Doğu Akdeniz’de Jeopolitik Yarışmanın
Gölgesinde İki Ölüm: Türkiye–Libya Mutabakatı, Saif el-İslam ve Ankara’daki
Uçak Kazası
Prof. Dr.
Firuz Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma, Doğu Akdeniz’de deniz
yetki alanları, hidrokarbon kaynakları ve enerji projeleri etrafında şekillenen
jeopolitik yarışmayı, Türkiye–Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı ekseninde
incelemektedir. Çalışmada, Doğu Akdeniz’in ekonomik ve stratejik önemi, bölgede
geliştirilen büyük ölçekli enerji projeleri, oluşan koalisyonlar ve
uluslararası hukuk çerçevesi bütüncül bir yaklaşımla ele alınmıştır. Çözümleme,
enerji projelerinin teknik ve ekonomik boyutlarının ötesinde, dışlayıcı siyasal
tercihler ve egemenlik savlarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya
koymaktadır. Bu bağlamda, Türkiye ile Libya arasında imzalanan mutabakatın,
Doğu Akdeniz’de mevcut güç dengelerini etkileyen kritik bir kırılma noktası
olduğu değerlendirilmiştir. Çalışma ayrıca, Saif el-İslam Kaddafi’nin ölümü ile
Libya Genelkurmay Başkanı’nın Ankara’da meydana gelen uçak kazasında yaşamını
kaybetmesini, doğrudan nedensellik savı ileri sürmeden, zamanlama, bağlam ve
jeopolitik sonuçlar çerçevesinde çözümlemektedir. Bu olaylar, Doğu Akdeniz’deki
savaşımın yalnızca hukuksal ve ekonomik değil, aynı zamanda siyasal
kırılganlıklar üzerinden de yürütüldüğünü göstermektedir. Sonuç olarak makale,
Doğu Akdeniz’deki yarışmanın enerji, egemenlik ve koalisyonlar ekseninde
birlikte okunması gerektiğini savunmaktadır.
Anahtar
Kelimeler: Doğu Akdeniz, deniz yetki alanları,
enerji projeleri, Türkiye–Libya mutabakatı, jeopolitik yarışma
Abstract
This study examines the geopolitical competition in the Eastern
Mediterranean shaped by maritime jurisdiction disputes, hydrocarbon resources,
and energy projects, with a particular focus on the Turkey–Libya Maritime
Boundary Agreement. The article adopts a comprehensive approach by analyzing
the economic and strategic significance of the Eastern Mediterranean, major
energy projects in the region, emerging coalitions, and the relevant
international legal framework. The analysis demonstrates that energy initiatives
in the region are not merely technical or economic endeavors, but are closely
linked to exclusionary political preferences and competing sovereignty claims.
Within this context, the Turkey–Libya agreement is assessed as a critical
turning point that has altered existing power balances in the Eastern
Mediterranean. The study also addresses the death of Saif al-Islam Gaddafi and
the fatal aircraft accident involving the Libyan Chief of General Staff in
Ankara, without asserting direct causality, but by situating these events
within their timing, context, and geopolitical implications. These developments
reveal that the struggle in the Eastern Mediterranean extends beyond legal and
economic dimensions to include political fragility and security considerations.
The article concludes that the Eastern Mediterranean dispute must be analyzed
through an integrated framework encompassing energy, sovereignty, and coalition
dynamics.
Keywords: Eastern Mediterranean, maritime jurisdiction, energy projects,
Turkey–Libya agreement, geopolitical competition
GİRİŞ
Doğu Akdeniz, son on yılda yalnızca
enerji kaynaklarının keşfiyle değil, bu kaynakların kime ait olduğu ve hangi hukuksal
ve jeopolitik çerçevede paylaşılacağı sorusuyla uluslararası siyasetin en
kırılgan fay hatlarından biri durumuna gelmiştir. Hidrokarbon rezervleri
etrafında şekillenen bu yarışma, klasik sınır anlaşmazlıklarının ötesine
geçerek, devletlerin egemenlik savlarını, ittifak tercihlerini ve bölgesel güç
dengelerini doğrudan etkilemektedir.
Bu bağlamda Türkiye ile Libya arasında
imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat
Muhtırası, Doğu Akdeniz’de egemen kılınmak istenen statükoyu sarsan en önemli
gelişmelerden biri olarak öne çıkmıştır. Söz konusu mutabakat, adaların
sınırsız deniz yetkisi ürettiği varsayımına dayanan Yunanistan–Güney Kıbrıs Rum
Yönetimi (GKRY) merkezli deniz egemenliği anlayışını hukuksal ve coğrafi açıdan
tartışmaya açmış ve Türkiye’yi Antalya Körfezi’ne hapseden harita kurgusuna
güçlü bir karşı sav sunmuştur. Ancak bu mutabakatın Libya iç hukukunda henüz
tüm parlamenter mekanizmalar tarafından onaylanmamış olması anlaşmayı
jeopolitik olduğu kadar siyasal olarak da kırılgan bir zeminde bırakmaktadır.
GKRY’nin, Kıbrıs adasının tamamını
temsil ettiği savıyla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) yok sayan ve bu
varsayım üzerinden Doğu Akdeniz’de tek taraflı deniz yetki alanları ilan eden
yaklaşımı, yalnızca Türkiye’yi değil, Kıbrıs Türklerini de bölgedeki
hidrokarbon denkleminden dışlamayı hedeflemektedir. Bu dışlayıcı yaklaşım,
İsrail ve Yunanistan ile geliştirilen enerji iş birlikleri ve boru hattı
projeleriyle desteklenmekte ve Türkiye’nin içinde yer almadığı bir Doğu Akdeniz
enerji mimarisi oluşturulmaya çalışılmaktadır.
Bu duyarlı süreçte, Türkiye ile Libya
arasındaki deniz yetki alanları mutabakatına uzak olmayan, hatta bu çizgiye
yakın durduğu bilinen bazı Libyalı siyasal ve askeri aktörlerin ardı ardına yaşamlarını
kaybetmeleri dikkat çekici bir zamanlama sorusunu beraberinde getirmiştir.
Kaddafi ailesinden önemli bir figürün suikast sonucu öldürülmesi ve Libya
Genelkurmay Başkanı’nın Ankara’da gerçekleşen ve nedeni henüz açıklanmamış bir
uçak kazasında yaşamını yitirmesi, bu olayların salt rastlantılar mı yoksa daha
geniş bir jeopolitik savaşımın dolaylı yansımaları mı olduğu sorusunu gündeme
taşımıştır. Bu çalışma, Doğu Akdeniz’de enerji
projeleri, hukuksal çerçeve ve siyasal gelişmeleri birlikte ele alarak
Türkiye–Libya mutabakatının bölgesel etkilerini çözümlemektedir.
AMAÇ VE HEDEFLER
Bu çalışma, Doğu Akdeniz’deki deniz
yetki alanları ve hidrokarbon yarışmasını, Türkiye–Libya mutabakatı ekseninde
ele alırken söz konusu ölümlerin doğrudan bir nedensellik ilişkisi içinde olup
olmadığına ilişkin kesin hükümler vermekten kaçınarak, zamanlama, çıkar
çatışmaları ve ortaya çıkan sonuçlar üzerinden çözümleyici bir değerlendirme
yapmayı amaçlamaktadır. Amaç, Doğu Akdeniz’de enerji, egemenlik ve güvenlik
başlıklarının nasıl iç içe geçtiğini ve bu kesişimin bölgesel aktörler
üzerindeki baskıyı nasıl artırdığını ortaya koymaktır.
Bu çalışmanın temel amacı, Doğu
Akdeniz’de deniz yetki alanları ve hidrokarbon kaynakları etrafında şekillenen
jeopolitik yarışmayı, Türkiye–Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı bağlamında
yaşanan son siyasal ve askeri gelişmeler üzerinden çözümlemektir. Çalışma,
deniz egemenliği ve enerji paylaşımına ilişkin uzun süredir tartışılan hukuksal
çerçeveyi yinelemekten çok, bu çerçevenin neden ve hangi koşullarda sert güç savaşımlarına
dönüştüğünü ortaya koymayı hedeflemektedir.
Bu bağlamda, Libya’da Türkiye’ye yakın
veya Türkiye’nin Doğu Akdeniz savlarına açık biçimde karşı olmayan aktörlerin
son dönemde yaşadığı kayıplar (Saif el-İslam Kaddafi’nin ölümü ve Libya
Genelkurmay Başkanı’nın Ankara’da gerçekleşen ve nedeni henüz açıklığa
kavuşmamış uçak kazasında yaşamını kaybetmesi) çalışmanın çözümleyici odak
noktalarından birini oluşturmaktadır. Bu olaylar, doğrudan bir nedensellik savı
ileri sürülmeden, zamanlama, bağlam ve ortaya çıkan jeopolitik sonuçlar
üzerinden değerlendirilmektedir.
Çalışmanın hedefleri şu şekilde
özetlenebilir:
Doğu
Akdeniz’de deniz yetki alanları ve hidrokarbon yarışmasının, teknik bir hukuk sorunu
olmaktan çıkarak nasıl bir güç ve güvenlik sorununa dönüştüğünü çözümlemek,
Türkiye–Libya
Deniz Yetki Alanları Mutabakatı’nın bölgesel enerji projeleri ve egemenlik savları
üzerindeki etkilerini, güncel siyasal gelişmeler ışığında değerlendirmek,
GKRY’nin
Kıbrıs adasının tamamını temsil ettiği varsayımına dayanan deniz egemenliği savlarının,
Türkiye ve KKTC’yi dışlayan bir enerji düzeni oluşturma çabasıyla nasıl
kesiştiğini ortaya koymak,
Libya’da
yaşanan son ölümlerin, Türkiye–Libya mutabakatının geleceği ve Doğu
Akdeniz’deki güç dengeleri üzerindeki olası etkilerini sorgulamak,
Doğu
Akdeniz’de enerji, egemenlik ve güvenlik başlıklarının neden aynı dönemde ve
aynı aktörler etrafında yoğunlaştığını açıklamak.
ARAŞTIRMA
SORULARI
Bu çalışma aşağıdaki araştırma
sorularına yanıt aramaktadır:
Doğu
Akdeniz’de deniz yetki alanları ve hidrokarbon paylaşımı neden yalnızca hukuksal
değil, aynı zamanda jeopolitik ve güvenlik temelli bir çatışma alanı durumuna
gelmiştir?
Türkiye–Libya
Deniz Yetki Alanları Mutabakatı, Doğu Akdeniz’de kurulmak istenen enerji ve
egemenlik düzenini hangi açılardan zorlamaktadır?
Güney
Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Kıbrıs adasının tamamını temsil ettiği varsayımına
dayanan deniz egemenliği savları, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni
hangi mekanizmalarla dışlamaktadır?
Söz
konusu mutabakatın Libya iç hukukunda henüz tam olarak onaylanmamış olması,
bölgesel aktörlerin siyasa tercihlerini ve müdahale biçimlerini nasıl
etkilemektedir?
Libya’da
Türkiye’ye yakın veya Türkiye’nin Doğu Akdeniz savlarına uzak olmayan
aktörlerin saf dışı kalması mutabakatın sürdürülebilirliği açısından nasıl bir
kırılganlık yaratmaktadır?
Saif
el-İslam Kaddafi’nin ölümü ve Libya Genelkurmay Başkanı’nın Ankara’da meydana
gelen uçak kazasında yaşamını kaybetmesi Doğu Akdeniz’deki enerji ve egemenlik savaşımı
bağlamında nasıl okunabilir?
Bu
olaylar ile Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları ve hidrokarbon yarışması
arasında doğrudan bir nedensellik kurulabilir mi, yoksa bu gelişmeler daha çok
zamanlama ve ortaya çıkan sonuçlar üzerinden mi anlamlandırılmalıdır?
Doğu
Akdeniz’de enerji, egemenlik ve güvenlik başlıklarının kesişimi, bölgedeki
aktörlerin kriz yönetimi ve güç kullanma biçimlerini nasıl etkilemektedir?
YÖNTEM
Bu çalışma, Doğu Akdeniz’de deniz
yetki alanları, hidrokarbon kaynakları ve bölgesel güç savaşımı etrafında
şekillenen gelişmeleri inceleyen nitel bir siyasa çözümlemesi niteliği
taşımaktadır. Araştırma, nicel verilerden çok, siyasal olayların bağlamı,
zamanlaması ve ortaya çıkardığı sonuçlar üzerinden yürütülen çok katmanlı bir
değerlendirmeye dayanmaktadır. Çalışmada, Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve enerji
yarışması, yalnızca hukuksal metinler veya teknik haritalar üzerinden değil, bu
yarışmanın şekillendiği siyasal, askeri ve jeopolitik ortam dikkate alınarak
ele alınmıştır.
Araştırma Deseni
Araştırma, betimleyici ve yorumlayıcı
bir tasarıma sahiptir. Betimleyici yaklaşım ile Doğu Akdeniz’deki deniz yetki
alanları, hidrokarbon yatakları ve ilgili aktörlerin resmi tutumları ortaya
konulurken, yorumlayıcı yaklaşım ile bu unsurların neden belirli dönemlerde
kriz ve çatışma alanlarına dönüştüğü çözümlenmektedir. Bu çerçevede çalışma,
olaylar arasında doğrudan nedensellik kurmayı amaçlamamakta ve bunun yerine
bağlamsal çözümleme yoluyla belirli gelişmelerin bölgesel güç dengeleri
üzerindeki etkilerini incelemektedir.
Veri Toplama
Yöntemleri
Araştırmada kullanılan veriler
aşağıdaki kaynaklardan derlenmiştir: Türkiye–Libya Deniz Yetki Alanları
Mutabakatı ve ilgili resmi belgeler, uluslararası deniz hukuku metinleri ve
mahkeme kararları, devletlerin ve uluslararası kuruluşların resmi açıklamaları,
Doğu Akdeniz’de enerji ve güvenlik konularında yayımlanmış akademik çalışmalar,
güvenilir ulusal ve uluslararası basın organlarında yer alan haber ve çözümlemeler
ve Libya’daki siyasal ve askeri gelişmelere ilişkin açık kaynak verileri. Bu
kaynaklar karşılaştırmalı biçimde değerlendirilerek tek taraflı yorumlardan
kaçınılması amaçlanmıştır.
Çözümleme Yöntemi
Çalışmada verilerin çözümlemesi, nitel
içerik çözümlemesi ve jeopolitik okuma yöntemleri kullanılarak
gerçekleştirilmiştir. İçerik çözümlemesi yoluyla, aktörlerin söylemleri, siyasa
belgeleri ve resmi tutumları incelenmiş ve jeopolitik okuma ile bu söylem ve
tutumların bölgesel güç dengeleri içindeki anlamı değerlendirilmiştir. Özellikle
Saif el-İslam Kaddafi’nin ölümü ve Libya Genelkurmay Başkanı’nın Ankara’da
meydana gelen uçak kazasında yaşamını kaybetmesi gibi olaylar doğrudan
neden–sonuç ilişkisi kurulmadan şu ölçütler çerçevesinde çözümlenmiştir: Olayların
gerçekleştiği dönem ve bölgesel bağlam, bu gelişmelerin Türkiye–Libya
mutabakatı süreciyle zamansal örtüşmesi, olayların ardından ortaya çıkan siyasal
ve diplomatik sonuçlar ve Libya’daki iç dengeler ve Doğu Akdeniz’deki güç savaşımı
üzerindeki olası etkiler. Bu yaklaşım, çalışmanın spekülatif savlardan uzak
durmasını ve çözümleyici tutarlılığını korumasını sağlamaktadır.
Çalışmanın
Sınırlılıkları
Bu araştırma açık kaynaklara dayalı
bir çözümleme olması nedeniyle devletlerin veya istihbarat kurumlarının
erişimine kapalı bilgilerden yararlanmamaktadır. Ayrıca incelenen ölümler ve
olaylar hakkında kesin yargılara varmak yerine mevcut veriler ışığında çözümleyici
olasılıkları tartışmakla sınırlıdır. Bu sınırlılık, çalışmanın zayıflığı değil,
aksine, bilimsel tarafsızlığı koruma yönündeki yöntembilimsel tercihinin bir
sonucudur.
Bu yöntemsel yaklaşım, Doğu
Akdeniz’deki enerji ve egemenlik savaşımının yalnızca hukuksal ve teknik değil,
aynı zamanda siyasal ve jeopolitik bir süreç olarak anlaşılmasına katkı sunmayı
amaçlamaktadır.
KAVRAMSAL ÇERÇEVE
Deniz Yetki
Alanları
Deniz yetki alanları, kıyı
devletlerinin denizler üzerindeki egemenlik haklarını belirleyen hukuksal
alanları ifade etmektedir. Bu alanlar temel olarak karasuları, bitişik bölge,
kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge (MEB) olmak üzere
sınıflandırılmaktadır. Doğu Akdeniz bağlamında uyuşmazlığın merkezinde,
özellikle kıta sahanlığı ve MEB kavramları yer almaktadır. Bu alanlar, deniz
tabanı ve altındaki doğal kaynaklar üzerinde ekonomik kullanım hakkını
tanımakta ve hidrokarbon arama ve işletme etkinliklerinin hukuksal temelini
oluşturmaktadır.
Adaların Deniz
Yetkisi
Uluslararası deniz hukukunda adaların
deniz yetkisi, mutlak ve sınırsız bir hak olarak kabul edilmemektedir.
Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS), adalara deniz yetkisi
tanımakla birlikte, sınırlandırma süreçlerinde hakkaniyet (equity)
ilkesinin gözetilmesini öngörmektedir. Bu bağlamda, kıyı uzunlukları, coğrafi
konum, karşılıklı kıyıların durumu ve orantılılık gibi unsurlar dikkate
alınmaktadır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz savları, adaların ana kara ile eş değer
deniz yetkisi üretemeyeceği ve hakkaniyet ilkesinin esas alınması gerektiği
savına dayanmaktadır. GKRY ve Yunanistan ise adalara tam etki tanıyan “maksimalist”
bir yorum benimsemektedir.
Hakkaniyet İlkesi
(Equity Principle)
Uluslararası deniz hukukunda deniz
yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin temel yaklaşımlardan biri
hakkaniyet ilkesidir. Bu ilke, deniz alanlarının sınırlandırılmasında salt
geometrik veya mekanik yöntemlerin her durumda adil sonuçlar doğurmayabileceği
varsayımına dayanır. Hakkaniyet ilkesi, sınırlandırma sürecinde coğrafi
özellikler, kıyı uzunlukları, adaların konumu, nüfus dağılımı ve bölgesel
koşullar gibi unsurların birlikte değerlendirilmesini öngörür. Hakkaniyet
(equity) ilkesi, somut koşullara göre adil ve orantılı sonuçlar üretilmesini
hedefler. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS), deniz yetki
alanlarının sınırlandırılmasında tarafların “adil bir çözüme ulaşma”
yükümlülüğünü vurgulamakta ve bu bağlamda hakkaniyet ilkesini doğrudan veya
dolaylı biçimde referans almaktadır. Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası
Deniz Hukuku Mahkemesi kararlarında da eşit uzaklık ilkesinin mutlak bir kural
olmadığı ve özel ve ilgili koşulların dikkate alınmasının zorunlu olduğu
yönünde yerleşik bir içtihat bulunmaktadır. Doğu Akdeniz bağlamında hakkaniyet
ilkesi, özellikle adaların deniz yetki alanı yaratma kapasitesi ve ana
karaların kıyı uzunlukları arasındaki dengesizlikler nedeniyle merkezi bir önem
taşımaktadır. Küçük yüzölçümüne sahip veya ana karaya yakın konumdaki adaların,
geniş deniz alanları üzerinde tam etki yaratmasının, hakkaniyet ilkesine aykırı
sonuçlar doğurabileceği yönündeki görüşler, uluslararası hukuk literatüründe
yaygın biçimde tartışılmaktadır. Bu çerçevede Türkiye, Doğu Akdeniz ve Ege
Denizi’ndeki deniz yetki alanı uyuşmazlıklarında, eşit uzaklık ilkesine dayalı
katı sınırlandırma yaklaşımlarına karşı çıkarak, hakkaniyete dayalı bir
sınırlandırma modelini savunmaktadır. Türkiye–Libya Deniz Yetki Alanları
Mutabakatı da bu anlayış doğrultusunda, kıyıların karşılıklılığı ve orantılılığı
esas alınarak oluşturulmuş bir düzenleme olarak değerlendirilmektedir. Sonuç
olarak hakkaniyet ilkesi, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları sorununu
yalnızca teknik bir haritalama sorunu olmaktan çıkararak adalet, orantılılık ve
makul sonuçlar ekseninde ele alınmasını sağlayan temel bir kavramsal araç
niteliği taşımaktadır.
Hidrokarbon
Kaynakları ve Enerji Jeopolitiği
Hidrokarbon kaynakları, Doğu
Akdeniz’deki egemenlik tartışmalarını derinleştiren temel etmenlerden biridir.
Enerji kaynaklarının keşfi, deniz yetki alanlarını yalnızca hukuksal sınırlar
olmaktan çıkararak ekonomik ve stratejik değer taşıyan alanlara dönüştürmüştür.
Enerji jeopolitiği kavramı, enerji kaynaklarının üretimi, taşınması ve
paylaşımının uluslararası güç ilişkileri üzerindeki etkisini ifade etmektedir.
Doğu Akdeniz’de hidrokarbon yataklarının varlığı, bölgeyi sadece kıyıdaş
devletler için değil, aynı zamanda küresel ve bölgesel aktörler için de
stratejik bir yarışma alanına dönüştürmüştür.
Enerji Güvenliği
ve Dışlayıcı Enerji Mimarileri
Enerji
güvenliği, devletlerin enerji kaynaklarına kesintisiz, güvenli ve ekonomik
biçimde erişimini ifade etmektedir. Doğu Akdeniz’de geliştirilen enerji
projeleri, bu güvenlik anlayışının ötesine geçerek dışlayıcı enerji mimarileri
üretmiştir. Türkiye’yi ve KKTC’yi dışlayan enerji iş birlikleri, enerji
güvenliğinden çok jeopolitik tercihlerin sonucu olarak şekillenmiştir. Bu
durum, enerji projelerinin teknik ve ekonomik akılcılıktan koparak, siyasal bir
araç durumuna geldiğini göstermektedir.
Jeopolitik
Kırılganlık ve Siyasal Kararsızlık
Jeopolitik kırılganlık, bir bölgedeki
güç dengelerinin kararsız, değişken ve müdahaleye açık olmasını ifade
etmektedir. Libya örneğinde olduğu gibi, siyasal meşruluğun parçalı olduğu ve
karar alma mekanizmalarının zayıf kaldığı ülkeler, bölgesel yarışmaların
dolaylı savaşım alanlarına dönüşebilmektedir. Bu tür kırılgan ortamlarda,
belirli aktörlerin saf dışı kalması veya etkisizleşmesi, yalnızca iç siyasal
sonuçlar doğurmakla kalmayıp, bölgesel ve hatta küresel güç dengelerini
etkileyebilmektedir.
Zamanlama ve
Jeopolitik Sonuçlar
Bu çalışmada kullanılan temel
kavramsal yaklaşımlardan biri de zamanlama kavramıdır. Olayların tek başına
neden–sonuç ilişkisi içinde değerlendirilmesinden çok, belirli bir jeopolitik
bağlamda ne zaman gerçekleştiği ve hangi sonuçları doğurduğu önem arz
etmektedir. Bu çerçevede, Saif el-İslam Kaddafi’nin ölümü ve Libya Genelkurmay
Başkanı’nın Ankara’da meydana gelen uçak kazasında yaşamını kaybetmesi,
doğrudan nedensellik savı ileri sürülmeden, Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve
enerji savaşımının yoğunlaştığı bir dönemde ortaya çıkan kritik gelişmeler
olarak ele alınmaktadır.
Bu kavramsal çerçeve, Doğu Akdeniz’de
yaşanan güncel gelişmelerin yalnızca hukuksal ya da teknik değil, aynı zamanda
enerji, egemenlik ve güvenlik boyutlarıyla iç içe geçmiş çok katmanlı bir yapı
içerisinde değerlendirilmesini olanaklı kılmaktadır.
DOĞU AKDENİZ’İN
EKONOMİK ÖNEMİ VE DOĞAL KAYNAK PAYLAŞIMI SORUNU
Doğu Akdeniz, son yıllarda keşfedilen
hidrokarbon yataklarıyla birlikte, yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte
ekonomik ve stratejik bir değer kazanmıştır. Enerji kaynaklarına erişimin,
devletlerin ekonomik büyüme, dış siyasa ve güvenlik stratejileriyle doğrudan
ilişkili duruma gelmesi, Doğu Akdeniz’i klasik bir deniz yetki alanı
uyuşmazlığının ötesine taşımıştır. Bölgedeki doğal gaz rezervleri, özellikle
Avrupa’nın enerji arz güvenliği bağlamında tedarik seçeneği arayışlarının
yoğunlaştığı bir dönemde önem kazanmıştır. Bu durum, Doğu Akdeniz’i yalnızca
kıyıdaş devletler arasında değil, aynı zamanda küresel aktörler açısından da yarışma
alanına dönüştürmüştür.
Doğu Akdeniz’in
Ekonomik Değeri
Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon
yatakları, ekonomik açıdan üç temel nedenden ötürü önem taşımaktadır. Birincisi,
bu kaynaklar enerji ithalatına bağımlı ülkeler için ekonomik maliyetleri
azaltma ve enerji arz güvenliğini güçlendirme gizil gücüne sahiptir. İkincisi,
enerji kaynaklarının işletilmesi ve taşınması, bölge ülkeleri için jeoekonomik etki
yaratma olanağı sunmaktadır. Üçüncüsü ise enerji gelirlerinin, siyasal kararlılığı
kırılgan olan ülkelerde iç dengeleri doğrudan etkileyebilecek büyüklükte
olmasıdır. Bu ekonomik değer, deniz yetki alanlarına ilişkin hukuksal
tartışmaları daha sert ve uzlaşmaz duruma getirmiştir.
Komşu Ülkelerin
Çelişen Çıkarları
Doğu Akdeniz’de kıyıdaş ülkelerin
çıkarları, büyük ölçüde birbirini dışlayan varsayımlar üzerine kuruludur.
Yunanistan ve GKRY, adalara tam deniz yetkisi tanıyan bir yorumla, geniş
münhasır ekonomik bölgeler ilan etmekte ve bu alanları uluslararası enerji
şirketlerine açmaktadır. Bu yaklaşım, Türkiye ve KKTC’nin deniz yetkisi savlarını
eylemli olarak geçersiz kılmayı hedeflemektedir. Türkiye ise ana kara esaslı,
hakkaniyet ilkesini önceleyen bir sınırlandırma anlayışını savunmakta ve Kıbrıs
adası etrafındaki doğal kaynaklar üzerinde Kıbrıslı Türklerin de eşit haklara
sahip olduğunu vurgulamaktadır. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, teknik bir
hukuk yorumu olmaktan çok, kaynakların kimin denetiminde olacağına ilişkin
temel bir çıkar çatışmasıdır. İsrail ve Mısır gibi bölge ülkeleri ise GKRY ile
yaptıkları ikili anlaşmalar yoluyla, Türkiye’yi dışlayan bir enerji iş birliği
ağına girmiştir. Bu durum, Doğu Akdeniz’de enerji paylaşımını çok taraflı bir
uzlaşma sürecinden çıkararak, bloklaşmaya dayalı bir yarışma zeminine
taşımıştır.
Doğal Kaynak
Paylaşımında Uzlaşmazlığın Yapısal Nedenleri
Doğu Akdeniz’de doğal kaynak
paylaşımına ilişkin anlaşmazlığın çözülememesinin temel nedeni, tarafların “maksimalist”
egemenlik savlarından vazgeçmeye yanaşmamasıdır. Deniz yetki alanlarının
sınırlandırılmasına ilişkin görüşmeler, çoğu zaman hukuksal uzlaşıdan çok, güç
dengeleri ve siyasal ittifaklar üzerinden şekillenmektedir. Ayrıca, Kıbrıs sorununun
çözümsüzlüğü, enerji paylaşımına ilişkin her türlü girişimi doğrudan kilitleyen
bir etmen olarak öne çıkmaktadır. GKRY’nin tüm adayı temsil ederek hareket etmesi
ve KKTC’yi yok sayması, Türkiye açısından kabul edilemez bir durum
yaratmaktadır. Bu nedenle enerji kaynakları, uzlaşmayı teşvik eden bir araç
olmaktan çok, mevcut siyasal ayrışmayı derinleştiren bir unsur durumuna
gelmiştir.
Bu ekonomik ve yapısal çerçeve, Doğu
Akdeniz’de yaşanan gelişmelerin neden yalnızca enerji piyasaları veya deniz
hukuku bağlamında ele alınamayacağını göstermektedir. Bölgedeki doğal
kaynaklar, egemenlik savları ve güvenlik kaygılarıyla iç içe geçmiş durumdadır.
Bu bağlamda, Doğu Akdeniz’deki enerji ve deniz yetki alanları yarışmasının,
Türkiye–Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı ve Libya’da yaşanan son siyasal
gelişmelerle birlikte nasıl daha kırılgan ve sert bir nitelik aldığı, bir
sonraki bölümde ayrıntılı biçimde çözümlenecektir.
DOĞU AKDENİZ’DE
ENERJİ PROJELERİ VE DOĞAL GAZ REZERVLERİ
Doğu Akdeniz’in son yıllarda küresel
ve bölgesel aktörlerin yoğun ilgisine konu olmasının temel nedenlerinden biri
bölgede keşfedilen ve varlığı öngörülen hidrokarbon kaynaklarıdır. Bu
kaynaklar, yalnızca enerji arzı açısından değil, aynı zamanda enerji nakil
hatları, siyasal ittifaklar ve stratejik bağımlılık ilişkileri bakımından da
belirleyici bir rol oynamaktadır. Bölgede bugüne kadar gündeme gelen büyük
ölçekli enerji projeleri Doğu Akdeniz’deki egemenlik tartışmalarının teknik
değil, jeopolitik nitelikte olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.
Doğal Gaz Rezerv
Alanları
Doğu Akdeniz havzasında keşfedilen ve
işletmeye açılan başlıca doğal gaz alanları şunlardır:
Leviathan ve
Tamar Alanları (İsrail): Bölgedeki
en büyük ve ekonomik açıdan en verimli rezervler arasında yer almakta ve
İsrail’in enerji ihracatçısı konumuna yükselmesini sağlamaktadır.
Zohr Alanı
(Mısır): Akdeniz’de keşfedilen en büyük doğal
gaz alanlarından biri olup, Mısır’ı bölgesel bir enerji merkezi durumuna
getirme olanağına sahiptir.
Aphrodite Alanı
(GKRY): Ekonomik değeri Leviathan ve Zohr’a
kıyasla daha sınırlı olmakla birlikte, GKRY’nin deniz yetki alanı savlarının
merkezinde yer almaktadır.
Bu alanların ortak özelliği, deniz
yetki alanları tartışmalı bölgelerde bulunmalarıdır. Bu durum, enerji üretimi
ile egemenlik savlarını iç içe geçirmiştir.
EastMed Doğal Gaz
Boru Hattı Projesi
EastMed Boru Hattı Projesi, İsrail ve
GKRY açıklarında üretilen doğal gazın, Girit üzerinden Yunanistan’a ve oradan
Avrupa’ya taşınmasını hedefleyen bir projedir. Proje İsrail, GKRY ve Yunanistan
tarafından siyasal olarak desteklenmiş ve AB tarafından da stratejik proje
olarak tanımlanmıştır. Ancak EastMed projesi yüksek maliyeti, teknik zorlukları
ve Türkiye’yi tümüyle dışlayan güzergahı nedeniyle yalnızca ekonomik değil,
jeopolitik bir tercih olarak değerlendirilmiştir. Türkiye açısından EastMed,
enerji taşımacılığında akılcı seçeneklerin dışlanması pahasına oluşturulmuş bir
siyasal çizgi niteliği taşımaktadır.
İsrail–GKRY–Yunanistan-AB
Elektrik Taşıma Projesi: “Great Sea Interconnector” Projesi
Doğu Akdeniz’deki bir diğer önemli
girişim, İsrail–GKRY–Yunanistan-AB arasında planlanan denizaltı elektrik
kablosu projesidir. Bu proje, bölgedeki enerji iş birliğinin yalnızca doğal
gazla sınırlı olmadığını, elektrik iletimini de kapsayacak şekilde
genişletildiğini göstermektedir. Söz konusu elektrik taşıma projesi İsrail’in
üretim fazlası elektriğini Avrupa elektrik ağına bağlamayı ve satmayı ve bu
yolla GKRY ve Yunanistan’ı enerji iletiminde merkez ülke durumuna getirmeyi amaçlamaktadır.
Bu proje de tıpkı EastMed gibi, Türkiye’nin bölgesel enerji denkleminin dışında
bırakıldığı bir yapı üzerine kurulmuştur.
İsrail’in
Elektrik İhracatı Hedefi ve GSI’nin Ekonomik Mantığı
Great Sea
Interconnector projesinin arka
planında, İsrail’in son yıllarda artan elektrik üretim kapasitesi ve buna bağlı
olarak ortaya çıkan ihracat arayışı önemli bir yer tutmaktadır. Doğal gaz
temelli enerji üretiminin genişlemesi ve yenilenebilir enerji yatırımları,
İsrail’in iç talebinin üzerinde bir elektrik üretim kapasitesine ulaşmasını olanaklı
kılmıştır. Bu durum, İsrail’i elektrik enerjisini dış pazarlara ulaştırabilecek
altyapı projelerine yöneltmiştir. Bu bağlamda GSI, İsrail açısından
yalnızca bölgesel bir enterkonnekte hattı değil, fazla elektrik üretiminin
Avrupa Birliği (AB) pazarına aktarılmasını sağlayacak stratejik bir ihracat
koridoru olarak değerlendirilmektedir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan
üzerinden Avrupa elektrik ağına bağlanmayı hedefleyen bu hat İsrail’in enerji
ihracatını çeşitlendirme ve Avrupa pazarına doğrudan erişim sağlama amacını
yansıtmaktadır. Ancak bu ekonomik hedef, projenin siyasal ve hukuksal
boyutlarından bağımsız değildir. GSI’nin güzergahı ve ortaklık yapısı,
Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin dışlandığı bir deniz yetki
alanı varsayımına dayanmaktadır. Dolayısıyla İsrail’in elektrik ihracatı
hedefi, teknik bir piyasa tercihi olmaktan çok Doğu Akdeniz’de oluşmuş belirli
enerji koalisyonlarıyla uyumlu bir stratejik yönelim olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu yönüyle GSI, enerji fazlasının değerlendirilmesine yönelik ekonomik
bir girişim olmanın ötesinde Doğu Akdeniz’deki enerji yarışmasının elektrik
altyapısı üzerinden yeniden üretilmesini sağlayan bir araç niteliği taşımaktadır.
AB projenin finansmanının sağlanmasını karara bağlamıştır.
Projelerin Ortak
Özelliği: Dışlayıcı Koalisyon Mantığı
Bölgede geliştirilen bu büyük ölçekli
projelerin ortak noktası, Türkiye ve KKTC’yi yok sayan bir deniz yetki alanı ve
egemenlik varsayımına dayanmasıdır. Projeler, hukuksal anlaşmazlıklar
çözülmeden yaşama geçirilmeye çalışılmış ve bu da enerji iş birliğini çatışma gizil
gücü taşıyan bir alana dönüştürmüştür.
Bu bağlamda enerji projeleri, Doğu
Akdeniz’deki sorunların nedeni değil mevcut siyasal ve hukuksal
anlaşmazlıkların derinleşmesine yol açan araçlar durumuna gelmiştir. Bu
projeler etrafında şekillenen iş birlikleri ve dışlayıcı yaklaşımlar Doğu
Akdeniz’de yalnızca enerji yarışmasının değil, aynı zamanda koalisyonlar ve
karşıt bloklar üzerinden yürütülen bir güç savaşımının varlığını ortaya
koymaktadır. Bu nedenle, bölgedeki enerji projelerini izleyen bölümlerde söz
konusu koalisyonların oluşumu ve çıkar temelli yapıları olarak ele alınacaktır.
DOĞU AKDENİZ’DE
OLUŞAN KOALİSYONLAR VE GÜÇ HİZALANMALARI
Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının
keşfi ve deniz yetki alanlarına ilişkin uyuşmazlıklar, bölgedeki devletleri
yalnızca ikili anlaşmalara değil, daha geniş kapsamlı koalisyonlara ve
bloklaşmalara yöneltmiştir. Bu koalisyonlar, ortak hukuksal yorumlardan çok
örtüşen stratejik ve ekonomik çıkarlar temelinde şekillenmiştir. Bu durum, Doğu
Akdeniz’deki yarışmasın bireysel devlet siyasalarının ötesine geçerek, çok
aktörlü ve çok katmanlı bir güç savaşımına dönüşmesine yol açmıştır.
Türkiye’yi
Dışlayan Enerji ve Güvenlik Koalisyonları
Yunanistan, GKRY ve İsrail arasında
gelişen iş birliği, Doğu Akdeniz’deki ilk belirgin bloklaşmalardan birini
oluşturmuştur. Bu üçlü yapı, daha sonra Mısır ve belirli ölçülerde Fransa’nın
da girdiği bir enerji ve güvenlik ağına dönüşmüştür. “EastMed” boru hattı
projesi ve Doğu Akdeniz Gaz Forumu bu koalisyonun somut örnekleri arasında yer
almaktadır. Bu yapıların ortak özelliği, Türkiye’yi ve KKTC’yi dışlayan bir
deniz yetki alanı ve enerji paylaşımı anlayışını esas almalarıdır. Koalisyonun hukuksal
zemini adalara tam deniz yetkisi tanıyan “maksimalist” yorumlara
dayandırılmakta ve bu yorumlar, enerji projeleri aracılığıyla eylemli duruma
dönüştürülmeye çalışılmaktadır.
Türkiye–Libya Çizgisi
ve Denge Seçeneği Arayışı
Türkiye–Libya Deniz Yetki Alanları
Mutabakatı, Doğu Akdeniz’de oluşan bu dışlayıcı koalisyonlara karşı
geliştirilmiş stratejik bir dengeleme atılımı olarak değerlendirilebilir.
Mutabakat, yalnızca deniz yetki alanlarını yeniden tanımlamakla kalmamış, aynı
zamanda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de tümüyle yalıtılmasını engelleyen bir siyasal
ve hukuksal çizgi oluşturmuştur. Libya’nın bu denklemdeki önemi, yalnızca
coğrafi konumundan değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki güç dengelerini
değiştirebilecek bir aktör olmasından kaynaklanmaktadır. Ancak Libya’daki
siyasal parçalanmışlık bu çizginin kırılganlığını artıran temel unsur olarak
öne çıkmaktadır.
Esnek ve Geçici
Koalisyonlar
Doğu Akdeniz’deki koalisyonlar, klasik
ittifak yapılarından farklı olarak esnek ve geçici nitelikler taşımaktadır.
Bölge ülkeleri, çıkarlarının örtüştüğü alanlarda iş birliği yaparken, aynı
aktörlerle farklı dosyalarda yarışabilmektedir. Örneğin İsrail ve Mısır’ın
enerji alanındaki iş birliği bu ülkelerin Türkiye ile ilişkilerinde mutlak bir
karşıtlık anlamına gelmemektedir. Benzer şekilde, AB içindeki bazı aktörlerin
Doğu Akdeniz konusundaki tutumları, birlik içinde dahi yeknesak değildir. Bu
durum, koalisyonların ideolojik değil, çıkar temelli olduğunu göstermektedir.
Koalisyonların
Güvenlik Boyutu
Enerji temelli koalisyonlar, zamanla askeri
ve güvenlik boyutları da kazanmıştır. Ortak tatbikatlar, savunma anlaşmaları ve
askeri varlıkların artırılması Doğu Akdeniz’deki yarışmasın sertleştiğini
göstermektedir. Deniz yetki alanları ve enerji projeleri, bu çerçevede askeri
caydırıcılıkla desteklenen stratejik hedefler durumuna gelmiştir. Bu güvenlik
boyutu, Doğu Akdeniz’de yaşanan siyasal ve askeri gelişmelerin yalnızca
ekonomik çıkarlarla değil, güç gösterisi ve caydırıcılık mantığıyla da
şekillendiğini ortaya koymaktadır.
Doğu Akdeniz’de oluşan bu
koalisyonlar, enerji ve egemenlik savaşımının neden hızlı biçimde sertleştiğini
ve neden uzlaşmanın zorlaştığını açıklayan temel unsurlardan biridir. Koalisyon
yapıları, belirli aktörleri güçlendirirken, diğerlerini sistemli biçimde
dışlamaktadır. Bu bağlamda, Türkiye–Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı ve
Libya’da yaşanan son gelişmelerin, yalnızca ikili ilişkiler değil, Doğu
Akdeniz’deki koalisyon dengeleri açısından da nasıl kritik sonuçlar doğurduğu
bir sonraki çözümleme bölümünde ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.
DOĞU AKDENİZ’DE
HUKUKSAL ÇERÇEVE VE DENİZ YETKİ ALANLARI TARTIŞMASI
Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarına
ilişkin uyuşmazlıklar, büyük ölçüde uluslararası deniz hukukunun yorumlanmasına
dayanmaktadır. Ancak bu yorum farklılıkları, salt hukuksal teknik ayrışmalar
olmaktan çok egemenlik, enerji ve güç paylaşımı ile doğrudan bağlantılıdır. Bu
nedenle hukuksal çerçeve, bölgedeki siyasal ve jeopolitik gelişmelerden
bağımsız ele alınamamaktadır.
Karadan Karaya
Egemenlik İlkesi
Uluslararası hukukta deniz yetki
alanlarının belirlenmesinde temel çıkış noktası, karadan karaya egemenlik
ilkesidir. Buna göre deniz üzerindeki egemenlik ve egemen haklar, kara
ülkesinin doğal uzantısı olarak kabul edilmektedir. Kıyı uzunluğu, coğrafi konum
ve karşılıklı kıyıların durumu, sınırlandırma süreçlerinde temel ölçütler
arasında yer almaktadır. Bu ilke, özellikle karşılıklı kıyıların bulunduğu yarı
kapalı denizlerde, adaların ana karalarla aynı etkiyi üretip üretemeyeceği
sorusunu gündeme getirmektedir. Doğu Akdeniz’deki temel hukuksal tartışmalardan
biri de bu noktada yoğunlaşmaktadır.
Adaların Deniz
Yetkisi ve Sınırlandırma Sorunu
Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku
Sözleşmesi adalara ilke olarak deniz yetki alanı tanımakla birlikte,
sınırlandırma konusunda otomatik ve sınırsız bir etki öngörmemektedir.
Uluslararası Adalet Divanı (UAD) ve hakemlik kararlarında, adaların deniz
yetkisi üretme kapasitesi coğrafi konum, nüfus durumu, ana karaya yakınlık ve
hakkaniyet ilkesi çerçevesinde değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, küçük ve ana
karaya çok yakın adaların, geniş deniz yetki alanları üretmesi yönündeki
yaklaşımlar, uluslararası yargı kararlarında sınırlı etki bulmuştur.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’de savunduğu savlar bu içtihatlara dayalı
olarak adaların orantısız sonuçlar doğuramayacağı ilkesini esas almaktadır.
Ada Sayısının
Artırılması ve Eylemli Durum Yaratma Sorunu
Son yıllarda Yunanistan’ın Ege
Denizi’nde ada, adacık ve kayalıkların statüsüne ilişkin yaklaşımı, hukuksal
tartışmayı daha da karmaşık duruma getirmiştir. Yunanistan’ın eylemli
uygulamalarla ada sayısını önemli ölçüde artırması deniz yetki alanlarının
genişletilmesine yönelik dolaylı bir strateji olarak değerlendirilmektedir. Bu
yaklaşım, hukuksal sınırlandırma süreçlerinde eylemli durumların zamanla meşruluk
kazanabileceği varsayımına dayanmaktadır. Ancak uluslararası hukukta, tek
taraflı uygulamalar yoluyla egemenlik alanlarının genişletilmesi, tartışmalı ve
itirazlara açık bir yöntemdir. Türkiye açısından bu durum, Ege ve Doğu
Akdeniz’deki deniz yetki alanı uyuşmazlıklarını daha da derinleştiren bir unsur
olarak öne çıkmaktadır. Yunanistan'ın
adalarının sayısı 1.200 ila 6.000 arasında değişmektedir. Üzerinde yaşanılan
adaların sayısının ise 166 ila 227 arasında olduğu düşünülmektedir.
Hukuksal
Çerçevenin Siyasallaşması
Doğu Akdeniz örneğinde deniz hukuku,
teknik bir düzenleme alanı olmaktan çıkarak, siyasallaşmış bir araç durumuna
gelmiştir. Hukuksal savlar, enerji projeleri ve askeri caydırıcılık
unsurlarıyla desteklenerek eylemli sonuçlar üretilmeye çalışılmaktadır. Bu
durum, hukukun uzlaşma sağlayıcı bir zemin olmaktan uzaklaşmasına ve tarafların
tutumlarını sertleştirmesine yol açmaktadır. Özellikle Kıbrıs sorununun
çözümsüzlüğü, hukuksal sınırlandırma girişimlerini doğrudan kilitleyen temel etmenlerden
biri olmaya devam etmektedir.
Bu hukuksal çerçeve, Doğu Akdeniz’de
yaşanan gelişmelerin neden yalnızca “hukuk ihlali” veya “hak savı”
söylemleriyle açıklanamayacağını ortaya koymaktadır. Hukuk, bölgede enerji,
egemenlik ve güvenlik savaşımının bir parçası durumuna gelmiştir. Bu bağlamda,
Doğu Akdeniz’deki hukuksal yorum farklılıklarının, Türkiye–Libya Deniz Yetki
Alanları Mutabakatı ve Libya’da yaşanan son gelişmelerle birlikte nasıl daha
keskin bir çatışma alanına dönüştüğü, bir sonraki çözümleme bölümünde ayrıntılı
olarak ele alınacaktır.
TÜRKİYE–LİBYA
DENİZ YETKİ ALANLARI MUTABAKATI: STRATEJİK VE YAŞAMSAL BİR DÖNÜM NOKTASI
Türkiye ile Libya arasında imzalanan
Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası, Doğu
Akdeniz’de uzun süredir şekillenmekte olan dışlayıcı egemenlik ve enerji
düzenine karşı geliştirilmiş stratejik bir karşı atılım niteliği taşımaktadır.
Bu mutabakat, Türkiye açısından yalnızca bir deniz hukuku belgesi değil,
egemenlik, enerji güvenliği ve bölgesel denge bakımından yaşamsal öneme sahip
bir düzenlemedir.
Mutabakatın Hukuksal
ve Coğrafi Niteliği
Türkiye–Libya mutabakatı, karadan
karaya egemenlik ilkesi ve hakkaniyet esasına dayalı bir sınırlandırma
anlayışını temel almaktadır. Mutabakat, adalara sınırsız deniz yetkisi tanıyan
maksimalist yorumları reddederek, ana kara esaslı bir yaklaşımı benimsemektedir.
Bu yönüyle mutabakat, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları tartışmasında hukuksal
seçenek ve referans noktası oluşturmuştur. Coğrafi olarak mutabakat Türkiye ile
Libya arasında kesintisiz bir deniz yetki alanı bağlantısı kurarak Yunanistan
ve GKRY tarafından ileri sürülen deniz alanı savlarının sürekliliğini
bozmuştur. Bu durum, Doğu Akdeniz’de eylemli olarak oluşturulmak istenen enerji
ve egemenlik koridorlarını doğrudan etkilemiştir.
Türkiye Açısından
Yaşamsal Önemi
Türkiye açısından mutabakatın yaşamsal
önemi üç temel başlıkta toplanmaktadır. Birincisi, mutabakat Türkiye’nin Doğu
Akdeniz’de denize çıkışını daraltmayı hedefleyen egemenlik savlarını hukuksal
ve siyasal olarak dengelemiştir. Türkiye’nin, uzun kıyı şeridine karşın sınırlı
bir deniz alanına hapsedilmesi olasılığı bu mutabakat ile büyük ölçüde bertaraf
edilmiştir. İkincisi, mutabakat Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji arama ve
işletme etkinlikleri için meşru bir zemin oluşturmuştur. Enerji güvenliği bağlamında
bu durum Türkiye’nin dışa bağımlılığını azaltma ve bölgesel enerji denkleminde
etkili bir aktör olma hedefi açısından kritik bir eşik niteliği taşımaktadır. Üçüncüsü
ise mutabakat, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de tümüyle dışlanmasına dayalı
koalisyon stratejilerinin başarısızlığa uğratılmasını sağlamıştır. Bu yönüyle
belge, savunmacı değil, dengeleyici ve caydırıcı bir işlev görmektedir.
Mutabakatın
Bölgesel Koalisyonlara Etkisi
Türkiye–Libya mutabakatı, Doğu
Akdeniz’de Yunanistan, GKRY, İsrail ve Mısır ekseninde şekillenen enerji ve
egemenlik koalisyonlarının hukuksal varsayımlarını ciddi biçimde
zayıflatmıştır. Özellikle adalara tam etki tanıyan deniz yetki alanı kurgusu,
mutabakatla birlikte tartışmalı duruma gelmiştir. Bu durum, “EastMed” gibi
Türkiye’yi dışlayan enerji projelerinin hukuksal ve ekonomik
sürdürülebilirliğini sorgulanır kılmıştır. Dolayısıyla mutabakat, yalnızca
Türkiye’ye alan açmakla kalmamış ve mevcut koalisyonların enerji ve güvenlik
planlarını da yeniden hesaplamaya zorlamıştır.
Libya Boyutu ve
Kırılganlık
Libya’nın mutabakat açısından önemi,
yalnızca coğrafi konumuyla sınırlı değildir. Libya, Doğu Akdeniz’deki güç
dengelerini etkileyebilecek bir aktör olarak Türkiye’nin savlarına meşruluk
kazandıran kilit bir ortak konumundadır. Ancak Libya’daki siyasal
parçalanmışlık ve kurumsal zayıflık, mutabakatın geleceğini kırılgan duruma
getirmektedir. Mutabakatın Libya’daki tüm siyasal yapılar tarafından henüz
onaylanmamış olması, bu kırılganlığın somut bir göstergesidir. Bu nedenle
Libya’da yaşanan siyasal ve askeri gelişmeler Türkiye–Libya mutabakatının
sürdürülebilirliği açısından doğrudan stratejik önem taşımaktadır.
Çözümleyici
Bağlantı: Neden Bu Nokta Kritik?
Bu mutabakat, Doğu Akdeniz’deki enerji
ve egemenlik savaşımının merkezinde yer almaktadır. Türkiye’yi dışlamaya dayalı
düzenin bozulması bölgedeki güç dengelerini duyarlı duruma getirmiş ve bu durum
da Libya’daki iç siyasal süreçleri ve aktörleri dolaylı baskı alanına
dönüştürmüştür. Bu bağlamda, Libya’da Türkiye’ye yakın veya Türkiye’nin Doğu
Akdeniz savlarına açık aktörlerin saf dışı kalması yalnızca Libya iç
siyasetiyle ilgili gelişmeler olarak değil mutabakatın geleceği ve Doğu
Akdeniz’deki güç dengeleri açısından da okunmalıdır.
Türkiye–Libya Deniz Yetki Alanları
Mutabakatı’nın bu stratejik niteliği Libya’da yaşanan son gelişmelerin neden
yalnızca iç siyasal olaylar olarak değerlendirilemeyeceğini ortaya koymaktadır.
Bu çerçevede, Libya’da meydana gelen ölümler ve Ankara’daki uçak kazasının Doğu
Akdeniz’deki enerji ve egemenlik savaşımı bağlamında nasıl
anlamlandırılabileceği bir sonraki çözümleme bölümünde ayrıntılı biçimde ele
alınacaktır.,
KRİTİK OLAYLAR:
UÇAK KAZASI VE SAİF EL-İSLAM KADDAFİ’NİN ÖLÜMÜNÜN JEOPOLİTİK OKUMASI
Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanları
ve enerji yarışması etrafında şekillenen güç savaşımı, çoğu zaman soyut hukuksal
ve stratejik tartışmalar üzerinden ele alınmaktadır. Ancak bu savaşımın belirli
dönemlerde somut ve sarsıcı olaylarla görünür duruma geldiği de göz ardı
edilmemelidir. Libya’da yaşanan son gelişmeler bu açıdan dikkat çekici bir
örnek sunmaktadır. Bu bölümde, Saif el-İslam Kaddafi’nin ölümü ile Libya
Genelkurmay Başkanı’nın Ankara’da meydana gelen ve nedeni henüz açıklığa
kavuşmamış uçak kazasında yaşamını kaybetmesi doğrudan nedensellik savı ileri
sürülmeden zamanlama, bağlam ve ortaya çıkan jeopolitik etkiler çerçevesinde
ele alınmaktadır.
Saif el-İslam
Kaddafi: Siyasal Konum ve Anlamı
Saif el-İslam Kaddafi, Libya
siyasetinde tartışmalı ancak etkili bir figür olarak öne çıkmaktaydı. Kaddafi
döneminin mirasını temsil etmesine karşın farklı dönemlerde uzlaşmacı söylemler
benimsemesi ve Libya’nın dış ilişkilerinde görece yararcı bir çizgiye açık
olması onu Libya’daki bazı güç odakları açısından denetlenmesi zor bir aktör durumuna
getirmiştir. Saif el-İslam’ın, Türkiye’nin Doğu Akdeniz savlarına açık biçimde
karşıt bir tavır almamış olması ve Libya’nın bölgesel dengeler içinde çok
taraflı bir çizgi izlemesine kapı aralayabilecek bir figür olarak görülmesi onu
yalnızca Libya iç siyaseti açısından değil, bölgesel jeopolitik denklem
açısından da önemli kılmıştır. Bu bağlamda Saif el-İslam’ın ölümü Libya’daki siyasal
denklemi daraltan ve olası yönelim seçeneklerini zayıflatan bir gelişme olarak
değerlendirilmelidir.
Ankara’daki Uçak
Kazası: Belirsizlik ve Zamanlama
Libya Genelkurmay Başkanı’nın
Ankara’da meydana gelen ve teknik incelemesi devam eden uçak kazasında yaşamını
kaybetmesi, olayın doğası gereği ciddi soru işaretlerini beraberinde
getirmiştir. Kazaya ilişkin kara kutu incelemesinin sürmesi ve kamuoyuna
açıklanan bilgilerin sınırlı olması belirsizliği artırmaktadır. Bu olayın
dikkat çekici yönü, Libya–Türkiye askeri ve siyasal ilişkilerinin yoğunlaştığı
bir dönemde gerçekleşmiş olmasıdır. Söz konusu isim, Türkiye ile askeri iş
birliği ve siyasal eş güdüm açısından kilit bir konumda bulunmaktaydı. Bu
nedenle olay, teknik bir kaza olasılığı tümüyle dışlanmadan jeopolitik bağlamı
içinde değerlendirilmesi gereken bir gelişme olarak öne çıkmaktadır.
Zamanlama Etmeni:
Rastlantı mı, Kırılganlık Göstergesi mi?
Her iki olayın da Türkiye–Libya Deniz
Yetki Alanları Mutabakatı’nın bölgesel dengeleri zorladığı ve Doğu Akdeniz’deki
enerji yarışmasının sertleştiği bir döneme denk gelmesi bu gelişmelerin
zamanlama açısından çözümlenmesini gerekli kılmaktadır. Bu çalışma, söz konusu
ölümler arasında doğrudan bir bağlantı veya örgütlü bir müdahale savı ileri
sürmemektedir. Ancak zamanlama, uluslararası ilişkiler çözümlemesinde başlı
başına bir anlam taşımaktadır. Kritik süreçlerde belirli aktörlerin saf dışı
kalması çoğu zaman mevcut dengeleri pekiştiren veya olasılık seçeneklerini
ortadan kaldıran sonuçlar doğurabilmektedir.
Jeopolitik
Sonuçlar: Kimin Alanı Daraldı?
Bu iki olayın ardından Libya’daki siyasal
ve askeri karar alma mekanizmalarının daha da kırılgan duruma geldiği
gözlemlenmektedir. Türkiye ile yakın çalışabilecek veya Türkiye’nin Doğu
Akdeniz savlarına mutlak karşıtlık üretmeyen figürlerin devre dışı kalması,
Türkiye–Libya mutabakatının siyasal dayanaklarını zayıflatma gizil gücü
taşımaktadır. Bu durum, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışlamaya dayalı
koalisyonların dolaylı biçimde güçlenmesine yol açabilecek bir tablo ortaya
çıkarmaktadır. Olayların kendisinden çok, ortaya çıkardığı sonuçlar, bu
gelişmelerin neden jeopolitik çözümleme kapsamında ele alınması gerektiğini
göstermektedir.
Çözümleyici
Çerçeve
Bu bölümde ele alınan olaylar, bir
komplo anlatısı üretmek amacıyla değil, Doğu Akdeniz’deki enerji ve egemenlik savaşımının
ne kadar sert ve kırılgan bir zeminde ilerlediğini göstermek amacıyla çözümleme
konusu yapılmıştır. Uluslararası ilişkilerde bazı olayların önemi,
nedenlerinden çok, hangi sürecin içinde ve ne tür sonuçlar doğurarak
gerçekleştiğinde ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda Saif el-İslam Kaddafi’nin
ölümü ve Ankara’daki uçak kazası, Türkiye–Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı
etrafında şekillenen güç savaşımının insancıl ve siyasal maliyetlerini görünür
kılan kritik olaylar olarak değerlendirilmelidir.
Bu olayların ortaya çıkardığı
belirsizlik ve kırılganlık, Doğu Akdeniz’deki enerji ve egemenlik savaşımının
yalnızca haritalar ve anlaşmalar üzerinden değil, siyasal kararlılık, aktör
güvenliği ve güç dengeleri üzerinden de yürütüldüğünü göstermektedir. Bu
çerçevede, söz konusu gelişmelerin Doğu Akdeniz’deki genel güç dengeleri
üzerindeki etkileri, bir sonraki çözümleme bölümünde bütüncül biçimde ele
alınacaktır.
ÇÖZÜMLEME
Bu bölümde, çalışmanın başında ortaya
konulan araştırma soruları Doğu Akdeniz’deki güncel gelişmeler ve Türkiye–Libya
Deniz Yetki Alanları Mutabakatı bağlamında çözümlenmektedir. Çözümleme,
doğrudan nedensellik savları ileri sürmekten kaçınmakta ve olayları zamanlama,
bağlam ve ortaya çıkan jeopolitik sonuçlar üzerinden değerlendirmektedir.
Doğu Akdeniz’de
Deniz Yetki Alanları Neden Bir Güvenlik Sorununa Dönüşmüştür?
Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarına
ilişkin uyuşmazlıklar, klasik anlamda bir deniz hukuku tartışması olmaktan
çıkarak, enerji kaynakları ve bölgesel güç dengeleriyle doğrudan ilişkili bir
güvenlik sorununa dönüşmüştür. Hidrokarbon yataklarının keşfi, deniz alanlarını
yalnızca egemenlik sınırları değil, aynı zamanda ekonomik ve stratejik değer
taşıyan alanlar durumuna getirmiştir. Bu dönüşüm kıyıdaş devletlerin
maksimalist egemenlik savlarını sertleştirirken, dışlayıcı enerji ve güvenlik
mimarilerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Sonuç olarak Doğu Akdeniz, hukuksal
yorumların askeri ve diplomatik güç unsurlarıyla desteklendiği bir yarışma
alanına evrilmiştir.
Türkiye–Libya
Deniz Yetki Alanları Mutabakatı Bu Düzeni Neden Zorlamaktadır?
Türkiye–Libya Deniz Yetki Alanları
Mutabakatı, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve GKRY merkezli olarak kurulmaya
çalışılan deniz yetki alanları düzenini temelden sarsmaktadır. Mutabakat,
adalara sınırsız deniz yetkisi tanıyan yaklaşıma karşı, ana kara esaslı ve
hakkaniyet ilkesine dayalı bir sınırlandırma anlayışını öne çıkarmaktadır. Bu
durum, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den dışlamayı hedefleyen enerji projelerinin hukuksal
ve siyasal meşruluğunu tartışmalı duruma getirmiştir. Dolayısıyla mutabakat,
yalnızca iki ülke arasında imzalanmış teknik bir belge değil, bölgesel güç
dengelerini etkileyen stratejik bir atılım niteliği taşımaktadır.
GKRY’nin
Egemenlik Savları Nasıl Dışlayıcı Bir Enerji Düzeni Üretmektedir?
GKRY, Kıbrıs adasının tamamını temsil
ettiği varsayımına dayanarak deniz yetki alanları ilan etmekte ve bu alanlar
üzerinde tek taraflı hidrokarbon etkinlikleri yürütmektedir. Bu yaklaşım, KKTC’ni
eylemli olarak yok saymakta ve Türkiye’yi ise dar bir deniz alanına hapsetmeyi
amaçlamaktadır. Bu dışlayıcı yaklaşım, enerji iş birliklerinin teknik ve
ekonomik ussallığından çok siyasal tercihlerle şekillendiğini göstermektedir.
Enerji projeleri bu bağlamda bölgesel uzlaşma aracı olmaktan çok, jeopolitik
baskı unsuru durumuna gelmiştir.
Libya’daki
Siyasal Kırılganlık Mutabakatı Nasıl Etkilemektedir?
Libya’daki siyasal yapı, uzun süredir
parçalı ve kararsız bir görünüm sergilemektedir. Birden fazla siyasal
otoritenin varlığı, uluslararası anlaşmaların iç hukukta onaylanmasını
zorlaştırmakta ve bu anlaşmaları kırılgan duruma getirmektedir. Türkiye–Libya
mutabakatının henüz Libya’daki tüm siyasal yapılar tarafından onaylanmamış
olması bu kırılganlığın somut bir göstergesidir. Bu durum, mutabakatın yalnızca
hukuksal değil, aynı zamanda siyasal ve güvenlik boyutlarıyla korunması gereken
bir belge olduğunu ortaya koymaktadır.
Saif el-İslam
Kaddafi’nin Ölümü ve Ankara’daki Uçak Kazası Nasıl Okunabilir?
Saif el-İslam Kaddafi’nin ölümü ve
Libya Genelkurmay Başkanı’nın Ankara’da meydana gelen ve nedeni henüz açıklığa
kavuşmamış uçak kazasında yaşamını kaybetmesi, Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve
enerji savaşımının yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleşmiştir. Bu olaylar
hakkında doğrudan bir suikast veya komplo savı ileri sürmek, mevcut veriler
ışığında olanaklı değildir. Bununla birlikte, her iki ismin de Türkiye’nin Doğu
Akdeniz savlarına tümüyle karşıt olmayan veya Türkiye ile iş birliğine açık
figürler olması bu gelişmelerin jeopolitik bağlam içinde okunmasını gerekli
kılmaktadır. Olayların zamanlaması ve sonrasında Libya’daki güç dengelerinde
ortaya çıkan belirsizlik, mutabakatın geleceğine ilişkin soru işaretlerini
artırmıştır. Bu çerçevede söz konusu ölümler, nedenlerinden bağımsız olarak,
Doğu Akdeniz’deki enerji ve egemenlik savaşımının ne denli sert ve kırılgan bir
zeminde yürütüldüğünü gösteren kritik göstergeler olarak değerlendirilebilir.
Doğrudan
Nedensellik mi, Jeopolitik Sonuçlar mı?
Araştırma sorularından biri, bu
olaylar ile Doğu Akdeniz’deki güç savaşımı arasında doğrudan bir nedensellik
kurulup kurulamayacağıdır. Bu çalışma, kesin nedensellik savları yerine,
jeopolitik sonuçlara odaklanan bir okuma önermektedir. Bu yaklaşım, olayların
“neden yaşandığı” sorusundan çok, “yaşandıktan sonra neyi değiştirdiği”
sorusunu merkeze almaktadır. Libya’daki aktörlerin saf dışı kalması,
Türkiye–Libya mutabakatının iç siyasal dayanaklarını zayıflatma gizil gücü
taşımakta ve bu durum da Doğu Akdeniz’deki güç savaşımını daha da karmaşık duruma
getirmektedir.
Çözümleme göstermektedir ki Doğu
Akdeniz’de deniz yetki alanları ve hidrokarbon yarışması, yalnızca haritalar ve
hukuk metinleri üzerinden değil, siyasal kırılganlıklar, güç savaşımları ve
kritik aktörlerin saf dışı kalması gibi devingenler üzerinden şekillenmektedir.
Bu bağlamda yaşanan son gelişmeler, bölgedeki savaşımın teknik değil, derin
biçimde jeopolitik bir özellik taşıdığını ortaya koymaktadır.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma, Doğu Akdeniz’de son
yıllarda giderek sertleşen deniz yetki alanları, enerji kaynakları ve
jeopolitik yarışması ekonomik, hukuksal ve siyasal boyutlarıyla bütüncül bir
çerçevede ele almıştır. Çözümleme bölgedeki uyuşmazlıkların yalnızca teknik
sınırlandırma sorunlarından ibaret olmadığını, aksine enerji güvenliği, ittifak
yapıları ve güç dengeleriyle doğrudan bağlantılı çok katmanlı bir savaşım alanı
yarattığını ortaya koymuştur.
Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğal gaz
rezervleri ve bu rezervleri Avrupa pazarına ulaştırmayı hedefleyen büyük
ölçekli projeler, enerji iş birliğinden ziyade dışlayıcı koalisyonlar temelinde
şekillenmiştir. EastMed Boru Hattı ve İsrail–GKRY–Yunanistan-AB elektrik taşıma
hattı gibi projeler, ekonomik akılcılık kadar siyasal tercihlere de dayanan
girişimler olarak öne çıkmış ve Türkiye ve KKTC’yi yok sayan bir deniz
egemenliği varsayımı üzerine oturtulmuştur. Bu durum, enerji projelerinin
çatışma gizil gücünü artıran bir unsur durumuna gelmesine yol açmıştır.
Bu bağlamda Türkiye ile Libya arasında
imzalanan Deniz Yetki Alanları Mutabakatı, Doğu Akdeniz’deki mevcut dengeyi
değiştiren kritik bir kırılma noktası olarak değerlendirilmelidir. Söz konusu
mutabakat, Türkiye açısından yalnızca enerji kaynaklarına erişim sorunu değil,
aynı zamanda deniz egemenliği, stratejik derinlik ve bölgesel dışlanmaya karşı
bir denge oluşturma girişimi niteliği taşımaktadır. Mutabakatın hukuksal ve
siyasal sonuçları, bölgedeki diğer aktörlerin çıkarlarını doğrudan etkilemiş ve
Doğu Akdeniz’deki yarışmanın sertleşmesine katkıda bulunmuştur.
Çalışmada ele alınan Saif el-İslam
Kaddafi’nin ölümü ile Libya Genelkurmay Başkanı’nın Ankara’da meydana gelen
uçak kazasında yaşamını kaybetmesi ise doğrudan nedensellik savı ileri
sürülmeden zamanlama, bağlam ve ortaya çıkan sonuçlar çerçevesinde çözümlenmiştir.
Bu olaylar, Doğu Akdeniz’deki savaşımın yalnızca haritalar, anlaşmalar ve
projeler üzerinden değil, aynı zamanda siyasal kararlılık ve kilit aktörlerin
varlığı üzerinden de yürütüldüğünü göstermektedir. Belirli figürlerin saf dışı
kalması, mevcut güç dengelerini pekiştiren veya siyasal yönelim seçeneklerini
zayıflatan sonuçlar doğurabilmektedir.
Genel olarak değerlendirildiğinde,
Doğu Akdeniz’deki enerji ve deniz yetki alanları sorunu, sıfır toplamlı bir yarışma
anlayışıyla ele alındığı sürece kalıcı bir çözüme ulaşılması güç bir görünüm
arz etmektedir. Hukuksal çerçevelerin siyasal hedeflere araçsallaştırılması,
bölgesel iş birliği olanaklarını daraltmakta ve çatışma riskini artırmaktadır.
Türkiye–Libya mutabakatı örneğinde olduğu gibi denge bozucu girişimler kısa
vadede gerilim yaratmakla birlikte uzun vadede dışlayıcı yaklaşımların
sürdürülemezliğini de görünür kılmaktadır.
Sonuç olarak bu çalışma, Doğu
Akdeniz’de yaşanan gelişmelerin tekil olaylar veya yalıtılmış projeler
üzerinden değil enerji, egemenlik, koalisyonlar ve siyasal kırılganlıklar
ekseninde birlikte okunması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bölgedeki yarışmanın
geleceği, yalnızca teknik çözümlere değil, kapsayıcı, çok taraflı ve hukuka
dayalı bir yaklaşımın benimsenmesine bağlıdır. Aksi takdirde Doğu Akdeniz,
enerji iş birliğinin değil, kalıcı belirsizlik ve gerilimlerin alanı olmaya
devam edecektir.
Kaynakça
Aneetai Stefy Joseph Aneetta ve Thomas
Peedikayil. (2023). EAST MEDITERRANEAN GAS FORUM: CONVERGENCE OF REGIONAL AND
ENERGY SECURITY CONCERNS. DOI: 10.22456/2238-6912.125991. https://www.researchgate.net/publication/369402320_EAST_MEDITERRANEAN_GAS_FORUM_CONVERGENCE_OF_REGIONAL_AND_ENERGY_SECURITY_CONCERNS/citations
Avrupa Komisyonu. (2020). Projects of
Common Interest: Energy Infrastructure. Brussels. https://energy.ec.europa.eu/topics/infrastructure/projects-common-interest-and-projects-mutual-interest_en,
Cavnar, Anna. (2009)i Accountability and the Commission on the
Limits of the Continental Shelf: Deciding Who Owns the Ocean Floor. IILJ
Emerging Scholars Paper 15. https://iilj.org/wp-content/uploads/2016/08/Cavnar-Accountability-and-the-Commission-on-the-Limits-of-the-Continental-Shelf-2009-1.pdf
Ellinas, Charles. (2022). Energy and
geopolitics in the Eastern Mediterranean. Atlantic Council. https://www.atlanticcouncil.org/in-depth-research-reports/report/energy-and-geopolitics-in-the-eastern-mediterranean/
European Commission. (2025). Euro-Asia
submarine electricity interconnection cable. https://international-partnerships.ec.europa.eu/policies/global-gateway/euro-asia-submarine-electricity-interconnection-cable_en?prefLang=de
Gözügüzelli, Emete. (2022). Uluslararası
Deniz Hukuku - Türk Denizleri ve Olmazsa Olmaz (Sine Qua Non) İlkeler. Nobel
Akademik Yayıncılık.
Grigoriadis, Ioannis N. (2014). Energy Discoveries in the Eastern Mediterranean:
Conflict or Cooperation? Middle East Policy, Vol. XXI, No. 3.
Klein, N. (2011). Maritime Security
and the Law of the Sea. Oxford: Oxford University Press. https://www.researchgate.net/publication/257804447_Natalie_Klein_ed_Maritime_security_and_the_law_of_the_sea
MFA Turkey – Republic of Türkiye
Ministry of Foreign Affairs. (2019). Memorandum of Understanding between the
Republic of Turkey and the State of Libya on the Delimitation of Maritime
Jurisdiction Areas. https://www.un.org/depts/los/LEGISLATIONANDTREATIES/PDFFILES/TREATIES/Turkey_11122019_%28HC%29_MoU_Libya-Delimitation-areas-Mediterranean.pdf
Peker, Hasan Sencer ve arkadaşları.
(2019). DOĞU AKDENİZ’DE DENİZ YETKİ ALANLARI VE ENERJİ KAYNAKLARI ÇERÇEVESİNDE
TÜRKİYE’NİN ENERJİ GÜVENLİĞİ. Bilimleri Dergisi 8(1):85-106. DOI:
10.28956/gbd.562972. https://www.researchgate.net/publication/339872026_DOGU_AKDENIZ'DE_DENIZ_YETKI_ALANLARI_VE_ENERJI_KAYNAKLARI_CERCEVESINDE_TURKIYE'NIN_ENERJI_GUVENLIGI
Shaffer, B. (2009). Energy Politics.
University of Pennsylvania Press. http://www.jstor.org/stable/j.ctt3fhf4vTalmon,
S. (2019).
The Turkey–Libya maritime delimitation
agreement. German Law Journal, 21(2), 341–357. https://www.qlex.qa/the-turkey-libya-maritime-delimitation-agreement/
United Nations Convention on the Law
of the Sea (UNCLOS). (1982).
Yaycı, C. (2020). Doğu Akdeniz’in
Paylaşım Mücadelesi ve Türkiye. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınları.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder