Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

20 Eylül 2026 Pazar

 

2028 Cumhurbaşkanlığı Seçimi: Anayasal Adaylık, Siyasal Tarafsızlık ve Demokratik Gerileme

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

 

YÜRÜTME ÖZETİ

2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi, Türkiye'nin yalnızca bir sonraki Cumhurbaşkanını belirleyeceği olağan bir seçim süreci olarak değil, aynı zamanda anayasal adaylık düzeni ile demokratik seçimsel yarışma arasındaki ilişkinin sınanacağı bir süreç olarak ele alınmalıdır. Bu çalışmanın temel sorunsalı Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçimleri yenileme kararı vermesi durumunda Anayasa'nın 116. maddesi uyarınca yeniden aday olabilmesine olanak sağlayan anayasal mekanizmanın siyasal tarafsızlık, seçimsel eşitlik, özgür ve adil seçim ve demokratik meşruluk ilkeleriyle nasıl bağdaştırılabileceğidir.

Çalışmanın hareket noktası Türkiye'de 2028 seçimlerine ilişkin tartışmanın anayasal adaylık sorununa giderek daha açık biçimde bağlanmış olmasıdır. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum 17 Eylül 2026 tarihinde Cumhurbaşkanının 2028'de “son kez” aday olacağını belirtmiş ve Anayasa'nın 116. maddesinde öngörülen mekanizmaya dayanarak TBMM'nin seçimleri yenileme kararı vermesi durumunda yeniden adaylık olanağının doğacağını savunmuştur. Uçum ayrıca 360 milletvekilinin gerekli olduğunu ve 16 Nisan 2028 tarihinin olanaklı olabileceğini ifade etmiştir. Bu açıklama mevcut bir TBMM kararını veya resmi seçim tarihini değil, anayasal hükümden hareketle ortaya konulan bir siyasal-hukuksal senaryoyu ifade etmektedir.

AK Parti Seçim İşleri Başkanı Ali İhsan Yavuz'un 12 Eylül 2026 tarihli açıklaması ise yeniden adaylık ile seçim tarihinin öne alınması arasındaki ilişkiye odaklanmıştır. Yavuz seçimin bir hafta öne alınmasının dahi Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına olanak vereceğini savunmuştur. Bu yaklaşım çalışmada özellikle üzerinde durulan “seçimin tarihinin öne alınması” ile “Anayasa'nın 116. maddesi uyarınca seçimlerin yenilenmesi” arasındaki ayrımı gündeme getirmektedir. Anayasal bakımdan belirleyici olan yalnızca seçim tarihinin değiştirilmesi değil, 116. maddede öngörülen koşulların gerçekleşmesidir.

Adalet Bakanı Akın Gürlek'in 18 Eylül 2026 tarihinde AK Parti Adana İl Örgütü toplantısında yaptığı açıklama ise tartışmayı başka bir düzleme taşımaktadır. Gürlek 2028 yılında “Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek” demiş ve parti örgütüne alanda çalışılması çağrısında bulunmuştur. Bu açıklama Uçum'un anayasal mekanizmayı, Yavuz'un adaylık ile seçim takvimi arasındaki ilişkiyi açıklayan yaklaşımını, doğrudan siyasal hedef ve parti seferberliği ile birleştirmektedir.

Bu üç açıklama birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan söylemsel yapı şu biçimde özetlenebilir: Anayasal olanak, seçimsel düzenleme, yeniden adaylık, siyasal hedef ve parti seferberliği. Bu zincir, henüz gerçekleşmiş bir anayasal veya seçimsel işlem değildir. TBMM'nin seçimleri yenileme yönünde 116. madde kapsamında aldığı bir karar bulunmadığı gibi 16 Nisan 2028 tarihi de resmi seçim tarihi değildir. Bununla birlikte açıklamalar 2028 seçim sürecinin iktidar çevresinde nasıl çerçevelendirildiğini göstermesi bakımından önemli görgül veriler oluşturmaktadır.

Anayasal Adaylık ile Demokratik Meşruluk Arasındaki Ayrım

Anayasa'nın 101. maddesi bir kimsenin en fazla iki kez Cumhurbaşkanı seçilebileceğini düzenlemektedir. Buna karşılık 116. madde Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla seçimleri yenilemesi durumunda Cumhurbaşkanının bir kez daha aday olabilmesine olanak sağlamaktadır. 600 milletvekilli TBMM bakımından bu çoğunluk 360 milletvekiline karşılık gelmektedir. Bu düzenek, anayasal bir olağan dışılık veya özel adaylık mekanizması olarak açıklanabilir. Ancak “olağan dışı adaylık” Anayasa'nın kendi teknik terminolojisi değildir. Dolayısıyla anayasal hüküm ile bu hükme ilişkin siyasal yorum birbirinden ayrılmalıdır.

Çalışmanın önemli sonuçlarından biri, anayasal yetki ile demokratik meşruluğun aynı şey olmadığıdır. Anayasa'nın belirli koşullarda yeniden adaylığa olanak sağlaması bu adaylığın gerçekleşeceği seçimin otomatik olarak demokratik açıdan eşit ve adil olduğu anlamına gelmez. Adaylığın anayasal geçerliliği ile seçimsel ortamın demokratik niteliği birbirinden farklı sorulardır. Bu ayrım 2028 bakımından iki ayrı inceleme düzeyi yaratmaktadır: Birinci düzeyde sor şudur: Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı Anayasa'nın 101. ve 116. maddeleri bakımından olanaklı müdür? İkinci düzeyde ise soru şudur: Yeniden adaylık gerçekleştiğinde, Cumhurbaşkanı adayı ile diğer siyasal aktörler serbest, eşit ve adil koşullarda yarışabilecek midir? Birinci sorunun yanıtı, ikinci sorunun yanıtını kendiliğinden belirlememektedir.

Seçimin Varlığı ile Gerçek Seçimsel Yarışma

Çalışmanın temel kavramsal katkısı “seçimin varlığı” ile “gerçek seçimsel yarışma” arasında açık bir ayrım yapılmasıdır. Seçimin biçimsel varlığı seçim takviminin belirlenmesi, adaylıkların kabul edilmesi, kampanyaların yürütülmesi, oy kullanılması, oyların sayılması ve sonuçların ilan edilmesi gibi seçim hukukunun öngördüğü işlemlerin gerçekleşmesini ifade eder. Gerçek seçimsel yarışma ise bunlara ek olarak siyasal özgürlüklerin kullanılabilmesini, adaylar ve partiler arasında gerçek fırsat eşitliğini, medya çoğulculuğunu, devlet ile parti arasındaki kurumsal sınırın korunmasını, kamusal ve yönetsel kaynakların tarafsız kullanılmasını, bağımsız ve etkili hukuksal güvenceleri ve iktidarın seçim yoluyla değiştirilebilmesinin kurumsal olarak olanaklı olmasını gerektirir.

Bu nedenle çalışmanın temel kavramsal önermesi şöyledir: Seçimin yapılması gerçek seçimsel yarışmanın gerçekleşmesi demek değildir.

Bu ayrım, seçimlerin bütünüyle ortadan kalkması ile seçimlerin demokratik işlevlerinin aşınması arasındaki farkı da ortaya koymaktadır. Seçimler yapılabilir, siyasal partiler yarışabilir ve sandık kurulabilir ancak seçimsel ortamın bütün aktörlere eşit fırsat sağlayıp sağlamadığı ayrıca incelenmelidir.

Siyasal Tarafsızlık ve Devlet-Parti Sınırı

2028 seçimleri bakımından en önemli sorun alanlarından biri siyasal tarafsızlıktır. Siyasal tarafsızlık, hükümetin kamu siyasası uygulamasını engellemez. Hükümetler doğal olarak kendi siyasalarını uygulamak ve bunları kamuoyuna açıklamak durumundadır. Sorun kamu görevi ile parti etkinliğinin birbirinden ayrılmadığı ve devletin kurumsal olanaklarının belirli bir siyasal aktöre seçimsel üstünlük sağlayacak biçimde kullanılabildiği noktada ortaya çıkar.

Bu açıdan Gürlek'in açıklaması özel bir önem taşımaktadır. Burada yalnızca açıklamanın içeriği değil, konuşanın kurumsal sıfatı ile konuşmanın gerçekleştiği siyasal bağlamın birlikte bulunması önemlidir. Gürlek, Adalet Bakanı sıfatını taşımakta ve açıklamasını AK Parti il örgütü toplantısında yapmaktadır. Açıklamada 2028 seçimi doğrudan Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesi amacıyla ilişkilendirilmektedir.

Bu durum tek başına bir hukuka aykırılık kanıtı olarak değerlendirilemez. Ancak siyasal tarafsızlık bakımından incelenmesi gereken önemli bir kurumsal gösterge oluşturmaktadır. Çalışmada bu tür durumların değerlendirilmesi için “söylem, kurumsal bağlam, seçimsel etki ve hukuksal ölçüt” şeklinde bir çözümleme dizisi kullanılmaktadır. Bu yöntem bir siyasal açıklamayı doğrudan hukuka aykırılık olarak nitelendirmek yerine açıklamanın kurumsal konumunu ve olası seçimsel etkisini somut hukuksal ölçütlerle birlikte değerlendirmeyi olanaklı kılmaktadır.

Kamu Gücü ve Seçimsel Eşitlik

Görevde bulunan siyasal aktörlerin seçimlerde doğal bir kurumsal görünürlük üstünlüğe sahip olması ile bu üstünlüğün kamu gücü kullanılarak seçimsel üstünlüğe dönüştürülmesi birbirinden ayrılmalıdır. Kamu binaları, personel, araçlar, bütçe olanakları, törenler, kamu iletişim kanalları, sosyal yardım programları ve kamu makamlarının kurumsal görünürlüğü seçimsel süreç açısından önem taşıyabilir. Burada belirleyici olan kamu etkinliğinin varlığı değil, kamu gücünün seçimsel amaçla kullanılıp kullanılmadığı ve bunun seçimsel eşitlik üzerindeki etkisidir. Bu nedenle 2028 seçiminde kamu gücünün kullanımının değerlendirilmesinde üç aşamalı bir ölçüt kullanılabilir: “kaynak, amaç ve seçimsel etki”.

2023 seçimlerine ilişkin OSCE/ODIHR gözlemleri bu bakımdan önemli bir karşılaştırmalı başlangıç noktası oluşturmaktadır. OSCE/ODIHR 2023 seçimlerinde gerçek siyasal seçeneklerin bulunduğunu ve kampanyanın çoğu yarışmacı açısından yarışmacı ve büyük ölçüde özgür olduğunu belirtmekle birlikte görevdeki Cumhurbaşkanı ve iktidar partilerinin haksız üstünlüklere sahip olduğunu, kamu kaynaklarının kullanıldığı durumlar bulunduğunu, medya alanında belirgin dengesizlikler bulunduğunu ve devlet ile parti arasındaki sınırın bulanıklaştığını bildirmiştir. Bu bulgular 2028 seçimlerinin nasıl gerçekleşeceğini göstermemektedir. Ancak 2028 koşullarının değerlendirilmesinde kullanılabilecek tarihsel bir karşılaştırma ölçütü oluşturmaktadır.

Türkiye'nin Anayasal Deneyimi

Siyasal tarafsızlık sorunu Türkiye bakımından yalnızca güncel siyasal tartışmanın ürünü değildir. 1961 Anayasası'nın 109. maddesi genel seçimlerden önce Adalet, İçişleri ve Ulaştırma Bakanlarının görevlerinden çekilmesini ve yerlerine TBMM içinden veya dışından bağımsızların atanmasını öngörmüştür. 1982 Anayasası'nın 114. maddesi de benzer bir düzenlemeyi sürdürmüştür.  Bu tarihsel düzenlemeler seçim güvenliğinin yalnızca sandığın kurulması, oyların sayılması ve sonuçların ilan edilmesiyle sınırlı görülmediğini ve yürütme organının seçim dönemindeki tarafsızlığının da anayasal bir sorun olarak ele alındığını göstermektedir.

Bugünkü Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ise yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanında toplanması ve Cumhurbaşkanının siyasal partiyle doğrudan ilişkisinin olanaklı olması nedeniyle devlet-parti sınırını daha karmaşık duruma getirmektedir. Bu nedenle 2028 seçiminde temel sorunlardan biri yürütme yetkisi ile siyasal parti etkinliğinin hangi kurumsal güvencelerle birbirinden ayrılacağıdır.

Demokratik Gerileme Bakımından 2028

Demokratik gerileme tek bir seçim, tek bir anayasa değişikliği veya tek bir siyasal açıklamayla ortaya çıkan bir durum olarak değil, zaman içerisinde kurumsal denge ve demokratik güvencelerin aşınması veya yeniden güçlenmesi biçiminde ele alınmalıdır. Bu nedenle 2028 seçimleri bakımından şu göstergeler birlikte izlenmelidir: yürütme, yasama ve yargı arasındaki kurumsal denge, adaylık hakkının hukuksal güvenliği, siyasal ifade, toplantı ve örgütlenme özgürlükleri, devlet-parti sınırı, kamusal ve yönetsel kaynakların kullanımı, medya ve bilgi çoğulculuğu, muhalefetin örgütlenme ve kampanya kapasitesi, seçim yönetiminin tarafsızlığı ve saydamlığı, seçim uyuşmazlıklarında etkili hukuksal başvuru ve seçim sonucunun iktidar değişikliğine kurumsal olarak açık olması. Bu göstergelerin varlığı veya yokluğu tek tek değerlendirilmekten çok, aralarındaki etkileşim dikkate alınarak incelenmelidir.

Üç Açıklamanın Birlikte Ortaya Koyduğu Görgül Çerçeve

Uçum, Yavuz ve Gürlek'in açıklamaları, çalışmanın kavramsal çerçevesi bakımından özellikle önemlidir çünkü üç açıklama seçim sürecinin farklı aşamalarını temsil eden bir söylemsel bütünlük ortaya koymaktadır. Uçum, anayasal mekanizmayı açıklamaktadır. Yavuz, adaylık ile seçim takvimi arasındaki hukuksal ilişkiyi yorumlamaktadır. Gürlek ise seçimi siyasal hedef ve parti seferberliğiyle ilişkilendirmektedir. Bu nedenle üç açıklama birlikte anayasal adaylık, seçimlerin yenilenmesi, seçim tarihi, yeniden adaylık ve siyasal seferberlik zincirini görünür kılmaktadır. Ancak bu zincirin henüz siyasal söylem düzeyinde bulunduğu unutulmamalıdır. Anayasal mekanizmanın işletilmesi için gerekli TBMM kararı henüz mevcut değildir. Dolayısıyla açıklamalar gerçekleşmiş bir anayasal sürecin kanıtı değil, 2028 seçim sürecine ilişkin iktidar çevresinde oluşturulan siyasal-hukuksal çerçevenin görgül göstergeleri olarak değerlendirilmelidir.

Genel Sonuç

Çalışmanın temel sonucu 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmasının yalnızca Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına ilişkin anayasal bir sorun olmadığıdır. Sorun aynı zamanda anayasal olarak olanaklı duruma gelen bir adaylığın hangi seçimsel ve kurumsal koşullarda yarışacağıdır. Anayasa'nın 116. maddesi belirli koşullar altında yeniden adaylığa olanak sağlayabilir. Ancak anayasal olanak seçimsel eşitliği kendiliğinden sağlamaz. Aynı biçimde seçimlerin yapılması da gerçek seçimsel yarışmanın varlığını kendiliğinden kanıtlamaz. Bu nedenle 2028 bakımından üç kavram birbirinden ayrılmalıdır: Anayasal geçerlilik, adaylığın Anayasa'ya uygun olup olmadığını, seçimsel yarışma, siyasal aktörlerin serbest, eşit ve adil koşullarda yarışıp yarışamadığını ve demokratik meşruluk ise seçim sürecinin özgür seçmen iradesini gerçek siyasal seçenekler arasında ortaya çıkarıp çıkaramadığını ifade eder.

Uçum, Yavuz ve Gürlek'in açıklamaları bu üç düzey arasındaki ilişkinin 2028 seçim sürecinde şimdiden siyasal söylemin konusu durumuna geldiğini göstermektedir. Özellikle Gürlek'in açıklaması devlet görevi ile parti etkinliğinin kesiştiği noktada siyasal tarafsızlık ve devlet-parti sınırı sorunlarının yalnızca soyut kuramsal sorunlar olmadığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle 2028 seçimlerinin demokratik niteliğini belirleyecek temel sorun, yalnızca Cumhurbaşkanının yeniden aday olup olamayacağı değildir. Asıl sorun, yeniden adaylık gerçekleştiğinde seçimsel alanın serbest, eşit ve adil bir siyasal yarışmaya olanak verip vermeyeceğidir. Çalışmanın nihai istidlali bu nedenle şu biçimde ifade edilebilir: Anayasal olarak olanaklı olan yeniden adaylık ile demokratik olarak meşru seçimsel yarışma aynı şey değildir. 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi, bu iki düzey arasındaki ilişkinin somut olarak sınanacağı bir süreç olacaktır. Seçimin yapılması demokratik sistem açısından gerekli olmakla birlikte yeterli değildir. Belirleyici olan seçimin yalnızca gerçekleşmesi değil, seçmenin özgür iradesinin farklı siyasal seçenekler arasında gerçek bir seçim yapabilmesini sağlayacak kurumsal ve siyasal koşulların korunmasıdır.

Öz

Bu çalışma, 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimini anayasal adaylık, siyasal tarafsızlık, seçimsel eşitlik, seçimsel yarışma ve demokratik gerileme kavramları çerçevesinde incelemektedir. Çalışmanın temel sorunsalı Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçimleri yenileme kararı vermesi durumunda Anayasa'nın 116. maddesi uyarınca yeniden aday olabilmesine olanak sağlayan anayasal mekanizmanın demokratik seçimlerin gerektirdiği serbestlik, eşitlik ve adillik ilkeleriyle nasıl ilişkilendirileceğidir. Bu bağlamda seçimlerin yalnızca yapılması ile gerçek seçimsel yarışmanın gerçekleşmesi arasında kavramsal bir ayrım geliştirilmiştir. Çalışmada nitel, belge temelli ve siyasal-hukuksal çözümleme yöntemi kullanılmış ve Anayasa'nın 101. ve 116. maddeleri, seçimsel ölçünler, uluslararası seçim gözlem raporları ve yarışmacı otoriterlik yazını birlikte değerlendirilmiştir. Çözümlemenin son aşamasında Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum'un, AK Parti Seçim İşleri Başkanı Ali İhsan Yavuz'un ve Adalet Bakanı Akın Gürlek'in 2026 yılı Eylül ayında yaptıkları açıklamalar ayrıca incelenmiştir. Bu açıklamaların anayasal adaylık, seçim takvimi ve siyasal seferberliği aynı söylemsel çerçevede bir araya getirdiği görülmektedir. Özellikle Gürlek'in Adalet Bakanı sıfatıyla bir parti örgütü toplantısında 2028 seçimini Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesi amacıyla ilişkilendirmesi, tek başına hukuka aykırılık kanıtı oluşturmamakla birlikte, devlet-parti sınırı ve siyasal tarafsızlık bakımından incelenmesi gereken önemli bir görgül gösterge niteliğindedir. Çalışmanın temel sonucu anayasal olarak olanaklı olan yeniden adaylığın kendiliğinden demokratik olarak eşit ve adil bir seçimsel yarışma anlamına gelmediğidir. Bu nedenle 2028 seçiminin demokratik niteliği, adaylık mekanizmasının yanı sıra siyasal özgürlükler, seçimsel eşitlik, kamu gücünün tarafsızlığı, medya çoğulculuğu, etkili hukuksal güvenceler ve gerçek iktidar değişimi olanağı üzerinden değerlendirilmelidir.

Anahtar Kelimeler: 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi, anayasal adaylık, Anayasa'nın 116. maddesi, siyasal tarafsızlık, seçimsel eşitlik, seçimsel yarışma, devlet-parti ilişkisi, kamu gücü, demokratik gerileme, iktidar değişimi

 

Abstract

This study examines the 2028 Turkish presidential election within the framework of constitutional candidacy, political neutrality, electoral equality, electoral competition, and democratic backsliding. Its central problem concerns the relationship between the constitutional mechanism that permits the President to stand for election once more if the Grand National Assembly decides to renew the elections during the President's second term under Article 116 of the Constitution, and the principles of free, equal, and fair elections. The study develops a conceptual distinction between the mere existence of elections and the realization of genuine electoral competition. It employs a qualitative, document-based, and politico-legal approach, examining Articles 101 and 116 of the Constitution together with international electoral standards, election observation reports, and the literature on competitive authoritarianism. In the final stage of the analysis, statements made in September 2026 by Presidential Chief Advisor Mehmet Uçum, Justice and Development Party Election Affairs Chair Ali İhsan Yavuz, and Minister of Justice Akın Gürlek are examined as contemporary political-legal discourse. These statements bring constitutional candidacy, electoral timing, and political mobilization together within a common discursive framework. In particular, Gürlek's statement at a party organization meeting, in his capacity as Minister of Justice, linking the 2028 election to the re-election of the President does not, by itself, establish a legal violation; nevertheless, it constitutes an empirical indicator requiring examination in terms of political neutrality and the state-party boundary. The study concludes that constitutionally permissible re-candidacy does not, by itself, constitute democratically equal and fair electoral competition. The democratic quality of the 2028 election must therefore be assessed not only through the constitutional candidacy mechanism, but also through political freedoms, electoral equality, neutrality in the use of public power, media pluralism, effective legal safeguards, and the institutional possibility of alternation.

Keywords: 2028 Presidential Election, Constitutional Candidacy, Article 116 of the Constitution, Political Neutrality, Electoral Equality, Electoral Competition, State-Party Relations, Public Power, Democratic Backsliding, Political Alternation

GİRİŞ VE SORUNSALIN TANIMLANMASI

Türkiye'de 2028 yılında yapılması öngörülen Cumhurbaşkanlığı seçimi henüz seçim takvimi ve seçim yenileme kararı bakımından herhangi bir biçimsel işlem ortaya çıkmamış olmakla birlikte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yeniden adaylığına ilişkin anayasal, siyasal ve demokratik tartışmaları şimdiden gündemin önemli konularından biri durumuna getirmiştir. Tartışmanın güncel dayanağı 17-18 Eylül 2026 tarihlerinde Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum ile Adalet Bakanı Akın Gürlek tarafından yapılan açıklamalardır. Uçum, Erdoğan'ın bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçiminde "son kez" aday olacağını, bunun Anayasa'nın 116. maddesinde öngörülen seçimlerin yenilenmesi mekanizması yoluyla gerçekleşebileceğini ve TBMM'nin en az 360 milletvekilinin oyuyla seçimlerin yenilenmesi kararı alması durumunda Erdoğan'ın yeniden aday olabileceğini belirtmiştir. Uçum ayrıca seçim için 16 Nisan 2028 tarihini olası bir tarih olarak dile getirmiştir.

Bu açıklamadan bir gün sonra Adalet Bakanı Akın Gürlek Adana'da AK Parti il örgütüyle yapılan toplantıda "2028 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek" demiş ve parti örgütlerine seçim sürecinde alanda çalışma ve seçmenlere iktidarın hedeflerini anlatma çağrısında bulunmuştur. Açıklamanın önemli yönü 2028'de bir seçim yapılacağının belirtilmesinden çok seçimin "Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için" yapılacağının bir hükümet üyesi tarafından ifade edilmiş olmasıdır. Bununla birlikte bu açıklama tek başına 2028 seçimlerinin yapılacağına veya Erdoğan'ın yeniden adaylığının hukuksal olarak kesinleştiğine ilişkin alınmış bir karar niteliğinde değildir.

Bu gelişmelerin anayasal arka planını Anayasa'nın 101. ve 116. maddeleri oluşturmaktadır. Anayasa'nın 101. maddesi bir kişinin en fazla iki kez Cumhurbaşkanı seçilebileceğini düzenlerken 116. madde Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi durumunda Cumhurbaşkanının bir kez daha aday olabileceğini öngörmektedir. TBMM'nin seçimleri yenileme kararı alabilmesi için üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu yani 360 milletvekilinin oyu gerekmektedir. Böylece mevcut anayasal sistem içinde Erdoğan'ın 2028'de yeniden adaylığı bakımından belirleyici hukuksal mekanizma seçimin normal zamanında yapılması değil, ikinci Cumhurbaşkanlığı döneminde TBMM'nin Anayasa'nın 116. maddesine dayanarak seçimlerin yenilenmesine karar verip vermemesidir.

Bununla birlikte konunun yalnızca Anayasa'nın 101. ve 116. maddelerinin teknik yorumu ile sınırlandırılması yeterli değildir. Çünkü Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını olanaklı kılacak anayasal mekanizma ile bu mekanizmanın işletildiği siyasal ortam birbirinden ayrı değerlendirilemez. Seçimlerin anayasal olarak öngörülmüş bir usulle yenilenebilmesi, seçimin aynı zamanda serbest, eşit ve adil siyasal yarışma koşullarında gerçekleştirileceği anlamına kendiliğinden gelmemektedir. Anayasa'nın seçimlere ilişkin hükümleri siyasal yarışmanın yalnızca oy verme günündeki usullere indirgenemeyeceği daha geniş bir anayasal çerçeve ortaya koymaktadır. Avrupa seçim hukukunda da seçimlerin evrensel, eşit, özgür, gizli ve doğrudan oy ilkelerine dayanması seçim sürecinin seçim öncesi dönemi, oy verme aşamasını ve seçim sonrasını kapsayan bir bütün olarak ele alınması gerektiği kabul edilmektedir.

Bu noktada siyasal tarafsızlık sorunu özel bir önem kazanmaktadır. Cumhurbaşkanının anayasal konumu ile siyasal parti liderliği arasındaki ilişkinin yanı sıra yürütme organının bir üyesi olan Adalet Bakanının bir siyasal parti toplantısında mevcut Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesini seçim sürecinin açık amacı olarak ifade etmesi devlet makamı ile parti çalışması arasındaki sınırın nerede çizileceği sorusunu gündeme getirmektedir. Buradaki sorun siyasal partilerin kendi adaylarının seçilmesini istemelerinin veya parti örgütlerinin seçim çalışması yapmasının meşruluğu değildir. Sorun, kamu makamlarının sahip olduğu otorite ve görünürlüğün belirli bir aday lehine siyasal üstünlük üretip üretmediği ve devlet ile parti arasındaki ayrımın seçim sürecinde ne ölçüde korunabildiğidir.

Bu ayrım uluslararası seçim ölçünleri bakımından da önem taşımaktadır. Venedik Komisyonu ile Avrupa Konseyi'nin seçim süreçlerinde yönetsel kaynakların kötüye kullanılmasının önlenmesine ilişkin ortak ilkeleri kamu makamlarının ve yönetsel kaynakların seçimsel yarışmada taraflardan biri lehine kullanılmasının önlenmesini demokratik seçimlerin temel koşullarından biri olarak ele almaktadır. Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Örgütü Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Ofisi'nin (OSCE/ODIHR) 2023 Türkiye seçimlerine ilişkin son raporu da iktidardaki Cumhurbaşkanı ve iktidar partilerinin, özellikle medya alanında, haksız bir üstünlüğe sahip olduğunu ve bazı durumlarda yönetsel kaynakların kullanımının parti ile devlet arasındaki sınırı bulanıklaştırdığını ve iktidar adaylarına üstünlük sağladığını belirtmiştir. Bu değerlendirmeler 2023 seçimlerine ilişkindir ve 2028 seçimleri bakımından doğrudan bir yargı oluşturmaz ancak mevcut tartışmanın hangi uluslararası seçim ölçütleriyle incelenebileceği konusunda önemli bir karşılaştırma çerçevesi sunmaktadır.

Sorunun bir başka boyutu demokratik gerileme ve otoriterleşmedir. Burada demokratik gerileme seçimlerin tümüyle ortadan kaldırılması veya demokratik kurumların bir anda tasfiye edilmesi şeklinde değil, demokratik kurumların, siyasal çoğulculuğun, iktidar değişiminin gerçekliği ve seçimsel yarışmanın eşitliği gibi unsurların zaman içinde aşınması şeklinde ele alınmalıdır. Bu nedenle 2028 tartışmasında yalnızca "seçim yapılacak mı?" sorusunun sorulması yetersizdir. Asıl sorun seçimlerin iktidarın değişmesini gerçek anlamda olanaklı kılan özgür ve eşit bir siyasal yarışma ortamında yapılıp yapılmayacağıdır.

Bu ayrım özellikle önemlidir. Otoriterleşmenin seçimlerin ortadan kaldırılması biçiminde gerçekleşmesi zorunlu değildir. Seçimler düzenli olarak yapılabilir, muhalefet partileri çalışmakta olabilir ve seçmenler sandığa gidebilir ama bunlara karşın siyasal iktidarın seçim yoluyla değişebilmesini sağlayan yarışma koşulları giderek daralabilir. Bu nedenle demokratik seçim ile yalnızca seçim yapılması aynı kavramlar değildir. Demokratik seçimin ayırt edici unsuru seçmenin gerçek siyasal seçenekler arasında özgür iradesiyle tercih yapabilmesi ve siyasal aktörlerin makul ölçüde eşit koşullarda yarışabilmesidir. 2023 Türkiye seçimlerine ilişkin OSCE/ODIHR değerlendirmesi de seçmenlere gerçek siyasal seçenekler sunulduğunu ve kampanyanın yarışmacı nitelikte olduğunu belirtmekle birlikte iktidardaki Cumhurbaşkanı ve iktidar partilerinin önemli üstünlüklere sahip olduğunu ve bazı temel özgürlükler üzerindeki kısıtlamaların muhalefetin katılımını olumsuz etkilediğini kaydetmiştir.

Bu çerçevede 17-18 Eylül 2026 tarihli açıklamalar tek başına demokratik gerilemenin kesin kanıtı olarak değil, daha geniş bir siyasal ve kurumsal süreç içerisinde incelenmesi gereken yeni bir olgu olarak ele alınmalıdır. Özellikle üç gelişmenin birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir: Birincisi, Anayasa'nın 116. maddesindeki olağan dışı adaylık mekanizmasının Erdoğan'ın yeniden adaylığı bakımından açıkça gündeme getirilmesi, ikincisi, seçim tarihinin ve siyasal amacının seçimden uzun süre önce kamuoyuna taşınması ve üçüncüsü ise bir hükümet üyesinin iktidar partisinin örgütünü mevcut Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesi amacı doğrultusunda çalışmaya çağırmasıdır.

Dolayısıyla araştırmanın temel sorunsalı "Erdoğan 2028'de yeniden seçilebilir mi?" sorusundan daha geniştir. Araştırılması gereken sorun Erdoğan'ın 2028 Cumhurbaşkanlığı seçiminde yeniden aday olmasını sağlayabilecek anayasal mekanizmanın siyasal tarafsızlık, adaylar arasında fırsat eşitliği, kamu gücünün tarafsız kullanılması, serbest ve adil seçim ve demokratik yarışma ilkeleriyle hangi koşullarda bağdaşabileceği ve bu sürecin Türkiye'deki demokratik gerileme ve otoriterleşme eğilimleri bakımından ne ifade ettiği sorunudur.

Bu yaklaşım anayasal bir yetkinin varlığı ile o yetkinin kullanıldığı siyasal ortamın demokratik niteliğini birbirinden ayırmayı zorunlu kılmaktadır. Anayasa'nın 116. maddesi TBMM'ye seçimleri yenileme yetkisi vermektedir. Dolayısıyla bu yetkinin kullanılması yalnızca mevcut olduğu için hukuka aykırı sayılamaz. Ancak anayasal yetkinin varlığı seçim sürecinin siyasal tarafsızlık, eşitlik, özgürlük ve gerçek yarışma ilkelerinden bağımsız olduğu anlamına da gelmez. Bu nedenle çalışma anayasal yetki ile demokratik meşruluk, seçim ile seçimsel yarışma, siyasal etkinlik ile kamu makamının tarafsızlığı arasındaki ayrımları temel çözümleme eksenleri olarak kullanacaktır.

Sonuç olarak bu araştırma 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimini yalnızca bir seçim tarihi veya Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı sorunu olarak değil, anayasal iktidar sürekliliği, seçimsel yarışma, devlet-parti ilişkisi, siyasal tarafsızlık ve demokratik rejimin dayanıklılığı arasındaki ilişkinin sınandığı bir süreç olarak ele almaktadır. Çalışmanın temel yaklaşımı demokratik bir rejimin niteliğinin yalnızca sandığın kurulmasıyla değil, sandığa ulaşan siyasal yarışmanın özgür, eşit ve gerçek anlamda iktidar değişikliğine açık olup olmadığıyla belirlenebileceği kabulüne dayanmaktadır.

AMAÇ VE HEDEFLER

Araştırmanın Amacı

Bu araştırmanın temel amacı 2028 yılında yapılması öngörülen Cumhurbaşkanlığı seçimi bağlamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yeniden adaylığına ilişkin ortaya çıkan anayasal ve siyasal süreci anayasa hukuku, siyasal tarafsızlık, seçimsel eşitlik, serbest ve adil seçim, demokratik yarışma, demokratik gerileme ve otoriterleşme kavramları çerçevesinde çözümlemektir. Araştırma özellikle 17 Eylül 2026 tarihinde Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum tarafından ortaya konulan Anayasa'nın 116. maddesine dayalı seçimlerin yenilenmesi ve olağan dışı adaylık yaklaşımı ile 18 Eylül 2026 tarihinde Adalet Bakanı Akın Gürlek tarafından yapılan ve 2028 seçimlerinin Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yeniden seçilmesi amacıyla gerçekleştirileceğini ifade eden açıklamaları hareket noktası olarak almaktadır. Bu açıklamaların henüz alınmış bir seçim yenileme kararı veya kesinleşmiş bir seçim takvimi niteliğinde olmadığı kabul edilmekte ve buna karşılık açıklamalarda ortaya konulan anayasal ve siyasal yaklaşımın taşıdığı anlam incelenmektedir. Araştırmanın temel amacı Erdoğan'ın yeniden aday olup olamayacağına ilişkin tek boyutlu bir hukuksal sonuç üretmek değil, yeniden adaylığı olanaklı kılabilecek anayasal mekanizmanın hangi koşullarda işletilebileceğini ve bu mekanizmanın işletilmesinin seçimlerin siyasal tarafsızlığı, adaylar arasındaki fırsat eşitliği, kamu gücünün tarafsız kullanımı ve demokratik yarışma üzerindeki etkilerini ortaya koymaktır. Bu çerçevede araştırma, “seçimin yapılması” ile “demokratik ve gerçek bir seçimsel yarışmanın varlığı” arasındaki ayrımı temel çözümleyici eksenlerden biri olarak kabul etmektedir. Böylece 2028 seçimi yalnızca belirli bir adayın yeniden seçilmesine ilişkin bir hukuksal sorun olarak değil, anayasal iktidar sürekliliği ile demokratik iktidar değişikliği olasılığının aynı seçim sürecinde nasıl bir araya geldiğini gösteren daha geniş bir siyasal ve anayasal süreç olarak ele alınmaktadır.

Araştırmanın Hedefleri

Araştırmanın amacı doğrultusunda aşağıdaki hedeflere ulaşılması amaçlanmaktadır:

Anayasal adaylık rejimini ortaya koymak: Anayasa'nın 101. ve 116. maddelerini birlikte değerlendirerek Cumhurbaşkanının iki dönemle sınırlı seçilme kuralını ve Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimleri yenilemesi durumunda ortaya çıkan olağan dışı adaylık mekanizmasını açıklamak.

360 milletvekili koşulunu incelemek: TBMM'nin seçimleri yenileme kararı bakımından gerekli olan üye tamsayısının beşte üçü çoğunluğunun hukuksal niteliğini ve mevcut parlamenter yapı içerisinde bu çoğunluğa ulaşılmasının siyasal sonuçlarını değerlendirmek.

Erdoğan'ın 2028 adaylığına ilişkin mevcut siyasal-hukuksal senaryoyu çözümlemek: Mehmet Uçum ve Akın Gürlek'in Eylül 2026 tarihli açıklamalarını bunların hukuksal sonuç doğuran biçimsel işlemler olmadığı ayrımını koruyarak 2028 seçimleri ve Erdoğan'ın yeniden adaylığı konusunda ortaya koydukları yaklaşım bakımından incelemek.

Seçimlerin yenilenmesi ile yeniden adaylık arasındaki hukuksal ilişkiyi açıklığa kavuşturmak: Seçimlerin yalnızca erkene alınması ile Anayasa'nın 116. maddesi kapsamında TBMM tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi arasındaki farkı ortaya koymak ve yeniden adaylık bakımından hukuksal olarak belirleyici unsurun ne olduğunu belirlemek.

Siyasal tarafsızlık ilkesini incelemek: Cumhurbaşkanının anayasal konumu, yürütme organının siyasal niteliği ve özellikle Adalet Bakanının bir siyasal parti örgütü toplantısında mevcut Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesine ilişkin yaptığı açıklama üzerinden devlet makamı ile parti etkinliği arasındaki anayasal sınırı değerlendirmek.

Serbest, eşit ve adil seçim ilkelerini değerlendirmek: Seçimlerin yalnızca oy verme ve oyların sayılması aşamasından ibaret olmadığı kabulünden hareketle seçim öncesi siyasal ortamı, adayların seçmene ulaşma olanaklarını, siyasal ifade özgürlüğünü, medya erişimini ve siyasal aktörler arasındaki fırsat eşitliğini incelemek.

Kamu gücü ile seçimsel yarışma arasındaki ilişkiyi incelemek: Devlet makamlarının, kamu personelinin, yönetsel ve mali kaynakların ve kamusal iletişim olanaklarının seçim sürecinde herhangi bir siyasal aktör veya aday lehine üstünlük oluşturup oluşturamayacağına ilişkin anayasal ve uluslararası seçim ölçünlerini ortaya koymak.

Devlet-parti ilişkisini çözümlemek: Yürütme organı, Cumhurbaşkanlığı ve iktidar partisi arasındaki kurumsal ve siyasal ilişkinin seçimsel yarışma üzerindeki etkilerini incelemek ve özellikle kamu görevi ile parti örgütünün seçimsel seferberliği arasındaki sınırın demokratik seçim ilkeleri bakımından önemini belirlemek.

Muhalefetin siyasal ve adaylık kapasitesini seçimsel eşitlik bakımından değerlendirmek: 2028 seçimlerinde iktidar adayının yeniden adaylığı ile muhalefet aktörlerinin adaylık, siyasal örgütlenme, kampanya yürütme ve seçmene ulaşma koşullarının birbirinden bağımsız değerlendirilemeyeceğini ortaya koymak.

Demokratik gerileme göstergelerini belirlemek: 2028 adaylık ve seçim sürecini demokratik gerileme bakımından değerlendirebilmek amacıyla anayasal sınırlamaların işlevi, yürütme gücünün yoğunlaşması, devlet-parti ilişkisi, seçimsel fırsat eşitliği, medya çoğulculuğu, muhalefetin siyasal etkinlik alanı, seçilme hakkı ve seçim yönetiminin tarafsızlığı gibi göstergeleri incelemek.

Otoriterleşme ile seçimlerin devamlılığı arasındaki ilişkiyi ortaya koymak: Otoriterleşmenin seçimlerin ortadan kaldırılması biçiminde gerçekleşmesinin zorunlu olmadığı ve seçimlerin düzenli olarak yapılmaya devam etmesine karşın gerçek siyasal yarışmanın ve iktidar değişikliği olasılığının zayıflayabileceği yönündeki kuramsal yaklaşımı 2028 örneği üzerinden sınamak.

“Seçimin varlığı” ile “seçimsel yarışmanın gerçekliği” arasındaki ayrımı geliştirmek: Seçimlerin yapılmasının tek başına demokratik rejimin varlığını kanıtlamadığı ve demokratik seçim için seçmenin gerçek seçeneklere sahip olması, adayların makul ölçüde eşit koşullarda yarışabilmesi ve iktidarın seçim yoluyla değişebilmesinin gerçek bir olasılık olarak korunması gerektiği yönündeki yaklaşımı sistemli duruma getirmek.

Anayasal yetki ile demokratik meşruluk arasındaki ilişkiyi değerlendirmek: TBMM'nin Anayasa'nın 116. maddesinden kaynaklanan seçimleri yenileme yetkisinin varlığı ile bu yetkinin kullanıldığı siyasal ortamın demokratik niteliğini birbirinden ayırmak ve hukuksal olarak olanaklı olan bir işlemin aynı zamanda hangi demokratik ve seçimsel koşullara bağlı olması gerektiğini ortaya koymak.

2028 sürecinin Türkiye'nin demokratik rejimi bakımından taşıdığı anlamı belirlemek: Anayasal adaylık, siyasal tarafsızlık, seçimsel eşitlik, devlet-parti ilişkisi ve demokratik yarışma alanlarında ortaya çıkan bulguları birlikte değerlendirerek 2028 seçim sürecinin Türkiye'deki demokratik gerileme ve otoriterleşme eğilimleri bakımından ne ifade ettiğini ortaya koymak.

Araştırma böylece yalnızca “Erdoğan 2028'de aday olabilir mi?” sorusuna yanıt arayan dar bir anayasa hukuku incelemesi olmaktan çıkarılacak ve anayasal adaylık rejimi ile demokratik seçim rejiminin kesiştiği noktada ortaya çıkan siyasal ve kurumsal sorunları bütüncül olarak inceleyen bir çalışma niteliğine kavuşturulacaktır.

ARAŞTIRMA SORULARI

Bu araştırmanın temel sorusu şudur: 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına olanak sağlayan anayasal düzenek siyasal tarafsızlık, eşit ve adil seçim, seçimsel yarışma ve demokratik yönetim ilkeleriyle birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin anayasal ve demokratik düzeni açısından nasıl bir anlam taşımaktadır?

Bu temel soru aşağıdaki alt araştırma soruları çerçevesinde çözümlenecektir:

Anayasa’nın 101. ve 116. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi hangi koşullarda yeniden adaylık hakkı doğurmaktadır ve bu mekanizmanın anayasal niteliği nedir?

2028 seçimlerinin yenilenmesi için gerekli olan 360 milletvekili çoğunluğu Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı bakımından nasıl bir anayasal ve siyasal eşik oluşturmaktadır?

Akın Gürlek, Mehmet Uçum ve iktidar çevresinden gelen 2028 seçimlerine ilişkin açıklamalar anayasal adaylık mekanizmasının ve seçimlerin zamanlamasının siyasal söylem içinde nasıl çerçevelendiğini göstermektedir?

Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına ilişkin anayasal mekanizmanın işletilmesi ile siyasal tarafsızlık ilkesi arasında nasıl bir ilişki bulunmaktadır ve devlet görevlilerinin seçimlere ilişkin açıklamaları devlet ile parti arasındaki sınır bakımından hangi sorunları ortaya çıkarmaktadır?

2028 Cumhurbaşkanlığı seçiminin serbest, eşit ve adil bir seçim olarak gerçekleşebilmesi bakımından siyasal iktidar ile muhalefet arasındaki fırsat eşitliğinin hangi unsurlar üzerinden değerlendirilmesi gerekir?

Kamu makamlarının, yönetsel olanakların, kamu kaynaklarının ve devletin kurumsal görünürlüğünün seçimsel süreçte kullanılması adaylar ve siyasal aktörler arasındaki seçimsel eşitliği hangi ölçüde etkileyebilir?

Muhalefetin aday belirleme, örgütlenme, kampanya yürütme ve seçmenlere ulaşma kapasitesi ile iktidarın sahip olduğu kurumsal ve siyasal olanaklar arasındaki farklılıklar 2028 seçimindeki gerçek seçimsel yarışma bakımından nasıl değerlendirilmelidir?

Anayasal seçim mekanizmalarının varlığını sürdürmesine karşın siyasal tarafsızlık, seçimsel eşitlik, medya çoğulculuğu, yargısal bağımsızlık ve muhalefetin siyasal etkililik alanı bakımından ortaya çıkabilecek sınırlamalar demokratik gerileme ve otoriterleşme süreçleriyle nasıl ilişkilendirilebilir?

Türkiye’de seçimlerin düzenli olarak yapılmaya devam etmesi ile seçimlerin iktidarın gerçek anlamda değişebilmesine olanak sağlayan demokratik bir yarışma ortamı oluşturması arasında nasıl bir ayrım yapılmalıdır?

2028 Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin anayasal ve siyasal süreç Türkiye’de anayasal yetkinin kullanılması ile demokratik meşruluk arasındaki ilişkinin niteliği bakımından ne göstermektedir?

YÖNTEM

Bu araştırma 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin anayasal düzenlemeyi seçimsel yarışma koşullarını ve demokratik yönetimin niteliğini birlikte inceleyen nitel bir siyasal-hukuksal çözümleme olarak tasarlanmıştır. Araştırmada tek bir yönteme bağlı kalınmamış ve anayasal-hukuksal çözümleme, kurumsal çözümleme, siyasal söylem çözümlemesi ve karşılaştırmalı değerlendirme birbirini tamamlayacak biçimde kullanılmıştır. Araştırmanın temel yöntemi belgeye dayalı çözümlemedir. Bu kapsamda başta Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 101. ve 116. maddeleri olmak üzere ilgili anayasal ve yasal düzenlemeler, seçim mevzuatı, Türkiye'deki seçim süreçlerine ilişkin biçimsel belgeler, uluslararası seçim gözlem raporları ve demokratik yönetim ölçünlerini ortaya koyan uluslararası belgeler incelenmiştir. Böylece araştırmanın normatif ve görgül dayanaklarının birbirinden ayrılması amaçlanmıştır.

Anayasal-Hukuksal Çözümleme

Araştırmanın ilk aşamasında Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına ilişkin anayasal düzenek incelenmiştir. Özellikle Anayasa'nın 101. maddesinde yer alan iki dönem sınırlaması ile 116. maddesinde öngörülen TBMM kararıyla seçimlerin yenilenmesi durumunda ikinci dönem Cumhurbaşkanının yeniden aday olabilmesine ilişkin olağan dışı sistem birlikte ele alınmıştır. Bu çözümlemede yalnızca maddelerin lafzı değil, anayasal hükümlerin birbirleriyle ilişkisi ve aynı anayasal sistem içerisindeki işlevleri dikkate alınmıştır. Böylece “Cumhurbaşkanı yeniden aday olabilir mi?” sorusu ile “Bu adaylığın hangi anayasal mekanizma üzerinden olanaklı duruma geldiği” sorusu birbirinden ayrılmıştır. Ayrıca seçimlerin yenilenmesi ile seçim tarihinin olağan tarihten daha erkene alınması arasındaki hukuksal fark üzerinde durulacaktır. Böylece kamuoyunda zaman zaman birbirinin yerine kullanılan farklı hukuksal mekanizmaların kavramsal olarak ayrıştırılması sağlanacaktır.

Siyasal Kurum ve Güç Dağılımı Çözümlemesi

İkinci aşamada Anayasa'nın 116. maddesinde öngörülen 360 milletvekili çoğunluğu yalnızca aritmetik bir çoğunluk olarak değil, parlamenter karar alma sürecinin bir unsuru olarak ele alınacaktır. TBMM'deki sandalye dağılımı, siyasal partilerin ve milletvekillerinin anayasal bir karar üzerindeki olası etkileri bakımından incelenecek ancak mevcut sandalye dağılımından gelecekteki oy davranışına ilişkin herhangi bir kesin sonuç çıkarılmayacaktır. Böylece anayasal olarak gerekli çoğunluk ile bu çoğunluğun oluşup oluşmayacağı birbirinden ayrılacaktır. Bu yaklaşım, anayasal yetkinin varlığı ile bu yetkinin siyasal süreç içerisinde nasıl kullanılabileceği arasındaki farkın ortaya konulmasına olanak sağlayacaktır.

Siyasal Söylem Çözümlemesi

Araştırmada 2028 seçimleri ve Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı konusunda kamuoyuna açıklanan siyasal söylemler ayrıca incelenecektir. Özellikle Adalet Bakanı Akın Gürlek'in 2028 seçimlerine ilişkin açıklaması ile Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum'un Anayasa'nın 116. maddesine ve yeniden adaylık olasılığına ilişkin değerlendirmeleri siyasal söylemin anayasal mekanizmayı nasıl çerçevelediğini ortaya koymak amacıyla ele alınacaktır. Buradaki amaç söz konusu açıklamaların hukuksal olarak bağlayıcı olup olmadığını belirlemekten çok anayasal bir olasılığın siyasal aktörler tarafından nasıl ifade edildiğini ve kamuoyuna nasıl sunulduğunu çözümlemektir. Bu nedenle açıklamalar hukuksal normun kendisiyle özdeşleştirilmeyecek ve hukuksal düzenleme, siyasal söylem ve siyasal beklenti birbirinden ayrılacaktır.

Seçimsel Eşitlik ve Siyasal Tarafsızlık Çözümlemesi

Araştırmanın bir diğer yöntembilimsel boyutunu seçimsel eşitlik ve siyasal tarafsızlık ölçütleri oluşturmaktadır. Bu çerçevede serbest, eşit ve adil seçim ilkeleri adayların siyasal etkililik olanakları, kamu makamlarının tarafsızlığı, devlet ile siyasal parti arasındaki kurumsal sınır, kamu kaynaklarının kullanımı, medya ortamı ve muhalefetin siyasal etkinlik alanı bakımından değerlendirilecektir. Bu aşamada seçimlerin yalnızca hukuksal olarak yapılmasının yeterli olmadığı ve demokratik seçim kavramının aynı zamanda adayların ve siyasal aktörlerin gerçek anlamda yarışabilmelerini sağlayan koşulları gerektirdiği kabul edilmektedir. Dolayısıyla çözümlemede iki ayrı düzey birbirinden ayrılacaktır: Birinci düzey, seçimin anayasal ve hukuksal olarak yapılması, ikinci düzey seçimin gerçek anlamda eşit, serbest ve adil bir seçimsel yarışma ortamı oluşturmasıdır. Bu ayrım araştırmanın temel kavramsal eksenlerinden biri olan “seçimin varlığı” ile “seçimsel yarışmanın gerçekliği” arasındaki farklılığın ortaya konulmasını sağlayacaktır.

Demokratik Gerileme ve Otoriterleşme Çözümlemesi

Araştırmanın son yöntembilimsel boyutunda 2028 süreci demokratik gerileme ve otoriterleşme yazınında kullanılan göstergeler üzerinden değerlendirilecektir. Ancak herhangi bir tekil gelişme doğrudan “otoriterleşme” olarak nitelendirilmeyecek ve bunun yerine siyasal sistemde ortaya çıkabilecek süreçsel ve kurumsal değişimler birlikte değerlendirilecektir. Bu kapsamda özellikle şu göstergeler dikkate alınacaktır: yürütme gücünün yoğunlaşması, devlet ile siyasal parti arasındaki kurumsal sınırların zayıflaması, siyasal tarafsızlık ilkesinin aşınması, seçimsel fırsat eşitliğinin bozulması, kamu kaynaklarının seçimsel amaçlarla kullanılabilme olasılığı, medya çoğulculuğunun ve siyasal iletişim olanaklarının eşitsizliği, yargısal bağımsızlık ve siyasal çoğulculuk, muhalefetin örgütlenme ve siyasal etkililik alanı ve iktidarın değişebilmesini sağlayan gerçek seçimsel mekanizmaların korunması. Bu göstergeler, Türkiye'nin demokratik niteliği hakkında tek başına kesin bir hüküm oluşturmak amacıyla değil, 2028 seçim sürecinin demokratik gerileme bakımından hangi eğilimleri güçlendirebileceğini veya hangi kurumsal güvenceleri sınayabileceğini belirlemek amacıyla kullanılacaktır.

Karşılaştırmalı Değerlendirme

Araştırmada Türkiye'nin önceki seçim deneyimleri ile uluslararası seçim ölçünleri de karşılaştırmalı bir referans çerçevesi olarak kullanılacaktır. Özellikle Avrupa Konseyi, Venedik Komisyonu ve AGİT/ODIHR tarafından ortaya konulan seçimsel eşitlik, siyasal tarafsızlık, kamu kaynaklarının kullanımı ve devlet-parti ayrımı konusundaki ölçünlerden yararlanılacaktır. Bu karşılaştırma başka ülkelerin Türkiye'ye doğrudan model olarak aktarılması amacıyla değil, demokratik seçimlerin en az kurumsal ve siyasal koşullarını belirleyen ölçütlerin ortaya konulması amacıyla yapılacaktır.

İstidlal ve Çözümleme Stratejisi

Araştırmada tümdengelimsel ve tümevarımsal akıl yürütme birlikte kullanılacaktır. Anayasal ve uluslararası normlardan hareketle oluşturulan ölçütler somut gelişmelere uygulanırken aynı zamanda somut siyasal ve kurumsal gelişmelerden hareketle sistemin genel eğilimleri hakkında istidlal (akıl yürütme) yapılacaktır. Bununla birlikte araştırma 2028 seçimlerinin sonucuna ilişkin bir öngörü üretmeyi amaçlamamaktadır. İnceleme seçim sonucundan çok seçimin hangi anayasal, siyasal ve kurumsal koşullar altında gerçekleşeceği üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu yöntemsel tercih, araştırmanın temel sorunsalını oluşturan ayrımı korumaktadır: Bir ülkede seçimlerin yapılması, tek başına seçimsel yarışmanın demokratik niteliğinin güvence altında olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle araştırmada seçimsel süreç yalnızca sandığın kurulması bakımından değil, iktidarın değişebilmesini sağlayan gerçek ve eşit siyasal yarışma koşullarının varlığı bakımından da değerlendirilecektir.

KAVRAMSAL VE KURAMSAL ÇERÇEVE

2028 Cumhurbaşkanlığı seçiminin incelenmesi yalnızca Cumhurbaşkanının yeniden aday olup olamayacağına ilişkin dar bir anayasa hukuku sorununa indirgenemez. Anayasal adaylık, siyasal tarafsızlık, seçimsel eşitlik, serbest ve adil seçim, seçimsel yarışma, demokratik gerileme ve otoriterleşme birbirleriyle bağlantılı kavramlardır. Bu nedenle araştırmada söz konusu kavramlar birbirinden bağımsız değil, anayasal düzen ile siyasal uygulama arasındaki ilişkiyi açıklayacak bütünleşik bir kuramsal çerçeve içinde ele alınmaktadır.

Anayasal Adaylık ve Olağan Dışı Adaylık

Anayasal adaylık bir kişinin seçimlerde aday olabilmesini sağlayan hukuksal koşulların anayasa ve ilgili mevzuat tarafından belirlenmesini ifade eder. Demokratik anayasal sistemlerde adaylık hakkı yalnızca siyasal bir tercih değil, aynı zamanda anayasal ve hukuksal bir statüdür. Türkiye bakımından Anayasa'nın 101. maddesi Cumhurbaşkanının görev süresini ve yeniden seçilme sınırını düzenlerken 116. madde belirli bir koşulun gerçekleşmesi durumunda ikinci dönemini sürdüren Cumhurbaşkanının yeniden aday olabilmesine olanak tanımaktadır. Bu nedenle 2028 bakımından söz konusu adaylık olağan iki dönemlik sınırdan bağımsız olarak değil, anayasal bir olağan dışı mekanizması bağlamında incelenmelidir. Burada önemli olan nokta anayasal olarak olanaklı olan bir adaylığın kendiliğinden demokratik açıdan tartışmasız olduğu sonucuna götürmemesidir. Anayasal yetki ile demokratik meşruluk aynı kavram değildir. Bir anayasal düzenlemenin varlığı o düzenlemenin uygulanmasının seçimsel eşitlik, siyasal tarafsızlık ve demokratik yarışma bakımından doğurabileceği sonuçların ayrıca incelenmesini engellemez.

Siyasal Tarafsızlık

Siyasal tarafsızlık devletin ve kamu makamlarının belirli bir siyasal parti veya aday lehine ya da aleyhine kurumsal üstünlük yaratmamasını ifade eden temel demokratik ilkelerden biridir. Bu ilke, yalnızca seçim günü gerçekleştirilen işlemlerle sınırlı değildir. Seçim öncesi dönemde kamu makamlarının açıklamaları, kamu kurumlarının etkinlikleri, kamu kaynaklarının kullanımı ve devletin kurumsal görünürlüğünün siyasal amaçlarla ilişkilendirilmesi de tarafsızlık bakımından önem taşır. Bu araştırmada siyasal tarafsızlık devlet ile siyasal parti arasındaki kurumsal sınırın korunması açısından ele alınacaktır. Özellikle yürütme organında görev yapan bir kamu görevlisinin aynı zamanda iktidar partisinin seçimsel hedefleriyle ilişkilendirilebilecek açıklamalarda bulunması, doğrudan hukuka aykırılık varsayımıyla değil, devlet-parti sınırının niteliğini sorgulayan bir gösterge olarak değerlendirilecektir.

Serbest, Eşit ve Adil Seçim

Demokratik seçim yalnızca oy verme işleminin gerçekleştirilmesinden ibaret değildir. Seçmenlerin tercihlerini özgürce oluşturabilmeleri, adayların siyasal etkinliklerini sürdürebilmeleri ve seçimsel yarışın taraflar bakımından makul ölçüde eşit koşullarda gerçekleşmesi demokratik seçim kavramının temel unsurlarıdır. Bu nedenle araştırmada üç kavram birbirini tamamlayacak biçimde kullanılacaktır: Serbest seçim, seçmenin tercihinin baskı, tehdit veya hukuksal ve yönetsel engelleme olmaksızın oluşabilmesini; eşit seçim, adayların ve siyasal aktörlerin seçimsel süreçte eşit veya karşılaştırılabilir siyasal olanaklara sahip olmasını ve adil seçim ise seçim sürecinin hukuksal ve kurumsal kurallarının tarafsız, öngörülebilir ve siyasal aktörler bakımından eşit uygulanmasını ifade etmektedir. Bu ayrım, seçimlerin yalnızca usulüne uygun gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği ile seçimsel yarışın gerçekten adil olup olmadığı arasındaki farkın ortaya konulmasını sağlar.

Seçimsel Yarışma

Seçimsel yarışma siyasal iktidarın birden fazla siyasal aktör tarafından gerçek anlamda yarışmaya açık olduğu ve seçmenin mevcut iktidarı değiştirme olanağına sahip bulunduğu seçimsel ortamı ifade etmektedir. Burada “yarışma” kavramı yalnızca adayların sandıkta bulunması anlamında kullanılmamaktadır. Gerçek seçimsel yarışma için adayların örgütlenebilmesi, seçmenlere ulaşabilmesi, siyasal mesajlarını iletebilmesi, medya alanında görünür olabilmesi ve kamu gücünden kaynaklanan yapısal üstünlüklerin belirli bir siyasal aktör lehine aşırı biçimde yoğunlaşmaması gerekir. Bu çerçevede araştırmanın temel varsayımlarından biri şudur: Seçimin yapılması ile seçimsel yarışmanın gerçekleşmesi aynı şey değildir. Bir ülkede düzenli aralıklarla seçim yapılabilir ancak seçimsel yarışmanın temel koşulları giderek daralabilir. Dolayısıyla seçimlerin varlığı tek başına demokratik yarışmanın varlığının yeterli göstergesi değildir.

Devlet-Parti İlişkisi

Demokratik sistemlerde siyasal partiler iktidara gelebilir ve kamu yönetimini yönlendirebilirler. Ancak iktidar partisinin devlet aygıtıyla özdeşleşmesi ile siyasal parti ile devlet arasındaki anayasal ayrımın korunması birbirinden farklıdır. Bu nedenle araştırmada devlet-parti ilişkisi devlet kurumlarının siyasal iktidarın parti örgütüyle ne ölçüde bütünleştiğini veya bu iki alan arasındaki kurumsal sınırların ne ölçüde korunduğunu inceleyen bir kavramsal eksen olarak kullanılacaktır. Bu bağlamda özellikle kamu görevlilerinin parti etkinliklerindeki rolleri, kamu makamlarının seçimsel söylemle ilişkisi, devletin kurumsal olanaklarının siyasal etkinliklerle kesişmesi ve kamu kaynaklarının seçimsel süreçteki kullanımı dikkate alınacaktır.

Kamu Gücü ve Yönetsel Kaynakların Seçimsel Kullanımı

Görevde bulunan siyasal iktidarların seçim dönemlerinde kamu makamlarının ve kamu kaynaklarının sağladığı olanaklardan yararlanabilmeleri seçimsel eşitlik bakımından özel önem taşımaktadır. Kamu gücü yalnızca mali kaynaklardan ibaret değildir. Kamu makamlarının görünürlüğü, törenler, kamu iletişim kanalları, yönetsel yetkiler, kamu personeli, kamusal alanlar ve devletin kurumsal iletişim kapasitesi de siyasal aktörlere farklı düzeylerde üstünlük sağlayabilir. Bu nedenle araştırmada kamu gücü üstünlüğü doğrudan hukuka aykırılık anlamında kullanılmayacak ve seçimsel eşitliği etkileyebilecek yapısal bir unsur olarak değerlendirilecektir.

Demokratik Gerileme

Demokratik gerileme demokratik kurumların bir anda ortadan kaldırılmasından çok demokratik denge ve denetim mekanizmalarının, temel hak güvencelerinin, kurumsal çoğulculuğun ve iktidarın seçim yoluyla değişebilme kapasitesinin zaman içinde aşınması sürecini ifade etmektedir. Bu kavram bakımından önemli olan tek bir siyasal kararın veya tek bir seçim uygulamasının sistemin niteliğini belirlediği varsayımından kaçınmaktır. Demokratik gerileme esas olarak süreçsel ve birikimli bir olgudur. Bu araştırmada demokratik gerileme yürütme gücünün yoğunlaşması, yargısal ve kurumsal denetimin zayıflaması, siyasal çoğulculuğun daralması, medya alanındaki eşitsizlik, muhalefetin etki kapasitesinin sınırlandırılması ve seçimsel eşitliğin aşınması gibi göstergelerin birlikte değerlendirilmesiyle ele alınacaktır.

Otoriterleşme

Otoriterleşme siyasal iktidarın denetim mekanizmalarından giderek daha fazla bağımsızlaşması ve siyasal iktidarın değişebilmesini sağlayan kurumsal mekanizmaların zayıflaması süreci olarak ele alınmaktadır. Bu kavramın demokratik gerilemeden farkı yalnızca demokratik kurumların niteliğindeki bozulmayı değil, iktidarın siyasal ve kurumsal olarak sınırlandırılabilirliğinin azalmasını da vurgulamasıdır. Ancak seçimlerin yapılmaya devam etmesi bir sistemin otomatik olarak demokratik niteliğini koruduğu anlamına gelmediği gibi herhangi bir seçimsel eşitsizlik de tek başına sistemi otoriter olarak nitelendirmek için yeterli değildir. Bu nedenle araştırmada otoriterleşme tekil olaylardan değil, birbirini güçlendiren kurumsal ve siyasal eğilimlerden hareketle değerlendirilecektir.

Yarışmacı Otoriter Rejim

Yarışmacı otoriterlik seçimlerin tümüyle ortadan kaldırılmadığı, muhalefet partilerinin ve seçimlerin varlığını sürdürdüğü ancak iktidarın kamu gücü, kurumsal olanaklar, medya erişimi veya diğer yapısal üstünlükler bakımından belirgin özelliklere sahip olduğu rejim tipini açıklamak amacıyla kullanılan karşılaştırmalı siyaset kavramıdır. Bu kavramın araştırmadaki işlevi Türkiye'yi peşin olarak belirli bir rejim kategorisine yerleştirmek değildir. Kavram seçimlerin varlığının tek başına demokratik yarışmanın varlığını kanıtlamadığı durumları açıklamak için bir kuramsal referans noktası olarak kullanılacaktır. Dolayısıyla 2028 seçim süreci bakımından asıl soru, yalnızca seçimin yapılıp yapılmayacağı değil, iktidarın değişebilmesine olanak sağlayan seçimsel yarışmanın gerçek, anlamlı ve kurumsal olarak güvence altında olup olmadığıdır.

Seçimin Varlığı ile Seçimsel Yarışmanın Gerçekliği

Bu araştırmanın özgün kavramsal ekseni seçimin varlığı ile seçimsel yarışmanın gerçekliği arasındaki ayrımdır. Seçimin varlığı anayasal ve yasal olarak seçimlerin belirli aralıklarla yapılmasını ve seçmenlerin sandıkta tercih kullanmasını ifade eder. Seçimsel yarışmanın gerçekliği ise bunun ötesinde, siyasal aktörlerin iktidara ulaşabilmek için gerçek ve anlamlı bir yarışma yürütebilmelerini gerektirir. Bu ayrım üç temel koşul üzerinden kurulmaktadır: Adaylık ve siyasal katılım olanağı, siyasal aktörlerin seçimlere katılabilmeleri ve seçmenlere ulaşabilmeleri; fırsat eşitliği kamu gücü, yönetsel olanaklar ve iletişim kaynaklarının belirli bir aday veya parti lehine aşırı yoğunlaşmaması ve iktidarın değişebilirliği yani seçimin mevcut iktidarın devamını yalnızca biçimsel olarak onaylayan bir süreç olmaktan çıkıp iktidarın değişebilmesine gerçek bir olanak sağlaması. Bu üç unsur birlikte ele alındığında seçim yalnızca seçimsel süreç olmaktan çıkar ve demokratik seçimsel yarışma niteliği kazanır.

Anayasal Yetki ile Demokratik Meşruluk Arasındaki Ayrım

Araştırmanın son kavramsal ayrımı anayasal yetki ile demokratik meşruluk arasındadır. Anayasal yetki bir devlet organının belirli bir işlemi gerçekleştirebilmesini sağlayan hukuksal yetkiyi ifade eder. Demokratik meşruluk ise bu yetkinin demokratik anayasal düzenin temel ilkeleriyle ve siyasal karar alma süreçlerinin meşru koşullarıyla uyumunu ilgilendirir. Bu nedenle bir işlemin anayasal olarak olanaklı olması onun seçimsel eşitlik, siyasal tarafsızlık veya demokratik yarışma bakımından ortaya çıkarabileceği sonuçların ayrıca incelenmesine engel değildir. 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından bu ayrım özellikle önemlidir. Anayasa'nın öngördüğü bir adaylık mekanizmasının kullanılması aynı zamanda bu mekanizmanın hangi siyasal ve kurumsal koşullar içerisinde işletildiği sorusunu gündeme getirmektedir. Böylece araştırmanın kuramsal çerçevesi şu ilişki üzerine kurulmaktadır: Anayasal adaylık, siyasal tarafsızlık, seçimsel eşitlik, gerçek seçimsel yarışma ve demokratik meşruluk. Bu zincirin herhangi bir halkasında ortaya çıkabilecek yapısal bozulma, yalnızca adaylık sorununu değil, seçimsel sürecin ve dolayısıyla demokratik rejimin niteliğini de etkileyebilecek bir gelişme olarak değerlendirilecektir.

ANAYASAL ÇERÇEVE: ANAYASANIN 101. VE 116. MADDELERİ

2028 Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin tartışmanın hukuksal merkezinde Anayasa'nın 101. ve 116. maddeleri bulunmaktadır. 101. madde Cumhurbaşkanının seçilme ve yeniden seçilme koşullarını düzenlerken 116. madde Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçimlerin yenilenmesine karar vermesini ve bu kararın Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı üzerindeki olağan dışı sonucunu düzenlemektedir. Her iki hükmün birlikte değerlendirilmesi 2028 bakımından ortaya çıkan anayasal sorunun doğru biçimde ortaya konulması açısından zorunludur.

Anayasa’nın 101. Maddesi ve İki Dönem Sınırı

Anayasa'nın 101. maddesine göre Cumhurbaşkanı halk tarafından doğrudan seçilir ve görev süresi beş yıldır. Aynı maddenin ikinci fıkrası, “Bir kimse en fazla iki kez Cumhurbaşkanı seçilebilir” hükmünü içermektedir. Böylece anayasal sistem aynı kişinin Cumhurbaşkanlığı görevine seçilmesini kural olarak iki dönemle sınırlandırmaktadır. Bu düzenleme Cumhurbaşkanlığı makamında görev süresinin sınırsız biçimde uzamasını engelleyen bir anayasal dönem sınırlamasıdır. Dolayısıyla 2028 seçimleri bakımından ilk hukuksal soru mevcut Cumhurbaşkanının 101. maddedeki iki dönem sınırı bakımından hangi statüde bulunduğunun belirlenmesidir. Ancak 101. madde tek başına okunamaz. Çünkü aynı anayasal sistem 116. maddede belirli bir koşulun gerçekleşmesi durumunda ikinci dönemini sürdüren Cumhurbaşkanının bir kez daha aday olabilmesini açıkça düzenlemektedir. Bu nedenle 101. maddede yer alan genel kural ile 116. maddede yer alan özel düzenlemenin birlikte değerlendirilmesi gerekir.

Anayasa’nın 116. Maddesi ve Seçimlerin Yenilenmesi

Anayasa'nın 116. maddesi TBMM'nin üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla seçimlerin yenilenmesine karar verebileceğini hükme bağlamaktadır. TBMM üye tamsayısının 600 olması nedeniyle bu çoğunluk 360 milletvekiline karşılık gelmektedir. Seçimlerin yenilenmesi durumunda TBMM genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılmaktadır. Maddenin üçüncü fıkrası 2028 tartışmasının hukuksal açıdan en önemli hükmünü oluşturmaktadır: “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi durumunda, Cumhurbaşkanı bir kez daha aday olabilir.” Bu hüküm, 101. maddede düzenlenen iki dönemlik genel sınırlamaya karşı belirli bir anayasal koşula bağlı özel bir adaylık olanağı yaratmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta yeniden adaylık sonucunun yalnızca seçim tarihinin erkene alınmasından doğmamasıdır. Anayasa'nın 116. maddesi açıkça “Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi” koşulunu aramaktadır. Dolayısıyla olağan seçim tarihinden daha erken bir tarihte seçim yapılması ile 116. maddedeki anayasal seçim yenileme mekanizmasının işletilmesi aynı hukuksal işlem olarak kabul edilemez.

“Seçimlerin Yenilenmesi” ile “Erken Seçim” Arasındaki Ayrım

Siyasal söylemde “erken seçim” olarak ifade edilen bir seçimin hukuksal niteliğinin ayrıca belirlenmesi gerekir. Anayasa bakımından belirleyici olan seçimin olağan tarihinden önce yapılması değil, hangi anayasal yetki kullanılarak yenilendiğidir. Madde uyarınca TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar verebilmesi için üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu gerekmektedir. Bu nedenle 2028 bakımından hukuksal tartışmanın merkezine yalnızca seçim tarihinin öne çekilmesi değil, TBMM'nin 116. madde uyarınca seçimlerin yenilenmesine karar verip vermeyeceği yerleştirilmelidir. Bu ayrım, kamuoyundaki “birkaç gün veya hafta erken seçim” tartışmaları ile Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı arasında doğrudan ve otomatik bir hukuksal bağ kurulmasını önlemektedir. Başka bir ifadeyle erken seçim tarihi kendiliğinden yeniden adaylık hakkı doğurmaz. Buna karşılık Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin 116. madde uyarınca seçimlerin yenilenmesine karar vermesi Anayasa'nın açık hükmü gereğince bir kez için yeniden adaylık olanağı doğurur. Bu ayrım 2028 adaylık tartışmasının hukuksal temelini oluşturmaktadır.

101. ve 116. Maddelerin Birlikte Yorumu

101. ve 116. maddeler birlikte değerlendirildiğinde anayasal sistemin iki farklı kuralı aynı anda içerdiği görülmektedir. Birinci kural, Cumhurbaşkanının en fazla iki kez seçilebilmesidir. İkinci kural ise Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda Cumhurbaşkanının bir kez daha aday olabilmesidir. Bu nedenle 116. madde, 101. maddede yer alan iki dönem sınırını tümüyle ortadan kaldıran genel bir olağan dışı değildir. Olağan dışı olan belirli bir anayasal olayın gerçekleşmesine bağlanmıştır: Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi. Bu yapı anayasal açıdan koşullu olağan dışı adaylık olarak nitelendirilebilir. Buradaki “olağan dışı” niteliğin kaynağı, adaylığın siyasal bir takdir sonucunda değil, anayasanın öngördüğü belirli bir hukuksal koşulun gerçekleşmesiyle olanaklı olmasıdır.

360 Milletvekili Eşiğinin Anayasal Önemi

TBMM'nin seçimleri yenileme yetkisinin kullanılabilmesi için gereken beşte üç çoğunluk 600 üyeli Meclis bakımından 360 milletvekilidir. Bu çoğunluk sıradan bir parlamento çoğunluğundan daha yüksek bir anayasal eşiktir. Dolayısıyla 2028 bakımından yeniden adaylık mekanizması yalnızca Cumhurbaşkanının bireysel adaylık koşullarına bağlı değildir. Aynı zamanda TBMM'nin anayasal iradesini gerektirmektedir. Bu durum önemli bir anayasal ilişki ortaya çıkarmaktadır: Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı, TBMM'nin seçimleri yenileme kararı ve 360 milletvekilinin anayasal çoğunluğu. Ancak bu hukuksal ilişki 360 milletvekilinin hangi siyasal aktörlerden veya hangi siyasal gerekçelerle oluşacağını belirlememektedir. Anayasa yalnızca gerekli çoğunluğu düzenlemekte ve bu çoğunluğun siyasal oluşum biçimini düzenlememektedir. Bu nedenle mevcut milletvekili dağılımından hareketle gelecekteki bir TBMM kararının nasıl sonuçlanacağı konusunda kesin bir istidlalde bulunmak yöntemsel olarak doğru değildir.

2017 Anayasa Değişikliğinin Önemi

101. ve 116. maddelerin bugünkü biçimi 21 Ocak 2017 tarihli ve 6771 sayılı Anayasa değişikliğiyle oluşturulan Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi çerçevesinde düzenlenmiştir. 6771 sayılı Kanun ile 101. madde yeniden düzenlenmiş, 116. maddenin başlığı ve içeriği değiştirilmiş ve TBMM'nin beşte üç çoğunlukla seçimleri yenilemesi durumunda ikinci dönem Cumhurbaşkanına bir kezlık yeniden adaylık olanağı tanınmıştır. Dolayısıyla 2028 tartışması yalnızca mevcut Anayasa'nın soyut bir yorumu değildir. Aynı zamanda 2017 anayasa değişikliğiyle oluşturulan yürütme ve seçim sisteminin, Cumhurbaşkanlığı makamının dönem sınırlaması ile seçimlerin yenilenmesi arasındaki ilişkiyi nasıl kurduğunun somut bir sınamasıdır. Bu nedenle 2017 değişikliğinin 101. ve 116. maddeler bakımından oluşturduğu sistem 2028 adaylık tartışmasının tarihsel ve kurumsal arka planını oluşturmaktadır.

Anayasal Yetki ile Siyasal Kullanımın Ayrılması

Anayasa'nın 116. maddesinin varlığı TBMM'ye seçimlerin yenilenmesi konusunda açık bir yetki vermektedir. Aynı hüküm belirli koşullarda Cumhurbaşkanına yeniden aday olabilme olanağı da tanımaktadır. Bu nedenle söz konusu mekanizmanın anayasal olarak öngörülmüş olması ile bu mekanizmanın belirli bir siyasal amaç doğrultusunda kullanılması birbirinden ayrılmalıdır. Bu ayrım araştırmanın bütünü bakımından önemlidir. Anayasal hükmün kendisi tek başına demokratik gerilemenin kanıtı olarak kabul edilemez. Ancak bu hükmün uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek siyasal tarafsızlık sorunları, devlet-parti ilişkileri, kamu gücünün kullanımı, seçimsel fırsat eşitliği ve muhalefetin gerçek seçimsel yarışma kapasitesi ayrıca incelenebilir. Dolayısıyla araştırmanın sonraki bölümlerinde sorulacak temel soru 116. maddenin var olup olmadığı değil, bu anayasal mekanizmanın hangi siyasal ve kurumsal koşullar içinde işletileceğidir.

Ara Değerlendirme

Anayasa'nın mevcut metni bakımından temel hukuksal tablo açıktır: Cumhurbaşkanı kural olarak en fazla iki kez seçilebilir ancak Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda Cumhurbaşkanı bir kez daha aday olabilir. TBMM'nin böyle bir karar alabilmesi için üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu, yani 600 milletvekilli Meclis bakımından 360 oy gerekmektedir. Bu nedenle 2028 bakımından anayasal sorun basit biçimde “iki dönem sınırı var mı?” sorusundan ibaret değildir. Asıl sorun 101. maddedeki genel dönem sınırı ile 116. maddedeki koşullu yeniden adaylık mekanizmasının nasıl birlikte işletileceğidir. Bununla birlikte bu hukuksal olanak seçim sürecinin demokratik niteliği bakımından bütün sorunları çözmemektedir. Yeniden adaylığın anayasal olarak olanaklı hale gelmesi durumunda dahi seçimin siyasal tarafsızlık, fırsat eşitliği, kamu gücünün tarafsız kullanımı ve gerçek seçimsel yarışma koşullarında gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ayrı bir inceleme konusu olmaya devam etmektedir. Bu nedenle bir sonraki çözümleme aşamasında “Erdoğan'ın 2028'de Yeniden Adaylığı ve 360 Milletvekili Sorunu” ele alınacak ve anayasal hüküm ile TBMM'deki siyasal aritmetik arasındaki ilişki herhangi bir seçim sonucu öngörüsünde bulunulmaksızın incelenecektir.

ERDOĞAN’IN 2028’DE YENİDEN ADAYLIĞI VE 360 MİLLETVEKİLİ SORUNU

2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından anayasal tartışmanın ikinci aşamasını Cumhurbaşkanının yeniden aday olabilmesi için gerekli olan TBMM kararının oluşup oluşamayacağı sorunu oluşturmaktadır. Anayasa'nın 116. maddesi, Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi durumunda Cumhurbaşkanının bir kez daha aday olabileceğini düzenlemektedir. Aynı maddeye göre TBMM'nin seçimleri yenileme kararı alabilmesi için üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu gerekmektedir. 600 milletvekilinden oluşan TBMM bakımından bu sayı 360 milletvekilidir.

360 Oy: Hukuksal Bir Eşik

360 milletvekili Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını doğrudan sağlayan bir oy sayısı değildir. Hukuksal olarak 360 oy TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar verebilmesi için gerekli anayasal çoğunluktur. Yenileme kararı alındığında ise Cumhurbaşkanının ikinci döneminde bulunması koşuluyla 116. madde yeniden adaylık olanağını doğurmaktadır. Bu ayrım önemlidir. Çünkü kamuoyundaki tartışmalarda zaman zaman “Erdoğan'ın adaylığı için 360 oy gerekmektedir” biçiminde sadeleştirilmiş bir ifade kullanılmaktadır. Daha teknik ve doğru ifade ise şöyledir: Erdoğan'ın 2028'de yeniden aday olabilmesine ilişkin anayasal olağan dışının işletilebilmesi için Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine 360 milletvekiliyle karar vermesi gerekmektedir. Dolayısıyla 360 sayısı bir “adaylık oyu” değil, adaylığı olanaklı kılan anayasal sürecin TBMM ayağındaki karar çoğunluğudur.

Mevcut TBMM Aritmetiği

18 Eylül 2026 tarihli güncel haberlerde TBMM'deki sandalye dağılımı AK Parti 280, MHP 46, HÜDA PAR 4 ve DSP 1 milletvekili olarak verilmiştir. Bu dört grubun toplamı 331 milletvekilidir. Dolayısıyla söz konusu sandalye sayılarının tamamının aynı yönde kullanılması varsayımında dahi 360 sayısına ulaşmak için 29 milletvekilinin daha desteği gerekmektedir. Burada iki hususun birbirinden ayrılması gerekir. Birincisi, sandalye sayısı ile belirli bir oylamadaki oy sayısı aynı şey değildir. İkincisi, mevcut sandalye dağılımı gelecekteki bir anayasal oylamanın sonucunu önceden belirlemez. Bu nedenle 29 milletvekilinin hangi parti veya siyasal gruplardan gelebileceği konusunda öngörüde bulunmak araştırmanın yöntemsel sınırlarını aşacaktır. Araştırmanın konusu bu oyların nasıl sağlanacağını kestirmek değil, anayasal karar için mevcut olan siyasal aritmetiğin niteliğini ortaya koymaktır.

360 Sayısının Siyasal Anlamı

Anayasa koyucu seçimlerin yenilenmesi kararını sıradan bir parlamento çoğunluğuna bırakmamıştır. Üye tamsayısının beşte üçü oranındaki nitelikli çoğunluk seçimlerin yenilenmesi konusunda geniş bir siyasal görüş birlikteliği aranmasını ifade etmektedir. Bu nedenle 360 oy eşiği iki farklı açıdan değerlendirilebilir. İlk olarak, anayasal bir karar eşiğidir. TBMM'nin seçimleri yenileme iradesinin oluşması için belirli bir çoğunluğun sağlanması gerekir. İkinci olarak, 2028 bakımından bu eşik aynı zamanda Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını olanaklı kılan anayasal mekanizmanın siyasal ön koşulu durumuna gelmektedir. Böylece anayasal sistemde ilginç bir ilişki ortaya çıkmaktadır: Cumhurbaşkanının bireysel adaylık statüsü belirli koşullarda TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine ilişkin kolektif iradesiyle bağlantılı duruma gelmektedir. Bu durum 2028 adaylık tartışmasını yalnızca Cumhurbaşkanının kişisel seçim yeterliliği sorunu olmaktan çıkarmakta ve yasama organının seçimleri yenileme yetkisinin kullanılması sorununa dönüştürmektedir.

Uçum'un Önerdiği Senaryo

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum 17 Eylül 2026 tarihli açıklamasında Cumhurbaşkanının bir sonraki seçimde “son kez” aday olacağını belirtmiş ve bunun için TBMM'nin seçimleri yenileme kararı alması gerektiğini ifade etmiştir. Uçum ayrıca 2028 yılının 16 Nisan tarihinde seçim yapılabileceğini ve bunun için TBMM'nin 9–15 Şubat 2028 arasında en az 360 milletvekilinin oyuyla seçimleri yenileme kararı alabileceğini ileri sürmüştür. Ancak burada hukuksal norm ile siyasal ön görünün birbirinden ayrılması gerekir. Uçum'un açıklaması anayasal bir karar veya TBMM tarafından alınmış bir seçim kararı değildir. Açıklama mevcut anayasal mekanizmanın belirli bir siyasal senaryoya uygulanmasına ilişkin bir değerlendirmedir. Dolayısıyla 16 Nisan 2028 tarihi bakımından şu aşamada hukuksal bir kesinlikten değil, kamuya açıklanmış bir siyasal ön görüden söz etmek gerekir. Bu ayrım araştırmanın yöntemsel tarafsızlığı bakımından önemlidir. Uçum'un açıklaması 2028 seçimlerinin tarihini veya adaylığın gerçekleşeceğini hukuksal olarak kesinleştirmemekte ancak iktidar çevresinde 2028 için belirli bir anayasal-siyasal senaryonun açık biçimde tartışıldığını göstermektedir.

Gürlek Açıklaması ile Uçum Açıklamasının Birlikte Değerlendirilmesi

18 Eylül 2026'da Adalet Bakanı Akın Gürlek'in AK Parti Adana İl Örgütü toplantısında “2028 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek” açıklamasında bulunması Uçum'un bir gün önceki açıklamasıyla birlikte değerlendirildiğinde dikkat çekici bir söylemsel süreklilik ortaya çıkarmaktadır. Gürlek'in açıklaması seçim tarihine veya adaylığın hukuksal yöntemine ilişkin ayrıntı vermemiştir. Bu iki açıklamanın hukuksal statüsü aynı değildir. Uçum, anayasal mekanizmayı ve 360 milletvekili koşulunu açıkça tartışırken Gürlek daha çok seçimsel hedefi ifade etmiştir. Her iki açıklama da TBMM'nin 116. madde uyarınca seçimleri yenilemesine ilişkin henüz alınmış bir kararın yerine geçmez. Bununla birlikte bu açıklamalar birlikte ele alındığında 2028 seçimi, Erdoğan'ın yeniden adaylığı, Anayasa'nın 116. Maddesi ve TBMM'deki 360 oy eşiği arasında kamuoyuna açık bir siyasal-hukuksal senaryonun oluşmaya başladığı görülmektedir. Bu, seçim kararının alınmış olduğu anlamına gelmez fakat anayasal mekanizmanın siyasal gündemde somutlaştırıldığını göstermektedir.

“Bir Hafta Erken Seçim” Tartışması

AK Parti Seçim İşleri Başkanı Ali İhsan Yavuz'un 12 Eylül 2026 tarihli açıklamasında seçimin bir hafta dahi erkene alınmasının Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına olanak vereceğini savunduğu aktarılmıştır. Ancak aynı haber Anayasa'da seçimin bir hafta erken yapılmasının tek başına böyle bir sonuç doğurduğuna ilişkin bir hüküm bulunmadığını belirtmektedir. Anayasa'nın mevcut metni bakımından belirleyici olan seçim tarihinin birkaç gün veya hafta öne çekilmesi değildir. 116. madde açık biçimde “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi” koşulunu aramaktadır. Bu nedenle 2028 tartışmasında iki farklı hukuksal işlem birbirinden ayrılmalıdır: Birinci işlem TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesidir. İkinci işlem bu karar sonucunda seçimlerin olağan seçim tarihinden daha önce yapılmasıdır. Yeniden adaylık bakımından anayasal sonuç doğuran unsur ikinci işlemin gerçekleşmesi değil, birinci işlemin 116. madde koşullarına uygun olarak gerçekleşmesidir.

360 Oy İçin Gerekli Siyasal Görüş birlikteliği

Mevcut sandalye dağılımı dikkate alındığında 360 sayısına ulaşılabilmesi için iktidar partileri ve birlikte hareket eden diğer mevcut küçük partilerin toplam sandalye sayısının üzerinde bir destek gerekmektedir. Güncel olarak aktarılan 331 sandalyelik toplam üzerinden hesaplandığında fark 29'dur. Ancak bu farkı yalnızca “eksik oy” olarak görmek yetersizdir. 360 sayısı aynı zamanda TBMM içerisinde belirli bir anayasal işlem konusunda partiler arası veya milletvekilleri arası ek bir görüş birlikteliğinin gerekeceğini göstermektedir. Bu nedenle 2028 adaylık sorunu yalnızca Cumhurbaşkanının aday olup olmayacağıyla sınırlı değildir. Aynı zamanda TBMM'nin seçimlerin yenilenmesi konusunda gerekli anayasal çoğunluğu oluşturup oluşturamayacağı sorusunu içermektedir. Bu durum, Cumhurbaşkanlığı seçimi ile TBMM'deki siyasal dengeler arasındaki ilişkinin 2028 bakımından özel bir önem kazanmasına yol açmaktadır.

Adaylık Olasılığı ile Seçim Sonucu Arasındaki Ayrım

360 oy eşiğinin sağlanması ve 116. madde mekanizmasının işletilmesi durumunda Cumhurbaşkanının yeniden aday olabilmesi seçim sonucuna ilişkin herhangi bir sonuç doğrudan ortaya koymaz. Başka bir ifadeyle anayasal adaylık seçimin sonucu değildir. Bir kişinin anayasal olarak aday olabilmesi, seçimi kazanacağı veya kaybedeceği anlamına gelmediği gibi seçimdeki diğer adayların ve siyasal partilerin yarışma kapasitesi hakkında da tek başına herhangi bir sonuç ortaya koymaz. Bu ayrım araştırma bakımından özellikle önemlidir. Çünkü anayasal adaylık sorunu hukuksal bir sorun, seçimsel yarışma ise siyasal ve kurumsal bir sorundur. İki alan birbirine bağlı olmakla birlikte aynı değildir.

Ara Değerlendirme

2028 bakımından mevcut anayasal düzen Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin 360 milletvekiliyle seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda bir keze özgü olmak üzere yeniden adaylığa olanak tanımaktadır. 18 Eylül 2026 itibarıyla kamuoyuna yansıyan TBMM sandalye dağılımı üzerinden yapılan aritmetik hesap AK Parti, MHP, HÜDA PAR ve DSP'nin toplamının 331 olduğunu ve 360'a ulaşmak için 29 ek milletvekilinin desteğine gereksinme bulunduğunu göstermektedir. Dolayısıyla 2028 bakımından anayasal süreç henüz tamamlanmış değildir. Ortada TBMM tarafından alınmış bir seçimlerin yenilenmesi kararı bulunmadığı gibi 2028 seçim tarihine ilişkin Uçum tarafından ifade edilen 16 Nisan tarihi de resmi bir seçim kararı değildir. Bununla birlikte 2028 seçimleri ve Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı artık yalnızca soyut bir anayasa hukuku tartışması olarak değil, belirli bir anayasal mekanizmanın nasıl işletilebileceğine ilişkin açık bir siyasal söylem olarak gündemdedir. Bu noktadan sonra araştırmanın ağırlık merkezi anayasal adaylık sorunundan seçimsel sürecin niteliğine kaymaktadır. Çünkü 116. maddenin işletilmesi adaylığın önünü açsa bile bundan sonraki temel soru şudur: Bu adaylığın gerçekleşeceği seçim siyasal tarafsızlık, fırsat eşitliği ve gerçek seçimsel yarışma koşulları bakımından nasıl bir ortamda yapılacaktır? Bir sonraki bölüm bu nedenle “Gürlek, Uçum ve AK Parti Söyleminin Çözümlemesi” olmalıdır.

GÜRLEK, UÇUM VE AKP SÖYLEMİNİN ÇÖZÜMLENMESİ

2028 Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin anayasal tartışma yalnızca Anayasa'nın 101. ve 116. maddelerinin yorumlanmasıyla sınırlı değildir. Eylül 2026'da iktidar çevresinden gelen açıklamalar anayasal mekanizmanın nasıl bir siyasal çerçeve içinde düşünüldüğünü de görünür kılmaktadır. Bu nedenle Akın Gürlek, Mehmet Uçum ve Ali İhsan Yavuz'un açıklamaları hukuksal normların yerine geçen belgeler olarak değil, anayasal mekanizmanın siyasal söylem içerisindeki yorumlanış biçimini gösteren açıklamalar olarak incelenmelidir.

Mehmet Uçum'un Açıklaması: Anayasal Mekanizmanın Siyasal Senaryoya Dönüştürülmesi

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum 17 Eylül 2026'da yaptığı açıklamada Recep Tayyip Erdoğan'ın bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçiminde “son kez” aday olacağını ifade etmiş; Anayasa'nın 116. maddesindeki mekanizmaya dayanarak TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda yeniden adaylığın olanaklı olduğunu savunmuştur. Uçum ayrıca 16 Nisan 2028 tarihini olası seçim tarihi olarak dile getirmiş ve bu tarih için TBMM'nin en az 360 milletvekilinin oyuyla seçimlerin yenilenmesine karar vermesi gerektiğini belirtmiştir. Uçum 16 Nisan tarihinin kendi öngörüsü olduğunu ve kesin kararın TBMM'ye ait bulunduğunu da ifade etmiştir. Bu açıklamanın üç ayrı boyutu bulunmaktadır. İlk boyut anayasal yorumdur. Uçum 101. maddede yer alan iki dönem kuralı ile 116. maddede düzenlenen olağan dışı adaylık mekanizmasını birlikte yorumlamaktadır. İkinci boyut siyasal irade açıklamasıdır. Uçum, Erdoğan'ın yeniden adaylığı konusunda Cumhur İttifakı içerisindeki siyasal iradenin ortaya konulduğunu ifade etmektedir. Üçüncü boyut ise takvimlendirmedir. 16 Nisan 2028 tarihi anayasal zorunluluk olarak değil, belirli bir siyasal senaryo kapsamında öngörülen tarih olarak sunulmaktadır. Dolayısıyla Uçum'un açıklaması hukuksal olarak bağlayıcı olmamakla birlikte siyasal açıdan dikkate değer bir özelliğe sahiptir: Henüz TBMM tarafından verilmemiş bir kararın hangi anayasal mekanizma, hangi oy çoğunluğu ve hangi tarihe ilişkin siyasal takvim içerisinde gerçekleşebileceğine ilişkin bütünlüklü bir senaryo ortaya koymaktadır.

“Olağan Dışı Adaylık” Kavramının Siyasal Söylemde Kullanılması

Uçum'un “olağan dışı adaylık” kavramını kullanması ayrıca önemlidir. Çünkü bu kavram, 116. maddenin 101. maddede öngörülen iki dönem kuralından farklı bir hukuksal sonuç doğurduğunu vurgulamaktadır. Ancak “olağan dışı adaylık” ifadesinin kendisi Anayasa'nın kullandığı teknik bir kavram değildir ve anayasal hükmün siyasal-hukuksal yorumuna ait bir nitelendirmedir. Bu nedenle akademik çözümlemede iki düzey birbirinden ayrılmalıdır: Anayasal düzenlemeye göre Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimleri yenilemesi durumunda bir kez daha adaylık olanaklıdır. Siyasal nitelendirmede ise bu durum “olağan dışı adaylık” olarak adlandırılmaktadır. Bu ayrım küçük görünmekle birlikte önemlidir. Çünkü anayasal hüküm ile belirli bir siyasal aktörün hükme ilişkin yorumunu aynı normatif düzeyde kabul etmek hukuksal çözümleme ile siyasal söylem çözümlemesini birbirine karıştırabilir.

Akın Gürlek'in Açıklaması: Seçimin Amacının İfade Edilmesi

Adalet Bakanı Akın Gürlek'in 18 Eylül 2026'da AK Parti Adana İl Örgütü toplantısında yaptığı açıklama ise Uçum'un açıklamasından farklı bir nitelik taşımaktadır. Gürlek, “2028 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek” demiş ve aynı konuşmada parti örgütlerine alanda çalışma ve “Türkiye Yüzyılı” hedeflerini seçmenlere anlatma çağrısında bulunmuştur. Açıklamada seçim tarihi veya Erdoğan'ın yeniden adaylığının hangi hukuksal mekanizma üzerinden gerçekleşeceğine ilişkin ayrıntı verilmemiştir. Bu açıklamanın araştırma bakımından önemi yalnızca Erdoğan'ın yeniden adaylığına ilişkin siyasal iradenin ifade edilmesinden kaynaklanmamaktadır. Asıl dikkat çekici nokta Adalet Bakanı sıfatını taşıyan bir kamu görevlisinin AK Parti örgüt toplantısında 2028 seçimini Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesi amacıyla tanımlamasıdır. Bu durum doğrudan ve kendiliğinden bir hukuka aykırılık sonucuna götürmez. Bununla birlikte siyasal tarafsızlık ve devlet-parti ilişkisi bakımından incelenmesi gereken somut bir olgu ortaya çıkarmaktadır. Çünkü burada iki farklı kurumsal kimlik aynı açıklamada yan yana gelmektedir: kamu görevlisi kimliği ve iktidar partisinin siyasal örgütlenmesi. Bu nedenle Gürlek'in açıklaması ileride ele alınacak siyasal tarafsızlık bölümünün önemli görgül verilerinden biri olacaktır.

Devlet Görevlisi ile Parti Söylemi Arasındaki Sınır

Demokratik anayasal düzende bakanlar aynı zamanda siyasal aktörlerdir. Bu nedenle bir bakanın siyasal partiyle hiçbir ilişki kurmaması gerektiği şeklinde mutlak bir varsayım gerçekçi değildir. Ancak bakanın anayasal ve yönetsel görevi ile parti etkinliğindeki siyasal rolü arasındaki sınırın korunması özellikle seçim dönemlerinde önem kazanır. Gürlek'in açıklamasında sorun bu nedenle yalnızca “ne söylediği” üzerinden değil, “hangi sıfatla ve hangi kurumsal ortamda söylediği” üzerinden de incelenmelidir. Adalet Bakanının bir parti örgütü toplantısında gelecekteki seçimin mevcut Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesi amacıyla yapılacağını ifade etmesi devlet görevi ile parti seçim hedefinin söylemsel olarak birbirine yaklaşması bakımından dikkat çekmektedir. Bu durum hukuka aykırılık sonucundan önce kurumsal tarafsızlık sorusunu gündeme getirmektedir. Dolayısıyla burada kullanılacak çözümleme yöntemi “ihlâl vardır” biçiminde kategorik bir hüküm vermek değil, şu soruyu sormaktır: Devlet adına görev yapan bir makamın seçimsel hedefi iktidar partisinin hedefiyle aynı söylem içinde ifade edildiğinde devlet ile parti arasındaki kurumsal sınır nasıl korunmaktadır? Bu soru, makalenin anayasal adaylık sorunundan siyasal tarafsızlık sorununa geçiş noktasını oluşturmaktadır.

Ali İhsan Yavuz'un “Bir Hafta” Açıklaması

AK Parti Seçim İşleri Başkanı Ali İhsan Yavuz'un 12 Eylül 2026'da yaptığı açıklamada seçimlerin yenilenmesi durumunda seçimin bir hafta dahi erkene alınmasının Erdoğan'ın yeniden aday olabilmesini sağlayacağını savunduğu aktarılmıştır. Ancak aynı haber Anayasa'da yalnızca seçim tarihinin bir hafta erkene alınmasının adaylık hakkı doğurduğuna ilişkin bir hüküm bulunmadığını belirtmektedir. Bu açıklama 2028 tartışmasında önemli bir başka ayrımı ortaya çıkarmaktadır: Siyasal söylemde seçim tarihinin öne alınması ile anayasal anlamda seçimlerin yenilenmesi aynı hukuksal kavramlar değildir. Dolayısıyla Yavuz'un açıklaması 116. maddenin nasıl yorumlandığına ilişkin siyasal bir görüş olarak ele alınabilir ancak anayasal normun kendisi olarak kabul edilemez. Bu durum 2028 adaylık tartışmasında farklı iktidar temsilcilerinin aynı genel hedefe ilişkin farklı açıklamalar yaptığını göstermektedir. Akademik çözümlemenin görevi bu açıklamaları tek bir hukuksal hükme dönüştürmek değil, aralarındaki benzerlikleri ve farklılıkları ortaya koymaktır.

Üç Açıklamanın Ortak Noktası

Uçum, Gürlek ve Yavuz'un açıklamaları farklı kurumsal konumlardan ve farklı içeriklerle yapılmış olsa da ortak bir siyasal çerçeve ortaya çıkarmaktadır. Bu çerçeve şu dört unsuru içermektedir: Birinci unsur 2028'de Cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılacağının kabulüdür. İkinci unsur Erdoğan'ın yeniden adaylığına ilişkin açık siyasal iradedir. Üçüncü unsur ise Anayasa'nın 116. maddesindeki seçimlerin yenilenmesi mekanizmasının yeniden adaylıkla ilişkilendirilmesidir. Dördüncü unsur da TBMM'nin 360 milletvekiliyle alacağı kararın bu sürecin hukuksal unsuru olarak gösterilmesidir. Bununla birlikte bu dört unsurun siyasal söylemde bulunması TBMM'nin henüz seçimlerin yenilenmesine ilişkin karar aldığı anlamına gelmemektedir. 18 Eylül 2026 itibarıyla kamuoyuna yansıyan bilgiler bakımından söz konusu karar henüz alınmış değildir. Dolayısıyla burada “anayasal süreç başlamıştır” şeklinde kesin bir hukuksal nitelendirme yerine “anayasal süreç için belirli bir siyasal senaryo açık biçimde ifade edilmektedir” demek daha doğru olacaktır.

Söylemden Kurumsal Sürece Geçiş

Siyasal söylem ile kurumsal karar arasındaki fark bu araştırmanın önemli yöntemsel sınırlarından biridir. Uçum'un açıklaması anayasal mekanizmayı açıklayan bir siyasal yorumdur. Gürlek'in açıklaması iktidar partisinin seçim hedefini dile getiren bir siyasal açıklamadır. Yavuz'un açıklaması ise seçimlerin yenilenmesi ve adaylık ilişkisine ilişkin parti yöneticisi görüşüdür. Bunların hiçbiri TBMM'nin 116. madde uyarınca alacağı kararın yerine geçmez. Ancak siyasal süreçler yalnızca resmi kararlarla oluşmaz. Resmi kararın öncesinde siyasal aktörler tarafından söylemsel hazırlık, hukuksal gerekçelendirme ve siyasal hedef belirleme süreçleri gerçekleşebilir. Bu nedenle söz konusu açıklamalar kararın kendisi olarak değil, karar öncesi siyasal söylemin görgül göstergeleri olarak değerlendirilmektedir.

“Yeniden Seçim” Söyleminin Siyasal Anlamı

Gürlek'in kullandığı “tekrar seçmek için bir seçim” ifadesi ayrıca kavramsal açıdan dikkat çekicidir. Demokratik seçim kuramında seçim belirli bir kişinin yeniden seçilmesini sağlamak üzere düzenlenen bir süreç olarak değil, seçmenin farklı siyasal seçenekler arasında tercih yapmasını sağlayan kurumsal mekanizma olarak düşünülür. Bu nedenle bir seçimin belirli bir adayın yeniden seçilmesi amacıyla tanımlanması ile seçimin hukuksal işlevi arasında ayrım yapmak gerekir. Burada Gürlek'in sözlerinin siyasal anlamı seçimin iktidar partisinin bakış açısından hangi amaçla çerçevelendiğini göstermesidir. Bu ifade tek başına seçimin hukuksal olarak adil olmayacağını kanıtlamaz. Ancak seçim sürecinin siyasal tarafsızlığı bakımından incelenmesi gereken bir söylemsel veri oluşturur. Bu nedenle söz konusu açıklama sonraki bölümlerde ele alınacak “siyasal tarafsızlık” ve “seçimsel eşitlik” kavramları açısından yeniden değerlendirilecektir.

Söylemsel Bütünlük ve Kurumsal Ayrışma

Uçum'un açıklaması anayasal mekanizmayı, Yavuz'un açıklaması seçimlerin yenilenmesini ve Gürlek'in açıklaması ise seçimsel hedefi öne çıkarmaktadır. Böylece üç açıklama birlikte değerlendirildiğinde şu söylemsel zincir ortaya çıkmaktadır: anayasal mekanizma, seçimlerin yenilenmesi, yeniden adaylık, seçim takvimi ve yeniden seçilme hedefi. Bu zincir hukuksal olarak henüz tamamlanmış bir süreç değildir. Fakat siyasal söylem bakımından birbirini tamamlayan unsurlar içermektedir. Araştırma açısından önemli olan bu söylemsel bütünlüğü kurumsal bir kararın kanıtı olarak değil, anayasal mekanizmanın siyasal olarak nasıl çerçevelendiğinin göstergesi olarak değerlendirmektir.

Ara Değerlendirme

Eylül 2026'da yapılan açıklamalar 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin tartışmanın soyut bir geleceğe ilişkin genel bir siyasal söylem olmaktan çıkarak belirli bir anayasal mekanizma etrafında somutlaştırıldığını göstermektedir. Uçum, 116. maddeyi, 360 milletvekili eşiğini ve 16 Nisan 2028 tarihini birlikte ele alan bir senaryo ortaya koymuş, Gürlek, 2028 seçimini Erdoğan'ın yeniden seçilmesi amacıyla tanımlamış ve Yavuz ise seçimlerin yenilenmesi ile yeniden adaylık arasında bağlantı kurmuştur. Bununla birlikte bu açıklamalar ile anayasal karar arasında açık bir ayrım bulunmaktadır. TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine ilişkin kararı alınmadığı sürece 116. maddedeki mekanizma işletilmiş değildir. Dolayısıyla 18 Eylül 2026 itibarıyla ortaya çıkan tablo bir hukuksal sonuçtan çok hukuksal bir mekanizmaya dayalı siyasal senaryonun açık biçimde ifade edilmesi olarak nitelendirilebilir. Ancak bu senaryo makalenin temel sorunsalını daha da önemli duruma getirmektedir. Çünkü anayasal mekanizma siyasal olarak işletilmek isteniyorsa bundan sonraki soru yalnızca “Erdoğan yeniden aday olabilir mi?” değildir. Asıl soru şudur: Anayasal yeniden adaylık mekanizması işletildiğinde devletin ve kamu makamlarının seçim karşısındaki tarafsızlığı nasıl korunacak, iktidar ile muhalefet arasındaki seçimsel fırsat eşitliği nasıl sağlanacak ve seçimin gerçek anlamda demokratik bir siyasal yarışma niteliği taşıdığı nasıl güvence altına alınacaktır? Bu soru, araştırmanın bir sonraki bölümünü oluşturan “Siyasal Tarafsızlık ve Devlet-Parti İlişkisi” sorununa geçişi sağlamaktadır.

SİYASAL TARAFSIZLIK VE DEVLET-PARTİ İLİŞKİSİ

2028 Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin anayasal adaylık tartışmasının demokratik boyutu siyasal tarafsızlık ve devlet-parti ilişkisi incelenmeden tamamlanamaz. Çünkü seçimlerin anayasal olarak yapılması ve adaylığın hukuksal olarak olanaklı olması seçimsel yarışın tarafsız ve eşit koşullarda gerçekleşeceği anlamına gelmemektedir. Demokratik seçimlerde devletin siyasal iktidar tarafından yönetilmesi ile devlet aygıtının belirli bir siyasal parti veya aday lehine seçimsel araç durumuna gelmesi arasında temel bir ayrım bulunmaktadır. Siyasal iktidarın kamu siyasalarını uygulaması doğal olarak siyasal sonuçlar doğurabilir. Ancak devletin kurumsal kapasitesinin, kamu kaynaklarının veya kamu makamlarının belirli bir seçimsel aktör lehine kullanılması seçimsel fırsat eşitliği sorununu gündeme getirir. Bu nedenle 2028 bakımından temel sorun yalnızca iktidar partisinin seçimde hangi siyasaları savunacağı değil, iktidar partisinin devlet aygıtından kaynaklanan olanaklarla diğer siyasal aktörlerden farklı bir konuma gelip gelmeyeceğidir.

Siyasal Tarafsızlığın Anlamı

Siyasal tarafsızlık devletin seçimsel süreçte belirli bir aday veya siyasal parti lehine kurumsal üstünlük üretmemesini ifade eder. Bu ilke, devletin siyaset dışı olması anlamına gelmez. Demokratik sistemlerde hükümetler siyasal programlara sahip oldukları gibi bu programları uygulamak ve kamuoyuna anlatmak da durumundadır. Sorun hükümet etkinlikleri ile seçim kampanyası arasındaki sınırın belirsizleşmesiyle ortaya çıkar. Bu nedenle siyasal tarafsızlık bakımından üç alan birbirinden ayrılmalıdır: Hükümetin kamu siyasalarını uygulaması, siyasal partinin seçim kampanyası yürütmesi, devlet makamlarının ve kamu kaynaklarının belirli bir aday veya parti lehine seçimsel üstünlük üretmesi. İlk iki etkinlik demokratik siyasal yaşamın olağan unsurlarıdır. Üçüncü alan ise seçimsel eşitlik bakımından özel bir inceleme gerektirir.

Devlet ile Siyasal Parti Arasındaki Kurumsal Sınır

Siyasal partilerin iktidara gelmesi devlet yönetimini üstlenmeleri anlamına gelir. Ancak siyasal parti ile devlet aynı kurumsal yapı değildir. İktidar partisinin hükümeti oluşturması nedeniyle parti programı ile kamu siyasaları arasında doğal bir ilişki bulunmaktadır. Buna karşılık devletin kurumsal kapasitesi, anayasal olarak belirli bir siyasal partinin seçimsel çıkarına özgülenmiş değildir. Bu nedenle demokratik sistemlerde temel ayrım şu biçimde kurulabilir: Hükümetin başarısının savunulması siyasal etkinliktir ve devletin olanaklarının iktidar partisinin seçimsel üstünlüğüne dönüştürülmesi ise seçimsel eşitlik sorunudur. Bu ayrım özellikle Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde önem kazanmaktadır. Cumhurbaşkanı aynı zamanda bir siyasal partinin genel başkanı veya siyasal lideri olduğunda devlet makamı ile parti liderliği arasındaki kamusal görünürlüğün sınırlarının belirlenmesi daha karmaşık duruma gelmektedir. Dolayısıyla 2028 seçimleri bakımından incelenmesi gereken temel sorunlardan biri Cumhurbaşkanlığı makamının kurumsal görünürlüğü ile seçim kampanyasının siyasal görünürlüğünün nasıl ayrıştırılacağıdır.

Adalet Bakanı Gürlek'in Açıklamasının Kurumsal Bağlamı

18 Eylül 2026'da Adalet Bakanı Akın Gürlek'in AK Parti Adana İl Örgütü toplantısında 2028 seçimlerini Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesi amacıyla tanımlaması bu açıdan özel önem taşımaktadır. Burada hukuksal olarak hemen bir ihlal sonucu çıkarılmamalıdır. Açıklamanın kendisi tek başına seçim mevzuatının hangi hükmünün ihlal edildiğini göstermemektedir. Ancak açıklamanın kurumsal bağlamı siyasal tarafsızlık bakımından incelenmesi gereken bir olgu ortaya koymaktadır. Çünkü konuşmayı yapan kişi sıradan bir parti yöneticisi değildir ve aynı zamanda Adalet Bakanıdır. Konuşmanın yapıldığı yer ise AK Parti'nin il örgütü toplantısıdır. Dolayısıyla aynı kişi iki farklı kurumsal konumun kesiştiği bir alanda bulunmaktadır: devlet makamı ve iktidar partisinin siyasal örgütü. Bu durum devlet-parti sınırının yalnızca hukuksal kurallarla değil, kamu makamlarının davranış ve söylemleriyle de korunması gerektiğini göstermektedir.

Söylem ile Hukuksal İhlal Arasındaki Ayrım

Akademik çözümlemede Gürlek'in açıklamasının hukuksal niteliği konusunda dikkatli bir ayrım yapmak gerekir. Bir kamu görevlisinin iktidar partisinin siyasal hedefini açıklaması ile seçim mevzuatının ihlal edilmesi aynı şey değildir. İkinci sonuca ulaşabilmek için uygulanabilir hukuk kuralının, somut olayın ve ilgili yaptırım mekanizmasının ayrıca incelenmesi gerekir. Buna karşılık bir açıklamanın siyasal tarafsızlık açısından sorun oluşturabilecek nitelikte olması mutlaka önceden belirlenmiş bir hukuka aykırılık sonucuna bağlı değildir. Bu nedenle araştırmada şu yöntem izlenecektir: Söylem, kurumsal bağlam, seçimsel etki ve hukuksal ölçüt. Bu dört aşama birbirinden ayrılarak değerlendirilecektir.

2023 Seçimleri: 2028 İçin Karşılaştırmalı Başlangıç Noktası

2028 seçimlerinin koşulları henüz oluşmadığından bugünden 2028'in seçim ortamına ilişkin kesin bir değerlendirme yapmak olanaklı değildir. Ancak 2023 seçimleri Türkiye'deki seçimsel eşitlik ve devlet-parti ilişkisi bakımından önemli bir görgül başlangıç noktası oluşturmaktadır. OSCE/ODIHR'nin 29 Eylül 2023 tarihli kesin raporuna göre 2023 seçimleri seçmenlere gerçek siyasal seçenekler sunmuş ve kampanya büyük ölçüde yarışmacı ve çoğu yarışmacı bakımından serbest olmuştur. Bununla birlikte görevdeki Cumhurbaşkanı ve iktidar partileri önemli ve gerekçesiz bir üstünlüğe sahip olmuş ve kamu kaynaklarının bazı durumlarda seçim kampanyasında kullanılması görevi sürdürürken kampanya yapılması ve bazı büyük altyapı projelerinin açılışlarının kampanyada kullanılması devlet ile parti arasındaki sınırın bulanıklaşmasına yol açmıştır. OSCE/ODIHR ayrıca kamu yayıncısı başta olmak üzere birçok televizyon kuruluşunda iktidar partileri ve adayları lehine belirgin medya yanlılığı bulunduğunu ve bunun seçimsel fırsat eşitliğini etkilediğini belirtmiştir. Bu bulgular 2028 seçimlerinin de aynı koşullarda gerçekleşeceğini göstermemektedir. Ancak 2028 bakımından hangi göstergelerin izlenmesi gerektiğini belirlemek açısından önemlidir.

Yönetsel Kaynakların Kullanılması

Devlet-parti sınırının en somut biçimde sınandığı alanlardan biri yönetsel kaynaklardır. Yönetsel kaynaklar yalnızca doğrudan kamu bütçesinden yapılan seçim harcamalarını ifade etmez. Kamu görevlilerinin zamanı, devletin kurumsal iletişim olanakları, resmi etkinlikler, kamu tesisleri, kamu araçları, kamu personeli ve hükümetin kamusal görünürlüğü de seçimsel üstünlük yaratabilecek kaynaklar arasında değerlendirilebilir. OSCE/ODIHR'nin 2023 seçimlerine ilişkin raporu bazı yönetsel kaynak kullanım örneklerinin görevde olmanın sağladığı üstünlüğü artırdığını ve devlet ile parti arasındaki sınırı bulanıklaştırdığını belirtmiştir. Rapor ayrıca daha eşit bir kampanya ortamı için yönetsel kaynakların kötüye kullanılmasına ilişkin yasakların seçimlerin ilanından itibaren uygulanmasını ve kampanya kurallarının tüm yarışmacılara eşit uygulanmasını önermiştir. Dolayısıyla 2028 bakımından izlenmesi gereken soru yalnızca “kamu kaynağı kullanıldı mı?” değildir. Daha kapsamlı soru şudur: Kamu gücünün kullanımı belirli bir aday veya siyasal partiye diğer yarışmacıların sahip olmadığı ölçüde sürekli veya yapısal bir seçimsel üstünlük sağlıyor mu?

Cumhurbaşkanlığı Makamı ile Kampanya Etkinliği

Cumhurbaşkanlığı makamının niteliği 2028 bakımından özel bir sorun oluşturmaktadır. Görevdeki Cumhurbaşkanı yeniden aday olduğunda diğer adaylardan farklı olarak devlet makamının sağladığı görünürlük ve kamusal etkinlik kapasitesine sahiptir. Bu durum yalnızca Türkiye'ye özgü bir sorun değildir. Birçok demokratik sistemde görevde bulunan siyasal aktörlerin seçim dönemlerinde “görevde olmanın üstünlüğü”nden yararlanması seçimsel eşitlik bakımından tartışılmaktadır. Ancak görevde olmanın üstünlüğü ile kamu kaynaklarının seçimsel amaçla kötüye kullanılması birbirinden ayrılmalıdır. Görevde bulunan bir Cumhurbaşkanının doğal olarak kamuya görünür olması tek başına eşitsizlik ihlali değildir. Sorun bu kurumsal görünürlüğün seçim kampanyası ile kamu görevinin sınırlarını ortadan kaldıracak biçimde kullanılıp kullanılmadığıdır. OSCE/ODIHR'nin 2023 gözlemleri bu ayrımın Türkiye bakımından somut önem taşıdığını göstermiştir. Rapora göre Cumhurbaşkanı bazı durumlarda resmi görevlerini yürütürken kampanya yapmış ve çok sayıda büyük altyapı projesinin açılışı da kampanya amacıyla kullanılmıştır.

Siyasal Tarafsızlık ve Medya Eşitliği

Devlet-parti ilişkisi yalnızca kamu kaynakları ve resmi makamlarla sınırlı değildir. Medya alanındaki eşitsizlik de seçimsel yarışmanın niteliğini doğrudan etkileyebilir. Seçmenlerin siyasal tercih oluşturabilmesi için farklı aday ve partilerin görüşlerine erişebilmesi gerekir. Kamu yayıncısının veya özel medya kuruluşlarının belirli bir siyasal aktöre sistemli biçimde daha fazla veya daha olumlu görünürlük sağlaması seçmenlerin bilgiye erişim koşullarını farklılaştırabilir. 2023 seçimleri bakımından OSCE/ODIHR ulusal televizyon kanallarının çoğunluğunda iktidar partileri ve adayları lehine belirgin bir yanlılık gözlemlemiş ve kamu yayıncısının tarafsızlık yükümlülüğüne karşın iktidardaki Cumhurbaşkanına belirgin biçimde daha fazla üstünlük sağladığını belirtmiştir. İkinci turda da kamu yayıncısının görevdeki Cumhurbaşkanını önemli ölçüde desteklediği ve çok sayıda özel medya kuruluşunda benzer bir yanlılık görüldüğü bildirilmiştir. Bu nedenle 2028 bakımından siyasal tarafsızlık yalnızca sandık işlemlerinin tarafsızlığı değil, seçmenin siyasal seçenekler hakkında bilgi edinme koşullarının eşitliği bakımından da incelenmelidir.

Devlet-Parti İlişkisi ile Demokratik Gerileme Arasındaki Bağ

Devlet ile iktidar partisi arasındaki sınırların zayıflaması tek başına demokratik gerilemenin kanıtı değildir. Ancak bu durum sürekli ve kurumsal bir nitelik kazanırsa siyasal iktidarın seçimlerde sahip olduğu üstünlüğü artırabilir. Demokratik gerileme bakımından önemli nokta burada ortaya çıkmaktadır: İktidarın seçim kazanması değil, seçimsel üstünlüğün devletin kurumsal kapasitesiyle sürekli olarak yeniden üretilmesi. Bu nedenle demokratik gerileme çözümlemesinde tek tek seçim sonuçlarından çok devlet ile parti arasındaki ilişkinin zaman içerisinde nasıl değiştiğine bakmak gerekir. 2023 seçimlerine ilişkin uluslararası gözlem raporlarının ortaya koyduğu kamu kaynaklarının kullanımı, resmi görevlerle kampanya etkinliklerinin kesişmesi ve medya yanlılığı gibi unsurlar bu açıdan 2028 için karşılaştırmalı göstergeler olarak kullanılabilir.

Siyasal Tarafsızlığın 2028 Bakımından Ölçülmesi

Bu araştırmada 2028 seçimlerinde siyasal tarafsızlığı değerlendirmek için aşağıdaki ölçütler kullanılacaktır:

Çizelge 1:

 

Ölçütler ve Kapsamları

Ölçüt

Temel soru

Kamu makamlarının tarafsızlığı

Devlet görevlileri seçimsel süreçte belirli aday veya parti lehine konumlanıyor mu?

Yönetsel kaynaklar

Kamu kaynakları yarışmacılar arasında eşit olmayan üstünlük yaratıyor mu?

Resmi etkinlikler

Hükümet etkinlikleri ile seçim kampanyası arasında yeterli ayrım bulunuyor mu?

Cumhurbaşkanlığı makamı

Görevdeki Cumhurbaşkanının kurumsal görünürlüğü kampanya üstünlüğüne dönüşüyor mu?

Medya erişimi

Adaylar seçmenlere siyasal mesajlarını karşılaştırılabilir koşullarda ulaştırabiliyor mu?

Devlet-parti sınırı

Kamu kurumları ile iktidar partisinin seçimsel etkinlikleri arasında kurumsal ayrım korunuyor mu?

Hukuksal eşitlik

Seçim kuralları bütün yarışmacılara eşit ve öngörülebilir biçimde uygulanıyor mu?

 

Bu ölçütler 2028 seçim süreci hakkında önceden bir hüküm vermek için değil, seçim sürecinin demokratik niteliğini görgül olarak sınamak için kullanılacaktır.

Ara Değerlendirme

2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından siyasal tarafsızlık sorunu Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına ilişkin anayasal düzenlemeden bağımsız değildir. Çünkü anayasal mekanizma adaylığın hukuksal olarak olanaklı olup olmadığını belirlerken siyasal tarafsızlık ilkesi adaylığın yarışacağı seçim ortamının niteliğini ilgilendirmektedir. Bu nedenle iki ayrı soru ortaya çıkmaktadır: Birinci soru şudur: Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı anayasal olarak olanaklı mıdır? İkinci soru şudur: Bu adaylığın gerçekleşeceği seçim diğer adaylarla gerçek anlamda eşit ve adil bir yarışma ortamı sağlayacak mıdır? Birinci sorunun yanıtı Anayasa'nın 101. ve 116. maddelerinde aranırken ikinci sorunun yanıtı seçim mevzuatı, seçim uygulaması, kamu gücünün kullanımı, devlet-parti ilişkisi, medya ortamı ve siyasal özgürlükler gibi daha geniş bir kurumsal çerçevede aranmalıdır. 2023 seçimlerine ilişkin OSCE/ODIHR değerlendirmeleri Türkiye'de seçimlerin gerçek siyasal seçenekler sunduğunu ve kampanyanın yarışmacı olduğunu kabul etmekle birlikte görevdeki Cumhurbaşkanı ve iktidar partilerinin önemli üstünlüklere sahip olduğunu, kamu kaynaklarının bazı durumlarda kullanıldığını ve devlet-parti sınırının bulanıklaştığını ortaya koymuştur. Bu nedenle 2028 bakımından demokratik seçim sorunu seçimin yapılıp yapılmayacağı sorusundan çok daha geniştir. Asıl sorun anayasal adaylık mekanizması işletilirken seçimsel fırsat eşitliğinin, siyasal tarafsızlığın ve devlet-parti ayrımının ne ölçüde korunacağıdır. Böylece araştırmanın bir sonraki aşamasında “Eşit, Serbest ve Adil Seçim İlkeleri” incelenerek siyasal tarafsızlığın ötesinde seçmenin özgür iradesini ve adaylar arasındaki gerçek seçimsel yarışmayı güvence altına alan koşullar çözümlenecektir.

Siyasal tarafsızlık seçim dönemlerinde devletin ve kamu gücünü kullanan makamların belirli bir siyasal parti veya aday lehine kurumsal üstünlük yaratmamasını ifade eder. Demokratik seçim yalnızca seçmenin sandık başında özgür iradesini açıklayabilmesini değil, bu iradenin oluştuğu siyasal ortamın da olanaklı olduğunca eşit koşullarda oluşmasını gerektirir. Bu nedenle seçimsel tarafsızlık oy verme işleminin teknik olarak tarafsız yürütülmesinden daha geniş bir kavramdır. Çağdaş demokratik seçim ölçünlerinde devlet ile siyasal parti arasındaki kurumsal ayrım bu bakımdan temel önem taşır. Hükümetin kamu siyasalarını uygulaması veya hükümet üyelerinin siyasal görüşlerini açıklaması tek başına seçimsel tarafsızlığın ihlali anlamına gelmez. Sorun kamu makamlarının sahip olduğu yetki, görünürlük, personel, mali kaynak, iletişim olanakları ve yönetsel kapasitenin belirli bir parti veya adayın seçimsel konumunu güçlendirecek biçimde kullanılmasıyla ortaya çıkar. Dolayısıyla siyasal tarafsızlığın değerlendirilmesinde söylem ile kurumsal davranış birbirinden ayrılmalıdır. Bu ayrım Türkiye'nin anayasal tarihinde de karşılıksız değildir. Hatta Türkiye'de seçim dönemlerinde yürütmenin belirli unsurlarının tarafsızlaştırılması düşüncesi anayasal düzeyde açık biçimde düzenlenmiştir.

1961 Anayasası'nda Seçim Döneminin Tarafsızlaştırılması

1961 Anayasası seçimlerin yalnızca sandık işlemlerinin denetimi bakımından değil, seçim döneminde yürütme organının siyasal tarafsızlığı bakımından da özel güvenceler öngörmüştür. Anayasa'nın 75. maddesi seçimlerin yargı organlarının genel yönetim ve denetimi altında yapılacağını ve Yüksek Seçim Kurulu'nun seçimlerin düzen içinde yönetimi ve seçimlerin dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri denetleyeceğini düzenlemiştir. Bununla birlikte 1961 Anayasası'nın getirdiği güvence bununla sınırlı değildir. Anayasa'nın 109. maddesine göre genel seçimlerden önce Adalet, İçişleri ve Ulaştırma Bakanlarının görevlerinden çekilmeleri öngörülmüş ve bu bakanlıklar için TBMM'deki ya da dışındaki bağımsızlar arasından geçici atamalar yapılması düzenlenmiştir. Böylece seçimlerin güvenliğini ve yönetimini etkileyebilecek belirli yürütme makamlarının seçim döneminde siyasal iktidardan bağımsızlaştırılması anayasal bir güvence durumuna getirilmiştir. Bu düzenlemenin arkasındaki anayasal düşünce önemlidir. Seçimlerin dürüstlüğü yalnızca oyların doğru sayılmasına indirgenmemiş ve seçimin gerçekleştiği siyasal ve yönetsel ortamın da tarafsızlaştırılması amaçlanmıştır. Özellikle İçişleri Bakanlığı'nın kamu düzeni ve güvenlik örgütü, Adalet Bakanlığı'nın adalet sistemi ve Ulaştırma Bakanlığı'nın seçimlerin lojistik ve iletişim boyutlarıyla ilişkisi dikkate alındığında söz konusu üç bakanlığın seçim döneminde tarafsızlaştırılmasının salt simgesel bir düzenleme olmadığı görülmektedir. Bu anayasal yaklaşım 1982 Anayasası'nda da önemli ölçüde devam etmiştir. 1982 Anayasası'nın 114. maddesi, seçim döneminde Adalet, İçişleri ve Ulaştırma bakanlarının görevlerinden çekilmelerini ve bunların yerine bağımsızların atanmasını öngören benzer bir mekanizma getirmiştir. Anayasa Mahkemesi'nin gerekçeli Anayasa metninde de 1982 Anayasası'nın bu düzenlemesinin 1961 Anayasası'nın 109. maddesine benzerliği açıkça belirtilmektedir. Dolayısıyla Türkiye'nin anayasal gelişimi bakımından önemli bir tarihsel süreklilik bulunmaktadır: seçim güvenliği, yalnızca seçim kurullarının tarafsızlığıyla değil, seçim sürecinde kamu gücünü kullanan belirli yürütme makamlarının siyasal tarafsızlığıyla da ilişkilendirilmiştir. Bu tarihsel yaklaşım günümüzde özellikle önem kazanmaktadır. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanında toplanması Cumhurbaşkanının aynı zamanda bir siyasal partinin genel başkanı olabilmesine olanak tanıyan anayasal düzenlemeyle birlikte değerlendirildiğinde devlet makamı ile parti liderliği arasındaki sınırın seçim dönemlerinde nasıl korunacağı sorusunu daha karmaşık duruma getirmektedir. Buradaki sorun bir kamu görevlisinin siyasal görüşünün bulunması değil, kamu makamının sağladığı kurumsal olanaklarla siyasal parti etkinliğinin birbirinden ayrılıp ayrılamadığıdır. Bu nedenle 1961 Anayasası'ndaki düzenleme, günümüzde aynen uygulanması gereken bir model olarak değil, Türkiye'nin anayasal düşüncesinde seçimsel tarafsızlığın hangi düzeyde ele alınmış olduğunu gösteren tarihsel bir karşılaştırma noktası olarak değerlendirilmelidir. 1961 Anayasası'nın çözümü ile bugünkü anayasal sistem arasında kurumsal yapı bakımından önemli farklılıklar bulunmaktadır. Ancak ortak sorun aynıdır: Devletin seçim sürecindeki gücü ile siyasal yarışmanın tarafları arasındaki uzaklık nasıl korunacaktır?

Güncel Düzen ve Devlet-Parti Sınırı

2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından bu soru daha da önemlidir. Çünkü Cumhurbaşkanı aynı zamanda yürütmenin başıdır ve mevcut anayasal sistemde yürütme yetkisi doğrudan Cumhurbaşkanına aittir. Cumhurbaşkanının aynı zamanda bir siyasal partinin liderliğini üstlenebilmesi devlet makamı ile parti etkinlikleri arasındaki sınırın seçim dönemlerinde daha dikkatli biçimde incelenmesini gerektirmektedir. Bu bağlamda Adalet Bakanı Akın Gürlek'in 18 Eylül 2026 tarihinde AK Parti Adana İl Örgütü toplantısında yaptığı konuşmada “2028 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek” biçimindeki ifadesi özel bir inceleme konusu oluşturmaktadır. Burada yalnızca kullanılan siyasal ifade değil, ifadenin kim tarafından, hangi kurumsal sıfatla ve hangi ortamda kullanıldığı önem taşımaktadır. Gürlek'in söz konusu toplantıda AK Parti örgütüne hitap etmesi ifadenin doğrudan bir parti toplantısı bağlamında ortaya çıktığını göstermektedir. Ancak konuşmayı yapan kişinin aynı zamanda Adalet Bakanı olması konuyu salt parti siyaseti sınırlarının dışına taşımakta ve devlet makamı ile parti etkinliği arasındaki sınır bakımından incelenebilir duruma getirmektedir. Bu durum, tek başına hukuka aykırılık sonucuna ulaşmak için yeterli değildir. Hukuksal değerlendirme için ilgili anayasal ve yasal hükümler, somut davranışın niteliği ve seçim sürecindeki etkisi ayrıca incelenmelidir. Bu nedenle makalenin çözümleme yöntemi bakımından şu sıralama önem taşımaktadır: Söylem, kurumsal bağlam, kamu gücü, seçimsel etki ve hukuksal ölçüt. Bu zincir, siyasal tarafsızlık tartışmasını soyut bir “tarafsızlık” beklentisinden çıkararak gözlenebilir ve değerlendirilebilir ölçütlere dönüştürmektedir.

2023 Seçimleri: 2028 İçin Tarihsel Karşılaştırma Noktası

2023 Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri 2028 sürecinin değerlendirilmesinde önemli bir karşılaştırma noktasıdır. AGİT Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Ofisi (OSCE/ODIHR), 2023 seçimlerinde seçmenlere gerçek siyasal seçenekler sunulduğunu ve seçimlerin genel olarak yarışmacı olduğunu belirtmekle birlikte iktidardaki Cumhurbaşkanı ve iktidar partilerinin haksız üstünlüklerden yararlandığı, kamu kaynaklarının seçimsel amaçlarla kullanıldığı, bazı resmi etkinliklerin kampanya etkinlikleriyle birleştirildiği ve devlet ile parti arasındaki sınırın bulanıklaştığı değerlendirmesini yapmıştır. Ayrıca kamu yayıncısının iktidardaki Cumhurbaşkanı lehine belirgin bir yayın dengesizliği sergilediği belirtilmiştir. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi de 2023 seçimleri sonrasında seçimsel “eşit oyun alanının” bulunmadığı, yönetsel kaynakların kötüye kullanılması ve medya alanındaki dengesizlikler konusunda benzer kaygılar dile getirmiştir. Bununla birlikte 2023 seçimlerine ilişkin bu saptamalar 2028 seçimlerinin koşullarının şimdiden aynı olduğu anlamına gelmez. Bunlar, 2028 seçimleri yaklaşırken karşılaştırılabilecek önceki seçim dönemine ilişkin gözlemsel bir başlangıç noktası niteliğindedir. Dolayısıyla 2028 bakımından yapılması gereken 2023'teki sorunların otomatik olarak devam ettiğini varsaymak değil, aynı göstergelerin seçim süreci ilerledikçe yeniden ortaya çıkıp çıkmadığını görgül olarak incelemektir. Bu çerçevede siyasal tarafsızlık açısından başlıca inceleme alanları şunlardır: kamu makamlarının seçim kampanyaları karşısındaki tarafsızlığı, yönetsel kaynakların kullanımı, resmi görevlerle kampanya etkinliklerinin birbirinden ayrılması, kamu yayıncılığında eşitlik, özel medyada çoğulculuk, siyasal partilerin kamu olanaklarına erişimi, seçim hukukunun bütün aday ve partilere eşit uygulanması ve devlet ile iktidar partisi arasındaki kurumsal sınırın korunması. Bu ölçütler 2028 seçimlerinde yalnızca “seçim yapılacak mı?” sorusunun değil, daha temel olan “seçimsel yarışma hangi koşullarda yapılacaktır?” sorusunun yanıtlanmasını olanaklı kılmaktadır. Dolayısıyla 1961 Anayasası'ndan günümüze uzanan anayasal deneyim seçimsel tarafsızlığın Türkiye bakımından yeni veya dışarıdan ithal edilmiş bir demokratik ölçün olmadığını göstermektedir. Değişen, bu tarafsızlığın hangi kurumsal araçlarla sağlanacağıdır. 2028 seçimi bakımından temel sorun da tam burada ortaya çıkmaktadır: Yürütme gücünün ve siyasal parti etkinliğinin aynı siyasal merkezde yoğunlaştığı bir sistemde seçimsel eşitlik ve tarafsızlık hangi anayasal, hukuksal ve kurumsal güvencelerle gerçekleştirilecektir?

EŞİT, SERBEST VE ADİL SEÇİM İLKELERİ

Demokratik seçimlerin varlığı tek başına seçimlerin demokratik niteliğini göstermeye yeterli değildir. Seçimin demokratik niteliğinin belirlenebilmesi için seçmenin iradesinin özgür biçimde oluşması ve açıklanması, aday ve siyasal partilerin hukuksal olarak ve eşit koşullarda yarışabilmesi, seçim sürecinin tarafsız ve öngörülebilir kurallara göre yürütülmesi ve seçim sonucunun seçmenin serbest iradesini yansıtması gerekir. Bu nedenle “serbest”, “eşit” ve “adil” seçim kavramları birbirleriyle ilişkili olmakla birlikte aynı şeyi ifade etmez. Uluslararası seçim ölçünleri de seçimleri yalnızca oy verme günündeki teknik işlemlerden ibaret görmemektedir. 1990 Kopenhag Belgesi demokratik yönetimin temelinin halkın özgür ve adil seçimlerde ortaya koyduğu irade olduğunu kabul etmekte, genel ve eşit oy hakkı, gizli oy, aday olma hakkı, siyasal parti kurma ve siyasal partilerin birbirleriyle eşit hukuksal koşullarda yarışabilmesi gibi güvenceleri açıkça düzenlemektedir. Ayrıca seçim kampanyalarının yönetsel işlem, şiddet veya yıldırmanın partilerin ve adayların görüşlerini özgürce açıklamalarını ve seçmenlerin bunları öğrenerek değerlendirmelerini engellemeyeceği bir ortamda yürütülmesini öngörmektedir. Birleşmiş Milletler insan hakları sistemi bakımından da “gerçek seçim” yalnızca teknik bir seçim süreci değildir. İnsan Hakları Komitesi'nin yaklaşımında gerçek seçimler dönemsel olma, genel ve eşit oy hakkı ve gizli oy gibi usule ilişkin güvencelerin yanında seçmenlerin özgür iradesinin seçim sonucuna yansımasını da gerektirmektedir.

Serbest Seçim

Serbest seçim öncelikle seçmenin siyasal tercihinin baskı, tehdit, yıldırma veya hukuka aykırı müdahale olmaksızın oluşmasını ve açıklanmasını ifade eder. Bu nedenle seçim özgürlüğü yalnızca sandıkta oy kullanırken kimsenin seçmeni görmemesi anlamındaki gizli oy ilkesinden ibaret değildir. Seçmenin özgür iradesinin oluşabilmesi için ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve siyasal bilgiye erişim olanaklarının korunması gerekir. Siyasal partilerin ve adayların seçmenlere ulaşabilmeleri, farklı görüşlerin kamuoyunda tartışılabilmesi ve seçmenin seçenek siyasal programlardan bilgi sahibi olabilmesi serbest seçimin ön koşulları arasındadır. Bu nedenle seçim döneminde muhalefet adaylarının toplantı yapabilme, propaganda yürütebilme, medya kuruluşlarına erişebilme veya seçmenlerle iletişim kurabilme olanaklarının ciddi biçimde sınırlandırılması sandık işlemleri teknik olarak düzgün yürütülse dahi seçim özgürlüğünün maddi boyutu bakımından sorun yaratabilir. Buradan hareketle serbest seçim bakımından temel soru şudur: Seçmen, siyasal tercihlerini yeterli bilgiye ve gerçek siyasal seçeneklere erişerek, baskı ve yıldırmadan uzak biçimde oluşturabilmekte midir?

Eşit Seçim ve Fırsat Eşitliği

Eşitlik seçim hukukunda iki farklı düzeyde ele alınmalıdır. Birincisi seçmenlerin oylarının eşit değer taşımasıdır. İkincisi ise aday ve siyasal partilerin seçimsel yarışmaya katılabilmeleri bakımından eşit fırsatlara sahip olmalarıdır. Kopenhag Belgesi [1] yalnızca genel ve eşit oy hakkını değil, siyasal partilerin ve örgütlerin hukuk önünde eşit muamele görerek birbirleriyle yarışabilmelerini de açıkça güvence altına almaktadır. Bu ikinci boyut 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından özellikle önemlidir. Çünkü seçimsel eşitlik, adayların yalnızca hukuksal olarak aday olabilmelerine indirgenemez. Aynı zamanda seçmenlere ulaşma, kampanya yürütme, medya görünürlüğü, toplantı yapma, finansman olanaklarına erişme ve kamu makamları karşısında ayrımcılığa uğramama bakımından da gerçek bir fırsat eşitliği gerektirir. Bu noktada “eşitlik” ile “aynılık” arasında ayrım yapmak gerekir. Bütün adayların aynı siyasal etkiye sahip olması beklenemez. Bir adayın mevcut siyasal konumu, partisinin örgütlenme kapasitesi veya geçmişteki seçmen desteği doğal farklılıklar yaratabilir. Demokratik seçim hukukunun sorunu bu doğal farklılıkları ortadan kaldırmak değil, devlet gücünün veya kamu kaynaklarının bu farklılıkları yapay biçimde büyütmesini önlemektir. Dolayısıyla 2028 bakımından eşitlik sorusu şu biçimde kurulmalıdır: Adaylar arasındaki siyasal ve toplumsal farklılıkların ötesinde, devletin ve kamu makamlarının sağladığı kurumsal olanaklar belirli bir aday lehine seçimsel üstünlük yaratmakta mıdır?

Adil Seçim

Adil seçim kavramı, serbestlik ve eşitliği tamamlayan daha geniş bir çerçeve oluşturur. Adillik, seçimlerin önceden belirlenmiş ve öngörülebilir kurallara göre yapılmasını, seçim yönetiminin tarafsızlığını, aday ve partilerin eşit hukuksal korumadan yararlanmasını, seçim uyuşmazlıklarının etkili biçimde incelenmesini ve sonuçların güvenilir biçimde belirlenmesini kapsar. Venedik Komisyonu'nun Seçim İşlerinde İyi Yönetişim İlkeleri seçim hukukunun temel unsurları arasında genel, eşit, serbest, gizli ve doğrudan oy ilkelerini birlikte ele almakta ve seçim hukukunda kararlılık, tarafsız seçim yönetimi ve etkili başvuru mekanizmalarının önemini vurgulamaktadır. Bu açıdan adillik yalnızca seçim günü gerçekleşen işlemlerin doğru yapılmasıyla sağlanamaz. Seçim hukukunun seçimden kısa süre önce değiştirilmesi, adaylık kurallarının öngörülemez biçimde yorumlanması, seçim yönetiminin kararlarının yeterince saydam olmaması veya seçim uyuşmazlıklarına karşı etkili hukuksal başvuru yollarının bulunmaması seçim sürecinin adilliği üzerinde etkili olabilir. Nitekim OSCE/ODIHR'nin 2023 Türkiye seçimleri hakkındaki değerlendirmesinde seçim günü işlemleri genel olarak iyi örgütlenmiş ve olumlu değerlendirilmiş olmakla birlikte seçim yönetiminin saydamlığı, hukuksal başvuru yolları, medya ortamı ve seçim mevzuatının bazı yönleri bakımından geliştirme gereksinimleri ortaya konulmuştur. Dolayısıyla adil seçim bakımından temel soru yalnızca “sandık güvenli midir?” değildir. Daha geniş soru şudur: Seçim sürecinin bütün aşamalarında kurallar, kurumlar ve hukuksal güvenceler bütün adaylara ve seçmenlere eşit ve öngörülebilir biçimde uygulanmakta mıdır?

Serbestlik, Eşitlik ve Adillik Arasındaki İlişki

Bu üç ilke birbirinden ayrılabilir ancak birbirlerinden koparılamaz. Seçmen özgür değilse seçim serbest değildir. Adaylar ve partiler eşit koşullarda yarışamıyorsa seçimsel eşitlik zedelenir. Kurallar öngörülebilir değil veya hukuksal güvenceler etkili değilse seçim adilliği zarar görür. Bu nedenle demokratik seçim bakımından şu ilişkisel yapı kurulabilir: Serbestlik seçmenin özgür iradesinin oluşmasıdır. Eşitlik siyasal seçeneklerin gerçek anlamda yarışabilmesidir. Adillik ise yarışmanın tarafsız, öngörülebilir ve hukuksal olarak denetlenebilir kurallarla yürütülmesidir. Bu üç koşul birlikte gerçekleştiğinde seçim yalnızca biçimsel olarak yapılmış bir siyasal işlem olmaktan çıkar ve demokratik meşruluk üreten bir mekanizmaya dönüşür.

2023 Seçimleri: Serbestlik ile Eşitlik Arasındaki Gerilim

2023 seçimleri bu ayrımın Türkiye bakımından somutlaştırılmasına olanak vermektedir. OSCE/ODIHR, seçmenlere gerçek siyasal seçenekler sunulduğunu ve kampanyanın çoğu yarışmacı bakımından yarışmacı ve büyük ölçüde serbest olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte aynı gözlem misyonu Cumhurbaşkanı ve iktidar partilerinin haksız üstünlük elde ettiğini, medya yanlılığının ve temel özgürlükler üzerindeki bazı kısıtlamaların eşit seçimsel ortamı zayıflattığını saptama etmiştir. İkinci tur bakımından da benzer bir durum ortaya konulmuştur. OSCE/ODIHR seçmenlerin gerçek siyasal seçenekler arasında tercih yapabildiğini ancak medya yanlılığı ve ifade özgürlüğüne ilişkin kısıtlamaların eşit olmayan bir seçimsel ortam yarattığını belirtmiştir. Kamu yayıncısının görevdeki Cumhurbaşkanı lehine belirgin biçimde ağırlık taşıdığı ve çok sayıda özel medya kuruluşunda da benzer bir yanlılığın görüldüğü kaydedilmiştir. Bu saptamalar makalenin temel ayrımını somutlaştırmaktadır: Bir seçim aynı anda hem gerçek siyasal seçenekler sunabilir hem de yarışmacılar arasında eşit olmayan koşullar barındırabilir. Dolayısıyla “seçim vardı” veya “seçmenler tercih yapabildi” biçimindeki ifadeler tek başına seçimsel eşitliğin ve adilliğin gerçekleştiğini kanıtlamaz.

2028 Bakımından Ölçülmesi Gereken Seçimsel Koşullar

2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi henüz gerçekleşmediği için bugünden seçim sürecinin serbest, eşit veya adil olup olmadığı konusunda bir sonuca ulaşmak olanaklı değildir. Ancak yukarıdaki uluslararası ölçünler ve Türkiye'nin yakın seçim deneyimi, 2028 seçim sürecinin hangi göstergeler üzerinden izlenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Bu göstergeler özellikle şunlardır:

Adaylıkta eşitlik: Adayların aday olma ve adaylıklarını sürdürme koşullarının bütün adaylara eşit uygulanması.

Kampanya özgürlüğü: Bütün adayların seçmenlere ulaşabilmesi, toplantı ve propaganda etkinliklerini özgürce gerçekleştirebilmesi.

Medya eşitliği: Kamu yayıncılığı başta olmak üzere medya kuruluşlarında adayların görüşlerinin dengeli biçimde seçmene ulaştırılması.

Kamu gücünün tarafsızlığı: Devlet makamlarının ve kamu görevlilerinin belirli bir aday lehine kurumsal üstünlük yaratmaması.

Yönetsel kaynakların kullanımı: Kamu araçları, personeli, bütçesi, tesisleri ve diğer yönetsel olanakların seçimsel amaçlarla belirli bir aday lehine kullanılmaması.

Seçim hukukunun öngörülebilirliği: Adaylık, kampanya, finansman ve seçim yönetimine ilişkin kuralların seçim sürecinde öngörülebilir ve kararlı olması.

Seçim yönetiminin tarafsızlığı ve saydamlığı: Seçim makamlarının kararlarının gerekçeli, erişilebilir ve denetlenebilir olması.

Etkili hukuksal başvuru: Adayların, partilerin ve seçmenlerin seçimle ilgili uyuşmazlıklarda etkili ve zamanında hukuksal korumaya erişebilmesi.

Seçmen iradesinin korunması: Oyların gizliliğinin, sayımın doğruluğunun ve sonuçların güvenilir biçimde açıklanmasının güvence altında bulunması.

Devlet-parti ayrımı: Kamu makamlarının siyasal parti etkinliklerinden kurumsal olarak ayrılmasının korunması.

Bu göstergeler, 2028 seçimlerinin değerlendirilmesinde yalnızca seçim gününe odaklanılmasını önlemektedir. Çünkü demokratik seçimsel yarışma seçim günü başlamaz ve seçim günü sona ermez. Seçimsel eşitlik seçim takviminin belirlenmesinden adaylık sürecine, kampanyadan medya erişimine, kamu kaynaklarının kullanımından seçim uyuşmazlıklarının çözümüne kadar bütün seçim dönemine yayılır.

Seçimin Yapılması ile Demokratik Seçimsel Yarışma Arasındaki Ayrım

Bu bölümün 2028 bakımından en önemli sonucu seçimin yapılması ile demokratik seçimsel yarışmanın gerçekleşmesinin aynı şey olmadığıdır. Bir ülkede düzenli aralıklarla seçim yapılabilir, birden fazla aday yarışabilir ve seçmenler sandıkta tercih yapabilir. Buna karşın adaylardan birinin devlet olanaklarına, medya görünürlüğüne, yönetsel kaynaklara veya kurumsal siyasal güce diğerlerinden çok daha fazla erişmesi olanaklıdır. Böyle bir durumda seçim biçimsel olarak mevcut olmakla birlikte seçimsel yarışmanın maddi koşulları eşit olmayabilir. OSCE/ODIHR'nin 2023 Türkiye seçimlerine ilişkin değerlendirmesi bu ayrımın somut bir örneğini sunmaktadır: gözlem misyonu seçimlerde gerçek siyasal seçeneklerin bulunduğunu ve kampanyanın yarışmacı olduğunu belirtirken aynı zamanda görevdeki Cumhurbaşkanı ve iktidar partilerinin haksız üstünlüklerden yararlandığını ve eşit olmayan bir seçimsel ortam bulunduğunu saptamıştır. Bu nedenle 2028 bakımından araştırılması gereken temel sorun yalnızca “seçim yapılacak mı?” veya “birden fazla aday yarışacak mı?” soruları değildir. Daha belirleyici soru adayların seçmen iradesini etkileme kapasitesi bakımından gerçek ve eşit bir seçimsel yarışma ortamının bulunup bulunmadığıdır. Bu ayrım makalenin ilerleyen bölümlerinde kamu gücünün ve yönetsel kaynakların seçimsel kullanımı ile demokratik gerileme arasındaki ilişkinin incelenmesi bakımından temel oluşturacaktır.

KAMU GÜCÜNÜN VE YÖNETSEL KAYNAKLARIN SEÇİMSEL KULLANIMI

Seçimsel eşitliği zedeleyebilecek en önemli unsurlardan biri görevde bulunan siyasal aktörlerin kamu gücüne ve yönetsel kaynaklara diğer adaylardan daha fazla erişebilmesidir. Demokratik sistemlerde görevde bulunan hükümetlerin kamu siyasalarını uygulamaları, kamu hizmetlerini sürdürmeleri ve görevlerini yerine getirmeleri doğaldır. Sorun bu olağan kamu etkinliklerinin seçimsel amaçlarla kullanılması veya kamu gücünün belirli bir adayın ya da siyasal partinin seçimsel konumunu güçlendirecek biçimde harekete geçirilmesidir. Bu nedenle kamu gücünün seçimsel kullanımının değerlendirilmesinde kamu görevinin doğal olarak sağladığı olanaklar ile bu olanakların seçimsel üstünlüğe dönüştürülmesi birbirinden ayrılmalıdır. Venedik Komisyonu ile OSCE/ODIHR'nin ortak ilkeleri seçim süreçlerinde yönetsel kaynakların kötüye kullanılmasının önlenmesini seçimsel eşitliğin temel unsurlarından biri olarak ele almaktadır. Bu çerçevede kamu kaynaklarının belirli bir aday veya parti lehine kullanılması seçimsel fırsat eşitliğini bozabilecek nitelikte görülmektedir.

Yönetsel Kaynak Kavramı

Yönetsel kaynak yalnızca devlet bütçesinden yapılan doğrudan harcamaları ifade etmez. Kamu personeli, resmi araçlar, kamu binaları, kamuya ait iletişim ve yayın olanakları, devlet tarafından düzenlenen etkinlikler, kamu hizmetlerinin görünürlüğü, sosyal yardım programları ve kamu makamlarının kurumsal saygınlığı da seçim döneminde seçimsel değer taşıyabilir. Bu nedenle yönetsel kaynakların seçimsel kullanımını yalnızca “kamu parasının seçim kampanyasında harcanması” biçiminde tanımlamak yetersizdir. Kamu gücünün maddi, insancıl, kurumsal, iletişimsel ve simgesel kaynakları da seçimsel yarışma üzerinde etkili olabilir. Örneğin görevdeki bir siyasetçinin resmi görevi gereği bir kamu tesisinin açılışına katılması olağan bir kamu etkinliğidir. Ancak aynı etkinliğin belirli bir adayın propagandasına dönüştürülmesi kamu görevi ile seçim kampanyası arasındaki sınırın tartışılmasına neden olur. Benzer biçimde, kamu tarafından finansmanı sağlanan bir sosyal yardım programının seçim döneminde özellikle siyasal destek oluşturacak bir iletişim stratejisi içinde sunulması da seçimsel eşitlik bakımından incelenebilir. Dolayısıyla belirleyici ölçüt kamu etkinliğinin varlığı değil, kamu etkinliğinin seçimsel amaçla kullanılıp kullanılmadığı ve bunun seçimsel yarışma üzerindeki etkisidir.

Görevde Bulunmanın Sağladığı Üstünlük

Görevde bulunan Cumhurbaşkanı veya hükümet üyeleri muhalefet adaylarına kıyasla doğal bir görünürlük üstünlüğüne sahiptir. Devlet yönetimiyle ilgili açıklamalar yapmak, uluslararası toplantılara katılmak, kamu tesislerini ziyaret etmek veya kamu siyasalarını açıklamak görevde bulunan siyasetçilerin anayasal ve siyasal sorumlulukları içinde yer alabilir. Bu nedenle demokratik seçimlerde bütün adayların tümüyle aynı görünürlük düzeyine sahip olması beklenemez. Sorun görevden kaynaklanan meşru görünürlüğün seçimsel üstünlüğe dönüştürülmesi noktasında ortaya çıkar. Bu ayrım özellikle başkanlık sistemlerinde önemlidir. Cumhurbaşkanı hem devletin ve yürütmenin başı hem de seçim yarışının bir tarafı olduğunda resmi görev ile seçim kampanyası arasındaki sınırın belirlenmesi daha güç duruma gelir. 2028 bakımından bu durum daha da önemlidir. Eğer görevdeki Cumhurbaşkanı yeniden aday olacaksa Cumhurbaşkanlığı makamının sahip olduğu sürekli kamusal görünürlük ile seçim kampanyası etkinliklerinin birbirinden ayrılması gerekir. Buradaki temel sorun adayın Cumhurbaşkanı olmasından kaynaklanan görev yetkilerinin ortadan kaldırılması değil, bu yetkilerin diğer adaylara karşı seçimsel bir üstünlük yaratacak şekilde kullanılmasının önlenmesidir.

2023 Seçimleri ve Yönetsel Kaynaklar

2023 seçimleri bu sorunun Türkiye bakımından yalnızca kuramsal olmadığını göstermektedir. OSCE/ODIHR'nin nihai raporunda Cumhurbaşkanının her iki seçim döneminde de resmi görevlerini yerine getirirken sıklıkla kampanya yürüttüğü, çok sayıda büyük altyapı projesinin açılış törenlerinin kampanya amacıyla kullanıldığı ve seçim döneminde önemli sosyal yardım programlarının ilan edildiği veya uygulandığı belirtilmiştir. Gözlem misyonu ayrıca başka yönetsel kaynakların kötüye kullanıldığı örnekler saptamış ve bu uygulamaların görevde bulunmanın sağladığı üstünlüğü artırdığını ve parti ile devlet arasındaki sınırı bulanıklaştırdığını değerlendirmiştir. OSCE/ODIHR aynı raporda seçim mevzuatının yönetsel kaynakların kötüye kullanımını yeterince etkili biçimde önlemediğine dikkat çekmiş ve seçim çağrısından itibaren bu tür yasakların uygulanmasını, kampanya kurallarının bütün yarışmacılara eşit biçimde uygulanmasını ve görevde bulunan Cumhurbaşkanının haksız üstünlük elde etmesini önleyecek düzenlemelerin değerlendirilmesini önermiştir. Bu değerlendirmeler 2028 seçimlerinin koşullarına ilişkin doğrudan bir hüküm değildir. Ancak 2023 seçimleri Türkiye'de kamu gücü ile seçimsel yarışma arasındaki sınırın hangi alanlarda sorun yaratabileceğini gösteren önemli bir görgül başlangıç noktası oluşturmaktadır.

Kamu Gücünün Seçimsel Kullanım Biçimleri

2028 seçimleri bakımından kamu gücünün seçimsel kullanımını birkaç başlık altında izlemek olanaklıdır. Birincisi, resmi görev ile kampanya etkinliğinin birleştirilmesidir. Bir kamu görevlisinin resmi bir etkinliği kamu hizmetinin gerektirdiği ölçüyü aşarak adaylık veya parti propagandasına dönüştürülüyorsa kamu görevi ile seçim kampanyası arasındaki sınır tartışmalı duruma gelir. İkincisi, kamu kaynaklarının seçimsel görünürlük üretmek için kullanılmasıdır. Kamu yatırımlarının açılışları, sosyal yardım programları, kamu hizmetleri ve kamu tarafından finansmanı sağlanan projeler seçim döneminde belirli bir adayın siyasal iletişiminin parçası durumuna getirildiğinde seçimsel eşitlik bakımından değerlendirme yapılması gerekir. Üçüncüsü, kamu personelinin seçim etkinliklerine katılmasıdır. Kamu görevlilerinin hukuksal statüleri ve görevleri dikkate alınarak kamu hizmetinin tarafsızlığının seçim kampanyası lehine kullanılmasını önleyen kuralların uygulanması gerekir. Dördüncüsü, kamuya ait iletişim ve medya olanaklarının kullanılmasıdır. Özellikle kamu yayıncılığı, resmi internet siteleri, kamu kurumlarının sosyal medya hesapları ve diğer kamusal iletişim kanalları belirli bir adayın kampanya aracına dönüşmemelidir. Beşincisi, kamu makamlarının kurumsal saygınlığının seçimsel üstünlüğe dönüştürülmesidir. Devlet makamlarının açıklamaları bir kamu siyasasının duyurulmasından farklı olarak doğrudan belirli bir adayın yeniden seçilmesine yönelik çağrı veya siyasal propaganda niteliği taşıdığında devlet makamı ile seçim kampanyası arasındaki sınır daha belirgin biçimde gündeme gelir.

Adalet Bakanı'nın Konumu Bakımından Özel Sorun

Bu noktada 18 Eylül 2026 tarihinde Adalet Bakanı Akın Gürlek'in AK Parti Adana İl Örgütü toplantısında yaptığı açıklama yeniden ele alınmalıdır. Bakanın 2028 yılında “Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için” bir seçim düzenleneceğini söylemesi, salt bir seçim tarihi açıklaması değildir. İfade aynı zamanda seçimin amacını mevcut Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesi olarak çerçevelemektedir. Bu ifadenin hukuksal niteliği yalnızca içeriğine bakılarak belirlenemez. Bakanın aynı zamanda siyasal parti toplantısında konuşmuş olması açıklamanın parti etkinliği bağlamında yapıldığını göstermektedir. Ancak Adalet Bakanlığı gibi devletin önemli bir yürütme makamının başında bulunan kişinin bu açıklamayı yapması devlet görevi ile siyasal parti etkinliğinin sınırları bakımından ayrıca incelenmeyi gerektirmektedir. Burada üç ayrı düzey birbirinden ayrılmalıdır:

Siyasal söylem düzeyi: Bakanın bir siyasal parti toplantısında Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesini destekleyen bir siyasal hedef açıklaması.

Kurumsal düzey: Bu açıklamanın devlet makamını kullanan bir kişi tarafından yapılması.

Hukuksal düzey: Açıklamanın anayasa, seçim mevzuatı ve kamu görevlilerinin siyasal etkinliklerine ilişkin kurallarla bağdaşır olup olmadığı.

Bu üç düzey birbirine indirgenmemelidir. Bir siyasal söylemin varlığı tek başına hukuka aykırılığı kanıtlamaz. Ancak kamu makamının kullanılması, kamu kaynaklarının devreye sokulması veya seçimsel fırsat eşitliğini etkileyen somut bir davranış söz konusu olduğunda sorun yalnızca siyasal söylem olmaktan çıkar ve hukuksal incelemenin konusu durumuna gelir.

1961 Anayasası ile Günümüz Arasındaki Karşılaştırma

Bir önceki bölümde ele alınan 1961 Anayasası'nın seçim dönemlerinde Adalet, İçişleri ve Ulaştırma Bakanlarının görevlerinden ayrılmasını öngören yaklaşımı bu noktada yeniden anlam kazanmaktadır. 1961 Anayasası seçimlerin dürüstlüğünü yalnızca seçim yönetiminin yargısal denetimine bırakmamış ve seçim sürecinde kamu gücünü kullanabilecek belirli bakanlıkların tarafsızlaştırılmasını anayasal güvence altına almıştır. 1982 Anayasası da bu yaklaşımı 114. maddesinde sürdürmüştür. Günümüzde ise yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanında toplanması nedeniyle seçimsel tarafsızlık sorunu farklı bir kurumsal zeminde ortaya çıkmaktadır. Özellikle görevde bulunan Cumhurbaşkanının yeniden aday olması durumunda devlet makamının sağladığı kurumsal kapasite ile adayın seçimsel etkinlikleri arasındaki sınırın nasıl korunacağı temel bir sorun durumuna gelmektedir. Bu nedenle 1961 Anayasası ile günümüz arasında doğrudan bir kurumsal özdeşlik kurulamaz. Ancak tarihsel karşılaştırma, Türkiye'de seçimsel eşitliğin sağlanması bakımından “iktidarın seçim dönemindeki tarafsızlığı” sorununun anayasal düzeyde daha önce açık biçimde kabul edilmiş olduğunu göstermektedir.

2028 İçin Değerlendirme Ölçütü

2028 seçimleri bakımından kamu gücünün seçimsel kullanımının değerlendirilmesinde üç aşamalı bir ölçüt kullanılabilir:

Birinci aşama- Kaynağın niteliği: Kullanılan olanak kamu kaynağı, kamu görevi, kamu personeli, kamu tesisi, kamu iletişim aracı veya başka bir yönetsel kaynak mıdır?

İkinci aşama- Kullanım amacı: Kaynak olağan kamu hizmetinin yürütülmesi amacıyla mı kullanılmıştır, yoksa belirli bir aday veya partinin seçimsel konumunu güçlendirecek biçimde mi kullanılmıştır?

Üçüncü aşama- Seçimsel etki: Söz konusu kullanım adaylar arasındaki fırsat eşitliğini somut olarak etkileyebilecek bir sonuç yaratmış mıdır?

Bu üçlü ölçüt kamu gücünün seçimsel kullanımına ilişkin değerlendirmeyi siyasal kanı olmaktan çıkarıp gözlenebilir olgulara dayalı bir çözümleme durumuna getirebilir. Bu çerçevede önemli olan görevde bulunan adayın kamu görevini hiç kullanamaması değildir. Böyle bir yaklaşım demokratik yönetimin sürekliliğiyle bağdaşmaz. Esas olan, kamu görevinin sağladığı yetki ve kaynakların seçimsel yarışmanın diğer taraflarına karşı yapısal bir üstünlük oluşturacak biçimde kullanılmamasıdır. Sonuç olarak kamu gücünün seçimsel kullanımı 2028 Cumhurbaşkanlığı seçiminin yalnızca hukuksal adaylık koşulları bakımından değil, seçimsel fırsat eşitliği bakımından da belirleyici bir inceleme alanı olacaktır. Anayasa'nın 116. maddesi uyarınca bir yeniden seçim kararı alınması ve buna bağlı olarak mevcut Cumhurbaşkanının yeniden aday olabilmesi kendi başına seçimsel eşitlik sorununu çözmez. Asıl sorun, bu adaylığın diğer adaylarla birlikte gerçek, serbest ve eşit bir seçimsel yarışma ortamında gerçekleşip gerçekleşmeyeceğidir. Bu nedenle 2028 sürecinde anayasal adaylık ile seçimsel eşitlik iki ayrı hukuksal ve siyasal düzlem olarak izlenmelidir: Anayasal mekanizma adaylığın hukuksal olanaklılığını ve seçimsel koşullar ise bu adaylığın demokratik yarışma içindeki meşruluk koşullarını belirler.

MUHALEFETİN ADAYLIK VE SİYASAL YARIŞMA KAPASİTESİ

Demokratik seçimlerde seçimsel eşitlik, yalnızca iktidar ve muhalefet adaylarının hukuksal olarak aynı adaylık koşullarına bağlı olması anlamına gelmez. Siyasal yarışmanın gerçekliği bakımından daha geniş bir soru ortaya çıkar: Adaylar ve siyasal partiler seçmenlere ulaşmak, örgütlenmek, kampanya yürütmek ve siyasal tercih oluşturmak bakımından karşılaştırılabilir olanaklara sahip midir? Bu ayrım özellikle görevde bulunan bir Cumhurbaşkanının yeniden aday olduğu başkanlık sistemlerinde önem taşır. Bir adayın devlet makamının sağladığı kurumsal görünürlüğe, kamu kaynaklarına ve sürekli medya ilgisine sahip olması ile diğer adayların bunlardan yoksun olması, hukuksal olarak adaylık hakkının herkes için mevcut olmasına karşın seçimsel yarışma bakımından önemli farklılıklar yaratabilir. Dolayısıyla 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından muhalefetin değerlendirilmesi, herhangi bir adayın seçim sonucundaki başarısı veya başarısızlığı üzerinden değil, muhalefetin gerçek bir seçimsel seçenek oluşturabilme kapasitesi üzerinden yapılmalıdır.

Hukuksal Eşitlik ile Gerçek Eşitlik Arasındaki Ayrım

Seçim hukukunda bütün adayların aynı kurallara bağlı olması temel bir gerekliliktir. Ancak biçimsel hukuksal eşitlik seçimsel eşitliği kendiliğinden yaratmaz. Örneğin bütün adayların aynı süre içinde propaganda yapabilmesine ilişkin bir kural bulunması biçimsel eşitlik sağlayabilir. Buna karşılık bir adayın geniş bir parti örgütüne, yüksek medya görünürlüğüne, kamu makamından kaynaklanan sürekli tanınırlığa ve geniş mali olanaklara sahip olması diğer adayların aynı hukuksal haklara sahip olmalarına karşın seçimsel erişim bakımından farklı bir konumda bulunmalarına yol açabilir. Bu nedenle seçimsel eşitlik iki düzeyde incelenmelidir: Birinci düzey, hukuksal eşitliktir. Adaylık, kampanya, propaganda, finansman ve seçim hukuku bakımından kuralların herkese eşit uygulanmasıdır. İkinci düzey, fırsat eşitliğidir. Adayların bu hukuksal hakları kullanabilmelerini sağlayan siyasal, kurumsal, ekonomik ve iletişimsel koşulların makul ölçüde eşit olmasıdır. Uluslararası seçim gözlemcilerinin Türkiye'ye ilişkin değerlendirmeleri de bu ayrımı desteklemektedir. OSCE/ODIHR, 2023 seçimlerinde seçmenlere gerçek siyasal seçenekler sunulduğunu ve kampanyanın yarışmacı olduğunu belirtmiş ve bununla birlikte görevdeki Cumhurbaşkanı ve iktidar partilerinin haksız üstünlüklerden yararlandığını ve temel özgürlüklere ilişkin bazı kısıtlamaların bazı muhalif siyasetçi ve partilerin seçim sürecine katılımını engellediğini saptamıştır. Buradan hareketle demokratik seçim bakımından temel ölçüt, yalnızca “muhalefet aday olabilir mi?” değildir. Daha kapsamlı soru şudur: Muhalefet adayı, sahip olduğu hukuksal hakkı gerçek bir seçimsel yarışma kapasitesine dönüştürebilecek koşullara sahip midir?

Muhalefetin Seçimsel Yarışma Kapasitesinin Unsurları

Muhalefetin seçimsel yarışma kapasitesi tek bir değişkenden oluşmaz. En azından aşağıdaki unsurlar birlikte değerlendirilmelidir:

Örgütsel kapasite: Siyasal partilerin ülke çapında örgütlenebilmesi yerel düzeyde seçmenlere ulaşabilmesi ve kampanya etkinliklerini sürdürebilmesi.

Adaylık kapasitesi: Anayasal ve yasal koşullara uygun bir adayın belirlenebilmesi, adaylığının hukuksal güvence altında bulunması ve adayın seçim sürecinin bütün aşamalarında yarışabilmesi.

İletişim kapasitesi: Adayın televizyon, basın, internet ve sosyal medya gibi farklı iletişim kanallarından seçmenlere ulaşabilmesi.

Finansal kapasite: Kampanya etkinliklerini sürdürebilecek meşru ve saydam finansman olanaklarının bulunması.

Toplumsal erişim: Adayın miting, toplantı, alan çalışması ve diğer siyasal etkinlikler aracılığıyla seçmenlerle doğrudan iletişim kurabilmesi.

Hukuksal güvence: Aday ve parti etkinliklerine yönelik yönetsel veya yargısal müdahalelere karşı etkili hukuksal başvuru yollarının bulunması.

Medya çoğulculuğu: Farklı siyasal görüşlerin seçmene ulaşabileceği çoğulcu ve dengeli bir medya ortamının bulunması.

Bu unsurların tamamı aynı derecede gerçekleşmediğinde adayların yalnızca hukuksal olarak yarışabilir olmaları gerçek anlamda eşit bir seçimsel yarışmanın bulunduğunu göstermeyebilir.

Muhalefetin Adaylık Sorunu ile Seçimsel Yarışma Sorununun Ayrılması

2028 bakımından adaylık tartışması iki farklı düzeyde ele alınmalıdır. Birinci düzey, anayasal adaylık hakkıdır. Anayasa'nın 101. maddesi ile 116. maddesi birlikte değerlendirildiğinde Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda mevcut Cumhurbaşkanının bir kez daha aday olabilmesine olanak sağlayan özel bir anayasal mekanizma bulunmaktadır. İkinci düzey ise muhalefetin adayının seçimsel yarışmaya katılabilmesidir. Muhalefet adayının adaylığı üzerinde hukuksal belirsizlik bulunması, adayın siyasal etkinliklerinin sınırlanması, kampanya olanaklarının kısıtlanması veya adayın seçmenlere ulaşmasını engelleyen uygulamalar bulunması seçimsel eşitlik sorununu doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle 2028 bakımından anayasal adaylık tartışması yalnızca Cumhurbaşkanının yeniden aday olup olamayacağına indirgenmemelidir. Aynı zamanda diğer adayların aday olabilme, adaylıklarını sürdürebilme ve seçmenlere ulaşabilme güvenceleri de incelenmelidir.

Medya ve Bilgiye Erişim

Muhalefetin seçimsel yarışma kapasitesi bakımından medya alanı özel bir önem taşır. Çünkü seçmenin özgür iradesinin oluşabilmesi, siyasal seçenekler hakkında yeterli ve çoğulcu bilgiye erişebilmesine bağlıdır. 2023 seçimleri bu açıdan önemli bir karşılaştırma noktasıdır. OSCE/ODIHR görevdeki Cumhurbaşkanının ve iktidar partilerinin medya alanında belirgin üstünlüklerden yararlandığını, kamu yayıncısının görevdeki Cumhurbaşkanı lehine önemli ölçüde ağırlık taşıdığını ve çok sayıda özel medya kuruluşunda da benzer bir yanlılık bulunduğunu bildirmiştir. İkinci turda da adayların kampanya yapabilmelerine karşın medya yanlılığının ve ifade özgürlüğüne ilişkin kısıtlamaların eşit olmayan seçimsel ortamın devamına katkıda bulunduğu belirtilmiştir. Bu durum, medya alanının yalnızca “basın özgürlüğü” başlığı altında değerlendirilmesinin yeterli olmadığını göstermektedir. Seçim bakımından daha özel soru seçmenin farklı adayların siyasal görüşlerini karşılaştırabilecek ölçüde çoğulcu bilgiye erişip erişemediğidir. Dolayısıyla 2028 seçimlerinde medya çoğulculuğu, seçimsel yarışmanın bağımsız bir unsuru olarak izlenmelidir.

Siyasal Etkinlik, Örgütlenme ve Yıldırma Sorunu

Seçimsel yarışmanın gerçekliği yalnızca medya görünürlüğüne bağlı değildir. Siyasal partilerin ve adayların örgütlenme, toplantı, miting ve alan etkinliklerini özgürce yürütebilmeleri de gereklidir. OSCE/ODIHR'nin 2023 seçimleri hakkındaki değerlendirmesinde temel toplantı, örgütlenme ve ifade özgürlüklerine ilişkin devam eden kısıtlamaların bazı muhalif siyasetçilerin, partilerin, sivil toplum kuruluşlarının ve bağımsız medyanın seçim sürecine katılımını olumsuz etkilediği belirtilmiştir. İkinci tur öncesinde de bazı muhalefet partilerinin destekçilerinin yıldırma ve tacize maruz kaldığına ilişkin gözlemler aktarılmıştır. Burada özellikle “yıldırma” kavramının seçimsel yarışma bakımından taşıdığı önem üzerinde durmak gerekir. Seçimsel yarışma yalnızca hukuksal olarak yasaklanmış bir engellemenin bulunmamasını değil, siyasal aktörlerin meşru etkinliklerini makul bir güvenlik ve özgürlük ortamında sürdürebilmelerini gerektirir. Dolayısıyla bir muhalefet partisinin veya adayının etkinliklerini sürdürmesine hukuksal olarak izin verilmesi ile bu etkinliklerin korku, baskı veya yönetsel engeller altında yürütülmesi arasında önemli bir fark bulunmaktadır.

Hukuksal Müdahaleler ve Adaylık Güvencesi

Muhalefetin seçimsel yarışma kapasitesi bakımından bir diğer önemli unsur siyasal aktörlerin hukuksal statüsünün seçim süreci boyunca kararlı olmasıdır. Adayların veya siyasal parti yöneticilerinin seçim sürecinde hukuksal soruşturma, dava veya yönetsel işlemlerle karşılaşmaları tek başına demokratik olmayan bir uygulama olarak nitelendirilemez. Demokratik hukuk düzeninde kamu görevlileri ve siyasal aktörler de hukuka bağlıdır. Ancak hukuksal süreçlerin seçimsel zamanlaması, uygulanma biçimi, benzer durumdaki siyasal aktörlere uygulanıp uygulanmadığı ve adayın seçimsel etkinliğini etkileyip etkilemediği ayrıca incelenmelidir. Bu nedenle hukuksal süreçlerin seçimsel yarışma üzerindeki etkisini belirlemek için en az dört soru sorulmalıdır: Aynı hukuksal kural benzer durumdaki bütün siyasal aktörlere eşit uygulanmakta mıdır? Hukuksal işlem nesnel ve öngörülebilir bir ölçüte dayanmakta mıdır? İşlem seçimsel etkinlik kapasitesini doğrudan veya dolaylı olarak sınırlamakta mıdır? Etkili ve zamanında bir hukuksal başvuru olanağı mevcut mudur? Bu ölçütler hukuksal müdahalelerin siyasal niteliği hakkında peşin bir hüküm vermeden bunların seçimsel yarışma üzerindeki somut etkisinin incelenmesine olanak sağlar.

Muhalefetin Parçalanması ve Yarışma Kapasitesi

Muhalefetin seçimsel kapasitesi yalnızca devlet kaynakları ve hukuksal koşullar tarafından belirlenmez. Muhalefet partilerinin kendi iç örgütlenmeleri, aday belirleme süreçleri, ittifak veya iş birliği tercihleri ve seçmenlere sundukları siyasal seçenekler de seçimsel yarışmanın niteliğini etkiler. Ancak bu etmenlerle kamu gücünden kaynaklanan üstünlükler birbirinden ayrılmalıdır. Bir muhalefet partisinin örgütsel zayıflığı veya aday belirleme sorunları siyasal yarışmanın doğal bir parçası olabilir. Buna karşılık kamu makamlarının aynı süreç üzerinde hukuka aykırı veya ayrımcı müdahalelerde bulunması farklı bir hukuksal sorundur. Bu ayrım özellikle önemlidir. Çünkü demokratik seçimlerde bütün adayların aynı örgütsel güce sahip olması beklenemez. Siyasal yarışmanın doğal sonucu olarak bazı partiler daha güçlü örgütlenebilir ve bazıları daha geniş seçmen desteğine sahip olabilir. Demokratik hukuk bakımından korunması gereken şey sonuçların eşitliği değil, yarışmanın temel kurallarının ve fırsatlarının eşitliğidir.

2028 Bakımından İzlenmesi Gereken Göstergeler

Bu çerçevede 2028 seçimlerinde muhalefetin gerçek seçimsel yarışma kapasitesini değerlendirmek için aşağıdaki göstergeler izlenebilir: adaylık başvurularının ve adaylıkların eşit ve öngörülebilir kurallara bağlı olması, adayların seçim süreci boyunca hukuksal statülerinin güvence altında bulunması, siyasal toplantı ve örgütlenme etkinliklerinin serbestçe yürütülebilmesi, adayların ulusal ve yerel medyaya erişim bakımından karşılaştırılabilir olanaklara sahip olması, kamu yayıncılığında adaylar arasında dengeli yayın yapılması, kampanya finansmanına ilişkin kuralların eşit uygulanması, kamu makamlarının muhalefet etkinlikleri karşısında tarafsız davranması, seçim sürecinde aday ve parti destekçilerine yönelik yıldırma veya şiddetin etkili biçimde önlenmesi, seçim uyuşmazlıklarında zamanında ve etkili hukuksal başvuru olanağının bulunması ve kamu kaynaklarının belirli adayların seçimsel etkinlikleri lehine kullanılmaması. Bu göstergeler, muhalefetin “güçlü” veya “zayıf” olduğu yönünde siyasal bir değerlendirme yapmak için değil, seçimsel yarışmanın hangi kurumsal koşullar altında gerçekleştiğini belirlemek için kullanılmalıdır.

Hukuksal Adaylık ile Gerçek Seçimsel Seçenek Arasındaki Ayrım

Böylece 2028 bakımından önemli bir kavramsal ayrım daha ortaya çıkmaktadır: Hukuksal olarak aday olabilmek gerçek bir seçimsel seçenek oluşturabilmekle aynı şey değildir. Bir siyasal aktör aday olabilir fakat seçmenlere ulaşma, medya görünürlüğü, örgütlenme, kampanya yürütme, finansman ve hukuksal güvence bakımından ciddi zayıflıklara sahipse adaylığın biçimsel varlığı seçimsel yarışmanın gerçekliğini tek başına kanıtlamaz. Bunun tersine görevde bulunan adayın daha yüksek toplumsal tanınırlığa veya daha güçlü parti örgütüne sahip olması da tek başına seçimlerin adaletsiz olduğunu göstermez. Demokratik seçimlerde siyasal aktörlerin toplumsal destek ve örgütsel kapasite bakımından farklı olması doğaldır. Bu nedenle araştırmanın ölçütü adayların eşit sonuçlara sahip olması değil, eşit ve özgür seçimsel yarışma olanaklarına sahip olup olmadıklarıdır. 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından bu ayrım anayasal adaylık tartışmasını demokratik seçim tartışmasına bağlayan temel halkayı oluşturmaktadır. Anayasa'nın 116. maddesi, belirli koşullar altında mevcut Cumhurbaşkanının yeniden aday olmasına hukuksal olanak sağlayabilir. Ancak bu anayasal olanağın demokratik seçimsel meşruluğa dönüşebilmesi diğer adayların da gerçek anlamda yarışabilmelerine, seçmenlerin seçeneklere erişebilmesine ve seçimsel yarışmanın serbest, eşit ve adil koşullarda yürütülmesine bağlıdır. Dolayısıyla 2028 sürecinin demokratik niteliğini belirleyecek temel sorun yalnızca “kimler aday olabilir?” sorusu değildir. Bunun yanında ve daha önemlisi “aday olabilenler hangi koşullarda yarışabileceklerdir?” sorusunun da yanıtlanması gerekmektedir.

DEMOKRATİK GERİLEME VE OTORİTERLEŞME AÇISINDAN 2028

2028 Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin anayasal ve siyasal tartışma yalnızca Cumhurbaşkanının yeniden aday olup olamayacağı veya seçimlerin hangi tarihte yapılacağı sorularıyla sınırlı değildir. Önceki bölümlerde ortaya konulan anayasal adaylık, siyasal tarafsızlık, seçimsel eşitlik, kamu gücünün kullanımı ve muhalefetin gerçek seçimsel yarışma kapasitesi birlikte değerlendirildiğinde konu daha geniş bir soruna ulaşmaktadır: Türkiye'nin demokratik yönetim yapısı seçimler aracılığıyla kendisini yenileme kapasitesini korumakta mıdır? Bu soru, demokratik gerileme ve otoriterleşme kavramlarını gündeme getirmektedir. Ancak bu kavramların kullanılması belirli bir siyasal aktör hakkında peşin bir hüküm verilmesini gerektirmez. Demokratik gerileme tek bir olaydan veya tek bir anayasa değişikliğinden hareketle değil, demokratik kurumların ve siyasal yarışmanın zaman içinde hangi yönde değiştiğinin incelenmesiyle belirlenebilecek süreçsel bir olgudur.

Demokratik Gerileme Kavramı

Demokratik gerileme demokratik rejimin temel kurumlarının, hak ve özgürlüklerinin ve iktidarın demokratik yollarla sınırlandırılmasına ilişkin mekanizmaların zaman içinde aşınması anlamında kullanılmaktadır. Bu süreç demokratik kurumların bir anda ortadan kaldırılması biçiminde gerçekleşmek zorunda değildir. Özellikle çağdaş siyasal sistemlerde demokratik gerileme anayasal değişiklikler, yürütme yetkisinin yoğunlaşması, yargısal bağımsızlığın zayıflaması, medya çoğulculuğunun daralması, muhalefetin etki alanının sınırlandırılması ve seçimsel fırsat eşitliğinin bozulması gibi birbirini tamamlayan süreçler üzerinden ortaya çıkabilir. Bu nedenle demokratik gerilemenin temel göstergesi yalnızca seçimlerin yapılıp yapılmadığı değildir. Daha önemli soru, seçimlerin iktidarın gerçek anlamda el değiştirmesine olanak sağlayan demokratik bir mekanizma olma niteliğini koruyup korumadığıdır. 2023 seçimleri bakımından OSCE/ODIHR seçmenlere gerçek siyasal seçeneklerin sunulduğunu ve kampanyanın yarışmacı olduğunu belirtirken aynı zamanda görevdeki Cumhurbaşkanı ve iktidar partilerinin haksız üstünlüklerden yararlandığını, temel özgürlüklere ilişkin kısıtlamaların bazı muhalefet aktörlerinin katılımını engellediğini ve medya alanında belirgin bir dengesizlik bulunduğunu saptamıştır. Bu iki saptamanın birlikte bulunması önemlidir. Çünkü demokratik gerileme tartışması bakımından “seçim vardı” ile “seçim eşit koşullarda gerçekleşti” aynı önerme değildir.

Demokratik Gerileme Bir Süreçtir

Demokratik gerilemenin belirlenmesinde tek bir anayasal düzenlemeye veya tek bir seçim dönemine odaklanmak yanıltıcı olabilir. Daha anlamlı yöntem birbirini izleyen kurumsal değişikliklerin toplam etkisini incelemektir. Bu bakımdan en azından şu göstergeler birlikte izlenmelidir: yürütme yetkisinin yoğunlaşması, yasama ve yürütme arasındaki denge ve denetim mekanizmalarının niteliği, yargısal bağımsızlık, medya çoğulculuğu ve ifade özgürlüğü, siyasal parti ve örgütlenme özgürlüğü, seçim yönetiminin tarafsızlığı, kamu kaynaklarının seçimsel kullanımı, iktidar ile devlet arasındaki kurumsal sınır, muhalefetin siyasal etkinlik alanı, adaylık ve seçilme hakkının güvenliği ve iktidarın seçimler yoluyla değişebilmesinin gerçekliği. Bu göstergelerin tek tek varlığı veya yokluğu otomatik olarak belirli bir rejim sonucuna götürmez. Esas önemli olan bunların zaman içinde birlikte hangi yönde değiştiğidir. Bu yaklaşım 2028 seçimlerini bir “tekil seçim olayı” olmaktan çıkararak Türkiye'nin anayasal ve siyasal gelişiminin devam eden bir aşaması olarak ele almayı olanaklı kılmaktadır.

Yürütme Gücünün Yoğunlaşması

2017 anayasa değişiklikleriyle kabul edilen ve 2018'de yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanında toplanmasını sağlamıştır. Bu sistemin anayasal olarak kurulmuş olması kendi başına demokratik gerileme kanıtı değildir. Demokratik sistemler farklı hükümet modelleri içinde örgütlenebilir. Ancak yürütme yetkisinin yoğunlaşması, denge ve denetleme mekanizmalarının etkililiği ile birlikte değerlendirilmelidir. Çünkü güçlü yürütme ile demokratik gerileme arasında doğrudan ve otomatik bir ilişki bulunmamakla birlikte yürütme yetkisinin yasama, yargı ve bağımsız kurumlar tarafından etkili biçimde denetlenememesi durumunda demokratik güvencelerin zayıflama riski artmaktadır. Bu nedenle 2028 bakımından temel soru Cumhurbaşkanının yeniden aday olmasına anayasal bir mekanizmanın bulunup bulunmadığından daha geniştir: Bu anayasal mekanizmanın işletilmesi yürütme yetkisinin demokratik denetim altında tutulduğu bir kurumsal yapı içinde mi gerçekleşmektedir?

Devlet ile İktidar Partisi Arasındaki Sınır

Demokratik rejimlerde hükümet ile iktidar partisi arasında doğal bir siyasal ilişki bulunabilir. Ancak devlet ile parti aynı kurumsal yapı değildir. Devlet kurumlarının bütün yurttaşlara ve bütün siyasal aktörlere eşit uzaklıkta olması beklenirken siyasal parti belirli bir siyasal görüşü ve programı temsil eder. Bu nedenle devlet kaynaklarının veya devlet makamlarının belirli bir parti lehine seçimsel üstünlük oluşturması demokratik yarışmanın temel koşullarını etkileyebilir. 2023 seçimlerine ilişkin OSCE/ODIHR değerlendirmesinde görevdeki Cumhurbaşkanı ve iktidar partilerinin haksız üstünlük elde ettiği, resmi görevlerin kampanya etkinlikleriyle birleştirildiği ve devlet ile parti arasındaki sınırın bulanıklaştığı belirtilmiştir. 2028 bakımından bu sorun daha da önemlidir. Çünkü mevcut Cumhurbaşkanının yeniden aday olması durumunda aynı kişi hem yürütme makamını kullanmaya devam edecek hem de seçimsel yarışmanın tarafı olacaktır. Dolayısıyla demokratik gerileme bakımından incelenmesi gereken sorun Cumhurbaşkanının aday olması değildir. Asıl sorun, Cumhurbaşkanlığı makamının sahip olduğu devlet gücü ile adayın seçimsel etkinliği arasındaki kurumsal sınırın korunup korunmadığıdır.

Yargısal Bağımsızlık ve Siyasal Yarışma

Demokratik seçimlerin gerçek anlamda yarışmacı olabilmesi için adayların ve siyasal partilerin hukuksal güvencelerinin bulunması gerekir. Bunun önemli bir unsuru bağımsız ve tarafsız yargıdır. Çünkü adaylık hakkı, siyasal örgütlenme, toplantı ve ifade özgürlüğü veya seçim uyuşmazlıkları bakımından ortaya çıkan sorunların kesin güvencesi bağımsız bir yargısal denetimdir. OSCE/ODIHR 2023 seçimleri sonrasında anayasal reform yoluyla temel hak ve özgürlüklerin ve yargı bağımsızlığının güçlendirilmesini önermiş ve seçim yönetiminin kararlarının bağımsız bir yargı organınca etkili biçimde incelenmesini sağlayacak hukuksal başvuru mekanizmalarının geliştirilmesini de salık vermiştir. Bu nedenle 2028 bakımından adaylık veya seçim uyuşmazlıklarının yalnızca mevcut mevzuata uygunluğu değil, bunların bağımsız, tarafsız ve zamanında bir yargısal denetime konu olup olmadığı da önem taşımaktadır.

Medya Çoğulculuğunun Aşınması

Seçimsel yarışmanın demokratik niteliği seçmenin siyasal seçeneklere ilişkin bilgiye erişebilmesine bağlıdır. Bu nedenle medya çoğulculuğu demokratik gerilemenin önemli göstergelerinden biridir. 2023 seçimlerinde OSCE/ODIHR kamu yayıncısı başta olmak üzere medya alanında görevdeki Cumhurbaşkanı lehine belirgin bir dengesizlik bulunduğunu ve bunun seçimsel fırsat eşitliğini etkilediğini bildirmiştir. Bu değerlendirme 2028 bakımından yalnızca medya özgürlüğünün genel durumunun değil, seçim döneminde adayların seçmene erişim olanaklarının da izlenmesi gerektiğini göstermektedir. Bir seçim kampanyasında farklı adayların görüşlerinin seçmenlere ulaşabilmesi yalnızca adayların konuşma hakkına sahip olmasıyla sağlanamaz. Siyasal iletişim kanallarının çoğulcu olması ve seçmenin seçenek görüşlere erişebilmesi gerekir.

Muhalefetin Siyasal Alanının Daralması

Demokratik rejimin önemli göstergelerinden biri iktidarın muhalefetin varlığını kabul etmesi ve muhalefetin iktidara gelebilme olasılığının kurumsal olarak korunmasıdır. Bu nedenle muhalefetin yalnızca parlamentoda bulunması yeterli değildir. Muhalefet partilerinin örgütlenebilmesi, aday gösterebilmesi, kampanya yapabilmesi, medya aracılığıyla görüşlerini açıklayabilmesi ve seçimler yoluyla iktidara gelebilme olanağının korunması gerekir. Levitsky ve Way'in “competitive authoritarianism” kavramı bu noktada açıklayıcıdır. Bu yaklaşımda demokratik kurumlar biçimsel olarak varlığını sürdürür ve seçimler ve siyasal partiler iktidara ulaşmanın temel araçları olmaya devam eder. Ancak iktidarın devlet olanaklarını sistemli biçimde kullanması sonucunda yarışma alanı eşitsiz duruma gelir. Bu nedenle sistem ne tam anlamıyla demokratik ne de seçimlerin tümüyle ortadan kaldırıldığı klasik otoriter bir rejimdir. Bu kavramın Türkiye'ye uygulanması ise ayrıca görgül olarak gerekçelendirilmesi gereken bir bilimsel değerlendirmedir. Burada önemli olan kavramı peşin bir rejim etiketi olarak kullanmak değil, kavramın ölçütlerinin Türkiye'deki somut kurumsal gelişmelerle ne ölçüde örtüştüğünü araştırmaktır.

Otoriterleşme ve Seçimlerin Varlığı

Otoriterleşme ile seçimlerin ortadan kaldırılması aynı süreç değildir. Çağdaş siyasal sistemlerde seçimler demokratik rejimlerin temel unsuru olduğu kadar demokratik niteliği sınırlanmış rejimlerde de varlığını sürdürebilir. Bu nedenle seçimlerin düzenli olarak yapılması tek başına demokratik rejimin devam ettiğini kanıtlamaz. Asıl sorun seçimlerin iktidarın gerçek anlamda değişebilmesine izin veren bir mekanizma olarak işleyip işlemediğidir. Levitsky ve Way'in yaklaşımında demokratik rejimlerde seçimler açık, özgür ve adil olmakta, temel siyasal haklar ve özgürlükler geniş biçimde korunmakta ve ihlaller siyasal iktidar ile muhalefet arasındaki oyun alanını sistemli biçimde değiştirmemektedir. Yarışmacı otoriter sistemlerde ise demokratik kurumlar mevcut olmakla birlikte ihlallerin sıklığı ve ağırlığı iktidar ile muhalefet arasında belirgin bir eşitsizlik yaratmaktadır. Bu yaklaşım, bu makalenin temel ayrımını kuramsal olarak desteklemektedir: Seçimin yapılması demokratik seçimsel yarışmanın gerçekleşmesi demek değildir. Bir başka ifadeyle seçimsel kurumların varlığı seçimsel kurumların demokratik işlevini tam olarak yerine getirmesidir.

2028 ve Demokratik Gerilemenin Ölçülmesi

2028 Cumhurbaşkanlığı seçiminin demokratik gerileme bakımından anlamı tek başına seçim sonucundan hareketle belirlenemez. Seçim sürecinin tamamı incelenmelidir. Bu kapsamda aşağıdaki göstergelerin birlikte izlenmesi gerekir:

Anayasal denge: Cumhurbaşkanlığı makamının anayasal yetkileri ile denetim mekanizmaları arasındaki ilişki.

Adaylık güvencesi: Cumhurbaşkanı ve diğer adayların adaylık haklarının eşit ve öngörülebilir biçimde uygulanması.

Devlet-parti ayrımı: Kamu makamları ile siyasal parti etkinliklerinin kurumsal sınırlarının korunması.

Kamu gücü: Yönetsel ve mali kaynakların seçimsel yarışmada belirli bir taraf lehine kullanılmaması.

Medya çoğulculuğu: Seçmenin bütün temel siyasal seçeneklere erişebilmesi.

Yargısal bağımsızlık: Seçim ve adaylık uyuşmazlıklarının bağımsız ve etkili biçimde incelenmesi.

Muhalefetin etki alanı: Siyasal partilerin ve adayların örgütlenme, toplantı, propaganda ve iletişim haklarının korunması.

Seçim yönetimi: Seçim organlarının bağımsızlığı, tarafsızlığı, saydamlığı ve kararlarının denetlenebilirliği.

İktidar değişikliği olasılığının kurumsal gerçekliği: Muhalefetin seçim yoluyla iktidara gelebilmesini sağlayan kurumsal koşulların korunması.

Seçim sonrası sonuçlara saygı: Seçmen iradesinin hukuksal ve siyasal olarak tanınması ve seçim sonucunun kurumsal olarak uygulanması.

Bu göstergelerin birlikte değerlendirilmesi, demokratik gerilemenin tek bir anayasal hükme indirgenmesini önler.

2028 Bakımından Temel Sorun

Bu çerçevede 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından ortaya çıkan temel sorun Cumhurbaşkanının yeniden adaylığının anayasal olarak olanaklı olup olmadığı ile bu adaylığın demokratik bir seçimsel yarışma içinde gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin birbirinden ayrılmasıdır. Anayasa'nın 116. maddesinin öngördüğü mekanizma belirli koşullar altında ikinci dönemindeki Cumhurbaşkanına bir kez daha aday olabilme olanağı vermektedir. Bu anayasal mekanizmanın kullanılması tek başına demokratik gerileme anlamına gelmez. Ancak aynı mekanizma yürütme gücünün yoğunlaşması, devlet ile iktidar partisi arasındaki sınırın zayıflaması, kamu kaynaklarının seçimsel kullanımı, medya çoğulculuğunun daralması, muhalefetin siyasal etki alanının sınırlandırılması ve yargısal bağımsızlık sorunları ile birlikte ortaya çıkıyorsa 2028 sürecinin demokratik niteliği daha geniş bir kurumsal çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Bu nedenle demokratik gerileme açısından belirleyici soru “Anayasa yeniden adaylığa izin veriyor mu?” değildir. Bunun yanında ve daha kapsamlı olarak şu soru sorulmalıdır: Anayasal olarak olanaklı olan yeniden adaylık bütün siyasal aktörlerin serbest, eşit ve adil koşullarda yarışabildiği bir seçimsel düzen içinde mi gerçekleşmektedir? Bu soru anayasal hukuk ile demokratik siyaset arasındaki bağlantının merkezinde bulunmaktadır.

Demokratik Gerileme ile Anayasal Meşruluk Arasındaki Ayrım

Burada makalenin başından beri korunan önemli bir ayrım yeniden ortaya çıkmaktadır: Anayasal yetki ile demokratik meşruluk aynı şey değildir. Bir anayasal hükmün belirli bir işlemi olanaklı kılması işlemin anayasal bakımdan hukuka uygunluğu bakımından önemlidir. Ancak demokratik meşruluk yalnızca işlemin anayasal dayanağıyla sınırlı değildir. Seçimlerin özgür, eşit ve adil koşullarda gerçekleşmesi seçmenlerin seçeneklere erişebilmesi, muhalefetin gerçek anlamda yarışabilmesi ve devlet gücünün tarafsız biçimde kullanılması da demokratik meşruluğun unsurlarıdır. Bu nedenle 2028 sürecinin çözümlemesinde iki ayrı soru birlikte fakat birbirine karıştırılmadan sorulmalıdır: Birinci soru şudur: Yeniden adaylık anayasal olarak olanaklı mıdır? İkinci soru şudur: Bu adaylık demokratik seçimsel yarışmanın gerektirdiği serbestlik, eşitlik ve adillik koşulları altında mı gerçekleşmektedir? Birinci sorunun olumlu yanıtı ikinci sorunun da otomatik olarak olumlu olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, demokratik gerileme bakımından asıl inceleme alanı bu iki soru arasındaki uzaklığın ortaya çıkıp çıkmadığıdır. Bu nedenle 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi, yalnızca bir sonraki Cumhurbaşkanının belirleneceği seçim olarak değil, aynı zamanda Türkiye'nin anayasal seçim düzeninin demokratik yarışma üretme kapasitesinin sınanacağı bir siyasal-hukuksal süreç olarak ele alınmalıdır.

SEÇİMİN VARLIĞI İLE SEÇİMSEL YARIŞMANIN GERÇEKLİĞİ ARASINDAKİ AYRIM

Bu çalışmanın önceki bölümlerinde anayasal adaylık, siyasal tarafsızlık, seçimsel eşitlik, kamu gücünün kullanımı, muhalefetin siyasal kapasitesi ve demokratik gerileme ayrı ayrı incelenmiştir. Bu çözümlemelerin ortaklaştığı temel nokta demokratik bir siyasal düzen bakımından yalnızca seçimlerin yapılmasının yeterli olmadığıdır. Seçimin varlığı ile seçimsel yarışmanın demokratik anlamda gerçekleşmesi birbirinden ayrılması gereken iki farklı olgudur. Bu ayrım özellikle görevde bulunan siyasal iktidarın seçim yoluyla yeniden meşruluk üretmeye devam ettiği, ancak seçimsel yarışın koşullarının bütün siyasal aktörler bakımından eşit olmaktan uzaklaştığı sistemlerde önem kazanmaktadır. Siyasal bilim yazınında seçimlerin demokratik kurumların varlığını sürdüren fakat iktidar lehine belirgin bir asimetrinin oluştuğu rejimlerde de kullanılabildiği uzun süredir tartışılmaktadır. Levitsky ve Way'in yarışmacı otoriterlik kavramı da biçimsel demokratik kurumların varlığını, fakat iktidarın devlet olanaklarını kullanması sonucunda seçimsel oyun alanının ciddi biçimde eşitsizleşmesini temel bir ayrım noktası olarak ele almaktadır. Bu nedenle 2028 Cumhurbaşkanlığı seçiminin demokratik niteliğini değerlendirebilmek için yalnızca “seçim yapılacak mı?” veya “kimler aday olabilecek?” sorularının yanıtlanması yeterli değildir. Asıl sorulması gereken soru seçim yapıldığında bütün siyasal aktörlerin seçmen iradesini serbestçe oluşturabilecekleri ve bu iradeyi siyasal yarışmaya dönüştürebilecekleri koşulların bulunup bulunmadığıdır.

Seçimin Biçimsel Varlığı

Seçimin biçimsel varlığı seçim hukukunun öngördüğü temel işlemlerin gerçekleştirilmesini ifade eder. Seçim tarihinin belirlenmesi, adaylıkların kabul edilmesi, kampanyaların yürütülmesi, seçmenlerin oy kullanması, oyların sayılması, sonuçların ilan edilmesi ve sonuçlara karşı hukuksal yolların bulunması bu katmanın temel unsurlarıdır. Bu anlamda seçim öncelikle bir hukuksal ve kurumsal süreçtir. Seçimin yapılması, seçim organlarının görevlerini yerine getirmesi ve sonuçların ilan edilmesi, seçimsel sürecin biçimsel olarak mevcut olduğunu gösterir. Ancak bu koşulların varlığı tek başına seçimin demokratik niteliğini kanıtlamaz. Çünkü seçim süreci mevcut olmakla birlikte seçmenlerin bilgiye erişimi sınırlanabilir, bazı adayların veya partilerin örgütlenme ve kampanya olanakları daraltılabilir, devlet olanakları belirli bir siyasal aktör lehine kullanılabilir veya medya alanında ciddi bir eşitsizlik ortaya çıkabilir. Dolayısıyla, seçimin yapılması seçimin demokratik olarak gerçekleştiğini tek başına göstermez. Venedik Komisyonu'nun “Seçim İşlerinde İyi Yönetişim Yasası” (Code of Good Practice in Electoral Matters) yaklaşımı da seçimleri yalnızca oy verme işlemi olarak değil, evrensel, eşit, özgür, gizli ve doğrudan oy ilkeleri ile seçimlerin kararlı ve tarafsız bir hukuksal ve kurumsal çerçevede gerçekleştirilmesi gereken bütünsel bir süreç olarak ele almaktadır.

Seçimin Demokratik Mekanizma Niteliği

Seçimin demokratik niteliği biçimsel sürecin ötesinde seçmenin siyasal tercihinin özgür biçimde oluşabilmesini gerektirir. Bunun için seçmenin farklı siyasal seçeneklere ulaşabilmesi, adayların görüşlerini açıklayabilmesi, siyasal partilerin örgütlenebilmesi, kampanya yapabilmesi ve seçmenlerle iletişim kurabilmesi gerekir. Bu aşamada seçimsel özgürlük ile seçimsel eşitlik birbirinden ayrılmaz duruma gelir. Bir adayın hukuksal olarak aday olabilmesi fakat diğer adaylara kıyasla çok daha sınırlı medya erişimine sahip olması tek başına adaylık hakkının bulunduğunu gösterse de seçimsel fırsat eşitliğinin bulunduğunu göstermeyebilir. Benzer biçimde bütün partilerin seçim kampanyası yapmasına hukuksal olarak izin verilmesi, kamu kaynaklarının veya kamusal iletişim kanallarının yalnızca bazı siyasal aktörlerin görünürlüğünü artıracak biçimde kullanılması durumunda maddi eşitlik sorununu ortadan kaldırmaz. Bu nedenle seçimsel eşitlik aynı sonuçların üretilmesi değil, siyasal aktörlerin seçmene ulaşma ve siyasal tercih oluşturma bakımından makul ölçüde eşit fırsatlara sahip olması anlamına gelir. 2023 seçimleri bu ayrımı somut biçimde ortaya koymaktadır. OSCE/ODIHR, seçmenlerin gerçek siyasal seçenekler arasında tercih yapabildiğini ve kampanyanın çoğu yarışmacı bakımından yarışmacı ve büyük ölçüde özgür olduğunu belirtmiş ve bununla birlikte görevdeki Cumhurbaşkanı ile iktidar partilerinin haksız bir üstünlüğe sahip olduğunu, medya yanlılığının ve temel özgürlüklere ilişkin sınırlamaların seçimsel alanı eşitsizleştirdiğini saptamıştır. Dolayısıyla 2023 deneyimi seçimsel gerçekliğin ikili bir nitelik taşıyabileceğini göstermektedir: seçmen bakımından gerçek seçenekler bulunabilirken seçimsel fırsat eşitliği aynı ölçüde gerçekleşmeyebilir.

Seçimin Hesap Verebilirlik ve İktidar Değişimi İşlevi

Seçimlerin demokratik işlevinin daha ileri bir boyutu iktidarın seçmen tarafından değerlendirilebilmesi ve gerektiğinde iktidarın değiştirilebilmesidir. Bu nedenle demokratik seçim yalnızca mevcut iktidarın yeniden seçilmesini sağlayan bir mekanizma değil, aynı zamanda mevcut iktidarın siyasal olarak değiştirilebilmesini olanaklı kılan bir mekanizmadır. Burada “iktidar değişikliği gerçekleşmiştir” ile “iktidar değişikliği gerçekçi olarak olanaklı olmuştur” ifadeleri arasında önemli bir fark vardır. Demokratik seçim bakımından belirleyici olan belirli bir adayın veya partinin mutlaka iktidarı devralması değil seçmen iradesinin böyle bir sonucu üretebilmesinin kurumsal olarak olanaklı olmasıdır. Bu nedenle iktidar değişimi seçimsel yarışmanın sonuçlarından biri olmaktan önce onun demokratik niteliğinin önemli göstergelerinden biridir.  Başka bir ifadeyle, seçimsel yarışmanın demokratik niteliği şu soruya bağlıdır: İktidarda bulunan siyasal aktör seçim sürecinin kuralları içinde ve devlet gücünün sağladığı kurumsal üstünlükler dışında, seçmen iradesiyle iktidarı kaybedebilir mi? Bu soru seçim sonucunu öngörmeye yönelik değildir. Tam tersine, seçim sonucundan bağımsız olarak seçim sisteminin iktidar değişikliğine kurumsal olarak açık olup olmadığını sorgulamaktadır.

Gerçek Seçimsel Yarışmanın Unsurları

Buradan hareketle gerçek seçimsel yarışma seçim sürecinin varlığına eklenen bir dizi maddi koşulun birlikte gerçekleşmesini gerektirir. Bu koşullar en az sekiz boyutta incelenebilir: Birinci olarak, adaylık eşitliği sağlanmalıdır. Hukuksal olarak aday olma hakkının yanında adaylık sürecinin siyasal müdahalelerden ve keyfi uygulamalardan korunması gerekir. İkinci olarak, temel siyasal özgürlükler kullanılabilir durumda olmalıdır. İfade, toplantı, örgütlenme ve siyasal etkinlik özgürlükleri seçimsel yarışmanın altyapısını oluşturur. Üçüncü olarak, bilgi ve medya çoğulculuğu bulunmalıdır. Seçmenin farklı siyasal seçenekler hakkında bilgi edinebilmesi özgür siyasal tercih açısından temel bir koşuldur. Dördüncü olarak, devlet ile siyasal parti arasındaki kurumsal sınır korunmalıdır. Hükümetin kamu siyasası yürütmesi ile hükümette bulunan siyasal aktörlerin seçim kampanyası yürütmesi farklı etkinliklerdir. Bu iki alanın birleşmesi kamu gücünün seçimsel üstünlük üretmek üzere kullanılmasına yol açabilecek bir alan oluşturur. Beşinci olarak, kamu ve yönetsel kaynakların tarafsızlığı güvence altına alınmalıdır. Kamu araçları, personeli, bütçeleri, resmi etkinlikleri ve kurumsal iletişim kanalları belirli bir adayın veya partinin seçimsel üstünlüğüne dönüştürülmemelidir. Altıncı olarak, seçim yönetiminin tarafsızlığı ve saydamlığı sağlanmalıdır. Seçim organlarının kararlarının açıklığı, denetlenebilirliği ve hukuksal güvenceleri seçim sonuçlarına duyulan güven açısından önem taşır. Yedinci olarak, etkili hukuksal başvuru yolları bulunmalıdır. Seçim sürecinde ortaya çıkan uyuşmazlıkların bağımsız ve etkili biçimde incelenebilmesi, seçimsel eşitliğin yalnızca kâğıt üzerinde kalmasını önleyen temel güvencelerden biridir. OSCE/ODIHR'nin 2023 seçimleri sonrasındaki öncelikli önerileri arasında bağımsız yargısal denetimin güçlendirilmesi, seçim yönetiminde saydamlığın artırılması ve bütün yarışmacılar için eşit seçimsel alanın sağlanması da yer almıştır. Sekizinci olarak, gerçek iktidar değişimi olanağı korunmalıdır. Seçimlerin sonucunda iktidarın değişmesi zorunlu değildir ancak siyasal sistem seçmen iradesinin farklı bir siyasal seçeneği iktidara taşımasına kurumsal olarak açık olmalıdır.

İki Katmanlı Seçim Modeli

Bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, bu çalışma bakımından iki katmanlı seçim modeli önerilebilir. Birinci katman biçimsel seçimsel varlıktır: Seçim takvimi, adaylık, kampanya, oy verme, oy sayımı ve sonuçların ilanı. İkinci katman ise maddi seçimsel yarışmadır: Biçimsel seçimsel varlık, temel siyasal özgürlükler, eşit fırsat, siyasal tarafsızlık, medya çoğulculuğu, kamu kaynaklarının tarafsızlığı, etkili hukuksal güvence ve gerçek iktidar değişimi olanağı. Bu model, seçimleri “var” veya “yok” biçiminde ikili bir kategoriye indirgemek yerine seçimsel kurumların demokratik işlevlerini hangi ölçüde yerine getirdiğini incelemeye olanak vermektedir. Bu noktada seçimsel kurumların varlığı ile işlevi arasında da ayrım yapılmalıdır. Bir ülkede seçim takvimi, siyasal partiler, adaylık sistemi, oy verme işlemi ve sonuçların ilanı mevcut olabilir. Ancak bu kurumların siyasal iktidarın hesap verebilirliğini ve gerçek siyasal yarışmayı sağlayacak biçimde çalışıp çalışmadığı ayrıca incelenmelidir. Bu yaklaşım seçimlerin tümüyle ortadan kalkması ile seçimlerin demokratik işlevinin aşınması arasındaki farklılığı da görünür kılar.

2028 Seçimi Bakımından Modelin Uygulanması

Bu ayrım 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından özellikle önemlidir. Anayasa'nın 116. maddesinde öngörülen koşullar gerçekleştiğinde Cumhurbaşkanının yeniden aday olabilmesi anayasal adaylık sorusunu çözer. Ancak bu durum, tek başına seçimsel yarışmanın demokratik koşullarda gerçekleşeceği sonucunu doğurmaz. Aynı şekilde, 2028'de seçimlerin gerçekleştirilmesi, seçmenlerin sandığa gitmesi ve sonuçların ilan edilmesi de seçimsel varlığın gerçekleştiğini gösterir. Fakat demokratik seçimsel yarışmanın varlığı için yukarıda belirtilen maddi koşulların da ayrıca incelenmesi gerekir. Dolayısıyla 2028 bakımından çözümlemenin iki ayrı soruya bölünmesi gerekir: Birinci soru şudur: Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı anayasal olarak olanaklı müdür? İkinci soru şudur: Yeniden adaylık gerçekleştiğinde bu adayın ve diğer siyasal aktörlerin serbest, eşit ve adil koşullarda yarışabilecekleri bir seçimsel ortam mevcut mudur? Birinci sorunun olumlu yanıtı, ikinci sorunun da olumlu yanıtlanmasını gerektirmez. Aynı şekilde ikinci sorunun olumsuzlukları 116. maddenin kendiliğinden anayasa dışı olduğu anlamına gelmez. Bu iki düzeyin birbirine karıştırılması anayasal yetki ile seçimsel meşruluk arasındaki ayrımın ortadan kalkmasına neden olur. Bu nedenle 2028 sürecinde anayasal adaylık ile seçimsel yarışma birbirinden bağımsız fakat birbirini tamamlayan iki inceleme alanı olarak ele alınmalıdır.

Seçimsel Yarışmanın Gerçekliği İçin Temel Sınama

Bu çözümleme sonucunda 2028 seçimleri için kullanılabilecek temel sınama şu şekilde ortaya konulabilir: Seçim var mı? Seçim takvimi, adaylık, oy verme, sayım ve sonuçlandırma işlemleri gerçekleştiriliyor mu? Seçim serbest mi? Seçmenler siyasal tercihlerini baskı ve hukuksal olmayan müdahaleler olmaksızın oluşturabiliyor mu? Seçim eşit mi? Adaylar ve siyasal partiler seçmene ulaşma bakımından gerçek ve etkili fırsatlara sahip mi? Seçim adil mi? Seçim yönetimi, hukuksal çerçeve ve uyuşmazlık çözümü tarafsız, öngörülebilir ve etkili mi? Devlet tarafsız mı? Kamu gücü ve yönetsel kaynaklar seçimsel üstünlük üretmek amacıyla kullanılabiliyor mu? Bilgi alanı çoğulcu mu? Seçmenler farklı siyasal seçenekler hakkında yeterli ve dengeli bilgiye erişebiliyor mu? Muhalefet gerçekten yarışabiliyor mu?  Adaylık, örgütlenme, kampanya, medya ve hukuksal etkinlik bakımından muhalif aktörlerin gerçek siyasal etkinlik kapasitesi korunuyor mu? İktidar değişikliği kurumsal olarak olanaklı mı? Seçmen iradesi mevcut iktidarın yerine başka bir siyasal seçeneği geçirebilecek gerçek kurumsal güce sahip mi? Bu soruların tamamı olumlu yanıtlanmadan yalnızca seçimlerin yapılmış olması seçimsel yarışmanın demokratik niteliğini kesin olarak ortaya koymaz.

Kavramsal Sonuç

Böylece bu çalışmanın temel ayrımı şu biçimde ifade edilebilir: Seçimsel varlık gerçek seçimsel yarışma değildir. Daha kapsamlı biçimde ise seçimsel varlık seçim süreçlerinin mevcut ve işler olmasıdır. Gerçek seçimsel yarışma seçim süreçlerinin, siyasal özgürlüklerin, eşit fırsatların, tarafsız kamu gücünün, çoğulcu bilgi ortamının, etkili hukuksal güvencelerin ve gerçek iktidar değişimi olanağının birlikte işlemesidir. Bu ayrım 2028 Cumhurbaşkanlığı seçiminin yalnızca “seçim yapılıp yapılmayacağı” veya “Cumhurbaşkanının yeniden aday olup olamayacağı” üzerinden değerlendirilmesini yetersiz duruma getirmektedir. Asıl inceleme alanı seçim kurumlarının demokratik işlevlerini ne ölçüde yerine getirebildikleri olacaktır. Bu bakımdan 2028 seçimi yalnızca yeni Cumhurbaşkanının belirlenmesine ilişkin bir anayasal süreç değildir. Aynı zamanda Türkiye'nin seçimsel kurumlarının iktidar ile muhalefet arasındaki siyasal yarışmayı eşit, özgür ve adil biçimde taşıma kapasitesinin sınanacağı bir süreç olacaktır. Sonuç olarak anayasal olarak olanaklı olan bir adaylık ile demokratik olarak meşru bir seçimsel yarışma aynı kavramlar değildir. Birincisi anayasal yetkinin ve ikincisi ise bu yetkinin kullanıldığı siyasal ortamın niteliğinin sorunudur. 2028 bakımından demokratik değerlendirme de tam olarak bu iki düzeyin birbirinden ayrılarak ve daha sonra aralarındaki ilişkinin kurulmasıyla yapılabilir.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu çalışmanın önceki bölümlerinde 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi anayasal adaylık, siyasal tarafsızlık, seçimsel eşitlik, kamu gücünün kullanımı, muhalefetin siyasal yarışma kapasitesi ve demokratik gerileme kavramları çerçevesinde incelenmiştir. Bu çözümlemelerin ortak sonucunu yeniden sıralamak yerine çalışmanın ulaştığı değerlendirmeyi 2028 seçim sürecine ilişkin son günlerde yapılan üç açıklama üzerinden somutlaştırmak daha açıklayıcıdır. Bunlar Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum'un, AK Parti Seçim İşleri Başkanı Ali İhsan Yavuz'un ve Adalet Bakanı Akın Gürlek'in açıklamalarıdır. Bu üç açıklama, birbirinden bağımsız üç siyasal beyan olarak görülmemelidir. Açıklamaların içerikleri ve zamanlamaları birlikte değerlendirildiğinde 2028 seçim sürecinin üç farklı düzeyinin aynı siyasal söylem içerisinde birbirine bağlandığı görülmektedir: anayasal olanak, seçimsel zamanlama ve siyasal amaç. Uçum anayasal mekanizmayı ve olası seçim tarihini açıklamakta, Yavuz yeniden adaylığın seçimlerin öne alınmasıyla ilişkisini kendi hukuksal yorumu üzerinden ortaya koymakta ve Gürlek ise seçim sürecini doğrudan Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesi amacıyla ilişkilendirerek parti örgütünü siyasal çalışmaya çağırmaktadır.

Uçum'un Açıklaması: Anayasal Mekanizmanın Siyasal Senaryoya Dönüştürülmesi

Mehmet Uçum'un 17 Eylül 2026 tarihli açıklaması bu üçlü içinde anayasal çerçeveye en doğrudan gönderme yapan açıklamadır. Uçum, Cumhurbaşkanının 2028'de “son kez” aday olacağını belirtmiş, Anayasa'nın 116. maddesinde öngörülen seçimlerin TBMM tarafından yenilenmesi durumunda Cumhurbaşkanının bir kez daha aday olabileceğini ifade etmiş ve 360 milletvekilinin seçimlerin yenilenmesi yönünde karar vermesi durumunda 16 Nisan 2028 tarihinin olanaklı olabileceğini ileri sürmüştür. Ancak söz konusu tarih herhangi bir anayasal veya parlamenter kararla belirlenmiş değildir. Uçum'un siyasal-hukuksal öngörüsüdür. Bu açıklamanın çalışmanın kavramsal çerçevesi bakımından önemi anayasal yetki ile siyasal senaryonun birbirine bağlanmasıdır. Anayasa'nın 116. maddesi belirli koşullar gerçekleştiğinde Cumhurbaşkanının yeniden aday olmasına olanak tanıyan bir anayasal mekanizma kurmaktadır. Fakat bu mekanizmanın varlığı TBMM'nin henüz böyle bir karar aldığı anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla Uçum'un açıklaması mevcut hukuksal durumu değil, mevcut anayasal hükümden hareketle öngörülen bir siyasal-hukuksal süreci ortaya koymaktadır. Burada özellikle “olağan dışı adaylık” kavramının niteliği önemlidir. Bu ifade Anayasa'nın kullandığı teknik bir kavram değildir. Uçum'un anayasal mekanizmayı açıklamak için kullandığı siyasal-hukuksal bir nitelendirmedir. Dolayısıyla kavram anayasal normun kendisi ile normun siyasal yorumunu birbirinden ayırarak kullanılmalıdır. Daha da önemlisi Uçum'un açıklamasında adaylık sorunu yalnızca soyut bir anayasal olanak olarak bırakılmamakta ve belirli bir tarih, TBMM'nin karar dönemi ve 360 milletvekili koşuluyla somut bir siyasal takvime bağlanmaktadır. Böylece Anayasa'nın 116. maddesi soyut bir anayasal hüküm olmaktan çıkarılarak 2028 seçimlerine ilişkin siyasal bir senaryonun temel unsurlarından biri durumuna getirilmektedir. Bu durum, çalışmanın başından beri yaptığı “anayasal yetki–demokratik meşruluk” ayrımını özellikle önemli kılmaktadır. Bir anayasal mekanizmanın kullanılabilir olması onun kullanılacağı siyasal ortamın seçimsel açıdan eşit, özgür ve adil olduğu sonucunu kendiliğinden doğurmaz.

Yavuz'un Açıklaması: Seçim Tarihi ile Adaylık Hakkının Birbirine Yaklaştırılması

AK Parti Seçim İşleri Başkanı Ali İhsan Yavuz'un 12 Eylül 2026 tarihli açıklaması ise aynı sorunun farklı bir boyutunu ortaya koymaktadır. Yavuz seçimin bir hafta dahi öne alınması durumunda Cumhurbaşkanının yeniden aday olabileceğini savunmuştur. Ancak mevcut anayasal düzenlemede belirleyici olan seçimin takvim bakımından bir hafta, bir ay veya başka bir süre öne alınması değildir. Belirleyici hukuksal unsur Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin Anayasa'nın 116. maddesinde öngörülen çoğunlukla seçimlerin yenilenmesine karar vermesidir. Bu nedenle Yavuz'un açıklaması çalışmanın “seçim tarihi” ile “seçimlerin yenilenmesi” arasındaki ayrımına doğrudan temas etmektedir. Bir seçimin olağan tarihinden daha erken yapılması ile Anayasa'nın 116. maddesindeki hukuksal mekanizmanın işletilmesi aynı hukuksal olay değildir. Bu ayrım yalnızca teknik bir anayasa hukuku sorunu değildir. Çünkü adaylık hakkının hangi anayasal koşul altında ortaya çıktığı seçimsel yarışmanın hukuksal başlangıç noktasını belirlemektedir. Dolayısıyla seçim tarihinin öne alınması ile adaylık hakkının doğması arasındaki ilişkinin açık ve öngörülebilir olması hukuksal güvenlik ve seçimsel eşitlik bakımından önem taşımaktadır. Yavuz'un açıklaması bu bakımdan 2028 seçim sürecinde hukuksal yorumun siyasal söylem içerisinde nasıl işlev gördüğünü göstermektedir. Buradan herhangi bir hukuksuzluk sonucu çıkarılamaz. Ancak açıklama anayasal bir hükmün siyasal aktörler tarafından seçim takvimi ve adaylık sorunuyla birlikte yorumlandığını göstermesi bakımından çalışmanın anayasal adaylık–seçimsel yarışma ayrımını somutlaştırmaktadır.

Gürlek'in Açıklaması: Anayasal Adaylıktan Siyasal Seçim Hedefine Geçiş

Üç açıklama içerisinde çalışmanın siyasal tarafsızlık ve devlet-parti ilişkisi bakımından en dikkat çekici olanı Adalet Bakanı Akın Gürlek'in 18 Eylül 2026'da Adana'da AK Parti il örgütüyle yaptığı toplantıdaki açıklamasıdır. Gürlek, “2028 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek” demiş ve parti örgütüne alanda çalışma, vatandaşlara “Türkiye Yüzyılı” hedeflerini anlatma ve Cumhurbaşkanının liderliğinde bu hedefleri sürdürme çağrısında bulunmuştur. Açıklama, Uçum'un açıklamasından bir gün sonra yapılmıştır. Burada belirleyici olan yalnızca açıklamanın içeriği değildir. Açıklamayı siyasal tarafsızlık bakımından önemli kılan konuşanın kurumsal sıfatı ile konuşmanın gerçekleştiği kurumsal bağlamın birlikte bulunmasıdır. Gürlek aynı zamanda Adalet Bakanıdır ve açıklama bir parti örgütü toplantısında yapılmıştır. Bu durum tek başına bir hukuka aykırılık kanıtı olarak değerlendirilemez. Bir siyasal parti toplantısında parti etkinliği yürütülmesi ile bir kamu görevlisinin seçim hukukunu ihlal etmesi aynı şey değildir. Ancak burada çalışmanın daha önce geliştirdiği “söylem, kurumsal bağlam, seçimsel etki ve hukuksal ölçüt” dizisi önem kazanmaktadır. Gürlek'in açıklaması seçimi soyut bir anayasal süreç olarak değil, mevcut Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesini gerçekleştirecek bir siyasal araç olarak ifade etmektedir. Bu nedenle açıklamada “seçim yapılacaktır” ifadesinden daha ileri bir anlam bulunmaktadır. Seçimin amacı, konuşmanın açık ifadesiyle “Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek” olarak ortaya konulmaktadır. Bu ifade çalışmanın 14. bölümünde geliştirilen “seçimin varlığı–seçimsel yarışmanın gerçekliği” ayrımı açısından özellikle önemlidir. Demokratik seçim bakımından seçim belirli bir adayın yeniden seçilmesini gerçekleştirmek üzere önceden tanımlanmış bir siyasal amaç değil, seçmenlerin farklı siyasal seçenekler arasında serbestçe tercih yapmasını sağlayan kurumsal mekanizmadır. Dolayısıyla Gürlek'in sözleri hukuksal bir sonuç doğurduğu varsayılmadan seçimin siyasal anlamının iktidar tarafından nasıl çerçevelendiğini göstermesi bakımından değerlendirilmelidir.

Üç Açıklamanın Birlikte Değerlendirilmesi

Uçum, Yavuz ve Gürlek'in açıklamaları birlikte ele alındığında ortaya çıkan yapı daha belirgin duruma gelmektedir. Uçum'un açıklaması “anayasal mekanizma, 360 milletvekili, seçimlerin yenilenmesi, yeniden adaylık ve olası 16 Nisan 2028 tarihi” bağlantısını kurmaktadır. Yavuz'un açıklaması “seçimin öne alınması, yeniden adaylık” ilişkisini kurmakta ancak bu ilişkinin anayasal dayanağı bakımından ayrıca 116. maddenin gerçek koşullarının dikkate alınmasını gerektiren bir tartışma ortaya çıkarmaktadır. Gürlek'in açıklaması ise “2028 seçimi, Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesi, parti örgütünün alanda çalışması” bağlantısını kurmaktadır. Böylece üç açıklama, farklı düzeylerde aynı siyasal sürecin üç aşamasını ortaya koymaktadır: “Anayasal olanak, seçimsel düzenleme ve siyasal seferberlik”. Bu zincir, henüz gerçekleşmiş bir anayasal veya seçimsel işlem değildir. TBMM'nin 116. madde kapsamında verilmiş bir seçim yenileme kararı bulunmamaktadır ve 16 Nisan 2028 tarihi de resmi seçim tarihi değildir. Dolayısıyla burada değerlendirilmesi gereken husus gerçekleşmiş bir seçim kararı değil iktidar çevresinde şekillenen ve kamuoyuna açıklanan siyasal-hukuksal senaryodur.

Açıklamaların Çalışmada Altı Çizilen Kavramlar Açısından Niteliği

Bu açıklamaların önemi yalnızca 2028'de ne yapılabileceğine ilişkin bilgi vermelerinden kaynaklanmamaktadır. Asıl önemleri çalışmanın temel kavramlarının gerçek bir siyasal süreç içerisinde nasıl karşılık bulduğunu göstermeleridir. Birincisi, anayasal adaylık bakımından Uçum'un açıklaması, 101. maddedeki iki dönem kuralı ile 116. maddedeki olağan dışı mekanizma arasındaki ilişkinin siyasal söylem içerisinde açık biçimde kurulmuş olduğunu göstermektedir. İkincisi, seçimsel yarışma bakımından Yavuz'un açıklaması seçim tarihinin öne alınması ile adaylık hakkının doğması arasındaki hukuksal ilişkinin siyasal tartışmanın konusu olduğunu ortaya koymaktadır. Üçüncüsü, siyasal tarafsızlık bakımından Gürlek'in Adalet Bakanı sıfatıyla bir parti örgütü toplantısında mevcut Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesini seçim sürecinin amacı olarak ifade etmesi devlet görevi ile parti etkinliği arasındaki sınırın incelenmesini gerektiren bir kurumsal bağlam yaratmaktadır. Bu durum tek başına hukuka aykırılık anlamına gelmemekle birlikte çalışmanın devlet-parti sınırı bakımından ortaya koyduğu soruyu somutlaştırmaktadır. Dördüncüsü, kamu gücünün seçimsel kullanımı bakımından özellikle Gürlek'in açıklaması kamu görevi ile siyasal seferberliğin aynı siyasal bağlamda nasıl yan yana gelebileceğini göstermektedir. Burada belirleyici ölçüt yalnızca bir kamu görevlisinin siyasal görüş açıklaması değil, kamu görevinin, kurumsal olanakların veya devlet kaynaklarının belirli bir aday lehine seçimsel üstünlüğe dönüştürülüp dönüştürülmediğidir. Beşincisi, seçimsel eşitlik bakımından iktidar çevresinin daha seçim tarihi belirlenmeden adaylık, seçim tarihi ve örgüt çalışmasını aynı söylemsel çerçevede birleştirmesi seçimsel yarışın yalnızca oy verme gününden ibaret olmadığını göstermektedir. Seçimsel eşitlik seçimden önce başlayan ve adaylık, örgütlenme, iletişim, medya erişimi ve kampanya etkinliklerini kapsayan daha geniş bir süreçtir. Altıncısı, demokratik gerileme bakımından bu üç açıklama tek başına demokratik gerilemenin kanıtı olarak değerlendirilemez. Ancak demokratik gerilemenin incelenmesinde önemli olan da tek tek açıklamaların kendisinden çok bu açıklamaların zaman içinde ortaya çıkan kurumsal ve siyasal örüntülerle birlikte değerlendirilmesidir. Bu nedenle açıklamalar bir “sonuç” değil, demokratik gerileme göstergelerinin izlenmesinde kullanılabilecek görgül veriler niteliğindedir.

Genel Değerlendirme

Bu çalışmanın ulaştığı temel sonuç 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmasının yalnızca Cumhurbaşkanının yeniden aday olup olamayacağı sorusuna indirgenemeyeceğidir. Anayasa'nın 101. ve 116. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde TBMM'nin Cumhurbaşkanının ikinci döneminde seçimleri yenilemesi durumunda bir kez daha adaylık olanağı bulunmaktadır. Bunun için anayasal olarak öngörülen 360 milletvekili eşiği henüz gerçekleşmiş bir parlamento kararı değildir. Uçum'un 16 Nisan 2028 tarihine ilişkin açıklaması da mevcut bir seçim kararı değil, siyasal bir öngörüdür. Dolayısıyla bugün itibarıyla iki ayrı düzey bulunmaktadır: Anayasal olarak olanaklı olan 116. maddede öngörülen koşullar gerçekleşirse yeniden adaylık. Siyasal olarak ifade edilen bu mekanizmanın 2028 seçiminde kullanılacağı ve Erdoğan'ın yeniden aday olacağı yönündeki iktidar çevresi açıklamaları. Bu iki düzey arasındaki fark korunmalıdır. Bununla birlikte, Uçum, Yavuz ve Gürlek'in açıklamalarının birlikte ortaya koyduğu tablo 2028 seçim sürecinin yalnızca hukuksal bir olasılık olarak görülmediğini ve iktidar çevresinde anayasal mekanizma, seçim takvimi, adaylık ve siyasal seferberliğin şimdiden aynı söylemsel çerçevede birleştirildiğini göstermektedir. Bu durum, seçimsel yarışmanın değerlendirilmesinde seçim gününden önceki siyasal alanın da dikkate alınmasını zorunlu kılmaktadır. Özellikle Gürlek'in açıklaması bu bakımdan ayrı bir önem taşımaktadır. Çünkü açıklama Adalet Bakanlığı makamının sahibi olan bir siyasal aktörün parti örgütüyle yaptığı toplantıda seçimi belirli bir siyasal sonucun gerçekleştirilmesiyle doğrudan ilişkilendirmektedir. Bu durum, kendiliğinden bir hukuksuzluk sonucuna götürmez ancak çalışmanın üzerinde durduğu siyasal tarafsızlık devlet-parti sınırı ve kamu gücünün seçimsel süreçle ilişkisi bakımından göz ardı edilemeyecek bir görgül göstergedir. Bu nedenle 2028 seçim sürecinin demokratik niteliği yalnızca Anayasa'nın 116. maddesinin uygulanıp uygulanmadığı üzerinden değil, bu uygulamanın hangi siyasal ve kurumsal ortamda gerçekleşeceği üzerinden değerlendirilmelidir.

Sonuç

Sonuç olarak 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından üç düzey birbirinden ayrılmalıdır: Anayasal düzey açısından Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı Anayasa'nın 101. ve 116. maddelerinin birlikte uygulanması çerçevesinde belirli koşullara bağlıdır. Seçimsel düzey açısından seçimin yapılması tek başına gerçek seçimsel yarışmanın varlığını göstermez. Adaylık, siyasal özgürlükler, eşit fırsat, medya çoğulculuğu, kamu gücünün tarafsızlığı, seçim yönetimi ve etkili hukuksal güvenceler ayrıca değerlendirilmelidir. Siyasal-kurumsal düzey açısından ise Uçum, Yavuz ve Gürlek'in açıklamaları anayasal adaylık olanağının siyasal hedef, seçim takvimi ve parti örgütünün seferberliğiyle birlikte ele alındığını göstermektedir. Bu nedenle 2028 sürecinin niteliği yalnızca seçim hukukunun teknik kurallarıyla değil, devlet ile parti arasındaki kurumsal sınırın nasıl korunduğuyla da belirlenecektir. Bu çerçevede çalışmanın temel istidlali şudur: Anayasal olarak olanaklı bir yeniden adaylık kendiliğinden demokratik olarak eşit ve adil bir seçimsel yarışma anlamına gelmez. Aynı şekilde bir seçim tarihinin belirlenmesi, sandığın kurulması ve sonuçların ilan edilmesi de tek başına seçimsel yarışmanın demokratik niteliğini kanıtlamaz. 2028 bakımından asıl belirleyici soru bu nedenle “Cumhurbaşkanı yeniden aday olabilecek mi?” sorusundan daha geniştir: Anayasal olarak olanaklı duruma gelen yeniden adaylık bütün siyasal aktörlerin serbest, eşit ve adil koşullarda yarışabildiği, devlet gücü ile parti etkinliğinin birbirinden ayrıldığı, seçmenin çoğulcu bilgiye erişebildiği ve iktidarın seçim yoluyla değiştirilebilmesinin kurumsal olarak olanaklı olduğu bir seçimsel düzen içinde mi gerçekleşecektir? Bu soru, 2028 Cumhurbaşkanlığı seçiminin yalnızca bir adaylık tartışması olmadığını ve Türkiye'nin anayasal yetki ile demokratik meşruluk arasındaki ilişkisinin sınanacağı daha geniş bir seçimsel ve kurumsal süreç olduğunu ortaya koymaktadır.


 

KAYNAKÇA

Council of Europe, European Commission for Democracy through Law (Venice Commission). (2002). Code of good practice in electoral matters: Guidelines and explanatory report (CDL-AD(2002)023rev2-cor). Council of Europe.

European Commission for Democracy through Law (Venice Commission). (2018). Code of good practice in electoral matters: Guidelines and explanatory report (CDL-AD(2002)023rev2-cor). Council of Europe.

Levitsky, S., ve Way, L. A. (2002). Elections without democracy: The rise of competitive authoritarianism. Journal of Democracy, 13(2), 51–65.

Organization for Security and Co-operation in Europe. (1990). Document of the Copenhagen Meeting of the Conference on the Human Dimension of the CSCE. Copenhagen, 5–29 June 1990.

Organization for Security and Co-operation in Europe, Office for Democratic Institutions and Human Rights. (2023). Türkiye, presidential and parliamentary elections, 14 May 2023 and presidential election second round, 28 May 2023: Final report. OSCE/ODIHR.

Schedler, A. (2002). The menu of manipulation. Journal of Democracy, 13(2), 36–50.

United Nations Human Rights Committee. (1996). General comment No. 25: The right to participate in public affairs, voting rights and the right of equal access to public service (Article 25). United Nations.

Türkiye Cumhuriyeti. (1982). Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. Resmi Gazete, 17863.

Türkiye Büyük Millet Meclisi. (1961). Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. Resmi Gazete, 10859.

Uçum, M. (2026, September 17). 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimine ve Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına ilişkin açıklamalar.

Yavuz, A. İ. (2026, September 12). 2028 Cumhurbaşkanlığı seçiminin öne alınması ve Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına ilişkin açıklamalar.

Gürlek, A. (2026, September 18). 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin açıklamalar. AK Parti Adana İl Örgütü toplantısı.

 



[1] Eşit, Serbest ve Adil Seçim İlkeleri kısmında Kopenhag Belgesi'ni biraz daha belirgin duruma getirmek bence yararlı olur. Çünkü Venedik Komisyonu daha çok seçim hukukunun teknik ve kurumsal standartlarını verirken, Kopenhag Belgesi seçimlerin insan hakları ve demokratik siyasal ortamla bağlantısını daha açık biçimde kuruyor. Kopenhag Belgesi, bu makalede seçimlerin “serbest, eşit ve adil” niteliğinin uluslararası normatif dayanaklarından biri olarak kullandığımız 1990 OSCE Copenhagen Document'tir. Tam adı: Document of the Copenhagen Meeting of the Conference on the Human Dimension of the CSCE (Copenhagen Document), 29 June 1990.

Hiç yorum yok: