2028 Cumhurbaşkanlığı Seçimi:
Anayasal Adaylık, Siyasal Tarafsızlık ve Demokratik Gerileme
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
YÜRÜTME ÖZETİ
2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi,
Türkiye'nin yalnızca bir sonraki Cumhurbaşkanını belirleyeceği olağan bir seçim
süreci olarak değil, aynı zamanda anayasal adaylık düzeni ile demokratik
seçimsel yarışma arasındaki ilişkinin sınanacağı bir süreç olarak ele
alınmalıdır. Bu çalışmanın temel sorunsalı Cumhurbaşkanının ikinci döneminde
Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçimleri yenileme kararı vermesi durumunda
Anayasa'nın 116. maddesi uyarınca yeniden aday olabilmesine olanak sağlayan
anayasal mekanizmanın siyasal tarafsızlık, seçimsel eşitlik, özgür ve adil
seçim ve demokratik meşruluk ilkeleriyle nasıl bağdaştırılabileceğidir.
Çalışmanın hareket noktası Türkiye'de
2028 seçimlerine ilişkin tartışmanın anayasal adaylık sorununa giderek daha
açık biçimde bağlanmış olmasıdır. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum 17
Eylül 2026 tarihinde Cumhurbaşkanının 2028'de “son kez” aday olacağını
belirtmiş ve Anayasa'nın 116. maddesinde öngörülen mekanizmaya dayanarak
TBMM'nin seçimleri yenileme kararı vermesi durumunda yeniden adaylık olanağının
doğacağını savunmuştur. Uçum ayrıca 360 milletvekilinin gerekli olduğunu ve 16
Nisan 2028 tarihinin olanaklı olabileceğini ifade etmiştir. Bu açıklama mevcut
bir TBMM kararını veya resmi seçim tarihini değil, anayasal hükümden hareketle
ortaya konulan bir siyasal-hukuksal senaryoyu ifade etmektedir.
AK Parti Seçim İşleri Başkanı Ali
İhsan Yavuz'un 12 Eylül 2026 tarihli açıklaması ise yeniden adaylık ile seçim
tarihinin öne alınması arasındaki ilişkiye odaklanmıştır. Yavuz seçimin bir
hafta öne alınmasının dahi Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına olanak
vereceğini savunmuştur. Bu yaklaşım çalışmada özellikle üzerinde durulan
“seçimin tarihinin öne alınması” ile “Anayasa'nın 116. maddesi uyarınca
seçimlerin yenilenmesi” arasındaki ayrımı gündeme getirmektedir. Anayasal
bakımdan belirleyici olan yalnızca seçim tarihinin değiştirilmesi değil, 116.
maddede öngörülen koşulların gerçekleşmesidir.
Adalet Bakanı Akın Gürlek'in 18 Eylül
2026 tarihinde AK Parti Adana İl Örgütü toplantısında yaptığı açıklama ise
tartışmayı başka bir düzleme taşımaktadır. Gürlek 2028 yılında “Sayın
Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek” demiş ve parti örgütüne
alanda çalışılması çağrısında bulunmuştur. Bu açıklama Uçum'un anayasal
mekanizmayı, Yavuz'un adaylık ile seçim takvimi arasındaki ilişkiyi açıklayan
yaklaşımını, doğrudan siyasal hedef ve parti seferberliği ile
birleştirmektedir.
Bu üç açıklama birlikte
değerlendirildiğinde ortaya çıkan söylemsel yapı şu biçimde özetlenebilir: Anayasal
olanak, seçimsel düzenleme, yeniden adaylık, siyasal hedef ve parti seferberliği.
Bu zincir, henüz gerçekleşmiş bir anayasal veya seçimsel işlem değildir.
TBMM'nin seçimleri yenileme yönünde 116. madde kapsamında aldığı bir karar
bulunmadığı gibi 16 Nisan 2028 tarihi de resmi seçim tarihi değildir. Bununla
birlikte açıklamalar 2028 seçim sürecinin iktidar çevresinde nasıl
çerçevelendirildiğini göstermesi bakımından önemli görgül veriler
oluşturmaktadır.
Anayasal Adaylık
ile Demokratik Meşruluk Arasındaki Ayrım
Anayasa'nın 101. maddesi bir kimsenin
en fazla iki kez Cumhurbaşkanı seçilebileceğini düzenlemektedir. Buna karşılık
116. madde Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin üye tamsayısının beşte üç
çoğunluğuyla seçimleri yenilemesi durumunda Cumhurbaşkanının bir kez daha aday
olabilmesine olanak sağlamaktadır. 600 milletvekilli TBMM bakımından bu
çoğunluk 360 milletvekiline karşılık gelmektedir. Bu düzenek, anayasal bir olağan
dışılık veya özel adaylık mekanizması olarak açıklanabilir. Ancak “olağan dışı
adaylık” Anayasa'nın kendi teknik terminolojisi değildir. Dolayısıyla anayasal
hüküm ile bu hükme ilişkin siyasal yorum birbirinden ayrılmalıdır.
Çalışmanın önemli sonuçlarından biri,
anayasal yetki ile demokratik meşruluğun aynı şey olmadığıdır. Anayasa'nın
belirli koşullarda yeniden adaylığa olanak sağlaması bu adaylığın
gerçekleşeceği seçimin otomatik olarak demokratik açıdan eşit ve adil olduğu
anlamına gelmez. Adaylığın anayasal geçerliliği ile seçimsel ortamın demokratik
niteliği birbirinden farklı sorulardır. Bu ayrım 2028 bakımından iki ayrı
inceleme düzeyi yaratmaktadır: Birinci düzeyde sor şudur: Cumhurbaşkanının
yeniden adaylığı Anayasa'nın 101. ve 116. maddeleri bakımından olanaklı müdür? İkinci
düzeyde ise soru şudur: Yeniden adaylık gerçekleştiğinde, Cumhurbaşkanı adayı
ile diğer siyasal aktörler serbest, eşit ve adil koşullarda yarışabilecek
midir? Birinci sorunun yanıtı, ikinci sorunun yanıtını kendiliğinden
belirlememektedir.
Seçimin Varlığı
ile Gerçek Seçimsel Yarışma
Çalışmanın temel kavramsal katkısı
“seçimin varlığı” ile “gerçek seçimsel yarışma” arasında açık bir ayrım
yapılmasıdır. Seçimin biçimsel varlığı seçim takviminin belirlenmesi,
adaylıkların kabul edilmesi, kampanyaların yürütülmesi, oy kullanılması,
oyların sayılması ve sonuçların ilan edilmesi gibi seçim hukukunun öngördüğü
işlemlerin gerçekleşmesini ifade eder. Gerçek seçimsel yarışma ise bunlara ek
olarak siyasal özgürlüklerin kullanılabilmesini, adaylar ve partiler arasında
gerçek fırsat eşitliğini, medya çoğulculuğunu, devlet ile parti arasındaki
kurumsal sınırın korunmasını, kamusal ve yönetsel kaynakların tarafsız
kullanılmasını, bağımsız ve etkili hukuksal güvenceleri ve iktidarın seçim
yoluyla değiştirilebilmesinin kurumsal olarak olanaklı olmasını gerektirir.
Bu
nedenle çalışmanın temel kavramsal önermesi şöyledir: Seçimin yapılması gerçek
seçimsel yarışmanın gerçekleşmesi demek değildir.
Bu ayrım, seçimlerin bütünüyle ortadan
kalkması ile seçimlerin demokratik işlevlerinin aşınması arasındaki farkı da
ortaya koymaktadır. Seçimler yapılabilir, siyasal partiler yarışabilir ve
sandık kurulabilir ancak seçimsel ortamın bütün aktörlere eşit fırsat sağlayıp
sağlamadığı ayrıca incelenmelidir.
Siyasal
Tarafsızlık ve Devlet-Parti Sınırı
2028 seçimleri bakımından en önemli
sorun alanlarından biri siyasal tarafsızlıktır. Siyasal tarafsızlık, hükümetin
kamu siyasası uygulamasını engellemez. Hükümetler doğal olarak kendi siyasalarını
uygulamak ve bunları kamuoyuna açıklamak durumundadır. Sorun kamu görevi ile
parti etkinliğinin birbirinden ayrılmadığı ve devletin kurumsal olanaklarının
belirli bir siyasal aktöre seçimsel üstünlük sağlayacak biçimde
kullanılabildiği noktada ortaya çıkar.
Bu açıdan Gürlek'in açıklaması özel
bir önem taşımaktadır. Burada yalnızca açıklamanın içeriği değil, konuşanın
kurumsal sıfatı ile konuşmanın gerçekleştiği siyasal bağlamın birlikte
bulunması önemlidir. Gürlek, Adalet Bakanı sıfatını taşımakta ve açıklamasını
AK Parti il örgütü toplantısında yapmaktadır. Açıklamada 2028 seçimi doğrudan
Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesi amacıyla ilişkilendirilmektedir.
Bu durum tek başına bir hukuka
aykırılık kanıtı olarak değerlendirilemez. Ancak siyasal tarafsızlık bakımından
incelenmesi gereken önemli bir kurumsal gösterge oluşturmaktadır. Çalışmada bu
tür durumların değerlendirilmesi için “söylem, kurumsal bağlam, seçimsel etki ve
hukuksal ölçüt” şeklinde bir çözümleme dizisi kullanılmaktadır. Bu yöntem bir
siyasal açıklamayı doğrudan hukuka aykırılık olarak nitelendirmek yerine
açıklamanın kurumsal konumunu ve olası seçimsel etkisini somut hukuksal
ölçütlerle birlikte değerlendirmeyi olanaklı kılmaktadır.
Kamu Gücü ve
Seçimsel Eşitlik
Görevde bulunan siyasal aktörlerin
seçimlerde doğal bir kurumsal görünürlük üstünlüğe sahip olması ile bu üstünlüğün
kamu gücü kullanılarak seçimsel üstünlüğe dönüştürülmesi birbirinden
ayrılmalıdır. Kamu binaları, personel, araçlar, bütçe olanakları, törenler,
kamu iletişim kanalları, sosyal yardım programları ve kamu makamlarının
kurumsal görünürlüğü seçimsel süreç açısından önem taşıyabilir. Burada
belirleyici olan kamu etkinliğinin varlığı değil, kamu gücünün seçimsel amaçla
kullanılıp kullanılmadığı ve bunun seçimsel eşitlik üzerindeki etkisidir. Bu
nedenle 2028 seçiminde kamu gücünün kullanımının değerlendirilmesinde üç
aşamalı bir ölçüt kullanılabilir: “kaynak, amaç ve seçimsel etki”.
2023 seçimlerine ilişkin OSCE/ODIHR
gözlemleri bu bakımdan önemli bir karşılaştırmalı başlangıç noktası
oluşturmaktadır. OSCE/ODIHR 2023 seçimlerinde gerçek siyasal seçeneklerin
bulunduğunu ve kampanyanın çoğu yarışmacı açısından yarışmacı ve büyük ölçüde
özgür olduğunu belirtmekle birlikte görevdeki Cumhurbaşkanı ve iktidar
partilerinin haksız üstünlüklere sahip olduğunu, kamu kaynaklarının
kullanıldığı durumlar bulunduğunu, medya alanında belirgin dengesizlikler
bulunduğunu ve devlet ile parti arasındaki sınırın bulanıklaştığını
bildirmiştir. Bu bulgular 2028 seçimlerinin nasıl gerçekleşeceğini
göstermemektedir. Ancak 2028 koşullarının değerlendirilmesinde kullanılabilecek
tarihsel bir karşılaştırma ölçütü oluşturmaktadır.
Türkiye'nin
Anayasal Deneyimi
Siyasal tarafsızlık sorunu Türkiye
bakımından yalnızca güncel siyasal tartışmanın ürünü değildir. 1961
Anayasası'nın 109. maddesi genel seçimlerden önce Adalet, İçişleri ve Ulaştırma
Bakanlarının görevlerinden çekilmesini ve yerlerine TBMM içinden veya dışından
bağımsızların atanmasını öngörmüştür. 1982 Anayasası'nın 114. maddesi de benzer
bir düzenlemeyi sürdürmüştür. Bu
tarihsel düzenlemeler seçim güvenliğinin yalnızca sandığın kurulması, oyların
sayılması ve sonuçların ilan edilmesiyle sınırlı görülmediğini ve yürütme
organının seçim dönemindeki tarafsızlığının da anayasal bir sorun olarak ele
alındığını göstermektedir.
Bugünkü Cumhurbaşkanlığı hükümet
sistemi ise yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanında toplanması ve Cumhurbaşkanının
siyasal partiyle doğrudan ilişkisinin olanaklı olması nedeniyle devlet-parti
sınırını daha karmaşık duruma getirmektedir. Bu nedenle 2028 seçiminde temel
sorunlardan biri yürütme yetkisi ile siyasal parti etkinliğinin hangi kurumsal
güvencelerle birbirinden ayrılacağıdır.
Demokratik
Gerileme Bakımından 2028
Demokratik gerileme tek bir seçim, tek
bir anayasa değişikliği veya tek bir siyasal açıklamayla ortaya çıkan bir durum
olarak değil, zaman içerisinde kurumsal denge ve demokratik güvencelerin
aşınması veya yeniden güçlenmesi biçiminde ele alınmalıdır. Bu nedenle 2028
seçimleri bakımından şu göstergeler birlikte izlenmelidir: yürütme, yasama ve
yargı arasındaki kurumsal denge, adaylık hakkının hukuksal güvenliği, siyasal
ifade, toplantı ve örgütlenme özgürlükleri, devlet-parti sınırı, kamusal ve yönetsel
kaynakların kullanımı, medya ve bilgi çoğulculuğu, muhalefetin örgütlenme ve
kampanya kapasitesi, seçim yönetiminin tarafsızlığı ve saydamlığı, seçim
uyuşmazlıklarında etkili hukuksal başvuru ve seçim sonucunun iktidar
değişikliğine kurumsal olarak açık olması. Bu göstergelerin varlığı veya
yokluğu tek tek değerlendirilmekten çok, aralarındaki etkileşim dikkate
alınarak incelenmelidir.
Üç Açıklamanın
Birlikte Ortaya Koyduğu Görgül Çerçeve
Uçum, Yavuz ve Gürlek'in açıklamaları,
çalışmanın kavramsal çerçevesi bakımından özellikle önemlidir çünkü üç açıklama
seçim sürecinin farklı aşamalarını temsil eden bir söylemsel bütünlük ortaya
koymaktadır. Uçum, anayasal mekanizmayı açıklamaktadır. Yavuz, adaylık ile
seçim takvimi arasındaki hukuksal ilişkiyi yorumlamaktadır. Gürlek ise seçimi
siyasal hedef ve parti seferberliğiyle ilişkilendirmektedir. Bu nedenle üç
açıklama birlikte anayasal adaylık, seçimlerin yenilenmesi, seçim tarihi,
yeniden adaylık ve siyasal seferberlik zincirini görünür kılmaktadır. Ancak bu
zincirin henüz siyasal söylem düzeyinde bulunduğu unutulmamalıdır. Anayasal
mekanizmanın işletilmesi için gerekli TBMM kararı henüz mevcut değildir.
Dolayısıyla açıklamalar gerçekleşmiş bir anayasal sürecin kanıtı değil, 2028
seçim sürecine ilişkin iktidar çevresinde oluşturulan siyasal-hukuksal
çerçevenin görgül göstergeleri olarak değerlendirilmelidir.
Genel Sonuç
Çalışmanın temel sonucu 2028
Cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmasının yalnızca Cumhurbaşkanının yeniden
adaylığına ilişkin anayasal bir sorun olmadığıdır. Sorun aynı zamanda anayasal
olarak olanaklı duruma gelen bir adaylığın hangi seçimsel ve kurumsal
koşullarda yarışacağıdır. Anayasa'nın 116. maddesi belirli koşullar altında
yeniden adaylığa olanak sağlayabilir. Ancak anayasal olanak seçimsel eşitliği
kendiliğinden sağlamaz. Aynı biçimde seçimlerin yapılması da gerçek seçimsel yarışmanın
varlığını kendiliğinden kanıtlamaz. Bu nedenle 2028 bakımından üç kavram
birbirinden ayrılmalıdır: Anayasal geçerlilik, adaylığın Anayasa'ya uygun olup
olmadığını, seçimsel yarışma, siyasal aktörlerin serbest, eşit ve adil
koşullarda yarışıp yarışamadığını ve demokratik meşruluk ise seçim sürecinin
özgür seçmen iradesini gerçek siyasal seçenekler arasında ortaya çıkarıp
çıkaramadığını ifade eder.
Uçum, Yavuz ve Gürlek'in açıklamaları
bu üç düzey arasındaki ilişkinin 2028 seçim sürecinde şimdiden siyasal söylemin
konusu durumuna geldiğini göstermektedir. Özellikle Gürlek'in açıklaması devlet
görevi ile parti etkinliğinin kesiştiği noktada siyasal tarafsızlık ve
devlet-parti sınırı sorunlarının yalnızca soyut kuramsal sorunlar olmadığını
ortaya koymaktadır. Bu nedenle 2028 seçimlerinin demokratik niteliğini
belirleyecek temel sorun, yalnızca Cumhurbaşkanının yeniden aday olup
olamayacağı değildir. Asıl sorun, yeniden adaylık gerçekleştiğinde seçimsel
alanın serbest, eşit ve adil bir siyasal yarışmaya olanak verip vermeyeceğidir.
Çalışmanın nihai istidlali bu nedenle şu biçimde ifade edilebilir: Anayasal
olarak olanaklı olan yeniden adaylık ile demokratik olarak meşru seçimsel yarışma
aynı şey değildir. 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi, bu iki düzey arasındaki
ilişkinin somut olarak sınanacağı bir süreç olacaktır. Seçimin yapılması
demokratik sistem açısından gerekli olmakla birlikte yeterli değildir.
Belirleyici olan seçimin yalnızca gerçekleşmesi değil, seçmenin özgür
iradesinin farklı siyasal seçenekler arasında gerçek bir seçim yapabilmesini
sağlayacak kurumsal ve siyasal koşulların korunmasıdır.
Öz
Bu çalışma,
2028 Cumhurbaşkanlığı seçimini anayasal adaylık, siyasal tarafsızlık, seçimsel
eşitlik, seçimsel yarışma ve demokratik gerileme kavramları çerçevesinde
incelemektedir. Çalışmanın temel sorunsalı Cumhurbaşkanının ikinci döneminde
Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçimleri yenileme kararı vermesi durumunda
Anayasa'nın 116. maddesi uyarınca yeniden aday olabilmesine olanak sağlayan
anayasal mekanizmanın demokratik seçimlerin gerektirdiği serbestlik, eşitlik ve
adillik ilkeleriyle nasıl ilişkilendirileceğidir. Bu bağlamda seçimlerin
yalnızca yapılması ile gerçek seçimsel yarışmanın gerçekleşmesi arasında
kavramsal bir ayrım geliştirilmiştir. Çalışmada nitel, belge temelli ve
siyasal-hukuksal çözümleme yöntemi kullanılmış ve Anayasa'nın 101. ve 116.
maddeleri, seçimsel ölçünler, uluslararası seçim gözlem raporları ve yarışmacı
otoriterlik yazını birlikte değerlendirilmiştir. Çözümlemenin son aşamasında
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum'un, AK Parti Seçim İşleri Başkanı Ali
İhsan Yavuz'un ve Adalet Bakanı Akın Gürlek'in 2026 yılı Eylül ayında
yaptıkları açıklamalar ayrıca incelenmiştir. Bu açıklamaların anayasal adaylık,
seçim takvimi ve siyasal seferberliği aynı söylemsel çerçevede bir araya
getirdiği görülmektedir. Özellikle Gürlek'in Adalet Bakanı sıfatıyla bir parti örgütü
toplantısında 2028 seçimini Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesi amacıyla
ilişkilendirmesi, tek başına hukuka aykırılık kanıtı oluşturmamakla birlikte,
devlet-parti sınırı ve siyasal tarafsızlık bakımından incelenmesi gereken
önemli bir görgül gösterge niteliğindedir. Çalışmanın temel sonucu anayasal
olarak olanaklı olan yeniden adaylığın kendiliğinden demokratik olarak eşit ve
adil bir seçimsel yarışma anlamına gelmediğidir. Bu nedenle 2028 seçiminin
demokratik niteliği, adaylık mekanizmasının yanı sıra siyasal özgürlükler,
seçimsel eşitlik, kamu gücünün tarafsızlığı, medya çoğulculuğu, etkili hukuksal
güvenceler ve gerçek iktidar değişimi olanağı üzerinden değerlendirilmelidir.
Anahtar
Kelimeler: 2028
Cumhurbaşkanlığı seçimi, anayasal adaylık, Anayasa'nın 116. maddesi, siyasal
tarafsızlık, seçimsel eşitlik, seçimsel yarışma, devlet-parti ilişkisi, kamu
gücü, demokratik gerileme, iktidar değişimi
Abstract
This study examines the 2028 Turkish presidential
election within the framework of constitutional candidacy, political
neutrality, electoral equality, electoral competition, and democratic
backsliding. Its central problem concerns the relationship between the
constitutional mechanism that permits the President to stand for election once
more if the Grand National Assembly decides to renew the elections during the
President's second term under Article 116 of the Constitution, and the
principles of free, equal, and fair elections. The study develops a conceptual
distinction between the mere existence of elections and the realization of
genuine electoral competition. It employs a qualitative, document-based, and
politico-legal approach, examining Articles 101 and 116 of the Constitution
together with international electoral standards, election observation reports,
and the literature on competitive authoritarianism. In the final stage of the
analysis, statements made in September 2026 by Presidential Chief Advisor
Mehmet Uçum, Justice and Development Party Election Affairs Chair Ali İhsan
Yavuz, and Minister of Justice Akın Gürlek are examined as contemporary
political-legal discourse. These statements bring constitutional candidacy,
electoral timing, and political mobilization together within a common
discursive framework. In particular, Gürlek's statement at a party organization
meeting, in his capacity as Minister of Justice, linking the 2028 election to
the re-election of the President does not, by itself, establish a legal
violation; nevertheless, it constitutes an empirical indicator requiring
examination in terms of political neutrality and the state-party boundary. The
study concludes that constitutionally permissible re-candidacy does not, by
itself, constitute democratically equal and fair electoral competition. The
democratic quality of the 2028 election must therefore be assessed not only
through the constitutional candidacy mechanism, but also through political
freedoms, electoral equality, neutrality in the use of public power, media
pluralism, effective legal safeguards, and the institutional possibility of
alternation.
Keywords: 2028
Presidential Election, Constitutional Candidacy, Article 116 of the
Constitution, Political Neutrality, Electoral Equality, Electoral Competition,
State-Party Relations, Public Power, Democratic Backsliding, Political
Alternation
GİRİŞ VE
SORUNSALIN TANIMLANMASI
Türkiye'de
2028 yılında yapılması öngörülen Cumhurbaşkanlığı seçimi henüz seçim takvimi ve
seçim yenileme kararı bakımından herhangi bir biçimsel işlem ortaya çıkmamış
olmakla birlikte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yeniden adaylığına
ilişkin anayasal, siyasal ve demokratik tartışmaları şimdiden gündemin önemli
konularından biri durumuna getirmiştir. Tartışmanın güncel dayanağı 17-18 Eylül
2026 tarihlerinde Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum ile Adalet Bakanı Akın
Gürlek tarafından yapılan açıklamalardır. Uçum, Erdoğan'ın bir sonraki
Cumhurbaşkanlığı seçiminde "son kez" aday olacağını, bunun
Anayasa'nın 116. maddesinde öngörülen seçimlerin yenilenmesi mekanizması
yoluyla gerçekleşebileceğini ve TBMM'nin en az 360 milletvekilinin oyuyla
seçimlerin yenilenmesi kararı alması durumunda Erdoğan'ın yeniden aday
olabileceğini belirtmiştir. Uçum ayrıca seçim için 16 Nisan 2028 tarihini olası
bir tarih olarak dile getirmiştir.
Bu
açıklamadan bir gün sonra Adalet Bakanı Akın Gürlek Adana'da AK Parti il örgütüyle
yapılan toplantıda "2028 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek
için bir seçim düzenlenecek" demiş ve parti örgütlerine seçim sürecinde alanda
çalışma ve seçmenlere iktidarın hedeflerini anlatma çağrısında bulunmuştur.
Açıklamanın önemli yönü 2028'de bir seçim yapılacağının belirtilmesinden çok
seçimin "Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için" yapılacağının bir
hükümet üyesi tarafından ifade edilmiş olmasıdır. Bununla birlikte bu açıklama
tek başına 2028 seçimlerinin yapılacağına veya Erdoğan'ın yeniden adaylığının hukuksal
olarak kesinleştiğine ilişkin alınmış bir karar niteliğinde değildir.
Bu
gelişmelerin anayasal arka planını Anayasa'nın 101. ve 116. maddeleri
oluşturmaktadır. Anayasa'nın 101. maddesi bir kişinin en fazla iki kez
Cumhurbaşkanı seçilebileceğini düzenlerken 116. madde Cumhurbaşkanının ikinci
döneminde TBMM tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi durumunda
Cumhurbaşkanının bir kez daha aday olabileceğini öngörmektedir. TBMM'nin
seçimleri yenileme kararı alabilmesi için üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu
yani 360 milletvekilinin oyu gerekmektedir. Böylece mevcut anayasal sistem
içinde Erdoğan'ın 2028'de yeniden adaylığı bakımından belirleyici hukuksal
mekanizma seçimin normal zamanında yapılması değil, ikinci Cumhurbaşkanlığı
döneminde TBMM'nin Anayasa'nın 116. maddesine dayanarak seçimlerin
yenilenmesine karar verip vermemesidir.
Bununla
birlikte konunun yalnızca Anayasa'nın 101. ve 116. maddelerinin teknik yorumu
ile sınırlandırılması yeterli değildir. Çünkü Cumhurbaşkanının yeniden
adaylığını olanaklı kılacak anayasal mekanizma ile bu mekanizmanın işletildiği
siyasal ortam birbirinden ayrı değerlendirilemez. Seçimlerin anayasal olarak
öngörülmüş bir usulle yenilenebilmesi, seçimin aynı zamanda serbest, eşit ve
adil siyasal yarışma koşullarında gerçekleştirileceği anlamına kendiliğinden
gelmemektedir. Anayasa'nın seçimlere ilişkin hükümleri siyasal yarışmanın
yalnızca oy verme günündeki usullere indirgenemeyeceği daha geniş bir anayasal
çerçeve ortaya koymaktadır. Avrupa seçim hukukunda da seçimlerin evrensel,
eşit, özgür, gizli ve doğrudan oy ilkelerine dayanması seçim sürecinin seçim
öncesi dönemi, oy verme aşamasını ve seçim sonrasını kapsayan bir bütün olarak
ele alınması gerektiği kabul edilmektedir.
Bu noktada
siyasal tarafsızlık sorunu özel bir önem kazanmaktadır. Cumhurbaşkanının
anayasal konumu ile siyasal parti liderliği arasındaki ilişkinin yanı sıra
yürütme organının bir üyesi olan Adalet Bakanının bir siyasal parti
toplantısında mevcut Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesini seçim sürecinin açık
amacı olarak ifade etmesi devlet makamı ile parti çalışması arasındaki sınırın
nerede çizileceği sorusunu gündeme getirmektedir. Buradaki sorun siyasal
partilerin kendi adaylarının seçilmesini istemelerinin veya parti örgütlerinin
seçim çalışması yapmasının meşruluğu değildir. Sorun, kamu makamlarının sahip
olduğu otorite ve görünürlüğün belirli bir aday lehine siyasal üstünlük üretip
üretmediği ve devlet ile parti arasındaki ayrımın seçim sürecinde ne ölçüde
korunabildiğidir.
Bu ayrım
uluslararası seçim ölçünleri bakımından da önem taşımaktadır. Venedik Komisyonu
ile Avrupa Konseyi'nin seçim süreçlerinde yönetsel kaynakların kötüye
kullanılmasının önlenmesine ilişkin ortak ilkeleri kamu makamlarının ve yönetsel
kaynakların seçimsel yarışmada taraflardan biri lehine kullanılmasının
önlenmesini demokratik seçimlerin temel koşullarından biri olarak ele
almaktadır. Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Örgütü Demokratik Kurumlar ve İnsan
Hakları Ofisi'nin (OSCE/ODIHR) 2023 Türkiye seçimlerine ilişkin son raporu da
iktidardaki Cumhurbaşkanı ve iktidar partilerinin, özellikle medya alanında,
haksız bir üstünlüğe sahip olduğunu ve bazı durumlarda yönetsel kaynakların
kullanımının parti ile devlet arasındaki sınırı bulanıklaştırdığını ve iktidar
adaylarına üstünlük sağladığını belirtmiştir. Bu değerlendirmeler 2023
seçimlerine ilişkindir ve 2028 seçimleri bakımından doğrudan bir yargı
oluşturmaz ancak mevcut tartışmanın hangi uluslararası seçim ölçütleriyle
incelenebileceği konusunda önemli bir karşılaştırma çerçevesi sunmaktadır.
Sorunun bir
başka boyutu demokratik gerileme ve otoriterleşmedir. Burada demokratik
gerileme seçimlerin tümüyle ortadan kaldırılması veya demokratik kurumların bir
anda tasfiye edilmesi şeklinde değil, demokratik kurumların, siyasal
çoğulculuğun, iktidar değişiminin gerçekliği ve seçimsel yarışmanın eşitliği
gibi unsurların zaman içinde aşınması şeklinde ele alınmalıdır. Bu nedenle 2028
tartışmasında yalnızca "seçim yapılacak mı?" sorusunun sorulması
yetersizdir. Asıl sorun seçimlerin iktidarın değişmesini gerçek anlamda olanaklı
kılan özgür ve eşit bir siyasal yarışma ortamında yapılıp yapılmayacağıdır.
Bu ayrım
özellikle önemlidir. Otoriterleşmenin seçimlerin ortadan kaldırılması biçiminde
gerçekleşmesi zorunlu değildir. Seçimler düzenli olarak yapılabilir, muhalefet
partileri çalışmakta olabilir ve seçmenler sandığa gidebilir ama bunlara karşın
siyasal iktidarın seçim yoluyla değişebilmesini sağlayan yarışma koşulları
giderek daralabilir. Bu nedenle demokratik seçim ile yalnızca seçim yapılması
aynı kavramlar değildir. Demokratik seçimin ayırt edici unsuru seçmenin gerçek
siyasal seçenekler arasında özgür iradesiyle tercih yapabilmesi ve siyasal
aktörlerin makul ölçüde eşit koşullarda yarışabilmesidir. 2023 Türkiye
seçimlerine ilişkin OSCE/ODIHR değerlendirmesi de seçmenlere gerçek siyasal seçenekler
sunulduğunu ve kampanyanın yarışmacı nitelikte olduğunu belirtmekle birlikte
iktidardaki Cumhurbaşkanı ve iktidar partilerinin önemli üstünlüklere sahip
olduğunu ve bazı temel özgürlükler üzerindeki kısıtlamaların muhalefetin
katılımını olumsuz etkilediğini kaydetmiştir.
Bu çerçevede
17-18 Eylül 2026 tarihli açıklamalar tek başına demokratik gerilemenin kesin
kanıtı olarak değil, daha geniş bir siyasal ve kurumsal süreç içerisinde
incelenmesi gereken yeni bir olgu olarak ele alınmalıdır. Özellikle üç
gelişmenin birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir: Birincisi, Anayasa'nın
116. maddesindeki olağan dışı adaylık mekanizmasının Erdoğan'ın yeniden
adaylığı bakımından açıkça gündeme getirilmesi, ikincisi, seçim tarihinin ve
siyasal amacının seçimden uzun süre önce kamuoyuna taşınması ve üçüncüsü ise
bir hükümet üyesinin iktidar partisinin örgütünü mevcut Cumhurbaşkanının
yeniden seçilmesi amacı doğrultusunda çalışmaya çağırmasıdır.
Dolayısıyla
araştırmanın temel sorunsalı "Erdoğan 2028'de yeniden seçilebilir
mi?" sorusundan daha geniştir. Araştırılması gereken sorun Erdoğan'ın 2028
Cumhurbaşkanlığı seçiminde yeniden aday olmasını sağlayabilecek anayasal
mekanizmanın siyasal tarafsızlık, adaylar arasında fırsat eşitliği, kamu
gücünün tarafsız kullanılması, serbest ve adil seçim ve demokratik yarışma
ilkeleriyle hangi koşullarda bağdaşabileceği ve bu sürecin Türkiye'deki
demokratik gerileme ve otoriterleşme eğilimleri bakımından ne ifade ettiği
sorunudur.
Bu yaklaşım
anayasal bir yetkinin varlığı ile o yetkinin kullanıldığı siyasal ortamın
demokratik niteliğini birbirinden ayırmayı zorunlu kılmaktadır. Anayasa'nın
116. maddesi TBMM'ye seçimleri yenileme yetkisi vermektedir. Dolayısıyla bu
yetkinin kullanılması yalnızca mevcut olduğu için hukuka aykırı sayılamaz.
Ancak anayasal yetkinin varlığı seçim sürecinin siyasal tarafsızlık, eşitlik,
özgürlük ve gerçek yarışma ilkelerinden bağımsız olduğu anlamına da gelmez. Bu
nedenle çalışma anayasal yetki ile demokratik meşruluk, seçim ile seçimsel yarışma,
siyasal etkinlik ile kamu makamının tarafsızlığı arasındaki ayrımları temel
çözümleme eksenleri olarak kullanacaktır.
Sonuç olarak
bu araştırma 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimini yalnızca bir seçim tarihi veya
Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı sorunu olarak değil, anayasal iktidar
sürekliliği, seçimsel yarışma, devlet-parti ilişkisi, siyasal tarafsızlık ve
demokratik rejimin dayanıklılığı arasındaki ilişkinin sınandığı bir süreç
olarak ele almaktadır. Çalışmanın temel yaklaşımı demokratik bir rejimin
niteliğinin yalnızca sandığın kurulmasıyla değil, sandığa ulaşan siyasal yarışmanın
özgür, eşit ve gerçek anlamda iktidar değişikliğine açık olup olmadığıyla
belirlenebileceği kabulüne dayanmaktadır.
AMAÇ VE
HEDEFLER
Araştırmanın
Amacı
Bu
araştırmanın temel amacı 2028 yılında yapılması öngörülen Cumhurbaşkanlığı
seçimi bağlamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yeniden adaylığına
ilişkin ortaya çıkan anayasal ve siyasal süreci anayasa hukuku, siyasal
tarafsızlık, seçimsel eşitlik, serbest ve adil seçim, demokratik yarışma,
demokratik gerileme ve otoriterleşme kavramları çerçevesinde çözümlemektir. Araştırma
özellikle 17 Eylül 2026 tarihinde Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum
tarafından ortaya konulan Anayasa'nın 116. maddesine dayalı seçimlerin
yenilenmesi ve olağan dışı adaylık yaklaşımı ile 18 Eylül 2026 tarihinde Adalet
Bakanı Akın Gürlek tarafından yapılan ve 2028 seçimlerinin Cumhurbaşkanı
Erdoğan'ın yeniden seçilmesi amacıyla gerçekleştirileceğini ifade eden
açıklamaları hareket noktası olarak almaktadır. Bu açıklamaların henüz alınmış
bir seçim yenileme kararı veya kesinleşmiş bir seçim takvimi niteliğinde
olmadığı kabul edilmekte ve buna karşılık açıklamalarda ortaya konulan anayasal
ve siyasal yaklaşımın taşıdığı anlam incelenmektedir. Araştırmanın temel amacı
Erdoğan'ın yeniden aday olup olamayacağına ilişkin tek boyutlu bir hukuksal
sonuç üretmek değil, yeniden adaylığı olanaklı kılabilecek anayasal
mekanizmanın hangi koşullarda işletilebileceğini ve bu mekanizmanın
işletilmesinin seçimlerin siyasal tarafsızlığı, adaylar arasındaki fırsat
eşitliği, kamu gücünün tarafsız kullanımı ve demokratik yarışma üzerindeki
etkilerini ortaya koymaktır. Bu çerçevede araştırma, “seçimin yapılması” ile
“demokratik ve gerçek bir seçimsel yarışmanın varlığı” arasındaki ayrımı temel çözümleyici
eksenlerden biri olarak kabul etmektedir. Böylece 2028 seçimi yalnızca belirli
bir adayın yeniden seçilmesine ilişkin bir hukuksal sorun olarak değil,
anayasal iktidar sürekliliği ile demokratik iktidar değişikliği olasılığının
aynı seçim sürecinde nasıl bir araya geldiğini gösteren daha geniş bir siyasal
ve anayasal süreç olarak ele alınmaktadır.
Araştırmanın
Hedefleri
Araştırmanın
amacı doğrultusunda aşağıdaki hedeflere ulaşılması amaçlanmaktadır:
Anayasal
adaylık rejimini ortaya koymak: Anayasa'nın 101. ve 116. maddelerini birlikte
değerlendirerek Cumhurbaşkanının iki dönemle sınırlı seçilme kuralını ve
Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimleri yenilemesi durumunda
ortaya çıkan olağan dışı adaylık mekanizmasını açıklamak.
360
milletvekili koşulunu incelemek: TBMM'nin seçimleri yenileme kararı bakımından gerekli olan
üye tamsayısının beşte üçü çoğunluğunun hukuksal niteliğini ve mevcut
parlamenter yapı içerisinde bu çoğunluğa ulaşılmasının siyasal sonuçlarını
değerlendirmek.
Erdoğan'ın
2028 adaylığına ilişkin mevcut siyasal-hukuksal senaryoyu çözümlemek: Mehmet Uçum ve Akın Gürlek'in Eylül
2026 tarihli açıklamalarını bunların hukuksal sonuç doğuran biçimsel işlemler
olmadığı ayrımını koruyarak 2028 seçimleri ve Erdoğan'ın yeniden adaylığı
konusunda ortaya koydukları yaklaşım bakımından incelemek.
Seçimlerin
yenilenmesi ile yeniden adaylık arasındaki hukuksal ilişkiyi açıklığa
kavuşturmak: Seçimlerin
yalnızca erkene alınması ile Anayasa'nın 116. maddesi kapsamında TBMM
tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi arasındaki farkı ortaya
koymak ve yeniden adaylık bakımından hukuksal olarak belirleyici unsurun ne
olduğunu belirlemek.
Siyasal
tarafsızlık ilkesini incelemek: Cumhurbaşkanının anayasal konumu, yürütme organının siyasal
niteliği ve özellikle Adalet Bakanının bir siyasal parti örgütü toplantısında
mevcut Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesine ilişkin yaptığı açıklama üzerinden
devlet makamı ile parti etkinliği arasındaki anayasal sınırı değerlendirmek.
Serbest,
eşit ve adil seçim ilkelerini değerlendirmek: Seçimlerin yalnızca oy verme ve
oyların sayılması aşamasından ibaret olmadığı kabulünden hareketle seçim öncesi
siyasal ortamı, adayların seçmene ulaşma olanaklarını, siyasal ifade
özgürlüğünü, medya erişimini ve siyasal aktörler arasındaki fırsat eşitliğini
incelemek.
Kamu gücü
ile seçimsel yarışma arasındaki ilişkiyi incelemek: Devlet makamlarının, kamu
personelinin, yönetsel ve mali kaynakların ve kamusal iletişim olanaklarının
seçim sürecinde herhangi bir siyasal aktör veya aday lehine üstünlük oluşturup
oluşturamayacağına ilişkin anayasal ve uluslararası seçim ölçünlerini ortaya
koymak.
Devlet-parti
ilişkisini çözümlemek: Yürütme organı, Cumhurbaşkanlığı ve iktidar partisi arasındaki kurumsal
ve siyasal ilişkinin seçimsel yarışma üzerindeki etkilerini incelemek ve
özellikle kamu görevi ile parti örgütünün seçimsel seferberliği arasındaki
sınırın demokratik seçim ilkeleri bakımından önemini belirlemek.
Muhalefetin
siyasal ve adaylık kapasitesini seçimsel eşitlik bakımından değerlendirmek: 2028 seçimlerinde iktidar adayının
yeniden adaylığı ile muhalefet aktörlerinin adaylık, siyasal örgütlenme,
kampanya yürütme ve seçmene ulaşma koşullarının birbirinden bağımsız
değerlendirilemeyeceğini ortaya koymak.
Demokratik
gerileme göstergelerini belirlemek: 2028 adaylık ve seçim sürecini demokratik gerileme bakımından
değerlendirebilmek amacıyla anayasal sınırlamaların işlevi, yürütme gücünün
yoğunlaşması, devlet-parti ilişkisi, seçimsel fırsat eşitliği, medya
çoğulculuğu, muhalefetin siyasal etkinlik alanı, seçilme hakkı ve seçim
yönetiminin tarafsızlığı gibi göstergeleri incelemek.
Otoriterleşme
ile seçimlerin devamlılığı arasındaki ilişkiyi ortaya koymak: Otoriterleşmenin seçimlerin ortadan
kaldırılması biçiminde gerçekleşmesinin zorunlu olmadığı ve seçimlerin düzenli
olarak yapılmaya devam etmesine karşın gerçek siyasal yarışmanın ve iktidar
değişikliği olasılığının zayıflayabileceği yönündeki kuramsal yaklaşımı 2028
örneği üzerinden sınamak.
“Seçimin
varlığı” ile “seçimsel yarışmanın gerçekliği” arasındaki ayrımı geliştirmek: Seçimlerin yapılmasının tek başına
demokratik rejimin varlığını kanıtlamadığı ve demokratik seçim için seçmenin
gerçek seçeneklere sahip olması, adayların makul ölçüde eşit koşullarda
yarışabilmesi ve iktidarın seçim yoluyla değişebilmesinin gerçek bir olasılık
olarak korunması gerektiği yönündeki yaklaşımı sistemli duruma getirmek.
Anayasal
yetki ile demokratik meşruluk arasındaki ilişkiyi değerlendirmek: TBMM'nin Anayasa'nın 116. maddesinden
kaynaklanan seçimleri yenileme yetkisinin varlığı ile bu yetkinin kullanıldığı
siyasal ortamın demokratik niteliğini birbirinden ayırmak ve hukuksal olarak olanaklı
olan bir işlemin aynı zamanda hangi demokratik ve seçimsel koşullara bağlı
olması gerektiğini ortaya koymak.
2028
sürecinin Türkiye'nin demokratik rejimi bakımından taşıdığı anlamı belirlemek: Anayasal adaylık, siyasal
tarafsızlık, seçimsel eşitlik, devlet-parti ilişkisi ve demokratik yarışma
alanlarında ortaya çıkan bulguları birlikte değerlendirerek 2028 seçim
sürecinin Türkiye'deki demokratik gerileme ve otoriterleşme eğilimleri
bakımından ne ifade ettiğini ortaya koymak.
Araştırma
böylece yalnızca “Erdoğan 2028'de aday olabilir mi?” sorusuna yanıt arayan dar
bir anayasa hukuku incelemesi olmaktan çıkarılacak ve anayasal adaylık rejimi
ile demokratik seçim rejiminin kesiştiği noktada ortaya çıkan siyasal ve
kurumsal sorunları bütüncül olarak inceleyen bir çalışma niteliğine
kavuşturulacaktır.
ARAŞTIRMA
SORULARI
Bu
araştırmanın temel sorusu şudur: 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından
Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına olanak sağlayan anayasal düzenek siyasal
tarafsızlık, eşit ve adil seçim, seçimsel yarışma ve demokratik yönetim
ilkeleriyle birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin anayasal ve demokratik
düzeni açısından nasıl bir anlam taşımaktadır?
Bu temel
soru aşağıdaki alt araştırma soruları çerçevesinde çözümlenecektir:
Anayasa’nın 101. ve 116. maddeleri birlikte
değerlendirildiğinde Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Türkiye Büyük Millet
Meclisinin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi hangi koşullarda yeniden
adaylık hakkı doğurmaktadır ve bu mekanizmanın anayasal niteliği nedir?
2028 seçimlerinin yenilenmesi için gerekli olan 360
milletvekili çoğunluğu Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı bakımından nasıl bir
anayasal ve siyasal eşik oluşturmaktadır?
Akın Gürlek, Mehmet Uçum ve iktidar çevresinden gelen 2028
seçimlerine ilişkin açıklamalar anayasal adaylık mekanizmasının ve seçimlerin
zamanlamasının siyasal söylem içinde nasıl çerçevelendiğini göstermektedir?
Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına ilişkin anayasal
mekanizmanın işletilmesi ile siyasal tarafsızlık ilkesi arasında nasıl bir
ilişki bulunmaktadır ve devlet görevlilerinin seçimlere ilişkin açıklamaları
devlet ile parti arasındaki sınır bakımından hangi sorunları ortaya
çıkarmaktadır?
2028 Cumhurbaşkanlığı seçiminin serbest, eşit ve adil bir
seçim olarak gerçekleşebilmesi bakımından siyasal iktidar ile muhalefet
arasındaki fırsat eşitliğinin hangi unsurlar üzerinden değerlendirilmesi
gerekir?
Kamu makamlarının, yönetsel olanakların, kamu kaynaklarının
ve devletin kurumsal görünürlüğünün seçimsel süreçte kullanılması adaylar ve
siyasal aktörler arasındaki seçimsel eşitliği hangi ölçüde etkileyebilir?
Muhalefetin aday belirleme, örgütlenme, kampanya yürütme ve
seçmenlere ulaşma kapasitesi ile iktidarın sahip olduğu kurumsal ve siyasal
olanaklar arasındaki farklılıklar 2028 seçimindeki gerçek seçimsel yarışma
bakımından nasıl değerlendirilmelidir?
Anayasal seçim mekanizmalarının varlığını sürdürmesine karşın
siyasal tarafsızlık, seçimsel eşitlik, medya çoğulculuğu, yargısal bağımsızlık
ve muhalefetin siyasal etkililik alanı bakımından ortaya çıkabilecek
sınırlamalar demokratik gerileme ve otoriterleşme süreçleriyle nasıl
ilişkilendirilebilir?
Türkiye’de seçimlerin düzenli olarak yapılmaya devam etmesi
ile seçimlerin iktidarın gerçek anlamda değişebilmesine olanak sağlayan
demokratik bir yarışma ortamı oluşturması arasında nasıl bir ayrım
yapılmalıdır?
2028 Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin anayasal ve siyasal
süreç Türkiye’de anayasal yetkinin kullanılması ile demokratik meşruluk
arasındaki ilişkinin niteliği bakımından ne göstermektedir?
YÖNTEM
Bu araştırma
2028 Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin anayasal düzenlemeyi seçimsel yarışma
koşullarını ve demokratik yönetimin niteliğini birlikte inceleyen nitel bir
siyasal-hukuksal çözümleme olarak tasarlanmıştır. Araştırmada tek bir yönteme
bağlı kalınmamış ve anayasal-hukuksal çözümleme, kurumsal çözümleme, siyasal
söylem çözümlemesi ve karşılaştırmalı değerlendirme birbirini tamamlayacak
biçimde kullanılmıştır. Araştırmanın temel yöntemi belgeye dayalı çözümlemedir.
Bu kapsamda başta Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 101. ve 116. maddeleri
olmak üzere ilgili anayasal ve yasal düzenlemeler, seçim mevzuatı, Türkiye'deki
seçim süreçlerine ilişkin biçimsel belgeler, uluslararası seçim gözlem
raporları ve demokratik yönetim ölçünlerini ortaya koyan uluslararası belgeler
incelenmiştir. Böylece araştırmanın normatif ve görgül dayanaklarının
birbirinden ayrılması amaçlanmıştır.
Anayasal-Hukuksal
Çözümleme
Araştırmanın
ilk aşamasında Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına ilişkin anayasal düzenek
incelenmiştir. Özellikle Anayasa'nın 101. maddesinde yer alan iki dönem
sınırlaması ile 116. maddesinde öngörülen TBMM kararıyla seçimlerin yenilenmesi
durumunda ikinci dönem Cumhurbaşkanının yeniden aday olabilmesine ilişkin olağan
dışı sistem birlikte ele alınmıştır. Bu çözümlemede yalnızca maddelerin lafzı
değil, anayasal hükümlerin birbirleriyle ilişkisi ve aynı anayasal sistem
içerisindeki işlevleri dikkate alınmıştır. Böylece “Cumhurbaşkanı yeniden aday
olabilir mi?” sorusu ile “Bu adaylığın hangi anayasal mekanizma üzerinden olanaklı
duruma geldiği” sorusu birbirinden ayrılmıştır. Ayrıca seçimlerin yenilenmesi
ile seçim tarihinin olağan tarihten daha erkene alınması arasındaki hukuksal
fark üzerinde durulacaktır. Böylece kamuoyunda zaman zaman birbirinin yerine
kullanılan farklı hukuksal mekanizmaların kavramsal olarak ayrıştırılması
sağlanacaktır.
Siyasal
Kurum ve Güç Dağılımı Çözümlemesi
İkinci
aşamada Anayasa'nın 116. maddesinde öngörülen 360 milletvekili çoğunluğu
yalnızca aritmetik bir çoğunluk olarak değil, parlamenter karar alma sürecinin
bir unsuru olarak ele alınacaktır. TBMM'deki sandalye dağılımı, siyasal
partilerin ve milletvekillerinin anayasal bir karar üzerindeki olası etkileri
bakımından incelenecek ancak mevcut sandalye dağılımından gelecekteki oy
davranışına ilişkin herhangi bir kesin sonuç çıkarılmayacaktır. Böylece
anayasal olarak gerekli çoğunluk ile bu çoğunluğun oluşup oluşmayacağı
birbirinden ayrılacaktır. Bu yaklaşım, anayasal yetkinin varlığı ile bu
yetkinin siyasal süreç içerisinde nasıl kullanılabileceği arasındaki farkın
ortaya konulmasına olanak sağlayacaktır.
Siyasal
Söylem Çözümlemesi
Araştırmada
2028 seçimleri ve Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı konusunda kamuoyuna
açıklanan siyasal söylemler ayrıca incelenecektir. Özellikle Adalet Bakanı Akın
Gürlek'in 2028 seçimlerine ilişkin açıklaması ile Cumhurbaşkanı Başdanışmanı
Mehmet Uçum'un Anayasa'nın 116. maddesine ve yeniden adaylık olasılığına
ilişkin değerlendirmeleri siyasal söylemin anayasal mekanizmayı nasıl
çerçevelediğini ortaya koymak amacıyla ele alınacaktır. Buradaki amaç söz
konusu açıklamaların hukuksal olarak bağlayıcı olup olmadığını belirlemekten
çok anayasal bir olasılığın siyasal aktörler tarafından nasıl ifade edildiğini
ve kamuoyuna nasıl sunulduğunu çözümlemektir. Bu nedenle açıklamalar hukuksal
normun kendisiyle özdeşleştirilmeyecek ve hukuksal düzenleme, siyasal söylem ve
siyasal beklenti birbirinden ayrılacaktır.
Seçimsel
Eşitlik ve Siyasal Tarafsızlık Çözümlemesi
Araştırmanın
bir diğer yöntembilimsel boyutunu seçimsel eşitlik ve siyasal tarafsızlık
ölçütleri oluşturmaktadır. Bu çerçevede serbest, eşit ve adil seçim ilkeleri
adayların siyasal etkililik olanakları, kamu makamlarının tarafsızlığı, devlet
ile siyasal parti arasındaki kurumsal sınır, kamu kaynaklarının kullanımı,
medya ortamı ve muhalefetin siyasal etkinlik alanı bakımından
değerlendirilecektir. Bu aşamada seçimlerin yalnızca hukuksal olarak
yapılmasının yeterli olmadığı ve demokratik seçim kavramının aynı zamanda
adayların ve siyasal aktörlerin gerçek anlamda yarışabilmelerini sağlayan
koşulları gerektirdiği kabul edilmektedir. Dolayısıyla çözümlemede iki ayrı
düzey birbirinden ayrılacaktır: Birinci düzey, seçimin anayasal ve hukuksal
olarak yapılması, ikinci düzey seçimin gerçek anlamda eşit, serbest ve adil bir
seçimsel yarışma ortamı oluşturmasıdır. Bu ayrım araştırmanın temel kavramsal
eksenlerinden biri olan “seçimin varlığı” ile “seçimsel yarışmanın gerçekliği”
arasındaki farklılığın ortaya konulmasını sağlayacaktır.
Demokratik
Gerileme ve Otoriterleşme Çözümlemesi
Araştırmanın
son yöntembilimsel boyutunda 2028 süreci demokratik gerileme ve otoriterleşme yazınında
kullanılan göstergeler üzerinden değerlendirilecektir. Ancak herhangi bir tekil
gelişme doğrudan “otoriterleşme” olarak nitelendirilmeyecek ve bunun yerine
siyasal sistemde ortaya çıkabilecek süreçsel ve kurumsal değişimler birlikte
değerlendirilecektir. Bu kapsamda özellikle şu göstergeler dikkate alınacaktır:
yürütme gücünün yoğunlaşması, devlet ile siyasal parti arasındaki kurumsal
sınırların zayıflaması, siyasal tarafsızlık ilkesinin aşınması, seçimsel fırsat
eşitliğinin bozulması, kamu kaynaklarının seçimsel amaçlarla kullanılabilme olasılığı,
medya çoğulculuğunun ve siyasal iletişim olanaklarının eşitsizliği, yargısal
bağımsızlık ve siyasal çoğulculuk, muhalefetin örgütlenme ve siyasal etkililik
alanı ve iktidarın değişebilmesini sağlayan gerçek seçimsel mekanizmaların
korunması. Bu göstergeler, Türkiye'nin demokratik niteliği hakkında tek başına
kesin bir hüküm oluşturmak amacıyla değil, 2028 seçim sürecinin demokratik
gerileme bakımından hangi eğilimleri güçlendirebileceğini veya hangi kurumsal
güvenceleri sınayabileceğini belirlemek amacıyla kullanılacaktır.
Karşılaştırmalı
Değerlendirme
Araştırmada
Türkiye'nin önceki seçim deneyimleri ile uluslararası seçim ölçünleri de
karşılaştırmalı bir referans çerçevesi olarak kullanılacaktır. Özellikle Avrupa
Konseyi, Venedik Komisyonu ve AGİT/ODIHR tarafından ortaya konulan seçimsel
eşitlik, siyasal tarafsızlık, kamu kaynaklarının kullanımı ve devlet-parti
ayrımı konusundaki ölçünlerden yararlanılacaktır. Bu karşılaştırma başka
ülkelerin Türkiye'ye doğrudan model olarak aktarılması amacıyla değil,
demokratik seçimlerin en az kurumsal ve siyasal koşullarını belirleyen
ölçütlerin ortaya konulması amacıyla yapılacaktır.
İstidlal
ve Çözümleme Stratejisi
Araştırmada
tümdengelimsel ve tümevarımsal akıl yürütme birlikte kullanılacaktır. Anayasal
ve uluslararası normlardan hareketle oluşturulan ölçütler somut gelişmelere
uygulanırken aynı zamanda somut siyasal ve kurumsal gelişmelerden hareketle
sistemin genel eğilimleri hakkında istidlal (akıl yürütme) yapılacaktır. Bununla
birlikte araştırma 2028 seçimlerinin sonucuna ilişkin bir öngörü üretmeyi
amaçlamamaktadır. İnceleme seçim sonucundan çok seçimin hangi anayasal, siyasal
ve kurumsal koşullar altında gerçekleşeceği üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu
yöntemsel tercih, araştırmanın temel sorunsalını oluşturan ayrımı korumaktadır:
Bir ülkede seçimlerin yapılması, tek başına seçimsel yarışmanın demokratik
niteliğinin güvence altında olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle araştırmada
seçimsel süreç yalnızca sandığın kurulması bakımından değil, iktidarın
değişebilmesini sağlayan gerçek ve eşit siyasal yarışma koşullarının varlığı
bakımından da değerlendirilecektir.
KAVRAMSAL
VE KURAMSAL ÇERÇEVE
2028
Cumhurbaşkanlığı seçiminin incelenmesi yalnızca Cumhurbaşkanının yeniden aday
olup olamayacağına ilişkin dar bir anayasa hukuku sorununa indirgenemez.
Anayasal adaylık, siyasal tarafsızlık, seçimsel eşitlik, serbest ve adil seçim,
seçimsel yarışma, demokratik gerileme ve otoriterleşme birbirleriyle bağlantılı
kavramlardır. Bu nedenle araştırmada söz konusu kavramlar birbirinden bağımsız
değil, anayasal düzen ile siyasal uygulama arasındaki ilişkiyi açıklayacak
bütünleşik bir kuramsal çerçeve içinde ele alınmaktadır.
Anayasal
Adaylık ve Olağan Dışı Adaylık
Anayasal
adaylık bir kişinin seçimlerde aday olabilmesini sağlayan hukuksal koşulların
anayasa ve ilgili mevzuat tarafından belirlenmesini ifade eder. Demokratik
anayasal sistemlerde adaylık hakkı yalnızca siyasal bir tercih değil, aynı
zamanda anayasal ve hukuksal bir statüdür. Türkiye bakımından Anayasa'nın 101.
maddesi Cumhurbaşkanının görev süresini ve yeniden seçilme sınırını düzenlerken
116. madde belirli bir koşulun gerçekleşmesi durumunda ikinci dönemini sürdüren
Cumhurbaşkanının yeniden aday olabilmesine olanak tanımaktadır. Bu nedenle 2028
bakımından söz konusu adaylık olağan iki dönemlik sınırdan bağımsız olarak
değil, anayasal bir olağan dışı mekanizması bağlamında incelenmelidir. Burada
önemli olan nokta anayasal olarak olanaklı olan bir adaylığın kendiliğinden
demokratik açıdan tartışmasız olduğu sonucuna götürmemesidir. Anayasal yetki
ile demokratik meşruluk aynı kavram değildir. Bir anayasal düzenlemenin varlığı
o düzenlemenin uygulanmasının seçimsel eşitlik, siyasal tarafsızlık ve
demokratik yarışma bakımından doğurabileceği sonuçların ayrıca incelenmesini
engellemez.
Siyasal
Tarafsızlık
Siyasal
tarafsızlık devletin ve kamu makamlarının belirli bir siyasal parti veya aday
lehine ya da aleyhine kurumsal üstünlük yaratmamasını ifade eden temel
demokratik ilkelerden biridir. Bu ilke, yalnızca seçim günü gerçekleştirilen
işlemlerle sınırlı değildir. Seçim öncesi dönemde kamu makamlarının
açıklamaları, kamu kurumlarının etkinlikleri, kamu kaynaklarının kullanımı ve
devletin kurumsal görünürlüğünün siyasal amaçlarla ilişkilendirilmesi de
tarafsızlık bakımından önem taşır. Bu araştırmada siyasal tarafsızlık devlet
ile siyasal parti arasındaki kurumsal sınırın korunması açısından ele
alınacaktır. Özellikle yürütme organında görev yapan bir kamu görevlisinin aynı
zamanda iktidar partisinin seçimsel hedefleriyle ilişkilendirilebilecek
açıklamalarda bulunması, doğrudan hukuka aykırılık varsayımıyla değil,
devlet-parti sınırının niteliğini sorgulayan bir gösterge olarak
değerlendirilecektir.
Serbest,
Eşit ve Adil Seçim
Demokratik
seçim yalnızca oy verme işleminin gerçekleştirilmesinden ibaret değildir.
Seçmenlerin tercihlerini özgürce oluşturabilmeleri, adayların siyasal etkinliklerini
sürdürebilmeleri ve seçimsel yarışın taraflar bakımından makul ölçüde eşit
koşullarda gerçekleşmesi demokratik seçim kavramının temel unsurlarıdır. Bu
nedenle araştırmada üç kavram birbirini tamamlayacak biçimde kullanılacaktır: Serbest
seçim, seçmenin tercihinin baskı, tehdit veya hukuksal ve yönetsel engelleme
olmaksızın oluşabilmesini; eşit seçim, adayların ve siyasal aktörlerin seçimsel
süreçte eşit veya karşılaştırılabilir siyasal olanaklara sahip olmasını ve adil
seçim ise seçim sürecinin hukuksal ve kurumsal kurallarının tarafsız,
öngörülebilir ve siyasal aktörler bakımından eşit uygulanmasını ifade
etmektedir. Bu ayrım, seçimlerin yalnızca usulüne uygun gerçekleştirilip
gerçekleştirilmediği ile seçimsel yarışın gerçekten adil olup olmadığı
arasındaki farkın ortaya konulmasını sağlar.
Seçimsel Yarışma
Seçimsel yarışma
siyasal iktidarın birden fazla siyasal aktör tarafından gerçek anlamda
yarışmaya açık olduğu ve seçmenin mevcut iktidarı değiştirme olanağına sahip
bulunduğu seçimsel ortamı ifade etmektedir. Burada “yarışma” kavramı yalnızca
adayların sandıkta bulunması anlamında kullanılmamaktadır. Gerçek seçimsel yarışma
için adayların örgütlenebilmesi, seçmenlere ulaşabilmesi, siyasal mesajlarını
iletebilmesi, medya alanında görünür olabilmesi ve kamu gücünden kaynaklanan
yapısal üstünlüklerin belirli bir siyasal aktör lehine aşırı biçimde
yoğunlaşmaması gerekir. Bu çerçevede araştırmanın temel varsayımlarından biri
şudur: Seçimin yapılması ile seçimsel yarışmanın gerçekleşmesi aynı şey
değildir. Bir ülkede düzenli aralıklarla seçim yapılabilir ancak seçimsel yarışmanın
temel koşulları giderek daralabilir. Dolayısıyla seçimlerin varlığı tek başına
demokratik yarışmanın varlığının yeterli göstergesi değildir.
Devlet-Parti
İlişkisi
Demokratik
sistemlerde siyasal partiler iktidara gelebilir ve kamu yönetimini
yönlendirebilirler. Ancak iktidar partisinin devlet aygıtıyla özdeşleşmesi ile
siyasal parti ile devlet arasındaki anayasal ayrımın korunması birbirinden
farklıdır. Bu nedenle araştırmada devlet-parti ilişkisi devlet kurumlarının
siyasal iktidarın parti örgütüyle ne ölçüde bütünleştiğini veya bu iki alan
arasındaki kurumsal sınırların ne ölçüde korunduğunu inceleyen bir kavramsal
eksen olarak kullanılacaktır. Bu bağlamda özellikle kamu görevlilerinin parti
etkinliklerindeki rolleri, kamu makamlarının seçimsel söylemle ilişkisi,
devletin kurumsal olanaklarının siyasal etkinliklerle kesişmesi ve kamu
kaynaklarının seçimsel süreçteki kullanımı dikkate alınacaktır.
Kamu Gücü
ve Yönetsel Kaynakların Seçimsel Kullanımı
Görevde
bulunan siyasal iktidarların seçim dönemlerinde kamu makamlarının ve kamu
kaynaklarının sağladığı olanaklardan yararlanabilmeleri seçimsel eşitlik
bakımından özel önem taşımaktadır. Kamu gücü yalnızca mali kaynaklardan ibaret
değildir. Kamu makamlarının görünürlüğü, törenler, kamu iletişim kanalları, yönetsel
yetkiler, kamu personeli, kamusal alanlar ve devletin kurumsal iletişim
kapasitesi de siyasal aktörlere farklı düzeylerde üstünlük sağlayabilir. Bu
nedenle araştırmada kamu gücü üstünlüğü doğrudan hukuka aykırılık anlamında
kullanılmayacak ve seçimsel eşitliği etkileyebilecek yapısal bir unsur olarak
değerlendirilecektir.
Demokratik
Gerileme
Demokratik
gerileme demokratik kurumların bir anda ortadan kaldırılmasından çok demokratik
denge ve denetim mekanizmalarının, temel hak güvencelerinin, kurumsal
çoğulculuğun ve iktidarın seçim yoluyla değişebilme kapasitesinin zaman içinde
aşınması sürecini ifade etmektedir. Bu kavram bakımından önemli olan tek bir
siyasal kararın veya tek bir seçim uygulamasının sistemin niteliğini
belirlediği varsayımından kaçınmaktır. Demokratik gerileme esas olarak süreçsel
ve birikimli bir olgudur. Bu araştırmada demokratik gerileme yürütme gücünün
yoğunlaşması, yargısal ve kurumsal denetimin zayıflaması, siyasal çoğulculuğun
daralması, medya alanındaki eşitsizlik, muhalefetin etki kapasitesinin
sınırlandırılması ve seçimsel eşitliğin aşınması gibi göstergelerin birlikte
değerlendirilmesiyle ele alınacaktır.
Otoriterleşme
Otoriterleşme
siyasal iktidarın denetim mekanizmalarından giderek daha fazla bağımsızlaşması
ve siyasal iktidarın değişebilmesini sağlayan kurumsal mekanizmaların
zayıflaması süreci olarak ele alınmaktadır. Bu kavramın demokratik gerilemeden
farkı yalnızca demokratik kurumların niteliğindeki bozulmayı değil, iktidarın
siyasal ve kurumsal olarak sınırlandırılabilirliğinin azalmasını da
vurgulamasıdır. Ancak seçimlerin yapılmaya devam etmesi bir sistemin otomatik
olarak demokratik niteliğini koruduğu anlamına gelmediği gibi herhangi bir
seçimsel eşitsizlik de tek başına sistemi otoriter olarak nitelendirmek için
yeterli değildir. Bu nedenle araştırmada otoriterleşme tekil olaylardan değil,
birbirini güçlendiren kurumsal ve siyasal eğilimlerden hareketle
değerlendirilecektir.
Yarışmacı
Otoriter Rejim
Yarışmacı
otoriterlik seçimlerin tümüyle ortadan kaldırılmadığı, muhalefet partilerinin
ve seçimlerin varlığını sürdürdüğü ancak iktidarın kamu gücü, kurumsal
olanaklar, medya erişimi veya diğer yapısal üstünlükler bakımından belirgin özelliklere
sahip olduğu rejim tipini açıklamak amacıyla kullanılan karşılaştırmalı siyaset
kavramıdır. Bu kavramın araştırmadaki işlevi Türkiye'yi peşin olarak belirli
bir rejim kategorisine yerleştirmek değildir. Kavram seçimlerin varlığının tek
başına demokratik yarışmanın varlığını kanıtlamadığı durumları açıklamak için
bir kuramsal referans noktası olarak kullanılacaktır. Dolayısıyla 2028 seçim
süreci bakımından asıl soru, yalnızca seçimin yapılıp yapılmayacağı değil,
iktidarın değişebilmesine olanak sağlayan seçimsel yarışmanın gerçek, anlamlı
ve kurumsal olarak güvence altında olup olmadığıdır.
Seçimin
Varlığı ile Seçimsel Yarışmanın Gerçekliği
Bu
araştırmanın özgün kavramsal ekseni seçimin varlığı ile seçimsel yarışmanın
gerçekliği arasındaki ayrımdır. Seçimin varlığı anayasal ve yasal olarak
seçimlerin belirli aralıklarla yapılmasını ve seçmenlerin sandıkta tercih
kullanmasını ifade eder. Seçimsel yarışmanın gerçekliği ise bunun ötesinde,
siyasal aktörlerin iktidara ulaşabilmek için gerçek ve anlamlı bir yarışma
yürütebilmelerini gerektirir. Bu ayrım üç temel koşul üzerinden kurulmaktadır: Adaylık
ve siyasal katılım olanağı, siyasal aktörlerin seçimlere katılabilmeleri ve
seçmenlere ulaşabilmeleri; fırsat eşitliği kamu gücü, yönetsel olanaklar ve
iletişim kaynaklarının belirli bir aday veya parti lehine aşırı yoğunlaşmaması
ve iktidarın değişebilirliği yani seçimin mevcut iktidarın devamını yalnızca
biçimsel olarak onaylayan bir süreç olmaktan çıkıp iktidarın değişebilmesine
gerçek bir olanak sağlaması. Bu üç unsur birlikte ele alındığında seçim
yalnızca seçimsel süreç olmaktan çıkar ve demokratik seçimsel yarışma niteliği
kazanır.
Anayasal
Yetki ile Demokratik Meşruluk Arasındaki Ayrım
Araştırmanın
son kavramsal ayrımı anayasal yetki ile demokratik meşruluk arasındadır.
Anayasal yetki bir devlet organının belirli bir işlemi gerçekleştirebilmesini
sağlayan hukuksal yetkiyi ifade eder. Demokratik meşruluk ise bu yetkinin
demokratik anayasal düzenin temel ilkeleriyle ve siyasal karar alma
süreçlerinin meşru koşullarıyla uyumunu ilgilendirir. Bu nedenle bir işlemin
anayasal olarak olanaklı olması onun seçimsel eşitlik, siyasal tarafsızlık veya
demokratik yarışma bakımından ortaya çıkarabileceği sonuçların ayrıca
incelenmesine engel değildir. 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından bu ayrım
özellikle önemlidir. Anayasa'nın öngördüğü bir adaylık mekanizmasının
kullanılması aynı zamanda bu mekanizmanın hangi siyasal ve kurumsal koşullar
içerisinde işletildiği sorusunu gündeme getirmektedir. Böylece araştırmanın
kuramsal çerçevesi şu ilişki üzerine kurulmaktadır: Anayasal adaylık, siyasal
tarafsızlık, seçimsel eşitlik, gerçek seçimsel yarışma ve demokratik meşruluk. Bu
zincirin herhangi bir halkasında ortaya çıkabilecek yapısal bozulma, yalnızca
adaylık sorununu değil, seçimsel sürecin ve dolayısıyla demokratik rejimin
niteliğini de etkileyebilecek bir gelişme olarak değerlendirilecektir.
ANAYASAL
ÇERÇEVE: ANAYASANIN 101. VE 116. MADDELERİ
2028
Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin tartışmanın hukuksal merkezinde Anayasa'nın
101. ve 116. maddeleri bulunmaktadır. 101. madde Cumhurbaşkanının seçilme ve
yeniden seçilme koşullarını düzenlerken 116. madde Türkiye Büyük Millet
Meclisinin seçimlerin yenilenmesine karar vermesini ve bu kararın
Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı üzerindeki olağan dışı sonucunu
düzenlemektedir. Her iki hükmün birlikte değerlendirilmesi 2028 bakımından
ortaya çıkan anayasal sorunun doğru biçimde ortaya konulması açısından
zorunludur.
Anayasa’nın
101. Maddesi ve İki Dönem Sınırı
Anayasa'nın
101. maddesine göre Cumhurbaşkanı halk tarafından doğrudan seçilir ve görev
süresi beş yıldır. Aynı maddenin ikinci fıkrası, “Bir kimse en fazla iki kez
Cumhurbaşkanı seçilebilir” hükmünü içermektedir. Böylece anayasal sistem aynı
kişinin Cumhurbaşkanlığı görevine seçilmesini kural olarak iki dönemle
sınırlandırmaktadır. Bu düzenleme Cumhurbaşkanlığı makamında görev süresinin
sınırsız biçimde uzamasını engelleyen bir anayasal dönem sınırlamasıdır.
Dolayısıyla 2028 seçimleri bakımından ilk hukuksal soru mevcut Cumhurbaşkanının
101. maddedeki iki dönem sınırı bakımından hangi statüde bulunduğunun
belirlenmesidir. Ancak 101. madde tek başına okunamaz. Çünkü aynı anayasal
sistem 116. maddede belirli bir koşulun gerçekleşmesi durumunda ikinci dönemini
sürdüren Cumhurbaşkanının bir kez daha aday olabilmesini açıkça
düzenlemektedir. Bu nedenle 101. maddede yer alan genel kural ile 116. maddede
yer alan özel düzenlemenin birlikte değerlendirilmesi gerekir.
Anayasa’nın
116. Maddesi ve Seçimlerin Yenilenmesi
Anayasa'nın
116. maddesi TBMM'nin üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla seçimlerin
yenilenmesine karar verebileceğini hükme bağlamaktadır. TBMM üye tamsayısının
600 olması nedeniyle bu çoğunluk 360 milletvekiline karşılık gelmektedir.
Seçimlerin yenilenmesi durumunda TBMM genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi
birlikte yapılmaktadır. Maddenin üçüncü fıkrası 2028 tartışmasının hukuksal
açıdan en önemli hükmünü oluşturmaktadır: “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde
Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi durumunda,
Cumhurbaşkanı bir kez daha aday olabilir.” Bu hüküm, 101. maddede düzenlenen
iki dönemlik genel sınırlamaya karşı belirli bir anayasal koşula bağlı özel bir
adaylık olanağı yaratmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta yeniden
adaylık sonucunun yalnızca seçim tarihinin erkene alınmasından doğmamasıdır.
Anayasa'nın 116. maddesi açıkça “Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine
karar verilmesi” koşulunu aramaktadır. Dolayısıyla olağan seçim tarihinden daha
erken bir tarihte seçim yapılması ile 116. maddedeki anayasal seçim yenileme
mekanizmasının işletilmesi aynı hukuksal işlem olarak kabul edilemez.
“Seçimlerin
Yenilenmesi” ile “Erken Seçim” Arasındaki Ayrım
Siyasal
söylemde “erken seçim” olarak ifade edilen bir seçimin hukuksal niteliğinin
ayrıca belirlenmesi gerekir. Anayasa bakımından belirleyici olan seçimin olağan
tarihinden önce yapılması değil, hangi anayasal yetki kullanılarak
yenilendiğidir. Madde uyarınca TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar
verebilmesi için üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu gerekmektedir. Bu nedenle
2028 bakımından hukuksal tartışmanın merkezine yalnızca seçim tarihinin öne
çekilmesi değil, TBMM'nin 116. madde uyarınca seçimlerin yenilenmesine karar
verip vermeyeceği yerleştirilmelidir. Bu ayrım, kamuoyundaki “birkaç gün veya
hafta erken seçim” tartışmaları ile Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı arasında
doğrudan ve otomatik bir hukuksal bağ kurulmasını önlemektedir. Başka bir
ifadeyle erken seçim tarihi kendiliğinden yeniden adaylık hakkı doğurmaz. Buna
karşılık Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin 116. madde uyarınca
seçimlerin yenilenmesine karar vermesi Anayasa'nın açık hükmü gereğince bir kez
için yeniden adaylık olanağı doğurur. Bu ayrım 2028 adaylık tartışmasının
hukuksal temelini oluşturmaktadır.
101. ve
116. Maddelerin Birlikte Yorumu
101. ve 116.
maddeler birlikte değerlendirildiğinde anayasal sistemin iki farklı kuralı aynı
anda içerdiği görülmektedir. Birinci kural, Cumhurbaşkanının en fazla iki kez
seçilebilmesidir. İkinci kural ise Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin
seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda Cumhurbaşkanının bir kez daha
aday olabilmesidir. Bu nedenle 116. madde, 101. maddede yer alan iki dönem
sınırını tümüyle ortadan kaldıran genel bir olağan dışı değildir. Olağan dışı
olan belirli bir anayasal olayın gerçekleşmesine bağlanmıştır: Cumhurbaşkanının
ikinci döneminde TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi. Bu yapı
anayasal açıdan koşullu olağan dışı adaylık olarak nitelendirilebilir. Buradaki
“olağan dışı” niteliğin kaynağı, adaylığın siyasal bir takdir sonucunda değil,
anayasanın öngördüğü belirli bir hukuksal koşulun gerçekleşmesiyle olanaklı olmasıdır.
360
Milletvekili Eşiğinin Anayasal Önemi
TBMM'nin
seçimleri yenileme yetkisinin kullanılabilmesi için gereken beşte üç çoğunluk
600 üyeli Meclis bakımından 360 milletvekilidir. Bu çoğunluk sıradan bir
parlamento çoğunluğundan daha yüksek bir anayasal eşiktir. Dolayısıyla 2028
bakımından yeniden adaylık mekanizması yalnızca Cumhurbaşkanının bireysel
adaylık koşullarına bağlı değildir. Aynı zamanda TBMM'nin anayasal iradesini
gerektirmektedir. Bu durum önemli bir anayasal ilişki ortaya çıkarmaktadır: Cumhurbaşkanının
yeniden adaylığı, TBMM'nin seçimleri yenileme kararı ve 360 milletvekilinin
anayasal çoğunluğu. Ancak bu hukuksal ilişki 360 milletvekilinin hangi siyasal
aktörlerden veya hangi siyasal gerekçelerle oluşacağını belirlememektedir.
Anayasa yalnızca gerekli çoğunluğu düzenlemekte ve bu çoğunluğun siyasal oluşum
biçimini düzenlememektedir. Bu nedenle mevcut milletvekili dağılımından
hareketle gelecekteki bir TBMM kararının nasıl sonuçlanacağı konusunda kesin
bir istidlalde bulunmak yöntemsel olarak doğru değildir.
2017
Anayasa Değişikliğinin Önemi
101. ve 116.
maddelerin bugünkü biçimi 21 Ocak 2017 tarihli ve 6771 sayılı Anayasa
değişikliğiyle oluşturulan Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi çerçevesinde
düzenlenmiştir. 6771 sayılı Kanun ile 101. madde yeniden düzenlenmiş, 116.
maddenin başlığı ve içeriği değiştirilmiş ve TBMM'nin beşte üç çoğunlukla
seçimleri yenilemesi durumunda ikinci dönem Cumhurbaşkanına bir kezlık yeniden
adaylık olanağı tanınmıştır. Dolayısıyla 2028 tartışması yalnızca mevcut
Anayasa'nın soyut bir yorumu değildir. Aynı zamanda 2017 anayasa değişikliğiyle
oluşturulan yürütme ve seçim sisteminin, Cumhurbaşkanlığı makamının dönem
sınırlaması ile seçimlerin yenilenmesi arasındaki ilişkiyi nasıl kurduğunun
somut bir sınamasıdır. Bu nedenle 2017 değişikliğinin 101. ve 116. maddeler
bakımından oluşturduğu sistem 2028 adaylık tartışmasının tarihsel ve kurumsal
arka planını oluşturmaktadır.
Anayasal
Yetki ile Siyasal Kullanımın Ayrılması
Anayasa'nın
116. maddesinin varlığı TBMM'ye seçimlerin yenilenmesi konusunda açık bir yetki
vermektedir. Aynı hüküm belirli koşullarda Cumhurbaşkanına yeniden aday
olabilme olanağı da tanımaktadır. Bu nedenle söz konusu mekanizmanın anayasal
olarak öngörülmüş olması ile bu mekanizmanın belirli bir siyasal amaç
doğrultusunda kullanılması birbirinden ayrılmalıdır. Bu ayrım araştırmanın
bütünü bakımından önemlidir. Anayasal hükmün kendisi tek başına demokratik
gerilemenin kanıtı olarak kabul edilemez. Ancak bu hükmün uygulanması sırasında
ortaya çıkabilecek siyasal tarafsızlık sorunları, devlet-parti ilişkileri, kamu
gücünün kullanımı, seçimsel fırsat eşitliği ve muhalefetin gerçek seçimsel yarışma
kapasitesi ayrıca incelenebilir. Dolayısıyla araştırmanın sonraki bölümlerinde
sorulacak temel soru 116. maddenin var olup olmadığı değil, bu anayasal
mekanizmanın hangi siyasal ve kurumsal koşullar içinde işletileceğidir.
Ara
Değerlendirme
Anayasa'nın
mevcut metni bakımından temel hukuksal tablo açıktır: Cumhurbaşkanı kural
olarak en fazla iki kez seçilebilir ancak Cumhurbaşkanının ikinci döneminde
TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda Cumhurbaşkanı bir kez
daha aday olabilir. TBMM'nin böyle bir karar alabilmesi için üye tamsayısının
beşte üç çoğunluğu, yani 600 milletvekilli Meclis bakımından 360 oy
gerekmektedir. Bu nedenle 2028 bakımından anayasal sorun basit biçimde “iki
dönem sınırı var mı?” sorusundan ibaret değildir. Asıl sorun 101. maddedeki
genel dönem sınırı ile 116. maddedeki koşullu yeniden adaylık mekanizmasının
nasıl birlikte işletileceğidir. Bununla birlikte bu hukuksal olanak seçim
sürecinin demokratik niteliği bakımından bütün sorunları çözmemektedir. Yeniden
adaylığın anayasal olarak olanaklı hale gelmesi durumunda dahi seçimin siyasal
tarafsızlık, fırsat eşitliği, kamu gücünün tarafsız kullanımı ve gerçek
seçimsel yarışma koşullarında gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ayrı bir inceleme
konusu olmaya devam etmektedir. Bu nedenle bir sonraki çözümleme aşamasında
“Erdoğan'ın 2028'de Yeniden Adaylığı ve 360 Milletvekili Sorunu” ele alınacak
ve anayasal hüküm ile TBMM'deki siyasal aritmetik arasındaki ilişki herhangi
bir seçim sonucu öngörüsünde bulunulmaksızın incelenecektir.
ERDOĞAN’IN
2028’DE YENİDEN ADAYLIĞI VE 360 MİLLETVEKİLİ SORUNU
2028
Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından anayasal tartışmanın ikinci aşamasını
Cumhurbaşkanının yeniden aday olabilmesi için gerekli olan TBMM kararının
oluşup oluşamayacağı sorunu oluşturmaktadır. Anayasa'nın 116. maddesi,
Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine
karar verilmesi durumunda Cumhurbaşkanının bir kez daha aday olabileceğini
düzenlemektedir. Aynı maddeye göre TBMM'nin seçimleri yenileme kararı
alabilmesi için üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu gerekmektedir. 600
milletvekilinden oluşan TBMM bakımından bu sayı 360 milletvekilidir.
360 Oy:
Hukuksal Bir Eşik
360
milletvekili Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını doğrudan sağlayan bir oy
sayısı değildir. Hukuksal olarak 360 oy TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar
verebilmesi için gerekli anayasal çoğunluktur. Yenileme kararı alındığında ise
Cumhurbaşkanının ikinci döneminde bulunması koşuluyla 116. madde yeniden
adaylık olanağını doğurmaktadır. Bu ayrım önemlidir. Çünkü kamuoyundaki
tartışmalarda zaman zaman “Erdoğan'ın adaylığı için 360 oy gerekmektedir”
biçiminde sadeleştirilmiş bir ifade kullanılmaktadır. Daha teknik ve doğru
ifade ise şöyledir: Erdoğan'ın 2028'de yeniden aday olabilmesine ilişkin
anayasal olağan dışının işletilebilmesi için Cumhurbaşkanının ikinci döneminde
TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine 360 milletvekiliyle karar vermesi
gerekmektedir. Dolayısıyla 360 sayısı bir “adaylık oyu” değil, adaylığı olanaklı
kılan anayasal sürecin TBMM ayağındaki karar çoğunluğudur.
Mevcut
TBMM Aritmetiği
18 Eylül
2026 tarihli güncel haberlerde TBMM'deki sandalye dağılımı AK Parti 280, MHP
46, HÜDA PAR 4 ve DSP 1 milletvekili olarak verilmiştir. Bu dört grubun toplamı
331 milletvekilidir. Dolayısıyla söz konusu sandalye sayılarının tamamının aynı
yönde kullanılması varsayımında dahi 360 sayısına ulaşmak için 29
milletvekilinin daha desteği gerekmektedir. Burada iki hususun birbirinden
ayrılması gerekir. Birincisi, sandalye sayısı ile belirli bir oylamadaki oy
sayısı aynı şey değildir. İkincisi, mevcut sandalye dağılımı gelecekteki bir
anayasal oylamanın sonucunu önceden belirlemez. Bu nedenle 29 milletvekilinin
hangi parti veya siyasal gruplardan gelebileceği konusunda öngörüde bulunmak
araştırmanın yöntemsel sınırlarını aşacaktır. Araştırmanın konusu bu oyların
nasıl sağlanacağını kestirmek değil, anayasal karar için mevcut olan siyasal
aritmetiğin niteliğini ortaya koymaktır.
360
Sayısının Siyasal Anlamı
Anayasa
koyucu seçimlerin yenilenmesi kararını sıradan bir parlamento çoğunluğuna
bırakmamıştır. Üye tamsayısının beşte üçü oranındaki nitelikli çoğunluk
seçimlerin yenilenmesi konusunda geniş bir siyasal görüş birlikteliği
aranmasını ifade etmektedir. Bu nedenle 360 oy eşiği iki farklı açıdan
değerlendirilebilir. İlk olarak, anayasal bir karar eşiğidir. TBMM'nin
seçimleri yenileme iradesinin oluşması için belirli bir çoğunluğun sağlanması
gerekir. İkinci olarak, 2028 bakımından bu eşik aynı zamanda Cumhurbaşkanının
yeniden adaylığını olanaklı kılan anayasal mekanizmanın siyasal ön koşulu durumuna
gelmektedir. Böylece anayasal sistemde ilginç bir ilişki ortaya çıkmaktadır:
Cumhurbaşkanının bireysel adaylık statüsü belirli koşullarda TBMM'nin
seçimlerin yenilenmesine ilişkin kolektif iradesiyle bağlantılı duruma
gelmektedir. Bu durum 2028 adaylık tartışmasını yalnızca Cumhurbaşkanının
kişisel seçim yeterliliği sorunu olmaktan çıkarmakta ve yasama organının
seçimleri yenileme yetkisinin kullanılması sorununa dönüştürmektedir.
Uçum'un
Önerdiği Senaryo
Cumhurbaşkanı
Başdanışmanı Mehmet Uçum 17 Eylül 2026 tarihli açıklamasında Cumhurbaşkanının
bir sonraki seçimde “son kez” aday olacağını belirtmiş ve bunun için TBMM'nin
seçimleri yenileme kararı alması gerektiğini ifade etmiştir. Uçum ayrıca 2028
yılının 16 Nisan tarihinde seçim yapılabileceğini ve bunun için TBMM'nin 9–15
Şubat 2028 arasında en az 360 milletvekilinin oyuyla seçimleri yenileme kararı
alabileceğini ileri sürmüştür. Ancak burada hukuksal norm ile siyasal ön görünün
birbirinden ayrılması gerekir. Uçum'un açıklaması anayasal bir karar veya TBMM
tarafından alınmış bir seçim kararı değildir. Açıklama mevcut anayasal
mekanizmanın belirli bir siyasal senaryoya uygulanmasına ilişkin bir
değerlendirmedir. Dolayısıyla 16 Nisan 2028 tarihi bakımından şu aşamada
hukuksal bir kesinlikten değil, kamuya açıklanmış bir siyasal ön görüden söz
etmek gerekir. Bu ayrım araştırmanın yöntemsel tarafsızlığı bakımından
önemlidir. Uçum'un açıklaması 2028 seçimlerinin tarihini veya adaylığın
gerçekleşeceğini hukuksal olarak kesinleştirmemekte ancak iktidar çevresinde
2028 için belirli bir anayasal-siyasal senaryonun açık biçimde tartışıldığını
göstermektedir.
Gürlek
Açıklaması ile Uçum Açıklamasının Birlikte Değerlendirilmesi
18 Eylül
2026'da Adalet Bakanı Akın Gürlek'in AK Parti Adana İl Örgütü toplantısında
“2028 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim
düzenlenecek” açıklamasında bulunması Uçum'un bir gün önceki açıklamasıyla
birlikte değerlendirildiğinde dikkat çekici bir söylemsel süreklilik ortaya
çıkarmaktadır. Gürlek'in açıklaması seçim tarihine veya adaylığın hukuksal
yöntemine ilişkin ayrıntı vermemiştir. Bu iki açıklamanın hukuksal statüsü aynı
değildir. Uçum, anayasal mekanizmayı ve 360 milletvekili koşulunu açıkça
tartışırken Gürlek daha çok seçimsel hedefi ifade etmiştir. Her iki açıklama da
TBMM'nin 116. madde uyarınca seçimleri yenilemesine ilişkin henüz alınmış bir
kararın yerine geçmez. Bununla birlikte bu açıklamalar birlikte ele alındığında
2028 seçimi, Erdoğan'ın yeniden adaylığı, Anayasa'nın 116. Maddesi ve TBMM'deki
360 oy eşiği arasında kamuoyuna açık bir siyasal-hukuksal senaryonun oluşmaya
başladığı görülmektedir. Bu, seçim kararının alınmış olduğu anlamına gelmez
fakat anayasal mekanizmanın siyasal gündemde somutlaştırıldığını
göstermektedir.
“Bir
Hafta Erken Seçim” Tartışması
AK Parti
Seçim İşleri Başkanı Ali İhsan Yavuz'un 12 Eylül 2026 tarihli açıklamasında
seçimin bir hafta dahi erkene alınmasının Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına
olanak vereceğini savunduğu aktarılmıştır. Ancak aynı haber Anayasa'da seçimin
bir hafta erken yapılmasının tek başına böyle bir sonuç doğurduğuna ilişkin bir
hüküm bulunmadığını belirtmektedir. Anayasa'nın mevcut metni bakımından
belirleyici olan seçim tarihinin birkaç gün veya hafta öne çekilmesi değildir.
116. madde açık biçimde “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından
seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi” koşulunu aramaktadır. Bu nedenle 2028
tartışmasında iki farklı hukuksal işlem birbirinden ayrılmalıdır: Birinci işlem
TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesidir. İkinci işlem bu karar
sonucunda seçimlerin olağan seçim tarihinden daha önce yapılmasıdır. Yeniden
adaylık bakımından anayasal sonuç doğuran unsur ikinci işlemin gerçekleşmesi
değil, birinci işlemin 116. madde koşullarına uygun olarak gerçekleşmesidir.
360 Oy
İçin Gerekli Siyasal Görüş birlikteliği
Mevcut
sandalye dağılımı dikkate alındığında 360 sayısına ulaşılabilmesi için iktidar
partileri ve birlikte hareket eden diğer mevcut küçük partilerin toplam
sandalye sayısının üzerinde bir destek gerekmektedir. Güncel olarak aktarılan
331 sandalyelik toplam üzerinden hesaplandığında fark 29'dur. Ancak bu farkı
yalnızca “eksik oy” olarak görmek yetersizdir. 360 sayısı aynı zamanda TBMM
içerisinde belirli bir anayasal işlem konusunda partiler arası veya
milletvekilleri arası ek bir görüş birlikteliğinin gerekeceğini göstermektedir.
Bu nedenle 2028 adaylık sorunu yalnızca Cumhurbaşkanının aday olup
olmayacağıyla sınırlı değildir. Aynı zamanda TBMM'nin seçimlerin yenilenmesi
konusunda gerekli anayasal çoğunluğu oluşturup oluşturamayacağı sorusunu
içermektedir. Bu durum, Cumhurbaşkanlığı seçimi ile TBMM'deki siyasal dengeler
arasındaki ilişkinin 2028 bakımından özel bir önem kazanmasına yol açmaktadır.
Adaylık
Olasılığı ile Seçim Sonucu Arasındaki Ayrım
360 oy
eşiğinin sağlanması ve 116. madde mekanizmasının işletilmesi durumunda
Cumhurbaşkanının yeniden aday olabilmesi seçim sonucuna ilişkin herhangi bir
sonuç doğrudan ortaya koymaz. Başka bir ifadeyle anayasal adaylık seçimin
sonucu değildir. Bir kişinin anayasal olarak aday olabilmesi, seçimi kazanacağı
veya kaybedeceği anlamına gelmediği gibi seçimdeki diğer adayların ve siyasal
partilerin yarışma kapasitesi hakkında da tek başına herhangi bir sonuç ortaya
koymaz. Bu ayrım araştırma bakımından özellikle önemlidir. Çünkü anayasal
adaylık sorunu hukuksal bir sorun, seçimsel yarışma ise siyasal ve kurumsal bir
sorundur. İki alan birbirine bağlı olmakla birlikte aynı değildir.
Ara
Değerlendirme
2028
bakımından mevcut anayasal düzen Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin 360
milletvekiliyle seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda bir keze özgü
olmak üzere yeniden adaylığa olanak tanımaktadır. 18 Eylül 2026 itibarıyla
kamuoyuna yansıyan TBMM sandalye dağılımı üzerinden yapılan aritmetik hesap AK
Parti, MHP, HÜDA PAR ve DSP'nin toplamının 331 olduğunu ve 360'a ulaşmak için
29 ek milletvekilinin desteğine gereksinme bulunduğunu göstermektedir. Dolayısıyla
2028 bakımından anayasal süreç henüz tamamlanmış değildir. Ortada TBMM
tarafından alınmış bir seçimlerin yenilenmesi kararı bulunmadığı gibi 2028
seçim tarihine ilişkin Uçum tarafından ifade edilen 16 Nisan tarihi de resmi
bir seçim kararı değildir. Bununla birlikte 2028 seçimleri ve Cumhurbaşkanının
yeniden adaylığı artık yalnızca soyut bir anayasa hukuku tartışması olarak
değil, belirli bir anayasal mekanizmanın nasıl işletilebileceğine ilişkin açık
bir siyasal söylem olarak gündemdedir. Bu noktadan sonra araştırmanın ağırlık
merkezi anayasal adaylık sorunundan seçimsel sürecin niteliğine kaymaktadır.
Çünkü 116. maddenin işletilmesi adaylığın önünü açsa bile bundan sonraki temel
soru şudur: Bu adaylığın gerçekleşeceği seçim siyasal tarafsızlık, fırsat
eşitliği ve gerçek seçimsel yarışma koşulları bakımından nasıl bir ortamda
yapılacaktır? Bir sonraki bölüm bu nedenle “Gürlek, Uçum ve AK Parti Söyleminin
Çözümlemesi” olmalıdır.
GÜRLEK,
UÇUM VE AKP SÖYLEMİNİN ÇÖZÜMLENMESİ
2028
Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin anayasal tartışma yalnızca Anayasa'nın 101.
ve 116. maddelerinin yorumlanmasıyla sınırlı değildir. Eylül 2026'da iktidar
çevresinden gelen açıklamalar anayasal mekanizmanın nasıl bir siyasal çerçeve
içinde düşünüldüğünü de görünür kılmaktadır. Bu nedenle Akın Gürlek, Mehmet
Uçum ve Ali İhsan Yavuz'un açıklamaları hukuksal normların yerine geçen
belgeler olarak değil, anayasal mekanizmanın siyasal söylem içerisindeki
yorumlanış biçimini gösteren açıklamalar olarak incelenmelidir.
Mehmet
Uçum'un Açıklaması: Anayasal Mekanizmanın Siyasal Senaryoya Dönüştürülmesi
Cumhurbaşkanı
Başdanışmanı Mehmet Uçum 17 Eylül 2026'da yaptığı açıklamada Recep Tayyip
Erdoğan'ın bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçiminde “son kez” aday olacağını
ifade etmiş; Anayasa'nın 116. maddesindeki mekanizmaya dayanarak TBMM'nin
seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda yeniden adaylığın olanaklı
olduğunu savunmuştur. Uçum ayrıca 16 Nisan 2028 tarihini olası seçim tarihi
olarak dile getirmiş ve bu tarih için TBMM'nin en az 360 milletvekilinin oyuyla
seçimlerin yenilenmesine karar vermesi gerektiğini belirtmiştir. Uçum 16 Nisan
tarihinin kendi öngörüsü olduğunu ve kesin kararın TBMM'ye ait bulunduğunu da
ifade etmiştir. Bu açıklamanın üç ayrı boyutu bulunmaktadır. İlk boyut anayasal
yorumdur. Uçum 101. maddede yer alan iki dönem kuralı ile 116. maddede
düzenlenen olağan dışı adaylık mekanizmasını birlikte yorumlamaktadır. İkinci
boyut siyasal irade açıklamasıdır. Uçum, Erdoğan'ın yeniden adaylığı konusunda
Cumhur İttifakı içerisindeki siyasal iradenin ortaya konulduğunu ifade
etmektedir. Üçüncü boyut ise takvimlendirmedir. 16 Nisan 2028 tarihi anayasal
zorunluluk olarak değil, belirli bir siyasal senaryo kapsamında öngörülen tarih
olarak sunulmaktadır. Dolayısıyla Uçum'un açıklaması hukuksal olarak bağlayıcı
olmamakla birlikte siyasal açıdan dikkate değer bir özelliğe sahiptir: Henüz
TBMM tarafından verilmemiş bir kararın hangi anayasal mekanizma, hangi oy
çoğunluğu ve hangi tarihe ilişkin siyasal takvim içerisinde
gerçekleşebileceğine ilişkin bütünlüklü bir senaryo ortaya koymaktadır.
“Olağan Dışı
Adaylık” Kavramının Siyasal Söylemde Kullanılması
Uçum'un “olağan
dışı adaylık” kavramını kullanması ayrıca önemlidir. Çünkü bu kavram, 116.
maddenin 101. maddede öngörülen iki dönem kuralından farklı bir hukuksal sonuç
doğurduğunu vurgulamaktadır. Ancak “olağan dışı adaylık” ifadesinin kendisi
Anayasa'nın kullandığı teknik bir kavram değildir ve anayasal hükmün
siyasal-hukuksal yorumuna ait bir nitelendirmedir. Bu nedenle akademik
çözümlemede iki düzey birbirinden ayrılmalıdır: Anayasal düzenlemeye göre
Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimleri yenilemesi durumunda bir kez
daha adaylık olanaklıdır. Siyasal nitelendirmede ise bu durum “olağan dışı
adaylık” olarak adlandırılmaktadır. Bu ayrım küçük görünmekle birlikte
önemlidir. Çünkü anayasal hüküm ile belirli bir siyasal aktörün hükme ilişkin
yorumunu aynı normatif düzeyde kabul etmek hukuksal çözümleme ile siyasal
söylem çözümlemesini birbirine karıştırabilir.
Akın
Gürlek'in Açıklaması: Seçimin Amacının İfade Edilmesi
Adalet
Bakanı Akın Gürlek'in 18 Eylül 2026'da AK Parti Adana İl Örgütü toplantısında
yaptığı açıklama ise Uçum'un açıklamasından farklı bir nitelik taşımaktadır. Gürlek,
“2028 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim
düzenlenecek” demiş ve aynı konuşmada parti örgütlerine alanda çalışma ve
“Türkiye Yüzyılı” hedeflerini seçmenlere anlatma çağrısında bulunmuştur.
Açıklamada seçim tarihi veya Erdoğan'ın yeniden adaylığının hangi hukuksal
mekanizma üzerinden gerçekleşeceğine ilişkin ayrıntı verilmemiştir. Bu
açıklamanın araştırma bakımından önemi yalnızca Erdoğan'ın yeniden adaylığına
ilişkin siyasal iradenin ifade edilmesinden kaynaklanmamaktadır. Asıl dikkat
çekici nokta Adalet Bakanı sıfatını taşıyan bir kamu görevlisinin AK Parti örgüt
toplantısında 2028 seçimini Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesi amacıyla
tanımlamasıdır. Bu durum doğrudan ve kendiliğinden bir hukuka aykırılık
sonucuna götürmez. Bununla birlikte siyasal tarafsızlık ve devlet-parti
ilişkisi bakımından incelenmesi gereken somut bir olgu ortaya çıkarmaktadır. Çünkü
burada iki farklı kurumsal kimlik aynı açıklamada yan yana gelmektedir: kamu
görevlisi kimliği ve iktidar partisinin siyasal örgütlenmesi. Bu nedenle
Gürlek'in açıklaması ileride ele alınacak siyasal tarafsızlık bölümünün önemli
görgül verilerinden biri olacaktır.
Devlet
Görevlisi ile Parti Söylemi Arasındaki Sınır
Demokratik
anayasal düzende bakanlar aynı zamanda siyasal aktörlerdir. Bu nedenle bir
bakanın siyasal partiyle hiçbir ilişki kurmaması gerektiği şeklinde mutlak bir
varsayım gerçekçi değildir. Ancak bakanın anayasal ve yönetsel görevi ile parti
etkinliğindeki siyasal rolü arasındaki sınırın korunması özellikle seçim
dönemlerinde önem kazanır. Gürlek'in açıklamasında sorun bu nedenle yalnızca
“ne söylediği” üzerinden değil, “hangi sıfatla ve hangi kurumsal ortamda
söylediği” üzerinden de incelenmelidir. Adalet Bakanının bir parti örgütü
toplantısında gelecekteki seçimin mevcut Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesi
amacıyla yapılacağını ifade etmesi devlet görevi ile parti seçim hedefinin
söylemsel olarak birbirine yaklaşması bakımından dikkat çekmektedir. Bu durum
hukuka aykırılık sonucundan önce kurumsal tarafsızlık sorusunu gündeme
getirmektedir. Dolayısıyla burada kullanılacak çözümleme yöntemi “ihlâl vardır”
biçiminde kategorik bir hüküm vermek değil, şu soruyu sormaktır: Devlet adına
görev yapan bir makamın seçimsel hedefi iktidar partisinin hedefiyle aynı
söylem içinde ifade edildiğinde devlet ile parti arasındaki kurumsal sınır
nasıl korunmaktadır? Bu soru, makalenin anayasal adaylık sorunundan siyasal
tarafsızlık sorununa geçiş noktasını oluşturmaktadır.
Ali İhsan
Yavuz'un “Bir Hafta” Açıklaması
AK Parti
Seçim İşleri Başkanı Ali İhsan Yavuz'un 12 Eylül 2026'da yaptığı açıklamada
seçimlerin yenilenmesi durumunda seçimin bir hafta dahi erkene alınmasının
Erdoğan'ın yeniden aday olabilmesini sağlayacağını savunduğu aktarılmıştır.
Ancak aynı haber Anayasa'da yalnızca seçim tarihinin bir hafta erkene
alınmasının adaylık hakkı doğurduğuna ilişkin bir hüküm bulunmadığını
belirtmektedir. Bu açıklama 2028 tartışmasında önemli bir başka ayrımı ortaya
çıkarmaktadır: Siyasal söylemde seçim tarihinin öne alınması ile anayasal
anlamda seçimlerin yenilenmesi aynı hukuksal kavramlar değildir. Dolayısıyla
Yavuz'un açıklaması 116. maddenin nasıl yorumlandığına ilişkin siyasal bir
görüş olarak ele alınabilir ancak anayasal normun kendisi olarak kabul
edilemez. Bu durum 2028 adaylık tartışmasında farklı iktidar temsilcilerinin
aynı genel hedefe ilişkin farklı açıklamalar yaptığını göstermektedir. Akademik
çözümlemenin görevi bu açıklamaları tek bir hukuksal hükme dönüştürmek değil,
aralarındaki benzerlikleri ve farklılıkları ortaya koymaktır.
Üç
Açıklamanın Ortak Noktası
Uçum, Gürlek
ve Yavuz'un açıklamaları farklı kurumsal konumlardan ve farklı içeriklerle
yapılmış olsa da ortak bir siyasal çerçeve ortaya çıkarmaktadır. Bu çerçeve şu
dört unsuru içermektedir: Birinci unsur 2028'de Cumhurbaşkanlığı seçiminin
yapılacağının kabulüdür. İkinci unsur Erdoğan'ın yeniden adaylığına ilişkin
açık siyasal iradedir. Üçüncü unsur ise Anayasa'nın 116. maddesindeki
seçimlerin yenilenmesi mekanizmasının yeniden adaylıkla ilişkilendirilmesidir. Dördüncü
unsur da TBMM'nin 360 milletvekiliyle alacağı kararın bu sürecin hukuksal
unsuru olarak gösterilmesidir. Bununla birlikte bu dört unsurun siyasal
söylemde bulunması TBMM'nin henüz seçimlerin yenilenmesine ilişkin karar aldığı
anlamına gelmemektedir. 18 Eylül 2026 itibarıyla kamuoyuna yansıyan bilgiler
bakımından söz konusu karar henüz alınmış değildir. Dolayısıyla burada
“anayasal süreç başlamıştır” şeklinde kesin bir hukuksal nitelendirme yerine
“anayasal süreç için belirli bir siyasal senaryo açık biçimde ifade
edilmektedir” demek daha doğru olacaktır.
Söylemden
Kurumsal Sürece Geçiş
Siyasal
söylem ile kurumsal karar arasındaki fark bu araştırmanın önemli yöntemsel
sınırlarından biridir. Uçum'un açıklaması anayasal mekanizmayı açıklayan bir
siyasal yorumdur. Gürlek'in açıklaması iktidar partisinin seçim hedefini dile
getiren bir siyasal açıklamadır. Yavuz'un açıklaması ise seçimlerin yenilenmesi
ve adaylık ilişkisine ilişkin parti yöneticisi görüşüdür. Bunların hiçbiri
TBMM'nin 116. madde uyarınca alacağı kararın yerine geçmez. Ancak siyasal
süreçler yalnızca resmi kararlarla oluşmaz. Resmi kararın öncesinde siyasal
aktörler tarafından söylemsel hazırlık, hukuksal gerekçelendirme ve siyasal
hedef belirleme süreçleri gerçekleşebilir. Bu nedenle söz konusu açıklamalar
kararın kendisi olarak değil, karar öncesi siyasal söylemin görgül göstergeleri
olarak değerlendirilmektedir.
“Yeniden
Seçim” Söyleminin Siyasal Anlamı
Gürlek'in
kullandığı “tekrar seçmek için bir seçim” ifadesi ayrıca kavramsal açıdan
dikkat çekicidir. Demokratik seçim kuramında seçim belirli bir kişinin yeniden
seçilmesini sağlamak üzere düzenlenen bir süreç olarak değil, seçmenin farklı
siyasal seçenekler arasında tercih yapmasını sağlayan kurumsal mekanizma olarak
düşünülür. Bu nedenle bir seçimin belirli bir adayın yeniden seçilmesi amacıyla
tanımlanması ile seçimin hukuksal işlevi arasında ayrım yapmak gerekir. Burada
Gürlek'in sözlerinin siyasal anlamı seçimin iktidar partisinin bakış açısından
hangi amaçla çerçevelendiğini göstermesidir. Bu ifade tek başına seçimin hukuksal
olarak adil olmayacağını kanıtlamaz. Ancak seçim sürecinin siyasal tarafsızlığı
bakımından incelenmesi gereken bir söylemsel veri oluşturur. Bu nedenle söz
konusu açıklama sonraki bölümlerde ele alınacak “siyasal tarafsızlık” ve
“seçimsel eşitlik” kavramları açısından yeniden değerlendirilecektir.
Söylemsel
Bütünlük ve Kurumsal Ayrışma
Uçum'un
açıklaması anayasal mekanizmayı, Yavuz'un açıklaması seçimlerin yenilenmesini
ve Gürlek'in açıklaması ise seçimsel hedefi öne çıkarmaktadır. Böylece üç
açıklama birlikte değerlendirildiğinde şu söylemsel zincir ortaya çıkmaktadır: anayasal
mekanizma, seçimlerin yenilenmesi, yeniden adaylık, seçim takvimi ve yeniden
seçilme hedefi. Bu zincir hukuksal olarak henüz tamamlanmış bir süreç değildir.
Fakat siyasal söylem bakımından birbirini tamamlayan unsurlar içermektedir. Araştırma
açısından önemli olan bu söylemsel bütünlüğü kurumsal bir kararın kanıtı olarak
değil, anayasal mekanizmanın siyasal olarak nasıl çerçevelendiğinin göstergesi
olarak değerlendirmektir.
Ara
Değerlendirme
Eylül
2026'da yapılan açıklamalar 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin tartışmanın
soyut bir geleceğe ilişkin genel bir siyasal söylem olmaktan çıkarak belirli
bir anayasal mekanizma etrafında somutlaştırıldığını göstermektedir. Uçum, 116.
maddeyi, 360 milletvekili eşiğini ve 16 Nisan 2028 tarihini birlikte ele alan
bir senaryo ortaya koymuş, Gürlek, 2028 seçimini Erdoğan'ın yeniden seçilmesi
amacıyla tanımlamış ve Yavuz ise seçimlerin yenilenmesi ile yeniden adaylık
arasında bağlantı kurmuştur. Bununla birlikte bu açıklamalar ile anayasal karar
arasında açık bir ayrım bulunmaktadır. TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine
ilişkin kararı alınmadığı sürece 116. maddedeki mekanizma işletilmiş değildir. Dolayısıyla
18 Eylül 2026 itibarıyla ortaya çıkan tablo bir hukuksal sonuçtan çok hukuksal
bir mekanizmaya dayalı siyasal senaryonun açık biçimde ifade edilmesi olarak
nitelendirilebilir. Ancak bu senaryo makalenin temel sorunsalını daha da önemli
duruma getirmektedir. Çünkü anayasal mekanizma siyasal olarak işletilmek
isteniyorsa bundan sonraki soru yalnızca “Erdoğan yeniden aday olabilir mi?”
değildir. Asıl soru şudur: Anayasal yeniden adaylık mekanizması işletildiğinde
devletin ve kamu makamlarının seçim karşısındaki tarafsızlığı nasıl korunacak,
iktidar ile muhalefet arasındaki seçimsel fırsat eşitliği nasıl sağlanacak ve
seçimin gerçek anlamda demokratik bir siyasal yarışma niteliği taşıdığı nasıl
güvence altına alınacaktır? Bu soru, araştırmanın bir sonraki bölümünü
oluşturan “Siyasal Tarafsızlık ve Devlet-Parti İlişkisi” sorununa geçişi
sağlamaktadır.
SİYASAL
TARAFSIZLIK VE DEVLET-PARTİ İLİŞKİSİ
2028
Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin anayasal adaylık tartışmasının demokratik
boyutu siyasal tarafsızlık ve devlet-parti ilişkisi incelenmeden tamamlanamaz.
Çünkü seçimlerin anayasal olarak yapılması ve adaylığın hukuksal olarak olanaklı
olması seçimsel yarışın tarafsız ve eşit koşullarda gerçekleşeceği anlamına
gelmemektedir. Demokratik seçimlerde devletin siyasal iktidar tarafından
yönetilmesi ile devlet aygıtının belirli bir siyasal parti veya aday lehine
seçimsel araç durumuna gelmesi arasında temel bir ayrım bulunmaktadır. Siyasal
iktidarın kamu siyasalarını uygulaması doğal olarak siyasal sonuçlar
doğurabilir. Ancak devletin kurumsal kapasitesinin, kamu kaynaklarının veya
kamu makamlarının belirli bir seçimsel aktör lehine kullanılması seçimsel
fırsat eşitliği sorununu gündeme getirir. Bu nedenle 2028 bakımından temel sorun
yalnızca iktidar partisinin seçimde hangi siyasaları savunacağı değil, iktidar
partisinin devlet aygıtından kaynaklanan olanaklarla diğer siyasal aktörlerden
farklı bir konuma gelip gelmeyeceğidir.
Siyasal
Tarafsızlığın Anlamı
Siyasal
tarafsızlık devletin seçimsel süreçte belirli bir aday veya siyasal parti
lehine kurumsal üstünlük üretmemesini ifade eder. Bu ilke, devletin siyaset
dışı olması anlamına gelmez. Demokratik sistemlerde hükümetler siyasal
programlara sahip oldukları gibi bu programları uygulamak ve kamuoyuna anlatmak
da durumundadır. Sorun hükümet etkinlikleri ile seçim kampanyası arasındaki
sınırın belirsizleşmesiyle ortaya çıkar. Bu nedenle siyasal tarafsızlık
bakımından üç alan birbirinden ayrılmalıdır: Hükümetin kamu siyasalarını
uygulaması, siyasal partinin seçim kampanyası yürütmesi, devlet makamlarının ve
kamu kaynaklarının belirli bir aday veya parti lehine seçimsel üstünlük
üretmesi. İlk iki etkinlik demokratik siyasal yaşamın olağan unsurlarıdır.
Üçüncü alan ise seçimsel eşitlik bakımından özel bir inceleme gerektirir.
Devlet
ile Siyasal Parti Arasındaki Kurumsal Sınır
Siyasal
partilerin iktidara gelmesi devlet yönetimini üstlenmeleri anlamına gelir. Ancak
siyasal parti ile devlet aynı kurumsal yapı değildir. İktidar partisinin
hükümeti oluşturması nedeniyle parti programı ile kamu siyasaları arasında
doğal bir ilişki bulunmaktadır. Buna karşılık devletin kurumsal kapasitesi,
anayasal olarak belirli bir siyasal partinin seçimsel çıkarına özgülenmiş
değildir. Bu nedenle demokratik sistemlerde temel ayrım şu biçimde kurulabilir:
Hükümetin başarısının savunulması siyasal etkinliktir ve devletin olanaklarının
iktidar partisinin seçimsel üstünlüğüne dönüştürülmesi ise seçimsel eşitlik
sorunudur. Bu ayrım özellikle Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde önem
kazanmaktadır. Cumhurbaşkanı aynı zamanda bir siyasal partinin genel başkanı
veya siyasal lideri olduğunda devlet makamı ile parti liderliği arasındaki
kamusal görünürlüğün sınırlarının belirlenmesi daha karmaşık duruma
gelmektedir. Dolayısıyla 2028 seçimleri bakımından incelenmesi gereken temel
sorunlardan biri Cumhurbaşkanlığı makamının kurumsal görünürlüğü ile seçim
kampanyasının siyasal görünürlüğünün nasıl ayrıştırılacağıdır.
Adalet
Bakanı Gürlek'in Açıklamasının Kurumsal Bağlamı
18 Eylül
2026'da Adalet Bakanı Akın Gürlek'in AK Parti Adana İl Örgütü toplantısında
2028 seçimlerini Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesi amacıyla tanımlaması bu
açıdan özel önem taşımaktadır. Burada hukuksal olarak hemen bir ihlal sonucu
çıkarılmamalıdır. Açıklamanın kendisi tek başına seçim mevzuatının hangi
hükmünün ihlal edildiğini göstermemektedir. Ancak açıklamanın kurumsal bağlamı
siyasal tarafsızlık bakımından incelenmesi gereken bir olgu ortaya koymaktadır.
Çünkü konuşmayı yapan kişi sıradan bir parti yöneticisi değildir ve aynı
zamanda Adalet Bakanıdır. Konuşmanın yapıldığı yer ise AK Parti'nin il örgütü
toplantısıdır. Dolayısıyla aynı kişi iki farklı kurumsal konumun kesiştiği bir
alanda bulunmaktadır: devlet makamı ve iktidar partisinin siyasal örgütü. Bu
durum devlet-parti sınırının yalnızca hukuksal kurallarla değil, kamu
makamlarının davranış ve söylemleriyle de korunması gerektiğini göstermektedir.
Söylem
ile Hukuksal İhlal Arasındaki Ayrım
Akademik
çözümlemede Gürlek'in açıklamasının hukuksal niteliği konusunda dikkatli bir
ayrım yapmak gerekir. Bir kamu görevlisinin iktidar partisinin siyasal hedefini
açıklaması ile seçim mevzuatının ihlal edilmesi aynı şey değildir. İkinci
sonuca ulaşabilmek için uygulanabilir hukuk kuralının, somut olayın ve ilgili
yaptırım mekanizmasının ayrıca incelenmesi gerekir. Buna karşılık bir
açıklamanın siyasal tarafsızlık açısından sorun oluşturabilecek nitelikte
olması mutlaka önceden belirlenmiş bir hukuka aykırılık sonucuna bağlı
değildir. Bu nedenle araştırmada şu yöntem izlenecektir: Söylem, kurumsal
bağlam, seçimsel etki ve hukuksal ölçüt. Bu dört aşama birbirinden ayrılarak
değerlendirilecektir.
2023
Seçimleri: 2028 İçin Karşılaştırmalı Başlangıç Noktası
2028
seçimlerinin koşulları henüz oluşmadığından bugünden 2028'in seçim ortamına
ilişkin kesin bir değerlendirme yapmak olanaklı değildir. Ancak 2023 seçimleri
Türkiye'deki seçimsel eşitlik ve devlet-parti ilişkisi bakımından önemli bir
görgül başlangıç noktası oluşturmaktadır. OSCE/ODIHR'nin 29 Eylül 2023 tarihli kesin
raporuna göre 2023 seçimleri seçmenlere gerçek siyasal seçenekler sunmuş ve
kampanya büyük ölçüde yarışmacı ve çoğu yarışmacı bakımından serbest olmuştur.
Bununla birlikte görevdeki Cumhurbaşkanı ve iktidar partileri önemli ve
gerekçesiz bir üstünlüğe sahip olmuş ve kamu kaynaklarının bazı durumlarda
seçim kampanyasında kullanılması görevi sürdürürken kampanya yapılması ve bazı
büyük altyapı projelerinin açılışlarının kampanyada kullanılması devlet ile
parti arasındaki sınırın bulanıklaşmasına yol açmıştır. OSCE/ODIHR ayrıca kamu
yayıncısı başta olmak üzere birçok televizyon kuruluşunda iktidar partileri ve
adayları lehine belirgin medya yanlılığı bulunduğunu ve bunun seçimsel fırsat
eşitliğini etkilediğini belirtmiştir. Bu bulgular 2028 seçimlerinin de aynı
koşullarda gerçekleşeceğini göstermemektedir. Ancak 2028 bakımından hangi
göstergelerin izlenmesi gerektiğini belirlemek açısından önemlidir.
Yönetsel
Kaynakların Kullanılması
Devlet-parti
sınırının en somut biçimde sınandığı alanlardan biri yönetsel kaynaklardır. Yönetsel
kaynaklar yalnızca doğrudan kamu bütçesinden yapılan seçim harcamalarını ifade
etmez. Kamu görevlilerinin zamanı, devletin kurumsal iletişim olanakları, resmi
etkinlikler, kamu tesisleri, kamu araçları, kamu personeli ve hükümetin kamusal
görünürlüğü de seçimsel üstünlük yaratabilecek kaynaklar arasında
değerlendirilebilir. OSCE/ODIHR'nin 2023 seçimlerine ilişkin raporu bazı yönetsel
kaynak kullanım örneklerinin görevde olmanın sağladığı üstünlüğü artırdığını ve
devlet ile parti arasındaki sınırı bulanıklaştırdığını belirtmiştir. Rapor
ayrıca daha eşit bir kampanya ortamı için yönetsel kaynakların kötüye
kullanılmasına ilişkin yasakların seçimlerin ilanından itibaren uygulanmasını
ve kampanya kurallarının tüm yarışmacılara eşit uygulanmasını önermiştir. Dolayısıyla
2028 bakımından izlenmesi gereken soru yalnızca “kamu kaynağı kullanıldı mı?”
değildir. Daha kapsamlı soru şudur: Kamu gücünün kullanımı belirli bir aday
veya siyasal partiye diğer yarışmacıların sahip olmadığı ölçüde sürekli veya
yapısal bir seçimsel üstünlük sağlıyor mu?
Cumhurbaşkanlığı
Makamı ile Kampanya Etkinliği
Cumhurbaşkanlığı
makamının niteliği 2028 bakımından özel bir sorun oluşturmaktadır. Görevdeki
Cumhurbaşkanı yeniden aday olduğunda diğer adaylardan farklı olarak devlet
makamının sağladığı görünürlük ve kamusal etkinlik kapasitesine sahiptir. Bu
durum yalnızca Türkiye'ye özgü bir sorun değildir. Birçok demokratik sistemde
görevde bulunan siyasal aktörlerin seçim dönemlerinde “görevde olmanın üstünlüğü”nden
yararlanması seçimsel eşitlik bakımından tartışılmaktadır. Ancak görevde
olmanın üstünlüğü ile kamu kaynaklarının seçimsel amaçla kötüye kullanılması
birbirinden ayrılmalıdır. Görevde bulunan bir Cumhurbaşkanının doğal olarak
kamuya görünür olması tek başına eşitsizlik ihlali değildir. Sorun bu kurumsal
görünürlüğün seçim kampanyası ile kamu görevinin sınırlarını ortadan kaldıracak
biçimde kullanılıp kullanılmadığıdır. OSCE/ODIHR'nin 2023 gözlemleri bu ayrımın
Türkiye bakımından somut önem taşıdığını göstermiştir. Rapora göre
Cumhurbaşkanı bazı durumlarda resmi görevlerini yürütürken kampanya yapmış ve
çok sayıda büyük altyapı projesinin açılışı da kampanya amacıyla
kullanılmıştır.
Siyasal
Tarafsızlık ve Medya Eşitliği
Devlet-parti
ilişkisi yalnızca kamu kaynakları ve resmi makamlarla sınırlı değildir. Medya
alanındaki eşitsizlik de seçimsel yarışmanın niteliğini doğrudan etkileyebilir.
Seçmenlerin siyasal tercih oluşturabilmesi için farklı aday ve partilerin
görüşlerine erişebilmesi gerekir. Kamu yayıncısının veya özel medya
kuruluşlarının belirli bir siyasal aktöre sistemli biçimde daha fazla veya daha
olumlu görünürlük sağlaması seçmenlerin bilgiye erişim koşullarını
farklılaştırabilir. 2023 seçimleri bakımından OSCE/ODIHR ulusal televizyon
kanallarının çoğunluğunda iktidar partileri ve adayları lehine belirgin bir
yanlılık gözlemlemiş ve kamu yayıncısının tarafsızlık yükümlülüğüne karşın
iktidardaki Cumhurbaşkanına belirgin biçimde daha fazla üstünlük sağladığını
belirtmiştir. İkinci turda da kamu yayıncısının görevdeki Cumhurbaşkanını
önemli ölçüde desteklediği ve çok sayıda özel medya kuruluşunda benzer bir
yanlılık görüldüğü bildirilmiştir. Bu nedenle 2028 bakımından siyasal
tarafsızlık yalnızca sandık işlemlerinin tarafsızlığı değil, seçmenin siyasal
seçenekler hakkında bilgi edinme koşullarının eşitliği bakımından da
incelenmelidir.
Devlet-Parti
İlişkisi ile Demokratik Gerileme Arasındaki Bağ
Devlet ile
iktidar partisi arasındaki sınırların zayıflaması tek başına demokratik
gerilemenin kanıtı değildir. Ancak bu durum sürekli ve kurumsal bir nitelik
kazanırsa siyasal iktidarın seçimlerde sahip olduğu üstünlüğü artırabilir. Demokratik
gerileme bakımından önemli nokta burada ortaya çıkmaktadır: İktidarın seçim
kazanması değil, seçimsel üstünlüğün devletin kurumsal kapasitesiyle sürekli
olarak yeniden üretilmesi. Bu nedenle demokratik gerileme çözümlemesinde tek
tek seçim sonuçlarından çok devlet ile parti arasındaki ilişkinin zaman
içerisinde nasıl değiştiğine bakmak gerekir. 2023 seçimlerine ilişkin
uluslararası gözlem raporlarının ortaya koyduğu kamu kaynaklarının kullanımı,
resmi görevlerle kampanya etkinliklerinin kesişmesi ve medya yanlılığı gibi
unsurlar bu açıdan 2028 için karşılaştırmalı göstergeler olarak kullanılabilir.
Siyasal
Tarafsızlığın 2028 Bakımından Ölçülmesi
Bu
araştırmada 2028 seçimlerinde siyasal tarafsızlığı değerlendirmek için
aşağıdaki ölçütler kullanılacaktır:
|
Çizelge 1: Ölçütler ve Kapsamları |
|
|
Ölçüt |
Temel soru |
|
Kamu makamlarının tarafsızlığı |
Devlet görevlileri seçimsel süreçte belirli aday
veya parti lehine konumlanıyor mu? |
|
Yönetsel kaynaklar |
Kamu kaynakları yarışmacılar arasında eşit olmayan üstünlük
yaratıyor mu? |
|
Resmi etkinlikler |
Hükümet etkinlikleri ile seçim kampanyası arasında
yeterli ayrım bulunuyor mu? |
|
Cumhurbaşkanlığı makamı |
Görevdeki Cumhurbaşkanının kurumsal görünürlüğü
kampanya üstünlüğüne dönüşüyor mu? |
|
Medya erişimi |
Adaylar seçmenlere siyasal mesajlarını
karşılaştırılabilir koşullarda ulaştırabiliyor mu? |
|
Devlet-parti sınırı |
Kamu kurumları ile iktidar partisinin seçimsel etkinlikleri
arasında kurumsal ayrım korunuyor mu? |
|
Hukuksal eşitlik |
Seçim kuralları bütün yarışmacılara eşit ve
öngörülebilir biçimde uygulanıyor mu? |
Bu ölçütler
2028 seçim süreci hakkında önceden bir hüküm vermek için değil, seçim sürecinin
demokratik niteliğini görgül olarak sınamak için kullanılacaktır.
Ara
Değerlendirme
2028
Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından siyasal tarafsızlık sorunu Cumhurbaşkanının
yeniden adaylığına ilişkin anayasal düzenlemeden bağımsız değildir. Çünkü
anayasal mekanizma adaylığın hukuksal olarak olanaklı olup olmadığını
belirlerken siyasal tarafsızlık ilkesi adaylığın yarışacağı seçim ortamının
niteliğini ilgilendirmektedir. Bu nedenle iki ayrı soru ortaya çıkmaktadır: Birinci
soru şudur: Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı anayasal olarak olanaklı mıdır? İkinci
soru şudur: Bu adaylığın gerçekleşeceği seçim diğer adaylarla gerçek anlamda
eşit ve adil bir yarışma ortamı sağlayacak mıdır? Birinci sorunun yanıtı
Anayasa'nın 101. ve 116. maddelerinde aranırken ikinci sorunun yanıtı seçim
mevzuatı, seçim uygulaması, kamu gücünün kullanımı, devlet-parti ilişkisi,
medya ortamı ve siyasal özgürlükler gibi daha geniş bir kurumsal çerçevede
aranmalıdır. 2023 seçimlerine ilişkin OSCE/ODIHR değerlendirmeleri Türkiye'de
seçimlerin gerçek siyasal seçenekler sunduğunu ve kampanyanın yarışmacı
olduğunu kabul etmekle birlikte görevdeki Cumhurbaşkanı ve iktidar partilerinin
önemli üstünlüklere sahip olduğunu, kamu kaynaklarının bazı durumlarda
kullanıldığını ve devlet-parti sınırının bulanıklaştığını ortaya koymuştur. Bu
nedenle 2028 bakımından demokratik seçim sorunu seçimin yapılıp yapılmayacağı
sorusundan çok daha geniştir. Asıl sorun anayasal adaylık mekanizması
işletilirken seçimsel fırsat eşitliğinin, siyasal tarafsızlığın ve devlet-parti
ayrımının ne ölçüde korunacağıdır. Böylece araştırmanın bir sonraki aşamasında
“Eşit, Serbest ve Adil Seçim İlkeleri” incelenerek siyasal tarafsızlığın
ötesinde seçmenin özgür iradesini ve adaylar arasındaki gerçek seçimsel
yarışmayı güvence altına alan koşullar çözümlenecektir.
Siyasal
tarafsızlık seçim dönemlerinde devletin ve kamu gücünü kullanan makamların
belirli bir siyasal parti veya aday lehine kurumsal üstünlük yaratmamasını
ifade eder. Demokratik seçim yalnızca seçmenin sandık başında özgür iradesini
açıklayabilmesini değil, bu iradenin oluştuğu siyasal ortamın da olanaklı
olduğunca eşit koşullarda oluşmasını gerektirir. Bu nedenle seçimsel
tarafsızlık oy verme işleminin teknik olarak tarafsız yürütülmesinden daha
geniş bir kavramdır. Çağdaş demokratik seçim ölçünlerinde devlet ile siyasal
parti arasındaki kurumsal ayrım bu bakımdan temel önem taşır. Hükümetin kamu siyasalarını
uygulaması veya hükümet üyelerinin siyasal görüşlerini açıklaması tek başına
seçimsel tarafsızlığın ihlali anlamına gelmez. Sorun kamu makamlarının sahip
olduğu yetki, görünürlük, personel, mali kaynak, iletişim olanakları ve yönetsel
kapasitenin belirli bir parti veya adayın seçimsel konumunu güçlendirecek
biçimde kullanılmasıyla ortaya çıkar. Dolayısıyla siyasal tarafsızlığın
değerlendirilmesinde söylem ile kurumsal davranış birbirinden ayrılmalıdır. Bu
ayrım Türkiye'nin anayasal tarihinde de karşılıksız değildir. Hatta Türkiye'de
seçim dönemlerinde yürütmenin belirli unsurlarının tarafsızlaştırılması
düşüncesi anayasal düzeyde açık biçimde düzenlenmiştir.
1961
Anayasası'nda Seçim Döneminin Tarafsızlaştırılması
1961
Anayasası seçimlerin yalnızca sandık işlemlerinin denetimi bakımından değil,
seçim döneminde yürütme organının siyasal tarafsızlığı bakımından da özel
güvenceler öngörmüştür. Anayasa'nın 75. maddesi seçimlerin yargı organlarının
genel yönetim ve denetimi altında yapılacağını ve Yüksek Seçim Kurulu'nun
seçimlerin düzen içinde yönetimi ve seçimlerin dürüstlüğü ile ilgili bütün
işlemleri denetleyeceğini düzenlemiştir. Bununla birlikte 1961 Anayasası'nın
getirdiği güvence bununla sınırlı değildir. Anayasa'nın 109. maddesine göre
genel seçimlerden önce Adalet, İçişleri ve Ulaştırma Bakanlarının görevlerinden
çekilmeleri öngörülmüş ve bu bakanlıklar için TBMM'deki ya da dışındaki
bağımsızlar arasından geçici atamalar yapılması düzenlenmiştir. Böylece
seçimlerin güvenliğini ve yönetimini etkileyebilecek belirli yürütme
makamlarının seçim döneminde siyasal iktidardan bağımsızlaştırılması anayasal
bir güvence durumuna getirilmiştir. Bu düzenlemenin arkasındaki anayasal
düşünce önemlidir. Seçimlerin dürüstlüğü yalnızca oyların doğru sayılmasına
indirgenmemiş ve seçimin gerçekleştiği siyasal ve yönetsel ortamın da
tarafsızlaştırılması amaçlanmıştır. Özellikle İçişleri Bakanlığı'nın kamu
düzeni ve güvenlik örgütü, Adalet Bakanlığı'nın adalet sistemi ve Ulaştırma
Bakanlığı'nın seçimlerin lojistik ve iletişim boyutlarıyla ilişkisi dikkate
alındığında söz konusu üç bakanlığın seçim döneminde tarafsızlaştırılmasının
salt simgesel bir düzenleme olmadığı görülmektedir. Bu anayasal yaklaşım 1982
Anayasası'nda da önemli ölçüde devam etmiştir. 1982 Anayasası'nın 114. maddesi,
seçim döneminde Adalet, İçişleri ve Ulaştırma bakanlarının görevlerinden
çekilmelerini ve bunların yerine bağımsızların atanmasını öngören benzer bir
mekanizma getirmiştir. Anayasa Mahkemesi'nin gerekçeli Anayasa metninde de 1982
Anayasası'nın bu düzenlemesinin 1961 Anayasası'nın 109. maddesine benzerliği
açıkça belirtilmektedir. Dolayısıyla Türkiye'nin anayasal gelişimi bakımından
önemli bir tarihsel süreklilik bulunmaktadır: seçim güvenliği, yalnızca seçim
kurullarının tarafsızlığıyla değil, seçim sürecinde kamu gücünü kullanan
belirli yürütme makamlarının siyasal tarafsızlığıyla da ilişkilendirilmiştir. Bu
tarihsel yaklaşım günümüzde özellikle önem kazanmaktadır. Cumhurbaşkanlığı
hükümet sisteminde yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanında toplanması
Cumhurbaşkanının aynı zamanda bir siyasal partinin genel başkanı olabilmesine olanak
tanıyan anayasal düzenlemeyle birlikte değerlendirildiğinde devlet makamı ile
parti liderliği arasındaki sınırın seçim dönemlerinde nasıl korunacağı sorusunu
daha karmaşık duruma getirmektedir. Buradaki sorun bir kamu görevlisinin
siyasal görüşünün bulunması değil, kamu makamının sağladığı kurumsal
olanaklarla siyasal parti etkinliğinin birbirinden ayrılıp ayrılamadığıdır. Bu
nedenle 1961 Anayasası'ndaki düzenleme, günümüzde aynen uygulanması gereken bir
model olarak değil, Türkiye'nin anayasal düşüncesinde seçimsel tarafsızlığın
hangi düzeyde ele alınmış olduğunu gösteren tarihsel bir karşılaştırma noktası
olarak değerlendirilmelidir. 1961 Anayasası'nın çözümü ile bugünkü anayasal
sistem arasında kurumsal yapı bakımından önemli farklılıklar bulunmaktadır.
Ancak ortak sorun aynıdır: Devletin seçim sürecindeki gücü ile siyasal
yarışmanın tarafları arasındaki uzaklık nasıl korunacaktır?
Güncel
Düzen ve Devlet-Parti Sınırı
2028
Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından bu soru daha da önemlidir. Çünkü
Cumhurbaşkanı aynı zamanda yürütmenin başıdır ve mevcut anayasal sistemde
yürütme yetkisi doğrudan Cumhurbaşkanına aittir. Cumhurbaşkanının aynı zamanda
bir siyasal partinin liderliğini üstlenebilmesi devlet makamı ile parti etkinlikleri
arasındaki sınırın seçim dönemlerinde daha dikkatli biçimde incelenmesini
gerektirmektedir. Bu bağlamda Adalet Bakanı Akın Gürlek'in 18 Eylül 2026
tarihinde AK Parti Adana İl Örgütü toplantısında yaptığı konuşmada “2028
yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek”
biçimindeki ifadesi özel bir inceleme konusu oluşturmaktadır. Burada yalnızca
kullanılan siyasal ifade değil, ifadenin kim tarafından, hangi kurumsal sıfatla
ve hangi ortamda kullanıldığı önem taşımaktadır. Gürlek'in söz konusu
toplantıda AK Parti örgütüne hitap etmesi ifadenin doğrudan bir parti
toplantısı bağlamında ortaya çıktığını göstermektedir. Ancak konuşmayı yapan
kişinin aynı zamanda Adalet Bakanı olması konuyu salt parti siyaseti
sınırlarının dışına taşımakta ve devlet makamı ile parti etkinliği arasındaki
sınır bakımından incelenebilir duruma getirmektedir. Bu durum, tek başına
hukuka aykırılık sonucuna ulaşmak için yeterli değildir. Hukuksal değerlendirme
için ilgili anayasal ve yasal hükümler, somut davranışın niteliği ve seçim
sürecindeki etkisi ayrıca incelenmelidir. Bu nedenle makalenin çözümleme
yöntemi bakımından şu sıralama önem taşımaktadır: Söylem, kurumsal bağlam, kamu
gücü, seçimsel etki ve hukuksal ölçüt. Bu zincir, siyasal tarafsızlık
tartışmasını soyut bir “tarafsızlık” beklentisinden çıkararak gözlenebilir ve
değerlendirilebilir ölçütlere dönüştürmektedir.
2023
Seçimleri: 2028 İçin Tarihsel Karşılaştırma Noktası
2023
Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri 2028 sürecinin değerlendirilmesinde
önemli bir karşılaştırma noktasıdır. AGİT Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları
Ofisi (OSCE/ODIHR), 2023 seçimlerinde seçmenlere gerçek siyasal seçenekler
sunulduğunu ve seçimlerin genel olarak yarışmacı olduğunu belirtmekle birlikte
iktidardaki Cumhurbaşkanı ve iktidar partilerinin haksız üstünlüklerden
yararlandığı, kamu kaynaklarının seçimsel amaçlarla kullanıldığı, bazı resmi
etkinliklerin kampanya etkinlikleriyle birleştirildiği ve devlet ile parti
arasındaki sınırın bulanıklaştığı değerlendirmesini yapmıştır. Ayrıca kamu
yayıncısının iktidardaki Cumhurbaşkanı lehine belirgin bir yayın dengesizliği
sergilediği belirtilmiştir. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi de 2023
seçimleri sonrasında seçimsel “eşit oyun alanının” bulunmadığı, yönetsel
kaynakların kötüye kullanılması ve medya alanındaki dengesizlikler konusunda
benzer kaygılar dile getirmiştir. Bununla birlikte 2023 seçimlerine ilişkin bu saptamalar
2028 seçimlerinin koşullarının şimdiden aynı olduğu anlamına gelmez. Bunlar,
2028 seçimleri yaklaşırken karşılaştırılabilecek önceki seçim dönemine ilişkin
gözlemsel bir başlangıç noktası niteliğindedir. Dolayısıyla 2028 bakımından
yapılması gereken 2023'teki sorunların otomatik olarak devam ettiğini varsaymak
değil, aynı göstergelerin seçim süreci ilerledikçe yeniden ortaya çıkıp
çıkmadığını görgül olarak incelemektir. Bu çerçevede siyasal tarafsızlık
açısından başlıca inceleme alanları şunlardır: kamu makamlarının seçim
kampanyaları karşısındaki tarafsızlığı, yönetsel kaynakların kullanımı, resmi
görevlerle kampanya etkinliklerinin birbirinden ayrılması, kamu yayıncılığında
eşitlik, özel medyada çoğulculuk, siyasal partilerin kamu olanaklarına erişimi,
seçim hukukunun bütün aday ve partilere eşit uygulanması ve devlet ile iktidar
partisi arasındaki kurumsal sınırın korunması. Bu ölçütler 2028 seçimlerinde
yalnızca “seçim yapılacak mı?” sorusunun değil, daha temel olan “seçimsel
yarışma hangi koşullarda yapılacaktır?” sorusunun yanıtlanmasını olanaklı
kılmaktadır. Dolayısıyla 1961 Anayasası'ndan günümüze uzanan anayasal deneyim
seçimsel tarafsızlığın Türkiye bakımından yeni veya dışarıdan ithal edilmiş bir
demokratik ölçün olmadığını göstermektedir. Değişen, bu tarafsızlığın hangi
kurumsal araçlarla sağlanacağıdır. 2028 seçimi bakımından temel sorun da tam
burada ortaya çıkmaktadır: Yürütme gücünün ve siyasal parti etkinliğinin aynı
siyasal merkezde yoğunlaştığı bir sistemde seçimsel eşitlik ve tarafsızlık
hangi anayasal, hukuksal ve kurumsal güvencelerle gerçekleştirilecektir?
EŞİT,
SERBEST VE ADİL SEÇİM İLKELERİ
Demokratik
seçimlerin varlığı tek başına seçimlerin demokratik niteliğini göstermeye
yeterli değildir. Seçimin demokratik niteliğinin belirlenebilmesi için seçmenin
iradesinin özgür biçimde oluşması ve açıklanması, aday ve siyasal partilerin hukuksal
olarak ve eşit koşullarda yarışabilmesi, seçim sürecinin tarafsız ve
öngörülebilir kurallara göre yürütülmesi ve seçim sonucunun seçmenin serbest
iradesini yansıtması gerekir. Bu nedenle “serbest”, “eşit” ve “adil” seçim
kavramları birbirleriyle ilişkili olmakla birlikte aynı şeyi ifade etmez. Uluslararası
seçim ölçünleri de seçimleri yalnızca oy verme günündeki teknik işlemlerden
ibaret görmemektedir. 1990 Kopenhag Belgesi demokratik yönetimin temelinin
halkın özgür ve adil seçimlerde ortaya koyduğu irade olduğunu kabul etmekte,
genel ve eşit oy hakkı, gizli oy, aday olma hakkı, siyasal parti kurma ve
siyasal partilerin birbirleriyle eşit hukuksal koşullarda yarışabilmesi gibi
güvenceleri açıkça düzenlemektedir. Ayrıca seçim kampanyalarının yönetsel
işlem, şiddet veya yıldırmanın partilerin ve adayların görüşlerini özgürce
açıklamalarını ve seçmenlerin bunları öğrenerek değerlendirmelerini
engellemeyeceği bir ortamda yürütülmesini öngörmektedir. Birleşmiş Milletler
insan hakları sistemi bakımından da “gerçek seçim” yalnızca teknik bir seçim süreci
değildir. İnsan Hakları Komitesi'nin yaklaşımında gerçek seçimler dönemsel
olma, genel ve eşit oy hakkı ve gizli oy gibi usule ilişkin güvencelerin
yanında seçmenlerin özgür iradesinin seçim sonucuna yansımasını da
gerektirmektedir.
Serbest
Seçim
Serbest
seçim öncelikle seçmenin siyasal tercihinin baskı, tehdit, yıldırma veya hukuka
aykırı müdahale olmaksızın oluşmasını ve açıklanmasını ifade eder. Bu nedenle
seçim özgürlüğü yalnızca sandıkta oy kullanırken kimsenin seçmeni görmemesi
anlamındaki gizli oy ilkesinden ibaret değildir. Seçmenin özgür iradesinin
oluşabilmesi için ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğü, örgütlenme
özgürlüğü ve siyasal bilgiye erişim olanaklarının korunması gerekir. Siyasal
partilerin ve adayların seçmenlere ulaşabilmeleri, farklı görüşlerin kamuoyunda
tartışılabilmesi ve seçmenin seçenek siyasal programlardan bilgi sahibi
olabilmesi serbest seçimin ön koşulları arasındadır. Bu nedenle seçim döneminde
muhalefet adaylarının toplantı yapabilme, propaganda yürütebilme, medya
kuruluşlarına erişebilme veya seçmenlerle iletişim kurabilme olanaklarının
ciddi biçimde sınırlandırılması sandık işlemleri teknik olarak düzgün yürütülse
dahi seçim özgürlüğünün maddi boyutu bakımından sorun yaratabilir. Buradan
hareketle serbest seçim bakımından temel soru şudur: Seçmen, siyasal
tercihlerini yeterli bilgiye ve gerçek siyasal seçeneklere erişerek, baskı ve
yıldırmadan uzak biçimde oluşturabilmekte midir?
Eşit
Seçim ve Fırsat Eşitliği
Eşitlik
seçim hukukunda iki farklı düzeyde ele alınmalıdır. Birincisi seçmenlerin
oylarının eşit değer taşımasıdır. İkincisi ise aday ve siyasal partilerin
seçimsel yarışmaya katılabilmeleri bakımından eşit fırsatlara sahip
olmalarıdır. Kopenhag Belgesi [1]
yalnızca genel ve eşit oy hakkını değil, siyasal partilerin ve örgütlerin hukuk
önünde eşit muamele görerek birbirleriyle yarışabilmelerini de açıkça güvence
altına almaktadır. Bu ikinci boyut 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından
özellikle önemlidir. Çünkü seçimsel eşitlik, adayların yalnızca hukuksal olarak
aday olabilmelerine indirgenemez. Aynı zamanda seçmenlere ulaşma, kampanya
yürütme, medya görünürlüğü, toplantı yapma, finansman olanaklarına erişme ve
kamu makamları karşısında ayrımcılığa uğramama bakımından da gerçek bir fırsat
eşitliği gerektirir. Bu noktada “eşitlik” ile “aynılık” arasında ayrım yapmak
gerekir. Bütün adayların aynı siyasal etkiye sahip olması beklenemez. Bir
adayın mevcut siyasal konumu, partisinin örgütlenme kapasitesi veya geçmişteki
seçmen desteği doğal farklılıklar yaratabilir. Demokratik seçim hukukunun
sorunu bu doğal farklılıkları ortadan kaldırmak değil, devlet gücünün veya kamu
kaynaklarının bu farklılıkları yapay biçimde büyütmesini önlemektir. Dolayısıyla
2028 bakımından eşitlik sorusu şu biçimde kurulmalıdır: Adaylar arasındaki
siyasal ve toplumsal farklılıkların ötesinde, devletin ve kamu makamlarının
sağladığı kurumsal olanaklar belirli bir aday lehine seçimsel üstünlük
yaratmakta mıdır?
Adil
Seçim
Adil seçim
kavramı, serbestlik ve eşitliği tamamlayan daha geniş bir çerçeve oluşturur.
Adillik, seçimlerin önceden belirlenmiş ve öngörülebilir kurallara göre
yapılmasını, seçim yönetiminin tarafsızlığını, aday ve partilerin eşit hukuksal
korumadan yararlanmasını, seçim uyuşmazlıklarının etkili biçimde incelenmesini
ve sonuçların güvenilir biçimde belirlenmesini kapsar. Venedik Komisyonu'nun
Seçim İşlerinde İyi Yönetişim İlkeleri seçim hukukunun temel unsurları arasında
genel, eşit, serbest, gizli ve doğrudan oy ilkelerini birlikte ele almakta ve
seçim hukukunda kararlılık, tarafsız seçim yönetimi ve etkili başvuru
mekanizmalarının önemini vurgulamaktadır. Bu açıdan adillik yalnızca seçim günü
gerçekleşen işlemlerin doğru yapılmasıyla sağlanamaz. Seçim hukukunun seçimden
kısa süre önce değiştirilmesi, adaylık kurallarının öngörülemez biçimde
yorumlanması, seçim yönetiminin kararlarının yeterince saydam olmaması veya
seçim uyuşmazlıklarına karşı etkili hukuksal başvuru yollarının bulunmaması
seçim sürecinin adilliği üzerinde etkili olabilir. Nitekim OSCE/ODIHR'nin 2023
Türkiye seçimleri hakkındaki değerlendirmesinde seçim günü işlemleri genel
olarak iyi örgütlenmiş ve olumlu değerlendirilmiş olmakla birlikte seçim
yönetiminin saydamlığı, hukuksal başvuru yolları, medya ortamı ve seçim
mevzuatının bazı yönleri bakımından geliştirme gereksinimleri ortaya
konulmuştur. Dolayısıyla adil seçim bakımından temel soru yalnızca “sandık
güvenli midir?” değildir. Daha geniş soru şudur: Seçim sürecinin bütün
aşamalarında kurallar, kurumlar ve hukuksal güvenceler bütün adaylara ve
seçmenlere eşit ve öngörülebilir biçimde uygulanmakta mıdır?
Serbestlik,
Eşitlik ve Adillik Arasındaki İlişki
Bu üç ilke
birbirinden ayrılabilir ancak birbirlerinden koparılamaz. Seçmen özgür değilse
seçim serbest değildir. Adaylar ve partiler eşit koşullarda yarışamıyorsa
seçimsel eşitlik zedelenir. Kurallar öngörülebilir değil veya hukuksal
güvenceler etkili değilse seçim adilliği zarar görür. Bu nedenle demokratik
seçim bakımından şu ilişkisel yapı kurulabilir: Serbestlik seçmenin özgür
iradesinin oluşmasıdır. Eşitlik siyasal seçeneklerin gerçek anlamda
yarışabilmesidir. Adillik ise yarışmanın tarafsız, öngörülebilir ve hukuksal
olarak denetlenebilir kurallarla yürütülmesidir. Bu üç koşul birlikte
gerçekleştiğinde seçim yalnızca biçimsel olarak yapılmış bir siyasal işlem
olmaktan çıkar ve demokratik meşruluk üreten bir mekanizmaya dönüşür.
2023
Seçimleri: Serbestlik ile Eşitlik Arasındaki Gerilim
2023
seçimleri bu ayrımın Türkiye bakımından somutlaştırılmasına olanak vermektedir.
OSCE/ODIHR, seçmenlere gerçek siyasal seçenekler sunulduğunu ve kampanyanın
çoğu yarışmacı bakımından yarışmacı ve büyük ölçüde serbest olduğunu
belirtmiştir. Bununla birlikte aynı gözlem misyonu Cumhurbaşkanı ve iktidar
partilerinin haksız üstünlük elde ettiğini, medya yanlılığının ve temel
özgürlükler üzerindeki bazı kısıtlamaların eşit seçimsel ortamı zayıflattığını saptama
etmiştir. İkinci tur bakımından da benzer bir durum ortaya konulmuştur.
OSCE/ODIHR seçmenlerin gerçek siyasal seçenekler arasında tercih yapabildiğini
ancak medya yanlılığı ve ifade özgürlüğüne ilişkin kısıtlamaların eşit olmayan
bir seçimsel ortam yarattığını belirtmiştir. Kamu yayıncısının görevdeki
Cumhurbaşkanı lehine belirgin biçimde ağırlık taşıdığı ve çok sayıda özel medya
kuruluşunda da benzer bir yanlılığın görüldüğü kaydedilmiştir. Bu saptamalar
makalenin temel ayrımını somutlaştırmaktadır: Bir seçim aynı anda hem gerçek
siyasal seçenekler sunabilir hem de yarışmacılar arasında eşit olmayan koşullar
barındırabilir. Dolayısıyla “seçim vardı” veya “seçmenler tercih yapabildi”
biçimindeki ifadeler tek başına seçimsel eşitliğin ve adilliğin gerçekleştiğini
kanıtlamaz.
2028
Bakımından Ölçülmesi Gereken Seçimsel Koşullar
2028
Cumhurbaşkanlığı seçimi henüz gerçekleşmediği için bugünden seçim sürecinin
serbest, eşit veya adil olup olmadığı konusunda bir sonuca ulaşmak olanaklı
değildir. Ancak yukarıdaki uluslararası ölçünler ve Türkiye'nin yakın seçim
deneyimi, 2028 seçim sürecinin hangi göstergeler üzerinden izlenmesi
gerektiğini ortaya koymaktadır.
Bu
göstergeler özellikle şunlardır:
Adaylıkta eşitlik: Adayların aday olma ve adaylıklarını sürdürme koşullarının
bütün adaylara eşit uygulanması.
Kampanya özgürlüğü: Bütün adayların seçmenlere ulaşabilmesi, toplantı ve
propaganda etkinliklerini özgürce gerçekleştirebilmesi.
Medya eşitliği: Kamu yayıncılığı başta olmak üzere medya kuruluşlarında
adayların görüşlerinin dengeli biçimde seçmene ulaştırılması.
Kamu gücünün tarafsızlığı: Devlet makamlarının ve kamu görevlilerinin belirli
bir aday lehine kurumsal üstünlük yaratmaması.
Yönetsel kaynakların kullanımı: Kamu araçları, personeli, bütçesi,
tesisleri ve diğer yönetsel olanakların seçimsel amaçlarla belirli bir aday
lehine kullanılmaması.
Seçim hukukunun öngörülebilirliği: Adaylık, kampanya, finansman ve
seçim yönetimine ilişkin kuralların seçim sürecinde öngörülebilir ve kararlı
olması.
Seçim yönetiminin tarafsızlığı ve saydamlığı: Seçim makamlarının kararlarının
gerekçeli, erişilebilir ve denetlenebilir olması.
Etkili hukuksal başvuru: Adayların, partilerin ve seçmenlerin seçimle ilgili
uyuşmazlıklarda etkili ve zamanında hukuksal korumaya erişebilmesi.
Seçmen iradesinin korunması: Oyların gizliliğinin, sayımın
doğruluğunun ve sonuçların güvenilir biçimde açıklanmasının güvence altında
bulunması.
Devlet-parti ayrımı: Kamu makamlarının siyasal parti etkinliklerinden kurumsal
olarak ayrılmasının korunması.
Bu
göstergeler, 2028 seçimlerinin değerlendirilmesinde yalnızca seçim gününe
odaklanılmasını önlemektedir. Çünkü demokratik seçimsel yarışma seçim günü
başlamaz ve seçim günü sona ermez. Seçimsel eşitlik seçim takviminin
belirlenmesinden adaylık sürecine, kampanyadan medya erişimine, kamu
kaynaklarının kullanımından seçim uyuşmazlıklarının çözümüne kadar bütün seçim
dönemine yayılır.
Seçimin
Yapılması ile Demokratik Seçimsel Yarışma Arasındaki Ayrım
Bu bölümün
2028 bakımından en önemli sonucu seçimin yapılması ile demokratik seçimsel yarışmanın
gerçekleşmesinin aynı şey olmadığıdır. Bir ülkede düzenli aralıklarla seçim
yapılabilir, birden fazla aday yarışabilir ve seçmenler sandıkta tercih
yapabilir. Buna karşın adaylardan birinin devlet olanaklarına, medya
görünürlüğüne, yönetsel kaynaklara veya kurumsal siyasal güce diğerlerinden çok
daha fazla erişmesi olanaklıdır. Böyle bir durumda seçim biçimsel olarak mevcut
olmakla birlikte seçimsel yarışmanın maddi koşulları eşit olmayabilir. OSCE/ODIHR'nin
2023 Türkiye seçimlerine ilişkin değerlendirmesi bu ayrımın somut bir örneğini
sunmaktadır: gözlem misyonu seçimlerde gerçek siyasal seçeneklerin bulunduğunu
ve kampanyanın yarışmacı olduğunu belirtirken aynı zamanda görevdeki
Cumhurbaşkanı ve iktidar partilerinin haksız üstünlüklerden yararlandığını ve
eşit olmayan bir seçimsel ortam bulunduğunu saptamıştır. Bu nedenle 2028
bakımından araştırılması gereken temel sorun yalnızca “seçim yapılacak mı?”
veya “birden fazla aday yarışacak mı?” soruları değildir. Daha belirleyici soru
adayların seçmen iradesini etkileme kapasitesi bakımından gerçek ve eşit bir
seçimsel yarışma ortamının bulunup bulunmadığıdır. Bu ayrım makalenin ilerleyen
bölümlerinde kamu gücünün ve yönetsel kaynakların seçimsel kullanımı ile
demokratik gerileme arasındaki ilişkinin incelenmesi bakımından temel
oluşturacaktır.
KAMU
GÜCÜNÜN VE YÖNETSEL KAYNAKLARIN SEÇİMSEL KULLANIMI
Seçimsel
eşitliği zedeleyebilecek en önemli unsurlardan biri görevde bulunan siyasal
aktörlerin kamu gücüne ve yönetsel kaynaklara diğer adaylardan daha fazla
erişebilmesidir. Demokratik sistemlerde görevde bulunan hükümetlerin kamu siyasalarını
uygulamaları, kamu hizmetlerini sürdürmeleri ve görevlerini yerine getirmeleri
doğaldır. Sorun bu olağan kamu etkinliklerinin seçimsel amaçlarla kullanılması
veya kamu gücünün belirli bir adayın ya da siyasal partinin seçimsel konumunu
güçlendirecek biçimde harekete geçirilmesidir. Bu nedenle kamu gücünün seçimsel
kullanımının değerlendirilmesinde kamu görevinin doğal olarak sağladığı
olanaklar ile bu olanakların seçimsel üstünlüğe dönüştürülmesi birbirinden
ayrılmalıdır. Venedik Komisyonu ile OSCE/ODIHR'nin ortak ilkeleri seçim
süreçlerinde yönetsel kaynakların kötüye kullanılmasının önlenmesini seçimsel
eşitliğin temel unsurlarından biri olarak ele almaktadır. Bu çerçevede kamu
kaynaklarının belirli bir aday veya parti lehine kullanılması seçimsel fırsat
eşitliğini bozabilecek nitelikte görülmektedir.
Yönetsel
Kaynak Kavramı
Yönetsel
kaynak yalnızca devlet bütçesinden yapılan doğrudan harcamaları ifade etmez.
Kamu personeli, resmi araçlar, kamu binaları, kamuya ait iletişim ve yayın
olanakları, devlet tarafından düzenlenen etkinlikler, kamu hizmetlerinin
görünürlüğü, sosyal yardım programları ve kamu makamlarının kurumsal saygınlığı
da seçim döneminde seçimsel değer taşıyabilir. Bu nedenle yönetsel kaynakların
seçimsel kullanımını yalnızca “kamu parasının seçim kampanyasında harcanması”
biçiminde tanımlamak yetersizdir. Kamu gücünün maddi, insancıl, kurumsal,
iletişimsel ve simgesel kaynakları da seçimsel yarışma üzerinde etkili
olabilir. Örneğin görevdeki bir siyasetçinin resmi görevi gereği bir kamu
tesisinin açılışına katılması olağan bir kamu etkinliğidir. Ancak aynı
etkinliğin belirli bir adayın propagandasına dönüştürülmesi kamu görevi ile
seçim kampanyası arasındaki sınırın tartışılmasına neden olur. Benzer biçimde,
kamu tarafından finansmanı sağlanan bir sosyal yardım programının seçim
döneminde özellikle siyasal destek oluşturacak bir iletişim stratejisi içinde
sunulması da seçimsel eşitlik bakımından incelenebilir. Dolayısıyla belirleyici
ölçüt kamu etkinliğinin varlığı değil, kamu etkinliğinin seçimsel amaçla
kullanılıp kullanılmadığı ve bunun seçimsel yarışma üzerindeki etkisidir.
Görevde
Bulunmanın Sağladığı Üstünlük
Görevde
bulunan Cumhurbaşkanı veya hükümet üyeleri muhalefet adaylarına kıyasla doğal
bir görünürlük üstünlüğüne sahiptir. Devlet yönetimiyle ilgili açıklamalar
yapmak, uluslararası toplantılara katılmak, kamu tesislerini ziyaret etmek veya
kamu siyasalarını açıklamak görevde bulunan siyasetçilerin anayasal ve siyasal
sorumlulukları içinde yer alabilir. Bu nedenle demokratik seçimlerde bütün
adayların tümüyle aynı görünürlük düzeyine sahip olması beklenemez. Sorun
görevden kaynaklanan meşru görünürlüğün seçimsel üstünlüğe dönüştürülmesi
noktasında ortaya çıkar. Bu ayrım özellikle başkanlık sistemlerinde önemlidir.
Cumhurbaşkanı hem devletin ve yürütmenin başı hem de seçim yarışının bir tarafı
olduğunda resmi görev ile seçim kampanyası arasındaki sınırın belirlenmesi daha
güç duruma gelir. 2028 bakımından bu durum daha da önemlidir. Eğer görevdeki
Cumhurbaşkanı yeniden aday olacaksa Cumhurbaşkanlığı makamının sahip olduğu
sürekli kamusal görünürlük ile seçim kampanyası etkinliklerinin birbirinden
ayrılması gerekir. Buradaki temel sorun adayın Cumhurbaşkanı olmasından
kaynaklanan görev yetkilerinin ortadan kaldırılması değil, bu yetkilerin diğer
adaylara karşı seçimsel bir üstünlük yaratacak şekilde kullanılmasının
önlenmesidir.
2023
Seçimleri ve Yönetsel Kaynaklar
2023
seçimleri bu sorunun Türkiye bakımından yalnızca kuramsal olmadığını
göstermektedir. OSCE/ODIHR'nin nihai raporunda Cumhurbaşkanının her iki seçim
döneminde de resmi görevlerini yerine getirirken sıklıkla kampanya yürüttüğü,
çok sayıda büyük altyapı projesinin açılış törenlerinin kampanya amacıyla
kullanıldığı ve seçim döneminde önemli sosyal yardım programlarının ilan
edildiği veya uygulandığı belirtilmiştir. Gözlem misyonu ayrıca başka yönetsel
kaynakların kötüye kullanıldığı örnekler saptamış ve bu uygulamaların görevde
bulunmanın sağladığı üstünlüğü artırdığını ve parti ile devlet arasındaki
sınırı bulanıklaştırdığını değerlendirmiştir. OSCE/ODIHR aynı raporda seçim
mevzuatının yönetsel kaynakların kötüye kullanımını yeterince etkili biçimde
önlemediğine dikkat çekmiş ve seçim çağrısından itibaren bu tür yasakların
uygulanmasını, kampanya kurallarının bütün yarışmacılara eşit biçimde
uygulanmasını ve görevde bulunan Cumhurbaşkanının haksız üstünlük elde etmesini
önleyecek düzenlemelerin değerlendirilmesini önermiştir. Bu değerlendirmeler
2028 seçimlerinin koşullarına ilişkin doğrudan bir hüküm değildir. Ancak 2023
seçimleri Türkiye'de kamu gücü ile seçimsel yarışma arasındaki sınırın hangi
alanlarda sorun yaratabileceğini gösteren önemli bir görgül başlangıç noktası
oluşturmaktadır.
Kamu
Gücünün Seçimsel Kullanım Biçimleri
2028
seçimleri bakımından kamu gücünün seçimsel kullanımını birkaç başlık altında
izlemek olanaklıdır. Birincisi, resmi görev ile kampanya etkinliğinin
birleştirilmesidir. Bir kamu görevlisinin resmi bir etkinliği kamu hizmetinin
gerektirdiği ölçüyü aşarak adaylık veya parti propagandasına dönüştürülüyorsa
kamu görevi ile seçim kampanyası arasındaki sınır tartışmalı duruma gelir. İkincisi,
kamu kaynaklarının seçimsel görünürlük üretmek için kullanılmasıdır. Kamu
yatırımlarının açılışları, sosyal yardım programları, kamu hizmetleri ve kamu
tarafından finansmanı sağlanan projeler seçim döneminde belirli bir adayın
siyasal iletişiminin parçası durumuna getirildiğinde seçimsel eşitlik
bakımından değerlendirme yapılması gerekir. Üçüncüsü, kamu personelinin seçim etkinliklerine
katılmasıdır. Kamu görevlilerinin hukuksal statüleri ve görevleri dikkate
alınarak kamu hizmetinin tarafsızlığının seçim kampanyası lehine kullanılmasını
önleyen kuralların uygulanması gerekir. Dördüncüsü, kamuya ait iletişim ve
medya olanaklarının kullanılmasıdır. Özellikle kamu yayıncılığı, resmi internet
siteleri, kamu kurumlarının sosyal medya hesapları ve diğer kamusal iletişim
kanalları belirli bir adayın kampanya aracına dönüşmemelidir. Beşincisi, kamu
makamlarının kurumsal saygınlığının seçimsel üstünlüğe dönüştürülmesidir.
Devlet makamlarının açıklamaları bir kamu siyasasının duyurulmasından farklı
olarak doğrudan belirli bir adayın yeniden seçilmesine yönelik çağrı veya
siyasal propaganda niteliği taşıdığında devlet makamı ile seçim kampanyası
arasındaki sınır daha belirgin biçimde gündeme gelir.
Adalet
Bakanı'nın Konumu Bakımından Özel Sorun
Bu noktada
18 Eylül 2026 tarihinde Adalet Bakanı Akın Gürlek'in AK Parti Adana İl Örgütü
toplantısında yaptığı açıklama yeniden ele alınmalıdır. Bakanın 2028 yılında
“Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için” bir seçim düzenleneceğini
söylemesi, salt bir seçim tarihi açıklaması değildir. İfade aynı zamanda
seçimin amacını mevcut Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesi olarak
çerçevelemektedir. Bu ifadenin hukuksal niteliği yalnızca içeriğine bakılarak
belirlenemez. Bakanın aynı zamanda siyasal parti toplantısında konuşmuş olması
açıklamanın parti etkinliği bağlamında yapıldığını göstermektedir. Ancak Adalet
Bakanlığı gibi devletin önemli bir yürütme makamının başında bulunan kişinin bu
açıklamayı yapması devlet görevi ile siyasal parti etkinliğinin sınırları
bakımından ayrıca incelenmeyi gerektirmektedir. Burada üç ayrı düzey
birbirinden ayrılmalıdır:
Siyasal söylem düzeyi: Bakanın bir siyasal parti toplantısında Cumhurbaşkanının
yeniden seçilmesini destekleyen bir siyasal hedef açıklaması.
Kurumsal düzey: Bu açıklamanın devlet makamını kullanan bir kişi tarafından
yapılması.
Hukuksal düzey: Açıklamanın anayasa, seçim mevzuatı ve kamu görevlilerinin
siyasal etkinliklerine ilişkin kurallarla bağdaşır olup olmadığı.
Bu üç düzey
birbirine indirgenmemelidir. Bir siyasal söylemin varlığı tek başına hukuka
aykırılığı kanıtlamaz. Ancak kamu makamının kullanılması, kamu kaynaklarının
devreye sokulması veya seçimsel fırsat eşitliğini etkileyen somut bir davranış
söz konusu olduğunda sorun yalnızca siyasal söylem olmaktan çıkar ve hukuksal
incelemenin konusu durumuna gelir.
1961
Anayasası ile Günümüz Arasındaki Karşılaştırma
Bir önceki
bölümde ele alınan 1961 Anayasası'nın seçim dönemlerinde Adalet, İçişleri ve
Ulaştırma Bakanlarının görevlerinden ayrılmasını öngören yaklaşımı bu noktada
yeniden anlam kazanmaktadır. 1961 Anayasası seçimlerin dürüstlüğünü yalnızca
seçim yönetiminin yargısal denetimine bırakmamış ve seçim sürecinde kamu gücünü
kullanabilecek belirli bakanlıkların tarafsızlaştırılmasını anayasal güvence
altına almıştır. 1982 Anayasası da bu yaklaşımı 114. maddesinde sürdürmüştür. Günümüzde
ise yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanında toplanması nedeniyle seçimsel
tarafsızlık sorunu farklı bir kurumsal zeminde ortaya çıkmaktadır. Özellikle
görevde bulunan Cumhurbaşkanının yeniden aday olması durumunda devlet makamının
sağladığı kurumsal kapasite ile adayın seçimsel etkinlikleri arasındaki sınırın
nasıl korunacağı temel bir sorun durumuna gelmektedir. Bu nedenle 1961
Anayasası ile günümüz arasında doğrudan bir kurumsal özdeşlik kurulamaz. Ancak
tarihsel karşılaştırma, Türkiye'de seçimsel eşitliğin sağlanması bakımından
“iktidarın seçim dönemindeki tarafsızlığı” sorununun anayasal düzeyde daha önce
açık biçimde kabul edilmiş olduğunu göstermektedir.
2028 İçin
Değerlendirme Ölçütü
2028
seçimleri bakımından kamu gücünün seçimsel kullanımının değerlendirilmesinde üç
aşamalı bir ölçüt kullanılabilir:
Birinci
aşama- Kaynağın niteliği: Kullanılan olanak kamu kaynağı, kamu görevi, kamu personeli, kamu tesisi,
kamu iletişim aracı veya başka bir yönetsel kaynak mıdır?
İkinci
aşama- Kullanım amacı: Kaynak olağan kamu hizmetinin yürütülmesi amacıyla mı kullanılmıştır,
yoksa belirli bir aday veya partinin seçimsel konumunu güçlendirecek biçimde mi
kullanılmıştır?
Üçüncü
aşama- Seçimsel etki: Söz konusu kullanım adaylar arasındaki fırsat eşitliğini somut olarak
etkileyebilecek bir sonuç yaratmış mıdır?
Bu üçlü
ölçüt kamu gücünün seçimsel kullanımına ilişkin değerlendirmeyi siyasal kanı
olmaktan çıkarıp gözlenebilir olgulara dayalı bir çözümleme durumuna
getirebilir. Bu çerçevede önemli olan görevde bulunan adayın kamu görevini hiç
kullanamaması değildir. Böyle bir yaklaşım demokratik yönetimin sürekliliğiyle
bağdaşmaz. Esas olan, kamu görevinin sağladığı yetki ve kaynakların seçimsel
yarışmanın diğer taraflarına karşı yapısal bir üstünlük oluşturacak biçimde
kullanılmamasıdır. Sonuç olarak kamu gücünün seçimsel kullanımı 2028
Cumhurbaşkanlığı seçiminin yalnızca hukuksal adaylık koşulları bakımından
değil, seçimsel fırsat eşitliği bakımından da belirleyici bir inceleme alanı
olacaktır. Anayasa'nın 116. maddesi uyarınca bir yeniden seçim kararı alınması
ve buna bağlı olarak mevcut Cumhurbaşkanının yeniden aday olabilmesi kendi
başına seçimsel eşitlik sorununu çözmez. Asıl sorun, bu adaylığın diğer
adaylarla birlikte gerçek, serbest ve eşit bir seçimsel yarışma ortamında
gerçekleşip gerçekleşmeyeceğidir. Bu nedenle 2028 sürecinde anayasal adaylık
ile seçimsel eşitlik iki ayrı hukuksal ve siyasal düzlem olarak izlenmelidir: Anayasal
mekanizma adaylığın hukuksal olanaklılığını ve seçimsel koşullar ise bu
adaylığın demokratik yarışma içindeki meşruluk koşullarını belirler.
MUHALEFETİN
ADAYLIK VE SİYASAL YARIŞMA KAPASİTESİ
Demokratik
seçimlerde seçimsel eşitlik, yalnızca iktidar ve muhalefet adaylarının hukuksal
olarak aynı adaylık koşullarına bağlı olması anlamına gelmez. Siyasal
yarışmanın gerçekliği bakımından daha geniş bir soru ortaya çıkar: Adaylar ve
siyasal partiler seçmenlere ulaşmak, örgütlenmek, kampanya yürütmek ve siyasal
tercih oluşturmak bakımından karşılaştırılabilir olanaklara sahip midir? Bu
ayrım özellikle görevde bulunan bir Cumhurbaşkanının yeniden aday olduğu
başkanlık sistemlerinde önem taşır. Bir adayın devlet makamının sağladığı
kurumsal görünürlüğe, kamu kaynaklarına ve sürekli medya ilgisine sahip olması
ile diğer adayların bunlardan yoksun olması, hukuksal olarak adaylık hakkının
herkes için mevcut olmasına karşın seçimsel yarışma bakımından önemli
farklılıklar yaratabilir. Dolayısıyla 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından
muhalefetin değerlendirilmesi, herhangi bir adayın seçim sonucundaki başarısı
veya başarısızlığı üzerinden değil, muhalefetin gerçek bir seçimsel seçenek
oluşturabilme kapasitesi üzerinden yapılmalıdır.
Hukuksal
Eşitlik ile Gerçek Eşitlik Arasındaki Ayrım
Seçim
hukukunda bütün adayların aynı kurallara bağlı olması temel bir gerekliliktir.
Ancak biçimsel hukuksal eşitlik seçimsel eşitliği kendiliğinden yaratmaz. Örneğin
bütün adayların aynı süre içinde propaganda yapabilmesine ilişkin bir kural
bulunması biçimsel eşitlik sağlayabilir. Buna karşılık bir adayın geniş bir
parti örgütüne, yüksek medya görünürlüğüne, kamu makamından kaynaklanan sürekli
tanınırlığa ve geniş mali olanaklara sahip olması diğer adayların aynı hukuksal
haklara sahip olmalarına karşın seçimsel erişim bakımından farklı bir konumda
bulunmalarına yol açabilir. Bu nedenle seçimsel eşitlik iki düzeyde
incelenmelidir: Birinci düzey, hukuksal eşitliktir. Adaylık, kampanya,
propaganda, finansman ve seçim hukuku bakımından kuralların herkese eşit
uygulanmasıdır. İkinci düzey, fırsat eşitliğidir. Adayların bu hukuksal hakları
kullanabilmelerini sağlayan siyasal, kurumsal, ekonomik ve iletişimsel
koşulların makul ölçüde eşit olmasıdır. Uluslararası seçim gözlemcilerinin
Türkiye'ye ilişkin değerlendirmeleri de bu ayrımı desteklemektedir. OSCE/ODIHR,
2023 seçimlerinde seçmenlere gerçek siyasal seçenekler sunulduğunu ve
kampanyanın yarışmacı olduğunu belirtmiş ve bununla birlikte görevdeki
Cumhurbaşkanı ve iktidar partilerinin haksız üstünlüklerden yararlandığını ve
temel özgürlüklere ilişkin bazı kısıtlamaların bazı muhalif siyasetçi ve
partilerin seçim sürecine katılımını engellediğini saptamıştır. Buradan
hareketle demokratik seçim bakımından temel ölçüt, yalnızca “muhalefet aday
olabilir mi?” değildir. Daha kapsamlı soru şudur: Muhalefet adayı, sahip olduğu
hukuksal hakkı gerçek bir seçimsel yarışma kapasitesine dönüştürebilecek
koşullara sahip midir?
Muhalefetin
Seçimsel Yarışma Kapasitesinin Unsurları
Muhalefetin
seçimsel yarışma kapasitesi tek bir değişkenden oluşmaz. En azından aşağıdaki
unsurlar birlikte değerlendirilmelidir:
Örgütsel
kapasite: Siyasal
partilerin ülke çapında örgütlenebilmesi yerel düzeyde seçmenlere ulaşabilmesi
ve kampanya etkinliklerini sürdürebilmesi.
Adaylık
kapasitesi: Anayasal
ve yasal koşullara uygun bir adayın belirlenebilmesi, adaylığının hukuksal
güvence altında bulunması ve adayın seçim sürecinin bütün aşamalarında
yarışabilmesi.
İletişim
kapasitesi: Adayın
televizyon, basın, internet ve sosyal medya gibi farklı iletişim kanallarından
seçmenlere ulaşabilmesi.
Finansal
kapasite: Kampanya etkinliklerini
sürdürebilecek meşru ve saydam finansman olanaklarının bulunması.
Toplumsal
erişim: Adayın
miting, toplantı, alan çalışması ve diğer siyasal etkinlikler aracılığıyla
seçmenlerle doğrudan iletişim kurabilmesi.
Hukuksal
güvence: Aday ve
parti etkinliklerine yönelik yönetsel veya yargısal müdahalelere karşı etkili
hukuksal başvuru yollarının bulunması.
Medya
çoğulculuğu: Farklı
siyasal görüşlerin seçmene ulaşabileceği çoğulcu ve dengeli bir medya ortamının
bulunması.
Bu
unsurların tamamı aynı derecede gerçekleşmediğinde adayların yalnızca hukuksal
olarak yarışabilir olmaları gerçek anlamda eşit bir seçimsel yarışmanın
bulunduğunu göstermeyebilir.
Muhalefetin
Adaylık Sorunu ile Seçimsel Yarışma Sorununun Ayrılması
2028
bakımından adaylık tartışması iki farklı düzeyde ele alınmalıdır. Birinci
düzey, anayasal adaylık hakkıdır. Anayasa'nın 101. maddesi ile 116. maddesi
birlikte değerlendirildiğinde Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin
seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda mevcut Cumhurbaşkanının bir
kez daha aday olabilmesine olanak sağlayan özel bir anayasal mekanizma
bulunmaktadır. İkinci düzey ise muhalefetin adayının seçimsel yarışmaya
katılabilmesidir. Muhalefet adayının adaylığı üzerinde hukuksal belirsizlik
bulunması, adayın siyasal etkinliklerinin sınırlanması, kampanya olanaklarının
kısıtlanması veya adayın seçmenlere ulaşmasını engelleyen uygulamalar bulunması
seçimsel eşitlik sorununu doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle 2028 bakımından
anayasal adaylık tartışması yalnızca Cumhurbaşkanının yeniden aday olup
olamayacağına indirgenmemelidir. Aynı zamanda diğer adayların aday olabilme,
adaylıklarını sürdürebilme ve seçmenlere ulaşabilme güvenceleri de incelenmelidir.
Medya ve
Bilgiye Erişim
Muhalefetin
seçimsel yarışma kapasitesi bakımından medya alanı özel bir önem taşır. Çünkü
seçmenin özgür iradesinin oluşabilmesi, siyasal seçenekler hakkında yeterli ve
çoğulcu bilgiye erişebilmesine bağlıdır. 2023 seçimleri bu açıdan önemli bir
karşılaştırma noktasıdır. OSCE/ODIHR görevdeki Cumhurbaşkanının ve iktidar
partilerinin medya alanında belirgin üstünlüklerden yararlandığını, kamu
yayıncısının görevdeki Cumhurbaşkanı lehine önemli ölçüde ağırlık taşıdığını ve
çok sayıda özel medya kuruluşunda da benzer bir yanlılık bulunduğunu
bildirmiştir. İkinci turda da adayların kampanya yapabilmelerine karşın medya
yanlılığının ve ifade özgürlüğüne ilişkin kısıtlamaların eşit olmayan seçimsel
ortamın devamına katkıda bulunduğu belirtilmiştir. Bu durum, medya alanının
yalnızca “basın özgürlüğü” başlığı altında değerlendirilmesinin yeterli
olmadığını göstermektedir. Seçim bakımından daha özel soru seçmenin farklı
adayların siyasal görüşlerini karşılaştırabilecek ölçüde çoğulcu bilgiye erişip
erişemediğidir. Dolayısıyla 2028 seçimlerinde medya çoğulculuğu, seçimsel yarışmanın
bağımsız bir unsuru olarak izlenmelidir.
Siyasal Etkinlik,
Örgütlenme ve Yıldırma Sorunu
Seçimsel yarışmanın
gerçekliği yalnızca medya görünürlüğüne bağlı değildir. Siyasal partilerin ve
adayların örgütlenme, toplantı, miting ve alan etkinliklerini özgürce
yürütebilmeleri de gereklidir. OSCE/ODIHR'nin 2023 seçimleri hakkındaki
değerlendirmesinde temel toplantı, örgütlenme ve ifade özgürlüklerine ilişkin
devam eden kısıtlamaların bazı muhalif siyasetçilerin, partilerin, sivil toplum
kuruluşlarının ve bağımsız medyanın seçim sürecine katılımını olumsuz
etkilediği belirtilmiştir. İkinci tur öncesinde de bazı muhalefet partilerinin
destekçilerinin yıldırma ve tacize maruz kaldığına ilişkin gözlemler
aktarılmıştır. Burada özellikle “yıldırma” kavramının seçimsel yarışma
bakımından taşıdığı önem üzerinde durmak gerekir. Seçimsel yarışma yalnızca hukuksal
olarak yasaklanmış bir engellemenin bulunmamasını değil, siyasal aktörlerin
meşru etkinliklerini makul bir güvenlik ve özgürlük ortamında
sürdürebilmelerini gerektirir. Dolayısıyla bir muhalefet partisinin veya
adayının etkinliklerini sürdürmesine hukuksal olarak izin verilmesi ile bu etkinliklerin
korku, baskı veya yönetsel engeller altında yürütülmesi arasında önemli bir
fark bulunmaktadır.
Hukuksal
Müdahaleler ve Adaylık Güvencesi
Muhalefetin
seçimsel yarışma kapasitesi bakımından bir diğer önemli unsur siyasal
aktörlerin hukuksal statüsünün seçim süreci boyunca kararlı olmasıdır. Adayların
veya siyasal parti yöneticilerinin seçim sürecinde hukuksal soruşturma, dava
veya yönetsel işlemlerle karşılaşmaları tek başına demokratik olmayan bir
uygulama olarak nitelendirilemez. Demokratik hukuk düzeninde kamu görevlileri
ve siyasal aktörler de hukuka bağlıdır. Ancak hukuksal süreçlerin seçimsel
zamanlaması, uygulanma biçimi, benzer durumdaki siyasal aktörlere uygulanıp
uygulanmadığı ve adayın seçimsel etkinliğini etkileyip etkilemediği ayrıca
incelenmelidir. Bu nedenle hukuksal süreçlerin seçimsel yarışma üzerindeki
etkisini belirlemek için en az dört soru sorulmalıdır: Aynı hukuksal kural
benzer durumdaki bütün siyasal aktörlere eşit uygulanmakta mıdır? Hukuksal
işlem nesnel ve öngörülebilir bir ölçüte dayanmakta mıdır? İşlem seçimsel etkinlik
kapasitesini doğrudan veya dolaylı olarak sınırlamakta mıdır? Etkili ve
zamanında bir hukuksal başvuru olanağı mevcut mudur? Bu ölçütler hukuksal
müdahalelerin siyasal niteliği hakkında peşin bir hüküm vermeden bunların
seçimsel yarışma üzerindeki somut etkisinin incelenmesine olanak sağlar.
Muhalefetin
Parçalanması ve Yarışma Kapasitesi
Muhalefetin
seçimsel kapasitesi yalnızca devlet kaynakları ve hukuksal koşullar tarafından
belirlenmez. Muhalefet partilerinin kendi iç örgütlenmeleri, aday belirleme
süreçleri, ittifak veya iş birliği tercihleri ve seçmenlere sundukları siyasal seçenekler
de seçimsel yarışmanın niteliğini etkiler. Ancak bu etmenlerle kamu gücünden
kaynaklanan üstünlükler birbirinden ayrılmalıdır. Bir muhalefet partisinin
örgütsel zayıflığı veya aday belirleme sorunları siyasal yarışmanın doğal bir
parçası olabilir. Buna karşılık kamu makamlarının aynı süreç üzerinde hukuka
aykırı veya ayrımcı müdahalelerde bulunması farklı bir hukuksal sorundur. Bu
ayrım özellikle önemlidir. Çünkü demokratik seçimlerde bütün adayların aynı
örgütsel güce sahip olması beklenemez. Siyasal yarışmanın doğal sonucu olarak
bazı partiler daha güçlü örgütlenebilir ve bazıları daha geniş seçmen desteğine
sahip olabilir. Demokratik hukuk bakımından korunması gereken şey sonuçların
eşitliği değil, yarışmanın temel kurallarının ve fırsatlarının eşitliğidir.
2028
Bakımından İzlenmesi Gereken Göstergeler
Bu çerçevede
2028 seçimlerinde muhalefetin gerçek seçimsel yarışma kapasitesini
değerlendirmek için aşağıdaki göstergeler izlenebilir: adaylık başvurularının
ve adaylıkların eşit ve öngörülebilir kurallara bağlı olması, adayların seçim
süreci boyunca hukuksal statülerinin güvence altında bulunması, siyasal
toplantı ve örgütlenme etkinliklerinin serbestçe yürütülebilmesi, adayların
ulusal ve yerel medyaya erişim bakımından karşılaştırılabilir olanaklara sahip
olması, kamu yayıncılığında adaylar arasında dengeli yayın yapılması, kampanya
finansmanına ilişkin kuralların eşit uygulanması, kamu makamlarının muhalefet etkinlikleri
karşısında tarafsız davranması, seçim sürecinde aday ve parti destekçilerine
yönelik yıldırma veya şiddetin etkili biçimde önlenmesi, seçim
uyuşmazlıklarında zamanında ve etkili hukuksal başvuru olanağının bulunması ve kamu
kaynaklarının belirli adayların seçimsel etkinlikleri lehine kullanılmaması. Bu
göstergeler, muhalefetin “güçlü” veya “zayıf” olduğu yönünde siyasal bir
değerlendirme yapmak için değil, seçimsel yarışmanın hangi kurumsal koşullar
altında gerçekleştiğini belirlemek için kullanılmalıdır.
Hukuksal
Adaylık ile Gerçek Seçimsel Seçenek Arasındaki Ayrım
Böylece 2028
bakımından önemli bir kavramsal ayrım daha ortaya çıkmaktadır: Hukuksal olarak
aday olabilmek gerçek bir seçimsel seçenek oluşturabilmekle aynı şey değildir. Bir
siyasal aktör aday olabilir fakat seçmenlere ulaşma, medya görünürlüğü,
örgütlenme, kampanya yürütme, finansman ve hukuksal güvence bakımından ciddi zayıflıklara
sahipse adaylığın biçimsel varlığı seçimsel yarışmanın gerçekliğini tek başına
kanıtlamaz. Bunun tersine görevde bulunan adayın daha yüksek toplumsal
tanınırlığa veya daha güçlü parti örgütüne sahip olması da tek başına
seçimlerin adaletsiz olduğunu göstermez. Demokratik seçimlerde siyasal
aktörlerin toplumsal destek ve örgütsel kapasite bakımından farklı olması
doğaldır. Bu nedenle araştırmanın ölçütü adayların eşit sonuçlara sahip olması
değil, eşit ve özgür seçimsel yarışma olanaklarına sahip olup olmadıklarıdır. 2028
Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından bu ayrım anayasal adaylık tartışmasını
demokratik seçim tartışmasına bağlayan temel halkayı oluşturmaktadır.
Anayasa'nın 116. maddesi, belirli koşullar altında mevcut Cumhurbaşkanının
yeniden aday olmasına hukuksal olanak sağlayabilir. Ancak bu anayasal olanağın
demokratik seçimsel meşruluğa dönüşebilmesi diğer adayların da gerçek anlamda
yarışabilmelerine, seçmenlerin seçeneklere erişebilmesine ve seçimsel yarışmanın
serbest, eşit ve adil koşullarda yürütülmesine bağlıdır. Dolayısıyla 2028
sürecinin demokratik niteliğini belirleyecek temel sorun yalnızca “kimler aday
olabilir?” sorusu değildir. Bunun yanında ve daha önemlisi “aday olabilenler
hangi koşullarda yarışabileceklerdir?” sorusunun da yanıtlanması gerekmektedir.
DEMOKRATİK
GERİLEME VE OTORİTERLEŞME AÇISINDAN 2028
2028
Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin anayasal ve siyasal tartışma yalnızca
Cumhurbaşkanının yeniden aday olup olamayacağı veya seçimlerin hangi tarihte
yapılacağı sorularıyla sınırlı değildir. Önceki bölümlerde ortaya konulan
anayasal adaylık, siyasal tarafsızlık, seçimsel eşitlik, kamu gücünün kullanımı
ve muhalefetin gerçek seçimsel yarışma kapasitesi birlikte değerlendirildiğinde
konu daha geniş bir soruna ulaşmaktadır: Türkiye'nin demokratik yönetim yapısı
seçimler aracılığıyla kendisini yenileme kapasitesini korumakta mıdır? Bu soru,
demokratik gerileme ve otoriterleşme kavramlarını gündeme getirmektedir. Ancak
bu kavramların kullanılması belirli bir siyasal aktör hakkında peşin bir hüküm
verilmesini gerektirmez. Demokratik gerileme tek bir olaydan veya tek bir
anayasa değişikliğinden hareketle değil, demokratik kurumların ve siyasal yarışmanın
zaman içinde hangi yönde değiştiğinin incelenmesiyle belirlenebilecek süreçsel
bir olgudur.
Demokratik
Gerileme Kavramı
Demokratik
gerileme demokratik rejimin temel kurumlarının, hak ve özgürlüklerinin ve
iktidarın demokratik yollarla sınırlandırılmasına ilişkin mekanizmaların zaman
içinde aşınması anlamında kullanılmaktadır. Bu süreç demokratik kurumların bir
anda ortadan kaldırılması biçiminde gerçekleşmek zorunda değildir. Özellikle
çağdaş siyasal sistemlerde demokratik gerileme anayasal değişiklikler, yürütme
yetkisinin yoğunlaşması, yargısal bağımsızlığın zayıflaması, medya
çoğulculuğunun daralması, muhalefetin etki alanının sınırlandırılması ve
seçimsel fırsat eşitliğinin bozulması gibi birbirini tamamlayan süreçler
üzerinden ortaya çıkabilir. Bu nedenle demokratik gerilemenin temel göstergesi
yalnızca seçimlerin yapılıp yapılmadığı değildir. Daha önemli soru, seçimlerin
iktidarın gerçek anlamda el değiştirmesine olanak sağlayan demokratik bir
mekanizma olma niteliğini koruyup korumadığıdır. 2023 seçimleri bakımından
OSCE/ODIHR seçmenlere gerçek siyasal seçeneklerin sunulduğunu ve kampanyanın
yarışmacı olduğunu belirtirken aynı zamanda görevdeki Cumhurbaşkanı ve iktidar
partilerinin haksız üstünlüklerden yararlandığını, temel özgürlüklere ilişkin
kısıtlamaların bazı muhalefet aktörlerinin katılımını engellediğini ve medya
alanında belirgin bir dengesizlik bulunduğunu saptamıştır. Bu iki saptamanın
birlikte bulunması önemlidir. Çünkü demokratik gerileme tartışması bakımından
“seçim vardı” ile “seçim eşit koşullarda gerçekleşti” aynı önerme değildir.
Demokratik
Gerileme Bir Süreçtir
Demokratik
gerilemenin belirlenmesinde tek bir anayasal düzenlemeye veya tek bir seçim
dönemine odaklanmak yanıltıcı olabilir. Daha anlamlı yöntem birbirini izleyen
kurumsal değişikliklerin toplam etkisini incelemektir. Bu bakımdan en azından
şu göstergeler birlikte izlenmelidir: yürütme yetkisinin yoğunlaşması, yasama
ve yürütme arasındaki denge ve denetim mekanizmalarının niteliği, yargısal
bağımsızlık, medya çoğulculuğu ve ifade özgürlüğü, siyasal parti ve örgütlenme
özgürlüğü, seçim yönetiminin tarafsızlığı, kamu kaynaklarının seçimsel
kullanımı, iktidar ile devlet arasındaki kurumsal sınır, muhalefetin siyasal etkinlik
alanı, adaylık ve seçilme hakkının güvenliği ve iktidarın seçimler yoluyla
değişebilmesinin gerçekliği. Bu göstergelerin tek tek varlığı veya yokluğu
otomatik olarak belirli bir rejim sonucuna götürmez. Esas önemli olan bunların
zaman içinde birlikte hangi yönde değiştiğidir. Bu yaklaşım 2028 seçimlerini
bir “tekil seçim olayı” olmaktan çıkararak Türkiye'nin anayasal ve siyasal
gelişiminin devam eden bir aşaması olarak ele almayı olanaklı kılmaktadır.
Yürütme
Gücünün Yoğunlaşması
2017 anayasa
değişiklikleriyle kabul edilen ve 2018'de yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı
hükümet sistemi yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanında toplanmasını sağlamıştır.
Bu sistemin anayasal olarak kurulmuş olması kendi başına demokratik gerileme
kanıtı değildir. Demokratik sistemler farklı hükümet modelleri içinde
örgütlenebilir. Ancak yürütme yetkisinin yoğunlaşması, denge ve denetleme
mekanizmalarının etkililiği ile birlikte değerlendirilmelidir. Çünkü güçlü
yürütme ile demokratik gerileme arasında doğrudan ve otomatik bir ilişki
bulunmamakla birlikte yürütme yetkisinin yasama, yargı ve bağımsız kurumlar
tarafından etkili biçimde denetlenememesi durumunda demokratik güvencelerin
zayıflama riski artmaktadır. Bu nedenle 2028 bakımından temel soru
Cumhurbaşkanının yeniden aday olmasına anayasal bir mekanizmanın bulunup
bulunmadığından daha geniştir: Bu anayasal mekanizmanın işletilmesi yürütme
yetkisinin demokratik denetim altında tutulduğu bir kurumsal yapı içinde mi
gerçekleşmektedir?
Devlet
ile İktidar Partisi Arasındaki Sınır
Demokratik
rejimlerde hükümet ile iktidar partisi arasında doğal bir siyasal ilişki
bulunabilir. Ancak devlet ile parti aynı kurumsal yapı değildir. Devlet
kurumlarının bütün yurttaşlara ve bütün siyasal aktörlere eşit uzaklıkta olması
beklenirken siyasal parti belirli bir siyasal görüşü ve programı temsil eder.
Bu nedenle devlet kaynaklarının veya devlet makamlarının belirli bir parti
lehine seçimsel üstünlük oluşturması demokratik yarışmanın temel koşullarını
etkileyebilir. 2023 seçimlerine ilişkin OSCE/ODIHR değerlendirmesinde görevdeki
Cumhurbaşkanı ve iktidar partilerinin haksız üstünlük elde ettiği, resmi
görevlerin kampanya etkinlikleriyle birleştirildiği ve devlet ile parti
arasındaki sınırın bulanıklaştığı belirtilmiştir. 2028 bakımından bu sorun daha
da önemlidir. Çünkü mevcut Cumhurbaşkanının yeniden aday olması durumunda aynı
kişi hem yürütme makamını kullanmaya devam edecek hem de seçimsel yarışmanın
tarafı olacaktır. Dolayısıyla demokratik gerileme bakımından incelenmesi
gereken sorun Cumhurbaşkanının aday olması değildir. Asıl sorun,
Cumhurbaşkanlığı makamının sahip olduğu devlet gücü ile adayın seçimsel etkinliği
arasındaki kurumsal sınırın korunup korunmadığıdır.
Yargısal
Bağımsızlık ve Siyasal Yarışma
Demokratik
seçimlerin gerçek anlamda yarışmacı olabilmesi için adayların ve siyasal
partilerin hukuksal güvencelerinin bulunması gerekir. Bunun önemli bir unsuru
bağımsız ve tarafsız yargıdır. Çünkü adaylık hakkı, siyasal örgütlenme,
toplantı ve ifade özgürlüğü veya seçim uyuşmazlıkları bakımından ortaya çıkan
sorunların kesin güvencesi bağımsız bir yargısal denetimdir. OSCE/ODIHR 2023
seçimleri sonrasında anayasal reform yoluyla temel hak ve özgürlüklerin ve
yargı bağımsızlığının güçlendirilmesini önermiş ve seçim yönetiminin
kararlarının bağımsız bir yargı organınca etkili biçimde incelenmesini
sağlayacak hukuksal başvuru mekanizmalarının geliştirilmesini de salık
vermiştir. Bu nedenle 2028 bakımından adaylık veya seçim uyuşmazlıklarının
yalnızca mevcut mevzuata uygunluğu değil, bunların bağımsız, tarafsız ve
zamanında bir yargısal denetime konu olup olmadığı da önem taşımaktadır.
Medya
Çoğulculuğunun Aşınması
Seçimsel yarışmanın
demokratik niteliği seçmenin siyasal seçeneklere ilişkin bilgiye erişebilmesine
bağlıdır. Bu nedenle medya çoğulculuğu demokratik gerilemenin önemli
göstergelerinden biridir. 2023 seçimlerinde OSCE/ODIHR kamu yayıncısı başta
olmak üzere medya alanında görevdeki Cumhurbaşkanı lehine belirgin bir
dengesizlik bulunduğunu ve bunun seçimsel fırsat eşitliğini etkilediğini
bildirmiştir. Bu değerlendirme 2028 bakımından yalnızca medya özgürlüğünün
genel durumunun değil, seçim döneminde adayların seçmene erişim olanaklarının
da izlenmesi gerektiğini göstermektedir. Bir seçim kampanyasında farklı
adayların görüşlerinin seçmenlere ulaşabilmesi yalnızca adayların konuşma
hakkına sahip olmasıyla sağlanamaz. Siyasal iletişim kanallarının çoğulcu
olması ve seçmenin seçenek görüşlere erişebilmesi gerekir.
Muhalefetin
Siyasal Alanının Daralması
Demokratik
rejimin önemli göstergelerinden biri iktidarın muhalefetin varlığını kabul
etmesi ve muhalefetin iktidara gelebilme olasılığının kurumsal olarak
korunmasıdır. Bu nedenle muhalefetin yalnızca parlamentoda bulunması yeterli
değildir. Muhalefet partilerinin örgütlenebilmesi, aday gösterebilmesi,
kampanya yapabilmesi, medya aracılığıyla görüşlerini açıklayabilmesi ve
seçimler yoluyla iktidara gelebilme olanağının korunması gerekir. Levitsky ve
Way'in “competitive authoritarianism” kavramı bu noktada açıklayıcıdır. Bu
yaklaşımda demokratik kurumlar biçimsel olarak varlığını sürdürür ve seçimler
ve siyasal partiler iktidara ulaşmanın temel araçları olmaya devam eder. Ancak
iktidarın devlet olanaklarını sistemli biçimde kullanması sonucunda yarışma
alanı eşitsiz duruma gelir. Bu nedenle sistem ne tam anlamıyla demokratik ne de
seçimlerin tümüyle ortadan kaldırıldığı klasik otoriter bir rejimdir. Bu
kavramın Türkiye'ye uygulanması ise ayrıca görgül olarak gerekçelendirilmesi
gereken bir bilimsel değerlendirmedir. Burada önemli olan kavramı peşin bir
rejim etiketi olarak kullanmak değil, kavramın ölçütlerinin Türkiye'deki somut
kurumsal gelişmelerle ne ölçüde örtüştüğünü araştırmaktır.
Otoriterleşme
ve Seçimlerin Varlığı
Otoriterleşme
ile seçimlerin ortadan kaldırılması aynı süreç değildir. Çağdaş siyasal
sistemlerde seçimler demokratik rejimlerin temel unsuru olduğu kadar demokratik
niteliği sınırlanmış rejimlerde de varlığını sürdürebilir. Bu nedenle
seçimlerin düzenli olarak yapılması tek başına demokratik rejimin devam
ettiğini kanıtlamaz. Asıl sorun seçimlerin iktidarın gerçek anlamda
değişebilmesine izin veren bir mekanizma olarak işleyip işlemediğidir. Levitsky
ve Way'in yaklaşımında demokratik rejimlerde seçimler açık, özgür ve adil
olmakta, temel siyasal haklar ve özgürlükler geniş biçimde korunmakta ve
ihlaller siyasal iktidar ile muhalefet arasındaki oyun alanını sistemli biçimde
değiştirmemektedir. Yarışmacı otoriter sistemlerde ise demokratik kurumlar
mevcut olmakla birlikte ihlallerin sıklığı ve ağırlığı iktidar ile muhalefet
arasında belirgin bir eşitsizlik yaratmaktadır. Bu yaklaşım, bu makalenin temel
ayrımını kuramsal olarak desteklemektedir: Seçimin yapılması demokratik
seçimsel yarışmanın gerçekleşmesi demek değildir. Bir başka ifadeyle seçimsel
kurumların varlığı seçimsel kurumların demokratik işlevini tam olarak yerine
getirmesidir.
2028 ve
Demokratik Gerilemenin Ölçülmesi
2028
Cumhurbaşkanlığı seçiminin demokratik gerileme bakımından anlamı tek başına
seçim sonucundan hareketle belirlenemez. Seçim sürecinin tamamı incelenmelidir.
Bu kapsamda aşağıdaki göstergelerin birlikte izlenmesi gerekir:
Anayasal denge: Cumhurbaşkanlığı makamının anayasal yetkileri ile denetim
mekanizmaları arasındaki ilişki.
Adaylık güvencesi: Cumhurbaşkanı ve diğer adayların adaylık haklarının eşit ve
öngörülebilir biçimde uygulanması.
Devlet-parti ayrımı: Kamu makamları ile siyasal parti etkinliklerinin kurumsal
sınırlarının korunması.
Kamu gücü: Yönetsel ve mali kaynakların seçimsel yarışmada belirli bir
taraf lehine kullanılmaması.
Medya çoğulculuğu: Seçmenin bütün temel siyasal seçeneklere erişebilmesi.
Yargısal bağımsızlık: Seçim ve adaylık uyuşmazlıklarının bağımsız ve etkili
biçimde incelenmesi.
Muhalefetin etki alanı: Siyasal partilerin ve adayların örgütlenme, toplantı,
propaganda ve iletişim haklarının korunması.
Seçim yönetimi: Seçim organlarının bağımsızlığı, tarafsızlığı, saydamlığı ve
kararlarının denetlenebilirliği.
İktidar değişikliği olasılığının kurumsal gerçekliği: Muhalefetin seçim yoluyla iktidara
gelebilmesini sağlayan kurumsal koşulların korunması.
Seçim sonrası sonuçlara saygı: Seçmen iradesinin hukuksal ve
siyasal olarak tanınması ve seçim sonucunun kurumsal olarak uygulanması.
Bu
göstergelerin birlikte değerlendirilmesi, demokratik gerilemenin tek bir
anayasal hükme indirgenmesini önler.
2028
Bakımından Temel Sorun
Bu çerçevede
2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından ortaya çıkan temel sorun
Cumhurbaşkanının yeniden adaylığının anayasal olarak olanaklı olup olmadığı ile
bu adaylığın demokratik bir seçimsel yarışma içinde gerçekleşip
gerçekleşmeyeceğinin birbirinden ayrılmasıdır. Anayasa'nın 116. maddesinin
öngördüğü mekanizma belirli koşullar altında ikinci dönemindeki Cumhurbaşkanına
bir kez daha aday olabilme olanağı vermektedir. Bu anayasal mekanizmanın
kullanılması tek başına demokratik gerileme anlamına gelmez. Ancak aynı
mekanizma yürütme gücünün yoğunlaşması, devlet ile iktidar partisi arasındaki
sınırın zayıflaması, kamu kaynaklarının seçimsel kullanımı, medya
çoğulculuğunun daralması, muhalefetin siyasal etki alanının sınırlandırılması
ve yargısal bağımsızlık sorunları ile birlikte ortaya çıkıyorsa 2028 sürecinin
demokratik niteliği daha geniş bir kurumsal çerçeve içinde
değerlendirilmelidir. Bu nedenle demokratik gerileme açısından belirleyici soru
“Anayasa yeniden adaylığa izin veriyor mu?” değildir. Bunun yanında ve daha
kapsamlı olarak şu soru sorulmalıdır: Anayasal olarak olanaklı olan yeniden
adaylık bütün siyasal aktörlerin serbest, eşit ve adil koşullarda yarışabildiği
bir seçimsel düzen içinde mi gerçekleşmektedir? Bu soru anayasal hukuk ile
demokratik siyaset arasındaki bağlantının merkezinde bulunmaktadır.
Demokratik
Gerileme ile Anayasal Meşruluk Arasındaki Ayrım
Burada
makalenin başından beri korunan önemli bir ayrım yeniden ortaya çıkmaktadır: Anayasal
yetki ile demokratik meşruluk aynı şey değildir. Bir anayasal hükmün belirli
bir işlemi olanaklı kılması işlemin anayasal bakımdan hukuka uygunluğu
bakımından önemlidir. Ancak demokratik meşruluk yalnızca işlemin anayasal
dayanağıyla sınırlı değildir. Seçimlerin özgür, eşit ve adil koşullarda
gerçekleşmesi seçmenlerin seçeneklere erişebilmesi, muhalefetin gerçek anlamda
yarışabilmesi ve devlet gücünün tarafsız biçimde kullanılması da demokratik meşruluğun
unsurlarıdır. Bu nedenle 2028 sürecinin çözümlemesinde iki ayrı soru birlikte
fakat birbirine karıştırılmadan sorulmalıdır: Birinci soru şudur: Yeniden
adaylık anayasal olarak olanaklı mıdır? İkinci soru şudur: Bu adaylık
demokratik seçimsel yarışmanın gerektirdiği serbestlik, eşitlik ve adillik
koşulları altında mı gerçekleşmektedir? Birinci sorunun olumlu yanıtı ikinci
sorunun da otomatik olarak olumlu olduğu anlamına gelmez. Tam tersine,
demokratik gerileme bakımından asıl inceleme alanı bu iki soru arasındaki uzaklığın
ortaya çıkıp çıkmadığıdır. Bu nedenle 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi, yalnızca
bir sonraki Cumhurbaşkanının belirleneceği seçim olarak değil, aynı zamanda
Türkiye'nin anayasal seçim düzeninin demokratik yarışma üretme kapasitesinin
sınanacağı bir siyasal-hukuksal süreç olarak ele alınmalıdır.
SEÇİMİN
VARLIĞI İLE SEÇİMSEL YARIŞMANIN GERÇEKLİĞİ ARASINDAKİ AYRIM
Bu
çalışmanın önceki bölümlerinde anayasal adaylık, siyasal tarafsızlık, seçimsel
eşitlik, kamu gücünün kullanımı, muhalefetin siyasal kapasitesi ve demokratik
gerileme ayrı ayrı incelenmiştir. Bu çözümlemelerin ortaklaştığı temel nokta
demokratik bir siyasal düzen bakımından yalnızca seçimlerin yapılmasının
yeterli olmadığıdır. Seçimin varlığı ile seçimsel yarışmanın demokratik anlamda
gerçekleşmesi birbirinden ayrılması gereken iki farklı olgudur. Bu ayrım
özellikle görevde bulunan siyasal iktidarın seçim yoluyla yeniden meşruluk
üretmeye devam ettiği, ancak seçimsel yarışın koşullarının bütün siyasal
aktörler bakımından eşit olmaktan uzaklaştığı sistemlerde önem kazanmaktadır.
Siyasal bilim yazınında seçimlerin demokratik kurumların varlığını sürdüren
fakat iktidar lehine belirgin bir asimetrinin oluştuğu rejimlerde de
kullanılabildiği uzun süredir tartışılmaktadır. Levitsky ve Way'in yarışmacı
otoriterlik kavramı da biçimsel demokratik kurumların varlığını, fakat
iktidarın devlet olanaklarını kullanması sonucunda seçimsel oyun alanının ciddi
biçimde eşitsizleşmesini temel bir ayrım noktası olarak ele almaktadır. Bu
nedenle 2028 Cumhurbaşkanlığı seçiminin demokratik niteliğini
değerlendirebilmek için yalnızca “seçim yapılacak mı?” veya “kimler aday
olabilecek?” sorularının yanıtlanması yeterli değildir. Asıl sorulması gereken
soru seçim yapıldığında bütün siyasal aktörlerin seçmen iradesini serbestçe
oluşturabilecekleri ve bu iradeyi siyasal yarışmaya dönüştürebilecekleri
koşulların bulunup bulunmadığıdır.
Seçimin
Biçimsel Varlığı
Seçimin
biçimsel varlığı seçim hukukunun öngördüğü temel işlemlerin
gerçekleştirilmesini ifade eder. Seçim tarihinin belirlenmesi, adaylıkların
kabul edilmesi, kampanyaların yürütülmesi, seçmenlerin oy kullanması, oyların
sayılması, sonuçların ilan edilmesi ve sonuçlara karşı hukuksal yolların
bulunması bu katmanın temel unsurlarıdır. Bu anlamda seçim öncelikle bir
hukuksal ve kurumsal süreçtir. Seçimin yapılması, seçim organlarının
görevlerini yerine getirmesi ve sonuçların ilan edilmesi, seçimsel sürecin
biçimsel olarak mevcut olduğunu gösterir. Ancak bu koşulların varlığı tek
başına seçimin demokratik niteliğini kanıtlamaz. Çünkü seçim süreci mevcut
olmakla birlikte seçmenlerin bilgiye erişimi sınırlanabilir, bazı adayların
veya partilerin örgütlenme ve kampanya olanakları daraltılabilir, devlet
olanakları belirli bir siyasal aktör lehine kullanılabilir veya medya alanında
ciddi bir eşitsizlik ortaya çıkabilir. Dolayısıyla, seçimin yapılması seçimin
demokratik olarak gerçekleştiğini tek başına göstermez. Venedik Komisyonu'nun “Seçim
İşlerinde İyi Yönetişim Yasası” (Code of Good Practice in Electoral Matters)
yaklaşımı da seçimleri yalnızca oy verme işlemi olarak değil, evrensel, eşit,
özgür, gizli ve doğrudan oy ilkeleri ile seçimlerin kararlı ve tarafsız bir
hukuksal ve kurumsal çerçevede gerçekleştirilmesi gereken bütünsel bir süreç
olarak ele almaktadır.
Seçimin
Demokratik Mekanizma Niteliği
Seçimin
demokratik niteliği biçimsel sürecin ötesinde seçmenin siyasal tercihinin özgür
biçimde oluşabilmesini gerektirir. Bunun için seçmenin farklı siyasal
seçeneklere ulaşabilmesi, adayların görüşlerini açıklayabilmesi, siyasal
partilerin örgütlenebilmesi, kampanya yapabilmesi ve seçmenlerle iletişim
kurabilmesi gerekir. Bu aşamada seçimsel özgürlük ile seçimsel eşitlik
birbirinden ayrılmaz duruma gelir. Bir adayın hukuksal olarak aday olabilmesi
fakat diğer adaylara kıyasla çok daha sınırlı medya erişimine sahip olması tek
başına adaylık hakkının bulunduğunu gösterse de seçimsel fırsat eşitliğinin
bulunduğunu göstermeyebilir. Benzer biçimde bütün partilerin seçim kampanyası
yapmasına hukuksal olarak izin verilmesi, kamu kaynaklarının veya kamusal
iletişim kanallarının yalnızca bazı siyasal aktörlerin görünürlüğünü artıracak
biçimde kullanılması durumunda maddi eşitlik sorununu ortadan kaldırmaz. Bu
nedenle seçimsel eşitlik aynı sonuçların üretilmesi değil, siyasal aktörlerin
seçmene ulaşma ve siyasal tercih oluşturma bakımından makul ölçüde eşit
fırsatlara sahip olması anlamına gelir. 2023 seçimleri bu ayrımı somut biçimde
ortaya koymaktadır. OSCE/ODIHR, seçmenlerin gerçek siyasal seçenekler arasında
tercih yapabildiğini ve kampanyanın çoğu yarışmacı bakımından yarışmacı ve
büyük ölçüde özgür olduğunu belirtmiş ve bununla birlikte görevdeki
Cumhurbaşkanı ile iktidar partilerinin haksız bir üstünlüğe sahip olduğunu,
medya yanlılığının ve temel özgürlüklere ilişkin sınırlamaların seçimsel alanı
eşitsizleştirdiğini saptamıştır. Dolayısıyla 2023 deneyimi seçimsel gerçekliğin
ikili bir nitelik taşıyabileceğini göstermektedir: seçmen bakımından gerçek seçenekler
bulunabilirken seçimsel fırsat eşitliği aynı ölçüde gerçekleşmeyebilir.
Seçimin
Hesap Verebilirlik ve İktidar Değişimi İşlevi
Seçimlerin
demokratik işlevinin daha ileri bir boyutu iktidarın seçmen tarafından
değerlendirilebilmesi ve gerektiğinde iktidarın değiştirilebilmesidir. Bu
nedenle demokratik seçim yalnızca mevcut iktidarın yeniden seçilmesini sağlayan
bir mekanizma değil, aynı zamanda mevcut iktidarın siyasal olarak
değiştirilebilmesini olanaklı kılan bir mekanizmadır. Burada “iktidar
değişikliği gerçekleşmiştir” ile “iktidar değişikliği gerçekçi olarak olanaklı
olmuştur” ifadeleri arasında önemli bir fark vardır. Demokratik seçim
bakımından belirleyici olan belirli bir adayın veya partinin mutlaka iktidarı
devralması değil seçmen iradesinin böyle bir sonucu üretebilmesinin kurumsal
olarak olanaklı olmasıdır. Bu nedenle iktidar değişimi seçimsel yarışmanın
sonuçlarından biri olmaktan önce onun demokratik niteliğinin önemli
göstergelerinden biridir. Başka bir
ifadeyle, seçimsel yarışmanın demokratik niteliği şu soruya bağlıdır: İktidarda
bulunan siyasal aktör seçim sürecinin kuralları içinde ve devlet gücünün
sağladığı kurumsal üstünlükler dışında, seçmen iradesiyle iktidarı kaybedebilir
mi? Bu soru seçim sonucunu öngörmeye yönelik değildir. Tam tersine, seçim
sonucundan bağımsız olarak seçim sisteminin iktidar değişikliğine kurumsal
olarak açık olup olmadığını sorgulamaktadır.
Gerçek
Seçimsel Yarışmanın Unsurları
Buradan
hareketle gerçek seçimsel yarışma seçim sürecinin varlığına eklenen bir dizi
maddi koşulun birlikte gerçekleşmesini gerektirir. Bu koşullar en az sekiz
boyutta incelenebilir: Birinci olarak, adaylık eşitliği sağlanmalıdır. Hukuksal
olarak aday olma hakkının yanında adaylık sürecinin siyasal müdahalelerden ve
keyfi uygulamalardan korunması gerekir. İkinci olarak, temel siyasal
özgürlükler kullanılabilir durumda olmalıdır. İfade, toplantı, örgütlenme ve
siyasal etkinlik özgürlükleri seçimsel yarışmanın altyapısını oluşturur. Üçüncü
olarak, bilgi ve medya çoğulculuğu bulunmalıdır. Seçmenin farklı siyasal
seçenekler hakkında bilgi edinebilmesi özgür siyasal tercih açısından temel bir
koşuldur. Dördüncü olarak, devlet ile siyasal parti arasındaki kurumsal sınır
korunmalıdır. Hükümetin kamu siyasası yürütmesi ile hükümette bulunan siyasal
aktörlerin seçim kampanyası yürütmesi farklı etkinliklerdir. Bu iki alanın
birleşmesi kamu gücünün seçimsel üstünlük üretmek üzere kullanılmasına yol
açabilecek bir alan oluşturur. Beşinci olarak, kamu ve yönetsel kaynakların
tarafsızlığı güvence altına alınmalıdır. Kamu araçları, personeli, bütçeleri, resmi
etkinlikleri ve kurumsal iletişim kanalları belirli bir adayın veya partinin
seçimsel üstünlüğüne dönüştürülmemelidir. Altıncı olarak, seçim yönetiminin
tarafsızlığı ve saydamlığı sağlanmalıdır. Seçim organlarının kararlarının
açıklığı, denetlenebilirliği ve hukuksal güvenceleri seçim sonuçlarına duyulan
güven açısından önem taşır. Yedinci olarak, etkili hukuksal başvuru yolları
bulunmalıdır. Seçim sürecinde ortaya çıkan uyuşmazlıkların bağımsız ve etkili
biçimde incelenebilmesi, seçimsel eşitliğin yalnızca kâğıt üzerinde kalmasını
önleyen temel güvencelerden biridir. OSCE/ODIHR'nin 2023 seçimleri sonrasındaki
öncelikli önerileri arasında bağımsız yargısal denetimin güçlendirilmesi, seçim
yönetiminde saydamlığın artırılması ve bütün yarışmacılar için eşit seçimsel
alanın sağlanması da yer almıştır. Sekizinci olarak, gerçek iktidar değişimi
olanağı korunmalıdır. Seçimlerin sonucunda iktidarın değişmesi zorunlu değildir
ancak siyasal sistem seçmen iradesinin farklı bir siyasal seçeneği iktidara
taşımasına kurumsal olarak açık olmalıdır.
İki
Katmanlı Seçim Modeli
Bu unsurlar
birlikte değerlendirildiğinde, bu çalışma bakımından iki katmanlı seçim modeli
önerilebilir. Birinci katman biçimsel seçimsel varlıktır: Seçim takvimi,
adaylık, kampanya, oy verme, oy sayımı ve sonuçların ilanı. İkinci katman ise
maddi seçimsel yarışmadır: Biçimsel seçimsel varlık, temel siyasal özgürlükler,
eşit fırsat, siyasal tarafsızlık, medya çoğulculuğu, kamu kaynaklarının
tarafsızlığı, etkili hukuksal güvence ve gerçek iktidar değişimi olanağı. Bu
model, seçimleri “var” veya “yok” biçiminde ikili bir kategoriye indirgemek
yerine seçimsel kurumların demokratik işlevlerini hangi ölçüde yerine
getirdiğini incelemeye olanak vermektedir. Bu noktada seçimsel kurumların
varlığı ile işlevi arasında da ayrım yapılmalıdır. Bir ülkede seçim takvimi, siyasal
partiler, adaylık sistemi, oy verme işlemi ve sonuçların ilanı mevcut olabilir.
Ancak bu kurumların siyasal iktidarın hesap verebilirliğini ve gerçek siyasal
yarışmayı sağlayacak biçimde çalışıp çalışmadığı ayrıca incelenmelidir. Bu
yaklaşım seçimlerin tümüyle ortadan kalkması ile seçimlerin demokratik
işlevinin aşınması arasındaki farklılığı da görünür kılar.
2028
Seçimi Bakımından Modelin Uygulanması
Bu ayrım
2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından özellikle önemlidir. Anayasa'nın 116.
maddesinde öngörülen koşullar gerçekleştiğinde Cumhurbaşkanının yeniden aday
olabilmesi anayasal adaylık sorusunu çözer. Ancak bu durum, tek başına seçimsel
yarışmanın demokratik koşullarda gerçekleşeceği sonucunu doğurmaz. Aynı
şekilde, 2028'de seçimlerin gerçekleştirilmesi, seçmenlerin sandığa gitmesi ve
sonuçların ilan edilmesi de seçimsel varlığın gerçekleştiğini gösterir. Fakat
demokratik seçimsel yarışmanın varlığı için yukarıda belirtilen maddi
koşulların da ayrıca incelenmesi gerekir. Dolayısıyla 2028 bakımından
çözümlemenin iki ayrı soruya bölünmesi gerekir: Birinci soru şudur:
Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı anayasal olarak olanaklı müdür? İkinci soru
şudur: Yeniden adaylık gerçekleştiğinde bu adayın ve diğer siyasal aktörlerin
serbest, eşit ve adil koşullarda yarışabilecekleri bir seçimsel ortam mevcut
mudur? Birinci sorunun olumlu yanıtı, ikinci sorunun da olumlu yanıtlanmasını
gerektirmez. Aynı şekilde ikinci sorunun olumsuzlukları 116. maddenin
kendiliğinden anayasa dışı olduğu anlamına gelmez. Bu iki düzeyin birbirine
karıştırılması anayasal yetki ile seçimsel meşruluk arasındaki ayrımın ortadan
kalkmasına neden olur. Bu nedenle 2028 sürecinde anayasal adaylık ile seçimsel yarışma
birbirinden bağımsız fakat birbirini tamamlayan iki inceleme alanı olarak ele
alınmalıdır.
Seçimsel Yarışmanın
Gerçekliği İçin Temel Sınama
Bu çözümleme
sonucunda 2028 seçimleri için kullanılabilecek temel sınama şu şekilde ortaya
konulabilir: Seçim var mı? Seçim takvimi, adaylık, oy verme, sayım ve
sonuçlandırma işlemleri gerçekleştiriliyor mu? Seçim serbest mi? Seçmenler
siyasal tercihlerini baskı ve hukuksal olmayan müdahaleler olmaksızın
oluşturabiliyor mu? Seçim eşit mi? Adaylar ve siyasal partiler seçmene ulaşma
bakımından gerçek ve etkili fırsatlara sahip mi? Seçim adil mi? Seçim yönetimi,
hukuksal çerçeve ve uyuşmazlık çözümü tarafsız, öngörülebilir ve etkili mi? Devlet
tarafsız mı? Kamu gücü ve yönetsel kaynaklar seçimsel üstünlük üretmek amacıyla
kullanılabiliyor mu? Bilgi alanı çoğulcu mu? Seçmenler farklı siyasal
seçenekler hakkında yeterli ve dengeli bilgiye erişebiliyor mu? Muhalefet
gerçekten yarışabiliyor mu? Adaylık,
örgütlenme, kampanya, medya ve hukuksal etkinlik bakımından muhalif aktörlerin
gerçek siyasal etkinlik kapasitesi korunuyor mu? İktidar değişikliği kurumsal
olarak olanaklı mı? Seçmen iradesi mevcut iktidarın yerine başka bir siyasal
seçeneği geçirebilecek gerçek kurumsal güce sahip mi? Bu soruların tamamı
olumlu yanıtlanmadan yalnızca seçimlerin yapılmış olması seçimsel yarışmanın
demokratik niteliğini kesin olarak ortaya koymaz.
Kavramsal
Sonuç
Böylece bu
çalışmanın temel ayrımı şu biçimde ifade edilebilir: Seçimsel varlık gerçek
seçimsel yarışma değildir. Daha kapsamlı biçimde ise seçimsel varlık seçim süreçlerinin
mevcut ve işler olmasıdır. Gerçek seçimsel yarışma seçim süreçlerinin, siyasal
özgürlüklerin, eşit fırsatların, tarafsız kamu gücünün, çoğulcu bilgi
ortamının, etkili hukuksal güvencelerin ve gerçek iktidar değişimi olanağının
birlikte işlemesidir. Bu ayrım 2028 Cumhurbaşkanlığı seçiminin yalnızca “seçim
yapılıp yapılmayacağı” veya “Cumhurbaşkanının yeniden aday olup olamayacağı”
üzerinden değerlendirilmesini yetersiz duruma getirmektedir. Asıl inceleme
alanı seçim kurumlarının demokratik işlevlerini ne ölçüde yerine
getirebildikleri olacaktır. Bu bakımdan 2028 seçimi yalnızca yeni
Cumhurbaşkanının belirlenmesine ilişkin bir anayasal süreç değildir. Aynı
zamanda Türkiye'nin seçimsel kurumlarının iktidar ile muhalefet arasındaki
siyasal yarışmayı eşit, özgür ve adil biçimde taşıma kapasitesinin sınanacağı
bir süreç olacaktır. Sonuç olarak anayasal olarak olanaklı olan bir adaylık ile
demokratik olarak meşru bir seçimsel yarışma aynı kavramlar değildir. Birincisi
anayasal yetkinin ve ikincisi ise bu yetkinin kullanıldığı siyasal ortamın
niteliğinin sorunudur. 2028 bakımından demokratik değerlendirme de tam olarak
bu iki düzeyin birbirinden ayrılarak ve daha sonra aralarındaki ilişkinin
kurulmasıyla yapılabilir.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu
çalışmanın önceki bölümlerinde 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi anayasal adaylık,
siyasal tarafsızlık, seçimsel eşitlik, kamu gücünün kullanımı, muhalefetin
siyasal yarışma kapasitesi ve demokratik gerileme kavramları çerçevesinde
incelenmiştir. Bu çözümlemelerin ortak sonucunu yeniden sıralamak yerine
çalışmanın ulaştığı değerlendirmeyi 2028 seçim sürecine ilişkin son günlerde
yapılan üç açıklama üzerinden somutlaştırmak daha açıklayıcıdır. Bunlar
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum'un, AK Parti Seçim İşleri Başkanı Ali
İhsan Yavuz'un ve Adalet Bakanı Akın Gürlek'in açıklamalarıdır. Bu üç açıklama,
birbirinden bağımsız üç siyasal beyan olarak görülmemelidir. Açıklamaların
içerikleri ve zamanlamaları birlikte değerlendirildiğinde 2028 seçim sürecinin
üç farklı düzeyinin aynı siyasal söylem içerisinde birbirine bağlandığı
görülmektedir: anayasal olanak, seçimsel zamanlama ve siyasal amaç. Uçum
anayasal mekanizmayı ve olası seçim tarihini açıklamakta, Yavuz yeniden
adaylığın seçimlerin öne alınmasıyla ilişkisini kendi hukuksal yorumu üzerinden
ortaya koymakta ve Gürlek ise seçim sürecini doğrudan Cumhurbaşkanının yeniden
seçilmesi amacıyla ilişkilendirerek parti örgütünü siyasal çalışmaya
çağırmaktadır.
Uçum'un
Açıklaması: Anayasal Mekanizmanın Siyasal Senaryoya Dönüştürülmesi
Mehmet
Uçum'un 17 Eylül 2026 tarihli açıklaması bu üçlü içinde anayasal çerçeveye en
doğrudan gönderme yapan açıklamadır. Uçum, Cumhurbaşkanının 2028'de “son kez”
aday olacağını belirtmiş, Anayasa'nın 116. maddesinde öngörülen seçimlerin TBMM
tarafından yenilenmesi durumunda Cumhurbaşkanının bir kez daha aday
olabileceğini ifade etmiş ve 360 milletvekilinin seçimlerin yenilenmesi yönünde
karar vermesi durumunda 16 Nisan 2028 tarihinin olanaklı olabileceğini ileri
sürmüştür. Ancak söz konusu tarih herhangi bir anayasal veya parlamenter
kararla belirlenmiş değildir. Uçum'un siyasal-hukuksal öngörüsüdür. Bu
açıklamanın çalışmanın kavramsal çerçevesi bakımından önemi anayasal yetki ile
siyasal senaryonun birbirine bağlanmasıdır. Anayasa'nın 116. maddesi belirli
koşullar gerçekleştiğinde Cumhurbaşkanının yeniden aday olmasına olanak tanıyan
bir anayasal mekanizma kurmaktadır. Fakat bu mekanizmanın varlığı TBMM'nin
henüz böyle bir karar aldığı anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla Uçum'un
açıklaması mevcut hukuksal durumu değil, mevcut anayasal hükümden hareketle
öngörülen bir siyasal-hukuksal süreci ortaya koymaktadır. Burada özellikle “olağan
dışı adaylık” kavramının niteliği önemlidir. Bu ifade Anayasa'nın kullandığı
teknik bir kavram değildir. Uçum'un anayasal mekanizmayı açıklamak için
kullandığı siyasal-hukuksal bir nitelendirmedir. Dolayısıyla kavram anayasal
normun kendisi ile normun siyasal yorumunu birbirinden ayırarak
kullanılmalıdır. Daha da önemlisi Uçum'un açıklamasında adaylık sorunu yalnızca
soyut bir anayasal olanak olarak bırakılmamakta ve belirli bir tarih, TBMM'nin
karar dönemi ve 360 milletvekili koşuluyla somut bir siyasal takvime
bağlanmaktadır. Böylece Anayasa'nın 116. maddesi soyut bir anayasal hüküm
olmaktan çıkarılarak 2028 seçimlerine ilişkin siyasal bir senaryonun temel
unsurlarından biri durumuna getirilmektedir. Bu durum, çalışmanın başından beri
yaptığı “anayasal yetki–demokratik meşruluk” ayrımını özellikle önemli
kılmaktadır. Bir anayasal mekanizmanın kullanılabilir olması onun kullanılacağı
siyasal ortamın seçimsel açıdan eşit, özgür ve adil olduğu sonucunu
kendiliğinden doğurmaz.
Yavuz'un
Açıklaması: Seçim Tarihi ile Adaylık Hakkının Birbirine Yaklaştırılması
AK Parti
Seçim İşleri Başkanı Ali İhsan Yavuz'un 12 Eylül 2026 tarihli açıklaması ise
aynı sorunun farklı bir boyutunu ortaya koymaktadır. Yavuz seçimin bir hafta
dahi öne alınması durumunda Cumhurbaşkanının yeniden aday olabileceğini
savunmuştur. Ancak mevcut anayasal düzenlemede belirleyici olan seçimin takvim
bakımından bir hafta, bir ay veya başka bir süre öne alınması değildir.
Belirleyici hukuksal unsur Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin
Anayasa'nın 116. maddesinde öngörülen çoğunlukla seçimlerin yenilenmesine karar
vermesidir. Bu nedenle Yavuz'un açıklaması çalışmanın “seçim tarihi” ile
“seçimlerin yenilenmesi” arasındaki ayrımına doğrudan temas etmektedir. Bir
seçimin olağan tarihinden daha erken yapılması ile Anayasa'nın 116.
maddesindeki hukuksal mekanizmanın işletilmesi aynı hukuksal olay değildir. Bu
ayrım yalnızca teknik bir anayasa hukuku sorunu değildir. Çünkü adaylık
hakkının hangi anayasal koşul altında ortaya çıktığı seçimsel yarışmanın
hukuksal başlangıç noktasını belirlemektedir. Dolayısıyla seçim tarihinin öne
alınması ile adaylık hakkının doğması arasındaki ilişkinin açık ve
öngörülebilir olması hukuksal güvenlik ve seçimsel eşitlik bakımından önem
taşımaktadır. Yavuz'un açıklaması bu bakımdan 2028 seçim sürecinde hukuksal
yorumun siyasal söylem içerisinde nasıl işlev gördüğünü göstermektedir. Buradan
herhangi bir hukuksuzluk sonucu çıkarılamaz. Ancak açıklama anayasal bir hükmün
siyasal aktörler tarafından seçim takvimi ve adaylık sorunuyla birlikte
yorumlandığını göstermesi bakımından çalışmanın anayasal adaylık–seçimsel yarışma
ayrımını somutlaştırmaktadır.
Gürlek'in
Açıklaması: Anayasal Adaylıktan Siyasal Seçim Hedefine Geçiş
Üç açıklama
içerisinde çalışmanın siyasal tarafsızlık ve devlet-parti ilişkisi bakımından
en dikkat çekici olanı Adalet Bakanı Akın Gürlek'in 18 Eylül 2026'da Adana'da
AK Parti il örgütüyle yaptığı toplantıdaki açıklamasıdır. Gürlek, “2028 yılında
Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek” demiş ve
parti örgütüne alanda çalışma, vatandaşlara “Türkiye Yüzyılı” hedeflerini
anlatma ve Cumhurbaşkanının liderliğinde bu hedefleri sürdürme çağrısında
bulunmuştur. Açıklama, Uçum'un açıklamasından bir gün sonra yapılmıştır. Burada
belirleyici olan yalnızca açıklamanın içeriği değildir. Açıklamayı siyasal
tarafsızlık bakımından önemli kılan konuşanın kurumsal sıfatı ile konuşmanın
gerçekleştiği kurumsal bağlamın birlikte bulunmasıdır. Gürlek aynı zamanda
Adalet Bakanıdır ve açıklama bir parti örgütü toplantısında yapılmıştır. Bu
durum tek başına bir hukuka aykırılık kanıtı olarak değerlendirilemez. Bir
siyasal parti toplantısında parti etkinliği yürütülmesi ile bir kamu
görevlisinin seçim hukukunu ihlal etmesi aynı şey değildir. Ancak burada
çalışmanın daha önce geliştirdiği “söylem, kurumsal bağlam, seçimsel etki ve
hukuksal ölçüt” dizisi önem kazanmaktadır. Gürlek'in açıklaması seçimi soyut
bir anayasal süreç olarak değil, mevcut Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesini
gerçekleştirecek bir siyasal araç olarak ifade etmektedir. Bu nedenle
açıklamada “seçim yapılacaktır” ifadesinden daha ileri bir anlam bulunmaktadır.
Seçimin amacı, konuşmanın açık ifadesiyle “Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek”
olarak ortaya konulmaktadır. Bu ifade çalışmanın 14. bölümünde geliştirilen
“seçimin varlığı–seçimsel yarışmanın gerçekliği” ayrımı açısından özellikle
önemlidir. Demokratik seçim bakımından seçim belirli bir adayın yeniden
seçilmesini gerçekleştirmek üzere önceden tanımlanmış bir siyasal amaç değil,
seçmenlerin farklı siyasal seçenekler arasında serbestçe tercih yapmasını
sağlayan kurumsal mekanizmadır. Dolayısıyla Gürlek'in sözleri hukuksal bir
sonuç doğurduğu varsayılmadan seçimin siyasal anlamının iktidar tarafından
nasıl çerçevelendiğini göstermesi bakımından değerlendirilmelidir.
Üç
Açıklamanın Birlikte Değerlendirilmesi
Uçum, Yavuz
ve Gürlek'in açıklamaları birlikte ele alındığında ortaya çıkan yapı daha
belirgin duruma gelmektedir. Uçum'un açıklaması “anayasal mekanizma, 360
milletvekili, seçimlerin yenilenmesi, yeniden adaylık ve olası 16 Nisan 2028
tarihi” bağlantısını kurmaktadır. Yavuz'un açıklaması “seçimin öne alınması,
yeniden adaylık” ilişkisini kurmakta ancak bu ilişkinin anayasal dayanağı
bakımından ayrıca 116. maddenin gerçek koşullarının dikkate alınmasını
gerektiren bir tartışma ortaya çıkarmaktadır. Gürlek'in açıklaması ise “2028
seçimi, Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesi, parti örgütünün alanda çalışması” bağlantısını
kurmaktadır. Böylece üç açıklama, farklı düzeylerde aynı siyasal sürecin üç
aşamasını ortaya koymaktadır: “Anayasal olanak, seçimsel düzenleme ve siyasal seferberlik”.
Bu zincir, henüz gerçekleşmiş bir anayasal veya seçimsel işlem değildir.
TBMM'nin 116. madde kapsamında verilmiş bir seçim yenileme kararı
bulunmamaktadır ve 16 Nisan 2028 tarihi de resmi seçim tarihi değildir.
Dolayısıyla burada değerlendirilmesi gereken husus gerçekleşmiş bir seçim
kararı değil iktidar çevresinde şekillenen ve kamuoyuna açıklanan
siyasal-hukuksal senaryodur.
Açıklamaların
Çalışmada Altı Çizilen Kavramlar Açısından Niteliği
Bu
açıklamaların önemi yalnızca 2028'de ne yapılabileceğine ilişkin bilgi
vermelerinden kaynaklanmamaktadır. Asıl önemleri çalışmanın temel kavramlarının
gerçek bir siyasal süreç içerisinde nasıl karşılık bulduğunu göstermeleridir. Birincisi,
anayasal adaylık bakımından Uçum'un açıklaması, 101. maddedeki iki dönem kuralı
ile 116. maddedeki olağan dışı mekanizma arasındaki ilişkinin siyasal söylem
içerisinde açık biçimde kurulmuş olduğunu göstermektedir. İkincisi, seçimsel yarışma
bakımından Yavuz'un açıklaması seçim tarihinin öne alınması ile adaylık
hakkının doğması arasındaki hukuksal ilişkinin siyasal tartışmanın konusu
olduğunu ortaya koymaktadır. Üçüncüsü, siyasal tarafsızlık bakımından Gürlek'in
Adalet Bakanı sıfatıyla bir parti örgütü toplantısında mevcut Cumhurbaşkanının
yeniden seçilmesini seçim sürecinin amacı olarak ifade etmesi devlet görevi ile
parti etkinliği arasındaki sınırın incelenmesini gerektiren bir kurumsal bağlam
yaratmaktadır. Bu durum tek başına hukuka aykırılık anlamına gelmemekle
birlikte çalışmanın devlet-parti sınırı bakımından ortaya koyduğu soruyu
somutlaştırmaktadır. Dördüncüsü, kamu gücünün seçimsel kullanımı bakımından özellikle
Gürlek'in açıklaması kamu görevi ile siyasal seferberliğin aynı siyasal
bağlamda nasıl yan yana gelebileceğini göstermektedir. Burada belirleyici ölçüt
yalnızca bir kamu görevlisinin siyasal görüş açıklaması değil, kamu görevinin,
kurumsal olanakların veya devlet kaynaklarının belirli bir aday lehine seçimsel
üstünlüğe dönüştürülüp dönüştürülmediğidir. Beşincisi, seçimsel eşitlik
bakımından iktidar çevresinin daha seçim tarihi belirlenmeden adaylık, seçim
tarihi ve örgüt çalışmasını aynı söylemsel çerçevede birleştirmesi seçimsel
yarışın yalnızca oy verme gününden ibaret olmadığını göstermektedir. Seçimsel
eşitlik seçimden önce başlayan ve adaylık, örgütlenme, iletişim, medya erişimi
ve kampanya etkinliklerini kapsayan daha geniş bir süreçtir. Altıncısı,
demokratik gerileme bakımından bu üç açıklama tek başına demokratik gerilemenin
kanıtı olarak değerlendirilemez. Ancak demokratik gerilemenin incelenmesinde
önemli olan da tek tek açıklamaların kendisinden çok bu açıklamaların zaman
içinde ortaya çıkan kurumsal ve siyasal örüntülerle birlikte
değerlendirilmesidir. Bu nedenle açıklamalar bir “sonuç” değil, demokratik
gerileme göstergelerinin izlenmesinde kullanılabilecek görgül veriler
niteliğindedir.
Genel
Değerlendirme
Bu
çalışmanın ulaştığı temel sonuç 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmasının
yalnızca Cumhurbaşkanının yeniden aday olup olamayacağı sorusuna
indirgenemeyeceğidir. Anayasa'nın 101. ve 116. maddeleri birlikte
değerlendirildiğinde TBMM'nin Cumhurbaşkanının ikinci döneminde seçimleri
yenilemesi durumunda bir kez daha adaylık olanağı bulunmaktadır. Bunun için
anayasal olarak öngörülen 360 milletvekili eşiği henüz gerçekleşmiş bir
parlamento kararı değildir. Uçum'un 16 Nisan 2028 tarihine ilişkin açıklaması
da mevcut bir seçim kararı değil, siyasal bir öngörüdür. Dolayısıyla bugün itibarıyla
iki ayrı düzey bulunmaktadır: Anayasal olarak olanaklı olan 116. maddede
öngörülen koşullar gerçekleşirse yeniden adaylık. Siyasal olarak ifade edilen bu
mekanizmanın 2028 seçiminde kullanılacağı ve Erdoğan'ın yeniden aday olacağı
yönündeki iktidar çevresi açıklamaları. Bu iki düzey arasındaki fark
korunmalıdır. Bununla birlikte, Uçum, Yavuz ve Gürlek'in açıklamalarının
birlikte ortaya koyduğu tablo 2028 seçim sürecinin yalnızca hukuksal bir olasılık
olarak görülmediğini ve iktidar çevresinde anayasal mekanizma, seçim takvimi,
adaylık ve siyasal seferberliğin şimdiden aynı söylemsel çerçevede
birleştirildiğini göstermektedir. Bu durum, seçimsel yarışmanın
değerlendirilmesinde seçim gününden önceki siyasal alanın da dikkate alınmasını
zorunlu kılmaktadır. Özellikle Gürlek'in açıklaması bu bakımdan ayrı bir önem
taşımaktadır. Çünkü açıklama Adalet Bakanlığı makamının sahibi olan bir siyasal
aktörün parti örgütüyle yaptığı toplantıda seçimi belirli bir siyasal sonucun
gerçekleştirilmesiyle doğrudan ilişkilendirmektedir. Bu durum, kendiliğinden
bir hukuksuzluk sonucuna götürmez ancak çalışmanın üzerinde durduğu siyasal
tarafsızlık devlet-parti sınırı ve kamu gücünün seçimsel süreçle ilişkisi
bakımından göz ardı edilemeyecek bir görgül göstergedir. Bu nedenle 2028 seçim
sürecinin demokratik niteliği yalnızca Anayasa'nın 116. maddesinin uygulanıp
uygulanmadığı üzerinden değil, bu uygulamanın hangi siyasal ve kurumsal ortamda
gerçekleşeceği üzerinden değerlendirilmelidir.
Sonuç
Sonuç olarak
2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından üç düzey birbirinden ayrılmalıdır: Anayasal
düzey açısından Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı Anayasa'nın 101. ve 116.
maddelerinin birlikte uygulanması çerçevesinde belirli koşullara bağlıdır. Seçimsel
düzey açısından seçimin yapılması tek başına gerçek seçimsel yarışmanın
varlığını göstermez. Adaylık, siyasal özgürlükler, eşit fırsat, medya
çoğulculuğu, kamu gücünün tarafsızlığı, seçim yönetimi ve etkili hukuksal
güvenceler ayrıca değerlendirilmelidir. Siyasal-kurumsal düzey açısından ise Uçum,
Yavuz ve Gürlek'in açıklamaları anayasal adaylık olanağının siyasal hedef,
seçim takvimi ve parti örgütünün seferberliğiyle birlikte ele alındığını
göstermektedir. Bu nedenle 2028 sürecinin niteliği yalnızca seçim hukukunun
teknik kurallarıyla değil, devlet ile parti arasındaki kurumsal sınırın nasıl
korunduğuyla da belirlenecektir. Bu çerçevede çalışmanın temel istidlali şudur:
Anayasal olarak olanaklı bir yeniden adaylık kendiliğinden demokratik olarak
eşit ve adil bir seçimsel yarışma anlamına gelmez. Aynı şekilde bir seçim
tarihinin belirlenmesi, sandığın kurulması ve sonuçların ilan edilmesi de tek
başına seçimsel yarışmanın demokratik niteliğini kanıtlamaz. 2028 bakımından
asıl belirleyici soru bu nedenle “Cumhurbaşkanı yeniden aday olabilecek mi?”
sorusundan daha geniştir: Anayasal olarak olanaklı duruma gelen yeniden adaylık
bütün siyasal aktörlerin serbest, eşit ve adil koşullarda yarışabildiği, devlet
gücü ile parti etkinliğinin birbirinden ayrıldığı, seçmenin çoğulcu bilgiye
erişebildiği ve iktidarın seçim yoluyla değiştirilebilmesinin kurumsal olarak olanaklı
olduğu bir seçimsel düzen içinde mi gerçekleşecektir? Bu soru, 2028
Cumhurbaşkanlığı seçiminin yalnızca bir adaylık tartışması olmadığını ve
Türkiye'nin anayasal yetki ile demokratik meşruluk arasındaki ilişkisinin
sınanacağı daha geniş bir seçimsel ve kurumsal süreç olduğunu ortaya
koymaktadır.
KAYNAKÇA
Council of
Europe, European Commission for Democracy through Law (Venice Commission).
(2002). Code of good practice in electoral matters: Guidelines and explanatory
report (CDL-AD(2002)023rev2-cor). Council of Europe.
European
Commission for Democracy through Law (Venice Commission). (2018). Code of good
practice in electoral matters: Guidelines and explanatory report
(CDL-AD(2002)023rev2-cor). Council of Europe.
Levitsky,
S., ve Way, L. A. (2002). Elections without democracy: The rise of competitive
authoritarianism. Journal of Democracy, 13(2), 51–65.
Organization
for Security and Co-operation in Europe. (1990). Document of the Copenhagen
Meeting of the Conference on the Human Dimension of the CSCE. Copenhagen, 5–29 June
1990.
Organization
for Security and Co-operation in Europe, Office for Democratic Institutions and
Human Rights. (2023). Türkiye, presidential and parliamentary elections, 14 May
2023 and presidential election second round, 28 May 2023: Final report.
OSCE/ODIHR.
Schedler, A.
(2002). The menu of manipulation. Journal of Democracy, 13(2), 36–50.
United
Nations Human Rights Committee. (1996). General comment No. 25: The right to
participate in public affairs, voting rights and the right of equal access to
public service (Article 25). United Nations.
Türkiye
Cumhuriyeti. (1982). Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. Resmi Gazete, 17863.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi. (1961). Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. Resmi Gazete,
10859.
Uçum, M.
(2026, September 17). 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimine ve Cumhurbaşkanının
yeniden adaylığına ilişkin açıklamalar.
Yavuz, A. İ.
(2026, September 12). 2028 Cumhurbaşkanlığı seçiminin öne alınması ve
Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına ilişkin açıklamalar.
Gürlek, A.
(2026, September 18). 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin açıklamalar. AK
Parti Adana İl Örgütü toplantısı.
[1] Eşit,
Serbest ve Adil Seçim İlkeleri kısmında Kopenhag Belgesi'ni biraz daha belirgin
duruma getirmek bence yararlı olur. Çünkü Venedik Komisyonu daha çok seçim
hukukunun teknik ve kurumsal standartlarını verirken, Kopenhag Belgesi
seçimlerin insan hakları ve demokratik siyasal ortamla bağlantısını daha açık
biçimde kuruyor. Kopenhag Belgesi, bu makalede seçimlerin “serbest, eşit ve
adil” niteliğinin uluslararası normatif dayanaklarından biri olarak
kullandığımız 1990 OSCE Copenhagen Document'tir. Tam adı: Document of the
Copenhagen Meeting of the Conference on the Human Dimension of the CSCE
(Copenhagen Document), 29 June 1990.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder