Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

6 Şubat 2026 Cuma

 

6 Şubat 2023 Depremleri: Bir Devlet İflası

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

 

Öz

6 Şubat 2023 depremleri, Türkiye’de afet yönetimi, kamu maliyesi ve kurumsal kapasite açısından tarihsel bir kırılma noktasıdır. Bu çalışma, söz konusu depremleri yalnızca yıkıcı bir doğal olay olarak değil, 1999 Marmara Depremi sonrasında alınmayan önlemler, risk artırıcı mevzuat düzenlemeleri, mali kaynakların yanlış kullanımı ve kurumsal çöküşün bir sonucu olarak ele almaktadır. Deprem vergileri, DASK primleri ve olağanüstü mali yükümlülükler yoluyla toplanan kaynakların, afet riskini azaltmaya yönelik etkili siyasalara dönüştürülmediği ortaya konmaktadır. İmar afları, denetimsiz yapılaşma, yerel yönetimlerdeki yolsuzluklar ve yüklenicilik sistemindeki cezasızlık kültürü, kitlesel yıkımın temel belirleyicileri olmuştur. Deprem sonrası süreçte yaşanan arama-kurtarma gecikmeleri, güvenlik boşlukları ve yardım dağıtımındaki eşitsizlikler ise devlet kapasitesindeki aşınmayı daha görünür kılmıştır. Çalışma, 6 Şubat depremlerinin, doğal bir afetin ötesinde, Türkiye’de devletin yurttaşına karşı temel yükümlülüklerini yerine getirememesinin bir göstergesi olarak “devletin deprem çalışmalarında iflası” kavramıyla değerlendirilmesi gerektiğini savunmaktadır.

Anahtar Kelimeler: 6 Şubat Depremleri; Devlet Kapasitesi; Afet Yönetimi; Deprem Maliyesi; İmar Afları; Kamu Yönetimi; Yapı Güvenliği; Kurumsal Çöküş

 

Abstract

The February 6, 2023 earthquakes represent a historical turning point in terms of disaster management, public finance, and state capacity in Turkey. This study examines the earthquakes not merely as a devastating natural event but as the outcome of long-term policy failures, risk-enhancing legislative practices, mismanagement of financial resources, and institutional decay since the 1999 Marmara Earthquake. The findings demonstrate that resources collected through earthquake taxes, compulsory insurance premiums, and extraordinary fiscal measures were not effectively transformed into risk-reduction policies. Zoning amnesties, unregulated urban development, corruption within local administrations, and a culture of impunity in the construction sector emerged as key determinants of large-scale destruction. Post-disaster delays in search and rescue operations, security gaps, and unequal aid distribution further exposed the erosion of state capacity. The study argues that the February 6 earthquakes should be interpreted not only as a natural disaster but as a manifestation of state failure, reflecting the state’s inability to fulfill its fundamental obligations toward its citizens.

Keywords: February 6 Earthquakes; State Capacity; Disaster Management; Disaster Finance; Zoning Amnesties; Public Administration; Building Safety; Institutional Failure

GİRİŞ

Türkiye, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi ile çağdaş tarihinin en büyük yıkımlarından birini yaşadı. On binlerce insan yaşamını kaybetti ve yüz binlerce yapı ağır hasar gördü. Bu deprem yalnızca binaları değil, devletin afetlere hazırlık kapasitesini, denetim mekanizmalarını ve kamu yönetiminin temel reflekslerini de yerle bir etti. O gün, neredeyse herkes aynı cümleyi kurdu: “Bu bir milat olmalı.”

1999’dan sonra deprem artık “beklenmeyen” bir olay değildi. Biliniyordu. Haritaları vardı. Riskli bölgeler, zayıf yapı stokları, yanlış kentleşme açıkça ortadaydı. Bu bilgiye dayanarak yeni kurumlar kuruldu, deprem vergileri ihdas edildi, Zorunlu Deprem Sigortası (DASK) oluşturuldu ve mevzuat değişiklikleri yapıldı. Toplumdan toplanan kaynakların gerekçesi açıktı: Bir daha aynı felaket yaşanmasın diye önlem almak.

2002 yılında iktidara gelen siyasal yönetim, bu mirası devraldı. Önünde uzun bir zaman vardı. Yirmi yılı aşan bu süre, Türkiye’yi depreme dayanıklı bir ülke durumuna getirmek için fazlasıyla yeterliydi. Ancak geçen zaman, önlemlerin değil, afların, olağan dışılıkların, imar kolaylıklarının ve denetimsizliğin birikmesine sahne oldu. Riskli yapı stoğu azaltılmadı, aksine büyüdü. Kamu kaynakları önleyici siyasalara değil, günü kurtaran tercihlere yöneldi.

6 Şubat 2023’te yaşanan depremler, bu uzun sürecin kaçınılmaz sonucuydu. Felaketin büyüklüğü doğaldı ama sonuçlarının bu denli ağır olması ise değildi. Enkaz altında kalan yalnızca binalar ve insanlar değil, yirmi dört yıl boyunca ertelenen sorumluluklar, görmezden gelinen uyarılar ve hesabı verilmeyen isabetsiz kararlar oldu. Bu yazı, 6 Şubat depremlerini bir “doğal afet” olarak değil, 1999’dan itibaren biriken ihmal, yanlış tercih ve sorumsuzluğun bilançosu olarak ele almaktadır.

Amaç ve Hedefler

Bu yazının amacı 6 Şubat 2023 depremlerini yalnızca sonuçları üzerinden değil, 1999 Marmara Depremi’nden itibaren izlenen siyasaların, yapılan tercihlerinin ve yapılmayanların bir toplamı olarak değerlendirmektir. Depremi doğallaştıran, kaçınılmaz gösteren anlatıların aksine, felaketin büyüklüğünü belirleyen asıl unsurun kamu otoritesinin kararları ve ihmal alanları olduğu savunulmaktadır.

Bu çerçevede yazının temel amaçları şunlardır:

1999 sonrası oluşturulan depremle ilgili kurumsal yapıların, mali araçların ve mevzuatın nasıl işlediğini (ya da işlemediğini) ortaya koymak,

Toplanan vergiler, oluşturulan fonlar ve getirilen ek mali yüklerin saydam bir bilanço içinde değerlendirilmesini sağlamak,

Önleyici siyasa üretmek yerine, aflara, olağan dışılıklara ve kısa vadeli siyasal tercihlere dayanan yaklaşımın sonuçlarını somut verilerle irdelemek,

Merkezi yönetim, yerel yönetimler ve özel sektör arasındaki sorumluluk zincirinin nerede koptuğunu görünür kılmak.

Bu yazının bir diğer hedefi suçlu aramak değil, sorumluluğu tanımlamaktır. Bireysel hatalardan çok sistemli tercihler ve kurumsal davranış kalıpları ele alınmaktadır. Amaç, geçmişe dönük bir muhasebe yaparken aynı zamanda geleceğe ilişkin neyin artık kabul edilemez olduğunu açıkça kayda geçirmektir. Son olarak bu metin, bir siyasa önerisi belgesi değil, bir tanıklık ve hesap sorma metnidir.

ARAŞTIRMA SORULARI

1999 Marmara Depremi sonrasında oluşturulan kurumsal ve mali mekanizmalar Türkiye’yi depreme hazırlamakta neden yetersiz kaldı?

Toplanan deprem vergileri, bağışlar ve olağanüstü gelirler hangi kanallar üzerinden harcandı ve bu harcamalar deprem riskini azaltmaya ne ölçüde katkı sağladı?

İmar afları ve mevzuat olağan dışılıkları yapı güvenliğini nasıl sistemli biçimde zayıflattı?

Merkezi yönetimin afet öncesi hazırlık ve afet anındaki eş güdüm kapasitesi neden çöktü?

Yerel yönetimlerin imar, ruhsat ve denetim süreçlerindeki rolü ve sorumluluğu neydi?

Yüklenicilik sistemi ve yapı üretim süreci neden cezalandırılmayan bir risk alanına dönüştü?

Afet sonrası güvenlik zayıflıkları ve yardım dağıtımındaki ayrımcılık devlet kapasitesi hakkında neyi ortaya koydu?

Kızılay ve benzeri yarı-kamusal kurumların deprem sürecindeki uygulamaları kamu yararı ilkesini nasıl aşındırdı?

Deprem sonrası getirilen ek vergiler ve mali yükler (KDV artışı, ikinci MTV), kimler üzerinde yoğunlaştı ve bu gelirler nasıl kullanıldı?

Toplanan kaynaklara karşın neden bütçe fazlası üretilemedi ve kamu maliyesindeki kaynaklar hangi önceliklere yönlendirildi?

6 Şubat depremleri Türkiye’de devletin hangi temel işlevlerinin artık çalışmadığını göstermiştir?

YÖNTEM

Bu çalışma, nicel veri çözümlemesi ile nitel değerlendirmeyi birlikte kullanan betimleyici ve eleştirel bir inceleme olarak kurgulanmıştır. Amaç, 6 Şubat 2023 depremlerini tekil bir afet olarak değil, 1999 Marmara Depremi’nden itibaren şekillenen kurumsal, mali ve yönetsel tercihlerin bir sonucu olarak ele almaktır. Çalışmada üç temel veri kaynağından yararlanılmıştır:

Birincil kaynaklar: Resmi mevzuat metinleri, bütçe kanunları, Sayıştay raporları, TBMM tutanakları, ilgili kamu kurumlarının (AFAD, Hazine ve Maliye Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, DASK, Kızılay) yayımladığı rapor ve açıklamalar.

İkincil kaynaklar: Akademik çalışmalar, meslek odalarının raporları, bağımsız araştırmalar, ulusal ve uluslararası kuruluşların (Dünya Bankası, OECD, BM) değerlendirmeleri ve güvenilir basın kaynakları.

Tanıklık ve gözlem: Yazarın geçmiş afet deneyimlerine dayanan kişisel tanıklıkları ile alan gözlemleri, betimleyici ve bağlamsal çerçeve sağlamak amacıyla kullanılmış ve bu anlatılar veri yerine geçecek şekilde değil, kurumsal çözümlemeleri tamamlayıcı unsur olarak ele alınmıştır.

Çözümleme sürecinde nedensellik savından kaçınılmış ve bunun yerine zaman içinde biriken tercihler, yinelenen davranış kalıpları ve sistemli sonuçlar ortaya konmuştur. Metin, “ne yapılmalı” sorusundan çok, “neyin yapıldığı ve bunun nelere yol açtığı” sorularına odaklanmaktadır.

Bu bağlamda çalışma, bir siyasa önerisi metni değil, kamusal sorumluluğun izini süren, hesap soran bir belgeleme çalışması olarak tasarlanmıştır.

ÇÖZÜMLEME ÇERÇEVESİ

Bu çalışmada çözümleme, tekil olaylar ya da kişisel hatalar üzerinden değil, kurumsal süreklilik, mali tercihler ve yönetsel davranış kalıpları üzerinden yapılmaktadır. Temel varsayım şudur: 6 Şubat 2023 depremlerinin yarattığı yıkım ani ve öngörülemez bir doğa olayı değil, 1999’dan itibaren biriken yapısal zayıflıkların görünür duruma gelmesidir. Bu nedenle çözümleme kısa vadeli kriz tepkilerinden çok uzun vadeli hazırlık eksikliklerine ve “neden müdahale edilemediği”nden çok “neden önlenmediği”ne odaklanmaktadır. Her araştırma sorusu, belirli bir kurumsal alanı (mali yapı, mevzuat, yönetsel kapasite) ele almakta ve sonuçlar, devletin temel işlevleri olan önleme, denetleme, koruma ve eşitlik ilkeleri üzerinden değerlendirilmektedir.

1999 Marmara Depremi sonrasında oluşturulan kurumsal ve mali mekanizmalar Türkiye’yi depreme hazırlamakta neden yetersiz kaldı?

1999 Marmara Depremi sonrasında Türkiye deprem gerçeğiyle yüzleşmiş ve bu alanda kalıcı çözümler üretme zorunluluğunu kabul etmiş görünüyordu. Bu dönemde iki temel adım atıldı: birincisi, deprem riskine karşı mali kaynak yaratmak ve ikincisi bu riskin yönetimi için kurumsal yapılar oluşturmak. Bu çerçevede “deprem vergileri” kamuoyuna sunuldu. 2000 yılında Zorunlu Deprem Sigortası (DASK) kuruldu. Kağıt üzerinde bakıldığında, bu araçlar depremle savaşım için gerekli mali altyapıyı oluşturabilecek nitelikteydi. Ancak sorun, bu mekanizmaların varlığında değil, nasıl ve ne amaçla kullanıldıklarında ortaya çıktı. Deprem vergileri, başlangıçta belirli bir amaca özgülenmiş olsa da kısa sürede genel bütçe gelirleri içine alındı. Bu durum, toplanan kaynakların deprem riskini azaltmaya yönelik kalıcı yatırımlara yöneltilmesini eylemli olarak ortadan kaldırdı. Vergiler tahsil edildi, ancak önleyici siyasa üretimine dönüşmedi. Deprem, mali açıdan bir “fon” konusu olmaktan çıkarak, bütçe açığını kapatan bir gelir kalemine dönüştü. Benzer bir durum DASK için de geçerlidir. Zorunlu deprem sigortası, bireysel risk paylaşımını amaçlayan teknik bir araç olarak kurgulandı, ancak bu sistem, yapı stokunun güçlendirilmesi ya da riskli binaların dönüştürülmesiyle bütünleştirilmedi. Sigorta, hasar sonrası sınırlı bir giderim sağlarken, hasarı önlemeye yönelik kamusal müdahalenin yerini alamadı. Devlet, sigorta mekanizmasını tamamlayıcı bir önlem olarak değil, eylemli olarak bir ikame olarak kullandı. Kurumsal düzeyde ise depremle ilgili yetkiler parçalı ve sorumluluklar dağınık kaldı. Afet yönetimi, şehircilik, yapı denetimi ve mali planlama arasında etkili bir eş güdüm kurulamadı. Kurumlar varlığını sürdürdü, ancak ortak bir hedef doğrultusunda çalışmadı. Bu durum, riskin bilindiği fakat yönetilmediği bir yapı yarattı. Sonuç olarak 1999 sonrası dönemde oluşturulan kurumsal ve mali mekanizmalar Türkiye’yi depreme hazırlamak için değil, deprem gerçeğiyle birlikte yaşamayı normalleştirmek için işledi. Kaynaklar toplandı, kurumlar kuruldu, fakat bu araçlar, risk azaltımına değil, sorumluluğun ertelenmesine hizmet etti. Bu nedenle 6 Şubat 2023’te ortaya çıkan tablo, bir kaynak yetersizliğinin değil, kaynakların amaç dışı kullanımının ve kurumsal irade eksikliğinin sonucudur.

Toplanan deprem vergileri, bağışlar ve olağanüstü gelirler hangi kanallar üzerinden harcandı ve bu harcamalar deprem riskini azaltmaya ne ölçüde katkı sağladı?

Deprem sonrası toplanan kaynakların değerlendirilmesinde temel sorun, kaynağın varlığı değil, izlenebilirliğinin olmamasıdır. 1999 sonrası dönemde deprem gerekçesiyle ihdas edilen vergiler, yapılan bağış kampanyaları ve 2023 sonrasında getirilen olağanüstü mali yükler ortak bir fon ya da saydam bir bütçe mekanizması altında toplanmamıştır. Deprem vergileri, yasal olarak belirli bir süre ve amaç için konulmuş olsa da uygulamada genel bütçe gelirleri içine alınmıştır. Bu durum, deprem riskini azaltmaya yönelik yatırımlar ile bu vergiler arasında doğrudan bir bağ kurulmasını olanaksız duruma getirmiştir. Kaynak toplanmış, ancak bu kaynakların hangi ölçüde yapı güçlendirmeye, kentsel dönüşüme ya da risk azaltıcı altyapıya yönlendirildiği kamuoyuna açık biçimde raporlanmamıştır.

Benzer bir belirsizlik, 6 Şubat depremleri sonrasında yürütülen ulusal bağış kampanyaları ve uluslararası yardımlar için de geçerlidir. Toplanan tutarların önemli bir kısmı kamuoyuna açıklanmış, ancak bu kaynakların hangi projelere, hangi takvimle ve hangi önceliklere göre harcandığına ilişkin düzenli ve ayrıntılı bir hesap sunulmamıştır. Böylece bağışlar, afet yönetiminin mali kapasitesini artırmak yerine, mevcut bütçe baskılarını hafifleten geçici bir araç durumuna gelmiştir. Olağanüstü gelirler de aynı kaderi paylaşmıştır. Deprem gerekçesiyle Motorlu Taşıtlar Vergisi ikinci kez alınmış, Katma Değer Vergisi oranları artırılmış ve ücret ve maaş artışları baskılanmıştır.

Bu önlemlerle yaratılan ek mali alanın, doğrudan deprem riskini azaltmaya yönelik kalıcı yatırımlara dönüştüğüne ilişkin bütüncül bir bilanço ortaya konmamıştır. Aksine, bu gelirlerin büyük bölümünün genel bütçe içinde eridiği, faiz giderleri, güvence ödemeleri ve cari harcamalarla birlikte kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu tablo, deprem kaynaklarının önleyici bir stratejiye bağlanmadığını göstermektedir. Para toplanmış ancak bu para, gelecekteki yıkımı azaltacak bir yapısal dönüşüm yaratmamıştır. Kaynaklar, riskin kendisini azaltmak yerine, riskin sonuçlarıyla baş etmeye yetmeyen bir mali tampon işlevi görmüştür. Dolayısıyla sorun, “ne kadar para toplandığı” sorusundan çok, neden bu paranın deprem riskini azaltmadığı sorusunda düğümlenmektedir. Bu soru yanıtlanmadıkça, her yeni felaket yeni bir bağış kampanyası ve yeni bir olağanüstü vergiyle karşılanacak ancak sonuç değişmeyecektir.

İmar afları ve mevzuat olağan dışılıkları yapı güvenliğini nasıl sistemli biçimde zayıflattı?

Türkiye’de deprem riskinin büyümesinde belirleyici unsurlardan biri, yapı üretim sürecinin teknik yetersizliklerinden çok hukuksal ve siyasal tercihlerdir. Bu tercihler içinde en yıkıcı olanı ise, kaçak ve güvensiz yapılaşmayı olağan dışı olmaktan çıkarıp kalıcı bir yönetime alışkanlığına dönüştüren imar aflarıdır. 1999 Marmara Depremi sonrasında temel beklenti, yapı güvenliğini önceleyen sıkı bir denetim rejiminin kurulmasıydı. Ancak izlenen yol bunun tersi oldu. 2000’li yıllar boyunca çıkarılan çok sayıda imar affı ve “yapı kayıt” düzenlemesi, teknik olarak güvenli olmayan yapıların hukuksal olarak meşrulaştırılmasını sağladı. Bu düzenlemeler, yalnızca geçmiş ihlalleri affetmekle kalmadı ve gelecekte yapılacak ihlaller için de güçlü bir özendirme mekanizması yarattı. İmar barışı olarak adlandırılan uygulama bu sürecin en açık örneğidir. Yapının statik durumu, zemin özellikleri ve mühendislik yeterliliği dikkate alınmaksızın bilirim esasına dayalı bir kayıt sistemi oluşturulmuştur. Böylece devlet yapı güvenliğini denetlemek yerine, riskli yapılarla arasındaki hukuksal uzaklığı kapatmayı tercih etmiştir. Bu tercih, deprem riskini azaltmak yerine, devletin bu riskten haberdar olduğunu resmen tescillemesi anlamına gelmiştir.

Mevzuat olağan dışılıkları yalnızca konut alanıyla sınırlı kalmamış ve sanayi tesislerinden kamu binalarına, geçici yapılarından yoğunluk artışlarına kadar genişlemiştir. Planlama ilkeleri “olağan dışı” kararlarla aşındırılmış ve şehircilik, teknik bir disiplin olmaktan çıkarak siyasal ve ekonomik pazarlık alanına dönüşmüştür. Bu süreçte güvenlik, kamu yararı ve uzun vadeli riskler geri plana itilmiş ve kısa vadeli ekonomik kazanç ve siyasal destek öncelik kazanmıştır. Sonuç olarak imar afları, depremi hazırlayan koşulları ortadan kaldırmamış, aksine hukuk eliyle kalıcılaştırmıştır. Bu düzenlemeler sayesinde güvensiz yapılaşma normalleşmiş, denetimsizlik sistemli duruma gelmiş ve deprem, bir doğa olayı olmaktan çıkarak öngörülebilir bir yıkıma dönüşmüştür. 6 Şubat 2023 depremleri bu sürecin dramatik sonucudur. Yıkılan binaların önemli bir kısmı, hukuksal olarak varlık kazanmış ancak eylemli olarak yaşamaya elverişsiz yapılardan oluşmuştur. Bu nedenle yaşanan kayıplar, yalnızca mühendislik hatalarının değil, bilinçli mevzuat tercihlerinin sonucudur.

Merkezi yönetimin afet öncesi hazırlık ve afet anındaki eş güdüm kapasitesi neden çöktü?

Afet yönetiminin başarısı, yalnızca kriz anındaki müdahaleye değil, kriz öncesi hazırlık, kurumsal kapasite ve yetki paylaşımına bağlıdır. 6 Şubat 2023 depremleri, Türkiye’de merkezi yönetimin bu üç alanda da ciddi zayıflıklar taşıdığını açık biçimde ortaya koymuştur. Deprem öncesi dönemde riskin biliniyor olmasına karşın ulusal ölçekte bağlayıcı ve denetlenebilir bir hazırlık planı oluşturulmamıştır. Afet senaryoları kağıt üzerinde kalmış ve lojistik, personel, ekipman ve iletişim altyapısı gerçekçi tatbikatlarla sınanmamıştır. Özellikle çoklu il ve geniş coğrafyayı kapsayan bir felakete yönelik operasyonel kapasite geliştirilmemiştir. Afet anında yaşanan en belirgin sorunlardan biri, eş güdüm eksikliği olmuştur. Merkezi yönetim, farklı kurumlar arasında etkili bir iş bölümü ve eş güdüm sağlayamamış, bilgi akışı kesintiye uğramış ve karar alma süreçleri yavaşlamıştır. Bu durum, ilk saatlerde ve günlerde arama-kurtarma etkinliklerinin sınırlı kalmasına yol açmıştır. Zamanın yaşamsal önemde olduğu bir süreçte devletin refleksi gecikmiştir. Bu gecikmenin simgesel ve somut örneklerinden biri askeri kapasitenin zamanında devreye sokulmamasıdır. Türkiye’nin geniş lojistik olanaklara, disiplinli insan gücüne ve kriz yönetimi deneyimine sahip olan Silahlı Kuvvetleri depremin ilk günlerinde etkili biçimde alana girememiştir. Bu tercihin gerekçesi kamuoyuna açık ve ikna edici biçimde açıklanmamış ve sonuçları ise enkaz altında kalan binlerce insan açısından geri döndürülemez olmuştur.

Kurumsal yapıdaki bir diğer sorun afet yönetiminin aşırı merkezileştirilmesidir. Karar alma yetkisinin dar bir merkezde toplanması yerel girişimlerin ve mevcut kapasitenin hızla harekete geçirilmesini engellemiştir. Yerelden gelen bilgi ve gereksinmeler merkezi süzgeçten geçerken gecikmiş ve alandaki gerçeklikle kararlar arasındaki uzaklık açılmıştır. Bütün bu unsurlar bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo şudur: Merkezi yönetim, afetin büyüklüğünü öngörememiş ve öngördüğü risk için ise işlevsel bir müdahale mekanizması kuramamıştır. Devlet, en temel görevlerinden biri olan yaşamı koruma işlevini en kritik anda yerine getirememiştir. Bu durum, teknik bir yetersizlikten çok kurumsal kapasitenin bilinçli olarak zayıflatılmasının ve liyakat ilkesinden uzaklaşmanın bir sonucudur.

Yerel yönetimlerin imar, ruhsat ve denetim süreçlerindeki rolü ve sorumluluğu neydi?

Deprem kaynaklı yıkımın oluşmasında merkezi yönetimin tercihleri belirleyici olmakla birlikte, yerel yönetimler bu sürecin hızlandırıcı ve derinleştirici aktörleri olarak önemli bir rol oynamıştır. Belediyeler, yapı üretim sürecinin en kritik aşamalarında yetki sahibi olmalarına karşın bu yetkileri kamu yararı doğrultusunda kullanmamıştır. İmar planları, şehirlerin taşıma kapasitesi ve zemin özellikleri gözetilmeden değiştirilmiş ve yoğunluk artışları olağan duruma gelmiştir. Plan değişiklikleri olağan dışı kararlar olmaktan çıkarak rutin bir uygulamaya dönüşmüştür. Bu süreçte, teknik gerekçelerden çok ekonomik ve siyasal baskılar belirleyici olmuştur. Böylece kentler, deprem riskini artıran bir biçimde dikey ve yoğun yapılaşmaya zorlanmıştır. Ruhsatlandırma ve yapı denetimi süreçlerinde ise sistemli bir gevşeme gözlemlenmiştir. Projelerin mevzuata uygunluğu kağıt üzerinde sağlanmış ve uygulamalar yeterince denetlenmemiştir. Yapı denetim mekanizmaları, belediyelerin doğrudan ya da dolaylı etkisi altında kalmış ve denetim, bağımsız bir kamu etkinliği olmaktan uzaklaşmıştır. Bu ortamda, imar ve ruhsat süreçleri yolsuzluğa açık alanlar durumuna gelmiştir. Bazı belediyelerde teknik kapasite yetersizliği, bazılarında ise bilinçli ihmal ve çıkar ilişkileri belirleyici olmuştur. Denetimsizlik, tekil hatalarla sınırlı kalmamış ve kurumsal bir davranış biçimine dönüşmüştür. Yerel yönetimlerin bu rolü, merkezi yönetimin siyasalarıyla birleştiğinde çarpan etkisi yaratmıştır. Merkezi düzeyde risk üreten mevzuat yerelde eylemli olarak uygulanmış ve böylece deprem riski kağıt üzerinde değil alanda büyümüştür. 6 Şubat depremleri sonrasında yıkılan yapıların önemli bir bölümünün yürürlükteki mevzuata uygun ruhsatlara sahip olması bu sürecin en çarpıcı göstergesidir. Bu durum, sorunun yalnızca kaçak yapılardan değil, mevzuata uygun ama güvensiz yapılardan kaynaklandığını ortaya koymaktadır. Sonuç olarak yerel yönetimler, deprem riskinin azaltılmasında önleyici bir rol üstlenmek yerine çoğu durumda riskin normalleşmesine aracılık etmiştir.

Yüklenicilik sistemi ve yapı üretim süreci neden cezalandırılmayan bir risk alanına dönüştü?

Türkiye’de deprem kaynaklı yıkımın en görünür aktörlerinden biri yüklenicilerdir. Ancak sorun bireysel açgözlülükle sınırlı değildir. Asıl mesele, yapı üretimini düzenlemesi gereken kamusal sistemin, yüklenicilik etkinliğini ‘yüksek kar–düşük sorumluluk’ esasına göre işlemesine izin vermesidir. Yüklenicilik, uzun yıllar boyunca teknik yeterlilik, mesleksel ehliyet ve mali sorumluluk ölçütlerine sıkı biçimde bağlanmamıştır. Çok sayıda kişi ve şirket sınırlı sermaye ve teknik bilgiyle büyük ölçekli projelere girebilmiş ve bu durum yapı kalitesini doğrudan etkilemiştir. Mesleğin kuralları, kamusal bir güvenlik alanı olarak değil, serbest bir ticari etkinlik olarak ele alınmıştır. Bu ortamda maliyet düşürme baskısı yapı güvenliğinin önüne geçmiştir. Eksik ya da düşük kaliteli malzeme kullanımı, projeye aykırı uygulamalar ve denetimden kaçma girişimleri yaygınlaşmıştır. Bu ihlaller, sistemli denetim ve caydırıcı yaptırımlarla karşılanmadığı için akılcı bir davranış durumunu almıştır: Risk almak kar getiren bir stratejiye dönüşmüştür. Deprem sonrası süreçler ise bu yapıyı daha da pekiştirmiştir. Yıkılan binalarla ilgili açılan davalar uzun sürmüş ve sorumluların önemli bir kısmı ya cezasız kalmış ya da simgesel yaptırımlarla karşılaşmıştır. Bu durum, yüklenicilik sisteminde hesap verilebilirlik kültürünün oluşmasını engellemiştir. Ceza olasılığı düşük ve kazanç olasılığı yüksek bir alan yaratılmıştır. Kamu otoritesinin bu alandaki rolü yalnızca denetim eksikliğiyle sınırlı değildir. Yüklenicilik sektörünün siyasal ve ekonomik ilişkiler ağı içinde korunan bir aktör durumuna gelmesi riskli davranışların görünmez kılınmasına yol açmıştır. Bu koruma, açık bir özendirme olmasa bile cezasızlık yoluyla eylemli olarak gerçekleşmiştir. Sonuç olarak yapı üretim süreci deprem riskini azaltan bir kamu etkinliği olmaktan çıkmış ve toplumsal maliyeti yüksek bir kar alanına dönüşmüştür. 6 Şubat 2023 depremleri, bu sistemin ürettiği riskin bedelinin yükleniciler tarafından değil, enkaz altında kalan yurttaşlar tarafından ödendiğini açıkça göstermiştir.

Afet sonrası güvenlik zayıflıkları ve yardım dağıtımındaki ayrımcılık devlet kapasitesi hakkında neyi ortaya koydu?

6 Şubat depremlerinin ardından ortaya çıkan tablo, yalnızca fiziksel yıkımı değil, kamu otoritesinin alandaki varlığını ve meşruluğunu da sorgulatmıştır. Afet sonrası ilk günlerde yaşanan güvenlik zayıflıkları ve yardım dağıtımındaki eşitsizlikler devletin kriz anlarında yerine getirmesi gereken en temel işlevlerde ciddi bir aşınmaya işaret etmiştir. Deprem bölgelerinde, ilk günlerden itibaren güvenlik boşlukları oluşmuştur. Kolluk kuvvetlerinin yetersizliği, eş güdüm eksikliği ve geç müdahale, bazı yerleşim alanlarında yağma ve hırsızlık olaylarının yaşanmasına yol açmıştır. Bu durum, yalnızca bireysel suçların artması olarak değil, devletin caydırıcılık ve düzen sağlama kapasitesinin zayıflaması olarak değerlendirilmelidir. Afet koşullarında güvenliğin sağlanamaması toplumsal dayanışmayı zedelemiş ve travmayı derinleştirmiştir. Yardım dağıtımında gözlemlenen sorunlar ise bu zayıflıkların başka bir boyutunu ortaya koymuştur. Gıda, barınma ve temel gereksinmelerin dağıtımı belirli bir plan ve eşitlik ilkesi çerçevesinde yürütülememiştir. Bazı bölgeler yardıma hızla erişirken, bazı bölgeler uzun süre görünmez kalmıştır. Bu eşitsizlikler, lojistik yetersizliklerle açıklanamayacak ölçüde siyasal ve yönetsel tercihlerle iç içe görünmüştür. Özellikle yardım süreçlerinde yandaşlık, siyasal yakınlık ve yönetsel önceliklerin belirleyici olduğuna ilişkin yaygın kanı kamu yönetimine duyulan güveni ciddi biçimde sarsmıştır. Afet gibi olağanüstü bir durumda bile eşitlik ilkesinin işletilememesi devletin tarafsızlık savını zayıflatmıştır. Yardımın bir hak olmaktan çıkıp takdire bağlı bir lütuf gibi algılanması kurumsal çöküşün en görünür göstergelerinden biridir. Bu süreçte sivil toplumun ve bireysel dayanışmanın oynadığı rol devlet kapasitesindeki boşluğu kısmen doldurmuştur. Ancak bu durum, olumlu bir tablo olarak değil, kamusal sorumluluğun gönüllülüğe devredilmesi olarak okunmalıdır. Devletin yokluğunda toplumun devreye girmesi bir başarı değil, bir zorunluluktur. Sonuç olarak afet sonrası güvenlik zayıflıkları ve yardım dağıtımındaki ayrımcılık devletin yalnızca kaynak ve örgütlenme açısından değil, eşitlik, tarafsızlık ve adalet üretme kapasitesi açısından da ciddi bir kriz yaşadığını göstermiştir. Enkazın kaldırılması zaman alabilir. Ancak bu süreçte kaybolan kamusal güvenin onarılması çok daha zor olacaktır.

Kızılay ve benzeri yarı-kamusal kurumların deprem sürecindeki uygulamaları kamu yararı ilkesini nasıl aşındırdı?

Afet dönemlerinde yarı-kamusal kurumların varlık nedeni devlet kapasitesini tamamlamak ve kar, çıkar ya da pazarlık dışı bir kamusal hizmet sunmaktır. 6 Şubat depremleri sonrasında Kızılay ve benzeri kuruluşların tutumu bu ilkenin ne ölçüde aşındığını açık biçimde ortaya koymuştur. Kızılay, tarihsel olarak afet yardımının simgesel kurumlarından biri olmasına karşın deprem sürecinde ticari mantıkla hareket eden bir yapı görüntüsü vermiştir. Çadır ve temel gereksinme malzemelerinin, acil durum koşullarında ücretsiz ve öncelikli dağıtılması gerekirken bu ürünlerin bedel karşılığı başka kurumlara satılması, kamuoyunda derin bir güven kaybına yol açmıştır. Tartışma, yalnızca bir işlemle sınırlı değildir. Asıl sorun, kamu yararı ile ticari etkinlik arasındaki sınırın bilinçli olarak bulanıklaştırılmasıdır. Bu durum, Kızılay’ın kurumsal dönüşümünün bir sonucudur. Son yıllarda yarı-kamusal kurumların, kamu hizmeti üretmekten çok şirketleşmiş yapılar durumuna gelmesi afet gibi olağanüstü durumlarda temel ilkelerin geri plana itilmesine neden olmuştur. Yönetim yapılarındaki siyasal yakınlıklar, saydamlık eksikliği ve denetimsizlik bu dönüşümü hızlandırmıştır. Benzer eğilimler, diğer yarı-kamusal ve kamu destekli kuruluşlarda da gözlemlenmiştir. Yardım etkinlikleri merkezi bir planlama ve kamusal denetim yerine parçalı, kapalı ve hesap vermeyen yapılar üzerinden yürütülmüştür. Bu durum hem kaynak israfına hem de yardımların adil ve etkili şekilde dağıtılamamasına yol açmıştır.

Kızılay örneği daha geniş bir sorunu görünür kılmaktadır: Afet anında bile piyasa mantığıyla hareket eden kurumlar kamusal ahlakın kurumsal düzeyde aşındığını göstermektedir. Yardımın bir hak değil, bir işlem nesnesi durumuna gelmesi devletin sosyal niteliğinin zayıfladığının açık göstergesidir. Sonuç olarak yarı-kamusal kurumlar, 6 Şubat depremleri sırasında devlet kapasitesini güçlendiren aktörler olmaktan çok kurumsal çöküşün simgeleri durumuna gelmiştir. Bu durum, yalnızca bir yönetim sorunu değil, kamu yararı ilkesinin sistemli olarak terk edilmesinin sonucudur.

Deprem sonrası getirilen ek vergiler ve mali yükler (KDV artışı, ikinci MTV) kimler üzerinde yoğunlaştı ve bu gelirler nasıl kullanıldı?

6 Şubat depremleri sonrası maliye siyasaları, afetin finansmanına yönelik gibi sunulmuş olsa da uygulamada toplumun belirli kesimlerini hedefleyen ek yükler ortaya çıkarmıştır. Bu ek vergiler, kamuoyuna “afet gerekçesiyle” açıklansa da gelir ve harcama dağılımındaki adaletsizlikleri derinleştirmiştir. Öne çıkan uygulamalar arasında şunlar bulunmaktadır:

Katma Değer Vergisi (KDV) oranlarının artırılması: Depremle doğrudan ilişkili temel mal ve hizmetlerde bile KDV artışı uygulanmıştır. Bu artış, özellikle düşük ve orta gelirli yurttaşlar üzerinde doğrudan mali baskı yaratmıştır.

Motorlu Taşıtlar Vergisi’nin ikinci kez alınması: Bu uygulama, olağan bir vergi yüküne eklenmiş ve doğrudan bir afet katkısı olarak açıklanmıştır. Ancak, bu gelirlerin risk azaltıcı yatırımlara yönlendirildiğine ilişkin saydam bir bilanço sunulmamıştır.

Toplanan bu kaynakların kullanımı, çoğunlukla genel bütçe kalemleri içinde erimiştir. Afet kaynakları, cari harcamalar, faiz ödemeleri, güvence ödemeleri ve kamu personeline yönelik mali sınırlamalar gibi alanlarda kullanılmış ve doğrudan deprem riskini azaltacak altyapı, kentsel dönüşüm veya yapı güçlendirme etkinliklerine sınırlı ölçüde yönlendirilmiştir. Böylece, ek vergi ve yükler afet mağdurları üzerinde kalıcı bir mali yük yaratmış fakat deprem riskini azaltmaya yönelik bir sonuç doğurmamıştır. Bu uygulamalar devletin kriz dönemlerinde gelir toplama kapasitesini artırabildiğini ancak bu kaynakları önleyici ve adil biçimde kullanma kapasitesinin olmadığını göstermektedir. Afet gerekçesiyle uygulanan mali yükler sadece geçici bir kaynak yaratma aracı olarak işlev görmüş ve risk yönetimi ve adalet ilkelerini desteklememiştir. Sonuç olarak, 6 Şubat sonrası ek vergiler ve mali yükler, toplumsal eşitsizliği derinleştiren ve afetin maliyetini doğrudan yurttaşlara yükleyen bir mekanizma olarak kayda geçmiştir. Bu, devlet kapasitesindeki bir boşluk değil, ekonomik önceliklerin ve siyasal tercihlerin bir sonucu olarak okunmalıdır.

Toplanan kaynaklara karşın neden bütçe fazlası üretilemedi ve kamu maliyesindeki kaynaklar hangi önceliklere yönlendirildi?

6 Şubat depremlerinden sonra toplanan olağan ve olağanüstü kaynakların bütçe üzerindeki etkisi klasik bir mali bilanço sorusundan daha derin bir anlam taşımaktadır. Türkiye’de afet gerekçesiyle toplanan vergiler ve bağışlar, nominal olarak ciddi tutarlar oluşturmuş olmasına karşın bütçe fazlası üretilememiştir. Bunun temel nedenleri şunlardır:

Kaynakların genel bütçeye dahil edilmesi: Deprem vergileri ve bağışlar, özel fonlarda toplanmayıp, doğrudan genel bütçe içinde erimiştir. Bu durum, önleyici ve risk azaltıcı yatırımların yapılmasını engellemiş ve kaynaklar, cari harcamalar ve başka önceliklerde kullanılabilmiştir.

Cari harcama öncelikleri: Kamu personeli ücretleri, emekli ödemeleri, faiz ve güvence yükümlülükleri gibi kalemler toplanan kaynakların önemli bir kısmını tüketmiştir. Ayrıca, memur ve emekli aylıklarında TÜİK verileri üzerinden yapılan sınırlamalar ve düşük artış siyasası, bütçe fazlası üretmeye engel olmuştur.

Siyasal ve ekonomik tercihlerin etkisi: Afet gerekçesiyle toplanan kaynakların yönlendirilmesinde risk azaltma değil günü kurtarma endişesi ve siyasal öncelikler belirleyici olmuştur. Bu durum kamu maliyesinin saydam ve öncelikli kullanımını zayıflatmıştır.

Denetimsizlik ve planlama eksikliği: Kaynakların dağılımında etkili bir denetim ve önceliklendirme mekanizması bulunmamıştır. Bu nedenle, toplanan gelirler, öncelikli olarak afet zararını azaltacak şekilde değil, genel bütçe ve siyasal hedefler doğrultusunda kullanılmıştır.

Sonuç olarak, kaynak yetersizliği değil, kaynakların amaç dışı kullanımı ve önceliklendirme hataları bütçe fazlasının oluşmasını engellemiştir. Bu tablo, devletin mali disiplin ve hesap verebilirlik kapasitesinin felaket dönemlerinde ne ölçüde sınırlı olduğunu ortaya koymaktadır. Afet sonrası mali kaynakların yönetimindeki bu yetersizlik devletin işlevsel ve adil bir afet yönetimi kapasitesine sahip olmadığını göstermektedir. Bu nedenle 6 Şubat depremleri, Türkiye’de yalnızca binaların değil, devletin yurttaşına karşı asli yükümlülüklerinin de çöktüğü bir eşik olarak tarihe geçmiştir.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

6 Şubat 2023 depremleri, Türkiye’de uzun süredir biriken yapısal sorunların, kurumsal zayıflıkların ve bilinçli siyasal tercihlerle üretilmiş risklerin toplu biçimde açığa çıktığı tarihsel bir kırılma noktasıdır. Bu çalışma, söz konusu depremleri yalnızca yıkıcı bir doğal olay olarak değil, devletin yurttaşına karşı temel sorumluluklarını yerine getirememesinin somut ve ölçülebilir bir sonucu olarak ele almıştır.

1999 Marmara Depremi sonrasında edinilen acı deneyimlerin kurumsal hafızaya dönüştürülemediği, aksine, afet riskini azaltmak yerine artıran bir yönetsel ve hukuksal çerçevenin adım adım oluşturulduğu görülmektedir. Deprem vergileri, DASK primleri, olağanüstü mali yükümlülükler ve bağışlar yoluyla önemli miktarda kaynak toplanmış olmasına karşın bu kaynakların risk azaltma, güvenli yapı üretimi ve afet hazırlığı için kullanılmadığı ortaya konmuştur. Mali bilanço yaklaşımı, toplanan kaynaklar ile ortaya çıkan yükümlülükler arasındaki derin ve yapısal uyumsuzluğu açık biçimde göstermektedir.

Çalışmanın bulguları, imar afları ve mevzuat olağan dışılıklarının yalnızca teknik birer düzenleme olmadığını ve siyasal çıkarlar uğruna toplumsal riskin bilinçli biçimde yeniden üretildiğini ortaya koymaktadır. Yerel yönetimlerin denetim mekanizmalarındaki zayıflıklar ve imar ve ruhsat süreçlerinde ortaya çıkan yolsuzluklar yüklenicilik sistemindeki cezasızlık kültürüyle birleşerek kitlesel yıkımın altyapısını hazırlamıştır. Bu bağlamda yıkılan yapılar, yalnızca mühendislik hatalarının değil, kurumsal ve ahlaksal bir çöküşün de göstergesi durumuna gelmiştir.

Deprem sonrası süreç ise, devlet kapasitesindeki aşınmayı daha görünür kılmıştır. Arama-kurtarma etkinliklerindeki gecikmeler, güvenlik boşlukları, yardım dağıtımında siyasal ve partizan tercihler ile yarı-kamusal kurumların ticari mantıkla hareket etmesi devletin eşitlik, tarafsızlık ve kamusal yarar üretme yetisini ciddi biçimde yitirdiğini göstermiştir. Bu durum, afetin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda toplumsal ve ahlaksal bir yıkıma dönüştüğünü ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak, 6 Şubat depremleri, Türkiye’de devlet kapasitesinin yalnızca teknik açıdan değil, hukuksal, mali ve etik boyutlarıyla da çöktüğünü göstermektedir. Bu nedenle söz konusu depremler, bir “doğal afet”ten çok, uzun yıllara yayılan siyasal tercihler, kurumsal ihmal ve hesap verebilirlik eksikliğinin yarattığı bir devlet iflası olarak değerlendirilmelidir. Bu iflas, yalnızca binaların değil, devletin yurttaşına karşı asli yükümlülüklerinin de çöktüğü bir eşik olarak tarihe geçmiştir.


Kaynakça

AFAD. (2023). 06 ŞUBAT 2023 KAHRAMANMARAŞ (Pazarcık ve Elbistan) DEPREMLERİ SAHA ÇALIŞMALARI ÖN DEĞERLENDİRME RAPORU. https://deprem.afad.gov.tr/assets/pdf/Arazi_Onrapor_28022023_surum1_revize.pdf

AFAD. (2024). Türkiye Deprem Tehlike Haritası ve Afet Risk Yönetimi. Ankara. https://www.afad.gov.tr/turkiye-deprem-tehlike-haritasi

Aslan, Ö. (2025). Navigating legal avenues: The complex landscape of disaster accountability in Turkey. Human Organization, 84(1), 44–55. https://doi.org/10.1080/00187259.2025.2458835

DASK. (2024). Faaliyet Raporu 2024. İstanbul: Doğal Afet Sigortaları Kurumu. https://dask.gov.tr/upload/Dask24_FAALIYET_RAPORU%20-%20Copy%201.pdf

Helena Hermansson (2019) Challenges to Decentralization of Disaster Management in Turkey: The Role of Political-Administrative Context, International Journal of Public Administration, 42:5, 417-431, DOI: 10.1080/01900692.2018.1466898

International Federation of Red Cross and Red Crescent Societies (IFRC). (2023). OPERATION UPDATE #4 Türkiye. Earthquakes. https://www.ifrc.org/appeal/turkiye-earthquake-mdrtr004-1

Paula Sayeko Souza Oda, Victor Marchezini, Gabriela Spanghero Lotta, Adriano Mota Ferreira, André Luiz Martins Cotting, Karolina Gameiro Cota Dias, Olga Lucía Pacheco Calderon. (2025). State, institutional and organizational capacities in disaster risk management. International Journal of Disaster Risk Reduction. Volume 129. ISSN 2212-4209. https://doi.org/10.1016/j.ijdrr.2025.105777.

Sayıştay. (2025). 2024 YILI FAALİYET RAPORU. https://www.sayistay.gov.tr/files/5738_Say%C4%B1%C5%9Ftay%20Ba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%202024%20Y%C4%B1l%C4%B1%20Faaliyet%20Raporu.pdf

Sever, Dilşad Çiğdem. Afet Mevzuatından Kaynaklanan Yapısal Sorunlar: Teşkilat, İmar Afları ve Yapı Denetim. Ankara Barosu Dergisi 81, (Deprem Özel Sayısı-I Kamu Hukuku Ekim 2023): 269-306. DOI: 10.30915/abd.1380958

TC Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı. (03).  2023 KAHRAMANMARAŞ VE HATAY DEPREMLERİ RAPORU. SBB Deprem Sonrası Değerlendirme Raporu. https://www.sbb.gov.tr/wp-content/uploads/2023/03/2023-Kahramanmaras-ve-Hatay-Depremleri-Raporu.pdf

TMMOB. (2023). 6 ŞUBAT 2023 DEPREMLERİ TESPİT VE DEĞERLENDİRME RAPORU. https://www.tmmob.org.tr/sites/default/files/mo06022023depremtespit.pdf

TMMOB. (2025) 6 ŞUBAT KAHRAMANMARAŞ DEPREMLERİNİN İKİNCİ YILI DEĞERLENDİRME RAPORU. https://www.tmmob.org.tr/sites/default/files/tmmob_6subat_rapor_0.pdf

World Bank. (2023). PROJECT APPRAISAL DOCUMENT ON A PROPOSED LOAN IN THE AMOUNT OF EUR 910.5 MILLION (US$1.0 BILLION EQUIVALENT) TO THE REPUBLIC OF TÜRKİYE FOR A TÜRKİYE EARTHQUAKE RECOVERY AND RECONSTRUCTION PROJECT. https://documents1.worldbank.org/curated/en/099061423141522303/pdf/BOSIB0be8dfe3b0e40b4d704983cde266fa.pdf

Hiç yorum yok: