Seçim Var, Meşruluk Yok: Türkiye’de
Siyasal Krizin Gerçek Niteliği
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma,
Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasal krizi bir yönetim ya da başarım sorunu
olarak değil, esas olarak bir siyasal meşruluk krizi olarak ele almaktadır.
Çalışmanın temel savı, seçimlerin düzenli biçimde yapılmasının demokratik meşruluk
üretimi için tek başına yeterli olmadığı, hukuk devleti ilkesi, siyasal yarışmanın
eşitliği ve toplumsal rıza gibi normatif ve kurumsal koşulların aşınması
durumunda, seçimlerin meşruluk üretme kapasitesinin ciddi biçimde
zayıfladığıdır. Bu çerçevede çalışma, “kusurlu demokrasi” ve “yarışmacı
otoriterlik” gibi yaygın rejim tanımlarının Türkiye örneğini açıklamakta neden
sınırlı kaldığını tartışmaktadır. Makale ayrıca muhalefetin, özellikle CHP’nin,
iktidarın meşruluğunu sorgulayan söylemini incelemekte ve meydan okuma, teşhir
ve vulgarlaşma eğilimlerinin meşruluk krizini derinleştirmekten çok
yüzeyselleştirdiğini ileri sürmektedir. Çalışmanın vardığı sonuç, Türkiye’de
meşruluğu aşınmış bir iktidarın yalnızca parlamenter ve seçimsel mekanizmalarla
zorlanamayacağı ve bunun için geniş bir toplumsal seferberlik ve normatif
temelli, kurucu bir siyasal anlatının zorunlu olduğudur.
Anahtar
Kelimeler: Siyasal
meşruluk, demokrasi, yarışmacı otoriterlik, toplumsal rıza, muhalefet söylemi,
Türkiye.
Abstract
This article analyzes the contemporary political
crisis in Turkey not as a problem of governance or performance, but
fundamentally as a crisis of political legitimacy. The core argument is that
the regular conduct of elections alone is insufficient to generate democratic
legitimacy when the rule of law, equality of political competition, and social
consent are systematically eroded. Under such conditions, elections lose their
capacity to function as a meaningful source of legitimacy. The article critically
examines why prevalent regime classifications such as “defective democracy” or
“competitive authoritarianism” remain analytically limited in capturing the
Turkish case, particularly in terms of normative legitimacy and social consent.
Furthermore, the study evaluates the opposition’s discourse—especially that of
the Republican People’s Party (CHP)—and argues that strategies centered on
confrontation, exposure, and vulgarized rhetoric tend to flatten rather than
deepen the legitimacy crisis. The article concludes that in Turkey, an erosion
of legitimacy cannot translate into political change through electoral and
parliamentary mechanisms alone; instead, it requires broad social mobilization
and a constitutive political narrative grounded in normative legitimacy.
Keywords: Political
legitimacy, democracy, competitive authoritarianism, social consent, opposition
discourse, Turkey.
GİRİŞ
Türkiye’de
siyasal tartışma uzun süredir yanlış bir eksende dönmektedir. İktidarın
eleştirisi çoğu zaman “kötü yönetim”, “yanlış siyasala” ya da “otoriter
eğilimler” düzeyinde kurulmakta, oysa sorun bunların toplamından daha derin bir
yerde durmaktadır. Bugün karşı karşıya olunan sorun, bir iktidarın genel
başarım düzeyi ya da tercihlerinden çok yönetme hakkının dayandığı siyasal
meşruluğun aşınmasıdır. Seçimlerin varlığı, bu aşınmayı otomatik olarak gidermemekte,
aksine, adil yarışmanın bozulduğu, hukukun siyasal araç durumuna geldiği ve
rızanın giderek yerini korku ve alışkanlığa bıraktığı bir düzende seçimler, meşruluğun
değil tartışmanın konusu durumuna gelmektedir.
Bu çerçevede
Türkiye’yi anlamak için “kusurlu demokrasi” ya da “sertleşmiş başkanlık
sistemi” gibi tanımlar yetersiz kalmaktadır. Daha açıklayıcı olan, ülkenin
giderek yarışmacı otoriter bir rejim yapısına yerleştiğini kabul etmektir. Bu
rejim tipi, muhalefetin ve seçimlerin tümüyle ortadan kalkmadığı, ancak siyasal
yarışmanın sistemli biçimde eşitsizleştirildiği bir düzeni ifade eder. Böyle
bir bağlamda ortaya çıkan kriz, henüz tam anlamıyla bir rejim krizi değil,
fakat açık bir meşruluk krizidir. İktidar yönetmeye devam etmekte, devlet
aygıtı işlemekte, ancak bu yönetimin “normal”, “haklı” ve “kabul edilebilir”
olduğu yönündeki toplumsal görüş birlikteliği daralmaktadır.
Muhalefetin,
özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP), bu krize verdiği yanıt ise
çelişkili bir görünüm arz etmektedir. Bir yandan iktidarın meşruluğunu
sorgulayan sert bir dil kullanılmakta, öte yandan siyasal uygulama büyük ölçüde
olağan demokratik süreçlere indirgenmektedir. “Erken seçim” talebi, meşruluk
krizinin sonucu olarak değil, neredeyse başlı başına bir çözüm gibi
sunulmaktadır. Oysa meşruluk, yinelenerek değil, toplumsal rızanın neden ve
nasıl geri çekildiği gösterilerek tartışma konusu durumuna getirilebilir. Bu
yapılmadığında, meşruluk eleştirisi retorik düzeyde kalmakta, iktidarı
zorlayacak kurumsal ya da toplumsal sonuçlar üretmemektedir.
Bu gerilim,
CHP’nin mevcut liderliği ve özellikle Özgür Özel’in söyleminde daha görünür duruma
gelmiştir. Özel’in dili, önceki dönemlere kıyasla daha halkçı, daha ahlaksal ve
daha doğrudan bir tona sahiptir, “normalleşme”, “haysiyet” ve “adalet”
vurguları önemli bir eşik atlamaya işaret etmektedir. Ne var ki bu söylem,
sıkça “hodri meydan”, “aha işte”, “aha burada” gibi meydan okuma ve teşhir
kalıplarıyla desteklendiğinde, meşruluk krizini kurucu bir siyasal anlatıya
dönüştürmek yerine, anlık öfke ve tepki düzeyinde tutma riskini de beraberinde
getirmektedir. Meydan okuma dili cesaret göstergesi olabilir, ancak meşruluk,
güçle değil kurallarla ve normlarla ilgili bir sorundur.
Bu çalışma,
Türkiye’deki mevcut siyasal durumu bir meşruluk krizi olarak ele almakta,
muhalefetin bu krizi neden yeterince toplumsallaştıramadığını ve neden hala
olağan siyaset sınırları içinde tutmaya çalıştığını tartışmaktadır. Temel sav
şudur: Sorun muhalefetin sertliği ya da yumuşaklığı değil, meşruluk sorununu
toplumu siyasal özne durumuna getirecek bir içerik ve dille kuramamasıdır.
Seçim talebi, bu çerçevede bir başlangıç değil, ancak sonuç olabilir. Asıl sorun,
bu ülkede artık “normal” olmayanın ne olduğunu ortak bir siyasal bilinç durumuna
getirebilmektir.
Amaç ve
Hedefler
Bu
çalışmanın temel amacı, Türkiye’deki güncel siyasal durumu, ‘iktidar–muhalefet’
geriliminin ötesine taşıyarak, siyasal meşruluk kavramı üzerinden yeniden
düşünmektir. Mevcut tartışmaların çoğu, iktidarın siyasal tercihlerine, yönetim
biçemine ya da liderlik uygulamalarına odaklanmaktadır. Oysa bu çalışma,
sorunun daha derin bir düzlemde, yönetme hakkının dayandığı normatif zeminde
ortaya çıktığını ileri sürmektedir. Amaç, Türkiye’de yaşananların bir “yönetim
krizi” mi yoksa bir “meşruluk krizi” mi olduğu sorusunu açıklığa kavuşturmak ve
bu ayrımın siyasal sonuçlarını görünür kılmaktır.
Bu genel amaç doğrultusunda çalışmanın ilk hedefi,
demokrasilerde siyasal meşruluğun en az koşullarını ve bu meşruluğun hangi
eşiklerde aşınmaya başladığını kuramsal bir çerçeve içinde tartışmaktır.
Seçimlerin varlığının neden tek başına meşruluk üretmeye yetmediği, hukuk
devleti ilkesinin, siyasal yarışmanın eşitliği ve hesap verebilirliğin
meşrulukla ilişkisi bu bağlamda ele alınacaktır. Böylece, Türkiye’nin neden
“kusurlu demokrasi” gibi yumuşak kavramlarla açıklanamayacağı ortaya
konulacaktır.
Çalışmanın ikinci hedefi, Türkiye’de ortaya çıkan krizin
neden henüz bir rejim krizi değil, fakat açık bir meşruluk krizi olduğunu
göstermektir. Bu ayrım hem iktidarın neden hala yönetebildiğini hem de
muhalefetin neden sınırlı bir etki üretebildiğini anlamak açısından kritik
önemdedir. Meşruluk krizinin toplumsal rıza, kurumsal işleyiş ve siyasal dil
düzeylerinde nasıl ortaya çıktığını çözümleyerek, krizin sınırları ve olanakları
belirlenmeye çalışılacaktır.
Üçüncü hedef, muhalefetin, özellikle CHP’nin, bu meşruluk
krizine verdiği yanıtı eleştirel bir gözle değerlendirmektir. Muhalefetin
söyleminde sıkça dile getirilen “meşruluk kaybı” savının neden çoğu zaman
siyasal sonuç üretmediği, bu savın neden olağan siyaset sınırları içinde
tutulduğu ve bunun hangi stratejik açmazlara yol açtığı tartışılacaktır. Bu
çerçevede, erken seçim talebinin neden bir amaç değil ancak bir sonuç
olabileceği savunulacaktır.
Son olarak çalışma, muhalefetin kullandığı siyasal dilin, özellikle
meydan okuma, teşhir ve vulgarlaşma eğilimlerinin, meşruluk krizini
derinleştirmek yerine nasıl yüzeyselleştirebildiğini göstermeyi
hedeflemektedir. Özgür Özel’in söylemi bu bağlamda kişisel bir değerlendirme
nesnesi olarak değil, muhalefetin genel dilsel yönelimlerini görünür kılan bir
örnek olarak ele alınacaktır. Amaç, “daha sert” ya da “daha yumuşak” bir
muhalefet tartışması yürütmek değil, meşruluk sorununu toplumu siyasal özne durumuna
getirecek kurucu bir anlatının neden ve nasıl oluşturulamadığını ortaya
koymaktır.
Bu çalışmanın son hedefi, Türkiye’de siyasal değişimin
önündeki temel engelin yalnızca iktidarın gücü değil, muhalefetin krizi
adlandırma ve toplumsallaştırma kapasitesindeki sınırlılık olduğunu
göstermektir. Böylece, siyasal tartışmayı seçim takvimine sıkışmış bir beklenti
olmaktan çıkarıp, meşruluk, normalleşme ve demokratik yeniden kurulum ekseninde
düşünmeye katkı sunmak amaçlanmaktadır.
Araştırma
Soruları
Bu çalışma,
Türkiye’deki mevcut siyasal durumu betimlemekten çok, onu kavramsal olarak
doğru bir yere yerleştirmeyi amaçladığından, aşağıdaki araştırma soruları
etrafında şekillenmektedir:
Türkiye’de bugün yaşanan siyasal kriz, bir yönetim krizi mi
yoksa esas olarak bir siyasal meşruluk krizi midir?
Bu kriz, demokratik rejimlerin bilinen işleyiş
aksaklıklarından hangi noktalarda ayrılmakta ve hangi eşiklerde niteliksel bir
farklılık göstermektedir?
Demokratik rejimlerde siyasal meşruluğun en az koşulları
nelerdir ve bu koşulların aşınması hangi göstergeler üzerinden anlaşılabilir?
Seçimlerin varlığı, hukuk devleti ilkesi ve siyasal yarışmanın
eşitliği, meşruluk üretimi açısından nasıl bir ilişki içindedir ve bu ilişkinin
bozulması ne tür siyasal sonuçlar doğurur?
Türkiye’nin mevcut rejim yapısı, neden “kusurlu demokrasi” ya
da “otoriterleşen demokrasi” gibi tanımlarla açıklanmakta yetersiz kalmaktadır?
“Yarışmacı otoriterlik” kavramı, Türkiye’deki siyasal uygulamalar
ve muhalefetin hareket alanını anlamak bakımından ne ölçüde açıklayıcıdır?
Muhalefetin, özellikle CHP’nin, iktidarın meşruluğunu
sorgulayan söylemi neden kalıcı siyasal sonuçlar üretmemektedir?
Meşruluk kaybı savı, hangi koşullarda iktidarı zorlayıcı bir
güç durumuna gelebilir ve Türkiye’de bu koşullar neden henüz oluşmamıştır?
Erken seçim talebi, meşruluk krizinin bir çözümü mü yoksa
ancak bir sonucu mu olabilir?
Meşruluk tartışması, seçim talebine indirgendikçe hangi
siyasal ve toplumsal olanaklar kaybedilmektedir?
Muhalefetin kullandığı siyasal dil, özellikle meydan okuma,
teşhir ve vulgarlaşma eğilimleri, meşruluk krizini derinleştirmekte mi, yoksa
yüzeyselleştirmekte midir?
Bu dil, toplumu siyasal özne durumuna getirmek yerine neden
çoğu zaman edilgin bir izleyici konumunda bırakmaktadır?
Türkiye’de meşruluğunu aşındırmış bir iktidar, yalnızca
parlamenter ve seçimsel mekanizmalarla mı zorlanabilir, yoksa bunun için daha
geniş bir toplumsal seferberlik ve kurucu bir siyasal anlatı zorunlu mudur?
Muhalefetin bu yöndeki kapasitesi ve sınırları nelerdir?
YÖNTEM
Bu çalışma,
Türkiye’deki siyasal durumu nicel veri ya da anketler üzerinden değil, çözümleyici
ve yorumlayıcı bir çerçevede ele almaktadır. Amaç, mevcut siyasal krizin
niteliğini ortaya koymak, muhalefetin dil ve strateji tercihlerinin meşruluk
krizine etkisini değerlendirmek ve toplumsal rıza ile siyasal normlar
arasındaki ilişkiyi tartışmaktır. Bu nedenle yöntem, aşağıdaki üç eksende
kurgulanmıştır:
Kavramsal
Çözümleme
Türkiye’deki
siyasal sistemi anlamak için yazındaki “yarışmacı otoriterlik”, “kusurlu
demokrasi”, “siyasal meşruluk” gibi kavramlar temel alınmıştır. Kavramlar,
Türkiye özelinde siyasal uygulamalarla ilişkilendirilerek tanımlanmış ve bu
kavramsal çerçeve, mevcut krizle eşleştirilmiştir.
Söylem Çözümlemesi
Muhalefetin,
özellikle CHP’nin ve Özgür Özel’in söylemleri hem dil kullanımı hem de içerik
bağlamında incelenmiştir. Bu çözümlemede amaç, dilin meşruluk krizini
derinleştirme mi yoksa yüzeyselleştirme mi eğiliminde olduğunu saptamaktır.
Meydan okuma, teşhir ve vulgarlaşma eğilimleri özellikle bu bağlamda ele
alınmıştır.
Toplumsal
ve Siyasal Bağlamın Değerlendirilmesi
Çalışma,
kriz ve muhalefet söyleminin toplumsal etkilerini doğrudan ölçmeyi
amaçlamamakta, bunun yerine mevcut siyasal tartışmalar, medya yansımaları ve
kamuoyundaki gözlemler üzerinden, meşruluk tartışmasının hangi kesimlerce
algılandığını ve hangi koşullarda etkili olabileceğini değerlendirmektedir. Bu
yaklaşım, çalışmayı kuramsal bir tartışma alanı olarak konumlandırmakta ve
olgusal veri yerine niteliksel kavramsal çerçeve ve yorum ön plana çıkmaktadır.
Bu çerçeve, yöntemin sınırlılıklarını da açıkça göstermektedir. Çalışma,
ölçülebilir sonuçlar veya toplumsal davranış çözümlemesi üretmemekte, ancak
mevcut siyasal kriz ve muhalefet uygulamalarının çözümleyici bir haritasını
çıkarmayı hedeflemektedir. Bu yöntem, metnin bütününde şu amaçları
desteklemektedir: Siyasal meşruluğun temel koşullarını tartışmak, Türkiye
özelinde kriz alanlarını görünür kılmak, muhalefetin söylem ve stratejilerini
değerlendirmek ve toplumu siyasal özne durumuna getirme kapasitesi üzerine
çıkarımlar yapmak.
KAVRAMSAL
ÇERÇEVE
Bu çalışmada
Türkiye’deki siyasal krizi anlamak için üç temel kavram üzerinden bir çerçeve
kurulmaktadır: siyasal meşruluk, yarışmacı otoriterlik ve toplumsal rıza. Bu
kavramlar, birbirleriyle ilişkili olarak mevcut siyasal uygulamaları
çözümlemeye ve muhalefetin stratejik davranışlarını değerlendirmeye olanak
tanır.
Siyasal Meşruluk
Siyasal meşruluk,
bir iktidarın yönetme hakkının toplum tarafından kabul görmesi durumunu ifade
eder. Demokratik sistemlerde meşruluk, seçimler, hukuk devleti, hesap
verebilirlik ve temel hakların korunması gibi en az koşullara dayanır. Meşruluğun
aşınması, yalnızca iktidarın hatalı veya popüler olmayan kararlarından değil,
yönetimin normatif dayanaklarını kaybetmesinden kaynaklanır. Türkiye
bağlamında, seçimlerin varlığı tek başına meşruluk üretmeye yetmemekte,
toplumsal rıza giderek erimekte, hukuk ve kamu kaynaklarının taraflı kullanımı sistemli
bir güven kaybına yol açmaktadır.
Yarışmacı
Otoriterlik
“Yarışmacı
otoriterlik” kavramı, demokratik ve otoriter unsurların bir arada bulunduğu
siyasal rejimleri tanımlar. Bu tür rejimlerde, seçimler yapılır, muhalefet
resmi olarak varlığını sürdürür ve medya ve sivil alan sınırlıdır. Ancak
siyasal yarışma eşit koşullarda işlemez. Türkiye özelinde bu çerçeve, iktidarın
hem devlet aygıtını hem de toplumsal kanalları muhalefeti denetim altında
tutmak ve meşruluk tartışmasını sınırlamak için kullandığını göstermektedir. Yarışmacı
otoriterlik, muhalefetin klasik demokratik araçlarla yetinmesini özendirirken, meşruluk
krizinin toplumsal boyutunu görünmez kılar.
Toplumsal
Rıza
Toplumsal
rıza, halkın yönetimi haklı, normal ve kabul edilebilir bulmasıdır. Meşruluk
krizi, toplumsal rızanın aşınmasıyla doğrudan ilişkilidir. Bu çalışma,
toplumsal rızanın yalnızca seçimlerle değil, normların, hukukun, eşitlik ve
adalet algısının bütünleşik biçimde korunmasıyla sağlanabileceğini ileri sürer.
Muhalefet, toplumu sadece edilgin bir seçmen kitlesi olarak görürse, meşruluk
krizini derinleştirecek bir etki üretemez, aksine, kriz yalnızca söylem
düzeyinde kalır.
Söylem ve
Meşruluk İlişkisi
Bu çerçevede
muhalefet söylemi, meşruluk krizinin kurucu bir bileşeni olarak ele
alınmalıdır. Söylem, toplumsal bilinci şekillendirmeli, olağan siyaset
sınırlarını aşan bir tartışma yaratmalıdır. Özgür Özel örneğinde görüldüğü
üzere, meydan okuma ve teşhir dili kısa vadede etkili olabilir, ancak uzun
vadede meşruluk savını kurucu biçimde derinleştirmez. Kavramsal olarak, dilin
ve içeriğin niteliği, meşruluk krizini toplumsal düzeyde görünür kılmak için
kritik öneme sahiptir.
KURAMSAL
ÇERÇEVE: SİYASAL MEŞRULUK KURAMLARI
Siyasal
meşruluk, bir iktidarın yönetme hakkının toplum tarafından kabul görmesi ile
ilgilidir ve siyaset bilimi yazınında farklı boyutlarıyla ele alınmıştır. Bu
çalışmada temel olarak beş yaklaşım öne çıkarılmaktadır:
Weberci
Meşruluk Kuramı
Max Weber’in
klasik tanımına göre meşruluk, bir yönetimin toplum tarafından haklı ve geçerli
kabul edilmesi ile sağlanır. Weber üç tip meşruluk tanımlar: Geleneksel
meşruluk yani iktidar, toplumun tarihsel ve kültürel alışkanlıklarıyla kabul
edilir. Karizmatik meşrulukta ise liderin kişisel özellikleri ve vizyonu
üzerinden rıza sağlanır. Hukuksal ve akılcı meşruluk ise kurallar, anayasa ve
hukukun üstünlüğü üzerinden iktidar meşru görülür. Türkiye bağlamında son iki
tür meşruluk özellikle önemlidir Çağdaş devlet mekanizmaları ve seçim sistemi, hukuksal-akılcı
meşruluğu kurumsallaştırmayı amaçlar.
Liberal
Demokratik Meşruluk
Liberal
demokrasi yazını, meşruluğu seçimler, çoğulculuk ve hukukun üstünlüğü üzerinden
değerlendirir (Dahl, 1971). Bu yaklaşıma göre, seçimler özgür ve adil olmalı, temel
haklar güvence altında olmalı ve iktidar hesap verebilir olmalıdır. Burada meşruluk,
normatif bir ölçündür. Sadece yönetmenin etkililiği değil, yönetmenin kurallar
çerçevesinde meşru olması ön plandadır.
Toplumsal
Rıza ve Gramsciyen Yaklaşım
Antonio
Gramsci, meşruluğu yalnızca devletin güç kullanımına değil, toplumun iktidarı
gönüllü kabul etmesine bağlar. Burada “rıza” kavramı merkezi bir role sahiptir.
Bir iktidar, zor yoluyla değil, kültürel, ideolojik ve toplumsal araçlarla meşruluğunu
sürdürür. Bu yaklaşım, toplumsal seferberlik ve muhalefet stratejilerini
anlamak için kritik bir bakış açısı sunar.
Başarım
Temelli Meşruluk
Çağdaş
çalışmalar (Easton, 1965; Lipset, 1959), meşruluğu iktidarın sorun çözme
kapasitesi ve vatandaşlara sağladığı yarar üzerinden de değerlendirir. Halk,
yönetenlerin ekonomik, toplumsal ve güvenlik alanındaki başarımını
gözlemleyerek rıza gösterir veya çekilir. Bu yaklaşım, seçimlerin ve devlet
hizmetlerinin meşruluk üzerindeki etkisini açıklamada kullanılır.
Normatif
ve Tartışmacı/Görüşmeci Yaklaşımlar
Görüşmeci
demokrasi kuramları (Habermas, 1996) meşruluğu, kamusal tartışma ve akılcı rıza
ile ilişkilendirir. Kararlar, sadece güç veya seçimle değil, toplumsal tartışma
ve savlarla meşru duruma gelir. Bu yaklaşım, muhalefetin söylem ve tartışma
biçiminin meşruluk üzerindeki rolünü anlamak için özellikle önemlidir.
Kuramsal
Çerçevenin Türkiye’ye Uygulanması
Bu kuramlar
bir araya getirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur: Türkiye’de seçimler
yapılmakta, ancak hukuksal ve toplumsal meşruluk eşit biçimde işlevsel değildir.
İktidarın başarım ve rıza temelli meşruluğu giderek sorgulanmakta ama muhalefetin
söylemi, görüşmeci ve rıza temelli meşruluk oluşturacak derinlikten yoksundur. Bu
çerçeve, çalışmanın sonraki bölümlerinde Türkiye örneğini çözümlerken kuramsal
referans noktası olarak kullanılacaktır.
YAZIN
TARAMASI
Türkiye’de
siyasal meşruluk, demokrasi ve muhalefet üzerine yapılan araştırmalar,
genellikle üç eksende yoğunlaşmaktadır: demokratik başarım, iktidar ve meşruluk
ilişkisi ve muhalefetin stratejik kapasitesi.
Demokrasi
ve Meşruluk Çalışmaları
Liberal
demokrasi yazını (Dahl, 1971; Diamond, 1999) seçimlerin, hukukun üstünlüğünün
ve temel hakların meşruluğunun çekirdeği olduğunu vurgular. Lipset (1959) ve
Easton (1965) ise meşruluğun başarım temelli boyutunu öne çıkararak,
vatandaşların yönetime güvenini ve hizmetlerden memnun olmayı temel ölçüt
olarak alır. Türkiye özelinde yapılan araştırmalar (Esmer, 2010; Erdoğan,
2015), seçimlerin varlığının tek başına toplumsal meşruluk sağlamadığını ve
özellikle ekonomik krizler ve hukuksal sapmaların rıza temelli meşruluğu
aşındırdığını göstermektedir.
Yarışmacı
Otoriterlik ve Rejim Çalışmaları
Levitsky ve
Way (2010) tarafından tanımlanan yarışmacı otoriterlik kavramı, Türkiye’deki siyasal
sistemi açıklamada sıklıkla kullanılmıştır (Öniş ve Kutlay, 2017; Yılmaz,
2020). Bu yaklaşım, seçimlerin devam ettiği, ancak muhalefetin eşit koşullarda yarışamadığı
ve medya ve kamusal alanın kısıtlandığı rejimleri tanımlar. Türkiye örneğinde
bu çerçeve, iktidarın devlet aygıtını ve kaynaklarını kullanarak meşruluk
tartışmasını sınırladığı yönünde bulgular sunmaktadır.
Toplumsal
Rıza ve Söylem Çözümlemeleri
Gramsciyen
ve görüşmeci yaklaşımlara dayalı çalışmalar (Gramsci, 1971; Habermas, 1996;
Geertz, 1980), meşruluğun yalnızca seçim veya güç kullanımıyla değil, toplumsal
rıza ve kamusal tartışma ile sağlanabileceğini vurgular. Türkiye özelinde
yapılan söylem çözümlemeleri (Kirişci, 2018; Yalçın-Heckmann, 2021),
muhalefetin dilinin çoğu zaman teşhir ve meydan okuma ekseninde kaldığını ve
toplumsal bilinci derinleştiremediğini göstermektedir.
Araştırma
Boşlukları
Mevcut yazın,
Türkiye’deki siyasal meşruluğun derinlemesine kavramsal çözümlemesini yapmakta
sınırlıdır. Özellikle, muhalefetin söyleminin meşruluk üretme kapasitesinin sistemli
değerlendirilmesi, toplumsal rıza ve iktidarın normatif dayanakları arasındaki
ilişki ve meşruluk krizinin toplumsal ve siyasal sonuçlarının bütüncül çözümlemesi
konularında boşluklar gözlemlenmektedir. Bu çalışma, bu boşlukları kapatarak
Türkiye örneğini kuramsal çerçeveye oturtmayı hedeflemektedir.
ÇÖZÜMLEME
Türkiye’de
bugün yaşanan siyasal kriz, bir yönetim krizi mi yoksa esas olarak bir siyasal
meşruluk krizi midir?
Türkiye’deki
mevcut durum, yüzeyde bazı yönetim sorunları ve siyasa hatalarıyla
ilişkilendirilebilir. Ancak daha derin ve temel bir sorun, siyasal meşruluğun
aşınmasıdır. Bu saptama üç boyutta açıklanmalıdır.
Yönetim
krizi boyutu: Yönetim
krizi, genellikle bürokratik aksaklıklar, yanlış siyasa uygulamaları veya
ekonomik kararsızlık ile tanımlanır. Türkiye’de ekonomik dalgalanmalar, kamu
hizmetlerinde aksaklıklar ve siyasal kutuplaşmanın artması gibi bu tür sorunlar
vardır. Ancak bu sorunlar, yönetim mekanizmalarının işlevsizleştiği anlamına
gelmezler. Devlet hala işlerliğini korur, kararlar alınır ve uygulanır.
Siyasal
meşruluk krizi boyutu: Siyasal meşruluk krizi, iktidarın toplum tarafından haklı ve kabul
edilebilir olarak görülmesinin zayıflaması ile ilgilidir. Türkiye’de bu durumun
birkaç göstergesi vardır. Birincisi toplumsal rızanın aşınmasıdır. Araştırmalar
ve gözlemler, özellikle genç seçmenler ve bağımsız şehirlerde iktidara yönelik
güvenin azaldığını göstermektedir. Rıza, yalnızca seçimle değil, hukukun,
normların ve adaletin sağlandığı algısıyla ölçülmelidir. İkincisi kurumsal ve
normatif aşınmadır. Seçimler yapılmakta,
ancak medya özgürlüğü, yargı bağımsızlığı ve kamusal kaynakların tarafsız
kullanımı sınırlıdır. Bu durum, hukuksal-akılcı meşruluğu zayıflatıyor.
Toplumsal
tartışmanın sınırlanması: Meşruluk krizinin görünürlüğü, muhalefetin söylem ve toplumsal
seferberlik kapasitesinin sınırlılığıyla birleşince, kriz sadece yerel ve
sınırlı alanlarda hissediliyor.
Buna göre
Türkiye’deki kriz, temel olarak bir siyasal meşruluk krizidir. Yönetim
krizinden çok daha derin ve kalıcıdır. Yönetim sorunları, bu krizin belirtileri
olabilir. Ancak iktidarın hala devlet aygıtını işlettiği ve kararları
uygulayabildiği göz önüne alındığında, krizin özünü meşruluk aşınması
oluşturur. Kısaca özetlemek gerekirse, Türkiye’de iktidar işlevselliğini
sürdürse de toplumun bu iktidarı haklı ve kabul edilebilir bulma rızası giderek
erimektedir. Bu nedenle kriz, yönetimsel değil, normatif ve siyasal meşruluk
eksenli bir krizdir.
Bu kriz,
demokratik rejimlerin bilinen işleyiş aksaklıklarından hangi noktalarda
ayrılmakta ve hangi eşiklerde niteliksel bir farklılık göstermektedir?
Olağan
demokratik aksaklıklar: Demokratik rejimlerde sık görülen sorunlar şunlardır: Bürokratik
tıkanıklık veya devlet hizmetlerinin gecikmesi, ekonomik veya toplumsal siyasaların
hedeflenen sonuçları hemen verememesi, siyasal kutuplaşma ve tartışmaların
geçici gerilimler yaratması ve partiler arası yarışmanın bazı alanlarda
eşitsizliği. Bu aksaklıklar genellikle sistem normlarının ve kurallarının
işlemesini engellemez. Seçimler özgür, yargı bağımsız ve hukukun üstünlüğü
geçerlidir. Krizler geçici ve yönetimsel çözümle düzeltilebilir.
Türkiye’deki
mevcut kriz ile farklar: Türkiye’de gözlemlenen kriz, bu klasik aksaklıklardan temel bir noktada
ayrılmaktadır: Bu nokta kurumsal ve normatif aşınmadır. Yargı bağımsızlığı,
medya özgürlüğü ve kamusal kaynakların tarafsız kullanımı giderek sınırlanmaktadır.
Bu durum, demokratik rejimlerde rastlanan “aksaklık” değil, kurumsal meşruluğun
sistemli olarak zayıflatılmasıdır.
Seçim ve yarışma
eşitsizliği: Seçimler
hala yapılmakta, ancak muhalefet eşit koşullarda yarışamamaktadır. Bu,
demokratik aksaklıklarda görülmeyen stratejik eşitsizlik ve iktidarın üstünlük
sağlamasıdır.
Toplumsal
rızanın aşınması: Halkın
iktidarı haklı ve kabul edilebilir bulma rızası azalmaktadır. Bu, geçici
hoşnutsuzluktan farklı olarak normatif ve kalıcı bir meşruluk kaybına işaret etmektedir.
Siyasal
tartışmanın sınırlanması: Muhalefetin söylemi ve toplumsal seferberlik kapasitesi, kriz alanını
görünür kılacak düzeyde değildir. Bu, “sadece yönetim aksaklığı” değil, kamusal
meşruluk krizinin toplum tarafından deneyimlenmesi ile ilgilidir.
Niteliksel
eşikler: Bu krizi
olağan demokratik aksaklıklardan ayıran eşikler şunlardır: Hukuk ve normların sistemli
çiğnenmesi demokratik aksaklıklarda nadiren görülen kalıcı sapmalar yaratmaktadır.
Yarışmanın eşitsizliği, devlet kaynaklarının tek taraflı kullanımı, muhalefetin
etkili olduğu alanların sürekli kısıtlanması, toplumsal rızanın sürekli
azalması, halkın iktidarı “haklı ve normal” olarak görmemesi, seçimlerin tek
başına çözüm üretmemesi, siyasal söylemin yüzeysel kalması, krizin toplumsal
düzeye taşınamaması ve muhalefetin sadece retorik üretmesi bun bağlamda
verilebilecek örneklerdir
Sonuç
olarak, Türkiye’deki kriz, demokratik aksaklıklarla geçici sorunlar arasında
kalan bir yönetim krizi değil, normatif ve kurumsal bir meşruluk krizidir.
Niteliksel fark, aksaklıkların sistemin işleyişini bozmayıp geçici sorunlar
yaratması iken, Türkiye’deki kriz sistemin temel meşruluk dayanaklarını
aşındırmasıdır. Özetle, bu kriz, sadece yönetim hatalarına bağlı değildir. Hukuksal,
toplumsal ve normatif eksenlerde derinleşmiş bir siyasal meşruluk krizidir.
Demokratik
rejimlerde siyasal meşruluğun en az koşulları ve aşınmanın göstergeleri
En az
koşullar: Demokratik
rejimlerde siyasal meşruluğun sürdürülebilmesi için temel olarak şu koşullar
gereklidir: Seçimlerin özgürlüğü ve adilliği, tüm siyasal aktörlerin eşit
şartlarda yarışabilmesi, seçim sürecinin saydamlığı ve güvenilirliği, oy
kullanma hakkı, temsil ve katılım mekanizmalarının işlerliği, hukukun üstünlüğü
ve yargı bağımsızlığı, yasaların uygulanmasında tarafsızlık, hukuksal
belirlilik ve hesap verebilirlik, keyfi kararların önlenmesi, devlet
yetkilerinin hukuksal sınırlar içinde kullanılması, temel hak ve özgürlüklerin
güvence altına alınması, ifade özgürlüğü, toplantı ve örgütlenme hakkı, basın
özgürlüğü ve sivil alanın korunması. Bu hakların güvence altında olması,
toplumun yönetime rıza göstermesi için kritik bir zemin oluşturur.
Kamu
kaynaklarının eşit ve tarafsız kullanımı: Devlet kaynaklarının tek taraflı olarak iktidar lehine
kullanılmaması seçim ve kamu siyasalarının meşruluğunu doğrudan etkiler.
Toplumsal
rıza ve görüşmeci süreçler: Kararların yalnızca hukuksal ve seçimsel dayanaklarla değil,
toplumun rızasını ve akılcı tartışmayı içeren süreçlerle meşru duruma gelmesi
gerekir.
Koşulların
aşınmasının göstergeleri: Siyasal meşruluğun zayıfladığını veya kaybolduğunu anlamak için aşağıdaki
göstergeler izlenebilir: Seçim mekanizmasında eşitsizlik ve güven kaybı, muhalefetin
eşit şartlarda yarışamaması, seçim sonuçlarına olan güvenin azalması, hukuk ve
normların aşınması, yargı bağımsızlığının zayıflaması, keyfi uygulamalar, anayasal
ve yasal normların iktidar lehine esnetilmesi, temel hakların çiğnenmesi veya
kısıtlanması, basın ve ifade özgürlüğünün baskı altında olması, toplantı, gösteri
ve örgütlenme haklarının sınırlanması, kamu kaynaklarının taraflı kullanımı, devletin
kurumlarının ve mali kaynaklarının iktidar lehine yönlendirilmesi, toplumsal
rıza eksikliği, halkın iktidarı “normal ve haklı” olarak görmemesi ve kriz ve
tartışmaların toplumsal düzeyde görünür duruma gelmemesi.
Türkiye
özelinde gözlemler: Seçimler
hala düzenlenmekte, ancak muhalefet eşit koşullarda yarışamamakta ve seçim
özgürlüğü kısmen aşınmış bulunmaktadır. Yargı bağımsızlığı ve kamusal kaynak
kullanımı üzerinde sıkıntılar hukuksal-akılcı meşruluğu zayıflatmaktadır. Toplumsal
rıza ve güven giderek azalmakta, halk iktidarı sadece “var olan güç” olarak
kabul etmekte, haklı ve normatif bulmamaktadır. Sonuç olarak, Türkiye’de mevcut
kriz, demokratik rejimlerde en az kabul edilen meşruluk koşullarının sistemli
ve eş zamanlı olarak aşındığını göstermektedir. Bu da krizi, yalnızca yönetim
aksaklıkları düzeyinden çıkarıp siyasal meşruluk krizine dönüştürmektedir.
Seçimler,
Hukuk Devleti ve Siyasal Yarışmanın Meşruluk Üretimindeki İlişkisi
Demokratik meşruluk,
üç unsurun birlikte işlemesiyle oluşur:
Seçimler: Seçimler, halkın iktidarı tanıdığı
ve onayladığı mekanizma olarak temel bir rol oynar. Ancak seçimlerin kendisi
yeterli değildir, özgürlük, adillik ve yarışma eşitliği sağlanmazsa, seçim
yalnızca görünüşte demokratik olur.
Hukuk
Devleti İlkesi: Hukuk
devleti, iktidarın yetkilerini önceden belirlenmiş kurallar ve eşitlik ilkesi
çerçevesinde kullanmasıdır. Bu, keyfi yönetim ve gücün kötüye kullanılmasını
engeller. Hukukun üstünlüğü, seçimlerin anlamlı olmasını ve meşruluğun
sürdürülebilirliğini güvence altına alır.
Siyasal Yarışmanın
Eşitliği: Meşruluk,
sadece seçim yapılmasıyla değil, tüm aktörlerin eşit koşullarda
yarışabilmesiyle üretilir. Medya, kaynaklar, kamu kurumları ve sivil alanın
tarafsızlığı, yarışmanın eşitliğini belirler.
İlişkinin
Devingenliği: Bu üç
unsur birbirine bağlıdır: Seçimler halkın rızasını üretir. Hukuk devleti
rızanın normatif temelidir. Yarışmanın eşitliği rızanın adil biçimde oluşmasını
sağlar. Bir unsur bozulduğunda, diğerlerinin etkisi azalır, iki veya üçü aynı
anda bozulursa meşruluk ciddi şekilde aşınır.
Bozulmanın
Siyasal Sonuçları: Birinci
sonuç toplumsal güven kaybıdır. Halk iktidarı haklı veya meşru görmez. Devletin
karar ve siyasalarına güven azalır. İkincisi siyasal kutuplaşmanın derinleşmesidir.
Karşıt kamplar arasında güven eksikliği artar. Tartışmalar geçici (ad hoc) ve
kutuplaştırıcı duruma gelir. Üçüncüsü muhalefetin alanının kısıtlanmasıdır. Eşit
yarışma bozulduğunda, muhalefet yalnızca retorik ve protesto ile yetinir. Kriz
görünür duruma gelmez ve toplumsal seferberlik sınırlanır.
Hukuksal
ve kurumsal kararsızlık: Hukukun üstünlüğü zayıfladığında, keyfi uygulamalar artar. Kurumsal
denge ve denetim mekanizmaları işlevsizleşir.
Meşruluk
krizinin derinleşmesi: Seçimler yapılmasına karşın iktidar “haklı” olarak algılanmaz. Kriz,
geçici yönetim sorunlarının ötesine geçer ve normatif ve toplumsal bir sorun durumuna
gelir.
Türkiye
Örneğinde Durum: Seçimler
yapılmakta, ancak muhalefet eşit koşullarda yarışamamaktadır. Hukukun üstünlüğü
ve kamusal kaynakların tarafsızlığı giderek sınırlanmaktadır. Toplumsal rıza
azalmakta, güven eksilmekte ve meşruluk üretimi bozulmaktadır. Sonuç olarak, bu
üç unsurun aynı anda bozulması, Türkiye’deki krizi sadece yönetim sorunları
değil, derin bir meşruluk krizi durumuna getirmektedir.
Türkiye’nin
mevcut rejim yapısı ve sınırlı tanımlamalar
Siyaset
biliminde Türkiye, sıklıkla “kusurlu demokrasi” (Flinders, 2012) veya
“otoriterleşen demokrasi / hibrit rejim” (Diamond, 2008; Levitsky ve Way, 2010)
kavramlarıyla tanımlanır. Bu tanımlar bazı yönleriyle doğru olmakla birlikte,
Türkiye’nin krizini tam olarak açıklamakta yetersiz kalmaktadır.
Kusurlu
demokrasi tanımı: Kusurlu
demokrasi, seçimlerin yapıldığı ama bazı demokratik ölçünlerin eksik olduğu
rejimler için kullanılır. Türkiye’de seçimler düzenlenmekte ve siyasal partiler
yarışmaktadır. Yargı ve temel haklar zaman zaman sınırlı olsa da biçimsel olarak
vardır. Eksik olan kusurlu demokrasi tanımının, toplumsal rızanın aşınmasını ve
meşruluk krizini yeterince açıklayamamasıdır. Türkiye’de seçim var olmasına
karşın halk iktidarı haklı ve normatif olarak görmemektedir. Biçimsel işleyiş
ile normatif meşruluk arasında derin uyumsuzluklar vardır.
Otoriterleşen
demokrasi / hibrit rejim tanımı: Bu tanım, demokratik ve otoriter unsurların bir arada
bulunduğu rejimleri ifade eder. Bu tanım Türkiye için bazı yönleriyle doğrudur.
İktidar devlet aygıtını kendi amaçları doğrultusunda kullanmaktadır. Medya ve
sivil alan kısıtlı durumdadır. Eksik olan hibrit rejim kavramının, krizin
toplumsal rıza boyutunu ve muhalefetin söylem kapasitesinin sınırlarını
yeterince hesaba katmamasıdır. Türkiye’de kriz yalnızca devlet kaynaklarının
tek taraflı kullanımından ibaret değildir. Halkın iktidara yönelik normatif
kabulünün azalması derin bir meşruluk krizini işaret etmektedir.
Türkiye’nin
özgünlükleri: Seçim
vardır, ama meşruluk yoktur. Bu, klasik “kusurlu demokrasi” ve “hibrit rejim”
tanımlarının gözden kaçırdığı bir boyuttur. Muhalefetin etkisi sınırlıdır.
Söylem ve retorik alanındaki başarı da sınırlıdır ve kriz toplumsal düzeyde
görünür duruma gelmemektedir. Toplumsal ve hukuksal meşruluk arasındaki boşluk
vardır. Hukuk ve normlar bazı alanlarda işlemekte, ancak toplumsal rıza aşınmıştır
ve biçimsel demokrasi ile gerçek meşruluk arasında uçurum oluşmuştur.
Sonuç
olarak, bu nedenlerle Türkiye’yi sadece “kusurlu demokrasi” veya “hibrit rejim”
ile tanımlamak yetersizdir. Bu kavramlar biçimsellik içerir ve kurumlara
odaklanır, toplumsal rıza ve normatif meşruluk eksenini yeterince yansıtmaz ve
muhalefetin alan kısıtlılığını ve söylemin sınırlı etkisini göz ardı eder. Özetle,
Türkiye’nin mevcut rejimi, formal demokratik kurallara sahip olmasına karşın
normatif meşruluğun aşındığı, toplumsal rızanın azaldığı ve iktidar-muhalefet
ilişkilerinin eşitsizleştiği bir meşruluk krizini barındırmaktadır. Bu nedenle
klasik tanımlamalar, Türkiye’yi kapsamlı şekilde açıklamaya yetmemektedir.
“Yarışmacı
Otoriterlik” Kavramının Türkiye Bağlamında Açıklayıcılığı
Kavramın
tanımı: Levitsky ve
Way (2010) tarafından geliştirilen “yarışmacı otoriterlik” kavramı, seçimlerin
yapıldığı, muhalefetin varlığının resmi olarak sürdüğü, ancak demokratik yarışmanın
eşit ve serbest koşullarda gerçekleşmediği rejimleri tanımlar. Bu rejimlerde seçimler
vardır, ancak iktidar lehine sistemli üstünlükler söz konusudur. Medya ve sivil
alan sınırlıdır ve muhalefet kamu kaynaklarına eşit şekilde erişemez. Hukukun
üstünlüğü ve kurumlar nominal olarak vardır, ancak iktidar tarafından yönlendirilebilir.
Türkiye’deki
siyasal sisteme uygulanması: Türkiye, pek çok açıdan bu kavrama uymaktadır. Seçimler vardır
ama yarışma eşitsizdir. Seçimler düzenlenmekte, muhalefet kampanya yapabilmekte,
ancak medya ve kamu kaynaklarının taraflı kullanımı yarışmayı bozmaktadır. Devlet
aygıtının iktidar lehine kullanımı söz konusudur. Kamu kurumları ve mali
kaynaklar, seçim sürecinde iktidar lehine yönlendirilebilmektedir. Sivil alan
ve özgürlükler kısıtlıdır. Gösteri, basın ve örgütlenme özgürlükleri sınırlıdır.
Muhalefetin toplumsal görünürlüğü azaltılmaktadır. Bu yönleriyle “yarışmacı
otoriterlik”, Türkiye’nin siyasal sisteminin biçimsel demokratik unsurlarını ve
iktidarın haksız üstünlüklerini açıklamada güçlüdür.
Muhalefetin
hareket alanı: Kavram,
muhalefetin sınırlı hareket alanını ve sistemsel kısıtları anlamak için yararlıdır.
Muhalefet resmi olarak vardır, ama etkisi sınırlıdır, sadece retorik ve
protesto yoluyla tepki gösterebilmektedir. Toplumsal seferberlik yaratmak zordur.
Çünkü medya ve kamusal alanın çoğu iktidar tarafından denetlenmektedir. Dolayısıyla
muhalefetin “bozuk plak” söylemi veya mitingleri, tek başına meşruluk krizini
görünür kılmaya yetmemektedir.
Açıklayıcılığın
sınırlılıkları: Kavram,
Türkiye’deki krizin toplumsal rıza ve normatif meşruluk boyutunu tam olarak
açıklamada yetersiz kalmaktadır. Yarışmacı otoriterlik, iktidarın haksız
üstünlüklerini ve seçim eşitsizliklerini göstermekte, ancak halkın iktidara
yönelik haklılık ve kabul algısının aşınmasını yeterince vurgulamamaktadır. Muhalefetin
söylem kapasitesinin ve toplumsal rıza eksikliğinin kriz üzerindeki etkisi
kavramın kapsamına tam olarak girmemektedir.
Sonuç
olarak, “yarışmacı otoriterlik” kavramı, Türkiye’deki siyasal uygulamaları ve
muhalefetin biçimsel sınırlarını anlamak için açıklayıcıdır, ancak meşruluk
krizinin toplumsal ve normatif boyutunu açıklamada sınırlı kalmaktadır. Türkiye
örneğinde bu kavram, sistemli iktidar üstünlüklerini ve eşitsiz yarışmayı
gösterirken, halkın iktidarı haklı ve meşru bulmama durumunu ve muhalefetin
söylem kapasitesini doğrudan hesaba katmamaktadır.
Muhalefetin
Söylemi ve Kalıcı Siyasal Sonuç Üretmeme Nedenleri
Türkiye’de
muhalefet, özellikle CHP, iktidarın meşruluğunu sık sık sorgulamaktadır. Ancak
bu söylem, kalıcı siyasal sonuç üretmekte zorlanmaktadır. Bunun temel nedenleri
beş başlıkta özetlenebilir:
Sistemsel
ve kurumsal kısıtlar: Kamu kaynakları, medya ve devlet aygıtı iktidar lehine yönlendirilmiş
durumdadır. Muhalefet, bu kısıtlı alan içinde sadece söylem üretebilmektedir. Toplumsal
seferberlik yaratma kapasitesi sınırlıdır. Seçimler vardır ama muhalefetin
erişim alanı dardır. İktidar lehine sağlanan haksız üstünlükler sistemleştirilmiştir.
Bu, söylemin toplumsal düzeye yayılmasını ve seçimlerde doğrudan etkisini
sınırlandırmaktadır.
Söylemin
niteliği ve stratejik sınırlar: Özgür Özel ve CHP’nin sıkça kullandığı “hodri meydan”, “aha
da işte” gibi ifadeler, kısa vadede dikkat çekmekte, ancak normatif ve kurumsal
meşruluk tartışmasını derinleştirmemektedir. Söylem çoğunlukla eleştirel ve
protesto odaklı olup toplumu ikna edici, vizyon sunucu veya normatif meşruluğun
önemini vurgulayan derinlikten yoksundur.
Toplumsal
rıza ve algı eksikliği: Halkın iktidarı “haklı ve normal” görmeme durumu (toplumsal rıza
eksikliği), söylemin etkisini sınırlamaktadır. Mitingler veya sürekli eleştiri,
rızayı yaratmamakta, aksine mevcut kutuplaşmayı pekiştirmektedir.
Krizin
görünürlük sınırı: Meşruluk
krizinin kendisi, sistemin eşitsizliği ve medya denetimi nedeniyle toplumsal
olarak tam görünür değildir. Muhalefetin söylemi, krizin derinliğini kamuoyuna
etkili biçimde iletememektedir ve bu da kalıcı siyasal sonuç üretmeyi zorlaştırmaktadır.
Sonuç olarak
söylem, biçimsel ve yüzeysel eleştiri düzeyinde kalmaktadır. Sistemli
eşitsizlik ve devlet üstünlükleri nedeniyle, muhalefetin mesajı toplumsal
düzeye tam olarak ulaşamamaktadır. Toplumsal rıza eksikliği ve normatif meşruluk
krizinin derinliği, tek başına retorik ve mitinglerle çözülememektedir. Özetlenecek
olursa, CHP’nin iktidarın meşruluğunu sorgulayan söylemi, sistemsel kısıtlar,
söylemin niteliği ve toplumsal rıza eksikliği nedeniyle kalıcı siyasal sonuç
üretememektedir. Söylem, krizi görünür kılma ve toplumsal rızayı etkileme
kapasitesinde sınırlı kalmaktadır.
Meşruluk
kaybı savının zorlayıcı güç durumuna gelmesi ve Türkiye örneği
Meşruluk
kaybının zorlayıcı durumuna gelme koşulları: Bir iktidarın meşruluğunu kaybettiği savının siyasal
olarak etkili ve zorlayıcı olabilmesi için bazı temel koşullar gerektirir: Bunlardan
biri toplumsal seferberlik ve geniş rıza koşuludur. Halkın önemli bir kesiminin
iktidarın meşruluğunu sorgulaması ve bunu tartışma, protesto ve siyasal katılım
yoluyla göstermesi gerekir. Yalnızca muhalefet söylemi değil, toplumun etkili
katılımı, rızanın görünür duruma gelmesini sağlar. İkincisi, medya ve kamusal
alanın erişilebilirliğidir. Krizin ve meşruluk savının geniş kitleler
tarafından duyulması için bağımsız medya ve etkili kamusal alan gerekir. Medya denetimi
veya yönlendirmesi, mesajın sınırlı kitlelere ulaşmasına neden olur. Üçüncüsü,
muhalefetin stratejik kapasitesidir. Muhalefet, meşruluk kaybını yalnızca
eleştiri düzeyinde bırakmadan, kurumsal ve normatif tartışmalar üzerinden
toplumsal bilinç yaratmalıdır. Bu, söylemin sadece retorik olmaktan çıkıp
sistemsel baskı aracı durumuna gelmesini sağlar. Dördüncüsü, kurumsal
kanalların etkililiğidir. Meşruluk kaybının seçim veya parlamento gibi kurumsal
mekanizmalar yoluyla siyasa değişikliğine dönüşebilmesi gerekir. Kurumsal
kanallar tıkalı veya iktidar lehine yönlendirilmişse, kriz tek başına sonuç
üretmez.
Türkiye’de
bu koşullar neden henüz oluşmamıştır? Birinci neden toplumsal seferberlik eksikliğidir. Halkın
önemli bir kısmı hala iktidarı “var olan güç” olarak kabul etmektedir. Kriz
algısı kesimsel ve kutuplaşmıştır ve geniş bir rıza yaratamamaktadır. İkincisi,
medya ve kamusal alan kısıtlılığıdır. Devlet ve iktidara yakın medya, meşruluk
krizini görünmez kılmaktadır. Muhalefet söylemi, sınırlı bir izleyici kitlesine
ulaşabilmektedir. Üçüncüsü, muhalefetin stratejik sınırlılıklarıdır. Söylem
çoğunlukla teşhir ve meydan okuma odaklı olup normatif ve kurumsal tartışmaya
derinlemesine girmemektedir. Bu nedenle halkta “iktidarı haklı bulmama” algısı
sınırlı kalmaktadır. Dördüncüsü, kurumsal engellerdir. Seçim ve parlamento
süreçleri hala işlemekte ama eşitsiz yarışma ve devlet kaynaklarının taraflı
kullanımı, muhalefetin krizi kurumsal baskıya dönüştürmesini engellemektedir.
Sonuç
olarak, meşruluk kaybı savı, toplumun etkili katılımı, kamusal alan erişimi,
muhalefetin stratejik kapasitesi ve kurumsal kanalların işleyişi gibi koşullar
bir araya geldiğinde iktidarı zorlayıcı bir güç durumuna gelmektedir.
Türkiye’de ise toplumsal seferberlik sınırlı, medya ve kamusal alan kısıtlı, muhalefet
söylemi stratejik derinlikten yoksun ve kurumsal kanallar iktidar lehine kısmen
kapalı olduğu için meşruluk kaybı henüz siyasal değişim yaratacak bir güç
olamamaktadır. Özetlenecek olursa, meşruluk krizinin varlığı tek başına yeterli
değildir. Bu kriz ancak toplumsal ve kurumsal koşulların birleşmesiyle iktidarı
sınırlandırıcı ve değiştirebilir bir güç durumuna gelir.
Muhalefetin
Siyasal Dili ve Meşruluk Krizi
Kullanılan
siyasal dilin özellikleri: CHP ve özellikle Özgür Özel gibi liderlerin sıkça kullandığı söylem, şu
karakteristiklere sahiptir. Birincisi meydan okumadır. “Hodri meydan” gibi
ifadelerle iktidarın hesap vermesi talep edilmektedir. Amaç, iktidarı teşhir
etmek ve tartışmayı provoke etmektir. İkincisi, teşhir odaklı söylemdir. İktidarın
hataları, yolsuzluk savları ve hukuksal sapmalar öne çıkarılmaktadır. Söylem
genellikle eleştirel ve olumsuz içeriklidir. Üçüncüsü, vulgar veya kaba retorik
kullanılmasıdır. “Aha da işte”, “aha burada” gibi ifadeler, dikkat çekici ancak
akademik veya normatif tartışma düzeyinden uzak bir retorik oluşturmaktadır.
Etkileri
derinleştirme mi, yüzeyselleştirme midir? Birinci etki yüzeyselleştirme eğilimidir. Söylem
genellikle duygusal ve provoke edici, normatif veya yapısal eleştiri yerine
kısa ve etkileyici cümleler üzerine kuruludur. Bu durum, krizin derin
nedenlerini ve toplumsal meşruluk boyutunu açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Halkın
iktidarı “haklı veya normatif olarak sorunlu” görme rızasını derinlemesine
etkileyememektedir. İkinci etki derinleştirme olanağını sınırlı kalmasıdır. Söylem,
kısa vadede dikkat çekmekte, medya ve mitinglerde yankı bulmakta, ancak
normatif meşruluk tartışmasını ve toplumsal bilinçlenmeyi sürdürülebilir
biçimde derinleştirememektedir. Dolayısıyla kriz, yüzeyde görünür duruma gelmekte
ama toplumsal rıza üzerinde kalıcı bir etki yaratmamaktadır.
Çözümleyici
değerlendirme: Kısa
vadeli görünürlük meydan okuma ve teşhir, iktidarın hatalarını kamuoyuna taşımakta
ve retorik enerjiyi artırmaktadır. Uzun vadeli etki eksiktir. Vulgar ve provoke
edici dil, toplumsal bilinç ve rıza üretmek için yeterince stratejik değildir. Meşruluk
krizinin sınırlı görünürlüğü bağlamında kriz, sistemin eşitsizliği ve medya denetimi
nedeniyle derinlemesine algılanamamaktadır. Dilin yüzeyselliği bu durumu
pekiştirmektedir.
Sonuç
olarak, muhalefetin mevcut siyasal dili, meşruluk krizini derinleştirmekten çok
yüzeyselleştirmektedir. Meydan okuma, teşhir ve vulgar retorik kısa vadeli etki
üretirken, kriz üzerinde normatif ve toplumsal rıza eksenli derinlemesine
dönüşüm yaratamamaktadır. Özetle, söylemin niteliği, kriz algısını provokatif
ve geçici biçimde görünür kılarken, meşruluğun yeniden kurulmasına veya
iktidarın hesap vermesine yol açacak stratejik bir etki üretmemektedir.
Muhalefetin
Dilinin Toplumsal Özneyi Edilginleştirmesi
Muhalefetin
kullandığı meydan okuma, teşhir ve zaman zaman vulgar retorik, toplumsal
katılımı artırmak yerine çoğu zaman izleyici edilginliği yaratmaktadır. Bunun
temel nedenleri şunlardır:
Söylemin
odak noktası - Teşhir ve provokasyon: Dil çoğunlukla iktidarın hatalarını ve eksikliklerini öne
çıkarmaya yöneliktir. Toplumu ikna etmek veya bir vizyon seçeneği sunmak
yerine, “izle ve onayla” mantığına dayalıdır. Sonuç olarak insanlar hataları
görmekte ama kendi eylem alanını oluşturamamaktadır. Kriz gözlemlenmekte ama
eylem üretilmemektedir.
Normatif
ve kurumsal derinlik eksikliği: Söylem genellikle kısa, vurucu ve retorik ağırlıklıdır. Hukuk,
norm ve meşruluk tartışması derinliği yoktur. Toplum, sadece “iktidar kötü”
mesajını almakta, ancak krizin yapısal ve normatif boyutlarını kavrayamamaktadır.
Bu durum, edilgin gözlemciliği pekiştirmektedir. Farkındalık vardır ama
harekete geçme güdüsü sınırlıdır.
Toplumsal
seferberlik mekanizmalarının sınırlılığı: Türkiye’de medya ve kamusal alan büyük ölçüde iktidarın
denetimi altında olup, muhalefetin mesajı geniş kitlelere ulaşamamaktadır. Toplumsal
forumlar, örgütlenme alanları veya katılım kanalları yeterince açık değildir. Sonuç
olarak, söylem, toplumu etkili bir özne durumuna getirmeye yetmemekte, yalnızca
gözlemci konumunu sürdürmelerini sağlamaktadır.
Duygusal
yoğunluk ve kutuplaştırıcı retorik: Vulgar ve provoke edici ifadeler, kısa süreli dikkat çekici
olmakta ancak toplumsal tartışmayı derinleştirmemektedir. İnsanlar duygusal
tepki vermekte, ama bu tepki sistemli ve örgütlü bir siyasal eyleme dönüşmemektedir.
Kısaca, ‘heyecan yaratılmakta ama güç üretilmemektedir.’
Sonuç
olarak, muhalefetin mevcut dili, toplumu edilgin izleyici konumunda
bırakmaktadır çünkü söylem teşhir ve meydan okumaya odaklıdır, eylem üretmeye
değil. Normatif ve kurumsal derinlikten yoksundur. Kriz algısını kavramaya yetmemektedir.
Toplumsal seferberlik ve iletişim kanalları sınırlıdır. Duygusal ve provoke
edici retorik, uzun vadeli bilinç ve katılım yaratmamaktadır. Özetle, dil, kriz
farkındalığını artırsa da toplumsal özneyi etkili ve örgütlü bir katılımcı durumuna
getirmemektedir. Sonuç olarak, meşruluk krizinin toplumsal ve siyasal baskıya
dönüşmesi sınırlı kalmaktadır.
Meşruluğunu
Aşındırmış İktidarın Zorlanması: Kurumsal Mekanizmalar ve Toplumsal Seferberlik
Parlamenter
ve seçimsel mekanizmaların sınırlılıkları: Seçimler hala vardır ama eşitsiz yarışma koşulları da
mevcuttur. Devlet aygıtı ve kamu kaynakları iktidar lehine yönlendirilmektedir.
Medya ve kamusal alan iktidarın denetimindedir ve muhalefet mesajı sınırlı
kitleye ulaşabilmektedir. Parlamento işleyişi sınırlıdır. İktidar çoğunluğu ve
parti disiplinleri, muhalefetin kurumsal baskı oluşturmasını zayıflatmaktadır. Sonuç
olarak sadece seçim ve parlamento mekanizmaları, Türkiye’deki mevcut eşitsiz
koşullarda iktidarı zorlamaya yetmemektedir.
Toplumsal
seferberlik ve siyasal katılımın önemi: Meşruluk kaybı, yalnızca halkın farkındalığıyla değil, aynı
zamanda eylem, protesto ve örgütlenme ile görünür duruma gelir. Geniş toplumsal
katılım, seçim ve kurumları etkileyecek baskıyı yaratır. Muhalefetin söylemi,
sadece teşhir ve meydan okuma ile sınırlı kalırsa toplumu edilgin bırakır. Normatif
meşruluk ve haklılık eksenine oturan, geleceğe ilişkin bir vizyon ve düzen seçeneği
anlatısı, halkı etkili özne durumuna getirir. Miting ve bozuk plak söylemi
yeterli değildir. Sloganlar veya yinelenen eleştiriler kısa vadeli görünürlük
sağlar. Ancak kalıcı siyasal baskı yaratmak için stratejik, ikna edici ve
katılımcı bir anlatı gereklidir.
Türkiye
özelinde durum: Muhalefet
söylemi çoğunlukla retorik ve provoke edicidir ancak toplumsal seferberlik
yaratma etkisi sınırlıdır. Kurumsal mekanizmalar tek başına yeterli değildir.
Seçim ve parlamento, toplumsal rıza ve örgütlenme eksikliği nedeniyle iktidarı
zorlayamamaktadır. Toplumsal seferberlik ve kurucu anlatı, iktidarın meşruluk
kaybını siyasal değişime dönüştürebilecek anahtar unsurdur.
Sonuç
olarak, Türkiye’de meşruluğunu aşındırmış bir iktidarın sadece parlamenter ve
seçimsel mekanizmalarla zorlanması olanaklı değildir. Bunun için geniş
toplumsal seferberlik gereklidir. Halkın etkili katılımı ve örgütlenmesi
şarttır. Kurucu siyasal anlatı gereklidir. Sadece eleştiri ve meydan okuma
değil, vizyon seçeneği ve normatif meşruluk temelli mesaj gerekmektedir. Sadece
mitingler ve bozuk plak söylemleri, kısa vadeli görünürlük sağlar ama kalıcı
siyasal dönüşüm yaratmaz. Özetle, meşruluğu aşınmış iktidar ancak kurumsal,
toplumsal ve anlatısal stratejilerin birlikte işletilmesiyle gerçek anlamda
zorlanabilir.
Muhalefetin
Toplumsal Seferberlik ve Meşruluk Krizi Üzerindeki Kapasitesi ve Sınırları
Muhalefetin
kapasitesi: CHP,
ülke çapında örgütlenmiş parti yapısına sahiptir. Mecliste önemli bir grup ile
temsil edilmektedir. Seçim süreçlerine katılım olanağı vardır. İktidarın
hatalarını ve eksikliklerini görünür kılma yeteneği vardır. Medya ve toplumsal
medyayı sınırlı da olsa kullanabilmektedir. Mitingler ve basın açıklamaları ile
kamuoyu oluşturabilmektedir. Özellikle şehirlerde ve genç seçmen gruplarında
sınırlı ama etkili destek mevcuttur. Toplumsal rıza üretme gizil gücü bulunmaktadır.
Doğru bir strateji ile bu gizil güç artırılabilir.
Muhalefetin
sınırları: Devlet
kaynakları, kamu kurumları ve medya iktidar lehine yönlendirilmiş durumdadır. Bu,
muhalefetin mesajının geniş kitlelere ulaşmasını sınırlamaktadır. Halkın önemli
bir kesimi hala iktidarı “var olan güç” olarak görmektedir. Toplumsal eylem ve
örgütlenme alanları kısıtlıdır. Protestolar, medya ve toplumsal platformlar
iktidar baskısına maruz kalabilmektedir. Meydan okuma ve teşhir odaklı söylem,
toplumsal bilinç ve rıza üretmekte yetersiz kalmaktadır. Vulgar ve provoke
edici retorik, uzun vadeli meşruluk etkisi yaratamamaktadır. Parlamento ve
seçim mekanizmaları hala işlemekte, ama iktidar lehine olan üstünlükler sınırlı
dönüşüm sağlamaktadır. Meşruluk krizini kurumsal baskıya dönüştürmek, tek
başına parti gücü ile sınırlı kalmaktadır.
Çözümleyici
değerlendirme: Muhalefet
özellikle şehirli seçmen ve
toplumsal medya kanalları üzerinden kurumsal kapasite ve örgütlenme açısından
sınırlı bir etki yaratabilir. Ancak toplumsal seferberlik, medya ve kamusal
alan eksiklikleri ile söylemin stratejik sınırlılığı, muhalefetin meşruluk
krizini kalıcı siyasal dönüşüme dönüştürmesini engellemektedir. Yalnızca miting
ve bozuk plak söylemleri, sınırlı görünürlük sağlasa da iktidarı zorlayacak
geniş toplumsal rıza üretmemektedir. Sonuç olarak, muhalefetin kapasitesi ve
sınırları şunlardır: Kapasite olarak kurumsal örgütlenme, seçim katılımı,
sınırlı toplumsal destek, medya ve toplumsal medya kullanımı, teşhir ve meydan
okuma yeteneği vardır. Sınırlar ise eşitsiz yarışma koşulları, kısıtlı
toplumsal seferberlik, sınırlı stratejik söylem derinliği, kurumsal
mekanizmaların iktidar lehine üstünlüklerdir. Özetle, muhalefet meşruluk
krizini görünür kılabilir, kısa vadeli dikkat çekebilir, ancak toplumsal ve
kurumsal baskıya dönüştürebilecek kapasitesi mevcut koşullarda sınırlıdır.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma,
Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasal krizin niteliğini, yaygın olarak ileri
sürüldüğü gibi bir yönetim ya da başarım krizi olarak değil, esas olarak bir
siyasal meşruluk krizi olarak ele almıştır. Çalışmanın temel savı, seçimlerin
düzenli biçimde yapılmasının, demokratik meşruluk üretimi için tek başına
yeterli olmadığı, hukuk devleti ilkesi, siyasal yarışmanın eşitliği ve
toplumsal rıza gibi normatif ve kurumsal koşulların aşınması durumunda,
seçimlerin meşruluk üretme kapasitesinin ciddi biçimde zayıfladığıdır.
Bu çerçevede
geliştirilen çözümleme, Türkiye’deki mevcut rejim yapısının “kusurlu demokrasi”
ya da “otoriterleşen demokrasi” gibi tanımlarla ancak sınırlı ölçüde
açıklanabildiğini göstermektedir. Bu kavramlar, seçimsel ve kurumsal boyutları
kısmen aydınlatsa da toplumsal rızanın aşınması ve normatif meşruluk kaybı gibi
belirleyici unsurları yeterince kavrayamamaktadır. Türkiye örneğinde ortaya
çıkan tablo, seçimlerin varlığını sürdürdüğü, ancak bu seçimlerin, hukuk
devleti ve eşit yarışma koşullarıyla desteklenmediği bir siyasal düzeni işaret
etmektedir. Bu durum, iktidarın biçimsel olarak yeniden üretilebilmesine
karşın, toplumsal ve normatif düzeyde meşruiyetinin aşındığı bir siyasal yapı
yaratmaktadır.
Çalışma, “yarışmacı
otoriterlik” kavramının Türkiye’deki siyasal uygulama biçemini açıklamada
önemli bir çözümleyici katkı sunduğunu, ancak bu katkının sınırlı olduğunu da
ortaya koymuştur. Bu kavram, iktidarın devlet aygıtı ve kaynakları üzerindeki üstünlüklerini
ve siyasal yarışmanın eşitsizliğini görünür kılmakta, buna karşılık, iktidarın
toplumsal kabul ve haklılık zeminini neden giderek kaybettiğini açıklamakta
yetersiz kalmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan kriz, yalnızca yarışmanın
bozulmasıyla değil, aynı zamanda meşruluğun normatif dayanaklarının
çözülmesiyle özellik kazanmakladır.
Bu bağlamda
muhalefetin, özellikle CHP’nin, iktidarın meşruluğunu sorgulayan söylemi özel
bir inceleme konusu olarak ele alınmıştır. Çalışma, muhalefetin kullandığı
meydan okuma, teşhir ve zaman zaman vulgarlaşan siyasal dilin, meşruluk krizini
derinleştirmekten çok yüzeyselleştirdiğini ileri sürmektedir. Bu dil, kısa
vadede görünürlük ve duygusal seferberlik sağlasa da toplumu siyasal bir özne durumuna
getirecek kurucu bir anlatı üretmekte yetersiz kalmaktadır. Sonuç olarak,
toplum çoğu zaman etkili bir siyasal aktör olmaktan çok krizi izleyen ve
yorumlayan edilgin bir konuma itilmekte ve meşruluk kaybı savı geniş bir
toplumsal baskıya dönüşememektedir.
Çalışmanın
ulaştığı temel sonuçlardan biri, Türkiye’de meşruluğunu önemli ölçüde
aşındırmış bir iktidarın, yalnızca parlamenter ve seçimsel mekanizmalar yoluyla
zorlanmasının olanaklı olmadığıdır. Meşruluk krizinin siyasal sonuç üretmesi,
ancak geniş bir toplumsal seferberlik ve normatif temelli, kurucu bir siyasal
anlatı ile olanaklıdır. Bu anlatının yokluğunda, seçim çağrıları, mitingler ve yinelenen
söylemler, iktidarın meşruluğunu eylemli olarak sınırlandıran bir güce
dönüşememektedir.
Sonuç olarak
bu çalışma, Türkiye’deki siyasal krizi, geçici yönetim sorunlarının ya da
teknik aksaklıkların ötesinde, demokratik meşruluğun yapısal olarak aşınması
üzerinden okumayı önermektedir. Bu bakış açısı, hem mevcut rejim tartışmalarına
kavramsal bir derinlik kazandırmakta hem de muhalefetin stratejik sınırlarını
görünür kılmaktadır. Meşruluk krizinin varlığı tek başına siyasal dönüşüm
üretmemekte ve bu krizin toplumsal ve siyasal bir güç durumuna gelmesi, ancak
kurumsal, söylemsel ve toplumsal düzeylerin birlikte dönüştürülmesiyle olanaklı
olabilmektedir.
Kaynakça
Arendt, H.
(1969). On Violence. New York: Harcourt, Brace ve World.
Dahl, R. A.
(1971). Polyarchy: Participation and Opposition. New Haven: Yale University
Press.
Diamond, L.
(1999). Developing Democracy: Toward Consolidation. Baltimore: Johns Hopkins
University Press.
Diamond, L.
(2008). The Spirit of Democracy: The Struggle to Build Free Societies
Throughout the World. New York: Times Books.
Easton, D.
(1965). A Systems Analysis of Political Life. New York: Wiley.
Esmer, Y.
(2010). Türkiye’de toplumsal değerler ve siyasal tutumlar. https://www.academia.edu/9620697/T%C3%BCrkiye_De%C4%9Ferler_Atlas%C4%B1_2012
Flinders, M.
(2012). Defending Politics: Why Democracy Matters in the Twenty-First Century.
Oxford: Oxford University Press.
Geertz, C.
(1980). Negara: The Theatre State in Nineteenth-Century Bali. Princeton:
Princeton University Press.
Gramsci, A.
(1971). Selections from the Prison Notebooks (Q. Hoare ve G. Nowell Smith,
Eds.). New York: International Publishers.
Habermas, J.
(1996). Between Facts and Norms: Contributions to a Discourse Theory of Law and
Democracy. Cambridge, MA: MIT Press.
Levitsky,
S., ve Way, L. A. (2010). Competitive Authoritarianism: Hybrid Regimes after
the Cold War. Cambridge: Cambridge University Press.
Lipset, S.
M. (1959). Some social requisites of democracy: Economic development and
political legitimacy. American Political Science Review, 53(1), 69–105.
Öniş, Z., ve
Kutlay, M. (2017). Rising powers in a changing global order: The political
economy of Turkey in the age of BRICS. https://www.researchgate.net/publication/254969894_Rising_Powers_in_a_Changing_Global_Order_The_Political_Economy_of_Turkey_in_the_Age_of_BRICs
Schedler, A.
(2006). The logic of electoral authoritarianism. In A. Schedler (Ed.),
Electoral Authoritarianism: The Dynamics of Unfree Competition (pp. 1–23).
Boulder: Lynne Rienner. https://www.degruyterbrill.com/document/doi/10.1515/9781685857479-003/html?srsltid=AfmBOooNIR32ofQBhJZV6CaBBGQMt6hpSqM6PpVCs_2F8234IthzU3EI
Weber, M.
(1978). Economy and Society (G. Roth ve C. Wittich, Eds.). Berkeley: University
of California Press.
Yılmaz, İ.
(2020). Competitive authoritarianism in Turkey: The case of the AKP. Southeast
European and Black Sea Studies, 20(2), 265–287.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder