe geçmiştir.
Kaynakça
AFAD.
(2023). 06 ŞUBAT 2023 KAHRAMANMARAŞ (Pazarcık ve Elbistan) DEPREMLERİ SAHA
ÇALIŞMALARI ÖN DEĞERLENDİRME RAPORU. https://deprem.afad.gov.tr/assets/pdf/Arazi_Onrapor_28022023_surum1_revize.pdf
AFAD.
(2024). Türkiye Deprem Tehlike Haritası ve Afet Risk Yönetimi. Ankara. https://www.afad.gov.tr/turkiye-deprem-tehlike-haritasi
Aslan, Ö.
(2025). Navigating legal avenues: The complex landscape of disaster
accountability in Turkey. Human Organization, 84(1), 44–55. https://doi.org/10.1080/00187259.2025.2458835
DASK. (2024).
Faaliyet Raporu 2024. İstanbul: Doğal Afet Sigortaları Kurumu. https://dask.gov.tr/upload/Dask24_FAALIYET_RAPORU%20-%20Copy%201.pdf
Helena
Hermansson (2019) Challenges to Decentralization of Disaster Management in
Turkey: The Role of Political-Administrative Context, International Journal of Public
Administration, 42:5, 417-431, DOI: 10.1080/01900692.2018.1466898
International
Federation of Red Cross and Red Crescent Societies (IFRC). (2023). OPERATION UPDATE #4 Türkiye. Earthquakes.
https://www.ifrc.org/appeal/turkiye-earthquake-mdrtr004-1
Paula Sayeko
Souza Oda, Victor Marchezini, Gabriela Spanghero Lotta, Adriano Mota Ferreira,
André Luiz Martins Cotting, Karolina Gameiro Cota Dias, Olga Lucía Pacheco
Calderon. (2025). State, institutional and organizational capacities in
disaster risk management. International Journal of Disaster Risk Reduction. Volume
129. ISSN 2212-4209. https://doi.org/10.1016/j.ijdrr.2025.105777.
Sayıştay. (2025).
2024 YILI FAALİYET RAPORU. https://www.sayistay.gov.tr/files/5738_Say%C4%B1%C5%9Ftay%20Ba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%202024%20Y%C4%B1l%C4%B1%20Faaliyet%20Raporu.pdf
Sever, Dilşad
Çiğdem. Afet Mevzuatından Kaynaklanan Yapısal Sorunlar: Teşkilat, İmar Afları
ve Yapı Denetim. Ankara Barosu Dergisi 81, (Deprem Özel Sayısı-I Kamu Hukuku Ekim
2023): 269-306. DOI: 10.30915/abd.1380958
TC
Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı. (03). 2023 KAHRAMANMARAŞ VE HATAY DEPREMLERİ RAPORU.
SBB Deprem Sonrası Değerlendirme Raporu. https://www.sbb.gov.tr/wp-content/uploads/2023/03/2023-Kahramanmaras-ve-Hatay-Depremleri-Raporu.pdf
TMMOB.
(2023). 6 ŞUBAT 2023 DEPREMLERİ TESPİT VE DEĞERLENDİRME RAPORU. https://www.tmmob.org.tr/sites/default/files/mo06022023depremtespit.pdf
TMMOB.
(2025) 6 ŞUBAT KAHRAMANMARAŞ DEPREMLERİNİN İKİNCİ YILI DEĞERLENDİRME RAPORU. https://www.tmmob.org.tr/sites/default/files/tmmob_6subat_rapor_0.pdf
World Bank.
(2023). PROJECT APPRAISAL DOCUMENT ON A PROPOSED LOAN IN THE AMOUNT OF EUR
910.5 MILLION (US$1.0 BILLION EQUIVALENT) TO THE REPUBLIC OF TÜRKİYE FOR A TÜRKİYE
EARTHQUAKE RECOVERY AND RECONSTRUCTION PROJECT. https://documents1.worldbank.org/curated/en/099061423141522303/pdf/BOSIB0be8dfe3b0e40b4d704983cde266fa.pdf
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder