Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

22 Kasım 2025 Cumartesi

 

CHP PROGRAMININ YETERLİLİK VE GEÇERLİLİK DÜZEYİNİN ELEŞTİREL İRDELEMESİ: SOSYAL DEVLET

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Giriş

Bu çalışma, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) parti programında yer alan sosyal devlet anlayışını, yeterlilik ve geçerlilik ölçütleri çerçevesinde eleştirel olarak irdelemeyi amaçlamaktadır. Türkiye’de sosyal devlet ilkesi anayasal düzeyde güvence altına alınmış olmakla birlikte, son yirmi yılda uygulanan neoliberal ekonomi siyasaları, kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması ve sosyal harcamaların daraltılması yoluyla ciddi ölçüde aşınmıştır. Bu bağlamda, ana muhalefet partisinin sosyal devlete ilişkin program önerileri, yalnızca bir siyasal vaatler bütünü değil, aynı zamanda Türkiye’nin gelecekteki sosyal ve yönetsel yapılanmasına dair normatif ve stratejik bir tasarım olarak değerlendirilmelidir.

CHP programı; sosyal adalet, gelir dağılımı, yoksullukla mücadele, sosyal güvenlik, sağlık, eğitim ve bakım hizmetleri gibi alanlarda sosyal devletin yeniden kurulmasını hedefleyen kapsamlı bir söylem sunmaktadır. Ancak bu söylemin, yalnızca normatif tutarlılığı değil; aynı zamanda kuramsal temellere dayanma düzeyi, siyasa araçlarının somutluğu, uygulanabilirliği ve Türkiye’nin mevcut sosyo-ekonomik yapısıyla uyumu açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle çalışmada, CHP’nin sosyal devlet yaklaşımı, programatik vaatlerin ötesine geçilerek, analitik bir çerçeve içinde ele alınmaktadır.

Araştırmanın temel amacı, CHP’nin sosyal devlet vizyonunun ne ölçüde bütünlüklü, iç tutarlılığa sahip, gerçekçi ve dönüştürücü bir karakter taşıdığını ortaya koymaktır. Bu doğrultuda metin, sosyal devletin CHP programında nasıl kavramsallaştırıldığını, hangi normatif ve ideolojik zemine oturtulduğunu, neoliberal refah rejimine karşı nasıl bir seçenek sunduğunu ve mevcut siyasal-ekonomik konjonktür içinde ne derece uygulanabilir olduğunu eleştirel bir bakışla incelemektedir.

Bu çerçevede çözümleme programın sosyal devlet anlayışını hem normatif siyaset felsefesi hem de kamu siyasası tasarımı açısından çözümlemeyi, güçlü ve zayıf yönlerini ortaya koymayı ve uygulama kapasitesini sorgulamayı amaçlamaktadır.

Genel Çerçeve ve Kavramsal Tutarlılık

Program, açık biçimde hak temelli sosyal devlet anlayışına yaslanmakta ve sosyal devlet kavramı yalnızca yardımlarla değil istihdam, sosyal güvenlik, sağlık, eğitim, barınma, bakım ve eşitlik eksenlerinde çok boyutlu ele alınmaktadır. “Temel Vatandaşlık Geliri”, “Kamucu sağlık sistemi”, “Mahalle odaklı sosyal hizmetler”, “Yerel sağlık meclisleri” gibi kavramlar kuramsal olarak güçlü ve çağdaş refah devleti yazınıyla uyumludur.  Metin bazı yerlerde normatif bir manifesto dili ile teknik siyasa metni arasında gidip gelmektedir. “Yapılacaktır”, “hayata geçirilecektir” gibi güçlü vaatler sık ortaya konulmakta, ancak bu işlevlerin nasıl finanse edileceği, hangi takvimle, hangi kurumlar aracılığıyla sorularına çoğu yerde açık ve anlaşılır şekilde yanıt verilmemektedir. Bazı ana bölümlerin sonunda kısa birer “uygulama ve finansman çerçevesi” eklenebilir. Bu bağlamda sorumlu kurumlar, zamanlama (kısa-orta-uzun vadeli) ve yaklaşık maliyet ve kaynak önerileri belirlenmelidir. Metin, klasik liberal refah devleti anlayışının ötesine geçerek, sosyal devleti yalnızca “yardım sağlayan” değil, aynı zamanda eşitsizlikleri yapısal olarak düzelten kurucu bir aktör olarak konumlandırmaktadır. Sosyal devlet, metinde sadece bir kamu hizmeti sağlayıcısı değil, doğrudan toplumsal eşitliğin kurumsal güvencesi olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu yönüyle metin, neoliberal sosyal siyasa anlayışına açık bir epistemolojik itiraz içermektedir.

Sosyal Devlet ve Temel Vatandaşlık Geliri

Bu bölüm güçlü bir kuramsal çerçeveye sahiptir. Özellikle sosyal yardımların siyasal yönlendirmelerden arındırılması vurgusu, aile içi gelir dağılımında kadın lehine pozitif düzenleme önerisi ve tek kişilik hanelerin de kapsama alınması yönleri başarılıdır. Ancak, buna karşılık “gerçekçi gelir testi”nin kimin tarafından, hangi ölçütlerle ve nasıl denetleneceği net değildir. Gelir testi, TÜİK, SGK ve Gelir İdaresi Başkanlığı verilerinin bütünleştirilmiş kullanımıyla, bölgesel yoksulluk endeksleri esas alınarak yürütülmelidir. Özellikle şu üç yön dikkat çekicidir: “Hak Temelli Yaklaşım” kavramıyla TVG, lütuf değil, yurttaşlık hakkı olarak konumlandırılmaktadır. “Toplumsal Cinsiyet Duyarlılığı” kavramıyla ödemelerin aile içinde öncelikle kadına yapılması, feminist sosyal siyasa yazınıyla uyumludur. “Yeni Hane Modellerinin Dikkate Alınması” kavramı tek kişilik hane vurgusu, çağdaş sosyolojik dönüşümün kavrandığını göstermektedir. Bu yönleriyle metin, Türkiye’de sosyal siyasa tartışmalarının kavramsal düzeyini yukarıya taşıma potansiyeline sahiptir. Bununla birlikte, TVG önerisi şu sorunları henüz çözmüş görünmemektedir: Gelir testinin kurumsal altyapısı belirsizdir. TVG’nin mevcut sosyal yardım sistemleriyle ilişkisi (ikame mi, tamamlayıcı mı?) net değildir. Finansman modeli ve bütçe etkisi çözümlenmemiştir. Bu eksiklikler, önerinin fikir düzeyinde güçlü ancak uygulama düzeyinde henüz taslak aşamasında kaldığını göstermektedir. Özellikle, kamu maliyesi disiplini açısından bu siyasanın nasıl sürdürülebilir olacağı sorusu açık bırakılmıştır. Bu bölüm, güçlü bir normatif ve felsefi sosyal devlet anlayışı ortaya koymakta ancak bu anlayışın siyasa tasarımı düzeyinde operasyonelleştirilmesi gerekmektedir. TVG önerisi kuramsal olarak güçlü, uygulama bakımından ise ayrıntılandırılmaya muhtaçtır. TVG önerisi güçlüdür, ancak şu açılardan akademik eleştiriye açıktır. Model belirsizdir. Evrensel mi olacak, koşullu mu ve bir negatif gelir vergisi mi sorularına yanıt verilmemiştir. Mevcut yardım sistemleriyle ilişki tanımlanmamıştır. TVG, mevcut sosyal yardımların yerine mi geçecek, yoksa üzerine mi eklenecektir? Eğer ikisi bir arada yürütülecekse, tekrarlar ve kaynak israfı kaçınılmaz olacaktır. Gelir testinden söz edilmektedir. “Gerçekçi gelir testi” deniyor, ama Türkiye’de kayıt dışı ekonomi oranı yüksektir ve gelir beyanları güvenilmezdir. Bu koşullarda bu testin nasıl adil ve saydam işleyeceği belirsizdir.

Sosyal Güvenlik Sistemi

Programın en güçlü bölümlerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle, kuşaklar arası adalet vurgusu, kayıt dışılıkla mücadele, vergi adaleti ve prim sisteminin birleştirilmesi önerileri çok yerindedir. Ancak, emeklilik sistemi reformu anlatılırken, Türkiye’de 2035 sonrasında bağımlı nüfus oranının hızla artacağı projeksiyonları dikkate alınarak, mevcut aktüeryal açıklar, yaşlanan nüfus, bağımlılık oranları gibi somut riskler daha net görünür hale getirilmeli ve demografik riskler sayısallaştırılarak gerekçelendirilmelidir. Metin yer yer programdan çok manifestoya yaklaşmaktadır. “Sosyal devlet yeniden inşa edilecektir” gibi ifadeler güçlüdür ancak hangi kurumsal araçlarla, hangi anayasal düzenlemelerle ve hangi yasal değişikliklerle sorularına yeterince yanıt verilmemektedir. Mevcut neoliberal ve özelleştirilmiş yapıdan, önerilen kamucu modele nasıl geçileceği net değildir. Halbuki en kritik unsur budur: Sistemler “bir günde” değil, çatışmalı geçişlerle dönüşür. Neredeyse tüm sosyal siyasalarda en büyük boşluk, finansman boyutudur. Bu eksiklik giderilmediğinde, metin hedef değil dilek olarak algılanma riski taşır.

Sağlık Siyasaları

Programın en kapsamlı ve siyasal açıdan en güçlü bölümlerinden biridir. Birinci basamak sağlık sistemine dönüş vurgusu, Halk Sağlığı Merkezleri modeli, Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün yeniden kurulması ve Şehir Hastaneleri/KÖİ modeline yönelik eleştiriler çok yerindedir. “Aile hekimliği modelinin yerine ne getirilmeli” sorusu daha açık yanıtlanmak gerekir. Sağlık çalışanlarının sayısı, dağılımı ve finansmanı konusunda niceliksel hedefler programa eklenmelidir. Metnin sağlık siyasaları bölümü, neoliberal sağlık reformlarına karşı kamucu ve hak temelli bir sağlık paradigmasını savunmaktadır. Bu yaklaşım, özellikle şu üç kuramsal arka plana yaslanmaktadır: Refah devleti yazını, sağlık hakkı yaklaşımı ve bakım siyaseti tartışmaları. Metinde sağlık, piyasa malı değil, doğrudan kamusal bir hak ve yurttaşlık yükümlülüğü olarak tanımlanmaktadır. Bu yönüyle, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın piyasacı mantığına epistemolojik bir itiraz getirmektedir.

Programın en güçlü bölümlerinden biri sağlık kısmıdır. Özellikle şu noktalar dikkat çekmektedir: Birinci Basamak Merkezli Sistemi kapsamında birinci basamak sağlık hizmetlerinin merkeze alınması, koruyucu sağlık hizmetlerine dönüş açısından son derece önemlidir. Bu, hem maliyet-etkin hem de toplum sağlığı açısından doğru bir yönelimdir. İkincisi Halk Sağlığı Merkezleri Modeli önerisidir. Aile hekimliği sisteminin yerine önerilen Halk Sağlığı Merkezleri modeli toplum temelli, bölgesel sağlık risklerine duyarlı ve çok disiplinli ekipler üzerine kurulu bir yapı olarak tasarlanmıştır. Bu model, yalnızca tedavi edici değil, önleyici ve izleyici bir sağlık siyasası önermektedir. Üçüncüsü kamu ve özel sektör modeliyle gerçekleştirilen “Şehir Hastaneleri”ne yönelik eleştiridir. Şehir hastanelerine yönelik eleştiri, kamu maliyesi ve sağlık sisteminin ticarileşmesi açısından son derece yerindedir. Bu modelin kamu bütçesine getirdiği uzun vadeli yük, sağlık hizmetlerinin piyasalaşması ve sağlık çalışanlarının güvencesizleşmesi gibi olumsuz yönleri metinde isabetle vurgulanmaktadır. Buna rağmen, bu bölümde de şu yapısal eksiklikler göze çarpmaktadır: Aile hekimliğinden Halk Sağlığı Merkezlerine geçişin kurumsal ve hukuksal süreci net değildir. Mevcut doktor, hemşire ve sağlık personeli sayısının gereksinmelere göre nasıl yeniden yapılandırılacağı belirsizdir. Finansman boyutu dikkate alınmamıştır. Kamucu sağlık modelinin bütçesel karşılığının nasıl sağlanacağı somutlaştırılmamıştır. Bu eksiklikler giderilmezse, öneri güçlü bir normatif düzeyde kalma riski taşımaktadır. Metnin sağlık bölümü, Türkiye’de son 20 yılda izlenen neoliberal sağlık siyasalarına karşı ciddi bir karşı-hegemonik sağlık söylemi üretmektedir. Kuramsal olarak güçlü, ideolojik olarak tutarlı olan bu bölüm, uygulama ve geçiş stratejileriyle desteklendiğinde, özgün ve dönüştürücü bir sağlık reform bakış açısı sunabilir. Sağlık bölümünde saptamalar ve konulan tanılar büyük ölçüde doğrudur. Ancak, tanı doğru olmasına karşın reçete eksiktir. Şehir hastaneleri eleştirisi yerindedir. Aile hekimliği eleştirisi yerindedir. Ancak yerine konacak sistemin kurumsal yapısı, hukuksal zemini ve insan gücü boyutu yeterince tasarlanmamıştır. Mevcut milyonları kapsayan sistemden yeni modele geçiş bir kriz yaratabilir. Bu geçişin yönetimi metinde yoktur. Sağlık personeli yetersizliği ve beyin göçü sorunu eleştirilmiş, ancak nasıl durdurulacağı ve ücret, özlük hakları reformunun nasıl yapılacağı muğlak kalmıştır.

Mahalle Odaklı Model

Programda önerilen “Mahalle Odaklı Sosyal Hizmet Merkezleri (SHM)” yaklaşımı, refah devletinin yerelleşmiş ve toplumsallaşmış bir biçimde yeniden inşası anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım kamusal alan kuramıyla, kapasite yaklaşımıyla ve katılımcı yönetişim yazınıyla örtüşmektedir. Çünkü sosyal hizmet yalnızca yukarıdan aşağıya dağıtılan bir mekanizma değil, mahalle ölçeğinde sürekli temas ve etkileşim temelinde tanımlanmaktadır. SHM’lerin getirebileceği kazanımlar şunlardır: sosyal sorunlara erken müdahale olanağı, koruyucu sosyal hizmet mantığının güçlendirilmesi, kadın emeğinin kamusal alana taşınması ve yerel eşitsizliklerin görünür kılınması. Bu öneri, sosyal siyasanın salt "merkezi dağıtım" değil, toplumsal ihtiyaçla yüz yüze gelen bir yapıya kavuşmasını hedeflemektedir. Buna karşılık şu eleştirel noktalara dikkat çekmek gerekir: Yerel yönetimler arasındaki kapasite eşitsizliği, uygulamada büyük farklılıklar yaratabilir. Sosyal hizmet uzmanlarının sayısı, eğitimi ve dağılımı planlanmamıştır. Siyasal partizanlaşma riski göz ardı edilmiştir. Dolayısıyla model güçlüdür, ancak kurumsal güvenlik mekanizmaları tanımlanmazsa, hedeflenen etki zayıflayabilir. Mahalle odaklı sosyal hizmet yaklaşımı, kuramsal olarak ileri ve çağdaş bir modeldir. Ancak bu modelin sürdürülebilirliği, merkezi finansman, standart kadrolaşma ve güçlü denetim mekanizmalarına bağlıdır.

Eğitim

Bu bölüm ideolojik tutarlılık açısından güçlü, ancak programın en uzun ve yer yer tekrarlı bölümüdür.: Laik, kamusal, parasız eğitim vurgusu net olarak ortaya konulması olumludur. “Tarikat-cemaat protokollerinin reddi” açık ve kararlı bir şekilde ifade edilmektedir. YÖK’ün kaldırılması ve üniversite özerkliği güçlü bir siyasal sav olarak ileri sürülmektedir. Ancak, çok kapsamlı bir reform hayali belirtilmesine karşılık bu dönüşümün aşamaları, hukuksal zemini ve karşılaşılacak akademik ve siyasal dirençler ele alınmamaktadır. Eğitim bölümünün sonuna “Geçiş süreci ve reform takvimi” alt başlığı eklenmesi çok yararlı olacaktır. Eğitim siyasaları bölümü, açık biçimde Cumhuriyetçi, laik ve kamucu eğitim paradigmasına yaslanmaktadır. Bu çerçeve demokratik eğitim anlayışı, kültürel sermaye eleştirisi ve eleştirel pedagoji yaklaşımı ile örtüşmektedir. Eğitim, metinde yalnızca bireysel gelişim aracı değil, toplumsal eşitliğin yeniden üretildiği veya dönüştürüldüğü temel alan olarak ele alınmaktadır. Bu bölümde öne çıkan temel siyasa açılımları şunlardır: Tarikat ve cemaatlerle yapılan protokollerin reddi, Türkiye’nin yakın tarihindeki eğitim siyasaları bağlamında son derece kritik ve ideolojik açıdan net bir pozisyondur. Paralı ve özelleşmiş eğitim modellerine karşı parasız eğitim ve eşit erişim, kamusal denetim ilkeleri sistemin temel taşı olarak konumlandırılmaktadır. Kurumsal reform bağlamında YÖK’ün kaldırılması, akademik özerkliğin yeniden kurulması ve üniversite yönetiminde demokratikleşme önerileri ön plana çıkmaktadır. Bu başlıklar, yükseköğretim rejiminin otoriterleşmesine doğrudan bir eleştiridir. Bu güçlü vizyona rağmen bazı sorunlu noktalar vardır. Eğitim alanı Türkiye’de ideolojik olarak derin biçimde kutuplaşmış bir alandır. Önerilen reformlar ciddi siyasal ve bürokratik dirençle karşılaşacaktır. Bu kadar köklü reformların aşamalandırılmadan sunulması, uygulanabilirlik açısından risklidir. Eğitime ayrılacak GSYH payı belirtilmemiştir. Hangi pedagojik ve epistemolojik çerçeve ile yeni müfredat oluşturulacağı açık değildir. Eğitim bölümü, Türkiye’de eğitimin son yıllarda yaşadığı ideolojik dönüşüme karşı güçlü bir seküler cumhuriyetçi karşı-proje önermektedir. Ancak bu karşı-projenin, yalnızca normatif değil, stratejik ve aşamalı bir reform bakış açısıyla desteklenmesi gerekmektedir. Eğitim bölümü ideolojik olarak güçlüdür, fakat siyasa açısından bazı sorunsal alanlar içermektedir. Birincisi, radikal reform önerilerine karşılık zayıf yol haritası sunulmasıdır. YÖK kaldırılacak, tarikat protokolleri iptal edilecek denilmektedir. Ancak bunların anayasal, yasal ve bürokratik süreçleri yok sayılmaktadır. İkincisi siyasal gerçeklikten kopma riskinin varlığıdır. Eğitim alanı Türkiye’de en sert ideolojik mücadele alanıdır. Bu direncin nasıl kırılacağına ilişkin herhangi bir strateji metinde yer almamaktadır. Eğitim programı reformu belirsizliğini korumaktadır. “Bilimsel, laik eğitim” kurulacağı savlanıyor ancak bunun hangi epistemoloji ve, hangi pedagojik yaklaşımlarla yapılacağı belirsizdir.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Bu bölüm hem normatif hem de siyasal olarak güçlüdür. İstanbul Sözleşmesi’ne açık geri dönüş vaadi, ILO 190’nın uygulanması ve cinsiyet temelli veri siyasaları olumludur. Uygulamadaki kurumsal kapasite sorunlarına (kadrolar, bütçe, yerel yönetimler) daha fazla yer verilmemesi ise eksiklik olarak görülmüştür.  Program, toplumsal cinsiyet eşitliğini yalnızca bir “haklar” sorunu olarak değil, doğrudan demokratikleşme ve sosyal adaletin yapısal bir bileşeni olarak ele almaktadır. Bu yaklaşım, feminist siyasa teorisi ve eleştirel sosyal siyasa yazınıyla doğrudan uyumludur. Özellikle şu kuramsal yaklaşımlar metinle örtüşmektedir: “yeniden bölüşüm – tanınma – temsil üçlemesi”, bakım emeği ve görünmeyen emek çözümlemeleri ve toplumsal cinsiyete duyarlı siyasa çerçevesi. Kadın sorunu, metinde yalnızca bireysel bir özgürleşme alanı değil, doğrudan siyasal rejimin demokratik karakterini belirleyen bir gösterge olarak ele alınmaktadır. Bu bölümdeki en güçlü yön, toplumsal cinsiyet eşitliğinin çok boyutlu ele alınmasıdır. Metin kadına yönelik şiddeti yalnızca kriminal değil, yapısal bir sorun olarak tanımlamaktadır. İstanbul Sözleşmesi’ne dönüşü net biçimde savunmaktadır. ILO 190’a açık referansla çalışma yaşamındaki şiddet ve tacizi siyasal gündeme taşımaktadır. Bunların ötesinde, dikkat çeken ana öneriler şunlardır: Kadınların bakım emeği yükünün kamusal sorumluluk olarak tanımlanması, feminist siyasal ekonomi yazınıyla uyumludur. Bu yaklaşım ev içi emeğin görünür kılınması ve ücretsiz emeğin sosyal güvenlik kapsamına alınması gibi ilerici öneriler içermektedir. Kadın yoksulluğu, bireysel başarısızlık değil, yapısal toplumsal eşitsizliğin sonucu olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu nokta, metni neoliberal bireyci söylemlerden ayıran en güçlü boyutlardan biridir. Toplumsal cinsiyet eşitliği siyasalarının yerel yönetimler, merkezi yönetim ve sosyal hizmet kurumları arasında eş güdüm içinde yürütülmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bu bölüme yönelik temel eleştiriler şunlardır: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’nin hangi kurum tarafından, nasıl ve hangi yetkilerle yürütüleceği net değildir. Yasa, sözleşme ve norm düzeyinde güçlü bir bakış açısı olmakla birlikte, uygulamada karşılaşılacak kadro, bütçe ve yerel kapasite eksiklikleri yeterince tartışılmamıştır. Türkiye’de bu alandaki toplumsal ve siyasal direnç göz önüne alındığında, stratejik iletişim ve toplumsal ikna siyasaları geliştirilmemiştir. Toplumsal cinsiyet eşitliği bölümü hem kuramsal hem normatif açıdan metnin en güçlü bölümlerinden biridir. Ancak, bu gücün somut kurumsal yapılara ve uygulanabilir kamu siyasalarına dönüşebilmesi için kurumsal tasarım ve kapasite oluşturulması boyutunun güçlendirilmesi gerekmektedir. Genel olarak değerlendirilecek olursa, programın sosyal devlet bölümü kuramsal olarak güçlü, çağdaş sosyal devlet yazınıyla uyumlu ve siyasal olarak tutarlıdır.  Ancak bölüm teknik ayrıntılar, finansman ve uygulama aşamaları bakımından güçlendirilmeye açıktır. Bu bölüm normatif olarak çok güçlü, fakat uygulama açısından sorunludur. İstanbul Sözleşmesi’ne dönüş önerilmektedir ancak bu dönüşün iç hukuk mekanizmaları ele alınmamaktadır. Toplumsal direnç ve tutucu refleks gerçeği doğrudan yok sayılmaktadır. Kadın odaklı siyasaların yerel kapasite sorunu çözümlenmemiş görünmektedir

Yaşlı, Engelli ve Dezavantajlı Gruplar

Bu bölüm, klasik “sosyal yardım” paradigması yerine, hak temelli ve kapsayıcı refah siyasası anlayışına dayanmaktadır. Kuramsal olarak BM Engelli Hakları Sözleşmesi, Aktif Yaşlanma kuramı ve sosyal dışlanma yazınıyla önemli ölçüde uyumludur. Metin, dezavantajlı grupları “yardım alıcısı” değil, hak sahibi ve toplumsal aktör olarak tanımlamaktadır. Yaşlılara yönelik öneriler edilgin bakım yerine etkili katılım modelini ve kurumsal huzurevleri yerine toplum temelli bakım sistemlerini ön plana çıkarmaktadır. Bu hem insan onuru hem de bütçe sürdürülebilirliği açısından olumlu bir yaklaşımdır. Engellilik, metinde tıbbi bir sorun değil, toplumsal olarak oluşturulmuş bir eşitsizlik alanı olarak görülmektedir. Bu doğrultuda erişilebilirlik, eğitimde ve istihdamda eşitlik ve kamusal alanların dönüştürülmesi büyük öneme sahiptir. Çocuk yoksulluğu, erken yaşta işçilik, eğitimden kopuş gibi riskler yapısal sorunlar olarak tanımlanmaktadır. Bu bölüm özellikle çocuk işçiliğiyle mücadele ve kamusal kreş ve bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması gibi somut toplumsal siyasalarla güçlenmektedir. Bu bölümdeki temel eksiklikler şunlardır: Nicel hedefler yoktur. Kaç merkez, kaç personel, hangi bölgelerde, ne kadar sürede gibi sorular yanıtlanmamıştır. Bölgesel eşitsizlikler yetersiz düzeyde ele alınmıştır. Dezavantajlılık coğrafi olarak da farklılaşmaktadır. Bu farklılık çözümlenmemiştir. Bütün bu kapsamlı sosyal siyasaların finansal yükü tartışılmamıştır. Bu bölüm, sosyal devlet anlayışının en etik ve insancıl boyutunu temsil etmektedir. Yaşlı, engelli ve dezavantajlı gruplara yönelik yaklaşım, çağdaş sosyal siyasa yazınıyla uyumlu, hak temelli ve kapsayıcıdır. Ancak metnin siyasa gücü, bu önerilerin somut, ölçülebilir ve uygulanabilir hedeflerle desteklenmesiyle daha da artacaktır. Bu bölümde en büyük sorun hedeflerin çok, araçların az olmasıdır. Nicel hedefler yoktur. Bölgesel eşitsizlikler hesaba katılmamıştır. Finansman yine belirsizdir.

Sosyal devlet kavramı, modern demokratik yönetim anlayışının temel yapı taşlarından biri olarak, yalnızca gelir dağılımını düzenleyen bir mekanizma değil; aynı zamanda toplumsal bütünlüğü, sosyal adaleti ve siyasal meşruiyeti güçlendiren kurumsal bir çerçeve sunar. Türkiye bağlamında ise sosyal devlet, tarihsel olarak hem anayasal güvenceye kavuşmuş hem de pratikte önemli dalgalanmalara maruz kalmış bir ilke olmuştur. 1980 sonrası neoliberal dönüşüm süreci, sosyal devletin kurumsal kapasitesini zayıflatırken; sosyal siyasaları giderek yardım odaklı, parçalı ve siyasal sadakat ilişkilerine açık hale getirmiştir.

Genel Değerlendirme ve Sonuç

CHP programında yer alan sosyal devlet yaklaşımı, yalnızca bir siyasa önerisi değil, aynı zamanda Türkiye’de yeniden oluşturulması edilmesi gereken bir toplumsal sözleşmenin de ifadesi olarak okunmalıdır. Bu çalışma, CHP programında sosyal devletle ilgili bölümü, normatif çerçevesi, siyasa önerileri, kurumsal tasarımı ve uygulanabilirliği açısından eleştirel bir gözle incelemeyi amaçlamıştır. İnceleme, programın güçlü yönlerini görünür kılarken, aynı zamanda belirsiz, eksik veya yapısal sorunlar içeren yönlerini de çözümleyici bir bakış açısıyla tartışmayı hedeflemektedir.

CHP programında sosyal devlet anlayışı, eşitlik, sosyal adalet ve fırsat eşitliği gibi temel normatif ilkelere dayandırılmaktadır. Bu yönüyle metin, evrensel refah devleti yazınıyla uyumlu bir söylem üretmekte ve sosyal siyasayı yalnızca yoksulluğu hafifletme aracı değil, toplumsal eşitsizlikleri yapısal olarak azaltma mekanizması şeklinde konumlandırmaktadır.

Programın güçlü yönlerinden biri, sosyal devleti yalnızca sosyal yardımlarla sınırlamayıp, eğitim, sağlık, istihdam, sosyal güvenlik ve konut siyasalarıyla bütüncül bir şekilde ele almasıdır. Özellikle dezavantajlı gruplara (kadınlar, gençler, engelliler, yaşlılar ve çocuklar) yönelik vurgular, metnin kapsayıcılık savını güçlendirmektedir. Bu açıdan CHP, mevcut iktidarın daha çok “hayırseverlik temelli” ve seçici sosyal yardım anlayışından farklı olarak, hak temelli bir sosyal siyasa çerçevesi oluşturmaya çalışmaktadır.

Ancak programın zayıf yönleri de göz ardı edilmemelidir. Öncelikle birçok siyasa önerisi, normatif düzeyde güçlü olmakla birlikte, uygulamaya dönük mekanizmalar açısından yetersiz kalmaktadır. Örneğin, sosyal harcamaların nasıl finanse edileceği, vergi sistemiyle nasıl ilişkilendirileceği ve kaynak dağılımının hangi kurumsal mekanizmalarla denetleneceği konularında somut bir çerçeve sunulmamaktadır. Bu durum, programın uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri doğurmaktadır.

İkincisi, yerel yönetimlerin sosyal devlet içindeki rolü vurgulanmakla birlikte, merkezi yönetim-yerel yönetim ilişkisi için net bir yetki paylaşımı ortaya konulmamıştır. Oysa Türkiye gibi aşırı merkeziyetçi yapıya sahip bir ülkede sosyal devletin güçlendirilmesi, yalnızca siyasa metinleriyle değil, aynı zamanda yönetsel ve mali yerinden yönetimin yeniden düzenlenmesiyle olanaklıdır.

Üçüncü olarak, programda sosyal devletin ekonomik boyutuyla siyasal ekonomi çerçevesi arasındaki ilişki yeterince derinleştirilmemiştir. Gelir dağılımı adaletsizliğinin temel kaynakları olan rant ekonomisi, vergi adaletsizliği ve finansallaşma dinamikleri daha çok bir eleştiri düzeyinde ele alınmakta, fakat bunlara karşı geliştirilen değişik kalkınma ve bölüşüm modeli yeterince netleştirilmemektedir.

CHP’nin sosyal devlet yaklaşımı, Türkiye’nin son yıllarda aşındırılan sosyal hak rejimini yeniden kurmaya yönelik önemli bir normatif çaba sunmaktadır. Program, sosyal devleti anayasal bir ilke olarak yeniden merkeze alması, hak temelli bir dil kullanması ve eşitlik vurgusunu güçlendirmesi bakımından dikkat çekicidir. Bu yönüyle, Türkiye’de giderek hayırseverlik temelli ve siyasal sadakat ilişkilerine indirgenen sosyal siyasa anlayışına karşı, daha sistemli ve kurumsal bir seçenek geliştirme gizil gücüne sahiptir.

Bununla birlikte program, sosyal devletin yalnızca “ne” olduğu konusunda değil, aynı zamanda “nasıl” hayata geçirileceği konusunda da daha güçlü bir çerçeve sunmak zorundadır. Finansman modelleri, kurumsal reform önerileri, yönetsel yapı dönüşümü ve hukuksal zemin gibi başlıklarda daha somut, ölçülebilir ve denetlenebilir hedefler ortaya konulmadan, sosyal devlet hayalinin güçlü bir siyasal projeye dönüşmesi zor görünmektedir.

Sonuç olarak CHP programındaki sosyal devlet yaklaşımı, normatif düzeyde güçlü, söylemsel olarak tutarlı, fakat uygulama boyutunda henüz derinleştirilmesi gereken bir yapı arz etmektedir. Eğer bu yaklaşım, ekonomik ve kurumsal reformlarla desteklenir, merkeziyetçi bürokratik yapı çözülür ve sosyal siyasalar siyaset üstü, kalıcı kamu siyasaları durumuna getirilebilirse, CHP’nin sosyal devlet vizyonu Türkiye açısından gerçek bir dönüşüm gizil gücü taşıyabilir. Bu metin ideolojik olarak nettir. Sosyal devlet savunusu güçlüdür. Toplumsal fayda açısından önemli savlar içermektedir. Ancak, akademik bir siyasa metni olmak için operasyonel ayrıntı, uygulama mekanizması, geçiş stratejisi ve finansman modeli açıkça belirtilmelidir. Mevcut durumuyla bu metin güçlü bir program taslağıdır ancak henüz tam bir kamu siyasası belgesi değildir.

Program, sosyal devleti piyasa başarısızlıklarını gideren eden bir mekanizma değil, toplumsal adaleti kuran eden kurucu bir devlet işlevi olarak konumlandırmaktadır. Yoksulluk, bireysel başarısızlık değil, yapısal bir gelir dağılımı sorunu olarak ele almaktadır.

Geliştirilen siyasa araçları ve önlemleri temel vatandaşlık geliri, sosyal yardımların siyasallaşmasının önlenmesi, gelir testinin kurumsallaştırılması, kadınların öncelikli yararlanıcı olarak tanımlanması ve sosyal yardımların hak temelli mekanizmaya dönüştürülmesidir. Yoksulluğu yapısal bir sorun olarak ele alması, hak temelli bir yaklaşım önermesi, kadın lehine pozitif ayrımcılık içermesi ve dağınık sosyal yardımlara karşı bütüncül çözüm önermesi programın güçlü yanlarıdır. Zayıf yönleri ise temel vatandaşlık geliri modelinin türünün (evrensel/koşullu) net olmaması, finansman modelinin belirsizliği, gelir testinin nasıl adil işleyeceğinin açıklanmamış olmasıdır. Ayrıca, yardım ve istihdam ilişkisi zayıf kurulmuştur.

Sağlık konusu, programda açık biçimde bir piyasa hizmeti değil, doğrudan kamusal hak ve sorumluluk alanı olarak ele alınmakta ve neoliberal reformların yıkıma uğrattığı bir alan olarak tanımlanmaktadır.  Geliştirilen siyasa önlemleri ise aile hekimliği modelinden çıkış, Halk Sağlığı Merkezleri modeline geçiş, şehir hastaneleri modelinden uzaklaşmadır.  Bu yaklaşımın güçlü yönleri soruna doğru tanı konması, birinci basamak sağlık hizmetlerine dönüş, kamusal sağlık ilkesinin net olarak ortaya konması ve sağlıkta piyasalaşmaya açık karşı duruşun sergilenmiş olmasıdır. Zayıf yönleri ise geçiş süreci ve takviminin olmamasıdır.  Sağlık insan gücü planlaması eksiktir.  KÖİ sisteminden çıkış modeli yoktur. Maliyet ve bütçe boyutu hesaplanmamıştır.

Eğitim, programda insan hakları, toplumsal eşitlik, laiklik ve yurttaşlık üzerinden oluşturulan bir alan olarak görülmektedir. Mevcut eğitim sistemi ise ideolojik yıkımı aracı olarak değerlendirilmektedir. Geliştirilen siyasa önlemleri ise laik ve bilimsel eğitim, tarikat/cemaat protokollerinin iptali, YÖK’ün kaldırılması, kamusal ve parasız eğitim ve köy okullarının yeniden açılmasıdır. Programın güçlü yönleri laiklik konusunda net duruş, kamusal eğitim vurgusu, akademik özerkliğe dönüş ve eğitimde fırsat eşitliği söylemidir Zayıf yönleri ise reformların hukuksal ve kurumsal yol haritasının olmamasıdır. Siyasal ve toplumsal direnç çözümlemesi yoktur.  Eğitim finansmanı belirsizdir. Müfredat reformunun içeriği net değildir.

Toplumsal cinsiyet, programda sadece bir kadın sorunu değil, demokrasinin temel ölçütlerinden biri olarak görülmektedir. Geliştirilen siyasa önlemleri ise İstanbul Sözleşmesi’ne dönüş, kadın istihdamını destekleme, kamusal bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve cinsiyet temelli veri üretimidir. Programın güçlü yönleri açık ve cesur siyasal duruşun sergilenmiş olması, yapısal kadın yoksulluğu vurgusu ve bakım emeğinin kamusallaştırılmasıdır. Zayıf yönleri ise kurumsal uygulama modelinin yokluğu, yerel düzeyde mekanizmaların net olmaması ve siyasal direncin hesaba katılmamış olmasıdır.

Yaşı, engelli ve dezavantajlı gruplarla ilgili sosyal devlet anlayışı bir yardım nesnesi değil hak öznesi olarak görülmesidir. Bu bağlamda geliştirilen siyasa önlemleri toplum temelli bakım sistemi, erişilebilirlik düzenlemeleri, çocuk işçiliğiyle mücadele ve kamusal bakım merkezleridir. Programın güçlü üçlü yönü insan onurunu merkeze alması, kurumsal bakım yerine toplum temelli bakım ilkesinin geliştirilmesi ve çocuk siyasalarının bütüncül açıdan düşünülmüş olmasıdır. Zayıf yönü ise nicel hedeflerin olmaması, bölgesel farklılıkların dikkate alınmaması ve finansmanın yine belirsiz bırakılmasıdır.

 

Hiç yorum yok: