CHP PROGRAMININ YETERLİLİK VE
GEÇERLİLİK DÜZEYİNİN ELEŞTİREL İRDELEMESİ: KALKINMA VE EKONOMİ
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Giriş
Bu çalışma,
Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 2025 Parti Programı’nın kalkınma ve ekonomi
bölümünü, eleştirel politik ekonomi ve kamu yönetimi bakış açılarından
incelemeyi amaçlamaktadır. Türkiye’nin son on beş yıllık süreçte derinleşen
ekonomik kriz, kurumsal aşınma, gelir dağılımı bozulması, üretim yapısındaki
zayıflama ve devlet kapasitesindeki gerileme göz önüne alındığında, muhalefet
partilerinin ortaya koyduğu kalkınma ve ekonomi vizyonları yalnızca siyasal
değil, aynı zamanda rejimsel ve yapısal bir anlam taşımaktadır.
CHP’nin
yeni programı, eşitlik, sürdürülebilirlik, adil dönüşüm, kamuculuk ve planlama
gibi sosyal demokrat düşünce geleneğine yaslanan güçlü kavramlar ve iddialı
söylemler üretmektedir. Ancak bu söylemin, Türkiye’nin güncel siyasal-ekonomik
yapısı, kurumsal kapasitesi ve toplumsal gerçekliğiyle ne ölçüde örtüştüğü ayrı
bir inceleme konusudur. Türkiye bugün sadece bir “ekonomik kriz” yaşamamakta ve
aynı zamanda bir kalkınma modeli krizi, bir kurumsal kapasite krizi ve bir
siyasal rejim krizi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bu bağlamda, muhalefet
programlarının salt normatif doğruluk üzerinden değil, yapısal yeterlilik ve
bağlamsal geçerlilik açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu
makalede, CHP’nin kalkınma ve ekonomi bölümündeki temel öneriler;
(i) Kalkınma anlayışı,
(ii) Sanayi, tarım ve üretim yapısına yaklaşım,
(iii) Sosyal devlet ve gelir dağılımı
perspektifi,
(iv) Çevre, iklim ve yeşil dönüşüm siyasaları,
(v) Mor ekonomik dönüşüm yaklaşımı ve
(vi) Maliye, para ve finansal kararlılık
politikaları başlıkları altında ele alınmaktadır.
İnceleme
sürecinde, programın normatif gücü, uygulama araçlarının açıklığı, Türkiye’nin
mevcut kurumsal ve mali kapasitesiyle uyumu ve toplumsal-siyasal bağlamla
ilişkisi temel değerlendirme ölçütleri olarak kullanılmıştır. Bu çerçevede
çalışma, CHP programının yalnızca ne dediğine değil, neyi söyleyemediğine,
hangi alanlarda boşluklar bıraktığına ve hangi noktalarda yapısal sınırları
aşmakta zorlandığına da odaklanmaktadır.
Bu bağlamda
çalışmanın temel savı şudur: CHP’nin kalkınma ve ekonomi programı, söylemsel ve
normatif düzeyde güçlü olmakla birlikte, Türkiye’nin mevcut ekonomik, kurumsal
ve siyasal yapısı karşısında uygulanabilirlik, kurumsal derinlik ve araçsal
netlik bakımından önemli sınırlılıklar taşımaktadır.
Kavramsal Çerçeve: Güçlü Söylem ve Zayıf Araçlar
Program,
sosyal demokrat gelenekle uyumlu olarak eşitlikçi, adil, sürdürülebilir ve
kapsayıcı kalkınma söylemini merkeze almaktadır. Ancak kavramsal çerçeve
bağlamımda bazı sorunlar dikkat çekmektedir:
Kavramsal baskınlık fakat araç eksikliği: Programda “nitelikli
büyüme”, “kamuculuk”, “planlama”, “adil dönüşüm” ve “mor dönüşüm” gibi
kavramlar güçlü biçimde kullanılmaktadır. Ancak, bu dönüşümlerin nasıl
ölçüleceği, hangi göstergelerle izleneceği ve hangi araçlarla uygulanacağı net
değildir. Metin normatif düzeyde güçlü fakat uygulama araçları düzeyinde zayıf
ve içerik düzeyinde platoniktir.
“Kamuculuk” vurgusu ile piyasa mekanizması arasındaki gerilim: Program bir yandan
kamuyu üretici, yatırımcı, girişimci olarak tanımlarken, diğer yandan “serbest
girişimin önü açılacaktır” demektedir. Ancak, Devletin üretici olduğu
alanlarla, özel sektörün öncülüğünün destekleneceği alanlar arasında bir sınır
çizilmemiştir. Bu belirsizlik, uygulamada devlet müdahaleciliği ile piyasa
serbestliği arasındaki gerilimi tetikleme gizil gücüne sahiptir.
Planlama ve Kurumsal Yapı: İddialı ama Belirsiz
Ulusal bir
planlama kurumunun kurulacağı vurgusu önemlidir ve Türkiye’nin DPT geçmişine
referans verir niteliktedir. Ancak kurumun konumu ve yetkisi belirsizdir. Bu
kurum Cumhurbaşkanlığına mı, TBMM’ne mi yoksa bağımsız bir yapıya mı bağlı
olacaktır? Yetkileri bağlayıcı mı, öneri niteliğinde mi olacaktır? Eski DPT modeli
mi, yeni nesil planlama mı egemen olacaktır? Bu sorular yanıtsız kalmaktadır.
Sayısal
çağda planlama, büyük veri, algoritmik modelleme ve bölgesel veri altyapısı
gerektirir. Program, planlamayı klasik anlamda ele almaktadır. Yeni kuşak veri
temelli planlama boyutu zayıftır. Katılımcılık vurgusu güçlü, ama mekanizma açıklanmamıştır.
Kim katılacak? Nasıl seçilecek? Gerçek karar alma gücü mü olacak, yoksa danışma
mı? Bu sorular yanıtsızdır.
Stratejik Sektörler ve Sanayi Siyasası: Genel Olarak Doğru, İçerik Olarak
Zayıf
Stratejik
sektörler (enerji, tarım, savunma, teknoloji gibi) doğru biçimde tanımlanmıştır.
Ancak, önceliklendirme eksiktir. Hepsi stratejik deniyor, ama hangisi ilk
sırada? Hangisine kamu öncelikli yatırım yapacak? Kaynak dağılımı nasıl olacak?
Soruları yine yanıtsız kalmaktadır.
“Dışa bağımlılığın kırılması” söylemi ve gerçekçilik sorunu: Günümüz küresel
ekonomisinde tam bağımsızlık değil, akıllı bağımlılık ve çeşitlenme yönetilir. Program
bunu yeterince içselleştirmiyor, daha çok “ulusal üretim” söylemi üzerinden
ilerlemekte ve inandırıcılık düzeyini azaltmaktadır.
Kamu alımları ve teşvik sistemi için somut mekanizma yok: “Yeniden
yapılandırılacaktır” deniyor ama başarım ölçütleri, saydamlık sağlama mekanizması
ve siyasal müdahalelere karşı koruma gibi unsurlar açık değildir.
“Mor, Yeşil, Sayısal” Dönüşümler: Kavramsal Olarak Yeni, İçerik Olarak Eksik
Program metninin
güçlü yanlarından biri üçlü dönüşüm kurgusudur: Mor (eşitlikçi/kapsayıcı), yeşil
ve sayısal. Ancak eleştirilecek sorunsallar vardır.
Mor Dönüşüm (Kadın vurgusu): Programda toplumsal cinsiyet eşitliği, bölgesel
eşitsizlikler ve sınıfsal boyutlar var ama nasıl ölçüleceği net değildir. Örneğin,
kadın istihdam oranı, bakım ekonomisi ve ücret eşitsizliği gibi göstergeler metinde
yer almamaktadır.
Yeşil Dönüşüm (Çevre v e iklim değişikliği vurgusu): Programda iklim
krizi ve çevre vurgusu yapılmıştır. Ancak çevre yönetiminin ekonomik ve
finansal araçlarından söz edilmemektedir. Karbon vergisi, yeşil teşvikler ve fosil
yakıtlardan çıkış takvimi gibi başlıklarda somut bir yol haritası yoktur.
Sayısal Dönüşüm (Bilgisayarlaşma ve Yapay Zeka (YZ) Vurgusu): Sayısal dönüşüm
bir “temenni” olarak geçmektedir. Veri ekonomisi, YZ kapasitesi, siber
güvenlik, sayısal sanayi altyapısı gibi konular yüzeysel olarak ele alınmış
durumdadır.
Siyasal Dil ve İdeolojik Çerçeve Üzerine Bir Eleştiri: Metin, yer yer “sosyal
demokrasi”, “Kemalizm”, “kalkınmacı devlet geleneği” arasında gidip gelen
hibrit bir dil kurmaktadır. Bu dil kuramsal olarak zengin, ancak siyasal olarak
seçmene ve bürokrasiye verdiği mesajlar muğlaktır. Özellikle “halkçı, devletçi,
milliyetçi, devrimci ekonomi siyasası” ifadesi çağdaş sosyal demokrasi ile
klasik Kemalist devletçilik arasında net bir köprü kuramamaktadır.
|
Genel Değerlendirme |
|
|
Güçlü Yönler |
Eşitlik ve sosyal adalet vurgusu net.
Kalkınmayı salt büyüme olarak görmemesi olumlu. Katılımcılık ve planlama
fikrine dönüş iyi. Stratejik sektör ve dönüşüm bakış açısı var. |
|
Zayıf Yönler |
Uygulamaya ilişkin ayrıntılar eksik.
Fazla soyut ve normatif dil. Uygulama araçlar belirsiz. Kurumsal tasarım
zayıflığı. Önceliklendirme yokluğu. |
Hizmet Sektörü Siyasaları
Hizmetler
sektörü, ekonomide öngörülen dört büyük yapısal dönüşümün gerçekleştirilmesi
için gerekli kapasite ve altyapının oluşturulmasında stratejik bir işleve
sahiptir. Bu sektör, yalnızca kendi iç dönüşümünü gerçekleştirmekle kalmayacak,
aynı zamanda sanayi, tarım ve teknoloji temelli dönüşümlerin de altyapısını
sağlayarak bütüncül bir kalkınma bakış açısının yaşama geçirilmesinde kritik
rol oynayacaktır.
Ulaştırma, Lojistik ve İletişim Altyapısı
Ulaştırma,
haberleşme ve iletişim alanlarındaki altyapı ve hizmet siyasalarının temel
amacı, yurttaşların güvenli, erişilebilir, ekonomik ve nitelikli ulaşım ve
iletişim hizmetlerine eşit biçimde erişim hakkını güvence altına almak ve bu
altyapıyı ekonomik dönüşümü destekleyen, verimlilik artıran, bölgesel
eşitsizlikleri azaltan ve afetlere karşı dirençli bir yapıya kavuşturmaktır.
Bu
çerçevede ulaştırma ve iletişim sektörlerinde yatırım öncelikleri ve siyasa
hedefleri yeniden tanımlanacak ve kamu kaynaklarının etkili ve akılcı
kullanımına dayalı olarak altyapı yatırımları artırılacaktır. Rant odaklı,
bütçe disiplinini bozan ve kuşaklar arası adaleti zedeleyen uygulamalara son
verilecek, kamu-özel iş birliği (KÖİ) projeleri dahil tüm kamu yükümlülükleri saydamlık
ve hesap verebilirlik ilkeleri çerçevesinde denetime açılacaktır. Otoyol ve
köprü projelerinde Hazine garantisi uygulamalarına son verilerek serbest
rekabet koşulları altında saydam ihale süreçleri kurulacaktır.
Kamu yararı
üretmeyen büyük ölçekli projeler, özellikle İstanbul’un ekolojik dengesi
açısından yüksek risk taşıyan Kanal İstanbul Projesi iptal edilecek ve proje
kapsamındaki mevcut uygulamalar hukuksal, ekonomik, ekolojik ve teknik
boyutlarıyla bütüncül bir denetime tabi tutulacaktır.
Altyapı Siyasaları
Karayolu,
demiryolu, denizyolu, havayolu ve sayısal altyapı yatırımları bütüncül bir
planlama anlayışıyla ele alınacak ve her bir ulaşım türü kendi karşılaştırmalı
üstünlükleri doğrultusunda geliştirilerek dengeli bir ulaşım sistemi
oluşturulacaktır. Erişilebilirlik, bölgesel bütünleşme ve ticaretin
desteklenmesi temel hedefler arasında yer alacaktır.
Demiryollarının
yük taşımacılığındaki payının artırılması amacıyla stratejik öncelik haline
getirilecek, mevcut altyapının elektrifikasyon ve sinyalizasyonu tamamlanacak,
güvenlik ölçünleri yükseltilecektir. TCDD ve TCDD Taşımacılık A.Ş., liyakat
esaslı kadrolarla yeniden yapılandırılacak ve kurumsal kapasiteleri
güçlendirilecektir. Demiryolu araç üretimi ve teknolojik kapasitenin
artırılması amacıyla Anadolu’da yeni üretim tesisleri kurulması
desteklenecektir.
Denizyolu
taşımacılığı, uluslararası rekabet gücünü artıracak biçimde teknoloji temelli,
sürdürülebilir ve bütüncül bir yapıya kavuşturulacaktır. Sayısal liman yönetim
sistemleri yaygınlaştırılacak, mavi ekonomi kapsamında YZ ve büyük veri
uygulamalarıyla deniz kaynaklarının verimli ve sürdürülebilir kullanımı
sağlanacaktır.
Sivil
havacılık sektörü, bilişim ve otomasyon teknolojileriyle bütünleşmiş bir
yaklaşımla yeniden yapılandırılacak ve sektörü düzenleyici ve denetleyici
bağımsız bir üst kurul oluşturulacaktır. Türkiye’nin bölgesel bir hava kargo ve
bakım-onarım merkezi durumuna gelmesi hedeflenecektir.
Ulaşım
altyapısında yenilenebilir enerji kullanımı yaygınlaştırılacak ve karbon
emisyonlarının azaltılması öncelikli hedef olarak benimsenerek yeşil ulaşım siyasaları
geliştirilecektir. Elektrikli ulaşım sistemleri, sürdürülebilir denizcilik
uygulamaları ve çevre dostu altyapılar desteklenecektir.
Haberleşme ve Sayısal Altyapı
Haberleşme
ve bilişim altyapısı çağdaş ölçünlere uygun biçimde güçlendirilecek, kır-kent
arasındaki sayısal uçurum azaltılacaktır. İnternete erişim anayasal bir hak
olarak tanımlanacak ve erişim maliyetleri düşürülerek yaygınlaştırma
sağlanacaktır. Kriz ve afet dönemlerinde kesintisiz iletişimi sağlamak amacıyla
sayısal altyapının dayanıklılığı artırılacaktır. Bilgi güvenliği, gizlilik,
bütünlük ve erişilebilirlik ilkeleri temelinde siber güvenlik siyasaları
geliştirilecek; BTK siyasal etkilerden arındırılarak saydam ve hesap verebilir
bir yapıya kavuşturulacaktır.
Finansal Hizmetler
Finans
sektörü, üretim, istihdam ve bölgesel kalkınmayı destekleyen bir araç olarak
yeniden yapılandırılacaktır. Kredi özgüleme süreçlerinde toplumsal yararı esas
alan, üretim odaklı ve bölgesel eşitliği gözeten bir yaklaşım benimsenerek
finansal kapsayıcılık artırılacaktır.
Kamu
bankaları stratejik sektörlerin finansmanında etkili rol oynayacak ve TBMM’ye
hesap verebilirlikleri güçlendirilecektir. KOBİ’lerin finansmana erişimi
kolaylaştırılacak, kalkınma bankacılığı uzun vadeli altyapı yatırımları ve toplumsal
projeleri destekleyecek şekilde yapılandırılacaktır.
Sermaye
piyasalarında küçük yatırımcıyı koruyucu mekanizmalar güçlendirilecek ve
spekülatif ve manipülatif işlemlere karşı yaptırımlar artırılacaktır. Yeşil
finansman ve toplumsal etki yatırımları özendirilecektir. Finansal
teknolojilere ve sayısal varlıklara yönelik hukuksal çerçeve güncellenecektir.
Turizm Siyasaları
Turizm,
yalnızca döviz kazandıran bir alan olarak değil, aynı zamanda toplumsal
bütünleşme, kültürel mirasın korunması ve bölgesel kalkınmanın desteklenmesi
açısından stratejik bir sektör olarak ele alınacaktır. Deneyim temelli,
sürdürülebilir, kapsayıcı ve sayısal teknolojilerle uyumlu bir turizm modeli
geliştirilecektir.
Turizmin 12
aya ve ülke geneline yayılması hedeflenecek ve doğa, kültür, sağlık, gastronomi
ve inanç turizmi gibi alanlarda çeşitlenmeye gidilecektir. Turizm
çalışanlarının güvenceli istihdamı ve sendikal hakları güvence altına
alınacaktır.
Turizm,
kamusal bir hizmet anlayışı çerçevesinde yeniden konumlandırılacak, tatil hakkı
toplumsal bir hak olarak tanımlanacak ve dar gelirli kesimlere yönelik toplumsal
turizm fonları oluşturulacaktır. Ekoturizm ve karbon-nötr destinasyonlar
desteklenecek ve çevreyle uyumlu bir turizm altyapısı geliştirilecektir.
Hizmet Sektörüne İlişkin Genel Değerlendirme
Yayımlanan
metinde hizmet sektörü, ağırlıklı olarak istihdam yaratma, sayısallaşma ve
küresel rekabet gücünün artırılması çerçevesinde ele alınmaktadır. Ancak bu
yaklaşım, Türkiye’de hizmet sektörünün son yıllarda geçirdiği yapısal dönüşüm ve
emek rejimi krizi göz önünde bulundurulduğunda sorunu anlama, çözümleme ve
sosyo-ekonomik açıdan değerlendirme açılarından sınırlı kalmaktadır.
Öncelikle,
Türkiye’de hizmet sektörü son on yılda nicel olarak büyümüş, ancak bu büyüme
büyük ölçüde düşük verimlilik, düşük ücret, yüksek güvencesizlik ve kayıt
dışılık temelinde gerçekleşmiştir. Metin ise hizmet sektörünü büyük ölçüde
“fırsat alanı” olarak sunmakta, bu büyümenin sınıfsal, bölgesel ve emek
piyasasına ilişkin maliyetlerini yeterince sorunsallaştıramamaktadır. Özellikle
perakende, turizm, lojistik, çağrı merkezleri ve platform ekonomisi gibi
alanlarda yaygınlaşan güvencesizleşme olgusu metinde çerçevesiz bırakılmıştır.
İkinci
olarak, hizmet sektörünün Türkiye ekonomisindeki rolü, metinde daha çok
rekabetçilik ve verimlilik artışı bakış açısından ele alınırken, bu sektörün
aynı zamanda bir toplumsal yeniden üretim alanı olduğu gerçeği ihmal
edilmektedir. Eğitim, sağlık, bakım hizmetleri ve barınma gibi alanlar yalnızca
ekonomik etkinlikler değil, toplumsal eşitliğin ve sosyal devletin asli
unsurlarıdır. Bu boyut yeterince görünür kılınmadığı sürece hizmet sektörünün
metindeki sunumu neoliberal bir verimlilik söylemine yakınlaşmaktadır.
Üçüncü
olarak, metin sayısal hizmetler, finansal teknoloji, turizm ve lojistik gibi
alanları öne çıkarmakla birlikte, Türkiye’de hizmet sektörünün en büyük
bölümünü oluşturan mikro ve küçük ölçekli işletmelerin kırılganlığı ile
yüzleşmemektedir. Özellikle yüksek enflasyon, krediye erişim sorunu ve döviz
baskısı altında ezilen küçük hizmet işletmeleri için sunulan öneriler soyut ve
genel nitelikte kalmaktadır. Bu durum, önerilerin alandaki ve uygulamadaki
karşılığını zayıflatmaktadır.
Dördüncü
olarak, hizmet sektöründe çalışan emeğin sosyolojik dönüşümü, genç işsizliği,
kadın emeğinin güvencesizleşmesi ve göçmen emeğinin yoğun kullanımı gibi
olgular metinde açık ve bütünlüklü biçimde ele alınmamıştır. Oysa Türkiye’de
hizmet sektörü, göç, cinsiyet ve sınıf eksenlerinde derin eşitsizliklerin en
görünür olduğu alanlardan biridir. Bu boyutun dışarıda bırakılması metnin
sosyolojik zeminini zayıflatmaktadır.
Sonuç
olarak, metinde hizmet sektörü dinamik bir büyüme alanı olarak sunulmakta,
ancak bu büyümenin emek, eşitsizlik ve toplumsal maliyet boyutları arka plana
itilmektedir. Bu nedenle hizmet sektörüne ilişkin bölüm, Türkiye’nin güncel
gerçekliği karşısında yapısal eleştiri ve sınıfsal çözümleme ve
değerlendirmeden yoksun ve daha çok teknik ve iyimser bir kalkınma diliyle
kurulmuştur. Bu görünümüyle program hizmet sektörünü dönüştürmeye değil, mevcut
sorunlu yapısını daha verimli yönetmeye dönük bir bakış açısı sunmaktadır.
Kültür, Yaratıcı Endüstriler ve Spor Siyasaları
Hizmet Sektörü Bağlamında Akademik Değerlendirme
İlgili
bölüm, kültür, sanat, yaratıcı endüstriler ve spor alanlarını yalnızca toplumsal
siyasa başlıkları olarak değil, aynı zamanda hizmet sektörünün dönüşümünde
stratejik role sahip alanlar olarak konumlandırmaktadır. Bu yönüyle metin,
güncel kültür siyasaları yazınıyla ve yaratıcı ekonomi yaklaşımıyla kavramsal
düzeyde uyumlu bir çerçeve sunmaktadır. Bununla birlikte, Türkiye’nin mevcut
siyasal, kurumsal ve ekonomik yapısı dikkate alındığında, bölümün uygulama
kapasitesi, kurumsal gerçekçilik ve siyasa araçları bakımından önemli
sınırlılıklar taşıdığı görülmektedir.
Öncelikle,
metinde kültür ve sanat alanlarına ilişkin kullanılan retorik büyük ölçüde
“kültürel demokrasi”, “çoğulculuk” ve “kamusal erişim” gibi normatif idealler
etrafında oluşturulmuştur. Bu yönelim, kuramsal olarak güçlü olmakla birlikte,
Türkiye’de kültürel alanın son yıllarda geçirdiği yoğun siyasal müdahale,
kurumsal kadrolaşma ve kaynak dağılımındaki asimetri dikkate alındığında
çözümleme ve değerlendirme düzeyinde yetersiz kalmaktadır. Özellikle kültürel
hegemonya üreten kurumların dönüştürülmesine ilişkin somut araçların ve geçiş
dönemi mekanizmalarının tartışılmaması, metni normatif düzeyde tutarlı ancak uygulama
düzleminde eksik bir duruma yerleştirmektedir.
Yaratıcı
endüstriler başlığı altında sunulan siyasa önerileri içerik olarak çağdaş
tartışmalarla örtüşmektedir. Kamu desteklerinin yaygınlaştırılması, bağımsız
üreticilerin desteklenmesi ve sayısal sanat alanlarının geliştirilmesi gibi
olumlu hedefler içermektedir. Bununla birlikte, Türkiye’de yaratıcı
endüstrilerin mevcut yapısal sorunları, örneğin telif haklarının etkin
korunamaması, sanatçıların platform ekonomisi karşısında artan güvencesizliği,
kültürel üretimin büyük ölçüde holding yapılarının denetiminde gerçekleşmesi ve
sayısal içerik piyasalarında algoritmik bağımlılık gibi olgular metinde
yalnızca yüzeysel biçimde ele alınmaktadır. Bu durum, önerilen siyasaların
yerel bağlamla yeterince ilişkilendirilmediğini ve daha çok evrensel siyasa
söylemlerinin yinelenmesi ve transferi niteliği taşıdığını düşündürmektedir.
Metinde
sıkça vurgulanan “özgür yaratım ortamı” ve “siyasal müdahaleden arınmış
kültürel alan” hedefi normatif açıdan oldukça yerindedir. Ancak Türkiye’de
kültürel ifade üzerindeki hukuksal ve yönetsel baskı mekanizmaları, özellikle
Terörle Savaşım Kanunu’nun muğlak maddeleri, yönetsel yasaklamalar ve dolaylı
sansür uygulamaları gibi olgular dikkate alındığında, bu hedeflerin mevcut hukuksal
yapı dönüştürülmeden yaşama geçirilmesi son derece güç görünmektedir. Bu
bağlamda, metnin kültürel özgürlük hedefi ile Türkiye’nin normatif-hukuksal
gerçekliği arasında belirgin bir uyumsuzluk bulunmaktadır.
Spor siyasalarına
ilişkin bölüm ise, sporu bir başarı vitrini olmaktan çok toplumsal
kapsayıcılık, halk sağlığı ve toplumsal haklar çerçevesinde ele alması
bakımından olumlu bir yaklaşım sergilemektedir. Bununla birlikte, Türkiye’de
spor yönetişiminin kronik sorunları, örneğin federasyonların siyasal
bağımlılığı, saydamlık eksikliği, bütçe denetim mekanizmalarının zayıflığı ve
liyakat ilkesinin sistemli olarak aşındırılması gibi olgular metinde yeterince sorunsallaştırılmamıştır.
Spor federasyonlarının özerkliğinin yeniden tanımlanmasına yönelik genel
ifadeler bulunmakla birlikte, bu özerkliğin hesap verebilirlik ile nasıl
dengeleneceğine ilişkin kurumsal bir model önerilmemektedir.
Sonuç
olarak, ilgili bölüm, hizmet sektörünün kültürel ve yaratıcı bileşenlerini
stratejik öncelik alanları olarak tanımlaması açısından önemli bir çerçeve
sunmakta, ancak bu çerçeve, Türkiye’nin güncel siyasal ve ekonomik koşullarıyla
karşılaştırıldığında yüksek düzeyde normatif, düşük düzeyde yapısal ve kurumsal
çözümleme ve değerlendirme içermektedir. Bu durum, metnin vizyoner niteliğini
güçlendirmekle birlikte, uygulanabilirlik ve siyasa geliştirme ve tasarlama
açısından kırılgan bir zemin üretmektedir.
Enerji ve Madencilik Siyasaları
Enerji ve
madencilik siyasalarına ilişkin bölüm, kamucu kalkınma anlayışı ile yeşil
dönüşüm söylemini birleştirme çabası açısından tutarlı ve ideolojik olarak net
bir bakış açısı sunmaktadır. Metin, enerjiyi yalnızca ekonomik bir girdi değil,
aynı zamanda ulusal güvenlik, bağımsızlık ve toplumsal refahın stratejik
bileşeni olarak konumlandırmakta ve bu yönüyle kalkınmacı devlet geleneğiyle
örtüşen bir çerçeve önermektedir. Ancak bu ideolojik ve normatif tutarlılığa karşın
metnin güncel Türkiye koşulları ve küresel enerji rejimiyle ilişkisi bağlamında
bazı önemli çözümleme yetersizlikleri ve yapısal eksiklikler barındırdığı
görülmektedir.
Enerji Siyasalarında Normatif Tutarlılık ve Stratejik Belirsizlik
Metin,
enerji siyasalarının temel hedeflerini arz güvenliği, yerli ve yenilenebilir
kaynaklara yönelim, dışa bağımlılığın azaltılması ve kamu yararının gözetilmesi
şeklinde tanımlamaktadır. Bu hedefler, enerji siyasaları yazınında yaygın kabul
gören temel ilkelerle uyumludur.
Bununla
birlikte, bu hedeflerin hangi araçlarla ve hangi zaman ufkunda
gerçekleştirileceği büyük ölçüde belirsiz bırakılmıştır. Özellikle, “kamu
payının artırılması” ve özelleştirmelerin durdurulması hedefleri dile
getirilmekte, ancak mevcut özelleştirilmiş varlıkların hukuksal ve mali
akıbetine ilişkin hiçbir değerlendirme yapılmamaktadır.
Enerji
piyasasında devletin artan rolü savunulurken, bu durumun rekabet, fiyat oluşumu
ve piyasa kararlılığı üzerindeki olası etkilerine ilişkin çözümleyici bir
tartışma bulunmamaktadır. “Eşit, saydam ve öngörülebilir piyasa yapısı”
hedeflenirken, son yirmi yılda enerji piyasasında oluşan oligopolistik yapı ve
büyük sermaye gruplarının konumu eleştirel bir çerçeveyle irdelenmemiştir. Bu
yönüyle metin, kamucu müdahaleyi normatif olarak savunmakta, fakat bunun siyasal
ve ekonomi sonuçlarını tartışmaktan kaçınmaktadır.
Yeşil Dönüşüm Söylemi: Doğru Yönde, Ama Operasyonel Olarak Zayıf
Yenilenebilir
enerjiye geçiş, fosil yakıtlardan kademeli çıkış ve yeşil dönüşüm vurgusu
metnin en güçlü yönlerinden biridir. Özellikle “adil geçiş” ilkesinin dile
getirilmesi, toplumsal boyutun dikkate alındığını göstermektedir. Ancak bu
alanda da önemli boşluklar bulunmaktadır. Fosil yakıtlı tesislerin dönüşümüyle
ilgili olarak, hangi sektörlerin, hangi sırayla ve hangi finansman modeliyle
dönüşeceğine ilişkin bir çerçeve sunulmamaktadır. Türkiye’nin yüksek dış enerji
bağımlılığı göz önünde bulundurulduğunda, dönüşüm sürecinde yaşanabilecek
enerji arz şokları ve fiyat artışlarına karşı nasıl bir ekonomik ve toplumsal
tampon mekanizması kurulacağı tartışılmamıştır.
Yenilenebilir
enerji yatırımlarında kooperatiflere verilen önem olumlu olmakla birlikte,
Türkiye’de kooperatifçilik kültürünün zayıflığı ve kırsal alanlardaki
örgütlenme sorunları dikkate alındığında bu yaklaşımın uygulanabilirliği
sorgulanabilir bir özellik kazanmaktadır. Dolayısıyla metin, yeşil dönüşümü
normatif düzeyde benimsemekte, ancak bu dönüşümün sistemsel maliyeti,
finansmanı ve toplumsal bedeli konusunda açıklayıcı bir tartışma sunmamaktadır.
Enerji Jeopolitiği: “Merkez Ülke” Söyleminin Kuramsal Zayıflığı
Metinde
Türkiye’nin “enerji koridoru değil, enerji merkezi” olması gerektiği
vurgulanmaktadır. Bu söylem Türkiye siyasal söyleminde uzun süredir yinelenen
bir hedeftir. Ancak bu sav, enerji jeopolitiği açısından çözümleme düzeyinde
oldukça sorunludur. Enerji merkezi olabilmek, yalnızca coğrafi konumla değil finansal
derinlik, fiyat belirleme kapasitesi, hukuksal güvenilirlik ve bölgesel kararlılık
gibi etmenlerle ilişkilidir. Türkiye’nin mevcut siyasal risk primi, hukuksal
öngörülemezliği ve bölgesel dış siyasa açmazları dikkate alındığında bu hedefin
nasıl gerçekçi kılınacağı tartışılmamıştır. Bu nedenle “merkez ülke” iddiası,
güçlü bir siyasal slogan olmakla birlikte, metin içinde yeterince sorunsallaştırılamamıştır.
Madencilik Siyasalarında Kamuculuk ve Ekolojik Sınırlar Arasındaki
Gerilim
Madencilik
bölümünde kamu ağırlıklı, planlı ve ekolojik duyarlılığı esas alan bir yaklaşım
benimsenmiştir. Bu, neoliberal madencilik modeline yönelik önemli bir normatif
eleştiri barındırmaktadır. Ancak burada ortaya çıkan temel sorun şudur: Metin
hem yoğun doğal kaynak kullanımı hem de ekolojik sürdürülebilirliği aynı anda
hedeflemektedir, fakat bu iki hedef arasındaki yapısal gerilim yeterince
tartışılmamaktadır. Özellikle “sınırsız büyüme modelinin terk edilmesi” vurgusu
yapılırken, sanayinin ve savunma sektörünün artan hammadde gereksinimiyle bu
nasıl uyumlandırılacaktır? Nadir toprak elementlerinin stratejik önemi doğru
biçimde vurgulanmakta ancak bu madenlerin çıkarılmasının yüksek çevresel ve
toksik maliyetleri göz ardı edilmektedir. Bu da metni, güçlü bir çevreci dil
kullanmasına karşın, ekolojik siyasal ekonomi açısından eksik bir çözümleme
noktasında bırakmaktadır.
Nükleer Enerji Konusundaki Tavır: İlkesel Netlik, Stratejik Tartışma
Eksikliği
Nükleer
santrallere karşı alınan açık tavır programın net ideolojik duruşunu
göstermektedir. Ancak, Türkiye’nin mevcut enerji açığı, karbon nötr hedefleri
ve yenilenebilir enerji depolama kapasitesinin sınırlılığı göz önüne
alındığında nükleer enerjinin stratejik kısa ve orta vadeli rolü hakkında
eleştirel bir tartışma yapılmaması önemli bir eksikliktir. Bu tavır, normatif
açıdan anlaşılır olmakla birlikte enerji karmasına ilişkin daha karmaşık bir çözümlemenin
yapılmaması nedeniyle irdeleme açısından zayıf kalmaktadır.
Enerjiyle
ilgili olarak buraya kadar yapılan değerlendirmeler dikkate alınacak olursa, enerji
ve madencilik siyasaları bölümü, kamucu, planlamacı ve çevresel duyarlılık
taşıyan bir kalkınma bakış açısı ortaya koymakta ve bu yönüyle Türkiye’de uzun
süredir egemen olan piyasa merkezli enerji anlayışına bilinçli bir itiraz
geliştirmektedir. Ancak metin fazla normatif, görece düşük düzeyde siyasal
ekonomik çözümleme içeren, uygulama araçlarını çoğu noktada muğlak bırakan ve jeopolitik
ve finansal boyutları sınırlı ölçüde ele alan bir karakter sergilemektedir.
Bu nedenle
metin, ideolojik ve retorik düzeyde güçlü olmakla birlikte, Türkiye’nin güncel
enerji bağımlılığı, yatırım gereksinmeleri ve jeopolitik konumu karşısında
uygulanabilirlik düzeyi tartışmalı bir siyasa çerçevesi sunmaktadır.
Maliye Siyasalarının Hizmet Sektörü Açısından Değerlendirmesi
CHP’nin
maliye siyasalarına ilişkin sunduğu bu çerçeve, kalkınmacı devlet yaklaşımı
doğrultusunda kamu yararı, planlılık ve sosyal adalet ilkelerini merkeze alan
normatif bir bütünlük göstermektedir. Ancak metnin, Türkiye ekonomisinde
istihdamın ve katma değerin büyük bölümünü oluşturan hizmet sektörü açısından
yeterince ayrıştırılmış ve sektörel özgüllük içeren bir bakış açısı
geliştirememiş olması dikkat çekmektedir.
Metinde
maliye siyasalarının üretim kapasitesini artırma, istihdamı genişletme ve
rekabet gücünü yükseltme hedefleri vurgulanırken, bu hedeflerin hizmet
sektörüne özgü dinamikleri (düşük verimlilik tuzakları, kayıt dışılık, esnek ve
güvencesiz emek yapısı, sayısallaşma asimetrileri, platform ekonomisi vb.)
nasıl dönüştüreceğine ilişkin çözümleyici bir çerçeve sunulmamaktadır. Halbuki
Türkiye’de istihdamın yaklaşık üçte ikisi hizmet sektöründe yoğunlaşmış olup,
maliye siyasalarının etkisi bu alanda doğrudan sosyal yapıyı şekillendirmektedir.
Vergi
reformuna ilişkin öneriler, özellikle dolaylı vergilerin azaltılması ve emek
üzerindeki vergi yükünün hafifletilmesi açısından hizmet sektörü çalışanları
için olasılık olarak olumlu sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. Bununla
birlikte, hizmet sektöründe yaygın olan küçük ölçekli işletmeler, serbest
çalışanlar ve kayıt dışı emek açısından bu önlemlerin nasıl farklılaştırılacağı
netleştirilmemiştir. Örneğin, vergi denetimlerinin “tehdit ve baskı aracı
olmaktan çıkarılması” vurgusu önemli olmakla birlikte, hizmet sektöründe
sıklıkla yaşanan kişiler arası ilişkiler sorununa karşı özendirme temelli ve
sektöre özgü geçiş mekanizmaları sunulmamaktadır.
Harcama siyasaları
kapsamında eğitim, sağlık, barınma ve toplumsal koruma harcamalarının
artırılacağı belirtilmekte, bu harcamalar toplumsal yatırım olarak
konumlandırılmaktadır. Ancak hizmet sektörünün insan sermayesine dayalı yapısı
dikkate alındığında, özellikle eğitim, bakım ekonomisi, toplumsal hizmetler,
kültür ve yaratıcı endüstriler gibi alanların kalkınmacı devlet bakışı
çerçevesinde nasıl stratejik sektörler olarak ele alınacağı net değildir. Bu
durum, hizmet sektörünün yalnızca istihdam yaratan bir alan değil, aynı zamanda
toplumsal refahın üretildiği temel bir alan olduğu gerçeğinin metinde yeterince
içselleştirilmediğini göstermektedir.
Diğer
yandan, KÖİ projelerine yönelik eleştirel yaklaşım, sağlık, ulaştırma ve şehir
hastaneleri gibi hizmet sektörüyle doğrudan ilişkili alanlar açısından önemli
bir açılımdır. Ancak burada da mevcut sözleşmelerin hizmet kalitesi, erişim
eşitsizlikleri ve mali sürdürülebilirlik üzerindeki etkileri çözümlenmeden
sunulan normatif bir karşı çıkış söz konusudur. Oysa hizmet sektöründe KÖİ
uygulamalarının sadece mali değil, aynı zamanda toplumsal sonuçları da kapsamlı
bir şekilde değerlendirilmek gerekir.
Son olarak,
bütçe hakkı, saydamlık ve Sayıştay denetimine yapılan vurgu olumlu olmakla
birlikte, hizmet sektörüne ilişkin kamu harcamalarının etkililiğini ölçmeye
yönelik sektör bazlı performans ve etki değerlendirme araçlarına metinde yer
verilmemesi önemli bir eksikliktir. Özellikle eğitim, sağlık ve toplumsal
hizmetler gibi alanlarda maliye siyasalarının çıktı ve sonuç temelli izlenmesi
bu uygulanabilirliği açısından kritik önemdedir.
Bu
çerçevede, söz konusu maliye siyasası bölümünün, hizmet sektörünü Türkiye’nin
toplumsal yeniden üretim süreçlerindeki merkezi konumuyla ele alan daha çözümleyici,
deneysel ve sektörel derinliği olan bir bakış açısıyla güçlendirilmesi
gerekmektedir.
Para ve Finansal Kararlılık Siyasalarının Hizmet Sektörü Açısından
Değerlendirmesi
CHP’nin
para ve finansal kararlılık siyasalarına ilişkin bu bölümü, normatif olarak
güçlü bir kurumsal yeniden oluşturma söylemi sunmakta ve özellikle Türkiye’de
son yıllarda yıpranan para siyasası araç bağımsızlığına yönelik açık bir
restorasyon savı taşımaktadır. Ancak metnin, para ve finansal kararlılık siyasalarının
hizmet sektörü üzerindeki özgül etkilerini ayrıştırmaktan uzak olduğu
görülmektedir.
Öncelikle
enflasyonla savaşım hedefi, “yaşam pahalılığını ortadan kaldırma” ve “enflasyon
yoluyla servet transferine izin vermeme” gibi sosyal boyutlarla
ilişkilendirilmiştir. Bu yaklaşım normatif olarak yerinde olmakla birlikte,
enflasyonun hizmet sektörü üzerindeki asimetrik etkileri (özellikle düşük
gelirli hizmet çalışanları, küçük ölçekli işletmeler ve sabit gelirli kesimler
açısından) metinde somutlaştırılmamaktadır. Hizmet sektöründe ücret-esneklik
ilişkisi, maliyet baskıları ve fiyatlama davranışları, enflasyonla savaşım siyasalarının
toplumsal sonuçları açısından kritik olmasına karşın bu boyutlar yeteri kadar
çözümlenmemiştir.
Merkez
Bankası’nın araç bağımsızlığına yapılan güçlü vurgu, Türkiye’de para siyasasının
siyasal müdahalelerle aşındığı düşünüldüğünde önemli bir kurumsal yeniden
yapılanma önerisi sunmaktadır. Ancak bu reform bakış açısının hizmet sektörü
başta olmak üzere reel ekonomi aktörlerinin krediye erişimi ve finansman
maliyetleri üzerindeki olası etkileri tartışılmamaktadır. Özellikle hizmet
sektöründe yoğun olan KOBİ’ler açısından sıkı para siyasası dönemlerinin
yaratacağı finansman daralmasının nasıl dengeleneceği belirsiz bırakılmıştır.
Finansal kararlılığın
makro çerçeveyle birlikte ele alınması önemli bir açılım olmakla birlikte,
makro araçların hizmet sektörüne özgü risk yapıları (örneğin turizm, perakende,
lojistik, sağlık ve eğitim gibi sektörlerde döngüsellik ve kırılganlıklar)
temelinde nasıl farklılaştırılacağı belirtilmemiştir. Oysa hizmet sektörü,
sanayi sektörüne kıyasla daha düşük sermaye yoğunluğu ancak daha yüksek
belirsizlik içeren gelir yapısıyla finansal dalgalanmalara karşı daha kırılgan
bir yapı sergileyebilmektedir.
Bankacılık
sektörüne ve kredi mekanizmasına ilişkin olarak “kalkınma ilkeleriyle uyumlu
düzenleme” vurgusu yapılmakta, ancak bu düzenlemelerin hizmet sektörünün
yapısal sorunları (düşük verimlilik, kayıt dışı istihdam, bölgesel
eşitsizlikler, sayısallaşma dengesizlikleri vb.) karşısında nasıl işlev
göreceği netleştirilmemektedir. Bu durum, finansal kararlılık söyleminin makro
düzeyde kaldığını, sektörel çözümleme derinliğinin ise sınırlı olduğunu
göstermektedir.
Sermaye
piyasalarının geliştirilmesine yönelik yaklaşım da uzun vadeli fonlama
açısından önemli olmakla birlikte, bu araçların genellikle büyük ölçekli sanayi
firmalarına erişilebilir olduğu düşünüldüğünde, hizmet sektörü aktörlerinin bu
mekanizmalardan nasıl yararlanacağı sorusu açıkta kalmaktadır. Özellikle
finansmana erişimde yapısal dezavantajlı konumda olan küçük hizmet işletmeleri
açısından bu siyasa setinin kapsayıcılığı tartışmalıdır.
Son olarak,
hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve demokratik yönetime yapılan vurgu,
finansal güven ortamı açısından kritik bir çerçeve sunmaktadır. Ancak bu vurgu,
soyut düzeyde kalmakta ve hizmet sektörü bağlamında yatırım, girişimcilik ve
istihdam yaratma süreçlerine nasıl somut olarak yansıyacağı açıklanmamaktadır.
Genel
olarak değerlendirildiğinde, bu bölüm güçlü bir makroekonomik ve kurumsal
restorasyon bakış açısı sunsa da para ve finansal kararlılık siyasalarının
Türkiye ekonomisinin omurgasını oluşturan hizmet sektörü üzerindeki
ayrıştırılmış, veri temelli ve sektörel farklılıkları dikkate alan etkilerini
yeterince tartışmamaktadır. Bu yönüyle, metnin sektörel düzeyde çözümleyici
derinlik açısından güçlendirilmesi gerekmektedir.
Ticaret ve Rekabet Siyasaları
Ticaret ve
rekabet siyasalarıyla ilgili bölüm iç piyasanın girişimciliği ve dinamik bir
ekonomik yapıyı özendirecek şekilde yeniden düzenlenmesini ve aynı zamanda kamu
yararı ve sosyal adalet ilkelerinin gözetilmesini esas almaktadır. Piyasalarda
aşırı yoğunlaşma ve tekelleşmenin önlenmesi, rekabetin olabilen en üst düzeyde
sağlanması ve ekonomik gücün demokratikleşmesi temel siyasa hedefleri arasında
yer almaktadır. Bu çerçevede emeğin, tüketicinin, küçük işletmelerin ve
kırılgan toplumsal kesimlerin korunması yerel kalkınma hedefleriyle uyumlu bir
piyasa yapısının oluşturulması amaçlanmaktadır.
Rekabetçilik
düzeyinin, toplumsal refahın artırılması hedefi doğrultusunda sektör ve piyasa
bazında farklılaştırılması öngörülmektedir. Rekabeti engelleyici, bozucu ve
kısıtlayıcı etkinliklerle savaşım, ekonomik gücün kötüye kullanımının önlenmesi
ve piyasa aksaklıklarının giderilmesi rekabet siyasasının temel unsurlarıdır.
Bu bağlamda devletin rolü yalnızca denetleyici değil, aynı zamanda yönlendirici
ve destekleyici niteliktedir. Özellikle doğal tekel niteliği taşıyan enerji ve
iletişim sektörlerinde kamu yararını güvence altına alacak altyapı
yatırımlarının kamusal sorumluluk kapsamında gerçekleştirilmesi
öngörülmektedir.
Şirket
birleşme ve devralmalarının yoğunlaşma riskleri açısından sıkı biçimde
denetlenmesi, devlet denetimine geçen şirketlerin piyasa yapısını bozmayacak
şekilde yönetilmesi, haksız rekabet uygulamalarının ve emeği güvence
eksikliklerini artırıcı stratejilerin sınırlandırılması hedeflenmektedir.
Böylece hem verimlilik artışı sağlanması hem de oluşan rantın yeniden dağıtıcı
mekanizmalar yoluyla topluma geri kazandırılması amaçlanmaktadır.
Kamu ihale
sisteminin saydamlık, hesap verebilirlik ve sayısallaşma ilkeleri çerçevesinde
yeniden yapılandırılması, Avrupa Birliği ölçünlerine uyumlu, açık ve rekabetçi
bir ihale düzeninin kurulması öngörülmektedir. Açık ihale dışındaki yöntemlerin
istisnai niteliğinin korunması ve olağanüstü düzenlemelerin kötüye kullanımının
engellenmesi temel ilkeler arasındadır. Kamu alımlarında yerli üretimin ve
küçük ölçekli işletmelerin desteklenmesi, kadın ve genç girişimcilerin
güçlendirilmesi sosyal adalet bakış açısıyla ilişkilendirilmektedir.
KOBİ’lerin
ve esnafın rekabet gücünün artırılması amacıyla mali yüklerin hafifletilmesi,
finansmana erişim olanaklarının geliştirilmesi, bürokratik süreçlerin
sadeleştirilmesi ve ölçek ekonomilerinden yararlanabilecekleri iş birliği ve
kümelenme modellerinin özendirilmesi öngörülmektedir. Kooperatifçilik siyasaları,
özellikle kadın ve genç odaklı kooperatifler üzerinden, üretim sürecine
kapsayıcı katılımın sağlanması ve yerel üretim kapasitesinin güçlendirilmesi
amacıyla stratejik bir araç olarak değerlendirilmektedir.
Sayısal
pazarlarda (e-ticaret, platform ekonomisi, sosyal medya, arama motorları vb.)
artan tekelleşme eğilimlerine karşı rekabeti koruyucu düzenlemelerin
geliştirilmesi, algoritmik adaletsizlik, veri güvenliği riskleri, yanıltıcı
reklamlar ve sayısal dolandırıcılık gibi yeni nesil piyasa sorunlarıyla savaşılması
tüketici siyasalarının temelini oluşturmaktadır. Tüketicinin bilgi alma hakkı, saydamlık
ve etkili denetim mekanizmaları ile güçlendirilmiş bir kurumsal yapı
hedeflenmektedir.
Dış ticaret
siyasası ise ekonomik egemenlik, üretim kapasitesi ve ulusal çıkarlar
çerçevesinde stratejik bir alan olarak ele alınmaktadır. “Stratejik özerklik (otonomi)”
ilkesi doğrultusunda, Türkiye’nin dış ticaret yapısının dış şoklara karşı
dirençli ve ulusal kalkınma önceliklerine duyarlı duruma getirilmesi
hedeflenmektedir. Bu kapsamda teşvik siyasalarının etki çözümlemeleriyle
sürekli değerlendirilmesi, yerli üretimi güçlendiren uygulamaların
desteklenmesi ve ülke içinde işleme rejiminin yerli katkıyı artıracak biçimde
yeniden düzenlenmesi öngörülmektedir.
AB’ye tam
üyelik hedefi ve DTÖ kuralları temel referans noktaları olarak benimsenmekte ve
Gümrük Birliği’nin güncellenmesi kalkınma hedefleriyle ilişkilendirilmektedir.
Ayrıca Türkiye’nin jeopolitik konumunu avantaja dönüştürecek bölgesel lojistik
merkezlerin kurulması ve ticari diplomasinin kurumsal kapasitesinin
güçlendirilmesi dış ticaret stratejisinin önemli unsurları arasında yer
almaktadır.
Bölüm, CHP’nin
ticaret ve rekabet siyasalarını, piyasa dinamiklerini güçlendirme, sosyal
adalet ve kapsayıcılığı sağlama bakış açısıyla bütüncül bir biçimde
sunmaktadır. Küçük ve orta ölçekli işletmeler (KOBİ), kooperatifler, kadın ve
genç girişimciler ile kırılgan toplumsal gruplara yönelik özendirme ve destek
mekanizmalarının öne çıkarılması, sosyal devlet anlayışının ekonomik kalkınma
ile bütünleştirilmesine işaret etmektedir. Piyasalarda aşırı yoğunlaşmanın ve
tekelleşmenin önlenmesine yönelik vurgular ile kamu ihale sisteminin saydam,
denetlenebilir ve sayısallaştırılmış bir yapıya kavuşturulması hedefleri,
ekonomik demokratikleşme ve piyasa verimliliği açısından olumlu bir çerçeve
çizmektedir.
Ancak, siyasa
metni bazı yönlerden uygulama kapasitesi ve mekanizmaları açısından
belirsizlikler taşımaktadır. Örneğin, sayısal pazarlarda algoritmik
adaletsizliklerin, sahte yorumların ve tekelleşmenin önlenmesine ilişkin
düzenleyici çerçevenin somut araçları açık biçimde tanımlanmamıştır. Benzer
biçimde, doğal tekellerin olduğu sektörlerde devletin yönlendirici ve
destekleyici rolünün uzun vadeli maliyet ve verimlilik etkileri yeterince
tartışılmamıştır.
Bölümün dış
ticaret bakış açısı, stratejik otonomi ve ulusal çıkarlar odaklı yaklaşımı ile
küresel bütünleşme hedefleri arasında çelişkiler barındırmaktadır. Özellikle
ithalata dayalı üretim süreçlerinin sınırlandırılması, uluslararası rekabet
gücünü olumsuz etkileyebilecek bir dengesizlik riski taşımaktadır.
Ayrıca,
etkisi ve başarısı ölçülebilir siyasaların uygulanabilmesi için etki değerlendirmeleri
ve veri odaklı özendirme mekanizmalarının izleme ve değerlendirme süreçleri
açıkça tanımlanmamıştır. Bu durum, siyasa hedeflerinin başarısının ölçülmesini
ve gerektiğinde siyasaların uyumlaştırılmasını sınırlayabilir.
Sonuç
olarak, bölüm normatif açıdan güçlü ve kapsamlı bir vizyon sunmakla birlikte,
uygulama mekanizmaları, ölçülebilirlik ve siyasaların etki değerlendirmeleri
bağlamında eksiklikler içermektedir. Bu çerçevede, bölümün etkinliğinin
artırılması için somut düzenleyici araçların, izleme-değerlendirme
sistemlerinin ve uluslararası bütünleşmeyle ile stratejik özerklik dengesinin
açık biçimde tanımlanması gerekmektedir.
Güvenceli ve İnsan Onuruna Yaraşır Emek Siyasaları
Bölüm,
CHP’nin kalkınmacı devlet anlayışını, emeğin korunması ve güçlendirilmesi
ekseninde kapsamlı bir biçimde ortaya koymaktadır. İnsan onuruna yaraşır,
güvenceli ve nitelikli işlerin yaratılması ile emeğin ekonomik refahtan adil
pay alması, bölgenin ve toplumun sürdürülebilir kalkınması için normatif olarak
güçlü bir vizyon sunmaktadır. Kadın, genç ve engelli bireyler başta olmak üzere
dezavantajlı grupların istihdama katılımını destekleyen siyasalar, kapsayıcı
bir toplumsal siyasa yaklaşımını yansıtmaktadır. Sayısallaşma, yeşil ve mor
dönüşüm bakış açılarıyla ile işgücünün geleceğe hazırlanması ve yeni iş
modellerine uyumu hedeflenmiş olması, siyasaların çağın ekonomik ve teknolojik
dinamikleriyle uyumlu olduğuna işaret etmektedir.
Bununla
birlikte, bölüm uygulama ve ölçülebilirlik açısından bazı eksiklikler
taşımaktadır. Örneğin, nitelikli işlerin yaratılması ve iş gücünün dönüşümüne
yönelik somut mekanizmalar ile bu mekanizmaların izlenmesi ve
değerlendirilmesine ilişkin ayrıntılar yeterince net değildir. Özellikle sayısal
platform işçileri ve esnek çalışma biçimleri için önerilen düzenlemelerin
kapsamı ve etkili denetim mekanizmaları ayrıntılandırılmamıştır. Ayrıca, iş gücü
dönüşümü ve beceri geliştirme programlarının finansmanı ve sürdürülebilirliği
ile ilgili somut stratejiler açık biçimde belirtilmemiştir.
Gelir
adaleti ve sosyal güvenlik reformları bağlamında da hedefler oldukça iddialıdır.
Ancak, bu hedeflerin uzun vadeli makroekonomik etkileri, bütçe yükü ve mali
sürdürülebilirlik bakış açısı bölümde yeterince tartışılmamıştır. Sendikal
katılım ve demokratik toplu pazarlık mekanizmalarının güçlendirilmesi hedefi,
normatif açıdan güçlü bir yaklaşım sunmakla birlikte, mevcut işveren-işçi
ilişkilerinin dönüşümü ve fiili uygulamadaki engellerin nasıl aşılacağına ilişkin
somut stratejiler eksiktir.
Sonuç
olarak, bölümde sunulan emek siyasaları vizyonu normatif olarak kapsamlı,
sosyal adalet ve kalkınmacı devlet anlayışı ile uyumludur. Ancak uygulama,
izleme-değerlendirme ve mali sürdürülebilirlik boyutları açık ve ölçülebilir
biçimde tanımlanmadığı için siyasa etkililiği açısından belirsizlikler vardır.
Bu bağlamda, önerilen hedeflerin başarısı için somut kurumsal yapılar, denetim
mekanizmaları ve mali planlama çerçevelerinin açık biçimde geliştirilmesi
gerekmektedir.
Bilim, Teknoloji, Yenilik: Sayısal Dönüşüm
Dünya, veri
ve ileri teknolojilere dayalı yeni bir üretim devrimi sürecindedir. CHP, bu
dönüşümü yakalayacak bütüncül bir “Bilim-Teknoloji-Yenilik” (BTY) siyasası
çerçevesi ile Türkiye’nin üretim yapısını sayısal çağın öncüsü durumuna
getirmeyi hedeflemektedir. CHP’nin vizyonuna göre bilimsel bilgi, teknolojiye
ve yeniliklere dönüştürülerek toplumsal sorunlara çözüm üretmekte kullanılacak,
ekonomik büyüme, toplumsal ilerleme ve demokratikleşme için stratejik bir güç
oluşturacaktır.
Bilimsel Bilginin Üretimi ve AR-GE
Bilimsel
üretimi destekleyecek güçlü, dinamik ve çeşitlendirilmiş bir araştırma sistemi
kurulacaktır. Bu sistemde, üniversiteler ve araştırma kurumları siyasi
baskılardan arındırılmış, özerk ve demokratik bir bilim ortamı sağlayacak
şekilde yapılandırılacaktır.
Erken Yaşta STEM Eğitimi ve Bilimsel Düşünce Gelişimi
CHP’nin
kalkınma vizyonunda, öğrencilerin çözümleyici ve eleştirel düşünme becerilerini
erken yaşta geliştirmeleri temel bir hedeftir. Bu bağlamda, Fen, Teknoloji,
Mühendislik ve Matematik (STEM) temelli eğitim programı uygulanacaktır. STEM
eğitimi, öğrencilerin bilimsel yöntemler ve teknoloji odaklı sorun çözme
becerilerini kazanmasını, disiplinler arası düşünme yeteneklerini
güçlendirmesini ve geleceğin bilim insanı, mühendis ve yenilikçi liderlerine
temel hazırlamasını sağlayacaktır.
Bu
yaklaşım, yalnızca teknik bilgi kazandırmayı değil, aynı zamanda bilimsel
düşünceyi toplumsal sorunlara çözüm üretecek şekilde uygulayabilme kapasitesini
geliştirmeyi amaçlamaktadır. Erken yaşta kazandırılan STEM odaklı beceriler,
Türkiye’nin bilim, teknoloji ve yenilik alanında ulusal ve uluslararası rekabet
gücünü artıracak insan kaynağının yetiştirilmesine katkı sağlayacaktır.
Bilim
insanlarının özlük hakları korunacak, araştırma süreçlerine zaman ayırmaları
güvence altına alınacaktır. Disiplinler arası ve uluslararası bilimsel iş
birlikleri ile tersine beyin göçünü özendirecek siyasalar uygulanacaktır. AR-GE
çalışmaları, kısa vadeli ticari çıkarlar yerine kamu yararına odaklanacak
şekilde desteklenecektir. TÜBİTAK ve stratejik alanlarda kamu AR-GE
enstitüleri, sağlık, savunma, tarım, enerji, iklim değişikliği ve sayısal
dönüşüm gibi öncelikli alanlarda güçlendirilecektir.
Teknolojiden Yeniliklere: İnovasyon ve Toplumsal Katılım
CHP,
teknolojiyi toplumsal refahın anahtarı olarak görmektedir. AR-GE sonucu
üretilen teknolojilerin ve yeniliklerin toplumla buluşması sayısal ve yeşil
dönüşümün temelini oluşturacaktır. Üretim destekleri, vergi indirimleri,
hibeler, krediler ve kamu ihaleleri ile sayısal dönüşüm özendirilecektir.
Ayrıca girişim sermayesi ve yenilikçi finansman araçları çeşitlendirilerek
KOBİ’lerin ve yeni girişimlerin teknolojiye erişimi kolaylaştırılacaktır.
Kamunun
düzenleyici rolü güçlendirilerek etik, hak temelli ve saydam sayısal üretim
süreçleri sağlanacak ve patent ve fikri mülkiyet hakları, tekelleşmeyi
engelleyecek şekilde korunacaktır. Açık kaynak ve kamusal bilgi paylaşımı
yaklaşımı ile kamu kaynaklı araştırmaların toplumsal yarara dönüşmesi güvence
altına alınacaktır.
Teknolojinin Adil ve Eşitlikçi Kullanımı
CHP, sayısal
dönüşümü eşitlikçi, güvenli ve demokratik bir şekilde yönetmeyi amaçlamaktadır.
Teknolojinin toplumsallaşması, ekonomik refahın adil dağılımı ve siyasal
sistemin demokratik işleyişi için kritik bir araçtır. Dezavantajlı grupların
teknolojiye erişimi sağlanacak, sayısal altyapı ve okuryazarlık tüm bölgelerde
güçlendirilecektir.
Çağın Gelişen Teknolojileri ve YZ
YZ, büyük
veri, siber güvenlik, kuantum bilişim ve biyoteknoloji gibi öncü teknolojiler
ekonomik, toplumsal ve siyasal yapıyı dönüştürmektedir. CHP, bu teknolojilerin
ulusal egemenliği güçlendirecek şekilde geliştirilmesini hedeflemektedir. Yerli
YZ altyapısı kurulacak, etik, saydam ve hesap verebilir algoritmalar
geliştirilecektir.
YZ sağlık,
eğitim, çevre ve adalet gibi alanlarda toplumsal sorunların çözümünde,
nitelikli istihdamın artırılmasında ve ulusal rekabet gücünün yükseltilmesinde
kullanılacaktır. Algoritmik önyargılar engellenecek, kadınlar, gençler,
engelliler ve diğer dezavantajlı gruplar için fırsat eşitliği sağlanacaktır.
Devlet projelerinde yerli çözümler teşvik edilecek, KOBİ’ler için YZ destekleri
sağlanacaktır.
Kapsayıcılık ve Stratejik Vizyon
Bölüm,
CHP’nin kalkınma anlayışını sayısal ve teknolojik dönüşüm üzerinden ele alması
açısından kapsamlı bir vizyon sunmaktadır. Bilim-Teknoloji-Yenilik (BTY) siyasalarının
ekonomik, toplumsal ve demokratik boyutlarıyla ele alınması stratejik bir
bütünsellik ortaya koymaktadır. Özellikle AR-GE’ye dayalı üretim, sayısallaşma
ve yeşil dönüşüm hedeflerinin toplumsal yarara ve istihdama bağlanması,
kalkınma yaklaşımının sadece ekonomik büyüme odaklı olmadığını göstermektedir.
Bilimsel Özgürlük ve Kurumsal Güçlendirme
Bölüm,
bilimsel üretimin ön koşulu olarak bilimsel özgürlük ve kurumsal özerkliği
vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, akademik bağımsızlık, disiplinler arası araştırma
ve uluslararası iş birliği bağlamında oldukça önemli bir siyasal çerçeve
sunmaktadır. Bununla birlikte, uygulamada bu hedeflerin nasıl yaşama
geçirileceğine ilişkin somut adımların daha ayrıntılı belirtilmesi, siyasanın
etki düzeyini artırabilir. Örneğin, üniversite-sanayi iş birliği modelleri,
fonlama mekanizmaları ve başarım göstergeleri daha net tanımlanabilir.
AR-GE ve Sonuç Odaklı Yaklaşım
Bölüm,
AR-GE harcamalarının değil, sonuçlarının hedefleneceğini vurgulamakta ve
bununla birlikte uzun vadeli kamu yararını ön plana çıkarmaktadır. Bu yaklaşım,
kısa vadeli ticari çıkarların önceliklendirilmesini eleştirel olarak bertaraf
etme amacı taşımaktadır. Ancak, AR-GE projelerinin ölçütleri ve sonuçların
değerlendirilme mekanizmaları daha açık ve saydam şekilde tanımlanabilir.
Sayısal Dönüşüm ve Toplumsal Eşitlik
Sayısallaşmanın
yalnızca teknolojik bir ilerleme değil, aynı zamanda toplumsal eşitliği ve
demokratik katılımı güçlendirecek bir araç olarak ele alınması, bölümü diğer
kalkınma programlarından ayıran önemli bir özelliktir. Özellikle sayısal
uçurum, fırsat eşitsizliği ve dezavantajlı grupların teknolojiye erişimi
konularına vurgu yapılması, toplumsal kapsayıcılığı öne çıkarmaktadır. Bununla
birlikte, uygulamada bu hedeflerin izlenmesi ve ölçümü için somut göstergelerin
belirtilmesi gereklidir.
YZ ve Etik
Boyut
Bölümde YZ
ve ileri teknolojilerin etik, saydam ve hesap verebilir şekilde yönetilmesine
özel vurgu yapılmaktadır. “Kara kutu sistemlere geçit verilmeyecek” ifadesi,
algoritmik saydamlık ve denetlenebilirlik açısından önemli bir yükümlenme
sunmaktadır. Ancak bu hedeflerin mevzuat, düzenleyici kurumlar ve hukuksal
mekanizmalar çerçevesinde nasıl uygulanacağı soyut kalmaktadır.
Uygulanabilirlik ve Siyasa Araçları
Bölüm genel
olarak vizyon ve hedefleri güçlü biçimde ortaya koymakta, ancak uygulama
araçları ve somut adımlar konusunda daha ayrıntılı plan sunması gerekebilir.
Örneğin, kamu-üniversite-sanayi iş birliği, finansal destekler, süper
bilgisayar altyapıları, platform ekonomisi çalışanlarına yönelik hukuksal
çerçeve gibi uygulama mekanizmaları daha açık ve ölçülebilir olmalıdır. Platform
ekonomisi, sayısal dönüşümün en önemli bileşenlerinden biri olarak, üretici ve
tüketicileri sayısal ortamda buluşturan, aracılık yapan ve veri odaklı ekonomik
etkinlikleri olanaklı kılan bir sistem olarak ele alınmaktadır. CHP, bu ekonomi
modelini STEM odaklı araştırma ve yenilik siyasaları, AR-GE yatırımları ve
yerli teknoloji altyapısıyla desteklemeyi hedeflemektedir. Platform ekonomisi,
KOBİ’lerin sayısal pazara erişimini kolaylaştıracak, toplumsal refahın eşit
dağılımını güçlendirecek ve yenilikçi girişimciliği destekleyecek bir araç
olarak görülmektedir. Aynı zamanda platformların veri güvenliği, etik kullanım
ve istihdam haklarına uygun şekilde düzenlenmesi, sayısallaşmanın adil ve
sürdürülebilir bir şekilde toplumsallaşmasını güvence altına alacaktır.
Genel olarak
değerlendirilecek olursa, bölüm, bilim ve teknolojiyi kalkınmanın merkezine
koyan bir stratejik çerçeve sunmakta, sayısal ve yeşil dönüşüm, AR-GE, etik ve
sosyal kapsayıcılık gibi alanları bütüncül bir şekilde ele almaktadır. Ancak
akademik açıdan, siyasaların uygulanabilirliği, ölçülebilirliği ve somut eylem
planları konusunda eksiklikler vardır. Bu eksiklikler, siyasa önerilerinin
başarıya dönüşme gizil gücünü sınırlayabilir.
İklim Dayanıklılığı ve Yeşil Adil Dönüşüm
CHP iklim
krizini yalnızca çevresel bir sorun olarak değil, insanlığın varoluşunu tehdit
eden bir güvenlik ve kalkınma krizi olarak tanımlamaktadır. Türkiye’nin yer
aldığı Akdeniz Havzası, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine karşı yüksek
düzeyde duyarlılık göstermektedir. Bu bağlamda CHP, kriz karşısında edilgen
değil, proaktif ve dönüştürücü bir yaklaşımı benimsemekte ve siyasa
önceliklerini buna göre şekillendirmektedir.
Uluslararası Bağlam ve Uyum
CHP’nin
iklim siyasaları, “Avrupa Yeşil Mutabakatı” ve “Sınırda Karbon Düzenleme
Mekanizması” gibi uluslararası düzenlemelerle uyumlu olacak şekilde
tasarlanmıştır. CHP’nin hedefi, Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması kapsamındaki
2050 net-sıfır emisyon hedefine ulaşmasını sağlamaktır. Bu çerçevede, iklim siyasaları
yalnızca çevresel etkiyi azaltmayı değil, aynı zamanda ülkenin uluslararası
ticaret ve rekabet kapasitesini güçlendirmeyi de amaçlamaktadır.
Çevresel Siyasalar
Çevre siyasaları,
ormanlar, denizler, sulak alanlar ve ekosistemlerin korunmasına odaklanmakta ve
doğa temelli çözümlerle desteklenmektedir. Çölleşme, erozyon, deniz kirliliği
ve ötrofikasyon gibi çevresel sorunlarla savaşımda ileri teknolojiler ve uydu
tabanlı izleme sistemleri kullanılması öngörülmektedir. Yerli çevre
teknolojilerinin geliştirilmesi, üniversiteler ve yerel yönetimlerle iş birliği
içinde yürütülecek ve bu süreç saydam bir şekilde kamuoyuna aktarılacaktır.
Yeşil ve Adil Dönüşüm
CHP’nin
yeşil dönüşüm stratejisi, sürdürülebilir kalkınma ve toplumsal adalet
ilkelerini temel almaktadır. Bu dönüşüm, üretim, teknoloji, finans, istihdam ve
eğitim alanlarında bütüncül ve dönüştürücü siyasalar ile desteklenecektir.
Karbon yoğun sektörlerde fosil yakıtlardan kademeli çıkış, yenilenebilir enerji
üretiminin artırılması, döngüsel ekonomi uygulamaları ve karbon borsası gibi
mekanizmalar, ekonomik ve çevresel yararları en uygun düzeye eriştirecek
şekilde tasarlanmıştır.
Yerel Yönetimler ve Akıllı Kentler
Yerel
yönetimlerin rolü, iklim dayanıklılığı ve afet yönetimi siyasalarının
uygulanmasında merkezi öneme sahiptir. Kentlerin yeşil dönüşümü, altyapının
iklim uyumlu duruma getirilmesi ve yeşil alanların korunmasıyla sağlanacaktır.
Ayrıca, bireylerin karbon ayak izi kimlikleri oluşturularak, toplumsal katılım
ve bilinçlendirme süreçleri güçlendirilecektir.
İklim Diplomasisi
CHP,
Türkiye’nin küresel iklim diplomasi arenasında öncü ve rekabetçi bir rol
üstlenmesini hedeflemektedir. Bu çerçevede, küresel iklim adaleti temelinde
uluslararası anlaşmalar ve ikili ve çok taraflı uluslararası anlaşmalar ve ilişkiler
doğrultusunda siyasalar geliştirilecektir.
Çevre ve Hayvan Hakları
CHP
programı, çevre hakkının korunmasını temel bir insan hakkı olarak kabul etmekte
ve hayvan refahını bilimsel yöntemlerle güvence altına almayı öngörmektedir.
Sahipsiz evcil hayvanların yaşam hakkının korunması, kısırlaştırma ve bakımı
gibi süreçler, bütüncül bir hak temelli yaklaşım çerçevesinde düzenlenmek
istenmektedir.
CHP programında
iklim krizine ilişkin yaklaşım, çevresel sorunların ötesinde güvenlik ve
kalkınma boyutlarını da içermesi bakımından yetersiz bir bakış açısı
sunmaktadır. Parti, iklim krizini toplumsal adalet, kuşaklar arası hakkaniyet
ve demokratik katılım ilkeleri çerçevesinde ele almayı hedeflemektedir. Bununla
birlikte, programda ortaya konan hedeflerin uygulanabilirliği ve ayrıntı düzeyi
bazı önemli alanlarda sınırlı kalmaktadır.
CHP’nin “Avrupa
Yeşil Mutabakatı” ve “Paris Anlaşması” hedefleri ile uyumlu siyasalar
geliştirmesi olumlu bir yön olarak değerlendirilebilir. Ancak, programda
uluslararası finansman ve karbon piyasalarına erişim stratejileri ile bu uyumun
uygulamada nasıl sağlanacağına ilişkin somut ayrıntılar eksiktir. Uluslararası
düzeyde rekabetçi olma iddiası, planlanan önlemlerin teknik, ekonomik ve yönetsel
kapasite açısından uygulanabilirliği ile desteklenmelidir. Örneğin, AKP
tarafından çıkarılan makyaj nitelikli İklim Değişikliği yasasının yetersizliği
ortaya konmamıştır.
Program,
ormanlar, sulak alanlar ve deniz ekosistemlerinin korunmasına önem vermektedir.
Bununla birlikte çölleşme, erozyon, deniz kirliliği ve ötrofikasyon gibi
sorunlara ilişkin siyasal araçlar ve sorumluluk dağılımı belirsizdir. Ötrofikasyonun
endüstriyel ve kentsel atık suların arıtılmamasıyla ilgisi açıklıkla ortaya
konmamıştır. Hangi kurumların hangi yöntemlerle ve hangi zaman diliminde müdahale
edeceği açıklanmamıştır.
Doğa
temelli çözümler ve ekosistem izleme (monitoring) sistemleri öngörülse de
yasal yaptırımlar, finansman kaynakları ve denetim mekanizmalarının etkililiği
konusunda ayrıntı verilmemiştir. Yerli çevre teknolojilerinin geliştirilmesi desteklenmekte,
ancak üniversite-sanayi iş birliği ve teknoloji transferi süreçleri
somutlaştırılmamaktadır. Bu durum, çevre siyasalarının programda büyük ölçekli
ve vizyoner bir çerçevede ele alınmış olmasına kaşın uygulama kapasitesi ve
kurumsal sorumluluk açısından yetersiz kaldığını göstermektedir.
Yeşil
dönüşüm hedefleri kapsamlı ve adalet temelli olarak sunulmaktadır. Emisyon
azaltımı, yenilenebilir enerji ve döngüsel ekonomi vurgusu, çağdaş
sürdürülebilir kalkınma yazınıyla uyumludur. Ancak, programda yeşil dönüşümün
finansmanı ve teşviklerin önceliklendirilmesi somut verilere dayanmadığı için
uygulanabilirliği tartışmalıdır. İş gücü ve eğitim siyasaları, nitelikli
istihdam ve beceri dönüşümü öngörmekte, fakat ölçülebilir hedefler ve izleme
mekanizmaları eksik kalmaktadır.
Programın
en zayıf noktalarından biri, yerel yönetimlerin rolü ve kapasitesi ile
ilgilidir. CHP, kentlerin iklim dayanıklılığı ve afet yönetimi süreçlerine
katılımını önermekte, fakat yerel yönetimlerin teknik kapasitesi, finansal
kaynakları ve eş güdüm mekanizmaları yeterince ayrıntılandırılmamaktadır.
Akıllı
kentler ve karbon ayak izi kimlikleri gibi yenilikçi uygulamalar önerilse de bu
uygulamaların pilot projeler, teknolojik altyapı ve veri güvenliği gibi kritik
unsurlarının nasıl sağlanacağı belirsizdir.
Yerel
düzeyde siyasaların etkinliği, merkezi yönetimle olan eş güdümün niteliğine
bağlıdır. Programda bu ilişkinin hukuksal ve yönetsel çerçevesi açıkça ortaya
konmamıştır.
İklim
diplomasisi ve çevre/hayvan hakları programda vurgulanan diğer güçlü
alanlardır. Ancak bu bölümde de siyasa ve uygulama arasındaki uyum ve
önceliklendirme mekanizmaları eksik bırakılmıştır.
Programda
çevre sorunları, şehircilik ve afet yönetimi gibi alanlar tek bir çatı altında
ele alınmıştır. Türkiye’de ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı hem çevreyi
koruyucu hem de kentleşme süreçlerini ve bu nedenle çevresel kaliteyi bozacak bir
rol üstlenmektedir. Bu yapı, doğal olarak çelişki yaratmakta ve çevre koruma
önceliklerinin gerilemesine yol açmaktadır. Dolayısıyla programın önerdiği
bütüncül ve etkin çevre siyasalarının hayata geçmesi, mevcut kurumsal yapıyla
yapısal olarak sınırlıdır.
ÇED
süreçlerinden hiç söz edilmemesi, çevresel yatırımların değerlendirilmesinde
kritik bir boşluk yaratmaktadır. Türkiye’de çevresel etki değerlendirmeleri
(ÇED) ve halk katılımı süreçleri genellikle yetersiz ve denetimsiz
yürütülmektedir. Bu durum, çevre siyasalarının etkinliğini doğrudan
sınırlamaktadır.
Programda
orman, sulak alan, deniz ve ekosistem koruması hedeflense de kurumsal kapasite,
finansman ve yaptırım mekanizmaları net bir şekilde tanımlanmamıştır.
Türkiye’de çevre yönetimi, emret-denetle, ekonomik ve finansal yönetim araçları
ve gönüllü katılım stratejileri açılarından gelişmiş ülkeler düzeyinin
gerisindedir. Bu gerçek programda yer almamaktadır
Yerel
yönetimlere iklim dayanıklılığı ve yeşil dönüşüm süreçlerinde sorumluluk
verilmesi, programın olumlu yönlerinden biri olarak görülebilir. Ancak, CHP
programında yerel yönetimlerin örgütsel kapasitesi, kurumsal kaynakları, teknik
altyapısı ve yönetsel becerileri hakkında hiçbir değerlendirme yapılmamıştır.
Oysa Türkiye’de yerel yönetimler, kurumsal, örgütsel, yönetsel ve mali açılardan
merkezi yönetime bağımlı ve yetersiz kaynaklarla etkinlik yapabilmektedir.
Program,
yerel yönetimleri sadece çevre ve yeşil dönüşüm ile ilişkilendirmiş, fakat
kentsel altyapı, afet yönetimi, ulaşım ve toplumsal hizmetler gibi geniş
yönetsel sorumlulukları ihmal etmiştir. Bu dar bakış açısı yerel yönetimlerin
çok boyutlu sorunlarını görmezden gelmektedir.
Akıllı
kentler, karbon ayak izi kimlikleri ve yerel dayanıklılık gibi yenilikçi
uygulamalar öngörülse de mevcut teknik kapasite ve insan kaynağı eksiklikleri
nedeniyle bu hedefler uygulamada büyük ölçüde hayalcilik düzeyinde kalabilir.
Yeşil
dönüşüm ve döngüsel ekonomi hedefleri kapsamlıdır. Ancak finansman
mekanizmaları ve önceliklendirme stratejileri belirsizdir. Türkiye’nin mevcut
mali ve kurumsal yapısı, karbon borsası, yeşil tahvil ve adil geçiş
programlarının uygulanabilirliğini kısıtlamaktadır.
Genel
olarak değerlendirilecek olursa, CHP’nin iklim ve yeşil dönüşüm siyasaları
vizyoner ve bütüncül bir çerçeve sunmaktadır. Bu öneriler toplumsal adalet,
kuşaklar arası hakkaniyet ve demokratik katılım ilkeleri ile uyumludur. Ancak,
uygulama mekanizmalarının belirsizliği ve yerel yönetimlerin kapasitesi,
programın etkinliğini sınırlamaktadır. Çevre siyasalarında kurumsal sorumluluk
dağılımı, finansman ve denetim mekanizmaları yeterince somutlaştırılmamıştır.
Yeşil dönüşüm ve akıllı şehir uygulamalarının başarıya ulaşabilmesi için
teknolojik altyapı, veri yönetimi ve izleme sistemleri gibi alanlarda daha
fazla ayrıntıya gereksinme vardır. Sonuç olarak, CHP programı stratejik bir
çerçeve sunmakla birlikte, özellikle çevre ve yerel yönetimler bağlamında
uygulamaya dönük ayrıntı ve kapasite planlaması açısından yetersiz kalmaktadır.
Bu eksiklikler, programın hedeflerine ulaşma olasılığını sınırlayabilir ve
siyasaların etkinliğini düşürebilir. CHP’nin programında iklim krizine yönelik
yaklaşım vizyoner ve toplumsal adalet odaklı bir çerçeve sunmakta, ancak
Türkiye’nin mevcut kurumsal ve yönetsel yapısı göz önünde bulundurulduğunda
önerilen siyasaların uygulanabilirliği ciddi şekilde sorgulanabilir
niteliktedir.
CHP’nin
programı, stratejik vizyon ve toplumsal adalet bakış açısından güçlüdür. Ancak
Türkiye’nin mevcut çevre yönetimi ve yerel yönetim yapısı göz önüne alındığında
çevre siyasaları, yapısal olarak sınırlı bir bakanlık çerçevesine hapsedilmiş
ve ÇED süreçleri ihmal edilmiştir.
Yerel
yönetimlerin kurumsal kapasitesi, örgütsel sorunları ve mali bağımlılığı
dikkate alınmamıştır. Bu nedenle önerilen siyasaların uygulanabilirliği ciddi
şekilde sorgulanabilir.
Yeşil
dönüşüm ve iklim dayanıklılığı hedefleri, uygulama ve izleme mekanizmaları
eksikliği nedeniyle uygulamada sınırlı etki yaratabilir.
Sonuç
olarak, programın temel vizyonu ve ilkeleri stratejik olarak uygun olsa da
Türkiye’nin yönetsel, kurumsal ve mali kapasitesi ile çevre yönetimi altyapısı
bağlamında önemli boşluklar mevcuttur. Bu boşluklar, çevre ve iklim siyasalarının
etkin uygulanmasını kısıtlayacak kritik eksiklikler olarak
değerlendirilmelidir.
Mor Ekonomik Dönüşüm
CHP’nin
programında mor ekonomik dönüşüm, toplumsal cinsiyet eşitliği, ekonomik adalet
ve sürdürülebilir kalkınma odaklı bir çerçeve ile sunulmaktadır. Programın
vizyonu, kadınların istihdam ve ekonomik katılımını artırarak bakım
hizmetlerinin kamusallaştırılmasını hedeflemekte ve kırsal kalkınma ile
eşitlikçi makroekonomik siyasaları bütünleştirmektedir. Bununla birlikte,
önerilen siyasaların Türkiye’nin mevcut kurumsal, ekonomik ve toplumsal yapısı
bağlamında uygulanabilirliği açısından bazı sınırlamalar ve eksiklikler
gözlemlenmektedir.
Bakım Hizmetlerinin Kamusallaşması
Programda
kreşler, gündüz bakımevleri, yaşlı ve engelli bakım merkezleri gibi hizmetlerin
erişilebilir ve yaygın duruma getirilmesi öngörülmektedir. Bu yaklaşım, sosyal
adalet ve toplumsal cinsiyet eşitliği açısından olumlu bir vizyon sunmaktadır. Ancak
Türkiye’de bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması, finansman, insan kaynağı ve
altyapı eksiklikleri nedeniyle ciddi şekilde sınırlıdır.
Program,
hizmet sunumunda birinci basamak sağlık sistemiyle bütünleşme ve yerel yönetim
destek ofisleri gibi mekanizmaları öngörse de mevcut yerel yönetim kapasitesi
ve sağlık sistemi altyapısı dikkate alındığında bu hedeflerin
gerçekleştirilmesi uygulamada güç görünmektedir. İzleme ve kalite güvence
mekanizmaları belirtilmiş olsa da Türkiye’de denetim kapasitesi ve saydam
raporlama sistemleri yetersizdir.
Kadın İstihdamının Artırılması ve İş-Özel Yaşam Dengesi
Kadın
istihdamının artırılması, cinsiyet temelli ücret eşitsizliği ve cam tavan
sorunlarının giderilmesi programın güçlü yanlarından biridir. Ancak programda
önerilen eşit ebeveyn izni, işe dönüş özendirmeleri ve iş yerinde kreş
zorunluluğu gibi uygulamaların yaşama geçirilmesi, mevcut yasal çerçeve ve
işveren yükümlülükleri açısından ciddi zorluklar içermektedir. Özellikle küçük
ve mikro ölçekli işletmelerde, önerilen siyasaların uygulanabilirliği sınırlı
olabilir. Ayrıca, ek finansal destek mekanizmaları gerekebilir.
Kırsal Kalkınma ve Altyapı Yatırımları
Kırsal
alanlarda altyapının iyileştirilmesi ve kadınların tarım ve kooperatifleşmeye
katılımı, mor dönüşümün kritik unsurlarıdır. Ancak Türkiye’de kırsal altyapı
yatırımlarında planlama, kaynak dağılımı ve teknik kapasite eksiklikleri ciddi
bir engel teşkil etmektedir. Kooperatifleşme ve kadınların üretime katılımı
konusunda, kültürel ve toplumsal engeller de göz önünde bulundurulmalıdır.
Programda bu engellerin stratejik çözüm önerileri ayrıntılandırılmamıştır.
Makroekonomik Siyasalar
Program,
ekonomik büyümeyi toplumsal refah, eşitlik ve sürdürülebilirlik bakış açısıyla
ele almayı öngörmektedir. Toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bütçeleme ve
hakkaniyetli sosyal yardım uygulamaları öngörülse de kamunun mali disiplin,
bürokratik kapasite ve mevcut bütçe sınırlamaları dikkate alındığında bu
hedeflerin uygulanabilirliği sınırlı görünmektedir. Programın makroekonomik
hedefleri, Türkiye’nin mevcut yüksek enflasyon, bütçe açığı ve istihdam yapısı
bağlamında daha somut siyasa araçları ile desteklenmelidir.
Genel olarak
değerlendirilecek olursa, CHP’nin mor ekonomik dönüşüm programı, toplumsal
cinsiyet eşitliği, sosyal adalet ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri açısından
güçlü bir vizyon sunmaktadır. Bununla birlikte bakım hizmetlerinin
kamusallaşması ve kadın istihdamı hedefleri, mevcut altyapı, insan kaynağı ve
finansman eksiklikleri nedeniyle uygulanabilirlik açısından sınırlıdır. Kırsal
kalkınma ve kadın kooperatifleri alanında toplumsal ve kültürel engeller göz
önünde bulundurulmamıştır. Makroekonomik ve sosyal siyasa araçları, hedeflerin
gerçekleştirilmesi için daha somut ve ölçülebilir planlarla desteklenmelidir.
Sonuç
olarak, mor ekonomik dönüşüm vizyonu, toplumsal eşitlik ve sürdürülebilir
kalkınma açısından doğru bir çerçeve sunarken, Türkiye’nin mevcut yapısal ve
kurumsal eksiklikleri, önerilen siyasaların uygulanabilirliğini ciddi şekilde
sınırlamaktadır. Bu nedenle program, vizyon ve hedeflerini destekleyecek
uygulama, denetim ve kapasite geliştirme mekanizmaları ile güçlendirilmelidir.
CHP’nin mor ekonomik dönüşüm programı, toplumsal cinsiyet eşitliği, sosyal
adalet ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda kapsamlı bir vizyon
sunmaktadır. Program, bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması, kadın
istihdamının artırılması, kırsal kalkınma ve eşitlikçi makroekonomik siyasaların
bütünleştirilmesini hedeflemektedir. Bu bağlamda, program toplumsal dönüşüm ve
ekonomik dirençlilik açısından önemli bir çerçeve sağlamaktadır.
Buna
karşın, programın uygulanabilirliği bakımından bazı sınırlamalar dikkat
çekmektedir. Öncelikle, bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması ve kadın
istihdamının güçlendirilmesi hedefleri, mevcut altyapı, insan kaynağı ve
finansman kapasitesi göz önünde bulundurulduğunda, uygulamada ciddi zorluklarla
karşılaşabilir. Ayrıca, kırsal kalkınma ve kadın kooperatifleri alanında,
toplumsal ve kültürel engeller yeterince ele alınmamıştır. Bu eksiklikler,
önerilen dönüşümün kapsayıcılığı ve etkililiği üzerinde olumsuz etkiler
yaratabilir.
Makroekonomik
düzlemde, programın hedefleri, Türkiye’nin mevcut ekonomik göstergeleri (yüksek
enflasyon, bütçe açığı, kayıt dışı istihdam) dikkate alındığında, somut ve
ölçülebilir siyasa araçları ile desteklenmeye gereksinim duymaktadır. Toplumsal
cinsiyet eşitliğine duyarlı bütçeleme ve hakkaniyetli sosyal yardım
uygulamaları, doğru tasarlanmadığında ve uygulanabilirlik mekanizmaları
güçlendirilmediğinde, öngörülen etkileri sınırlı kalabilir.
Sonuç
olarak, CHP’nin mor ekonomik dönüşüm vizyonu, toplumsal eşitlik ve
sürdürülebilir kalkınma açısından stratejik bir yönelim sunmasına karşın,
Türkiye’nin mevcut kurumsal, yapısal ve ekonomik koşulları göz önünde
bulundurulduğunda, uygulamada karşılaşılabilecek sınırlamalar ve eksiklikler
belirgindir. Bu nedenle program, uygulama kapasitesini güçlendirecek, denetim
ve izleme mekanizmalarını somutlaştıracak ve kültürel-toplumsal engelleri
adresleyecek stratejik yaklaşımlarla desteklenmelidir.
GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma,
CHP’nin 2025 Parti Programı’nın kalkınma ve ekonomi bölümünü altı temel siyasa
alanı üzerinden ele alarak, programın normatif gücü, yapısal yeterliliği ve
bağlamsal geçerliliği bakımından eleştirel bir değerlendirmesini sunmayı
amaçlamıştır. Bu kapsamda kalkınma anlayışı, üretim ve sanayi siyasaları, tarım
stratejileri, sosyal devlet ve gelir dağılımı yaklaşımı, ekolojik dönüşüm bakış
açısı ve makroekonomik kararlılık araçları incelenmiş ve her bir başlık altında
programın güçlü yönleri ve yapısal sınırlılıkları ortaya konulmuştur.
Çözümlemeler
sonucunda ortaya çıkan temel bulgu şudur: CHP’nin ekonomi ve kalkınma programı,
söylemsel ve normatif düzeyde güçlü bir sosyal demokrat çerçeve sunmakta ve
kamuculuk, planlama, adalet, sürdürülebilirlik ve toplumsal eşitlik gibi
kavramlar etrafında kapsamlı bir vizyon oluşturmaktadır. Ancak bu vizyon,
Türkiye’nin mevcut ekonomik, kurumsal ve siyasal gerçekliğiyle kurduğu ilişki
bakımından önemli boşluklar ve kırılganlıklar barındırmaktadır.
Programın incelenen
“Kalkınma ve Ekonomi” bölümünün temel sorunu, Türkiye’nin içinde bulunduğu
durumu sadece bir ekonomi siyasası sorunu olarak ele alması, buna karşılık
mevcut tablonun aynı zamanda derin bir rejim krizi, devlet kapasitesi krizi ve
kurumsal erozyon sorunu olduğunu yeterince hesaba katmamasıdır. Oysa mevcut
yapı, yalnızca yanlış siyasaların değil, otoriterleşmiş yönetişim biçiminin,
liyakat erozyonunun, hesap verebilirliğin ortadan kalkmasının ve hukuk devleti
ilkesinin zayıflatılmasının bir ürünüdür. Bu yapısal gerçeklik göz ardı
edildiğinde, en akılcı görünen siyasa önerileri dahi uygulama zeminini
kaybetmektedir.
Kalkınma
anlayışı açısından bakıldığında, programda büyüme, yatırım, teknoloji ve yüksek
katma değer vurgusu öne çıkmakta, ancak kalkınmanın daha derin boyutları olan
kurumsal kapasite kurulması, toplumsal güçlendirme, bölgesel eşitsizliklerin
giderilmesi ve siyasal-ekonomik ilişkilerin demokratikleştirilmesi gibi konular
ikincil düzeyde kalmaktadır. Bu durum, kalkınmanın yalnızca ekonomik büyümeyle
özdeşleştirilmesi riskini beraberinde getirmektedir.
Sanayi ve
üretim siyasalarında program, yerinde ve doğru hedefler koymakla birlikte, bu
hedeflere ulaşmanın araçlarını çoğu yerde genel ifadelerle geçiştirmekte ve
somut politika mimarisi geliştirmekte zorlanmaktadır. Aynı durum tarım siyasaları
için de geçerlidir. Küçük üreticinin korunması, kırsal kalkınma ve gıda
egemenliği gibi hedefler doğru olmakla birlikte, Türkiye’deki mevcut tarımsal
yapının tasfiye sürecine karşı nasıl tersine çevrileceği yeterince açıklığa
kavuşturulamamaktadır.
Sosyal
devlet, gelir dağılımı ve yoksullukla mücadele konusunda ise CHP programı,
mevcut eşitsizlikleri doğru saptamakta ve adil bir toplum vizyonu ortaya
koymaktadır. Ancak burada da dikkat çeken temel sınırlılık, bu eşitsizlikleri
üreten sermaye birikim modeline yönelik yapısal bir sorgulamanın zayıflığıdır.
Program, daha çok bu modelin sonuçlarını yumuşatmaya ve dengelemeye dönük bir
yaklaşım sergilemekte ve modelin kendisini dönüştürmeye yönelik daha radikal
bir bakış açısı geliştirmekte duraksama göstermektedir.
Çevre,
iklim krizi ve yeşil dönüşüm bölümleri, çağdaş yazınla uyumlu bir dil kullansa
da, Türkiye’nin mevcut kalkınma modelinin çevresel yıkım üreten karakteriyle
yüzleşmekte yeterince cesur davranmamaktadır. Benzer şekilde “Mor Ekonomik
Dönüşüm” yaklaşımı, kadın emeği ve toplumsal cinsiyet eşitliği açısından önemli
bir açılım sunmakta, ancak bunun kalkınma paradigmasının merkezine nasıl
yerleştirileceği daha net politikalara gereksinim duymaktadır.
Sonuç
olarak, CHP’nin kalkınma ve ekonomi programı, Türkiye’nin içine sürüklendiği
çok boyutlu kriz ortamında önemli bir seçenek oluşturma sacı içermektedir.
Ancak bu savın siyasal ve ekonomik gerçeklik karşısında karşılık bulabilmesi
için programın daha cesur bir yapısal çözümleme ve değerlendirme ile yeniden
ele alınması, rejim koşullarının yarattığı sınırlamaların açıkça tartışılması
ve siyasa araçlarının daha somut, uygulanabilir ve kurumsal olarak
temellendirilmiş biçimde kurgulanması gerekmektedir.
Bu bağlamda
bu çalışma, CHP programını yalnızca eleştirmekle kalmayıp, aynı zamanda
Türkiye’de muhalefetin kalkınma, eşitlik ve demokrasi eksenli yeni bir
ekonomi-politik vizyon geliştirme gereksinimine de işaret etmektedir. Çünkü
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorun, yalnızca bir “yanlış ekonomi yönetimi”
sorunu değil, daha derinde, nasıl bir devlet, nasıl bir toplum ve nasıl bir
kalkınma modeli izlenmesi gerektiği sorunudur. Bu sorulara verilecek yanıtlar,
muhalefetin gelecekteki siyasal etkisinin belirleyicisi olacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder