Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

3 Şubat 2026 Salı

 

Seçim Var, Meşruluk Yok: Türkiye’de Siyasal Krizin Gerçek Niteliği

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

Öz

Bu çalışma, Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasal krizi bir yönetim ya da başarım sorunu olarak değil, esas olarak bir siyasal meşruluk krizi olarak ele almaktadır. Çalışmanın temel savı, seçimlerin düzenli biçimde yapılmasının demokratik meşruluk üretimi için tek başına yeterli olmadığı, hukuk devleti ilkesi, siyasal yarışmanın eşitliği ve toplumsal rıza gibi normatif ve kurumsal koşulların aşınması durumunda, seçimlerin meşruluk üretme kapasitesinin ciddi biçimde zayıfladığıdır. Bu çerçevede çalışma, “kusurlu demokrasi” ve “yarışmacı otoriterlik” gibi yaygın rejim tanımlarının Türkiye örneğini açıklamakta neden sınırlı kaldığını tartışmaktadır. Makale ayrıca muhalefetin, özellikle CHP’nin, iktidarın meşruluğunu sorgulayan söylemini incelemekte ve meydan okuma, teşhir ve vulgarlaşma eğilimlerinin meşruluk krizini derinleştirmekten çok yüzeyselleştirdiğini ileri sürmektedir. Çalışmanın vardığı sonuç, Türkiye’de meşruluğu aşınmış bir iktidarın yalnızca parlamenter ve seçimsel mekanizmalarla zorlanamayacağı ve bunun için geniş bir toplumsal seferberlik ve normatif temelli, kurucu bir siyasal anlatının zorunlu olduğudur.

Anahtar Kelimeler: Siyasal meşruluk, demokrasi, yarışmacı otoriterlik, toplumsal rıza, muhalefet söylemi, Türkiye.

 

Abstract

This article analyzes the contemporary political crisis in Turkey not as a problem of governance or performance, but fundamentally as a crisis of political legitimacy. The core argument is that the regular conduct of elections alone is insufficient to generate democratic legitimacy when the rule of law, equality of political competition, and social consent are systematically eroded. Under such conditions, elections lose their capacity to function as a meaningful source of legitimacy. The article critically examines why prevalent regime classifications such as “defective democracy” or “competitive authoritarianism” remain analytically limited in capturing the Turkish case, particularly in terms of normative legitimacy and social consent. Furthermore, the study evaluates the opposition’s discourse—especially that of the Republican People’s Party (CHP)—and argues that strategies centered on confrontation, exposure, and vulgarized rhetoric tend to flatten rather than deepen the legitimacy crisis. The article concludes that in Turkey, an erosion of legitimacy cannot translate into political change through electoral and parliamentary mechanisms alone; instead, it requires broad social mobilization and a constitutive political narrative grounded in normative legitimacy.

Keywords: Political legitimacy, democracy, competitive authoritarianism, social consent, opposition discourse, Turkey.

GİRİŞ

Türkiye’de siyasal tartışma uzun süredir yanlış bir eksende dönmektedir. İktidarın eleştirisi çoğu zaman “kötü yönetim”, “yanlış siyasala” ya da “otoriter eğilimler” düzeyinde kurulmakta, oysa sorun bunların toplamından daha derin bir yerde durmaktadır. Bugün karşı karşıya olunan sorun, bir iktidarın genel başarım düzeyi ya da tercihlerinden çok yönetme hakkının dayandığı siyasal meşruluğun aşınmasıdır. Seçimlerin varlığı, bu aşınmayı otomatik olarak gidermemekte, aksine, adil yarışmanın bozulduğu, hukukun siyasal araç durumuna geldiği ve rızanın giderek yerini korku ve alışkanlığa bıraktığı bir düzende seçimler, meşruluğun değil tartışmanın konusu durumuna gelmektedir.

Bu çerçevede Türkiye’yi anlamak için “kusurlu demokrasi” ya da “sertleşmiş başkanlık sistemi” gibi tanımlar yetersiz kalmaktadır. Daha açıklayıcı olan, ülkenin giderek yarışmacı otoriter bir rejim yapısına yerleştiğini kabul etmektir. Bu rejim tipi, muhalefetin ve seçimlerin tümüyle ortadan kalkmadığı, ancak siyasal yarışmanın sistemli biçimde eşitsizleştirildiği bir düzeni ifade eder. Böyle bir bağlamda ortaya çıkan kriz, henüz tam anlamıyla bir rejim krizi değil, fakat açık bir meşruluk krizidir. İktidar yönetmeye devam etmekte, devlet aygıtı işlemekte, ancak bu yönetimin “normal”, “haklı” ve “kabul edilebilir” olduğu yönündeki toplumsal görüş birlikteliği daralmaktadır.

Muhalefetin, özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP), bu krize verdiği yanıt ise çelişkili bir görünüm arz etmektedir. Bir yandan iktidarın meşruluğunu sorgulayan sert bir dil kullanılmakta, öte yandan siyasal uygulama büyük ölçüde olağan demokratik süreçlere indirgenmektedir. “Erken seçim” talebi, meşruluk krizinin sonucu olarak değil, neredeyse başlı başına bir çözüm gibi sunulmaktadır. Oysa meşruluk, yinelenerek değil, toplumsal rızanın neden ve nasıl geri çekildiği gösterilerek tartışma konusu durumuna getirilebilir. Bu yapılmadığında, meşruluk eleştirisi retorik düzeyde kalmakta, iktidarı zorlayacak kurumsal ya da toplumsal sonuçlar üretmemektedir.

Bu gerilim, CHP’nin mevcut liderliği ve özellikle Özgür Özel’in söyleminde daha görünür duruma gelmiştir. Özel’in dili, önceki dönemlere kıyasla daha halkçı, daha ahlaksal ve daha doğrudan bir tona sahiptir, “normalleşme”, “haysiyet” ve “adalet” vurguları önemli bir eşik atlamaya işaret etmektedir. Ne var ki bu söylem, sıkça “hodri meydan”, “aha işte”, “aha burada” gibi meydan okuma ve teşhir kalıplarıyla desteklendiğinde, meşruluk krizini kurucu bir siyasal anlatıya dönüştürmek yerine, anlık öfke ve tepki düzeyinde tutma riskini de beraberinde getirmektedir. Meydan okuma dili cesaret göstergesi olabilir, ancak meşruluk, güçle değil kurallarla ve normlarla ilgili bir sorundur.

Bu çalışma, Türkiye’deki mevcut siyasal durumu bir meşruluk krizi olarak ele almakta, muhalefetin bu krizi neden yeterince toplumsallaştıramadığını ve neden hala olağan siyaset sınırları içinde tutmaya çalıştığını tartışmaktadır. Temel sav şudur: Sorun muhalefetin sertliği ya da yumuşaklığı değil, meşruluk sorununu toplumu siyasal özne durumuna getirecek bir içerik ve dille kuramamasıdır. Seçim talebi, bu çerçevede bir başlangıç değil, ancak sonuç olabilir. Asıl sorun, bu ülkede artık “normal” olmayanın ne olduğunu ortak bir siyasal bilinç durumuna getirebilmektir.

Amaç ve Hedefler

Bu çalışmanın temel amacı, Türkiye’deki güncel siyasal durumu, ‘iktidar–muhalefet’ geriliminin ötesine taşıyarak, siyasal meşruluk kavramı üzerinden yeniden düşünmektir. Mevcut tartışmaların çoğu, iktidarın siyasal tercihlerine, yönetim biçemine ya da liderlik uygulamalarına odaklanmaktadır. Oysa bu çalışma, sorunun daha derin bir düzlemde, yönetme hakkının dayandığı normatif zeminde ortaya çıktığını ileri sürmektedir. Amaç, Türkiye’de yaşananların bir “yönetim krizi” mi yoksa bir “meşruluk krizi” mi olduğu sorusunu açıklığa kavuşturmak ve bu ayrımın siyasal sonuçlarını görünür kılmaktır.

Bu genel amaç doğrultusunda çalışmanın ilk hedefi, demokrasilerde siyasal meşruluğun en az koşullarını ve bu meşruluğun hangi eşiklerde aşınmaya başladığını kuramsal bir çerçeve içinde tartışmaktır. Seçimlerin varlığının neden tek başına meşruluk üretmeye yetmediği, hukuk devleti ilkesinin, siyasal yarışmanın eşitliği ve hesap verebilirliğin meşrulukla ilişkisi bu bağlamda ele alınacaktır. Böylece, Türkiye’nin neden “kusurlu demokrasi” gibi yumuşak kavramlarla açıklanamayacağı ortaya konulacaktır.

Çalışmanın ikinci hedefi, Türkiye’de ortaya çıkan krizin neden henüz bir rejim krizi değil, fakat açık bir meşruluk krizi olduğunu göstermektir. Bu ayrım hem iktidarın neden hala yönetebildiğini hem de muhalefetin neden sınırlı bir etki üretebildiğini anlamak açısından kritik önemdedir. Meşruluk krizinin toplumsal rıza, kurumsal işleyiş ve siyasal dil düzeylerinde nasıl ortaya çıktığını çözümleyerek, krizin sınırları ve olanakları belirlenmeye çalışılacaktır.

Üçüncü hedef, muhalefetin, özellikle CHP’nin, bu meşruluk krizine verdiği yanıtı eleştirel bir gözle değerlendirmektir. Muhalefetin söyleminde sıkça dile getirilen “meşruluk kaybı” savının neden çoğu zaman siyasal sonuç üretmediği, bu savın neden olağan siyaset sınırları içinde tutulduğu ve bunun hangi stratejik açmazlara yol açtığı tartışılacaktır. Bu çerçevede, erken seçim talebinin neden bir amaç değil ancak bir sonuç olabileceği savunulacaktır.

Son olarak çalışma, muhalefetin kullandığı siyasal dilin, özellikle meydan okuma, teşhir ve vulgarlaşma eğilimlerinin, meşruluk krizini derinleştirmek yerine nasıl yüzeyselleştirebildiğini göstermeyi hedeflemektedir. Özgür Özel’in söylemi bu bağlamda kişisel bir değerlendirme nesnesi olarak değil, muhalefetin genel dilsel yönelimlerini görünür kılan bir örnek olarak ele alınacaktır. Amaç, “daha sert” ya da “daha yumuşak” bir muhalefet tartışması yürütmek değil, meşruluk sorununu toplumu siyasal özne durumuna getirecek kurucu bir anlatının neden ve nasıl oluşturulamadığını ortaya koymaktır.

Bu çalışmanın son hedefi, Türkiye’de siyasal değişimin önündeki temel engelin yalnızca iktidarın gücü değil, muhalefetin krizi adlandırma ve toplumsallaştırma kapasitesindeki sınırlılık olduğunu göstermektir. Böylece, siyasal tartışmayı seçim takvimine sıkışmış bir beklenti olmaktan çıkarıp, meşruluk, normalleşme ve demokratik yeniden kurulum ekseninde düşünmeye katkı sunmak amaçlanmaktadır.

Araştırma Soruları

Bu çalışma, Türkiye’deki mevcut siyasal durumu betimlemekten çok, onu kavramsal olarak doğru bir yere yerleştirmeyi amaçladığından, aşağıdaki araştırma soruları etrafında şekillenmektedir:

Türkiye’de bugün yaşanan siyasal kriz, bir yönetim krizi mi yoksa esas olarak bir siyasal meşruluk krizi midir?

Bu kriz, demokratik rejimlerin bilinen işleyiş aksaklıklarından hangi noktalarda ayrılmakta ve hangi eşiklerde niteliksel bir farklılık göstermektedir?

Demokratik rejimlerde siyasal meşruluğun en az koşulları nelerdir ve bu koşulların aşınması hangi göstergeler üzerinden anlaşılabilir?

Seçimlerin varlığı, hukuk devleti ilkesi ve siyasal yarışmanın eşitliği, meşruluk üretimi açısından nasıl bir ilişki içindedir ve bu ilişkinin bozulması ne tür siyasal sonuçlar doğurur?

Türkiye’nin mevcut rejim yapısı, neden “kusurlu demokrasi” ya da “otoriterleşen demokrasi” gibi tanımlarla açıklanmakta yetersiz kalmaktadır?

“Yarışmacı otoriterlik” kavramı, Türkiye’deki siyasal uygulamalar ve muhalefetin hareket alanını anlamak bakımından ne ölçüde açıklayıcıdır?

Muhalefetin, özellikle CHP’nin, iktidarın meşruluğunu sorgulayan söylemi neden kalıcı siyasal sonuçlar üretmemektedir?

Meşruluk kaybı savı, hangi koşullarda iktidarı zorlayıcı bir güç durumuna gelebilir ve Türkiye’de bu koşullar neden henüz oluşmamıştır?

Erken seçim talebi, meşruluk krizinin bir çözümü mü yoksa ancak bir sonucu mu olabilir?

Meşruluk tartışması, seçim talebine indirgendikçe hangi siyasal ve toplumsal olanaklar kaybedilmektedir?

Muhalefetin kullandığı siyasal dil, özellikle meydan okuma, teşhir ve vulgarlaşma eğilimleri, meşruluk krizini derinleştirmekte mi, yoksa yüzeyselleştirmekte midir?

Bu dil, toplumu siyasal özne durumuna getirmek yerine neden çoğu zaman edilgin bir izleyici konumunda bırakmaktadır?

Türkiye’de meşruluğunu aşındırmış bir iktidar, yalnızca parlamenter ve seçimsel mekanizmalarla mı zorlanabilir, yoksa bunun için daha geniş bir toplumsal seferberlik ve kurucu bir siyasal anlatı zorunlu mudur?

Muhalefetin bu yöndeki kapasitesi ve sınırları nelerdir?

YÖNTEM

Bu çalışma, Türkiye’deki siyasal durumu nicel veri ya da anketler üzerinden değil, çözümleyici ve yorumlayıcı bir çerçevede ele almaktadır. Amaç, mevcut siyasal krizin niteliğini ortaya koymak, muhalefetin dil ve strateji tercihlerinin meşruluk krizine etkisini değerlendirmek ve toplumsal rıza ile siyasal normlar arasındaki ilişkiyi tartışmaktır. Bu nedenle yöntem, aşağıdaki üç eksende kurgulanmıştır:

Kavramsal Çözümleme

Türkiye’deki siyasal sistemi anlamak için yazındaki “yarışmacı otoriterlik”, “kusurlu demokrasi”, “siyasal meşruluk” gibi kavramlar temel alınmıştır. Kavramlar, Türkiye özelinde siyasal uygulamalarla ilişkilendirilerek tanımlanmış ve bu kavramsal çerçeve, mevcut krizle eşleştirilmiştir.

Söylem Çözümlemesi

Muhalefetin, özellikle CHP’nin ve Özgür Özel’in söylemleri hem dil kullanımı hem de içerik bağlamında incelenmiştir. Bu çözümlemede amaç, dilin meşruluk krizini derinleştirme mi yoksa yüzeyselleştirme mi eğiliminde olduğunu saptamaktır. Meydan okuma, teşhir ve vulgarlaşma eğilimleri özellikle bu bağlamda ele alınmıştır.

Toplumsal ve Siyasal Bağlamın Değerlendirilmesi

Çalışma, kriz ve muhalefet söyleminin toplumsal etkilerini doğrudan ölçmeyi amaçlamamakta, bunun yerine mevcut siyasal tartışmalar, medya yansımaları ve kamuoyundaki gözlemler üzerinden, meşruluk tartışmasının hangi kesimlerce algılandığını ve hangi koşullarda etkili olabileceğini değerlendirmektedir. Bu yaklaşım, çalışmayı kuramsal bir tartışma alanı olarak konumlandırmakta ve olgusal veri yerine niteliksel kavramsal çerçeve ve yorum ön plana çıkmaktadır. Bu çerçeve, yöntemin sınırlılıklarını da açıkça göstermektedir. Çalışma, ölçülebilir sonuçlar veya toplumsal davranış çözümlemesi üretmemekte, ancak mevcut siyasal kriz ve muhalefet uygulamalarının çözümleyici bir haritasını çıkarmayı hedeflemektedir. Bu yöntem, metnin bütününde şu amaçları desteklemektedir: Siyasal meşruluğun temel koşullarını tartışmak, Türkiye özelinde kriz alanlarını görünür kılmak, muhalefetin söylem ve stratejilerini değerlendirmek ve toplumu siyasal özne durumuna getirme kapasitesi üzerine çıkarımlar yapmak.

KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Bu çalışmada Türkiye’deki siyasal krizi anlamak için üç temel kavram üzerinden bir çerçeve kurulmaktadır: siyasal meşruluk, yarışmacı otoriterlik ve toplumsal rıza. Bu kavramlar, birbirleriyle ilişkili olarak mevcut siyasal uygulamaları çözümlemeye ve muhalefetin stratejik davranışlarını değerlendirmeye olanak tanır.

Siyasal Meşruluk

Siyasal meşruluk, bir iktidarın yönetme hakkının toplum tarafından kabul görmesi durumunu ifade eder. Demokratik sistemlerde meşruluk, seçimler, hukuk devleti, hesap verebilirlik ve temel hakların korunması gibi en az koşullara dayanır. Meşruluğun aşınması, yalnızca iktidarın hatalı veya popüler olmayan kararlarından değil, yönetimin normatif dayanaklarını kaybetmesinden kaynaklanır. Türkiye bağlamında, seçimlerin varlığı tek başına meşruluk üretmeye yetmemekte, toplumsal rıza giderek erimekte, hukuk ve kamu kaynaklarının taraflı kullanımı sistemli bir güven kaybına yol açmaktadır.

Yarışmacı Otoriterlik

“Yarışmacı otoriterlik” kavramı, demokratik ve otoriter unsurların bir arada bulunduğu siyasal rejimleri tanımlar. Bu tür rejimlerde, seçimler yapılır, muhalefet resmi olarak varlığını sürdürür ve medya ve sivil alan sınırlıdır. Ancak siyasal yarışma eşit koşullarda işlemez. Türkiye özelinde bu çerçeve, iktidarın hem devlet aygıtını hem de toplumsal kanalları muhalefeti denetim altında tutmak ve meşruluk tartışmasını sınırlamak için kullandığını göstermektedir. Yarışmacı otoriterlik, muhalefetin klasik demokratik araçlarla yetinmesini özendirirken, meşruluk krizinin toplumsal boyutunu görünmez kılar.

Toplumsal Rıza

Toplumsal rıza, halkın yönetimi haklı, normal ve kabul edilebilir bulmasıdır. Meşruluk krizi, toplumsal rızanın aşınmasıyla doğrudan ilişkilidir. Bu çalışma, toplumsal rızanın yalnızca seçimlerle değil, normların, hukukun, eşitlik ve adalet algısının bütünleşik biçimde korunmasıyla sağlanabileceğini ileri sürer. Muhalefet, toplumu sadece edilgin bir seçmen kitlesi olarak görürse, meşruluk krizini derinleştirecek bir etki üretemez, aksine, kriz yalnızca söylem düzeyinde kalır.

Söylem ve Meşruluk İlişkisi

Bu çerçevede muhalefet söylemi, meşruluk krizinin kurucu bir bileşeni olarak ele alınmalıdır. Söylem, toplumsal bilinci şekillendirmeli, olağan siyaset sınırlarını aşan bir tartışma yaratmalıdır. Özgür Özel örneğinde görüldüğü üzere, meydan okuma ve teşhir dili kısa vadede etkili olabilir, ancak uzun vadede meşruluk savını kurucu biçimde derinleştirmez. Kavramsal olarak, dilin ve içeriğin niteliği, meşruluk krizini toplumsal düzeyde görünür kılmak için kritik öneme sahiptir.

KURAMSAL ÇERÇEVE: SİYASAL MEŞRULUK KURAMLARI

Siyasal meşruluk, bir iktidarın yönetme hakkının toplum tarafından kabul görmesi ile ilgilidir ve siyaset bilimi yazınında farklı boyutlarıyla ele alınmıştır. Bu çalışmada temel olarak beş yaklaşım öne çıkarılmaktadır:

Weberci Meşruluk Kuramı

Max Weber’in klasik tanımına göre meşruluk, bir yönetimin toplum tarafından haklı ve geçerli kabul edilmesi ile sağlanır. Weber üç tip meşruluk tanımlar: Geleneksel meşruluk yani iktidar, toplumun tarihsel ve kültürel alışkanlıklarıyla kabul edilir. Karizmatik meşrulukta ise liderin kişisel özellikleri ve vizyonu üzerinden rıza sağlanır. Hukuksal ve akılcı meşruluk ise kurallar, anayasa ve hukukun üstünlüğü üzerinden iktidar meşru görülür. Türkiye bağlamında son iki tür meşruluk özellikle önemlidir Çağdaş devlet mekanizmaları ve seçim sistemi, hukuksal-akılcı meşruluğu kurumsallaştırmayı amaçlar.

Liberal Demokratik Meşruluk

Liberal demokrasi yazını, meşruluğu seçimler, çoğulculuk ve hukukun üstünlüğü üzerinden değerlendirir (Dahl, 1971). Bu yaklaşıma göre, seçimler özgür ve adil olmalı, temel haklar güvence altında olmalı ve iktidar hesap verebilir olmalıdır. Burada meşruluk, normatif bir ölçündür. Sadece yönetmenin etkililiği değil, yönetmenin kurallar çerçevesinde meşru olması ön plandadır.

Toplumsal Rıza ve Gramsciyen Yaklaşım

Antonio Gramsci, meşruluğu yalnızca devletin güç kullanımına değil, toplumun iktidarı gönüllü kabul etmesine bağlar. Burada “rıza” kavramı merkezi bir role sahiptir. Bir iktidar, zor yoluyla değil, kültürel, ideolojik ve toplumsal araçlarla meşruluğunu sürdürür. Bu yaklaşım, toplumsal seferberlik ve muhalefet stratejilerini anlamak için kritik bir bakış açısı sunar.

Başarım Temelli Meşruluk

Çağdaş çalışmalar (Easton, 1965; Lipset, 1959), meşruluğu iktidarın sorun çözme kapasitesi ve vatandaşlara sağladığı yarar üzerinden de değerlendirir. Halk, yönetenlerin ekonomik, toplumsal ve güvenlik alanındaki başarımını gözlemleyerek rıza gösterir veya çekilir. Bu yaklaşım, seçimlerin ve devlet hizmetlerinin meşruluk üzerindeki etkisini açıklamada kullanılır.

Normatif ve Tartışmacı/Görüşmeci Yaklaşımlar

Görüşmeci demokrasi kuramları (Habermas, 1996) meşruluğu, kamusal tartışma ve akılcı rıza ile ilişkilendirir. Kararlar, sadece güç veya seçimle değil, toplumsal tartışma ve savlarla meşru duruma gelir. Bu yaklaşım, muhalefetin söylem ve tartışma biçiminin meşruluk üzerindeki rolünü anlamak için özellikle önemlidir.

Kuramsal Çerçevenin Türkiye’ye Uygulanması

Bu kuramlar bir araya getirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur: Türkiye’de seçimler yapılmakta, ancak hukuksal ve toplumsal meşruluk eşit biçimde işlevsel değildir. İktidarın başarım ve rıza temelli meşruluğu giderek sorgulanmakta ama muhalefetin söylemi, görüşmeci ve rıza temelli meşruluk oluşturacak derinlikten yoksundur. Bu çerçeve, çalışmanın sonraki bölümlerinde Türkiye örneğini çözümlerken kuramsal referans noktası olarak kullanılacaktır.

YAZIN TARAMASI

Türkiye’de siyasal meşruluk, demokrasi ve muhalefet üzerine yapılan araştırmalar, genellikle üç eksende yoğunlaşmaktadır: demokratik başarım, iktidar ve meşruluk ilişkisi ve muhalefetin stratejik kapasitesi.

Demokrasi ve Meşruluk Çalışmaları

Liberal demokrasi yazını (Dahl, 1971; Diamond, 1999) seçimlerin, hukukun üstünlüğünün ve temel hakların meşruluğunun çekirdeği olduğunu vurgular. Lipset (1959) ve Easton (1965) ise meşruluğun başarım temelli boyutunu öne çıkararak, vatandaşların yönetime güvenini ve hizmetlerden memnun olmayı temel ölçüt olarak alır. Türkiye özelinde yapılan araştırmalar (Esmer, 2010; Erdoğan, 2015), seçimlerin varlığının tek başına toplumsal meşruluk sağlamadığını ve özellikle ekonomik krizler ve hukuksal sapmaların rıza temelli meşruluğu aşındırdığını göstermektedir.

Yarışmacı Otoriterlik ve Rejim Çalışmaları

Levitsky ve Way (2010) tarafından tanımlanan yarışmacı otoriterlik kavramı, Türkiye’deki siyasal sistemi açıklamada sıklıkla kullanılmıştır (Öniş ve Kutlay, 2017; Yılmaz, 2020). Bu yaklaşım, seçimlerin devam ettiği, ancak muhalefetin eşit koşullarda yarışamadığı ve medya ve kamusal alanın kısıtlandığı rejimleri tanımlar. Türkiye örneğinde bu çerçeve, iktidarın devlet aygıtını ve kaynaklarını kullanarak meşruluk tartışmasını sınırladığı yönünde bulgular sunmaktadır.

Toplumsal Rıza ve Söylem Çözümlemeleri

Gramsciyen ve görüşmeci yaklaşımlara dayalı çalışmalar (Gramsci, 1971; Habermas, 1996; Geertz, 1980), meşruluğun yalnızca seçim veya güç kullanımıyla değil, toplumsal rıza ve kamusal tartışma ile sağlanabileceğini vurgular. Türkiye özelinde yapılan söylem çözümlemeleri (Kirişci, 2018; Yalçın-Heckmann, 2021), muhalefetin dilinin çoğu zaman teşhir ve meydan okuma ekseninde kaldığını ve toplumsal bilinci derinleştiremediğini göstermektedir.

Araştırma Boşlukları

Mevcut yazın, Türkiye’deki siyasal meşruluğun derinlemesine kavramsal çözümlemesini yapmakta sınırlıdır. Özellikle, muhalefetin söyleminin meşruluk üretme kapasitesinin sistemli değerlendirilmesi, toplumsal rıza ve iktidarın normatif dayanakları arasındaki ilişki ve meşruluk krizinin toplumsal ve siyasal sonuçlarının bütüncül çözümlemesi konularında boşluklar gözlemlenmektedir. Bu çalışma, bu boşlukları kapatarak Türkiye örneğini kuramsal çerçeveye oturtmayı hedeflemektedir.

ÇÖZÜMLEME

Türkiye’de bugün yaşanan siyasal kriz, bir yönetim krizi mi yoksa esas olarak bir siyasal meşruluk krizi midir?

Türkiye’deki mevcut durum, yüzeyde bazı yönetim sorunları ve siyasa hatalarıyla ilişkilendirilebilir. Ancak daha derin ve temel bir sorun, siyasal meşruluğun aşınmasıdır. Bu saptama üç boyutta açıklanmalıdır.

Yönetim krizi boyutu: Yönetim krizi, genellikle bürokratik aksaklıklar, yanlış siyasa uygulamaları veya ekonomik kararsızlık ile tanımlanır. Türkiye’de ekonomik dalgalanmalar, kamu hizmetlerinde aksaklıklar ve siyasal kutuplaşmanın artması gibi bu tür sorunlar vardır. Ancak bu sorunlar, yönetim mekanizmalarının işlevsizleştiği anlamına gelmezler. Devlet hala işlerliğini korur, kararlar alınır ve uygulanır.

Siyasal meşruluk krizi boyutu: Siyasal meşruluk krizi, iktidarın toplum tarafından haklı ve kabul edilebilir olarak görülmesinin zayıflaması ile ilgilidir. Türkiye’de bu durumun birkaç göstergesi vardır. Birincisi toplumsal rızanın aşınmasıdır. Araştırmalar ve gözlemler, özellikle genç seçmenler ve bağımsız şehirlerde iktidara yönelik güvenin azaldığını göstermektedir. Rıza, yalnızca seçimle değil, hukukun, normların ve adaletin sağlandığı algısıyla ölçülmelidir. İkincisi kurumsal ve normatif aşınmadır.  Seçimler yapılmakta, ancak medya özgürlüğü, yargı bağımsızlığı ve kamusal kaynakların tarafsız kullanımı sınırlıdır. Bu durum, hukuksal-akılcı meşruluğu zayıflatıyor.

Toplumsal tartışmanın sınırlanması: Meşruluk krizinin görünürlüğü, muhalefetin söylem ve toplumsal seferberlik kapasitesinin sınırlılığıyla birleşince, kriz sadece yerel ve sınırlı alanlarda hissediliyor.

Buna göre Türkiye’deki kriz, temel olarak bir siyasal meşruluk krizidir. Yönetim krizinden çok daha derin ve kalıcıdır. Yönetim sorunları, bu krizin belirtileri olabilir. Ancak iktidarın hala devlet aygıtını işlettiği ve kararları uygulayabildiği göz önüne alındığında, krizin özünü meşruluk aşınması oluşturur. Kısaca özetlemek gerekirse, Türkiye’de iktidar işlevselliğini sürdürse de toplumun bu iktidarı haklı ve kabul edilebilir bulma rızası giderek erimektedir. Bu nedenle kriz, yönetimsel değil, normatif ve siyasal meşruluk eksenli bir krizdir.

Bu kriz, demokratik rejimlerin bilinen işleyiş aksaklıklarından hangi noktalarda ayrılmakta ve hangi eşiklerde niteliksel bir farklılık göstermektedir?

Olağan demokratik aksaklıklar: Demokratik rejimlerde sık görülen sorunlar şunlardır: Bürokratik tıkanıklık veya devlet hizmetlerinin gecikmesi, ekonomik veya toplumsal siyasaların hedeflenen sonuçları hemen verememesi, siyasal kutuplaşma ve tartışmaların geçici gerilimler yaratması ve partiler arası yarışmanın bazı alanlarda eşitsizliği. Bu aksaklıklar genellikle sistem normlarının ve kurallarının işlemesini engellemez. Seçimler özgür, yargı bağımsız ve hukukun üstünlüğü geçerlidir. Krizler geçici ve yönetimsel çözümle düzeltilebilir.

Türkiye’deki mevcut kriz ile farklar: Türkiye’de gözlemlenen kriz, bu klasik aksaklıklardan temel bir noktada ayrılmaktadır: Bu nokta kurumsal ve normatif aşınmadır. Yargı bağımsızlığı, medya özgürlüğü ve kamusal kaynakların tarafsız kullanımı giderek sınırlanmaktadır. Bu durum, demokratik rejimlerde rastlanan “aksaklık” değil, kurumsal meşruluğun sistemli olarak zayıflatılmasıdır.

Seçim ve yarışma eşitsizliği: Seçimler hala yapılmakta, ancak muhalefet eşit koşullarda yarışamamaktadır. Bu, demokratik aksaklıklarda görülmeyen stratejik eşitsizlik ve iktidarın üstünlük sağlamasıdır.

Toplumsal rızanın aşınması: Halkın iktidarı haklı ve kabul edilebilir bulma rızası azalmaktadır. Bu, geçici hoşnutsuzluktan farklı olarak normatif ve kalıcı bir meşruluk kaybına işaret etmektedir.

Siyasal tartışmanın sınırlanması: Muhalefetin söylemi ve toplumsal seferberlik kapasitesi, kriz alanını görünür kılacak düzeyde değildir. Bu, “sadece yönetim aksaklığı” değil, kamusal meşruluk krizinin toplum tarafından deneyimlenmesi ile ilgilidir.

Niteliksel eşikler: Bu krizi olağan demokratik aksaklıklardan ayıran eşikler şunlardır: Hukuk ve normların sistemli çiğnenmesi demokratik aksaklıklarda nadiren görülen kalıcı sapmalar yaratmaktadır. Yarışmanın eşitsizliği, devlet kaynaklarının tek taraflı kullanımı, muhalefetin etkili olduğu alanların sürekli kısıtlanması, toplumsal rızanın sürekli azalması, halkın iktidarı “haklı ve normal” olarak görmemesi, seçimlerin tek başına çözüm üretmemesi, siyasal söylemin yüzeysel kalması, krizin toplumsal düzeye taşınamaması ve muhalefetin sadece retorik üretmesi bun bağlamda verilebilecek örneklerdir

Sonuç olarak, Türkiye’deki kriz, demokratik aksaklıklarla geçici sorunlar arasında kalan bir yönetim krizi değil, normatif ve kurumsal bir meşruluk krizidir. Niteliksel fark, aksaklıkların sistemin işleyişini bozmayıp geçici sorunlar yaratması iken, Türkiye’deki kriz sistemin temel meşruluk dayanaklarını aşındırmasıdır. Özetle, bu kriz, sadece yönetim hatalarına bağlı değildir. Hukuksal, toplumsal ve normatif eksenlerde derinleşmiş bir siyasal meşruluk krizidir.

Demokratik rejimlerde siyasal meşruluğun en az koşulları ve aşınmanın göstergeleri

En az koşullar: Demokratik rejimlerde siyasal meşruluğun sürdürülebilmesi için temel olarak şu koşullar gereklidir: Seçimlerin özgürlüğü ve adilliği, tüm siyasal aktörlerin eşit şartlarda yarışabilmesi, seçim sürecinin saydamlığı ve güvenilirliği, oy kullanma hakkı, temsil ve katılım mekanizmalarının işlerliği, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı, yasaların uygulanmasında tarafsızlık, hukuksal belirlilik ve hesap verebilirlik, keyfi kararların önlenmesi, devlet yetkilerinin hukuksal sınırlar içinde kullanılması, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması, ifade özgürlüğü, toplantı ve örgütlenme hakkı, basın özgürlüğü ve sivil alanın korunması. Bu hakların güvence altında olması, toplumun yönetime rıza göstermesi için kritik bir zemin oluşturur.

Kamu kaynaklarının eşit ve tarafsız kullanımı: Devlet kaynaklarının tek taraflı olarak iktidar lehine kullanılmaması seçim ve kamu siyasalarının meşruluğunu doğrudan etkiler.

Toplumsal rıza ve görüşmeci süreçler: Kararların yalnızca hukuksal ve seçimsel dayanaklarla değil, toplumun rızasını ve akılcı tartışmayı içeren süreçlerle meşru duruma gelmesi gerekir.

Koşulların aşınmasının göstergeleri: Siyasal meşruluğun zayıfladığını veya kaybolduğunu anlamak için aşağıdaki göstergeler izlenebilir: Seçim mekanizmasında eşitsizlik ve güven kaybı, muhalefetin eşit şartlarda yarışamaması, seçim sonuçlarına olan güvenin azalması, hukuk ve normların aşınması, yargı bağımsızlığının zayıflaması, keyfi uygulamalar, anayasal ve yasal normların iktidar lehine esnetilmesi, temel hakların çiğnenmesi veya kısıtlanması, basın ve ifade özgürlüğünün baskı altında olması, toplantı, gösteri ve örgütlenme haklarının sınırlanması, kamu kaynaklarının taraflı kullanımı, devletin kurumlarının ve mali kaynaklarının iktidar lehine yönlendirilmesi, toplumsal rıza eksikliği, halkın iktidarı “normal ve haklı” olarak görmemesi ve kriz ve tartışmaların toplumsal düzeyde görünür duruma gelmemesi.

Türkiye özelinde gözlemler: Seçimler hala düzenlenmekte, ancak muhalefet eşit koşullarda yarışamamakta ve seçim özgürlüğü kısmen aşınmış bulunmaktadır. Yargı bağımsızlığı ve kamusal kaynak kullanımı üzerinde sıkıntılar hukuksal-akılcı meşruluğu zayıflatmaktadır. Toplumsal rıza ve güven giderek azalmakta, halk iktidarı sadece “var olan güç” olarak kabul etmekte, haklı ve normatif bulmamaktadır. Sonuç olarak, Türkiye’de mevcut kriz, demokratik rejimlerde en az kabul edilen meşruluk koşullarının sistemli ve eş zamanlı olarak aşındığını göstermektedir. Bu da krizi, yalnızca yönetim aksaklıkları düzeyinden çıkarıp siyasal meşruluk krizine dönüştürmektedir.

Seçimler, Hukuk Devleti ve Siyasal Yarışmanın Meşruluk Üretimindeki İlişkisi

Demokratik meşruluk, üç unsurun birlikte işlemesiyle oluşur:

Seçimler: Seçimler, halkın iktidarı tanıdığı ve onayladığı mekanizma olarak temel bir rol oynar. Ancak seçimlerin kendisi yeterli değildir, özgürlük, adillik ve yarışma eşitliği sağlanmazsa, seçim yalnızca görünüşte demokratik olur.

Hukuk Devleti İlkesi: Hukuk devleti, iktidarın yetkilerini önceden belirlenmiş kurallar ve eşitlik ilkesi çerçevesinde kullanmasıdır. Bu, keyfi yönetim ve gücün kötüye kullanılmasını engeller. Hukukun üstünlüğü, seçimlerin anlamlı olmasını ve meşruluğun sürdürülebilirliğini güvence altına alır.

Siyasal Yarışmanın Eşitliği: Meşruluk, sadece seçim yapılmasıyla değil, tüm aktörlerin eşit koşullarda yarışabilmesiyle üretilir. Medya, kaynaklar, kamu kurumları ve sivil alanın tarafsızlığı, yarışmanın eşitliğini belirler.

İlişkinin Devingenliği: Bu üç unsur birbirine bağlıdır: Seçimler halkın rızasını üretir. Hukuk devleti rızanın normatif temelidir. Yarışmanın eşitliği rızanın adil biçimde oluşmasını sağlar. Bir unsur bozulduğunda, diğerlerinin etkisi azalır, iki veya üçü aynı anda bozulursa meşruluk ciddi şekilde aşınır.

Bozulmanın Siyasal Sonuçları: Birinci sonuç toplumsal güven kaybıdır. Halk iktidarı haklı veya meşru görmez. Devletin karar ve siyasalarına güven azalır. İkincisi siyasal kutuplaşmanın derinleşmesidir. Karşıt kamplar arasında güven eksikliği artar. Tartışmalar geçici (ad hoc) ve kutuplaştırıcı duruma gelir. Üçüncüsü muhalefetin alanının kısıtlanmasıdır. Eşit yarışma bozulduğunda, muhalefet yalnızca retorik ve protesto ile yetinir. Kriz görünür duruma gelmez ve toplumsal seferberlik sınırlanır.

Hukuksal ve kurumsal kararsızlık: Hukukun üstünlüğü zayıfladığında, keyfi uygulamalar artar. Kurumsal denge ve denetim mekanizmaları işlevsizleşir.

Meşruluk krizinin derinleşmesi: Seçimler yapılmasına karşın iktidar “haklı” olarak algılanmaz. Kriz, geçici yönetim sorunlarının ötesine geçer ve normatif ve toplumsal bir sorun durumuna gelir.

Türkiye Örneğinde Durum: Seçimler yapılmakta, ancak muhalefet eşit koşullarda yarışamamaktadır. Hukukun üstünlüğü ve kamusal kaynakların tarafsızlığı giderek sınırlanmaktadır. Toplumsal rıza azalmakta, güven eksilmekte ve meşruluk üretimi bozulmaktadır. Sonuç olarak, bu üç unsurun aynı anda bozulması, Türkiye’deki krizi sadece yönetim sorunları değil, derin bir meşruluk krizi durumuna getirmektedir.

Türkiye’nin mevcut rejim yapısı ve sınırlı tanımlamalar

Siyaset biliminde Türkiye, sıklıkla “kusurlu demokrasi” (Flinders, 2012) veya “otoriterleşen demokrasi / hibrit rejim” (Diamond, 2008; Levitsky ve Way, 2010) kavramlarıyla tanımlanır. Bu tanımlar bazı yönleriyle doğru olmakla birlikte, Türkiye’nin krizini tam olarak açıklamakta yetersiz kalmaktadır.

Kusurlu demokrasi tanımı: Kusurlu demokrasi, seçimlerin yapıldığı ama bazı demokratik ölçünlerin eksik olduğu rejimler için kullanılır. Türkiye’de seçimler düzenlenmekte ve siyasal partiler yarışmaktadır. Yargı ve temel haklar zaman zaman sınırlı olsa da biçimsel olarak vardır. Eksik olan kusurlu demokrasi tanımının, toplumsal rızanın aşınmasını ve meşruluk krizini yeterince açıklayamamasıdır. Türkiye’de seçim var olmasına karşın halk iktidarı haklı ve normatif olarak görmemektedir. Biçimsel işleyiş ile normatif meşruluk arasında derin uyumsuzluklar vardır.

Otoriterleşen demokrasi / hibrit rejim tanımı: Bu tanım, demokratik ve otoriter unsurların bir arada bulunduğu rejimleri ifade eder. Bu tanım Türkiye için bazı yönleriyle doğrudur. İktidar devlet aygıtını kendi amaçları doğrultusunda kullanmaktadır. Medya ve sivil alan kısıtlı durumdadır. Eksik olan hibrit rejim kavramının, krizin toplumsal rıza boyutunu ve muhalefetin söylem kapasitesinin sınırlarını yeterince hesaba katmamasıdır. Türkiye’de kriz yalnızca devlet kaynaklarının tek taraflı kullanımından ibaret değildir. Halkın iktidara yönelik normatif kabulünün azalması derin bir meşruluk krizini işaret etmektedir.

Türkiye’nin özgünlükleri: Seçim vardır, ama meşruluk yoktur. Bu, klasik “kusurlu demokrasi” ve “hibrit rejim” tanımlarının gözden kaçırdığı bir boyuttur. Muhalefetin etkisi sınırlıdır. Söylem ve retorik alanındaki başarı da sınırlıdır ve kriz toplumsal düzeyde görünür duruma gelmemektedir. Toplumsal ve hukuksal meşruluk arasındaki boşluk vardır. Hukuk ve normlar bazı alanlarda işlemekte, ancak toplumsal rıza aşınmıştır ve biçimsel demokrasi ile gerçek meşruluk arasında uçurum oluşmuştur.

Sonuç olarak, bu nedenlerle Türkiye’yi sadece “kusurlu demokrasi” veya “hibrit rejim” ile tanımlamak yetersizdir. Bu kavramlar biçimsellik içerir ve kurumlara odaklanır, toplumsal rıza ve normatif meşruluk eksenini yeterince yansıtmaz ve muhalefetin alan kısıtlılığını ve söylemin sınırlı etkisini göz ardı eder. Özetle, Türkiye’nin mevcut rejimi, formal demokratik kurallara sahip olmasına karşın normatif meşruluğun aşındığı, toplumsal rızanın azaldığı ve iktidar-muhalefet ilişkilerinin eşitsizleştiği bir meşruluk krizini barındırmaktadır. Bu nedenle klasik tanımlamalar, Türkiye’yi kapsamlı şekilde açıklamaya yetmemektedir.

“Yarışmacı Otoriterlik” Kavramının Türkiye Bağlamında Açıklayıcılığı

Kavramın tanımı: Levitsky ve Way (2010) tarafından geliştirilen “yarışmacı otoriterlik” kavramı, seçimlerin yapıldığı, muhalefetin varlığının resmi olarak sürdüğü, ancak demokratik yarışmanın eşit ve serbest koşullarda gerçekleşmediği rejimleri tanımlar. Bu rejimlerde seçimler vardır, ancak iktidar lehine sistemli üstünlükler söz konusudur. Medya ve sivil alan sınırlıdır ve muhalefet kamu kaynaklarına eşit şekilde erişemez. Hukukun üstünlüğü ve kurumlar nominal olarak vardır, ancak iktidar tarafından yönlendirilebilir.

Türkiye’deki siyasal sisteme uygulanması: Türkiye, pek çok açıdan bu kavrama uymaktadır. Seçimler vardır ama yarışma eşitsizdir. Seçimler düzenlenmekte, muhalefet kampanya yapabilmekte, ancak medya ve kamu kaynaklarının taraflı kullanımı yarışmayı bozmaktadır. Devlet aygıtının iktidar lehine kullanımı söz konusudur. Kamu kurumları ve mali kaynaklar, seçim sürecinde iktidar lehine yönlendirilebilmektedir. Sivil alan ve özgürlükler kısıtlıdır. Gösteri, basın ve örgütlenme özgürlükleri sınırlıdır. Muhalefetin toplumsal görünürlüğü azaltılmaktadır. Bu yönleriyle “yarışmacı otoriterlik”, Türkiye’nin siyasal sisteminin biçimsel demokratik unsurlarını ve iktidarın haksız üstünlüklerini açıklamada güçlüdür.

Muhalefetin hareket alanı: Kavram, muhalefetin sınırlı hareket alanını ve sistemsel kısıtları anlamak için yararlıdır. Muhalefet resmi olarak vardır, ama etkisi sınırlıdır, sadece retorik ve protesto yoluyla tepki gösterebilmektedir. Toplumsal seferberlik yaratmak zordur. Çünkü medya ve kamusal alanın çoğu iktidar tarafından denetlenmektedir. Dolayısıyla muhalefetin “bozuk plak” söylemi veya mitingleri, tek başına meşruluk krizini görünür kılmaya yetmemektedir.

Açıklayıcılığın sınırlılıkları: Kavram, Türkiye’deki krizin toplumsal rıza ve normatif meşruluk boyutunu tam olarak açıklamada yetersiz kalmaktadır. Yarışmacı otoriterlik, iktidarın haksız üstünlüklerini ve seçim eşitsizliklerini göstermekte, ancak halkın iktidara yönelik haklılık ve kabul algısının aşınmasını yeterince vurgulamamaktadır. Muhalefetin söylem kapasitesinin ve toplumsal rıza eksikliğinin kriz üzerindeki etkisi kavramın kapsamına tam olarak girmemektedir.

Sonuç olarak, “yarışmacı otoriterlik” kavramı, Türkiye’deki siyasal uygulamaları ve muhalefetin biçimsel sınırlarını anlamak için açıklayıcıdır, ancak meşruluk krizinin toplumsal ve normatif boyutunu açıklamada sınırlı kalmaktadır. Türkiye örneğinde bu kavram, sistemli iktidar üstünlüklerini ve eşitsiz yarışmayı gösterirken, halkın iktidarı haklı ve meşru bulmama durumunu ve muhalefetin söylem kapasitesini doğrudan hesaba katmamaktadır.

Muhalefetin Söylemi ve Kalıcı Siyasal Sonuç Üretmeme Nedenleri

Türkiye’de muhalefet, özellikle CHP, iktidarın meşruluğunu sık sık sorgulamaktadır. Ancak bu söylem, kalıcı siyasal sonuç üretmekte zorlanmaktadır. Bunun temel nedenleri beş başlıkta özetlenebilir:

Sistemsel ve kurumsal kısıtlar: Kamu kaynakları, medya ve devlet aygıtı iktidar lehine yönlendirilmiş durumdadır. Muhalefet, bu kısıtlı alan içinde sadece söylem üretebilmektedir. Toplumsal seferberlik yaratma kapasitesi sınırlıdır. Seçimler vardır ama muhalefetin erişim alanı dardır. İktidar lehine sağlanan haksız üstünlükler sistemleştirilmiştir. Bu, söylemin toplumsal düzeye yayılmasını ve seçimlerde doğrudan etkisini sınırlandırmaktadır.

Söylemin niteliği ve stratejik sınırlar: Özgür Özel ve CHP’nin sıkça kullandığı “hodri meydan”, “aha da işte” gibi ifadeler, kısa vadede dikkat çekmekte, ancak normatif ve kurumsal meşruluk tartışmasını derinleştirmemektedir. Söylem çoğunlukla eleştirel ve protesto odaklı olup toplumu ikna edici, vizyon sunucu veya normatif meşruluğun önemini vurgulayan derinlikten yoksundur.

Toplumsal rıza ve algı eksikliği: Halkın iktidarı “haklı ve normal” görmeme durumu (toplumsal rıza eksikliği), söylemin etkisini sınırlamaktadır. Mitingler veya sürekli eleştiri, rızayı yaratmamakta, aksine mevcut kutuplaşmayı pekiştirmektedir.

Krizin görünürlük sınırı: Meşruluk krizinin kendisi, sistemin eşitsizliği ve medya denetimi nedeniyle toplumsal olarak tam görünür değildir. Muhalefetin söylemi, krizin derinliğini kamuoyuna etkili biçimde iletememektedir ve bu da kalıcı siyasal sonuç üretmeyi zorlaştırmaktadır.

Sonuç olarak söylem, biçimsel ve yüzeysel eleştiri düzeyinde kalmaktadır. Sistemli eşitsizlik ve devlet üstünlükleri nedeniyle, muhalefetin mesajı toplumsal düzeye tam olarak ulaşamamaktadır. Toplumsal rıza eksikliği ve normatif meşruluk krizinin derinliği, tek başına retorik ve mitinglerle çözülememektedir. Özetlenecek olursa, CHP’nin iktidarın meşruluğunu sorgulayan söylemi, sistemsel kısıtlar, söylemin niteliği ve toplumsal rıza eksikliği nedeniyle kalıcı siyasal sonuç üretememektedir. Söylem, krizi görünür kılma ve toplumsal rızayı etkileme kapasitesinde sınırlı kalmaktadır.

Meşruluk kaybı savının zorlayıcı güç durumuna gelmesi ve Türkiye örneği

Meşruluk kaybının zorlayıcı durumuna gelme koşulları: Bir iktidarın meşruluğunu kaybettiği savının siyasal olarak etkili ve zorlayıcı olabilmesi için bazı temel koşullar gerektirir: Bunlardan biri toplumsal seferberlik ve geniş rıza koşuludur. Halkın önemli bir kesiminin iktidarın meşruluğunu sorgulaması ve bunu tartışma, protesto ve siyasal katılım yoluyla göstermesi gerekir. Yalnızca muhalefet söylemi değil, toplumun etkili katılımı, rızanın görünür duruma gelmesini sağlar. İkincisi, medya ve kamusal alanın erişilebilirliğidir. Krizin ve meşruluk savının geniş kitleler tarafından duyulması için bağımsız medya ve etkili kamusal alan gerekir. Medya denetimi veya yönlendirmesi, mesajın sınırlı kitlelere ulaşmasına neden olur. Üçüncüsü, muhalefetin stratejik kapasitesidir. Muhalefet, meşruluk kaybını yalnızca eleştiri düzeyinde bırakmadan, kurumsal ve normatif tartışmalar üzerinden toplumsal bilinç yaratmalıdır. Bu, söylemin sadece retorik olmaktan çıkıp sistemsel baskı aracı durumuna gelmesini sağlar. Dördüncüsü, kurumsal kanalların etkililiğidir. Meşruluk kaybının seçim veya parlamento gibi kurumsal mekanizmalar yoluyla siyasa değişikliğine dönüşebilmesi gerekir. Kurumsal kanallar tıkalı veya iktidar lehine yönlendirilmişse, kriz tek başına sonuç üretmez.

Türkiye’de bu koşullar neden henüz oluşmamıştır? Birinci neden toplumsal seferberlik eksikliğidir. Halkın önemli bir kısmı hala iktidarı “var olan güç” olarak kabul etmektedir. Kriz algısı kesimsel ve kutuplaşmıştır ve geniş bir rıza yaratamamaktadır. İkincisi, medya ve kamusal alan kısıtlılığıdır. Devlet ve iktidara yakın medya, meşruluk krizini görünmez kılmaktadır. Muhalefet söylemi, sınırlı bir izleyici kitlesine ulaşabilmektedir. Üçüncüsü, muhalefetin stratejik sınırlılıklarıdır. Söylem çoğunlukla teşhir ve meydan okuma odaklı olup normatif ve kurumsal tartışmaya derinlemesine girmemektedir. Bu nedenle halkta “iktidarı haklı bulmama” algısı sınırlı kalmaktadır. Dördüncüsü, kurumsal engellerdir. Seçim ve parlamento süreçleri hala işlemekte ama eşitsiz yarışma ve devlet kaynaklarının taraflı kullanımı, muhalefetin krizi kurumsal baskıya dönüştürmesini engellemektedir.

Sonuç olarak, meşruluk kaybı savı, toplumun etkili katılımı, kamusal alan erişimi, muhalefetin stratejik kapasitesi ve kurumsal kanalların işleyişi gibi koşullar bir araya geldiğinde iktidarı zorlayıcı bir güç durumuna gelmektedir. Türkiye’de ise toplumsal seferberlik sınırlı, medya ve kamusal alan kısıtlı, muhalefet söylemi stratejik derinlikten yoksun ve kurumsal kanallar iktidar lehine kısmen kapalı olduğu için meşruluk kaybı henüz siyasal değişim yaratacak bir güç olamamaktadır. Özetlenecek olursa, meşruluk krizinin varlığı tek başına yeterli değildir. Bu kriz ancak toplumsal ve kurumsal koşulların birleşmesiyle iktidarı sınırlandırıcı ve değiştirebilir bir güç durumuna gelir.

Muhalefetin Siyasal Dili ve Meşruluk Krizi

Kullanılan siyasal dilin özellikleri: CHP ve özellikle Özgür Özel gibi liderlerin sıkça kullandığı söylem, şu karakteristiklere sahiptir. Birincisi meydan okumadır. “Hodri meydan” gibi ifadelerle iktidarın hesap vermesi talep edilmektedir. Amaç, iktidarı teşhir etmek ve tartışmayı provoke etmektir. İkincisi, teşhir odaklı söylemdir. İktidarın hataları, yolsuzluk savları ve hukuksal sapmalar öne çıkarılmaktadır. Söylem genellikle eleştirel ve olumsuz içeriklidir. Üçüncüsü, vulgar veya kaba retorik kullanılmasıdır. “Aha da işte”, “aha burada” gibi ifadeler, dikkat çekici ancak akademik veya normatif tartışma düzeyinden uzak bir retorik oluşturmaktadır.

Etkileri derinleştirme mi, yüzeyselleştirme midir? Birinci etki yüzeyselleştirme eğilimidir. Söylem genellikle duygusal ve provoke edici, normatif veya yapısal eleştiri yerine kısa ve etkileyici cümleler üzerine kuruludur. Bu durum, krizin derin nedenlerini ve toplumsal meşruluk boyutunu açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Halkın iktidarı “haklı veya normatif olarak sorunlu” görme rızasını derinlemesine etkileyememektedir. İkinci etki derinleştirme olanağını sınırlı kalmasıdır. Söylem, kısa vadede dikkat çekmekte, medya ve mitinglerde yankı bulmakta, ancak normatif meşruluk tartışmasını ve toplumsal bilinçlenmeyi sürdürülebilir biçimde derinleştirememektedir. Dolayısıyla kriz, yüzeyde görünür duruma gelmekte ama toplumsal rıza üzerinde kalıcı bir etki yaratmamaktadır.

Çözümleyici değerlendirme: Kısa vadeli görünürlük meydan okuma ve teşhir, iktidarın hatalarını kamuoyuna taşımakta ve retorik enerjiyi artırmaktadır. Uzun vadeli etki eksiktir. Vulgar ve provoke edici dil, toplumsal bilinç ve rıza üretmek için yeterince stratejik değildir. Meşruluk krizinin sınırlı görünürlüğü bağlamında kriz, sistemin eşitsizliği ve medya denetimi nedeniyle derinlemesine algılanamamaktadır. Dilin yüzeyselliği bu durumu pekiştirmektedir.

Sonuç olarak, muhalefetin mevcut siyasal dili, meşruluk krizini derinleştirmekten çok yüzeyselleştirmektedir. Meydan okuma, teşhir ve vulgar retorik kısa vadeli etki üretirken, kriz üzerinde normatif ve toplumsal rıza eksenli derinlemesine dönüşüm yaratamamaktadır. Özetle, söylemin niteliği, kriz algısını provokatif ve geçici biçimde görünür kılarken, meşruluğun yeniden kurulmasına veya iktidarın hesap vermesine yol açacak stratejik bir etki üretmemektedir.

Muhalefetin Dilinin Toplumsal Özneyi Edilginleştirmesi

Muhalefetin kullandığı meydan okuma, teşhir ve zaman zaman vulgar retorik, toplumsal katılımı artırmak yerine çoğu zaman izleyici edilginliği yaratmaktadır. Bunun temel nedenleri şunlardır:

Söylemin odak noktası - Teşhir ve provokasyon: Dil çoğunlukla iktidarın hatalarını ve eksikliklerini öne çıkarmaya yöneliktir. Toplumu ikna etmek veya bir vizyon seçeneği sunmak yerine, “izle ve onayla” mantığına dayalıdır. Sonuç olarak insanlar hataları görmekte ama kendi eylem alanını oluşturamamaktadır. Kriz gözlemlenmekte ama eylem üretilmemektedir.

Normatif ve kurumsal derinlik eksikliği: Söylem genellikle kısa, vurucu ve retorik ağırlıklıdır. Hukuk, norm ve meşruluk tartışması derinliği yoktur. Toplum, sadece “iktidar kötü” mesajını almakta, ancak krizin yapısal ve normatif boyutlarını kavrayamamaktadır. Bu durum, edilgin gözlemciliği pekiştirmektedir. Farkındalık vardır ama harekete geçme güdüsü sınırlıdır.

Toplumsal seferberlik mekanizmalarının sınırlılığı: Türkiye’de medya ve kamusal alan büyük ölçüde iktidarın denetimi altında olup, muhalefetin mesajı geniş kitlelere ulaşamamaktadır. Toplumsal forumlar, örgütlenme alanları veya katılım kanalları yeterince açık değildir. Sonuç olarak, söylem, toplumu etkili bir özne durumuna getirmeye yetmemekte, yalnızca gözlemci konumunu sürdürmelerini sağlamaktadır.

Duygusal yoğunluk ve kutuplaştırıcı retorik: Vulgar ve provoke edici ifadeler, kısa süreli dikkat çekici olmakta ancak toplumsal tartışmayı derinleştirmemektedir. İnsanlar duygusal tepki vermekte, ama bu tepki sistemli ve örgütlü bir siyasal eyleme dönüşmemektedir. Kısaca, ‘heyecan yaratılmakta ama güç üretilmemektedir.’

Sonuç olarak, muhalefetin mevcut dili, toplumu edilgin izleyici konumunda bırakmaktadır çünkü söylem teşhir ve meydan okumaya odaklıdır, eylem üretmeye değil. Normatif ve kurumsal derinlikten yoksundur. Kriz algısını kavramaya yetmemektedir. Toplumsal seferberlik ve iletişim kanalları sınırlıdır. Duygusal ve provoke edici retorik, uzun vadeli bilinç ve katılım yaratmamaktadır. Özetle, dil, kriz farkındalığını artırsa da toplumsal özneyi etkili ve örgütlü bir katılımcı durumuna getirmemektedir. Sonuç olarak, meşruluk krizinin toplumsal ve siyasal baskıya dönüşmesi sınırlı kalmaktadır.

Meşruluğunu Aşındırmış İktidarın Zorlanması: Kurumsal Mekanizmalar ve Toplumsal Seferberlik

Parlamenter ve seçimsel mekanizmaların sınırlılıkları: Seçimler hala vardır ama eşitsiz yarışma koşulları da mevcuttur. Devlet aygıtı ve kamu kaynakları iktidar lehine yönlendirilmektedir. Medya ve kamusal alan iktidarın denetimindedir ve muhalefet mesajı sınırlı kitleye ulaşabilmektedir. Parlamento işleyişi sınırlıdır. İktidar çoğunluğu ve parti disiplinleri, muhalefetin kurumsal baskı oluşturmasını zayıflatmaktadır. Sonuç olarak sadece seçim ve parlamento mekanizmaları, Türkiye’deki mevcut eşitsiz koşullarda iktidarı zorlamaya yetmemektedir.

Toplumsal seferberlik ve siyasal katılımın önemi: Meşruluk kaybı, yalnızca halkın farkındalığıyla değil, aynı zamanda eylem, protesto ve örgütlenme ile görünür duruma gelir. Geniş toplumsal katılım, seçim ve kurumları etkileyecek baskıyı yaratır. Muhalefetin söylemi, sadece teşhir ve meydan okuma ile sınırlı kalırsa toplumu edilgin bırakır. Normatif meşruluk ve haklılık eksenine oturan, geleceğe ilişkin bir vizyon ve düzen seçeneği anlatısı, halkı etkili özne durumuna getirir. Miting ve bozuk plak söylemi yeterli değildir. Sloganlar veya yinelenen eleştiriler kısa vadeli görünürlük sağlar. Ancak kalıcı siyasal baskı yaratmak için stratejik, ikna edici ve katılımcı bir anlatı gereklidir.

Türkiye özelinde durum: Muhalefet söylemi çoğunlukla retorik ve provoke edicidir ancak toplumsal seferberlik yaratma etkisi sınırlıdır. Kurumsal mekanizmalar tek başına yeterli değildir. Seçim ve parlamento, toplumsal rıza ve örgütlenme eksikliği nedeniyle iktidarı zorlayamamaktadır. Toplumsal seferberlik ve kurucu anlatı, iktidarın meşruluk kaybını siyasal değişime dönüştürebilecek anahtar unsurdur.

Sonuç olarak, Türkiye’de meşruluğunu aşındırmış bir iktidarın sadece parlamenter ve seçimsel mekanizmalarla zorlanması olanaklı değildir. Bunun için geniş toplumsal seferberlik gereklidir. Halkın etkili katılımı ve örgütlenmesi şarttır. Kurucu siyasal anlatı gereklidir. Sadece eleştiri ve meydan okuma değil, vizyon seçeneği ve normatif meşruluk temelli mesaj gerekmektedir. Sadece mitingler ve bozuk plak söylemleri, kısa vadeli görünürlük sağlar ama kalıcı siyasal dönüşüm yaratmaz. Özetle, meşruluğu aşınmış iktidar ancak kurumsal, toplumsal ve anlatısal stratejilerin birlikte işletilmesiyle gerçek anlamda zorlanabilir.

Muhalefetin Toplumsal Seferberlik ve Meşruluk Krizi Üzerindeki Kapasitesi ve Sınırları

Muhalefetin kapasitesi: CHP, ülke çapında örgütlenmiş parti yapısına sahiptir. Mecliste önemli bir grup ile temsil edilmektedir. Seçim süreçlerine katılım olanağı vardır. İktidarın hatalarını ve eksikliklerini görünür kılma yeteneği vardır. Medya ve toplumsal medyayı sınırlı da olsa kullanabilmektedir. Mitingler ve basın açıklamaları ile kamuoyu oluşturabilmektedir. Özellikle şehirlerde ve genç seçmen gruplarında sınırlı ama etkili destek mevcuttur. Toplumsal rıza üretme gizil gücü bulunmaktadır. Doğru bir strateji ile bu gizil güç artırılabilir.

Muhalefetin sınırları: Devlet kaynakları, kamu kurumları ve medya iktidar lehine yönlendirilmiş durumdadır. Bu, muhalefetin mesajının geniş kitlelere ulaşmasını sınırlamaktadır. Halkın önemli bir kesimi hala iktidarı “var olan güç” olarak görmektedir. Toplumsal eylem ve örgütlenme alanları kısıtlıdır. Protestolar, medya ve toplumsal platformlar iktidar baskısına maruz kalabilmektedir. Meydan okuma ve teşhir odaklı söylem, toplumsal bilinç ve rıza üretmekte yetersiz kalmaktadır. Vulgar ve provoke edici retorik, uzun vadeli meşruluk etkisi yaratamamaktadır. Parlamento ve seçim mekanizmaları hala işlemekte, ama iktidar lehine olan üstünlükler sınırlı dönüşüm sağlamaktadır. Meşruluk krizini kurumsal baskıya dönüştürmek, tek başına parti gücü ile sınırlı kalmaktadır.

Çözümleyici değerlendirme: Muhalefet özellikle şehirli seçmen ve toplumsal medya kanalları üzerinden kurumsal kapasite ve örgütlenme açısından sınırlı bir etki yaratabilir. Ancak toplumsal seferberlik, medya ve kamusal alan eksiklikleri ile söylemin stratejik sınırlılığı, muhalefetin meşruluk krizini kalıcı siyasal dönüşüme dönüştürmesini engellemektedir. Yalnızca miting ve bozuk plak söylemleri, sınırlı görünürlük sağlasa da iktidarı zorlayacak geniş toplumsal rıza üretmemektedir. Sonuç olarak, muhalefetin kapasitesi ve sınırları şunlardır: Kapasite olarak kurumsal örgütlenme, seçim katılımı, sınırlı toplumsal destek, medya ve toplumsal medya kullanımı, teşhir ve meydan okuma yeteneği vardır. Sınırlar ise eşitsiz yarışma koşulları, kısıtlı toplumsal seferberlik, sınırlı stratejik söylem derinliği, kurumsal mekanizmaların iktidar lehine üstünlüklerdir. Özetle, muhalefet meşruluk krizini görünür kılabilir, kısa vadeli dikkat çekebilir, ancak toplumsal ve kurumsal baskıya dönüştürebilecek kapasitesi mevcut koşullarda sınırlıdır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma, Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasal krizin niteliğini, yaygın olarak ileri sürüldüğü gibi bir yönetim ya da başarım krizi olarak değil, esas olarak bir siyasal meşruluk krizi olarak ele almıştır. Çalışmanın temel savı, seçimlerin düzenli biçimde yapılmasının, demokratik meşruluk üretimi için tek başına yeterli olmadığı, hukuk devleti ilkesi, siyasal yarışmanın eşitliği ve toplumsal rıza gibi normatif ve kurumsal koşulların aşınması durumunda, seçimlerin meşruluk üretme kapasitesinin ciddi biçimde zayıfladığıdır.

Bu çerçevede geliştirilen çözümleme, Türkiye’deki mevcut rejim yapısının “kusurlu demokrasi” ya da “otoriterleşen demokrasi” gibi tanımlarla ancak sınırlı ölçüde açıklanabildiğini göstermektedir. Bu kavramlar, seçimsel ve kurumsal boyutları kısmen aydınlatsa da toplumsal rızanın aşınması ve normatif meşruluk kaybı gibi belirleyici unsurları yeterince kavrayamamaktadır. Türkiye örneğinde ortaya çıkan tablo, seçimlerin varlığını sürdürdüğü, ancak bu seçimlerin, hukuk devleti ve eşit yarışma koşullarıyla desteklenmediği bir siyasal düzeni işaret etmektedir. Bu durum, iktidarın biçimsel olarak yeniden üretilebilmesine karşın, toplumsal ve normatif düzeyde meşruiyetinin aşındığı bir siyasal yapı yaratmaktadır.

Çalışma, “yarışmacı otoriterlik” kavramının Türkiye’deki siyasal uygulama biçemini açıklamada önemli bir çözümleyici katkı sunduğunu, ancak bu katkının sınırlı olduğunu da ortaya koymuştur. Bu kavram, iktidarın devlet aygıtı ve kaynakları üzerindeki üstünlüklerini ve siyasal yarışmanın eşitsizliğini görünür kılmakta, buna karşılık, iktidarın toplumsal kabul ve haklılık zeminini neden giderek kaybettiğini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan kriz, yalnızca yarışmanın bozulmasıyla değil, aynı zamanda meşruluğun normatif dayanaklarının çözülmesiyle özellik kazanmakladır.

Bu bağlamda muhalefetin, özellikle CHP’nin, iktidarın meşruluğunu sorgulayan söylemi özel bir inceleme konusu olarak ele alınmıştır. Çalışma, muhalefetin kullandığı meydan okuma, teşhir ve zaman zaman vulgarlaşan siyasal dilin, meşruluk krizini derinleştirmekten çok yüzeyselleştirdiğini ileri sürmektedir. Bu dil, kısa vadede görünürlük ve duygusal seferberlik sağlasa da toplumu siyasal bir özne durumuna getirecek kurucu bir anlatı üretmekte yetersiz kalmaktadır. Sonuç olarak, toplum çoğu zaman etkili bir siyasal aktör olmaktan çok krizi izleyen ve yorumlayan edilgin bir konuma itilmekte ve meşruluk kaybı savı geniş bir toplumsal baskıya dönüşememektedir.

Çalışmanın ulaştığı temel sonuçlardan biri, Türkiye’de meşruluğunu önemli ölçüde aşındırmış bir iktidarın, yalnızca parlamenter ve seçimsel mekanizmalar yoluyla zorlanmasının olanaklı olmadığıdır. Meşruluk krizinin siyasal sonuç üretmesi, ancak geniş bir toplumsal seferberlik ve normatif temelli, kurucu bir siyasal anlatı ile olanaklıdır. Bu anlatının yokluğunda, seçim çağrıları, mitingler ve yinelenen söylemler, iktidarın meşruluğunu eylemli olarak sınırlandıran bir güce dönüşememektedir.

Sonuç olarak bu çalışma, Türkiye’deki siyasal krizi, geçici yönetim sorunlarının ya da teknik aksaklıkların ötesinde, demokratik meşruluğun yapısal olarak aşınması üzerinden okumayı önermektedir. Bu bakış açısı, hem mevcut rejim tartışmalarına kavramsal bir derinlik kazandırmakta hem de muhalefetin stratejik sınırlarını görünür kılmaktadır. Meşruluk krizinin varlığı tek başına siyasal dönüşüm üretmemekte ve bu krizin toplumsal ve siyasal bir güç durumuna gelmesi, ancak kurumsal, söylemsel ve toplumsal düzeylerin birlikte dönüştürülmesiyle olanaklı olabilmektedir.


 

Kaynakça

Arendt, H. (1969). On Violence. New York: Harcourt, Brace ve World.

Dahl, R. A. (1971). Polyarchy: Participation and Opposition. New Haven: Yale University Press.

Diamond, L. (1999). Developing Democracy: Toward Consolidation. Baltimore: Johns Hopkins University Press.

Diamond, L. (2008). The Spirit of Democracy: The Struggle to Build Free Societies Throughout the World. New York: Times Books.

Easton, D. (1965). A Systems Analysis of Political Life. New York: Wiley.

Esmer, Y. (2010). Türkiye’de toplumsal değerler ve siyasal tutumlar. https://www.academia.edu/9620697/T%C3%BCrkiye_De%C4%9Ferler_Atlas%C4%B1_2012

Flinders, M. (2012). Defending Politics: Why Democracy Matters in the Twenty-First Century. Oxford: Oxford University Press.

Geertz, C. (1980). Negara: The Theatre State in Nineteenth-Century Bali. Princeton: Princeton University Press.

Gramsci, A. (1971). Selections from the Prison Notebooks (Q. Hoare ve G. Nowell Smith, Eds.). New York: International Publishers.

Habermas, J. (1996). Between Facts and Norms: Contributions to a Discourse Theory of Law and Democracy. Cambridge, MA: MIT Press.

Levitsky, S., ve Way, L. A. (2010). Competitive Authoritarianism: Hybrid Regimes after the Cold War. Cambridge: Cambridge University Press.

Lipset, S. M. (1959). Some social requisites of democracy: Economic development and political legitimacy. American Political Science Review, 53(1), 69–105.

Öniş, Z., ve Kutlay, M. (2017). Rising powers in a changing global order: The political economy of Turkey in the age of BRICS. https://www.researchgate.net/publication/254969894_Rising_Powers_in_a_Changing_Global_Order_The_Political_Economy_of_Turkey_in_the_Age_of_BRICs

Schedler, A. (2006). The logic of electoral authoritarianism. In A. Schedler (Ed.), Electoral Authoritarianism: The Dynamics of Unfree Competition (pp. 1–23). Boulder: Lynne Rienner. https://www.degruyterbrill.com/document/doi/10.1515/9781685857479-003/html?srsltid=AfmBOooNIR32ofQBhJZV6CaBBGQMt6hpSqM6PpVCs_2F8234IthzU3EI

Weber, M. (1978). Economy and Society (G. Roth ve C. Wittich, Eds.). Berkeley: University of California Press.

Yılmaz, İ. (2020). Competitive authoritarianism in Turkey: The case of the AKP. Southeast European and Black Sea Studies, 20(2), 265–287.

Hiç yorum yok: