TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve
Demokrasi Komisyonunun İmralı Görüşmesi ve Uluslararası Normlar Bağlamında
Meşruluk Sorunu
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) bünyesinde
oluşturulan “Kardeşlik Komisyonu”nun, İmralı Cezaevi’nde hükümlü bulunan
Abdullah Öcalan ile görüşme olasılığını, demokratik temsil, ulusal egemenlik ve
uluslararası hukuk normları çerçevesinde incelemektedir. Makale, bu tür bir
temasın Türkiye’nin hukuk devleti ilkesine, terörle savaşım siyasasına ve
parlamento meşruluğuna etkilerini tartışmakta ve aynı zamanda söz konusu
girişimin bölgesel yansımalarına, özellikle de Suriye’de PKK’nın uzantısı
niteliğindeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) yapılanmasıyla ilişkisine
odaklanmaktadır.
Çalışmada, PKK’nın Türkiye’de “tasfiye edildiği” söyleminin,
gerçek durumu yansıtmadığı, örgütün Suriye’de SDG çatısı altında yeniden
konumlanarak uluslararası destek arayışına girdiği saptanmaktadır. TBMM’nin
böyle bir aktörün kurucusu ve lideriyle doğrudan temas kurması, demokratik
temsil ve ulusal istenç açısından ciddi tartışmalara yol açabilecek
niteliktedir. Bu çerçevede, makale hem etik hem de anayasal düzlemde,
parlamenter bir organın terör örgütü lideriyle görüşmesinin meşruluğunu
sorgulamakta ve bu girişimin Türkiye’nin dış siyasasında, özellikle Suriye alanındaki
stratejik çıkarlarıyla nasıl kesiştiğini değerlendirmektedir.
Sonuç olarak çalışma, İmralı görüşmesi tartışmasının
yalnızca iç barış veya çözüm arayışı bakış açısından değil, aynı zamanda
uluslararası hukuk, egemenlik ve güvenlik boyutlarıyla birlikte ele alınması
gerektiği sonucuna varmaktadır.
Anahtar Kelimeler: TBMM, Milli Dayanışma Kardeşlik ve
Demokrasi Komisyonu, İmralı, Abdullah Öcalan, PKK, SDG, demokratik temsil, meşruluk,
hukuk devleti, uluslararası normlar, Suriye.
The
Legitimacy Problem of the TBMM National Solyönetselty, Brotherhood and
Democracy Commission’s Imrali Initiative in the Context of International Norms
Abstract
This study
examines the potential implications of a possible visit by the “Commission for
National Solyönetselty, Brotherhood and Democracy” of the Grand National
Assembly of Turkey (TBMM) to Abdullah Öcalan, the imprisoned leader of the PKK,
within the frameworks of democratic representation, national sovereignty, and
international legal norms. The paper discusses how such an initiative could
affect Turkey’s rule of law, counterterrorism policy, and parliamentary
legitimacy, while also analyzing its regional repercussions particularly
regarding the PKK’s transformation into the Syrian Democratic Forces (SDF) and
the ongoing deadlock over their proposed integration into the new Syrian army.
The study
finds that the claim of the PKK’s “dissolution” in Turkey does not reflect the
factual situation; rather, the organization has restructured itself in Syria
under the SDF umbrella and seeks renewed international legitimacy. In this
context, a direct contact between the Turkish Parliament and the founder and
leader of such an organization would pose serious challenges to democratic
accountability and national sovereignty.
Ultimately,
the paper concludes that the debate over the potential Imrali meeting should
not be approached solely as an issue of domestic reconciliation but must also
be evaluated in terms of international law, sovereignty, and regional security
dynamics.
Keywords: Grand National Assembly of Turkey
(TBMM), National Solyönetselty, Brotherhood and Democracy Commission, Imrali,
Abdullah Öcalan, PKK, SDF, democratic representation, legitimacy, rule of law,
international norms, Syria.
GİRİŞ
Türkiye,
uzun yıllardır terörle savaşım ve toplumsal bütünleşme arasındaki dengeyi
kurmakta zorlanan ülkelerin başında gelmektedir. Terörün yalnızca güvenlik
boyutuyla değil, aynı zamanda siyasal, hukuksal ve toplumsal etkileriyle de ele
alınması gerektiği yönünde geniş bir yazın oluşmuştur. Bu bağlamda, Türkiye
Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı tarafından 2025 yılında kurulan Milli
Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, terörün Türkiye’nin gündeminden tümüyle
çıkarılması, toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi ve hukuk devleti ile
demokrasinin geliştirilmesi amacıyla kurulmuştur. Ancak komisyonun,
ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını infaz etmekte olan PKK lideri Abdullah
Öcalan ile İmralı Cezaevi’nde görüşmeyi planlaması, ciddi bir anayasal ve
uluslararası hukuk tartışmasını beraberinde getirmiştir.
Bu gelişme,
iki temel soruyu gündeme taşımaktadır:
(1) TBMM adına etkinlik gösteren bir komisyon, devletin
varlığına kasteden bir terör örgütünün lideriyle görüşme yetkisine sahip midir?
(2) Böyle bir görüşme, hukuk devleti ve uluslararası insan
hakları normlarıyla bağdaştırılabilir mi?
Bu sorular
yalnızca teknik veya usule ilişkin sorunlar değildir, aynı zamanda Türkiye’nin
hukuk devleti kimliğini, meşruluk sınırlarını ve kurumsal etiğini ilgilendiren
derin bir tartışmanın merkezindedir. TBMM’nin temsil ettiği meşruluk, halkın
ortak istencine dayanır (Anayasa, m. 80). Dolayısıyla, devletin kurucu meşruluğuna
doğrudan meydan okumuş bir örgütün yöneticisiyle kurumsal düzeyde temas
kurulması, yasama organının temsil yetkisinin sınırlarını yeniden tanımlamak
anlamına gelir.
Öte yandan,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) “right to hope” (umut hakkı)
içtihadı, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası infazının belirli koşullarda
gözden geçirilebilir olması gerektiğini öngörmektedir. Türkiye’nin bu içtihadı
uygulama yönünde adım atması, uluslararası normlara uyum açısından olumlu bir
gelişme olarak görülebilir. Ancak, söz konusu içtihat, hükümlüyle siyasal görüşme
yürütülmesini değil, hukuksal mekanizmaların yeniden yapılandırılmasını
amaçlamaktadır. Bu fark, devletin hukuk temelli reformla siyasal istismar
arasındaki sınırı nerede çizeceği sorusunu gündeme getirmektedir.
Bu
çalışmanın amacı, TBMM bünyesinde oluşturulan söz konusu komisyonun İmralı
Cezaevi’nde yapmayı planladığı görüşmeyi anayasal hukuk, uluslararası hukuk ve
siyasal meşruluk boyutlarıyla irdelemektir. Makale, görüşmenin yapılmasının hukuksal
ve etik açıdan doğurabileceği sonuçları çözümleyerek, devletin terörle savaşımda
“hukuk içinde kalma” yükümlülüğünün sınırlarını tartışacaktır. Bu doğrultuda
çalışma şu bölümlerden oluşmaktadır: İlk bölümde, komisyonun kuruluşunun
anayasal ve iç tüzüksel dayanakları ele alınacak; ikinci bölümde, görüşmenin
uluslararası normlar ve AİHM içtihatlarıyla ilişkisi değerlendirilecektir. Son
bölümde ise, böylesi bir temasın siyasal meşruluk, toplumsal adalet ve devletin
kurumsal saygınlığı üzerindeki olası etkileri tartışılacak; sonuç kısmında ise,
demokratik hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşabilir bir çerçevenin hangi
koşullarda olanaklı olabileceği değerlendirilecektir.
KOMİSYONUN
HUKUKSAL STATÜSÜ VE YETKİ SINIRLARI
TBMM’nin
Temsil Yetkisi ve Komisyonların Hukuksal Niteliği
Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası’nın 87. maddesine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi
yasama yetkisini millet adına kullanır. Meclis’in etkinlikleri, yasama işlevinin
yanı sıra denetim, araştırma ve temsil işlevlerini de kapsar. Bu çerçevede,
TBMM bünyesinde kurulan komisyonlar, Anayasa’nın 95. maddesi ve TBMM İçtüzüğü
uyarınca yasama etkinliğinin teknik araçları olarak tanımlanır.
Komisyonlar,
genel olarak üç kategoride sınıflandırılır: Sürekli (ihtisas) komisyonlar, geçici
araştırma ve soruşturma komisyonları ve özel amaçlı komisyonlar.
Ancak “Milli
Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” bu üçlü kategoriden herhangi
birine doğrudan girmemektedir. Komisyonun TBMM Başkanı’nın yazısı üzerine,
partiler arası anlaşmayla oluşturulmuş olması, ona “özel statülü danışma
komisyonu” görünümü kazandırmaktadır. Ne var ki bu tür bir yapı, TBMM İçtüzüğünde
açıkça düzenlenmemiştir. Dolayısıyla komisyonun hukuksal zemini, Anayasa ve
İçtüzük bakımından normatif bir boşluk alanında bulunmaktadır.
Bu durum,
yasama organının yürütme alanına müdahalesi olarak değilse bile, yürütme
yetkisiyle kesişen bir etkinliğe dönüşme riski taşır. TBMM’nin yasama ve
denetim dışı, doğrudan yürütme veya görüşme işlevine yönelmesi kuvvetler
ayrılığı ilkesinin bulanıklaşması sonucunu doğurabilir.
Komisyonun
Kuruluş Usulü ve Yetki Kaynağı
Komisyonun
kurulmasına ilişkin süreçte dikkat çeken konu Meclis Başkanı’nın girişim kullanarak
siyasal partilere yazı göndermesi ve üyelerin bu davet üzerine belirlenmiş
olmasıdır. Oysa TBMM İçtüzüğüne göre komisyonların kuruluşu, Genel Kurul
kararıyla olanaklıdır. Dolayısıyla, Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi
Komisyonu, Genel Kurul onayından geçmeden oluşturulmuş görünmektedir. Bu durum,
komisyonun meşruluğunu usul yönünden tartışmalı duruma getirmektedir.
Bu yönüyle
komisyon, TBMM’nin kurumsal istencinden ziyade Meclis Başkanlığı’nın takdiriyle
şekillenmiş bir yapıdır. Böyle bir durumda, yürütme organı (özellikle
Cumhurbaşkanlığı ve Adalet Bakanlığı) tarafından onaylanan bir görüşme etkinliği,
yasama organı adına değil, yürütmenin girişimiyle gerçekleşmiş olur. Bu,
anayasal sistemde kuvvetler ayrılığının zayıflaması anlamına gelir.
İmralı
Görüşmesinin Hukuksal Engelleri
Ağırlaştırılmış
müebbet hapis cezası infazı altındaki hükümlüler için geçerli olan ziyaret,
iletişim ve temas kuralları 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı
Hakkında Kanun’un 25. ve 59. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu maddelere göre,
hükümlünün dış dünya ile teması ancak Adalet Bakanlığı’nın izni ve cezaevi
yönetiminin denetimi altında olanaklıdır. Kanun, TBMM komisyonlarına özel bir
istisna getirmemektedir. Bu nedenle, Meclis adına oluşturulan bir komisyonun
İmralı Cezaevi’ne gitmesi ancak yürütme organının açık izniyle olanaklıdır. Bu
durum hem hukuksal açıdan yürütme bağımlılığı hem de siyasal sorumluluk
belirsizliği doğurur. Zira görüşme gerçekleşirse, hukuksal olarak TBMM sorumlu
görünecektir Uygulamada ise yürütmenin izni belirleyici olacaktır. Böyle bir
yapı, devlet mekanizması içinde yetki ve sorumluluk asimetrisi yaratır.
TBMM’nin Meşruluk
Sınırları: Devletin Kurucu İlkeleri Bağlamında
TBMM,
Türkiye Cumhuriyeti halkının tamamını temsil eder (Anayasa m. 80). Bu temsil
yetkisi, devletin bölünmez bütünlüğü, anayasal düzenin korunması ve milletin
birliği ilkeleri üzerine kuruludur. Bu nedenle, TBMM adına hareket eden
herhangi bir organın veya komisyonun, devletin varlığına karşı silahlı eylemler
yürütmüş bir örgütün lideriyle kurumsal düzeyde görüşme yapması, TBMM’nin
kurucu meşruluğunu zedeleyici niteliktedir. Bu yalnızca siyasal bir hata değil,
aynı zamanda anayasal temsil yetkisinin anlamını aşan bir eylemdir. Yasama
organı, yürütmenin barış siyasalarına destek verebilir, ancak terör örgütü
yöneticileriyle doğrudan temas kurmak, temsil ettiği milletin adalet duygusunu
ve devletin ceza hukukuna dayalı meşruluğunu sorgulanabilir duruma getirir.
Ara
Değerlendirme
Sonuç
olarak, Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hukuksal statüsü
belirsizdir ve yetki sınırları ise muğlaktır. Komisyonun kuruluş usulü, TBMM İçtüzüğüne
dayanmamaktadır ve İmralı görüşmesi ise infaz hukuku bakımından yürütme onayına
bağımlı görünmektedir. Bu durum, yasama organının kendi adına hareket ettiği
izlenimi yaratsa da gerçekte yürütmenin siyasal tercihlerini parlamenter meşrulukla
örtme sonucunu doğurabilir.
Dolayısıyla,
komisyonun İmralı’ya yapmayı planladığı ziyaret hem anayasal yetki sınırlarının
aşılması hem de TBMM’nin kurumsal saygınlığı bakımından ciddi bir tartışmayı
beraberinde getirmektedir. Bu tür bir eylem, yasama organının tarafsız
denetleyici konumundan çıkıp siyasal görüşmenin bir aktörü durumuna gelmesi
riskini taşımaktadır.
PKK’NIN
SURİYE’YE EVRİLMESİ: SDG İÇİNDE YENİ BİR MEŞRULUK ARAYIŞI
Türkiye’de
yürütülen “çözüm süreci” ve sonrasında PKK’nın silahlı varlığına ilişkin
tartışmalar, örgütün resmi olarak “tasfiye edildiği” söylemiyle yeni bir
aşamaya geçmiştir. Ancak alandaki gerçeklik, bu tasfiyenin gerçek olmadığını,
aksine örgütün coğrafi ve kurumsal dönüşüm yaşadığını göstermektedir. PKK
militanlarının önemli bir bölümü, özellikle 2015 sonrası dönemde, Suriye’nin
kuzeyine geçerek Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısı altında yeniden
örgütlenmiştir. Bu yapılanma, uluslararası aktörlerce (özellikle ABD ve bazı
Avrupa ülkeleri tarafından) “DAEŞ’e karşı meşru bir yerel güç” olarak
tanımlanmakta ve bu da örgüte dolaylı bir uluslararası meşruluk
kazandırmaktadır.
Bu durum,
iki temel sorunsalı gündeme taşımaktadır:
Ulusal
Egemenlik Sorunu: Türkiye
açısından SDG, PKK’nın doğrudan uzantısıdır. Bu nedenle, PKK’nın Suriye
topraklarında “farklı bir kimlikle” varlığını sürdürmesi, Türkiye’nin ulusal
güvenliğini tehdit etmeye devam etmektedir. Türkiye’nin terörle savaşım siyasası,
sınır ötesi harekatlar yoluyla bu sürekliliği kesmeyi amaçlamıştır. Ancak ABD
ve Rusya’nın bölgedeki çıkar çatışmaları, bu çabaları sınırlamaktadır.
Uluslararası
Hukuk ve Suriye’nin Geleceği: Suriye’nin yeniden kurulması sürecinde gündeme gelen “yeni
ordu yapılanması” tartışmaları, SDG’nin bu süreçteki konumunu belirsiz
kılmaktadır. SDG, Suriye ordusu içinde bağımsız bir tümen olarak yer almak
istemekte ve bu ise hem Şam yönetimi hem de Türkiye açısından kabul edilemez
bir taleptir. Bu tür bir yapılanma hem ülkesel bütünlüğü hem de uluslararası
hukukta terör örgütlerinin silahsızlanma sürecine ilişkin normları ihlal riski
taşımaktadır.
Sonuç
olarak, Türkiye’nin “PKK tasfiye edildi” söylemi, sadece iç siyasal bir araç
olarak değerlendirilemez. Bu söylem aynı zamanda Suriye’deki güç dengelerini
şekillendirme amacını taşımaktadır. Ancak örgütün SDG kisvesi altında varlığını
sürdürmesi bu söylemi hem hukuksal hem de siyasal açıdan sorunlu hale
getirmektedir. Bu çelişki hem Türkiye’nin hem de uluslararası toplumun terörle savaşım
siyasalarının tutarlılığını sorgulatmaktadır.
HUKUKSAL
VE KURUMSAL ÇERÇEVE
TBMM’nin
Yetki Alanı ve Komisyonların Hukuksal Niteliği
Türkiye
Büyük Millet Meclisi, Anayasa’nın 87. maddesi uyarınca yasama yetkisine,
yürütme üzerinde denetim görevine ve genel siyasal denetim araçlarına sahiptir.
Meclis bünyesinde kurulan komisyonlar, bu yetkilerin kurumsal zeminini
oluşturur. Ancak TBMM komisyonlarının etkinlik alanı, genellikle yasama süreci,
yönetsel denetim ve araştırma ile sınırlıdır. Bu çerçevede komisyonlar, yürütme
organının yönetsel veya yargısal yetkisine giren konularda doğrudan işlem veya görüşme
yetkisine sahip değildir.
“Milli
Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun kuruluş amacı, toplumsal
barışın güçlendirilmesi ve terörün gündemden çıkarılması gibi stratejik
hedefler olarak belirlenmiştir. Ne var ki, bu tür hedeflerin yaşama
geçirilmesi, yürütme organının diplomatik, güvenlik ve yargısal yetkilerini
yakından ilgilendiren süreçleri kapsamaktadır. Bu nedenle, TBMM bünyesindeki
bir komisyonun, yürütme organının sorumluluk alanına giren bir konuda,
özellikle de terör örgütü lideri statüsündeki bir hükümlüyle görüşme veya temas
kurması, kuvvetler ayrılığı ilkesinin sınırlarını zorlayan bir eylem niteliği
taşımaktadır.
Ceza
İnfaz Hukuku Açısından İmralı Görüşmesinin Hukuksal Sınırları
5275 sayılı
Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’a göre, ağırlaştırılmış
müebbet hapis cezasına hükümlü kişiler, diğer hükümlülerden farklı bir infaz
rejimine bağlıdır. Bu rejim, toplumla temasın en aza indirilmesini, özel
güvenlik önlemlerinin uygulanmasını ve dış dünyayla iletişimin sınırlanmasını
öngörür. Dolayısıyla bu statüdeki bir hükümlüyle yapılacak her türlü görüşme,
yalnızca Adalet Bakanlığı’nın izniyle ve belirli koşullar çerçevesinde olanaklı
olabilir. TBMM komisyonu üyelerinin, Adalet Bakanlığı ve Milli İstihbarat
Teşkilatı’nın onayıyla dahi, ceza infaz kurumunda hükümlüyle “siyasal
nitelikli” bir görüşme gerçekleştirmesi, hukuk devleti ilkesi bakımından ciddi
tartışmalara yol açabilir. Çünkü bu tür bir görüşme, yargı tarafından kesin
hükümle suçlu bulunan bir kişiyle siyasal temsilciler arasında doğrudan diyalog
kurulması anlamına gelir. Bu durum, cezanın infazına ilişkin yargı kararının
siyasal bir pazarlık nesnesi durumuna gelmesi riskini taşır.
Uluslararası
Hukuk ve İnsan Hakları Normları
Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’nin (Öcalan v. Turkey, 2005 ve 2014) kararları, Türkiye’nin
ağırlaştırılmış müebbet rejimini “umut hakkı” ilkesiyle bağdaştırması
gerektiğini vurgulamaktadır. “Right to hope” doktrini, hiçbir mahkumun
ömür boyu sürecek bir umutsuzluk içinde bırakılmaması gerektiği ilkesine
dayanır. Bu bağlamda, belirli koşullarda cezanın gözden geçirilebilmesi, insan
onuru ve rehabilitasyon ilkeleri açısından bir gereklilik olarak kabul edilir. Ancak
AİHM’in bu içtihadı, terör suçları ve kitlesel can kayıplarına yol açan
eylemlerle ilgili özel durumları dışlamaz. Aksine, devletlerin “kamu düzeni ve
güvenliği” gerekçesiyle belirli sınırlamalar koyabileceğini de tanır.
Dolayısıyla İmralı’da yürütülecek bir görüşmenin “uluslararası normlara
uygunluk” iddiasıyla meşrulaştırılması, tek başına AİHM kararlarına dayandırılamaz.
Aksine, bu tür bir girişim, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin
“terörle savaşım ve mağdur hakları”na ilişkin hükümleriyle de dengelenmelidir.
Ara Değerlendirme
Sonuç
olarak, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun İmralı
Cezaevi’nde hükümlü bulunan terör örgütü lideriyle görüşme olasılığı, anayasal
yetki sınırları, ceza infaz hukuku ilkeleri ve uluslararası normlar açısından
çok katmanlı bir tartışmayı gündeme getirmektedir. TBMM’nin yasama ve denetim işlevlerinin
ötesine geçerek yürütme yetkisine müdahil olması, kuvvetler ayrılığı ilkesini
zedeleme riskini barındırmaktadır. Ceza infaz hukukunun temel ilkeleri ise,
hükümlünün siyasal muhatap konumuna taşınmasının kamu vicdanı ve adalet
anlayışıyla bağdaşmayacağını göstermektedir. Uluslararası hukuk düzleminde ise
“umut hakkı” içtihadı, devletin barışçıl çözüm çabalarını destekleyebilir,
ancak bu hakkın siyasal görüşme aracı durumuna getirilmesi hem normatif hem de
etik bakımdan ciddi meşruluk sorunları yaratır.
DEMOKRATİK
REJİMLERDE TERÖRLE SAVAŞIM VE GÖRÜŞME SINIRLARI
Demokratik
Devletlerde Terörle Savaşım Yaklaşımları
Demokratik
rejimlerde terörle savaşım siyasaları, genellikle iki eksen üzerinde
şekillenir: güvenlik merkezli sert önlemler ve siyasal bütünleşmeyi hedefleyen
diyalog arayışları. Bu iki yaklaşım, hukuk devleti ilkesi ve insan hakları ölçünleri
çerçevesinde birbirini dengelemek zorundadır. Terörün siyasal hedefler
doğrultusunda yürütülen bir şiddet biçimi olduğu dikkate alındığında,
demokratik devletlerin temel amacı, şiddet eylemlerini bastırmakla kalmayıp,
aynı zamanda bu eylemlere toplumsal zemin sağlayan koşulları da ortadan
kaldırmaktır. Ancak bu süreçte devletin meşruluğunu koruyabilmesi, “şiddetle görüşmeme”
ilkesini ihlal etmeden, barışçıl çözüm yolları geliştirmesine bağlıdır.
Uluslararası
Karşılaştırmalı Deneyimler
İngiltere-
IRA Süreci: İngiltere’nin
Kuzey İrlanda’daki IRA terörüyle savaşımı demokratik rejim içinde diyalog
arayışının en bilinen örneklerinden biridir. Ancak bu süreçte hiçbir zaman IRA
liderleriyle doğrudan görüşme yürütülmemiş ve temaslar aracılar ve sivil
temsilciler üzerinden gerçekleştirilmiştir. Bu tercih, terör örgütü
liderlerinin “siyasal muhatap” konumuna yükseltilmesini engellemek amacı
taşımıştır. Good Friday Agreement (1998), örgüt mensuplarının topluma
kazandırılmasına yönelik hukuksal düzenlemeler getirmiş fakat adalet ve mağdurluk
dengesi gözetilmiştir.
İspanya -
ETA Deneyimi: İspanya
hükümetleri, ETA terörüne karşı dönemsel olarak diyalog girişimlerinde
bulunmuş, ancak doğrudan örgüt liderleriyle görüşmeyi reddetmiştir. ETA ile
temaslar, demokratik siyasete entegre olmuş Bask temsilcileri aracılığıyla
yürütülmüştür. Devlet, şiddet sona ermeden görüşme masasına oturmamış ve
örgütün silah bırakma kararı siyasal sürece dahil edilmenin ön koşulu olmuştur.
Bu yaklaşım, demokratik devletlerin terörle savaşımda “koşullu görüşme”
modeline dayandığını göstermektedir.
Kolombiya
- FARC Süreci: Kolombiya
örneği, doğrudan görüşme modelinin risk ve fırsatlarını sergilemektedir. Devlet
ile FARC arasındaki barış görüşmeleri, uluslararası gözetim altında yürütülmüş
ve 2016 Barış Anlaşması’yla sonuçlanmıştır. Ancak bu süreçte FARC liderlerinin
affı, siyasete katılım hakkı ve mağdur adaleti konularında ciddi toplumsal
kutuplaşma yaşanmıştır. Demokratik meşruluk, ancak referandum ve uluslararası güvenceler
yoluyla yeniden oluşturulabilmiştir.
Türkiye
Açısından Karşılaştırmalı Değerlendirme
Türkiye’nin
terörle savaşım deneyimi hem coğrafi hem de tarihsel bağlamda farklı
dinamiklere sahiptir. Terör örgütü liderinin cezaevinde hükümlü olması,
doğrudan görüşme seçeneğini hem hukuksal hem de etik açıdan tartışmalı kılmaktadır.
Yukarıda anılan örneklerde, demokratik devletlerin temel ilkesinin “şiddetin
sonlandırılması önkoşulu” olduğu görülmektedir. Dolayısıyla TBMM’nin ya da
yürütme organının, silah bırakma veya örgütsel tasfiye sağlanmadan, doğrudan
liderle görüşme girişiminde bulunması, demokratik normlara uygun bir “barış
süreci” değil, siyasallaşmış bir “af beklentisi” süreci olarak algılanacaktır.
Ara
Değerlendirme
Karşılaştırmalı
örnekler, demokratik rejimlerin terörle savaşımda görüşme kapısını tümüyle
kapatmadığını, ancak bu görüşmelerin doğrudan faille değil, temsili veya sivil
aktörler aracılığıyla yürütüldüğünü ortaya koymaktadır. Bu yaklaşımın temel
amacı, devletin meşruluğunu korumak ve terör örgütünü siyasal bir özneye
dönüştürmemektir. Türkiye açısından bu çerçeve, TBMM’nin veya yürütme organının
terör örgütü lideriyle doğrudan görüşmesinin hem demokratik normlar hem de
hukuk devleti ilkesiyle çelişeceğini göstermektedir. Gerçek anlamda bir
toplumsal barış süreci, ancak şiddetin son bulması, örgütsel tasfiyenin
tamamlanması ve mağdur adaletinin sağlanmasıyla olanaklıdır. Aksi durumda diyalog
değil yargı kararlarının siyasallaşması gündeme gelir.
GÖRÜŞMENİN
HUKUKSAL, ETİK VE SİYASAL MEŞRULUK TARTIŞMASI
Hukuksal Meşruluk:
Devlet Yetkisinin Sınırları
Bir devletin
meşruluğunun temel dayanağı, yetkilerin açık, sınırlı ve denetlenebilir
olmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda yasama, yürütme ve yargı erkleri
birbirinden ayrılmıştır ve her birinin yetki alanı açık biçimde tanımlanmıştır.
TBMM komisyonlarının görev alanı, yürütme etkinliklerinin denetlenmesi ve
toplumsal konuların araştırılmasıyla sınırlıdır. Bu nedenle, “Milli Dayanışma,
Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun terör örgütü lideriyle doğrudan görüşme
gerçekleştirmesi hukuksal açıdan bir yetki aşımı niteliği taşır. Ceza infaz
hukukuna göre, hükümlü statüsündeki bir kişiyle yapılacak temaslar Adalet
Bakanlığı’nın izin ve gözetiminde yürütülür. Ancak bu izin, görüşmeyi siyasal
bir görüşme niteliğine dönüştürmez. Komisyonun yapacağı olası görüşme, yargı
kararının bağlayıcılığını dolaylı biçimde tartışmaya açarak, hukukun üstünlüğü
ilkesine gölge düşürür. Bu nedenle, yürütme organının onayı dahi anayasal
sınırların aşılması gerçeğini değiştirmez.
Etik Meşruluk:
Adalet, Toplumsal Bellek ve Mağdurluk
Etik meşruluk,
yalnızca hukuksal uygunlukla değil, aynı zamanda toplumsal vicdanın onayıyla da
ilgilidir. Türkiye’de PKK terörü, kırk binden fazla insanın yaşamını
kaybetmesine neden olmuş ve geniş bir toplumsal travma yaratmıştır. Böyle bir
bağlamda, terör örgütü liderinin siyasetin meşru aktörleriyle doğrudan temas
kurması mağdur yakınları açısından adalet duygusunun zedelenmesine yol
açabilir. Toplumsal barış, adaletin askıya alınmasıyla değil, onun
sağlanmasıyla olanaklıdır. Etik meşruluk, “barış adına adaletin ertelenmesi”
değil, “adalet yoluyla barışın kurulması” anlayışıyla temellendirilmelidir.
Dolayısıyla, devletin temsil organının, hükümlü bir örgüt lideriyle görüşmesi,
adaletin simgesel ağırlığını zayıflatır ve toplumsal güveni sarsar.
Siyasal Meşruluk:
Devletin Temsili ve Kamu Vicdanı
Siyasal meşruluk,
devletin eylemlerinin halk nezdinde kabul görmesiyle ölçülür. Bu bağlamda,
terör örgütü lideriyle gerçekleştirilecek bir görüşme, ulusal birlik ve
beraberlik mesajı olarak sunulsa bile, kamuoyunda derin kutuplaşma yaratma gizil
gücüne sahiptir. Devletin “terörle görüşmeme” ilkesi, yalnızca bir güvenlik
stratejisi değil aynı zamanda bir meşruluk koruma mekanizmasıdır. TBMM’nin
böyle bir girişimde bulunması, yürütme organının siyasal sorumluluğunu
paylaşmak veya hafifletmek anlamına da gelebilir. Ancak demokratik sistemlerde meşruluk,
sorumluluğun paylaşımıyla değil hesap verilebilirlikle güçlenir. Bu nedenle,
komisyonun olası İmralı ziyareti, toplumsal barış amacından çok siyasal meşruluk
arayışının bir aracı olarak algılanabilir.
Ara Değerlendirme
Sonuç
olarak, İmralı Cezaevi’nde hükümlü bulunan bir terör örgütü lideriyle yapılacak
görüşmenin meşruluğu yalnızca yasal izinlerle değil, çok katmanlı bir normatif
zeminde değerlendirilmelidir. Hukuksal açıdan bu girişim, TBMM’nin yetki
sınırlarını zorlayarak kuvvetler ayrılığı ilkesini aşındırır ve etik açıdan ise
toplumun adalet duygusu ve mağdur olma bilinciyle çelişir. Siyasal bakımdan
ise, kısa vadede “barış” veya “kardeşlik” gibi olumlu kavramlarla
meşrulaştırılsa dahi, uzun vadede devletin terörle savaşımdaki tutarlılığına
zarar verir. Gerçek barış, suçla siyasal temsil arasındaki sınırın korunması ve
adaletin üstünlüğünün güvence altına alınmasıyla olanaklıdır.
SONUÇ VE
DEĞERLENDİRME
“Milli
Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun İmralı Cezaevi’nde hükümlü
bulunan terör örgütü lideriyle olası görüşmesi Türkiye’nin demokratik rejimi,
hukuk devleti anlayışı ve toplumsal bütünlüğü açısından çok boyutlu bir sınama
niteliği taşımaktadır. Her ne kadar bu girişim, “toplumsal barışın
güçlendirilmesi” veya “terörün tümüyle sona erdirilmesi” gibi meşru hedeflerle
gerekçelendirilebilse de uygulama düzeyinde ciddi anayasal, etik ve siyasal
riskler içermektedir.
Anayasal
düzlemde, yasama organının yürütme alanına fiilen müdahalesi anlamına
gelebilecek bu tür bir görüşme, kuvvetler ayrılığı ilkesinin çiğnenmesi olarak
değerlendirilebilir. Yargı kararlarının bağlayıcılığını dolaylı biçimde
tartışmaya açmak, hukukun üstünlüğü ilkesini zayıflatır ve devletin kurumsal
tutarlılığına zarar verir. Demokratik hukuk devletlerinde, yasama organı
toplumsal barışa katkı sunabilir, ancak bu katkı, yürütme yetkisine el atmakla
değil yasal ve siyasal denetim mekanizmaları yoluyla gerçekleşmelidir.
Etik açıdan
bakıldığında, toplumsal barışın oluşturulması adalet duygusunun korunmasıyla olanaklıdır.
Kırk binden fazla can kaybına neden olmuş bir terör hareketinin yöneticisiyle
siyasal diyalog kurulması, mağdur yakınları açısından “adaletin askıya
alınması” anlamına gelir. Toplumsal uzlaşı, geçmişin unutturulmasıyla değil,
adil bir yüzleşmeyle sağlanabilir. Bu nedenle, etik meşruluk, yalnızca devletin
eyleminde değil toplumun ortak vicdanında da aranmalıdır.
Siyasal
açıdan ise, devletin terörle savaşımdaki tutarlılığı, meşruluğun temel
kaynağıdır. TBMM’nin doğrudan görüşme sürecine alınması kısa vadede siyasal bir
çözüm görüntüsü verse de uzun vadede demokratik kurumların saygınlığını
aşındırabilir. Terörle savaşım, yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda adalet,
eğitim, kalkınma ve temsil siyasalarıyla bütünleşik bir strateji gerektirir.
Barış ve kardeşlik söyleminin siyasal araç durumuna getirilmesi, bu stratejinin
etik temellerini zayıflatır.
Bu
çerçevede, Türkiye’nin önünde iki temel seçenek bulunmaktadır: Demokratik hukuk
devleti ilkelerini koruyarak terörle savaşımı bütüncül bir toplumsal siyasaya
dönüştürmek, ya da siyasal kısa vadeli kazanımlar uğruna hukuk ve adalet
ilkelerini esnetmek. Birinci yol, devletin hem iç meşruluğunu hem de
uluslararası saygınlığını güçlendirecektir. İkinci yol ise, kısa vadede barış
umudu yaratabilir ancak uzun vadede hem kurumların hem de adaletin yıpranmasına
neden olur. Dolayısıyla, TBMM’nin temsil ettiği demokratik istenç, barışın
değil, hukukun, adaletin ve toplumsal vicdanın güvencesi olmalıdır. Gerçek
barış, ancak hukukun üstünlüğüyle sağlanabilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder