CHP PROGRAMININ YETERLİLİK VE
GEÇERLİLİK DÜZEYİNİN ELEŞTİREL İRDELEMESİ: SOSYAL DEVLET
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Giriş
Bu çalışma,
Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) parti programında yer alan sosyal devlet
anlayışını, yeterlilik ve geçerlilik ölçütleri çerçevesinde eleştirel olarak
irdelemeyi amaçlamaktadır. Türkiye’de sosyal devlet ilkesi anayasal düzeyde
güvence altına alınmış olmakla birlikte, son yirmi yılda uygulanan neoliberal
ekonomi siyasaları, kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması ve sosyal
harcamaların daraltılması yoluyla ciddi ölçüde aşınmıştır. Bu bağlamda, ana
muhalefet partisinin sosyal devlete ilişkin program önerileri, yalnızca bir
siyasal vaatler bütünü değil, aynı zamanda Türkiye’nin gelecekteki sosyal ve
yönetsel yapılanmasına dair normatif ve stratejik bir tasarım olarak
değerlendirilmelidir.
CHP
programı; sosyal adalet, gelir dağılımı, yoksullukla mücadele, sosyal güvenlik,
sağlık, eğitim ve bakım hizmetleri gibi alanlarda sosyal devletin yeniden kurulmasını
hedefleyen kapsamlı bir söylem sunmaktadır. Ancak bu söylemin, yalnızca
normatif tutarlılığı değil; aynı zamanda kuramsal temellere dayanma düzeyi, siyasa
araçlarının somutluğu, uygulanabilirliği ve Türkiye’nin mevcut sosyo-ekonomik
yapısıyla uyumu açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle
çalışmada, CHP’nin sosyal devlet yaklaşımı, programatik vaatlerin ötesine
geçilerek, analitik bir çerçeve içinde ele alınmaktadır.
Araştırmanın
temel amacı, CHP’nin sosyal devlet vizyonunun ne ölçüde bütünlüklü, iç
tutarlılığa sahip, gerçekçi ve dönüştürücü bir karakter taşıdığını ortaya
koymaktır. Bu doğrultuda metin, sosyal devletin CHP programında nasıl
kavramsallaştırıldığını, hangi normatif ve ideolojik zemine oturtulduğunu,
neoliberal refah rejimine karşı nasıl bir seçenek sunduğunu ve mevcut
siyasal-ekonomik konjonktür içinde ne derece uygulanabilir olduğunu eleştirel
bir bakışla incelemektedir.
Bu çerçevede
çözümleme programın sosyal devlet anlayışını hem normatif siyaset felsefesi hem
de kamu siyasası tasarımı açısından çözümlemeyi, güçlü ve zayıf yönlerini
ortaya koymayı ve uygulama kapasitesini sorgulamayı amaçlamaktadır.
Genel
Çerçeve ve Kavramsal Tutarlılık
Program,
açık biçimde hak temelli sosyal devlet anlayışına yaslanmakta ve sosyal devlet
kavramı yalnızca yardımlarla değil istihdam, sosyal güvenlik, sağlık, eğitim,
barınma, bakım ve eşitlik eksenlerinde çok boyutlu ele alınmaktadır. “Temel
Vatandaşlık Geliri”, “Kamucu sağlık sistemi”, “Mahalle odaklı sosyal
hizmetler”, “Yerel sağlık meclisleri” gibi kavramlar kuramsal olarak güçlü ve
çağdaş refah devleti yazınıyla uyumludur. Metin bazı yerlerde normatif bir manifesto
dili ile teknik siyasa metni arasında gidip gelmektedir. “Yapılacaktır”,
“hayata geçirilecektir” gibi güçlü vaatler sık ortaya konulmakta, ancak bu
işlevlerin nasıl finanse edileceği, hangi takvimle, hangi kurumlar aracılığıyla
sorularına çoğu yerde açık ve anlaşılır şekilde yanıt verilmemektedir. Bazı ana
bölümlerin sonunda kısa birer “uygulama ve finansman çerçevesi” eklenebilir. Bu
bağlamda sorumlu kurumlar, zamanlama (kısa-orta-uzun vadeli) ve yaklaşık
maliyet ve kaynak önerileri belirlenmelidir. Metin, klasik liberal refah
devleti anlayışının ötesine geçerek, sosyal devleti yalnızca “yardım sağlayan”
değil, aynı zamanda eşitsizlikleri yapısal olarak düzelten kurucu bir aktör
olarak konumlandırmaktadır. Sosyal devlet, metinde sadece bir kamu hizmeti sağlayıcısı değil, doğrudan
toplumsal eşitliğin kurumsal güvencesi olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu
yönüyle metin, neoliberal sosyal siyasa anlayışına açık bir epistemolojik
itiraz içermektedir.
Sosyal
Devlet ve Temel Vatandaşlık Geliri
Bu bölüm
güçlü bir kuramsal çerçeveye sahiptir. Özellikle sosyal yardımların siyasal yönlendirmelerden
arındırılması vurgusu, aile içi gelir dağılımında kadın lehine pozitif
düzenleme önerisi ve tek kişilik hanelerin de kapsama alınması yönleri başarılıdır. Ancak, buna
karşılık “gerçekçi gelir testi”nin kimin tarafından, hangi ölçütlerle ve nasıl
denetleneceği net değildir. Gelir testi, TÜİK, SGK ve Gelir İdaresi Başkanlığı
verilerinin bütünleştirilmiş kullanımıyla, bölgesel yoksulluk endeksleri esas
alınarak yürütülmelidir. Özellikle
şu üç yön dikkat çekicidir: “Hak Temelli Yaklaşım” kavramıyla TVG, lütuf değil,
yurttaşlık hakkı olarak konumlandırılmaktadır. “Toplumsal Cinsiyet Duyarlılığı”
kavramıyla ödemelerin aile içinde öncelikle kadına yapılması, feminist sosyal
siyasa yazınıyla uyumludur. “Yeni Hane Modellerinin Dikkate Alınması” kavramı tek
kişilik hane vurgusu, çağdaş sosyolojik dönüşümün kavrandığını göstermektedir. Bu
yönleriyle metin, Türkiye’de sosyal siyasa tartışmalarının kavramsal düzeyini
yukarıya taşıma potansiyeline sahiptir. Bununla birlikte, TVG önerisi şu
sorunları henüz çözmüş görünmemektedir: Gelir testinin kurumsal altyapısı
belirsizdir. TVG’nin mevcut sosyal yardım sistemleriyle ilişkisi (ikame mi,
tamamlayıcı mı?) net değildir. Finansman modeli ve bütçe etkisi çözümlenmemiştir.
Bu eksiklikler, önerinin fikir düzeyinde güçlü ancak uygulama düzeyinde henüz
taslak aşamasında kaldığını göstermektedir. Özellikle, kamu maliyesi disiplini
açısından bu siyasanın nasıl sürdürülebilir olacağı sorusu açık bırakılmıştır.
Bu bölüm, güçlü bir normatif ve
felsefi sosyal devlet anlayışı ortaya koymakta ancak bu anlayışın siyasa
tasarımı düzeyinde operasyonelleştirilmesi gerekmektedir. TVG önerisi kuramsal
olarak güçlü, uygulama bakımından ise ayrıntılandırılmaya muhtaçtır. TVG önerisi güçlüdür, ancak şu
açılardan akademik eleştiriye açıktır. Model belirsizdir. Evrensel mi olacak,
koşullu mu ve bir negatif gelir vergisi mi sorularına yanıt verilmemiştir.
Mevcut yardım sistemleriyle ilişki tanımlanmamıştır. TVG, mevcut sosyal yardımların
yerine mi geçecek, yoksa üzerine mi eklenecektir? Eğer ikisi bir arada
yürütülecekse, tekrarlar ve kaynak israfı kaçınılmaz olacaktır. Gelir testinden
söz edilmektedir. “Gerçekçi gelir testi” deniyor, ama Türkiye’de kayıt dışı
ekonomi oranı yüksektir ve gelir beyanları güvenilmezdir. Bu koşullarda bu
testin nasıl adil ve saydam işleyeceği belirsizdir.
Sosyal
Güvenlik Sistemi
Programın en
güçlü bölümlerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle, kuşaklar arası
adalet vurgusu, kayıt dışılıkla mücadele, vergi adaleti ve prim sisteminin
birleştirilmesi önerileri çok yerindedir. Ancak, emeklilik sistemi reformu
anlatılırken, Türkiye’de 2035 sonrasında bağımlı nüfus oranının hızla artacağı
projeksiyonları dikkate alınarak, mevcut aktüeryal açıklar, yaşlanan nüfus,
bağımlılık oranları gibi somut riskler daha net görünür hale getirilmeli ve
demografik riskler sayısallaştırılarak gerekçelendirilmelidir. Metin yer yer
programdan çok manifestoya yaklaşmaktadır. “Sosyal devlet yeniden inşa
edilecektir” gibi ifadeler güçlüdür ancak hangi kurumsal araçlarla, hangi
anayasal düzenlemelerle ve hangi yasal değişikliklerle sorularına yeterince
yanıt verilmemektedir. Mevcut neoliberal ve özelleştirilmiş yapıdan, önerilen
kamucu modele nasıl geçileceği net değildir. Halbuki en kritik unsur budur:
Sistemler “bir günde” değil, çatışmalı geçişlerle dönüşür. Neredeyse tüm sosyal
siyasalarda en büyük boşluk, finansman boyutudur. Bu eksiklik giderilmediğinde,
metin hedef değil dilek olarak algılanma riski taşır.
Sağlık Siyasaları
Programın en
kapsamlı ve siyasal açıdan en güçlü bölümlerinden biridir. Birinci basamak
sağlık sistemine dönüş vurgusu, Halk Sağlığı Merkezleri modeli, Refik Saydam
Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün yeniden kurulması ve Şehir Hastaneleri/KÖİ modeline
yönelik eleştiriler çok yerindedir. “Aile hekimliği modelinin yerine ne
getirilmeli” sorusu daha açık yanıtlanmak gerekir. Sağlık çalışanlarının
sayısı, dağılımı ve finansmanı konusunda niceliksel hedefler programa eklenmelidir.
Metnin sağlık siyasaları bölümü, neoliberal sağlık reformlarına karşı kamucu ve
hak temelli bir sağlık paradigmasını savunmaktadır. Bu yaklaşım, özellikle şu
üç kuramsal arka plana yaslanmaktadır: Refah devleti yazını, sağlık hakkı
yaklaşımı ve bakım siyaseti tartışmaları. Metinde sağlık, piyasa malı değil,
doğrudan kamusal bir hak ve yurttaşlık yükümlülüğü olarak tanımlanmaktadır. Bu
yönüyle, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın piyasacı mantığına epistemolojik bir
itiraz getirmektedir.
Programın en
güçlü bölümlerinden biri sağlık kısmıdır. Özellikle şu noktalar dikkat
çekmektedir: Birinci Basamak Merkezli Sistemi kapsamında birinci basamak sağlık
hizmetlerinin merkeze alınması, koruyucu sağlık hizmetlerine dönüş açısından
son derece önemlidir. Bu, hem maliyet-etkin hem de toplum sağlığı açısından
doğru bir yönelimdir. İkincisi Halk Sağlığı Merkezleri Modeli önerisidir. Aile
hekimliği sisteminin yerine önerilen Halk Sağlığı Merkezleri modeli toplum
temelli, bölgesel sağlık risklerine duyarlı ve çok disiplinli ekipler üzerine
kurulu bir yapı olarak tasarlanmıştır. Bu model, yalnızca tedavi edici değil,
önleyici ve izleyici bir sağlık siyasası önermektedir. Üçüncüsü kamu ve özel
sektör modeliyle gerçekleştirilen “Şehir Hastaneleri”ne yönelik eleştiridir. Şehir
hastanelerine yönelik eleştiri, kamu maliyesi ve sağlık sisteminin
ticarileşmesi açısından son derece yerindedir. Bu modelin kamu bütçesine
getirdiği uzun vadeli yük, sağlık hizmetlerinin piyasalaşması ve sağlık
çalışanlarının güvencesizleşmesi gibi olumsuz yönleri metinde isabetle
vurgulanmaktadır. Buna rağmen, bu bölümde de şu yapısal eksiklikler göze
çarpmaktadır: Aile hekimliğinden Halk Sağlığı Merkezlerine geçişin kurumsal ve
hukuksal süreci net değildir. Mevcut doktor, hemşire ve sağlık personeli
sayısının gereksinmelere göre nasıl yeniden yapılandırılacağı belirsizdir. Finansman
boyutu dikkate alınmamıştır. Kamucu sağlık modelinin bütçesel karşılığının
nasıl sağlanacağı somutlaştırılmamıştır. Bu eksiklikler giderilmezse, öneri
güçlü bir normatif düzeyde kalma riski taşımaktadır. Metnin sağlık bölümü,
Türkiye’de son 20 yılda izlenen neoliberal sağlık siyasalarına karşı ciddi bir
karşı-hegemonik sağlık söylemi üretmektedir. Kuramsal olarak güçlü, ideolojik
olarak tutarlı olan bu bölüm, uygulama ve geçiş stratejileriyle desteklendiğinde,
özgün ve dönüştürücü bir sağlık reform bakış açısı sunabilir. Sağlık bölümünde saptamalar ve
konulan tanılar büyük ölçüde doğrudur. Ancak, tanı doğru olmasına karşın reçete
eksiktir. Şehir hastaneleri eleştirisi yerindedir. Aile hekimliği eleştirisi
yerindedir. Ancak yerine konacak sistemin kurumsal yapısı, hukuksal zemini ve
insan gücü boyutu yeterince tasarlanmamıştır. Mevcut milyonları kapsayan
sistemden yeni modele geçiş bir kriz yaratabilir. Bu geçişin yönetimi metinde
yoktur. Sağlık personeli yetersizliği ve beyin göçü sorunu eleştirilmiş, ancak
nasıl durdurulacağı ve ücret, özlük hakları reformunun nasıl yapılacağı muğlak
kalmıştır.
Mahalle
Odaklı Model
Programda önerilen
“Mahalle Odaklı Sosyal Hizmet Merkezleri (SHM)” yaklaşımı, refah devletinin
yerelleşmiş ve toplumsallaşmış bir biçimde yeniden inşası anlamına gelmektedir.
Bu yaklaşım kamusal alan kuramıyla, kapasite yaklaşımıyla ve katılımcı
yönetişim yazınıyla örtüşmektedir. Çünkü sosyal hizmet yalnızca yukarıdan
aşağıya dağıtılan bir mekanizma değil, mahalle ölçeğinde sürekli temas ve
etkileşim temelinde tanımlanmaktadır. SHM’lerin getirebileceği kazanımlar
şunlardır: sosyal sorunlara erken müdahale olanağı, koruyucu sosyal hizmet
mantığının güçlendirilmesi, kadın emeğinin kamusal alana taşınması ve yerel
eşitsizliklerin görünür kılınması. Bu öneri, sosyal siyasanın salt
"merkezi dağıtım" değil, toplumsal ihtiyaçla yüz yüze gelen bir
yapıya kavuşmasını hedeflemektedir. Buna karşılık şu eleştirel noktalara dikkat
çekmek gerekir: Yerel yönetimler arasındaki kapasite eşitsizliği, uygulamada
büyük farklılıklar yaratabilir. Sosyal hizmet uzmanlarının sayısı, eğitimi ve
dağılımı planlanmamıştır. Siyasal partizanlaşma riski göz ardı edilmiştir. Dolayısıyla
model güçlüdür, ancak kurumsal güvenlik mekanizmaları tanımlanmazsa, hedeflenen
etki zayıflayabilir. Mahalle odaklı sosyal hizmet yaklaşımı, kuramsal olarak
ileri ve çağdaş bir modeldir. Ancak bu modelin sürdürülebilirliği, merkezi
finansman, standart kadrolaşma ve güçlü denetim mekanizmalarına bağlıdır.
Eğitim
Bu bölüm
ideolojik tutarlılık açısından güçlü, ancak programın en uzun ve yer yer
tekrarlı bölümüdür.: Laik, kamusal, parasız eğitim vurgusu net olarak ortaya
konulması olumludur. “Tarikat-cemaat protokollerinin reddi” açık ve kararlı bir
şekilde ifade edilmektedir. YÖK’ün kaldırılması ve üniversite özerkliği güçlü
bir siyasal sav olarak ileri sürülmektedir. Ancak, çok kapsamlı bir reform hayali
belirtilmesine karşılık bu dönüşümün aşamaları, hukuksal zemini ve
karşılaşılacak akademik ve siyasal dirençler ele alınmamaktadır. Eğitim bölümünün
sonuna “Geçiş süreci ve reform takvimi” alt başlığı eklenmesi çok yararlı olacaktır.
Eğitim siyasaları bölümü, açık biçimde Cumhuriyetçi, laik ve kamucu eğitim
paradigmasına yaslanmaktadır. Bu çerçeve demokratik eğitim anlayışı, kültürel
sermaye eleştirisi ve eleştirel pedagoji yaklaşımı ile örtüşmektedir. Eğitim,
metinde yalnızca bireysel gelişim aracı değil, toplumsal eşitliğin yeniden
üretildiği veya dönüştürüldüğü temel alan olarak ele alınmaktadır. Bu bölümde
öne çıkan temel siyasa açılımları şunlardır: Tarikat ve cemaatlerle yapılan
protokollerin reddi, Türkiye’nin yakın tarihindeki eğitim siyasaları bağlamında
son derece kritik ve ideolojik açıdan net bir pozisyondur. Paralı ve özelleşmiş
eğitim modellerine karşı parasız eğitim ve eşit erişim, kamusal denetim
ilkeleri sistemin temel taşı olarak konumlandırılmaktadır. Kurumsal reform
bağlamında YÖK’ün kaldırılması, akademik özerkliğin yeniden kurulması ve üniversite
yönetiminde demokratikleşme önerileri ön plana çıkmaktadır. Bu başlıklar,
yükseköğretim rejiminin otoriterleşmesine doğrudan bir eleştiridir. Bu güçlü
vizyona rağmen bazı sorunlu noktalar vardır. Eğitim alanı Türkiye’de ideolojik
olarak derin biçimde kutuplaşmış bir alandır. Önerilen reformlar ciddi siyasal
ve bürokratik dirençle karşılaşacaktır. Bu kadar köklü reformların
aşamalandırılmadan sunulması, uygulanabilirlik açısından risklidir. Eğitime
ayrılacak GSYH payı belirtilmemiştir. Hangi pedagojik ve epistemolojik çerçeve
ile yeni müfredat oluşturulacağı açık değildir. Eğitim bölümü, Türkiye’de
eğitimin son yıllarda yaşadığı ideolojik dönüşüme karşı güçlü bir seküler
cumhuriyetçi karşı-proje önermektedir. Ancak bu karşı-projenin, yalnızca
normatif değil, stratejik ve aşamalı bir reform bakış açısıyla desteklenmesi
gerekmektedir. Eğitim
bölümü ideolojik olarak güçlüdür, fakat siyasa açısından bazı sorunsal alanlar
içermektedir. Birincisi, radikal reform önerilerine karşılık zayıf yol haritası
sunulmasıdır. YÖK kaldırılacak, tarikat protokolleri iptal edilecek
denilmektedir. Ancak bunların anayasal, yasal ve bürokratik süreçleri yok
sayılmaktadır. İkincisi siyasal gerçeklikten kopma riskinin varlığıdır. Eğitim
alanı Türkiye’de en sert ideolojik mücadele alanıdır. Bu direncin nasıl
kırılacağına ilişkin herhangi bir strateji metinde yer almamaktadır. Eğitim
programı reformu belirsizliğini korumaktadır. “Bilimsel, laik eğitim”
kurulacağı savlanıyor ancak bunun hangi epistemoloji ve, hangi pedagojik
yaklaşımlarla yapılacağı belirsizdir.
Toplumsal
Cinsiyet Eşitliği
Bu bölüm hem
normatif hem de siyasal olarak güçlüdür. İstanbul Sözleşmesi’ne açık geri dönüş
vaadi, ILO 190’nın uygulanması ve cinsiyet temelli veri siyasaları olumludur. Uygulamadaki
kurumsal kapasite sorunlarına (kadrolar, bütçe, yerel yönetimler) daha fazla
yer verilmemesi ise eksiklik olarak görülmüştür. Program, toplumsal cinsiyet eşitliğini
yalnızca bir “haklar” sorunu olarak değil, doğrudan demokratikleşme ve sosyal
adaletin yapısal bir bileşeni olarak ele almaktadır. Bu yaklaşım, feminist siyasa
teorisi ve eleştirel sosyal siyasa yazınıyla doğrudan uyumludur. Özellikle şu
kuramsal yaklaşımlar metinle örtüşmektedir: “yeniden bölüşüm – tanınma – temsil
üçlemesi”, bakım emeği ve görünmeyen emek çözümlemeleri ve toplumsal cinsiyete
duyarlı siyasa çerçevesi. Kadın sorunu, metinde yalnızca bireysel bir
özgürleşme alanı değil, doğrudan siyasal rejimin demokratik karakterini
belirleyen bir gösterge olarak ele alınmaktadır. Bu bölümdeki en güçlü yön,
toplumsal cinsiyet eşitliğinin çok boyutlu ele alınmasıdır. Metin kadına
yönelik şiddeti yalnızca kriminal değil, yapısal bir sorun olarak tanımlamaktadır.
İstanbul Sözleşmesi’ne dönüşü net biçimde savunmaktadır. ILO 190’a açık
referansla çalışma yaşamındaki şiddet ve tacizi siyasal gündeme taşımaktadır. Bunların
ötesinde, dikkat çeken ana öneriler şunlardır: Kadınların bakım emeği yükünün
kamusal sorumluluk olarak tanımlanması, feminist siyasal ekonomi yazınıyla
uyumludur. Bu yaklaşım ev içi emeğin görünür kılınması ve ücretsiz emeğin
sosyal güvenlik kapsamına alınması gibi ilerici öneriler içermektedir. Kadın
yoksulluğu, bireysel başarısızlık değil, yapısal toplumsal eşitsizliğin sonucu
olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu nokta, metni neoliberal bireyci
söylemlerden ayıran en güçlü boyutlardan biridir. Toplumsal cinsiyet eşitliği siyasalarının
yerel yönetimler, merkezi yönetim ve sosyal hizmet kurumları arasında eş güdüm
içinde yürütülmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bu bölüme yönelik temel
eleştiriler şunlardır: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’nin hangi kurum tarafından,
nasıl ve hangi yetkilerle yürütüleceği net değildir. Yasa, sözleşme ve norm
düzeyinde güçlü bir bakış açısı olmakla birlikte, uygulamada karşılaşılacak
kadro, bütçe ve yerel kapasite eksiklikleri yeterince tartışılmamıştır. Türkiye’de
bu alandaki toplumsal ve siyasal direnç göz önüne alındığında, stratejik
iletişim ve toplumsal ikna siyasaları geliştirilmemiştir. Toplumsal cinsiyet
eşitliği bölümü hem kuramsal hem normatif açıdan metnin en güçlü bölümlerinden
biridir. Ancak, bu gücün somut kurumsal yapılara ve uygulanabilir kamu siyasalarına
dönüşebilmesi için kurumsal tasarım ve kapasite oluşturulması boyutunun
güçlendirilmesi gerekmektedir. Genel olarak değerlendirilecek olursa, programın sosyal devlet bölümü
kuramsal olarak güçlü, çağdaş sosyal devlet yazınıyla uyumlu ve siyasal olarak
tutarlıdır. Ancak bölüm teknik
ayrıntılar, finansman ve uygulama aşamaları bakımından güçlendirilmeye açıktır.
Bu bölüm normatif olarak çok
güçlü, fakat uygulama açısından sorunludur. İstanbul Sözleşmesi’ne dönüş
önerilmektedir ancak bu dönüşün iç hukuk mekanizmaları ele alınmamaktadır.
Toplumsal direnç ve tutucu refleks gerçeği doğrudan yok sayılmaktadır. Kadın odaklı
siyasaların yerel kapasite sorunu çözümlenmemiş görünmektedir
Yaşlı,
Engelli ve Dezavantajlı Gruplar
Bu bölüm,
klasik “sosyal yardım” paradigması yerine, hak temelli ve kapsayıcı refah siyasası
anlayışına dayanmaktadır. Kuramsal olarak BM Engelli Hakları Sözleşmesi, Aktif
Yaşlanma kuramı ve sosyal dışlanma yazınıyla önemli ölçüde uyumludur. Metin,
dezavantajlı grupları “yardım alıcısı” değil, hak sahibi ve toplumsal aktör
olarak tanımlamaktadır. Yaşlılara yönelik öneriler edilgin bakım yerine etkili
katılım modelini ve kurumsal huzurevleri yerine toplum temelli bakım
sistemlerini ön plana çıkarmaktadır. Bu hem insan onuru hem de bütçe
sürdürülebilirliği açısından olumlu bir yaklaşımdır. Engellilik, metinde tıbbi
bir sorun değil, toplumsal olarak oluşturulmuş bir eşitsizlik alanı olarak
görülmektedir. Bu doğrultuda erişilebilirlik, eğitimde ve istihdamda eşitlik ve
kamusal alanların dönüştürülmesi büyük öneme sahiptir. Çocuk yoksulluğu, erken
yaşta işçilik, eğitimden kopuş gibi riskler yapısal sorunlar olarak
tanımlanmaktadır. Bu bölüm özellikle çocuk işçiliğiyle mücadele ve kamusal kreş
ve bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması gibi somut toplumsal siyasalarla
güçlenmektedir. Bu bölümdeki temel eksiklikler şunlardır: Nicel hedefler yoktur.
Kaç merkez, kaç personel, hangi bölgelerde, ne kadar sürede gibi sorular
yanıtlanmamıştır. Bölgesel eşitsizlikler yetersiz düzeyde ele alınmıştır. Dezavantajlılık
coğrafi olarak da farklılaşmaktadır. Bu farklılık çözümlenmemiştir. Bütün bu
kapsamlı sosyal siyasaların finansal yükü tartışılmamıştır. Bu bölüm, sosyal
devlet anlayışının en etik ve insancıl boyutunu temsil etmektedir. Yaşlı,
engelli ve dezavantajlı gruplara yönelik yaklaşım, çağdaş sosyal siyasa yazınıyla
uyumlu, hak temelli ve kapsayıcıdır. Ancak metnin siyasa gücü, bu önerilerin
somut, ölçülebilir ve uygulanabilir hedeflerle desteklenmesiyle daha da
artacaktır. Bu bölümde en büyük sorun hedeflerin çok, araçların az olmasıdır. Nicel
hedefler yoktur. Bölgesel eşitsizlikler hesaba katılmamıştır. Finansman yine
belirsizdir.
Sosyal
devlet kavramı, modern demokratik yönetim anlayışının temel yapı taşlarından
biri olarak, yalnızca gelir dağılımını düzenleyen bir mekanizma değil; aynı
zamanda toplumsal bütünlüğü, sosyal adaleti ve siyasal meşruiyeti güçlendiren
kurumsal bir çerçeve sunar. Türkiye bağlamında ise sosyal devlet, tarihsel
olarak hem anayasal güvenceye kavuşmuş hem de pratikte önemli dalgalanmalara
maruz kalmış bir ilke olmuştur. 1980 sonrası neoliberal dönüşüm süreci, sosyal
devletin kurumsal kapasitesini zayıflatırken; sosyal siyasaları giderek yardım
odaklı, parçalı ve siyasal sadakat ilişkilerine açık hale getirmiştir.
Genel
Değerlendirme ve Sonuç
CHP
programında yer alan sosyal devlet yaklaşımı, yalnızca bir siyasa önerisi
değil, aynı zamanda Türkiye’de yeniden oluşturulması edilmesi gereken bir
toplumsal sözleşmenin de ifadesi olarak okunmalıdır. Bu çalışma, CHP
programında sosyal devletle ilgili bölümü, normatif çerçevesi, siyasa
önerileri, kurumsal tasarımı ve uygulanabilirliği açısından eleştirel bir gözle
incelemeyi amaçlamıştır. İnceleme, programın güçlü yönlerini görünür kılarken,
aynı zamanda belirsiz, eksik veya yapısal sorunlar içeren yönlerini de çözümleyici
bir bakış açısıyla tartışmayı hedeflemektedir.
CHP
programında sosyal devlet anlayışı, eşitlik, sosyal adalet ve fırsat eşitliği
gibi temel normatif ilkelere dayandırılmaktadır. Bu yönüyle metin, evrensel
refah devleti yazınıyla uyumlu bir söylem üretmekte ve sosyal siyasayı yalnızca
yoksulluğu hafifletme aracı değil, toplumsal eşitsizlikleri yapısal olarak
azaltma mekanizması şeklinde konumlandırmaktadır.
Programın
güçlü yönlerinden biri, sosyal devleti yalnızca sosyal yardımlarla sınırlamayıp,
eğitim, sağlık, istihdam, sosyal güvenlik ve konut siyasalarıyla bütüncül bir
şekilde ele almasıdır. Özellikle dezavantajlı gruplara (kadınlar, gençler,
engelliler, yaşlılar ve çocuklar) yönelik vurgular, metnin kapsayıcılık savını
güçlendirmektedir. Bu açıdan CHP, mevcut iktidarın daha çok “hayırseverlik
temelli” ve seçici sosyal yardım anlayışından farklı olarak, hak temelli bir
sosyal siyasa çerçevesi oluşturmaya çalışmaktadır.
Ancak
programın zayıf yönleri de göz ardı edilmemelidir. Öncelikle birçok siyasa
önerisi, normatif düzeyde güçlü olmakla birlikte, uygulamaya dönük mekanizmalar
açısından yetersiz kalmaktadır. Örneğin, sosyal harcamaların nasıl finanse
edileceği, vergi sistemiyle nasıl ilişkilendirileceği ve kaynak dağılımının
hangi kurumsal mekanizmalarla denetleneceği konularında somut bir çerçeve
sunulmamaktadır. Bu durum, programın uygulanabilirliği konusunda soru
işaretleri doğurmaktadır.
İkincisi,
yerel yönetimlerin sosyal devlet içindeki rolü vurgulanmakla birlikte, merkezi
yönetim-yerel yönetim ilişkisi için net bir yetki paylaşımı ortaya
konulmamıştır. Oysa Türkiye gibi aşırı merkeziyetçi yapıya sahip bir ülkede
sosyal devletin güçlendirilmesi, yalnızca siyasa metinleriyle değil, aynı
zamanda yönetsel ve mali yerinden yönetimin yeniden düzenlenmesiyle olanaklıdır.
Üçüncü
olarak, programda sosyal devletin ekonomik boyutuyla siyasal ekonomi çerçevesi
arasındaki ilişki yeterince derinleştirilmemiştir. Gelir dağılımı
adaletsizliğinin temel kaynakları olan rant ekonomisi, vergi adaletsizliği ve
finansallaşma dinamikleri daha çok bir eleştiri düzeyinde ele alınmakta, fakat
bunlara karşı geliştirilen değişik kalkınma ve bölüşüm modeli yeterince
netleştirilmemektedir.
CHP’nin
sosyal devlet yaklaşımı, Türkiye’nin son yıllarda aşındırılan sosyal hak
rejimini yeniden kurmaya yönelik önemli bir normatif çaba sunmaktadır. Program,
sosyal devleti anayasal bir ilke olarak yeniden merkeze alması, hak temelli bir
dil kullanması ve eşitlik vurgusunu güçlendirmesi bakımından dikkat çekicidir.
Bu yönüyle, Türkiye’de giderek hayırseverlik temelli ve siyasal sadakat
ilişkilerine indirgenen sosyal siyasa anlayışına karşı, daha sistemli ve
kurumsal bir seçenek geliştirme gizil gücüne sahiptir.
Bununla
birlikte program, sosyal devletin yalnızca “ne” olduğu konusunda değil, aynı
zamanda “nasıl” hayata geçirileceği konusunda da daha güçlü bir çerçeve sunmak
zorundadır. Finansman modelleri, kurumsal reform önerileri, yönetsel yapı
dönüşümü ve hukuksal zemin gibi başlıklarda daha somut, ölçülebilir ve
denetlenebilir hedefler ortaya konulmadan, sosyal devlet hayalinin güçlü bir
siyasal projeye dönüşmesi zor görünmektedir.
Sonuç olarak
CHP programındaki sosyal devlet yaklaşımı, normatif düzeyde güçlü, söylemsel
olarak tutarlı, fakat uygulama boyutunda henüz derinleştirilmesi gereken bir
yapı arz etmektedir. Eğer bu yaklaşım, ekonomik ve kurumsal reformlarla
desteklenir, merkeziyetçi bürokratik yapı çözülür ve sosyal siyasalar siyaset
üstü, kalıcı kamu siyasaları durumuna getirilebilirse, CHP’nin sosyal devlet
vizyonu Türkiye açısından gerçek bir dönüşüm gizil gücü taşıyabilir. Bu metin ideolojik
olarak nettir. Sosyal devlet savunusu güçlüdür. Toplumsal fayda açısından önemli
savlar içermektedir. Ancak, akademik bir siyasa metni olmak için operasyonel ayrıntı,
uygulama mekanizması, geçiş stratejisi ve finansman modeli açıkça belirtilmelidir.
Mevcut durumuyla bu metin güçlü bir program taslağıdır ancak henüz tam bir kamu
siyasası belgesi değildir.
Program,
sosyal devleti piyasa başarısızlıklarını gideren eden bir mekanizma değil, toplumsal
adaleti kuran eden kurucu bir devlet işlevi olarak konumlandırmaktadır. Yoksulluk,
bireysel başarısızlık değil, yapısal bir gelir dağılımı sorunu olarak ele almaktadır.
Geliştirilen
siyasa araçları ve önlemleri temel vatandaşlık geliri, sosyal yardımların
siyasallaşmasının önlenmesi, gelir testinin kurumsallaştırılması, kadınların
öncelikli yararlanıcı olarak tanımlanması ve sosyal yardımların hak temelli
mekanizmaya dönüştürülmesidir. Yoksulluğu yapısal bir sorun olarak ele alması, hak
temelli bir yaklaşım önermesi, kadın lehine pozitif ayrımcılık içermesi ve dağınık
sosyal yardımlara karşı bütüncül çözüm önermesi programın güçlü yanlarıdır. Zayıf
yönleri ise temel vatandaşlık geliri modelinin türünün (evrensel/koşullu) net olmaması,
finansman modelinin belirsizliği, gelir testinin nasıl adil işleyeceğinin açıklanmamış
olmasıdır. Ayrıca, yardım ve istihdam ilişkisi zayıf kurulmuştur.
Sağlık
konusu, programda açık biçimde bir piyasa hizmeti değil, doğrudan kamusal hak
ve sorumluluk alanı olarak ele alınmakta ve neoliberal reformların yıkıma
uğrattığı bir alan olarak tanımlanmaktadır. Geliştirilen siyasa önlemleri ise aile
hekimliği modelinden çıkış, Halk Sağlığı Merkezleri modeline geçiş, şehir
hastaneleri modelinden uzaklaşmadır. Bu
yaklaşımın güçlü yönleri soruna doğru tanı konması, birinci basamak sağlık
hizmetlerine dönüş, kamusal sağlık ilkesinin net olarak ortaya konması ve sağlıkta
piyasalaşmaya açık karşı duruşun sergilenmiş olmasıdır. Zayıf yönleri ise geçiş
süreci ve takviminin olmamasıdır. Sağlık
insan gücü planlaması eksiktir. KÖİ
sisteminden çıkış modeli yoktur. Maliyet ve bütçe boyutu hesaplanmamıştır.
Eğitim,
programda insan hakları, toplumsal eşitlik, laiklik ve yurttaşlık üzerinden oluşturulan
bir alan olarak görülmektedir. Mevcut eğitim sistemi ise ideolojik yıkımı aracı
olarak değerlendirilmektedir. Geliştirilen siyasa önlemleri ise laik ve
bilimsel eğitim, tarikat/cemaat protokollerinin iptali, YÖK’ün kaldırılması, kamusal
ve parasız eğitim ve köy okullarının yeniden açılmasıdır. Programın güçlü yönleri
laiklik konusunda net duruş, kamusal eğitim vurgusu, akademik özerkliğe dönüş
ve eğitimde fırsat eşitliği söylemidir Zayıf yönleri ise reformların hukuksal
ve kurumsal yol haritasının olmamasıdır. Siyasal ve toplumsal direnç çözümlemesi
yoktur. Eğitim finansmanı belirsizdir. Müfredat
reformunun içeriği net değildir.
Toplumsal
cinsiyet, programda sadece bir kadın sorunu değil, demokrasinin temel
ölçütlerinden biri olarak görülmektedir. Geliştirilen siyasa önlemleri ise İstanbul
Sözleşmesi’ne dönüş, kadın istihdamını destekleme, kamusal bakım hizmetlerinin
yaygınlaştırılması ve cinsiyet temelli veri üretimidir. Programın güçlü yönleri
açık ve cesur siyasal duruşun sergilenmiş olması, yapısal kadın yoksulluğu
vurgusu ve bakım emeğinin kamusallaştırılmasıdır. Zayıf yönleri ise kurumsal
uygulama modelinin yokluğu, yerel düzeyde mekanizmaların net olmaması ve
siyasal direncin hesaba katılmamış olmasıdır.
Yaşı,
engelli ve dezavantajlı gruplarla ilgili sosyal devlet anlayışı bir yardım
nesnesi değil hak öznesi olarak görülmesidir. Bu bağlamda geliştirilen siyasa önlemleri
toplum temelli bakım sistemi, erişilebilirlik düzenlemeleri, çocuk işçiliğiyle
mücadele ve kamusal bakım merkezleridir. Programın güçlü üçlü yönü insan
onurunu merkeze alması, kurumsal bakım yerine toplum temelli bakım ilkesinin
geliştirilmesi ve çocuk siyasalarının bütüncül açıdan düşünülmüş olmasıdır. Zayıf
yönü ise nicel hedeflerin olmaması, bölgesel farklılıkların dikkate alınmaması
ve finansmanın yine belirsiz bırakılmasıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder