Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

23 Kasım 2025 Pazar

 

GÜÇLÜ YURTTAŞ GÜVENLİ GELECEK KAZANAN TÜRKİYE

 

 

CUMHURİYET HALK PARTİSİ PROGRAMI YETERLİLİK VE GEÇERLİLİK DÜZEYİNİN ELEŞTİREL İRDELEMESİ

 

 2025

 

 

 

 

 

 

 

PROF. DR. FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ


 



CHP PROGRAMININ YETERLİLİK VE GEÇERLİLİK DÜZEYİNİN ELEŞTİREL İRDELEMESİ: GİRİŞ BÖLÜMÜ

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Giriş: Türkiye’de Siyasal Bozulmalar ve CHP 2025 Programının “Giriş” Bölümü Üzerine Eleştirel Bir Değerlendirme

Türkiye, 2000’li yıllardan itibaren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne (CBHS) geçişle birlikte, siyasal ve demokratik işleyiş bakımından ciddi yapısal dönüşümler yaşamaktadır. Parlamenter sistemin terk edilmesi, yürütmenin güçlendirilmesi, denetim mekanizmalarının zayıflatılması ve hukukun siyasallaştırılması gibi gelişmeler, demokratik kurumların işlevselliğini sınırlamış ve otoriter eğilimlerin güçlenmesine yol açmıştır. Bu süreçte hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesi ve kamu kaynaklarının siyasal amaçlarla yönlendirilmesi, Türkiye’de temel siyasal bozulmalar olarak öne çıkmaktadır.

Buna ek olarak, AKP yönetimi döneminde toplumsal ve kurumsal alanlarda “anti-Atatürkçü” yönelimler belirgin biçimde artmıştır. Cumhuriyet’in kuruluş ilkeleri olan laiklik, halkçılık, cumhuriyetçilik, devletçilik ve devrimcilik, eğitim siyasalarından kültürel çalışmalara kadar çeşitli araçlarla sistemli olarak zayıflatılmakta ve rejim temelleri bilinçli biçimde aşındırılmaktadır. Bu durum, sadece tarihsel bir mirasın tartışılması değil, aynı zamanda Türkiye’nin demokratik ve laik yapısının kırılganlaşması anlamına gelmektedir.

Bu çerçevede, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 2025 programının giriş bölümünde, mevcut siyasal bozulmaların çözümlenmesine ilişkin eksiklikler gözlemlenmektedir. Program, Türkiye’nin demokratik ve toplumsal kırılganlıklarına karşı somut stratejiler geliştirmekte yetersiz kalmakta ve özellikle Cumhuriyet ilkelerinin korunması ve güçlendirilmesine ilişkin açık siyasa önerilerinden yoksun görünmektedir. Programın giriş bölümünde daha çok partinin ideolojik temel ilkeleri ve genel hedefleri vurgulanmakta ve mevcut siyasal krizler ve çözüm yolları hakkında yeterli açıklama yer almamaktadır.

Bu bağlamda, giriş bölümü hem Türkiye’deki siyasal bozulmaları anlamak hem de CHP’nin bu durum karşısındaki tutumunu çözümlemek açısından önemli bir başlangıç noktasıdır. Akademik bir değerlendirme, giriş bölümünde belirtilen ilkelerin hem kuramsal hem de uygulamadaki karşılığını sorgulamayı, güçlü ve zayıf yanlarını ortaya koymayı ve mevcut siyasal sorunlarla ilişkilendirmeyi gerekli kılmaktadır.

Çalışmanın Amacı

Bu çalışmanın amacı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2025 tarihli programının giriş bölümünü kapsamlı bir biçimde irdelemek ve mevcut Türkiye siyasal ortamındaki temel sorunlara programın giriş bölümünün yanıt verip vermediğini değerlendirmektir. Çalışma, programın ideolojik çerçevesini, hedeflerini ve temel ilkelerini ele alarak, güçlü ve zayıf yönlerini saptamayı hedeflemektedir. Özellikle otoriterleşme, hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, anti-Atatürkçülük, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CBHS) ve toplumsal eşitsizlik gibi güncel siyasal bozulmalar karşısında CHP programının konumunu çözümlemektedir.

Çalışmanın Hedefleri

Giriş bölümündeki alt başlıklar ve ifadeler üzerinden CHP’nin temel ideolojik yaklaşımını sistemli biçimde ortaya koymak.

Mevcut siyasal sorunları ve demokratik bozulmaları tanımlamak ve CHP programının bu sorunlara yanıtını değerlendirmek.

Programın güçlü yanlarını, uygulamaya dönük olası katkılarını ve ilkesel tutarlılığını saptamak.

Programın eksik, yetersiz veya sorunlu yönlerini belirlemek, özellikle güncel siyasal ve toplumsal krizler karşısındaki etkisizliği veya belirsizlikleri tartışmak.

Elde edilen bulgular ışığında, programın daha etkili ve uygulanabilir duruma gelmesi için öneriler geliştirmek.

Yöntem

Bu çalışmada nitel araştırma yaklaşımı benimsenmiştir. Çalışmanın temel verisi, CHP’nin 2025 tarihli programının giriş bölümüdür. Programın alt başlıkları ve içerdiği ifadeler sistemli olarak incelenmiş, programın mevcut Türkiye siyasal ortamındaki temel sorunlara yanıt verip vermediği değerlendirilmiştir.

Çözümleme süreci üç aşamada yürütülmüştür:

İçerik Çözümlemesi: Programın giriş bölümündeki her alt başlık ve ifade özetlenmiş ve programın temel ideolojik çerçevesi belirlenmiştir.

Karşılaştırmalı Değerlendirme: Türkiye’nin güncel siyasal ve toplumsal sorunları saptanmış, otoriterleşme, parlamenter sistemin terk edilmesi, hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, anti-Atatürkçülük ve toplumsal eşitsizlik gibi olgular programın yanıtlarıyla karşılaştırılmıştır.

Eleştirel Çözümleme: Programın güçlü, zayıf ve eksik yönleri belirlenmiş ve programın sorunlara etkin yanıt verip vermediği ve uygulamaya dönük olasılıkları tartışılmıştır.

Bu yöntem, programın ideolojik ve siyasal çerçevesini sistemli biçimde çözümlemeye ve Türkiye’nin güncel siyasal sorunları bağlamında eleştirel bir değerlendirme yapmaya olanak sağlamaktadır.

Türkiye’nin Temel Sorunları Ölçütleri: Akademik Çerçeve

Türkiye güncel siyasal ve toplumsal bağlamda bir dizi yapısal sorunla karşı karşıyadır. Bu sorunlar, siyasa ve programların etkililiğini ve kapsamını değerlendirmek için temel ölçütler olarak kabul edilebilir. Bu bağlamda, aşağıdaki alanlar öncelikli değerlendirme ölçütlerini oluşturmaktadır:

Siyasal Sistem ve Demokrasi: Türkiye’nin parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişi, demokratik kurumların işleyişi üzerinde ciddi olumsuz etkiler yaratmıştır. Yasama, yürütme ve yargı bağımsızlığının zayıflaması, demokratik denge ve denetleme mekanizmalarının etkililiğini azaltmaktadır. Bu bağlamda, bir programın değerlendirilmesinde siyasal sistemin işleyişi ve demokratik ölçünlere uyum önemli bir ölçüttür.

Hukuk ve Haklar: Hukukun üstünlüğünün zayıflaması, yargının siyasallaşması ve temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, toplumsal güven ve adalet algısını olumsuz yönde etkilemektedir. Medya ve ifade özgürlüğü alanındaki sınırlamalar da bu kapsamda değerlendirilecek temel göstergelerdir.

Toplumsal ve Kültürel Sorunlar: Cumhuriyet ilkelerine ve Atatürkçü değerler ile laik eğitim anlayışına yönelik saldırılar, toplumsal kutuplaşma ve ayrımcılık gibi olgular, toplumsal uyum ve kapsayıcılık açısından önemli sorun alanlarıdır. Ayrıca, azınlık haklarının ihlali ve eşitsizlikler, toplumun farklı kesimleri için riskler yaratmaktadır.

Ekonomi ve Sosyal Adalet: Gelir adaletsizliği, yoksulluk, işsizlik ve emeğin haklarının zayıflığı, ekonomik ve toplumsal kararlılık açısından temel sorunlar olarak ortaya çıkmaktadır. Kamu hizmetlerindeki eşitsizlik ve yozlaşma, sosyal adaletin sağlanmasını güçleştirmektedir.

Eğitim ve Bilim: Bilimsel ve laik eğitim anlayışının zayıflaması, nitelikli eğitimdeki eşitsizlikler ve araştırma-geliştirme kapasitesinin sınırlı olması, uzun vadeli kalkınma ve toplumsal ilerleme açısından kritik alanlardır.

Çevre, İklim Değişikliği ve Sürdürülebilirlik: Çevresel bozulma, doğal kaynakların yıkımı ve sürdürülebilir kalkınma siyasalarının yetersizliği toplumun gelecek nesiller için yaşanabilir bir çevreye sahip olmasını tehdit etmektedir.

Dış Siyasa ve Güvenlik: Ulusal güvenlik ve dış siyasa alanındaki kararsızlık, bölgesel sorunlara etkili yanıt eksikliği ve uluslararası ilişkilerde kararlılık sorunları hem iç hem dış siyasada belirleyici riskler yaratmaktadır.

Ölçütlerin Sınırlılığı ve Amaçları

Hazırlanan ölçütler listesi, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu temel sorunların tam ve nihai bir envanteri niteliğinde değildir. Ülke siyasal, ekonomik ve toplumsal açıdan çok daha geniş bir sorunlar yelpazesi ve derinleşmiş yozlaşma olgusu ile karşı karşıyadır. Bu nedenle, seçilen ölçütler keyfi bir tercih değildir, aksine, CHP 2025 programının mevcut Türkiye gerçekliği karşısında yeterliliğini değerlendirmek ve programın hedef ve önceliklerini anlamak için bir zemin oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda, ölçütler yalnızca eleştirel çözümleme ve akademik değerlendirme için bir referans çerçevesi sağlamak amacını taşımaktadır.

İrdeleme ve Değerlendirme

Ölçüt: Siyasal Sistem ve Demokrasi

CHP Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP, programında demokrasiye bağlılığını ve çoğulcu parlamenter sistemi güçlendirme hedefini vurgulamaktadır. Vatandaşın yönetime katılımı, demokratik kurumların işlerliği ve hukukun üstünlüğü CHP’nin programında temel ilkeler arasında yer almaktadır. Programda, demokratik değerlerin korunması ve otoriter eğilimlerin önlenmesi gerektiği belirtilmektedir.

Mevcut Durum: Türkiye’de parlamenter sistemin terk edilip CBHS’ne geçilmesi, yürütmenin güçlenmesi, yasama ve yargı denetiminin zayıflatılması, siyasal partiler arası eşitsizlik ve seçim süreçlerindeki aksaklıklar demokrasinin işleyişini olumsuz etkilemektedir. Kurumların bağımsızlığı ciddi şekilde erozyona uğramıştır.

Eleştirel Değerlendirme: CHP programında demokrasiye vurgu yapılmakla birlikte, mevcut otoriterleşme ve kurumların işlevsizleşmesi karşısında somut adımlar veya önlemler önerilmemektedir. Bu durum, programın siyasal sistem ve demokrasi ölçütü açısından yetersiz olduğunu göstermektedir.

Ölçüt: Hukuk, Hak ve Özgürlükler

CHP Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP, programında temel insan haklarının korunmasını, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve toplantı gösteri hakkının güvence altına alınmasını vurgulamaktadır. Program, bireylerin hak ve özgürlüklerinin evrensel normlar çerçevesinde güvenceye alınması gerektiğini ifade etmektedir.

Mevcut Durum: Türkiye’de özgürlükler ve özellikle basın ve ifade özgürlüğü ciddi biçimde kısıtlanmıştır. Yandaş medya ile muhalif medya arasındaki dengesizlik büyümüştür. RTÜK ve diğer düzenleyici kurumlar çoğunlukla iktidarın etkisi altında çalışmaktadır. Toplantı ve gösteri hakları sık sık sınırlanmakta, gözaltı ve tutuklamalar yaygınlaşmaktadır. Evrensel insan hakları normları ile uyumlu olmayan uygulamalar, yargı süreçlerinde keyfi tutumlar ve uzun tutukluluk süreleri ile desteklenmektedir.

Eleştirel Değerlendirme: CHP programında hak ve özgürlükler vurgulansa da mevcut ciddi kısıtlamalara ve uygulama sorunlarına karşı somut çözüm önerileri sunulmamaktadır. Bu, programın ölçüt açısından eksik ve yetersiz olduğunu göstermektedir. Özellikle yargı bağımsızlığı, medya denetimi ve sivil özgürlüklerin güvence altına alınması için somut adımlar önerilmemiştir.

Ölçüt: Ekonomik Yozlaşma ve Gelir Eşitsizliği

CHP Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP programı, ekonomik eşitsizliği azaltmayı, sosyal adaletin sağlanmasını, yolsuzlukla savaşımyi ve kamu kaynaklarının etkin kullanımını öncelik olarak belirtmektedir. Program, emekçi haklarını, sosyal güvenlik ve refahı güvence altına alma hedefini vurgular.

Mevcut Durum: Gelir dağılımındaki adaletsizlik giderek derinleşmekte ve zengin kesim ile düşük gelirli kesimler arasındaki fark artmaktadır. Tersine servet transferi (reverse wealth transfer) olgusu, yani halkın gelirlerinin iktidara yakın sermaye ve şirketler lehine aktarılması yaygın bir sorun olarak gözlemlenmektedir. Emekli maaşları ve sosyal yardımlar TÜİK gibi iktidar kontrollü göstergeler üzerinden yönlendirilmekte, gerçek satın alma gücü ve yaşam maliyetleri dikkate alınmamaktadır. Açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşayan milyonlarca vatandaş bulunmaktadır ve temel yaşam gereksinimlerini karşılamakta ciddi zorluklarla karşılaşmaktadır. Kamu kaynakları, özellikle ihaleler ve teşvikler, saydamlık ilkesinden uzak bir biçimde iktidara yakın kişi ve kuruluşlara aktarılmaktadır.

Eleştirel Değerlendirme: CHP programı bu konuları kuramsal olarak ele almakta ve adalet ile eşitlik ilkelerini vurgulasa da mevcut ekonomik yozlaşma, tersine servet transferi ve yoksulluk sorunlarına karşı somut çözüm önerileri yeterince ayrıntılandırılmamıştır. Program, özellikle gelir adaleti, sosyal güvenlik reformu, emekli haklarının güçlendirilmesi, yolsuzlukla savaşım mekanizmaları ve kamu ihalelerinde saydamlık konularında somut stratejiler geliştirmelidir.

Ölçüt: Parlamenter Sistem, Yönetim Biçimi ve Demokratik Kurumlar

CHP Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP programında, güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüş hedefi dile getirilmektedir. Kuvvetler ayrılığı, yasama–yürütme–yargı arasında denge ve denetim mekanizmalarının yeniden kurulması, Meclis’in etkinleştirilmesi ve demokratik kurumların güçlendirilmesi programın ana savları arasında yer almaktadır. CHP programında yargı bağımsızlığı, hukuk devleti ve adil yargılanma hakkı temel ilkeler arasında sayılmaktadır. Yargının siyasetten arındırılması, yargıç ve savcıların bağımsızlığının güvence altına alınması, hukukun üstünlüğünün yeniden oluşturulması gerektiği vurgulanmaktadır. Hukukun, siyasal iktidarın değil, evrensel hukuk normlarının ve anayasal ilkelerin bir aracı olması gerektiği ifade edilmektedir.

Mevcut Durum: Türkiye’de 2017 referandumu sonrasında geçilen CBHS, yürütme gücünü tek elde toplamış ve parlamentoyu işlevsizleştirmiştir. TBMM yasama yetkisini büyük ölçüde kaybetmiş, denetim mekanizmaları tümüyle ortadan kalkmıştır. Cumhurbaşkanlığı kararnameleri, yasamanın yerini alan bir araç durumuna gelmiştir. Yargı bağımsızlığı, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısı ve atama süreçleri üzerinden siyasete bağımlı duruma gelmiştir. Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanmaması, hukuk devletinin askıya alındığını göstermektedir. Türkiye’de yargı, eylemli olarak yürütmenin denetimi altına girmiş durumdadır. HSK’nın yapısı, siyasal iktidarın yargı üzerindeki denetimini kurumsallaştırmaktadır. AYM ve AİHM kararlarının uygulanmaması, hukuk devletinin askıya alındığını göstermektedir. Gazeteciler, akademisyenler, siyasetçiler ve sivil toplum temsilcileri hakkında açılan davalarda adil yargılanma hakkı sistemli biçimde ihlal edilmektedir. Uzun tutukluluk süreleri, gizli tanık uygulamaları, siyasal güdülerle hazırlanan iddianameler ve “etkili pişmanlık” mekanizmasının araçsallaştırılması, yargının bir baskı aracı durumuna geldiğini göstermektedir. Bu tablo, Türkiye’de hukukun güvence olmaktan çıkıp bir caydırma ve sindirme aracına dönüştüğünü açıkça ortaya koymaktadır.

Eleştirel Değerlendirme: CHP’nin parlamenter sisteme dönüş vurgusu, ilkesel düzeyde yerinde olmakla birlikte, mevcut otoriter kurumsal yapının nasıl aşılacağına ilişkin somut bir geçiş stratejisi içermemektedir. Program, bu dönüşümün hangi siyasal ve hukuksal araçlarla, hangi zamanlamayla ve hangi toplumsal anlaşma zemini üzerinde gerçekleştirileceğini yeterince açıklamamaktadır. Dahası, mevcut sistemden kazanç sağlayan iktidar bloğu karşısında nasıl bir siyasal savaşım çizgisi izleneceği belirsizdir. Bu da programı, niyet beyanı düzeyinde bırakmakta ve yürütme ve uygulama kapasitesi açısından zayıflatmaktadır. CHP programı, yargı bağımsızlığına ilişkin doğru ve normatif olarak güçlü bir tavır alsa da mevcut yapısal bozulmanın nasıl onarılacağı sorusuna yeterli düzeyde yanıt verememektedir. HSK’nın yeniden yapılandırılması konusunda somut ve bağlayıcı mekanizmalar önerilmemektedir. Siyasal baskı altında şekillenmiş yargı kadrolarının nasıl dönüştürüleceğine ilişkin net bir yol haritası bulunmamaktadır. Geçmiş dönemde yaşanan hukuk ihlallerine ilişkin bir “geçiş dönemi adaleti” bakış açısı geliştirilmemiştir. Bu nedenle CHP programı, yargı sorununa ilişkin doğru tanılar içerse de çözüm üretme kapasitesi bakımından genel, soyut ve dilek düzeyinde kalmaktadır.

Ölçüt: Tersine Servet Transferi (Reverse Wealth Transfer)

Türkiye’de son yıllarda gözlemlenen en belirgin yapısal bozulmalardan biri, gelir ve servetin alt ve orta sınıflardan üst gelir gruplarına doğru sistemli biçimde aktarılmasıdır. Yazında bu olgu “tersine servet transferi” olarak tanımlanmaktadır ve genellikle piyasa mekanizmalarının doğal işleyişinden değil, siyasal tercihler, kurumsal yozlaşma ve kamu kaynaklarının belirli kesimlere yönlendirilmesinden doğmaktadır. Bu çalışma açısından tersine servet transferi şu mekanizmalar üzerinden ölçüt olarak ele alınmaktadır: Dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payının olağanüstü artışı, ücretliler ve emekliler aleyhine işleyen gelir siyasaları, kamusal kaynakların belirli sermaye gruplarına aktarılması (ihale rejimi, kamu-özel iş birliği projeleri vb.), enflasyon yoluyla sabit gelirli kesimlerin reel gelirlerinin aşındırılması, finansal araçlar ve kur siyasaları üzerinden varlık sahibi kesimlerin görece üstün duruma getirilmesi. Bu süreçte emek gelirlerinin ulusal gelir içindeki payı gerilerken, sermaye gelirlerinin payı kararlı biçimde artmakta, yoksulluk ve derin yoksulluk katmanları genişlemekte ve toplumsal eşitsizlikler yapısal bir nitelik kazanmaktadır. Dolayısıyla tersine servet transferi, sadece ekonomik bir sorun değil aynı zamanda siyasal rejimin sınıfsal karakterine ilişkin temel bir gösterge niteliğindedir. Bu bağlamda, bir siyasal partinin programının adalet, eşitlik ve sosyal devlet savlarının anlamlı olabilmesi için, bu transfer mekanizmalarına karşı açık, somut ve uygulanabilir siyasalar geliştirmesi zorunludur. Bu nedenle bu çalışmada tersine servet transferi, CHP Programı’nın yeterliliğini değerlendirmede temel ölçütlerden biri olarak kabul edilmektedir.

CHP Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler- Adalet, Eşitlik ve Sosyal Devlet Vurgusu: Selin Sayek Böke’nin tanıtım konuşmasında “Toplum sözleşmemizi adalet, eşitlik ve özgürlük üzerine kurmakta kararlıyız” demiştir. Bu söz, gelir ve kaynak adaleti açısından servet transferine karşı bir çerçeve sunduğunu gösteriyor. Programda “vergi reformu” olacak, vergi denetimlerinin “siyasal ceza olmaktan çıkarılması” hedefleniyor ifadesi yer almaktadır. Vergi sistemiyle ilgili değişiklik önerileri, mevcut servet transferi dinamiklerine bir tepki olarak yorumlanabilir. Özgür Özel, program tanıtımında “Temel Vatandaşlık Geliri” önerisinde bulunduğunu açıkladı. Bu, alt ve orta gelirli kesimlere doğrudan gelir transferi yapılmasını öngören bir mekanizma olarak tersine servet transferi eleştirisi bağlamında değerlendirilebilir. Tanıtım metinlerinde CHP, “eşitlikçi, adil, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir kalkınma” stratejisini benimsediğini belirtiyor. CHP’nin programının giriş bölümünde ve program tanıtımında, servet eşitsizliği ve gelir dağılımı adaletsizliği açık biçimde sorun olarak tanımlanmaktadır. Özellikle şu temalar öne çıkmaktadır: “Adalet” ve “eşitlik” vurgusu, kamu kaynaklarının “ranta değil üretime” yönlendirilmesi, “Bir avuç insanın zenginleştiği” mevcut düzene karşı eleştirel söylem, “eşitlikçi ve kapsayıcı kalkınma” bakış açısı ve “temel vatandaşlık geliri” gibi gelir destek mekanizmaları.  Ancak dikkat çekici biçimde, programın girişinde “tersine servet transferi” kavramı doğrudan kullanılmamakta ve mevcut iktidar döneminde gerçekleştiği savlanan bu yapısal servet kaymasının niteliği kavramsal olarak netleştirilmemektedir. Sorun dolaylı biçimde ifade edilmekte, fakat sistemli bir tanı dili kurulmamaktadır.

Türkiye’de Mevcut Durum- Tersine Servet Transferi Olgusu: Türkiye’de özellikle son 10-15 yılda şu mekanizmalar üzerinden belirgin bir tersine servet transferi yaşandığı söylenebilir: Kamu-özel işbirliği (KÖİ) projeleri yoluyla kamu kaynaklarının belirli sermaye gruplarına aktarılması, yüksek enflasyon ve düşük zam siyasalarıyla, emek gelirlerinin reel olarak erimesi, TÜİK’in tartışmalı enflasyon verileri yoluyla emekli ve memur maaşlarının bilinçli biçimde düşük tutulması, vergi sisteminin dolaylı vergiler ağırlıklı yapısı nedeniyle, alt ve orta sınıfların göreli olarak daha fazla vergi yükü taşıması, servet ve sermaye kazançlarının görece düşük vergilendirilmesi, enflasyon aracılığıyla geniş kesimlerin tasarruflarının erimesi, buna karşılık borçlu büyük sermaye kesimlerinin avantajlı duruma geçmesi ve vergi gelirlerinin yüzde 80’inin dolaylı vergilerden elde edilmesi, kamu emtialarına hükümet ve bazı durumlarda yerel yönetimler tarafından yapılan aşırı ve fahiş zamlar. Bu yapı, klasik bir “yukarı doğru servet transferi” mekanizması üretmekte ve toplumun alt ve orta kesimlerinden, ekonomik ve siyasal iktidara yakın dar bir zümreye doğru sistemli bir kaynak akışı yaratmaktadır.

Eleştirel Çözümleme: Açıklıkla belirtmek gerekirse, CHP programında tersine servet transferi konusunda dolaylı kabul var ama doğrudan bir atıf yoktur. CHP programı, “servet transferi” kavramını doğrudan “tersine servet transferi” terimiyle ele almasa da servet ve gelir adaletsizliğine güçlü bir vurgu yapıyor. Bu konuda bazı siyasal yükümlülüklere değinilmektedir: Vergi reformu, denetimlerin yeniden düzenlenmesi ve temel vatandaşlık geliri önerileri, servet eşitsizliğini azaltmaya yönelik olası mekanizmalar sunulmaktadır. Ancak, program metni kamuoyuna açık biçimde “yüksek servet kesimlerinden vergi yoluyla servet geri alımına ilişkin radikal ve sistemli bir planı net şekilde ortaya koymaktan çok genel eşitlik söylemleriyle sınırlı kalmaktadır. Sonuç olarak, CHP giriş metni ekonomik adaletsizlik ve servet birikimine yönelik eleştiriler içeriyor, ancak tersine servet transferi olgusuna doğrudan ve sistemli bir çözüm vizyonu net biçimde tanımlanmamış görünmektedir. CHP’nin programının giriş bölümü, ekonomik adaletsizliği ve eşitsizlikleri güçlü bir normatif çerçeveyle ele almakta ancak Türkiye’de son dönemde ortaya çıkan bu tersine servet transferi rejimini kavramsal olarak yeterince adlandırmamakta ve açık bir yapısal tanımlama yapmamaktadır. Bu durum üç temel sorun yaratmaktadır: Bir kere, sorunun derinliği bulanık kalmaktadır. Eşitsizlik yalnızca sonuçlar üzerinden tartışılmakta, onu üreten mekanizmalar (enflasyon siyasası, vergi yapısı, KÖİ rejimi vb.) giriş bölümünde net bir siyasal-ekonomi çerçevesiyle ortaya konmamaktadır. İkincisi, CHP’nin ekonomik vizyonu da muğlaklaşmaktadır. Tersine servet transferini durdurma ve tersine çevirme konusunda somut araçlar (servet vergisi, artan oranlı servet vergisi, büyük servetlere kamusal denetim, kamu harcamalarının yeniden yönlendirilmesi vb.) açık biçimde tanımlanmamaktadır. Üçüncüsü, toplumsal öfke ve adalet duygusu yeterince karşılanmamaktadır. Geniş kesimler tarafından deneyimlenen yoksullaşma ve hak kaybı, güçlü bir sistem eleştirisiyle adlandırılmadığında, programın dönüştürücü olma savı zayıflamaktadır. Dolayısıyla, CHP programı mevcut servet dağılımı bozulmasını doğru yönde işaret etmekle birlikte, bu olgunun neoliberal-otoriter yeniden bölüşüm mekanizmaları ile ilişkisini daha açık ve cesur biçimde kuramadığı ölçüde, eleştirel güç ve dönüştürücü derinlik bakımından sınırlı kalmaktadır.

Ölçüt: Siyasal Sistem, Otoriterleşme ve Demokrasi

CHP Programının Giriş Bölümündeki Yaklaşımı: CHP programının giriş bölümünde siyasal sistem sorunu esasen demokrasi, hukuk devleti, güçler ayrılığı ve özgürlükler söylemi üzerinden ele alınmaktadır. Giriş bölümünde öne çıkan ana vurgular şunlardır: Türkiye’de demokrasinin ciddi bir aşınma içerisinde olduğu, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığının zedelendiği, kurumların işlevsizleştirildiği ve kişiselleşmiş bir yönetim tarzının ortaya çıktığı, CHP’nin ise “çoğulcu demokrasi, güçler ayrılığı ve hukuk devleti” temelinde yeni bir siyasal düzen inşa etmeyi hedeflediği. Bununla birlikte, giriş bölümünde CBHS’nin doğrudan ve sistemli bir rejim eleştirisi olarak kavramsallaştırıldığı söylenemez. Sistem değişikliği daha çok “demokratik gerileme”nin bir unsuru olarak sunulmakta, fakat bir rejim dönüşümü ya da otoriterleşmenin kurumsal temeli olarak açıkça çözümlenmemektedir. CHP’nin 2025 programının giriş bölümünde siyasal sistem ve demokrasi ile ilgili olarak, parlamenter demokrasinin güçlendirilmesi, hukuk devleti ilkesinin korunması ve demokratik kurumların işlerliğinin sağlanması temel hedefler arasında sunulmaktadır. Program, siyasal çoğulculuk, bağımsız yargı ve demokratik denetim mekanizmalarının güçlendirilmesini vurgulamakta, yurttaşların siyasal katılımının artırılmasını ve demokratik süreçlerin saydamlaştırılmasını öncelik olarak göstermektedir.

Mevcut Durum: Ancak mevcut Türkiye koşulları, bu hedeflerin uygulamaya aktarılmasını ciddi biçimde zorlaştırmaktadır. 2017’deki anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmesi, yürütmenin yetkilerinin aşırı merkezileşmesine ve parlamentonun işlevinin zayıflamasına yol açmıştır. Demokratik denetim mekanizmaları etkililiğini yitirmiş, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı önemli ölçüde zarar görmüştür. Ayrıca, seçilmiş organların yetki alanlarının daraltılması, siyasal yarışmanın engellenmesi ve medyanın denetim altına alınması gibi uygulamalar, demokratik çoğulculuk ve hukukun üstünlüğü ilkeleriyle çelişmektedir. Türkiye’de 2017 anayasa değişiklikleriyle yürürlüğe giren CBHS, klasik anlamda bir başkanlık sistemi değil daha çok hiper-merkezileşmiş, denetimsiz ve kişiselleşmiş bir yönetim modeli üretmiştir. Bu çerçevede parlamentonun yasama gücü büyük ölçüde zayıflatılmış ve Meclis işlevsizleşmiştir. Yürütme yetkileri tek elde toplanmış, karar alma süreçleri kurumsal mekanizmalardan koparılmıştır. Yargı bağımsızlığı eylemli olarak ortadan kaldırılmış, HSK yapısı yürütmenin etkisine açılmıştır. Medya, üniversiteler ve sivil toplum üzerinde yoğun baskı kurulmuştur. Seçimler yarışmacı olmaktan uzaklaşmış, adil yarışma koşulları yok edilmiştir. Bu durum yazında sıklıkla şu kavramlarla ifade edilmektedir: yarışmacı otoriterlik, seçimli otoriterlik, hibrid (karma) rejim ve otoriter popülizm. Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan sorun, basit bir “demokrasi erozyonu” değil, yapısal bir rejim dönüşümüdür.

Eleştirel Çözümleme: CHP’nin giriş bölümünde vurgulanan demokratik hedefler ile Türkiye’deki mevcut siyasal durum arasında belirgin bir uyumsuzluk vardır. Program, demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanındaki sorunları dile getirse de bu sorunların çözümüne ilişkin somut ve uygulanabilir siyasalar geliştirmekten çok genel değerler ve ilkeler çerçevesinde kalmaktadır. Bu durum, programın siyasal sistem ve demokrasi ölçütü açısından yetersizliğini göstermektedir. CHP’nin programının giriş bölümündeki en temel açmazı, Türkiye’deki mevcut siyasal rejimi eleştirirken yeterince radikal ve kavramsal bir netlik ortaya koyamamasıdır. Bu durumu üç düzeyde eleştirmek olanaklıdır. Birincisi, rejim tanımı net değildir. CHP, mevcut durumu genellikle “otoriterleşme”, “hukuk devletinden uzaklaşma” ve “demokratik gerileme” gibi doğru ama zayıf kavramsallaştırmalarla tanımlamaktadır. Oysa Türkiye’de yaşanan süreç, geçici bir bozulma değil, anayasal düzeyde oluşturulmuş bir otoriter rejim modelidir. Bu net biçimde ifade edilmediği sürece, önerilen çözüm yolları da teknik reform önerileri düzeyinde kalma riski taşır. İkincisi parlamenter sistemin terk edilmesinin tarihsel kırılma olarak ele alınmamasıdır. CBHS’ne geçiş, Türkiye siyasal tarihinde yalnızca bir sistem değişikliği değil, Cumhuriyet’in kurucu siyasal mimarisinden kopuş anlamına gelmektedir. Ancak giriş bölümünde bu dönüşüm tarihsel bir rejim kırılması, Cumhuriyet’in kurumsal mantığının tahribi ve siyasal kültürde otoriter bir sıçrama olarak yeterince güçlü bir dille işlenmemektedir. Üçüncüsü, CHP’nin kendi tarihsel misyonu ile program arasındaki zayıf bağdır. CHP, Cumhuriyet’in kurucu partisi olarak, parlamenter demokrasi, laiklik, kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti konusunda tarihsel bir sorumluluk taşımaktadır. Ancak giriş bölümünde, bu tarihsel misyonun güncel rejim kriziyle ilişkisi yeterince güçlü bir siyasal ve ideolojik bağlam içinde kurulmamaktadır. Bu da şu riski doğurmaktadır: CHP, mevcut rejimi eleştiriyor gibi görünürken, onu yıkacak kadar güçlü bir siyasal-ideolojik karşı anlatı üretememektedir. Kısacası, CHP’nin giriş bölümü siyasal sistem ve demokrasi konusunda doğru bir yönelim ortaya koymakla birlikte rejim sorununu yeterince derinlikli ve kavramsal biçimde tanımlayamaması, parlamenter sistemden kopuşu bir "tarihsel kırılma" olarak ele almaktan kaçınması ve kendi kurucu kimliği ile bugünkü kriz arasındaki bağı zayıf kurması nedeniyle eleştiriye açıktır.

Ölçüt: Sosyal Devlet ve Yoksulluk

CHP Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP’nin 2025 programının giriş bölümünde sosyal adalet ve eşitlik vurgusu önemli bir yer tutmaktadır. Programda, yoksullukla savaşım ve hak temelli yaklaşımlar temel ilkeler arasında sayılmakta, devletin vatandaşlarına eğitim, sağlık ve gelir adaleti gibi hizmetleri eşit biçimde sunması gerektiği ifade edilmektedir. Bu çerçevede, sosyal devlet ilkesine bağlılık ve toplumsal dayanışmanın güçlendirilmesi giriş bölümünün temel mesajlarından biri olarak öne çıkmaktadır.

Mevcut Durum: Ancak mevcut Türkiye koşulları incelendiğinde, giriş bölümündeki bu ifadelerin somut karşılığı eksik kalmaktadır. Son yıllarda sosyal devlet işlevleri ciddi biçimde zayıflamış, yoksulluk oranları artmış ve milyonlarca kişi açlık sınırının altında yaşamaya başlamıştır. Emekli maaşları reel olarak erimekte, sosyal yardımlar yetersiz kalmakta ve resmi istatistiklerin açıklanma biçimi kamuoyunda güven sorununa yol açmaktadır. Kamusal kaynakların özellikle iktidara yakın gruplara aktarılması ise sosyal devlet ilkesine doğrudan aykırılık oluşturmaktadır.

Eleştirel irdeleme: Bu bağlamda, CHP programının giriş bölümünde yer alan sosyal devlet ve yoksullukla ilgili ifadeler, mevcut Türkiye gerçekliği karşısında yetersiz kalmaktadır. Program, sosyal adalet ve eşitlik ilkelerini benimsemiş olsa da sorunların kapsamını ve derinliğini somut verilerle ortaya koymakta eksiklik göstermektedir. Ayrıca çözüm önerileri genel ifadelerle sınırlı kalmakta, uygulanabilirlik ve önceliklendirme açısından yeterince açıklık sunmamaktadır. Dolayısıyla giriş bölümünde dile getirilen hedefler ile Türkiye’nin mevcut sosyo-ekonomik koşulları arasında belirgin bir kopukluk bulunmaktadır.

Ölçüt: Hak ve Özgürlükler, Laiklik ve Eğitim

CHP Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP’nin 2025 programının giriş bölümünde hak ve özgürlükler, laiklik ve eğitim konuları temel değerler arasında sunulmaktadır. Program, yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almayı, laiklik ilkesini korumayı ve eğitimde eşitlik ile kaliteyi sağlamayı öncelikli hedefler olarak vurgulamaktadır. Özellikle, laiklik vurgusu ile devletin din karşısında tarafsız konumunun korunması ve eğitim sisteminde bilimsellik ve çağdaş değerlerin güçlendirilmesi gerektiği belirtilmektedir.

Mevcut Durum: Ancak mevcut Türkiye koşulları bu hedeflerin uygulanabilirliği açısından ciddi sorunlar barındırmaktadır. Son yıllarda, hak ve özgürlükler alanında sınırlamalar artmış, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve sivil toplum etkinlikleri ciddi baskı ve denetim altına alınmıştır. Laiklik ilkesi, özellikle kamusal alan ve eğitim siyasalarında giderek zayıflatılmakta, dinsel eğitim ve ideolojik yönelimler öne çıkmakta ve Atatürk’ün laiklik anlayışıyla çelişen uygulamalar artmaktadır. Eğitim sistemi, eşitsizliklerin ve ideolojik yönelimlerin etkisi altında kalmakta, temel eğitim ve yükseköğretimde fırsat eşitliği ciddi biçimde zarar görmektedir.

Eleştirel İrdeleme: CHP programının giriş bölümünde dile getirilen hak ve özgürlükler, laiklik ve eğitimle ilgili hedefler, Türkiye’nin mevcut durumu karşısında eksik ve soyut kalmaktadır. Program, bu alanlardaki sorunları kapsamlı biçimde ele almakta ve somut çözüm önerileri geliştirmek yerine genel değer ve ilkelere odaklanmaktadır. Bu nedenle, giriş bölümünde ifade edilen ilkeler ile Türkiye’deki güncel siyasal ve eğitimsel gerçeklikler arasında belirgin bir uyumsuzluk söz konusudur.

Ölçüt: Toplumsal ve Kültürel Sorunlar, Anti-Atatürkçülük ve Toplumun Ayrışması

CHP Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP’nin 2025 programının giriş bölümünde toplumsal ve kültürel alanlarla ilgili vurgular, çoğulculuk, kapsayıcılık, katılımcılık ve aydınlanma ilkeleri üzerinden yapılmaktadır. Program, toplumun tüm kesimlerine eşit yaklaşılması, farklı kültürel ve sosyal kimliklerin tanınması ve yurttaşların etkili katılımının sağlanması gerektiğini belirtir. Ayrıca laiklik, bilim ve eğitim temelinde toplumsal ilerlemenin güvence altına alınması gerektiği programda öne çıkarılmaktadır.

Mevcut Durum: Ancak mevcut Türkiye koşullarında toplumsal ve kültürel sorunlar ciddi boyuttadır. AKP iktidarı döneminde anti-Atatürkçü bir siyasa geliştirilmiş ve Cumhuriyet’in kurucu ilkeleri ve laik eğitim sistemi bilinçli olarak zayıflatılmıştır. Toplumun farklı kesimleri arasında kutuplaşma derinleşmiş, ideolojik ve kültürel bölünmeler yaygınlaşmıştır. Laiklik ilkesinin uygulanmaması, eğitim sisteminde ideolojik yönelimler ve devletin toplumsal değerler üzerindeki etkisi, toplumsal adaletsizlik ve eşitsizlik sorunlarını pekiştirmektedir.

Eleştirel Çözümleme: CHP’nin giriş bölümünde belirtilen toplumsal ve kültürel hedefler ile Türkiye’deki mevcut durum arasında ciddi bir uyumsuzluk vardır. Program, toplumsal bütünleşme ve laik aydınlanma ilkelerini savunsa da mevcut toplumsal kutuplaşma ve anti-Atatürkçü siyasalar karşısında bu hedeflerin nasıl gerçekleştirileceğine ilişkin somut stratejiler sunmamaktadır. Bu durum, programın toplumsal ve kültürel sorunlar ölçütü açısından yetersizliğini ortaya koymaktadır.

Ölçüt: Eğitim ve Bilim

CHP Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP’nin 2025 programının giriş bölümünde eğitim ve bilim alanına ilişkin ifadeler, aydınlanma ve bilimin rehberliğinde toplumsal kalkınmanın sağlanması çerçevesinde yer almaktadır. Programda, çağdaş eğitim sisteminin güçlendirilmesi, eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması ve bilimsel düşüncenin öncelikli kılınması hedeflenmektedir. Ayrıca, eğitim siyasalarının kapsayıcı, eşitlikçi ve demokratik bir biçimde yürütülmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

Mevcut Durum: Ancak Türkiye’nin mevcut eğitim ve bilim durumu bu hedeflerle uyumlu değildir. AKP iktidarı döneminde eğitim siyasaları ideolojik yönelimler ve din temelli uygulamalar üzerinden şekillendirilmiş, eğitim programlarının içerik ve niteliği ideolojik müdahalelere açık duruma gelmiştir. Üniversite özerkliği ve akademik özgürlükler kısıtlanmış ve bilimsel araştırmaların bağımsızlığı ve yeterliliği zayıflatılmıştır. Eğitimde fırsat eşitsizliği artmış, özellikle kırsal ve yoksul bölgelerde nitelikli eğitim erişimi ciddi biçimde sınırlanmıştır.

Eleştirel Çözümleme: Bu bağlamda, CHP programının eğitim ve bilim alanındaki ifadeleri idealist ve normatif hedefler içerse de mevcut Türkiye gerçekliği karşısında uygulanabilirlik ve somut strateji eksikliği programın bu ölçüt açısından yetersiz kaldığını göstermektedir.

Ölçüt: Çevre, İklim Değişikliği ve Sürdürülebilirlik

CHP Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP’nin 2025 programının giriş bölümünde çevre ve sürdürülebilirlik vurgusu, gelecek sorumluluğu çerçevesinde yer almaktadır. Program, doğal kaynakların korunması, iklim değişikliğiyle savaşım ve sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasını temel hedefler olarak göstermektedir. Ayrıca, çevresel siyasa ve uygulamalarda bilimsel verilerden ve kamu yararından hareket edilmesi gerektiği belirtilmektedir.

Mevcut Durum: Ancak Türkiye’nin güncel çevre ve iklim durumu bu hedeflerle uyumlu değildir. Hızlı ve plansız kentleşme, enerji siyasalarında fosil yakıt bağımlılığı, HES ve maden projeleri nedeniyle ekosistem yıkımı ve su kıtlığı ciddi boyutlara ulaşmıştır. İklim değişikliğinin etkileriyle savaşımda yeterli önlemler alınmamış ve çevresel denetim mekanizmaları zayıf kalmıştır.

Eleştirel Çözümleme: Bu bağlamda, CHP programının giriş bölümünde ortaya konan çevre ve sürdürülebilirlik hedefleri normatif ve idealist düzeyde kalmakta ve mevcut Türkiye gerçekliğiyle uygulanabilirlik açısından belirgin boşluklar göstermektedir. Programın, çevre siyasalarının uygulanabilirliğine ilişkin somut strateji ve önceliklendirmeleri net bir şekilde ortaya koyması gerekmektedir.

Ölçüt: Dış Siyasa ve Güvenlik

CHP Programındaki İlgili Yargılar / İfadeler: CHP 2025 programının giriş bölümünde dış siyasa ve güvenlik konularına değinilirken, Türkiye’nin bölgesel ve küresel ilişkilerde kararlı, barış ve iş birliği ilkeleri çerçevesinde hareket etmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Program, diplomasi, uluslararası hukuka bağlılık ve ulusal güvenliğin sağlanması ile ilgili genel ilkeleri ortaya koymaktadır. Ayrıca, Türkiye’nin savunma kapasitesinin güçlendirilmesi ve tehdit algılarına karşı hazırlıklı olunması gerektiği ifade edilmektedir.

Mevcut Durum: Ancak Türkiye’nin mevcut dış siyasa ve güvenlik durumu, programın ifade ettiği normatif hedeflerden oldukça uzak bir görünüm sergilemektedir. Bölgesel krizler, sınır güvenliği sorunları, terörle savaşımda yaşanan zorluklar ve uluslararası ilişkilerde stratejik tutarsızlıklar, güvenlik ve diplomasi alanında ciddi kırılganlıklar yaratmaktadır. Türkiye’nin hem askeri hem de diplomatik açıdan sürdürülebilir bir güvenlik siyasası oluşturabilmesi için somut stratejiler ve önceliklerin netleştirilmesi gerekmektedir.

Eleştirel Çözümleme: Bu bağlamda, CHP’nin giriş bölümünde yer alan dış siyasa ve güvenlik hedefleri, mevcut Türkiye gerçekliğiyle kıyaslandığında idealist bir çerçeve sunmakta ve uygulanabilirliğe ilişkin açık ve detaylı bir yol haritası içermemektedir.

Ölçütlerin Değerlendirilmesi

Çizelge 1:

 

Özet Değerlendirme

Ölçüt

CHP Programının Giriş Bölümündeki İlgiler / Yargılar

Mevcut Durum

Eleştirel Değerlendirme

Siyasal Sistem ve Demokrasi

Program, demokratikleşme ve güçler ayrılığı vurgusu yapıyor; parlamenter sistemin ve demokratik normların önemini vurguluyor.

Türkiye’de parlamenter sistem terk edildi, Cumhurbaşkanlığı sistemi egemen; otoriterleşme, demokrasi gerilemesi ve hukukun üstünlüğü ihlalleri gözlemleniyor.

Giriş bölümü sorunları tanımlamakla kalıyor; mevcut otoriter ortam ve demokratik boşluklara karşı somut siyasa önerileri eksik.

Hak ve Özgürlükler / Laiklik / Eğitim

Hak ve özgürlüklerin korunması, laiklik ilkesi ve eğitimde eşitlik vurgulanıyor.

Haklar ve özgürlükler kısıtlanmış; laiklikten sapmalar, eğitim sistemi ideolojik yönlendirmelerle baskılanıyor.

Programın giriş bölümü bu sorunları yeterince tanımıyor; önerilen siyasalar somut değil ve krizlerin ciddiyetini yansıtmıyor.

Ekonomi / Sosyal Adalet / Tersine Servet Transferi

Sosyal devlet anlayışı, eşitlik, emeğin üstünlüğü ve yoksullukla savaşım hedefleri öne çıkıyor.

Tersine servet transferi; emekli maaşlarının enflasyon altında erimesi, açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşayan milyonlar.

Giriş bölümü bu ekonomik bozulmaları yeterince ele almıyor; eşitsizlik ve ekonomik adaletsizliğe karşı somut önlemler eksik.

Toplumsal ve Kültürel Sorunlar

Katılımcılık, kapsayıcılık, aktif yurttaşlık, toplumu savunma ve dayanışma vurgusu var.

Toplumun tüm kesimlerinde anti-Atatürkçülük artıyor; toplumsal kutuplaşma ve kültürel yozlaşma gözlemleniyor.

Program girişinde toplumsal ve kültürel sorunlar yüzeysel; bu alanlarda ciddi analiz ve çözüm önerileri bulunmuyor.

Eğitim ve Bilim

Bilimsel düşünce, aydınlanma ve eğitim siyasalarının önemi vurgulanıyor.

Eğitim sistemi ideolojik yönelimlere maruz; bilimsel ve eleştirel düşünce geri plana itilmiş durumda.

Giriş bölümü hedefleri ifade ediyor ama mevcut eğitim krizine ilişkin somut değerlendirme yok.

Çevre, İklim Değişikliği ve Sürdürülebilirlik

Sürdürülebilirlik ve gelecek sorumluluğu vurgulanıyor.

Çevre siyasaları yetersiz; iklim değişikliği etkileri ve sürdürülebilirlik önlemleri eksik.

Giriş bölümünde bu konu genel bir değer olarak yer alıyor; somut strateji ve öncelikler belirtilmemiş.

Dış Siyasa ve Güvenlik

Barış, uluslararası iş birliği ve güvenliğin önemi öne çıkıyor.

Türkiye’nin güvenlik siyasaları kararlısız; bölgesel krizler ve diplomatik zayıflıklar var.

Program girişinde güvenlik ve dış siyasa sorunlarına ilişkin analitik yaklaşım yetersiz; krizlere karşı çözüm önerisi sınırlı.

 

Genel Değerlendirme ve Sonuç

CHP’nin 2025 programının giriş bölümü, partinin ideolojik temellerini ve temel hedeflerini özetleyen bir çerçeve sunmaktadır. Program, demokratik değerler, güçler ayrılığı, sosyal adalet, hak ve özgürlükler, laiklik, eğitim, bilim, çevre, sürdürülebilirlik ve barış gibi konuları vurgulamakta ve partinin reformist ve kapsayıcı yaklaşımını ifade etmektedir. Bu bağlamda, giriş bölümü kuramsal olarak partinin temel vizyonunu okuyucuya aktarma işlevini yerine getirmektedir.

Ancak, mevcut Türkiye siyasal ve toplumsal koşulları dikkate alındığında giriş bölümünün yeterliliği, geçerliliği ve isabetliliği ciddi şekilde sorgulanabilir. Türkiye’de parlamenter sistemin terk edilmesi, otoriterleşme eğilimleri, hukukun üstünlüğünün zayıflaması, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, ekonomik eşitsizlik ve tersine servet transferi, eğitim ve bilim alanındaki ideolojik yönelimler, toplumsal kutuplaşma ve kültürel yozlaşma, çevre ve iklim siyasalarının yetersizliği ile güvenlik ve dış siyasa krizleri gibi çok boyutlu ve somut sorunlar yaşanmaktadır.

Giriş bölümü bu somut sorunları tanımlamakta ve mevcut bozulmaları çözümlemekte yetersiz kalmakta ve dolayısıyla programın mevcut krizler karşısındaki isabetliliği sınırlı kalmaktadır. Öngörülen ilkeler ve değerler, ideolojik bir çerçeve sunmakla birlikte, somut siyasa önerilerine ve uygulanabilir çözümlere dönük açıklık taşımamaktadır. Bu durum, programın Türkiye’nin güncel siyasal, ekonomik ve toplumsal bozulmalarına karşı etkili bir yol haritası oluşturmasını engellemektedir.

Sonuç olarak, CHP’nin giriş bölümü, partinin vizyonunu ve ideolojik yaklaşımını özetleme işlevini yerine getirse de mevcut sorunlara yanıt üretme kapasitesi açısından eksik ve yetersiz kalmaktadır. Programın geçerliliği ve isabetliliği, mevcut siyasal krizlerin ve toplumsal bozulmaların yeterince ele alınamamış olmasından dolayı sınırlıdır. Bu nedenle, giriş bölümünün güçlendirilmesi, somut veri ve çözümlerle desteklenmesi ve Türkiye’nin güncel sorunlarına karşı uygulanabilir siyasa önerileriyle bütünleştirilmesi gerekmektedir.


 

CHP PROGRAMININ YETERLİLİK VE GEÇERLİLİK DÜZEYİNİN ELEŞTİREL İRDELEMESİ: DEMOKRASİ, YÖNETİM VE ADALET

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

GİRİŞ

CHP yeni parti programını 21 Kasım 2025 günü açıkladı. Program bir hafta sonra yapılacak Olağan Kurultay’da karara bağlanacağı için taslak niteliğindedir. Program taslağını inceleyerek görüş ve önerilesimi toplumla paylaşmaya karar verdim. Bu çalışmayı bölümler halinde yapmayı planladım. İlk olarak 2025 programının birinci bölümü olan demokrasi, yönetim ve adalet bölümünü ele alınmıştır.

Ancak hemen belirtmeliyim ki, CHP 2025 Programı genelde çizgileri, çözümlemeleri ve önerileri itibarıyla yetersizdir ve beklentilerimi karşılamaktan uzaktır. Bu gerçeğe karşılık bu inceleme dizisinde kendi beklentilerimi ön plana çıkarmadan programın içeriğine ilişkin gözlemlerde bulunarak ve bazı iyileştirme önerilerinde bulunarak ilgililerin dikkatlerini çekmeye çalışacağım.

BÖLÜMÜN BAĞLAMSAL UYGUNLUK DÜZEYİ

Program metni normatif olarak güçlü bir metin görümündedir. Bu bağlamda metin olguların nasıl olması gerektiğini oldukça isabetle betimlemektedir. Ancak Türkiye’nin güncel siyasal-toplumsal bağlamı göz önüne alındığında kimi eksiklikler dikkat çekmektedir.

Gerçek Siyasal Zeminle Kopukluk: Metin, demokratikleşme, hukuk devleti, gelir adaleti, liyakat ve parlamenter sistem gibi konularda doğru yönelimi işaret etmektedir. Ancak, Türkiye’nin gerçekte otoriterleşmiş bir yapıya geçtiği, güçler ayrılığının büyük ölçüde işlevsizleştiği, Devletin güvenlikçi paradigma içinde yeniden örgütlendiği ve kurumların büyük oranda parti-devlet formuna büründüğü gerçeğiyle doğrudan yüzleşmemektedir. Metin, klasik bir demokrasi metni gibi yazılmıştır. Ancak, Türkiye bugün artık klasik bir demokrasi değildir. Bu, durum metnin çözümleyici açıdan geçerliliğini zayıflatmaktadır.

Yapısal Sorunlara Yanıt Verebilme Kapasitesi: Metin, sorunları büyük ölçüde kurumsal ve normatif eksen üzerinden ele almaktadır. Ancak Türkiye’de sorunlar artık sadece kurumsal değil, yapısal ve rejimsel düzeydedir. Bu bağlamda bazı temel konuların eksik kaldığı anlaşılmaktadır. Eksik kalan bazı temel boyutlardan birincisi rejim tipinin doğru tanılanmasındaki ve çözümlenmesindeki eksikliktir. Türkiye, ‘seçimli otoriterlik’, ‘yarışmacı otoriter rejim’ ve ‘Hukuk devleti görünümlü otoriterlik’ gibi kategorilerle incelenmektedir. Program metni bu rejim değişimini açıkça adlandırmadığı için çözüm önerileri de kaçınılmaz olarak yetersiz kalmıştır. Çünkü, rejim tanısı doğru konulmadan, doğru çözüm ve tedavi süreci oluşturulamayacaktır. İkinci eksiklik Devlet aygıtının dönüşümüne ilişkindir. Program metni kurumsal reformdan söz etmekte ancak bazı gerçekleri yeterince ele almamaktadır.  Devletin sadece kurumları ve kuralları değil, aynı zamanda kadroları da yozlaşmış durumdadır. Sadece yasa değişikliği değil, kurumsal kültürün yeniden oluşturulması gerekir. Bürokrasi liyakat değil sadakat temelinde yeniden örgütlenmiş bulunmaktadır. Bu noktada metinde yer alan çözüm önerileri fazlaca soyut ve iyi niyetli kalmaktadır. Üçüncü eksiklik toplumsal dinamikleri belirleyen çözümlemelerin yetersizliğidir.

Program metni seçkincilik düzeyinde doğru, ancak toplumsal psikoloji açısından eksiktir. Toplumsal kutuplaşma ve kimlik siyasaları yeterince irdelenmemiştir. Günümüz Türkiye’sinde kimlikler ekonomi kadar belirleyici duruma gelmiştir. ‘Seküler–dindar’, ‘Türk–Kürt’, ‘Alevi–Sünni’ ve ‘Yerli–Göçmen’ için toplumsal fay hatları aslında siyaset yapma biçimini de belirlemektedir. Program metni bu toplumsal fay hatlarını yeterince dikkate almamaktadır. Bu zayıflık metni toplumsal karşılığı zayıf bir metin durumuna getirmektedir

Program metni toplumun siyasal psikolojini anlamada da yetersiz kalmaktadır. Toplumda, yorgunluk, gelecek güvensizliği, siyasal çaresizlik ve korku kültürü derinleşmiş durumdadır. Metin, bu psikolojik engelleri aşacak siyasal dil, söylem stratejisi ve toplumu harekete geçirme stratejileri, siyasaları, ve eylem biçimleri önermemektedir. Bu durum metnin siyasal açıdan uygulanabilirliğini sınırlayıcı niteliktedir.

Metin, toplumun güncel kriz alanlarına yanıt verebilme yeteneğinden uzak görülmektedir. Türkiye bugün aşağıdaki çizelgede gösterildiği üzere birden fazla krizle karşı karşıyadır:

Çizelge 1:

 

CHP Programı ve Türkiye’de Kriz Alanları

Kriz Alanı

Metindeki Karşılığı

Değerlendirme

Ekonomik kriz

Kısmi

Yetersiz derinlik

Hukuk krizi

Güçlü

Çözümleme daha  derin olabilir

Kurumsal çöküş

Zayıf

Yetersiz

Göç / sığınmacı sorunu

Yok / Zayıf

Büyük ölçüde eksik

Eğitim / beyin göçü

Kısmi

Genişletilmeli

Laiklik krizi

Kısmi

Daha açık olmalı

Güvenlik-devlet dengesi

Yok

Stratejik boşluk var

 

Özellikle göç meselesi, Türkiye’nin en sıcak ve en nemli dosyalarından biri olmasına rağmen ya yok ya da ikincil düzeyde kaldıysa bu önemli bir stratejik eksikliktir. Göç yalnızca bir toplumsal politika değil, rejimin meşruluk krizini yöneten bir araç durumuna gelmiş bulunmaktadır.

Program metni zamansal geçerlilik sorunu da taşımaktadır. Program metni bir önceki Türkiye'nin gerçekliğine daha uygun görünmektedir. Oysa, Türkiye artık parlamenter sistemden uzaklaşmış, başkanlık sistemini kurumsallaştırmış, yargıyı büyük ölçüde yürütmeye bağlamış ve medya ve sivil toplumu denetim altına almış bir yapıya evrilmiştir. Bu nedenle metin 2010–2016 Türkiye’si için daha geçerlidir ama 2024–2025 Türkiye’si için ise güncellemeye gereksinim duymaktadır.

Değerlendirilecek olursa program metninin bu bölümünün yeterlilik ve geçerlik düzeyi aşağıdaki gibi özetlenebilir.

Çizelge 2

 

Programın Birinci Bölümünün Yeterlilik Düzeyi

Boyut

Değerlendirme

Normatif doğruluk

Yüksek

Güncel rejime uygunluk

Orta - Düşük

Yapısal krizlere yanıt

Yetersiz

Toplumsal karşılık gücü

Sınırlı

Siyasal uygulanabilirlik

Zayıf

Akademik değer

Orta - Yüksek

 

Özetle belirtmek gerekirse, program metni doğru şeyleri söylemekte, ancak yanlış zamanın ve yanlış siyasal tanıların içinde kalmış bir doğru metin olarak nitelenmelidir.

Demokrasi konusunda Kopenhag Ölçütlerine ve AB-Türkiye genişleme görüşmelerinin ve sürecinin durdurulmuş olmasına yeterli şekilde değinilmemesi ise büyük bir eksiklik olarak karşımıza çıkmaktadır.

ETKİLİ YURTTAŞLIK VE ÖRGÜTLÜ TOPLUM DEMİRLEME NOKTALARI

Kavramsal güçlendirme: Metin normatif olarak güçlü görünmektedir. Ancak kavramsal derinlik artırılmalıdır. Etkili yurttaşlık kavramı daha açık tanımlanmalıdır. Etkili (aktif) yurttaşlık, yurttaşların yalnızca seçimlerde değil, karar alma, uygulama, denetim ve siyasa üretme süreçlerine sürekli ve örgütlü katılımı şeklinde tanımlanmak gerekir. “Örgütlü toplum” ifadesi, sivil toplum, meslek örgütleri, sendikalar ve yerel girişimlerin toplamı olarak açılabilir.

Demokrasi, yönetim ve adalet konularında önerilen mekanizmalar eksik görünmektedir. Bu eksiklik özellikle yönetim alt bölümünde yoğunlaşmaktadır. Metin genel ilkeler içermekte ancak bu genel ilkeleri uygulayacak araçlar yetersiz biçimde betimlenmektedir. TBMM için öngörülen yurttaş girişimiyle yasa teklifi için kaç imza gerekli olacaktır, süreç kaç ayda tamamlanacaktır ve geri bildirim mekanizması nasıl işleyecektir gibi sorular yanıtsız bırakılmıştır.

Yerel yönetimler için katılımcı bütçeleme, mahalle meclisleri ve yurttaş jürileri gibi araçlar isimlendirilerek eklenmelidir. Bütçe katılımı somutlaştırılmalıdır.

Medya ve bilgi sorunuyla ilgili bölüm çok güçlü ama kuramsal düzeyde kalmaktadır. Bağımsız medya düzenleyicisi vurgusu metne eklenmelidir. Kamu reklamlarının dağıtımında nesnel ölçütler zorunluluğu vurgulanmalıdır. Yerel medya destek fonları önerilmelidir.

Sendikalar ve örgütlü toplum bölümüne eklemeler yapılması yerinde olacaktır. İş güvencesi olmadan sendika özgürlüğünün olanaklı olmadığı vurgulanmalıdır. Sarı sendikacılıkla savaşım konusu metne eklenmelidir.

Demokrasi ve siyasal partiler bölümü güçlüdür ancak klasik düzeyde kalmıştır. Derinleştirilmesi iyi olacaktır. Örneğin parti içi demokrasi konusunda önseçim ilkesinin zorunlu duruma getirilmesi ya da çok etkili aday belirleme süreçlerinin geliştirilmesi, aday belirlemede üyelik temelinin esas olması ve parti organlarında dönem sınırı açıkça belirlenmelidir.

Siyasal partilerin kapatılması konusunda “tamamen kaldırılacaktır” ifadesi yerine “yalnızca şiddet ve terörle doğrudan organik bağ durumunda olanaklı olacaktır” gibi AB ölçünlerine uygun bir dil kullanılması daha iyi olacaktır.

Seçim barajının %3’e düşürülmesi doğrudur. Ancak gerekçe daha sağlam olmalıdır. Temsilde adaletin güçlenmesi, kürsüye daha fazla görüş seçeneğinin taşınması ve toplumsal barışa katkı yolunda daha etkili gerekçeler metne eklenmelidir.

Siyasetin meslekleşmesi cümlesi çok doğru ancak eksiktir. Milletvekilliği için dönem sınırı önerilmelidir. Kamu görevinden siyasete geçişte “soğuma süresi” önerilmelidir.

YOLSUZLUKLA SAVAŞIM, SAYDAMLIK VE HESAP VEREBİLİRLİK

Bu bölüm güçlü olmakla birlikte bazı yerlerde genel nitelikli kalmıştır. Kurumsallaştırma önerisinde ‘Bağımsız Yolsuzlukla Mücadele Kurumu’nun TBMM’ye değil, anayasal güvenceye bağlanması mutlak zorunluluktur. GRECO [1] dışında OECD [2], UNCAC [3] referansları eklenmelidir.

KÖİ (Kamu-Özel İş birliği) projeleriyle ilgili bölüm çok önemli olmasına karşın zayıf bırakılmıştır. Geçmiş KÖİ sözleşmelerinin denetlenmesi, kamu zararına olanların gözden geçirilmesi ve gizli sözleşmelerin kamuyla paylaşılması gibi önemli sorunlar program metnine eklenmelidir.

Liyakat sorunu konusuna ‘mülakat usulü çok sınırlı duruma getirilecek, görüşme kayıt altına alınacak ve mülakat sonucu alınan karar yargı denetimine açık olacaktır’ şeklinde bir ekleme yapmak gerekmektedir.

Yerellik ve yerinden yönetimlerle ilgili bölüm güçlü ancak riskli konular içermektedir. Örneğin, kayyım sorunu gibi ele alınması gereken önemli konulardan biridir. Belediye başkanlarının görevden alınması konusunda program güçlü öneriler barındırmaktadır. Ancak, görevden alma yetkisi İçişleri Bakanlığı’na değil, bağımsız yargı organlarına verilmelidir.

Avrupa Yerel Yönetimler Şartı ile ilgili bölüm iyi ama soyut kalmaktadır. Şartın iyileştirilmesi için mali özerklik, yetki devri ve yerel personel siyasası ile ilgili konuların daha ayrıntılı olarak ele alınması gerekmektedir. Bu şart üzerinde Türkiye’nin koyduğu çekincelerin kaldırılacağı belirtilmelidir.

Kırsal yapı sorunları ile ilgili olarak köy tüzel kişiliklerinin yeniden canlandırılması çok iyi bir öneridir. Ancak, köyler kırsal kalkınma bütçesiyle desteklenmeli ve yeni kırsal yönetişim modeli önerilmelidir.

BÖLÜMÜN İYİLEŞTİRİLMESİ İÇİN BAZI ÖNERİLER

Uygulama mekanizmaları sadece ilke bazında değil uygulama araçları bağlamında da ayrıntılandırılmalıdır. Yargısal ve kurumsal güvencelerden ne kast olunduğu açıklıkla belirtilmelidir. Saydamlık konusunda ölçülebilirlik konusu özellikle vurgulanmalıdır. Yerel demokrasinin hangi katılım araçlarıyla destekleneceğine açıklık getirilmelidir. Parti içi demokrasi konusunda somut öneri ve düzenlemelere gereksinim vardır. KÖİ ve yolsuzluklar konularında daha sert ve net cümlelere yer verilmelidir.

CHP metni, “normatif restorasyoncu” bir dil kullanıyor, oysa Türkiye artık “restorasyon” değil, “rejim sonrası yeniden kuruluş” sorunu yaşamaktadır.

CHP PROGRAMININ YETERLİLİK VE GEÇERLİLİK DÜZEYİNİN ELEŞTİREL İRDELEMESİ: KALKINMA VE EKONOMİ

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Giriş

Bu çalışma, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 2025 Parti Programı’nın kalkınma ve ekonomi bölümünü, eleştirel politik ekonomi ve kamu yönetimi bakış açılarından incelemeyi amaçlamaktadır. Türkiye’nin son on beş yıllık süreçte derinleşen ekonomik kriz, kurumsal aşınma, gelir dağılımı bozulması, üretim yapısındaki zayıflama ve devlet kapasitesindeki gerileme göz önüne alındığında, muhalefet partilerinin ortaya koyduğu kalkınma ve ekonomi vizyonları yalnızca siyasal değil, aynı zamanda rejimsel ve yapısal bir anlam taşımaktadır.

CHP’nin yeni programı, eşitlik, sürdürülebilirlik, adil dönüşüm, kamuculuk ve planlama gibi sosyal demokrat düşünce geleneğine yaslanan güçlü kavramlar ve iddialı söylemler üretmektedir. Ancak bu söylemin, Türkiye’nin güncel siyasal-ekonomik yapısı, kurumsal kapasitesi ve toplumsal gerçekliğiyle ne ölçüde örtüştüğü ayrı bir inceleme konusudur. Türkiye bugün sadece bir “ekonomik kriz” yaşamamakta ve aynı zamanda bir kalkınma modeli krizi, bir kurumsal kapasite krizi ve bir siyasal rejim krizi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bu bağlamda, muhalefet programlarının salt normatif doğruluk üzerinden değil, yapısal yeterlilik ve bağlamsal geçerlilik açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bu makalede, CHP’nin kalkınma ve ekonomi bölümündeki temel öneriler;

(i) Kalkınma anlayışı,

(ii) Sanayi, tarım ve üretim yapısına yaklaşım,

(iii) Sosyal devlet ve gelir dağılımı perspektifi,

(iv) Çevre, iklim ve yeşil dönüşüm siyasaları,

(v) Mor ekonomik dönüşüm yaklaşımı ve

(vi) Maliye, para ve finansal kararlılık politikaları başlıkları altında ele alınmaktadır.

İnceleme sürecinde, programın normatif gücü, uygulama araçlarının açıklığı, Türkiye’nin mevcut kurumsal ve mali kapasitesiyle uyumu ve toplumsal-siyasal bağlamla ilişkisi temel değerlendirme ölçütleri olarak kullanılmıştır. Bu çerçevede çalışma, CHP programının yalnızca ne dediğine değil, neyi söyleyemediğine, hangi alanlarda boşluklar bıraktığına ve hangi noktalarda yapısal sınırları aşmakta zorlandığına da odaklanmaktadır.

Bu bağlamda çalışmanın temel savı şudur: CHP’nin kalkınma ve ekonomi programı, söylemsel ve normatif düzeyde güçlü olmakla birlikte, Türkiye’nin mevcut ekonomik, kurumsal ve siyasal yapısı karşısında uygulanabilirlik, kurumsal derinlik ve araçsal netlik bakımından önemli sınırlılıklar taşımaktadır.

Kavramsal Çerçeve: Güçlü Söylem ve Zayıf Araçlar

Program, sosyal demokrat gelenekle uyumlu olarak eşitlikçi, adil, sürdürülebilir ve kapsayıcı kalkınma söylemini merkeze almaktadır. Ancak kavramsal çerçeve bağlamımda bazı sorunlar dikkat çekmektedir:

Kavramsal baskınlık fakat araç eksikliği: Programda “nitelikli büyüme”, “kamuculuk”, “planlama”, “adil dönüşüm” ve “mor dönüşüm” gibi kavramlar güçlü biçimde kullanılmaktadır. Ancak, bu dönüşümlerin nasıl ölçüleceği, hangi göstergelerle izleneceği ve hangi araçlarla uygulanacağı net değildir. Metin normatif düzeyde güçlü fakat uygulama araçları düzeyinde zayıf ve içerik düzeyinde platoniktir.

“Kamuculuk” vurgusu ile piyasa mekanizması arasındaki gerilim: Program bir yandan kamuyu üretici, yatırımcı, girişimci olarak tanımlarken, diğer yandan “serbest girişimin önü açılacaktır” demektedir. Ancak, Devletin üretici olduğu alanlarla, özel sektörün öncülüğünün destekleneceği alanlar arasında bir sınır çizilmemiştir. Bu belirsizlik, uygulamada devlet müdahaleciliği ile piyasa serbestliği arasındaki gerilimi tetikleme gizil gücüne sahiptir.

Planlama ve Kurumsal Yapı: İddialı ama Belirsiz

Ulusal bir planlama kurumunun kurulacağı vurgusu önemlidir ve Türkiye’nin DPT geçmişine referans verir niteliktedir. Ancak kurumun konumu ve yetkisi belirsizdir. Bu kurum Cumhurbaşkanlığına mı, TBMM’ne mi yoksa bağımsız bir yapıya mı bağlı olacaktır? Yetkileri bağlayıcı mı, öneri niteliğinde mi olacaktır? Eski DPT modeli mi, yeni nesil planlama mı egemen olacaktır? Bu sorular yanıtsız kalmaktadır.

Sayısal çağda planlama, büyük veri, algoritmik modelleme ve bölgesel veri altyapısı gerektirir. Program, planlamayı klasik anlamda ele almaktadır. Yeni kuşak veri temelli planlama boyutu zayıftır. Katılımcılık vurgusu güçlü, ama mekanizma açıklanmamıştır. Kim katılacak? Nasıl seçilecek? Gerçek karar alma gücü mü olacak, yoksa danışma mı? Bu sorular yanıtsızdır.

Stratejik Sektörler ve Sanayi Siyasası: Genel Olarak Doğru, İçerik Olarak Zayıf

Stratejik sektörler (enerji, tarım, savunma, teknoloji gibi) doğru biçimde tanımlanmıştır. Ancak, önceliklendirme eksiktir. Hepsi stratejik deniyor, ama hangisi ilk sırada? Hangisine kamu öncelikli yatırım yapacak? Kaynak dağılımı nasıl olacak? Soruları yine yanıtsız kalmaktadır.

“Dışa bağımlılığın kırılması” söylemi ve gerçekçilik sorunu: Günümüz küresel ekonomisinde tam bağımsızlık değil, akıllı bağımlılık ve çeşitlenme yönetilir. Program bunu yeterince içselleştirmiyor, daha çok “ulusal üretim” söylemi üzerinden ilerlemekte ve inandırıcılık düzeyini azaltmaktadır.

Kamu alımları ve teşvik sistemi için somut mekanizma yok: “Yeniden yapılandırılacaktır” deniyor ama başarım ölçütleri, saydamlık sağlama mekanizması ve siyasal müdahalelere karşı koruma gibi unsurlar açık değildir.

“Mor, Yeşil, Sayısal” Dönüşümler: Kavramsal Olarak Yeni, İçerik Olarak Eksik

Program metninin güçlü yanlarından biri üçlü dönüşüm kurgusudur: Mor (eşitlikçi/kapsayıcı), yeşil ve sayısal. Ancak eleştirilecek sorunsallar vardır.

Mor Dönüşüm (Kadın vurgusu): Programda toplumsal cinsiyet eşitliği, bölgesel eşitsizlikler ve sınıfsal boyutlar var ama nasıl ölçüleceği net değildir. Örneğin, kadın istihdam oranı, bakım ekonomisi ve ücret eşitsizliği gibi göstergeler metinde yer almamaktadır.

Yeşil Dönüşüm (Çevre v e iklim değişikliği vurgusu): Programda iklim krizi ve çevre vurgusu yapılmıştır. Ancak çevre yönetiminin ekonomik ve finansal araçlarından söz edilmemektedir. Karbon vergisi, yeşil teşvikler ve fosil yakıtlardan çıkış takvimi gibi başlıklarda somut bir yol haritası yoktur.

Sayısal Dönüşüm (Bilgisayarlaşma ve Yapay Zeka (YZ) Vurgusu): Sayısal dönüşüm bir “temenni” olarak geçmektedir. Veri ekonomisi, YZ kapasitesi, siber güvenlik, sayısal sanayi altyapısı gibi konular yüzeysel olarak ele alınmış durumdadır.

Siyasal Dil ve İdeolojik Çerçeve Üzerine Bir Eleştiri: Metin, yer yer “sosyal demokrasi”, “Kemalizm”, “kalkınmacı devlet geleneği” arasında gidip gelen hibrit bir dil kurmaktadır. Bu dil kuramsal olarak zengin, ancak siyasal olarak seçmene ve bürokrasiye verdiği mesajlar muğlaktır. Özellikle “halkçı, devletçi, milliyetçi, devrimci ekonomi siyasası” ifadesi çağdaş sosyal demokrasi ile klasik Kemalist devletçilik arasında net bir köprü kuramamaktadır.

Genel Değerlendirme

Güçlü Yönler

Eşitlik ve sosyal adalet vurgusu net. Kalkınmayı salt büyüme olarak görmemesi olumlu. Katılımcılık ve planlama fikrine dönüş iyi. Stratejik sektör ve dönüşüm bakış açısı var.

Zayıf Yönler

Uygulamaya ilişkin ayrıntılar eksik. Fazla soyut ve normatif dil. Uygulama araçlar belirsiz. Kurumsal tasarım zayıflığı. Önceliklendirme yokluğu.

 

Hizmet Sektörü Siyasaları

Hizmetler sektörü, ekonomide öngörülen dört büyük yapısal dönüşümün gerçekleştirilmesi için gerekli kapasite ve altyapının oluşturulmasında stratejik bir işleve sahiptir. Bu sektör, yalnızca kendi iç dönüşümünü gerçekleştirmekle kalmayacak, aynı zamanda sanayi, tarım ve teknoloji temelli dönüşümlerin de altyapısını sağlayarak bütüncül bir kalkınma bakış açısının yaşama geçirilmesinde kritik rol oynayacaktır.

Ulaştırma, Lojistik ve İletişim Altyapısı

Ulaştırma, haberleşme ve iletişim alanlarındaki altyapı ve hizmet siyasalarının temel amacı, yurttaşların güvenli, erişilebilir, ekonomik ve nitelikli ulaşım ve iletişim hizmetlerine eşit biçimde erişim hakkını güvence altına almak ve bu altyapıyı ekonomik dönüşümü destekleyen, verimlilik artıran, bölgesel eşitsizlikleri azaltan ve afetlere karşı dirençli bir yapıya kavuşturmaktır.

Bu çerçevede ulaştırma ve iletişim sektörlerinde yatırım öncelikleri ve siyasa hedefleri yeniden tanımlanacak ve kamu kaynaklarının etkili ve akılcı kullanımına dayalı olarak altyapı yatırımları artırılacaktır. Rant odaklı, bütçe disiplinini bozan ve kuşaklar arası adaleti zedeleyen uygulamalara son verilecek, kamu-özel iş birliği (KÖİ) projeleri dahil tüm kamu yükümlülükleri saydamlık ve hesap verebilirlik ilkeleri çerçevesinde denetime açılacaktır. Otoyol ve köprü projelerinde Hazine garantisi uygulamalarına son verilerek serbest rekabet koşulları altında saydam ihale süreçleri kurulacaktır.

Kamu yararı üretmeyen büyük ölçekli projeler, özellikle İstanbul’un ekolojik dengesi açısından yüksek risk taşıyan Kanal İstanbul Projesi iptal edilecek ve proje kapsamındaki mevcut uygulamalar hukuksal, ekonomik, ekolojik ve teknik boyutlarıyla bütüncül bir denetime tabi tutulacaktır.

Altyapı Siyasaları

Karayolu, demiryolu, denizyolu, havayolu ve sayısal altyapı yatırımları bütüncül bir planlama anlayışıyla ele alınacak ve her bir ulaşım türü kendi karşılaştırmalı üstünlükleri doğrultusunda geliştirilerek dengeli bir ulaşım sistemi oluşturulacaktır. Erişilebilirlik, bölgesel bütünleşme ve ticaretin desteklenmesi temel hedefler arasında yer alacaktır.

Demiryollarının yük taşımacılığındaki payının artırılması amacıyla stratejik öncelik haline getirilecek, mevcut altyapının elektrifikasyon ve sinyalizasyonu tamamlanacak, güvenlik ölçünleri yükseltilecektir. TCDD ve TCDD Taşımacılık A.Ş., liyakat esaslı kadrolarla yeniden yapılandırılacak ve kurumsal kapasiteleri güçlendirilecektir. Demiryolu araç üretimi ve teknolojik kapasitenin artırılması amacıyla Anadolu’da yeni üretim tesisleri kurulması desteklenecektir.

Denizyolu taşımacılığı, uluslararası rekabet gücünü artıracak biçimde teknoloji temelli, sürdürülebilir ve bütüncül bir yapıya kavuşturulacaktır. Sayısal liman yönetim sistemleri yaygınlaştırılacak, mavi ekonomi kapsamında YZ ve büyük veri uygulamalarıyla deniz kaynaklarının verimli ve sürdürülebilir kullanımı sağlanacaktır.

Sivil havacılık sektörü, bilişim ve otomasyon teknolojileriyle bütünleşmiş bir yaklaşımla yeniden yapılandırılacak ve sektörü düzenleyici ve denetleyici bağımsız bir üst kurul oluşturulacaktır. Türkiye’nin bölgesel bir hava kargo ve bakım-onarım merkezi durumuna gelmesi hedeflenecektir.

Ulaşım altyapısında yenilenebilir enerji kullanımı yaygınlaştırılacak ve karbon emisyonlarının azaltılması öncelikli hedef olarak benimsenerek yeşil ulaşım siyasaları geliştirilecektir. Elektrikli ulaşım sistemleri, sürdürülebilir denizcilik uygulamaları ve çevre dostu altyapılar desteklenecektir.

Haberleşme ve Sayısal Altyapı

Haberleşme ve bilişim altyapısı çağdaş ölçünlere uygun biçimde güçlendirilecek, kır-kent arasındaki sayısal uçurum azaltılacaktır. İnternete erişim anayasal bir hak olarak tanımlanacak ve erişim maliyetleri düşürülerek yaygınlaştırma sağlanacaktır. Kriz ve afet dönemlerinde kesintisiz iletişimi sağlamak amacıyla sayısal altyapının dayanıklılığı artırılacaktır. Bilgi güvenliği, gizlilik, bütünlük ve erişilebilirlik ilkeleri temelinde siber güvenlik siyasaları geliştirilecek; BTK siyasal etkilerden arındırılarak saydam ve hesap verebilir bir yapıya kavuşturulacaktır.

Finansal Hizmetler

Finans sektörü, üretim, istihdam ve bölgesel kalkınmayı destekleyen bir araç olarak yeniden yapılandırılacaktır. Kredi özgüleme süreçlerinde toplumsal yararı esas alan, üretim odaklı ve bölgesel eşitliği gözeten bir yaklaşım benimsenerek finansal kapsayıcılık artırılacaktır.

Kamu bankaları stratejik sektörlerin finansmanında etkili rol oynayacak ve TBMM’ye hesap verebilirlikleri güçlendirilecektir. KOBİ’lerin finansmana erişimi kolaylaştırılacak, kalkınma bankacılığı uzun vadeli altyapı yatırımları ve toplumsal projeleri destekleyecek şekilde yapılandırılacaktır.

Sermaye piyasalarında küçük yatırımcıyı koruyucu mekanizmalar güçlendirilecek ve spekülatif ve manipülatif işlemlere karşı yaptırımlar artırılacaktır. Yeşil finansman ve toplumsal etki yatırımları özendirilecektir. Finansal teknolojilere ve sayısal varlıklara yönelik hukuksal çerçeve güncellenecektir.

Turizm Siyasaları

Turizm, yalnızca döviz kazandıran bir alan olarak değil, aynı zamanda toplumsal bütünleşme, kültürel mirasın korunması ve bölgesel kalkınmanın desteklenmesi açısından stratejik bir sektör olarak ele alınacaktır. Deneyim temelli, sürdürülebilir, kapsayıcı ve sayısal teknolojilerle uyumlu bir turizm modeli geliştirilecektir.

Turizmin 12 aya ve ülke geneline yayılması hedeflenecek ve doğa, kültür, sağlık, gastronomi ve inanç turizmi gibi alanlarda çeşitlenmeye gidilecektir. Turizm çalışanlarının güvenceli istihdamı ve sendikal hakları güvence altına alınacaktır.

Turizm, kamusal bir hizmet anlayışı çerçevesinde yeniden konumlandırılacak, tatil hakkı toplumsal bir hak olarak tanımlanacak ve dar gelirli kesimlere yönelik toplumsal turizm fonları oluşturulacaktır. Ekoturizm ve karbon-nötr destinasyonlar desteklenecek ve çevreyle uyumlu bir turizm altyapısı geliştirilecektir.

Hizmet Sektörüne İlişkin Genel Değerlendirme

Yayımlanan metinde hizmet sektörü, ağırlıklı olarak istihdam yaratma, sayısallaşma ve küresel rekabet gücünün artırılması çerçevesinde ele alınmaktadır. Ancak bu yaklaşım, Türkiye’de hizmet sektörünün son yıllarda geçirdiği yapısal dönüşüm ve emek rejimi krizi göz önünde bulundurulduğunda sorunu anlama, çözümleme ve sosyo-ekonomik açıdan değerlendirme açılarından sınırlı kalmaktadır.

Öncelikle, Türkiye’de hizmet sektörü son on yılda nicel olarak büyümüş, ancak bu büyüme büyük ölçüde düşük verimlilik, düşük ücret, yüksek güvencesizlik ve kayıt dışılık temelinde gerçekleşmiştir. Metin ise hizmet sektörünü büyük ölçüde “fırsat alanı” olarak sunmakta, bu büyümenin sınıfsal, bölgesel ve emek piyasasına ilişkin maliyetlerini yeterince sorunsallaştıramamaktadır. Özellikle perakende, turizm, lojistik, çağrı merkezleri ve platform ekonomisi gibi alanlarda yaygınlaşan güvencesizleşme olgusu metinde çerçevesiz bırakılmıştır.

İkinci olarak, hizmet sektörünün Türkiye ekonomisindeki rolü, metinde daha çok rekabetçilik ve verimlilik artışı bakış açısından ele alınırken, bu sektörün aynı zamanda bir toplumsal yeniden üretim alanı olduğu gerçeği ihmal edilmektedir. Eğitim, sağlık, bakım hizmetleri ve barınma gibi alanlar yalnızca ekonomik etkinlikler değil, toplumsal eşitliğin ve sosyal devletin asli unsurlarıdır. Bu boyut yeterince görünür kılınmadığı sürece hizmet sektörünün metindeki sunumu neoliberal bir verimlilik söylemine yakınlaşmaktadır.

Üçüncü olarak, metin sayısal hizmetler, finansal teknoloji, turizm ve lojistik gibi alanları öne çıkarmakla birlikte, Türkiye’de hizmet sektörünün en büyük bölümünü oluşturan mikro ve küçük ölçekli işletmelerin kırılganlığı ile yüzleşmemektedir. Özellikle yüksek enflasyon, krediye erişim sorunu ve döviz baskısı altında ezilen küçük hizmet işletmeleri için sunulan öneriler soyut ve genel nitelikte kalmaktadır. Bu durum, önerilerin alandaki ve uygulamadaki karşılığını zayıflatmaktadır.

Dördüncü olarak, hizmet sektöründe çalışan emeğin sosyolojik dönüşümü, genç işsizliği, kadın emeğinin güvencesizleşmesi ve göçmen emeğinin yoğun kullanımı gibi olgular metinde açık ve bütünlüklü biçimde ele alınmamıştır. Oysa Türkiye’de hizmet sektörü, göç, cinsiyet ve sınıf eksenlerinde derin eşitsizliklerin en görünür olduğu alanlardan biridir. Bu boyutun dışarıda bırakılması metnin sosyolojik zeminini zayıflatmaktadır.

Sonuç olarak, metinde hizmet sektörü dinamik bir büyüme alanı olarak sunulmakta, ancak bu büyümenin emek, eşitsizlik ve toplumsal maliyet boyutları arka plana itilmektedir. Bu nedenle hizmet sektörüne ilişkin bölüm, Türkiye’nin güncel gerçekliği karşısında yapısal eleştiri ve sınıfsal çözümleme ve değerlendirmeden yoksun ve daha çok teknik ve iyimser bir kalkınma diliyle kurulmuştur. Bu görünümüyle program hizmet sektörünü dönüştürmeye değil, mevcut sorunlu yapısını daha verimli yönetmeye dönük bir bakış açısı sunmaktadır.

Kültür, Yaratıcı Endüstriler ve Spor Siyasaları

Hizmet Sektörü Bağlamında Akademik Değerlendirme

İlgili bölüm, kültür, sanat, yaratıcı endüstriler ve spor alanlarını yalnızca toplumsal siyasa başlıkları olarak değil, aynı zamanda hizmet sektörünün dönüşümünde stratejik role sahip alanlar olarak konumlandırmaktadır. Bu yönüyle metin, güncel kültür siyasaları yazınıyla ve yaratıcı ekonomi yaklaşımıyla kavramsal düzeyde uyumlu bir çerçeve sunmaktadır. Bununla birlikte, Türkiye’nin mevcut siyasal, kurumsal ve ekonomik yapısı dikkate alındığında, bölümün uygulama kapasitesi, kurumsal gerçekçilik ve siyasa araçları bakımından önemli sınırlılıklar taşıdığı görülmektedir.

Öncelikle, metinde kültür ve sanat alanlarına ilişkin kullanılan retorik büyük ölçüde “kültürel demokrasi”, “çoğulculuk” ve “kamusal erişim” gibi normatif idealler etrafında oluşturulmuştur. Bu yönelim, kuramsal olarak güçlü olmakla birlikte, Türkiye’de kültürel alanın son yıllarda geçirdiği yoğun siyasal müdahale, kurumsal kadrolaşma ve kaynak dağılımındaki asimetri dikkate alındığında çözümleme ve değerlendirme düzeyinde yetersiz kalmaktadır. Özellikle kültürel hegemonya üreten kurumların dönüştürülmesine ilişkin somut araçların ve geçiş dönemi mekanizmalarının tartışılmaması, metni normatif düzeyde tutarlı ancak uygulama düzleminde eksik bir duruma yerleştirmektedir.

Yaratıcı endüstriler başlığı altında sunulan siyasa önerileri içerik olarak çağdaş tartışmalarla örtüşmektedir. Kamu desteklerinin yaygınlaştırılması, bağımsız üreticilerin desteklenmesi ve sayısal sanat alanlarının geliştirilmesi gibi olumlu hedefler içermektedir. Bununla birlikte, Türkiye’de yaratıcı endüstrilerin mevcut yapısal sorunları, örneğin telif haklarının etkin korunamaması, sanatçıların platform ekonomisi karşısında artan güvencesizliği, kültürel üretimin büyük ölçüde holding yapılarının denetiminde gerçekleşmesi ve sayısal içerik piyasalarında algoritmik bağımlılık gibi olgular metinde yalnızca yüzeysel biçimde ele alınmaktadır. Bu durum, önerilen siyasaların yerel bağlamla yeterince ilişkilendirilmediğini ve daha çok evrensel siyasa söylemlerinin yinelenmesi ve transferi niteliği taşıdığını düşündürmektedir.

Metinde sıkça vurgulanan “özgür yaratım ortamı” ve “siyasal müdahaleden arınmış kültürel alan” hedefi normatif açıdan oldukça yerindedir. Ancak Türkiye’de kültürel ifade üzerindeki hukuksal ve yönetsel baskı mekanizmaları, özellikle Terörle Savaşım Kanunu’nun muğlak maddeleri, yönetsel yasaklamalar ve dolaylı sansür uygulamaları gibi olgular dikkate alındığında, bu hedeflerin mevcut hukuksal yapı dönüştürülmeden yaşama geçirilmesi son derece güç görünmektedir. Bu bağlamda, metnin kültürel özgürlük hedefi ile Türkiye’nin normatif-hukuksal gerçekliği arasında belirgin bir uyumsuzluk bulunmaktadır.

Spor siyasalarına ilişkin bölüm ise, sporu bir başarı vitrini olmaktan çok toplumsal kapsayıcılık, halk sağlığı ve toplumsal haklar çerçevesinde ele alması bakımından olumlu bir yaklaşım sergilemektedir. Bununla birlikte, Türkiye’de spor yönetişiminin kronik sorunları, örneğin federasyonların siyasal bağımlılığı, saydamlık eksikliği, bütçe denetim mekanizmalarının zayıflığı ve liyakat ilkesinin sistemli olarak aşındırılması gibi olgular metinde yeterince sorunsallaştırılmamıştır. Spor federasyonlarının özerkliğinin yeniden tanımlanmasına yönelik genel ifadeler bulunmakla birlikte, bu özerkliğin hesap verebilirlik ile nasıl dengeleneceğine ilişkin kurumsal bir model önerilmemektedir.

Sonuç olarak, ilgili bölüm, hizmet sektörünün kültürel ve yaratıcı bileşenlerini stratejik öncelik alanları olarak tanımlaması açısından önemli bir çerçeve sunmakta, ancak bu çerçeve, Türkiye’nin güncel siyasal ve ekonomik koşullarıyla karşılaştırıldığında yüksek düzeyde normatif, düşük düzeyde yapısal ve kurumsal çözümleme ve değerlendirme içermektedir. Bu durum, metnin vizyoner niteliğini güçlendirmekle birlikte, uygulanabilirlik ve siyasa geliştirme ve tasarlama açısından kırılgan bir zemin üretmektedir.

Enerji ve Madencilik Siyasaları

Enerji ve madencilik siyasalarına ilişkin bölüm, kamucu kalkınma anlayışı ile yeşil dönüşüm söylemini birleştirme çabası açısından tutarlı ve ideolojik olarak net bir bakış açısı sunmaktadır. Metin, enerjiyi yalnızca ekonomik bir girdi değil, aynı zamanda ulusal güvenlik, bağımsızlık ve toplumsal refahın stratejik bileşeni olarak konumlandırmakta ve bu yönüyle kalkınmacı devlet geleneğiyle örtüşen bir çerçeve önermektedir. Ancak bu ideolojik ve normatif tutarlılığa karşın metnin güncel Türkiye koşulları ve küresel enerji rejimiyle ilişkisi bağlamında bazı önemli çözümleme yetersizlikleri ve yapısal eksiklikler barındırdığı görülmektedir.

Enerji Siyasalarında Normatif Tutarlılık ve Stratejik Belirsizlik

Metin, enerji siyasalarının temel hedeflerini arz güvenliği, yerli ve yenilenebilir kaynaklara yönelim, dışa bağımlılığın azaltılması ve kamu yararının gözetilmesi şeklinde tanımlamaktadır. Bu hedefler, enerji siyasaları yazınında yaygın kabul gören temel ilkelerle uyumludur.

Bununla birlikte, bu hedeflerin hangi araçlarla ve hangi zaman ufkunda gerçekleştirileceği büyük ölçüde belirsiz bırakılmıştır. Özellikle, “kamu payının artırılması” ve özelleştirmelerin durdurulması hedefleri dile getirilmekte, ancak mevcut özelleştirilmiş varlıkların hukuksal ve mali akıbetine ilişkin hiçbir değerlendirme yapılmamaktadır.

Enerji piyasasında devletin artan rolü savunulurken, bu durumun rekabet, fiyat oluşumu ve piyasa kararlılığı üzerindeki olası etkilerine ilişkin çözümleyici bir tartışma bulunmamaktadır. “Eşit, saydam ve öngörülebilir piyasa yapısı” hedeflenirken, son yirmi yılda enerji piyasasında oluşan oligopolistik yapı ve büyük sermaye gruplarının konumu eleştirel bir çerçeveyle irdelenmemiştir. Bu yönüyle metin, kamucu müdahaleyi normatif olarak savunmakta, fakat bunun siyasal ve ekonomi sonuçlarını tartışmaktan kaçınmaktadır.

Yeşil Dönüşüm Söylemi: Doğru Yönde, Ama Operasyonel Olarak Zayıf

Yenilenebilir enerjiye geçiş, fosil yakıtlardan kademeli çıkış ve yeşil dönüşüm vurgusu metnin en güçlü yönlerinden biridir. Özellikle “adil geçiş” ilkesinin dile getirilmesi, toplumsal boyutun dikkate alındığını göstermektedir. Ancak bu alanda da önemli boşluklar bulunmaktadır. Fosil yakıtlı tesislerin dönüşümüyle ilgili olarak, hangi sektörlerin, hangi sırayla ve hangi finansman modeliyle dönüşeceğine ilişkin bir çerçeve sunulmamaktadır. Türkiye’nin yüksek dış enerji bağımlılığı göz önünde bulundurulduğunda, dönüşüm sürecinde yaşanabilecek enerji arz şokları ve fiyat artışlarına karşı nasıl bir ekonomik ve toplumsal tampon mekanizması kurulacağı tartışılmamıştır.

Yenilenebilir enerji yatırımlarında kooperatiflere verilen önem olumlu olmakla birlikte, Türkiye’de kooperatifçilik kültürünün zayıflığı ve kırsal alanlardaki örgütlenme sorunları dikkate alındığında bu yaklaşımın uygulanabilirliği sorgulanabilir bir özellik kazanmaktadır. Dolayısıyla metin, yeşil dönüşümü normatif düzeyde benimsemekte, ancak bu dönüşümün sistemsel maliyeti, finansmanı ve toplumsal bedeli konusunda açıklayıcı bir tartışma sunmamaktadır.

Enerji Jeopolitiği: “Merkez Ülke” Söyleminin Kuramsal Zayıflığı

Metinde Türkiye’nin “enerji koridoru değil, enerji merkezi” olması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu söylem Türkiye siyasal söyleminde uzun süredir yinelenen bir hedeftir. Ancak bu sav, enerji jeopolitiği açısından çözümleme düzeyinde oldukça sorunludur. Enerji merkezi olabilmek, yalnızca coğrafi konumla değil finansal derinlik, fiyat belirleme kapasitesi, hukuksal güvenilirlik ve bölgesel kararlılık gibi etmenlerle ilişkilidir. Türkiye’nin mevcut siyasal risk primi, hukuksal öngörülemezliği ve bölgesel dış siyasa açmazları dikkate alındığında bu hedefin nasıl gerçekçi kılınacağı tartışılmamıştır. Bu nedenle “merkez ülke” iddiası, güçlü bir siyasal slogan olmakla birlikte, metin içinde yeterince sorunsallaştırılamamıştır.

Madencilik Siyasalarında Kamuculuk ve Ekolojik Sınırlar Arasındaki Gerilim

Madencilik bölümünde kamu ağırlıklı, planlı ve ekolojik duyarlılığı esas alan bir yaklaşım benimsenmiştir. Bu, neoliberal madencilik modeline yönelik önemli bir normatif eleştiri barındırmaktadır. Ancak burada ortaya çıkan temel sorun şudur: Metin hem yoğun doğal kaynak kullanımı hem de ekolojik sürdürülebilirliği aynı anda hedeflemektedir, fakat bu iki hedef arasındaki yapısal gerilim yeterince tartışılmamaktadır. Özellikle “sınırsız büyüme modelinin terk edilmesi” vurgusu yapılırken, sanayinin ve savunma sektörünün artan hammadde gereksinimiyle bu nasıl uyumlandırılacaktır? Nadir toprak elementlerinin stratejik önemi doğru biçimde vurgulanmakta ancak bu madenlerin çıkarılmasının yüksek çevresel ve toksik maliyetleri göz ardı edilmektedir. Bu da metni, güçlü bir çevreci dil kullanmasına karşın, ekolojik siyasal ekonomi açısından eksik bir çözümleme noktasında bırakmaktadır.

Nükleer Enerji Konusundaki Tavır: İlkesel Netlik, Stratejik Tartışma Eksikliği

Nükleer santrallere karşı alınan açık tavır programın net ideolojik duruşunu göstermektedir. Ancak, Türkiye’nin mevcut enerji açığı, karbon nötr hedefleri ve yenilenebilir enerji depolama kapasitesinin sınırlılığı göz önüne alındığında nükleer enerjinin stratejik kısa ve orta vadeli rolü hakkında eleştirel bir tartışma yapılmaması önemli bir eksikliktir. Bu tavır, normatif açıdan anlaşılır olmakla birlikte enerji karmasına ilişkin daha karmaşık bir çözümlemenin yapılmaması nedeniyle irdeleme açısından zayıf kalmaktadır.

Enerjiyle ilgili olarak buraya kadar yapılan değerlendirmeler dikkate alınacak olursa, enerji ve madencilik siyasaları bölümü, kamucu, planlamacı ve çevresel duyarlılık taşıyan bir kalkınma bakış açısı ortaya koymakta ve bu yönüyle Türkiye’de uzun süredir egemen olan piyasa merkezli enerji anlayışına bilinçli bir itiraz geliştirmektedir. Ancak metin fazla normatif, görece düşük düzeyde siyasal ekonomik çözümleme içeren, uygulama araçlarını çoğu noktada muğlak bırakan ve jeopolitik ve finansal boyutları sınırlı ölçüde ele alan bir karakter sergilemektedir.

Bu nedenle metin, ideolojik ve retorik düzeyde güçlü olmakla birlikte, Türkiye’nin güncel enerji bağımlılığı, yatırım gereksinmeleri ve jeopolitik konumu karşısında uygulanabilirlik düzeyi tartışmalı bir siyasa çerçevesi sunmaktadır.

Maliye Siyasalarının Hizmet Sektörü Açısından Değerlendirmesi

CHP’nin maliye siyasalarına ilişkin sunduğu bu çerçeve, kalkınmacı devlet yaklaşımı doğrultusunda kamu yararı, planlılık ve sosyal adalet ilkelerini merkeze alan normatif bir bütünlük göstermektedir. Ancak metnin, Türkiye ekonomisinde istihdamın ve katma değerin büyük bölümünü oluşturan hizmet sektörü açısından yeterince ayrıştırılmış ve sektörel özgüllük içeren bir bakış açısı geliştirememiş olması dikkat çekmektedir.

Metinde maliye siyasalarının üretim kapasitesini artırma, istihdamı genişletme ve rekabet gücünü yükseltme hedefleri vurgulanırken, bu hedeflerin hizmet sektörüne özgü dinamikleri (düşük verimlilik tuzakları, kayıt dışılık, esnek ve güvencesiz emek yapısı, sayısallaşma asimetrileri, platform ekonomisi vb.) nasıl dönüştüreceğine ilişkin çözümleyici bir çerçeve sunulmamaktadır. Halbuki Türkiye’de istihdamın yaklaşık üçte ikisi hizmet sektöründe yoğunlaşmış olup, maliye siyasalarının etkisi bu alanda doğrudan sosyal yapıyı şekillendirmektedir.

Vergi reformuna ilişkin öneriler, özellikle dolaylı vergilerin azaltılması ve emek üzerindeki vergi yükünün hafifletilmesi açısından hizmet sektörü çalışanları için olasılık olarak olumlu sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. Bununla birlikte, hizmet sektöründe yaygın olan küçük ölçekli işletmeler, serbest çalışanlar ve kayıt dışı emek açısından bu önlemlerin nasıl farklılaştırılacağı netleştirilmemiştir. Örneğin, vergi denetimlerinin “tehdit ve baskı aracı olmaktan çıkarılması” vurgusu önemli olmakla birlikte, hizmet sektöründe sıklıkla yaşanan kişiler arası ilişkiler sorununa karşı özendirme temelli ve sektöre özgü geçiş mekanizmaları sunulmamaktadır.

Harcama siyasaları kapsamında eğitim, sağlık, barınma ve toplumsal koruma harcamalarının artırılacağı belirtilmekte, bu harcamalar toplumsal yatırım olarak konumlandırılmaktadır. Ancak hizmet sektörünün insan sermayesine dayalı yapısı dikkate alındığında, özellikle eğitim, bakım ekonomisi, toplumsal hizmetler, kültür ve yaratıcı endüstriler gibi alanların kalkınmacı devlet bakışı çerçevesinde nasıl stratejik sektörler olarak ele alınacağı net değildir. Bu durum, hizmet sektörünün yalnızca istihdam yaratan bir alan değil, aynı zamanda toplumsal refahın üretildiği temel bir alan olduğu gerçeğinin metinde yeterince içselleştirilmediğini göstermektedir.

Diğer yandan, KÖİ projelerine yönelik eleştirel yaklaşım, sağlık, ulaştırma ve şehir hastaneleri gibi hizmet sektörüyle doğrudan ilişkili alanlar açısından önemli bir açılımdır. Ancak burada da mevcut sözleşmelerin hizmet kalitesi, erişim eşitsizlikleri ve mali sürdürülebilirlik üzerindeki etkileri çözümlenmeden sunulan normatif bir karşı çıkış söz konusudur. Oysa hizmet sektöründe KÖİ uygulamalarının sadece mali değil, aynı zamanda toplumsal sonuçları da kapsamlı bir şekilde değerlendirilmek gerekir.

Son olarak, bütçe hakkı, saydamlık ve Sayıştay denetimine yapılan vurgu olumlu olmakla birlikte, hizmet sektörüne ilişkin kamu harcamalarının etkililiğini ölçmeye yönelik sektör bazlı performans ve etki değerlendirme araçlarına metinde yer verilmemesi önemli bir eksikliktir. Özellikle eğitim, sağlık ve toplumsal hizmetler gibi alanlarda maliye siyasalarının çıktı ve sonuç temelli izlenmesi bu uygulanabilirliği açısından kritik önemdedir.

Bu çerçevede, söz konusu maliye siyasası bölümünün, hizmet sektörünü Türkiye’nin toplumsal yeniden üretim süreçlerindeki merkezi konumuyla ele alan daha çözümleyici, deneysel ve sektörel derinliği olan bir bakış açısıyla güçlendirilmesi gerekmektedir.

Para ve Finansal Kararlılık Siyasalarının Hizmet Sektörü Açısından Değerlendirmesi

CHP’nin para ve finansal kararlılık siyasalarına ilişkin bu bölümü, normatif olarak güçlü bir kurumsal yeniden oluşturma söylemi sunmakta ve özellikle Türkiye’de son yıllarda yıpranan para siyasası araç bağımsızlığına yönelik açık bir restorasyon savı taşımaktadır. Ancak metnin, para ve finansal kararlılık siyasalarının hizmet sektörü üzerindeki özgül etkilerini ayrıştırmaktan uzak olduğu görülmektedir.

Öncelikle enflasyonla savaşım hedefi, “yaşam pahalılığını ortadan kaldırma” ve “enflasyon yoluyla servet transferine izin vermeme” gibi sosyal boyutlarla ilişkilendirilmiştir. Bu yaklaşım normatif olarak yerinde olmakla birlikte, enflasyonun hizmet sektörü üzerindeki asimetrik etkileri (özellikle düşük gelirli hizmet çalışanları, küçük ölçekli işletmeler ve sabit gelirli kesimler açısından) metinde somutlaştırılmamaktadır. Hizmet sektöründe ücret-esneklik ilişkisi, maliyet baskıları ve fiyatlama davranışları, enflasyonla savaşım siyasalarının toplumsal sonuçları açısından kritik olmasına karşın bu boyutlar yeteri kadar çözümlenmemiştir.

Merkez Bankası’nın araç bağımsızlığına yapılan güçlü vurgu, Türkiye’de para siyasasının siyasal müdahalelerle aşındığı düşünüldüğünde önemli bir kurumsal yeniden yapılanma önerisi sunmaktadır. Ancak bu reform bakış açısının hizmet sektörü başta olmak üzere reel ekonomi aktörlerinin krediye erişimi ve finansman maliyetleri üzerindeki olası etkileri tartışılmamaktadır. Özellikle hizmet sektöründe yoğun olan KOBİ’ler açısından sıkı para siyasası dönemlerinin yaratacağı finansman daralmasının nasıl dengeleneceği belirsiz bırakılmıştır.

Finansal kararlılığın makro çerçeveyle birlikte ele alınması önemli bir açılım olmakla birlikte, makro araçların hizmet sektörüne özgü risk yapıları (örneğin turizm, perakende, lojistik, sağlık ve eğitim gibi sektörlerde döngüsellik ve kırılganlıklar) temelinde nasıl farklılaştırılacağı belirtilmemiştir. Oysa hizmet sektörü, sanayi sektörüne kıyasla daha düşük sermaye yoğunluğu ancak daha yüksek belirsizlik içeren gelir yapısıyla finansal dalgalanmalara karşı daha kırılgan bir yapı sergileyebilmektedir.

Bankacılık sektörüne ve kredi mekanizmasına ilişkin olarak “kalkınma ilkeleriyle uyumlu düzenleme” vurgusu yapılmakta, ancak bu düzenlemelerin hizmet sektörünün yapısal sorunları (düşük verimlilik, kayıt dışı istihdam, bölgesel eşitsizlikler, sayısallaşma dengesizlikleri vb.) karşısında nasıl işlev göreceği netleştirilmemektedir. Bu durum, finansal kararlılık söyleminin makro düzeyde kaldığını, sektörel çözümleme derinliğinin ise sınırlı olduğunu göstermektedir.

Sermaye piyasalarının geliştirilmesine yönelik yaklaşım da uzun vadeli fonlama açısından önemli olmakla birlikte, bu araçların genellikle büyük ölçekli sanayi firmalarına erişilebilir olduğu düşünüldüğünde, hizmet sektörü aktörlerinin bu mekanizmalardan nasıl yararlanacağı sorusu açıkta kalmaktadır. Özellikle finansmana erişimde yapısal dezavantajlı konumda olan küçük hizmet işletmeleri açısından bu siyasa setinin kapsayıcılığı tartışmalıdır.

Son olarak, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve demokratik yönetime yapılan vurgu, finansal güven ortamı açısından kritik bir çerçeve sunmaktadır. Ancak bu vurgu, soyut düzeyde kalmakta ve hizmet sektörü bağlamında yatırım, girişimcilik ve istihdam yaratma süreçlerine nasıl somut olarak yansıyacağı açıklanmamaktadır.

Genel olarak değerlendirildiğinde, bu bölüm güçlü bir makroekonomik ve kurumsal restorasyon bakış açısı sunsa da para ve finansal kararlılık siyasalarının Türkiye ekonomisinin omurgasını oluşturan hizmet sektörü üzerindeki ayrıştırılmış, veri temelli ve sektörel farklılıkları dikkate alan etkilerini yeterince tartışmamaktadır. Bu yönüyle, metnin sektörel düzeyde çözümleyici derinlik açısından güçlendirilmesi gerekmektedir.

Ticaret ve Rekabet Siyasaları

Ticaret ve rekabet siyasalarıyla ilgili bölüm iç piyasanın girişimciliği ve dinamik bir ekonomik yapıyı özendirecek şekilde yeniden düzenlenmesini ve aynı zamanda kamu yararı ve sosyal adalet ilkelerinin gözetilmesini esas almaktadır. Piyasalarda aşırı yoğunlaşma ve tekelleşmenin önlenmesi, rekabetin olabilen en üst düzeyde sağlanması ve ekonomik gücün demokratikleşmesi temel siyasa hedefleri arasında yer almaktadır. Bu çerçevede emeğin, tüketicinin, küçük işletmelerin ve kırılgan toplumsal kesimlerin korunması yerel kalkınma hedefleriyle uyumlu bir piyasa yapısının oluşturulması amaçlanmaktadır.

Rekabetçilik düzeyinin, toplumsal refahın artırılması hedefi doğrultusunda sektör ve piyasa bazında farklılaştırılması öngörülmektedir. Rekabeti engelleyici, bozucu ve kısıtlayıcı etkinliklerle savaşım, ekonomik gücün kötüye kullanımının önlenmesi ve piyasa aksaklıklarının giderilmesi rekabet siyasasının temel unsurlarıdır. Bu bağlamda devletin rolü yalnızca denetleyici değil, aynı zamanda yönlendirici ve destekleyici niteliktedir. Özellikle doğal tekel niteliği taşıyan enerji ve iletişim sektörlerinde kamu yararını güvence altına alacak altyapı yatırımlarının kamusal sorumluluk kapsamında gerçekleştirilmesi öngörülmektedir.

Şirket birleşme ve devralmalarının yoğunlaşma riskleri açısından sıkı biçimde denetlenmesi, devlet denetimine geçen şirketlerin piyasa yapısını bozmayacak şekilde yönetilmesi, haksız rekabet uygulamalarının ve emeği güvence eksikliklerini artırıcı stratejilerin sınırlandırılması hedeflenmektedir. Böylece hem verimlilik artışı sağlanması hem de oluşan rantın yeniden dağıtıcı mekanizmalar yoluyla topluma geri kazandırılması amaçlanmaktadır.

Kamu ihale sisteminin saydamlık, hesap verebilirlik ve sayısallaşma ilkeleri çerçevesinde yeniden yapılandırılması, Avrupa Birliği ölçünlerine uyumlu, açık ve rekabetçi bir ihale düzeninin kurulması öngörülmektedir. Açık ihale dışındaki yöntemlerin istisnai niteliğinin korunması ve olağanüstü düzenlemelerin kötüye kullanımının engellenmesi temel ilkeler arasındadır. Kamu alımlarında yerli üretimin ve küçük ölçekli işletmelerin desteklenmesi, kadın ve genç girişimcilerin güçlendirilmesi sosyal adalet bakış açısıyla ilişkilendirilmektedir.

KOBİ’lerin ve esnafın rekabet gücünün artırılması amacıyla mali yüklerin hafifletilmesi, finansmana erişim olanaklarının geliştirilmesi, bürokratik süreçlerin sadeleştirilmesi ve ölçek ekonomilerinden yararlanabilecekleri iş birliği ve kümelenme modellerinin özendirilmesi öngörülmektedir. Kooperatifçilik siyasaları, özellikle kadın ve genç odaklı kooperatifler üzerinden, üretim sürecine kapsayıcı katılımın sağlanması ve yerel üretim kapasitesinin güçlendirilmesi amacıyla stratejik bir araç olarak değerlendirilmektedir.

Sayısal pazarlarda (e-ticaret, platform ekonomisi, sosyal medya, arama motorları vb.) artan tekelleşme eğilimlerine karşı rekabeti koruyucu düzenlemelerin geliştirilmesi, algoritmik adaletsizlik, veri güvenliği riskleri, yanıltıcı reklamlar ve sayısal dolandırıcılık gibi yeni nesil piyasa sorunlarıyla savaşılması tüketici siyasalarının temelini oluşturmaktadır. Tüketicinin bilgi alma hakkı, saydamlık ve etkili denetim mekanizmaları ile güçlendirilmiş bir kurumsal yapı hedeflenmektedir.

Dış ticaret siyasası ise ekonomik egemenlik, üretim kapasitesi ve ulusal çıkarlar çerçevesinde stratejik bir alan olarak ele alınmaktadır. “Stratejik özerklik (otonomi)” ilkesi doğrultusunda, Türkiye’nin dış ticaret yapısının dış şoklara karşı dirençli ve ulusal kalkınma önceliklerine duyarlı duruma getirilmesi hedeflenmektedir. Bu kapsamda teşvik siyasalarının etki çözümlemeleriyle sürekli değerlendirilmesi, yerli üretimi güçlendiren uygulamaların desteklenmesi ve ülke içinde işleme rejiminin yerli katkıyı artıracak biçimde yeniden düzenlenmesi öngörülmektedir.

AB’ye tam üyelik hedefi ve DTÖ kuralları temel referans noktaları olarak benimsenmekte ve Gümrük Birliği’nin güncellenmesi kalkınma hedefleriyle ilişkilendirilmektedir. Ayrıca Türkiye’nin jeopolitik konumunu avantaja dönüştürecek bölgesel lojistik merkezlerin kurulması ve ticari diplomasinin kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesi dış ticaret stratejisinin önemli unsurları arasında yer almaktadır.

Bölüm, CHP’nin ticaret ve rekabet siyasalarını, piyasa dinamiklerini güçlendirme, sosyal adalet ve kapsayıcılığı sağlama bakış açısıyla bütüncül bir biçimde sunmaktadır. Küçük ve orta ölçekli işletmeler (KOBİ), kooperatifler, kadın ve genç girişimciler ile kırılgan toplumsal gruplara yönelik özendirme ve destek mekanizmalarının öne çıkarılması, sosyal devlet anlayışının ekonomik kalkınma ile bütünleştirilmesine işaret etmektedir. Piyasalarda aşırı yoğunlaşmanın ve tekelleşmenin önlenmesine yönelik vurgular ile kamu ihale sisteminin saydam, denetlenebilir ve sayısallaştırılmış bir yapıya kavuşturulması hedefleri, ekonomik demokratikleşme ve piyasa verimliliği açısından olumlu bir çerçeve çizmektedir.

Ancak, siyasa metni bazı yönlerden uygulama kapasitesi ve mekanizmaları açısından belirsizlikler taşımaktadır. Örneğin, sayısal pazarlarda algoritmik adaletsizliklerin, sahte yorumların ve tekelleşmenin önlenmesine ilişkin düzenleyici çerçevenin somut araçları açık biçimde tanımlanmamıştır. Benzer biçimde, doğal tekellerin olduğu sektörlerde devletin yönlendirici ve destekleyici rolünün uzun vadeli maliyet ve verimlilik etkileri yeterince tartışılmamıştır.

Bölümün dış ticaret bakış açısı, stratejik otonomi ve ulusal çıkarlar odaklı yaklaşımı ile küresel bütünleşme hedefleri arasında çelişkiler barındırmaktadır. Özellikle ithalata dayalı üretim süreçlerinin sınırlandırılması, uluslararası rekabet gücünü olumsuz etkileyebilecek bir dengesizlik riski taşımaktadır.

Ayrıca, etkisi ve başarısı ölçülebilir siyasaların uygulanabilmesi için etki değerlendirmeleri ve veri odaklı özendirme mekanizmalarının izleme ve değerlendirme süreçleri açıkça tanımlanmamıştır. Bu durum, siyasa hedeflerinin başarısının ölçülmesini ve gerektiğinde siyasaların uyumlaştırılmasını sınırlayabilir.

Sonuç olarak, bölüm normatif açıdan güçlü ve kapsamlı bir vizyon sunmakla birlikte, uygulama mekanizmaları, ölçülebilirlik ve siyasaların etki değerlendirmeleri bağlamında eksiklikler içermektedir. Bu çerçevede, bölümün etkinliğinin artırılması için somut düzenleyici araçların, izleme-değerlendirme sistemlerinin ve uluslararası bütünleşmeyle ile stratejik özerklik dengesinin açık biçimde tanımlanması gerekmektedir.

Güvenceli ve İnsan Onuruna Yaraşır Emek Siyasaları

Bölüm, CHP’nin kalkınmacı devlet anlayışını, emeğin korunması ve güçlendirilmesi ekseninde kapsamlı bir biçimde ortaya koymaktadır. İnsan onuruna yaraşır, güvenceli ve nitelikli işlerin yaratılması ile emeğin ekonomik refahtan adil pay alması, bölgenin ve toplumun sürdürülebilir kalkınması için normatif olarak güçlü bir vizyon sunmaktadır. Kadın, genç ve engelli bireyler başta olmak üzere dezavantajlı grupların istihdama katılımını destekleyen siyasalar, kapsayıcı bir toplumsal siyasa yaklaşımını yansıtmaktadır. Sayısallaşma, yeşil ve mor dönüşüm bakış açılarıyla ile işgücünün geleceğe hazırlanması ve yeni iş modellerine uyumu hedeflenmiş olması, siyasaların çağın ekonomik ve teknolojik dinamikleriyle uyumlu olduğuna işaret etmektedir.

Bununla birlikte, bölüm uygulama ve ölçülebilirlik açısından bazı eksiklikler taşımaktadır. Örneğin, nitelikli işlerin yaratılması ve iş gücünün dönüşümüne yönelik somut mekanizmalar ile bu mekanizmaların izlenmesi ve değerlendirilmesine ilişkin ayrıntılar yeterince net değildir. Özellikle sayısal platform işçileri ve esnek çalışma biçimleri için önerilen düzenlemelerin kapsamı ve etkili denetim mekanizmaları ayrıntılandırılmamıştır. Ayrıca, iş gücü dönüşümü ve beceri geliştirme programlarının finansmanı ve sürdürülebilirliği ile ilgili somut stratejiler açık biçimde belirtilmemiştir.

Gelir adaleti ve sosyal güvenlik reformları bağlamında da hedefler oldukça iddialıdır. Ancak, bu hedeflerin uzun vadeli makroekonomik etkileri, bütçe yükü ve mali sürdürülebilirlik bakış açısı bölümde yeterince tartışılmamıştır. Sendikal katılım ve demokratik toplu pazarlık mekanizmalarının güçlendirilmesi hedefi, normatif açıdan güçlü bir yaklaşım sunmakla birlikte, mevcut işveren-işçi ilişkilerinin dönüşümü ve fiili uygulamadaki engellerin nasıl aşılacağına ilişkin somut stratejiler eksiktir.

Sonuç olarak, bölümde sunulan emek siyasaları vizyonu normatif olarak kapsamlı, sosyal adalet ve kalkınmacı devlet anlayışı ile uyumludur. Ancak uygulama, izleme-değerlendirme ve mali sürdürülebilirlik boyutları açık ve ölçülebilir biçimde tanımlanmadığı için siyasa etkililiği açısından belirsizlikler vardır. Bu bağlamda, önerilen hedeflerin başarısı için somut kurumsal yapılar, denetim mekanizmaları ve mali planlama çerçevelerinin açık biçimde geliştirilmesi gerekmektedir.

Bilim, Teknoloji, Yenilik: Sayısal Dönüşüm

Dünya, veri ve ileri teknolojilere dayalı yeni bir üretim devrimi sürecindedir. CHP, bu dönüşümü yakalayacak bütüncül bir “Bilim-Teknoloji-Yenilik” (BTY) siyasası çerçevesi ile Türkiye’nin üretim yapısını sayısal çağın öncüsü durumuna getirmeyi hedeflemektedir. CHP’nin vizyonuna göre bilimsel bilgi, teknolojiye ve yeniliklere dönüştürülerek toplumsal sorunlara çözüm üretmekte kullanılacak, ekonomik büyüme, toplumsal ilerleme ve demokratikleşme için stratejik bir güç oluşturacaktır.

Bilimsel Bilginin Üretimi ve AR-GE

Bilimsel üretimi destekleyecek güçlü, dinamik ve çeşitlendirilmiş bir araştırma sistemi kurulacaktır. Bu sistemde, üniversiteler ve araştırma kurumları siyasi baskılardan arındırılmış, özerk ve demokratik bir bilim ortamı sağlayacak şekilde yapılandırılacaktır.

Erken Yaşta STEM Eğitimi ve Bilimsel Düşünce Gelişimi

CHP’nin kalkınma vizyonunda, öğrencilerin çözümleyici ve eleştirel düşünme becerilerini erken yaşta geliştirmeleri temel bir hedeftir. Bu bağlamda, Fen, Teknoloji, Mühendislik ve Matematik (STEM) temelli eğitim programı uygulanacaktır. STEM eğitimi, öğrencilerin bilimsel yöntemler ve teknoloji odaklı sorun çözme becerilerini kazanmasını, disiplinler arası düşünme yeteneklerini güçlendirmesini ve geleceğin bilim insanı, mühendis ve yenilikçi liderlerine temel hazırlamasını sağlayacaktır.

Bu yaklaşım, yalnızca teknik bilgi kazandırmayı değil, aynı zamanda bilimsel düşünceyi toplumsal sorunlara çözüm üretecek şekilde uygulayabilme kapasitesini geliştirmeyi amaçlamaktadır. Erken yaşta kazandırılan STEM odaklı beceriler, Türkiye’nin bilim, teknoloji ve yenilik alanında ulusal ve uluslararası rekabet gücünü artıracak insan kaynağının yetiştirilmesine katkı sağlayacaktır.

Bilim insanlarının özlük hakları korunacak, araştırma süreçlerine zaman ayırmaları güvence altına alınacaktır. Disiplinler arası ve uluslararası bilimsel iş birlikleri ile tersine beyin göçünü özendirecek siyasalar uygulanacaktır. AR-GE çalışmaları, kısa vadeli ticari çıkarlar yerine kamu yararına odaklanacak şekilde desteklenecektir. TÜBİTAK ve stratejik alanlarda kamu AR-GE enstitüleri, sağlık, savunma, tarım, enerji, iklim değişikliği ve sayısal dönüşüm gibi öncelikli alanlarda güçlendirilecektir.

Teknolojiden Yeniliklere: İnovasyon ve Toplumsal Katılım

CHP, teknolojiyi toplumsal refahın anahtarı olarak görmektedir. AR-GE sonucu üretilen teknolojilerin ve yeniliklerin toplumla buluşması sayısal ve yeşil dönüşümün temelini oluşturacaktır. Üretim destekleri, vergi indirimleri, hibeler, krediler ve kamu ihaleleri ile sayısal dönüşüm özendirilecektir. Ayrıca girişim sermayesi ve yenilikçi finansman araçları çeşitlendirilerek KOBİ’lerin ve yeni girişimlerin teknolojiye erişimi kolaylaştırılacaktır.

Kamunun düzenleyici rolü güçlendirilerek etik, hak temelli ve saydam sayısal üretim süreçleri sağlanacak ve patent ve fikri mülkiyet hakları, tekelleşmeyi engelleyecek şekilde korunacaktır. Açık kaynak ve kamusal bilgi paylaşımı yaklaşımı ile kamu kaynaklı araştırmaların toplumsal yarara dönüşmesi güvence altına alınacaktır.

Teknolojinin Adil ve Eşitlikçi Kullanımı

CHP, sayısal dönüşümü eşitlikçi, güvenli ve demokratik bir şekilde yönetmeyi amaçlamaktadır. Teknolojinin toplumsallaşması, ekonomik refahın adil dağılımı ve siyasal sistemin demokratik işleyişi için kritik bir araçtır. Dezavantajlı grupların teknolojiye erişimi sağlanacak, sayısal altyapı ve okuryazarlık tüm bölgelerde güçlendirilecektir.

Çağın Gelişen Teknolojileri ve YZ

YZ, büyük veri, siber güvenlik, kuantum bilişim ve biyoteknoloji gibi öncü teknolojiler ekonomik, toplumsal ve siyasal yapıyı dönüştürmektedir. CHP, bu teknolojilerin ulusal egemenliği güçlendirecek şekilde geliştirilmesini hedeflemektedir. Yerli YZ altyapısı kurulacak, etik, saydam ve hesap verebilir algoritmalar geliştirilecektir.

YZ sağlık, eğitim, çevre ve adalet gibi alanlarda toplumsal sorunların çözümünde, nitelikli istihdamın artırılmasında ve ulusal rekabet gücünün yükseltilmesinde kullanılacaktır. Algoritmik önyargılar engellenecek, kadınlar, gençler, engelliler ve diğer dezavantajlı gruplar için fırsat eşitliği sağlanacaktır. Devlet projelerinde yerli çözümler teşvik edilecek, KOBİ’ler için YZ destekleri sağlanacaktır.

Kapsayıcılık ve Stratejik Vizyon

Bölüm, CHP’nin kalkınma anlayışını sayısal ve teknolojik dönüşüm üzerinden ele alması açısından kapsamlı bir vizyon sunmaktadır. Bilim-Teknoloji-Yenilik (BTY) siyasalarının ekonomik, toplumsal ve demokratik boyutlarıyla ele alınması stratejik bir bütünsellik ortaya koymaktadır. Özellikle AR-GE’ye dayalı üretim, sayısallaşma ve yeşil dönüşüm hedeflerinin toplumsal yarara ve istihdama bağlanması, kalkınma yaklaşımının sadece ekonomik büyüme odaklı olmadığını göstermektedir.

Bilimsel Özgürlük ve Kurumsal Güçlendirme

Bölüm, bilimsel üretimin ön koşulu olarak bilimsel özgürlük ve kurumsal özerkliği vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, akademik bağımsızlık, disiplinler arası araştırma ve uluslararası iş birliği bağlamında oldukça önemli bir siyasal çerçeve sunmaktadır. Bununla birlikte, uygulamada bu hedeflerin nasıl yaşama geçirileceğine ilişkin somut adımların daha ayrıntılı belirtilmesi, siyasanın etki düzeyini artırabilir. Örneğin, üniversite-sanayi iş birliği modelleri, fonlama mekanizmaları ve başarım göstergeleri daha net tanımlanabilir.

AR-GE ve Sonuç Odaklı Yaklaşım

Bölüm, AR-GE harcamalarının değil, sonuçlarının hedefleneceğini vurgulamakta ve bununla birlikte uzun vadeli kamu yararını ön plana çıkarmaktadır. Bu yaklaşım, kısa vadeli ticari çıkarların önceliklendirilmesini eleştirel olarak bertaraf etme amacı taşımaktadır. Ancak, AR-GE projelerinin ölçütleri ve sonuçların değerlendirilme mekanizmaları daha açık ve saydam şekilde tanımlanabilir.

Sayısal Dönüşüm ve Toplumsal Eşitlik

Sayısallaşmanın yalnızca teknolojik bir ilerleme değil, aynı zamanda toplumsal eşitliği ve demokratik katılımı güçlendirecek bir araç olarak ele alınması, bölümü diğer kalkınma programlarından ayıran önemli bir özelliktir. Özellikle sayısal uçurum, fırsat eşitsizliği ve dezavantajlı grupların teknolojiye erişimi konularına vurgu yapılması, toplumsal kapsayıcılığı öne çıkarmaktadır. Bununla birlikte, uygulamada bu hedeflerin izlenmesi ve ölçümü için somut göstergelerin belirtilmesi gereklidir.

YZ ve Etik Boyut

Bölümde YZ ve ileri teknolojilerin etik, saydam ve hesap verebilir şekilde yönetilmesine özel vurgu yapılmaktadır. “Kara kutu sistemlere geçit verilmeyecek” ifadesi, algoritmik saydamlık ve denetlenebilirlik açısından önemli bir yükümlenme sunmaktadır. Ancak bu hedeflerin mevzuat, düzenleyici kurumlar ve hukuksal mekanizmalar çerçevesinde nasıl uygulanacağı soyut kalmaktadır.

Uygulanabilirlik ve Siyasa Araçları

Bölüm genel olarak vizyon ve hedefleri güçlü biçimde ortaya koymakta, ancak uygulama araçları ve somut adımlar konusunda daha ayrıntılı plan sunması gerekebilir. Örneğin, kamu-üniversite-sanayi iş birliği, finansal destekler, süper bilgisayar altyapıları, platform ekonomisi çalışanlarına yönelik hukuksal çerçeve gibi uygulama mekanizmaları daha açık ve ölçülebilir olmalıdır. Platform ekonomisi, sayısal dönüşümün en önemli bileşenlerinden biri olarak, üretici ve tüketicileri sayısal ortamda buluşturan, aracılık yapan ve veri odaklı ekonomik etkinlikleri olanaklı kılan bir sistem olarak ele alınmaktadır. CHP, bu ekonomi modelini STEM odaklı araştırma ve yenilik siyasaları, AR-GE yatırımları ve yerli teknoloji altyapısıyla desteklemeyi hedeflemektedir. Platform ekonomisi, KOBİ’lerin sayısal pazara erişimini kolaylaştıracak, toplumsal refahın eşit dağılımını güçlendirecek ve yenilikçi girişimciliği destekleyecek bir araç olarak görülmektedir. Aynı zamanda platformların veri güvenliği, etik kullanım ve istihdam haklarına uygun şekilde düzenlenmesi, sayısallaşmanın adil ve sürdürülebilir bir şekilde toplumsallaşmasını güvence altına alacaktır.

Genel olarak değerlendirilecek olursa, bölüm, bilim ve teknolojiyi kalkınmanın merkezine koyan bir stratejik çerçeve sunmakta, sayısal ve yeşil dönüşüm, AR-GE, etik ve sosyal kapsayıcılık gibi alanları bütüncül bir şekilde ele almaktadır. Ancak akademik açıdan, siyasaların uygulanabilirliği, ölçülebilirliği ve somut eylem planları konusunda eksiklikler vardır. Bu eksiklikler, siyasa önerilerinin başarıya dönüşme gizil gücünü sınırlayabilir.

İklim Dayanıklılığı ve Yeşil Adil Dönüşüm

CHP iklim krizini yalnızca çevresel bir sorun olarak değil, insanlığın varoluşunu tehdit eden bir güvenlik ve kalkınma krizi olarak tanımlamaktadır. Türkiye’nin yer aldığı Akdeniz Havzası, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine karşı yüksek düzeyde duyarlılık göstermektedir. Bu bağlamda CHP, kriz karşısında edilgen değil, proaktif ve dönüştürücü bir yaklaşımı benimsemekte ve siyasa önceliklerini buna göre şekillendirmektedir.

Uluslararası Bağlam ve Uyum

CHP’nin iklim siyasaları, “Avrupa Yeşil Mutabakatı” ve “Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması” gibi uluslararası düzenlemelerle uyumlu olacak şekilde tasarlanmıştır. CHP’nin hedefi, Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması kapsamındaki 2050 net-sıfır emisyon hedefine ulaşmasını sağlamaktır. Bu çerçevede, iklim siyasaları yalnızca çevresel etkiyi azaltmayı değil, aynı zamanda ülkenin uluslararası ticaret ve rekabet kapasitesini güçlendirmeyi de amaçlamaktadır.

Çevresel Siyasalar

Çevre siyasaları, ormanlar, denizler, sulak alanlar ve ekosistemlerin korunmasına odaklanmakta ve doğa temelli çözümlerle desteklenmektedir. Çölleşme, erozyon, deniz kirliliği ve ötrofikasyon gibi çevresel sorunlarla savaşımda ileri teknolojiler ve uydu tabanlı izleme sistemleri kullanılması öngörülmektedir. Yerli çevre teknolojilerinin geliştirilmesi, üniversiteler ve yerel yönetimlerle iş birliği içinde yürütülecek ve bu süreç saydam bir şekilde kamuoyuna aktarılacaktır.

Yeşil ve Adil Dönüşüm

CHP’nin yeşil dönüşüm stratejisi, sürdürülebilir kalkınma ve toplumsal adalet ilkelerini temel almaktadır. Bu dönüşüm, üretim, teknoloji, finans, istihdam ve eğitim alanlarında bütüncül ve dönüştürücü siyasalar ile desteklenecektir. Karbon yoğun sektörlerde fosil yakıtlardan kademeli çıkış, yenilenebilir enerji üretiminin artırılması, döngüsel ekonomi uygulamaları ve karbon borsası gibi mekanizmalar, ekonomik ve çevresel yararları en uygun düzeye eriştirecek şekilde tasarlanmıştır.

Yerel Yönetimler ve Akıllı Kentler

Yerel yönetimlerin rolü, iklim dayanıklılığı ve afet yönetimi siyasalarının uygulanmasında merkezi öneme sahiptir. Kentlerin yeşil dönüşümü, altyapının iklim uyumlu duruma getirilmesi ve yeşil alanların korunmasıyla sağlanacaktır. Ayrıca, bireylerin karbon ayak izi kimlikleri oluşturularak, toplumsal katılım ve bilinçlendirme süreçleri güçlendirilecektir.

İklim Diplomasisi

CHP, Türkiye’nin küresel iklim diplomasi arenasında öncü ve rekabetçi bir rol üstlenmesini hedeflemektedir. Bu çerçevede, küresel iklim adaleti temelinde uluslararası anlaşmalar ve ikili ve çok taraflı uluslararası anlaşmalar ve ilişkiler doğrultusunda siyasalar geliştirilecektir.

Çevre ve Hayvan Hakları

CHP programı, çevre hakkının korunmasını temel bir insan hakkı olarak kabul etmekte ve hayvan refahını bilimsel yöntemlerle güvence altına almayı öngörmektedir. Sahipsiz evcil hayvanların yaşam hakkının korunması, kısırlaştırma ve bakımı gibi süreçler, bütüncül bir hak temelli yaklaşım çerçevesinde düzenlenmek istenmektedir.

CHP programında iklim krizine ilişkin yaklaşım, çevresel sorunların ötesinde güvenlik ve kalkınma boyutlarını da içermesi bakımından yetersiz bir bakış açısı sunmaktadır. Parti, iklim krizini toplumsal adalet, kuşaklar arası hakkaniyet ve demokratik katılım ilkeleri çerçevesinde ele almayı hedeflemektedir. Bununla birlikte, programda ortaya konan hedeflerin uygulanabilirliği ve ayrıntı düzeyi bazı önemli alanlarda sınırlı kalmaktadır.

CHP’nin “Avrupa Yeşil Mutabakatı” ve “Paris Anlaşması” hedefleri ile uyumlu siyasalar geliştirmesi olumlu bir yön olarak değerlendirilebilir. Ancak, programda uluslararası finansman ve karbon piyasalarına erişim stratejileri ile bu uyumun uygulamada nasıl sağlanacağına ilişkin somut ayrıntılar eksiktir. Uluslararası düzeyde rekabetçi olma iddiası, planlanan önlemlerin teknik, ekonomik ve yönetsel kapasite açısından uygulanabilirliği ile desteklenmelidir. Örneğin, AKP tarafından çıkarılan makyaj nitelikli İklim Değişikliği yasasının yetersizliği ortaya konmamıştır.

Program, ormanlar, sulak alanlar ve deniz ekosistemlerinin korunmasına önem vermektedir. Bununla birlikte çölleşme, erozyon, deniz kirliliği ve ötrofikasyon gibi sorunlara ilişkin siyasal araçlar ve sorumluluk dağılımı belirsizdir. Ötrofikasyonun endüstriyel ve kentsel atık suların arıtılmamasıyla ilgisi açıklıkla ortaya konmamıştır. Hangi kurumların hangi yöntemlerle ve hangi zaman diliminde müdahale edeceği açıklanmamıştır.

Doğa temelli çözümler ve ekosistem izleme (monitoring) sistemleri öngörülse de yasal yaptırımlar, finansman kaynakları ve denetim mekanizmalarının etkililiği konusunda ayrıntı verilmemiştir. Yerli çevre teknolojilerinin geliştirilmesi desteklenmekte, ancak üniversite-sanayi iş birliği ve teknoloji transferi süreçleri somutlaştırılmamaktadır. Bu durum, çevre siyasalarının programda büyük ölçekli ve vizyoner bir çerçevede ele alınmış olmasına kaşın uygulama kapasitesi ve kurumsal sorumluluk açısından yetersiz kaldığını göstermektedir.

Yeşil dönüşüm hedefleri kapsamlı ve adalet temelli olarak sunulmaktadır. Emisyon azaltımı, yenilenebilir enerji ve döngüsel ekonomi vurgusu, çağdaş sürdürülebilir kalkınma yazınıyla uyumludur. Ancak, programda yeşil dönüşümün finansmanı ve teşviklerin önceliklendirilmesi somut verilere dayanmadığı için uygulanabilirliği tartışmalıdır. İş gücü ve eğitim siyasaları, nitelikli istihdam ve beceri dönüşümü öngörmekte, fakat ölçülebilir hedefler ve izleme mekanizmaları eksik kalmaktadır.

Programın en zayıf noktalarından biri, yerel yönetimlerin rolü ve kapasitesi ile ilgilidir. CHP, kentlerin iklim dayanıklılığı ve afet yönetimi süreçlerine katılımını önermekte, fakat yerel yönetimlerin teknik kapasitesi, finansal kaynakları ve eş güdüm mekanizmaları yeterince ayrıntılandırılmamaktadır.

Akıllı kentler ve karbon ayak izi kimlikleri gibi yenilikçi uygulamalar önerilse de bu uygulamaların pilot projeler, teknolojik altyapı ve veri güvenliği gibi kritik unsurlarının nasıl sağlanacağı belirsizdir.

Yerel düzeyde siyasaların etkinliği, merkezi yönetimle olan eş güdümün niteliğine bağlıdır. Programda bu ilişkinin hukuksal ve yönetsel çerçevesi açıkça ortaya konmamıştır.

İklim diplomasisi ve çevre/hayvan hakları programda vurgulanan diğer güçlü alanlardır. Ancak bu bölümde de siyasa ve uygulama arasındaki uyum ve önceliklendirme mekanizmaları eksik bırakılmıştır.

Programda çevre sorunları, şehircilik ve afet yönetimi gibi alanlar tek bir çatı altında ele alınmıştır. Türkiye’de ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı hem çevreyi koruyucu hem de kentleşme süreçlerini ve bu nedenle çevresel kaliteyi bozacak bir rol üstlenmektedir. Bu yapı, doğal olarak çelişki yaratmakta ve çevre koruma önceliklerinin gerilemesine yol açmaktadır. Dolayısıyla programın önerdiği bütüncül ve etkin çevre siyasalarının hayata geçmesi, mevcut kurumsal yapıyla yapısal olarak sınırlıdır.

ÇED süreçlerinden hiç söz edilmemesi, çevresel yatırımların değerlendirilmesinde kritik bir boşluk yaratmaktadır. Türkiye’de çevresel etki değerlendirmeleri (ÇED) ve halk katılımı süreçleri genellikle yetersiz ve denetimsiz yürütülmektedir. Bu durum, çevre siyasalarının etkinliğini doğrudan sınırlamaktadır.

Programda orman, sulak alan, deniz ve ekosistem koruması hedeflense de kurumsal kapasite, finansman ve yaptırım mekanizmaları net bir şekilde tanımlanmamıştır. Türkiye’de çevre yönetimi, emret-denetle, ekonomik ve finansal yönetim araçları ve gönüllü katılım stratejileri açılarından gelişmiş ülkeler düzeyinin gerisindedir. Bu gerçek programda yer almamaktadır

Yerel yönetimlere iklim dayanıklılığı ve yeşil dönüşüm süreçlerinde sorumluluk verilmesi, programın olumlu yönlerinden biri olarak görülebilir. Ancak, CHP programında yerel yönetimlerin örgütsel kapasitesi, kurumsal kaynakları, teknik altyapısı ve yönetsel becerileri hakkında hiçbir değerlendirme yapılmamıştır. Oysa Türkiye’de yerel yönetimler, kurumsal, örgütsel, yönetsel ve mali açılardan merkezi yönetime bağımlı ve yetersiz kaynaklarla etkinlik yapabilmektedir.

Program, yerel yönetimleri sadece çevre ve yeşil dönüşüm ile ilişkilendirmiş, fakat kentsel altyapı, afet yönetimi, ulaşım ve toplumsal hizmetler gibi geniş yönetsel sorumlulukları ihmal etmiştir. Bu dar bakış açısı yerel yönetimlerin çok boyutlu sorunlarını görmezden gelmektedir.

Akıllı kentler, karbon ayak izi kimlikleri ve yerel dayanıklılık gibi yenilikçi uygulamalar öngörülse de mevcut teknik kapasite ve insan kaynağı eksiklikleri nedeniyle bu hedefler uygulamada büyük ölçüde hayalcilik düzeyinde kalabilir.

Yeşil dönüşüm ve döngüsel ekonomi hedefleri kapsamlıdır. Ancak finansman mekanizmaları ve önceliklendirme stratejileri belirsizdir. Türkiye’nin mevcut mali ve kurumsal yapısı, karbon borsası, yeşil tahvil ve adil geçiş programlarının uygulanabilirliğini kısıtlamaktadır.

Genel olarak değerlendirilecek olursa, CHP’nin iklim ve yeşil dönüşüm siyasaları vizyoner ve bütüncül bir çerçeve sunmaktadır. Bu öneriler toplumsal adalet, kuşaklar arası hakkaniyet ve demokratik katılım ilkeleri ile uyumludur. Ancak, uygulama mekanizmalarının belirsizliği ve yerel yönetimlerin kapasitesi, programın etkinliğini sınırlamaktadır. Çevre siyasalarında kurumsal sorumluluk dağılımı, finansman ve denetim mekanizmaları yeterince somutlaştırılmamıştır. Yeşil dönüşüm ve akıllı şehir uygulamalarının başarıya ulaşabilmesi için teknolojik altyapı, veri yönetimi ve izleme sistemleri gibi alanlarda daha fazla ayrıntıya gereksinme vardır. Sonuç olarak, CHP programı stratejik bir çerçeve sunmakla birlikte, özellikle çevre ve yerel yönetimler bağlamında uygulamaya dönük ayrıntı ve kapasite planlaması açısından yetersiz kalmaktadır. Bu eksiklikler, programın hedeflerine ulaşma olasılığını sınırlayabilir ve siyasaların etkinliğini düşürebilir. CHP’nin programında iklim krizine yönelik yaklaşım vizyoner ve toplumsal adalet odaklı bir çerçeve sunmakta, ancak Türkiye’nin mevcut kurumsal ve yönetsel yapısı göz önünde bulundurulduğunda önerilen siyasaların uygulanabilirliği ciddi şekilde sorgulanabilir niteliktedir.

CHP’nin programı, stratejik vizyon ve toplumsal adalet bakış açısından güçlüdür. Ancak Türkiye’nin mevcut çevre yönetimi ve yerel yönetim yapısı göz önüne alındığında çevre siyasaları, yapısal olarak sınırlı bir bakanlık çerçevesine hapsedilmiş ve ÇED süreçleri ihmal edilmiştir.

Yerel yönetimlerin kurumsal kapasitesi, örgütsel sorunları ve mali bağımlılığı dikkate alınmamıştır. Bu nedenle önerilen siyasaların uygulanabilirliği ciddi şekilde sorgulanabilir.

Yeşil dönüşüm ve iklim dayanıklılığı hedefleri, uygulama ve izleme mekanizmaları eksikliği nedeniyle uygulamada sınırlı etki yaratabilir.

Sonuç olarak, programın temel vizyonu ve ilkeleri stratejik olarak uygun olsa da Türkiye’nin yönetsel, kurumsal ve mali kapasitesi ile çevre yönetimi altyapısı bağlamında önemli boşluklar mevcuttur. Bu boşluklar, çevre ve iklim siyasalarının etkin uygulanmasını kısıtlayacak kritik eksiklikler olarak değerlendirilmelidir.

Mor Ekonomik Dönüşüm

CHP’nin programında mor ekonomik dönüşüm, toplumsal cinsiyet eşitliği, ekonomik adalet ve sürdürülebilir kalkınma odaklı bir çerçeve ile sunulmaktadır. Programın vizyonu, kadınların istihdam ve ekonomik katılımını artırarak bakım hizmetlerinin kamusallaştırılmasını hedeflemekte ve kırsal kalkınma ile eşitlikçi makroekonomik siyasaları bütünleştirmektedir. Bununla birlikte, önerilen siyasaların Türkiye’nin mevcut kurumsal, ekonomik ve toplumsal yapısı bağlamında uygulanabilirliği açısından bazı sınırlamalar ve eksiklikler gözlemlenmektedir.

Bakım Hizmetlerinin Kamusallaşması

Programda kreşler, gündüz bakımevleri, yaşlı ve engelli bakım merkezleri gibi hizmetlerin erişilebilir ve yaygın duruma getirilmesi öngörülmektedir. Bu yaklaşım, sosyal adalet ve toplumsal cinsiyet eşitliği açısından olumlu bir vizyon sunmaktadır. Ancak Türkiye’de bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması, finansman, insan kaynağı ve altyapı eksiklikleri nedeniyle ciddi şekilde sınırlıdır.

Program, hizmet sunumunda birinci basamak sağlık sistemiyle bütünleşme ve yerel yönetim destek ofisleri gibi mekanizmaları öngörse de mevcut yerel yönetim kapasitesi ve sağlık sistemi altyapısı dikkate alındığında bu hedeflerin gerçekleştirilmesi uygulamada güç görünmektedir. İzleme ve kalite güvence mekanizmaları belirtilmiş olsa da Türkiye’de denetim kapasitesi ve saydam raporlama sistemleri yetersizdir.

Kadın İstihdamının Artırılması ve İş-Özel Yaşam Dengesi

Kadın istihdamının artırılması, cinsiyet temelli ücret eşitsizliği ve cam tavan sorunlarının giderilmesi programın güçlü yanlarından biridir. Ancak programda önerilen eşit ebeveyn izni, işe dönüş özendirmeleri ve iş yerinde kreş zorunluluğu gibi uygulamaların yaşama geçirilmesi, mevcut yasal çerçeve ve işveren yükümlülükleri açısından ciddi zorluklar içermektedir. Özellikle küçük ve mikro ölçekli işletmelerde, önerilen siyasaların uygulanabilirliği sınırlı olabilir. Ayrıca, ek finansal destek mekanizmaları gerekebilir.

Kırsal Kalkınma ve Altyapı Yatırımları

Kırsal alanlarda altyapının iyileştirilmesi ve kadınların tarım ve kooperatifleşmeye katılımı, mor dönüşümün kritik unsurlarıdır. Ancak Türkiye’de kırsal altyapı yatırımlarında planlama, kaynak dağılımı ve teknik kapasite eksiklikleri ciddi bir engel teşkil etmektedir. Kooperatifleşme ve kadınların üretime katılımı konusunda, kültürel ve toplumsal engeller de göz önünde bulundurulmalıdır. Programda bu engellerin stratejik çözüm önerileri ayrıntılandırılmamıştır.

 Makroekonomik Siyasalar

Program, ekonomik büyümeyi toplumsal refah, eşitlik ve sürdürülebilirlik bakış açısıyla ele almayı öngörmektedir. Toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bütçeleme ve hakkaniyetli sosyal yardım uygulamaları öngörülse de kamunun mali disiplin, bürokratik kapasite ve mevcut bütçe sınırlamaları dikkate alındığında bu hedeflerin uygulanabilirliği sınırlı görünmektedir. Programın makroekonomik hedefleri, Türkiye’nin mevcut yüksek enflasyon, bütçe açığı ve istihdam yapısı bağlamında daha somut siyasa araçları ile desteklenmelidir.

Genel olarak değerlendirilecek olursa, CHP’nin mor ekonomik dönüşüm programı, toplumsal cinsiyet eşitliği, sosyal adalet ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri açısından güçlü bir vizyon sunmaktadır. Bununla birlikte bakım hizmetlerinin kamusallaşması ve kadın istihdamı hedefleri, mevcut altyapı, insan kaynağı ve finansman eksiklikleri nedeniyle uygulanabilirlik açısından sınırlıdır. Kırsal kalkınma ve kadın kooperatifleri alanında toplumsal ve kültürel engeller göz önünde bulundurulmamıştır. Makroekonomik ve sosyal siyasa araçları, hedeflerin gerçekleştirilmesi için daha somut ve ölçülebilir planlarla desteklenmelidir.

Sonuç olarak, mor ekonomik dönüşüm vizyonu, toplumsal eşitlik ve sürdürülebilir kalkınma açısından doğru bir çerçeve sunarken, Türkiye’nin mevcut yapısal ve kurumsal eksiklikleri, önerilen siyasaların uygulanabilirliğini ciddi şekilde sınırlamaktadır. Bu nedenle program, vizyon ve hedeflerini destekleyecek uygulama, denetim ve kapasite geliştirme mekanizmaları ile güçlendirilmelidir. CHP’nin mor ekonomik dönüşüm programı, toplumsal cinsiyet eşitliği, sosyal adalet ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda kapsamlı bir vizyon sunmaktadır. Program, bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması, kadın istihdamının artırılması, kırsal kalkınma ve eşitlikçi makroekonomik siyasaların bütünleştirilmesini hedeflemektedir. Bu bağlamda, program toplumsal dönüşüm ve ekonomik dirençlilik açısından önemli bir çerçeve sağlamaktadır.

Buna karşın, programın uygulanabilirliği bakımından bazı sınırlamalar dikkat çekmektedir. Öncelikle, bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması ve kadın istihdamının güçlendirilmesi hedefleri, mevcut altyapı, insan kaynağı ve finansman kapasitesi göz önünde bulundurulduğunda, uygulamada ciddi zorluklarla karşılaşabilir. Ayrıca, kırsal kalkınma ve kadın kooperatifleri alanında, toplumsal ve kültürel engeller yeterince ele alınmamıştır. Bu eksiklikler, önerilen dönüşümün kapsayıcılığı ve etkililiği üzerinde olumsuz etkiler yaratabilir.

Makroekonomik düzlemde, programın hedefleri, Türkiye’nin mevcut ekonomik göstergeleri (yüksek enflasyon, bütçe açığı, kayıt dışı istihdam) dikkate alındığında, somut ve ölçülebilir siyasa araçları ile desteklenmeye gereksinim duymaktadır. Toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bütçeleme ve hakkaniyetli sosyal yardım uygulamaları, doğru tasarlanmadığında ve uygulanabilirlik mekanizmaları güçlendirilmediğinde, öngörülen etkileri sınırlı kalabilir.

Sonuç olarak, CHP’nin mor ekonomik dönüşüm vizyonu, toplumsal eşitlik ve sürdürülebilir kalkınma açısından stratejik bir yönelim sunmasına karşın, Türkiye’nin mevcut kurumsal, yapısal ve ekonomik koşulları göz önünde bulundurulduğunda, uygulamada karşılaşılabilecek sınırlamalar ve eksiklikler belirgindir. Bu nedenle program, uygulama kapasitesini güçlendirecek, denetim ve izleme mekanizmalarını somutlaştıracak ve kültürel-toplumsal engelleri adresleyecek stratejik yaklaşımlarla desteklenmelidir.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışma, CHP’nin 2025 Parti Programı’nın kalkınma ve ekonomi bölümünü altı temel siyasa alanı üzerinden ele alarak, programın normatif gücü, yapısal yeterliliği ve bağlamsal geçerliliği bakımından eleştirel bir değerlendirmesini sunmayı amaçlamıştır. Bu kapsamda kalkınma anlayışı, üretim ve sanayi siyasaları, tarım stratejileri, sosyal devlet ve gelir dağılımı yaklaşımı, ekolojik dönüşüm bakış açısı ve makroekonomik kararlılık araçları incelenmiş ve her bir başlık altında programın güçlü yönleri ve yapısal sınırlılıkları ortaya konulmuştur.

Çözümlemeler sonucunda ortaya çıkan temel bulgu şudur: CHP’nin ekonomi ve kalkınma programı, söylemsel ve normatif düzeyde güçlü bir sosyal demokrat çerçeve sunmakta ve kamuculuk, planlama, adalet, sürdürülebilirlik ve toplumsal eşitlik gibi kavramlar etrafında kapsamlı bir vizyon oluşturmaktadır. Ancak bu vizyon, Türkiye’nin mevcut ekonomik, kurumsal ve siyasal gerçekliğiyle kurduğu ilişki bakımından önemli boşluklar ve kırılganlıklar barındırmaktadır.

Programın incelenen “Kalkınma ve Ekonomi” bölümünün temel sorunu, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu sadece bir ekonomi siyasası sorunu olarak ele alması, buna karşılık mevcut tablonun aynı zamanda derin bir rejim krizi, devlet kapasitesi krizi ve kurumsal erozyon sorunu olduğunu yeterince hesaba katmamasıdır. Oysa mevcut yapı, yalnızca yanlış siyasaların değil, otoriterleşmiş yönetişim biçiminin, liyakat erozyonunun, hesap verebilirliğin ortadan kalkmasının ve hukuk devleti ilkesinin zayıflatılmasının bir ürünüdür. Bu yapısal gerçeklik göz ardı edildiğinde, en akılcı görünen siyasa önerileri dahi uygulama zeminini kaybetmektedir.

Kalkınma anlayışı açısından bakıldığında, programda büyüme, yatırım, teknoloji ve yüksek katma değer vurgusu öne çıkmakta, ancak kalkınmanın daha derin boyutları olan kurumsal kapasite kurulması, toplumsal güçlendirme, bölgesel eşitsizliklerin giderilmesi ve siyasal-ekonomik ilişkilerin demokratikleştirilmesi gibi konular ikincil düzeyde kalmaktadır. Bu durum, kalkınmanın yalnızca ekonomik büyümeyle özdeşleştirilmesi riskini beraberinde getirmektedir.

Sanayi ve üretim siyasalarında program, yerinde ve doğru hedefler koymakla birlikte, bu hedeflere ulaşmanın araçlarını çoğu yerde genel ifadelerle geçiştirmekte ve somut politika mimarisi geliştirmekte zorlanmaktadır. Aynı durum tarım siyasaları için de geçerlidir. Küçük üreticinin korunması, kırsal kalkınma ve gıda egemenliği gibi hedefler doğru olmakla birlikte, Türkiye’deki mevcut tarımsal yapının tasfiye sürecine karşı nasıl tersine çevrileceği yeterince açıklığa kavuşturulamamaktadır.

Sosyal devlet, gelir dağılımı ve yoksullukla mücadele konusunda ise CHP programı, mevcut eşitsizlikleri doğru saptamakta ve adil bir toplum vizyonu ortaya koymaktadır. Ancak burada da dikkat çeken temel sınırlılık, bu eşitsizlikleri üreten sermaye birikim modeline yönelik yapısal bir sorgulamanın zayıflığıdır. Program, daha çok bu modelin sonuçlarını yumuşatmaya ve dengelemeye dönük bir yaklaşım sergilemekte ve modelin kendisini dönüştürmeye yönelik daha radikal bir bakış açısı geliştirmekte duraksama göstermektedir.

Çevre, iklim krizi ve yeşil dönüşüm bölümleri, çağdaş yazınla uyumlu bir dil kullansa da, Türkiye’nin mevcut kalkınma modelinin çevresel yıkım üreten karakteriyle yüzleşmekte yeterince cesur davranmamaktadır. Benzer şekilde “Mor Ekonomik Dönüşüm” yaklaşımı, kadın emeği ve toplumsal cinsiyet eşitliği açısından önemli bir açılım sunmakta, ancak bunun kalkınma paradigmasının merkezine nasıl yerleştirileceği daha net politikalara gereksinim duymaktadır.

Sonuç olarak, CHP’nin kalkınma ve ekonomi programı, Türkiye’nin içine sürüklendiği çok boyutlu kriz ortamında önemli bir seçenek oluşturma sacı içermektedir. Ancak bu savın siyasal ve ekonomik gerçeklik karşısında karşılık bulabilmesi için programın daha cesur bir yapısal çözümleme ve değerlendirme ile yeniden ele alınması, rejim koşullarının yarattığı sınırlamaların açıkça tartışılması ve siyasa araçlarının daha somut, uygulanabilir ve kurumsal olarak temellendirilmiş biçimde kurgulanması gerekmektedir.

Bu bağlamda bu çalışma, CHP programını yalnızca eleştirmekle kalmayıp, aynı zamanda Türkiye’de muhalefetin kalkınma, eşitlik ve demokrasi eksenli yeni bir ekonomi-politik vizyon geliştirme gereksinimine de işaret etmektedir. Çünkü Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorun, yalnızca bir “yanlış ekonomi yönetimi” sorunu değil, daha derinde, nasıl bir devlet, nasıl bir toplum ve nasıl bir kalkınma modeli izlenmesi gerektiği sorunudur. Bu sorulara verilecek yanıtlar, muhalefetin gelecekteki siyasal etkisinin belirleyicisi olacaktır.


 

CHP PROGRAMININ YETERLİLİK VE GEÇERLİLİK DÜZEYİNİN ELEŞTİREL İRDELEMESİ: SOSYAL DEVLET

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Giriş

Bu çalışma, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) parti programında yer alan sosyal devlet anlayışını, yeterlilik ve geçerlilik ölçütleri çerçevesinde eleştirel olarak irdelemeyi amaçlamaktadır. Türkiye’de sosyal devlet ilkesi anayasal düzeyde güvence altına alınmış olmakla birlikte, son yirmi yılda uygulanan neoliberal ekonomi siyasaları, kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması ve sosyal harcamaların daraltılması yoluyla ciddi ölçüde aşınmıştır. Bu bağlamda, ana muhalefet partisinin sosyal devlete ilişkin program önerileri, yalnızca bir siyasal vaatler bütünü değil, aynı zamanda Türkiye’nin gelecekteki sosyal ve yönetsel yapılanmasına dair normatif ve stratejik bir tasarım olarak değerlendirilmelidir.

CHP programı; sosyal adalet, gelir dağılımı, yoksullukla mücadele, sosyal güvenlik, sağlık, eğitim ve bakım hizmetleri gibi alanlarda sosyal devletin yeniden kurulmasını hedefleyen kapsamlı bir söylem sunmaktadır. Ancak bu söylemin, yalnızca normatif tutarlılığı değil; aynı zamanda kuramsal temellere dayanma düzeyi, siyasa araçlarının somutluğu, uygulanabilirliği ve Türkiye’nin mevcut sosyo-ekonomik yapısıyla uyumu açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle çalışmada, CHP’nin sosyal devlet yaklaşımı, programatik vaatlerin ötesine geçilerek, analitik bir çerçeve içinde ele alınmaktadır.

Araştırmanın temel amacı, CHP’nin sosyal devlet vizyonunun ne ölçüde bütünlüklü, iç tutarlılığa sahip, gerçekçi ve dönüştürücü bir karakter taşıdığını ortaya koymaktır. Bu doğrultuda metin, sosyal devletin CHP programında nasıl kavramsallaştırıldığını, hangi normatif ve ideolojik zemine oturtulduğunu, neoliberal refah rejimine karşı nasıl bir seçenek sunduğunu ve mevcut siyasal-ekonomik konjonktür içinde ne derece uygulanabilir olduğunu eleştirel bir bakışla incelemektedir.

Bu çerçevede çözümleme programın sosyal devlet anlayışını hem normatif siyaset felsefesi hem de kamu siyasası tasarımı açısından çözümlemeyi, güçlü ve zayıf yönlerini ortaya koymayı ve uygulama kapasitesini sorgulamayı amaçlamaktadır.

Genel Çerçeve ve Kavramsal Tutarlılık

Program, açık biçimde hak temelli sosyal devlet anlayışına yaslanmakta ve sosyal devlet kavramı yalnızca yardımlarla değil istihdam, sosyal güvenlik, sağlık, eğitim, barınma, bakım ve eşitlik eksenlerinde çok boyutlu ele alınmaktadır. “Temel Vatandaşlık Geliri”, “Kamucu sağlık sistemi”, “Mahalle odaklı sosyal hizmetler”, “Yerel sağlık meclisleri” gibi kavramlar kuramsal olarak güçlü ve çağdaş refah devleti yazınıyla uyumludur.  Metin bazı yerlerde normatif bir manifesto dili ile teknik siyasa metni arasında gidip gelmektedir. “Yapılacaktır”, “hayata geçirilecektir” gibi güçlü vaatler sık ortaya konulmakta, ancak bu işlevlerin nasıl finanse edileceği, hangi takvimle, hangi kurumlar aracılığıyla sorularına çoğu yerde açık ve anlaşılır şekilde yanıt verilmemektedir. Bazı ana bölümlerin sonunda kısa birer “uygulama ve finansman çerçevesi” eklenebilir. Bu bağlamda sorumlu kurumlar, zamanlama (kısa-orta-uzun vadeli) ve yaklaşık maliyet ve kaynak önerileri belirlenmelidir. Metin, klasik liberal refah devleti anlayışının ötesine geçerek, sosyal devleti yalnızca “yardım sağlayan” değil, aynı zamanda eşitsizlikleri yapısal olarak düzelten kurucu bir aktör olarak konumlandırmaktadır. Sosyal devlet, metinde sadece bir kamu hizmeti sağlayıcısı değil, doğrudan toplumsal eşitliğin kurumsal güvencesi olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu yönüyle metin, neoliberal sosyal siyasa anlayışına açık bir epistemolojik itiraz içermektedir.

Sosyal Devlet ve Temel Vatandaşlık Geliri

Bu bölüm güçlü bir kuramsal çerçeveye sahiptir. Özellikle sosyal yardımların siyasal yönlendirmelerden arındırılması vurgusu, aile içi gelir dağılımında kadın lehine pozitif düzenleme önerisi ve tek kişilik hanelerin de kapsama alınması yönleri başarılıdır. Ancak, buna karşılık “gerçekçi gelir testi”nin kimin tarafından, hangi ölçütlerle ve nasıl denetleneceği net değildir. Gelir testi, TÜİK, SGK ve Gelir İdaresi Başkanlığı verilerinin bütünleştirilmiş kullanımıyla, bölgesel yoksulluk endeksleri esas alınarak yürütülmelidir. Özellikle şu üç yön dikkat çekicidir: “Hak Temelli Yaklaşım” kavramıyla TVG, lütuf değil, yurttaşlık hakkı olarak konumlandırılmaktadır. “Toplumsal Cinsiyet Duyarlılığı” kavramıyla ödemelerin aile içinde öncelikle kadına yapılması, feminist sosyal siyasa yazınıyla uyumludur. “Yeni Hane Modellerinin Dikkate Alınması” kavramı tek kişilik hane vurgusu, çağdaş sosyolojik dönüşümün kavrandığını göstermektedir. Bu yönleriyle metin, Türkiye’de sosyal siyasa tartışmalarının kavramsal düzeyini yukarıya taşıma potansiyeline sahiptir. Bununla birlikte, TVG önerisi şu sorunları henüz çözmüş görünmemektedir: Gelir testinin kurumsal altyapısı belirsizdir. TVG’nin mevcut sosyal yardım sistemleriyle ilişkisi (ikame mi, tamamlayıcı mı?) net değildir. Finansman modeli ve bütçe etkisi çözümlenmemiştir. Bu eksiklikler, önerinin fikir düzeyinde güçlü ancak uygulama düzeyinde henüz taslak aşamasında kaldığını göstermektedir. Özellikle, kamu maliyesi disiplini açısından bu siyasanın nasıl sürdürülebilir olacağı sorusu açık bırakılmıştır. Bu bölüm, güçlü bir normatif ve felsefi sosyal devlet anlayışı ortaya koymakta ancak bu anlayışın siyasa tasarımı düzeyinde operasyonelleştirilmesi gerekmektedir. TVG önerisi kuramsal olarak güçlü, uygulama bakımından ise ayrıntılandırılmaya muhtaçtır. TVG önerisi güçlüdür, ancak şu açılardan akademik eleştiriye açıktır. Model belirsizdir. Evrensel mi olacak, koşullu mu ve bir negatif gelir vergisi mi sorularına yanıt verilmemiştir. Mevcut yardım sistemleriyle ilişki tanımlanmamıştır. TVG, mevcut sosyal yardımların yerine mi geçecek, yoksa üzerine mi eklenecektir? Eğer ikisi bir arada yürütülecekse, tekrarlar ve kaynak israfı kaçınılmaz olacaktır. Gelir testinden söz edilmektedir. “Gerçekçi gelir testi” deniyor, ama Türkiye’de kayıt dışı ekonomi oranı yüksektir ve gelir beyanları güvenilmezdir. Bu koşullarda bu testin nasıl adil ve saydam işleyeceği belirsizdir.

Sosyal Güvenlik Sistemi

Programın en güçlü bölümlerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle, kuşaklar arası adalet vurgusu, kayıt dışılıkla mücadele, vergi adaleti ve prim sisteminin birleştirilmesi önerileri çok yerindedir. Ancak, emeklilik sistemi reformu anlatılırken, Türkiye’de 2035 sonrasında bağımlı nüfus oranının hızla artacağı projeksiyonları dikkate alınarak, mevcut aktüeryal açıklar, yaşlanan nüfus, bağımlılık oranları gibi somut riskler daha net görünür hale getirilmeli ve demografik riskler sayısallaştırılarak gerekçelendirilmelidir. Metin yer yer programdan çok manifestoya yaklaşmaktadır. “Sosyal devlet yeniden inşa edilecektir” gibi ifadeler güçlüdür ancak hangi kurumsal araçlarla, hangi anayasal düzenlemelerle ve hangi yasal değişikliklerle sorularına yeterince yanıt verilmemektedir. Mevcut neoliberal ve özelleştirilmiş yapıdan, önerilen kamucu modele nasıl geçileceği net değildir. Halbuki en kritik unsur budur: Sistemler “bir günde” değil, çatışmalı geçişlerle dönüşür. Neredeyse tüm sosyal siyasalarda en büyük boşluk, finansman boyutudur. Bu eksiklik giderilmediğinde, metin hedef değil dilek olarak algılanma riski taşır.

Sağlık Siyasaları

Programın en kapsamlı ve siyasal açıdan en güçlü bölümlerinden biridir. Birinci basamak sağlık sistemine dönüş vurgusu, Halk Sağlığı Merkezleri modeli, Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün yeniden kurulması ve Şehir Hastaneleri/KÖİ modeline yönelik eleştiriler çok yerindedir. “Aile hekimliği modelinin yerine ne getirilmeli” sorusu daha açık yanıtlanmak gerekir. Sağlık çalışanlarının sayısı, dağılımı ve finansmanı konusunda niceliksel hedefler programa eklenmelidir. Metnin sağlık siyasaları bölümü, neoliberal sağlık reformlarına karşı kamucu ve hak temelli bir sağlık paradigmasını savunmaktadır. Bu yaklaşım, özellikle şu üç kuramsal arka plana yaslanmaktadır: Refah devleti yazını, sağlık hakkı yaklaşımı ve bakım siyaseti tartışmaları. Metinde sağlık, piyasa malı değil, doğrudan kamusal bir hak ve yurttaşlık yükümlülüğü olarak tanımlanmaktadır. Bu yönüyle, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın piyasacı mantığına epistemolojik bir itiraz getirmektedir.

Programın en güçlü bölümlerinden biri sağlık kısmıdır. Özellikle şu noktalar dikkat çekmektedir: Birinci Basamak Merkezli Sistemi kapsamında birinci basamak sağlık hizmetlerinin merkeze alınması, koruyucu sağlık hizmetlerine dönüş açısından son derece önemlidir. Bu, hem maliyet-etkin hem de toplum sağlığı açısından doğru bir yönelimdir. İkincisi Halk Sağlığı Merkezleri Modeli önerisidir. Aile hekimliği sisteminin yerine önerilen Halk Sağlığı Merkezleri modeli toplum temelli, bölgesel sağlık risklerine duyarlı ve çok disiplinli ekipler üzerine kurulu bir yapı olarak tasarlanmıştır. Bu model, yalnızca tedavi edici değil, önleyici ve izleyici bir sağlık siyasası önermektedir. Üçüncüsü kamu ve özel sektör modeliyle gerçekleştirilen “Şehir Hastaneleri”ne yönelik eleştiridir. Şehir hastanelerine yönelik eleştiri, kamu maliyesi ve sağlık sisteminin ticarileşmesi açısından son derece yerindedir. Bu modelin kamu bütçesine getirdiği uzun vadeli yük, sağlık hizmetlerinin piyasalaşması ve sağlık çalışanlarının güvencesizleşmesi gibi olumsuz yönleri metinde isabetle vurgulanmaktadır. Buna rağmen, bu bölümde de şu yapısal eksiklikler göze çarpmaktadır: Aile hekimliğinden Halk Sağlığı Merkezlerine geçişin kurumsal ve hukuksal süreci net değildir. Mevcut doktor, hemşire ve sağlık personeli sayısının gereksinmelere göre nasıl yeniden yapılandırılacağı belirsizdir. Finansman boyutu dikkate alınmamıştır. Kamucu sağlık modelinin bütçesel karşılığının nasıl sağlanacağı somutlaştırılmamıştır. Bu eksiklikler giderilmezse, öneri güçlü bir normatif düzeyde kalma riski taşımaktadır. Metnin sağlık bölümü, Türkiye’de son 20 yılda izlenen neoliberal sağlık siyasalarına karşı ciddi bir karşı-hegemonik sağlık söylemi üretmektedir. Kuramsal olarak güçlü, ideolojik olarak tutarlı olan bu bölüm, uygulama ve geçiş stratejileriyle desteklendiğinde, özgün ve dönüştürücü bir sağlık reform bakış açısı sunabilir. Sağlık bölümünde saptamalar ve konulan tanılar büyük ölçüde doğrudur. Ancak, tanı doğru olmasına karşın reçete eksiktir. Şehir hastaneleri eleştirisi yerindedir. Aile hekimliği eleştirisi yerindedir. Ancak yerine konacak sistemin kurumsal yapısı, hukuksal zemini ve insan gücü boyutu yeterince tasarlanmamıştır. Mevcut milyonları kapsayan sistemden yeni modele geçiş bir kriz yaratabilir. Bu geçişin yönetimi metinde yoktur. Sağlık personeli yetersizliği ve beyin göçü sorunu eleştirilmiş, ancak nasıl durdurulacağı ve ücret, özlük hakları reformunun nasıl yapılacağı muğlak kalmıştır.

Mahalle Odaklı Model

Programda önerilen “Mahalle Odaklı Sosyal Hizmet Merkezleri (SHM)” yaklaşımı, refah devletinin yerelleşmiş ve toplumsallaşmış bir biçimde yeniden inşası anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım kamusal alan kuramıyla, kapasite yaklaşımıyla ve katılımcı yönetişim yazınıyla örtüşmektedir. Çünkü sosyal hizmet yalnızca yukarıdan aşağıya dağıtılan bir mekanizma değil, mahalle ölçeğinde sürekli temas ve etkileşim temelinde tanımlanmaktadır. SHM’lerin getirebileceği kazanımlar şunlardır: sosyal sorunlara erken müdahale olanağı, koruyucu sosyal hizmet mantığının güçlendirilmesi, kadın emeğinin kamusal alana taşınması ve yerel eşitsizliklerin görünür kılınması. Bu öneri, sosyal siyasanın salt "merkezi dağıtım" değil, toplumsal ihtiyaçla yüz yüze gelen bir yapıya kavuşmasını hedeflemektedir. Buna karşılık şu eleştirel noktalara dikkat çekmek gerekir: Yerel yönetimler arasındaki kapasite eşitsizliği, uygulamada büyük farklılıklar yaratabilir. Sosyal hizmet uzmanlarının sayısı, eğitimi ve dağılımı planlanmamıştır. Siyasal partizanlaşma riski göz ardı edilmiştir. Dolayısıyla model güçlüdür, ancak kurumsal güvenlik mekanizmaları tanımlanmazsa, hedeflenen etki zayıflayabilir. Mahalle odaklı sosyal hizmet yaklaşımı, kuramsal olarak ileri ve çağdaş bir modeldir. Ancak bu modelin sürdürülebilirliği, merkezi finansman, standart kadrolaşma ve güçlü denetim mekanizmalarına bağlıdır.

Eğitim

Bu bölüm ideolojik tutarlılık açısından güçlü, ancak programın en uzun ve yer yer tekrarlı bölümüdür.: Laik, kamusal, parasız eğitim vurgusu net olarak ortaya konulması olumludur. “Tarikat-cemaat protokollerinin reddi” açık ve kararlı bir şekilde ifade edilmektedir. YÖK’ün kaldırılması ve üniversite özerkliği güçlü bir siyasal sav olarak ileri sürülmektedir. Ancak, çok kapsamlı bir reform hayali belirtilmesine karşılık bu dönüşümün aşamaları, hukuksal zemini ve karşılaşılacak akademik ve siyasal dirençler ele alınmamaktadır. Eğitim bölümünün sonuna “Geçiş süreci ve reform takvimi” alt başlığı eklenmesi çok yararlı olacaktır. Eğitim siyasaları bölümü, açık biçimde Cumhuriyetçi, laik ve kamucu eğitim paradigmasına yaslanmaktadır. Bu çerçeve demokratik eğitim anlayışı, kültürel sermaye eleştirisi ve eleştirel pedagoji yaklaşımı ile örtüşmektedir. Eğitim, metinde yalnızca bireysel gelişim aracı değil, toplumsal eşitliğin yeniden üretildiği veya dönüştürüldüğü temel alan olarak ele alınmaktadır. Bu bölümde öne çıkan temel siyasa açılımları şunlardır: Tarikat ve cemaatlerle yapılan protokollerin reddi, Türkiye’nin yakın tarihindeki eğitim siyasaları bağlamında son derece kritik ve ideolojik açıdan net bir pozisyondur. Paralı ve özelleşmiş eğitim modellerine karşı parasız eğitim ve eşit erişim, kamusal denetim ilkeleri sistemin temel taşı olarak konumlandırılmaktadır. Kurumsal reform bağlamında YÖK’ün kaldırılması, akademik özerkliğin yeniden kurulması ve üniversite yönetiminde demokratikleşme önerileri ön plana çıkmaktadır. Bu başlıklar, yükseköğretim rejiminin otoriterleşmesine doğrudan bir eleştiridir. Bu güçlü vizyona rağmen bazı sorunlu noktalar vardır. Eğitim alanı Türkiye’de ideolojik olarak derin biçimde kutuplaşmış bir alandır. Önerilen reformlar ciddi siyasal ve bürokratik dirençle karşılaşacaktır. Bu kadar köklü reformların aşamalandırılmadan sunulması, uygulanabilirlik açısından risklidir. Eğitime ayrılacak GSYH payı belirtilmemiştir. Hangi pedagojik ve epistemolojik çerçeve ile yeni müfredat oluşturulacağı açık değildir. Eğitim bölümü, Türkiye’de eğitimin son yıllarda yaşadığı ideolojik dönüşüme karşı güçlü bir seküler cumhuriyetçi karşı-proje önermektedir. Ancak bu karşı-projenin, yalnızca normatif değil, stratejik ve aşamalı bir reform bakış açısıyla desteklenmesi gerekmektedir. Eğitim bölümü ideolojik olarak güçlüdür, fakat siyasa açısından bazı sorunsal alanlar içermektedir. Birincisi, radikal reform önerilerine karşılık zayıf yol haritası sunulmasıdır. YÖK kaldırılacak, tarikat protokolleri iptal edilecek denilmektedir. Ancak bunların anayasal, yasal ve bürokratik süreçleri yok sayılmaktadır. İkincisi siyasal gerçeklikten kopma riskinin varlığıdır. Eğitim alanı Türkiye’de en sert ideolojik mücadele alanıdır. Bu direncin nasıl kırılacağına ilişkin herhangi bir strateji metinde yer almamaktadır. Eğitim programı reformu belirsizliğini korumaktadır. “Bilimsel, laik eğitim” kurulacağı savlanıyor ancak bunun hangi epistemoloji ve, hangi pedagojik yaklaşımlarla yapılacağı belirsizdir.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Bu bölüm hem normatif hem de siyasal olarak güçlüdür. İstanbul Sözleşmesi’ne açık geri dönüş vaadi, ILO 190’nın uygulanması ve cinsiyet temelli veri siyasaları olumludur. Uygulamadaki kurumsal kapasite sorunlarına (kadrolar, bütçe, yerel yönetimler) daha fazla yer verilmemesi ise eksiklik olarak görülmüştür.  Program, toplumsal cinsiyet eşitliğini yalnızca bir “haklar” sorunu olarak değil, doğrudan demokratikleşme ve sosyal adaletin yapısal bir bileşeni olarak ele almaktadır. Bu yaklaşım, feminist siyasa teorisi ve eleştirel sosyal siyasa yazınıyla doğrudan uyumludur. Özellikle şu kuramsal yaklaşımlar metinle örtüşmektedir: “yeniden bölüşüm – tanınma – temsil üçlemesi”, bakım emeği ve görünmeyen emek çözümlemeleri ve toplumsal cinsiyete duyarlı siyasa çerçevesi. Kadın sorunu, metinde yalnızca bireysel bir özgürleşme alanı değil, doğrudan siyasal rejimin demokratik karakterini belirleyen bir gösterge olarak ele alınmaktadır. Bu bölümdeki en güçlü yön, toplumsal cinsiyet eşitliğinin çok boyutlu ele alınmasıdır. Metin kadına yönelik şiddeti yalnızca kriminal değil, yapısal bir sorun olarak tanımlamaktadır. İstanbul Sözleşmesi’ne dönüşü net biçimde savunmaktadır. ILO 190’a açık referansla çalışma yaşamındaki şiddet ve tacizi siyasal gündeme taşımaktadır. Bunların ötesinde, dikkat çeken ana öneriler şunlardır: Kadınların bakım emeği yükünün kamusal sorumluluk olarak tanımlanması, feminist siyasal ekonomi yazınıyla uyumludur. Bu yaklaşım ev içi emeğin görünür kılınması ve ücretsiz emeğin sosyal güvenlik kapsamına alınması gibi ilerici öneriler içermektedir. Kadın yoksulluğu, bireysel başarısızlık değil, yapısal toplumsal eşitsizliğin sonucu olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu nokta, metni neoliberal bireyci söylemlerden ayıran en güçlü boyutlardan biridir. Toplumsal cinsiyet eşitliği siyasalarının yerel yönetimler, merkezi yönetim ve sosyal hizmet kurumları arasında eş güdüm içinde yürütülmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bu bölüme yönelik temel eleştiriler şunlardır: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’nin hangi kurum tarafından, nasıl ve hangi yetkilerle yürütüleceği net değildir. Yasa, sözleşme ve norm düzeyinde güçlü bir bakış açısı olmakla birlikte, uygulamada karşılaşılacak kadro, bütçe ve yerel kapasite eksiklikleri yeterince tartışılmamıştır. Türkiye’de bu alandaki toplumsal ve siyasal direnç göz önüne alındığında, stratejik iletişim ve toplumsal ikna siyasaları geliştirilmemiştir. Toplumsal cinsiyet eşitliği bölümü hem kuramsal hem normatif açıdan metnin en güçlü bölümlerinden biridir. Ancak, bu gücün somut kurumsal yapılara ve uygulanabilir kamu siyasalarına dönüşebilmesi için kurumsal tasarım ve kapasite oluşturulması boyutunun güçlendirilmesi gerekmektedir. Genel olarak değerlendirilecek olursa, programın sosyal devlet bölümü kuramsal olarak güçlü, çağdaş sosyal devlet yazınıyla uyumlu ve siyasal olarak tutarlıdır.  Ancak bölüm teknik ayrıntılar, finansman ve uygulama aşamaları bakımından güçlendirilmeye açıktır. Bu bölüm normatif olarak çok güçlü, fakat uygulama açısından sorunludur. İstanbul Sözleşmesi’ne dönüş önerilmektedir ancak bu dönüşün iç hukuk mekanizmaları ele alınmamaktadır. Toplumsal direnç ve tutucu refleks gerçeği doğrudan yok sayılmaktadır. Kadın odaklı siyasaların yerel kapasite sorunu çözümlenmemiş görünmektedir

Yaşlı, Engelli ve Dezavantajlı Gruplar

Bu bölüm, klasik “sosyal yardım” paradigması yerine, hak temelli ve kapsayıcı refah siyasası anlayışına dayanmaktadır. Kuramsal olarak BM Engelli Hakları Sözleşmesi, Aktif Yaşlanma kuramı ve sosyal dışlanma yazınıyla önemli ölçüde uyumludur. Metin, dezavantajlı grupları “yardım alıcısı” değil, hak sahibi ve toplumsal aktör olarak tanımlamaktadır. Yaşlılara yönelik öneriler edilgin bakım yerine etkili katılım modelini ve kurumsal huzurevleri yerine toplum temelli bakım sistemlerini ön plana çıkarmaktadır. Bu hem insan onuru hem de bütçe sürdürülebilirliği açısından olumlu bir yaklaşımdır. Engellilik, metinde tıbbi bir sorun değil, toplumsal olarak oluşturulmuş bir eşitsizlik alanı olarak görülmektedir. Bu doğrultuda erişilebilirlik, eğitimde ve istihdamda eşitlik ve kamusal alanların dönüştürülmesi büyük öneme sahiptir. Çocuk yoksulluğu, erken yaşta işçilik, eğitimden kopuş gibi riskler yapısal sorunlar olarak tanımlanmaktadır. Bu bölüm özellikle çocuk işçiliğiyle mücadele ve kamusal kreş ve bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması gibi somut toplumsal siyasalarla güçlenmektedir. Bu bölümdeki temel eksiklikler şunlardır: Nicel hedefler yoktur. Kaç merkez, kaç personel, hangi bölgelerde, ne kadar sürede gibi sorular yanıtlanmamıştır. Bölgesel eşitsizlikler yetersiz düzeyde ele alınmıştır. Dezavantajlılık coğrafi olarak da farklılaşmaktadır. Bu farklılık çözümlenmemiştir. Bütün bu kapsamlı sosyal siyasaların finansal yükü tartışılmamıştır. Bu bölüm, sosyal devlet anlayışının en etik ve insancıl boyutunu temsil etmektedir. Yaşlı, engelli ve dezavantajlı gruplara yönelik yaklaşım, çağdaş sosyal siyasa yazınıyla uyumlu, hak temelli ve kapsayıcıdır. Ancak metnin siyasa gücü, bu önerilerin somut, ölçülebilir ve uygulanabilir hedeflerle desteklenmesiyle daha da artacaktır. Bu bölümde en büyük sorun hedeflerin çok, araçların az olmasıdır. Nicel hedefler yoktur. Bölgesel eşitsizlikler hesaba katılmamıştır. Finansman yine belirsizdir.

Sosyal devlet kavramı, modern demokratik yönetim anlayışının temel yapı taşlarından biri olarak, yalnızca gelir dağılımını düzenleyen bir mekanizma değil; aynı zamanda toplumsal bütünlüğü, sosyal adaleti ve siyasal meşruiyeti güçlendiren kurumsal bir çerçeve sunar. Türkiye bağlamında ise sosyal devlet, tarihsel olarak hem anayasal güvenceye kavuşmuş hem de pratikte önemli dalgalanmalara maruz kalmış bir ilke olmuştur. 1980 sonrası neoliberal dönüşüm süreci, sosyal devletin kurumsal kapasitesini zayıflatırken; sosyal siyasaları giderek yardım odaklı, parçalı ve siyasal sadakat ilişkilerine açık hale getirmiştir.

Genel Değerlendirme ve Sonuç

CHP programında yer alan sosyal devlet yaklaşımı, yalnızca bir siyasa önerisi değil, aynı zamanda Türkiye’de yeniden oluşturulması edilmesi gereken bir toplumsal sözleşmenin de ifadesi olarak okunmalıdır. Bu çalışma, CHP programında sosyal devletle ilgili bölümü, normatif çerçevesi, siyasa önerileri, kurumsal tasarımı ve uygulanabilirliği açısından eleştirel bir gözle incelemeyi amaçlamıştır. İnceleme, programın güçlü yönlerini görünür kılarken, aynı zamanda belirsiz, eksik veya yapısal sorunlar içeren yönlerini de çözümleyici bir bakış açısıyla tartışmayı hedeflemektedir.

CHP programında sosyal devlet anlayışı, eşitlik, sosyal adalet ve fırsat eşitliği gibi temel normatif ilkelere dayandırılmaktadır. Bu yönüyle metin, evrensel refah devleti yazınıyla uyumlu bir söylem üretmekte ve sosyal siyasayı yalnızca yoksulluğu hafifletme aracı değil, toplumsal eşitsizlikleri yapısal olarak azaltma mekanizması şeklinde konumlandırmaktadır.

Programın güçlü yönlerinden biri, sosyal devleti yalnızca sosyal yardımlarla sınırlamayıp, eğitim, sağlık, istihdam, sosyal güvenlik ve konut siyasalarıyla bütüncül bir şekilde ele almasıdır. Özellikle dezavantajlı gruplara (kadınlar, gençler, engelliler, yaşlılar ve çocuklar) yönelik vurgular, metnin kapsayıcılık savını güçlendirmektedir. Bu açıdan CHP, mevcut iktidarın daha çok “hayırseverlik temelli” ve seçici sosyal yardım anlayışından farklı olarak, hak temelli bir sosyal siyasa çerçevesi oluşturmaya çalışmaktadır.

Ancak programın zayıf yönleri de göz ardı edilmemelidir. Öncelikle birçok siyasa önerisi, normatif düzeyde güçlü olmakla birlikte, uygulamaya dönük mekanizmalar açısından yetersiz kalmaktadır. Örneğin, sosyal harcamaların nasıl finanse edileceği, vergi sistemiyle nasıl ilişkilendirileceği ve kaynak dağılımının hangi kurumsal mekanizmalarla denetleneceği konularında somut bir çerçeve sunulmamaktadır. Bu durum, programın uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri doğurmaktadır.

İkincisi, yerel yönetimlerin sosyal devlet içindeki rolü vurgulanmakla birlikte, merkezi yönetim-yerel yönetim ilişkisi için net bir yetki paylaşımı ortaya konulmamıştır. Oysa Türkiye gibi aşırı merkeziyetçi yapıya sahip bir ülkede sosyal devletin güçlendirilmesi, yalnızca siyasa metinleriyle değil, aynı zamanda yönetsel ve mali yerinden yönetimin yeniden düzenlenmesiyle olanaklıdır.

Üçüncü olarak, programda sosyal devletin ekonomik boyutuyla siyasal ekonomi çerçevesi arasındaki ilişki yeterince derinleştirilmemiştir. Gelir dağılımı adaletsizliğinin temel kaynakları olan rant ekonomisi, vergi adaletsizliği ve finansallaşma dinamikleri daha çok bir eleştiri düzeyinde ele alınmakta, fakat bunlara karşı geliştirilen değişik kalkınma ve bölüşüm modeli yeterince netleştirilmemektedir.

CHP’nin sosyal devlet yaklaşımı, Türkiye’nin son yıllarda aşındırılan sosyal hak rejimini yeniden kurmaya yönelik önemli bir normatif çaba sunmaktadır. Program, sosyal devleti anayasal bir ilke olarak yeniden merkeze alması, hak temelli bir dil kullanması ve eşitlik vurgusunu güçlendirmesi bakımından dikkat çekicidir. Bu yönüyle, Türkiye’de giderek hayırseverlik temelli ve siyasal sadakat ilişkilerine indirgenen sosyal siyasa anlayışına karşı, daha sistemli ve kurumsal bir seçenek geliştirme gizil gücüne sahiptir.

Bununla birlikte program, sosyal devletin yalnızca “ne” olduğu konusunda değil, aynı zamanda “nasıl” hayata geçirileceği konusunda da daha güçlü bir çerçeve sunmak zorundadır. Finansman modelleri, kurumsal reform önerileri, yönetsel yapı dönüşümü ve hukuksal zemin gibi başlıklarda daha somut, ölçülebilir ve denetlenebilir hedefler ortaya konulmadan, sosyal devlet hayalinin güçlü bir siyasal projeye dönüşmesi zor görünmektedir.

Sonuç olarak CHP programındaki sosyal devlet yaklaşımı, normatif düzeyde güçlü, söylemsel olarak tutarlı, fakat uygulama boyutunda henüz derinleştirilmesi gereken bir yapı arz etmektedir. Eğer bu yaklaşım, ekonomik ve kurumsal reformlarla desteklenir, merkeziyetçi bürokratik yapı çözülür ve sosyal siyasalar siyaset üstü, kalıcı kamu siyasaları durumuna getirilebilirse, CHP’nin sosyal devlet vizyonu Türkiye açısından gerçek bir dönüşüm gizil gücü taşıyabilir. Bu metin ideolojik olarak nettir. Sosyal devlet savunusu güçlüdür. Toplumsal fayda açısından önemli savlar içermektedir. Ancak, akademik bir siyasa metni olmak için operasyonel ayrıntı, uygulama mekanizması, geçiş stratejisi ve finansman modeli açıkça belirtilmelidir. Mevcut durumuyla bu metin güçlü bir program taslağıdır ancak henüz tam bir kamu siyasası belgesi değildir.

Program, sosyal devleti piyasa başarısızlıklarını gideren eden bir mekanizma değil, toplumsal adaleti kuran eden kurucu bir devlet işlevi olarak konumlandırmaktadır. Yoksulluk, bireysel başarısızlık değil, yapısal bir gelir dağılımı sorunu olarak ele almaktadır.

Geliştirilen siyasa araçları ve önlemleri temel vatandaşlık geliri, sosyal yardımların siyasallaşmasının önlenmesi, gelir testinin kurumsallaştırılması, kadınların öncelikli yararlanıcı olarak tanımlanması ve sosyal yardımların hak temelli mekanizmaya dönüştürülmesidir. Yoksulluğu yapısal bir sorun olarak ele alması, hak temelli bir yaklaşım önermesi, kadın lehine pozitif ayrımcılık içermesi ve dağınık sosyal yardımlara karşı bütüncül çözüm önermesi programın güçlü yanlarıdır. Zayıf yönleri ise temel vatandaşlık geliri modelinin türünün (evrensel/koşullu) net olmaması, finansman modelinin belirsizliği, gelir testinin nasıl adil işleyeceğinin açıklanmamış olmasıdır. Ayrıca, yardım ve istihdam ilişkisi zayıf kurulmuştur.

Sağlık konusu, programda açık biçimde bir piyasa hizmeti değil, doğrudan kamusal hak ve sorumluluk alanı olarak ele alınmakta ve neoliberal reformların yıkıma uğrattığı bir alan olarak tanımlanmaktadır.  Geliştirilen siyasa önlemleri ise aile hekimliği modelinden çıkış, Halk Sağlığı Merkezleri modeline geçiş, şehir hastaneleri modelinden uzaklaşmadır.  Bu yaklaşımın güçlü yönleri soruna doğru tanı konması, birinci basamak sağlık hizmetlerine dönüş, kamusal sağlık ilkesinin net olarak ortaya konması ve sağlıkta piyasalaşmaya açık karşı duruşun sergilenmiş olmasıdır. Zayıf yönleri ise geçiş süreci ve takviminin olmamasıdır.  Sağlık insan gücü planlaması eksiktir.  KÖİ sisteminden çıkış modeli yoktur. Maliyet ve bütçe boyutu hesaplanmamıştır.

Eğitim, programda insan hakları, toplumsal eşitlik, laiklik ve yurttaşlık üzerinden oluşturulan bir alan olarak görülmektedir. Mevcut eğitim sistemi ise ideolojik yıkımı aracı olarak değerlendirilmektedir. Geliştirilen siyasa önlemleri ise laik ve bilimsel eğitim, tarikat/cemaat protokollerinin iptali, YÖK’ün kaldırılması, kamusal ve parasız eğitim ve köy okullarının yeniden açılmasıdır. Programın güçlü yönleri laiklik konusunda net duruş, kamusal eğitim vurgusu, akademik özerkliğe dönüş ve eğitimde fırsat eşitliği söylemidir Zayıf yönleri ise reformların hukuksal ve kurumsal yol haritasının olmamasıdır. Siyasal ve toplumsal direnç çözümlemesi yoktur.  Eğitim finansmanı belirsizdir. Müfredat reformunun içeriği net değildir.

Toplumsal cinsiyet, programda sadece bir kadın sorunu değil, demokrasinin temel ölçütlerinden biri olarak görülmektedir. Geliştirilen siyasa önlemleri ise İstanbul Sözleşmesi’ne dönüş, kadın istihdamını destekleme, kamusal bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve cinsiyet temelli veri üretimidir. Programın güçlü yönleri açık ve cesur siyasal duruşun sergilenmiş olması, yapısal kadın yoksulluğu vurgusu ve bakım emeğinin kamusallaştırılmasıdır. Zayıf yönleri ise kurumsal uygulama modelinin yokluğu, yerel düzeyde mekanizmaların net olmaması ve siyasal direncin hesaba katılmamış olmasıdır.

Yaşı, engelli ve dezavantajlı gruplarla ilgili sosyal devlet anlayışı bir yardım nesnesi değil hak öznesi olarak görülmesidir. Bu bağlamda geliştirilen siyasa önlemleri toplum temelli bakım sistemi, erişilebilirlik düzenlemeleri, çocuk işçiliğiyle mücadele ve kamusal bakım merkezleridir. Programın güçlü üçlü yönü insan onurunu merkeze alması, kurumsal bakım yerine toplum temelli bakım ilkesinin geliştirilmesi ve çocuk siyasalarının bütüncül açıdan düşünülmüş olmasıdır. Zayıf yönü ise nicel hedeflerin olmaması, bölgesel farklılıkların dikkate alınmaması ve finansmanın yine belirsiz bırakılmasıdır.


 

CHP PROGRAMININ YETERLİLİK VE GEÇERLİLİK DÜZEYİNİN ELEŞTİREL İRDELEMESİ: SOSYAL DEVLET

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Giriş

Bu çalışma, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) parti programında yer alan sosyal devlet anlayışını, yeterlilik ve geçerlilik ölçütleri çerçevesinde eleştirel olarak irdelemeyi amaçlamaktadır. Türkiye’de sosyal devlet ilkesi anayasal düzeyde güvence altına alınmış olmakla birlikte, son yirmi yılda uygulanan neoliberal ekonomi siyasaları, kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması ve sosyal harcamaların daraltılması yoluyla ciddi ölçüde aşınmıştır. Bu bağlamda, ana muhalefet partisinin sosyal devlete ilişkin program önerileri, yalnızca bir siyasal vaatler bütünü değil, aynı zamanda Türkiye’nin gelecekteki sosyal ve yönetsel yapılanmasına dair normatif ve stratejik bir tasarım olarak değerlendirilmelidir.

CHP programı; sosyal adalet, gelir dağılımı, yoksullukla mücadele, sosyal güvenlik, sağlık, eğitim ve bakım hizmetleri gibi alanlarda sosyal devletin yeniden kurulmasını hedefleyen kapsamlı bir söylem sunmaktadır. Ancak bu söylemin, yalnızca normatif tutarlılığı değil; aynı zamanda kuramsal temellere dayanma düzeyi, siyasa araçlarının somutluğu, uygulanabilirliği ve Türkiye’nin mevcut sosyo-ekonomik yapısıyla uyumu açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle çalışmada, CHP’nin sosyal devlet yaklaşımı, programatik vaatlerin ötesine geçilerek, analitik bir çerçeve içinde ele alınmaktadır.

Araştırmanın temel amacı, CHP’nin sosyal devlet vizyonunun ne ölçüde bütünlüklü, iç tutarlılığa sahip, gerçekçi ve dönüştürücü bir karakter taşıdığını ortaya koymaktır. Bu doğrultuda metin, sosyal devletin CHP programında nasıl kavramsallaştırıldığını, hangi normatif ve ideolojik zemine oturtulduğunu, neoliberal refah rejimine karşı nasıl bir seçenek sunduğunu ve mevcut siyasal-ekonomik konjonktür içinde ne derece uygulanabilir olduğunu eleştirel bir bakışla incelemektedir.

Bu çerçevede çözümleme programın sosyal devlet anlayışını hem normatif siyaset felsefesi hem de kamu siyasası tasarımı açısından çözümlemeyi, güçlü ve zayıf yönlerini ortaya koymayı ve uygulama kapasitesini sorgulamayı amaçlamaktadır.

Genel Çerçeve ve Kavramsal Tutarlılık

Program, açık biçimde hak temelli sosyal devlet anlayışına yaslanmakta ve sosyal devlet kavramı yalnızca yardımlarla değil istihdam, sosyal güvenlik, sağlık, eğitim, barınma, bakım ve eşitlik eksenlerinde çok boyutlu ele alınmaktadır. “Temel Vatandaşlık Geliri”, “Kamucu sağlık sistemi”, “Mahalle odaklı sosyal hizmetler”, “Yerel sağlık meclisleri” gibi kavramlar kuramsal olarak güçlü ve çağdaş refah devleti yazınıyla uyumludur.  Metin bazı yerlerde normatif bir manifesto dili ile teknik siyasa metni arasında gidip gelmektedir. “Yapılacaktır”, “hayata geçirilecektir” gibi güçlü vaatler sık ortaya konulmakta, ancak bu işlevlerin nasıl finanse edileceği, hangi takvimle, hangi kurumlar aracılığıyla sorularına çoğu yerde açık ve anlaşılır şekilde yanıt verilmemektedir. Bazı ana bölümlerin sonunda kısa birer “uygulama ve finansman çerçevesi” eklenebilir. Bu bağlamda sorumlu kurumlar, zamanlama (kısa-orta-uzun vadeli) ve yaklaşık maliyet ve kaynak önerileri belirlenmelidir. Metin, klasik liberal refah devleti anlayışının ötesine geçerek, sosyal devleti yalnızca “yardım sağlayan” değil, aynı zamanda eşitsizlikleri yapısal olarak düzelten kurucu bir aktör olarak konumlandırmaktadır. Sosyal devlet, metinde sadece bir kamu hizmeti sağlayıcısı değil, doğrudan toplumsal eşitliğin kurumsal güvencesi olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu yönüyle metin, neoliberal sosyal siyasa anlayışına açık bir epistemolojik itiraz içermektedir.

Sosyal Devlet ve Temel Vatandaşlık Geliri

Bu bölüm güçlü bir kuramsal çerçeveye sahiptir. Özellikle sosyal yardımların siyasal yönlendirmelerden arındırılması vurgusu, aile içi gelir dağılımında kadın lehine pozitif düzenleme önerisi ve tek kişilik hanelerin de kapsama alınması yönleri başarılıdır. Ancak, buna karşılık “gerçekçi gelir testi”nin kimin tarafından, hangi ölçütlerle ve nasıl denetleneceği net değildir. Gelir testi, TÜİK, SGK ve Gelir İdaresi Başkanlığı verilerinin bütünleştirilmiş kullanımıyla, bölgesel yoksulluk endeksleri esas alınarak yürütülmelidir. Özellikle şu üç yön dikkat çekicidir: “Hak Temelli Yaklaşım” kavramıyla TVG, lütuf değil, yurttaşlık hakkı olarak konumlandırılmaktadır. “Toplumsal Cinsiyet Duyarlılığı” kavramıyla ödemelerin aile içinde öncelikle kadına yapılması, feminist sosyal siyasa yazınıyla uyumludur. “Yeni Hane Modellerinin Dikkate Alınması” kavramı tek kişilik hane vurgusu, çağdaş sosyolojik dönüşümün kavrandığını göstermektedir. Bu yönleriyle metin, Türkiye’de sosyal siyasa tartışmalarının kavramsal düzeyini yukarıya taşıma potansiyeline sahiptir. Bununla birlikte, TVG önerisi şu sorunları henüz çözmüş görünmemektedir: Gelir testinin kurumsal altyapısı belirsizdir. TVG’nin mevcut sosyal yardım sistemleriyle ilişkisi (ikame mi, tamamlayıcı mı?) net değildir. Finansman modeli ve bütçe etkisi çözümlenmemiştir. Bu eksiklikler, önerinin fikir düzeyinde güçlü ancak uygulama düzeyinde henüz taslak aşamasında kaldığını göstermektedir. Özellikle, kamu maliyesi disiplini açısından bu siyasanın nasıl sürdürülebilir olacağı sorusu açık bırakılmıştır. Bu bölüm, güçlü bir normatif ve felsefi sosyal devlet anlayışı ortaya koymakta ancak bu anlayışın siyasa tasarımı düzeyinde operasyonelleştirilmesi gerekmektedir. TVG önerisi kuramsal olarak güçlü, uygulama bakımından ise ayrıntılandırılmaya muhtaçtır. TVG önerisi güçlüdür, ancak şu açılardan akademik eleştiriye açıktır. Model belirsizdir. Evrensel mi olacak, koşullu mu ve bir negatif gelir vergisi mi sorularına yanıt verilmemiştir. Mevcut yardım sistemleriyle ilişki tanımlanmamıştır. TVG, mevcut sosyal yardımların yerine mi geçecek, yoksa üzerine mi eklenecektir? Eğer ikisi bir arada yürütülecekse, tekrarlar ve kaynak israfı kaçınılmaz olacaktır. Gelir testinden söz edilmektedir. “Gerçekçi gelir testi” deniyor, ama Türkiye’de kayıt dışı ekonomi oranı yüksektir ve gelir beyanları güvenilmezdir. Bu koşullarda bu testin nasıl adil ve saydam işleyeceği belirsizdir.

Sosyal Güvenlik Sistemi

Programın en güçlü bölümlerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle, kuşaklar arası adalet vurgusu, kayıt dışılıkla mücadele, vergi adaleti ve prim sisteminin birleştirilmesi önerileri çok yerindedir. Ancak, emeklilik sistemi reformu anlatılırken, Türkiye’de 2035 sonrasında bağımlı nüfus oranının hızla artacağı projeksiyonları dikkate alınarak, mevcut aktüeryal açıklar, yaşlanan nüfus, bağımlılık oranları gibi somut riskler daha net görünür hale getirilmeli ve demografik riskler sayısallaştırılarak gerekçelendirilmelidir. Metin yer yer programdan çok manifestoya yaklaşmaktadır. “Sosyal devlet yeniden inşa edilecektir” gibi ifadeler güçlüdür ancak hangi kurumsal araçlarla, hangi anayasal düzenlemelerle ve hangi yasal değişikliklerle sorularına yeterince yanıt verilmemektedir. Mevcut neoliberal ve özelleştirilmiş yapıdan, önerilen kamucu modele nasıl geçileceği net değildir. Halbuki en kritik unsur budur: Sistemler “bir günde” değil, çatışmalı geçişlerle dönüşür. Neredeyse tüm sosyal siyasalarda en büyük boşluk, finansman boyutudur. Bu eksiklik giderilmediğinde, metin hedef değil dilek olarak algılanma riski taşır.

Sağlık Siyasaları

Programın en kapsamlı ve siyasal açıdan en güçlü bölümlerinden biridir. Birinci basamak sağlık sistemine dönüş vurgusu, Halk Sağlığı Merkezleri modeli, Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün yeniden kurulması ve Şehir Hastaneleri/KÖİ modeline yönelik eleştiriler çok yerindedir. “Aile hekimliği modelinin yerine ne getirilmeli” sorusu daha açık yanıtlanmak gerekir. Sağlık çalışanlarının sayısı, dağılımı ve finansmanı konusunda niceliksel hedefler programa eklenmelidir. Metnin sağlık siyasaları bölümü, neoliberal sağlık reformlarına karşı kamucu ve hak temelli bir sağlık paradigmasını savunmaktadır. Bu yaklaşım, özellikle şu üç kuramsal arka plana yaslanmaktadır: Refah devleti yazını, sağlık hakkı yaklaşımı ve bakım siyaseti tartışmaları. Metinde sağlık, piyasa malı değil, doğrudan kamusal bir hak ve yurttaşlık yükümlülüğü olarak tanımlanmaktadır. Bu yönüyle, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın piyasacı mantığına epistemolojik bir itiraz getirmektedir.

Programın en güçlü bölümlerinden biri sağlık kısmıdır. Özellikle şu noktalar dikkat çekmektedir: Birinci Basamak Merkezli Sistemi kapsamında birinci basamak sağlık hizmetlerinin merkeze alınması, koruyucu sağlık hizmetlerine dönüş açısından son derece önemlidir. Bu, hem maliyet-etkin hem de toplum sağlığı açısından doğru bir yönelimdir. İkincisi Halk Sağlığı Merkezleri Modeli önerisidir. Aile hekimliği sisteminin yerine önerilen Halk Sağlığı Merkezleri modeli toplum temelli, bölgesel sağlık risklerine duyarlı ve çok disiplinli ekipler üzerine kurulu bir yapı olarak tasarlanmıştır. Bu model, yalnızca tedavi edici değil, önleyici ve izleyici bir sağlık siyasası önermektedir. Üçüncüsü kamu ve özel sektör modeliyle gerçekleştirilen “Şehir Hastaneleri”ne yönelik eleştiridir. Şehir hastanelerine yönelik eleştiri, kamu maliyesi ve sağlık sisteminin ticarileşmesi açısından son derece yerindedir. Bu modelin kamu bütçesine getirdiği uzun vadeli yük, sağlık hizmetlerinin piyasalaşması ve sağlık çalışanlarının güvencesizleşmesi gibi olumsuz yönleri metinde isabetle vurgulanmaktadır. Buna rağmen, bu bölümde de şu yapısal eksiklikler göze çarpmaktadır: Aile hekimliğinden Halk Sağlığı Merkezlerine geçişin kurumsal ve hukuksal süreci net değildir. Mevcut doktor, hemşire ve sağlık personeli sayısının gereksinmelere göre nasıl yeniden yapılandırılacağı belirsizdir. Finansman boyutu dikkate alınmamıştır. Kamucu sağlık modelinin bütçesel karşılığının nasıl sağlanacağı somutlaştırılmamıştır. Bu eksiklikler giderilmezse, öneri güçlü bir normatif düzeyde kalma riski taşımaktadır. Metnin sağlık bölümü, Türkiye’de son 20 yılda izlenen neoliberal sağlık siyasalarına karşı ciddi bir karşı-hegemonik sağlık söylemi üretmektedir. Kuramsal olarak güçlü, ideolojik olarak tutarlı olan bu bölüm, uygulama ve geçiş stratejileriyle desteklendiğinde, özgün ve dönüştürücü bir sağlık reform bakış açısı sunabilir. Sağlık bölümünde saptamalar ve konulan tanılar büyük ölçüde doğrudur. Ancak, tanı doğru olmasına karşın reçete eksiktir. Şehir hastaneleri eleştirisi yerindedir. Aile hekimliği eleştirisi yerindedir. Ancak yerine konacak sistemin kurumsal yapısı, hukuksal zemini ve insan gücü boyutu yeterince tasarlanmamıştır. Mevcut milyonları kapsayan sistemden yeni modele geçiş bir kriz yaratabilir. Bu geçişin yönetimi metinde yoktur. Sağlık personeli yetersizliği ve beyin göçü sorunu eleştirilmiş, ancak nasıl durdurulacağı ve ücret, özlük hakları reformunun nasıl yapılacağı muğlak kalmıştır.

Mahalle Odaklı Model

Programda önerilen “Mahalle Odaklı Sosyal Hizmet Merkezleri (SHM)” yaklaşımı, refah devletinin yerelleşmiş ve toplumsallaşmış bir biçimde yeniden inşası anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım kamusal alan kuramıyla, kapasite yaklaşımıyla ve katılımcı yönetişim yazınıyla örtüşmektedir. Çünkü sosyal hizmet yalnızca yukarıdan aşağıya dağıtılan bir mekanizma değil, mahalle ölçeğinde sürekli temas ve etkileşim temelinde tanımlanmaktadır. SHM’lerin getirebileceği kazanımlar şunlardır: sosyal sorunlara erken müdahale olanağı, koruyucu sosyal hizmet mantığının güçlendirilmesi, kadın emeğinin kamusal alana taşınması ve yerel eşitsizliklerin görünür kılınması. Bu öneri, sosyal siyasanın salt "merkezi dağıtım" değil, toplumsal ihtiyaçla yüz yüze gelen bir yapıya kavuşmasını hedeflemektedir. Buna karşılık şu eleştirel noktalara dikkat çekmek gerekir: Yerel yönetimler arasındaki kapasite eşitsizliği, uygulamada büyük farklılıklar yaratabilir. Sosyal hizmet uzmanlarının sayısı, eğitimi ve dağılımı planlanmamıştır. Siyasal partizanlaşma riski göz ardı edilmiştir. Dolayısıyla model güçlüdür, ancak kurumsal güvenlik mekanizmaları tanımlanmazsa, hedeflenen etki zayıflayabilir. Mahalle odaklı sosyal hizmet yaklaşımı, kuramsal olarak ileri ve çağdaş bir modeldir. Ancak bu modelin sürdürülebilirliği, merkezi finansman, standart kadrolaşma ve güçlü denetim mekanizmalarına bağlıdır.

Eğitim

Bu bölüm ideolojik tutarlılık açısından güçlü, ancak programın en uzun ve yer yer tekrarlı bölümüdür.: Laik, kamusal, parasız eğitim vurgusu net olarak ortaya konulması olumludur. “Tarikat-cemaat protokollerinin reddi” açık ve kararlı bir şekilde ifade edilmektedir. YÖK’ün kaldırılması ve üniversite özerkliği güçlü bir siyasal sav olarak ileri sürülmektedir. Ancak, çok kapsamlı bir reform hayali belirtilmesine karşılık bu dönüşümün aşamaları, hukuksal zemini ve karşılaşılacak akademik ve siyasal dirençler ele alınmamaktadır. Eğitim bölümünün sonuna “Geçiş süreci ve reform takvimi” alt başlığı eklenmesi çok yararlı olacaktır. Eğitim siyasaları bölümü, açık biçimde Cumhuriyetçi, laik ve kamucu eğitim paradigmasına yaslanmaktadır. Bu çerçeve demokratik eğitim anlayışı, kültürel sermaye eleştirisi ve eleştirel pedagoji yaklaşımı ile örtüşmektedir. Eğitim, metinde yalnızca bireysel gelişim aracı değil, toplumsal eşitliğin yeniden üretildiği veya dönüştürüldüğü temel alan olarak ele alınmaktadır. Bu bölümde öne çıkan temel siyasa açılımları şunlardır: Tarikat ve cemaatlerle yapılan protokollerin reddi, Türkiye’nin yakın tarihindeki eğitim siyasaları bağlamında son derece kritik ve ideolojik açıdan net bir pozisyondur. Paralı ve özelleşmiş eğitim modellerine karşı parasız eğitim ve eşit erişim, kamusal denetim ilkeleri sistemin temel taşı olarak konumlandırılmaktadır. Kurumsal reform bağlamında YÖK’ün kaldırılması, akademik özerkliğin yeniden kurulması ve üniversite yönetiminde demokratikleşme önerileri ön plana çıkmaktadır. Bu başlıklar, yükseköğretim rejiminin otoriterleşmesine doğrudan bir eleştiridir. Bu güçlü vizyona rağmen bazı sorunlu noktalar vardır. Eğitim alanı Türkiye’de ideolojik olarak derin biçimde kutuplaşmış bir alandır. Önerilen reformlar ciddi siyasal ve bürokratik dirençle karşılaşacaktır. Bu kadar köklü reformların aşamalandırılmadan sunulması, uygulanabilirlik açısından risklidir. Eğitime ayrılacak GSYH payı belirtilmemiştir. Hangi pedagojik ve epistemolojik çerçeve ile yeni müfredat oluşturulacağı açık değildir. Eğitim bölümü, Türkiye’de eğitimin son yıllarda yaşadığı ideolojik dönüşüme karşı güçlü bir seküler cumhuriyetçi karşı-proje önermektedir. Ancak bu karşı-projenin, yalnızca normatif değil, stratejik ve aşamalı bir reform bakış açısıyla desteklenmesi gerekmektedir. Eğitim bölümü ideolojik olarak güçlüdür, fakat siyasa açısından bazı sorunsal alanlar içermektedir. Birincisi, radikal reform önerilerine karşılık zayıf yol haritası sunulmasıdır. YÖK kaldırılacak, tarikat protokolleri iptal edilecek denilmektedir. Ancak bunların anayasal, yasal ve bürokratik süreçleri yok sayılmaktadır. İkincisi siyasal gerçeklikten kopma riskinin varlığıdır. Eğitim alanı Türkiye’de en sert ideolojik mücadele alanıdır. Bu direncin nasıl kırılacağına ilişkin herhangi bir strateji metinde yer almamaktadır. Eğitim programı reformu belirsizliğini korumaktadır. “Bilimsel, laik eğitim” kurulacağı savlanıyor ancak bunun hangi epistemoloji ve, hangi pedagojik yaklaşımlarla yapılacağı belirsizdir.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Bu bölüm hem normatif hem de siyasal olarak güçlüdür. İstanbul Sözleşmesi’ne açık geri dönüş vaadi, ILO 190’nın uygulanması ve cinsiyet temelli veri siyasaları olumludur. Uygulamadaki kurumsal kapasite sorunlarına (kadrolar, bütçe, yerel yönetimler) daha fazla yer verilmemesi ise eksiklik olarak görülmüştür.  Program, toplumsal cinsiyet eşitliğini yalnızca bir “haklar” sorunu olarak değil, doğrudan demokratikleşme ve sosyal adaletin yapısal bir bileşeni olarak ele almaktadır. Bu yaklaşım, feminist siyasa teorisi ve eleştirel sosyal siyasa yazınıyla doğrudan uyumludur. Özellikle şu kuramsal yaklaşımlar metinle örtüşmektedir: “yeniden bölüşüm – tanınma – temsil üçlemesi”, bakım emeği ve görünmeyen emek çözümlemeleri ve toplumsal cinsiyete duyarlı siyasa çerçevesi. Kadın sorunu, metinde yalnızca bireysel bir özgürleşme alanı değil, doğrudan siyasal rejimin demokratik karakterini belirleyen bir gösterge olarak ele alınmaktadır. Bu bölümdeki en güçlü yön, toplumsal cinsiyet eşitliğinin çok boyutlu ele alınmasıdır. Metin kadına yönelik şiddeti yalnızca kriminal değil, yapısal bir sorun olarak tanımlamaktadır. İstanbul Sözleşmesi’ne dönüşü net biçimde savunmaktadır. ILO 190’a açık referansla çalışma yaşamındaki şiddet ve tacizi siyasal gündeme taşımaktadır. Bunların ötesinde, dikkat çeken ana öneriler şunlardır: Kadınların bakım emeği yükünün kamusal sorumluluk olarak tanımlanması, feminist siyasal ekonomi yazınıyla uyumludur. Bu yaklaşım ev içi emeğin görünür kılınması ve ücretsiz emeğin sosyal güvenlik kapsamına alınması gibi ilerici öneriler içermektedir. Kadın yoksulluğu, bireysel başarısızlık değil, yapısal toplumsal eşitsizliğin sonucu olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu nokta, metni neoliberal bireyci söylemlerden ayıran en güçlü boyutlardan biridir. Toplumsal cinsiyet eşitliği siyasalarının yerel yönetimler, merkezi yönetim ve sosyal hizmet kurumları arasında eş güdüm içinde yürütülmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bu bölüme yönelik temel eleştiriler şunlardır: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’nin hangi kurum tarafından, nasıl ve hangi yetkilerle yürütüleceği net değildir. Yasa, sözleşme ve norm düzeyinde güçlü bir bakış açısı olmakla birlikte, uygulamada karşılaşılacak kadro, bütçe ve yerel kapasite eksiklikleri yeterince tartışılmamıştır. Türkiye’de bu alandaki toplumsal ve siyasal direnç göz önüne alındığında, stratejik iletişim ve toplumsal ikna siyasaları geliştirilmemiştir. Toplumsal cinsiyet eşitliği bölümü hem kuramsal hem normatif açıdan metnin en güçlü bölümlerinden biridir. Ancak, bu gücün somut kurumsal yapılara ve uygulanabilir kamu siyasalarına dönüşebilmesi için kurumsal tasarım ve kapasite oluşturulması boyutunun güçlendirilmesi gerekmektedir. Genel olarak değerlendirilecek olursa, programın sosyal devlet bölümü kuramsal olarak güçlü, çağdaş sosyal devlet yazınıyla uyumlu ve siyasal olarak tutarlıdır.  Ancak bölüm teknik ayrıntılar, finansman ve uygulama aşamaları bakımından güçlendirilmeye açıktır. Bu bölüm normatif olarak çok güçlü, fakat uygulama açısından sorunludur. İstanbul Sözleşmesi’ne dönüş önerilmektedir ancak bu dönüşün iç hukuk mekanizmaları ele alınmamaktadır. Toplumsal direnç ve tutucu refleks gerçeği doğrudan yok sayılmaktadır. Kadın odaklı siyasaların yerel kapasite sorunu çözümlenmemiş görünmektedir

Yaşlı, Engelli ve Dezavantajlı Gruplar

Bu bölüm, klasik “sosyal yardım” paradigması yerine, hak temelli ve kapsayıcı refah siyasası anlayışına dayanmaktadır. Kuramsal olarak BM Engelli Hakları Sözleşmesi, Aktif Yaşlanma kuramı ve sosyal dışlanma yazınıyla önemli ölçüde uyumludur. Metin, dezavantajlı grupları “yardım alıcısı” değil, hak sahibi ve toplumsal aktör olarak tanımlamaktadır. Yaşlılara yönelik öneriler edilgin bakım yerine etkili katılım modelini ve kurumsal huzurevleri yerine toplum temelli bakım sistemlerini ön plana çıkarmaktadır. Bu hem insan onuru hem de bütçe sürdürülebilirliği açısından olumlu bir yaklaşımdır. Engellilik, metinde tıbbi bir sorun değil, toplumsal olarak oluşturulmuş bir eşitsizlik alanı olarak görülmektedir. Bu doğrultuda erişilebilirlik, eğitimde ve istihdamda eşitlik ve kamusal alanların dönüştürülmesi büyük öneme sahiptir. Çocuk yoksulluğu, erken yaşta işçilik, eğitimden kopuş gibi riskler yapısal sorunlar olarak tanımlanmaktadır. Bu bölüm özellikle çocuk işçiliğiyle mücadele ve kamusal kreş ve bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması gibi somut toplumsal siyasalarla güçlenmektedir. Bu bölümdeki temel eksiklikler şunlardır: Nicel hedefler yoktur. Kaç merkez, kaç personel, hangi bölgelerde, ne kadar sürede gibi sorular yanıtlanmamıştır. Bölgesel eşitsizlikler yetersiz düzeyde ele alınmıştır. Dezavantajlılık coğrafi olarak da farklılaşmaktadır. Bu farklılık çözümlenmemiştir. Bütün bu kapsamlı sosyal siyasaların finansal yükü tartışılmamıştır. Bu bölüm, sosyal devlet anlayışının en etik ve insancıl boyutunu temsil etmektedir. Yaşlı, engelli ve dezavantajlı gruplara yönelik yaklaşım, çağdaş sosyal siyasa yazınıyla uyumlu, hak temelli ve kapsayıcıdır. Ancak metnin siyasa gücü, bu önerilerin somut, ölçülebilir ve uygulanabilir hedeflerle desteklenmesiyle daha da artacaktır. Bu bölümde en büyük sorun hedeflerin çok, araçların az olmasıdır. Nicel hedefler yoktur. Bölgesel eşitsizlikler hesaba katılmamıştır. Finansman yine belirsizdir.

Sosyal devlet kavramı, modern demokratik yönetim anlayışının temel yapı taşlarından biri olarak, yalnızca gelir dağılımını düzenleyen bir mekanizma değil; aynı zamanda toplumsal bütünlüğü, sosyal adaleti ve siyasal meşruiyeti güçlendiren kurumsal bir çerçeve sunar. Türkiye bağlamında ise sosyal devlet, tarihsel olarak hem anayasal güvenceye kavuşmuş hem de pratikte önemli dalgalanmalara maruz kalmış bir ilke olmuştur. 1980 sonrası neoliberal dönüşüm süreci, sosyal devletin kurumsal kapasitesini zayıflatırken; sosyal siyasaları giderek yardım odaklı, parçalı ve siyasal sadakat ilişkilerine açık hale getirmiştir.

Genel Değerlendirme ve Sonuç

CHP programında yer alan sosyal devlet yaklaşımı, yalnızca bir siyasa önerisi değil, aynı zamanda Türkiye’de yeniden oluşturulması edilmesi gereken bir toplumsal sözleşmenin de ifadesi olarak okunmalıdır. Bu çalışma, CHP programında sosyal devletle ilgili bölümü, normatif çerçevesi, siyasa önerileri, kurumsal tasarımı ve uygulanabilirliği açısından eleştirel bir gözle incelemeyi amaçlamıştır. İnceleme, programın güçlü yönlerini görünür kılarken, aynı zamanda belirsiz, eksik veya yapısal sorunlar içeren yönlerini de çözümleyici bir bakış açısıyla tartışmayı hedeflemektedir.

CHP programında sosyal devlet anlayışı, eşitlik, sosyal adalet ve fırsat eşitliği gibi temel normatif ilkelere dayandırılmaktadır. Bu yönüyle metin, evrensel refah devleti yazınıyla uyumlu bir söylem üretmekte ve sosyal siyasayı yalnızca yoksulluğu hafifletme aracı değil, toplumsal eşitsizlikleri yapısal olarak azaltma mekanizması şeklinde konumlandırmaktadır.

Programın güçlü yönlerinden biri, sosyal devleti yalnızca sosyal yardımlarla sınırlamayıp, eğitim, sağlık, istihdam, sosyal güvenlik ve konut siyasalarıyla bütüncül bir şekilde ele almasıdır. Özellikle dezavantajlı gruplara (kadınlar, gençler, engelliler, yaşlılar ve çocuklar) yönelik vurgular, metnin kapsayıcılık savını güçlendirmektedir. Bu açıdan CHP, mevcut iktidarın daha çok “hayırseverlik temelli” ve seçici sosyal yardım anlayışından farklı olarak, hak temelli bir sosyal siyasa çerçevesi oluşturmaya çalışmaktadır.

Ancak programın zayıf yönleri de göz ardı edilmemelidir. Öncelikle birçok siyasa önerisi, normatif düzeyde güçlü olmakla birlikte, uygulamaya dönük mekanizmalar açısından yetersiz kalmaktadır. Örneğin, sosyal harcamaların nasıl finanse edileceği, vergi sistemiyle nasıl ilişkilendirileceği ve kaynak dağılımının hangi kurumsal mekanizmalarla denetleneceği konularında somut bir çerçeve sunulmamaktadır. Bu durum, programın uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri doğurmaktadır.

İkincisi, yerel yönetimlerin sosyal devlet içindeki rolü vurgulanmakla birlikte, merkezi yönetim-yerel yönetim ilişkisi için net bir yetki paylaşımı ortaya konulmamıştır. Oysa Türkiye gibi aşırı merkeziyetçi yapıya sahip bir ülkede sosyal devletin güçlendirilmesi, yalnızca siyasa metinleriyle değil, aynı zamanda yönetsel ve mali yerinden yönetimin yeniden düzenlenmesiyle olanaklıdır.

Üçüncü olarak, programda sosyal devletin ekonomik boyutuyla siyasal ekonomi çerçevesi arasındaki ilişki yeterince derinleştirilmemiştir. Gelir dağılımı adaletsizliğinin temel kaynakları olan rant ekonomisi, vergi adaletsizliği ve finansallaşma dinamikleri daha çok bir eleştiri düzeyinde ele alınmakta, fakat bunlara karşı geliştirilen değişik kalkınma ve bölüşüm modeli yeterince netleştirilmemektedir.

CHP’nin sosyal devlet yaklaşımı, Türkiye’nin son yıllarda aşındırılan sosyal hak rejimini yeniden kurmaya yönelik önemli bir normatif çaba sunmaktadır. Program, sosyal devleti anayasal bir ilke olarak yeniden merkeze alması, hak temelli bir dil kullanması ve eşitlik vurgusunu güçlendirmesi bakımından dikkat çekicidir. Bu yönüyle, Türkiye’de giderek hayırseverlik temelli ve siyasal sadakat ilişkilerine indirgenen sosyal siyasa anlayışına karşı, daha sistemli ve kurumsal bir seçenek geliştirme gizil gücüne sahiptir.

Bununla birlikte program, sosyal devletin yalnızca “ne” olduğu konusunda değil, aynı zamanda “nasıl” hayata geçirileceği konusunda da daha güçlü bir çerçeve sunmak zorundadır. Finansman modelleri, kurumsal reform önerileri, yönetsel yapı dönüşümü ve hukuksal zemin gibi başlıklarda daha somut, ölçülebilir ve denetlenebilir hedefler ortaya konulmadan, sosyal devlet hayalinin güçlü bir siyasal projeye dönüşmesi zor görünmektedir.

Sonuç olarak CHP programındaki sosyal devlet yaklaşımı, normatif düzeyde güçlü, söylemsel olarak tutarlı, fakat uygulama boyutunda henüz derinleştirilmesi gereken bir yapı arz etmektedir. Eğer bu yaklaşım, ekonomik ve kurumsal reformlarla desteklenir, merkeziyetçi bürokratik yapı çözülür ve sosyal siyasalar siyaset üstü, kalıcı kamu siyasaları durumuna getirilebilirse, CHP’nin sosyal devlet vizyonu Türkiye açısından gerçek bir dönüşüm gizil gücü taşıyabilir. Bu metin ideolojik olarak nettir. Sosyal devlet savunusu güçlüdür. Toplumsal fayda açısından önemli savlar içermektedir. Ancak, akademik bir siyasa metni olmak için operasyonel ayrıntı, uygulama mekanizması, geçiş stratejisi ve finansman modeli açıkça belirtilmelidir. Mevcut durumuyla bu metin güçlü bir program taslağıdır ancak henüz tam bir kamu siyasası belgesi değildir.

Program, sosyal devleti piyasa başarısızlıklarını gideren eden bir mekanizma değil, toplumsal adaleti kuran eden kurucu bir devlet işlevi olarak konumlandırmaktadır. Yoksulluk, bireysel başarısızlık değil, yapısal bir gelir dağılımı sorunu olarak ele almaktadır.

Geliştirilen siyasa araçları ve önlemleri temel vatandaşlık geliri, sosyal yardımların siyasallaşmasının önlenmesi, gelir testinin kurumsallaştırılması, kadınların öncelikli yararlanıcı olarak tanımlanması ve sosyal yardımların hak temelli mekanizmaya dönüştürülmesidir. Yoksulluğu yapısal bir sorun olarak ele alması, hak temelli bir yaklaşım önermesi, kadın lehine pozitif ayrımcılık içermesi ve dağınık sosyal yardımlara karşı bütüncül çözüm önermesi programın güçlü yanlarıdır. Zayıf yönleri ise temel vatandaşlık geliri modelinin türünün (evrensel/koşullu) net olmaması, finansman modelinin belirsizliği, gelir testinin nasıl adil işleyeceğinin açıklanmamış olmasıdır. Ayrıca, yardım ve istihdam ilişkisi zayıf kurulmuştur.

Sağlık konusu, programda açık biçimde bir piyasa hizmeti değil, doğrudan kamusal hak ve sorumluluk alanı olarak ele alınmakta ve neoliberal reformların yıkıma uğrattığı bir alan olarak tanımlanmaktadır.  Geliştirilen siyasa önlemleri ise aile hekimliği modelinden çıkış, Halk Sağlığı Merkezleri modeline geçiş, şehir hastaneleri modelinden uzaklaşmadır.  Bu yaklaşımın güçlü yönleri soruna doğru tanı konması, birinci basamak sağlık hizmetlerine dönüş, kamusal sağlık ilkesinin net olarak ortaya konması ve sağlıkta piyasalaşmaya açık karşı duruşun sergilenmiş olmasıdır. Zayıf yönleri ise geçiş süreci ve takviminin olmamasıdır.  Sağlık insan gücü planlaması eksiktir.  KÖİ sisteminden çıkış modeli yoktur. Maliyet ve bütçe boyutu hesaplanmamıştır.

Eğitim, programda insan hakları, toplumsal eşitlik, laiklik ve yurttaşlık üzerinden oluşturulan bir alan olarak görülmektedir. Mevcut eğitim sistemi ise ideolojik yıkımı aracı olarak değerlendirilmektedir. Geliştirilen siyasa önlemleri ise laik ve bilimsel eğitim, tarikat/cemaat protokollerinin iptali, YÖK’ün kaldırılması, kamusal ve parasız eğitim ve köy okullarının yeniden açılmasıdır. Programın güçlü yönleri laiklik konusunda net duruş, kamusal eğitim vurgusu, akademik özerkliğe dönüş ve eğitimde fırsat eşitliği söylemidir Zayıf yönleri ise reformların hukuksal ve kurumsal yol haritasının olmamasıdır. Siyasal ve toplumsal direnç çözümlemesi yoktur.  Eğitim finansmanı belirsizdir. Müfredat reformunun içeriği net değildir.

Toplumsal cinsiyet, programda sadece bir kadın sorunu değil, demokrasinin temel ölçütlerinden biri olarak görülmektedir. Geliştirilen siyasa önlemleri ise İstanbul Sözleşmesi’ne dönüş, kadın istihdamını destekleme, kamusal bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve cinsiyet temelli veri üretimidir. Programın güçlü yönleri açık ve cesur siyasal duruşun sergilenmiş olması, yapısal kadın yoksulluğu vurgusu ve bakım emeğinin kamusallaştırılmasıdır. Zayıf yönleri ise kurumsal uygulama modelinin yokluğu, yerel düzeyde mekanizmaların net olmaması ve siyasal direncin hesaba katılmamış olmasıdır.

Yaşı, engelli ve dezavantajlı gruplarla ilgili sosyal devlet anlayışı bir yardım nesnesi değil hak öznesi olarak görülmesidir. Bu bağlamda geliştirilen siyasa önlemleri toplum temelli bakım sistemi, erişilebilirlik düzenlemeleri, çocuk işçiliğiyle mücadele ve kamusal bakım merkezleridir. Programın güçlü üçlü yönü insan onurunu merkeze alması, kurumsal bakım yerine toplum temelli bakım ilkesinin geliştirilmesi ve çocuk siyasalarının bütüncül açıdan düşünülmüş olmasıdır. Zayıf yönü ise nicel hedeflerin olmaması, bölgesel farklılıkların dikkate alınmaması ve finansmanın yine belirsiz bırakılmasıdır.

 

 

 

 

 

 



[1] GRECO: Group of States against Corruption. Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu. Avrupa Konseyi bünyesinde çalışan bir izleme mekanizmasıdır.

[2] OECD: Organization for Economic Co-operation and Development. Ekonomik İş Birliği ve Kalkınma Örgütü

[3] NCAC – United Nations Convention against Corruption. Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi.

Bazen “BM Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi” olarak da kullanılır.

Hiç yorum yok: