GÜÇLÜ YURTTAŞ GÜVENLİ GELECEK KAZANAN
TÜRKİYE
CUMHURİYET HALK PARTİSİ PROGRAMI YETERLİLİK
VE GEÇERLİLİK DÜZEYİNİN ELEŞTİREL İRDELEMESİ
2025
PROF. DR. FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ
CHP PROGRAMININ YETERLİLİK VE GEÇERLİLİK DÜZEYİNİN ELEŞTİREL İRDELEMESİ:
GİRİŞ BÖLÜMÜ
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Giriş:
Türkiye’de Siyasal Bozulmalar ve CHP 2025 Programının “Giriş” Bölümü Üzerine
Eleştirel Bir Değerlendirme
Türkiye,
2000’li yıllardan itibaren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne (CBHS) geçişle
birlikte, siyasal ve demokratik işleyiş bakımından ciddi yapısal dönüşümler
yaşamaktadır. Parlamenter sistemin terk edilmesi, yürütmenin güçlendirilmesi,
denetim mekanizmalarının zayıflatılması ve hukukun siyasallaştırılması gibi
gelişmeler, demokratik kurumların işlevselliğini sınırlamış ve otoriter
eğilimlerin güçlenmesine yol açmıştır. Bu süreçte hak ve özgürlüklerin
kısıtlanması, toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesi ve kamu kaynaklarının
siyasal amaçlarla yönlendirilmesi, Türkiye’de temel siyasal bozulmalar olarak
öne çıkmaktadır.
Buna ek
olarak, AKP yönetimi döneminde toplumsal ve kurumsal alanlarda “anti-Atatürkçü”
yönelimler belirgin biçimde artmıştır. Cumhuriyet’in kuruluş ilkeleri olan
laiklik, halkçılık, cumhuriyetçilik, devletçilik ve devrimcilik, eğitim siyasalarından
kültürel çalışmalara kadar çeşitli araçlarla sistemli olarak zayıflatılmakta ve
rejim temelleri bilinçli biçimde aşındırılmaktadır. Bu durum, sadece tarihsel
bir mirasın tartışılması değil, aynı zamanda Türkiye’nin demokratik ve laik
yapısının kırılganlaşması anlamına gelmektedir.
Bu
çerçevede, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 2025 programının giriş bölümünde,
mevcut siyasal bozulmaların çözümlenmesine ilişkin eksiklikler
gözlemlenmektedir. Program, Türkiye’nin demokratik ve toplumsal
kırılganlıklarına karşı somut stratejiler geliştirmekte yetersiz kalmakta ve
özellikle Cumhuriyet ilkelerinin korunması ve güçlendirilmesine ilişkin açık siyasa
önerilerinden yoksun görünmektedir. Programın giriş bölümünde daha çok partinin
ideolojik temel ilkeleri ve genel hedefleri vurgulanmakta ve mevcut siyasal
krizler ve çözüm yolları hakkında yeterli açıklama yer almamaktadır.
Bu bağlamda,
giriş bölümü hem Türkiye’deki siyasal bozulmaları anlamak hem de CHP’nin bu
durum karşısındaki tutumunu çözümlemek açısından önemli bir başlangıç
noktasıdır. Akademik bir değerlendirme, giriş bölümünde belirtilen ilkelerin
hem kuramsal hem de uygulamadaki karşılığını sorgulamayı, güçlü ve zayıf
yanlarını ortaya koymayı ve mevcut siyasal sorunlarla ilişkilendirmeyi gerekli
kılmaktadır.
Çalışmanın
Amacı
Bu
çalışmanın amacı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2025 tarihli programının giriş
bölümünü kapsamlı bir biçimde irdelemek ve mevcut Türkiye siyasal ortamındaki
temel sorunlara programın giriş bölümünün yanıt verip vermediğini
değerlendirmektir. Çalışma, programın ideolojik çerçevesini, hedeflerini ve
temel ilkelerini ele alarak, güçlü ve zayıf yönlerini saptamayı hedeflemektedir.
Özellikle otoriterleşme, hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, anti-Atatürkçülük,
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CBHS) ve toplumsal eşitsizlik gibi güncel
siyasal bozulmalar karşısında CHP programının konumunu çözümlemektedir.
Çalışmanın
Hedefleri
Giriş bölümündeki alt başlıklar ve ifadeler üzerinden CHP’nin
temel ideolojik yaklaşımını sistemli biçimde ortaya koymak.
Mevcut siyasal sorunları ve demokratik bozulmaları tanımlamak
ve CHP programının bu sorunlara yanıtını değerlendirmek.
Programın güçlü yanlarını, uygulamaya dönük olası katkılarını
ve ilkesel tutarlılığını saptamak.
Programın eksik, yetersiz veya sorunlu yönlerini belirlemek,
özellikle güncel siyasal ve toplumsal krizler karşısındaki etkisizliği veya
belirsizlikleri tartışmak.
Elde edilen bulgular ışığında, programın daha etkili ve
uygulanabilir duruma gelmesi için öneriler geliştirmek.
Yöntem
Bu çalışmada
nitel araştırma yaklaşımı benimsenmiştir. Çalışmanın temel verisi, CHP’nin 2025
tarihli programının giriş bölümüdür. Programın alt başlıkları ve içerdiği
ifadeler sistemli olarak incelenmiş, programın mevcut Türkiye siyasal
ortamındaki temel sorunlara yanıt verip vermediği değerlendirilmiştir.
Çözümleme
süreci üç aşamada yürütülmüştür:
İçerik
Çözümlemesi:
Programın giriş bölümündeki her alt başlık ve ifade özetlenmiş ve programın
temel ideolojik çerçevesi belirlenmiştir.
Karşılaştırmalı
Değerlendirme:
Türkiye’nin güncel siyasal ve toplumsal sorunları saptanmış, otoriterleşme,
parlamenter sistemin terk edilmesi, hak ve özgürlüklerin kısıtlanması,
anti-Atatürkçülük ve toplumsal eşitsizlik gibi olgular programın yanıtlarıyla
karşılaştırılmıştır.
Eleştirel
Çözümleme: Programın
güçlü, zayıf ve eksik yönleri belirlenmiş ve programın sorunlara etkin yanıt
verip vermediği ve uygulamaya dönük olasılıkları tartışılmıştır.
Bu yöntem,
programın ideolojik ve siyasal çerçevesini sistemli biçimde çözümlemeye ve
Türkiye’nin güncel siyasal sorunları bağlamında eleştirel bir değerlendirme
yapmaya olanak sağlamaktadır.
Türkiye’nin
Temel Sorunları Ölçütleri: Akademik Çerçeve
Türkiye
güncel siyasal ve toplumsal bağlamda bir dizi yapısal sorunla karşı karşıyadır.
Bu sorunlar, siyasa ve programların etkililiğini ve kapsamını değerlendirmek
için temel ölçütler olarak kabul edilebilir. Bu bağlamda, aşağıdaki alanlar
öncelikli değerlendirme ölçütlerini oluşturmaktadır:
Siyasal
Sistem ve Demokrasi:
Türkiye’nin parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişi, demokratik
kurumların işleyişi üzerinde ciddi olumsuz etkiler yaratmıştır. Yasama, yürütme
ve yargı bağımsızlığının zayıflaması, demokratik denge ve denetleme
mekanizmalarının etkililiğini azaltmaktadır. Bu bağlamda, bir programın
değerlendirilmesinde siyasal sistemin işleyişi ve demokratik ölçünlere uyum
önemli bir ölçüttür.
Hukuk ve
Haklar: Hukukun
üstünlüğünün zayıflaması, yargının siyasallaşması ve temel hak ve özgürlüklerin
kısıtlanması, toplumsal güven ve adalet algısını olumsuz yönde etkilemektedir.
Medya ve ifade özgürlüğü alanındaki sınırlamalar da bu kapsamda
değerlendirilecek temel göstergelerdir.
Toplumsal
ve Kültürel Sorunlar:
Cumhuriyet ilkelerine ve Atatürkçü değerler ile laik eğitim anlayışına yönelik
saldırılar, toplumsal kutuplaşma ve ayrımcılık gibi olgular, toplumsal uyum ve
kapsayıcılık açısından önemli sorun alanlarıdır. Ayrıca, azınlık haklarının
ihlali ve eşitsizlikler, toplumun farklı kesimleri için riskler yaratmaktadır.
Ekonomi
ve Sosyal Adalet: Gelir
adaletsizliği, yoksulluk, işsizlik ve emeğin haklarının zayıflığı, ekonomik ve
toplumsal kararlılık açısından temel sorunlar olarak ortaya çıkmaktadır. Kamu
hizmetlerindeki eşitsizlik ve yozlaşma, sosyal adaletin sağlanmasını
güçleştirmektedir.
Eğitim ve
Bilim: Bilimsel ve
laik eğitim anlayışının zayıflaması, nitelikli eğitimdeki eşitsizlikler ve
araştırma-geliştirme kapasitesinin sınırlı olması, uzun vadeli kalkınma ve
toplumsal ilerleme açısından kritik alanlardır.
Çevre,
İklim Değişikliği ve Sürdürülebilirlik: Çevresel bozulma, doğal kaynakların yıkımı ve sürdürülebilir
kalkınma siyasalarının yetersizliği toplumun gelecek nesiller için yaşanabilir
bir çevreye sahip olmasını tehdit etmektedir.
Dış Siyasa
ve Güvenlik: Ulusal
güvenlik ve dış siyasa alanındaki kararsızlık, bölgesel sorunlara etkili yanıt
eksikliği ve uluslararası ilişkilerde kararlılık sorunları hem iç hem dış siyasada
belirleyici riskler yaratmaktadır.
Ölçütlerin
Sınırlılığı ve Amaçları
Hazırlanan
ölçütler listesi, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu temel sorunların tam ve
nihai bir envanteri niteliğinde değildir. Ülke siyasal, ekonomik ve toplumsal
açıdan çok daha geniş bir sorunlar yelpazesi ve derinleşmiş yozlaşma olgusu ile
karşı karşıyadır. Bu nedenle, seçilen ölçütler keyfi bir tercih değildir,
aksine, CHP 2025 programının mevcut Türkiye gerçekliği karşısında yeterliliğini
değerlendirmek ve programın hedef ve önceliklerini anlamak için bir zemin
oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda, ölçütler yalnızca eleştirel çözümleme
ve akademik değerlendirme için bir referans çerçevesi sağlamak amacını taşımaktadır.
İrdeleme
ve Değerlendirme
Ölçüt:
Siyasal Sistem ve Demokrasi
CHP
Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP, programında demokrasiye bağlılığını ve çoğulcu
parlamenter sistemi güçlendirme hedefini vurgulamaktadır. Vatandaşın yönetime
katılımı, demokratik kurumların işlerliği ve hukukun üstünlüğü CHP’nin
programında temel ilkeler arasında yer almaktadır. Programda, demokratik
değerlerin korunması ve otoriter eğilimlerin önlenmesi gerektiği
belirtilmektedir.
Mevcut
Durum: Türkiye’de
parlamenter sistemin terk edilip CBHS’ne geçilmesi, yürütmenin güçlenmesi,
yasama ve yargı denetiminin zayıflatılması, siyasal partiler arası eşitsizlik
ve seçim süreçlerindeki aksaklıklar demokrasinin işleyişini olumsuz
etkilemektedir. Kurumların bağımsızlığı ciddi şekilde erozyona uğramıştır.
Eleştirel
Değerlendirme: CHP
programında demokrasiye vurgu yapılmakla birlikte, mevcut otoriterleşme ve
kurumların işlevsizleşmesi karşısında somut adımlar veya önlemler
önerilmemektedir. Bu durum, programın siyasal sistem ve demokrasi ölçütü
açısından yetersiz olduğunu göstermektedir.
Ölçüt:
Hukuk, Hak ve Özgürlükler
CHP
Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP, programında temel insan haklarının korunmasını,
ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve toplantı gösteri hakkının güvence altına
alınmasını vurgulamaktadır. Program, bireylerin hak ve özgürlüklerinin evrensel
normlar çerçevesinde güvenceye alınması gerektiğini ifade etmektedir.
Mevcut
Durum: Türkiye’de özgürlükler
ve özellikle basın ve ifade özgürlüğü ciddi biçimde kısıtlanmıştır. Yandaş
medya ile muhalif medya arasındaki dengesizlik büyümüştür. RTÜK ve diğer
düzenleyici kurumlar çoğunlukla iktidarın etkisi altında çalışmaktadır.
Toplantı ve gösteri hakları sık sık sınırlanmakta, gözaltı ve tutuklamalar
yaygınlaşmaktadır. Evrensel insan hakları normları ile uyumlu olmayan
uygulamalar, yargı süreçlerinde keyfi tutumlar ve uzun tutukluluk süreleri ile
desteklenmektedir.
Eleştirel
Değerlendirme: CHP
programında hak ve özgürlükler vurgulansa da mevcut ciddi kısıtlamalara ve
uygulama sorunlarına karşı somut çözüm önerileri sunulmamaktadır. Bu, programın
ölçüt açısından eksik ve yetersiz olduğunu göstermektedir. Özellikle yargı
bağımsızlığı, medya denetimi ve sivil özgürlüklerin güvence altına alınması
için somut adımlar önerilmemiştir.
Ölçüt:
Ekonomik Yozlaşma ve Gelir Eşitsizliği
CHP
Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP programı, ekonomik eşitsizliği azaltmayı, sosyal
adaletin sağlanmasını, yolsuzlukla savaşımyi ve kamu kaynaklarının etkin
kullanımını öncelik olarak belirtmektedir. Program, emekçi haklarını, sosyal
güvenlik ve refahı güvence altına alma hedefini vurgular.
Mevcut
Durum: Gelir
dağılımındaki adaletsizlik giderek derinleşmekte ve zengin kesim ile düşük
gelirli kesimler arasındaki fark artmaktadır. Tersine servet transferi
(reverse wealth transfer) olgusu, yani halkın gelirlerinin iktidara yakın
sermaye ve şirketler lehine aktarılması yaygın bir sorun olarak
gözlemlenmektedir. Emekli maaşları ve sosyal yardımlar TÜİK gibi iktidar
kontrollü göstergeler üzerinden yönlendirilmekte, gerçek satın alma gücü ve
yaşam maliyetleri dikkate alınmamaktadır. Açlık ve yoksulluk sınırının altında
yaşayan milyonlarca vatandaş bulunmaktadır ve temel yaşam gereksinimlerini
karşılamakta ciddi zorluklarla karşılaşmaktadır. Kamu kaynakları, özellikle
ihaleler ve teşvikler, saydamlık ilkesinden uzak bir biçimde iktidara yakın
kişi ve kuruluşlara aktarılmaktadır.
Eleştirel
Değerlendirme: CHP
programı bu konuları kuramsal olarak ele almakta ve adalet ile eşitlik
ilkelerini vurgulasa da mevcut ekonomik yozlaşma, tersine servet transferi ve
yoksulluk sorunlarına karşı somut çözüm önerileri yeterince ayrıntılandırılmamıştır.
Program, özellikle gelir adaleti, sosyal güvenlik reformu, emekli haklarının
güçlendirilmesi, yolsuzlukla savaşım mekanizmaları ve kamu ihalelerinde saydamlık
konularında somut stratejiler geliştirmelidir.
Ölçüt:
Parlamenter Sistem, Yönetim Biçimi ve Demokratik Kurumlar
CHP
Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP programında, güçlendirilmiş parlamenter sisteme
dönüş hedefi dile getirilmektedir. Kuvvetler ayrılığı, yasama–yürütme–yargı
arasında denge ve denetim mekanizmalarının yeniden kurulması, Meclis’in
etkinleştirilmesi ve demokratik kurumların güçlendirilmesi programın ana savları
arasında yer almaktadır. CHP
programında yargı bağımsızlığı, hukuk devleti ve adil yargılanma hakkı temel
ilkeler arasında sayılmaktadır. Yargının siyasetten arındırılması, yargıç ve savcıların
bağımsızlığının güvence altına alınması, hukukun üstünlüğünün yeniden
oluşturulması gerektiği vurgulanmaktadır. Hukukun, siyasal iktidarın değil,
evrensel hukuk normlarının ve anayasal ilkelerin bir aracı olması gerektiği
ifade edilmektedir.
Mevcut
Durum: Türkiye’de
2017 referandumu sonrasında geçilen CBHS, yürütme gücünü tek elde toplamış ve
parlamentoyu işlevsizleştirmiştir. TBMM yasama yetkisini büyük ölçüde
kaybetmiş, denetim mekanizmaları tümüyle ortadan kalkmıştır. Cumhurbaşkanlığı
kararnameleri, yasamanın yerini alan bir araç durumuna gelmiştir. Yargı
bağımsızlığı, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısı ve atama süreçleri
üzerinden siyasete bağımlı duruma gelmiştir. Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanmaması, hukuk devletinin
askıya alındığını göstermektedir. Türkiye’de yargı, eylemli olarak yürütmenin
denetimi altına girmiş durumdadır. HSK’nın yapısı, siyasal iktidarın yargı
üzerindeki denetimini kurumsallaştırmaktadır. AYM ve AİHM kararlarının
uygulanmaması, hukuk devletinin askıya alındığını göstermektedir. Gazeteciler,
akademisyenler, siyasetçiler ve sivil toplum temsilcileri hakkında açılan
davalarda adil yargılanma hakkı sistemli biçimde ihlal edilmektedir. Uzun
tutukluluk süreleri, gizli tanık uygulamaları, siyasal güdülerle hazırlanan
iddianameler ve “etkili pişmanlık” mekanizmasının araçsallaştırılması, yargının
bir baskı aracı durumuna geldiğini göstermektedir. Bu tablo, Türkiye’de hukukun
güvence olmaktan çıkıp bir caydırma ve sindirme aracına dönüştüğünü açıkça
ortaya koymaktadır.
Eleştirel
Değerlendirme: CHP’nin
parlamenter sisteme dönüş vurgusu, ilkesel düzeyde yerinde olmakla birlikte,
mevcut otoriter kurumsal yapının nasıl aşılacağına ilişkin somut bir geçiş
stratejisi içermemektedir. Program, bu dönüşümün hangi siyasal ve hukuksal
araçlarla, hangi zamanlamayla ve hangi toplumsal anlaşma zemini üzerinde
gerçekleştirileceğini yeterince açıklamamaktadır. Dahası, mevcut sistemden
kazanç sağlayan iktidar bloğu karşısında nasıl bir siyasal savaşım çizgisi izleneceği
belirsizdir. Bu da programı, niyet beyanı düzeyinde bırakmakta ve yürütme ve
uygulama kapasitesi açısından zayıflatmaktadır. CHP programı, yargı
bağımsızlığına ilişkin doğru ve normatif olarak güçlü bir tavır alsa da mevcut
yapısal bozulmanın nasıl onarılacağı sorusuna yeterli düzeyde yanıt
verememektedir. HSK’nın yeniden yapılandırılması konusunda somut ve bağlayıcı
mekanizmalar önerilmemektedir. Siyasal baskı altında şekillenmiş yargı
kadrolarının nasıl dönüştürüleceğine ilişkin net bir yol haritası
bulunmamaktadır. Geçmiş dönemde yaşanan hukuk ihlallerine ilişkin bir “geçiş
dönemi adaleti” bakış açısı geliştirilmemiştir. Bu nedenle CHP programı, yargı
sorununa ilişkin doğru tanılar içerse de çözüm üretme kapasitesi bakımından
genel, soyut ve dilek düzeyinde kalmaktadır.
Ölçüt:
Tersine Servet Transferi (Reverse Wealth Transfer)
Türkiye’de
son yıllarda gözlemlenen en belirgin yapısal bozulmalardan biri, gelir ve
servetin alt ve orta sınıflardan üst gelir gruplarına doğru sistemli biçimde
aktarılmasıdır. Yazında bu olgu “tersine servet transferi” olarak
tanımlanmaktadır ve genellikle piyasa mekanizmalarının doğal işleyişinden
değil, siyasal tercihler, kurumsal yozlaşma ve kamu kaynaklarının belirli
kesimlere yönlendirilmesinden doğmaktadır. Bu çalışma açısından tersine servet
transferi şu mekanizmalar üzerinden ölçüt olarak ele alınmaktadır: Dolaylı
vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payının olağanüstü artışı, ücretliler
ve emekliler aleyhine işleyen gelir siyasaları, kamusal kaynakların belirli
sermaye gruplarına aktarılması (ihale rejimi, kamu-özel iş birliği projeleri
vb.), enflasyon yoluyla sabit gelirli kesimlerin reel gelirlerinin
aşındırılması, finansal araçlar ve kur siyasaları üzerinden varlık sahibi
kesimlerin görece üstün duruma getirilmesi. Bu süreçte emek gelirlerinin ulusal
gelir içindeki payı gerilerken, sermaye gelirlerinin payı kararlı biçimde
artmakta, yoksulluk ve derin yoksulluk katmanları genişlemekte ve toplumsal
eşitsizlikler yapısal bir nitelik kazanmaktadır. Dolayısıyla tersine servet
transferi, sadece ekonomik bir sorun değil aynı zamanda siyasal rejimin
sınıfsal karakterine ilişkin temel bir gösterge niteliğindedir. Bu bağlamda,
bir siyasal partinin programının adalet, eşitlik ve sosyal devlet savlarının
anlamlı olabilmesi için, bu transfer mekanizmalarına karşı açık, somut ve
uygulanabilir siyasalar geliştirmesi zorunludur. Bu nedenle bu çalışmada
tersine servet transferi, CHP Programı’nın yeterliliğini değerlendirmede temel
ölçütlerden biri olarak kabul edilmektedir.
CHP
Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler- Adalet, Eşitlik ve Sosyal Devlet
Vurgusu: Selin Sayek
Böke’nin tanıtım konuşmasında “Toplum sözleşmemizi adalet, eşitlik ve özgürlük
üzerine kurmakta kararlıyız” demiştir. Bu söz, gelir ve kaynak adaleti
açısından servet transferine karşı bir çerçeve sunduğunu gösteriyor. Programda
“vergi reformu” olacak, vergi denetimlerinin “siyasal ceza olmaktan
çıkarılması” hedefleniyor ifadesi yer almaktadır. Vergi sistemiyle ilgili
değişiklik önerileri, mevcut servet transferi dinamiklerine bir tepki olarak
yorumlanabilir. Özgür Özel, program tanıtımında “Temel Vatandaşlık Geliri”
önerisinde bulunduğunu açıkladı. Bu, alt ve orta gelirli kesimlere doğrudan
gelir transferi yapılmasını öngören bir mekanizma olarak tersine servet
transferi eleştirisi bağlamında değerlendirilebilir. Tanıtım metinlerinde CHP,
“eşitlikçi, adil, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir kalkınma” stratejisini
benimsediğini belirtiyor. CHP’nin programının giriş bölümünde ve program
tanıtımında, servet eşitsizliği ve gelir dağılımı adaletsizliği açık biçimde
sorun olarak tanımlanmaktadır. Özellikle şu temalar öne çıkmaktadır: “Adalet”
ve “eşitlik” vurgusu, kamu kaynaklarının “ranta değil üretime” yönlendirilmesi,
“Bir avuç insanın zenginleştiği” mevcut düzene karşı eleştirel söylem, “eşitlikçi
ve kapsayıcı kalkınma” bakış açısı ve “temel vatandaşlık geliri” gibi gelir
destek mekanizmaları. Ancak dikkat
çekici biçimde, programın girişinde “tersine servet transferi” kavramı doğrudan
kullanılmamakta ve mevcut iktidar döneminde gerçekleştiği savlanan bu yapısal
servet kaymasının niteliği kavramsal olarak netleştirilmemektedir. Sorun
dolaylı biçimde ifade edilmekte, fakat sistemli bir tanı dili kurulmamaktadır.
Türkiye’de
Mevcut Durum- Tersine Servet Transferi Olgusu: Türkiye’de özellikle son 10-15 yılda
şu mekanizmalar üzerinden belirgin bir tersine servet transferi yaşandığı
söylenebilir: Kamu-özel işbirliği (KÖİ) projeleri yoluyla kamu kaynaklarının
belirli sermaye gruplarına aktarılması, yüksek enflasyon ve düşük zam siyasalarıyla,
emek gelirlerinin reel olarak erimesi, TÜİK’in tartışmalı enflasyon verileri
yoluyla emekli ve memur maaşlarının bilinçli biçimde düşük tutulması, vergi
sisteminin dolaylı vergiler ağırlıklı yapısı nedeniyle, alt ve orta sınıfların
göreli olarak daha fazla vergi yükü taşıması, servet ve sermaye kazançlarının
görece düşük vergilendirilmesi, enflasyon aracılığıyla geniş kesimlerin
tasarruflarının erimesi, buna karşılık borçlu büyük sermaye kesimlerinin
avantajlı duruma geçmesi ve vergi gelirlerinin yüzde 80’inin dolaylı
vergilerden elde edilmesi, kamu emtialarına hükümet ve bazı durumlarda yerel
yönetimler tarafından yapılan aşırı ve fahiş zamlar. Bu yapı, klasik bir
“yukarı doğru servet transferi” mekanizması üretmekte ve toplumun alt ve orta
kesimlerinden, ekonomik ve siyasal iktidara yakın dar bir zümreye doğru sistemli
bir kaynak akışı yaratmaktadır.
Eleştirel
Çözümleme: Açıklıkla
belirtmek gerekirse, CHP programında tersine servet transferi konusunda dolaylı
kabul var ama doğrudan bir atıf yoktur. CHP programı, “servet transferi”
kavramını doğrudan “tersine servet transferi” terimiyle ele almasa da servet ve
gelir adaletsizliğine güçlü bir vurgu yapıyor. Bu konuda bazı siyasal
yükümlülüklere değinilmektedir: Vergi reformu, denetimlerin yeniden
düzenlenmesi ve temel vatandaşlık geliri önerileri, servet eşitsizliğini
azaltmaya yönelik olası mekanizmalar sunulmaktadır. Ancak, program metni
kamuoyuna açık biçimde “yüksek servet kesimlerinden vergi yoluyla servet geri alımına
ilişkin radikal ve sistemli bir planı net şekilde ortaya koymaktan çok genel
eşitlik söylemleriyle sınırlı kalmaktadır. Sonuç olarak, CHP giriş metni
ekonomik adaletsizlik ve servet birikimine yönelik eleştiriler içeriyor, ancak
tersine servet transferi olgusuna doğrudan ve sistemli bir çözüm vizyonu net
biçimde tanımlanmamış görünmektedir. CHP’nin programının giriş bölümü, ekonomik
adaletsizliği ve eşitsizlikleri güçlü bir normatif çerçeveyle ele almakta ancak
Türkiye’de son dönemde ortaya çıkan bu tersine servet transferi rejimini
kavramsal olarak yeterince adlandırmamakta ve açık bir yapısal tanımlama
yapmamaktadır. Bu durum üç temel sorun yaratmaktadır: Bir kere, sorunun
derinliği bulanık kalmaktadır. Eşitsizlik yalnızca sonuçlar üzerinden
tartışılmakta, onu üreten mekanizmalar (enflasyon siyasası, vergi yapısı, KÖİ
rejimi vb.) giriş bölümünde net bir siyasal-ekonomi çerçevesiyle ortaya
konmamaktadır. İkincisi, CHP’nin ekonomik vizyonu da muğlaklaşmaktadır. Tersine
servet transferini durdurma ve tersine çevirme konusunda somut araçlar (servet
vergisi, artan oranlı servet vergisi, büyük servetlere kamusal denetim, kamu
harcamalarının yeniden yönlendirilmesi vb.) açık biçimde tanımlanmamaktadır.
Üçüncüsü, toplumsal öfke ve adalet duygusu yeterince karşılanmamaktadır. Geniş
kesimler tarafından deneyimlenen yoksullaşma ve hak kaybı, güçlü bir sistem
eleştirisiyle adlandırılmadığında, programın dönüştürücü olma savı
zayıflamaktadır. Dolayısıyla, CHP programı mevcut servet dağılımı bozulmasını
doğru yönde işaret etmekle birlikte, bu olgunun neoliberal-otoriter yeniden
bölüşüm mekanizmaları ile ilişkisini daha açık ve cesur biçimde kuramadığı
ölçüde, eleştirel güç ve dönüştürücü derinlik bakımından sınırlı kalmaktadır.
Ölçüt: Siyasal
Sistem, Otoriterleşme ve Demokrasi
CHP Programının
Giriş Bölümündeki Yaklaşımı:
CHP programının giriş bölümünde siyasal sistem sorunu esasen demokrasi, hukuk
devleti, güçler ayrılığı ve özgürlükler söylemi üzerinden ele alınmaktadır.
Giriş bölümünde öne çıkan ana vurgular şunlardır: Türkiye’de demokrasinin ciddi
bir aşınma içerisinde olduğu, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığının
zedelendiği, kurumların işlevsizleştirildiği ve kişiselleşmiş bir yönetim
tarzının ortaya çıktığı, CHP’nin ise “çoğulcu demokrasi, güçler ayrılığı ve
hukuk devleti” temelinde yeni bir siyasal düzen inşa etmeyi hedeflediği. Bununla
birlikte, giriş bölümünde CBHS’nin doğrudan ve sistemli bir rejim eleştirisi
olarak kavramsallaştırıldığı söylenemez. Sistem değişikliği daha çok
“demokratik gerileme”nin bir unsuru olarak sunulmakta, fakat bir rejim dönüşümü
ya da otoriterleşmenin kurumsal temeli olarak açıkça çözümlenmemektedir. CHP’nin
2025 programının giriş bölümünde siyasal sistem ve demokrasi ile ilgili olarak,
parlamenter demokrasinin güçlendirilmesi, hukuk devleti ilkesinin korunması ve
demokratik kurumların işlerliğinin sağlanması temel hedefler arasında sunulmaktadır.
Program, siyasal çoğulculuk, bağımsız yargı ve demokratik denetim
mekanizmalarının güçlendirilmesini vurgulamakta, yurttaşların siyasal
katılımının artırılmasını ve demokratik süreçlerin saydamlaştırılmasını öncelik
olarak göstermektedir.
Mevcut Durum: Ancak mevcut Türkiye koşulları, bu hedeflerin
uygulamaya aktarılmasını ciddi biçimde zorlaştırmaktadır. 2017’deki anayasa
değişikliği ile cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmesi, yürütmenin
yetkilerinin aşırı merkezileşmesine ve parlamentonun işlevinin zayıflamasına
yol açmıştır. Demokratik denetim mekanizmaları etkililiğini yitirmiş, yargı
bağımsızlığı ve tarafsızlığı önemli ölçüde zarar görmüştür. Ayrıca, seçilmiş
organların yetki alanlarının daraltılması, siyasal yarışmanın engellenmesi ve
medyanın denetim altına alınması gibi uygulamalar, demokratik çoğulculuk ve
hukukun üstünlüğü ilkeleriyle çelişmektedir. Türkiye’de
2017 anayasa değişiklikleriyle yürürlüğe giren CBHS, klasik anlamda bir
başkanlık sistemi değil daha çok hiper-merkezileşmiş, denetimsiz ve
kişiselleşmiş bir yönetim modeli üretmiştir. Bu çerçevede parlamentonun yasama
gücü büyük ölçüde zayıflatılmış ve Meclis işlevsizleşmiştir. Yürütme yetkileri
tek elde toplanmış, karar alma süreçleri kurumsal mekanizmalardan koparılmıştır.
Yargı bağımsızlığı eylemli olarak ortadan kaldırılmış, HSK yapısı yürütmenin
etkisine açılmıştır. Medya, üniversiteler ve sivil toplum üzerinde yoğun baskı
kurulmuştur. Seçimler yarışmacı olmaktan uzaklaşmış, adil yarışma koşulları yok
edilmiştir. Bu durum yazında sıklıkla şu kavramlarla ifade edilmektedir:
yarışmacı otoriterlik, seçimli otoriterlik, hibrid (karma) rejim ve otoriter
popülizm. Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan sorun, basit bir “demokrasi erozyonu”
değil, yapısal bir rejim dönüşümüdür.
Eleştirel
Çözümleme: CHP’nin giriş bölümünde vurgulanan
demokratik hedefler ile Türkiye’deki mevcut siyasal durum arasında belirgin bir
uyumsuzluk vardır. Program, demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanındaki sorunları
dile getirse de bu sorunların çözümüne ilişkin somut ve uygulanabilir siyasalar
geliştirmekten çok genel değerler ve ilkeler çerçevesinde kalmaktadır. Bu
durum, programın siyasal sistem ve demokrasi ölçütü açısından yetersizliğini
göstermektedir. CHP’nin programının giriş bölümündeki en temel açmazı,
Türkiye’deki mevcut siyasal rejimi eleştirirken yeterince radikal ve kavramsal
bir netlik ortaya koyamamasıdır. Bu durumu üç düzeyde eleştirmek olanaklıdır.
Birincisi, rejim tanımı net değildir. CHP, mevcut durumu genellikle
“otoriterleşme”, “hukuk devletinden uzaklaşma” ve “demokratik gerileme” gibi
doğru ama zayıf kavramsallaştırmalarla tanımlamaktadır. Oysa Türkiye’de yaşanan
süreç, geçici bir bozulma değil, anayasal düzeyde oluşturulmuş bir otoriter
rejim modelidir. Bu net biçimde ifade edilmediği sürece, önerilen çözüm yolları
da teknik reform önerileri düzeyinde kalma riski taşır. İkincisi parlamenter sistemin
terk edilmesinin tarihsel kırılma olarak ele alınmamasıdır. CBHS’ne geçiş,
Türkiye siyasal tarihinde yalnızca bir sistem değişikliği değil, Cumhuriyet’in
kurucu siyasal mimarisinden kopuş anlamına gelmektedir. Ancak giriş bölümünde
bu dönüşüm tarihsel bir rejim kırılması, Cumhuriyet’in kurumsal mantığının
tahribi ve siyasal kültürde otoriter bir sıçrama olarak yeterince güçlü bir
dille işlenmemektedir. Üçüncüsü, CHP’nin kendi tarihsel misyonu ile program arasındaki
zayıf bağdır. CHP, Cumhuriyet’in kurucu partisi olarak, parlamenter demokrasi,
laiklik, kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti konusunda tarihsel bir sorumluluk
taşımaktadır. Ancak giriş bölümünde, bu tarihsel misyonun güncel rejim kriziyle
ilişkisi yeterince güçlü bir siyasal ve ideolojik bağlam içinde
kurulmamaktadır. Bu da şu riski doğurmaktadır: CHP, mevcut rejimi eleştiriyor
gibi görünürken, onu yıkacak kadar güçlü bir siyasal-ideolojik karşı anlatı üretememektedir.
Kısacası, CHP’nin giriş bölümü siyasal sistem ve demokrasi konusunda doğru bir
yönelim ortaya koymakla birlikte rejim sorununu yeterince derinlikli ve
kavramsal biçimde tanımlayamaması, parlamenter sistemden kopuşu bir
"tarihsel kırılma" olarak ele almaktan kaçınması ve kendi kurucu
kimliği ile bugünkü kriz arasındaki bağı zayıf kurması nedeniyle eleştiriye açıktır.
Ölçüt:
Sosyal Devlet ve Yoksulluk
CHP
Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP’nin 2025 programının giriş bölümünde sosyal adalet
ve eşitlik vurgusu önemli bir yer tutmaktadır. Programda, yoksullukla savaşım
ve hak temelli yaklaşımlar temel ilkeler arasında sayılmakta, devletin
vatandaşlarına eğitim, sağlık ve gelir adaleti gibi hizmetleri eşit biçimde
sunması gerektiği ifade edilmektedir. Bu çerçevede, sosyal devlet ilkesine
bağlılık ve toplumsal dayanışmanın güçlendirilmesi giriş bölümünün temel
mesajlarından biri olarak öne çıkmaktadır.
Mevcut
Durum: Ancak mevcut
Türkiye koşulları incelendiğinde, giriş bölümündeki bu ifadelerin somut
karşılığı eksik kalmaktadır. Son yıllarda sosyal devlet işlevleri ciddi biçimde
zayıflamış, yoksulluk oranları artmış ve milyonlarca kişi açlık sınırının
altında yaşamaya başlamıştır. Emekli maaşları reel olarak erimekte, sosyal
yardımlar yetersiz kalmakta ve resmi istatistiklerin açıklanma biçimi
kamuoyunda güven sorununa yol açmaktadır. Kamusal kaynakların özellikle
iktidara yakın gruplara aktarılması ise sosyal devlet ilkesine doğrudan
aykırılık oluşturmaktadır.
Eleştirel
irdeleme: Bu
bağlamda, CHP programının giriş bölümünde yer alan sosyal devlet ve yoksullukla
ilgili ifadeler, mevcut Türkiye gerçekliği karşısında yetersiz kalmaktadır.
Program, sosyal adalet ve eşitlik ilkelerini benimsemiş olsa da sorunların
kapsamını ve derinliğini somut verilerle ortaya koymakta eksiklik
göstermektedir. Ayrıca çözüm önerileri genel ifadelerle sınırlı kalmakta,
uygulanabilirlik ve önceliklendirme açısından yeterince açıklık sunmamaktadır.
Dolayısıyla giriş bölümünde dile getirilen hedefler ile Türkiye’nin mevcut
sosyo-ekonomik koşulları arasında belirgin bir kopukluk bulunmaktadır.
Ölçüt: Hak
ve Özgürlükler, Laiklik ve Eğitim
CHP
Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP’nin 2025 programının giriş bölümünde hak ve
özgürlükler, laiklik ve eğitim konuları temel değerler arasında sunulmaktadır.
Program, yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almayı,
laiklik ilkesini korumayı ve eğitimde eşitlik ile kaliteyi sağlamayı öncelikli
hedefler olarak vurgulamaktadır. Özellikle, laiklik vurgusu ile devletin din
karşısında tarafsız konumunun korunması ve eğitim sisteminde bilimsellik ve
çağdaş değerlerin güçlendirilmesi gerektiği belirtilmektedir.
Mevcut
Durum: Ancak mevcut
Türkiye koşulları bu hedeflerin uygulanabilirliği açısından ciddi sorunlar
barındırmaktadır. Son yıllarda, hak ve özgürlükler alanında sınırlamalar artmış,
ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve sivil toplum etkinlikleri ciddi baskı ve
denetim altına alınmıştır. Laiklik ilkesi, özellikle kamusal alan ve eğitim siyasalarında
giderek zayıflatılmakta, dinsel eğitim ve ideolojik yönelimler öne çıkmakta ve
Atatürk’ün laiklik anlayışıyla çelişen uygulamalar artmaktadır. Eğitim sistemi,
eşitsizliklerin ve ideolojik yönelimlerin etkisi altında kalmakta, temel eğitim
ve yükseköğretimde fırsat eşitliği ciddi biçimde zarar görmektedir.
Eleştirel
İrdeleme: CHP
programının giriş bölümünde dile getirilen hak ve özgürlükler, laiklik ve
eğitimle ilgili hedefler, Türkiye’nin mevcut durumu karşısında eksik ve soyut
kalmaktadır. Program, bu alanlardaki sorunları kapsamlı biçimde ele almakta ve
somut çözüm önerileri geliştirmek yerine genel değer ve ilkelere
odaklanmaktadır. Bu nedenle, giriş bölümünde ifade edilen ilkeler ile
Türkiye’deki güncel siyasal ve eğitimsel gerçeklikler arasında belirgin bir
uyumsuzluk söz konusudur.
Ölçüt:
Toplumsal ve Kültürel Sorunlar, Anti-Atatürkçülük ve Toplumun Ayrışması
CHP
Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP’nin 2025 programının giriş bölümünde toplumsal ve
kültürel alanlarla ilgili vurgular, çoğulculuk, kapsayıcılık, katılımcılık ve
aydınlanma ilkeleri üzerinden yapılmaktadır. Program, toplumun tüm kesimlerine
eşit yaklaşılması, farklı kültürel ve sosyal kimliklerin tanınması ve
yurttaşların etkili katılımının sağlanması gerektiğini belirtir. Ayrıca
laiklik, bilim ve eğitim temelinde toplumsal ilerlemenin güvence altına
alınması gerektiği programda öne çıkarılmaktadır.
Mevcut
Durum: Ancak mevcut
Türkiye koşullarında toplumsal ve kültürel sorunlar ciddi boyuttadır. AKP
iktidarı döneminde anti-Atatürkçü bir siyasa geliştirilmiş ve Cumhuriyet’in
kurucu ilkeleri ve laik eğitim sistemi bilinçli olarak zayıflatılmıştır.
Toplumun farklı kesimleri arasında kutuplaşma derinleşmiş, ideolojik ve
kültürel bölünmeler yaygınlaşmıştır. Laiklik ilkesinin uygulanmaması, eğitim
sisteminde ideolojik yönelimler ve devletin toplumsal değerler üzerindeki
etkisi, toplumsal adaletsizlik ve eşitsizlik sorunlarını pekiştirmektedir.
Eleştirel
Çözümleme: CHP’nin
giriş bölümünde belirtilen toplumsal ve kültürel hedefler ile Türkiye’deki
mevcut durum arasında ciddi bir uyumsuzluk vardır. Program, toplumsal
bütünleşme ve laik aydınlanma ilkelerini savunsa da mevcut toplumsal kutuplaşma
ve anti-Atatürkçü siyasalar karşısında bu hedeflerin nasıl
gerçekleştirileceğine ilişkin somut stratejiler sunmamaktadır. Bu durum,
programın toplumsal ve kültürel sorunlar ölçütü açısından yetersizliğini ortaya
koymaktadır.
Ölçüt:
Eğitim ve Bilim
CHP
Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP’nin 2025 programının giriş bölümünde eğitim ve
bilim alanına ilişkin ifadeler, aydınlanma ve bilimin rehberliğinde toplumsal
kalkınmanın sağlanması çerçevesinde yer almaktadır. Programda, çağdaş eğitim
sisteminin güçlendirilmesi, eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması ve bilimsel
düşüncenin öncelikli kılınması hedeflenmektedir. Ayrıca, eğitim siyasalarının
kapsayıcı, eşitlikçi ve demokratik bir biçimde yürütülmesi gerektiği
vurgulanmaktadır.
Mevcut
Durum: Ancak
Türkiye’nin mevcut eğitim ve bilim durumu bu hedeflerle uyumlu değildir. AKP
iktidarı döneminde eğitim siyasaları ideolojik yönelimler ve din temelli
uygulamalar üzerinden şekillendirilmiş, eğitim programlarının içerik ve
niteliği ideolojik müdahalelere açık duruma gelmiştir. Üniversite özerkliği ve
akademik özgürlükler kısıtlanmış ve bilimsel araştırmaların bağımsızlığı ve
yeterliliği zayıflatılmıştır. Eğitimde fırsat eşitsizliği artmış, özellikle
kırsal ve yoksul bölgelerde nitelikli eğitim erişimi ciddi biçimde
sınırlanmıştır.
Eleştirel
Çözümleme: Bu
bağlamda, CHP programının eğitim ve bilim alanındaki ifadeleri idealist ve
normatif hedefler içerse de mevcut Türkiye gerçekliği karşısında
uygulanabilirlik ve somut strateji eksikliği programın bu ölçüt açısından
yetersiz kaldığını göstermektedir.
Ölçüt:
Çevre, İklim Değişikliği ve Sürdürülebilirlik
CHP
Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP’nin 2025 programının giriş bölümünde çevre ve
sürdürülebilirlik vurgusu, gelecek sorumluluğu çerçevesinde yer almaktadır.
Program, doğal kaynakların korunması, iklim değişikliğiyle savaşım ve
sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasını temel hedefler olarak göstermektedir.
Ayrıca, çevresel siyasa ve uygulamalarda bilimsel verilerden ve kamu yararından
hareket edilmesi gerektiği belirtilmektedir.
Mevcut
Durum: Ancak
Türkiye’nin güncel çevre ve iklim durumu bu hedeflerle uyumlu değildir. Hızlı
ve plansız kentleşme, enerji siyasalarında fosil yakıt bağımlılığı, HES ve
maden projeleri nedeniyle ekosistem yıkımı ve su kıtlığı ciddi boyutlara
ulaşmıştır. İklim değişikliğinin etkileriyle savaşımda yeterli önlemler
alınmamış ve çevresel denetim mekanizmaları zayıf kalmıştır.
Eleştirel
Çözümleme: Bu
bağlamda, CHP programının giriş bölümünde ortaya konan çevre ve
sürdürülebilirlik hedefleri normatif ve idealist düzeyde kalmakta ve mevcut
Türkiye gerçekliğiyle uygulanabilirlik açısından belirgin boşluklar
göstermektedir. Programın, çevre siyasalarının uygulanabilirliğine ilişkin
somut strateji ve önceliklendirmeleri net bir şekilde ortaya koyması
gerekmektedir.
Ölçüt: Dış Siyasa ve Güvenlik
CHP
Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP 2025 programının giriş bölümünde dış siyasa ve
güvenlik konularına değinilirken, Türkiye’nin bölgesel ve küresel ilişkilerde kararlı,
barış ve iş birliği ilkeleri çerçevesinde hareket etmesi gerektiği
vurgulanmaktadır. Program, diplomasi, uluslararası hukuka bağlılık ve ulusal
güvenliğin sağlanması ile ilgili genel ilkeleri ortaya koymaktadır. Ayrıca,
Türkiye’nin savunma kapasitesinin güçlendirilmesi ve tehdit algılarına karşı
hazırlıklı olunması gerektiği ifade edilmektedir.
Mevcut
Durum: Ancak
Türkiye’nin mevcut dış siyasa ve güvenlik durumu, programın ifade ettiği
normatif hedeflerden oldukça uzak bir görünüm sergilemektedir. Bölgesel
krizler, sınır güvenliği sorunları, terörle savaşımda yaşanan zorluklar ve
uluslararası ilişkilerde stratejik tutarsızlıklar, güvenlik ve diplomasi
alanında ciddi kırılganlıklar yaratmaktadır. Türkiye’nin hem askeri hem de
diplomatik açıdan sürdürülebilir bir güvenlik siyasası oluşturabilmesi için
somut stratejiler ve önceliklerin netleştirilmesi gerekmektedir.
Eleştirel
Çözümleme: Bu
bağlamda, CHP’nin giriş bölümünde yer alan dış siyasa ve güvenlik hedefleri,
mevcut Türkiye gerçekliğiyle kıyaslandığında idealist bir çerçeve sunmakta ve
uygulanabilirliğe ilişkin açık ve detaylı bir yol haritası içermemektedir.
Ölçütlerin
Değerlendirilmesi
|
Çizelge 1: Özet Değerlendirme |
|||
|
Ölçüt |
CHP Programının Giriş
Bölümündeki İlgiler / Yargılar |
Mevcut Durum |
Eleştirel Değerlendirme |
|
Siyasal Sistem ve Demokrasi |
Program, demokratikleşme ve güçler ayrılığı vurgusu
yapıyor; parlamenter sistemin ve demokratik normların önemini vurguluyor. |
Türkiye’de parlamenter sistem terk edildi,
Cumhurbaşkanlığı sistemi egemen; otoriterleşme, demokrasi gerilemesi ve
hukukun üstünlüğü ihlalleri gözlemleniyor. |
Giriş bölümü sorunları tanımlamakla kalıyor; mevcut
otoriter ortam ve demokratik boşluklara karşı somut siyasa önerileri eksik. |
|
Hak ve Özgürlükler / Laiklik / Eğitim |
Hak ve özgürlüklerin korunması, laiklik ilkesi ve
eğitimde eşitlik vurgulanıyor. |
Haklar ve özgürlükler kısıtlanmış; laiklikten
sapmalar, eğitim sistemi ideolojik yönlendirmelerle baskılanıyor. |
Programın giriş bölümü bu sorunları yeterince
tanımıyor; önerilen siyasalar somut değil ve krizlerin ciddiyetini
yansıtmıyor. |
|
Ekonomi / Sosyal Adalet / Tersine Servet Transferi |
Sosyal devlet anlayışı, eşitlik, emeğin üstünlüğü ve
yoksullukla savaşım hedefleri öne çıkıyor. |
Tersine servet transferi; emekli maaşlarının
enflasyon altında erimesi, açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşayan
milyonlar. |
Giriş bölümü bu ekonomik bozulmaları yeterince ele
almıyor; eşitsizlik ve ekonomik adaletsizliğe karşı somut önlemler eksik. |
|
Toplumsal ve Kültürel Sorunlar |
Katılımcılık, kapsayıcılık, aktif yurttaşlık,
toplumu savunma ve dayanışma vurgusu var. |
Toplumun tüm kesimlerinde anti-Atatürkçülük artıyor;
toplumsal kutuplaşma ve kültürel yozlaşma gözlemleniyor. |
Program girişinde toplumsal ve kültürel sorunlar
yüzeysel; bu alanlarda ciddi analiz ve çözüm önerileri bulunmuyor. |
|
Eğitim ve Bilim |
Bilimsel düşünce, aydınlanma ve eğitim siyasalarının
önemi vurgulanıyor. |
Eğitim sistemi ideolojik yönelimlere maruz; bilimsel
ve eleştirel düşünce geri plana itilmiş durumda. |
Giriş bölümü hedefleri ifade ediyor ama mevcut
eğitim krizine ilişkin somut değerlendirme yok. |
|
Çevre, İklim Değişikliği ve Sürdürülebilirlik |
Sürdürülebilirlik ve gelecek sorumluluğu
vurgulanıyor. |
Çevre siyasaları yetersiz; iklim değişikliği
etkileri ve sürdürülebilirlik önlemleri eksik. |
Giriş bölümünde bu konu genel bir değer olarak yer
alıyor; somut strateji ve öncelikler belirtilmemiş. |
|
Dış Siyasa ve Güvenlik |
Barış, uluslararası iş birliği ve güvenliğin önemi
öne çıkıyor. |
Türkiye’nin güvenlik siyasaları kararlısız; bölgesel
krizler ve diplomatik zayıflıklar var. |
Program girişinde güvenlik ve dış siyasa sorunlarına
ilişkin analitik yaklaşım yetersiz; krizlere karşı çözüm önerisi sınırlı. |
Genel
Değerlendirme ve Sonuç
CHP’nin 2025
programının giriş bölümü, partinin ideolojik temellerini ve temel hedeflerini
özetleyen bir çerçeve sunmaktadır. Program, demokratik değerler, güçler
ayrılığı, sosyal adalet, hak ve özgürlükler, laiklik, eğitim, bilim, çevre,
sürdürülebilirlik ve barış gibi konuları vurgulamakta ve partinin reformist ve
kapsayıcı yaklaşımını ifade etmektedir. Bu bağlamda, giriş bölümü kuramsal
olarak partinin temel vizyonunu okuyucuya aktarma işlevini yerine
getirmektedir.
Ancak,
mevcut Türkiye siyasal ve toplumsal koşulları dikkate alındığında giriş
bölümünün yeterliliği, geçerliliği ve isabetliliği ciddi şekilde
sorgulanabilir. Türkiye’de parlamenter sistemin terk edilmesi, otoriterleşme
eğilimleri, hukukun üstünlüğünün zayıflaması, temel hak ve özgürlüklerin
kısıtlanması, ekonomik eşitsizlik ve tersine servet transferi, eğitim ve bilim
alanındaki ideolojik yönelimler, toplumsal kutuplaşma ve kültürel yozlaşma,
çevre ve iklim siyasalarının yetersizliği ile güvenlik ve dış siyasa krizleri
gibi çok boyutlu ve somut sorunlar yaşanmaktadır.
Giriş bölümü
bu somut sorunları tanımlamakta ve mevcut bozulmaları çözümlemekte yetersiz
kalmakta ve dolayısıyla programın mevcut krizler karşısındaki isabetliliği
sınırlı kalmaktadır. Öngörülen ilkeler ve değerler, ideolojik bir çerçeve
sunmakla birlikte, somut siyasa önerilerine ve uygulanabilir çözümlere dönük
açıklık taşımamaktadır. Bu durum, programın Türkiye’nin güncel siyasal,
ekonomik ve toplumsal bozulmalarına karşı etkili bir yol haritası oluşturmasını
engellemektedir.
Sonuç
olarak, CHP’nin giriş bölümü, partinin vizyonunu ve ideolojik yaklaşımını
özetleme işlevini yerine getirse de mevcut sorunlara yanıt üretme kapasitesi
açısından eksik ve yetersiz kalmaktadır. Programın geçerliliği ve isabetliliği,
mevcut siyasal krizlerin ve toplumsal bozulmaların yeterince ele alınamamış
olmasından dolayı sınırlıdır. Bu nedenle, giriş bölümünün güçlendirilmesi,
somut veri ve çözümlerle desteklenmesi ve Türkiye’nin güncel sorunlarına karşı
uygulanabilir siyasa önerileriyle bütünleştirilmesi gerekmektedir.
CHP PROGRAMININ YETERLİLİK VE GEÇERLİLİK
DÜZEYİNİN ELEŞTİREL İRDELEMESİ: DEMOKRASİ, YÖNETİM VE ADALET
Prof. Dr.
Firuz Demir Yaşamış
GİRİŞ
CHP yeni parti programını 21 Kasım
2025 günü açıkladı. Program bir hafta sonra yapılacak Olağan Kurultay’da karara
bağlanacağı için taslak niteliğindedir. Program taslağını inceleyerek görüş ve
önerilesimi toplumla paylaşmaya karar verdim. Bu çalışmayı bölümler halinde
yapmayı planladım. İlk olarak 2025 programının birinci bölümü olan demokrasi, yönetim
ve adalet bölümünü ele alınmıştır.
Ancak hemen belirtmeliyim ki, CHP 2025
Programı genelde çizgileri, çözümlemeleri ve önerileri itibarıyla yetersizdir
ve beklentilerimi karşılamaktan uzaktır. Bu gerçeğe karşılık bu inceleme dizisinde
kendi beklentilerimi ön plana çıkarmadan programın içeriğine ilişkin gözlemlerde
bulunarak ve bazı iyileştirme önerilerinde bulunarak ilgililerin dikkatlerini
çekmeye çalışacağım.
BÖLÜMÜN BAĞLAMSAL
UYGUNLUK DÜZEYİ
Program metni normatif olarak güçlü
bir metin görümündedir. Bu bağlamda metin olguların nasıl olması gerektiğini
oldukça isabetle betimlemektedir. Ancak Türkiye’nin güncel siyasal-toplumsal
bağlamı göz önüne alındığında kimi eksiklikler dikkat çekmektedir.
Gerçek Siyasal
Zeminle Kopukluk: Metin,
demokratikleşme, hukuk devleti, gelir adaleti, liyakat ve parlamenter sistem
gibi konularda doğru yönelimi işaret etmektedir. Ancak, Türkiye’nin gerçekte
otoriterleşmiş bir yapıya geçtiği, güçler ayrılığının büyük ölçüde
işlevsizleştiği, Devletin güvenlikçi paradigma içinde yeniden örgütlendiği ve kurumların
büyük oranda parti-devlet formuna büründüğü gerçeğiyle doğrudan yüzleşmemektedir.
Metin, klasik bir demokrasi metni gibi yazılmıştır. Ancak, Türkiye bugün artık
klasik bir demokrasi değildir. Bu, durum metnin çözümleyici açıdan
geçerliliğini zayıflatmaktadır.
Yapısal Sorunlara
Yanıt Verebilme Kapasitesi: Metin,
sorunları büyük ölçüde kurumsal ve normatif eksen üzerinden ele almaktadır.
Ancak Türkiye’de sorunlar artık sadece kurumsal değil, yapısal ve rejimsel
düzeydedir. Bu bağlamda bazı temel konuların eksik kaldığı anlaşılmaktadır.
Eksik kalan bazı temel boyutlardan birincisi rejim tipinin doğru tanılanmasındaki
ve çözümlenmesindeki eksikliktir. Türkiye, ‘seçimli otoriterlik’, ‘yarışmacı
otoriter rejim’ ve ‘Hukuk devleti görünümlü otoriterlik’ gibi kategorilerle incelenmektedir.
Program metni bu rejim değişimini açıkça adlandırmadığı için çözüm önerileri de
kaçınılmaz olarak yetersiz kalmıştır. Çünkü, rejim tanısı doğru konulmadan,
doğru çözüm ve tedavi süreci oluşturulamayacaktır. İkinci eksiklik Devlet aygıtının
dönüşümüne ilişkindir. Program metni kurumsal reformdan söz etmekte ancak bazı
gerçekleri yeterince ele almamaktadır. Devletin
sadece kurumları ve kuralları değil, aynı zamanda kadroları da yozlaşmış
durumdadır. Sadece yasa değişikliği değil, kurumsal kültürün yeniden oluşturulması
gerekir. Bürokrasi liyakat değil sadakat temelinde yeniden örgütlenmiş
bulunmaktadır. Bu noktada metinde yer alan çözüm önerileri fazlaca soyut ve iyi
niyetli kalmaktadır. Üçüncü eksiklik toplumsal dinamikleri belirleyen
çözümlemelerin yetersizliğidir.
Program metni seçkincilik düzeyinde
doğru, ancak toplumsal psikoloji açısından eksiktir. Toplumsal kutuplaşma ve kimlik
siyasaları yeterince irdelenmemiştir. Günümüz Türkiye’sinde kimlikler ekonomi
kadar belirleyici duruma gelmiştir. ‘Seküler–dindar’, ‘Türk–Kürt’, ‘Alevi–Sünni’
ve ‘Yerli–Göçmen’ için toplumsal fay hatları aslında siyaset yapma biçimini de belirlemektedir.
Program metni bu toplumsal fay hatlarını yeterince dikkate almamaktadır. Bu zayıflık
metni toplumsal karşılığı zayıf bir metin durumuna getirmektedir
Program metni toplumun siyasal psikolojini
anlamada da yetersiz kalmaktadır. Toplumda, yorgunluk, gelecek güvensizliği,
siyasal çaresizlik ve korku kültürü derinleşmiş durumdadır. Metin, bu
psikolojik engelleri aşacak siyasal dil, söylem stratejisi ve toplumu harekete
geçirme stratejileri, siyasaları, ve eylem biçimleri önermemektedir. Bu durum
metnin siyasal açıdan uygulanabilirliğini sınırlayıcı niteliktedir.
Metin, toplumun güncel kriz alanlarına
yanıt verebilme yeteneğinden uzak görülmektedir. Türkiye bugün aşağıdaki
çizelgede gösterildiği üzere birden fazla krizle karşı karşıyadır:
|
Çizelge 1: CHP Programı ve Türkiye’de Kriz
Alanları |
||
|
Kriz Alanı |
Metindeki Karşılığı |
Değerlendirme |
|
Ekonomik kriz |
Kısmi |
Yetersiz derinlik |
|
Hukuk krizi |
Güçlü |
Çözümleme daha derin
olabilir |
|
Kurumsal çöküş |
Zayıf |
Yetersiz |
|
Göç / sığınmacı sorunu |
Yok / Zayıf |
Büyük ölçüde eksik |
|
Eğitim / beyin göçü |
Kısmi |
Genişletilmeli |
|
Laiklik krizi |
Kısmi |
Daha açık olmalı |
|
Güvenlik-devlet dengesi |
Yok |
Stratejik boşluk var |
Özellikle göç meselesi, Türkiye’nin en
sıcak ve en nemli dosyalarından biri olmasına rağmen ya yok ya da ikincil
düzeyde kaldıysa bu önemli bir stratejik eksikliktir. Göç
yalnızca bir toplumsal politika değil, rejimin meşruluk krizini yöneten bir
araç durumuna gelmiş bulunmaktadır.
Program metni zamansal geçerlilik sorunu
da taşımaktadır. Program metni bir önceki Türkiye'nin gerçekliğine daha uygun görünmektedir.
Oysa, Türkiye artık parlamenter sistemden uzaklaşmış, başkanlık sistemini
kurumsallaştırmış, yargıyı büyük ölçüde yürütmeye bağlamış ve medya ve sivil
toplumu denetim altına almış bir yapıya evrilmiştir. Bu nedenle metin 2010–2016
Türkiye’si için daha geçerlidir ama 2024–2025 Türkiye’si için ise güncellemeye gereksinim
duymaktadır.
Değerlendirilecek olursa program metninin
bu bölümünün yeterlilik ve geçerlik düzeyi aşağıdaki gibi özetlenebilir.
|
Çizelge 2 Programın Birinci Bölümünün
Yeterlilik Düzeyi |
|
|
Boyut |
Değerlendirme |
|
Normatif doğruluk |
Yüksek |
|
Güncel rejime uygunluk |
Orta - Düşük |
|
Yapısal krizlere yanıt |
Yetersiz |
|
Toplumsal karşılık gücü |
Sınırlı |
|
Siyasal uygulanabilirlik |
Zayıf |
|
Akademik değer |
Orta - Yüksek |
Özetle belirtmek gerekirse, program
metni doğru şeyleri söylemekte, ancak yanlış zamanın ve yanlış siyasal
tanıların içinde kalmış bir doğru metin olarak nitelenmelidir.
Demokrasi konusunda Kopenhag
Ölçütlerine ve AB-Türkiye genişleme görüşmelerinin ve sürecinin durdurulmuş
olmasına yeterli şekilde değinilmemesi ise büyük bir eksiklik olarak karşımıza çıkmaktadır.
ETKİLİ YURTTAŞLIK
VE ÖRGÜTLÜ TOPLUM DEMİRLEME NOKTALARI
Kavramsal
güçlendirme: Metin normatif
olarak güçlü görünmektedir. Ancak kavramsal derinlik artırılmalıdır. Etkili
yurttaşlık kavramı daha açık tanımlanmalıdır. Etkili (aktif) yurttaşlık,
yurttaşların yalnızca seçimlerde değil, karar alma, uygulama, denetim ve siyasa
üretme süreçlerine sürekli ve örgütlü katılımı şeklinde tanımlanmak gerekir. “Örgütlü
toplum” ifadesi, sivil toplum, meslek örgütleri, sendikalar ve yerel girişimlerin
toplamı olarak açılabilir.
Demokrasi, yönetim ve adalet
konularında önerilen mekanizmalar eksik görünmektedir. Bu eksiklik özellikle
yönetim alt bölümünde yoğunlaşmaktadır. Metin genel ilkeler içermekte ancak
bu genel ilkeleri uygulayacak araçlar yetersiz biçimde betimlenmektedir. TBMM
için öngörülen yurttaş girişimiyle yasa teklifi için kaç imza gerekli
olacaktır, süreç kaç ayda tamamlanacaktır ve geri bildirim mekanizması nasıl
işleyecektir gibi sorular yanıtsız bırakılmıştır.
Yerel yönetimler için katılımcı
bütçeleme, mahalle meclisleri ve yurttaş jürileri gibi araçlar isimlendirilerek
eklenmelidir. Bütçe katılımı somutlaştırılmalıdır.
Medya ve bilgi sorunuyla ilgili bölüm
çok güçlü ama kuramsal düzeyde kalmaktadır. Bağımsız medya düzenleyicisi
vurgusu metne eklenmelidir. Kamu reklamlarının dağıtımında nesnel ölçütler
zorunluluğu vurgulanmalıdır. Yerel medya destek fonları önerilmelidir.
Sendikalar ve örgütlü toplum bölümüne
eklemeler yapılması yerinde olacaktır. İş güvencesi olmadan sendika
özgürlüğünün olanaklı olmadığı vurgulanmalıdır. Sarı sendikacılıkla savaşım
konusu metne eklenmelidir.
Demokrasi ve siyasal partiler bölümü
güçlüdür ancak klasik düzeyde kalmıştır. Derinleştirilmesi iyi olacaktır.
Örneğin parti içi demokrasi konusunda önseçim ilkesinin zorunlu duruma
getirilmesi ya da çok etkili aday belirleme süreçlerinin geliştirilmesi, aday
belirlemede üyelik temelinin esas olması ve parti organlarında dönem sınırı
açıkça belirlenmelidir.
Siyasal partilerin kapatılması
konusunda “tamamen kaldırılacaktır” ifadesi yerine “yalnızca şiddet ve terörle
doğrudan organik bağ durumunda olanaklı olacaktır” gibi AB ölçünlerine uygun
bir dil kullanılması daha iyi olacaktır.
Seçim barajının %3’e düşürülmesi doğrudur.
Ancak gerekçe daha sağlam olmalıdır. Temsilde adaletin güçlenmesi, kürsüye daha
fazla görüş seçeneğinin taşınması ve toplumsal barışa katkı yolunda daha etkili
gerekçeler metne eklenmelidir.
Siyasetin meslekleşmesi cümlesi çok
doğru ancak eksiktir. Milletvekilliği için dönem sınırı önerilmelidir. Kamu
görevinden siyasete geçişte “soğuma süresi” önerilmelidir.
YOLSUZLUKLA
SAVAŞIM, SAYDAMLIK VE HESAP VEREBİLİRLİK
Bu bölüm güçlü olmakla birlikte bazı
yerlerde genel nitelikli kalmıştır. Kurumsallaştırma önerisinde ‘Bağımsız
Yolsuzlukla Mücadele Kurumu’nun TBMM’ye değil, anayasal güvenceye bağlanması
mutlak zorunluluktur. GRECO [1] dışında
OECD [2], UNCAC [3]
referansları eklenmelidir.
KÖİ (Kamu-Özel İş birliği) projeleriyle
ilgili bölüm çok önemli olmasına karşın zayıf bırakılmıştır. Geçmiş KÖİ
sözleşmelerinin denetlenmesi, kamu zararına olanların gözden geçirilmesi ve gizli
sözleşmelerin kamuyla paylaşılması gibi önemli sorunlar program metnine
eklenmelidir.
Liyakat sorunu konusuna ‘mülakat usulü
çok sınırlı duruma getirilecek, görüşme kayıt altına alınacak ve mülakat sonucu
alınan karar yargı denetimine açık olacaktır’ şeklinde bir ekleme yapmak
gerekmektedir.
Yerellik ve yerinden yönetimlerle
ilgili bölüm güçlü ancak riskli konular içermektedir. Örneğin, kayyım sorunu
gibi ele alınması gereken önemli konulardan biridir. Belediye başkanlarının
görevden alınması konusunda program güçlü öneriler barındırmaktadır. Ancak, görevden
alma yetkisi İçişleri Bakanlığı’na değil, bağımsız yargı organlarına
verilmelidir.
Avrupa Yerel Yönetimler Şartı ile
ilgili bölüm iyi ama soyut kalmaktadır. Şartın iyileştirilmesi için mali
özerklik, yetki devri ve yerel personel siyasası ile ilgili konuların daha
ayrıntılı olarak ele alınması gerekmektedir. Bu şart üzerinde Türkiye’nin
koyduğu çekincelerin kaldırılacağı belirtilmelidir.
Kırsal yapı sorunları ile ilgili
olarak köy tüzel kişiliklerinin yeniden canlandırılması çok iyi bir öneridir.
Ancak, köyler kırsal kalkınma bütçesiyle desteklenmeli ve yeni kırsal yönetişim
modeli önerilmelidir.
BÖLÜMÜN
İYİLEŞTİRİLMESİ İÇİN BAZI ÖNERİLER
Uygulama mekanizmaları sadece ilke bazında
değil uygulama araçları bağlamında da ayrıntılandırılmalıdır. Yargısal ve
kurumsal güvencelerden ne kast olunduğu açıklıkla belirtilmelidir. Saydamlık
konusunda ölçülebilirlik konusu özellikle vurgulanmalıdır. Yerel demokrasinin
hangi katılım araçlarıyla destekleneceğine açıklık getirilmelidir. Parti içi
demokrasi konusunda somut öneri ve düzenlemelere gereksinim vardır. KÖİ ve
yolsuzluklar konularında daha sert ve net cümlelere yer verilmelidir.
CHP metni, “normatif restorasyoncu”
bir dil kullanıyor, oysa Türkiye artık “restorasyon” değil, “rejim sonrası
yeniden kuruluş” sorunu yaşamaktadır.
CHP PROGRAMININ YETERLİLİK VE
GEÇERLİLİK DÜZEYİNİN ELEŞTİREL İRDELEMESİ: KALKINMA VE EKONOMİ
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Giriş
Bu çalışma,
Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 2025 Parti Programı’nın kalkınma ve ekonomi
bölümünü, eleştirel politik ekonomi ve kamu yönetimi bakış açılarından
incelemeyi amaçlamaktadır. Türkiye’nin son on beş yıllık süreçte derinleşen
ekonomik kriz, kurumsal aşınma, gelir dağılımı bozulması, üretim yapısındaki
zayıflama ve devlet kapasitesindeki gerileme göz önüne alındığında, muhalefet
partilerinin ortaya koyduğu kalkınma ve ekonomi vizyonları yalnızca siyasal
değil, aynı zamanda rejimsel ve yapısal bir anlam taşımaktadır.
CHP’nin
yeni programı, eşitlik, sürdürülebilirlik, adil dönüşüm, kamuculuk ve planlama
gibi sosyal demokrat düşünce geleneğine yaslanan güçlü kavramlar ve iddialı
söylemler üretmektedir. Ancak bu söylemin, Türkiye’nin güncel siyasal-ekonomik
yapısı, kurumsal kapasitesi ve toplumsal gerçekliğiyle ne ölçüde örtüştüğü ayrı
bir inceleme konusudur. Türkiye bugün sadece bir “ekonomik kriz” yaşamamakta ve
aynı zamanda bir kalkınma modeli krizi, bir kurumsal kapasite krizi ve bir
siyasal rejim krizi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bu bağlamda, muhalefet
programlarının salt normatif doğruluk üzerinden değil, yapısal yeterlilik ve
bağlamsal geçerlilik açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu
makalede, CHP’nin kalkınma ve ekonomi bölümündeki temel öneriler;
(i) Kalkınma anlayışı,
(ii) Sanayi, tarım ve üretim yapısına yaklaşım,
(iii) Sosyal devlet ve gelir dağılımı
perspektifi,
(iv) Çevre, iklim ve yeşil dönüşüm siyasaları,
(v) Mor ekonomik dönüşüm yaklaşımı ve
(vi) Maliye, para ve finansal kararlılık
politikaları başlıkları altında ele alınmaktadır.
İnceleme
sürecinde, programın normatif gücü, uygulama araçlarının açıklığı, Türkiye’nin
mevcut kurumsal ve mali kapasitesiyle uyumu ve toplumsal-siyasal bağlamla
ilişkisi temel değerlendirme ölçütleri olarak kullanılmıştır. Bu çerçevede
çalışma, CHP programının yalnızca ne dediğine değil, neyi söyleyemediğine,
hangi alanlarda boşluklar bıraktığına ve hangi noktalarda yapısal sınırları
aşmakta zorlandığına da odaklanmaktadır.
Bu bağlamda
çalışmanın temel savı şudur: CHP’nin kalkınma ve ekonomi programı, söylemsel ve
normatif düzeyde güçlü olmakla birlikte, Türkiye’nin mevcut ekonomik, kurumsal
ve siyasal yapısı karşısında uygulanabilirlik, kurumsal derinlik ve araçsal
netlik bakımından önemli sınırlılıklar taşımaktadır.
Kavramsal Çerçeve: Güçlü Söylem ve Zayıf Araçlar
Program,
sosyal demokrat gelenekle uyumlu olarak eşitlikçi, adil, sürdürülebilir ve
kapsayıcı kalkınma söylemini merkeze almaktadır. Ancak kavramsal çerçeve
bağlamımda bazı sorunlar dikkat çekmektedir:
Kavramsal baskınlık fakat araç eksikliği: Programda “nitelikli
büyüme”, “kamuculuk”, “planlama”, “adil dönüşüm” ve “mor dönüşüm” gibi
kavramlar güçlü biçimde kullanılmaktadır. Ancak, bu dönüşümlerin nasıl
ölçüleceği, hangi göstergelerle izleneceği ve hangi araçlarla uygulanacağı net
değildir. Metin normatif düzeyde güçlü fakat uygulama araçları düzeyinde zayıf
ve içerik düzeyinde platoniktir.
“Kamuculuk” vurgusu ile piyasa mekanizması arasındaki gerilim: Program bir yandan
kamuyu üretici, yatırımcı, girişimci olarak tanımlarken, diğer yandan “serbest
girişimin önü açılacaktır” demektedir. Ancak, Devletin üretici olduğu
alanlarla, özel sektörün öncülüğünün destekleneceği alanlar arasında bir sınır
çizilmemiştir. Bu belirsizlik, uygulamada devlet müdahaleciliği ile piyasa
serbestliği arasındaki gerilimi tetikleme gizil gücüne sahiptir.
Planlama ve Kurumsal Yapı: İddialı ama Belirsiz
Ulusal bir
planlama kurumunun kurulacağı vurgusu önemlidir ve Türkiye’nin DPT geçmişine
referans verir niteliktedir. Ancak kurumun konumu ve yetkisi belirsizdir. Bu
kurum Cumhurbaşkanlığına mı, TBMM’ne mi yoksa bağımsız bir yapıya mı bağlı
olacaktır? Yetkileri bağlayıcı mı, öneri niteliğinde mi olacaktır? Eski DPT modeli
mi, yeni nesil planlama mı egemen olacaktır? Bu sorular yanıtsız kalmaktadır.
Sayısal
çağda planlama, büyük veri, algoritmik modelleme ve bölgesel veri altyapısı
gerektirir. Program, planlamayı klasik anlamda ele almaktadır. Yeni kuşak veri
temelli planlama boyutu zayıftır. Katılımcılık vurgusu güçlü, ama mekanizma açıklanmamıştır.
Kim katılacak? Nasıl seçilecek? Gerçek karar alma gücü mü olacak, yoksa danışma
mı? Bu sorular yanıtsızdır.
Stratejik Sektörler ve Sanayi Siyasası: Genel Olarak Doğru, İçerik Olarak
Zayıf
Stratejik
sektörler (enerji, tarım, savunma, teknoloji gibi) doğru biçimde tanımlanmıştır.
Ancak, önceliklendirme eksiktir. Hepsi stratejik deniyor, ama hangisi ilk
sırada? Hangisine kamu öncelikli yatırım yapacak? Kaynak dağılımı nasıl olacak?
Soruları yine yanıtsız kalmaktadır.
“Dışa bağımlılığın kırılması” söylemi ve gerçekçilik sorunu: Günümüz küresel
ekonomisinde tam bağımsızlık değil, akıllı bağımlılık ve çeşitlenme yönetilir. Program
bunu yeterince içselleştirmiyor, daha çok “ulusal üretim” söylemi üzerinden
ilerlemekte ve inandırıcılık düzeyini azaltmaktadır.
Kamu alımları ve teşvik sistemi için somut mekanizma yok: “Yeniden
yapılandırılacaktır” deniyor ama başarım ölçütleri, saydamlık sağlama mekanizması
ve siyasal müdahalelere karşı koruma gibi unsurlar açık değildir.
“Mor, Yeşil, Sayısal” Dönüşümler: Kavramsal Olarak Yeni, İçerik Olarak Eksik
Program metninin
güçlü yanlarından biri üçlü dönüşüm kurgusudur: Mor (eşitlikçi/kapsayıcı), yeşil
ve sayısal. Ancak eleştirilecek sorunsallar vardır.
Mor Dönüşüm (Kadın vurgusu): Programda toplumsal cinsiyet eşitliği, bölgesel
eşitsizlikler ve sınıfsal boyutlar var ama nasıl ölçüleceği net değildir. Örneğin,
kadın istihdam oranı, bakım ekonomisi ve ücret eşitsizliği gibi göstergeler metinde
yer almamaktadır.
Yeşil Dönüşüm (Çevre v e iklim değişikliği vurgusu): Programda iklim
krizi ve çevre vurgusu yapılmıştır. Ancak çevre yönetiminin ekonomik ve
finansal araçlarından söz edilmemektedir. Karbon vergisi, yeşil teşvikler ve fosil
yakıtlardan çıkış takvimi gibi başlıklarda somut bir yol haritası yoktur.
Sayısal Dönüşüm (Bilgisayarlaşma ve Yapay Zeka (YZ) Vurgusu): Sayısal dönüşüm
bir “temenni” olarak geçmektedir. Veri ekonomisi, YZ kapasitesi, siber
güvenlik, sayısal sanayi altyapısı gibi konular yüzeysel olarak ele alınmış
durumdadır.
Siyasal Dil ve İdeolojik Çerçeve Üzerine Bir Eleştiri: Metin, yer yer “sosyal
demokrasi”, “Kemalizm”, “kalkınmacı devlet geleneği” arasında gidip gelen
hibrit bir dil kurmaktadır. Bu dil kuramsal olarak zengin, ancak siyasal olarak
seçmene ve bürokrasiye verdiği mesajlar muğlaktır. Özellikle “halkçı, devletçi,
milliyetçi, devrimci ekonomi siyasası” ifadesi çağdaş sosyal demokrasi ile
klasik Kemalist devletçilik arasında net bir köprü kuramamaktadır.
|
Genel Değerlendirme |
|
|
Güçlü Yönler |
Eşitlik ve sosyal adalet vurgusu net.
Kalkınmayı salt büyüme olarak görmemesi olumlu. Katılımcılık ve planlama
fikrine dönüş iyi. Stratejik sektör ve dönüşüm bakış açısı var. |
|
Zayıf Yönler |
Uygulamaya ilişkin ayrıntılar eksik.
Fazla soyut ve normatif dil. Uygulama araçlar belirsiz. Kurumsal tasarım
zayıflığı. Önceliklendirme yokluğu. |
Hizmet Sektörü Siyasaları
Hizmetler
sektörü, ekonomide öngörülen dört büyük yapısal dönüşümün gerçekleştirilmesi
için gerekli kapasite ve altyapının oluşturulmasında stratejik bir işleve
sahiptir. Bu sektör, yalnızca kendi iç dönüşümünü gerçekleştirmekle kalmayacak,
aynı zamanda sanayi, tarım ve teknoloji temelli dönüşümlerin de altyapısını
sağlayarak bütüncül bir kalkınma bakış açısının yaşama geçirilmesinde kritik
rol oynayacaktır.
Ulaştırma, Lojistik ve İletişim Altyapısı
Ulaştırma,
haberleşme ve iletişim alanlarındaki altyapı ve hizmet siyasalarının temel
amacı, yurttaşların güvenli, erişilebilir, ekonomik ve nitelikli ulaşım ve
iletişim hizmetlerine eşit biçimde erişim hakkını güvence altına almak ve bu
altyapıyı ekonomik dönüşümü destekleyen, verimlilik artıran, bölgesel
eşitsizlikleri azaltan ve afetlere karşı dirençli bir yapıya kavuşturmaktır.
Bu
çerçevede ulaştırma ve iletişim sektörlerinde yatırım öncelikleri ve siyasa
hedefleri yeniden tanımlanacak ve kamu kaynaklarının etkili ve akılcı
kullanımına dayalı olarak altyapı yatırımları artırılacaktır. Rant odaklı,
bütçe disiplinini bozan ve kuşaklar arası adaleti zedeleyen uygulamalara son
verilecek, kamu-özel iş birliği (KÖİ) projeleri dahil tüm kamu yükümlülükleri saydamlık
ve hesap verebilirlik ilkeleri çerçevesinde denetime açılacaktır. Otoyol ve
köprü projelerinde Hazine garantisi uygulamalarına son verilerek serbest
rekabet koşulları altında saydam ihale süreçleri kurulacaktır.
Kamu yararı
üretmeyen büyük ölçekli projeler, özellikle İstanbul’un ekolojik dengesi
açısından yüksek risk taşıyan Kanal İstanbul Projesi iptal edilecek ve proje
kapsamındaki mevcut uygulamalar hukuksal, ekonomik, ekolojik ve teknik
boyutlarıyla bütüncül bir denetime tabi tutulacaktır.
Altyapı Siyasaları
Karayolu,
demiryolu, denizyolu, havayolu ve sayısal altyapı yatırımları bütüncül bir
planlama anlayışıyla ele alınacak ve her bir ulaşım türü kendi karşılaştırmalı
üstünlükleri doğrultusunda geliştirilerek dengeli bir ulaşım sistemi
oluşturulacaktır. Erişilebilirlik, bölgesel bütünleşme ve ticaretin
desteklenmesi temel hedefler arasında yer alacaktır.
Demiryollarının
yük taşımacılığındaki payının artırılması amacıyla stratejik öncelik haline
getirilecek, mevcut altyapının elektrifikasyon ve sinyalizasyonu tamamlanacak,
güvenlik ölçünleri yükseltilecektir. TCDD ve TCDD Taşımacılık A.Ş., liyakat
esaslı kadrolarla yeniden yapılandırılacak ve kurumsal kapasiteleri
güçlendirilecektir. Demiryolu araç üretimi ve teknolojik kapasitenin
artırılması amacıyla Anadolu’da yeni üretim tesisleri kurulması
desteklenecektir.
Denizyolu
taşımacılığı, uluslararası rekabet gücünü artıracak biçimde teknoloji temelli,
sürdürülebilir ve bütüncül bir yapıya kavuşturulacaktır. Sayısal liman yönetim
sistemleri yaygınlaştırılacak, mavi ekonomi kapsamında YZ ve büyük veri
uygulamalarıyla deniz kaynaklarının verimli ve sürdürülebilir kullanımı
sağlanacaktır.
Sivil
havacılık sektörü, bilişim ve otomasyon teknolojileriyle bütünleşmiş bir
yaklaşımla yeniden yapılandırılacak ve sektörü düzenleyici ve denetleyici
bağımsız bir üst kurul oluşturulacaktır. Türkiye’nin bölgesel bir hava kargo ve
bakım-onarım merkezi durumuna gelmesi hedeflenecektir.
Ulaşım
altyapısında yenilenebilir enerji kullanımı yaygınlaştırılacak ve karbon
emisyonlarının azaltılması öncelikli hedef olarak benimsenerek yeşil ulaşım siyasaları
geliştirilecektir. Elektrikli ulaşım sistemleri, sürdürülebilir denizcilik
uygulamaları ve çevre dostu altyapılar desteklenecektir.
Haberleşme ve Sayısal Altyapı
Haberleşme
ve bilişim altyapısı çağdaş ölçünlere uygun biçimde güçlendirilecek, kır-kent
arasındaki sayısal uçurum azaltılacaktır. İnternete erişim anayasal bir hak
olarak tanımlanacak ve erişim maliyetleri düşürülerek yaygınlaştırma
sağlanacaktır. Kriz ve afet dönemlerinde kesintisiz iletişimi sağlamak amacıyla
sayısal altyapının dayanıklılığı artırılacaktır. Bilgi güvenliği, gizlilik,
bütünlük ve erişilebilirlik ilkeleri temelinde siber güvenlik siyasaları
geliştirilecek; BTK siyasal etkilerden arındırılarak saydam ve hesap verebilir
bir yapıya kavuşturulacaktır.
Finansal Hizmetler
Finans
sektörü, üretim, istihdam ve bölgesel kalkınmayı destekleyen bir araç olarak
yeniden yapılandırılacaktır. Kredi özgüleme süreçlerinde toplumsal yararı esas
alan, üretim odaklı ve bölgesel eşitliği gözeten bir yaklaşım benimsenerek
finansal kapsayıcılık artırılacaktır.
Kamu
bankaları stratejik sektörlerin finansmanında etkili rol oynayacak ve TBMM’ye
hesap verebilirlikleri güçlendirilecektir. KOBİ’lerin finansmana erişimi
kolaylaştırılacak, kalkınma bankacılığı uzun vadeli altyapı yatırımları ve toplumsal
projeleri destekleyecek şekilde yapılandırılacaktır.
Sermaye
piyasalarında küçük yatırımcıyı koruyucu mekanizmalar güçlendirilecek ve
spekülatif ve manipülatif işlemlere karşı yaptırımlar artırılacaktır. Yeşil
finansman ve toplumsal etki yatırımları özendirilecektir. Finansal
teknolojilere ve sayısal varlıklara yönelik hukuksal çerçeve güncellenecektir.
Turizm Siyasaları
Turizm,
yalnızca döviz kazandıran bir alan olarak değil, aynı zamanda toplumsal
bütünleşme, kültürel mirasın korunması ve bölgesel kalkınmanın desteklenmesi
açısından stratejik bir sektör olarak ele alınacaktır. Deneyim temelli,
sürdürülebilir, kapsayıcı ve sayısal teknolojilerle uyumlu bir turizm modeli
geliştirilecektir.
Turizmin 12
aya ve ülke geneline yayılması hedeflenecek ve doğa, kültür, sağlık, gastronomi
ve inanç turizmi gibi alanlarda çeşitlenmeye gidilecektir. Turizm
çalışanlarının güvenceli istihdamı ve sendikal hakları güvence altına
alınacaktır.
Turizm,
kamusal bir hizmet anlayışı çerçevesinde yeniden konumlandırılacak, tatil hakkı
toplumsal bir hak olarak tanımlanacak ve dar gelirli kesimlere yönelik toplumsal
turizm fonları oluşturulacaktır. Ekoturizm ve karbon-nötr destinasyonlar
desteklenecek ve çevreyle uyumlu bir turizm altyapısı geliştirilecektir.
Hizmet Sektörüne İlişkin Genel Değerlendirme
Yayımlanan
metinde hizmet sektörü, ağırlıklı olarak istihdam yaratma, sayısallaşma ve
küresel rekabet gücünün artırılması çerçevesinde ele alınmaktadır. Ancak bu
yaklaşım, Türkiye’de hizmet sektörünün son yıllarda geçirdiği yapısal dönüşüm ve
emek rejimi krizi göz önünde bulundurulduğunda sorunu anlama, çözümleme ve
sosyo-ekonomik açıdan değerlendirme açılarından sınırlı kalmaktadır.
Öncelikle,
Türkiye’de hizmet sektörü son on yılda nicel olarak büyümüş, ancak bu büyüme
büyük ölçüde düşük verimlilik, düşük ücret, yüksek güvencesizlik ve kayıt
dışılık temelinde gerçekleşmiştir. Metin ise hizmet sektörünü büyük ölçüde
“fırsat alanı” olarak sunmakta, bu büyümenin sınıfsal, bölgesel ve emek
piyasasına ilişkin maliyetlerini yeterince sorunsallaştıramamaktadır. Özellikle
perakende, turizm, lojistik, çağrı merkezleri ve platform ekonomisi gibi
alanlarda yaygınlaşan güvencesizleşme olgusu metinde çerçevesiz bırakılmıştır.
İkinci
olarak, hizmet sektörünün Türkiye ekonomisindeki rolü, metinde daha çok
rekabetçilik ve verimlilik artışı bakış açısından ele alınırken, bu sektörün
aynı zamanda bir toplumsal yeniden üretim alanı olduğu gerçeği ihmal
edilmektedir. Eğitim, sağlık, bakım hizmetleri ve barınma gibi alanlar yalnızca
ekonomik etkinlikler değil, toplumsal eşitliğin ve sosyal devletin asli
unsurlarıdır. Bu boyut yeterince görünür kılınmadığı sürece hizmet sektörünün
metindeki sunumu neoliberal bir verimlilik söylemine yakınlaşmaktadır.
Üçüncü
olarak, metin sayısal hizmetler, finansal teknoloji, turizm ve lojistik gibi
alanları öne çıkarmakla birlikte, Türkiye’de hizmet sektörünün en büyük
bölümünü oluşturan mikro ve küçük ölçekli işletmelerin kırılganlığı ile
yüzleşmemektedir. Özellikle yüksek enflasyon, krediye erişim sorunu ve döviz
baskısı altında ezilen küçük hizmet işletmeleri için sunulan öneriler soyut ve
genel nitelikte kalmaktadır. Bu durum, önerilerin alandaki ve uygulamadaki
karşılığını zayıflatmaktadır.
Dördüncü
olarak, hizmet sektöründe çalışan emeğin sosyolojik dönüşümü, genç işsizliği,
kadın emeğinin güvencesizleşmesi ve göçmen emeğinin yoğun kullanımı gibi
olgular metinde açık ve bütünlüklü biçimde ele alınmamıştır. Oysa Türkiye’de
hizmet sektörü, göç, cinsiyet ve sınıf eksenlerinde derin eşitsizliklerin en
görünür olduğu alanlardan biridir. Bu boyutun dışarıda bırakılması metnin
sosyolojik zeminini zayıflatmaktadır.
Sonuç
olarak, metinde hizmet sektörü dinamik bir büyüme alanı olarak sunulmakta,
ancak bu büyümenin emek, eşitsizlik ve toplumsal maliyet boyutları arka plana
itilmektedir. Bu nedenle hizmet sektörüne ilişkin bölüm, Türkiye’nin güncel
gerçekliği karşısında yapısal eleştiri ve sınıfsal çözümleme ve
değerlendirmeden yoksun ve daha çok teknik ve iyimser bir kalkınma diliyle
kurulmuştur. Bu görünümüyle program hizmet sektörünü dönüştürmeye değil, mevcut
sorunlu yapısını daha verimli yönetmeye dönük bir bakış açısı sunmaktadır.
Kültür, Yaratıcı Endüstriler ve Spor Siyasaları
Hizmet Sektörü Bağlamında Akademik Değerlendirme
İlgili
bölüm, kültür, sanat, yaratıcı endüstriler ve spor alanlarını yalnızca toplumsal
siyasa başlıkları olarak değil, aynı zamanda hizmet sektörünün dönüşümünde
stratejik role sahip alanlar olarak konumlandırmaktadır. Bu yönüyle metin,
güncel kültür siyasaları yazınıyla ve yaratıcı ekonomi yaklaşımıyla kavramsal
düzeyde uyumlu bir çerçeve sunmaktadır. Bununla birlikte, Türkiye’nin mevcut
siyasal, kurumsal ve ekonomik yapısı dikkate alındığında, bölümün uygulama
kapasitesi, kurumsal gerçekçilik ve siyasa araçları bakımından önemli
sınırlılıklar taşıdığı görülmektedir.
Öncelikle,
metinde kültür ve sanat alanlarına ilişkin kullanılan retorik büyük ölçüde
“kültürel demokrasi”, “çoğulculuk” ve “kamusal erişim” gibi normatif idealler
etrafında oluşturulmuştur. Bu yönelim, kuramsal olarak güçlü olmakla birlikte,
Türkiye’de kültürel alanın son yıllarda geçirdiği yoğun siyasal müdahale,
kurumsal kadrolaşma ve kaynak dağılımındaki asimetri dikkate alındığında
çözümleme ve değerlendirme düzeyinde yetersiz kalmaktadır. Özellikle kültürel
hegemonya üreten kurumların dönüştürülmesine ilişkin somut araçların ve geçiş
dönemi mekanizmalarının tartışılmaması, metni normatif düzeyde tutarlı ancak uygulama
düzleminde eksik bir duruma yerleştirmektedir.
Yaratıcı
endüstriler başlığı altında sunulan siyasa önerileri içerik olarak çağdaş
tartışmalarla örtüşmektedir. Kamu desteklerinin yaygınlaştırılması, bağımsız
üreticilerin desteklenmesi ve sayısal sanat alanlarının geliştirilmesi gibi
olumlu hedefler içermektedir. Bununla birlikte, Türkiye’de yaratıcı
endüstrilerin mevcut yapısal sorunları, örneğin telif haklarının etkin
korunamaması, sanatçıların platform ekonomisi karşısında artan güvencesizliği,
kültürel üretimin büyük ölçüde holding yapılarının denetiminde gerçekleşmesi ve
sayısal içerik piyasalarında algoritmik bağımlılık gibi olgular metinde
yalnızca yüzeysel biçimde ele alınmaktadır. Bu durum, önerilen siyasaların
yerel bağlamla yeterince ilişkilendirilmediğini ve daha çok evrensel siyasa
söylemlerinin yinelenmesi ve transferi niteliği taşıdığını düşündürmektedir.
Metinde
sıkça vurgulanan “özgür yaratım ortamı” ve “siyasal müdahaleden arınmış
kültürel alan” hedefi normatif açıdan oldukça yerindedir. Ancak Türkiye’de
kültürel ifade üzerindeki hukuksal ve yönetsel baskı mekanizmaları, özellikle
Terörle Savaşım Kanunu’nun muğlak maddeleri, yönetsel yasaklamalar ve dolaylı
sansür uygulamaları gibi olgular dikkate alındığında, bu hedeflerin mevcut hukuksal
yapı dönüştürülmeden yaşama geçirilmesi son derece güç görünmektedir. Bu
bağlamda, metnin kültürel özgürlük hedefi ile Türkiye’nin normatif-hukuksal
gerçekliği arasında belirgin bir uyumsuzluk bulunmaktadır.
Spor siyasalarına
ilişkin bölüm ise, sporu bir başarı vitrini olmaktan çok toplumsal
kapsayıcılık, halk sağlığı ve toplumsal haklar çerçevesinde ele alması
bakımından olumlu bir yaklaşım sergilemektedir. Bununla birlikte, Türkiye’de
spor yönetişiminin kronik sorunları, örneğin federasyonların siyasal
bağımlılığı, saydamlık eksikliği, bütçe denetim mekanizmalarının zayıflığı ve
liyakat ilkesinin sistemli olarak aşındırılması gibi olgular metinde yeterince sorunsallaştırılmamıştır.
Spor federasyonlarının özerkliğinin yeniden tanımlanmasına yönelik genel
ifadeler bulunmakla birlikte, bu özerkliğin hesap verebilirlik ile nasıl
dengeleneceğine ilişkin kurumsal bir model önerilmemektedir.
Sonuç
olarak, ilgili bölüm, hizmet sektörünün kültürel ve yaratıcı bileşenlerini
stratejik öncelik alanları olarak tanımlaması açısından önemli bir çerçeve
sunmakta, ancak bu çerçeve, Türkiye’nin güncel siyasal ve ekonomik koşullarıyla
karşılaştırıldığında yüksek düzeyde normatif, düşük düzeyde yapısal ve kurumsal
çözümleme ve değerlendirme içermektedir. Bu durum, metnin vizyoner niteliğini
güçlendirmekle birlikte, uygulanabilirlik ve siyasa geliştirme ve tasarlama
açısından kırılgan bir zemin üretmektedir.
Enerji ve Madencilik Siyasaları
Enerji ve
madencilik siyasalarına ilişkin bölüm, kamucu kalkınma anlayışı ile yeşil
dönüşüm söylemini birleştirme çabası açısından tutarlı ve ideolojik olarak net
bir bakış açısı sunmaktadır. Metin, enerjiyi yalnızca ekonomik bir girdi değil,
aynı zamanda ulusal güvenlik, bağımsızlık ve toplumsal refahın stratejik
bileşeni olarak konumlandırmakta ve bu yönüyle kalkınmacı devlet geleneğiyle
örtüşen bir çerçeve önermektedir. Ancak bu ideolojik ve normatif tutarlılığa karşın
metnin güncel Türkiye koşulları ve küresel enerji rejimiyle ilişkisi bağlamında
bazı önemli çözümleme yetersizlikleri ve yapısal eksiklikler barındırdığı
görülmektedir.
Enerji Siyasalarında Normatif Tutarlılık ve Stratejik Belirsizlik
Metin,
enerji siyasalarının temel hedeflerini arz güvenliği, yerli ve yenilenebilir
kaynaklara yönelim, dışa bağımlılığın azaltılması ve kamu yararının gözetilmesi
şeklinde tanımlamaktadır. Bu hedefler, enerji siyasaları yazınında yaygın kabul
gören temel ilkelerle uyumludur.
Bununla
birlikte, bu hedeflerin hangi araçlarla ve hangi zaman ufkunda
gerçekleştirileceği büyük ölçüde belirsiz bırakılmıştır. Özellikle, “kamu
payının artırılması” ve özelleştirmelerin durdurulması hedefleri dile
getirilmekte, ancak mevcut özelleştirilmiş varlıkların hukuksal ve mali
akıbetine ilişkin hiçbir değerlendirme yapılmamaktadır.
Enerji
piyasasında devletin artan rolü savunulurken, bu durumun rekabet, fiyat oluşumu
ve piyasa kararlılığı üzerindeki olası etkilerine ilişkin çözümleyici bir
tartışma bulunmamaktadır. “Eşit, saydam ve öngörülebilir piyasa yapısı”
hedeflenirken, son yirmi yılda enerji piyasasında oluşan oligopolistik yapı ve
büyük sermaye gruplarının konumu eleştirel bir çerçeveyle irdelenmemiştir. Bu
yönüyle metin, kamucu müdahaleyi normatif olarak savunmakta, fakat bunun siyasal
ve ekonomi sonuçlarını tartışmaktan kaçınmaktadır.
Yeşil Dönüşüm Söylemi: Doğru Yönde, Ama Operasyonel Olarak Zayıf
Yenilenebilir
enerjiye geçiş, fosil yakıtlardan kademeli çıkış ve yeşil dönüşüm vurgusu
metnin en güçlü yönlerinden biridir. Özellikle “adil geçiş” ilkesinin dile
getirilmesi, toplumsal boyutun dikkate alındığını göstermektedir. Ancak bu
alanda da önemli boşluklar bulunmaktadır. Fosil yakıtlı tesislerin dönüşümüyle
ilgili olarak, hangi sektörlerin, hangi sırayla ve hangi finansman modeliyle
dönüşeceğine ilişkin bir çerçeve sunulmamaktadır. Türkiye’nin yüksek dış enerji
bağımlılığı göz önünde bulundurulduğunda, dönüşüm sürecinde yaşanabilecek
enerji arz şokları ve fiyat artışlarına karşı nasıl bir ekonomik ve toplumsal
tampon mekanizması kurulacağı tartışılmamıştır.
Yenilenebilir
enerji yatırımlarında kooperatiflere verilen önem olumlu olmakla birlikte,
Türkiye’de kooperatifçilik kültürünün zayıflığı ve kırsal alanlardaki
örgütlenme sorunları dikkate alındığında bu yaklaşımın uygulanabilirliği
sorgulanabilir bir özellik kazanmaktadır. Dolayısıyla metin, yeşil dönüşümü
normatif düzeyde benimsemekte, ancak bu dönüşümün sistemsel maliyeti,
finansmanı ve toplumsal bedeli konusunda açıklayıcı bir tartışma sunmamaktadır.
Enerji Jeopolitiği: “Merkez Ülke” Söyleminin Kuramsal Zayıflığı
Metinde
Türkiye’nin “enerji koridoru değil, enerji merkezi” olması gerektiği
vurgulanmaktadır. Bu söylem Türkiye siyasal söyleminde uzun süredir yinelenen
bir hedeftir. Ancak bu sav, enerji jeopolitiği açısından çözümleme düzeyinde
oldukça sorunludur. Enerji merkezi olabilmek, yalnızca coğrafi konumla değil finansal
derinlik, fiyat belirleme kapasitesi, hukuksal güvenilirlik ve bölgesel kararlılık
gibi etmenlerle ilişkilidir. Türkiye’nin mevcut siyasal risk primi, hukuksal
öngörülemezliği ve bölgesel dış siyasa açmazları dikkate alındığında bu hedefin
nasıl gerçekçi kılınacağı tartışılmamıştır. Bu nedenle “merkez ülke” iddiası,
güçlü bir siyasal slogan olmakla birlikte, metin içinde yeterince sorunsallaştırılamamıştır.
Madencilik Siyasalarında Kamuculuk ve Ekolojik Sınırlar Arasındaki
Gerilim
Madencilik
bölümünde kamu ağırlıklı, planlı ve ekolojik duyarlılığı esas alan bir yaklaşım
benimsenmiştir. Bu, neoliberal madencilik modeline yönelik önemli bir normatif
eleştiri barındırmaktadır. Ancak burada ortaya çıkan temel sorun şudur: Metin
hem yoğun doğal kaynak kullanımı hem de ekolojik sürdürülebilirliği aynı anda
hedeflemektedir, fakat bu iki hedef arasındaki yapısal gerilim yeterince
tartışılmamaktadır. Özellikle “sınırsız büyüme modelinin terk edilmesi” vurgusu
yapılırken, sanayinin ve savunma sektörünün artan hammadde gereksinimiyle bu
nasıl uyumlandırılacaktır? Nadir toprak elementlerinin stratejik önemi doğru
biçimde vurgulanmakta ancak bu madenlerin çıkarılmasının yüksek çevresel ve
toksik maliyetleri göz ardı edilmektedir. Bu da metni, güçlü bir çevreci dil
kullanmasına karşın, ekolojik siyasal ekonomi açısından eksik bir çözümleme
noktasında bırakmaktadır.
Nükleer Enerji Konusundaki Tavır: İlkesel Netlik, Stratejik Tartışma
Eksikliği
Nükleer
santrallere karşı alınan açık tavır programın net ideolojik duruşunu
göstermektedir. Ancak, Türkiye’nin mevcut enerji açığı, karbon nötr hedefleri
ve yenilenebilir enerji depolama kapasitesinin sınırlılığı göz önüne
alındığında nükleer enerjinin stratejik kısa ve orta vadeli rolü hakkında
eleştirel bir tartışma yapılmaması önemli bir eksikliktir. Bu tavır, normatif
açıdan anlaşılır olmakla birlikte enerji karmasına ilişkin daha karmaşık bir çözümlemenin
yapılmaması nedeniyle irdeleme açısından zayıf kalmaktadır.
Enerjiyle
ilgili olarak buraya kadar yapılan değerlendirmeler dikkate alınacak olursa, enerji
ve madencilik siyasaları bölümü, kamucu, planlamacı ve çevresel duyarlılık
taşıyan bir kalkınma bakış açısı ortaya koymakta ve bu yönüyle Türkiye’de uzun
süredir egemen olan piyasa merkezli enerji anlayışına bilinçli bir itiraz
geliştirmektedir. Ancak metin fazla normatif, görece düşük düzeyde siyasal
ekonomik çözümleme içeren, uygulama araçlarını çoğu noktada muğlak bırakan ve jeopolitik
ve finansal boyutları sınırlı ölçüde ele alan bir karakter sergilemektedir.
Bu nedenle
metin, ideolojik ve retorik düzeyde güçlü olmakla birlikte, Türkiye’nin güncel
enerji bağımlılığı, yatırım gereksinmeleri ve jeopolitik konumu karşısında
uygulanabilirlik düzeyi tartışmalı bir siyasa çerçevesi sunmaktadır.
Maliye Siyasalarının Hizmet Sektörü Açısından Değerlendirmesi
CHP’nin
maliye siyasalarına ilişkin sunduğu bu çerçeve, kalkınmacı devlet yaklaşımı
doğrultusunda kamu yararı, planlılık ve sosyal adalet ilkelerini merkeze alan
normatif bir bütünlük göstermektedir. Ancak metnin, Türkiye ekonomisinde
istihdamın ve katma değerin büyük bölümünü oluşturan hizmet sektörü açısından
yeterince ayrıştırılmış ve sektörel özgüllük içeren bir bakış açısı
geliştirememiş olması dikkat çekmektedir.
Metinde
maliye siyasalarının üretim kapasitesini artırma, istihdamı genişletme ve
rekabet gücünü yükseltme hedefleri vurgulanırken, bu hedeflerin hizmet
sektörüne özgü dinamikleri (düşük verimlilik tuzakları, kayıt dışılık, esnek ve
güvencesiz emek yapısı, sayısallaşma asimetrileri, platform ekonomisi vb.)
nasıl dönüştüreceğine ilişkin çözümleyici bir çerçeve sunulmamaktadır. Halbuki
Türkiye’de istihdamın yaklaşık üçte ikisi hizmet sektöründe yoğunlaşmış olup,
maliye siyasalarının etkisi bu alanda doğrudan sosyal yapıyı
şekillendirmektedir.
Vergi
reformuna ilişkin öneriler, özellikle dolaylı vergilerin azaltılması ve emek
üzerindeki vergi yükünün hafifletilmesi açısından hizmet sektörü çalışanları
için olasılık olarak olumlu sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. Bununla
birlikte, hizmet sektöründe yaygın olan küçük ölçekli işletmeler, serbest
çalışanlar ve kayıt dışı emek açısından bu önlemlerin nasıl farklılaştırılacağı
netleştirilmemiştir. Örneğin, vergi denetimlerinin “tehdit ve baskı aracı
olmaktan çıkarılması” vurgusu önemli olmakla birlikte, hizmet sektöründe
sıklıkla yaşanan kişiler arası ilişkiler sorununa karşı özendirme temelli ve
sektöre özgü geçiş mekanizmaları sunulmamaktadır.
Harcama siyasaları
kapsamında eğitim, sağlık, barınma ve toplumsal koruma harcamalarının
artırılacağı belirtilmekte, bu harcamalar toplumsal yatırım olarak
konumlandırılmaktadır. Ancak hizmet sektörünün insan sermayesine dayalı yapısı
dikkate alındığında, özellikle eğitim, bakım ekonomisi, toplumsal hizmetler,
kültür ve yaratıcı endüstriler gibi alanların kalkınmacı devlet bakışı
çerçevesinde nasıl stratejik sektörler olarak ele alınacağı net değildir. Bu
durum, hizmet sektörünün yalnızca istihdam yaratan bir alan değil, aynı zamanda
toplumsal refahın üretildiği temel bir alan olduğu gerçeğinin metinde yeterince
içselleştirilmediğini göstermektedir.
Diğer
yandan, KÖİ projelerine yönelik eleştirel yaklaşım, sağlık, ulaştırma ve şehir
hastaneleri gibi hizmet sektörüyle doğrudan ilişkili alanlar açısından önemli
bir açılımdır. Ancak burada da mevcut sözleşmelerin hizmet kalitesi, erişim
eşitsizlikleri ve mali sürdürülebilirlik üzerindeki etkileri çözümlenmeden
sunulan normatif bir karşı çıkış söz konusudur. Oysa hizmet sektöründe KÖİ
uygulamalarının sadece mali değil, aynı zamanda toplumsal sonuçları da kapsamlı
bir şekilde değerlendirilmek gerekir.
Son olarak,
bütçe hakkı, saydamlık ve Sayıştay denetimine yapılan vurgu olumlu olmakla
birlikte, hizmet sektörüne ilişkin kamu harcamalarının etkililiğini ölçmeye
yönelik sektör bazlı performans ve etki değerlendirme araçlarına metinde yer
verilmemesi önemli bir eksikliktir. Özellikle eğitim, sağlık ve toplumsal
hizmetler gibi alanlarda maliye siyasalarının çıktı ve sonuç temelli izlenmesi
bu uygulanabilirliği açısından kritik önemdedir.
Bu
çerçevede, söz konusu maliye siyasası bölümünün, hizmet sektörünü Türkiye’nin
toplumsal yeniden üretim süreçlerindeki merkezi konumuyla ele alan daha çözümleyici,
deneysel ve sektörel derinliği olan bir bakış açısıyla güçlendirilmesi
gerekmektedir.
Para ve Finansal Kararlılık Siyasalarının Hizmet Sektörü Açısından
Değerlendirmesi
CHP’nin
para ve finansal kararlılık siyasalarına ilişkin bu bölümü, normatif olarak
güçlü bir kurumsal yeniden oluşturma söylemi sunmakta ve özellikle Türkiye’de
son yıllarda yıpranan para siyasası araç bağımsızlığına yönelik açık bir
restorasyon savı taşımaktadır. Ancak metnin, para ve finansal kararlılık siyasalarının
hizmet sektörü üzerindeki özgül etkilerini ayrıştırmaktan uzak olduğu
görülmektedir.
Öncelikle
enflasyonla savaşım hedefi, “yaşam pahalılığını ortadan kaldırma” ve “enflasyon
yoluyla servet transferine izin vermeme” gibi sosyal boyutlarla
ilişkilendirilmiştir. Bu yaklaşım normatif olarak yerinde olmakla birlikte,
enflasyonun hizmet sektörü üzerindeki asimetrik etkileri (özellikle düşük
gelirli hizmet çalışanları, küçük ölçekli işletmeler ve sabit gelirli kesimler
açısından) metinde somutlaştırılmamaktadır. Hizmet sektöründe ücret-esneklik
ilişkisi, maliyet baskıları ve fiyatlama davranışları, enflasyonla savaşım siyasalarının
toplumsal sonuçları açısından kritik olmasına karşın bu boyutlar yeteri kadar
çözümlenmemiştir.
Merkez
Bankası’nın araç bağımsızlığına yapılan güçlü vurgu, Türkiye’de para siyasasının
siyasal müdahalelerle aşındığı düşünüldüğünde önemli bir kurumsal yeniden
yapılanma önerisi sunmaktadır. Ancak bu reform bakış açısının hizmet sektörü
başta olmak üzere reel ekonomi aktörlerinin krediye erişimi ve finansman
maliyetleri üzerindeki olası etkileri tartışılmamaktadır. Özellikle hizmet
sektöründe yoğun olan KOBİ’ler açısından sıkı para siyasası dönemlerinin
yaratacağı finansman daralmasının nasıl dengeleneceği belirsiz bırakılmıştır.
Finansal kararlılığın
makro çerçeveyle birlikte ele alınması önemli bir açılım olmakla birlikte,
makro araçların hizmet sektörüne özgü risk yapıları (örneğin turizm, perakende,
lojistik, sağlık ve eğitim gibi sektörlerde döngüsellik ve kırılganlıklar)
temelinde nasıl farklılaştırılacağı belirtilmemiştir. Oysa hizmet sektörü,
sanayi sektörüne kıyasla daha düşük sermaye yoğunluğu ancak daha yüksek
belirsizlik içeren gelir yapısıyla finansal dalgalanmalara karşı daha kırılgan
bir yapı sergileyebilmektedir.
Bankacılık
sektörüne ve kredi mekanizmasına ilişkin olarak “kalkınma ilkeleriyle uyumlu
düzenleme” vurgusu yapılmakta, ancak bu düzenlemelerin hizmet sektörünün
yapısal sorunları (düşük verimlilik, kayıt dışı istihdam, bölgesel
eşitsizlikler, sayısallaşma dengesizlikleri vb.) karşısında nasıl işlev
göreceği netleştirilmemektedir. Bu durum, finansal kararlılık söyleminin makro
düzeyde kaldığını, sektörel çözümleme derinliğinin ise sınırlı olduğunu
göstermektedir.
Sermaye
piyasalarının geliştirilmesine yönelik yaklaşım da uzun vadeli fonlama
açısından önemli olmakla birlikte, bu araçların genellikle büyük ölçekli sanayi
firmalarına erişilebilir olduğu düşünüldüğünde, hizmet sektörü aktörlerinin bu
mekanizmalardan nasıl yararlanacağı sorusu açıkta kalmaktadır. Özellikle
finansmana erişimde yapısal dezavantajlı konumda olan küçük hizmet işletmeleri
açısından bu siyasa setinin kapsayıcılığı tartışmalıdır.
Son olarak,
hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve demokratik yönetime yapılan vurgu,
finansal güven ortamı açısından kritik bir çerçeve sunmaktadır. Ancak bu vurgu,
soyut düzeyde kalmakta ve hizmet sektörü bağlamında yatırım, girişimcilik ve
istihdam yaratma süreçlerine nasıl somut olarak yansıyacağı açıklanmamaktadır.
Genel
olarak değerlendirildiğinde, bu bölüm güçlü bir makroekonomik ve kurumsal
restorasyon bakış açısı sunsa da para ve finansal kararlılık siyasalarının
Türkiye ekonomisinin omurgasını oluşturan hizmet sektörü üzerindeki
ayrıştırılmış, veri temelli ve sektörel farklılıkları dikkate alan etkilerini
yeterince tartışmamaktadır. Bu yönüyle, metnin sektörel düzeyde çözümleyici
derinlik açısından güçlendirilmesi gerekmektedir.
Ticaret ve Rekabet Siyasaları
Ticaret ve
rekabet siyasalarıyla ilgili bölüm iç piyasanın girişimciliği ve dinamik bir
ekonomik yapıyı özendirecek şekilde yeniden düzenlenmesini ve aynı zamanda kamu
yararı ve sosyal adalet ilkelerinin gözetilmesini esas almaktadır. Piyasalarda
aşırı yoğunlaşma ve tekelleşmenin önlenmesi, rekabetin olabilen en üst düzeyde
sağlanması ve ekonomik gücün demokratikleşmesi temel siyasa hedefleri arasında
yer almaktadır. Bu çerçevede emeğin, tüketicinin, küçük işletmelerin ve
kırılgan toplumsal kesimlerin korunması yerel kalkınma hedefleriyle uyumlu bir
piyasa yapısının oluşturulması amaçlanmaktadır.
Rekabetçilik
düzeyinin, toplumsal refahın artırılması hedefi doğrultusunda sektör ve piyasa
bazında farklılaştırılması öngörülmektedir. Rekabeti engelleyici, bozucu ve
kısıtlayıcı etkinliklerle savaşım, ekonomik gücün kötüye kullanımının önlenmesi
ve piyasa aksaklıklarının giderilmesi rekabet siyasasının temel unsurlarıdır.
Bu bağlamda devletin rolü yalnızca denetleyici değil, aynı zamanda yönlendirici
ve destekleyici niteliktedir. Özellikle doğal tekel niteliği taşıyan enerji ve
iletişim sektörlerinde kamu yararını güvence altına alacak altyapı
yatırımlarının kamusal sorumluluk kapsamında gerçekleştirilmesi
öngörülmektedir.
Şirket
birleşme ve devralmalarının yoğunlaşma riskleri açısından sıkı biçimde
denetlenmesi, devlet denetimine geçen şirketlerin piyasa yapısını bozmayacak
şekilde yönetilmesi, haksız rekabet uygulamalarının ve emeği güvence
eksikliklerini artırıcı stratejilerin sınırlandırılması hedeflenmektedir.
Böylece hem verimlilik artışı sağlanması hem de oluşan rantın yeniden dağıtıcı
mekanizmalar yoluyla topluma geri kazandırılması amaçlanmaktadır.
Kamu ihale
sisteminin saydamlık, hesap verebilirlik ve sayısallaşma ilkeleri çerçevesinde
yeniden yapılandırılması, Avrupa Birliği ölçünlerine uyumlu, açık ve rekabetçi
bir ihale düzeninin kurulması öngörülmektedir. Açık ihale dışındaki yöntemlerin
istisnai niteliğinin korunması ve olağanüstü düzenlemelerin kötüye kullanımının
engellenmesi temel ilkeler arasındadır. Kamu alımlarında yerli üretimin ve
küçük ölçekli işletmelerin desteklenmesi, kadın ve genç girişimcilerin
güçlendirilmesi sosyal adalet bakış açısıyla ilişkilendirilmektedir.
KOBİ’lerin
ve esnafın rekabet gücünün artırılması amacıyla mali yüklerin hafifletilmesi,
finansmana erişim olanaklarının geliştirilmesi, bürokratik süreçlerin
sadeleştirilmesi ve ölçek ekonomilerinden yararlanabilecekleri iş birliği ve
kümelenme modellerinin özendirilmesi öngörülmektedir. Kooperatifçilik siyasaları,
özellikle kadın ve genç odaklı kooperatifler üzerinden, üretim sürecine
kapsayıcı katılımın sağlanması ve yerel üretim kapasitesinin güçlendirilmesi
amacıyla stratejik bir araç olarak değerlendirilmektedir.
Sayısal
pazarlarda (e-ticaret, platform ekonomisi, sosyal medya, arama motorları vb.)
artan tekelleşme eğilimlerine karşı rekabeti koruyucu düzenlemelerin
geliştirilmesi, algoritmik adaletsizlik, veri güvenliği riskleri, yanıltıcı
reklamlar ve sayısal dolandırıcılık gibi yeni nesil piyasa sorunlarıyla savaşılması
tüketici siyasalarının temelini oluşturmaktadır. Tüketicinin bilgi alma hakkı, saydamlık
ve etkili denetim mekanizmaları ile güçlendirilmiş bir kurumsal yapı
hedeflenmektedir.
Dış ticaret
siyasası ise ekonomik egemenlik, üretim kapasitesi ve ulusal çıkarlar
çerçevesinde stratejik bir alan olarak ele alınmaktadır. “Stratejik özerklik (otonomi)”
ilkesi doğrultusunda, Türkiye’nin dış ticaret yapısının dış şoklara karşı
dirençli ve ulusal kalkınma önceliklerine duyarlı duruma getirilmesi
hedeflenmektedir. Bu kapsamda teşvik siyasalarının etki çözümlemeleriyle
sürekli değerlendirilmesi, yerli üretimi güçlendiren uygulamaların
desteklenmesi ve ülke içinde işleme rejiminin yerli katkıyı artıracak biçimde
yeniden düzenlenmesi öngörülmektedir.
AB’ye tam
üyelik hedefi ve DTÖ kuralları temel referans noktaları olarak benimsenmekte ve
Gümrük Birliği’nin güncellenmesi kalkınma hedefleriyle ilişkilendirilmektedir.
Ayrıca Türkiye’nin jeopolitik konumunu avantaja dönüştürecek bölgesel lojistik
merkezlerin kurulması ve ticari diplomasinin kurumsal kapasitesinin
güçlendirilmesi dış ticaret stratejisinin önemli unsurları arasında yer
almaktadır.
Bölüm, CHP’nin
ticaret ve rekabet siyasalarını, piyasa dinamiklerini güçlendirme, sosyal
adalet ve kapsayıcılığı sağlama bakış açısıyla bütüncül bir biçimde
sunmaktadır. Küçük ve orta ölçekli işletmeler (KOBİ), kooperatifler, kadın ve
genç girişimciler ile kırılgan toplumsal gruplara yönelik özendirme ve destek
mekanizmalarının öne çıkarılması, sosyal devlet anlayışının ekonomik kalkınma
ile bütünleştirilmesine işaret etmektedir. Piyasalarda aşırı yoğunlaşmanın ve
tekelleşmenin önlenmesine yönelik vurgular ile kamu ihale sisteminin saydam,
denetlenebilir ve sayısallaştırılmış bir yapıya kavuşturulması hedefleri,
ekonomik demokratikleşme ve piyasa verimliliği açısından olumlu bir çerçeve
çizmektedir.
Ancak, siyasa
metni bazı yönlerden uygulama kapasitesi ve mekanizmaları açısından
belirsizlikler taşımaktadır. Örneğin, sayısal pazarlarda algoritmik
adaletsizliklerin, sahte yorumların ve tekelleşmenin önlenmesine ilişkin
düzenleyici çerçevenin somut araçları açık biçimde tanımlanmamıştır. Benzer
biçimde, doğal tekellerin olduğu sektörlerde devletin yönlendirici ve
destekleyici rolünün uzun vadeli maliyet ve verimlilik etkileri yeterince
tartışılmamıştır.
Bölümün dış
ticaret bakış açısı, stratejik otonomi ve ulusal çıkarlar odaklı yaklaşımı ile
küresel bütünleşme hedefleri arasında çelişkiler barındırmaktadır. Özellikle
ithalata dayalı üretim süreçlerinin sınırlandırılması, uluslararası rekabet
gücünü olumsuz etkileyebilecek bir dengesizlik riski taşımaktadır.
Ayrıca,
etkisi ve başarısı ölçülebilir siyasaların uygulanabilmesi için etki değerlendirmeleri
ve veri odaklı özendirme mekanizmalarının izleme ve değerlendirme süreçleri
açıkça tanımlanmamıştır. Bu durum, siyasa hedeflerinin başarısının ölçülmesini
ve gerektiğinde siyasaların uyumlaştırılmasını sınırlayabilir.
Sonuç
olarak, bölüm normatif açıdan güçlü ve kapsamlı bir vizyon sunmakla birlikte,
uygulama mekanizmaları, ölçülebilirlik ve siyasaların etki değerlendirmeleri
bağlamında eksiklikler içermektedir. Bu çerçevede, bölümün etkinliğinin
artırılması için somut düzenleyici araçların, izleme-değerlendirme
sistemlerinin ve uluslararası bütünleşmeyle ile stratejik özerklik dengesinin
açık biçimde tanımlanması gerekmektedir.
Güvenceli ve İnsan Onuruna Yaraşır Emek Siyasaları
Bölüm,
CHP’nin kalkınmacı devlet anlayışını, emeğin korunması ve güçlendirilmesi
ekseninde kapsamlı bir biçimde ortaya koymaktadır. İnsan onuruna yaraşır,
güvenceli ve nitelikli işlerin yaratılması ile emeğin ekonomik refahtan adil
pay alması, bölgenin ve toplumun sürdürülebilir kalkınması için normatif olarak
güçlü bir vizyon sunmaktadır. Kadın, genç ve engelli bireyler başta olmak üzere
dezavantajlı grupların istihdama katılımını destekleyen siyasalar, kapsayıcı
bir toplumsal siyasa yaklaşımını yansıtmaktadır. Sayısallaşma, yeşil ve mor
dönüşüm bakış açılarıyla ile işgücünün geleceğe hazırlanması ve yeni iş
modellerine uyumu hedeflenmiş olması, siyasaların çağın ekonomik ve teknolojik
dinamikleriyle uyumlu olduğuna işaret etmektedir.
Bununla
birlikte, bölüm uygulama ve ölçülebilirlik açısından bazı eksiklikler
taşımaktadır. Örneğin, nitelikli işlerin yaratılması ve iş gücünün dönüşümüne
yönelik somut mekanizmalar ile bu mekanizmaların izlenmesi ve
değerlendirilmesine ilişkin ayrıntılar yeterince net değildir. Özellikle sayısal
platform işçileri ve esnek çalışma biçimleri için önerilen düzenlemelerin
kapsamı ve etkili denetim mekanizmaları ayrıntılandırılmamıştır. Ayrıca, iş gücü
dönüşümü ve beceri geliştirme programlarının finansmanı ve sürdürülebilirliği
ile ilgili somut stratejiler açık biçimde belirtilmemiştir.
Gelir
adaleti ve sosyal güvenlik reformları bağlamında da hedefler oldukça iddialıdır.
Ancak, bu hedeflerin uzun vadeli makroekonomik etkileri, bütçe yükü ve mali
sürdürülebilirlik bakış açısı bölümde yeterince tartışılmamıştır. Sendikal
katılım ve demokratik toplu pazarlık mekanizmalarının güçlendirilmesi hedefi,
normatif açıdan güçlü bir yaklaşım sunmakla birlikte, mevcut işveren-işçi
ilişkilerinin dönüşümü ve fiili uygulamadaki engellerin nasıl aşılacağına ilişkin
somut stratejiler eksiktir.
Sonuç
olarak, bölümde sunulan emek siyasaları vizyonu normatif olarak kapsamlı,
sosyal adalet ve kalkınmacı devlet anlayışı ile uyumludur. Ancak uygulama,
izleme-değerlendirme ve mali sürdürülebilirlik boyutları açık ve ölçülebilir
biçimde tanımlanmadığı için siyasa etkililiği açısından belirsizlikler vardır.
Bu bağlamda, önerilen hedeflerin başarısı için somut kurumsal yapılar, denetim
mekanizmaları ve mali planlama çerçevelerinin açık biçimde geliştirilmesi
gerekmektedir.
Bilim, Teknoloji, Yenilik: Sayısal Dönüşüm
Dünya, veri
ve ileri teknolojilere dayalı yeni bir üretim devrimi sürecindedir. CHP, bu
dönüşümü yakalayacak bütüncül bir “Bilim-Teknoloji-Yenilik” (BTY) siyasası
çerçevesi ile Türkiye’nin üretim yapısını sayısal çağın öncüsü durumuna
getirmeyi hedeflemektedir. CHP’nin vizyonuna göre bilimsel bilgi, teknolojiye
ve yeniliklere dönüştürülerek toplumsal sorunlara çözüm üretmekte kullanılacak,
ekonomik büyüme, toplumsal ilerleme ve demokratikleşme için stratejik bir güç
oluşturacaktır.
Bilimsel Bilginin Üretimi ve AR-GE
Bilimsel
üretimi destekleyecek güçlü, dinamik ve çeşitlendirilmiş bir araştırma sistemi
kurulacaktır. Bu sistemde, üniversiteler ve araştırma kurumları siyasi
baskılardan arındırılmış, özerk ve demokratik bir bilim ortamı sağlayacak
şekilde yapılandırılacaktır.
Erken Yaşta STEM Eğitimi ve Bilimsel Düşünce Gelişimi
CHP’nin
kalkınma vizyonunda, öğrencilerin çözümleyici ve eleştirel düşünme becerilerini
erken yaşta geliştirmeleri temel bir hedeftir. Bu bağlamda, Fen, Teknoloji,
Mühendislik ve Matematik (STEM) temelli eğitim programı uygulanacaktır. STEM
eğitimi, öğrencilerin bilimsel yöntemler ve teknoloji odaklı sorun çözme
becerilerini kazanmasını, disiplinler arası düşünme yeteneklerini
güçlendirmesini ve geleceğin bilim insanı, mühendis ve yenilikçi liderlerine
temel hazırlamasını sağlayacaktır.
Bu
yaklaşım, yalnızca teknik bilgi kazandırmayı değil, aynı zamanda bilimsel
düşünceyi toplumsal sorunlara çözüm üretecek şekilde uygulayabilme kapasitesini
geliştirmeyi amaçlamaktadır. Erken yaşta kazandırılan STEM odaklı beceriler,
Türkiye’nin bilim, teknoloji ve yenilik alanında ulusal ve uluslararası rekabet
gücünü artıracak insan kaynağının yetiştirilmesine katkı sağlayacaktır.
Bilim
insanlarının özlük hakları korunacak, araştırma süreçlerine zaman ayırmaları
güvence altına alınacaktır. Disiplinler arası ve uluslararası bilimsel iş
birlikleri ile tersine beyin göçünü özendirecek siyasalar uygulanacaktır. AR-GE
çalışmaları, kısa vadeli ticari çıkarlar yerine kamu yararına odaklanacak
şekilde desteklenecektir. TÜBİTAK ve stratejik alanlarda kamu AR-GE
enstitüleri, sağlık, savunma, tarım, enerji, iklim değişikliği ve sayısal
dönüşüm gibi öncelikli alanlarda güçlendirilecektir.
Teknolojiden Yeniliklere: İnovasyon ve Toplumsal Katılım
CHP,
teknolojiyi toplumsal refahın anahtarı olarak görmektedir. AR-GE sonucu
üretilen teknolojilerin ve yeniliklerin toplumla buluşması sayısal ve yeşil
dönüşümün temelini oluşturacaktır. Üretim destekleri, vergi indirimleri,
hibeler, krediler ve kamu ihaleleri ile sayısal dönüşüm özendirilecektir.
Ayrıca girişim sermayesi ve yenilikçi finansman araçları çeşitlendirilerek
KOBİ’lerin ve yeni girişimlerin teknolojiye erişimi kolaylaştırılacaktır.
Kamunun
düzenleyici rolü güçlendirilerek etik, hak temelli ve saydam sayısal üretim
süreçleri sağlanacak ve patent ve fikri mülkiyet hakları, tekelleşmeyi
engelleyecek şekilde korunacaktır. Açık kaynak ve kamusal bilgi paylaşımı
yaklaşımı ile kamu kaynaklı araştırmaların toplumsal yarara dönüşmesi güvence
altına alınacaktır.
Teknolojinin Adil ve Eşitlikçi Kullanımı
CHP, sayısal
dönüşümü eşitlikçi, güvenli ve demokratik bir şekilde yönetmeyi amaçlamaktadır.
Teknolojinin toplumsallaşması, ekonomik refahın adil dağılımı ve siyasal
sistemin demokratik işleyişi için kritik bir araçtır. Dezavantajlı grupların
teknolojiye erişimi sağlanacak, sayısal altyapı ve okuryazarlık tüm bölgelerde
güçlendirilecektir.
Çağın Gelişen Teknolojileri ve YZ
YZ, büyük
veri, siber güvenlik, kuantum bilişim ve biyoteknoloji gibi öncü teknolojiler
ekonomik, toplumsal ve siyasal yapıyı dönüştürmektedir. CHP, bu teknolojilerin
ulusal egemenliği güçlendirecek şekilde geliştirilmesini hedeflemektedir. Yerli
YZ altyapısı kurulacak, etik, saydam ve hesap verebilir algoritmalar
geliştirilecektir.
YZ sağlık,
eğitim, çevre ve adalet gibi alanlarda toplumsal sorunların çözümünde,
nitelikli istihdamın artırılmasında ve ulusal rekabet gücünün yükseltilmesinde
kullanılacaktır. Algoritmik önyargılar engellenecek, kadınlar, gençler,
engelliler ve diğer dezavantajlı gruplar için fırsat eşitliği sağlanacaktır.
Devlet projelerinde yerli çözümler teşvik edilecek, KOBİ’ler için YZ destekleri
sağlanacaktır.
Kapsayıcılık ve Stratejik Vizyon
Bölüm,
CHP’nin kalkınma anlayışını sayısal ve teknolojik dönüşüm üzerinden ele alması
açısından kapsamlı bir vizyon sunmaktadır. Bilim-Teknoloji-Yenilik (BTY) siyasalarının
ekonomik, toplumsal ve demokratik boyutlarıyla ele alınması stratejik bir
bütünsellik ortaya koymaktadır. Özellikle AR-GE’ye dayalı üretim, sayısallaşma
ve yeşil dönüşüm hedeflerinin toplumsal yarara ve istihdama bağlanması,
kalkınma yaklaşımının sadece ekonomik büyüme odaklı olmadığını göstermektedir.
Bilimsel Özgürlük ve Kurumsal Güçlendirme
Bölüm,
bilimsel üretimin ön koşulu olarak bilimsel özgürlük ve kurumsal özerkliği
vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, akademik bağımsızlık, disiplinler arası araştırma
ve uluslararası iş birliği bağlamında oldukça önemli bir siyasal çerçeve
sunmaktadır. Bununla birlikte, uygulamada bu hedeflerin nasıl yaşama
geçirileceğine ilişkin somut adımların daha ayrıntılı belirtilmesi, siyasanın
etki düzeyini artırabilir. Örneğin, üniversite-sanayi iş birliği modelleri,
fonlama mekanizmaları ve başarım göstergeleri daha net tanımlanabilir.
AR-GE ve Sonuç Odaklı Yaklaşım
Bölüm,
AR-GE harcamalarının değil, sonuçlarının hedefleneceğini vurgulamakta ve
bununla birlikte uzun vadeli kamu yararını ön plana çıkarmaktadır. Bu yaklaşım,
kısa vadeli ticari çıkarların önceliklendirilmesini eleştirel olarak bertaraf
etme amacı taşımaktadır. Ancak, AR-GE projelerinin ölçütleri ve sonuçların
değerlendirilme mekanizmaları daha açık ve saydam şekilde tanımlanabilir.
Sayısal Dönüşüm ve Toplumsal Eşitlik
Sayısallaşmanın
yalnızca teknolojik bir ilerleme değil, aynı zamanda toplumsal eşitliği ve
demokratik katılımı güçlendirecek bir araç olarak ele alınması, bölümü diğer
kalkınma programlarından ayıran önemli bir özelliktir. Özellikle sayısal
uçurum, fırsat eşitsizliği ve dezavantajlı grupların teknolojiye erişimi
konularına vurgu yapılması, toplumsal kapsayıcılığı öne çıkarmaktadır. Bununla
birlikte, uygulamada bu hedeflerin izlenmesi ve ölçümü için somut göstergelerin
belirtilmesi gereklidir.
YZ ve Etik
Boyut
Bölümde YZ
ve ileri teknolojilerin etik, saydam ve hesap verebilir şekilde yönetilmesine
özel vurgu yapılmaktadır. “Kara kutu sistemlere geçit verilmeyecek” ifadesi,
algoritmik saydamlık ve denetlenebilirlik açısından önemli bir yükümlenme
sunmaktadır. Ancak bu hedeflerin mevzuat, düzenleyici kurumlar ve hukuksal
mekanizmalar çerçevesinde nasıl uygulanacağı soyut kalmaktadır.
Uygulanabilirlik ve Siyasa Araçları
Bölüm genel
olarak vizyon ve hedefleri güçlü biçimde ortaya koymakta, ancak uygulama
araçları ve somut adımlar konusunda daha ayrıntılı plan sunması gerekebilir.
Örneğin, kamu-üniversite-sanayi iş birliği, finansal destekler, süper
bilgisayar altyapıları, platform ekonomisi çalışanlarına yönelik hukuksal
çerçeve gibi uygulama mekanizmaları daha açık ve ölçülebilir olmalıdır. Platform
ekonomisi, sayısal dönüşümün en önemli bileşenlerinden biri olarak, üretici ve
tüketicileri sayısal ortamda buluşturan, aracılık yapan ve veri odaklı ekonomik
etkinlikleri olanaklı kılan bir sistem olarak ele alınmaktadır. CHP, bu ekonomi
modelini STEM odaklı araştırma ve yenilik siyasaları, AR-GE yatırımları ve
yerli teknoloji altyapısıyla desteklemeyi hedeflemektedir. Platform ekonomisi,
KOBİ’lerin sayısal pazara erişimini kolaylaştıracak, toplumsal refahın eşit
dağılımını güçlendirecek ve yenilikçi girişimciliği destekleyecek bir araç
olarak görülmektedir. Aynı zamanda platformların veri güvenliği, etik kullanım
ve istihdam haklarına uygun şekilde düzenlenmesi, sayısallaşmanın adil ve
sürdürülebilir bir şekilde toplumsallaşmasını güvence altına alacaktır.
Genel olarak
değerlendirilecek olursa, bölüm, bilim ve teknolojiyi kalkınmanın merkezine
koyan bir stratejik çerçeve sunmakta, sayısal ve yeşil dönüşüm, AR-GE, etik ve
sosyal kapsayıcılık gibi alanları bütüncül bir şekilde ele almaktadır. Ancak
akademik açıdan, siyasaların uygulanabilirliği, ölçülebilirliği ve somut eylem
planları konusunda eksiklikler vardır. Bu eksiklikler, siyasa önerilerinin
başarıya dönüşme gizil gücünü sınırlayabilir.
İklim Dayanıklılığı ve Yeşil Adil Dönüşüm
CHP iklim
krizini yalnızca çevresel bir sorun olarak değil, insanlığın varoluşunu tehdit
eden bir güvenlik ve kalkınma krizi olarak tanımlamaktadır. Türkiye’nin yer
aldığı Akdeniz Havzası, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine karşı yüksek
düzeyde duyarlılık göstermektedir. Bu bağlamda CHP, kriz karşısında edilgen
değil, proaktif ve dönüştürücü bir yaklaşımı benimsemekte ve siyasa
önceliklerini buna göre şekillendirmektedir.
Uluslararası Bağlam ve Uyum
CHP’nin
iklim siyasaları, “Avrupa Yeşil Mutabakatı” ve “Sınırda Karbon Düzenleme
Mekanizması” gibi uluslararası düzenlemelerle uyumlu olacak şekilde
tasarlanmıştır. CHP’nin hedefi, Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması kapsamındaki
2050 net-sıfır emisyon hedefine ulaşmasını sağlamaktır. Bu çerçevede, iklim siyasaları
yalnızca çevresel etkiyi azaltmayı değil, aynı zamanda ülkenin uluslararası
ticaret ve rekabet kapasitesini güçlendirmeyi de amaçlamaktadır.
Çevresel Siyasalar
Çevre siyasaları,
ormanlar, denizler, sulak alanlar ve ekosistemlerin korunmasına odaklanmakta ve
doğa temelli çözümlerle desteklenmektedir. Çölleşme, erozyon, deniz kirliliği
ve ötrofikasyon gibi çevresel sorunlarla savaşımda ileri teknolojiler ve uydu
tabanlı izleme sistemleri kullanılması öngörülmektedir. Yerli çevre
teknolojilerinin geliştirilmesi, üniversiteler ve yerel yönetimlerle iş birliği
içinde yürütülecek ve bu süreç saydam bir şekilde kamuoyuna aktarılacaktır.
Yeşil ve Adil Dönüşüm
CHP’nin
yeşil dönüşüm stratejisi, sürdürülebilir kalkınma ve toplumsal adalet
ilkelerini temel almaktadır. Bu dönüşüm, üretim, teknoloji, finans, istihdam ve
eğitim alanlarında bütüncül ve dönüştürücü siyasalar ile desteklenecektir.
Karbon yoğun sektörlerde fosil yakıtlardan kademeli çıkış, yenilenebilir enerji
üretiminin artırılması, döngüsel ekonomi uygulamaları ve karbon borsası gibi
mekanizmalar, ekonomik ve çevresel yararları en uygun düzeye eriştirecek
şekilde tasarlanmıştır.
Yerel Yönetimler ve Akıllı Kentler
Yerel
yönetimlerin rolü, iklim dayanıklılığı ve afet yönetimi siyasalarının
uygulanmasında merkezi öneme sahiptir. Kentlerin yeşil dönüşümü, altyapının
iklim uyumlu duruma getirilmesi ve yeşil alanların korunmasıyla sağlanacaktır.
Ayrıca, bireylerin karbon ayak izi kimlikleri oluşturularak, toplumsal katılım
ve bilinçlendirme süreçleri güçlendirilecektir.
İklim Diplomasisi
CHP,
Türkiye’nin küresel iklim diplomasi arenasında öncü ve rekabetçi bir rol
üstlenmesini hedeflemektedir. Bu çerçevede, küresel iklim adaleti temelinde
uluslararası anlaşmalar ve ikili ve çok taraflı uluslararası anlaşmalar ve ilişkiler
doğrultusunda siyasalar geliştirilecektir.
Çevre ve Hayvan Hakları
CHP
programı, çevre hakkının korunmasını temel bir insan hakkı olarak kabul etmekte
ve hayvan refahını bilimsel yöntemlerle güvence altına almayı öngörmektedir.
Sahipsiz evcil hayvanların yaşam hakkının korunması, kısırlaştırma ve bakımı
gibi süreçler, bütüncül bir hak temelli yaklaşım çerçevesinde düzenlenmek
istenmektedir.
CHP programında
iklim krizine ilişkin yaklaşım, çevresel sorunların ötesinde güvenlik ve
kalkınma boyutlarını da içermesi bakımından yetersiz bir bakış açısı
sunmaktadır. Parti, iklim krizini toplumsal adalet, kuşaklar arası hakkaniyet
ve demokratik katılım ilkeleri çerçevesinde ele almayı hedeflemektedir. Bununla
birlikte, programda ortaya konan hedeflerin uygulanabilirliği ve ayrıntı düzeyi
bazı önemli alanlarda sınırlı kalmaktadır.
CHP’nin “Avrupa
Yeşil Mutabakatı” ve “Paris Anlaşması” hedefleri ile uyumlu siyasalar
geliştirmesi olumlu bir yön olarak değerlendirilebilir. Ancak, programda
uluslararası finansman ve karbon piyasalarına erişim stratejileri ile bu uyumun
uygulamada nasıl sağlanacağına ilişkin somut ayrıntılar eksiktir. Uluslararası
düzeyde rekabetçi olma iddiası, planlanan önlemlerin teknik, ekonomik ve yönetsel
kapasite açısından uygulanabilirliği ile desteklenmelidir. Örneğin, AKP
tarafından çıkarılan makyaj nitelikli İklim Değişikliği yasasının yetersizliği
ortaya konmamıştır.
Program,
ormanlar, sulak alanlar ve deniz ekosistemlerinin korunmasına önem vermektedir.
Bununla birlikte çölleşme, erozyon, deniz kirliliği ve ötrofikasyon gibi
sorunlara ilişkin siyasal araçlar ve sorumluluk dağılımı belirsizdir. Ötrofikasyonun
endüstriyel ve kentsel atık suların arıtılmamasıyla ilgisi açıklıkla ortaya
konmamıştır. Hangi kurumların hangi yöntemlerle ve hangi zaman diliminde müdahale
edeceği açıklanmamıştır.
Doğa
temelli çözümler ve ekosistem izleme (monitoring) sistemleri öngörülse de
yasal yaptırımlar, finansman kaynakları ve denetim mekanizmalarının etkililiği
konusunda ayrıntı verilmemiştir. Yerli çevre teknolojilerinin geliştirilmesi desteklenmekte,
ancak üniversite-sanayi iş birliği ve teknoloji transferi süreçleri
somutlaştırılmamaktadır. Bu durum, çevre siyasalarının programda büyük ölçekli
ve vizyoner bir çerçevede ele alınmış olmasına kaşın uygulama kapasitesi ve
kurumsal sorumluluk açısından yetersiz kaldığını göstermektedir.
Yeşil
dönüşüm hedefleri kapsamlı ve adalet temelli olarak sunulmaktadır. Emisyon
azaltımı, yenilenebilir enerji ve döngüsel ekonomi vurgusu, çağdaş
sürdürülebilir kalkınma yazınıyla uyumludur. Ancak, programda yeşil dönüşümün
finansmanı ve teşviklerin önceliklendirilmesi somut verilere dayanmadığı için
uygulanabilirliği tartışmalıdır. İş gücü ve eğitim siyasaları, nitelikli
istihdam ve beceri dönüşümü öngörmekte, fakat ölçülebilir hedefler ve izleme
mekanizmaları eksik kalmaktadır.
Programın
en zayıf noktalarından biri, yerel yönetimlerin rolü ve kapasitesi ile
ilgilidir. CHP, kentlerin iklim dayanıklılığı ve afet yönetimi süreçlerine
katılımını önermekte, fakat yerel yönetimlerin teknik kapasitesi, finansal
kaynakları ve eş güdüm mekanizmaları yeterince ayrıntılandırılmamaktadır.
Akıllı
kentler ve karbon ayak izi kimlikleri gibi yenilikçi uygulamalar önerilse de bu
uygulamaların pilot projeler, teknolojik altyapı ve veri güvenliği gibi kritik
unsurlarının nasıl sağlanacağı belirsizdir.
Yerel
düzeyde siyasaların etkinliği, merkezi yönetimle olan eş güdümün niteliğine
bağlıdır. Programda bu ilişkinin hukuksal ve yönetsel çerçevesi açıkça ortaya
konmamıştır.
İklim
diplomasisi ve çevre/hayvan hakları programda vurgulanan diğer güçlü
alanlardır. Ancak bu bölümde de siyasa ve uygulama arasındaki uyum ve
önceliklendirme mekanizmaları eksik bırakılmıştır.
Programda
çevre sorunları, şehircilik ve afet yönetimi gibi alanlar tek bir çatı altında
ele alınmıştır. Türkiye’de ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı hem çevreyi
koruyucu hem de kentleşme süreçlerini ve bu nedenle çevresel kaliteyi bozacak bir
rol üstlenmektedir. Bu yapı, doğal olarak çelişki yaratmakta ve çevre koruma
önceliklerinin gerilemesine yol açmaktadır. Dolayısıyla programın önerdiği
bütüncül ve etkin çevre siyasalarının hayata geçmesi, mevcut kurumsal yapıyla
yapısal olarak sınırlıdır.
ÇED
süreçlerinden hiç söz edilmemesi, çevresel yatırımların değerlendirilmesinde
kritik bir boşluk yaratmaktadır. Türkiye’de çevresel etki değerlendirmeleri
(ÇED) ve halk katılımı süreçleri genellikle yetersiz ve denetimsiz
yürütülmektedir. Bu durum, çevre siyasalarının etkinliğini doğrudan
sınırlamaktadır.
Programda
orman, sulak alan, deniz ve ekosistem koruması hedeflense de kurumsal kapasite,
finansman ve yaptırım mekanizmaları net bir şekilde tanımlanmamıştır.
Türkiye’de çevre yönetimi, emret-denetle, ekonomik ve finansal yönetim araçları
ve gönüllü katılım stratejileri açılarından gelişmiş ülkeler düzeyinin
gerisindedir. Bu gerçek programda yer almamaktadır
Yerel
yönetimlere iklim dayanıklılığı ve yeşil dönüşüm süreçlerinde sorumluluk
verilmesi, programın olumlu yönlerinden biri olarak görülebilir. Ancak, CHP
programında yerel yönetimlerin örgütsel kapasitesi, kurumsal kaynakları, teknik
altyapısı ve yönetsel becerileri hakkında hiçbir değerlendirme yapılmamıştır.
Oysa Türkiye’de yerel yönetimler, kurumsal, örgütsel, yönetsel ve mali açılardan
merkezi yönetime bağımlı ve yetersiz kaynaklarla etkinlik yapabilmektedir.
Program,
yerel yönetimleri sadece çevre ve yeşil dönüşüm ile ilişkilendirmiş, fakat
kentsel altyapı, afet yönetimi, ulaşım ve toplumsal hizmetler gibi geniş
yönetsel sorumlulukları ihmal etmiştir. Bu dar bakış açısı yerel yönetimlerin
çok boyutlu sorunlarını görmezden gelmektedir.
Akıllı
kentler, karbon ayak izi kimlikleri ve yerel dayanıklılık gibi yenilikçi
uygulamalar öngörülse de mevcut teknik kapasite ve insan kaynağı eksiklikleri
nedeniyle bu hedefler uygulamada büyük ölçüde hayalcilik düzeyinde kalabilir.
Yeşil
dönüşüm ve döngüsel ekonomi hedefleri kapsamlıdır. Ancak finansman
mekanizmaları ve önceliklendirme stratejileri belirsizdir. Türkiye’nin mevcut
mali ve kurumsal yapısı, karbon borsası, yeşil tahvil ve adil geçiş
programlarının uygulanabilirliğini kısıtlamaktadır.
Genel
olarak değerlendirilecek olursa, CHP’nin iklim ve yeşil dönüşüm siyasaları
vizyoner ve bütüncül bir çerçeve sunmaktadır. Bu öneriler toplumsal adalet,
kuşaklar arası hakkaniyet ve demokratik katılım ilkeleri ile uyumludur. Ancak,
uygulama mekanizmalarının belirsizliği ve yerel yönetimlerin kapasitesi,
programın etkinliğini sınırlamaktadır. Çevre siyasalarında kurumsal sorumluluk
dağılımı, finansman ve denetim mekanizmaları yeterince somutlaştırılmamıştır.
Yeşil dönüşüm ve akıllı şehir uygulamalarının başarıya ulaşabilmesi için
teknolojik altyapı, veri yönetimi ve izleme sistemleri gibi alanlarda daha
fazla ayrıntıya gereksinme vardır. Sonuç olarak, CHP programı stratejik bir
çerçeve sunmakla birlikte, özellikle çevre ve yerel yönetimler bağlamında
uygulamaya dönük ayrıntı ve kapasite planlaması açısından yetersiz kalmaktadır.
Bu eksiklikler, programın hedeflerine ulaşma olasılığını sınırlayabilir ve
siyasaların etkinliğini düşürebilir. CHP’nin programında iklim krizine yönelik
yaklaşım vizyoner ve toplumsal adalet odaklı bir çerçeve sunmakta, ancak
Türkiye’nin mevcut kurumsal ve yönetsel yapısı göz önünde bulundurulduğunda
önerilen siyasaların uygulanabilirliği ciddi şekilde sorgulanabilir
niteliktedir.
CHP’nin
programı, stratejik vizyon ve toplumsal adalet bakış açısından güçlüdür. Ancak
Türkiye’nin mevcut çevre yönetimi ve yerel yönetim yapısı göz önüne alındığında
çevre siyasaları, yapısal olarak sınırlı bir bakanlık çerçevesine hapsedilmiş
ve ÇED süreçleri ihmal edilmiştir.
Yerel
yönetimlerin kurumsal kapasitesi, örgütsel sorunları ve mali bağımlılığı
dikkate alınmamıştır. Bu nedenle önerilen siyasaların uygulanabilirliği ciddi
şekilde sorgulanabilir.
Yeşil
dönüşüm ve iklim dayanıklılığı hedefleri, uygulama ve izleme mekanizmaları
eksikliği nedeniyle uygulamada sınırlı etki yaratabilir.
Sonuç
olarak, programın temel vizyonu ve ilkeleri stratejik olarak uygun olsa da
Türkiye’nin yönetsel, kurumsal ve mali kapasitesi ile çevre yönetimi altyapısı
bağlamında önemli boşluklar mevcuttur. Bu boşluklar, çevre ve iklim siyasalarının
etkin uygulanmasını kısıtlayacak kritik eksiklikler olarak
değerlendirilmelidir.
Mor Ekonomik Dönüşüm
CHP’nin
programında mor ekonomik dönüşüm, toplumsal cinsiyet eşitliği, ekonomik adalet
ve sürdürülebilir kalkınma odaklı bir çerçeve ile sunulmaktadır. Programın
vizyonu, kadınların istihdam ve ekonomik katılımını artırarak bakım
hizmetlerinin kamusallaştırılmasını hedeflemekte ve kırsal kalkınma ile
eşitlikçi makroekonomik siyasaları bütünleştirmektedir. Bununla birlikte,
önerilen siyasaların Türkiye’nin mevcut kurumsal, ekonomik ve toplumsal yapısı
bağlamında uygulanabilirliği açısından bazı sınırlamalar ve eksiklikler
gözlemlenmektedir.
Bakım Hizmetlerinin Kamusallaşması
Programda
kreşler, gündüz bakımevleri, yaşlı ve engelli bakım merkezleri gibi hizmetlerin
erişilebilir ve yaygın duruma getirilmesi öngörülmektedir. Bu yaklaşım, sosyal
adalet ve toplumsal cinsiyet eşitliği açısından olumlu bir vizyon sunmaktadır. Ancak
Türkiye’de bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması, finansman, insan kaynağı ve
altyapı eksiklikleri nedeniyle ciddi şekilde sınırlıdır.
Program,
hizmet sunumunda birinci basamak sağlık sistemiyle bütünleşme ve yerel yönetim
destek ofisleri gibi mekanizmaları öngörse de mevcut yerel yönetim kapasitesi
ve sağlık sistemi altyapısı dikkate alındığında bu hedeflerin
gerçekleştirilmesi uygulamada güç görünmektedir. İzleme ve kalite güvence
mekanizmaları belirtilmiş olsa da Türkiye’de denetim kapasitesi ve saydam
raporlama sistemleri yetersizdir.
Kadın İstihdamının Artırılması ve İş-Özel Yaşam Dengesi
Kadın
istihdamının artırılması, cinsiyet temelli ücret eşitsizliği ve cam tavan
sorunlarının giderilmesi programın güçlü yanlarından biridir. Ancak programda
önerilen eşit ebeveyn izni, işe dönüş özendirmeleri ve iş yerinde kreş
zorunluluğu gibi uygulamaların yaşama geçirilmesi, mevcut yasal çerçeve ve
işveren yükümlülükleri açısından ciddi zorluklar içermektedir. Özellikle küçük
ve mikro ölçekli işletmelerde, önerilen siyasaların uygulanabilirliği sınırlı
olabilir. Ayrıca, ek finansal destek mekanizmaları gerekebilir.
Kırsal Kalkınma ve Altyapı Yatırımları
Kırsal
alanlarda altyapının iyileştirilmesi ve kadınların tarım ve kooperatifleşmeye
katılımı, mor dönüşümün kritik unsurlarıdır. Ancak Türkiye’de kırsal altyapı
yatırımlarında planlama, kaynak dağılımı ve teknik kapasite eksiklikleri ciddi
bir engel teşkil etmektedir. Kooperatifleşme ve kadınların üretime katılımı
konusunda, kültürel ve toplumsal engeller de göz önünde bulundurulmalıdır.
Programda bu engellerin stratejik çözüm önerileri ayrıntılandırılmamıştır.
Makroekonomik Siyasalar
Program,
ekonomik büyümeyi toplumsal refah, eşitlik ve sürdürülebilirlik bakış açısıyla
ele almayı öngörmektedir. Toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bütçeleme ve
hakkaniyetli sosyal yardım uygulamaları öngörülse de kamunun mali disiplin,
bürokratik kapasite ve mevcut bütçe sınırlamaları dikkate alındığında bu
hedeflerin uygulanabilirliği sınırlı görünmektedir. Programın makroekonomik
hedefleri, Türkiye’nin mevcut yüksek enflasyon, bütçe açığı ve istihdam yapısı
bağlamında daha somut siyasa araçları ile desteklenmelidir.
Genel olarak
değerlendirilecek olursa, CHP’nin mor ekonomik dönüşüm programı, toplumsal
cinsiyet eşitliği, sosyal adalet ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri açısından
güçlü bir vizyon sunmaktadır. Bununla birlikte bakım hizmetlerinin
kamusallaşması ve kadın istihdamı hedefleri, mevcut altyapı, insan kaynağı ve
finansman eksiklikleri nedeniyle uygulanabilirlik açısından sınırlıdır. Kırsal
kalkınma ve kadın kooperatifleri alanında toplumsal ve kültürel engeller göz
önünde bulundurulmamıştır. Makroekonomik ve sosyal siyasa araçları, hedeflerin
gerçekleştirilmesi için daha somut ve ölçülebilir planlarla desteklenmelidir.
Sonuç
olarak, mor ekonomik dönüşüm vizyonu, toplumsal eşitlik ve sürdürülebilir
kalkınma açısından doğru bir çerçeve sunarken, Türkiye’nin mevcut yapısal ve
kurumsal eksiklikleri, önerilen siyasaların uygulanabilirliğini ciddi şekilde
sınırlamaktadır. Bu nedenle program, vizyon ve hedeflerini destekleyecek
uygulama, denetim ve kapasite geliştirme mekanizmaları ile güçlendirilmelidir.
CHP’nin mor ekonomik dönüşüm programı, toplumsal cinsiyet eşitliği, sosyal
adalet ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda kapsamlı bir vizyon
sunmaktadır. Program, bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması, kadın
istihdamının artırılması, kırsal kalkınma ve eşitlikçi makroekonomik siyasaların
bütünleştirilmesini hedeflemektedir. Bu bağlamda, program toplumsal dönüşüm ve
ekonomik dirençlilik açısından önemli bir çerçeve sağlamaktadır.
Buna
karşın, programın uygulanabilirliği bakımından bazı sınırlamalar dikkat
çekmektedir. Öncelikle, bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması ve kadın
istihdamının güçlendirilmesi hedefleri, mevcut altyapı, insan kaynağı ve
finansman kapasitesi göz önünde bulundurulduğunda, uygulamada ciddi zorluklarla
karşılaşabilir. Ayrıca, kırsal kalkınma ve kadın kooperatifleri alanında,
toplumsal ve kültürel engeller yeterince ele alınmamıştır. Bu eksiklikler,
önerilen dönüşümün kapsayıcılığı ve etkililiği üzerinde olumsuz etkiler
yaratabilir.
Makroekonomik
düzlemde, programın hedefleri, Türkiye’nin mevcut ekonomik göstergeleri (yüksek
enflasyon, bütçe açığı, kayıt dışı istihdam) dikkate alındığında, somut ve
ölçülebilir siyasa araçları ile desteklenmeye gereksinim duymaktadır. Toplumsal
cinsiyet eşitliğine duyarlı bütçeleme ve hakkaniyetli sosyal yardım
uygulamaları, doğru tasarlanmadığında ve uygulanabilirlik mekanizmaları
güçlendirilmediğinde, öngörülen etkileri sınırlı kalabilir.
Sonuç
olarak, CHP’nin mor ekonomik dönüşüm vizyonu, toplumsal eşitlik ve
sürdürülebilir kalkınma açısından stratejik bir yönelim sunmasına karşın,
Türkiye’nin mevcut kurumsal, yapısal ve ekonomik koşulları göz önünde
bulundurulduğunda, uygulamada karşılaşılabilecek sınırlamalar ve eksiklikler
belirgindir. Bu nedenle program, uygulama kapasitesini güçlendirecek, denetim
ve izleme mekanizmalarını somutlaştıracak ve kültürel-toplumsal engelleri
adresleyecek stratejik yaklaşımlarla desteklenmelidir.
GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma,
CHP’nin 2025 Parti Programı’nın kalkınma ve ekonomi bölümünü altı temel siyasa
alanı üzerinden ele alarak, programın normatif gücü, yapısal yeterliliği ve
bağlamsal geçerliliği bakımından eleştirel bir değerlendirmesini sunmayı
amaçlamıştır. Bu kapsamda kalkınma anlayışı, üretim ve sanayi siyasaları, tarım
stratejileri, sosyal devlet ve gelir dağılımı yaklaşımı, ekolojik dönüşüm bakış
açısı ve makroekonomik kararlılık araçları incelenmiş ve her bir başlık altında
programın güçlü yönleri ve yapısal sınırlılıkları ortaya konulmuştur.
Çözümlemeler
sonucunda ortaya çıkan temel bulgu şudur: CHP’nin ekonomi ve kalkınma programı,
söylemsel ve normatif düzeyde güçlü bir sosyal demokrat çerçeve sunmakta ve
kamuculuk, planlama, adalet, sürdürülebilirlik ve toplumsal eşitlik gibi
kavramlar etrafında kapsamlı bir vizyon oluşturmaktadır. Ancak bu vizyon,
Türkiye’nin mevcut ekonomik, kurumsal ve siyasal gerçekliğiyle kurduğu ilişki
bakımından önemli boşluklar ve kırılganlıklar barındırmaktadır.
Programın incelenen
“Kalkınma ve Ekonomi” bölümünün temel sorunu, Türkiye’nin içinde bulunduğu
durumu sadece bir ekonomi siyasası sorunu olarak ele alması, buna karşılık
mevcut tablonun aynı zamanda derin bir rejim krizi, devlet kapasitesi krizi ve
kurumsal erozyon sorunu olduğunu yeterince hesaba katmamasıdır. Oysa mevcut
yapı, yalnızca yanlış siyasaların değil, otoriterleşmiş yönetişim biçiminin,
liyakat erozyonunun, hesap verebilirliğin ortadan kalkmasının ve hukuk devleti
ilkesinin zayıflatılmasının bir ürünüdür. Bu yapısal gerçeklik göz ardı
edildiğinde, en akılcı görünen siyasa önerileri dahi uygulama zeminini
kaybetmektedir.
Kalkınma
anlayışı açısından bakıldığında, programda büyüme, yatırım, teknoloji ve yüksek
katma değer vurgusu öne çıkmakta, ancak kalkınmanın daha derin boyutları olan
kurumsal kapasite kurulması, toplumsal güçlendirme, bölgesel eşitsizliklerin
giderilmesi ve siyasal-ekonomik ilişkilerin demokratikleştirilmesi gibi konular
ikincil düzeyde kalmaktadır. Bu durum, kalkınmanın yalnızca ekonomik büyümeyle
özdeşleştirilmesi riskini beraberinde getirmektedir.
Sanayi ve
üretim siyasalarında program, yerinde ve doğru hedefler koymakla birlikte, bu
hedeflere ulaşmanın araçlarını çoğu yerde genel ifadelerle geçiştirmekte ve
somut politika mimarisi geliştirmekte zorlanmaktadır. Aynı durum tarım siyasaları
için de geçerlidir. Küçük üreticinin korunması, kırsal kalkınma ve gıda
egemenliği gibi hedefler doğru olmakla birlikte, Türkiye’deki mevcut tarımsal
yapının tasfiye sürecine karşı nasıl tersine çevrileceği yeterince açıklığa
kavuşturulamamaktadır.
Sosyal
devlet, gelir dağılımı ve yoksullukla mücadele konusunda ise CHP programı,
mevcut eşitsizlikleri doğru saptamakta ve adil bir toplum vizyonu ortaya
koymaktadır. Ancak burada da dikkat çeken temel sınırlılık, bu eşitsizlikleri
üreten sermaye birikim modeline yönelik yapısal bir sorgulamanın zayıflığıdır.
Program, daha çok bu modelin sonuçlarını yumuşatmaya ve dengelemeye dönük bir
yaklaşım sergilemekte ve modelin kendisini dönüştürmeye yönelik daha radikal
bir bakış açısı geliştirmekte duraksama göstermektedir.
Çevre,
iklim krizi ve yeşil dönüşüm bölümleri, çağdaş yazınla uyumlu bir dil kullansa
da, Türkiye’nin mevcut kalkınma modelinin çevresel yıkım üreten karakteriyle
yüzleşmekte yeterince cesur davranmamaktadır. Benzer şekilde “Mor Ekonomik
Dönüşüm” yaklaşımı, kadın emeği ve toplumsal cinsiyet eşitliği açısından önemli
bir açılım sunmakta, ancak bunun kalkınma paradigmasının merkezine nasıl
yerleştirileceği daha net politikalara gereksinim duymaktadır.
Sonuç
olarak, CHP’nin kalkınma ve ekonomi programı, Türkiye’nin içine sürüklendiği
çok boyutlu kriz ortamında önemli bir seçenek oluşturma sacı içermektedir.
Ancak bu savın siyasal ve ekonomik gerçeklik karşısında karşılık bulabilmesi
için programın daha cesur bir yapısal çözümleme ve değerlendirme ile yeniden
ele alınması, rejim koşullarının yarattığı sınırlamaların açıkça tartışılması
ve siyasa araçlarının daha somut, uygulanabilir ve kurumsal olarak
temellendirilmiş biçimde kurgulanması gerekmektedir.
Bu bağlamda
bu çalışma, CHP programını yalnızca eleştirmekle kalmayıp, aynı zamanda
Türkiye’de muhalefetin kalkınma, eşitlik ve demokrasi eksenli yeni bir
ekonomi-politik vizyon geliştirme gereksinimine de işaret etmektedir. Çünkü
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorun, yalnızca bir “yanlış ekonomi yönetimi”
sorunu değil, daha derinde, nasıl bir devlet, nasıl bir toplum ve nasıl bir
kalkınma modeli izlenmesi gerektiği sorunudur. Bu sorulara verilecek yanıtlar,
muhalefetin gelecekteki siyasal etkisinin belirleyicisi olacaktır.
CHP PROGRAMININ YETERLİLİK VE
GEÇERLİLİK DÜZEYİNİN ELEŞTİREL İRDELEMESİ: SOSYAL DEVLET
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Giriş
Bu çalışma,
Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) parti programında yer alan sosyal devlet
anlayışını, yeterlilik ve geçerlilik ölçütleri çerçevesinde eleştirel olarak
irdelemeyi amaçlamaktadır. Türkiye’de sosyal devlet ilkesi anayasal düzeyde
güvence altına alınmış olmakla birlikte, son yirmi yılda uygulanan neoliberal
ekonomi siyasaları, kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması ve sosyal
harcamaların daraltılması yoluyla ciddi ölçüde aşınmıştır. Bu bağlamda, ana
muhalefet partisinin sosyal devlete ilişkin program önerileri, yalnızca bir
siyasal vaatler bütünü değil, aynı zamanda Türkiye’nin gelecekteki sosyal ve
yönetsel yapılanmasına dair normatif ve stratejik bir tasarım olarak
değerlendirilmelidir.
CHP
programı; sosyal adalet, gelir dağılımı, yoksullukla mücadele, sosyal güvenlik,
sağlık, eğitim ve bakım hizmetleri gibi alanlarda sosyal devletin yeniden kurulmasını
hedefleyen kapsamlı bir söylem sunmaktadır. Ancak bu söylemin, yalnızca
normatif tutarlılığı değil; aynı zamanda kuramsal temellere dayanma düzeyi, siyasa
araçlarının somutluğu, uygulanabilirliği ve Türkiye’nin mevcut sosyo-ekonomik
yapısıyla uyumu açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle
çalışmada, CHP’nin sosyal devlet yaklaşımı, programatik vaatlerin ötesine
geçilerek, analitik bir çerçeve içinde ele alınmaktadır.
Araştırmanın
temel amacı, CHP’nin sosyal devlet vizyonunun ne ölçüde bütünlüklü, iç
tutarlılığa sahip, gerçekçi ve dönüştürücü bir karakter taşıdığını ortaya
koymaktır. Bu doğrultuda metin, sosyal devletin CHP programında nasıl
kavramsallaştırıldığını, hangi normatif ve ideolojik zemine oturtulduğunu,
neoliberal refah rejimine karşı nasıl bir seçenek sunduğunu ve mevcut
siyasal-ekonomik konjonktür içinde ne derece uygulanabilir olduğunu eleştirel
bir bakışla incelemektedir.
Bu çerçevede
çözümleme programın sosyal devlet anlayışını hem normatif siyaset felsefesi hem
de kamu siyasası tasarımı açısından çözümlemeyi, güçlü ve zayıf yönlerini
ortaya koymayı ve uygulama kapasitesini sorgulamayı amaçlamaktadır.
Genel
Çerçeve ve Kavramsal Tutarlılık
Program,
açık biçimde hak temelli sosyal devlet anlayışına yaslanmakta ve sosyal devlet
kavramı yalnızca yardımlarla değil istihdam, sosyal güvenlik, sağlık, eğitim,
barınma, bakım ve eşitlik eksenlerinde çok boyutlu ele alınmaktadır. “Temel
Vatandaşlık Geliri”, “Kamucu sağlık sistemi”, “Mahalle odaklı sosyal
hizmetler”, “Yerel sağlık meclisleri” gibi kavramlar kuramsal olarak güçlü ve
çağdaş refah devleti yazınıyla uyumludur. Metin bazı yerlerde normatif bir manifesto
dili ile teknik siyasa metni arasında gidip gelmektedir. “Yapılacaktır”,
“hayata geçirilecektir” gibi güçlü vaatler sık ortaya konulmakta, ancak bu
işlevlerin nasıl finanse edileceği, hangi takvimle, hangi kurumlar aracılığıyla
sorularına çoğu yerde açık ve anlaşılır şekilde yanıt verilmemektedir. Bazı ana
bölümlerin sonunda kısa birer “uygulama ve finansman çerçevesi” eklenebilir. Bu
bağlamda sorumlu kurumlar, zamanlama (kısa-orta-uzun vadeli) ve yaklaşık
maliyet ve kaynak önerileri belirlenmelidir. Metin, klasik liberal refah
devleti anlayışının ötesine geçerek, sosyal devleti yalnızca “yardım sağlayan”
değil, aynı zamanda eşitsizlikleri yapısal olarak düzelten kurucu bir aktör
olarak konumlandırmaktadır. Sosyal devlet, metinde sadece bir kamu hizmeti sağlayıcısı değil, doğrudan
toplumsal eşitliğin kurumsal güvencesi olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu
yönüyle metin, neoliberal sosyal siyasa anlayışına açık bir epistemolojik
itiraz içermektedir.
Sosyal
Devlet ve Temel Vatandaşlık Geliri
Bu bölüm
güçlü bir kuramsal çerçeveye sahiptir. Özellikle sosyal yardımların siyasal yönlendirmelerden
arındırılması vurgusu, aile içi gelir dağılımında kadın lehine pozitif
düzenleme önerisi ve tek kişilik hanelerin de kapsama alınması yönleri başarılıdır. Ancak, buna
karşılık “gerçekçi gelir testi”nin kimin tarafından, hangi ölçütlerle ve nasıl
denetleneceği net değildir. Gelir testi, TÜİK, SGK ve Gelir İdaresi Başkanlığı
verilerinin bütünleştirilmiş kullanımıyla, bölgesel yoksulluk endeksleri esas
alınarak yürütülmelidir. Özellikle
şu üç yön dikkat çekicidir: “Hak Temelli Yaklaşım” kavramıyla TVG, lütuf değil,
yurttaşlık hakkı olarak konumlandırılmaktadır. “Toplumsal Cinsiyet Duyarlılığı”
kavramıyla ödemelerin aile içinde öncelikle kadına yapılması, feminist sosyal
siyasa yazınıyla uyumludur. “Yeni Hane Modellerinin Dikkate Alınması” kavramı tek
kişilik hane vurgusu, çağdaş sosyolojik dönüşümün kavrandığını göstermektedir. Bu
yönleriyle metin, Türkiye’de sosyal siyasa tartışmalarının kavramsal düzeyini
yukarıya taşıma potansiyeline sahiptir. Bununla birlikte, TVG önerisi şu
sorunları henüz çözmüş görünmemektedir: Gelir testinin kurumsal altyapısı
belirsizdir. TVG’nin mevcut sosyal yardım sistemleriyle ilişkisi (ikame mi,
tamamlayıcı mı?) net değildir. Finansman modeli ve bütçe etkisi çözümlenmemiştir.
Bu eksiklikler, önerinin fikir düzeyinde güçlü ancak uygulama düzeyinde henüz
taslak aşamasında kaldığını göstermektedir. Özellikle, kamu maliyesi disiplini
açısından bu siyasanın nasıl sürdürülebilir olacağı sorusu açık bırakılmıştır.
Bu bölüm, güçlü bir normatif ve
felsefi sosyal devlet anlayışı ortaya koymakta ancak bu anlayışın siyasa
tasarımı düzeyinde operasyonelleştirilmesi gerekmektedir. TVG önerisi kuramsal
olarak güçlü, uygulama bakımından ise ayrıntılandırılmaya muhtaçtır. TVG önerisi güçlüdür, ancak şu
açılardan akademik eleştiriye açıktır. Model belirsizdir. Evrensel mi olacak,
koşullu mu ve bir negatif gelir vergisi mi sorularına yanıt verilmemiştir.
Mevcut yardım sistemleriyle ilişki tanımlanmamıştır. TVG, mevcut sosyal yardımların
yerine mi geçecek, yoksa üzerine mi eklenecektir? Eğer ikisi bir arada
yürütülecekse, tekrarlar ve kaynak israfı kaçınılmaz olacaktır. Gelir testinden
söz edilmektedir. “Gerçekçi gelir testi” deniyor, ama Türkiye’de kayıt dışı
ekonomi oranı yüksektir ve gelir beyanları güvenilmezdir. Bu koşullarda bu
testin nasıl adil ve saydam işleyeceği belirsizdir.
Sosyal
Güvenlik Sistemi
Programın en
güçlü bölümlerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle, kuşaklar arası
adalet vurgusu, kayıt dışılıkla mücadele, vergi adaleti ve prim sisteminin
birleştirilmesi önerileri çok yerindedir. Ancak, emeklilik sistemi reformu
anlatılırken, Türkiye’de 2035 sonrasında bağımlı nüfus oranının hızla artacağı
projeksiyonları dikkate alınarak, mevcut aktüeryal açıklar, yaşlanan nüfus,
bağımlılık oranları gibi somut riskler daha net görünür hale getirilmeli ve
demografik riskler sayısallaştırılarak gerekçelendirilmelidir. Metin yer yer
programdan çok manifestoya yaklaşmaktadır. “Sosyal devlet yeniden inşa
edilecektir” gibi ifadeler güçlüdür ancak hangi kurumsal araçlarla, hangi
anayasal düzenlemelerle ve hangi yasal değişikliklerle sorularına yeterince
yanıt verilmemektedir. Mevcut neoliberal ve özelleştirilmiş yapıdan, önerilen
kamucu modele nasıl geçileceği net değildir. Halbuki en kritik unsur budur:
Sistemler “bir günde” değil, çatışmalı geçişlerle dönüşür. Neredeyse tüm sosyal
siyasalarda en büyük boşluk, finansman boyutudur. Bu eksiklik giderilmediğinde,
metin hedef değil dilek olarak algılanma riski taşır.
Sağlık Siyasaları
Programın en
kapsamlı ve siyasal açıdan en güçlü bölümlerinden biridir. Birinci basamak
sağlık sistemine dönüş vurgusu, Halk Sağlığı Merkezleri modeli, Refik Saydam
Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün yeniden kurulması ve Şehir Hastaneleri/KÖİ modeline
yönelik eleştiriler çok yerindedir. “Aile hekimliği modelinin yerine ne
getirilmeli” sorusu daha açık yanıtlanmak gerekir. Sağlık çalışanlarının
sayısı, dağılımı ve finansmanı konusunda niceliksel hedefler programa eklenmelidir.
Metnin sağlık siyasaları bölümü, neoliberal sağlık reformlarına karşı kamucu ve
hak temelli bir sağlık paradigmasını savunmaktadır. Bu yaklaşım, özellikle şu
üç kuramsal arka plana yaslanmaktadır: Refah devleti yazını, sağlık hakkı
yaklaşımı ve bakım siyaseti tartışmaları. Metinde sağlık, piyasa malı değil,
doğrudan kamusal bir hak ve yurttaşlık yükümlülüğü olarak tanımlanmaktadır. Bu
yönüyle, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın piyasacı mantığına epistemolojik bir
itiraz getirmektedir.
Programın en
güçlü bölümlerinden biri sağlık kısmıdır. Özellikle şu noktalar dikkat
çekmektedir: Birinci Basamak Merkezli Sistemi kapsamında birinci basamak sağlık
hizmetlerinin merkeze alınması, koruyucu sağlık hizmetlerine dönüş açısından
son derece önemlidir. Bu, hem maliyet-etkin hem de toplum sağlığı açısından
doğru bir yönelimdir. İkincisi Halk Sağlığı Merkezleri Modeli önerisidir. Aile
hekimliği sisteminin yerine önerilen Halk Sağlığı Merkezleri modeli toplum
temelli, bölgesel sağlık risklerine duyarlı ve çok disiplinli ekipler üzerine
kurulu bir yapı olarak tasarlanmıştır. Bu model, yalnızca tedavi edici değil,
önleyici ve izleyici bir sağlık siyasası önermektedir. Üçüncüsü kamu ve özel
sektör modeliyle gerçekleştirilen “Şehir Hastaneleri”ne yönelik eleştiridir. Şehir
hastanelerine yönelik eleştiri, kamu maliyesi ve sağlık sisteminin
ticarileşmesi açısından son derece yerindedir. Bu modelin kamu bütçesine
getirdiği uzun vadeli yük, sağlık hizmetlerinin piyasalaşması ve sağlık
çalışanlarının güvencesizleşmesi gibi olumsuz yönleri metinde isabetle
vurgulanmaktadır. Buna rağmen, bu bölümde de şu yapısal eksiklikler göze
çarpmaktadır: Aile hekimliğinden Halk Sağlığı Merkezlerine geçişin kurumsal ve
hukuksal süreci net değildir. Mevcut doktor, hemşire ve sağlık personeli
sayısının gereksinmelere göre nasıl yeniden yapılandırılacağı belirsizdir. Finansman
boyutu dikkate alınmamıştır. Kamucu sağlık modelinin bütçesel karşılığının
nasıl sağlanacağı somutlaştırılmamıştır. Bu eksiklikler giderilmezse, öneri
güçlü bir normatif düzeyde kalma riski taşımaktadır. Metnin sağlık bölümü,
Türkiye’de son 20 yılda izlenen neoliberal sağlık siyasalarına karşı ciddi bir
karşı-hegemonik sağlık söylemi üretmektedir. Kuramsal olarak güçlü, ideolojik
olarak tutarlı olan bu bölüm, uygulama ve geçiş stratejileriyle desteklendiğinde,
özgün ve dönüştürücü bir sağlık reform bakış açısı sunabilir. Sağlık bölümünde saptamalar ve
konulan tanılar büyük ölçüde doğrudur. Ancak, tanı doğru olmasına karşın reçete
eksiktir. Şehir hastaneleri eleştirisi yerindedir. Aile hekimliği eleştirisi
yerindedir. Ancak yerine konacak sistemin kurumsal yapısı, hukuksal zemini ve
insan gücü boyutu yeterince tasarlanmamıştır. Mevcut milyonları kapsayan
sistemden yeni modele geçiş bir kriz yaratabilir. Bu geçişin yönetimi metinde
yoktur. Sağlık personeli yetersizliği ve beyin göçü sorunu eleştirilmiş, ancak
nasıl durdurulacağı ve ücret, özlük hakları reformunun nasıl yapılacağı muğlak
kalmıştır.
Mahalle
Odaklı Model
Programda önerilen
“Mahalle Odaklı Sosyal Hizmet Merkezleri (SHM)” yaklaşımı, refah devletinin
yerelleşmiş ve toplumsallaşmış bir biçimde yeniden inşası anlamına gelmektedir.
Bu yaklaşım kamusal alan kuramıyla, kapasite yaklaşımıyla ve katılımcı
yönetişim yazınıyla örtüşmektedir. Çünkü sosyal hizmet yalnızca yukarıdan
aşağıya dağıtılan bir mekanizma değil, mahalle ölçeğinde sürekli temas ve
etkileşim temelinde tanımlanmaktadır. SHM’lerin getirebileceği kazanımlar
şunlardır: sosyal sorunlara erken müdahale olanağı, koruyucu sosyal hizmet
mantığının güçlendirilmesi, kadın emeğinin kamusal alana taşınması ve yerel
eşitsizliklerin görünür kılınması. Bu öneri, sosyal siyasanın salt
"merkezi dağıtım" değil, toplumsal ihtiyaçla yüz yüze gelen bir
yapıya kavuşmasını hedeflemektedir. Buna karşılık şu eleştirel noktalara dikkat
çekmek gerekir: Yerel yönetimler arasındaki kapasite eşitsizliği, uygulamada
büyük farklılıklar yaratabilir. Sosyal hizmet uzmanlarının sayısı, eğitimi ve
dağılımı planlanmamıştır. Siyasal partizanlaşma riski göz ardı edilmiştir. Dolayısıyla
model güçlüdür, ancak kurumsal güvenlik mekanizmaları tanımlanmazsa, hedeflenen
etki zayıflayabilir. Mahalle odaklı sosyal hizmet yaklaşımı, kuramsal olarak
ileri ve çağdaş bir modeldir. Ancak bu modelin sürdürülebilirliği, merkezi
finansman, standart kadrolaşma ve güçlü denetim mekanizmalarına bağlıdır.
Eğitim
Bu bölüm
ideolojik tutarlılık açısından güçlü, ancak programın en uzun ve yer yer
tekrarlı bölümüdür.: Laik, kamusal, parasız eğitim vurgusu net olarak ortaya
konulması olumludur. “Tarikat-cemaat protokollerinin reddi” açık ve kararlı bir
şekilde ifade edilmektedir. YÖK’ün kaldırılması ve üniversite özerkliği güçlü
bir siyasal sav olarak ileri sürülmektedir. Ancak, çok kapsamlı bir reform hayali
belirtilmesine karşılık bu dönüşümün aşamaları, hukuksal zemini ve
karşılaşılacak akademik ve siyasal dirençler ele alınmamaktadır. Eğitim bölümünün
sonuna “Geçiş süreci ve reform takvimi” alt başlığı eklenmesi çok yararlı olacaktır.
Eğitim siyasaları bölümü, açık biçimde Cumhuriyetçi, laik ve kamucu eğitim
paradigmasına yaslanmaktadır. Bu çerçeve demokratik eğitim anlayışı, kültürel
sermaye eleştirisi ve eleştirel pedagoji yaklaşımı ile örtüşmektedir. Eğitim,
metinde yalnızca bireysel gelişim aracı değil, toplumsal eşitliğin yeniden
üretildiği veya dönüştürüldüğü temel alan olarak ele alınmaktadır. Bu bölümde
öne çıkan temel siyasa açılımları şunlardır: Tarikat ve cemaatlerle yapılan
protokollerin reddi, Türkiye’nin yakın tarihindeki eğitim siyasaları bağlamında
son derece kritik ve ideolojik açıdan net bir pozisyondur. Paralı ve özelleşmiş
eğitim modellerine karşı parasız eğitim ve eşit erişim, kamusal denetim
ilkeleri sistemin temel taşı olarak konumlandırılmaktadır. Kurumsal reform
bağlamında YÖK’ün kaldırılması, akademik özerkliğin yeniden kurulması ve üniversite
yönetiminde demokratikleşme önerileri ön plana çıkmaktadır. Bu başlıklar,
yükseköğretim rejiminin otoriterleşmesine doğrudan bir eleştiridir. Bu güçlü
vizyona rağmen bazı sorunlu noktalar vardır. Eğitim alanı Türkiye’de ideolojik
olarak derin biçimde kutuplaşmış bir alandır. Önerilen reformlar ciddi siyasal
ve bürokratik dirençle karşılaşacaktır. Bu kadar köklü reformların
aşamalandırılmadan sunulması, uygulanabilirlik açısından risklidir. Eğitime
ayrılacak GSYH payı belirtilmemiştir. Hangi pedagojik ve epistemolojik çerçeve
ile yeni müfredat oluşturulacağı açık değildir. Eğitim bölümü, Türkiye’de
eğitimin son yıllarda yaşadığı ideolojik dönüşüme karşı güçlü bir seküler
cumhuriyetçi karşı-proje önermektedir. Ancak bu karşı-projenin, yalnızca
normatif değil, stratejik ve aşamalı bir reform bakış açısıyla desteklenmesi
gerekmektedir. Eğitim
bölümü ideolojik olarak güçlüdür, fakat siyasa açısından bazı sorunsal alanlar
içermektedir. Birincisi, radikal reform önerilerine karşılık zayıf yol haritası
sunulmasıdır. YÖK kaldırılacak, tarikat protokolleri iptal edilecek
denilmektedir. Ancak bunların anayasal, yasal ve bürokratik süreçleri yok
sayılmaktadır. İkincisi siyasal gerçeklikten kopma riskinin varlığıdır. Eğitim
alanı Türkiye’de en sert ideolojik mücadele alanıdır. Bu direncin nasıl
kırılacağına ilişkin herhangi bir strateji metinde yer almamaktadır. Eğitim
programı reformu belirsizliğini korumaktadır. “Bilimsel, laik eğitim”
kurulacağı savlanıyor ancak bunun hangi epistemoloji ve, hangi pedagojik
yaklaşımlarla yapılacağı belirsizdir.
Toplumsal
Cinsiyet Eşitliği
Bu bölüm hem
normatif hem de siyasal olarak güçlüdür. İstanbul Sözleşmesi’ne açık geri dönüş
vaadi, ILO 190’nın uygulanması ve cinsiyet temelli veri siyasaları olumludur. Uygulamadaki
kurumsal kapasite sorunlarına (kadrolar, bütçe, yerel yönetimler) daha fazla
yer verilmemesi ise eksiklik olarak görülmüştür. Program, toplumsal cinsiyet eşitliğini
yalnızca bir “haklar” sorunu olarak değil, doğrudan demokratikleşme ve sosyal
adaletin yapısal bir bileşeni olarak ele almaktadır. Bu yaklaşım, feminist siyasa
teorisi ve eleştirel sosyal siyasa yazınıyla doğrudan uyumludur. Özellikle şu
kuramsal yaklaşımlar metinle örtüşmektedir: “yeniden bölüşüm – tanınma – temsil
üçlemesi”, bakım emeği ve görünmeyen emek çözümlemeleri ve toplumsal cinsiyete
duyarlı siyasa çerçevesi. Kadın sorunu, metinde yalnızca bireysel bir
özgürleşme alanı değil, doğrudan siyasal rejimin demokratik karakterini
belirleyen bir gösterge olarak ele alınmaktadır. Bu bölümdeki en güçlü yön,
toplumsal cinsiyet eşitliğinin çok boyutlu ele alınmasıdır. Metin kadına
yönelik şiddeti yalnızca kriminal değil, yapısal bir sorun olarak tanımlamaktadır.
İstanbul Sözleşmesi’ne dönüşü net biçimde savunmaktadır. ILO 190’a açık
referansla çalışma yaşamındaki şiddet ve tacizi siyasal gündeme taşımaktadır. Bunların
ötesinde, dikkat çeken ana öneriler şunlardır: Kadınların bakım emeği yükünün
kamusal sorumluluk olarak tanımlanması, feminist siyasal ekonomi yazınıyla
uyumludur. Bu yaklaşım ev içi emeğin görünür kılınması ve ücretsiz emeğin
sosyal güvenlik kapsamına alınması gibi ilerici öneriler içermektedir. Kadın
yoksulluğu, bireysel başarısızlık değil, yapısal toplumsal eşitsizliğin sonucu
olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu nokta, metni neoliberal bireyci
söylemlerden ayıran en güçlü boyutlardan biridir. Toplumsal cinsiyet eşitliği siyasalarının
yerel yönetimler, merkezi yönetim ve sosyal hizmet kurumları arasında eş güdüm
içinde yürütülmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bu bölüme yönelik temel
eleştiriler şunlardır: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’nin hangi kurum tarafından,
nasıl ve hangi yetkilerle yürütüleceği net değildir. Yasa, sözleşme ve norm
düzeyinde güçlü bir bakış açısı olmakla birlikte, uygulamada karşılaşılacak
kadro, bütçe ve yerel kapasite eksiklikleri yeterince tartışılmamıştır. Türkiye’de
bu alandaki toplumsal ve siyasal direnç göz önüne alındığında, stratejik
iletişim ve toplumsal ikna siyasaları geliştirilmemiştir. Toplumsal cinsiyet
eşitliği bölümü hem kuramsal hem normatif açıdan metnin en güçlü bölümlerinden
biridir. Ancak, bu gücün somut kurumsal yapılara ve uygulanabilir kamu siyasalarına
dönüşebilmesi için kurumsal tasarım ve kapasite oluşturulması boyutunun
güçlendirilmesi gerekmektedir. Genel olarak değerlendirilecek olursa, programın sosyal devlet bölümü
kuramsal olarak güçlü, çağdaş sosyal devlet yazınıyla uyumlu ve siyasal olarak
tutarlıdır. Ancak bölüm teknik
ayrıntılar, finansman ve uygulama aşamaları bakımından güçlendirilmeye açıktır.
Bu bölüm normatif olarak çok
güçlü, fakat uygulama açısından sorunludur. İstanbul Sözleşmesi’ne dönüş
önerilmektedir ancak bu dönüşün iç hukuk mekanizmaları ele alınmamaktadır.
Toplumsal direnç ve tutucu refleks gerçeği doğrudan yok sayılmaktadır. Kadın odaklı
siyasaların yerel kapasite sorunu çözümlenmemiş görünmektedir
Yaşlı,
Engelli ve Dezavantajlı Gruplar
Bu bölüm,
klasik “sosyal yardım” paradigması yerine, hak temelli ve kapsayıcı refah siyasası
anlayışına dayanmaktadır. Kuramsal olarak BM Engelli Hakları Sözleşmesi, Aktif
Yaşlanma kuramı ve sosyal dışlanma yazınıyla önemli ölçüde uyumludur. Metin,
dezavantajlı grupları “yardım alıcısı” değil, hak sahibi ve toplumsal aktör
olarak tanımlamaktadır. Yaşlılara yönelik öneriler edilgin bakım yerine etkili
katılım modelini ve kurumsal huzurevleri yerine toplum temelli bakım
sistemlerini ön plana çıkarmaktadır. Bu hem insan onuru hem de bütçe
sürdürülebilirliği açısından olumlu bir yaklaşımdır. Engellilik, metinde tıbbi
bir sorun değil, toplumsal olarak oluşturulmuş bir eşitsizlik alanı olarak
görülmektedir. Bu doğrultuda erişilebilirlik, eğitimde ve istihdamda eşitlik ve
kamusal alanların dönüştürülmesi büyük öneme sahiptir. Çocuk yoksulluğu, erken
yaşta işçilik, eğitimden kopuş gibi riskler yapısal sorunlar olarak
tanımlanmaktadır. Bu bölüm özellikle çocuk işçiliğiyle mücadele ve kamusal kreş
ve bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması gibi somut toplumsal siyasalarla
güçlenmektedir. Bu bölümdeki temel eksiklikler şunlardır: Nicel hedefler yoktur.
Kaç merkez, kaç personel, hangi bölgelerde, ne kadar sürede gibi sorular
yanıtlanmamıştır. Bölgesel eşitsizlikler yetersiz düzeyde ele alınmıştır. Dezavantajlılık
coğrafi olarak da farklılaşmaktadır. Bu farklılık çözümlenmemiştir. Bütün bu
kapsamlı sosyal siyasaların finansal yükü tartışılmamıştır. Bu bölüm, sosyal
devlet anlayışının en etik ve insancıl boyutunu temsil etmektedir. Yaşlı,
engelli ve dezavantajlı gruplara yönelik yaklaşım, çağdaş sosyal siyasa yazınıyla
uyumlu, hak temelli ve kapsayıcıdır. Ancak metnin siyasa gücü, bu önerilerin
somut, ölçülebilir ve uygulanabilir hedeflerle desteklenmesiyle daha da
artacaktır. Bu bölümde en büyük sorun hedeflerin çok, araçların az olmasıdır. Nicel
hedefler yoktur. Bölgesel eşitsizlikler hesaba katılmamıştır. Finansman yine
belirsizdir.
Sosyal
devlet kavramı, modern demokratik yönetim anlayışının temel yapı taşlarından
biri olarak, yalnızca gelir dağılımını düzenleyen bir mekanizma değil; aynı
zamanda toplumsal bütünlüğü, sosyal adaleti ve siyasal meşruiyeti güçlendiren
kurumsal bir çerçeve sunar. Türkiye bağlamında ise sosyal devlet, tarihsel
olarak hem anayasal güvenceye kavuşmuş hem de pratikte önemli dalgalanmalara
maruz kalmış bir ilke olmuştur. 1980 sonrası neoliberal dönüşüm süreci, sosyal
devletin kurumsal kapasitesini zayıflatırken; sosyal siyasaları giderek yardım
odaklı, parçalı ve siyasal sadakat ilişkilerine açık hale getirmiştir.
Genel
Değerlendirme ve Sonuç
CHP
programında yer alan sosyal devlet yaklaşımı, yalnızca bir siyasa önerisi
değil, aynı zamanda Türkiye’de yeniden oluşturulması edilmesi gereken bir
toplumsal sözleşmenin de ifadesi olarak okunmalıdır. Bu çalışma, CHP
programında sosyal devletle ilgili bölümü, normatif çerçevesi, siyasa
önerileri, kurumsal tasarımı ve uygulanabilirliği açısından eleştirel bir gözle
incelemeyi amaçlamıştır. İnceleme, programın güçlü yönlerini görünür kılarken,
aynı zamanda belirsiz, eksik veya yapısal sorunlar içeren yönlerini de çözümleyici
bir bakış açısıyla tartışmayı hedeflemektedir.
CHP
programında sosyal devlet anlayışı, eşitlik, sosyal adalet ve fırsat eşitliği
gibi temel normatif ilkelere dayandırılmaktadır. Bu yönüyle metin, evrensel
refah devleti yazınıyla uyumlu bir söylem üretmekte ve sosyal siyasayı yalnızca
yoksulluğu hafifletme aracı değil, toplumsal eşitsizlikleri yapısal olarak
azaltma mekanizması şeklinde konumlandırmaktadır.
Programın
güçlü yönlerinden biri, sosyal devleti yalnızca sosyal yardımlarla sınırlamayıp,
eğitim, sağlık, istihdam, sosyal güvenlik ve konut siyasalarıyla bütüncül bir
şekilde ele almasıdır. Özellikle dezavantajlı gruplara (kadınlar, gençler,
engelliler, yaşlılar ve çocuklar) yönelik vurgular, metnin kapsayıcılık savını
güçlendirmektedir. Bu açıdan CHP, mevcut iktidarın daha çok “hayırseverlik
temelli” ve seçici sosyal yardım anlayışından farklı olarak, hak temelli bir
sosyal siyasa çerçevesi oluşturmaya çalışmaktadır.
Ancak
programın zayıf yönleri de göz ardı edilmemelidir. Öncelikle birçok siyasa
önerisi, normatif düzeyde güçlü olmakla birlikte, uygulamaya dönük mekanizmalar
açısından yetersiz kalmaktadır. Örneğin, sosyal harcamaların nasıl finanse
edileceği, vergi sistemiyle nasıl ilişkilendirileceği ve kaynak dağılımının
hangi kurumsal mekanizmalarla denetleneceği konularında somut bir çerçeve
sunulmamaktadır. Bu durum, programın uygulanabilirliği konusunda soru
işaretleri doğurmaktadır.
İkincisi,
yerel yönetimlerin sosyal devlet içindeki rolü vurgulanmakla birlikte, merkezi
yönetim-yerel yönetim ilişkisi için net bir yetki paylaşımı ortaya
konulmamıştır. Oysa Türkiye gibi aşırı merkeziyetçi yapıya sahip bir ülkede
sosyal devletin güçlendirilmesi, yalnızca siyasa metinleriyle değil, aynı
zamanda yönetsel ve mali yerinden yönetimin yeniden düzenlenmesiyle olanaklıdır.
Üçüncü
olarak, programda sosyal devletin ekonomik boyutuyla siyasal ekonomi çerçevesi
arasındaki ilişki yeterince derinleştirilmemiştir. Gelir dağılımı
adaletsizliğinin temel kaynakları olan rant ekonomisi, vergi adaletsizliği ve
finansallaşma dinamikleri daha çok bir eleştiri düzeyinde ele alınmakta, fakat
bunlara karşı geliştirilen değişik kalkınma ve bölüşüm modeli yeterince
netleştirilmemektedir.
CHP’nin
sosyal devlet yaklaşımı, Türkiye’nin son yıllarda aşındırılan sosyal hak
rejimini yeniden kurmaya yönelik önemli bir normatif çaba sunmaktadır. Program,
sosyal devleti anayasal bir ilke olarak yeniden merkeze alması, hak temelli bir
dil kullanması ve eşitlik vurgusunu güçlendirmesi bakımından dikkat çekicidir.
Bu yönüyle, Türkiye’de giderek hayırseverlik temelli ve siyasal sadakat
ilişkilerine indirgenen sosyal siyasa anlayışına karşı, daha sistemli ve
kurumsal bir seçenek geliştirme gizil gücüne sahiptir.
Bununla
birlikte program, sosyal devletin yalnızca “ne” olduğu konusunda değil, aynı
zamanda “nasıl” hayata geçirileceği konusunda da daha güçlü bir çerçeve sunmak
zorundadır. Finansman modelleri, kurumsal reform önerileri, yönetsel yapı
dönüşümü ve hukuksal zemin gibi başlıklarda daha somut, ölçülebilir ve
denetlenebilir hedefler ortaya konulmadan, sosyal devlet hayalinin güçlü bir
siyasal projeye dönüşmesi zor görünmektedir.
Sonuç olarak
CHP programındaki sosyal devlet yaklaşımı, normatif düzeyde güçlü, söylemsel
olarak tutarlı, fakat uygulama boyutunda henüz derinleştirilmesi gereken bir
yapı arz etmektedir. Eğer bu yaklaşım, ekonomik ve kurumsal reformlarla
desteklenir, merkeziyetçi bürokratik yapı çözülür ve sosyal siyasalar siyaset
üstü, kalıcı kamu siyasaları durumuna getirilebilirse, CHP’nin sosyal devlet
vizyonu Türkiye açısından gerçek bir dönüşüm gizil gücü taşıyabilir. Bu metin ideolojik
olarak nettir. Sosyal devlet savunusu güçlüdür. Toplumsal fayda açısından önemli
savlar içermektedir. Ancak, akademik bir siyasa metni olmak için operasyonel ayrıntı,
uygulama mekanizması, geçiş stratejisi ve finansman modeli açıkça belirtilmelidir.
Mevcut durumuyla bu metin güçlü bir program taslağıdır ancak henüz tam bir kamu
siyasası belgesi değildir.
Program,
sosyal devleti piyasa başarısızlıklarını gideren eden bir mekanizma değil, toplumsal
adaleti kuran eden kurucu bir devlet işlevi olarak konumlandırmaktadır. Yoksulluk,
bireysel başarısızlık değil, yapısal bir gelir dağılımı sorunu olarak ele almaktadır.
Geliştirilen
siyasa araçları ve önlemleri temel vatandaşlık geliri, sosyal yardımların
siyasallaşmasının önlenmesi, gelir testinin kurumsallaştırılması, kadınların
öncelikli yararlanıcı olarak tanımlanması ve sosyal yardımların hak temelli
mekanizmaya dönüştürülmesidir. Yoksulluğu yapısal bir sorun olarak ele alması, hak
temelli bir yaklaşım önermesi, kadın lehine pozitif ayrımcılık içermesi ve dağınık
sosyal yardımlara karşı bütüncül çözüm önermesi programın güçlü yanlarıdır. Zayıf
yönleri ise temel vatandaşlık geliri modelinin türünün (evrensel/koşullu) net olmaması,
finansman modelinin belirsizliği, gelir testinin nasıl adil işleyeceğinin açıklanmamış
olmasıdır. Ayrıca, yardım ve istihdam ilişkisi zayıf kurulmuştur.
Sağlık
konusu, programda açık biçimde bir piyasa hizmeti değil, doğrudan kamusal hak
ve sorumluluk alanı olarak ele alınmakta ve neoliberal reformların yıkıma
uğrattığı bir alan olarak tanımlanmaktadır. Geliştirilen siyasa önlemleri ise aile
hekimliği modelinden çıkış, Halk Sağlığı Merkezleri modeline geçiş, şehir
hastaneleri modelinden uzaklaşmadır. Bu
yaklaşımın güçlü yönleri soruna doğru tanı konması, birinci basamak sağlık
hizmetlerine dönüş, kamusal sağlık ilkesinin net olarak ortaya konması ve sağlıkta
piyasalaşmaya açık karşı duruşun sergilenmiş olmasıdır. Zayıf yönleri ise geçiş
süreci ve takviminin olmamasıdır. Sağlık
insan gücü planlaması eksiktir. KÖİ
sisteminden çıkış modeli yoktur. Maliyet ve bütçe boyutu hesaplanmamıştır.
Eğitim,
programda insan hakları, toplumsal eşitlik, laiklik ve yurttaşlık üzerinden oluşturulan
bir alan olarak görülmektedir. Mevcut eğitim sistemi ise ideolojik yıkımı aracı
olarak değerlendirilmektedir. Geliştirilen siyasa önlemleri ise laik ve
bilimsel eğitim, tarikat/cemaat protokollerinin iptali, YÖK’ün kaldırılması, kamusal
ve parasız eğitim ve köy okullarının yeniden açılmasıdır. Programın güçlü yönleri
laiklik konusunda net duruş, kamusal eğitim vurgusu, akademik özerkliğe dönüş
ve eğitimde fırsat eşitliği söylemidir Zayıf yönleri ise reformların hukuksal
ve kurumsal yol haritasının olmamasıdır. Siyasal ve toplumsal direnç çözümlemesi
yoktur. Eğitim finansmanı belirsizdir. Müfredat
reformunun içeriği net değildir.
Toplumsal
cinsiyet, programda sadece bir kadın sorunu değil, demokrasinin temel
ölçütlerinden biri olarak görülmektedir. Geliştirilen siyasa önlemleri ise İstanbul
Sözleşmesi’ne dönüş, kadın istihdamını destekleme, kamusal bakım hizmetlerinin
yaygınlaştırılması ve cinsiyet temelli veri üretimidir. Programın güçlü yönleri
açık ve cesur siyasal duruşun sergilenmiş olması, yapısal kadın yoksulluğu
vurgusu ve bakım emeğinin kamusallaştırılmasıdır. Zayıf yönleri ise kurumsal
uygulama modelinin yokluğu, yerel düzeyde mekanizmaların net olmaması ve
siyasal direncin hesaba katılmamış olmasıdır.
Yaşı,
engelli ve dezavantajlı gruplarla ilgili sosyal devlet anlayışı bir yardım
nesnesi değil hak öznesi olarak görülmesidir. Bu bağlamda geliştirilen siyasa önlemleri
toplum temelli bakım sistemi, erişilebilirlik düzenlemeleri, çocuk işçiliğiyle
mücadele ve kamusal bakım merkezleridir. Programın güçlü üçlü yönü insan
onurunu merkeze alması, kurumsal bakım yerine toplum temelli bakım ilkesinin
geliştirilmesi ve çocuk siyasalarının bütüncül açıdan düşünülmüş olmasıdır. Zayıf
yönü ise nicel hedeflerin olmaması, bölgesel farklılıkların dikkate alınmaması
ve finansmanın yine belirsiz bırakılmasıdır.
CHP PROGRAMININ YETERLİLİK VE
GEÇERLİLİK DÜZEYİNİN ELEŞTİREL İRDELEMESİ: SOSYAL DEVLET
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Giriş
Bu çalışma,
Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) parti programında yer alan sosyal devlet
anlayışını, yeterlilik ve geçerlilik ölçütleri çerçevesinde eleştirel olarak
irdelemeyi amaçlamaktadır. Türkiye’de sosyal devlet ilkesi anayasal düzeyde
güvence altına alınmış olmakla birlikte, son yirmi yılda uygulanan neoliberal
ekonomi siyasaları, kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması ve sosyal
harcamaların daraltılması yoluyla ciddi ölçüde aşınmıştır. Bu bağlamda, ana
muhalefet partisinin sosyal devlete ilişkin program önerileri, yalnızca bir
siyasal vaatler bütünü değil, aynı zamanda Türkiye’nin gelecekteki sosyal ve
yönetsel yapılanmasına dair normatif ve stratejik bir tasarım olarak
değerlendirilmelidir.
CHP
programı; sosyal adalet, gelir dağılımı, yoksullukla mücadele, sosyal güvenlik,
sağlık, eğitim ve bakım hizmetleri gibi alanlarda sosyal devletin yeniden kurulmasını
hedefleyen kapsamlı bir söylem sunmaktadır. Ancak bu söylemin, yalnızca
normatif tutarlılığı değil; aynı zamanda kuramsal temellere dayanma düzeyi, siyasa
araçlarının somutluğu, uygulanabilirliği ve Türkiye’nin mevcut sosyo-ekonomik
yapısıyla uyumu açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle
çalışmada, CHP’nin sosyal devlet yaklaşımı, programatik vaatlerin ötesine
geçilerek, analitik bir çerçeve içinde ele alınmaktadır.
Araştırmanın
temel amacı, CHP’nin sosyal devlet vizyonunun ne ölçüde bütünlüklü, iç
tutarlılığa sahip, gerçekçi ve dönüştürücü bir karakter taşıdığını ortaya
koymaktır. Bu doğrultuda metin, sosyal devletin CHP programında nasıl
kavramsallaştırıldığını, hangi normatif ve ideolojik zemine oturtulduğunu,
neoliberal refah rejimine karşı nasıl bir seçenek sunduğunu ve mevcut
siyasal-ekonomik konjonktür içinde ne derece uygulanabilir olduğunu eleştirel
bir bakışla incelemektedir.
Bu çerçevede
çözümleme programın sosyal devlet anlayışını hem normatif siyaset felsefesi hem
de kamu siyasası tasarımı açısından çözümlemeyi, güçlü ve zayıf yönlerini
ortaya koymayı ve uygulama kapasitesini sorgulamayı amaçlamaktadır.
Genel
Çerçeve ve Kavramsal Tutarlılık
Program,
açık biçimde hak temelli sosyal devlet anlayışına yaslanmakta ve sosyal devlet
kavramı yalnızca yardımlarla değil istihdam, sosyal güvenlik, sağlık, eğitim,
barınma, bakım ve eşitlik eksenlerinde çok boyutlu ele alınmaktadır. “Temel
Vatandaşlık Geliri”, “Kamucu sağlık sistemi”, “Mahalle odaklı sosyal
hizmetler”, “Yerel sağlık meclisleri” gibi kavramlar kuramsal olarak güçlü ve
çağdaş refah devleti yazınıyla uyumludur. Metin bazı yerlerde normatif bir manifesto
dili ile teknik siyasa metni arasında gidip gelmektedir. “Yapılacaktır”,
“hayata geçirilecektir” gibi güçlü vaatler sık ortaya konulmakta, ancak bu
işlevlerin nasıl finanse edileceği, hangi takvimle, hangi kurumlar aracılığıyla
sorularına çoğu yerde açık ve anlaşılır şekilde yanıt verilmemektedir. Bazı ana
bölümlerin sonunda kısa birer “uygulama ve finansman çerçevesi” eklenebilir. Bu
bağlamda sorumlu kurumlar, zamanlama (kısa-orta-uzun vadeli) ve yaklaşık
maliyet ve kaynak önerileri belirlenmelidir. Metin, klasik liberal refah
devleti anlayışının ötesine geçerek, sosyal devleti yalnızca “yardım sağlayan”
değil, aynı zamanda eşitsizlikleri yapısal olarak düzelten kurucu bir aktör
olarak konumlandırmaktadır. Sosyal devlet, metinde sadece bir kamu hizmeti sağlayıcısı değil, doğrudan
toplumsal eşitliğin kurumsal güvencesi olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu
yönüyle metin, neoliberal sosyal siyasa anlayışına açık bir epistemolojik
itiraz içermektedir.
Sosyal
Devlet ve Temel Vatandaşlık Geliri
Bu bölüm
güçlü bir kuramsal çerçeveye sahiptir. Özellikle sosyal yardımların siyasal yönlendirmelerden
arındırılması vurgusu, aile içi gelir dağılımında kadın lehine pozitif
düzenleme önerisi ve tek kişilik hanelerin de kapsama alınması yönleri başarılıdır. Ancak, buna
karşılık “gerçekçi gelir testi”nin kimin tarafından, hangi ölçütlerle ve nasıl
denetleneceği net değildir. Gelir testi, TÜİK, SGK ve Gelir İdaresi Başkanlığı
verilerinin bütünleştirilmiş kullanımıyla, bölgesel yoksulluk endeksleri esas
alınarak yürütülmelidir. Özellikle
şu üç yön dikkat çekicidir: “Hak Temelli Yaklaşım” kavramıyla TVG, lütuf değil,
yurttaşlık hakkı olarak konumlandırılmaktadır. “Toplumsal Cinsiyet Duyarlılığı”
kavramıyla ödemelerin aile içinde öncelikle kadına yapılması, feminist sosyal
siyasa yazınıyla uyumludur. “Yeni Hane Modellerinin Dikkate Alınması” kavramı tek
kişilik hane vurgusu, çağdaş sosyolojik dönüşümün kavrandığını göstermektedir. Bu
yönleriyle metin, Türkiye’de sosyal siyasa tartışmalarının kavramsal düzeyini
yukarıya taşıma potansiyeline sahiptir. Bununla birlikte, TVG önerisi şu
sorunları henüz çözmüş görünmemektedir: Gelir testinin kurumsal altyapısı
belirsizdir. TVG’nin mevcut sosyal yardım sistemleriyle ilişkisi (ikame mi,
tamamlayıcı mı?) net değildir. Finansman modeli ve bütçe etkisi çözümlenmemiştir.
Bu eksiklikler, önerinin fikir düzeyinde güçlü ancak uygulama düzeyinde henüz
taslak aşamasında kaldığını göstermektedir. Özellikle, kamu maliyesi disiplini
açısından bu siyasanın nasıl sürdürülebilir olacağı sorusu açık bırakılmıştır.
Bu bölüm, güçlü bir normatif ve
felsefi sosyal devlet anlayışı ortaya koymakta ancak bu anlayışın siyasa
tasarımı düzeyinde operasyonelleştirilmesi gerekmektedir. TVG önerisi kuramsal
olarak güçlü, uygulama bakımından ise ayrıntılandırılmaya muhtaçtır. TVG önerisi güçlüdür, ancak şu
açılardan akademik eleştiriye açıktır. Model belirsizdir. Evrensel mi olacak,
koşullu mu ve bir negatif gelir vergisi mi sorularına yanıt verilmemiştir.
Mevcut yardım sistemleriyle ilişki tanımlanmamıştır. TVG, mevcut sosyal yardımların
yerine mi geçecek, yoksa üzerine mi eklenecektir? Eğer ikisi bir arada
yürütülecekse, tekrarlar ve kaynak israfı kaçınılmaz olacaktır. Gelir testinden
söz edilmektedir. “Gerçekçi gelir testi” deniyor, ama Türkiye’de kayıt dışı
ekonomi oranı yüksektir ve gelir beyanları güvenilmezdir. Bu koşullarda bu
testin nasıl adil ve saydam işleyeceği belirsizdir.
Sosyal
Güvenlik Sistemi
Programın en
güçlü bölümlerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle, kuşaklar arası
adalet vurgusu, kayıt dışılıkla mücadele, vergi adaleti ve prim sisteminin
birleştirilmesi önerileri çok yerindedir. Ancak, emeklilik sistemi reformu
anlatılırken, Türkiye’de 2035 sonrasında bağımlı nüfus oranının hızla artacağı
projeksiyonları dikkate alınarak, mevcut aktüeryal açıklar, yaşlanan nüfus,
bağımlılık oranları gibi somut riskler daha net görünür hale getirilmeli ve
demografik riskler sayısallaştırılarak gerekçelendirilmelidir. Metin yer yer
programdan çok manifestoya yaklaşmaktadır. “Sosyal devlet yeniden inşa
edilecektir” gibi ifadeler güçlüdür ancak hangi kurumsal araçlarla, hangi
anayasal düzenlemelerle ve hangi yasal değişikliklerle sorularına yeterince
yanıt verilmemektedir. Mevcut neoliberal ve özelleştirilmiş yapıdan, önerilen
kamucu modele nasıl geçileceği net değildir. Halbuki en kritik unsur budur:
Sistemler “bir günde” değil, çatışmalı geçişlerle dönüşür. Neredeyse tüm sosyal
siyasalarda en büyük boşluk, finansman boyutudur. Bu eksiklik giderilmediğinde,
metin hedef değil dilek olarak algılanma riski taşır.
Sağlık Siyasaları
Programın en
kapsamlı ve siyasal açıdan en güçlü bölümlerinden biridir. Birinci basamak
sağlık sistemine dönüş vurgusu, Halk Sağlığı Merkezleri modeli, Refik Saydam
Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün yeniden kurulması ve Şehir Hastaneleri/KÖİ modeline
yönelik eleştiriler çok yerindedir. “Aile hekimliği modelinin yerine ne
getirilmeli” sorusu daha açık yanıtlanmak gerekir. Sağlık çalışanlarının
sayısı, dağılımı ve finansmanı konusunda niceliksel hedefler programa eklenmelidir.
Metnin sağlık siyasaları bölümü, neoliberal sağlık reformlarına karşı kamucu ve
hak temelli bir sağlık paradigmasını savunmaktadır. Bu yaklaşım, özellikle şu
üç kuramsal arka plana yaslanmaktadır: Refah devleti yazını, sağlık hakkı
yaklaşımı ve bakım siyaseti tartışmaları. Metinde sağlık, piyasa malı değil,
doğrudan kamusal bir hak ve yurttaşlık yükümlülüğü olarak tanımlanmaktadır. Bu
yönüyle, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın piyasacı mantığına epistemolojik bir
itiraz getirmektedir.
Programın en
güçlü bölümlerinden biri sağlık kısmıdır. Özellikle şu noktalar dikkat
çekmektedir: Birinci Basamak Merkezli Sistemi kapsamında birinci basamak sağlık
hizmetlerinin merkeze alınması, koruyucu sağlık hizmetlerine dönüş açısından
son derece önemlidir. Bu, hem maliyet-etkin hem de toplum sağlığı açısından
doğru bir yönelimdir. İkincisi Halk Sağlığı Merkezleri Modeli önerisidir. Aile
hekimliği sisteminin yerine önerilen Halk Sağlığı Merkezleri modeli toplum
temelli, bölgesel sağlık risklerine duyarlı ve çok disiplinli ekipler üzerine
kurulu bir yapı olarak tasarlanmıştır. Bu model, yalnızca tedavi edici değil,
önleyici ve izleyici bir sağlık siyasası önermektedir. Üçüncüsü kamu ve özel
sektör modeliyle gerçekleştirilen “Şehir Hastaneleri”ne yönelik eleştiridir. Şehir
hastanelerine yönelik eleştiri, kamu maliyesi ve sağlık sisteminin
ticarileşmesi açısından son derece yerindedir. Bu modelin kamu bütçesine
getirdiği uzun vadeli yük, sağlık hizmetlerinin piyasalaşması ve sağlık
çalışanlarının güvencesizleşmesi gibi olumsuz yönleri metinde isabetle
vurgulanmaktadır. Buna rağmen, bu bölümde de şu yapısal eksiklikler göze
çarpmaktadır: Aile hekimliğinden Halk Sağlığı Merkezlerine geçişin kurumsal ve
hukuksal süreci net değildir. Mevcut doktor, hemşire ve sağlık personeli
sayısının gereksinmelere göre nasıl yeniden yapılandırılacağı belirsizdir. Finansman
boyutu dikkate alınmamıştır. Kamucu sağlık modelinin bütçesel karşılığının
nasıl sağlanacağı somutlaştırılmamıştır. Bu eksiklikler giderilmezse, öneri
güçlü bir normatif düzeyde kalma riski taşımaktadır. Metnin sağlık bölümü,
Türkiye’de son 20 yılda izlenen neoliberal sağlık siyasalarına karşı ciddi bir
karşı-hegemonik sağlık söylemi üretmektedir. Kuramsal olarak güçlü, ideolojik
olarak tutarlı olan bu bölüm, uygulama ve geçiş stratejileriyle desteklendiğinde,
özgün ve dönüştürücü bir sağlık reform bakış açısı sunabilir. Sağlık bölümünde saptamalar ve
konulan tanılar büyük ölçüde doğrudur. Ancak, tanı doğru olmasına karşın reçete
eksiktir. Şehir hastaneleri eleştirisi yerindedir. Aile hekimliği eleştirisi
yerindedir. Ancak yerine konacak sistemin kurumsal yapısı, hukuksal zemini ve
insan gücü boyutu yeterince tasarlanmamıştır. Mevcut milyonları kapsayan
sistemden yeni modele geçiş bir kriz yaratabilir. Bu geçişin yönetimi metinde
yoktur. Sağlık personeli yetersizliği ve beyin göçü sorunu eleştirilmiş, ancak
nasıl durdurulacağı ve ücret, özlük hakları reformunun nasıl yapılacağı muğlak
kalmıştır.
Mahalle
Odaklı Model
Programda önerilen
“Mahalle Odaklı Sosyal Hizmet Merkezleri (SHM)” yaklaşımı, refah devletinin
yerelleşmiş ve toplumsallaşmış bir biçimde yeniden inşası anlamına gelmektedir.
Bu yaklaşım kamusal alan kuramıyla, kapasite yaklaşımıyla ve katılımcı
yönetişim yazınıyla örtüşmektedir. Çünkü sosyal hizmet yalnızca yukarıdan
aşağıya dağıtılan bir mekanizma değil, mahalle ölçeğinde sürekli temas ve
etkileşim temelinde tanımlanmaktadır. SHM’lerin getirebileceği kazanımlar
şunlardır: sosyal sorunlara erken müdahale olanağı, koruyucu sosyal hizmet
mantığının güçlendirilmesi, kadın emeğinin kamusal alana taşınması ve yerel
eşitsizliklerin görünür kılınması. Bu öneri, sosyal siyasanın salt
"merkezi dağıtım" değil, toplumsal ihtiyaçla yüz yüze gelen bir
yapıya kavuşmasını hedeflemektedir. Buna karşılık şu eleştirel noktalara dikkat
çekmek gerekir: Yerel yönetimler arasındaki kapasite eşitsizliği, uygulamada
büyük farklılıklar yaratabilir. Sosyal hizmet uzmanlarının sayısı, eğitimi ve
dağılımı planlanmamıştır. Siyasal partizanlaşma riski göz ardı edilmiştir. Dolayısıyla
model güçlüdür, ancak kurumsal güvenlik mekanizmaları tanımlanmazsa, hedeflenen
etki zayıflayabilir. Mahalle odaklı sosyal hizmet yaklaşımı, kuramsal olarak
ileri ve çağdaş bir modeldir. Ancak bu modelin sürdürülebilirliği, merkezi
finansman, standart kadrolaşma ve güçlü denetim mekanizmalarına bağlıdır.
Eğitim
Bu bölüm
ideolojik tutarlılık açısından güçlü, ancak programın en uzun ve yer yer
tekrarlı bölümüdür.: Laik, kamusal, parasız eğitim vurgusu net olarak ortaya
konulması olumludur. “Tarikat-cemaat protokollerinin reddi” açık ve kararlı bir
şekilde ifade edilmektedir. YÖK’ün kaldırılması ve üniversite özerkliği güçlü
bir siyasal sav olarak ileri sürülmektedir. Ancak, çok kapsamlı bir reform hayali
belirtilmesine karşılık bu dönüşümün aşamaları, hukuksal zemini ve
karşılaşılacak akademik ve siyasal dirençler ele alınmamaktadır. Eğitim bölümünün
sonuna “Geçiş süreci ve reform takvimi” alt başlığı eklenmesi çok yararlı olacaktır.
Eğitim siyasaları bölümü, açık biçimde Cumhuriyetçi, laik ve kamucu eğitim
paradigmasına yaslanmaktadır. Bu çerçeve demokratik eğitim anlayışı, kültürel
sermaye eleştirisi ve eleştirel pedagoji yaklaşımı ile örtüşmektedir. Eğitim,
metinde yalnızca bireysel gelişim aracı değil, toplumsal eşitliğin yeniden
üretildiği veya dönüştürüldüğü temel alan olarak ele alınmaktadır. Bu bölümde
öne çıkan temel siyasa açılımları şunlardır: Tarikat ve cemaatlerle yapılan
protokollerin reddi, Türkiye’nin yakın tarihindeki eğitim siyasaları bağlamında
son derece kritik ve ideolojik açıdan net bir pozisyondur. Paralı ve özelleşmiş
eğitim modellerine karşı parasız eğitim ve eşit erişim, kamusal denetim
ilkeleri sistemin temel taşı olarak konumlandırılmaktadır. Kurumsal reform
bağlamında YÖK’ün kaldırılması, akademik özerkliğin yeniden kurulması ve üniversite
yönetiminde demokratikleşme önerileri ön plana çıkmaktadır. Bu başlıklar,
yükseköğretim rejiminin otoriterleşmesine doğrudan bir eleştiridir. Bu güçlü
vizyona rağmen bazı sorunlu noktalar vardır. Eğitim alanı Türkiye’de ideolojik
olarak derin biçimde kutuplaşmış bir alandır. Önerilen reformlar ciddi siyasal
ve bürokratik dirençle karşılaşacaktır. Bu kadar köklü reformların
aşamalandırılmadan sunulması, uygulanabilirlik açısından risklidir. Eğitime
ayrılacak GSYH payı belirtilmemiştir. Hangi pedagojik ve epistemolojik çerçeve
ile yeni müfredat oluşturulacağı açık değildir. Eğitim bölümü, Türkiye’de
eğitimin son yıllarda yaşadığı ideolojik dönüşüme karşı güçlü bir seküler
cumhuriyetçi karşı-proje önermektedir. Ancak bu karşı-projenin, yalnızca
normatif değil, stratejik ve aşamalı bir reform bakış açısıyla desteklenmesi
gerekmektedir. Eğitim
bölümü ideolojik olarak güçlüdür, fakat siyasa açısından bazı sorunsal alanlar
içermektedir. Birincisi, radikal reform önerilerine karşılık zayıf yol haritası
sunulmasıdır. YÖK kaldırılacak, tarikat protokolleri iptal edilecek
denilmektedir. Ancak bunların anayasal, yasal ve bürokratik süreçleri yok
sayılmaktadır. İkincisi siyasal gerçeklikten kopma riskinin varlığıdır. Eğitim
alanı Türkiye’de en sert ideolojik mücadele alanıdır. Bu direncin nasıl
kırılacağına ilişkin herhangi bir strateji metinde yer almamaktadır. Eğitim
programı reformu belirsizliğini korumaktadır. “Bilimsel, laik eğitim”
kurulacağı savlanıyor ancak bunun hangi epistemoloji ve, hangi pedagojik
yaklaşımlarla yapılacağı belirsizdir.
Toplumsal
Cinsiyet Eşitliği
Bu bölüm hem
normatif hem de siyasal olarak güçlüdür. İstanbul Sözleşmesi’ne açık geri dönüş
vaadi, ILO 190’nın uygulanması ve cinsiyet temelli veri siyasaları olumludur. Uygulamadaki
kurumsal kapasite sorunlarına (kadrolar, bütçe, yerel yönetimler) daha fazla
yer verilmemesi ise eksiklik olarak görülmüştür. Program, toplumsal cinsiyet eşitliğini
yalnızca bir “haklar” sorunu olarak değil, doğrudan demokratikleşme ve sosyal
adaletin yapısal bir bileşeni olarak ele almaktadır. Bu yaklaşım, feminist siyasa
teorisi ve eleştirel sosyal siyasa yazınıyla doğrudan uyumludur. Özellikle şu
kuramsal yaklaşımlar metinle örtüşmektedir: “yeniden bölüşüm – tanınma – temsil
üçlemesi”, bakım emeği ve görünmeyen emek çözümlemeleri ve toplumsal cinsiyete
duyarlı siyasa çerçevesi. Kadın sorunu, metinde yalnızca bireysel bir
özgürleşme alanı değil, doğrudan siyasal rejimin demokratik karakterini
belirleyen bir gösterge olarak ele alınmaktadır. Bu bölümdeki en güçlü yön,
toplumsal cinsiyet eşitliğinin çok boyutlu ele alınmasıdır. Metin kadına
yönelik şiddeti yalnızca kriminal değil, yapısal bir sorun olarak tanımlamaktadır.
İstanbul Sözleşmesi’ne dönüşü net biçimde savunmaktadır. ILO 190’a açık
referansla çalışma yaşamındaki şiddet ve tacizi siyasal gündeme taşımaktadır. Bunların
ötesinde, dikkat çeken ana öneriler şunlardır: Kadınların bakım emeği yükünün
kamusal sorumluluk olarak tanımlanması, feminist siyasal ekonomi yazınıyla
uyumludur. Bu yaklaşım ev içi emeğin görünür kılınması ve ücretsiz emeğin
sosyal güvenlik kapsamına alınması gibi ilerici öneriler içermektedir. Kadın
yoksulluğu, bireysel başarısızlık değil, yapısal toplumsal eşitsizliğin sonucu
olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu nokta, metni neoliberal bireyci
söylemlerden ayıran en güçlü boyutlardan biridir. Toplumsal cinsiyet eşitliği siyasalarının
yerel yönetimler, merkezi yönetim ve sosyal hizmet kurumları arasında eş güdüm
içinde yürütülmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bu bölüme yönelik temel
eleştiriler şunlardır: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’nin hangi kurum tarafından,
nasıl ve hangi yetkilerle yürütüleceği net değildir. Yasa, sözleşme ve norm
düzeyinde güçlü bir bakış açısı olmakla birlikte, uygulamada karşılaşılacak
kadro, bütçe ve yerel kapasite eksiklikleri yeterince tartışılmamıştır. Türkiye’de
bu alandaki toplumsal ve siyasal direnç göz önüne alındığında, stratejik
iletişim ve toplumsal ikna siyasaları geliştirilmemiştir. Toplumsal cinsiyet
eşitliği bölümü hem kuramsal hem normatif açıdan metnin en güçlü bölümlerinden
biridir. Ancak, bu gücün somut kurumsal yapılara ve uygulanabilir kamu siyasalarına
dönüşebilmesi için kurumsal tasarım ve kapasite oluşturulması boyutunun
güçlendirilmesi gerekmektedir. Genel olarak değerlendirilecek olursa, programın sosyal devlet bölümü
kuramsal olarak güçlü, çağdaş sosyal devlet yazınıyla uyumlu ve siyasal olarak
tutarlıdır. Ancak bölüm teknik
ayrıntılar, finansman ve uygulama aşamaları bakımından güçlendirilmeye açıktır.
Bu bölüm normatif olarak çok
güçlü, fakat uygulama açısından sorunludur. İstanbul Sözleşmesi’ne dönüş
önerilmektedir ancak bu dönüşün iç hukuk mekanizmaları ele alınmamaktadır.
Toplumsal direnç ve tutucu refleks gerçeği doğrudan yok sayılmaktadır. Kadın odaklı
siyasaların yerel kapasite sorunu çözümlenmemiş görünmektedir
Yaşlı,
Engelli ve Dezavantajlı Gruplar
Bu bölüm,
klasik “sosyal yardım” paradigması yerine, hak temelli ve kapsayıcı refah siyasası
anlayışına dayanmaktadır. Kuramsal olarak BM Engelli Hakları Sözleşmesi, Aktif
Yaşlanma kuramı ve sosyal dışlanma yazınıyla önemli ölçüde uyumludur. Metin,
dezavantajlı grupları “yardım alıcısı” değil, hak sahibi ve toplumsal aktör
olarak tanımlamaktadır. Yaşlılara yönelik öneriler edilgin bakım yerine etkili
katılım modelini ve kurumsal huzurevleri yerine toplum temelli bakım
sistemlerini ön plana çıkarmaktadır. Bu hem insan onuru hem de bütçe
sürdürülebilirliği açısından olumlu bir yaklaşımdır. Engellilik, metinde tıbbi
bir sorun değil, toplumsal olarak oluşturulmuş bir eşitsizlik alanı olarak
görülmektedir. Bu doğrultuda erişilebilirlik, eğitimde ve istihdamda eşitlik ve
kamusal alanların dönüştürülmesi büyük öneme sahiptir. Çocuk yoksulluğu, erken
yaşta işçilik, eğitimden kopuş gibi riskler yapısal sorunlar olarak
tanımlanmaktadır. Bu bölüm özellikle çocuk işçiliğiyle mücadele ve kamusal kreş
ve bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması gibi somut toplumsal siyasalarla
güçlenmektedir. Bu bölümdeki temel eksiklikler şunlardır: Nicel hedefler yoktur.
Kaç merkez, kaç personel, hangi bölgelerde, ne kadar sürede gibi sorular
yanıtlanmamıştır. Bölgesel eşitsizlikler yetersiz düzeyde ele alınmıştır. Dezavantajlılık
coğrafi olarak da farklılaşmaktadır. Bu farklılık çözümlenmemiştir. Bütün bu
kapsamlı sosyal siyasaların finansal yükü tartışılmamıştır. Bu bölüm, sosyal
devlet anlayışının en etik ve insancıl boyutunu temsil etmektedir. Yaşlı,
engelli ve dezavantajlı gruplara yönelik yaklaşım, çağdaş sosyal siyasa yazınıyla
uyumlu, hak temelli ve kapsayıcıdır. Ancak metnin siyasa gücü, bu önerilerin
somut, ölçülebilir ve uygulanabilir hedeflerle desteklenmesiyle daha da
artacaktır. Bu bölümde en büyük sorun hedeflerin çok, araçların az olmasıdır. Nicel
hedefler yoktur. Bölgesel eşitsizlikler hesaba katılmamıştır. Finansman yine
belirsizdir.
Sosyal
devlet kavramı, modern demokratik yönetim anlayışının temel yapı taşlarından
biri olarak, yalnızca gelir dağılımını düzenleyen bir mekanizma değil; aynı
zamanda toplumsal bütünlüğü, sosyal adaleti ve siyasal meşruiyeti güçlendiren
kurumsal bir çerçeve sunar. Türkiye bağlamında ise sosyal devlet, tarihsel
olarak hem anayasal güvenceye kavuşmuş hem de pratikte önemli dalgalanmalara
maruz kalmış bir ilke olmuştur. 1980 sonrası neoliberal dönüşüm süreci, sosyal
devletin kurumsal kapasitesini zayıflatırken; sosyal siyasaları giderek yardım
odaklı, parçalı ve siyasal sadakat ilişkilerine açık hale getirmiştir.
Genel
Değerlendirme ve Sonuç
CHP
programında yer alan sosyal devlet yaklaşımı, yalnızca bir siyasa önerisi
değil, aynı zamanda Türkiye’de yeniden oluşturulması edilmesi gereken bir
toplumsal sözleşmenin de ifadesi olarak okunmalıdır. Bu çalışma, CHP
programında sosyal devletle ilgili bölümü, normatif çerçevesi, siyasa
önerileri, kurumsal tasarımı ve uygulanabilirliği açısından eleştirel bir gözle
incelemeyi amaçlamıştır. İnceleme, programın güçlü yönlerini görünür kılarken,
aynı zamanda belirsiz, eksik veya yapısal sorunlar içeren yönlerini de çözümleyici
bir bakış açısıyla tartışmayı hedeflemektedir.
CHP
programında sosyal devlet anlayışı, eşitlik, sosyal adalet ve fırsat eşitliği
gibi temel normatif ilkelere dayandırılmaktadır. Bu yönüyle metin, evrensel
refah devleti yazınıyla uyumlu bir söylem üretmekte ve sosyal siyasayı yalnızca
yoksulluğu hafifletme aracı değil, toplumsal eşitsizlikleri yapısal olarak
azaltma mekanizması şeklinde konumlandırmaktadır.
Programın
güçlü yönlerinden biri, sosyal devleti yalnızca sosyal yardımlarla sınırlamayıp,
eğitim, sağlık, istihdam, sosyal güvenlik ve konut siyasalarıyla bütüncül bir
şekilde ele almasıdır. Özellikle dezavantajlı gruplara (kadınlar, gençler,
engelliler, yaşlılar ve çocuklar) yönelik vurgular, metnin kapsayıcılık savını
güçlendirmektedir. Bu açıdan CHP, mevcut iktidarın daha çok “hayırseverlik
temelli” ve seçici sosyal yardım anlayışından farklı olarak, hak temelli bir
sosyal siyasa çerçevesi oluşturmaya çalışmaktadır.
Ancak
programın zayıf yönleri de göz ardı edilmemelidir. Öncelikle birçok siyasa
önerisi, normatif düzeyde güçlü olmakla birlikte, uygulamaya dönük mekanizmalar
açısından yetersiz kalmaktadır. Örneğin, sosyal harcamaların nasıl finanse
edileceği, vergi sistemiyle nasıl ilişkilendirileceği ve kaynak dağılımının
hangi kurumsal mekanizmalarla denetleneceği konularında somut bir çerçeve
sunulmamaktadır. Bu durum, programın uygulanabilirliği konusunda soru
işaretleri doğurmaktadır.
İkincisi,
yerel yönetimlerin sosyal devlet içindeki rolü vurgulanmakla birlikte, merkezi
yönetim-yerel yönetim ilişkisi için net bir yetki paylaşımı ortaya
konulmamıştır. Oysa Türkiye gibi aşırı merkeziyetçi yapıya sahip bir ülkede
sosyal devletin güçlendirilmesi, yalnızca siyasa metinleriyle değil, aynı
zamanda yönetsel ve mali yerinden yönetimin yeniden düzenlenmesiyle olanaklıdır.
Üçüncü
olarak, programda sosyal devletin ekonomik boyutuyla siyasal ekonomi çerçevesi
arasındaki ilişki yeterince derinleştirilmemiştir. Gelir dağılımı
adaletsizliğinin temel kaynakları olan rant ekonomisi, vergi adaletsizliği ve
finansallaşma dinamikleri daha çok bir eleştiri düzeyinde ele alınmakta, fakat
bunlara karşı geliştirilen değişik kalkınma ve bölüşüm modeli yeterince
netleştirilmemektedir.
CHP’nin
sosyal devlet yaklaşımı, Türkiye’nin son yıllarda aşındırılan sosyal hak
rejimini yeniden kurmaya yönelik önemli bir normatif çaba sunmaktadır. Program,
sosyal devleti anayasal bir ilke olarak yeniden merkeze alması, hak temelli bir
dil kullanması ve eşitlik vurgusunu güçlendirmesi bakımından dikkat çekicidir.
Bu yönüyle, Türkiye’de giderek hayırseverlik temelli ve siyasal sadakat
ilişkilerine indirgenen sosyal siyasa anlayışına karşı, daha sistemli ve
kurumsal bir seçenek geliştirme gizil gücüne sahiptir.
Bununla
birlikte program, sosyal devletin yalnızca “ne” olduğu konusunda değil, aynı
zamanda “nasıl” hayata geçirileceği konusunda da daha güçlü bir çerçeve sunmak
zorundadır. Finansman modelleri, kurumsal reform önerileri, yönetsel yapı
dönüşümü ve hukuksal zemin gibi başlıklarda daha somut, ölçülebilir ve
denetlenebilir hedefler ortaya konulmadan, sosyal devlet hayalinin güçlü bir
siyasal projeye dönüşmesi zor görünmektedir.
Sonuç olarak
CHP programındaki sosyal devlet yaklaşımı, normatif düzeyde güçlü, söylemsel
olarak tutarlı, fakat uygulama boyutunda henüz derinleştirilmesi gereken bir
yapı arz etmektedir. Eğer bu yaklaşım, ekonomik ve kurumsal reformlarla
desteklenir, merkeziyetçi bürokratik yapı çözülür ve sosyal siyasalar siyaset
üstü, kalıcı kamu siyasaları durumuna getirilebilirse, CHP’nin sosyal devlet
vizyonu Türkiye açısından gerçek bir dönüşüm gizil gücü taşıyabilir. Bu metin ideolojik
olarak nettir. Sosyal devlet savunusu güçlüdür. Toplumsal fayda açısından önemli
savlar içermektedir. Ancak, akademik bir siyasa metni olmak için operasyonel ayrıntı,
uygulama mekanizması, geçiş stratejisi ve finansman modeli açıkça belirtilmelidir.
Mevcut durumuyla bu metin güçlü bir program taslağıdır ancak henüz tam bir kamu
siyasası belgesi değildir.
Program,
sosyal devleti piyasa başarısızlıklarını gideren eden bir mekanizma değil, toplumsal
adaleti kuran eden kurucu bir devlet işlevi olarak konumlandırmaktadır. Yoksulluk,
bireysel başarısızlık değil, yapısal bir gelir dağılımı sorunu olarak ele almaktadır.
Geliştirilen
siyasa araçları ve önlemleri temel vatandaşlık geliri, sosyal yardımların
siyasallaşmasının önlenmesi, gelir testinin kurumsallaştırılması, kadınların
öncelikli yararlanıcı olarak tanımlanması ve sosyal yardımların hak temelli
mekanizmaya dönüştürülmesidir. Yoksulluğu yapısal bir sorun olarak ele alması, hak
temelli bir yaklaşım önermesi, kadın lehine pozitif ayrımcılık içermesi ve dağınık
sosyal yardımlara karşı bütüncül çözüm önermesi programın güçlü yanlarıdır. Zayıf
yönleri ise temel vatandaşlık geliri modelinin türünün (evrensel/koşullu) net olmaması,
finansman modelinin belirsizliği, gelir testinin nasıl adil işleyeceğinin açıklanmamış
olmasıdır. Ayrıca, yardım ve istihdam ilişkisi zayıf kurulmuştur.
Sağlık
konusu, programda açık biçimde bir piyasa hizmeti değil, doğrudan kamusal hak
ve sorumluluk alanı olarak ele alınmakta ve neoliberal reformların yıkıma
uğrattığı bir alan olarak tanımlanmaktadır. Geliştirilen siyasa önlemleri ise aile
hekimliği modelinden çıkış, Halk Sağlığı Merkezleri modeline geçiş, şehir
hastaneleri modelinden uzaklaşmadır. Bu
yaklaşımın güçlü yönleri soruna doğru tanı konması, birinci basamak sağlık
hizmetlerine dönüş, kamusal sağlık ilkesinin net olarak ortaya konması ve sağlıkta
piyasalaşmaya açık karşı duruşun sergilenmiş olmasıdır. Zayıf yönleri ise geçiş
süreci ve takviminin olmamasıdır. Sağlık
insan gücü planlaması eksiktir. KÖİ
sisteminden çıkış modeli yoktur. Maliyet ve bütçe boyutu hesaplanmamıştır.
Eğitim,
programda insan hakları, toplumsal eşitlik, laiklik ve yurttaşlık üzerinden oluşturulan
bir alan olarak görülmektedir. Mevcut eğitim sistemi ise ideolojik yıkımı aracı
olarak değerlendirilmektedir. Geliştirilen siyasa önlemleri ise laik ve
bilimsel eğitim, tarikat/cemaat protokollerinin iptali, YÖK’ün kaldırılması, kamusal
ve parasız eğitim ve köy okullarının yeniden açılmasıdır. Programın güçlü yönleri
laiklik konusunda net duruş, kamusal eğitim vurgusu, akademik özerkliğe dönüş
ve eğitimde fırsat eşitliği söylemidir Zayıf yönleri ise reformların hukuksal
ve kurumsal yol haritasının olmamasıdır. Siyasal ve toplumsal direnç çözümlemesi
yoktur. Eğitim finansmanı belirsizdir. Müfredat
reformunun içeriği net değildir.
Toplumsal
cinsiyet, programda sadece bir kadın sorunu değil, demokrasinin temel
ölçütlerinden biri olarak görülmektedir. Geliştirilen siyasa önlemleri ise İstanbul
Sözleşmesi’ne dönüş, kadın istihdamını destekleme, kamusal bakım hizmetlerinin
yaygınlaştırılması ve cinsiyet temelli veri üretimidir. Programın güçlü yönleri
açık ve cesur siyasal duruşun sergilenmiş olması, yapısal kadın yoksulluğu
vurgusu ve bakım emeğinin kamusallaştırılmasıdır. Zayıf yönleri ise kurumsal
uygulama modelinin yokluğu, yerel düzeyde mekanizmaların net olmaması ve
siyasal direncin hesaba katılmamış olmasıdır.
Yaşı,
engelli ve dezavantajlı gruplarla ilgili sosyal devlet anlayışı bir yardım
nesnesi değil hak öznesi olarak görülmesidir. Bu bağlamda geliştirilen siyasa önlemleri
toplum temelli bakım sistemi, erişilebilirlik düzenlemeleri, çocuk işçiliğiyle
mücadele ve kamusal bakım merkezleridir. Programın güçlü üçlü yönü insan
onurunu merkeze alması, kurumsal bakım yerine toplum temelli bakım ilkesinin
geliştirilmesi ve çocuk siyasalarının bütüncül açıdan düşünülmüş olmasıdır. Zayıf
yönü ise nicel hedeflerin olmaması, bölgesel farklılıkların dikkate alınmaması
ve finansmanın yine belirsiz bırakılmasıdır.
[1] GRECO:
Group of States against Corruption. Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu. Avrupa
Konseyi bünyesinde çalışan bir izleme mekanizmasıdır.
[2] OECD:
Organization for Economic Co-operation and Development. Ekonomik İş Birliği ve
Kalkınma Örgütü
[3] NCAC –
United Nations Convention against Corruption. Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla
Mücadele Sözleşmesi.
Bazen “BM Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi” olarak da
kullanılır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder