Bankerlerden Fonlara: Değişen
Araçlar, Değişmeyen Tehlike
Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış
Ekonomist
değilim.
Bunu
özellikle söyleyerek başlayayım.
Türkiye'nin
bugün karşı karşıya bulunduğu fon sorununu bir ekonomi uzmanı gibi
değerlendirme savında değilim. Fakat uzun yıllar kamu yönetimiyle, devletin
düzenleme ve denetleme işlevleriyle ve ekonomik yaşamın kamu siyasalarıyla
ilişkisiyle ilgilenmiş bir insan olarak ekonomik olayların yalnızca rakamlarına
değil, işleyiş biçimlerine de bakmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.
Son günlerde
yatırım fonları etrafında yaşananları izlerken aklıma ister istemez Türkiye'nin
1980'lerin başında yaşadığı bankerler krizi geliyor.
Aradan
yaklaşık yarım yüzyıl geçti.
Finansal
araçlar değişti.
Sermaye
piyasaları gelişti.
Elektronik
işlem sistemleri ortaya çıktı.
Düzenleyici
kurumların kapasitesi arttı.
Ama insan
davranışı değişmedi.
Daha
doğrusu, finansal sistemlerin bazı temel zayıflıkları değişmedi.
Bu nedenle
bugün sormamız gereken soru “Yeni bankerler mi ortaya çıktı?” olmamalı.
Asıl soru
şu: Bankerler krizinde ortaya çıkan finansal mekanizma ile bugün bazı yatırım
fonlarında ortaya çıktığı açıklanan mekanizma arasında nasıl bir benzerlik
vardır?
Ve daha
önemlisi: Bu benzerlik bize ne anlatıyor?
Bankerler:
Yüksek getiriyle büyüyen sistem
Türkiye, 24
Ocak 1980 kararlarının ardından ekonomik ve finansal açıdan önemli bir dönüşüm
sürecine girdi.
Faiz
oranlarının serbestleşmesiyle bankerler bankalarla birlikte birikim
sahiplerinin kaynaklarına yönelmeye başladı. Daha yüksek faiz vaatleri doğal
olarak daha fazla birikim sahibinin ilgisini çekti.
Sistem
büyüdü.
Fakat yüksek
faiz ödemenin bir bedeli vardı.
Toplanan
paranın vaat edilen getiriyi sürdürebilecek gerçek bir ekonomik kazanç
yaratması gerekiyordu.
Yeni
müşterilerin sisteme girmesi giderek daha önemli oldu.
Sonunda
sistem çöktü.
Mehmet Fatih
Güner ve Kemal Coşkun'un 2025 yılında Çukurova Üniversitesi İktisadi ve İdari
Bilimler Fakültesi Dergisi'nde yayımlanan araştırması tam da bu noktaya dikkat
çekiyor. Yazarlar, bankerliğin devamı için yeni müşterilerin sisteme girmesinin
zorunlu duruma geldiğini ve bu özelliği nedeniyle bankerlik faaliyetlerinin “Ponzi”
sistemiyle güçlü biçimde benzeştiğini belirtiyorlar. Çalışmaya göre 1981 ve
1982'de iki dalga şeklinde yaşanan kriz sonucunda 500'den fazla banker iflas
etmiş ve yüzbinlerce yatırımcı birikimlerini kaybetmişti.
Burada
önemli olan bankerlerin kullandığı finansal aracın adı değildir.
Önemli olan
sistemin kendisini sürdürebilmek için yeni kaynak girişine duyduğu gereksinmedir.
Ponzi
nedir?
Burada
“saadet zinciri” ile “Ponzi sistemini birbirinden ayırmak gerekiyor.
“Saadet
zinciri” günlük dilde kullanılan geniş bir kavramdır.
Ponzi ise
daha özel bir finansal mekanizmayı ifade eder.
Ponzi
sisteminde mevcut yatırımcılara yapılan ödemeler, yeterli gerçek ekonomik
kazançtan değil, sisteme sonradan giren yatırımcıların sağladığı kaynaklardan
karşılanır.
Dolayısıyla sorunun özü yüksek getiri vaadi değildir.
Asıl sorun
şudur: Sistem kendi yarattığı ekonomik değerle mi ayakta duruyor, yoksa sürekli
yeni para girişine mi gereksinme duyuyor?
Yeni para
girişi devam ettiği sürece sistem başarılıymış gibi görünebilir.
Yeni para
kesildiğinde ise yapıdaki kırılganlık ortaya çıkar.
Bankerler
krizini Ponzi sistemiyle ilişkilendiren akademik çalışmanın üzerinde durduğu
temel benzerlik de budur.
Peki bugün
ne oluyor?
Burada çok
dikkatli olmak gerekiyor.
Bugünkü fon
olayını doğrudan bir “Ponzi sistemi” olarak adlandırmak için elimizde yeterli hukuksal
ve ekonomik kanıt bulunduğunu söylemek olanaklı değil.
Çünkü
bugünkü yapı bankerlikten farklıdır.
Ortada hukuksal
olarak kurulmuş yatırım fonları vardır.
Fonların
portföylerinde gerçek sermaye piyasası araçları bulunmaktadır.
Dolayısıyla
bugünkü fon krizini banker kriziyle özdeşleştirmek doğru olmaz.
Fakat başka
bir soru sorabiliriz: Bazı fonların işleyişinde Ponzi mekanizmasını andıran bir
kendini besleme döngüsü oluşmuş olabilir mi?
Bu soru
artık yalnızca bir benzetme değildir.
Sermaye
Piyasası Kurulu'nun 18 Eylül 2026 tarihli açıklaması son derece dikkat
çekicidir.
SPK, 2025
yılının son çeyreğinde özellikle bazı serbest yatırım fonları ve para piyasası
fonları aracılığıyla, belirli portföy yönetim şirketlerine ait fonların dolaşım
oranı düşük paylarda, ekonomik gerçeklik ve şirketlerin temel finansal
büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğunun
gözlemlendiğini açıklamıştır.
Daha da
önemlisi, SPK bu konunun 2 Aralık 2025 tarihli Finansal İstikrar Komitesi
toplantısında gündeme geldiğini belirtiyor.
Yani burada
yalnızca son birkaç günde ortaya çıkmış bir piyasa hareketinden söz etmiyoruz.
Sorunun
geçmişi 2025'e uzanıyor.
Nasıl bir
mekanizma söz konusu?
Basitleştirerek
düşünelim.
Bir fon,
borsada dolaşımdaki payı sınırlı bir şirketin hisselerinde büyük bir pozisyon
alıyor.
Yoğun talep
hisse fiyatını yükseltiyor.
Hisse fiyatı
yükselince fonun portföy değeri artıyor.
Fonun
performansı yüksek görünüyor.
Yüksek
performans yeni yatırımcıların ilgisini çekiyor.
Yeni
yatırımcıların parası fona giriyor.
Fon daha
fazla kaynakla aynı veya benzer hisselere yatırım yapabiliyor.
Fiyat
yeniden yükseliyor.
Ve döngü
tekrar ediyor.
Şöyle
gösterebiliriz: Yeni para, yoğun alım, fiyat artışı, fon değerinde artış,
yatırımcı ilgisi ve yeni para.
Bu mekanizma
kendi başına suç değildir.
Hatta
başarılı bir yatırım stratejisinde de buna benzer bir süreç yaşanabilir.
Fakat sorun
başka yerde başlıyor: Fiyat yükselişi şirketin gerçek ekonomik değerinden
kopuyor ve sistem yeni para girişine giderek daha fazla bağımlı duruma
geliyorsa ne olur?
İşte o zaman
Ponzi mekanizmasıyla benzerlik tartışması anlam kazanır.
SPK'nın
söylediği daha da önemli
SPK'nın 18
Eylül açıklaması yalnızca düşük dolaşımlı hisselerdeki fiyat hareketlerinden
söz etmiyor.
Kurul, yeni
düzenlemelerin özellikle para piyasası fonları ile hisse senedi serbest
fonların ilişkili taraflar arasında teminatsız borçlanma ve Borsa'daki
olağandışı fiyat hareketleri yoluyla oluşturabilecekleri sistemik riskin
finansal istikrara etkisini önlemek amacıyla hazırlandığını belirtiyor.
Bu çok
önemli.
Çünkü sorun
yalnızca yatırımcının “para kaybedip kaybetmemesi” değildir.
Sorun aynı
zamanda: Fonun elindeki varlığın gerçek değeri nedir?
Bu varlık ne
kadar likittir?
Fiyatı nasıl
oluşmaktadır?
İlişkili
taraflar arasında nasıl bir finansman ilişkisi vardır?
Bir fonun
problemi diğer fonlara ve piyasaya ne ölçüde bulaşabilir? sorularıdır.
131 fon sorunu
17 Eylül
2026'da SPK yedi portföy yönetim şirketinin TEFAS'ta [1]
işlem gören fonlarıyla ilgili alım-satım işlemlerine müdahale etti ve tasfiye
sürecini başlattı.
İlk
duyuruların ardından tasfiye kapsamındaki fon sayısı 131 olarak güncellendi. 20
Eylül tarihli SPK kararının ardından ise tasfiye sürecinde öngörülen üç aylık
süre, fonların portföy yapıları ve piyasa koşulları dikkate alınarak altı aya
çıkarıldı. SPK bunun, tasfiyenin mutlaka altı ay süreceği anlamına gelmediğini
özellikle belirtti.
Burada
kamuoyunun dikkat etmesi gereken önemli bir nokta var: 131 fonun tasfiyeye
alınması bu fonlardaki bütün varlıkların kaybedildiği anlamına gelmiyor.
Tasfiye,
portföydeki varlıkların belirli kurallar çerçevesinde nakde çevrilmesini ve
yatırımcıların haklarının buna göre yerine getirilmesini öngören bir süreçtir.
Dolayısıyla
131 fonun toplam büyüklüğünü doğrudan “zarar” olarak nitelendirmek doğru
değildir.
Peki kaç
yatırımcı ve ne kadar para?
Burada da
dikkatli olalım.
Basında iki
farklı rakam yer alıyor.
Reuters'ın
17 Eylül tarihli haberinde tasfiye kapsamındaki fonların toplam büyüklüğü
yaklaşık 891 milyar TL, yatırımcı sayısı ise yaklaşık 353 bin olarak veriliyor.
Buna
karşılık CNBC-e kaynaklı haberlerde yaklaşık 826 milyar TL ve 514 binden fazla
yatırımcı rakamları kullanılıyor.
Bankerler
ile bugünkü fonlar aynı mı?
Hayır.
Bunu
özellikle vurgulamak gerekir.
Bankerler
doğrudan birikim sahibinden para topluyor ve yüksek faiz vaat ediyordu.
Bugünkü
fonlar ise düzenlenmiş sermaye piyasası araçlarıdır.
Banker
krizindeki sistem doğrudan birikim toplama ve yüksek faiz ödemeleri üzerinden
çalışıyordu.
Bugünkü
tartışma ise bazı fonların düşük dolaşımlı hisselerde yoğunlaşması, olağandışı
fiyat hareketleri, ilişkili taraf finansmanı ve likidite sorunları etrafında
şekilleniyor.
Dolayısıyla
aynı olay değildir.
Fakat iki
olay arasında bir düşünsel bağ kurulabilir.
O bağ şudur:
Bir finansal sistemin görünürdeki büyüklüğü ile gerçek ekonomik değer yaratma
kapasitesi aynı şey değildir.
Asıl
tehlike: Kâğıt üzerindeki servet
Finansal
piyasaların en ilginç ve en tehlikeli taraflarından biri budur.
Bir hissenin
fiyatı iki katına çıkabilir.
Ama şirketin
üretimi iki katına çıkmayabilir.
Karı iki
katına çıkmayabilir.
Nakit akışı
değişmeyebilir.
Borcu
azalmaz.
Buna karşın
fonun portföy değeri yükselir.
Yatırımcı
kendisini daha zengin hisseder.
Ama bütün
yatırımcılar aynı anda paralarını nakde çevirmek isterse ne olur?
İşte gerçek
sınav burada başlar.
Ekranda
görünen değer ile herkesin aynı anda gerçekleştirebileceği değer aynı şey
değildir.
SPK'nın yeni
düzenlemelerinde özellikle likidite, yoğunlaşma, ilişkili taraf işlemleri ve
olağandışı fiyat hareketleri üzerinde durulması da bu nedenle önemlidir.
Fon
krizinin Ponzi'den farkı
Burada belki
de en önemli ayrımı yapmak gerekiyor.
Ponzi
sisteminde yeni yatırımcıların parası, önceki yatırımcıların getirilerini
karşılamak için kullanılır.
Bugünkü fon
olayında ise ortada gerçek varlıklar bulunmaktadır.
Dolayısıyla:
Fon krizi eşittir Ponzi denklemini kurmak doğru değildir.
Ama: Fonlarda
ortaya çıkan bazı kendini besleyen fiyat–getiri–yeni para döngüleri Ponzi
mekanizmasına benzeyen bir risktir denebilir.
Bu ikisi
arasında çok önemli bir fark vardır.
Birincisi
bir suçlama ve sonuçtur.
İkincisi ise
bir çözümleme aracıdır.
Ben ikinci
yaklaşımın bugün için daha doğru olduğunu düşünüyorum.
Ve şimdi
en önemli soru
SPK'nın
kendi açıklamasında çok önemli bir bilgi var: Sorun 2025'in son çeyreğinde
gözlemlenmiş. 2 Aralık 2025'te Finansal İstikrar Komitesi'nin gündemine gelmiş.
2026'da düzenleme çalışmaları yürütülmüş. 28 Ağustos 2026'da yeni Fon Rehberi
yayımlanmış. 17 Eylül'de ise tasfiye süreci başlatılmıştır.
Bu kronoloji
bize başka bir soru sorduruyor: Bir risk 2025'in sonlarında görülmüşse neden
2026'nın Eylül ayına kadar büyümesine izin verildi?
Bu sorunun
cevabını vermek benim işim değil.
Bunu ilgili
kurumların, soruşturmaların ve gerektiğinde yargı süreçlerinin ortaya koyması
gerekir.
Ama kamu
yönetimi açısından soruyu sormak gerekir.
Çünkü
düzenleme ve denetimin en önemli işlevi kriz çıktıktan sonra müdahale etmek
değil, kriz oluşmadan önce riski görüp önlemektir.
Bankerler
bize ne öğretti?
Bankerler
krizinin üzerinden yaklaşık 45 yıl geçti.
Bugün çok
daha gelişmiş bir finansal sistemimiz var.
SPK var.
Borsa
İstanbul var.
Takasbank
var.
Merkezi
Kayıt Kuruluşu var.
TEFAS var.
Elektronik
kayıt ve izleme sistemleri var.
Finansal
okuryazarlık kavramı var.
Dolayısıyla
1981 Türkiye'si ile 2026 Türkiye'sini aynı kefeye koymak olanaklı değil.
Fakat
finansal sistemlerin temel sorunu aynı: Güven.
Yatırımcı,
parasının gerçek bir ekonomik değere dayandığına inanır.
Piyasa,
fiyatların gerçek arz ve talebi yansıttığına inanır.
Düzenleyici
kurumlar, kuralların herkese eşit uygulandığına inanılmasını sağlar.
Bu güven
kaybolduğunda finansal sistemin teknik altyapısı ne kadar gelişmiş olursa olsun
sorun büyür.
Son söz
Bankerler
krizinden bugünkü fon krizine uzanan yaklaşık yarım yüzyıllık çizgide aynı
olayın yinelendiğini söylemek doğru olmaz.
Bankerler
başka bir sistemdi.
Ponzi başka
bir mekanizmadır.
Bugünkü fon
krizi ise henüz bütün yönleriyle ortaya çıkmış bir olay değildir.
Ama üçü
arasında önemli bir ortak soru vardır: Finansal sistemin görünen büyüklüğünün
arkasında gerçek ve sürdürülebilir ekonomik değer var mı?
Bence bugün
sorulması gereken soru budur.
“Ponzi mi?” demeden
önce “Değer nereden geliyor?” diye sormalıyız.
Bir fon
yüksek getiri sağlıyorsa bu getiri nereden geliyor?
Bir hisse
sürekli yükseliyorsa, şirketin ekonomik değeri de aynı ölçüde artıyor mu?
Bir fon
büyüyorsa büyüme gerçek yatırım başarısından mı kaynaklanıyor, yoksa yeni
yatırımcıların parasının sisteme girmesinden mi?
Bir varlık
çok değerli görünüyorsa onu aynı anda herkes satmak istediğinde gerçekten o
değerde alıcı bulunabilir mi?
Ve sonunda: Finansal
sistem, yeni para girişine gereksinme duymadan kendi ekonomik değerini
yaratabiliyor mu?
Bu soruların
cevabı, “Ponzi” kelimesinden çok daha önemlidir.
Çünkü
finansal krizlerin en tehlikeli anı, paranın kaybedildiği an değil, paranın
gerçekten var olduğuna ilişkin inancın kaybedildiği andır.
Bankerler
krizinde bunu gördük.
Bugünkü fon
tartışması bize aynı soruyu yeniden hatırlatıyor.
Finansal
araçlar değişiyor. Teknoloji değişiyor. Kurallar değişiyor. Ama finansal
sistemin temel sınavı değişmiyor: Güvenin arkasında gerçekten ne var?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder