Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

7 Kasım 2025 Cuma

 

TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun İmralı Görüşmesi ve Uluslararası Normlar Bağlamında Meşruluk Sorunu

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

Öz

Bu çalışma, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) bünyesinde oluşturulan “Kardeşlik Komisyonu”nun, İmralı Cezaevi’nde hükümlü bulunan Abdullah Öcalan ile görüşme olasılığını, demokratik temsil, ulusal egemenlik ve uluslararası hukuk normları çerçevesinde incelemektedir. Makale, bu tür bir temasın Türkiye’nin hukuk devleti ilkesine, terörle savaşım siyasasına ve parlamento meşruluğuna etkilerini tartışmakta ve aynı zamanda söz konusu girişimin bölgesel yansımalarına, özellikle de Suriye’de PKK’nın uzantısı niteliğindeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) yapılanmasıyla ilişkisine odaklanmaktadır.

Çalışmada, PKK’nın Türkiye’de “tasfiye edildiği” söyleminin, gerçek durumu yansıtmadığı, örgütün Suriye’de SDG çatısı altında yeniden konumlanarak uluslararası destek arayışına girdiği saptanmaktadır. TBMM’nin böyle bir aktörün kurucusu ve lideriyle doğrudan temas kurması, demokratik temsil ve ulusal istenç açısından ciddi tartışmalara yol açabilecek niteliktedir. Bu çerçevede, makale hem etik hem de anayasal düzlemde, parlamenter bir organın terör örgütü lideriyle görüşmesinin meşruluğunu sorgulamakta ve bu girişimin Türkiye’nin dış siyasasında, özellikle Suriye alanındaki stratejik çıkarlarıyla nasıl kesiştiğini değerlendirmektedir.

Sonuç olarak çalışma, İmralı görüşmesi tartışmasının yalnızca iç barış veya çözüm arayışı bakış açısından değil, aynı zamanda uluslararası hukuk, egemenlik ve güvenlik boyutlarıyla birlikte ele alınması gerektiği sonucuna varmaktadır.

Anahtar Kelimeler: TBMM, Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, İmralı, Abdullah Öcalan, PKK, SDG, demokratik temsil, meşruluk, hukuk devleti, uluslararası normlar, Suriye.

 

The Legitimacy Problem of the TBMM National Solyönetselty, Brotherhood and Democracy Commission’s Imrali Initiative in the Context of International Norms

Abstract

This study examines the potential implications of a possible visit by the “Commission for National Solyönetselty, Brotherhood and Democracy” of the Grand National Assembly of Turkey (TBMM) to Abdullah Öcalan, the imprisoned leader of the PKK, within the frameworks of democratic representation, national sovereignty, and international legal norms. The paper discusses how such an initiative could affect Turkey’s rule of law, counterterrorism policy, and parliamentary legitimacy, while also analyzing its regional repercussions particularly regarding the PKK’s transformation into the Syrian Democratic Forces (SDF) and the ongoing deadlock over their proposed integration into the new Syrian army.

The study finds that the claim of the PKK’s “dissolution” in Turkey does not reflect the factual situation; rather, the organization has restructured itself in Syria under the SDF umbrella and seeks renewed international legitimacy. In this context, a direct contact between the Turkish Parliament and the founder and leader of such an organization would pose serious challenges to democratic accountability and national sovereignty.

Ultimately, the paper concludes that the debate over the potential Imrali meeting should not be approached solely as an issue of domestic reconciliation but must also be evaluated in terms of international law, sovereignty, and regional security dynamics.

Keywords: Grand National Assembly of Turkey (TBMM), National Solyönetselty, Brotherhood and Democracy Commission, Imrali, Abdullah Öcalan, PKK, SDF, democratic representation, legitimacy, rule of law, international norms, Syria.

GİRİŞ

Türkiye, uzun yıllardır terörle savaşım ve toplumsal bütünleşme arasındaki dengeyi kurmakta zorlanan ülkelerin başında gelmektedir. Terörün yalnızca güvenlik boyutuyla değil, aynı zamanda siyasal, hukuksal ve toplumsal etkileriyle de ele alınması gerektiği yönünde geniş bir yazın oluşmuştur. Bu bağlamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı tarafından 2025 yılında kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, terörün Türkiye’nin gündeminden tümüyle çıkarılması, toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi ve hukuk devleti ile demokrasinin geliştirilmesi amacıyla kurulmuştur. Ancak komisyonun, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını infaz etmekte olan PKK lideri Abdullah Öcalan ile İmralı Cezaevi’nde görüşmeyi planlaması, ciddi bir anayasal ve uluslararası hukuk tartışmasını beraberinde getirmiştir.

Bu gelişme, iki temel soruyu gündeme taşımaktadır:

(1) TBMM adına etkinlik gösteren bir komisyon, devletin varlığına kasteden bir terör örgütünün lideriyle görüşme yetkisine sahip midir?

(2) Böyle bir görüşme, hukuk devleti ve uluslararası insan hakları normlarıyla bağdaştırılabilir mi?

Bu sorular yalnızca teknik veya usule ilişkin sorunlar değildir, aynı zamanda Türkiye’nin hukuk devleti kimliğini, meşruluk sınırlarını ve kurumsal etiğini ilgilendiren derin bir tartışmanın merkezindedir. TBMM’nin temsil ettiği meşruluk, halkın ortak istencine dayanır (Anayasa, m. 80). Dolayısıyla, devletin kurucu meşruluğuna doğrudan meydan okumuş bir örgütün yöneticisiyle kurumsal düzeyde temas kurulması, yasama organının temsil yetkisinin sınırlarını yeniden tanımlamak anlamına gelir.

Öte yandan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) “right to hope” (umut hakkı) içtihadı, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası infazının belirli koşullarda gözden geçirilebilir olması gerektiğini öngörmektedir. Türkiye’nin bu içtihadı uygulama yönünde adım atması, uluslararası normlara uyum açısından olumlu bir gelişme olarak görülebilir. Ancak, söz konusu içtihat, hükümlüyle siyasal görüşme yürütülmesini değil, hukuksal mekanizmaların yeniden yapılandırılmasını amaçlamaktadır. Bu fark, devletin hukuk temelli reformla siyasal istismar arasındaki sınırı nerede çizeceği sorusunu gündeme getirmektedir.

Bu çalışmanın amacı, TBMM bünyesinde oluşturulan söz konusu komisyonun İmralı Cezaevi’nde yapmayı planladığı görüşmeyi anayasal hukuk, uluslararası hukuk ve siyasal meşruluk boyutlarıyla irdelemektir. Makale, görüşmenin yapılmasının hukuksal ve etik açıdan doğurabileceği sonuçları çözümleyerek, devletin terörle savaşımda “hukuk içinde kalma” yükümlülüğünün sınırlarını tartışacaktır. Bu doğrultuda çalışma şu bölümlerden oluşmaktadır: İlk bölümde, komisyonun kuruluşunun anayasal ve iç tüzüksel dayanakları ele alınacak; ikinci bölümde, görüşmenin uluslararası normlar ve AİHM içtihatlarıyla ilişkisi değerlendirilecektir. Son bölümde ise, böylesi bir temasın siyasal meşruluk, toplumsal adalet ve devletin kurumsal saygınlığı üzerindeki olası etkileri tartışılacak; sonuç kısmında ise, demokratik hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşabilir bir çerçevenin hangi koşullarda olanaklı olabileceği değerlendirilecektir.

KOMİSYONUN HUKUKSAL STATÜSÜ VE YETKİ SINIRLARI

TBMM’nin Temsil Yetkisi ve Komisyonların Hukuksal Niteliği

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 87. maddesine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi yasama yetkisini millet adına kullanır. Meclis’in etkinlikleri, yasama işlevinin yanı sıra denetim, araştırma ve temsil işlevlerini de kapsar. Bu çerçevede, TBMM bünyesinde kurulan komisyonlar, Anayasa’nın 95. maddesi ve TBMM İçtüzüğü uyarınca yasama etkinliğinin teknik araçları olarak tanımlanır.

Komisyonlar, genel olarak üç kategoride sınıflandırılır: Sürekli (ihtisas) komisyonlar, geçici araştırma ve soruşturma komisyonları ve özel amaçlı komisyonlar.

Ancak “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” bu üçlü kategoriden herhangi birine doğrudan girmemektedir. Komisyonun TBMM Başkanı’nın yazısı üzerine, partiler arası anlaşmayla oluşturulmuş olması, ona “özel statülü danışma komisyonu” görünümü kazandırmaktadır. Ne var ki bu tür bir yapı, TBMM İçtüzüğünde açıkça düzenlenmemiştir. Dolayısıyla komisyonun hukuksal zemini, Anayasa ve İçtüzük bakımından normatif bir boşluk alanında bulunmaktadır.

Bu durum, yasama organının yürütme alanına müdahalesi olarak değilse bile, yürütme yetkisiyle kesişen bir etkinliğe dönüşme riski taşır. TBMM’nin yasama ve denetim dışı, doğrudan yürütme veya görüşme işlevine yönelmesi kuvvetler ayrılığı ilkesinin bulanıklaşması sonucunu doğurabilir.

Komisyonun Kuruluş Usulü ve Yetki Kaynağı

Komisyonun kurulmasına ilişkin süreçte dikkat çeken konu Meclis Başkanı’nın girişim kullanarak siyasal partilere yazı göndermesi ve üyelerin bu davet üzerine belirlenmiş olmasıdır. Oysa TBMM İçtüzüğüne göre komisyonların kuruluşu, Genel Kurul kararıyla olanaklıdır. Dolayısıyla, Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, Genel Kurul onayından geçmeden oluşturulmuş görünmektedir. Bu durum, komisyonun meşruluğunu usul yönünden tartışmalı duruma getirmektedir.

Bu yönüyle komisyon, TBMM’nin kurumsal istencinden ziyade Meclis Başkanlığı’nın takdiriyle şekillenmiş bir yapıdır. Böyle bir durumda, yürütme organı (özellikle Cumhurbaşkanlığı ve Adalet Bakanlığı) tarafından onaylanan bir görüşme etkinliği, yasama organı adına değil, yürütmenin girişimiyle gerçekleşmiş olur. Bu, anayasal sistemde kuvvetler ayrılığının zayıflaması anlamına gelir.

İmralı Görüşmesinin Hukuksal Engelleri

Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası infazı altındaki hükümlüler için geçerli olan ziyaret, iletişim ve temas kuralları 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 25. ve 59. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu maddelere göre, hükümlünün dış dünya ile teması ancak Adalet Bakanlığı’nın izni ve cezaevi yönetiminin denetimi altında olanaklıdır. Kanun, TBMM komisyonlarına özel bir istisna getirmemektedir. Bu nedenle, Meclis adına oluşturulan bir komisyonun İmralı Cezaevi’ne gitmesi ancak yürütme organının açık izniyle olanaklıdır. Bu durum hem hukuksal açıdan yürütme bağımlılığı hem de siyasal sorumluluk belirsizliği doğurur. Zira görüşme gerçekleşirse, hukuksal olarak TBMM sorumlu görünecektir Uygulamada ise yürütmenin izni belirleyici olacaktır. Böyle bir yapı, devlet mekanizması içinde yetki ve sorumluluk asimetrisi yaratır.

TBMM’nin Meşruluk Sınırları: Devletin Kurucu İlkeleri Bağlamında

TBMM, Türkiye Cumhuriyeti halkının tamamını temsil eder (Anayasa m. 80). Bu temsil yetkisi, devletin bölünmez bütünlüğü, anayasal düzenin korunması ve milletin birliği ilkeleri üzerine kuruludur. Bu nedenle, TBMM adına hareket eden herhangi bir organın veya komisyonun, devletin varlığına karşı silahlı eylemler yürütmüş bir örgütün lideriyle kurumsal düzeyde görüşme yapması, TBMM’nin kurucu meşruluğunu zedeleyici niteliktedir. Bu yalnızca siyasal bir hata değil, aynı zamanda anayasal temsil yetkisinin anlamını aşan bir eylemdir. Yasama organı, yürütmenin barış siyasalarına destek verebilir, ancak terör örgütü yöneticileriyle doğrudan temas kurmak, temsil ettiği milletin adalet duygusunu ve devletin ceza hukukuna dayalı meşruluğunu sorgulanabilir duruma getirir.

Ara Değerlendirme

Sonuç olarak, Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hukuksal statüsü belirsizdir ve yetki sınırları ise muğlaktır. Komisyonun kuruluş usulü, TBMM İçtüzüğüne dayanmamaktadır ve İmralı görüşmesi ise infaz hukuku bakımından yürütme onayına bağımlı görünmektedir. Bu durum, yasama organının kendi adına hareket ettiği izlenimi yaratsa da gerçekte yürütmenin siyasal tercihlerini parlamenter meşrulukla örtme sonucunu doğurabilir.

Dolayısıyla, komisyonun İmralı’ya yapmayı planladığı ziyaret hem anayasal yetki sınırlarının aşılması hem de TBMM’nin kurumsal saygınlığı bakımından ciddi bir tartışmayı beraberinde getirmektedir. Bu tür bir eylem, yasama organının tarafsız denetleyici konumundan çıkıp siyasal görüşmenin bir aktörü durumuna gelmesi riskini taşımaktadır.

PKK’NIN SURİYE’YE EVRİLMESİ: SDG İÇİNDE YENİ BİR MEŞRULUK ARAYIŞI

Türkiye’de yürütülen “çözüm süreci” ve sonrasında PKK’nın silahlı varlığına ilişkin tartışmalar, örgütün resmi olarak “tasfiye edildiği” söylemiyle yeni bir aşamaya geçmiştir. Ancak alandaki gerçeklik, bu tasfiyenin gerçek olmadığını, aksine örgütün coğrafi ve kurumsal dönüşüm yaşadığını göstermektedir. PKK militanlarının önemli bir bölümü, özellikle 2015 sonrası dönemde, Suriye’nin kuzeyine geçerek Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısı altında yeniden örgütlenmiştir. Bu yapılanma, uluslararası aktörlerce (özellikle ABD ve bazı Avrupa ülkeleri tarafından) “DAEŞ’e karşı meşru bir yerel güç” olarak tanımlanmakta ve bu da örgüte dolaylı bir uluslararası meşruluk kazandırmaktadır.

Bu durum, iki temel sorunsalı gündeme taşımaktadır:

Ulusal Egemenlik Sorunu: Türkiye açısından SDG, PKK’nın doğrudan uzantısıdır. Bu nedenle, PKK’nın Suriye topraklarında “farklı bir kimlikle” varlığını sürdürmesi, Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit etmeye devam etmektedir. Türkiye’nin terörle savaşım siyasası, sınır ötesi harekatlar yoluyla bu sürekliliği kesmeyi amaçlamıştır. Ancak ABD ve Rusya’nın bölgedeki çıkar çatışmaları, bu çabaları sınırlamaktadır.

Uluslararası Hukuk ve Suriye’nin Geleceği: Suriye’nin yeniden kurulması sürecinde gündeme gelen “yeni ordu yapılanması” tartışmaları, SDG’nin bu süreçteki konumunu belirsiz kılmaktadır. SDG, Suriye ordusu içinde bağımsız bir tümen olarak yer almak istemekte ve bu ise hem Şam yönetimi hem de Türkiye açısından kabul edilemez bir taleptir. Bu tür bir yapılanma hem ülkesel bütünlüğü hem de uluslararası hukukta terör örgütlerinin silahsızlanma sürecine ilişkin normları ihlal riski taşımaktadır.

Sonuç olarak, Türkiye’nin “PKK tasfiye edildi” söylemi, sadece iç siyasal bir araç olarak değerlendirilemez. Bu söylem aynı zamanda Suriye’deki güç dengelerini şekillendirme amacını taşımaktadır. Ancak örgütün SDG kisvesi altında varlığını sürdürmesi bu söylemi hem hukuksal hem de siyasal açıdan sorunlu hale getirmektedir. Bu çelişki hem Türkiye’nin hem de uluslararası toplumun terörle savaşım siyasalarının tutarlılığını sorgulatmaktadır.

HUKUKSAL VE KURUMSAL ÇERÇEVE

TBMM’nin Yetki Alanı ve Komisyonların Hukuksal Niteliği

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anayasa’nın 87. maddesi uyarınca yasama yetkisine, yürütme üzerinde denetim görevine ve genel siyasal denetim araçlarına sahiptir. Meclis bünyesinde kurulan komisyonlar, bu yetkilerin kurumsal zeminini oluşturur. Ancak TBMM komisyonlarının etkinlik alanı, genellikle yasama süreci, yönetsel denetim ve araştırma ile sınırlıdır. Bu çerçevede komisyonlar, yürütme organının yönetsel veya yargısal yetkisine giren konularda doğrudan işlem veya görüşme yetkisine sahip değildir.

“Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun kuruluş amacı, toplumsal barışın güçlendirilmesi ve terörün gündemden çıkarılması gibi stratejik hedefler olarak belirlenmiştir. Ne var ki, bu tür hedeflerin yaşama geçirilmesi, yürütme organının diplomatik, güvenlik ve yargısal yetkilerini yakından ilgilendiren süreçleri kapsamaktadır. Bu nedenle, TBMM bünyesindeki bir komisyonun, yürütme organının sorumluluk alanına giren bir konuda, özellikle de terör örgütü lideri statüsündeki bir hükümlüyle görüşme veya temas kurması, kuvvetler ayrılığı ilkesinin sınırlarını zorlayan bir eylem niteliği taşımaktadır.

Ceza İnfaz Hukuku Açısından İmralı Görüşmesinin Hukuksal Sınırları

5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’a göre, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükümlü kişiler, diğer hükümlülerden farklı bir infaz rejimine bağlıdır. Bu rejim, toplumla temasın en aza indirilmesini, özel güvenlik önlemlerinin uygulanmasını ve dış dünyayla iletişimin sınırlanmasını öngörür. Dolayısıyla bu statüdeki bir hükümlüyle yapılacak her türlü görüşme, yalnızca Adalet Bakanlığı’nın izniyle ve belirli koşullar çerçevesinde olanaklı olabilir. TBMM komisyonu üyelerinin, Adalet Bakanlığı ve Milli İstihbarat Teşkilatı’nın onayıyla dahi, ceza infaz kurumunda hükümlüyle “siyasal nitelikli” bir görüşme gerçekleştirmesi, hukuk devleti ilkesi bakımından ciddi tartışmalara yol açabilir. Çünkü bu tür bir görüşme, yargı tarafından kesin hükümle suçlu bulunan bir kişiyle siyasal temsilciler arasında doğrudan diyalog kurulması anlamına gelir. Bu durum, cezanın infazına ilişkin yargı kararının siyasal bir pazarlık nesnesi durumuna gelmesi riskini taşır.

Uluslararası Hukuk ve İnsan Hakları Normları

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (Öcalan v. Turkey, 2005 ve 2014) kararları, Türkiye’nin ağırlaştırılmış müebbet rejimini “umut hakkı” ilkesiyle bağdaştırması gerektiğini vurgulamaktadır. “Right to hope” doktrini, hiçbir mahkumun ömür boyu sürecek bir umutsuzluk içinde bırakılmaması gerektiği ilkesine dayanır. Bu bağlamda, belirli koşullarda cezanın gözden geçirilebilmesi, insan onuru ve rehabilitasyon ilkeleri açısından bir gereklilik olarak kabul edilir. Ancak AİHM’in bu içtihadı, terör suçları ve kitlesel can kayıplarına yol açan eylemlerle ilgili özel durumları dışlamaz. Aksine, devletlerin “kamu düzeni ve güvenliği” gerekçesiyle belirli sınırlamalar koyabileceğini de tanır. Dolayısıyla İmralı’da yürütülecek bir görüşmenin “uluslararası normlara uygunluk” iddiasıyla meşrulaştırılması, tek başına AİHM kararlarına dayandırılamaz. Aksine, bu tür bir girişim, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin “terörle savaşım ve mağdur hakları”na ilişkin hükümleriyle de dengelenmelidir.

Ara Değerlendirme

Sonuç olarak, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun İmralı Cezaevi’nde hükümlü bulunan terör örgütü lideriyle görüşme olasılığı, anayasal yetki sınırları, ceza infaz hukuku ilkeleri ve uluslararası normlar açısından çok katmanlı bir tartışmayı gündeme getirmektedir. TBMM’nin yasama ve denetim işlevlerinin ötesine geçerek yürütme yetkisine müdahil olması, kuvvetler ayrılığı ilkesini zedeleme riskini barındırmaktadır. Ceza infaz hukukunun temel ilkeleri ise, hükümlünün siyasal muhatap konumuna taşınmasının kamu vicdanı ve adalet anlayışıyla bağdaşmayacağını göstermektedir. Uluslararası hukuk düzleminde ise “umut hakkı” içtihadı, devletin barışçıl çözüm çabalarını destekleyebilir, ancak bu hakkın siyasal görüşme aracı durumuna getirilmesi hem normatif hem de etik bakımdan ciddi meşruluk sorunları yaratır.

DEMOKRATİK REJİMLERDE TERÖRLE SAVAŞIM VE GÖRÜŞME SINIRLARI

Demokratik Devletlerde Terörle Savaşım Yaklaşımları

Demokratik rejimlerde terörle savaşım siyasaları, genellikle iki eksen üzerinde şekillenir: güvenlik merkezli sert önlemler ve siyasal bütünleşmeyi hedefleyen diyalog arayışları. Bu iki yaklaşım, hukuk devleti ilkesi ve insan hakları ölçünleri çerçevesinde birbirini dengelemek zorundadır. Terörün siyasal hedefler doğrultusunda yürütülen bir şiddet biçimi olduğu dikkate alındığında, demokratik devletlerin temel amacı, şiddet eylemlerini bastırmakla kalmayıp, aynı zamanda bu eylemlere toplumsal zemin sağlayan koşulları da ortadan kaldırmaktır. Ancak bu süreçte devletin meşruluğunu koruyabilmesi, “şiddetle görüşmeme” ilkesini ihlal etmeden, barışçıl çözüm yolları geliştirmesine bağlıdır.

Uluslararası Karşılaştırmalı Deneyimler

İngiltere- IRA Süreci: İngiltere’nin Kuzey İrlanda’daki IRA terörüyle savaşımı demokratik rejim içinde diyalog arayışının en bilinen örneklerinden biridir. Ancak bu süreçte hiçbir zaman IRA liderleriyle doğrudan görüşme yürütülmemiş ve temaslar aracılar ve sivil temsilciler üzerinden gerçekleştirilmiştir. Bu tercih, terör örgütü liderlerinin “siyasal muhatap” konumuna yükseltilmesini engellemek amacı taşımıştır. Good Friday Agreement (1998), örgüt mensuplarının topluma kazandırılmasına yönelik hukuksal düzenlemeler getirmiş fakat adalet ve mağdurluk dengesi gözetilmiştir.

İspanya - ETA Deneyimi: İspanya hükümetleri, ETA terörüne karşı dönemsel olarak diyalog girişimlerinde bulunmuş, ancak doğrudan örgüt liderleriyle görüşmeyi reddetmiştir. ETA ile temaslar, demokratik siyasete entegre olmuş Bask temsilcileri aracılığıyla yürütülmüştür. Devlet, şiddet sona ermeden görüşme masasına oturmamış ve örgütün silah bırakma kararı siyasal sürece dahil edilmenin ön koşulu olmuştur. Bu yaklaşım, demokratik devletlerin terörle savaşımda “koşullu görüşme” modeline dayandığını göstermektedir.

Kolombiya - FARC Süreci: Kolombiya örneği, doğrudan görüşme modelinin risk ve fırsatlarını sergilemektedir. Devlet ile FARC arasındaki barış görüşmeleri, uluslararası gözetim altında yürütülmüş ve 2016 Barış Anlaşması’yla sonuçlanmıştır. Ancak bu süreçte FARC liderlerinin affı, siyasete katılım hakkı ve mağdur adaleti konularında ciddi toplumsal kutuplaşma yaşanmıştır. Demokratik meşruluk, ancak referandum ve uluslararası güvenceler yoluyla yeniden oluşturulabilmiştir.

Türkiye Açısından Karşılaştırmalı Değerlendirme

Türkiye’nin terörle savaşım deneyimi hem coğrafi hem de tarihsel bağlamda farklı dinamiklere sahiptir. Terör örgütü liderinin cezaevinde hükümlü olması, doğrudan görüşme seçeneğini hem hukuksal hem de etik açıdan tartışmalı kılmaktadır. Yukarıda anılan örneklerde, demokratik devletlerin temel ilkesinin “şiddetin sonlandırılması önkoşulu” olduğu görülmektedir. Dolayısıyla TBMM’nin ya da yürütme organının, silah bırakma veya örgütsel tasfiye sağlanmadan, doğrudan liderle görüşme girişiminde bulunması, demokratik normlara uygun bir “barış süreci” değil, siyasallaşmış bir “af beklentisi” süreci olarak algılanacaktır.

Ara Değerlendirme

Karşılaştırmalı örnekler, demokratik rejimlerin terörle savaşımda görüşme kapısını tümüyle kapatmadığını, ancak bu görüşmelerin doğrudan faille değil, temsili veya sivil aktörler aracılığıyla yürütüldüğünü ortaya koymaktadır. Bu yaklaşımın temel amacı, devletin meşruluğunu korumak ve terör örgütünü siyasal bir özneye dönüştürmemektir. Türkiye açısından bu çerçeve, TBMM’nin veya yürütme organının terör örgütü lideriyle doğrudan görüşmesinin hem demokratik normlar hem de hukuk devleti ilkesiyle çelişeceğini göstermektedir. Gerçek anlamda bir toplumsal barış süreci, ancak şiddetin son bulması, örgütsel tasfiyenin tamamlanması ve mağdur adaletinin sağlanmasıyla olanaklıdır. Aksi durumda diyalog değil yargı kararlarının siyasallaşması gündeme gelir.

GÖRÜŞMENİN HUKUKSAL, ETİK VE SİYASAL MEŞRULUK TARTIŞMASI

Hukuksal Meşruluk: Devlet Yetkisinin Sınırları

Bir devletin meşruluğunun temel dayanağı, yetkilerin açık, sınırlı ve denetlenebilir olmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda yasama, yürütme ve yargı erkleri birbirinden ayrılmıştır ve her birinin yetki alanı açık biçimde tanımlanmıştır. TBMM komisyonlarının görev alanı, yürütme etkinliklerinin denetlenmesi ve toplumsal konuların araştırılmasıyla sınırlıdır. Bu nedenle, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun terör örgütü lideriyle doğrudan görüşme gerçekleştirmesi hukuksal açıdan bir yetki aşımı niteliği taşır. Ceza infaz hukukuna göre, hükümlü statüsündeki bir kişiyle yapılacak temaslar Adalet Bakanlığı’nın izin ve gözetiminde yürütülür. Ancak bu izin, görüşmeyi siyasal bir görüşme niteliğine dönüştürmez. Komisyonun yapacağı olası görüşme, yargı kararının bağlayıcılığını dolaylı biçimde tartışmaya açarak, hukukun üstünlüğü ilkesine gölge düşürür. Bu nedenle, yürütme organının onayı dahi anayasal sınırların aşılması gerçeğini değiştirmez.

Etik Meşruluk: Adalet, Toplumsal Bellek ve Mağdurluk

Etik meşruluk, yalnızca hukuksal uygunlukla değil, aynı zamanda toplumsal vicdanın onayıyla da ilgilidir. Türkiye’de PKK terörü, kırk binden fazla insanın yaşamını kaybetmesine neden olmuş ve geniş bir toplumsal travma yaratmıştır. Böyle bir bağlamda, terör örgütü liderinin siyasetin meşru aktörleriyle doğrudan temas kurması mağdur yakınları açısından adalet duygusunun zedelenmesine yol açabilir. Toplumsal barış, adaletin askıya alınmasıyla değil, onun sağlanmasıyla olanaklıdır. Etik meşruluk, “barış adına adaletin ertelenmesi” değil, “adalet yoluyla barışın kurulması” anlayışıyla temellendirilmelidir. Dolayısıyla, devletin temsil organının, hükümlü bir örgüt lideriyle görüşmesi, adaletin simgesel ağırlığını zayıflatır ve toplumsal güveni sarsar.

Siyasal Meşruluk: Devletin Temsili ve Kamu Vicdanı

Siyasal meşruluk, devletin eylemlerinin halk nezdinde kabul görmesiyle ölçülür. Bu bağlamda, terör örgütü lideriyle gerçekleştirilecek bir görüşme, ulusal birlik ve beraberlik mesajı olarak sunulsa bile, kamuoyunda derin kutuplaşma yaratma gizil gücüne sahiptir. Devletin “terörle görüşmeme” ilkesi, yalnızca bir güvenlik stratejisi değil aynı zamanda bir meşruluk koruma mekanizmasıdır. TBMM’nin böyle bir girişimde bulunması, yürütme organının siyasal sorumluluğunu paylaşmak veya hafifletmek anlamına da gelebilir. Ancak demokratik sistemlerde meşruluk, sorumluluğun paylaşımıyla değil hesap verilebilirlikle güçlenir. Bu nedenle, komisyonun olası İmralı ziyareti, toplumsal barış amacından çok siyasal meşruluk arayışının bir aracı olarak algılanabilir.

Ara Değerlendirme

Sonuç olarak, İmralı Cezaevi’nde hükümlü bulunan bir terör örgütü lideriyle yapılacak görüşmenin meşruluğu yalnızca yasal izinlerle değil, çok katmanlı bir normatif zeminde değerlendirilmelidir. Hukuksal açıdan bu girişim, TBMM’nin yetki sınırlarını zorlayarak kuvvetler ayrılığı ilkesini aşındırır ve etik açıdan ise toplumun adalet duygusu ve mağdur olma bilinciyle çelişir. Siyasal bakımdan ise, kısa vadede “barış” veya “kardeşlik” gibi olumlu kavramlarla meşrulaştırılsa dahi, uzun vadede devletin terörle savaşımdaki tutarlılığına zarar verir. Gerçek barış, suçla siyasal temsil arasındaki sınırın korunması ve adaletin üstünlüğünün güvence altına alınmasıyla olanaklıdır.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

“Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun İmralı Cezaevi’nde hükümlü bulunan terör örgütü lideriyle olası görüşmesi Türkiye’nin demokratik rejimi, hukuk devleti anlayışı ve toplumsal bütünlüğü açısından çok boyutlu bir sınama niteliği taşımaktadır. Her ne kadar bu girişim, “toplumsal barışın güçlendirilmesi” veya “terörün tümüyle sona erdirilmesi” gibi meşru hedeflerle gerekçelendirilebilse de uygulama düzeyinde ciddi anayasal, etik ve siyasal riskler içermektedir.

Anayasal düzlemde, yasama organının yürütme alanına fiilen müdahalesi anlamına gelebilecek bu tür bir görüşme, kuvvetler ayrılığı ilkesinin çiğnenmesi olarak değerlendirilebilir. Yargı kararlarının bağlayıcılığını dolaylı biçimde tartışmaya açmak, hukukun üstünlüğü ilkesini zayıflatır ve devletin kurumsal tutarlılığına zarar verir. Demokratik hukuk devletlerinde, yasama organı toplumsal barışa katkı sunabilir, ancak bu katkı, yürütme yetkisine el atmakla değil yasal ve siyasal denetim mekanizmaları yoluyla gerçekleşmelidir.

Etik açıdan bakıldığında, toplumsal barışın oluşturulması adalet duygusunun korunmasıyla olanaklıdır. Kırk binden fazla can kaybına neden olmuş bir terör hareketinin yöneticisiyle siyasal diyalog kurulması, mağdur yakınları açısından “adaletin askıya alınması” anlamına gelir. Toplumsal uzlaşı, geçmişin unutturulmasıyla değil, adil bir yüzleşmeyle sağlanabilir. Bu nedenle, etik meşruluk, yalnızca devletin eyleminde değil toplumun ortak vicdanında da aranmalıdır.

Siyasal açıdan ise, devletin terörle savaşımdaki tutarlılığı, meşruluğun temel kaynağıdır. TBMM’nin doğrudan görüşme sürecine alınması kısa vadede siyasal bir çözüm görüntüsü verse de uzun vadede demokratik kurumların saygınlığını aşındırabilir. Terörle savaşım, yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda adalet, eğitim, kalkınma ve temsil siyasalarıyla bütünleşik bir strateji gerektirir. Barış ve kardeşlik söyleminin siyasal araç durumuna getirilmesi, bu stratejinin etik temellerini zayıflatır.

Bu çerçevede, Türkiye’nin önünde iki temel seçenek bulunmaktadır: Demokratik hukuk devleti ilkelerini koruyarak terörle savaşımı bütüncül bir toplumsal siyasaya dönüştürmek, ya da siyasal kısa vadeli kazanımlar uğruna hukuk ve adalet ilkelerini esnetmek. Birinci yol, devletin hem iç meşruluğunu hem de uluslararası saygınlığını güçlendirecektir. İkinci yol ise, kısa vadede barış umudu yaratabilir ancak uzun vadede hem kurumların hem de adaletin yıpranmasına neden olur. Dolayısıyla, TBMM’nin temsil ettiği demokratik istenç, barışın değil, hukukun, adaletin ve toplumsal vicdanın güvencesi olmalıdır. Gerçek barış, ancak hukukun üstünlüğüyle sağlanabilir.

Hiç yorum yok: