Hukukun Siyasallaşması ve Hukuk Savaşı (Lawfare):
İmamoğlu İddianamesi Üzerine Ön İnceleme
Prof. Dr.
Firuz Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma, Ekrem İmamoğlu hakkında
hazırlanan iddianameyi Türkiye’de yargı bağımsızlığı, hukuk devleti ilkesi ve
siyasal iktidarın yargı üzerindeki etkisi bağlamında incelemektedir.
İddianamenin içeriği, delil yapısı ve zamanlaması, yargının siyasal amaçlarla
araçsallaştırılmasına ilişkin önemli göstergeler sunmaktadır. Çalışmada, bu
sürecin bir “yargı darbesi” niteliği taşıyıp taşımadığı sorgulanmış ve hukukun
meşru sınırlarını aşarak siyasal iktidarın elinde bir baskı aracına dönüşme
dinamikleri incelenmiştir. Bulgular, iddianamenin hukuksal olmaktan çok siyasal
amaçlara hizmet ettiğini ve Türkiye’de yargı bağımsızlığının ciddi biçimde
zedelendiğini göstermektedir.
Anahtar
Kelimeler: Yargı darbesi,
hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, siyasal yargı, Ekrem İmamoğlu, otoriter
popülizm
Abstract
This study examines the indictment against Ekrem İmamoğlu within the
framework of judicial independence, the rule of law, and the political
instrumentalization of the judiciary in Turkey. The content, evidential basis,
and timing of the indictment indicate a significant pattern of the judiciary
being used for political purposes. The study questions whether this process
constitutes a “judicial coup” and analyzes the mechanisms through which law
transcends its legitimate boundaries and becomes a tool of political
repression. Findings suggest that the indictment serves primarily political
objectives rather than legal reasoning, revealing a profound erosion of
judicial independence in Turkey.
Keywords: Judicial coup, rule of law, judicial independence, politicization of
justice, Ekrem İmamoğlu, authoritarian populism
Giriş
Son yıllarda Türkiye’de yargı
bağımsızlığı ve hukuk devleti ilkeleri ciddi biçimde tartışma konusu durumuna
gelmiştir. Özellikle karşıt siyasal partilere ve siyasetçilere yönelik açılan
davalar, hukuksal süreçlerin tarafsızlığını sorgulatan nitelikte gelişmektedir.
Bu davalardan en dikkat çekeni, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem
İmamoğlu hakkında düzenlenen iddianamedir. Bu iddianame, biçimsel olarak bir
yargı belgesi görünümünde olmakla birlikte, içerik itibarıyla siyasal hedefler
taşıyan bir metin niteliği kazanmıştır.
Araştırma
Soruları
Bu çalışma şu araştırma sorusuna yanıt
aramaktadır: “İmamoğlu iddianamesi hukuksal mi, yoksa siyasal amaçlı bir yargı
aracına mı dönüşmüştür?”
Bu soruya yanıt ararken çalışma üç
temel kavrama odaklanmaktadır: hukuk devleti, Hukuk savaşı (lawfare) ve
yargı darbesi. Çözümleme, nitel belge çözümlemesine ve normatif hukuk-siyaset
ayrımı çerçevesine dayanmaktadır.
Amaç
Çalışmanın amacı, Türkiye’de yargı
kurumunun siyasal alanı yeniden düzenlemek etmek için nasıl
araçsallaştırıldığını göstermek, böylece çağdaş otoriterleşme süreçlerinde
yargının oynadığı rolü açıklamaktır.
Kuramsal Çerçeve
Hukuk Devleti ve
Kuvvetler Ayrılığı İlkesi
Hukuk devleti, iktidarın keyfiliğini
sınırlayan, yurttaş haklarını koruyan ve yargı bağımsızlığını güvence altına
alan bir yönetim biçimidir. Kuvvetler ayrılığı ilkesine göre yasama, yürütme ve
yargı erkleri birbirinden bağımsız ve birbirini denetleyici biçimde
çalışmalıdır. Yargı bağımsızlığının zedelenmesi, demokratik düzenin temellerini
sarsar. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 9. maddesi “yargı yetkisi, Türk
Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır” der. Ancak uygulamada,
özellikle siyasal içerikli davalarda bu bağımsızlığın biçimsel düzeyde kaldığı,
kararların çoğu zaman yürütmenin siyasal çıkarlarıyla uyumlu biçimde verildiği
gözlemlenmektedir. Bu durum, hukuk devletinden ‘siyasal hukuk devleti’ne
geçişin göstergesidir.
Hukuk Savaşı (Lawfare)
Kavramı
Hukuk savaşı (Lawfare) kavramı,
ilk kez Charles Dunlap tarafından tanımlanmış olup, “hukukun bir savaş aracı
olarak kullanılması” anlamına gelir. Ozan Varol (2015) bu kavramı “gizli
otoriterlik” (stealth authoritarianism) bağlamında ele alır ve otoriter
rejimlerin baskıyı artık tanklarla değil, yargı dosyalarıyla kurduğunu
belirtir.
Bu bağlamda hukuk savaşı, yargı
süreçlerinin biçimsel meşruluğu altında siyasal rakiplerin
etkisizleştirilmesini amaçlar. Latin Amerika’da Lula da Silva ve Güney Kore’de
Park Geun-hye davaları bu sürecin tipik örnekleridir. Türkiye’de ise bu model,
özellikle karşıt siyasetçilerin davalarında görünür duruma gelmiştir.
Yargı Darbesi (Judicial
Coup)
Yargı darbesi kavramı, klasik anlamda
bir askeri darbeyi değil, siyasal alanın yargı eliyle yeniden düzenlenmesini
ifade eder. Bu tür bir müdahalede, yargı yürütmenin bir uzantısına dönüşür,
siyasal meşruluğu hukuksal kararlarla yeniden üretir. Bu süreçte yargı,
“bağımsız” değil, “bağlı” bir kurum durumuna gelir ve siyasal iktidarın meşruluğunu
onaylayan, muhalif alanı daraltan bir işlev üstlenir.
Olay İncelemesi:
İmamoğlu İddianamesi
İddianamenin
Genel İçeriği
İmamoğlu hakkında hazırlanan
iddianame, kamu görevlilerini hedef almak, devlet kurumlarının saygınlığını
azaltmak ve ulusal iradeye zarar vermek gibi soyut suçlamaları içermektedir. Bu
suçlamaların hukuksal dayanakları Ceza Kanunu’ndaki belirli maddelere
dayandırılsa da metnin genelinde siyasal bir söylem ve niyet okuması ön
plandadır.
İddianame, bir bireyin eylemini değil,
o bireyin temsil ettiği siyasal kimliği hedef almaktadır. Böylece yargısal
süreç, siyasal alanın yeniden biçimlendirilmesine hizmet eden bir araç durumuna
gelmiştir.
Delil Yapısı ve
Hukuksal Güç
İddianamede sunulan delillerin çoğu
somut eylemlerle doğrudan ilişkili değildir. Bazı konuşma metinleri, basın
demeçleri veya üçüncü kişilerle dolaylı bağlantılar “delil” olarak sunulmuştur.
Oysa ceza hukukunda delil, suçun maddi unsurunu tartışmasız biçimde ortaya
koymalıdır. Bu bağlamda iddianamedeki deliller, yorum ve ima düzeyinde,
dolayısıyla zayıf ve inandırıcılıktan uzak niteliktedir.
Ayrıca Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’nin Incal v. Turkey (1998), Castells v. Spain (1992) ve Lingens v.
Austria (1986) kararlarında belirtildiği üzere, politikacıların eleştiri hakkı
geniş yorumlanmalıdır. Bu içtihatlara göre kamu görevlilerine yönelik eleştiriler
demokratik ifade özgürlüğü kapsamındadır.
İmamoğlu iddianamesinde bu içtihatlar
dikkate alınmamış ve ifade özgürlüğü bir suç unsuru gibi değerlendirilmiştir.
Bu durum, iddianamenin hukuksal değil, siyasal güdülerle yazıldığını
göstermektedir.
İddianamenin
Siyasal Niteliği
Metin dilinde hukuksal tartışmalardan
çok “milli irade”, “devletin bekası” gibi siyasal kavramlara yer verilmiştir. Bu
kavramların yargı metninde sıkça kullanılması, iddianamenin hukuksal olmaktan
çok ideolojik bir belge olduğunu göstermektedir. Belgenin temel işlevi,
muhalefeti temsil eden bir aktörü sistem dışına itmek ve olası bir siyasal seçeneğin
meşruluğunu sarsmaktır. Böylece yargı, iktidar lehine bir siyasal mühendislik
aracı durumuna gelmiştir.
Bulgular: Yargı
Darbesi Dinamiği
Yapılan çözümleme, İmamoğlu
iddianamesinin üç temel işlevi bulunduğunu göstermektedir:
Kurumsal Tasfiye:
Muhalif bir liderin saygınlığını
hukuk yoluyla azaltmak ve dolayısıyla temsil
ettiği kurumsal gücü (CHP ve yerel yönetim ağını) etkisizleştirmek.
Siyasal Alanın
Yeniden Düzenlenmesi: Hukuk üzerinden
siyasal yarışmanın kurallarını değiştirmek, demokratik seçim sürecine müdahale
etmek.
Meşruluk Üretimi:
Ulusal ve uluslararası kamuoyuna
“yargı işliyor” görüntüsü vererek, otoriterleşme sürecine hukuksal zemin
kazandırmak.
Bu üç işlev, “hukuk savaşı” (lawfare)
stratejisinin tam tanımıdır. Hukuk, iktidarın siyasal amaçlarını
gerçekleştirmek için araçsallaştırılmıştır. Sonuçta hukuk devleti biçimsel
olarak korunmuş, ancak içeriği boşaltılmıştır.
Tartışma
Bu olgu, Türkiye’de yargının
bağımsızlığını kaybederek yürütme gücünün uzantısına dönüştüğünü
göstermektedir. Demokratik rejimlerde yargı, yürütmeyi denetleyen bir erk iken,
otoriterleşen sistemlerde bu işlev tersine çevrilir: yargı artık yürütmeyi
değil, toplumu ve muhalefeti denetler.
Levitsky ve Ziblatt (2018) bu durumu
“demokratik gerilemenin sessiz araçları” olarak tanımlar. Bu araçlar arasında
yargının siyasal rakiplere karşı kullanılması, medya baskısı ve seçim
mühendisliği sayılmaktadır.
Türkiye örneğinde bu üç unsurun
eşzamanlı olarak işlediği gözlenmektedir. Bu çerçevede İmamoğlu iddianamesi,
bir “yargısal belge” olmaktan çok, bir siyasal iletişim belgesidir. Bu belgeyle
amaçlanan, bir suçun cezalandırılması değil, bir aktörün sorgulanmasıdır.
Genel Değerlendirme
ve Sonuç
İmamoğlu iddianamesi, Türkiye’de
hukukun siyasallaşmasının ulaştığı aşamayı açık biçimde ortaya koymaktadır. Biçimsel
olarak yargı sürecine uygun görünse de içerik olarak siyasal hedeflere
yöneliktir. Bu nedenle belge, klasik anlamda bir “hukuk metni” değil, siyasal
amaçlı bir hukuk belgesidir.
Bu durum, Türkiye’de hukuk devletinin
temel ilkelerinin zedelendiğini, yargı bağımsızlığının ciddi biçimde aşındığını
göstermektedir. Yargı, siyasal iktidarın çıkarlarını koruyan bir araç durumuna
gelmiştir. Bu olgu, yalnızca bir siyasetçiyle ilgili değildir ve demokrasinin
kurumsal temelini doğrudan ilgilendirmektedir.
Sonuç olarak İmamoğlu davası, çağdaş
otoriterleşme süreçlerinde yargının nasıl bir “silah”a dönüştürülebileceğini
gösteren çarpıcı bir örnektir. Türkiye özelinde bu gelişme, hukuk devletinden
siyasal hukuk devletine geçişin kurumsal ifadesidir.
Ekrem İmamoğlu hakkında düzenlenen
iddianame, biçimsel olarak bir hukuk belgesi niteliği taşımakla birlikte,
içeriksel çözümleme bakımından değerlendirildiğinde, esas itibarıyla siyasal
amaçlarla kurgulanmış bir metin görünümü arz etmektedir. Bu bağlamda iddianame,
Türkiye’de son dönemde giderek belirginleşen yargının siyasallaşması olgusunun
somut bir örneği olarak incelenmeye elverişlidir.
Hukuksal Yapı ve
Biçimsel Özellikler: İddianame
biçimsel olarak “giriş, olayların özeti, deliller, hukuki nitelendirme ve
sonuç” bölümlerini içerse de delillerle suçlamalar arasında doğrudan
nedensellik ilişkisi kurulamamıştır. Metin, hukuksal çözümlemeden çok kanı ve
yorum temelli bir anlatı ortaya koymakta ve bu yönüyle klasik anlamda bir suç
isnadı belgesinden çok yorumlu bir siyasal söylem metni özelliği taşımaktadır.
Ayrıca, delil olarak sunulan bilgi ve
belgelerin nesnel nitelik taşımadığı, bağımsız bilirkişi veya denetim
raporlarına dayandırılmadığı görülmektedir. Bu durum, iddianamenin kanıta
dayalı meşruluğunu zayıflatmaktadır.
Suç Tipi ve
Unsurların Oluşumu: Savcılık,
iddianameyi Türk Ceza Kanunu’nun 257. maddesinde düzenlenen “görevi kötüye
kullanma” suçuna dayandırmaktadır. Ancak söz konusu suçun oluşabilmesi için
aranan üç temel unsur (görev gereklerine aykırılık, kamu zararı veya kişisel
çıkar sağlanması ve kast) somut biçimde ortaya konulamamıştır. Özellikle
“zarar” ve “kast” unsurlarının delillerle desteklenememesi, iddianamenin hukuksal
geçerliliğini tartışmalı duruma getirmektedir. Bu nedenle metin, suçun maddi
unsurlarının oluşmadığı bir durumda, “şeklen görev ihlali” düzeyinde
kalmaktadır.
Siyasal Bağlam: İddianamenin
hazırlanış ve kamuoyuna sunuluş zamanı, seçim süreçleriyle doğrudan bağlantılı
bir siyasal stratejiye işaret etmektedir. Ekrem İmamoğlu’nun, yalnızca İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanı olarak değil, aynı zamanda potansiyel bir ulusal
siyasal aktör ve muhalefet lideri adayı olarak konumlanması, iddianamenin
işlevini hukukun ötesine taşımaktadır. Bu tür yargı süreçleri, çağdaş
otoriterleşme eğilimlerinde sıkça rastlandığı üzere, yargı aracılığıyla siyasal
alanın yeniden biçimlendirilmesi stratejisinin bir uzantısıdır.
Kavramsal Çerçeve:
Bu iddianame, Türkiye’de giderek
kurumsallaşan “siyasal yargı uygulaması”nın güncel örneklerinden biridir. Bu
tür belgeler, biçimsel olarak hukuk metni niteliği taşısa da içerik bakımından
iktidarın meşruluk üretme mekanizması işlevini görmektedir. Böylece yargı,
klasik anlamda bağımsız bir erk olmaktan çıkarak, siyasal iktidarın araçsal
uzantısı haline gelmektedir.
Akademik Önemi: İmamoğlu iddianamesi, “yargısal müdahale
yoluyla siyasal alanın yeniden yapılandırılması” sürecinin incelenmesi
açısından önemli bir örnek olay (case study) niteliği taşımaktadır. Bu
bağlamda, çalışma üç analitik eksen üzerinde derinleştirilebilir:
Hukukun siyasal
işlevi: Yargının bağımsızlık ilkesi yerine
siyasal stratejiye hizmet eden bir araca dönüşmesi.
Kurumsal
itibarsızlaştırma: Yerel
yönetimlerin ve belediyelerin kurumsal meşruiyetinin hedef alınması.
Seçim
süreçlerinin yönlendirilmesi:
Yargı eliyle aday algısının ve seçmen davranışının yönlendirilmesi.
İmamoğlu iddianamesi, yargının siyasal
alan üzerindeki etkisinin kurumsal sınırlarını aşarak demokratik temsil
mekanizmalarına yöneldiği bir anı yansıtmaktadır. Bu yönüyle, iddianame salt
bir ‘siyasal yargı uygulaması değil, aynı zamanda “yargı darbesi” niteliğinde
bir girişimdir. Hukukun meşruluk perdesi altında yürütülen bu tür süreçler,
demokratik iradenin yargı eliyle devre dışı bırakılmasının tipik örneklerini
oluşturur. Böylece yargı, hukuk devletinin güvencesi olmaktan çıkarak, siyasal
iktidarın stratejik aygıtı durumuna gelir.
Kaynakça
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)
kararları: Incal v. Turkey (1998), Castells v. Spain (1992), Lingens v. Austria
(1986)
Diamond, L. (2021). Ill Winds: Saving
Democracy from Russian Rage, Chinese Ambition, and American Complacency.
Dunlap, C. (2001). Law and Military
Interventions: Preserving Humanitarian Values in 21st Century Conflicts.
Levitsky, S. & Ziblatt, D. (2018).
How Democracies Die.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (1982).
Varol, O. (2015). Stealth
Authoritarianism. Iowa Law Review, 100(4), 1673–1742.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder