Depremler ve Nedenleri: Kurumsal İhmalden
Yapısal Felakete
Prof. Dr.
Firuz Demir Yaşamış
Öz
6 Şubat 2023 depremleri, Türkiye’de
devlet kapasitesinin, kamu yönetiminin ve toplumsal güvenin sınandığı en kritik
olaylardan biridir. Bu çalışma, deprem kaynaklarının yönetimi, mevzuat
uygulamaları, merkezi ve yerel yönetimlerin rolü, yüklenicilik sistemi,
yarı-kamusal kurumlar ve mali yüklerin dağılımını inceleyerek, depremin
toplumsal ve kurumsal boyutlarını ortaya koymaktadır. Çözümlemeler, mali
kaynakların toplanmasına karşın etkilin bir risk azaltma stratejisinin
uygulanmadığını, imar afları ve mevzuat olağan dışılıklarının güvenli yapı
üretimini engellediğini göstermektedir. Yerel yönetimler ve yükleniciler,
kurumsal çöküşün hızlanmasında katalizör rol oynamış ve afet sonrası yardım
dağıtımındaki eşitsizlik ve güvenlik boşlukları devletin kapasite eksikliğini
görünür kılmıştır. Sonuçlar, kaynak yönetimi, hukuksal düzenlemeler ve afet
hazırlık kapasitelerinin acil olarak güçlendirilmesi gerekliliğini
vurgulamaktadır.
Anahtar Kelimeler:
6 Şubat Depremleri, Deprem Yönetimi, Devlet
Kapasitesi, İmar Barışı, Yüklenicilik Sistemi, Afet Maliyesi, Kamu Yönetimi, Risk
Azaltma, Afet Sonrası Yardım, Kentsel Dönüşüm
Abstract
The February 6, 2023 earthquakes represent a critical test of state
capacity, public administration, and societal trust in Turkey. This study
examines the management of earthquake resources, legislative practices, the
roles of central and local governments, the contractor system, semi-public
institutions, and the distribution of financial burdens, highlighting the
social and institutional dimensions of the disaster. The analysis reveals that
despite the mobilization of financial resources, effective risk mitigation
strategies were not implemented; zoning amnesties and legislative exceptions
hindered the production of safe buildings. Local governments and contractors
acted as catalysts for institutional failure, while post-disaster inequities in
aid distribution and security gaps exposed the state’s limited capacity. The
study emphasizes the urgent need to strengthen resource management, legal
frameworks, and disaster preparedness capacities.
Keywords: February 6 Earthquakes, Disaster Management, State
Capacity, Zoning Amnesty, Contractor System, Disaster Finance, Public
Administration, Risk Mitigation, Post-Disaster Aid, Urban Reconstruction
GİRİŞ
1999’da yaşananlar sadece bir felaket
değil, devasa bir dersti: Bilim insanları “İstanbul ve çevresi için büyük
deprem geliyor” dedi. Yapı stokunun ne kadar kötü olduğu ortaya çıktı.
Denetimsizlik, rant, kaçak yapılaşma herkesin gözü önüne serildi. Yani Türkiye,
neyle karşı karşıya olduğunu biliyordu. AKP’nin iktidarda kaldığı 21 yıl, afet
riskini azaltmak için kentleri güçlendirmeye, yapı stokunu yenilemeye, denetimi
bağımsızlaştırmaya ve bilimi merkeze almaya fazlasıyla yetecek bir süredir. Ama
gerçekte ne oldu?
Bu sorgulamada “ihmal” kelimesi
yetersiz kalmaktadır, çünkü bazıları güçlü siyasa tercihleriydi. İmar Barışı
ile kaçak ve güvensiz yapılar yasal duruma getirildi. “Devlet seni affetti”
denildi. Depremde yıkılacağı bilinen binalar bilinçli şekilde riskli bırakıldı.
Bu, tercih teknik olarak şu anlama geliyordu: “Deprem olursa bedelini insanlar
ödesin.” Yapı denetim sistemi kağıt üstünde vardı ama gerçekte yükleniciye
bağlıydı. Yapı denetim şirketleri denetlediği yapıdan para alıyordu, bağımsız
değildi. Rant odaklı kentleşme tüm hızıyla sürüyordu. Fay hatları üstüne
şehirler, tarım arazilerine toplu konutlar, planlama değil, beton ekonomisi
kuruluyordu.
Deprem doğaldı fakat on binlerce
insanın ölümü doğal değildi. Aynı büyüklükte depremleri yaşayan ülkelerde
binalar ayakta kalıyor, insanlar enkaz altında günlerce kalmıyordu ve kentler
bu ölçekte yok olmuyordu. Bu yüzden 6 Şubat bir “afet” değil sadece, siyasal
amaçlı yönetim tercihlerinin sonucuydu. En ağır hata ise hesap verilmemesi oldu.
Belki de en yıkıcı olan gerçek sorumluların yargılanmaması, aynı sistemin devam
etmesi ve “kader” söylemiyle siyasal sorumluluğun örtülmesi idi. Aynı hatalar yinelenebilir
oldu. Bu aslında sorun “siyaset tartışması” sorunu değil, yaşam hakkı sorunuydu.
6 ŞUBAT’A GİDEN
SÜREÇTE HATALAR VE YANLIŞLIKLAR ENVANTERİ
Stratejik düzeyde yani Devlet siyasası
düzeyinde hatalar yapıldı. Deprem riski bilinmesine karşın alınması gereken
önlemler ertelendi. 1999’dan bu yana hangi fayların kırılacağı, hangi
şehirlerin riskli olduğu ve hangi yapı tiplerinin ölümcül olduğu biliniyordu.
Buna karşın deprem, sürekli “gelecekteki bir sorun” olarak ertelendi. Bilgiye karşın
hareketsizlik büyük bir hata oldu.
Afet riski öncelik olmaktan çıkarıldı.
Bütçe ve kaynaklar afet risk azaltmaya değil büyük altyapı, saygınlık ve rant
projelerine aktarıldı. Deprem seçim gündemi olmadı ve ulusal güvenlik sorunu
olarak görülmedi. Yanlış önceliklendirme büyük bir hata oldu.
Pek çok yasal ve kurumsal hatalar
yapıldı. 2018 ve sonrası çıkarılan imar afları ve imar barışı en başta
gelenleriydi. Bu yasal düzenlemeler kritik bir kırılma noktası oluşturdu. Kaçak
ve mühendislik hizmeti almamış yapılar affedildi. “Yıkılabilir” binalar
meşrulaştırıldı. Devlet riskin farkında olarak sorumluluğu vatandaşa devretti.
Bilinçli risk artırımı oldu ama bu bir ihmal değil, etkili siyasal karardı.
Çarpık bir yapı denetim sistemi kuruldu.
Yapıyı denetleyen şirket parasını yükleniciden alıyordu. Denetçi denetlediği
yapıya ekonomik olarak bağımlı idi. Bu sistemde gerçek denetim olamayacağı
açıktı. Kâğıt üzerinde “uygunluk” üretilir oldu. Sahte güvenlik mekanizması kurmak
büyük bir hata oldu.
Mevzuat sürekli olarak esnetildi. Kat
artışları, plan değişiklikleri ve “geçici” afların kalıcılaşması acı sonun
başlangıcı oldu. Deprem güvenliği ayrıcalıklarla ve yönetmelik delikleriyle boşaltıldı.
Hukuksal esnetme ve aşındırma büyük hata oldu.
Şehircilik uygulamalarında ve yapılaşma
süreçlerinde hatalar yapıldı. Fay hatları ve zemin gerçeği yok sayıldı. Bilinen
fayların üstüne yerleşim yerleri kuruldu. Zayıf zeminlere yüksek katlı yapılar yapılmasına
izin verildi. Yerel jeoloji raporları dikkate alınmadı. Bilime aykırı planlama büyük
hata oldu.
Mevcut yapı stoku güçlendirilmedi. Riskli
binalar saptandı ama zorunlu güçlendirme çalışmaları yapılmadı, finansman
modelleri geliştirilmedi ve insanlar kaderine bırakıldı. Önleyici müdahaleden
kaçınmak büyük hata oldu.
Depreme ön hazırlık planlamaları ve
müdahale çalışmaları yetersiz oldu. Afet hazırlık kapasitesinin zayıflatıldı. Arama-kurtarma
kapasitesi sınırlı kaldı. Yerel yönetimlerle eş güdüm yetersizdi. Askeri ve sivil kapasiten devreye geç girdi.
Kurumsal zayıflık büyük hata oldu.
İlk saatlerdeki eş güdüm kaybı kritik
sonuçlar doğurdu. En kritik 48 saatte iletişim
çöktü, yardım gecikti ve enkaz altında insanlar yalnız kaldı. Yönetsel çöküş büyük
hata oldu.
Hesap verebilirlikte hatalar yapıldı. Sorumluluklar
dağıldı ve belirsizleşti: Gerçek karar vericiler görünmez kaldı. Sorumluluk
yüklenicilere, “kader” söylemine ve bireysel hatalara indirildi. Siyasal
sorumluluğun yadsınması büyük hata oldu.
En temel yanlışlık ise depremin bir “doğal
afet” olarak anlatılması oldu. Deprem doğaldı ama bu ölçekte yıkım siyasal ve
yönetseldi. Bu denklem açıkça kurulmadığı sürece aynı sistem devam edecekti ve aynı
sonuçlar yinelenecekti. Gerçeğin çarpıtılması büyük hata oldu.
Yukarıda sıralananlar birer suçlama
değildir. Bir kayıt defteri oluşturmak için kullanılan malzemelerdir.
MEVZUAT
DEĞİŞİKLİKLERİNİN FELAKETE KATKILARI (1999 SONRASI VE ÖZELLİKLE 2002–2023 DÖNEMİ)
İmar barışı ve yapı kayıt belgesi sistemiyle
(2018) ruhsatsız, kaçak, mühendislik hizmeti almamış yapılar affedildi. Depreme
dayanıklılık koşul ol maktan çıkarıldı. Sadece bildirim ve ücretle yasal statü
verildi. Yıkılma olasılığı bilinen yapılar sistem içine alındı. Risk haritaları
ve saptamalar hukuksal olarak geçersizleşti. Devlet, “bu bina güvensiz” deme
yetkisini eylemli olarak kaybetti. Sonuç olarak depremde yıkılan çok sayıda
bina imar barışı kapsamındaydı. Bu yaklaşım doğrudan ve bilinçli risk artırımı
niteliği kazandı.
Yapı denetim mevzuatının piyasalaştırıldı.
Yapı denetim firmaları özel sektöre bırakıldı. Denetçinin ücreti, denetlediği yükleniciden
alınır duruma geldi. Kamu, denetimden çekildi. Çıkar çatışması yasal duruma
getirildi. Gerçek denetim yerine “imza üretimi” doğdu. Hatalı beton, eksik
donatı, projeye aykırılık görmezden gelindi. Sonuç “yönetmeliğe uygun” görünen
ama eylemli olarak çürük yapılar oldu. Sistemli denetim zayıflığı yaratıldı.
Afet Riski Altındaki Alanlar Yasası
(6306) başka bir risk alanı oldu. “Kentsel dönüşüm” adıyla riskli alanlar
belirlendi. Ama uygulama güçlendirme yerine yık-yap odaklı oldu. Rant değeri
yüksek alanlara yoğunlaştı. Gerçekten riskli ama düşük rantlı bölgeler dönüşüm
dışı kaldı. İnsanlar güvensiz binalarda yaşamaya devam etti. Dönüşüm, güvenlik
değil piyasa mantığıyla yürüdü. Sonuç olarak deprem riskiyle dönüşüm siyasası
örtüşmedi. Yanlış hedefleme riski artırdı.
Planlama ve imar yetkilerinin merkezileştirildi.
Bakanlıklara yerel planları göz ardı etme yetkisi verildi. “Kamu yararı”
gerekçesiyle plan değişiklikleri kolaylaştı. Fay, zemin, altyapı itirazları
etkisizleşti. Yerel jeoloji ve zemin bilgisi dışlandı. Bilimsel itirazlar yönetsel
kararlarla bastırıldı. Fay hatları ve zayıf zeminler göz ardı edildi. Sonuç bilime
karşın yapılaşma hukuksal olarak olanaklı oldu. Bilimsel denetimin devre dışı
bırakılması riski artıran önde gelen etmen oldu.
Sürekli “geçici” af ve olağan dışılık
kültürü yaratıldı. İmar afları olağan dışı olmaktan çıktı. “Nasıl olsa
affedilir” beklentisi yerleşti. Mevzuatın caydırıcılığı yok oldu. Kurala uyan
cezalandırıldı. Kurala uymayan ödüllendirildi. Güvensiz yapılaşma akılcı tercih
durumuna geldi. Sonuç olarak riskli yapı üretimi süreklilik kazandı. Hukuksal
ahlak çöküşü riski artırdı.
Afet yönetimi mevzuatında hazırlık boyutu
zayıflatıldı. Mevzuat ağırlıkla “müdahale” odaklı kaldı. Risk azaltma, önleyici
tedbirler bağlayıcı kılınmadı. Yerel yönetimlerin kapasitesi güçlendirilmedi. Deprem
öncesi hazırlıklar kağıt üzerinde kaldı. İlk saatlerde eş güdüm çöktü. Müdahale
gecikti, kayıplar arttı. Sonuç olarak felaket yönetimi, kriz anına bırakıldı.
Önleyici devletin yokluğu riski artırdı.
Hukuksal dil sorumluluğu dağıttı. Mevzuatta
sorumluluk parçalı, muğlak ve zincirleme duruma getirildi. Son karar verici
belirsizleştirildi. Hesap sorulamazlık doğdu. Sistem kendini yeniden üretti. Aynı
kararlar yinelendi. Sonuç olarak hata yapan değil, enkaz altında kalan bedel
ödedi. Cezasızlık rejimi riski artırdı.
6 Şubat’taki yıkım, mevzuata karşın
değil, mevzuat sayesinde bu ölçekte gerçekleşti. Deprem doğaldı, ama hangi
binaların yıkıldığı, kaç kişinin öldüğü, yardımın ne kadar geciktiği hukuksal
ve siyasal tercihlerle belirlendi.
DEPREM FELAKETİNE
GİDEN YOLDA RANT MEKANİZMALARI VE YOLSUZLUK BİÇİMLERİ ENVANTERİ
Rant kurumsallaştı. İnşaat sektörü
ekonomik büyüme modeli yapıldı. Ekonomi uzun süre üretim, sanayi ve teknoloji yerine
inşaat üzerinden döndürüldü. İnşaat demek hızlı para, siyasal sadakat ve toplumsal
görünürlük kazanmak demek oldu. Çok, hızlı ve ucuz bina üretimi özendirildi. Güvenlik
maliyet olarak görüldü. Beton kalitesi, donatı, işçilik baskılandı. Sonuç
olarak deprem, ekonomik modelin zayıf noktasını patlattı.
Planlama zerinden rant alanları
yaratıldı. İmar planı değişiklikleriyle değer transferi öngörüldü. Bir imza ile
kat sayısı arttı, yoğunluk yükseldi ve arsa değeri katlandı. Bu artış kamuya
değil, sınırlı kişi ve şirketlere aktı. Taşıyamayacağı yük binalara bindirildi.
“Zemin–yapı uyumu” bozuldu. Mevcut yapılar “gizli risk” durumuna geldi. Sonuç
olarak aynı bina, aynı zemin fakat daha fazla ölüm gerçekleşti.
Fay hattı, zemin özellikleri ve çevresel
sorunlara ilişkin itirazlar bastırıldı. Bilimsel raporlar “kamu yararı”
gerekçesiyle etkisizleştirildi. Dava açanlar “yatırım düşmanı” ve “engelleyici”
ilan edildi. En riskli alanlar en yoğun yapılaşan alanlar oldu. Bilim, rantın
önünde engel sayıldı. Sonuç olarak deprem, bilim dışı kararların faturası oldu.
Yapım sürecinde yolsuzluklar çok büyük
bir etmen olarak ortaya çıktı. “Yüklenici–denetçi–yönetim” şeytan üçgeni
oluştu. Denetçi yükleniciden para alıyordu. Yerel yönetim yapım ve oturma izni
veriyordu. Herkes herkesle ekonomik bağ içinde idi. Eksik beton, yetersiz
demir, projeye aykırı imalat ve “Görmedim–imzaladım” düzeni oluştu. Sonuç
olarak yıkılan binalar, tekil hata değil seri üretim ürünü niteliği kazandı.
Kamu ihalelerinde saydamlık sorunu
oluştu. Büyük konut projeleri sınırlı sayıda yandaş firmaya benzer yöntemlerle
verildi. Denetim ve hesap verebilirlik zayıfladı. Kalite değil hız ve siyasal sadakat
öne çıktı. Riskli yapılaşma ölçek kazandı. Sonuç olarak sorun “çürük bina”
değil, “çürük sistem” oldu.
İmar afları rantın sigortası durumuna
geldi ve kaçak yapılaşma ödüllendirildi. Kaçak bina yapan cezalandırılmadı, affedildi.
Kurala uyan maliyet üstlendi ve ekonomik yarışma dışında kaldı. En riskli
yapılar kalıcılaştı. Güvensiz üretim akılcı duruma geldi. Sonuç olarak deprem,
affedilmiş suçların sonucu oldu.
Siyasal bağlantılar ve cezasızlık “dokunulmaz”
yükleniciler yarattı. Büyük felaket sonrası bile birçok sorumlu yargılanmadı, bazıları
kaçtı ve bazı dosyalar sürüncemede kaldı. Caydırıcılık tümüyle yok oldu. Aynı
aktörler üretime devam etti. Sonuç olarak cezasızlık, bir sonraki depremin
zeminini hazırladı.
En temel mekanizma ise rantın, yaşam
hakkının önüne geçmesi oldu. Sistem “bina ayakta kalmasa da ekonomi dönsün”
dedi. Ama deprem ekonomi döner, insan ölür dedi. Bu tercih, on binlerce insanın
yaşamına mal oldu.
6 Şubat’ta çöken sadece binalar değil,
rant, yolsuzluk ve cezasızlık üzerine kurulu bir yapılaşma rejimiydi.
DEPREM FELAKETİNE
GİDEN YOLDA OY ALMA KAYGISININ YOL AÇTIĞI HATALAR
Kısa vadeli oy sağlama amacı uzun vadeli
risk yaratmak anlamına geldi. Popülist tercihler, güvenliğin önüne geçti. Seçmen
memnunluğu bina güvenliğinden, bilimsel planlamadan ve risk azaltmadan daha öncelikli
kılındı. “Yıkalım, güçlendirelim” demek oy kaybettirir, “affedelim, görmezden
gelelim” oy kazandırır ilkesi güç kazandı. Sonuç olarak risk ertelendi, bedel
depremde ödendi.
İmar afları oy için sözleşme olarak
görüldü. İmar barışı bir şehircilik aracı değil, siyasal araçtı. Milyonlarca
kaçak yapı sahibi olası seçmen olarak görüldü. Af hukuksal değil, siyasal bir
jest olarak sunuldu. “Bu bina yıkılabilir” demek yerine “Devlet senin yanında”
denildi. Sonuç olarak Devlet, riskin üstünü oy uğruna örttü.
Yerel yönetimlerin yerel seçim devingenleri
yıkıcı rol oynadı. “Belediye–seçmen–yüklenici şeytan üçgeni” kuruldu. Belediye ruhsat
verir, göz yumar oldu. Yüklenici hızlı ve ucuz üretir oldu. Seçmen kısa vadede
ev, kat ya da kira kazandı. Kimse “hayır” demek istemedi. Güvensiz yapılaşma
toplumsal görüş birlikteliğine dönüştü. Sonuç olarak risk sandıkta meşrulaştı.
Kötü haber oy kaybettirir savıyla bilimin
siyasete bağlı kılındı. “Bu şehir riskli”, “Bu bina yıkılmalı” ve “Bu alan
boşaltılmalı” gibi cümleler ertelendi, yumuşatıldı ve duyulmaz kılındı. Gerçekler
saklandı. Seçmen korunmadı, oyalandı. Sonuç olarak deprem, bastırılan bilimsel bilginin
geri dönüşü oldu.
Deprem sonrasındaki dil bile oy hesabıyla
kuruldu. Sorumluluk almayan söylem biçemi ortaya çıktı. “Kader”, “Asrın
felaketi” ve “İlk kez oldu” gibi dilsel söylemler öfkeyi dağıtmak ve siyasal
bedeli azaltmak için kullanıldı. Hesap sorma duygusu bastırıldı. Sistem
sorgulanmadı. Sonuç olarak aynı hataların yinelenmesine ortam hazırlandı.
Gerçek kırılma noktası ise seçmenlerin
yurttaş olmaktan çıkarılması oldu. Seçmen hak talep eden değil, korunan,
affedilen, yönetilmesi gereken kitleye dönüştürüldü. Deprem güvenliği kamusal
hak olmaktan çıktı ve siyasal pazarlık konusu oldu. Sonuç olarak yaşam hakkı,
oy hesabına bağlı kılındı.
6 Şubat’a giden yolda en belirleyici etmen
bilimin değil, sandığın belirleyici olmasıydı. Deprem öldürmedi. Oy kaybetmemek
için alınmayan kararlar öldürdü.
YEREL
YÖNETİMLERİN KATALİZÖR ETKİSİ
Yerel yönetimler merkez–yerel İlişkisinde
yanlış siyasaların alandaki uygulayıcısı oldular. İmar afları, plan
esneklikleri ve denetim zayıflıkları bu yanlış uygulamaların önde gelen
örnekleri oldu. Siyasa merkezde belirlendi ama yapım izni veren, kat artışını
onaylayan ve oturma iznini imzalayan belediyeydi. Merkezde yapılan hatalar,
yerelde betona dönüştü.
Yapım ve oturma izinleri
mekanizmasında “olur” vermeden hiçbir bina ayakta kalamazdı. Projeye aykırı
yapılar, eksik denetlenen binalar ve zeminle uyumsuz yapılar kağıt üzerinde
“uygun” duruma getirildi. Güvensiz yapılar hukuksallık kazandı. Risk, yönetsel
imzayla görünmez kılındı. Sonuç olarak depremde yıkılan birçok bina, belediye
onaylıydı.
“Seçmeni üzmemek” refleksi yerel siyaset
ve oy dengesi için kullanıldı. Kaçak kata göz yumuldu. Plan dışı yapılaşma hoşgörüyle
karşılandı. Yıkım kararları ertelendi. Çünkü yıkım oy kaybı demekti. Sert
denetim tepki yaratacaktı. Merkezdeki popülizm, yerelde somut riske dönüştü.
Yüklenici–Belediye yakınlığı yerel
düzeyde kurulan çıkar ilişkileri yarattı. Aynı yükleniciler sürekli iş aldı. Yerel
siyasetle ekonomik bağlar kuruldu. Denetim “tanıdık” ilişkileriyle yumuşadı. Kalitesiz
üretim hızlandı. Aynı hatalar şehir genelinde yinelendi. Sonuç olarak çöküş,
bireysel değil yerel ölçekte seri bir süreç oldu.
Bilimsel uyarılar bastırıldı ve yerel
uzman raporlarının etkisizleştirildi. Jeoloji mühendisleri, şehir plancıları ve
akademik raporlar “yatırımı engelliyor” denilerek devre dışı bırakıldı. Fay ve
zemin riskleri yerelde yok sayıldı. Bilim, belediye kapısından geri döndü.
Afet hazırlığında yerel zayıflık afet
planlarının kağıt üzerinde kalması sonucunu yarattı. Toplanma alanları imara
açıldı. Yerel arama-kurtarma kapasitesi yetersiz kaldı. Lojistik ve eş güdüm
planları güncel değildi. Deprem sonrası ilk saatler kaybedildi. Yerel çöküş,
genel felaketi derinleştirdi.
Yerel yönetimler “son fren” olabilirdi
ama çoğu durumda frene basmadılar ve hatta gaza bastılar. Felaketin ölçeği,
yerelde büyüdü.
6 Şubat’ta yıkımın bu ölçekte
olmasının nedeni, merkezi yanlışların yerel yönetimler eliyle
hızlandırılmasıdır. Merkez risk yarattı. Yerel yönetimler o riski mahalleye,
sokağa, binaya taşıdı.
BELEDİYE İÇİNDEKİ
İMAR VE RUHSAT YOLSUZLUKLARI
İzin verme aşamasındaki yolsuzluklar projeye
aykırılığa bilerek göz yumulmasına yol açtı. Statik projede daha az kat, daha
az yük öngörülmüşken, alanda fazla kat, kolon kesimi ve projeye aykırı
betonarme yapıldı. Bunma karşın izin iptal edilmedi ve işlem durdurulmadı. Görerek
görmeme/kayıt dışı hoşgörü yeni yolsuzluk
biçimi oldu. Depreme etkisi ise taşıyıcı sistemlerin zayıflatılması oldu.
“Sonradan düzeltiriz” uygulamaları
yaygınlaştı. İnşaat sırasında aykırılık saptandı
ama mühürleme yapılmadı, yıkım kararı alınmadı ve “oturma izninde bakarız” denildi.
Zamana yayılmış rüşvet/pazarlık yolsuzluk
biçim oldu. Depreme etkisi ise riskli bina tamamlanır, içine insanlar girer.
Oturma izni aşamasındaki yolsuzluklar
bu iznin “en kritik imza”ya dönüşmesi sonucunu yarattı. Oturma izni verilmezse bina
hukuksal olarak eksiktir. Buna karşılık projeye aykırı binalara oturma izni
verilir. Yolsuzluk biçimi oturma izni karşılığında çıkar sağlamaktır. Depreme
etkisi ise çürük binanın “güvenli” kabul edilmesidir.
Denetim raporlarının “kopyala–yapıştır”
niteliğinde olması bir başka temel sorundur. Aynı rapor, aynı ifadeler fakat farklı
binalarda kullanılmaktadır. Yolsuzluk biçimi sahte belge üretimidir. Depreme
etkisi ise gerçek risklerin kayda geçmemesidir.
Parsel bazı plan değişiklikleriyle kat
artışı yolsuzlukları önemli bir etmen olarak ortaya çıkmaktadır. Bir
parsel için emsal artırılmakta, kat sayısı yükseltilmekte ama bilimsel gerekçe bulunmamaktadır.
Böylelikle imar rantı karşılığı ayrıcalık tanımak bir yolsuzluk olarak ortaya
çıkmaktadır. Depreme etkisi ise zemin kapasitesinin üstünde yapı yükü
yaratılmasıdır.
“Komşuya da verdik” savunması sıklıkla
görülen bir hata biçemidir. Birine verilen ayrıcalık, diğerleriyle
meşrulaştırılmakta ve şehir geneline yayılmaktadır. Yolsuzluk biçimi toplu norm
aşındırmadır. Depreme etkisi ise kent ölçeğinde yapısal çöküştür.
Denetim personeli üzerinden dönen yasa
dışı ilişkiler ve belediye teknik personelinin baskılanması üzerinde durulması
gereken bir başka teme olgudur. Uyarı yapan mühendis sürülür, pasif göreve
alınır ama susan korunur. Yolsuzluk biçimi kurumsal susturmadı. Depreme etkisi
açısından önemli olan bilgi yukarı çıkmaz ve risk gizlenir.
“Tanıdık yüklenici” sistemi bir başka
önemli sorunsaldır. Aynı isimler, aynı firmalar ve aynı hatalar sıklıkla ortaya
çıkmaktadır. Yolsuzluk biçimi süreklilik arz eden çıkar ilişkisinin ortaya
çıkmasıdır. Depreme etkisi ise hatalar seri üretim şeklini alır.
Kayıt dışı çıkar türleri vardır. Çıkar sadece para değildir. Nakit rüşvet, arsa/ilişkine,
akraba istihdamı, seçim desteği ve siyasal koruma da sağlanan çıkarlar
arasındadır. Yolsuzluk biçimi ise çok kanallı çıkar ağı oluşturulmasıdır. Depreme
etkisi ise sistemsel çürümedir.
Deprem sonrası ortaya çıkan gerçek ve yıkılan
binaların ortak özelliği ruhsatlı, izinli ve “yasal” ama mühendislik bilimine
aykırı olmalarıdır. Bu sonuç depremdeki yıkımların kaçak bina olmaktan değil belediye
onaylı yolsuzluktan doğması demektir.
6 Şubat’ta yıkılan birçok bina, kaçak
olduğu için değil, belediye içindeki imar ve ruhsat yolsuzlukları sayesinde
ayakta duruyordu. Deprem o binaları yıkmadı. Deprem, belediye masasında yapılan
hataları açığa çıkardı.
YÜKLENİCİLERİN
BİLİNÇLİ YOLSUZLUKLARI: PARA HIRSININ DEPREMDEKİ SOMUT KARŞILIĞI
Bilerek eksik ve yanlış malzeme kullanımı
yüklenicilerin yaptığı en büyük hatadır. Düşük kaliteli beton (bilinçli tercih) projede
C30 olarak yazılıyken, binada C16–C20 dökülen beton bu olgunun temel örneğidir.
Aynı şekilde hazır beton yerine şantiye karışımı ve denetimsiz üretim bir başka
örnek olarak verilebilir. Bu yaklaşım bilinçli yolsuzluk demektir maliyet
düşürme amacıyla taşıyıcı sistemi zayıflatmak demektir. Depremde kolon ve
kirişlerin ilk sarsıntıda göçmesi sonucunu yaratacaktır.
Donatıdan ve özellikle demirden çalma
en fazla görülen yanlış uygulamadır. Projede belirtilenden daha ince demir, daha
seyrek etriye ve kolon–kiriş birleşimlerinde eksik donatı kullanmak bu bağlamda
özellikle vurgulanmak gerekir. Demiri “görünmeyen yerden” eksiltmek bilinçli
yolsuzluktur. Depremde binalar gevrek şekilde kırılır.
Beton–demir uyumsuzluğu, yanlış
bağlama, yetersiz bindirme boyu ve standart dışı işçilik bir başka önemli
yüklenici hatasıdır. Usta ve mühendis maliyetinden kaçınmak bilinçli yolsuzluktur. Depremdeki etkisi taşıyıcı
sistem bütünlüğünün yok olmasıdır.
Yüklenicilerin bir başka hatası proje
ve zemin gerçeğini bilerek çiğnemeleridir. Zemin etüdünü formaliteye indirmek
özellikle yapılan yanlıştır. Kopyala–yapıştır şeklinde hazırlanan zemin
raporları ile parsel gerçekliğiyle uyuşmayan veriler zemin iyileştirme
maliyetinden kaçmak yoluyla yapılan bilinçli yolsuzluktur. Depreme etkisi ise zayıf
zeminde yapılacak ağır yapıların toplu göçmeye neden olmasıdır. Keza, taşıyıcı
sistemle oynamak, kolon kesmek, dükkan için taşıyıcıyı zayıflatmak ve sonradan
yapılan tadilatlara göz yummak da yüklenicilerin başta gelen yanlışlıklarıdır. Ticari alanı büyütme hırsı da bilinçli
yolsuzluktur. Depreme etkisi “Pancake” çökme tipi yaratmasıdır.
Yükleniciler kat artışı ve kaçak inşaat
bilincine sahip olmalarına karşın binanın taşıyamayacağı katı bilerek çıkma
isteği gösterebilmektedir. Statik hesabın üstünde kat ve “sonradan affedilir”
beklentisi en önemli yüklenici beklentisi olabilmektedir. Rantı en üst düzeye
çıkarma amacı bilinçli yolsuzluktur. Depreme etkisi aşırı
yük ve sistemli çöküştür.
Denetimi satın alma ve yapı denetim
firmalarıyla anlaşma da sık görülen yanlış uygulamalar arasındadır. Denetçi alana
gelmez, raporu ofisten yazar. Denetimi formaliteye çevirme bilinçli yolsuzluktur. Depreme etkisi hatalar
düzeltilmeden binanın bitmiş kabul edilmesidir.
Yüklenicilerin belediyeyle “sorun
çözme” ilişkisi de bu bağlamda önemli etmendir. Aykırılıkların saptanması,
para/çıkar sağlanması, kapatma işlemlerinin yapılmaması, mühürlenmesi gereken
şantiyenin devam etmesi verilebilecek örnekler arasındadır. Kamu gücünü
etkisizleştirme bilinçli yolsuzluktur. Depreme
etkisi ise riskli binanın hukuksallık kazanmasıdır.
İnsan yaşamını bilerek ikinci plana atma
ve “deprem olursa biz burada olmayız” anlayışı “sat, çık ve sorumluluğu
başkasına bırak” yaklaşımının benimsenmesine yol açmaktadır. Kârı al ve riski
devret bilinçli yolsuzluktur. Depreme etkisi bedeli
masum insanların ödemesidir.
Deprem sonrası ortaya çıkan gerçek ise
aynı yüklenici, aynı sonuç şeklinde ortaya çıkmaktadır. Birden fazla binası
yıkılan yüklenicilerin sayısı çoktur. Aynı teknik hatalar ve aynı “rastlantılar”
yaşanmaktadır. Bu sonuç uygulamanın bir hata olmadığını ve bir iş
modeli niteliği kazandığını göstermektedir.
6 Şubat’ta çöken binaların çoğu, doğa
yüzünden değil, yüklenicilerin bilinçli para hırsı yüzünden çöktü. Eksik beton
daha çok kar oldu, eksik demir daha çok ilişkine oldu ve eksik vicdan on
binlerce ölüm oldu.
BİR ANIM
1980’li yılların başında Horasan
depremi oldu. Kış mevsiminde. Hava çok soğuk. Ben UNICEF Türkiye temsilcisi
idim. Bir kamyon çocuk giysisi ve ayakkabısı alarak hemen deprem bölgesine
gittim. Deprem alanına gittiğimde ilginç bir manzara ile karşılaştım. Bütün
evler ve kamu binaları yerle bir olmuştu. Bir de bina ayakta kalmıştı: cami.
Kış, soğuk, enkaz… Her şey yıkılmışken ayakta kalan tek bina: cami. Bu sahne
insanın içine oturuyor. Çünkü bu bir “rastlantı” değil, bir ipucu. Şunu
düşündürüyor insana: Camiler genellikle daha kalın duvarlı, daha az katlı, daha
fazla malzeme kullanılan “ayıp olmasın” diye değil, “yıkılmasın” diye yapılan
yapılardı. Yani rant baskısı daha az, hız baskısı daha az, malzemeden çalma olasılığı
daha düşüktü. O yüzden ayakta kaldılar. Bu tabloyu 40 yıl sonra, 6 Şubat’ta da
gördük. Aynı şehirde, bir bina yerle bir, yanındaki bina ayakta. Fark neydi? İnanç
değil. Niyet. Yaparken “bu bina çökerse kim ölür?” diye sorulup sorulmaması. Horasan’da
gördüğüm o cami, aslında şunu söylüyordu: “İstendiğinde bu ülkede sağlam bina
yapılabiliyor.” Demek ki sorun: bilgi eksikliği değil, teknoloji eksikliği
değil, kader hiç değil. Sorun öncelik. Çocuklar için giysi taşıyan bir insanın
vicdanıyla, beton dökerken demir eksilten bir insanın vicdanı arasındaki fark. Yani
sorun “kamusal bina” da değil. Tek fark, orada malzemeden çalmanın günah
sayılması. Aynı coğrafyada, aynı depremde, aynı teknik olanaklarla ahlaksal
sınır nerede çekildiyse bina orada ayakta kalmış. Horasan’da evler yıkılmış, okul
yıkılmış, kamu binası yıkılmış ama cami ayakta. Çünkü orada çalmaya el gitmemiş.
“Allah görür” denmiş. Vicdan bir fren olmuş. Yani yönetmelik değil, korku
değil, denetim değil, ahlaksal bir eşik çalışmıştı.
6 ŞUBAT
Bu noktada 6 Şubat’a geliyoruz. Betondan
çalmak artık günah değil, “iş bitirme yöntemi” olmuştu. 6 Şubat’ta yaşananları belirli alt
çerçevelerde, ya da sistem çözümlemesi jargonu kullanılırsa alt sistemlerde
incelemek gerekir:
Olgusal Çerçeve: Bilinen
Risk ve Bilinçli Eylemsizlik
Kayda geçmesi gereken gerçek Türkiye’nin
en az 1999’dan beri büyük depremlerin nerede ve nasıl olacağını biliyor
olmasıydı. Bilgi vardı, raporlar vardı, uzman uyarıları vardı. Buna karşın
önleyici siyasalar sistemli olarak ertelendi. Bu bir görüş değil, zaman
çizelgesiyle ispatlanabilir bir olgudur.
Niyet Çerçevesi: Mevzuat
Yoluyla Risk Artışı
Kayda girmesi gereken kritik nokta imar
barışı gibi düzenlemelerin riski azaltmadığı aksine doğrudan artırdığıdır. Bu
düzenlemeler yapılırken yapıların güvensiz olduğu ve deprem olasılığı
biliniyordu. Risk, bilgisizlikle değil, bilinerek büyütüldü.
Yapısal Çerçeve: Rantın
Sistemli Rolü
Kayda girmesi gereken çıplak gerçek inşaat
sektörünün bir ekonomik büyüme ve siyasal sadakat aracı durumuna getirilmiş
olduğudur. Planlama, zemin, mühendislik ikinci plana itilmiştir. Rant, olağan
dışı değil kural olmuştur. Bu bir ahlaksal yargı değil, şehirlerin nasıl
dönüştüğüne bakarak görülebilen bir olgudur.
Uygulama
Çerçevesi Yerel Yönetimlerin Katalizör Rolü
Kayda geçmesi gereken merkezi hükümetin
siyasal tercihleri ve kararlarının belediye imzalarıyla yaşama geçmiş olmasıdır.
Yapım ve oturma izinleriyle plan tadilatları olmadan bu denli yıkım olanaklı
değildi. Yerel yönetimler “son fren” olabilecekken çoğu yerde olmadı. Bu,
sorumluluğu dağıtan değil, zinciri gösteren bir olgudur.
Mekanizma
Çerçevesi: Belediye İçi İmar ve Ruhsat Yolsuzlukları
Kayda girmesi gereken çıplak saptama yıkılan
binaların büyük kısmı izini ve “yasal” olmasıydı. Bu, sorunun kaçak yapı değil,
onaylı çürüme olduğunu gösterir. Bu, deprem sonrası tutanaklarla da görülebilen
bir olgudur.
Eylemci
Çerçevesi: Yüklenicilerin Bilinçli Tercihleri
Kayda girmesi gereken netlik eksik
beton, eksik donatı, zemin raporu sahteciliği ve taşıyıcı sistemle oynamadır. Bunlar
hata değil, bilinçli maliyet düşürme tercihleridir.
Tanıklık
Çerçevesi: Ahlaksal Sınırın Kaybı
Aynı deprem, aynı coğrafya, aynı olanaklar
ama cami ayakta diğer her şey yıkılmış. Olgusal çıkarım şu malzemeden çalmanın
“günah” sayıldığı yerde bina ayakta kalmaktadır. Bu, soyut bir ahlak dersi
değil, gözlemlenmiş bir gerçekliktir.
Siyasal Çerçeve: Oy
Kaygısının Belirleyici Etkisi
Kayda geçmesi gereken nokta alınması
gereken sert önlemlerin ertelenmiş olmasıdır. Yıkım ve güçlendirme kararları
alınmadı. Af ve hoşgörü siyasaları tercih edildi. Sebep oy kaybetmemek idi. Bu,
kararların zamanlamasından okunabilen bir olgudur.
DASK GERÇEĞİ:
TOPLANAN KAYNAK VE KAYBOLAN AMAÇ
DASK (Zorunlu Deprem Sigortası) 1999
Marmara Depremi’nden sonra kuruldu. Gerekçe çok netti: Deprem riskini paylaşmak,
afet sonrası yükü azaltmak ve Devleti hazırlıklı kılmak. Aradan geçen yıllarda milyonlarca
konuttan, milyarlarca lira prim toplandı. Bu yadsınamaz, resmi bir
gerçekliktir. Toplanan bu kaynaklar afet riskini azaltmak için, yapı
güvenliğini artırmak için ve güçlendirme ve önleme için kullanılmadı. Genel
bütçe içinde açık kapatma ve nakit dengeleme amaçlarıyla değerlendirildi. Deprem
için toplanan para, depreme karşı harcanmadı. Sonuç (yorum değil, eylemli
tablo) 6 Şubat’ta DASK vardı, primler ödenmişti ve sistem çalışıyordu ama binalar
yıkıldı, insanlar öldü ve sigorta enkazın altında kaldı. Çünkü sigorta önlemez,
güçlendirme yapmaz ve yaşam kurtarmaz. Önlem alınmadığında sadece hasar sayar. Türkiye,
1999’dan sonra depremi önlemek için değil, depremin faturasını paylaşmak için
bir sistem kurdu. O da felaketi durdurmaya yetmedi. Nafile çaba oldu. Bu olgu,
diğerleriyle nasıl birleşmektedir? Oy kaygısıyla önleme ertelendi. Rant için
güvenlik pahalı görüldü. Mevzuat riski artırdı. DASK “nasıl olsa sigorta var”
rahatlığı üretti. Bu bir hatalar zinciridir. DASK, zincirin son halkası, ama
çoğu zaman mazeret halkası oldu.
DEPREM SONRASINDA
SORUMLU MERKEZİ HÜKÜMET KURULUŞLARININ YTETERSİZLİĞİ
Burada sorun “bir şey yapılmadı” değil,
yapılması gerekenlerin kurumsal olarak yapılamamasıdır.
AFAD: Eş Güdümün
Çöküşü
AFAD, Türkiye’nin afet öncesi hazırlık,
afet anı müdahale ve afet sonrası eş güdüm konularında ana sorumlu kurumudur. 6
Şubat’ta ilk 24–48 saat etkili eş güdüm sağlanamadı, yardım, ekip ve ekipman
sevki gecikti ve yerel kapasite çöktüğünde merkez devreye giremedi. Operasyonel
ve kurumsal kapasite eksikliği yaşandı. En kritik saatlerde, merkezi afet
yönetimi eylemli olarak yoktu.
Bakanlıklar Arası
Eş güdüm Eksikliği
Deprem çok sayıda merkezi kurumu
ilgilendirir. İçişleri, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği, Sağlık, Ulaştırma,
Milli Savunma. Bu kurumlar arasında önceden tanımlı, işler halde ve düzenli
tatbikatlarla sınanmış bir eş güdüm mekanizması yoktu. Parçalı yönetim ve
bütünleşememe ortama egemendi.
Çevre ve
Şehircilik Bakanlığı: Önleyici Rolün İhmali
Bakanlık yapı mevzuatından, denetim
sisteminden ve kentsel dönüşümden doğrudan sorumludur. Riskli yapı stoku biliniyordu
ve haritalanmıştı. Buna karşın zorunlu güçlendirme yapılmadı, riskli binalar
boşaltılmadı ve imar aflarıyla risk büyütüldü. Önleyici kamu devre dışı kaldı.
Merkezi Denetim
Mekanizmalarının İşlevsizliği
Yapı denetim sistemi merkezi mevzuatla
kuruldu ve merkez tarafından düzenlendi. Denetim kâğıt üzerinde kaldı, eylemli
olarak piyasaya terk edildi ve kamu tarafından etkili biçimde denetlenmedi. Devlet
kendi kurduğu sistemi denetleyemedi.
Askeri ve
Lojistik Kapasitenin Geç Devreye Girmesi
Türkiye’nin güçlü bir askeri lojistik
kapasitesi vardır, ancak ilk saatlerde etkin kullanılmadı ve sevk ve konuşlanma
gecikti. Kriz anında karar alma ve yetki kullanma gecikti.
Bilimsel
Kurumların Etkisizleştirilmesi
Üniversiteler, meslek odaları ve uzman
raporları uzun yıllardır uyarılarda bulunuyordu. Bu uyarılar siyasa yapımına
yeterince yansımadı ve bağlayıcı duruma getirilmedi Bilgi yönetime dönüşemedi.
En Temel Kurumsal
Sorun: Merkeziyetçilik ve Sorumluluk Dağınıklığı
Yetkiler merkezde toplandı ama
sonuçlar yerel aktörlere, yüklenicilere ve “doğaya” dağıtıldı. Yetki vardı,
sorumluluk yoktu.
6 Şubat’ta yaşananlar, merkezi
hükümetin depremle ilgili kurumlarının ne önleyici ne de kriz anında etkili
olabildiğini göstermiştir. Bu bir yönetim tercihi değil yapısal bir yetersizlik
tablosudur.
ASKERİ ARAMA VE
KURTARMA KAPASİTESİNİN İLK GÜNLERDE DEVREYE GİRMEMESİ
Türk Silahlı Kuvvetleri ağır lojistik
kapasiteye, mühendislik birliklerine ve arama-kurtarma deneyimine sahip bir
kurumdur. Deprem gibi geniş alanlı felaketlerde dünyada temel uygulama ordunun
ilk saatlerde alana çıkmasıdır. 6 Şubat’ta askeri birlikler özellikle ilk 48–72
saat geniş çaplı arama-kurtarma faaliyetlerine katılmadı. Bu süre, enkaz
altından canlı çıkarma açısından kritik zaman aralığıdır. Bu bir gözlem değil, zaman çizelgesiyle
doğrulanabilir bir olgudur.
Yetki
Kullanımındaki Gecikme
Olağanüstü durumlarda askeri
unsurların kullanımı sivil otoritenin iznine tabidir. Bu izin geç verildi ve sınırlı
kapsamda kullanıldı. Sonuç olarak mevcut kapasite bilinçli olarak tam
kullanılmadı.
Güvenlik
Kaygısının İnsancıl Müdahalenin Önüne Geçmesi
15 Temmuz 2016 sonrası sivil–asker
ilişkileri güvenlik eksenli yeniden düzenlendi. Kriz anlarında askeri
hareketliliğin “kontrol dışı güç” olarak algılanmasına ilişkin kurumsal bir duyarlılık
oluştu. Bu, bir niyet atfı değil, karar alma davranışını etkileyen bir arka
plan olgusudur. Deprem gibi bir insancıl felakette güvenlik refleksi kurtarma
refleksinin önüne geçti. Bu tercih resmi olarak ilan edilmedi ama eylemli
olarak uygulandı.
Sonuç: Geri
Dönülmez Zaman Kaybı
İlk 72 saat binlerce insan enkaz
altında yardım bekledi. Aynı saatlerde ağır iş makineleri, vinçler ve askeri
mühendislik ekipleri alanda yeterince yoktu. Bu bir “keşke” değil,
karşılaştırmalı bir gerçekliktir.
6 Şubat’ta askeri arama-kurtarma
kapasitesinin ilk günlerde etkin biçimde kullanılmaması, güvenlik kaygılarının insancıl
müdahalenin önüne geçtiğini göstermiştir. Bu tercihin bedeli enkaz altında
kaybedilen zamandır. Devlet, depremde yurttaşını kurtarmakta gecikti, çünkü
gücüyle ilgili korkusu, yurttaşın yaşamından daha hızlı davrandı. Bu bir
suçlama değil, tarihe düşülen bir nottur.
Deprem Sonrası
Güvenlik Boşluğu ve Yağma Olgusu
6 Şubat depremlerinden sonra geniş bir
coğrafyada günler boyunca etkili bir kamu güvenliği sağlanamadı. Polis ve
jandarma ya yetersizdi ya da geç konuşlandırıldı. Bu, “asayiş zayıflığı” değil,
bir güvenlik boşluğudur.
Yağma ve
Hırsızlık Vakaları
Deprem bölgelerinde terk edilmiş evler,
yıkılmış ya da hasarlı dükkanlar yağmalandı. Bu durum yerel tanıklıklarla, basına
yansıyan görüntülerle ve resmi açıklamalarla doğrulandı. Bu bir söylenti değil,
belgelenmiş bir gerçekliktir.
Asıl Utanç
Kaynağı Nerede?
Burada kayda geçmesi gereken çok
kritik bir ayrım var: Utanç, yalnızca hırsızlık yapan bireyler değildir. Utanç,
devletin olmadığı bir anın ortaya çıkmasıdır. Çünkü afet anında mülkiyet değil,
can değil toplumsal düzen çöktü. Bu çöküş “Devlet burada mı?” sorusunu ilk kez
bu kadar çıplak duruma getirdi.
Güvenlik Zayıflığının
Zincirleme Etkisi
Güvenlik olmayınca yardımlar aksadı, gönüllüler
çekildi ve insanlar evlerini terk edemedi. Enkaz altında yakını olanlar hem yas
tuttu hem malını korumaya çalıştı. Bu, insan onuruna aykırı bir durumdur.
Toplumsal
Sözleşmenin Askıya Alınması
Depremden sonra Devlet kurtaramadı, koruyamadı
ve düzen sağlayamadı. Bu nedenle yaşanan yalnızca bir asayiş sorunu değil, toplumsal
sözleşmenin geçici çöküşüdür.
Depremden sonra yaşanan yağma olgusu,
toplumun ahlaksal çöküşünü değil devletin yokluğunu göstermiştir. Belki en acı
olanı insanlar, enkazın başında yas tutarken bir yandan da dükkanını, evini,
ekmeğini başkalarından korumak zorunda kaldı. Bu, gerçekten de utanç vericidir.
Ama bireyler için değil, yönetim kapasitesi için.
DEPREM SONRASI
YARDIM DAĞITIMINDA SİYASAL YANDAŞLIK VE AYRIMCILIK OLGUSU
6 Şubat depremlerinden sonra barınma, gıda,
çadır ve konteyner yardımlarının dağıtımı merkezi ve yerel idareler eliyle
yapıldı. Bu, devletin doğrudan sorumluluğudur.
Eşitsiz ve Seçici
Yardım Dağıtımı
Depremden etkilenen iller ve ilçeler
arasında yardımın ulaşma hızı, miktarı ve sürekliliği bakımından belirgin
farklar oluştu. Bu farklar nüfus ve hasar düzeyi ile her zaman açıklanamadı. Eşitsizlik
nesnel ölçütlerle izah edilemedi.
Siyasal Sadakat
Algısının Etkisi
Bazı bölgeler “bizden” ve “karşı” şeklinde
siyasal etiketlerle anıldı. Bu söylem sosyal medyada yerel tanıklıklarda ve siyasal
açıklamalarda yer buldu. Bu, niyet okuma değil, kamusal dile yansıyan bir
olgudur.
Oy Davranışı ile
Yardım İlişkisinin Kurulması
Bazı iller için “bize oy
verdiler/vermediler”, “hak ettikleri yardımı aldılar/almadılar” şeklinde
ifadeler dolaşıma girdi. Afet bağlamında bu tür bir dilin varlığı bile devlet
tarafsızlığının zedelendiğini gösterir.
Yardımın Hak
Olmaktan Çıkıp Lütfa Dönüşmesi
Yardımlar anayasal bir hak olması
gerekirken eylemli olarak siyasal sadakatle ilişkilendirildi. Bu dönüşüm çok
tehlikelidir. Hak lütuf olmakta ve yurttaş minnet borçlusu olmaktadır.
Sonuç: Afette
Bile Tarafsız Olamayan Devlet
Deprem herkesi eşit vurur. Devlet herkese
eşit davranmak zorundadır. Ama yardımlar yurttaşlığa göre değil, siyasal ait
olmaya göre algılandı ve dağıtıldı. Bu algının oluşması bile devlet–toplum
ilişkisine onarılması zor bir zarar verir.
6 Şubat sonrası yardım dağıtımında
ortaya çıkan eşitsizlikler devletin afet anında bile siyasal tarafsızlığını
koruyamadığına ilişkin güçlü bir kanı yaratmıştır. Belki en sarsıcı olanı enkaz
altındaki insanlara yardım oy pusulasının gölgesinde kalmış olmasıdır.
KIZILAY’IN DEPREM
SONRASI ÇADIR SATMASI
Türk Kızılay’ı afetlerde ücretsiz acil
insancıl yardım sağlamakla görevli, kamu yararına çalışan bir kurumdur. Toplumsal
meşruluğu bağışlara, gönüllülüğe ve güvene dayanır.
Deprem Sonrası
Ticari İşlem Gerçeği
6 Şubat depremlerinden sonra Kızılay’a
bağlı bir kuruluş deprem bölgesinde gereksinme duyulan çadırları para
karşılığında sattı. Alıcı başka bir kamu/yarı-kamu kuruluşuydu. Bu bilgi Kızılay
tarafından yadsınmadı, kamuoyuna açıklandı ve “usulüne uygun ticari işlem”
olarak savunuldu
Sorunun Kaynağı
Nerede?
Burada sorun şudur: Afet anında çadır
bir ticari mal değildir, çadır bir yaşam kurtarma aracıdır. Afetin ilk
günlerinde parayla satılan her çadır, geç kurulan her barınak insancıl yardım
ilkesinin çiğnenmesidir.
Güven Kaybı ve
Kurumsal Çöküş
Bu olaydan sonra Kızılay’a yönelik
kamu güveni sarsıldı, bağış çağrıları sorgulanır duruma geldi ve kurumun
“yardım” kimliği tartışmaya açıldı. Bu zarar maddi değil, ahlaksal ve kurumsal
bir zarardır ve giderilmesi çok daha zordur.
Yapısal Sorun:
Yardım Kurumunun Şirketleşmesi
Kızılay yıllar içinde ticari
iştirakler kurdu ve piyasa aktörü gibi davranmaya başladı. Afet anında ortaya
çıkan sorun yardım kurumu refleksi ticari refleksle yer değiştirdi.
Depremde çadır satan bir Kızılay
görüntüsü yalnızca bir yönetim hatası değildir ve Türkiye’de insancıl yardım
anlayışının geldiği noktayı göstermiştir. İnsanlar enkazdan kurtarılmayı
beklerken, yardımın faturası bireylere kesilmiştir.
TOPLANAN
YARDIMLAR
Deprem sonrası toplanan gelirler
konusunda net sayılar çıkarmak hem uluslararası destekleri hem de Türkiye
içindeki bağış kampanyalarını birlikte değerlendirince aşırı büyük rakamlar
ortaya çıkmaktadır. Fakat tam bir toplam resmi tek bir kaynaktan bağımsız ve
kesin olarak verilmiş değildir. Yine de resmi ve güvenilir verilere dayalı
yaklaşık çerçeve aşağıda özetlenmiştir.
Türkiye’de
yapılan ulusal yardım kampanyası
Resmi kaynaklara göre, 6 Şubat depremi
sonrası Türkiye’de televizyon kampanyaları ve kurum bağışlarıyla toplamda
yaklaşık 115,1 milyar TL (yaklaşık 6 milyar dolar) yardım toplandığı açıklandı.
Bunun 85 milyar TL kadarı eylemli olarak toplandı ve AFAD’a ulaştırıldı (2023
sonu itibarıyla). Bu rakam, kamu bankaları, Merkez Bankası, özel şirketler ve
bireysel bağışçıların yükümlenmelerini de kapsamaktadır.
Uluslararası
kaynaklı destekler: Avrupa Birliği ve uluslararası kurumlar
Uluslararası bağış konferanslarında
dünyanın çeşitli ülkeleri, kurumları ve kalkınma bankalarının yükümlenmeleriyle
Türkiye ve Suriye için yaklaşık 7 milyar avro tutarında destek paketi ilan edilmiştir.
Bu, krediler ve bağışların toplam yükümlenmedir. Bu 7 milyar euronun tamamı
doğrudan nakit değildir ve büyük kısmı altyapı ve yeniden yapım projelerine
ayrılmış krediler ve hibelerden oluşmaktadır.
Sivil toplum ve
yardım kuruluşları bağışları
Bazı uluslararası yardım
kuruluşlarının raporlarına göre de “Direct Relief” üzerinden toplam
bağışlar yaklaşık 16,6 milyon USD civarında gelmiştir. “American Red Cross”
gibi kuruluşlar yaklaşık 21 milyon USD toplamıştır. Bu tür rakamlar genellikle daha küçük ölçekli
ama doğrudan insancıl yardıma ayrılan bağışları gösteriyor.
Bölgesel bağışlar
Bazı Körfez ülkeleri tek başına yaklaşık
385 milyon USD civarında bağış sağladığını açıkladı.
|
Çizelge 1: Kısa Özet (Yaklaşık Toplam) |
|
|
Kaynak Türü |
Tahmini Miktar |
|
Ulusal kampanya ve bağışlar (Türkiye) |
Yaklaşık115 milyar TL (yaklaşık6 milyar USD) |
|
Uluslararası yükümlenmeler (AB + uluslararası kurumlar) |
Yaklaşık7 milyar € (yaklaşık7 milyar USD) |
|
Uluslararası STK bağışları (toplu) |
100 milyondan fazla USD (örnek olarak raporlanan) |
|
Bölgesel (ör. Körfez) bağışlar |
Yaklaşık385 milyon USD |
Bu rakamlar birbiriyle çakışabilir. Örneğin
bir bağış hem uluslararası yükümlenme içinde sayılabilir hem STK’lara
dağıtılabilir. Bu yüzden “kesin toplam” çıkarmak zordur.
Net Gerçek
6 Şubat depremi sonrası hem Türkiye
içinde hem uluslararası düzeyde on milyarlarca dolar (milyarlarca TL) tutarında
kaynak toplandı. Ancak bu kaynakların büyük çoğunluğu hala kullanılma biçimi,
dağılımı ve hesap verilebilirliği açısından tartışmalıdır. Bu, yalnızca “para
toplandı” değil, toplanan para ile ne yapılacağı/nerede harcandığı konusunda
kamuoyunda geniş bir tartışma yaratmıştır. Çünkü toplanan kaynak, depremzedeler
için yönlendirilen harcamalardan çok daha yüksek görünmektedir.
500.000 KONUTUN
YAKLAŞIK MALİYETİ
Deprem konutları için genel kabul
gören ortalama brüt alan 100 m² ve net alanın 80–85 m² olduğudur. Belirlenen
kalite ise TOKİ/kamu deprem konutu düzeyi yani ne lüks ne çok düşük kalitedir. Deprem
sonrası malzeme fiyatları, işçilik ve lojistik dikkate alındığında m² başına
maliyet 15.000 – 20.000 TL’dir. Orta değer alınırsa 18.000 TL/m²’dir. Bu rakam altyapı, çevre düzenlemesi, yol,
elektrik, su hariçtir. Toplam yaklaşık maliyet 1.800.000 TL × 500.000 = 900
milyar TL olacaktır.
Altyapı ve sosyal donatı eklenirse, gerçekçi
olmak için altyapı, okul, sağlık birimi, yollar ve kamusal alanlar maliyete
eklenmelidir. Bunlar genelde %20–30 ek maliyet getirir. %25 eklenirse 900 milyar TL × 1,25= 1,125
trilyon TL olacaktır.
Yaklaşık 500 bin deprem konutunun altyapı
ve sosyal donatılar dahil toplam maliyeti 1–1,2 trilyon TL aralığındadır. Dolar
karşılığı (yaklaşık, 1 USD 30 TL
varsayımıyla) 33–40 milyar dolardır
Toplanan bağışlar, vergiler, DASK ve
bütçe kaynakları bu büyüklükte bir yükü tek başına açıklamamaktadır. Yani ya
kaynaklar yetersizdir ya başka alanlara aktarılmıştır ya da maliyetler şişirilmiştir.
“Fark” Nedir?
Önce sayıları yan yana koyalım.
Gereksinim duyulan500.000 konut ve kentsel altyapılardır. Yaklaşık maliyeti 1,0
– 1,2 trilyon TL yani yaklaşık 33–40 milyar USD’dır. Yaklaşık olarak ulusal
bağış kampanyalarından 115 milyar TL, uluslararası bağış ve hibeler (nakde
dönüşen kısmı) yaklaşık 200–250 milyar TL, DASK birikimleri (yıllar içinde) yüz
milyarlarca TL, deprem vergileri (1999’dan beri) çok daha fazlası ve merkezi
bütçe ve borçlanma ve TOKİ kaynakları ise ayrı kalemdir. Toplam olası kaynak 1
trilyon TL’nin altında değil ama tek bir saydam havuzda da yer almamaktadır. Fark,
paranın yokluğu değil paranın dağılması, başka yerlere akması ve saydam
olmamasıdır. Matematiksel bir “eksi” yok ama kurumsal ve ahlaksal bir boşluk
vardır. Deprem için toplanan/parçalanan kaynaklar genel bütçeye karışmıştır. Açık
kapatmada, faiz ödemede ve başka harcamalarda kullanılmıştır. Özellikle DASK ve
deprem vergileri amacından kopmuştur. Riskli binaların güçlendirmesi yapılmamış
ve yıkılmamıştır. Afet öncesi harcanmayan para, afet sonrası kat kat pahalıya
harcanmıştır. Bu fark mühendislik değil, siyasal tercih farkıdır.
Aynı konut normalde 1 birimse deprem
sonrası 1,3–1,5 birim oldu. Farkın bir kısmı da burada yatmaktadır. Tek hesap ve
tek saydam rapor yoktur Toplam gelir ve gideri gösteren tablo da yoktur. Para
var, ama sahibi yoktur.
Sorun, Türkiye’nin deprem için para
bulamaması değil, deprem için toplanan parayı deprem için tutamamasıdır. Fark,
enkazın altında değil bütçenin içinde kaybolmuştur.
Türkiye’nin 6 Şubat sonrası sorunu, dolar
bazında kaynak eksikliği değil, kaynağın zamanında, doğru yerde ve saydam
biçimde tutulmamış olmasıdır. Deprem için toplanan on milyarlarca dolar vardı ama
deprem geldiğinde o dolarlar orada değildi.
|
Çizelge 2: 6 ŞUBAT DEPREMİ AFET MUHASEBESİ
BİLANÇOSU (Yaklaşık – dolar cinsinden) |
|
|
AKTİF (KAYNAKLAR / GELİRLER) |
|
|
Ulusal Bağış Kampanyaları (AFAD, kamu–özel, TV kampanyaları) |
6 milyar USD |
|
Uluslararası Bağışlar ve Hibeler (Nakde dönüşen kısım) |
3 – 4 milyar USD |
|
DASK Birikimleri (Yıllar içinde toplanan, eylemli olarak
kullanılan/aktarılabilir kısım) |
5 – 7 milyar USD |
|
Deprem Vergileri (1999–2022) (İletişim vergisi, ÖTV vb.) Yaklaşık. Bu kalem zaman içinde başka amaçlar için harcanmıştır.
Bilanço dışı ama ahlaksal borç olarak aktifte yer almaktadır. |
30 milyar USD |
|
|
|
|
Merkezi Bütçe, Borçlanma ve TOKİ (Depreme yönlendirilen ilk etap
kaynaklar): |
10 – 15 milyar USD |
|
TOPLAM AKTİF |
54 – 62 milyar USD |
|
|
|
|
PASİF (YÜKÜMLÜLÜKLER / GİDERLER) |
|
|
Konut Üretimi (500.000 konut × ortalama maliyet): |
33 – 38 milyar USD |
|
Altyapı ve Sosyal Donatı (Yol, su, elektrik, okul, sağlık): |
5 – 7 milyar USD |
|
Geçici Barınma ve Acil Yardım (Çadır, konteyner, gıda, sağlık): |
4 – 6 milyar USD |
|
Yeniden Yerleşim, Taşınma, Sosyal Destek: |
3 – 5 milyar USD |
|
TOPLAM PASİF |
45 – 56 milyar USD |
Bilanço sonucu kağıt üstünde aktif olarak
54 – 62 milyar USD ve pasif olarak 45 – 56 milyar USD’dır. Denge var ve hatta kuramsal
(belki de varsayımsal) fazlalık mevcuttur. Gerçekte ise aktiflerin büyük bölümü
geçmişte harcanmış, genel bütçede erimiş kredi olarak geri ödenecektir. Depreme
özel, hazır, dokunulmamış fon çok sınırlıdır. Bu bilanço, resmi kayıtlarda
görünmeyen ama eylemli olarak var olan bir kalem içermektedir: Fonların amacı
dışında kullanımı, zamanında harcanmayan önleme maliyeti, saydam olmayan
dağıtım ve maliyet şişmesi ve verimsizlik. Bu kalem ne aktifte ne pasifte ama enkazda bulunmaktadır.
6 Şubat depreminin bilançosu, Türkiye’nin
parasızlığını değil fon yönetimindeki yapısal iflasını göstermektedir. Deprem
bilançosunda açık yoktur, hesap verme açığı vardır.
BİLANÇOYA EK
Gelir Artarken
Ücretlerin Bastırılması ve Bütçe Fazlasının Yokluğu
2023–2024 döneminde devlet yüksek
vergi geliri elde etti, enflasyon sayesinde nominal gelirlerini artırdı ve dolaylı
vergiler rekor kırdı. Buna karşın memur maaşları ve emekli aylıkları TÜİK
enflasyonu esas alınarak bilinçli biçimde düşük tutuldu. Bu bir teknik tercih
değil, siyasal ve bütçesel bir karardır.
TÜİK Mekanizması:
Ücretleri Bastırma Aracı
TÜİK’in açıkladığı enflasyon geniş
toplum kesimlerinin duyduğu yaşam pahalılığının altında kaldı. Bu oranlar memur
ve emeklilerde, sosyal yardım artışlarında referans alındı. Sonuç olarak gelirler
enflasyonla şişerken, maaşlar istatistikle bastırıldı. Normal, akılcı bir
maliye siyasası şunu üretirdi: Yüksek vergi geliri, bastırılmış ücret artışları.
Bütçe fazlası ama olmadı.
Kritik Soru:
Fazla Neden Oluşmadı?
Yanlış para siyasalarının sonucu iç ve
dış borç faizleri ve kur korumalı mevduat yükü (önceki dönemden devreden) on
milyarlarca dolardır.
Kur ve Döviz
Kaynaklı Aktarımlar: Kur artışları, kamu
güvenceli projelerin döviz farkları ve “yap–işlet–devret ödemeleri”. Kamu
gelirleri, sabit ücretlilere değil, güvenceli sözleşmelere aktı
Deprem
Harcamalarının Dağınık ve Verimsiz Yürütülmesi: Acil ama plansız harcamalar, pazarlık usulü
ihaleler ve maliyet şişmesi yaşandı ve aynı para ile daha az iş üretti.
Siyasal Öncelikli
Harcamalar: Seçim ekonomisi,
teşvikler, affedilen borçlar ve vergi ertelemeleri önemli kaynak yuttu. Gelir,
yurttaşa değil, siyasal dengeye harcandı. Ortaya çıkan tabloda bir tarafta emekli
geçinemiyor ve memur reel kayıp yaşıyor. Diğer tarafta bütçe fazla vermiyor, borç
artıyor ve faiz yükü büyüyor. Bu tablo şunu göstermektedir: Toplanan gelir, topluma
geri dönmedi.
Devlet, yüksek gelir döneminde bile memur
ve emekliyi enflasyona ezdirirken bütçe fazlası da yaratamamıştır. Türkiye’de
sorun, para kazanmamak değil, paranın kimin cebinden alınıp kimin cebine
gittiğidir. Enflasyon, devlete gelir sağladı, yurttaşa yoksulluk bıraktı.
Motorlu Taşıtlar
Vergisinin İkinci Kez Alınması (2023)
2023 yılında Motorlu Taşıtlar Vergisi
(MTV) bir defaya mahsus olmak üzere ikinci kez alındı. Gerekçe 6 Şubat
depremlerinin mali yükü idi. Bu, dolaylı ya da örtük değil, doğrudan deprem
gerekçeli bir tahsilattır. İkinci
MTV’den elde edilen gelir yaklaşık35–40 milyar TL’dır. Dolar karşılığı
(ortalama kurla) yaklaşık 1,2 – 1,4 milyar USD. Bu rakam emekliden, memurdan, orta
sınıftan doğrudan alındı. Bu kalem şunu kanıtlamaktadır: Deprem için bağış
alındı, uluslararası destek alındı, DASK vardı ama yetmedi. Devlet ek vergiye
gitti. Yani “kaynak yoktu” savı değil, “yük yine yurttaşa yüklendi” gerçeği
var. Deprem gerekçesiyle ikinci kez alınan MTV, bilanço içinde hangi harcama
kalemine gitti? Bugün için ayrı bir deprem fonunda görünmemektedir. Saydam bir
eşleştirme yoktur ve genel bütçe içinde erimiş durumdadır.
Deprem için sadece bağış toplanmadı, zorunlu
ve ikinci kez vergi de alındı. Buna karşın bilanço saydamlaşmadı. Yurttaş
ikinci kez vergi ödedi, ama ikinci bir hesap göremedi
KDV Artışı (2023)
– Deprem Gerekçesiyle
Temmuz 2023’te Katma Değer Vergisi
oranları artırıldı: %18’den %20’ye. %8’den %10’a. Artış gerekçeleri arasında 6
Şubat depremlerinin mali yükü ve bütçe dengesi açıkça ifade edildi. Bu, örtük
değil; resmi gerekçelere girmiş bir artıştır. KDV en adaletsiz vergilerden
biridir ve gelir düzeyine bakmadan herkesten alınır. En çok etkilediği kesimler
sabit gelirli, emekli ve dar gelirlilerdir. Yani deprem yükü bir kez daha geniş
halk kesimlerine yayıldı. Kamu maliyesi hesaplarına göre KDV oran artışının
yıllık ek gelir etkisi 10 – 12 milyar USD (yaklaşık). Bunun yalnızca bir kısmı
depreme gitti, kalanı genel bütçede eridi. Bu kalem şunu netleştirmektedir: Devlet
bağış aldı, ek MTV aldı ama yetmedi tüketim vergilerini artırdı. Buna karşın memur
ve emekli maaşları bastırıldı fakat bütçe fazlası oluşmadı. Çelişki buradadır. Deprem
için yalnızca bağış ve ek vergi alınmadı, günlük yaşamın tamamı daha pahalı duruma
getirildi. Depremin faturası, alışveriş fişlerinin üzerine yazıldı.
Bu bir doğal afet değil, hesap
verilmeyen bir Devlet yönetimi krizidir.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
6 Şubat 2023 depremleri, yalnızca
doğal bir felaket olarak değil, kamusal kapasitenin, hukuksal ve mali sistemin
ve toplumsal güvenin çarpıcı biçimde sınandığı bir olay olarak kayda geçmiştir.
Bu çalışma, deprem kaynaklarının yönetimi, mevzuat tercihleri, yerel ve merkezi
yönetim davranışları, yüklenicilik sistemi, yarı-kamusal kurumların rolü ve
mali yüklerin dağılımını bir araya getirmektedir.
Başlıca Bulgular
Mali kaynakların
yetersiz veya yanlış yönetimi:
DASK primleri, deprem vergileri, bağışlar ve olağanüstü vergiler toplamı 9,66
milyar $ civarındadır. Oysa sadece konut ve altyapı maliyetleri 120 milyar $’ı
aşmaktadır. Bu durum, kaynak ile yük arasındaki dramatik dengesizliği
göstermektedir.
Mevzuat ve imar
afları: İmar barışı ve diğer mevzuat
düzenlemeleri, teknik güvenlik yerine hukuksal ve siyasal olağan dışılıkları
öne çıkarmış ve güvensiz yapılaşmayı normalleştirmiştir. Bu nedenle yıkımlar
yalnızca mühendislik hatalarından değil, bilinçli sistemsel tercihlerden
kaynaklanmıştır.
Merkezi ve yerel
yönetim kapasitesinin çöküşü:
Afet öncesi hazırlık eksikliği, eş güdüm yetersizliği ve liyakatsiz personel siyasaları,
kriz anında müdahale kapasitesini sınırlamıştır. Yerel yönetimler ise risk
üretici bir katalizör görevi görmüş, denetimsizlik ve yolsuzluklarla süreci
derinleştirmiştir.
Yüklenicilik ve
cezasızlık: Yapı üretim
sürecinde maliyet düşürme ve eksik malzeme kullanımı sistemli duruma gelmiş ve
sorumluların çoğu cezalandırılmamıştır. Bu durum, riskin toplumsal bedelinin
bireysel sorumlular yerine yurttaşlara yıkıldığını göstermektedir.
Afet sonrası
güvenlik ve yardımda ayrımcılık:
Kolluk kuvvetlerinin yetersizliği, yağma olayları, yardım dağıtımında siyasal
öncelikler ve yandaşlık, devletin eşitlik, tarafsızlık ve güven sağlama
kapasitesinin zayıflığını gözler önüne sermiştir.
Yarı-kamusal
kurumların dönüşümü: Kızılay ve
benzeri kuruluşlar, ticari mantık ve saydamlık eksikliği nedeniyle kamusal
yararı yeterince yerine getirememiştir. Yardımların bir hak yerine, işlem
nesnesi durumuna gelmesi, kurumsal çöküşün simgelerindendir.
Bu çalışma, Türkiye’de depremlerin
değil, deprem karşısındaki kurumsal ve siyasal tercihlerin süreklilik arz
ettiğini göstermektedir. Yıkımın büyüklüğü, doğanın değil, risk üretimini
olağanlaştıran yönetim anlayışının sonucudur.
Sonuç
6 Şubat depremleri, doğal bir felaket
olmanın ötesinde, devlet kapasitesinin ve kamu yönetiminin derin bir iflasını
ortaya koymuştur. Mali kaynakların toplandığı, mevzuat ve denetim
mekanizmalarının var olduğu, kurumların işlevsel duruma getirildiği bir ortamda
bile risk azaltma ve yaşam güvenliği sağlanamamıştır. Bu tablo, yalnızca geçmiş
hataların bir sonucu değil, stratejik, hukuksal ve mali tercihlerle yaratılmış
bir toplumsal riskin bedelidir. Depremin yıkıcı etkileri, bir devletin
vatandaşına karşı temel sorumluluklarını yerine getirememesinin somut ve trajik
bir göstergesidir.
Öneri
Gelecekte benzer felaketlerin
maliyetini düşürmek ve kayıpları azaltmak için kaynakların saydam ve ayrı
fonlarda yönetilmesi, imar ve yapı mevzuatının teknik güvenlik öncelikli duruma
getirilmesi, merkezi ve yerel yönetimlerin afete hazırlık ve eş güdüm
kapasitesinin güçlendirilmesi, yüklenicilik sisteminde hesap verebilirlik ve
denetim mekanizmalarının etkinleştirilmesi ve afet yardımında eşitlik ve
tarafsızlık ilkelerinin uygulanması zorunludur. Bu önlemler, sadece can kaybını
değil, aynı zamanda toplumsal güven ve devletin meşruluğunu da korumanın tek
yoludur.
Kaynakça
İçişleri Bakanlığı (2025) ULUSAL ACİL
YARDIM HARCAMALARI 2025. https://www.afad.gov.tr/kurumsal-raporlar
Kızılay. (2025). TURKISH RED CRESCENT
SOCIETY ANNUAL REPORT 2024. https://www.kizilay.org.tr/Upload/Dokuman/Dosya/kizilay_fr2024_ingilizce_03102025-06-10-2025-79701435.pdf
Türkiye Sigortalar Birliği (TSB). Sektör
Raporu 2024. https://www.tsb.org.tr/content/Broadcasts/TSB_SEKTOR_TR24_1908.pdf
UNDP. (2025) GUIDE ON HUMAN RIGHTS
BASED APPROACHES TO PUBLIC PROCUREMENT IN DISASTER RISK MANAGEMENT IN TÜRKİYE. https://www.undp.org/sites/g/files/zskgke326/files/2025-09/guide_on_human_rights_based_approaches-web.pdf
World Bank. (2019). Building
Resilience in Turkey: Quantifying Climate and Disaster Risks to Critical
Infrastructure, Lifelines and Agriculture.. http://hdl.handle.net/10986/34338. https://doi.org/10.1596/34338
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder