Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

7 Eylül 2026 Pazartesi

 

Aşil Kalkanı: Doğu Akdeniz'de Yeni Güvenlik Mimarisi ve Türkiye'nin Stratejik Çevrelenmesi

İsrail-Yunanistan-GKRY Ekseni, Mekke Savunma Anlaşması ve Değişen Bölgesel Güç Dengesi

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

ÖZ

Bu çalışma, Yunanistan’ın İsrail’den sağladığı çok katmanlı hava ve füze savunma sistemi Aşil Kalkan’ı (Achille Shield) yalnızca bir savunma sistemi satın alma projesi olarak değil, Doğu Akdeniz’de oluşmakta olan yeni güvenlik mimarisinin askeri-teknolojik bir bileşeni olarak incelemektedir. Çalışmanın temel amacı, Aşil Kalkanının İsrail–Yunanistan–Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında giderek kurumsallaşan güvenlik ilişkileri içindeki konumunu ve bu yapının Türkiye’nin bölgesel stratejik çevresine etkilerini ortaya koymaktır. Nitel araştırma yöntemine ve karşılaştırmalı-ilişkisel çözümlemeye dayanan çalışmada İsrail’in stratejik derinlik ve stratejik erişim arayışı, Yunanistan’ın Ege ve Doğu Akdeniz güvenlik siyasaları, İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağı ve 2026 yılında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında oluşturulan Mekke Ortak Savunma Anlaşması birlikte değerlendirilmiştir. Çalışma, Aşil Kalkanının mevcut İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağının kuruluşunu başlatmadığını ancak bu ağın hava savunması, füze savunması, radar, komuta-kontrol ve insansız sistemlere karşı savunma kapasitesini güçlendiren önemli bir askeri-teknolojik düğüm oluşturduğunu ileri sürmektedir. Aynı şekilde Mekke Anlaşması ile Aşil Kalkanı arasında doğrudan bir nedensellik kurulmamakta ve iki gelişme bölgesel güvenlik ortamındaki dönüşüme verilen eş zamanlı dengeleme tepkileri olarak ele alınmaktadır. Araştırmanın temel bulgusu Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’da henüz iki karşıt askeri bloktan çok birbirleriyle kesişme olasılığına sahip iki güvenlik ağının ortaya çıktığıdır. Bu yapı içinde Türkiye bir ağın kurucu aktörü, diğerinin başlıca stratejik karşılığı ve NATO üyeliği ile coğrafi konumu nedeniyle iki ağın kesişiminde bulunan bir “stratejik düğüm güç” niteliği kazanmaktadır. Çalışma, “stratejik çevreleme”yi mevcut bir durumdan çok güvenlik ağlarının askeri, teknolojik ve kurumsal bütünleşme düzeyine bağlı bir olasılık alanı olarak değerlendirmektedir.

Anahtar Kelimeler: Aşil Kalkanı, Doğu Akdeniz, İsrail, Yunanistan, GKRY, Mekke Ortak Savunma Anlaşması, güvenlik ağı, stratejik dengeleme, stratejik erişim, stratejik dayanıklılık, stratejik düğüm güç, stratejik çevreleme

 

 

 

ABSTRACT

This study examines Greece’s Achille Shield multilayered air and missile defense system acquired from Israel not merely as a defense procurement project, but as a military-technological component of an emerging regional security architecture in the Eastern Mediterranean. The primary objective is to analyze the position of Achille Shield within the increasingly institutionalized security relations among Israel, Greece, and the Republic of Greek Cyprus (RoC) and to assess the implications of this emerging structure for Turkey’s regional strategic environment. Based on a qualitative research design and comparative-relational analysis, the study jointly examines Israel’s search for strategic depth and strategic access, Greece’s security policies in the Aegean and Eastern Mediterranean, the Israel–Greece–Cyprus security network, and the Makkah Joint Defense Agreement established in 2026 among Turkey, Saudi Arabia, and Pakistan. The study argues that Achille Shield did not initiate the formation of the existing Israel–Greece–Cyprus security network, rather, it constitutes a significant military-technological node that strengthens the network’s capabilities in air defense, missile defense, radar, command and control, and counter-unmanned systems. Likewise, no direct causal relationship is assumed between the Makkah Agreement and Achille Shield. Instead, the two developments are interpreted as temporally concurrent balancing responses to a changing regional security environment. The principal finding is that the emerging regional structure is not yet characterized by two opposing military blocs but by two security networks with the potential to increasingly interact and overlap. Within this structure, Turkey occupies a distinctive position as a founding actor of one network, the principal strategic counterpart of the other, and, due to its NATO membership and geographical position, a “strategic nodal power” situated at the intersection of the two networks. The study treats “strategic encirclement” not as an established condition but as a probability area contingent upon the degree of military, technological, and institutional integration among the emerging security networks.

Keywords: Achille Shield, Eastern Mediterranean, Israel, Greece, Republic of Greek Cyprus, Makkah Joint Defense Agreement, security network, strategic balancing, strategic access, strategic resilience, strategic nodal power, strategic encirclement

GİRİŞ

Doğu Akdeniz, son yıllarda enerji kaynakları, deniz yetki alanları, askeri kapasite, güvenlik iş birlikleri ve bölgesel güç yarışmalarının kesiştiği başlıca jeopolitik alanlardan biri durumuna gelmiştir. Bu dönüşüm yalnızca bölge devletlerinin askeri kapasitelerindeki artışla değil, farklı devletleri ve güvenlik aktörlerini birbirine bağlayan yeni iş birliği ve dengeleme ağlarının ortaya çıkmasıyla da ilgilidir. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında giderek yoğunlaşan güvenlik ilişkileri ile Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Ağustos 2026'da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması bu yeni yapılanmanın birbirinden farklı ancak aynı bölgesel güç dönüşümünün parçası olarak incelenebilecek iki örneğini oluşturmaktadır.

Bu bağlamda 31 Ağustos 2026 tarihinde İsrail ile Yunanistan arasında imzalanan yaklaşık 3 milyar avro değerindeki Aşil Kalkanı anlaşması özel bir önem taşımaktadır. Anlaşma, Yunanistan için çok katmanlı bir hava ve füze savunma mimarisinin oluşturulmasını öngörmekte ve “David's Sling”, “SPYDER” ve “BARAK MX” sistemleri çok görevli radarlar, ulusal bir komuta-kontrol sistemi ve insansız hava araçlarına karşı “Drone Dome” kapasitesini kapsamaktadır. Proje, böylece yalnızca farklı silah sistemlerinin satın alınmasından ibaret olmayan ve bunları ortak bir komuta-kontrol mimarisi içerisinde bütünleştiren kapsamlı bir savunma altyapısı niteliği taşımaktadır. İsrail açısından ise söz konusu anlaşma Yunanistan'la savunma ilişkilerinin ulaştığı düzeyi gösteren ve İsrail savunma teknolojisinin Doğu Akdeniz'deki stratejik konumunu güçlendiren önemli bir gelişmedir.

Aşil Kalkanının önemi ancak İsrail–Yunanistan ilişkilerinin daha geniş tarihsel ve stratejik bağlamı içerisinde değerlendirildiğinde tam olarak anlaşılabilir. İsrail, Yunanistan ve GKRY arasında 2016'dan itibaren kurumsallaşan üçlü iş birliği, enerji, deniz güvenliği, savunma, istihbarat ve askeri eğitim alanlarına yayılmıştır. İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü'nün (INSS) değerlendirmesine göre bu üçlü çerçeve İsrail açısından yalnızca bölgesel iş birliği aracı değil, aynı zamanda stratejik derinlik oluşturma olanağı sağlamaktadır. Yunanistan ve GKRY'deki havaalanları ile limanların olası bir savaş durumunda kullanılabilmesi İsrail'in kendi coğrafi sınırlılığını kısmen gideren bir unsur olarak değerlendirilmiştir. Aynı değerlendirmede Türkiye bu üçlü yapılanmanın karşılaştığı başlıca bölgesel meydan okumalardan biri olarak tanımlanmıştır.

Bu nedenle Aşil Kalkanı yalnızca Yunanistan'ın savunma kapasitesini artıran teknik bir proje olarak ele almak gelişmenin stratejik boyutunu eksik bırakabilir. Nitekim Yunanistan'ın savunma harcamalarının ve askeri çağdaşlaşmanın önemli gerekçelerinden biri Türkiye ile Ege ve Doğu Akdeniz'de devam eden anlaşmazlıklardır. Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis de yakın tarihli açıklamalarında İsrail'le stratejik savunma iş birliğinin sürdürüleceğini belirtirken ülkesinin yüksek savunma harcamalarını Türkiye ile uzun süredir devam eden gerilimlerle ilişkilendirmiştir. Böylece İsrail-Yunanistan savunma ilişkisi Yunanistan'ın ulusal savunma siyasasının yanı sıra Türkiye ile arasındaki bölgesel güç yarışmasının de bir unsuru durumuna gelmektedir.

Bu gelişmenin diğer tarafında ise Mekke Ortak Savunma Anlaşması bulunmaktadır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan anlaşma taraflardan birine yönelik saldırının diğerleri açısından da ortak savunma sorunu olarak değerlendirilmesini öngören kolektif savunma mekanizması oluşturmuştur. Anlaşma, savunma bakanlıkları ve askeri makamlar arasında eş güdümün yanı sıra ortak tatbikatlar, hava savunması, insansız sistemler, elektronik savaş ve savunma teknolojileri alanlarında iş birliğini öngörmektedir. Ayrıca anlaşmanın başka ülkelerin katılımına açık olduğu ve Mısır'ın olası üyeler arasında değerlendirildiği açıklanmıştır. Ağustos ayının son günü anlaşma kapsamında stratejik ve savunma komitesinin ilk toplantısının yapılması ve Suudi Arabistan'da bir sekretarya kurulmasının kararlaştırılması, mekanizmanın yalnızca siyasal bir bildiri olmaktan çıkarak kurumsal bir yapıya dönüşmeye başladığını göstermektedir.

Burada dikkat çekici olan iki gelişmenin aynı dönemde ve aynı bölgesel güç dönüşümü içerisinde görünürlük kazanmasıdır. Mekke Ortak Savunma Anlaşması Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile askeri ve stratejik bağlarını kurumsallaştırırken Aşil Kalkanı İsrail ile Yunanistan arasındaki savunma ilişkisini yeni bir teknolojik ve işlevsel düzeye taşımaktadır. 31 Ağustos 2026'da bu iki sürecin kurumsallaşmaya ilişkin önemli adımlarının aynı gün gerçekleşmiş olması dikkat çekicidir. Bununla birlikte, bu eş zamanlılık tek başına aralarında doğrudan bir nedensellik bulunduğunu kanıtlamamaktadır. Dolayısıyla bu çalışma Aşil Kalkanının Mekke Anlaşması'na doğrudan bir tepki olarak ortaya çıktığını varsaymak yerine her iki gelişmeyi değişen bölgesel güç dengesi içerisinde ortaya çıkan karşılıklı dengeleme eğilimleri bağlamında incelemektedir.

Çalışmanın temel hareket noktası da burada ortaya çıkmaktadır. İsrail açısından Türkiye'nin askeri ve diplomatik kapasitesinin genişlemesi ve özellikle Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile kurumsallaşan yeni savunma ilişkisi dikkate alındığında yalnızca ikili ilişkiler düzeyinde değerlendirilebilecek bir gelişme değildir. İsrail'in coğrafi açıdan sınırlı stratejik derinliği dikkate alındığında Yunanistan ve GKRY ile geliştirilen güvenlik ilişkilerinin İsrail'e Doğu Akdeniz'de ek stratejik alan ve hareket kapasitesi sağlayıp sağlamadığı önem kazanmaktadır. Nitekim İsrail'in Yunanistan ve GKRY ile üçlü ilişkilerini inceleyen çalışmalar bu ortaklığın İsrail açısından savaş durumunda kullanılabilecek bir stratejik derinlik oluşturma gizil gücüne açıkça dikkat çekmektedir.

Bu çerçevede Yunanistan açısından da farklı fakat tamamlayıcı bir stratejik hesap söz konusu olabilir. Ege'deki askeri statüko, Doğu Ege adalarının silahlandırılması konusundaki Türk-Yunan uyuşmazlığı, deniz yetki alanları ve Yunanistan'ın karasularını 12 deniz miline çıkarma yönündeki siyasası Türkiye ile ilişkilerin güvenlik boyutunu oluşturan temel unsurlar arasındadır. Yunanistan'ın bu tartışmalı stratejik ortamda İsrail gibi ileri savunma teknolojilerine sahip bir devletle geliştirdiği ilişkiyi bir güvenlik ve caydırıcılık çarpanı olarak değerlendirmesi olanaklıdır.

Dolayısıyla bu araştırmanın temel sorusu Aşil Kalkanının yalnızca Yunanistan'ın hava ve füze savunmasını güçlendiren bir çağdaşlaşma projesi mi, yoksa İsrail-Yunanistan-GKRY arasındaki güvenlik ilişkilerinin daha geniş bir bölgesel dengeleme mimarisine dönüşmesinin askeri-teknolojik unsurlarından biri mi olduğu sorusudur.

Bu soruya bağlı olarak çalışma daha geniş bir soruyu da tartışmaya açmaktadır: Türkiye'nin bölgesel güç kapasitesindeki artış ve Mekke Ortak Savunma Anlaşması sonrasında ortaya çıkan yeni güvenlik ortamı İsrail'in stratejik derinlik arayışını Yunanistan ve GKRY yönünde yoğunlaştırmakta mıdır? Eğer böyle bir yönelim söz konusuysa Aşil Kalkanının anlamı Yunanistan'ın hava savunmasının ötesine geçmekte ve Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin çevresindeki güvenlik ağlarının yeniden yapılanmasının bir göstergesi durumuna gelmektedir.

Bu çalışma, dolayısıyla Aşil Kalkanını bir silah sistemi olarak değil, bölgesel güç dengesi, stratejik derinlik, dengeleme davranışı ve güvenlik ağlarının kurumsallaşması bağlamında ele almaktadır. Temel varsayım günümüzde bölgesel güç yarışmasının artık yalnızca devletlerin sahip olduğu askeri kapasiteyle değil, bu kapasitenin hangi devletlerle, hangi coğrafi alanlarda ve hangi komuta-kontrol ve savunma teknolojileri üzerinden birbirine bağlandığıyla da belirlenmekte olduğudur. Bu açıdan Aşil Kalkanı

 Doğu Akdeniz'de ortaya çıkmakta olan yeni güvenlik mimarisinin anlaşılması bakımından önemli bir stratejik gösterge niteliğindedir.

ARAŞTIRMANIN AMACI VE HEDEFLERİ

Araştırmanın Amacı

Bu araştırmanın temel amacı Aşil Kalkanı projesini yalnızca Yunanistan'ın hava ve füze savunma kapasitesini geliştirmeye yönelik bir askeri çağdaşlaşma projesi olarak değil, Doğu Akdeniz'de ortaya çıkan yeni bölgesel güvenlik mimarisinin bir unsuru olarak çözümlemektir.

Bu kapsamda çalışma İsrail ile Yunanistan arasında geliştirilen savunma ve güvenlik iş birliğinin, GKRY’nin de kapsam içinde olduğu daha geniş bir stratejik yapılanma içerisindeki yerini belirlemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın temel varsayımı günümüzde bölgesel güvenlik mimarilerinin yalnızca klasik askeri ittifaklar biçiminde değil, savunma teknolojileri, istihbarat paylaşımı, erken uyarı sistemleri, ortak tatbikatlar, askeri üs ve tesislere erişim, enerji güvenliği ve stratejik ortaklıklar üzerinden birbirine bağlanan çok katmanlı güvenlik ağları biçiminde oluştuğudur.

Bu çerçevede araştırma özellikle iki eş zamanlı gelişme arasındaki stratejik ilişkiyi incelemektedir. Bunlardan ilki Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında kurulan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile Türkiye'nin bölgesel güvenlik kapasitesinde ortaya çıkan yeni yapılanmadır. İkincisi ise İsrail ile Yunanistan arasında Aşil Kalkanı kapsamında geliştirilen çok katmanlı hava ve füze savunma mimarisidir. Çalışma bu iki gelişmenin doğrudan bir nedensellik ilişkisi içerisinde bulunduğunu varsaymamakta ancak her ikisini de değişen bölgesel güç dengelerinin ve karşılıklı dengeleme davranışlarının göstergeleri olarak ele almaktadır.

Araştırmanın ikinci amacı İsrail'in stratejik derinlik arayışı ile Yunanistan ve GKRY ile geliştirdiği güvenlik ilişkisi arasındaki bağlantıyı ortaya koymaktır. Bu bağlamda Yunanistan ve GKRY'nin İsrail açısından yalnızca diplomatik ortaklar değil, gerektiğinde İsrail'in askeri hareket alanını genişletebilecek, erken uyarı ve savunma kapasitesini destekleyebilecek ve Doğu Akdeniz'deki stratejik konumunu güçlendirebilecek unsurlar olup olmadığı değerlendirilecektir.

Araştırmanın üçüncü amacı ise Aşil Kalkanının Türkiye açısından ortaya çıkarabileceği stratejik sonuçları belirlemektir. Bu kapsamda Ege'deki askeri statüko, Doğu Ege adalarının silahlandırılması, Yunanistan'ın karasularını 12 deniz miline genişletme siyasası ve Türkiye'nin bu konudaki güvenlik değerlendirmeleri İsrail-Yunanistan-GKRY güvenlik ilişkileriyle birlikte ele alınacaktır.

Sonuç olarak araştırma Aşil Kalkanının bir savunma sistemi olmaktan çıkarak bölgesel güç dengelerini etkileyebilecek bir güvenlik mimarisinin askeri-teknolojik bileşenine dönüşüp dönüşmediğini ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Araştırmanın Hedefleri

Araştırmanın bu genel amacı doğrultusunda aşağıdaki hedeflere ulaşılması öngörülmektedir:

Aşil Kalkanının niteliğini belirlemek: Projenin kapsamını, teknik bileşenlerini, komuta-kontrol yapısını ve Yunanistan'ın mevcut savunma sistemi içerisindeki yerini ortaya koymak ve bunun klasik bir silah sağlamadan ne ölçüde farklılaştığını değerlendirmek.

İsrail-Yunanistan savunma ilişkilerinin gelişimini çözümlemek: İki ülke arasındaki savunma, istihbarat, askeri eğitim ve teknoloji iş birliğinin tarihsel gelişimini incelemek ve Aşil Kalkanının bu süreçteki konumunu belirlemek.

İsrail-Yunanistan-GKRY üçgeninin oluşumunu değerlendirmek: Üçlü ilişkinin enerji, deniz güvenliği, savunma ve stratejik derinlik boyutlarını incelemek ve bu yapının klasik bir ittifaktan çok bir güvenlik ağı veya dengeleme koalisyonu niteliği taşıyıp taşımadığını değerlendirmek.

İsrail'in stratejik derinlik arayışını incelemek: İsrail'in coğrafi ve stratejik sınırlılıkları karşısında Yunanistan ve GKRY ile geliştirilen ilişkilerin İsrail'e sağlayabileceği stratejik alan, hareket serbestisi ve güvenlik kapasitesini ortaya koymak.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın bölgesel etkisini çözümlemek: Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan arasında ortaya çıkan yeni savunma mekanizmasının bölgesel güç dengesi üzerindeki olası etkilerini ve İsrail açısından yaratabileceği yeni stratejik ortamı değerlendirmek.

İki güvenlik ağının karşılıklı konumlanmasını incelemek: Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan güvenlik mekanizması ile İsrail-Yunanistan-GKRY güvenlik yapılanmasının birbirine göre nasıl konumlandığını ve aralarında bir karşılıklı dengeleme devingeni bulunup bulunmadığını araştırmak.

Ege'deki güvenlik ve hukuk uyuşmazlıklarını stratejik bağlama yerleştirmek: Doğu Ege adalarının askeri statüsü, Lozan ve Paris Barış Antlaşmaları'ndan kaynaklanan silahsızlandırma tartışmaları, karasularının 12 deniz miline çıkarılması ve Türkiye'nin bu konudaki güvenlik değerlendirmelerini yeni güvenlik mimarisi bağlamında incelemek

Aşil Kalkanının Türkiye açısından oluşturabileceği stratejik sonuçları belirlemek: Projenin Ege ve Doğu Akdeniz'deki askeri denge, hava savunması, caydırıcılık, erken uyarı, hava gücü ve deniz güvenliği üzerindeki olası etkilerini değerlendirmek.

"Stratejik çevreleme" varsayımını sınamak: İsrail-Yunanistan-GKRY arasındaki gelişen güvenlik ağının Türkiye'yi doğrudan hedefleyen bir askeri ittifak oluşturup oluşturmadığını değil, bu ağın Türkiye'nin bölgesel hareket alanını ve stratejik seçeneklerini sınırlayabilecek bir dolaylı dengeleme ve stratejik çevreleme kapasitesi üretip üretmediğini araştırmak.

Geleceğe yönelik olası senaryolar geliştirmek: Mekke güvenlik mekanizmasının genişlemesi, Mısır'ın olası konumu, İsrail-Yunanistan-GKRY iş birliğinin derinleşmesi ve Ege'deki mevcut uyuşmazlıkların sürmesi durumunda Doğu Akdeniz'de ortaya çıkabilecek farklı güvenlik senaryolarını değerlendirmek.

Bu hedefler doğrultusunda araştırma Aşil Kalkanını tek başına bir askeri teknoloji projesi olarak değil, Doğu Akdeniz'de değişmekte olan güç ilişkilerinin, güvenlik ağlarının ve stratejik dengeleme davranışlarının somut bir göstergesi olarak ele almaktadır. Böylece çalışmanın temel konusu bir silah sisteminin teknik kapasitesinden, bu kapasitenin hangi stratejik ortamda ve hangi bölgesel ilişkiler ağı içerisinde anlam kazandığının belirlenmesine taşınmaktadır.

ARAŞTIRMA SORULARI

Bu araştırma, Aşil Kalkanı projesinin teknik ve askeri niteliğinin ötesinde Doğu Akdeniz'de ortaya çıkan yeni güvenlik yapılanması içerisindeki stratejik anlamını belirlemeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda araştırmanın temel sorusu ve buna bağlı alt soruları aşağıdaki şekilde oluşturulmuştur.

Temel Araştırma Sorusu: Aşil Kalkanı İsrail–Yunanistan–GKRY arasında gelişmekte olan güvenlik ilişkilerinin askeri-teknolojik bir unsuru olarak, Doğu Akdeniz'de Türkiye'yi de etkileyen yeni bir bölgesel dengeleme ve güvenlik mimarisinin oluşumuna katkıda bulunmakta mıdır?

Alt Araştırma Soruları

Aşil Kalkanı nasıl bir askeri ve stratejik kapasite oluşturmaktadır? Proje, Yunanistan'ın mevcut hava ve füze savunma sisteminden hangi yönleriyle ayrılmaktadır? Çok katmanlı savunma, radar, erken uyarı, komuta-kontrol ve insansız sistemlere karşı savunma kapasitesinin Yunanistan'ın askeri yeteneklerine sağlayacağı katkı nedir?

Aşil Kalkanının İsrail–Yunanistan savunma ilişkilerindeki yeri nedir? Proje, iki ülke arasında uzun süredir gelişmekte olan savunma, istihbarat, teknoloji ve askeri eğitim ilişkilerinin doğal bir devamı mıdır yoksa bu ilişkilerde niteliksel bir sıçramaya mı işaret etmektedir?

İsrail açısından Yunanistan ve GKRY'nin stratejik değeri nedir? Yunanistan ve GKRY İsrail'in coğrafi sınırlılığını ve stratejik derinlik sorununu kısmen giderebilecek bir güvenlik alanı, lojistik destek noktası, erken uyarı ağı veya işlevsel hareket alanı sağlayabilir mi?

İsrail–Yunanistan–GKRY ilişkileri klasik anlamda bir ittifaka mı, yoksa yeni bir güvenlik ağına mı dönüşmektedir? Bu üçlü ilişkinin savunma, istihbarat, enerji, deniz güvenliği, askeri eğitim ve teknoloji alanlarındaki bütünleşme düzeyi onu bir "ittifak", "stratejik ortaklık", "güvenlik ağı" veya "dengeleme koalisyonu" olarak tanımlamayı gerektirecek ölçüde gelişmiş midir?

Mekke Ortak Savunma Anlaşması bölgesel güç dengelerinde nasıl bir değişim yaratmaktadır? Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan arasında oluşturulan savunma mekanizması Türkiye'nin bölgesel stratejik kapasitesini ve güvenlik ortaklıklarını hangi ölçüde artırmaktadır? Bu yapılanmanın İsrail ve Yunanistan açısından yeni bir stratejik çevre oluşturduğu söylenebilir mi?

Aşil Kalkanı ile Mekke Ortak Savunma Anlaşması arasında bir stratejik etkileşim bulunmakta mıdır? Bu iki gelişme birbirinden bağımsız savunma yapılanmaları mıdır yoksa değişen bölgesel güç dengelerine karşı ortaya çıkan karşılıklı dengeleme davranışlarının farklı coğrafyalardaki yansımaları olarak mı değerlendirilmelidir? Bu soruda özellikle doğrudan nedensellik savından kaçınılarak, iki gelişmenin zamanlaması, aktörlerin stratejik davranışları ve ortaya çıkardıkları yeni kapasite ilişkileri karşılaştırılacaktır.

Yunanistan'ın Türkiye karşısındaki güvenlik siyasası Aşil Kalkanının stratejik anlamını nasıl etkilemektedir? Doğu Ege adalarının askeri statüsü, deniz yetki alanları ve Yunanistan'ın karasularını 12 deniz miline çıkarma siyasası bağlamında Aşil Kalkanı Yunanistan açısından yalnızca savunma amaçlı bir kapasite mi, yoksa mevcut stratejik konumlarını sürdürmesini ve gelecekteki seçeneklerini genişletmesini sağlayabilecek bir caydırıcılık ve güvence mekanizması mı oluşturmaktadır?

Yunanistan'ın İsrail ile geliştirdiği savunma ilişkisi Türkiye'ye karşı bir güvenlik sigortası niteliği taşımakta mıdır? Yunan kamuoyunda ve siyasal söyleminde Türkiye'nin algılanan güvenlik tehdidi ile İsrail ile geliştirilen savunma iş birliği arasında nasıl bir ilişki bulunmaktadır? İsrail'in ileri savunma teknolojilerinin Yunanistan'a aktarılması, Türkiye karşısındaki askeri ve psikolojik caydırıcılığı güçlendirmekte midir?

GKRY'nin bu yapılanmaya katılımı bölgesel güvenlik mimarisini nasıl değiştirmektedir? İsrail–Yunanistan–GKRY üçgeninin Doğu Akdeniz'de oluşturduğu coğrafi ve işlevsel bağlantı Türkiye'nin Ege, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs çevresindeki stratejik hareket alanı bakımından ne tür sonuçlar doğurabilir?

Ortaya çıkan yapı Türkiye açısından "stratejik çevreleme" olarak nitelendirilebilir mi? İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağının genişlemesi ile Türkiye'nin diğer bölgesel ortaklıkları birlikte değerlendirildiğinde Türkiye'nin çevresinde birbirine karşıt iki farklı güvenlik ağının oluştuğu ileri sürülebilir mi? Eğer böyle bir eğilim varsa bunun Türkiye'nin askeri, diplomatik ve jeopolitik hareket alanına etkileri nelerdir?

Bu güvenlik mimarisinin gelecekte genişleme olasılığı nedir? Mısır'ın olası konumu, Mekke mekanizmasının yeni üyeler kazanması, İsrail–Yunanistan–GKRY ilişkilerinin derinleşmesi ve ABD ile Avrupa ülkelerinin bölgedeki güvenlik siyasaları birlikte değerlendirildiğinde Doğu Akdeniz'de daha geniş kapsamlı bir bölgesel güvenlik yapılanmasının ortaya çıkması olanaklı mıdır?

Türkiye'nin olası karşı stratejileri neler olabilir? Aşil Kalkanı ve buna eşlik eden bölgesel güvenlik yapılanması karşısında Türkiye'nin askeri kapasite, savunma sanayii, diplomasi, ittifak ilişkileri ve bölgesel ortaklıklar bakımından geliştirebileceği olası stratejiler nelerdir?

Araştırma Sorularının Bütünleştirici Mantığı

Araştırma soruları üç düzeyde birbirine bağlanmaktadır. Birinci düzey askeri-teknolojik düzeydir. Aşil Kalkanının Yunanistan'a kazandırdığı kapasite ve bunun İsrail-Yunanistan savunma ilişkilerindeki anlamı belirlenmektedir. İkinci düzey bölgesel-stratejik düzeydir. İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağı ile Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan savunma mekanizmasının değişen bölgesel güç dengesi içerisindeki konumları karşılaştırılmaktadır. Üçüncü düzey ise Türkiye merkezli jeopolitik düzeydir. Ege, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz'deki mevcut uyuşmazlıklarla birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan yeni güvenlik mimarisinin Türkiye açısından bir dengeleme veya stratejik çevreleme devingeni oluşturup oluşturmadığı araştırılmaktadır. Bu nedenle araştırmanın son sorusu yalnızca "Aşil Kalkanı Yunanistan'ı ne kadar güçlendirmektedir?" değildir. Asıl soru, bu yeni askeri kapasitenin hangi bölgesel ilişkiler ağı içerisinde anlam kazandığı ve bu ağın Doğu Akdeniz'deki güç dağılımını nasıl değiştirebileceğidir.

YÖNTEM VE KURAMSAL-KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Yöntem

Bu araştırmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiştir. Araştırmanın temel amacı Aşil Kalkanı projesinin teknik özelliklerini betimlemekten çok bu projenin Doğu Akdeniz'de ortaya çıkan daha geniş güvenlik ve güç ilişkileri içerisindeki stratejik anlamını ortaya koymaktır. Bu nedenle çalışma bir silah sistemi incelemesinden çok bölgesel güvenlik mimarisinin oluşum ve dönüşüm süreçlerini çözümlemeye yönelik karşılaştırmalı ve ilişkisel bir araştırma niteliğindedir. Araştırmada öncelikle birincil ve ikincil kaynaklardan yararlanılmıştır. Birincil kaynaklar arasında devletlerin açıklamaları, savunma ve dış siyasa belgeleri, uluslararası anlaşmalar, hükümet açıklamaları ve ilgili kurumların yayımladığı belgeler bulunmaktadır. İkincil kaynaklar ise akademik çalışmalar, düşünce kuruluşlarının araştırmaları ve güvenilir uluslararası haber kuruluşlarının doğrulanabilir haber ve çözümlemelerinden oluşmaktadır. Araştırmanın çözümleyici birimi tek başına Aşil Kalkanı değildir. Aşil Kalkanı, İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ilişkileri, Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan Ortak Savunma Anlaşması, Ege ve Doğu Akdeniz'deki güvenlik sorunları ve İsrail'in stratejik derinlik arayışı ile birlikte ele alınmaktadır. Böylece belirli bir askeri projenin kendisini çevreleyen siyasal ve stratejik ilişkilerden bağımsız olarak değerlendirilmesinin yaratabileceği dar bakış açısından kaçınılmaktadır. Araştırmada zamansal karşılaştırma da kullanılmaktadır. Özellikle İsrail–Yunanistan–GKRY ilişkilerinin gelişimi ile Aşil Kalkanının ortaya çıkışı ve Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan savunma mekanizmasının kurulması birlikte değerlendirilerek bölgesel güvenlik ortamında meydana gelen değişimin yönü belirlenmeye çalışılmaktadır. Bununla birlikte araştırma iki gelişme arasında doğrudan bir nedensellik kurmamaktadır. Aşil Kalkanı ile Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın birbirine karşı doğrudan geliştirilmiş karşı atılımlar olduğu varsayılmamakta ve bunun yerine aynı değişen bölgesel güç ortamının farklı aktörlerde ortaya çıkardığı dengeleme davranışları olup olmadıkları araştırılmaktadır.

Sürekli Güncellenen Sosyo-politik Çözümleme Yaklaşımı

Araştırmanın temel çözümleyici yaklaşımı bölgesel güvenlik sistemlerinin durağan değil, sürekli değişen ve birbirini etkileyen aktör davranışları üzerinden incelenmesine dayanmaktadır. Bu nedenle çalışmada Sürekli Güncellenen Sosyo-politik Çözümleme (SGSÇ) yaklaşımından yararlanılmaktadır. SGSÇ yaklaşımında siyasal ve stratejik olaylar birbirinden kopuk gelişmeler olarak değil, aynı sistem içerisindeki aktörlerin karşılıklı davranışları olarak değerlendirilir. Bir aktörün kapasitesindeki artış, diğer aktörlerin tehdit algılarını, ittifak tercihlerini, savunma yatırımlarını ve diplomatik davranışlarını değiştirebilir. Dolayısıyla sistem, tek yönlü bir neden-sonuç ilişkisi yerine karşılıklı etkileşim ve uyarlanma süreçleri üzerinden incelenir. Bu araştırma bakımından yaklaşımın temel çözümleyici dizisi şu şekilde ifade edilebilir: Yeni kapasite, tehdit algısı, stratejik uyarlanma, karşı kapasite oluşturma ve yeni denge arayışı. Aşil Kalkanı bu dizinin yalnızca bir halkasını oluşturmaktadır. Asıl araştırma konusu bu kapasitenin diğer aktörlerin davranışlarıyla etkileşime girdiğinde nasıl yeni bir güvenlik ilişkileri ağı oluşturabileceğidir. Bu çerçevede araştırmada özellikle ‘aktör–kapasite–algı–davranış–denge’ ilişkisi izlenmektedir.

Bölgesel Güvenlik Karmaşası Yaklaşımı

Araştırmanın ikinci önemli kuramsal dayanağını Bölgesel Güvenlik Karmaşası Kuramı (Regional Security Complex Theory) oluşturmaktadır. Bu yaklaşım, güvenlik sorunlarının yalnızca küresel sistem içerisindeki güç ilişkileriyle değil, belirli bir coğrafyada birbirleriyle yoğun biçimde etkileşen devletlerin tehdit algıları ve güvenlik siyasalarıyla şekillendiğini kabul etmektedir. Doğu Akdeniz bakımından bu yaklaşım özellikle önemlidir. Çünkü Türkiye, Yunanistan, GKRY, İsrail, Mısır ve bölgedeki diğer aktörlerin güvenlik siyasaları birbirlerinden bağımsız değildir. Bir aktörün askeri kapasitesindeki değişiklik diğer aktörlerin tehdit değerlendirmelerini ve savunma siyasalarını etkileyebilmekte ve böylece bölgesel güvenlik sistemi sürekli yeniden şekillenmektedir. Aşil Kalkanı bu nedenle yalnızca Yunanistan'ın ulusal hava savunma kapasitesi olarak değil, bölgesel güvenlik ilişkilerinin yeniden yapılandırılması sürecindeki bir kapasite unsuru olarak değerlendirilmektedir.

Stratejik Derinlik Kavramı

Araştırmanın üçüncü temel kavramı stratejik derinliktir. İsrail'in coğrafi konumu, ülkenin askeri planlama ve güvenlik siyasalarında stratejik derinlik sorununu sürekli olarak gündemde tutmuştur. Bu nedenle İsrail açısından başka ülkelerle geliştirilen askeri, haber alma ve lojistik ilişkiler yalnızca diplomatik ortaklıklar olarak değil, gerektiğinde ülkenin işlevsel hareket alanını genişletebilecek unsurlar olarak da değerlendirilebilir. Bu araştırmada Yunanistan ve GKRY'nin İsrail açısından taşıdığı değer, tam da bu bakış açısından ele alınmaktadır. Buradaki temel soru Yunanistan ve GKRY'nin İsrail için coğrafi bir stratejik derinlik, lojistik erişim, erken uyarı, askeri eğitim veya işlevsel destek alanı oluşturup oluşturmadığıdır. Dolayısıyla Aşil Kalkanının anlamı yalnızca Yunanistan'ın savunma kapasitesiyle sınırlı değildir. Sistem, İsrail'in Doğu Akdeniz'deki güvenlik ortaklıklarıyla birlikte değerlendirildiğinde daha geniş bir stratejik erişim ve karşılıklı güvenlik mimarisinin parçası durumuna gelebilir.

Dengeleme ve Güvenlik Ağı Kavramları

Araştırmada klasik anlamdaki "ittifak" kavramının yanında dengeleme (balancing) ve güvenlik ağı (security network) kavramları kullanılmaktadır. Dengeleme bir devletin veya devletler grubunun, başka bir aktörün artan kapasitesine karşı kendi güvenlik kapasitesini artırması veya başka aktörlerle iş birliğini yoğunlaştırması şeklinde ortaya çıkabilir. Bu araştırmada özellikle iki farklı güvenlik yapılanmasının karşılıklı olarak incelenmesi önerilmektedir: Birinci güvenlik ağı Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan arasındadır. Bu yapılanmanın Türkiye açısından askeri kapasite ve savunma teknolojisi, Pakistan açısından askeri ve nükleer kapasite ve Suudi Arabistan açısından ise ekonomik, enerji ve bölgesel ağırlık bakımından farklı tamamlayıcı unsurlar taşıdığı değerlendirilmektedir. İkinci güvenlik ağı İsrail – GKRY – Yunanistan arasındadır. Bu ağın İsrail açısından ileri savunma teknolojisi ve istihbarat kapasitesi, Yunanistan açısından Avrupa/NATO bağlantısı ve Doğu Akdeniz–Ege coğrafyasındaki askeri kapasite ve GKRY açısından ise coğrafi konum ve Doğu Akdeniz'deki erişim olanakları bakımından farklı tamamlayıcı özellikleri bulunmaktadır. Bu iki yapılanmanın klasik anlamda birbirine karşı kurulmuş askeri ittifaklar olduğu ileri sürülmemektedir. Araştırmanın amacı karşılıklı dengeleme davranışlarının zaman içerisinde iki ayrı güvenlik ağı oluşturup oluşturmadığını incelemektir.

Stratejik Çevreleme Kavramının Kullanımı

Çalışmada "stratejik çevreleme" kavramı özellikle dikkatli kullanılmaktadır. Çünkü bir devletin çevrelendiğini söylemek yalnızca coğrafi yakınlığa veya rakip devletlerle yapılan askeri iş birliklerine dayanamaz. Çevreleme savının anlamlı olabilmesi için farklı güvenlik ilişkilerinin birbirleriyle bağlantılı, süreklilik gösteren ve belirli bir stratejik sonuç doğurabilecek nitelikte olması gerekir. Bu nedenle araştırmada "stratejik çevreleme" bir başlangıç varsayımı değil, araştırılacak bir sonuç değişkeni olarak ele alınmaktadır. Başka bir ifadeyle çalışma "Türkiye çevrelenmektedir" önermesinden hareket etmemektedir. Bunun yerine şu soruyu araştırmaktadır: İsrail–GKRY–Yunanistan güvenlik ağının gelişimi ile Türkiye'nin farklı bölgesel ortaklıklarının birlikte değerlendirilmesi Doğu Akdeniz ve yakın çevresinde Türkiye açısından bir stratejik çevreleme eğiliminin ortaya çıktığını göstermekte midir? Bu yaklaşım, araştırmanın çözümleyici tarafsızlığını korumak bakımından önem taşımaktadır.

Çözümleme Modeli

Araştırmada yukarıdaki kuramsal ve kavramsal çerçeveler bir arada kullanılarak aşağıdaki çözümleyici model benimsenmektedir: Aktörler, mevcut kapasite, yeni askeri kapasite, tehdit algısı, güvenlik ortaklığı, karşılıklı dengeleme, yeni güvenlik ağı ve bölgesel güç dengesi. Bu model içerisinde Aşil Kalkanı "yeni askeri kapasite" değişkenini ve Mekke Ortak Savunma Anlaşması ise "güvenlik ortaklığı ve kolektif savunma kapasitesi" değişkenini temsil etmektedir. İki gelişmenin birbirleriyle doğrudan bağlantılı olduğu varsayılmamakta ancak her ikisinin de aynı bölgesel sistem içerisindeki güç dağılımını ve aktörlerin güvenlik davranışlarını etkileyebilecek kapasite değişimleri olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle araştırmanın temel çözümleyici önermesi şu şekilde ortaya konulmaktadır: Aşil Kalkanı tek başına Yunanistan'ın hava savunma kapasitesini artıran bir askeri yatırım olmakla birlikte, İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ilişkileri ve Doğu Akdeniz'deki diğer güç ilişkileriyle birlikte değerlendirildiğinde bölgesel dengeleme sürecinin askeri-teknolojik bir bileşeni durumuna gelebilir. Benzer biçimde, Mekke Ortak Savunma Anlaşması da yalnızca üç ülke arasındaki bir savunma anlaşması olarak değil, Türkiye'nin bölgesel güvenlik kapasitesini ve stratejik ortaklıklarını artıran yeni bir kurumsal mekanizma olarak değerlendirilmektedir.

Araştırmanın Sınırları

Araştırmanın temel sınırı bölgesel güvenlik sistemlerinin devingen niteliğinden kaynaklanmaktadır. Devletlerin gerçek stratejik niyetleri her zaman açık biçimde ifade edilmemekte ve bazı askeri ve haber alma kapasitelere ilişkin bilgiler kamuya açıklanmamaktadır. Bu nedenle araştırmada gözlemlenebilir davranışlar, biçimsel açıklamalar, kurumsal belgeler ve doğrulanabilir kaynaklar temel alınmaktadır. Ayrıca belirli aktörlerin gelecekte gerçekleştirebileceği stratejik atılımlar kesinlik taşıyan öngörüler olarak değildir ve belirli olasılık alanları içerisinde değerlendirilmektedir. Bu nedenle araştırmanın amacı geleceği kesin biçimde kestirmek değil, mevcut kapasite ve davranışlardan hareketle Doğu Akdeniz güvenlik mimarisinin hangi yönlerde gelişebileceğini ve Türkiye açısından hangi stratejik sonuçların ortaya çıkabileceğini ortaya koymaktır.

İSRAİL’İN STRATEJİK DERİNLİK VE GÜVENLİK DOKTRİNİ

Stratejik Derinlik Sorunu

İsrail'in güvenlik siyasalarının anlaşılabilmesi için öncelikle ülkenin coğrafi ve jeopolitik özelliklerinin dikkate alınması gerekir. İsrail, yüzölçümü ve coğrafi konumu itibarıyla sınırlı stratejik derinliğe sahip bir devlettir. Bu durum, geleneksel anlamda savunma çizgisinin geriye çekilerek zaman kazanılması, kuvvetlerin yeniden tertiplenmesi ve önemli altyapının güvenli bölgelere taşınması gibi klasik stratejik derinlik araçlarını önemli ölçüde sınırlandırmaktadır. Bu nedenle İsrail'in ulusal güvenlik anlayışında yalnızca ülke sınırları içerisindeki askeri kapasitenin geliştirilmesi değil, ülke sınırlarının dışında güvenlik, erişim ve iş birliği alanlarının oluşturulması da önem kazanmıştır. Bu durum İsrail'in güvenlik siyasasının yalnızca "sınır savunması" olarak değerlendirilmesini yetersiz kılmaktadır. Stratejik derinlik, İsrail bakımından gerektiğinde dış coğrafyalardaki askeri ve lojistik olanaklardan yararlanabilme, erken uyarı kapasitesini genişletme, askeri eğitim alanlarını çeşitlendirme ve önemli altyapının güvenliğini ülke sınırlarının ötesine taşıma kapasitesini de kapsamaktadır. Bu açıdan bakıldığında stratejik derinlik yalnızca coğrafi uzaklık değil, stratejik erişim kapasitesi olarak da kavramsallaştırılabilir.

Çevreden Doğu Akdeniz'e: İsrail'in Dış Güvenlik Arayışı

İsrail'in bu soruna verdiği tarihsel yanıtlardan biri kuruluşundan itibaren geliştirdiği Çevresel (Periferik) Öğreti (Periphery Doctrine) olmuştur. David Ben-Gurion döneminde şekillenen bu yaklaşımın temel mantığı İsrail'in doğrudan komşuları arasında yaşadığı güvenlik sorunlarını dengelemek amacıyla bölgenin ikinci halkasındaki devletlerle stratejik ilişkiler geliştirmesiydi. İsrail'in Türkiye, İran ve Etiyopya gibi ülkelerle ilişkiler geliştirmeye çalışması bu anlayışın tarihsel örneklerini oluşturmuştur. INSS Yunanistan ve GKRY ile geliştirilen yeni üçlü yapıyı da İsrail dış siyasasının bu daha geniş tarihsel arayışının yeni bir biçimi olarak değerlendirmektedir. Ancak bölgesel koşulların değişmesiyle birlikte İsrail'in çevre ilişkilerinin coğrafyası da değişmiştir. Özellikle İsrail–Türkiye ilişkilerinin 2010 sonrasında ciddi biçimde bozulması, Doğu Akdeniz'in İsrail açısından stratejik önemini artırmıştır. INSS tarafından yapılan değerlendirmeye göre, İsrail'in Yunanistan ve GKRY ile ilişkilerini geliştirmesi Türkiye ile ilişkilerde meydana gelen bozulmanın yarattığı stratejik kaybı kısmen dengeleyen bir gelişme olarak görülmüştür. Bu nedenle Doğu Akdeniz'deki üçlü yapı yalnızca enerji veya ekonomik iş birliği çerçevesinde değil, İsrail'in daha geniş güvenlik siyasasının bir parçası olarak değerlendirilmiştir. Burada önemli olan nokta İsrail'in stratejik yöneliminin yalnızca "Türkiye'ye karşı ittifak oluşturmak" şeklinde açıklanmamasıdır. Daha doğru yaklaşım İsrail'in değişen bölgesel güç dağılımına karşı kendi stratejik erişimini ve güvenlik seçeneklerini çeşitlendirmesidir.

İsrail–Yunanistan–GKRY Üçgeninin Stratejik Önem Kazanması

İsrail–Yunanistan–GKRY üçlü çerçevesi Ocak 2016'da kurumsal bir yapı kazanmaya başlamış ve sonraki dönemde savunma, güvenlik, enerji, ekonomi ve diğer alanlara yayılan bir iş birliği ağına dönüşmüştür. INSS'nin değerlendirmesine göre bu yapı başlangıçta Yunanistan ve GKRY tarafından desteklenmiş olsa da İsrail yönetimi kısa sürede bunun sağlayabileceği stratejik fırsatı görmüş ve üçlü mekanizmanın geliştirilmesine etkili biçimde katkıda bulunmuştur. Bu üçlü yapının İsrail bakımından önemi birkaç düzeyde ortaya çıkmaktadır. Birincisi coğrafi düzeydir. Yunanistan ve GKRY İsrail'in Avrupa'ya ve Doğu Akdeniz'in batı kesimine doğru stratejik erişimini genişleten bir coğrafi kuşak oluşturmaktadır. İkincisi askeri-işlevsel düzeydir. Ortak askeri tatbikatlar, hava ve deniz eğitimleri ve savunma iş birliği, İsrail Silahlı Kuvvetlerinin kendi ulusal coğrafyasının dışında eğitim ve işlevsel deneyim kazanmasına olanak sağlamaktadır. INSS, İsrail Hava Kuvvetlerinin Yunanistan'da uzun süredir eğitim yaptığını ve üçlü yapı kapsamında ortak askeri etkinliklerin gerçekleştirildiğini belirtmektedir. Üçüncüsü lojistik düzeydir. Yunanistan ve GKRY'deki liman ve havaalanlarının belirli koşullarda İsrail'in kullanımına açık olması İsrail'in coğrafi hareket alanını genişletebilecek bir olanak yaratmaktadır. Dördüncüsü ise stratejik derinlik düzeyidir. INSS'nin Mizrahi imzalı 2020 tarihli çalışması Yunanistan ve GKRY ile güvenlik iş birliğinin İsrail açısından doğrudan "stratejik derinlik" oluşturabileceğini belirtmektedir. Çalışmada bu derinliğin özellikle savaş durumunda Yunanistan ve Kıbrıs'taki havaalanları ile limanların kullanılabilmesi ve uzun menzilli füze tehdidinin erişim alanı dışında acil durum depolarının oluşturulabilmesiyle ilişkili olduğu ifade edilmektedir. Bu saptama mevcut araştırmanın temel savı açısından önemlidir. Çünkü böylece Yunanistan ve GKRY'nin İsrail açısından taşıdığı değer yalnızca diplomatik ortaklık veya enerji iş birliği olmaktan çıkmakta ve İsrail'in askeri stratejisinin yersel boyutuna bağlanmaktadır.

Stratejik Derinlikten Stratejik Erişime

Burada "stratejik derinlik" kavramının daha geniş bir anlamda ele alınması gerekmektedir. Klasik askeri düşüncede stratejik derinlik bir devletin saldırı karşısında geri çekilebileceği, kuvvetlerini yeniden düzenleyebileceği ve zaman kazanabileceği coğrafi alanı ifade eder. İsrail açısından ise bu klasik modelin uygulanması son derece sınırlıdır. Dolayısıyla İsrail bakımından stratejik derinliğin bir bölümü "dışsal stratejik derinlik" olarak ortaya çıkmaktadır. Bu kavram ülkenin kendi toprakları dışında bulunan ancak güvenlik siyasası bakımından erişilebilir ve işlevsel hale getirilebilen coğrafi, askeri, lojistik ve teknolojik kapasite alanlarını ifade etmektedir. Bu çerçevede Yunanistan ve GKRY'nin İsrail açısından taşıdığı stratejik değer şu dört unsur üzerinden değerlendirilebilir: Coğrafya, erişim, lojistik ve işlevsel esneklik. Bu dört unsur birbirinden bağımsız değildir. Coğrafi yakınlık erişim olanağı yaratmakta, erişim lojistik seçenekleri artırmakta ve lojistik seçenekler ise askeri çalışmaların coğrafi esnekliğini genişletebilmektedir. Dolayısıyla İsrail–Yunanistan–GKRY ilişkilerinin stratejik anlamı yalnızca yapılan anlaşmaların sayısıyla değil, İsrail'in bölgesel hareket alanını ne ölçüde genişlettiğiyle değerlendirilmelidir.

Türkiye Etmeni

İsrail'in Yunanistan ve GKRY ile geliştirdiği ilişkilerin stratejik önem kazanmasında Türkiye etmeninin özel bir ağırlığı bulunmaktadır. INSS'nin 2020 değerlendirmesinde Türkiye, İsrail–Yunanistan–GKRY üçgeninin karşı karşıya bulunduğu temel bölgesel meydan okuma olarak tanımlanmaktadır. Aynı çalışma üçlü yapının bölgesel mimariyi İsrail'in ulusal gücüne katkı sağlayacak biçimde değiştirme olanağına sahip olduğunu belirtmektedir. Bu durum Türkiye'nin söz konusu üçlü yapının tek ve değişmez hedefi olduğu anlamına gelmemektedir. İsrail açısından İran, Hizbullah ve bölgesel kararsızlık gibi başka tehdit ve öncelikler de bulunmaktadır. Nitekim INSS'nin daha sonraki değerlendirmeleri de İsrail'in Türkiye'nin bölgesel etkinliklerini sınırlamakla ilgilendiğini ancak Ankara ile doğrudan çatışmayı tırmandırmaktan kaçınma gereksinimini koruduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye etmeni daha çok bölgesel güç dengesi bağlamında değerlendirilmelidir. Bu bağlamda İsrail açısından Yunanistan ve GKRY ile ilişkilerin geliştirilmesi üç işlev birden görebilir: Türkiye ile bozulan ilişkilerin yarattığı stratejik kaybı kısmen gidermek, Doğu Akdeniz'deki stratejik erişimi genişletmek ve İsrail'in bölgesel hareket alanını çeşitlendirmek. Bu üç işlevin birlikte gerçekleşmesi İsrail–Yunanistan–GKRY ilişkilerini klasik bir diplomatik ortaklığın ötesine taşımaktadır.

Güvenlik Ağının Askeri-Teknolojik Boyutu

Üçlü güvenlik ilişkilerinin bugünkü aşamasında dikkat çekici olan nokta iş birliğinin yalnızca diplomatik veya askeri eğitim alanında kalmamasıdır. Savunma teknolojisi, hava savunması, insansız sistemlere karşı savunma, radar ve komuta-kontrol kapasitesi giderek daha önemli duruma gelmektedir. Bu dönüşümün en somut örneği Aşil Kalkanı projesidir. 31 Ağustos 2026'da İsrail ve Yunanistan arasında imzalanan yaklaşık 3 milyar avroluk anlaşma Yunanistan için çok katmanlı bir hava savunma sistemi kurulmasını öngörmektedir. Sistem David's Sling, SPYDER ve BARAK MX gibi farklı savunma katmanlarının yanı sıra çok görevli radarlar ve ulusal bir komuta-kontrol sistemi içermektedir. Ayrıca Drone Dome sistemlerine ilişkin ayrı bir anlaşma yapılmıştır. Bu nedenle Aşil Kalkanı yalnızca bir silah satışı olarak değerlendirmek yetersizdir. Projenin daha önemli özelliği İsrail'in savunma teknolojisinin Yunanistan'ın ulusal hava savunma mimarisiyle bütünleştirilmesidir. Böylece İsrail ile Yunanistan arasındaki güvenlik ilişkisi eğitim ve tatbikat düzeyinden kalıcı askeri-teknolojik altyapı paylaşımı düzeyine doğru ilerlemektedir. Bu dönüşüm çalışmanın sonraki bölümlerinde ayrıntılı olarak incelenecek olan temel soruyu ortaya çıkarmaktadır: Aşil Kalkanı İsrail'in Yunanistan'a yönelik bir savunma ihracatı mıdır yoksa İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağının askeri-teknolojik altyapısını güçlendiren daha geniş bir stratejik mimarinin parçası mıdır? Bu araştırma ikinci olasılığı bir başlangıç varsayımı olarak kabul etmemekte ve ancak mevcut gelişmelerin bu varsayımın sınanmasını gerektirecek düzeye ulaştığını ileri sürmektedir.

İsrail'in Stratejik Derinliği ile Aşil Kalkanı Arasındaki Bağlantı

Burada araştırmanın ana savının önemli bir halkası ortaya çıkmaktadır. İsrail açısından Yunanistan ve GKRY'nin stratejik değerinin yalnızca siyasal dayanışma veya ekonomik iş birliğinden ibaret olmadığı ve bu ülkelerin belirli koşullarda stratejik derinlik ve işlevsel erişim sağlayabileceği daha önce İsrail'in kendi stratejik çalışmalarında açık biçimde ifade edilmiştir. Aşil Kalkanı ise bu ilişkinin ters yönünü yani İsrail'in Yunanistan'ın güvenlik kapasitesini güçlendirmesini temsil etmektedir. Böylece karşılıklı bir kapasite ilişkisi ortaya çıkmaktadır: İsrail, Yunanistan, savunma teknolojisi, hava savunması, radar, komuta-kontrol ve işlevsel bilgi. Yunanistan/GKRY, İsrail, coğrafi erişim, eğitim alanları, lojistik seçenekler, stratejik derinlik ve Doğu Akdeniz'deki hareket alanı. Bu ilişkinin kurumsallaşması tarafların birbirlerinin güvenlik kapasitesine katkıda bulunduğu karşılıklı stratejik tamamlayıcılık yaratabilir. Bu nedenle Aşil Kalkanının gerçek stratejik önemi yalnızca Yunanistan'ın savunma kapasitesinde meydana getireceği niceliksel artışta değil, İsrail ile Yunanistan arasındaki karşılıklı güvenlik bağımlılığını niteliksel olarak derinleştirme olanağında aranmalıdır.

Bölümün Ara Sonucu

İsrail'in sınırlı coğrafi stratejik derinliği tarihsel olarak ülke dışındaki güvenlik ilişkilerinin geliştirilmesini önemli kılmaktadır. Çevresel Öğretinin tarihsel deneyimi sonrasında Doğu Akdeniz, İsrail'in dış güvenlik siyasasında giderek daha önemli bir alan durumuna gelmiştir. İsrail–Yunanistan–GKRY üçgeni bu dönüşümün kurumsal sonuçlarından biridir. Bu yapı enerji ve diplomatik iş birliğinin ötesinde savunma, askeri eğitim, haber alma, lojistik ve stratejik erişim boyutları kazanmıştır. İsrail'in kendi stratejik araştırmalarında Yunanistan ve GKRY'nin stratejik derinlik sağlayabilecek alanlar olarak tanımlanmış olması bu ilişkinin güvenlik boyutunu özellikle önemli duruma getirmektedir. Bu bakış açısından bakıldığında Aşil Kalkanı söz konusu güvenlik ilişkisinin yeni ve daha ileri bir aşamasını temsil ediyor olabilir. Çünkü sistem İsrail'in yalnızca Yunanistan ile askeri iş birliğini sürdürmesini değil, Yunanistan'ın ulusal hava ve füze savunma mimarisinin önemli bir bölümünün İsrail teknolojileriyle güçlendirilmesini öngörmektedir. Dolayısıyla bir sonraki bölümde sorulması gereken temel soru şudur: Aşil Kalkanı İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağının mevcut stratejik ilişkilerinin bir sonucu mudur, yoksa bu ağı yeni bir askeri-teknolojik düzeye taşıyan dönüştürücü bir unsur mudur? Bu sorunun yanıtı Aşil Kalkanının yalnızca bir savunma sistemi olarak değil, Doğu Akdeniz'de oluşmakta olan yeni güvenlik mimarisinin bir bileşeni olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini belirleyecektir.

TÜRKİYE’NİN BÖLGESEL GÜÇ EKOSİSTEMİNDEKİ DÖNÜŞÜMÜ VE MEKKE ORTAK SAVUNMA ANLAŞMASI

Türkiye’nin Bölgesel Güç Konumundaki Dönüşüm

Türkiye'nin son yıllarda bölgesel güvenlik ortamındaki konumu yalnızca sahip olduğu askeri kapasite üzerinden değil, bu kapasiteyi farklı coğrafyalarda kullanabilme ve başka devletlerle kurumsal iş birliklerine dönüştürebilme yeteneği üzerinden değerlendirilmelidir. Türkiye'nin savunma sanayiindeki gelişme özellikle insansız hava sistemleri, elektronik savaş, füze ve hava savunma sistemleri, deniz platformları ve farklı askeri teknolojiler alanındaki kapasite artışı ülkenin bölgesel güvenlik denklemindeki ağırlığını artırmıştır. Bunun yanında Türkiye'nin NATO üyeliği, Karadeniz, Ege, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu arasındaki jeopolitik konumu ve farklı bölgesel aktörlerle geliştirdiği askeri ve diplomatik ilişkiler ülkeye çok katmanlı bir stratejik hareket alanı sağlamaktadır. Bu nedenle Türkiye'nin bölgesel güç konumu yalnızca ulusal askeri kapasite kavramıyla açıklanamaz. Daha geniş anlamda bu konum: Askeri kapasite, savunma teknolojisi, coğrafi konum, diplomatik erişim ve güvenlik ortaklıkları bileşiminden oluşan bir bölgesel güç ekosistemi olarak değerlendirilebilir. Bu yaklaşım bakımından 7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Ortak Savunma Anlaşması söz konusu dönüşümün önemli bir kurumsal göstergesidir.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın Oluşumu

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan tarafından 7 Ağustos 2026 tarihinde imzalanan anlaşma üç ülke arasındaki savunma ilişkilerini daha kurumsal bir çerçeveye taşımaktadır. Anlaşmanın temel özelliği, taraflardan birine yönelik saldırının bütün taraflara yönelik saldırı olarak değerlendirilmesini öngören kolektif savunma ilkesidir. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da anlaşmanın teknik açıdan NATO'nun 5. maddesine benzer bir kolektif savunma mantığı taşıdığını belirtmiştir. Bununla birlikte anlaşmanın NATO ile özdeşleştirilmesi doğru değildir. NATO çok daha geniş kurumsal yapıya, ortak komuta mekanizmalarına ve onlarca yıllık bir örgütsel geçmişe sahip bir ittifaktır. Mekke Anlaşması ise henüz oluşum aşamasındaki bir üçlü ortak savunma mekanizmasıdır. Bu ayrım önemlidir. Çünkü araştırmanın konusu açısından asıl önemli olan anlaşmanın bugünkü kurumsal kapasitesinden çok hangi stratejik kapasiteyi gelecekte oluşturma gizil gücüne sahip olduğudur. Anlaşmanın Türk tarafınca yapılan açıklamasında da üç ülkenin kolektif caydırıcılığının güçlendirilmesi, savunma sanayii alanında ortak projeler geliştirilmesi ve terörizmle savaşım gibi alanlarda iş birliğinin artırılması hedeflenmiştir. Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nı yalnızca bir diplomatik belge değil, kolektif güvenlik kapasitesi üretmeye yönelik bir başlangıç mekanizması olarak değerlendirmek daha uygun görünmektedir.

Anlaşmanın Askeri Boyutu

Mekke mekanizmasının stratejik önemini artıran temel unsur anlaşmanın yalnızca siyasal dayanışma düzeyinde bırakılmamasıdır. Anlaşmanın uygulanmasına ilişkin sonraki açıklamalarda kara, deniz ve hava kuvvetleri arasında ortak tatbikatlar, hava savunması, insansız hava sistemleri, elektronik savaş, savunma teknolojileri, yapay zeka ve otonom sistemler gibi alanlarda iş birliğinin geliştirilmesinin gündeme geldiği görülmektedir. Bu alanlar özellikle önemlidir. Çünkü bunlar tek tek silah sistemlerinden çok çağdaş savaşın ortak kapasite alanlarını oluşturmaktadır. Bu nedenle Mekke mekanizmasının uzun vadeli etkisi üç ülkenin mevcut askeri güçlerinin basit toplamından daha fazla olabilir. Örneğin Türkiye savunma sanayii, insansız sistemler, elektronik savaş ve bölgesel askeri kapasite, Pakistan askeri kapasite, nükleer caydırıcılık ve Güney Asya stratejik deneyimi ve Suudi Arabistan finansal kapasite, enerji gücü ve Arap dünyasındaki konum ve savunma yatırımları gibi farklı kapasite unsurlarının bir araya gelmesi birbirini tamamlayan bir güvenlik ağı oluşturabilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta bu unsurların henüz tam anlamıyla bütünleşmiş bir ortak askeri kapasite oluşturduğu savında bulunulmamasıdır. Daha doğru ifade böyle bir bütünleşme için kurumsal bir zemin oluşturulmuş olmasıdır.

Mekke Anlaşması’nın Kurumsallaşması

Anlaşmanın stratejik öneminin değerlendirilmesinde 31 Ağustos 2026 tarihinde gerçekleştirilen gelişme ayrıca önem taşımaktadır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın oluşturduğu mekanizmanın Stratejik, Siyasal ve Savunma Komitesi ilk toplantısını İstanbul'da gerçekleştirmiş ve aynı süreçte anlaşmanın uygulanmasını destekleyecek bir sekretaryanın Suudi Arabistan'da kurulması konusunda görüş birliğine varılmıştır. Bu gelişme anlaşmanın yalnızca siyasal bir bildiri olarak kalmadığını ve kurumsallaştırılmaya başlandığını göstermektedir. Bu açıdan 7 Ağustos ile 31 Ağustos arasındaki dönem yalnızca üç haftalık bir zaman dilimi değildir. Anlaşmanın imzalanmasından hemen sonra siyasal ve savunma mekanizmalarının oluşturulmaya başlanması kurumsallaşma iradesinin yüksek olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Daha da önemlisi sekretaryanın oluşturulması ortak güvenlik mekanizmasının süreklilik kazanması açısından bir eşik oluşturmaktadır. Bu nedenle Mekke Anlaşması bakımından üç aşamalı bir gelişim modeli önerilebilir: Anlaşma, kurumsallaşma ve işlevsel bütünleşme. 7 Ağustos 2026 itibarıyla ilk aşama gerçekleşmiş ve 31 Ağustos itibarıyla ikinci aşamanın temelleri atılmıştır. Üçüncü aşamanın ne ölçüde gerçekleşeceği ise gelecekteki askeri iş birliği, ortak tatbikatlar, savunma sanayii projeleri ve ortak işlevsel mekanizmalar tarafından belirlenecektir.

Mısır Değişkeni ve Genişleme Olasılığı

Mekke mekanizmasının gelecekteki stratejik ağırlığını belirleyebilecek unsurlardan biri de yeni üyelerin katılım olasılığıdır. Türkiye tarafından yapılan açıklamalarda mekanizmanın "kardeş ülkelerin" katılımına açık olduğu belirtilmiş ve Mısır'ın olası katılımı da gündeme gelmiştir. Mısır'ın sisteme girmesi durumunda ortaya çıkabilecek sonuç yalnızca üye sayısındaki artış olmayacaktır. Mısır Süveyş Kanalı üzerindeki stratejik konumu, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz arasındaki bağlantısı, Arap dünyasındaki ağırlığı, önemli askeri kapasitesi, Libya, Sudan, Gazze ve Doğu Akdeniz'deki stratejik konumu nedeniyle mekanizmanın coğrafi kapsamını önemli ölçüde genişletebilecek bir aktördür. Bu nedenle Mısır değişkeni çalışmanın ilerleyen bölümlerinde ayrıca ele alınmalıdır. Eğer Mısır'ın katılımı gerçekleşirse Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan ekseni yalnızca bir üçlü savunma mekanizması olmaktan çıkarak Doğu Akdeniz, Kızıldeniz, Arap Yarımadası ve Güney Asya'yı birbirine bağlayan daha geniş bir güvenlik ağına dönüşebilir. Bu ise Aşil Kalkanının stratejik anlamını da değiştirebilir. Çünkü bu durumda İsrail–GKRY–Yunanistan güvenlik ağı ile Türkiye merkezli savunma ağı arasındaki coğrafi kesişme çok daha belirgin olacaktır.

Mekke Anlaşması ve İsrail Açısından Yeni Stratejik Çevre

Mekke Anlaşması'nın doğrudan İsrail'e karşı kurulmuş bir ittifak olduğu sonucuna ulaşmak için mevcut veriler yeterli değildir. Nitekim anlaşmanın tarafları da belirli bir ülkenin hedef alınmadığını açıklamıştır. Bununla birlikte stratejik çözümleme açısından başka bir soru önemlidir: Bir anlaşmanın hedefi ile ortaya çıkardığı stratejik sonuç aynı olmak zorunda mıdır? Bir güvenlik mekanizması belirli bir ülkeyi hedef almadan da bölgesel güç dağılımını değiştirebilir. Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan mekanizması bu açıdan değerlendirildiğinde İsrail'in güvenlik çevresinde yeni bir kapasite alanı meydana getirmektedir. Özellikle Türkiye'nin askeri kapasitesi ile Pakistan'ın stratejik caydırıcılığı ve Suudi Arabistan'ın ekonomik ve bölgesel ağırlığının aynı kurumsal güvenlik çerçevesinde buluşması bölgesel güç dağılımında yeni bir unsur ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın İsrail bakımından doğrudan bir tehdit ittifakı olarak değil, İsrail'in dikkate almak zorunda olduğu yeni bir bölgesel güvenlik değişkeni olarak değerlendirilmesi daha çözümleyici bir yaklaşımdır.

Aşil Kalkanı ile Mekke Anlaşması Arasındaki Stratejik Etkileşim

Bu noktada araştırmanın iki ana ekseni birbirine bağlanmaktadır. Bir tarafta İsrail-Yunanistan-GKRY ekseninde gelişen savunma, teknoloji, istihbarat ve stratejik erişim ilişkileri bulunmaktadır. Diğer tarafta Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan ekseninde ortaya çıkan kolektif savunma mekanizması bulunmaktadır. Bu iki yapılanmanın birbirine karşı doğrudan oluşturulduğunu ileri sürmek için henüz yeterli kanıt bulunmamaktadır. Ancak iki mekanizmanın aynı dönemde kurumsallaşması bölgesel güvenlik sisteminin yeni bir aşamaya girdiğini düşündürmektedir. Özellikle 31 Ağustos 2026 tarihinin iki gelişme bakımından da önemli olması dikkat çekicidir. Aynı gün Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan mekanizmasının ilk Stratejik, Siyasal ve Savunma Komitesi toplantısı gerçekleştirilmiş ve sekretarya konusunda anlaşmaya varılmış ve İsrail ile Yunanistan arasında yaklaşık 3 milyar avroluk Aşil Kalkan anlaşması imzalanmıştır. Bu eş zamanlılık nedenselliğin kanıtı değildir. Ancak bölgesel güç dengelerinin aynı zaman diliminde iki farklı güvenlik ağı üzerinden yeniden yapılandırılmaya başladığı varsayımını araştırmayı gerekli kılmaktadır. Bu nedenle çalışmada iki yapılanma arasındaki ilişki "karşılıklı stratejik dengeleme" kavramı üzerinden sınanmaktadır.

Türkiye Açısından Yeni Stratejik Konum

Mekke Anlaşması Türkiye'nin bölgesel güç konumunda önemli bir niteliksel değişiklik yaratma olanağına sahiptir. Türkiye artık yalnızca kendi askeri kapasitesiyle değil, başka önemli bölgesel aktörlerle kurduğu kolektif güvenlik mekanizmalarıyla da değerlendirilmek durumundadır. Bu durum Türkiye'nin stratejik konumunu üç açıdan değiştirebilir. Birinci olarak caydırıcılık kapasitesi genişleyebilir. Türkiye'nin güvenlik kapasitesi ikili ilişkilerin ötesinde kolektif savunma mekanizması içine taşınmaktadır. İkinci olarak stratejik erişim genişleyebilir. Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan üzerinden Orta Doğu, Körfez ve Güney Asya'daki güvenlik ilişkileri daha kurumsal bir çerçeve kazanabilir. Üçüncü olarak savunma sanayii iş birliği derinleşebilir. Ortak teknoloji, üretim, tatbikat ve işlevsel kapasite geliştirilmesi durumunda Türkiye'nin savunma sanayii bölgesel güvenlik ağının daha merkezi bir unsuruna dönüşebilir. Bununla birlikte bu olanağın gerçekleşmesi otomatik değildir. Mekanizmanın gelecekteki etkisi ortak karar alma süreçlerinin, finansman modellerinin, askeri bütünleşmenin ve üye devletlerin kriz anlarında gerçekten birbirlerinin yanında yer alma iradesinin gelişmesine bağlı olacaktır.

Ara Sonuç: İki Güvenlik Ağının Ortaya Çıkışı

Bu bölümdeki çözümleme Doğu Akdeniz ve yakın çevresinde iki farklı güvenlik ağının oluşmaya başladığı varsayımını güçlendirmektedir. Birinci ağ İsrail-Yunanistan-GKRY arasındadır. İkinci ağ ise Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan arasındadır. Bu iki ağın henüz birbirine karşı kurulmuş klasik askeri ittifaklar olduğu söylenemez. Ancak her iki ağın da askeri kapasite, teknoloji, coğrafi erişim ve stratejik ortaklık bakımından yeni olanaklar üretmeye başlaması bölgesel güç dağılımının değiştiğini göstermektedir. Aşil Kalkanı bu süreçte askeri-teknolojik kapasite üretiminin, Mekke Ortak Savunma Anlaşması ise kolektif savunma ve stratejik ortaklık kapasitesinin somut örnekleri olarak değerlendirilebilir. Bu iki gelişme birlikte ele alındığında araştırmanın temel sorusu daha da belirginleşmektedir: Doğu Akdeniz'de ortaya çıkan yeni güvenlik mimarisi birbirinden bağımsız askeri iş birliklerinin toplamından mı ibarettir yoksa Türkiye ile İsrail merkezli iki farklı güvenlik ağının karşılıklı dengeleme sürecine mi dönüşmektedir? Bu sorunun yanıtı bir sonraki bölümde İsrail-Yunanistan-GKRY güvenlik iş birliğinin tarihsel gelişimi ve kurumsal yapısı ayrıntılı olarak incelenerek aranacaktır.

YUNANİSTAN'IN DIŞ VE GÜVENLİK SİYASALARI VE AŞİL KALKANINDAN BEKLENTİLERİ

Yunanistan'ın Dış Siyasasında Güvenlik Merkezli Dönüşüm

Yunanistan'ın dış ve güvenlik siyaseti, son yıllarda yalnızca Avrupa Birliği (AB) ve NATO içerisindeki konumuna dayanan geleneksel çok taraflı diplomasi anlayışından daha karmaşık ve çok katmanlı bir yapıya doğru evrilmektedir. Atina bir yandan Avrupa-Atlantik kurumları içerisindeki konumunu korurken, diğer yandan İsrail, Mısır, Suudi Arabistan ve diğer Orta Doğu aktörleriyle ikili ve çok taraflı güvenlik ilişkilerini geliştirmektedir. Bu dönüşümün arkasındaki temel unsurlardan biri Yunanistan'ın Türkiye ile yaşadığı uzun süreli ve çok boyutlu anlaşmazlıklardır. Ege'deki deniz yetki alanları, hava sahası, adaların statüsü, Doğu Akdeniz'deki enerji kaynakları ve deniz yetki alanları gibi sorunlar Atina'nın güvenlik siyasalarının önemli bir bölümünü belirlemektedir. Nitekim Yunanistan'ın savunma harcamalarının yüksek düzeyi de büyük ölçüde Türkiye ile devam eden stratejik yarışma bağlamında açıklanmaktadır. 2026 itibarıyla Yunanistan savunma harcamalarını GSYH'sinin yaklaşık yüzde 3,5'i düzeyinde tutmaktadır. Başbakan Kyriakos Mitsotakis bu yüksek savunma harcamalarının arkasındaki temel nedenlerden birinin Türkiye ile Ege ve Doğu Akdeniz'deki sürekli gerilim olduğunu açıkça belirtmiştir. Dolayısıyla Yunanistan açısından savunma siyasası yalnızca askeri kapasitenin korunması değil, aynı zamanda dış siyasanın caydırıcılık kapasitesini destekleyen temel araçlardan biri durumuna gelmiştir.

Türkiye Algısı ve Yunanistan'ın Güvenlik Paradigması

Yunanistan'ın güvenlik siyasasının merkezindeki değişkenlerden biri Türkiye'nin algılanan askeri ve jeopolitik kapasitesidir. Burada iki farklı düzeyi birbirinden ayırmak gerekir. Birinci düzeyde Yunanistan ile Türkiye arasında Ege ve Doğu Akdeniz'e ilişkin gerçek ve uzun süredir devam eden hukuksal ve stratejik anlaşmazlıklar bulunmaktadır. İkinci düzeyde ise bu anlaşmazlıkların Yunanistan'ın tehdit algısındaki ağırlığı bulunmaktadır. Yunanistan açısından Türkiye'nin son yıllarda geliştirdiği savunma sanayii kapasitesi, insansız hava araçları, deniz platformları, füze teknolojileri ve askeri operasyon yeteneği, mevcut güç dengesinin yeniden değerlendirilmesine yol açmaktadır. Bu nedenle Atina'nın savunma çağdaşlaşması yalnızca "silahlanma" olarak değil, Türkiye ile arasındaki teknolojik ve işlevsel kapasite farkını kapatma girişimi olarak da değerlendirilebilir. Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias'ın Aşil Kalkanı anlaşmasının imzalanmasının ardından yaptığı açıklamada çağdaş çatışmaların teknoloji, balistik füzeler, uydu haberleşmesi, insansız sistemler, sanal (siber) tehditler ve hibrit savaş biçimleri nedeniyle geleneksel savunma öğretilerini yetersiz duruma getirdiğini vurgulaması bu dönüşümün açık bir göstergesidir. Dolayısıyla Yunanistan'ın yeni güvenlik anlayışı yalnızca konvansiyonel kuvvetlerin güçlendirilmesine değil, çok katmanlı ve ağ-merkezli bir savunma mimarisine yönelmektedir.

Yunanistan'ın Çoklu İttifak ve Ortaklık Siyasası

Yunanistan'ın güvenlik siyasasındaki dikkat çekici özelliklerden biri tek bir dış güvenlik ortağına bağımlı olmaktan kaçınmasıdır. Atina NATO'yu kolektif güvenliğin temel kurumsal çerçevesi olarak korumakta, AB içerisindeki konumunu sürdürmekte, ABD ile savunma ilişkilerini geliştirmekte, Fransa ile savunma iş birliğini derinleştirmekte, İsrail ile askeri-teknolojik ilişkileri yoğunlaştırmakta ve Mısır ve Körfez ülkeleriyle güvenlik ve enerji ilişkileri kurmaktadır. Bu nedenle Yunanistan'ın dış siyasası giderek çoklu stratejik ortaklıklar sistemi niteliği kazanmaktadır. Bu yaklaşımın önemli bir özelliği ortaklıkların birbirlerinin seçeneği olarak görülmemesidir. Yunanistan aynı anda hem İsrail'le savunma iş birliği yapabilmekte hem de Arap ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır. Nitekim 6 Eylül 2026'da Başbakan Mitsotakis İsrail ile stratejik savunma iş birliğini sürdüreceklerini belirtirken aynı zamanda diğer Orta Doğu ülkeleriyle ilişkileri derinleştirmek istediklerini açıklamıştır. Suudi Arabistan ile ilişkilerin Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Mekke Ortak Savunma Anlaşması'ndan etkilenmemesi gerektiğini özellikle vurgulamıştır. Bu durum, Yunanistan'ın dış siyasasında önemli bir stratejik mantığa işaret etmektedir: İsrail ile güvenlik ortaklığı, Arap dünyasıyla diplomatik açılım ve ABD/NATO/AB bağlantısı. Bu yapı, Yunanistan'ın kendisini yalnızca Ege merkezli bir aktör olmaktan çıkararak Doğu Akdeniz ve Orta Doğu güvenlik sistemlerinin daha geniş bir parçası durumuna getirme çabasını göstermektedir.

İsrail ile Stratejik Yakınlaşma

Yunanistan–İsrail ilişkileri özellikle 2010 sonrasında hızla gelişmiş, savunma, askeri eğitim, teknoloji, enerji ve istihbarat alanlarında yoğunlaşmıştır. Bu yakınlaşmanın arkasında iki ülkenin ortak tehdit algılarının yanı sıra karşılıklı stratejik çıkarlar bulunmaktadır. İsrail açısından Yunanistan, Doğu Akdeniz'in batısında önemli bir stratejik ortak ve stratejik derinlik alanıdır. Yunanistan açısından ise İsrail ileri savunma teknolojilerine erişim, savaş koşullarında sınanmış hava ve füze savunma sistemleri, insansız sistemlere karşı savunma kapasitesi, istihbarat ve erken uyarı teknolojileri ve askeri eğitim ve işlevsel deneyim sağlayan önemli bir güvenlik ortağıdır. Bu karşılıklılık ilişkilerin yalnızca "silah satın alma" ilişkisi olmadığını göstermektedir. Nitekim Aşil Kalkanı bu ilişkinin önceki savunma anlaşmalarından farklı olarak Yunanistan'ın ulusal hava ve füze savunma mimarisinin önemli bir bölümünü İsrail teknolojileri temelinde yeniden yapılandırmayı hedeflemektedir. Anlaşmanın yaklaşık 3 milyar avro değerinde olması ve David's Sling, SPYDER, BARAK MX, çok görevli radarlar ve ulusal komuta-kontrol sistemini kapsaması ilişkinin ölçeğini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Yunanistan'ın Aşil Kalkanından Birinci Beklentisi: Caydırıcılık

Aşil Kalkan'ından Yunanistan'ın beklediği ilk ve en açık sonuç caydırıcılığın güçlendirilmesidir. Ancak burada caydırıcılığı yalnızca sahip olunan silahların miktarı üzerinden değerlendirmek yetersizdir. Yeni sistemin asıl önemi farklı tehditlere karşı farklı savunma katmanlarını tek bir komuta-kontrol mimarisi altında birleştirmesidir. Bu nedenle Yunanistan'ın hedefi saptama, tanılama, izleme, önleme, çatışma ve yeniden değerlendirme zincirinin olabildiğince bütünleşik duruma getirilmesidir. Bu yapı özellikle balistik füzeler, seyir füzeleri, uçaklar ve insansız hava araçları gibi farklı tehditlerin aynı anda ortaya çıkabileceği bir çatışma ortamında önem kazanmaktadır. Aşil Kalkanı kapsamında David's Sling, SPYDER ve BARAK MX sistemlerinin yanı sıra çok görevli radarlar ve ulusal komuta-kontrol sisteminin birlikte kullanılması bu bütünleşik yaklaşımın temelini oluşturmaktadır. Dolayısıyla Yunanistan'ın beklentisi yalnızca "daha fazla füze" edinmek değildir. Beklenti daha yüksek bir savunma bütünlüğü ve dolayısıyla daha yüksek caydırıcılıktır.

İkinci Beklenti: Türkiye Karşısında Stratejik Denge

Aşil Kalkanının ikinci stratejik beklentisi Türkiye karşısındaki askeri dengeyle ilgilidir. Yunanistan ile Türkiye arasındaki askeri yarışma yalnızca toplam asker sayısı veya savaş uçağı sayısı üzerinden yürütülmemektedir. Günümüzde insansız sistemler, elektronik savaş, duyarlı güdümlü mühimmat, balistik ve seyir füzeleri, hava savunma sistemleri, erken uyarı, radar teknolojisi, komuta-kontrol ve siber yetenekler gibi alanlar giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Bu nedenle Yunanistan açısından Aşil Kalkanının temel stratejik değerlerinden biri Türkiye'nin gelişen füze, İHA/SİHA ve hassas vuruş kapasitesine karşı savunma katmanlarını güçlendirmek olabilir. Burada önemli bir ayrım yapılmalıdır: Aşil Kalkanı saldırı kapasitesi değil, öncelikle savunma ve caydırıcılık kapasitesidir. Ancak savunma kapasitesindeki artış karşı tarafın saldırı planlamasının maliyetini ve belirsizliğini artırdığı ölçüde stratejik dengeyi etkileyebilir. Bu nedenle sistem Yunanistan açısından klasik anlamda bir "silah üstünlüğü" arayışından çok karşı tarafın askeri seçeneklerinin etkisini azaltmaya yönelik bir kapasite olarak değerlendirilebilir.

Üçüncü Beklenti: Stratejik Özerklik

Aşil Kalkanının Yunanistan açısından daha az görünür fakat uzun vadede daha önemli sonuçlarından biri stratejik ve teknolojik özerklik arayışıdır. Yunanistan'ın savunma çağdaşlaşma programı yalnızca yabancı silah sistemlerinin satın alınmasını kapsamamaktadır. İsrail ile yapılan anlaşma kapsamında teknoloji ve uzmanlık transferi ile Yunan savunma sanayiinin geliştirilmesine yönelik iş birliği de bulunmaktadır. Bu nedenle Atina'nın hedefi yalnızca hazır sistem satın almak değil, zaman içerisinde sistem bütünleşmesi, yerli üretim, bakım/lojistik kapasitesi, teknoloji transferi ve savunma sanayii yeteneği bileşenlerinden oluşan daha özerk bir savunma ekosistemi oluşturmaktır. Bu nokta Türkiye açısından da önemlidir. Çünkü Yunanistan'ın savunma kapasitesindeki değişim yalnızca yeni silahların envantere girmesiyle sınırlı kalırsa etkisi farklı ve bu sistemler yerli üretim, yazılım, bakım, komuta-kontrol ve sürekli teknolojik geliştirme kapasitesiyle desteklenirse etkisi çok daha farklı olacaktır. Dolayısıyla Aşil Kalkanının uzun dönemli başarısı, satın alınan sistemlerden çok bu sistemlerin Yunanistan'ın kendi savunma ekosistemiyle ne ölçüde bütünleştirilebildiğine bağlı olacaktır.

Dördüncü Beklenti: Türkiye'nin Stratejik Seçeneklerini Sınırlamak

Aşil Kalkanının daha ileri bir stratejik sonucu Yunanistan'ın Türkiye karşısındaki savunma belirsizliğini azaltmasıdır. Türkiye'nin özellikle Ege ve Doğu Akdeniz'deki askeri kapasitesi Yunanistan'ın savunma planlamasında çok sayıda senaryonun dikkate alınmasını gerektirmektedir. Çok katmanlı hava ve füze savunma sistemi bu senaryoların bazılarına karşı Yunanistan'ın kırılganlığını azaltabilir. Böylece Atina açısından amaç yalnızca "Türkiye'yi caydırmak" değil, aynı zamanda Türkiye'nin olası bir kriz sırasında kullanabileceği askeri seçeneklerin başarı olasılığını azaltmak olabilir. Bu durum stratejik denklemi şu şekilde değiştirebilir: Türkiye'nin saldırı kapasitesi, Yunanistan'ın savunma kapasitesi, Türkiye'nin saldırı maliyeti ve belirsizliği ve caydırıcılık. Bu zincir, savunma sistemlerinin doğrudan saldırı kapasitesi yaratmadan da güç dengesini etkileyebileceğini göstermektedir.

Beşinci Beklenti: İsrail ile Güvenlik Bağlarının Derinleşmesi

Aşil Kalkanının Yunanistan açısından bir diğer sonucu İsrail ile askeri ve teknolojik karşılıklı bağımlılığın artmasıdır. Çok katmanlı hava savunma sisteminin radar, füze, komuta-kontrol, yazılım, bakım ve eğitim boyutlarının aynı ülkenin savunma ekosistemine bağlanması taraflar arasındaki ilişkinin süreklilik kazanmasına yol açabilir. Bu nedenle Aşil Kalkanı yalnızca bir satın alma sözleşmesi değildir. Uzun vadede satın alma, bütünleşme, eğitim, bakım, güncelleme, yeni sistemler ve ortak teknoloji geliştirme şeklinde ilerleyen bir ilişki yaratma gizil gücüne sahiptir. Bu durum İsrail açısından Yunanistan'ı daha önemli bir savunma ortağı durumuna getirirken, Yunanistan açısından da İsrail'i uzun dönemli bir stratejik teknoloji ortağı konumuna taşıyabilir. Böylece iki ülke arasındaki ilişki tek tek savunma projelerinden kurumsallaşmış askeri-teknolojik bağımlılık düzeyine ilerleyebilir.

Altıncı Beklenti: GKRY ve Doğu Akdeniz Boyutu

Aşil Kalkanının doğrudan Yunanistan'a kuruluyor olması, sistemin stratejik etkisinin yalnızca Yunanistan'ın kara sınırlarıyla sınırlı olacağı anlamına gelmemektedir. Yunanistan'ın GKRY ve İsrail ile geliştirdiği ilişkiler dikkate alındığında ortaya çıkan güvenlik mimarisinin Doğu Akdeniz'deki daha geniş stratejik ağ içerisinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Burada özellikle üçlü bağlantı önemlidir: İsrail'in teknolojisi-Yunanistan'ın savunma kapasitesi-GKRY ile stratejik eş güdüm. Bu ilişkinin tam anlamıyla bütünleşmiş bir ortak hava savunma sistemi oluşturduğu söylenemez. Böyle bir sav mevcut verilerin ötesine geçer. Ancak askeri eğitim, istihbarat, enerji güvenliği, deniz güvenliği ve savunma teknolojisi alanlarındaki ilişkilerin derinleşmesi durumunda Aşil Kalkanının bölgesel stratejik anlamı Yunanistan sınırlarını aşabilir. Dolayısıyla GKRY bu araştırmada Aşil Kalkanının doğrudan kullanıcısı değil, ortaya çıkan güvenlik ağının coğrafi ve stratejik tamamlayıcısı olarak ele alınmalıdır.

Yunanistan'ın Arap Dünyasıyla İlişkileri ve Denge Arayışı

Yunanistan'ın İsrail'le yakınlaşması Atina'nın Arap ülkeleriyle ilişkilerini ihmal ettiği anlamına gelmemektedir. Tam tersine Yunanistan İsrail ile stratejik savunma ilişkisini sürdürürken Suudi Arabistan, Mısır ve diğer Arap ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır. Bu durum Yunan dış siyasasının önemli bir özelliğini ortaya çıkarmaktadır: Atina, İsrail–Arap yarışmasının tarafı olmak yerine her iki alanla da stratejik ilişkiler kurmaya çalışmaktadır. Mitsotakis'in Eylül 2026'da yaptığı açıklamalar da bu yaklaşımı doğrulamaktadır. Yunanistan'ın İsrail'le savunma ilişkisini sürdürürken Suudi Arabistan ve Mısır'la ilişkilerini geliştirme isteği açık biçimde ortaya konmuştur. Bu siyasa özellikle Mekke Ortak Savunma Anlaşması bakımından önemlidir. Yunanistan, Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan mekanizmasının ortaya çıkmasına karşın Riyad ile ilişkilerini korumaya çalışmaktadır. Bu, Atina'nın bölgedeki güvenlik ağlarının birbirini tümüyle dışlayan bloklar durumuna gelmesini istemediğini düşündürmektedir. Dolayısıyla Yunanistan'ın stratejisi basit bir "İsrail ekseni" oluşturmak değildir. Daha doğru kavramsallaştırma çoklu stratejik ortaklıklar üzerinden en fazla güvenlik alanı oluşturma olacaktır.

Aşil Kalkanının Yunanistan Açısından Stratejik Anlamı

Yukarıdaki değerlendirmeler bir arada ele alındığında Aşil Kalkanının Yunanistan açısından en az altı temel beklentiye yanıt verdiği söylenebilir: Hava ve füze savunmasını güçlendirmek, Türkiye karşısında caydırıcılığı artırmak, yeni nesil ve hibrit tehditlere karşı savunma açığını azaltmak, İsrail'in savaşta sınanmış savunma teknolojisine erişmek, Yunan savunma sanayiinin teknolojik kapasitesini geliştirmek ve Yunanistan'ın bölgesel güvenlik ağlarındaki stratejik ağırlığını artırmak. Bunlara daha uzun vadeli bir yedinci hedef eklenebilir: Yunanistan'ın savunma kapasitesini yalnızca ulusal bir askeri envanter olmaktan çıkararak Doğu Akdeniz'deki daha geniş stratejik ortaklıklar sisteminin merkezlerinden biri durumuna getirmek. Bu son hedef Aşil Kalkanının çalışmamız açısından taşıdığı asıl stratejik önemi ortaya koymaktadır.

Ara Sonuç: Aşil Kalkanı Bir Savunma Projesinden Fazlası mı?

Yunanistan'ın dış ve güvenlik siyasaları birlikte değerlendirildiğinde Aşil Kalkanının ortaya çıkışının rastlantısal olmadığı görülmektedir. Yunanistan bir yandan Türkiye karşısındaki güvenlik kapasitesini artırmakta ve diğer yandan İsrail, ABD, Fransa, Mısır ve Körfez ülkeleriyle farklı alanlarda stratejik ortaklıklar geliştirmektedir. Bu siyasa tek bir ittifaka bağımlı olmak yerine çok katmanlı bir güvenlik ağı oluşturma arayışına işaret etmektedir. Aşil Kalkanı bu siyasanın askeri-teknolojik ayağını oluşturmaktadır. Bu nedenle sistemin Yunanistan açısından anlamı üç farklı düzeyde değerlendirilebilir: Ulusal düzeyde Yunanistan'ın hava, füze ve dron savunma kapasitesini güçlendirmektedir. İkili düzeyde İsrail ile askeri-teknolojik ilişkileri yeni ve daha kalıcı bir düzeye taşımaktadır. Bölgesel düzeyde Yunanistan'ın Doğu Akdeniz'deki güvenlik ağının ve stratejik ağırlığının güçlenmesine katkıda bulunmaktadır. Bu üç düzey birlikte değerlendirildiğinde Aşil Kalkanının yalnızca bir savunma araçları sağlama projesi olmadığı ve Yunanistan'ın değişen dış ve güvenlik siyasasının askeri-teknolojik bir aracı olduğu sonucuna ulaşılabilir. Ancak bu noktada önemli bir soru henüz yanıtlanmamıştır: Yunanistan'ın Aşil Kalkanından beklentisi yalnızca kendisini savunmak mıdır, yoksa sistem Türkiye karşısında gelecekteki stratejik seçeneklerini de genişletmekte midir? Bu soru özellikle Ege adalarının askeri statüsü, 12 deniz mili sorunu ve Doğu Akdeniz'deki güç dengesi ile birlikte incelendiğinde anlam kazanmaktadır. Dolayısıyla bir sonraki aşamada Aşil Kalkanının Yunanistan'ın savunma siyasasındaki yerini Ege, 12 mil ve adaların silahlandırılması bağlamında değerlendirmek gerekmektedir.

EGE, 12 MİL VE ADALARIN ASKERİ STATÜSÜ: AŞİL KALKANININ STRATEJİK BAĞLAMI

Ege’nin Güvenlik Coğrafyası

Aşil Kalkanının stratejik anlamı Yunanistan’ın Ege ve Doğu Akdeniz’deki mevcut güvenlik konumundan bağımsız olarak değerlendirilemez. Ege Denizi, kıta sahanlığı, karasuları, hava sahası, adaların statüsü, deniz yetki alanları ve askeri etkinlikler bakımından Türkiye ile Yunanistan arasındaki en karmaşık anlaşmazlık alanlarından birini oluşturmaktadır. Bu nedenle Yunanistan’ın hava ve füze savunma kapasitesini önemli ölçüde artırması, yalnızca ülke topraklarının genel savunması bakımından değil, Ege’deki mevcut askeri ve siyasal konumların korunması bakımından da değerlendirilmelidir. Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta askeri kapasite ile hukuksal statünün birbirinden farklı kategoriler olduğudur. Bir hava savunma sisteminin konuşlandırılması veya güçlendirilmesi bir adanın hukuksal statüsünü değiştirmez ve bir deniz alanının karasularına dönüştürülmesi de kendiliğinden yeni bir askeri kapasite yaratmaz. Bununla birlikte, hukuksal bir hak veya siyasal tercih ile bu tercihin uygulanmasını olanaklı kılan askeri kapasite arasında önemli bir stratejik ilişki bulunmaktadır. Bu açıdan Aşil Kalkanı Yunanistan’ın Ege’deki mevcut konumlarını koruma kapasitesini artırabilecek bir kuvvet çarpanı olarak ele alınabilir. Nitekim sistem Yunanistan ile İsrail arasında 31 Ağustos 2026 tarihinde imzalanan yaklaşık 3 milyar avroluk anlaşma kapsamında çok katmanlı hava, füze ve insansız hava aracı savunmasını ve radar, komuta-kontrol ve farklı önleme sistemlerinin bütünleştirilmesini öngörmektedir. Anlaşma Yunanistan’ın daha geniş savunma çağdaşlaşma programının da bir parçasıdır. Dolayısıyla sorunu yalnızca “Yunanistan’ın hava savunması güçleniyor mu?” sorusundan ibaret değildir. Daha önemli soru şudur: Güçlenen hava ve füze savunması Yunanistan’ın Ege’deki mevcut stratejik yaklaşımlarını koruma ve yeni stratejik tercihlerde bulunma kapasitesini ne ölçüde genişletebilir? Bu soru Aşil Kalkan’ı klasik bir silah sistemi olmaktan çıkararak daha geniş bir stratejik kapasite tartışmasının içine yerleştirmektedir.

12 Deniz Mili Sorunu: Hukuk ile Stratejik Risk Arasındaki Ayrım

Ege’deki en önemli sorunlardan biri Yunanistan’ın karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkı ve bunun Türkiye tarafından nasıl değerlendirildiğidir. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 3. maddesi kıyı devletlerinin karasularının genişliğini 12 deniz miline kadar belirleme hakkını düzenlemektedir. Yunanistan da bu hükme dayanarak karasularını İyon Denizi’nde 12 mile çıkarmış ve diğer bölgelerde de bu hakkını saklı tuttuğunu açıklamıştır. Bununla birlikte, Ege’nin kendine özgü coğrafyası nedeniyle 12 mil sorunu yalnızca hukuksal bir yetki sorunu değildir. Aynı zamanda ciddi bir güç ve güvenlik sorunudur. Çok sayıda Yunan adasının Anadolu kıyılarına son derece yakın bulunması karasularının 12 mile genişletilmesinin Ege’deki uluslararası suların ve Türkiye’nin açık denizlere erişim alanlarının önemli ölçüde daralması sonucunu doğurabileceği yönündeki Türk kaygısının temelini oluşturmaktadır. Nitekim TBMM'nin 8 Haziran 1995 tarihli kararında da Ege’deki deniz alanlarının mevcut dağılımına ilişkin bu stratejik değerlendirme açık biçimde ortaya konulmuştur. Türkiye’nin 1995 tarihli TBMM kararında Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 deniz milinin üzerine çıkarmasının ‘casus belli’ olarak değerlendirileceği yönündeki tutum ortaya konulmuştur. Burada hukuksal ve siyasal kategorileri birbirinden ayırmak gerekir: casus belli bir uluslararası hukuk normu değil, devletin belirli bir eylemi savaş için gerekçe olarak değerlendireceğini açıklayan siyasal-stratejik bir irade beyanıdır. Dolayısıyla 12 mil sorununda iki farklı düzlem bulunmaktadır: Uluslararası deniz hukuku düzleminde karasularının 12 mile kadar genişletilmesi genel bir hukuksal yetki olarak tanınmaktadır. Ege’nin özel jeopolitik düzleminde ise bu yetkinin kullanılması Türkiye-Yunanistan arasındaki deniz alanları ve güvenlik dengesi bakımından çok daha geniş sonuçlar doğurabilecek bir siyasal ve stratejik soruna dönüşmektedir. Bu ayrım Aşil Kalkanı açısından özellikle önemlidir. Çünkü bir hava ve füze savunma sistemi 12 mil hakkı yaratmaz, karasularını genişletmez ve deniz sınırlarını değiştirmez. Ancak böyle bir sistem söz konusu siyasal tercihin yaratabileceği güvenlik risklerinin algılanma biçimini değiştirebilir.

Adaların Askeri Statüsü ve Güvenlik İkilemi

Ege’deki ikinci temel sorun Doğu Ege adalarının askeri statüsüdür. Bu konuda Türkiye ile Yunanistan arasında yalnızca siyasal değil, doğrudan hukuksal nitelikte de farklı yorumlar bulunmaktadır. Lozan Barış Antlaşması’nın 13. maddesi Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya için belirli askeri sınırlamalar öngörmektedir. Madde, bu adalarda deniz üssü ve askeri güçlendirme sistemleri kurulmasını yasaklamakta ve Yunan askeri kuvvetlerinin niteliği ile büyüklüğünü sınırlandırmaktadır. Türkiye Dışişleri Bakanlığı bu hükümleri söz konusu adaların askeri statüsüne ilişkin açık sözleşmeye dayalı yükümlülükler olarak değerlendirmektedir. “Oniki Ada” bakımından ise farklı bir hukuksal kaynak söz konusudur. 1947 İtalya ile Barış Antlaşması’nın 14. maddesi, İtalya’dan Yunanistan’a devredilen Oniki Ada’nın askerden arındırılmış statüde kalmasını öngörmektedir. Birleşmiş Milletler arşivindeki antlaşma belgeleri de bu hükmü açık biçimde doğrulamaktadır. Buna karşılık Yunanistan, Türkiye’nin “adaların silahsızlandırılması” yönündeki yorumunun kapsamını kabul etmemekte ve özellikle Lozan’ın 13. maddesindeki düzenlemenin mutlak bir silahsızlanma rejimi oluşturmadığını ileri sürmektedir. Yunanistan ayrıca güvenlik ortamındaki değişiklikleri ve öz savunma hakkını kendi askeri yapılanmasının temel gerekçelerinden biri olarak kullanmaktadır. Dolayısıyla burada da tek taraflı bir hukuksal değerlendirme yapmak yerine iki devletin birbirinden farklı hukuksal ve güvenlik yorumlarının bulunduğunu belirtmek gerekir. Bu durum klasik bir güvenlik ikilemi üretmektedir. Yunanistan açısından adalarda askeri kapasitenin artırılması Türkiye’den kaynaklandığı düşünülen güvenlik riskine karşı savunma önlemi olarak görülmektedir. Türkiye açısından ise aynı askeri kapasite Anadolu kıyılarına son derece yakın adalarda mevcut antlaşmalara aykırı bir güç birikimi ve dolayısıyla güvenlik tehdidi olarak değerlendirilmektedir. Böylece taraflardan birinin “savunma” olarak gördüğü kapasite artışı diğer tarafın tehdit algısını artırabilmektedir.

Aşil Kalkanı Bu Güvenlik İkileminin Neresindedir?

Aşil Kalkanının bu bağlamdaki önemi tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Sistemin doğrudan “Ege adalarını silahlandırmak” veya “12 mil siyasasını desteklemek” amacıyla tasarlandığına ilişkin doğrulanmış bir kanıt bulunmamaktadır. Dolayısıyla Aşil Kalkanı bu amaçların doğrudan bir aracı olarak nitelendirmek çözümleyici açıdan aşırı olacaktır. Bununla birlikte sistemin işlevsel sonuçları Ege’deki stratejik denge açısından önem taşıyabilir. Çok katmanlı hava ve füze savunmasının radar, komuta-kontrol ve farklı önleme sistemlerini tek bir mimaride bütünleştirmesi Yunanistan’ın hava saldırıları, balistik füzeler, seyir füzeleri ve insansız sistemler karşısındaki kırılganlığını azaltmayı amaçlamaktadır. Bu nedenle sistem yalnızca mevcut askeri kapasiteyi koruyan edilgin bir unsur değil, aynı zamanda kriz sırasında askeri kapasitenin yaşamda kalma ve süreklilik kapasitesini artıran bir altyapı olarak değerlendirilebilir. Buradan önemli bir stratejik sonuç çıkmaktadır: Savunma kapasitesinin artması yalnızca saldırıya karşı korunmayı değil, devletin siyasal seçeneklerinin genişlemesini de sağlayabilir. Başka bir ifadeyle, bir devletin önemli askeri ve stratejik altyapısının daha iyi korunması, kriz sırasında karşı tarafın ilk saldırısının yaratacağı maliyeti ve belirsizliği artırabilir. Bu durum caydırıcılığı güçlendirebilir ve devletin belirli siyasal adımları atarken algıladığı askeri riski azaltabilir. Bu ilişkiyi şu şekilde ortaya koymak olanaklıdır: savunma kapasitesi, kırılganlığın azalması, caydırıcılığın artması ve stratejik seçenek alanının genişlemesi. Ancak bu zincir otomatik değildir. Aşil Kalkanının Yunanistan’a kazandırdığı kapasitenin örneğin 12 mil kararının alınmasına doğrudan neden olacağını söylemek olanaklı değildir. Daha doğru yaklaşım, sistemin böyle bir kararın veya başka bir kriz siyasasının maliyet-yarar hesabını değiştirebilecek koşullardan biri olduğunu varsaymaktır.

Savunma Kapasitesi ile Stratejik Seçenek Genişlemesi

Bu noktada Aşil Kalkanının makalenin genel savı bakımından belki de en önemli özelliği ortaya çıkmaktadır. Geleneksel savunma çözümlemesi hava savunma sistemlerini genellikle “düşman saldırısını önleme” kapasitesi üzerinden değerlendirir. Oysa bölgesel güç siyaseti açısından savunma kapasitesinin ikinci bir etkisi vardır: devletin davranış alanını genişletebilir. Örneğin Yunanistan’ın hava üsleri, limanları, önemli askeri altyapısı veya komuta-kontrol sistemleri daha yüksek düzeyde korunabiliyorsa bunların bir kriz sırasında devre dışı bırakılma olasılığı azalacaktır. Bu da Yunanistan’ın yalnızca savunma yapabilme kapasitesini değil, askeri ve diplomatik krizlere dayanabilme kapasitesini de artırabilir. Bu nedenle Aşil Kalkanı “savunma sistemi”nden “stratejik dayanıklılık altyapısı”na dönüşebilen bir kapasite olarak değerlendirmek olanaklıdır. Bu yorum, İsrail-Yunanistan güvenlik ilişkisi açısından da önemlidir. İsrail’in gelişmiş hava savunma teknolojisini Yunanistan’a aktarması yalnızca Yunanistan’ın savunma kapasitesini artırmamakta aynı zamanda iki ülke arasındaki askeri-teknolojik bağımlılığı ve birlikte çalışabilirliği de derinleştirmektedir. İsrail Savunma Bakanlığı anlaşmayı iki ülke arasındaki en büyük savunma ihracatı olarak tanımlamış ve sistemin İsrail yapımı farklı teknolojilerin bütünleşik mimarisi üzerine kurulacağını açıklamıştır. Dolayısıyla Aşil Kalkanının etkisi üç düzeyde düşünülebilir: Birinci düzeyde Yunanistan’ın askeri savunma kapasitesinin güçlenmesi, ikinci düzeyde Yunanistan’ın krizlere karşı stratejik dayanıklılığının artması ve üçüncü düzeyde İsrail-Yunanistan güvenlik ilişkisinin askeri-teknolojik olarak kurumsallaşması. Üçüncü düzey, çalışmanın daha önce ortaya koyduğu İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağı açısından özellikle önemlidir.

Türkiye Açısından Olası Sonuç: Yeni Bir Caydırıcılık Dengesi

Türkiye açısından Aşil Kalkanının değerlendirilmesi yalnızca “Yunanistan’ın silahlanması” şeklinde yapılırsa sistemin stratejik anlamının önemli bir bölümü gözden kaçırılabilir. Asıl sorun Yunanistan’ın hangi askeri kapasiteyi kazandığından çok bu kapasitenin Türkiye-Yunanistan arasındaki kriz ve caydırıcılık ilişkisini nasıl değiştirebileceğidir. Eğer Yunanistan’ın hava ve füze savunması belirgin biçimde güçlenirse Türkiye’nin hava gücü, füze kapasitesi, İHA/SİHA sistemleri veya diğer duyarlı vuruş araçlarının yaratabileceği etkinin hesaplanması daha karmaşık duruma gelebilir. Bu durum Türkiye’nin askeri üstünlüğünü ortadan kaldırdığı anlamına gelmez ancak karşılıklı caydırıcılığın niteliğini değiştirebilir. Bu nedenle Aşil Kalkanının olası sonucu tek taraflı üstünlük değil, karşılıklı kapasite artışı üzerinden yeni bir denge arayışı olabilir. Tam da bu nedenle sistemin 7 Ağustos 2026 tarihli Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile aynı bölgesel zaman diliminde ortaya çıkması önem kazanmaktadır. Burada doğrudan bir nedensellik kurmak olanaklı değildir ancak iki gelişmenin aynı dönemde farklı coğrafyalarda yeni güvenlik kapasitesi ve güvenlik ağları oluşturması Doğu Akdeniz ile Orta Doğu arasındaki stratejik etkileşimin daha dikkatli incelenmesini gerektirmektedir. Bu çerçevede çalışmanın temel varsayımı daha açık duruma gelmektedir: Aşil Kalkanının stratejik önemi Yunanistan’ın mutlak askeri gücünü ne kadar artırdığından çok Ege’deki mevcut askeri-siyasal konumları koruma kapasitesi ile stratejik hareket alanını ne ölçüde genişlettiğinde ortaya çıkabilir.

Ara Sonuç: Hukuksal Statü Değil Stratejik Kapasite Değişmektedir

Sonuç olarak Aşil Kalkanının Ege, 12 mil ve ada askeri statüsü tartışmalarına etkisini değerlendirirken üç ayrı düzlemi birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi hukuksal düzlemdir. Aşil Kalkanı hiçbir antlaşmayı değiştirmez, hiçbir adanın statüsünü değiştirmez ve Yunanistan’a 12 mil hakkı kazandırmaz. İkincisi askeri düzlemdir. Sistem Yunanistan’ın hava, füze ve insansız sistemlere karşı savunma ve erken uyarı kapasitesini önemli ölçüde güçlendirmeyi hedeflemektedir. Üçüncüsü stratejik düzlemdir. Artan savunma kapasitesi Yunanistan’ın Ege’deki mevcut konumlarını koruma, krizlere dayanma ve gelecekteki siyasal seçeneklerini değerlendirme biçimini etkileyebilir. Bu nedenle Aşil Kalkanının Ege bağlamındaki esas etkisi hukuksal statüyü değiştirmek değil, o statü üzerinde sürdürülen siyasetin askeri maliyet ve risk hesabını değiştirme olanağıdır. Bu sonuç çalışmanın daha geniş savına da doğrudan bağlanmaktadır. Eğer Aşil Kalkanı yalnızca Yunanistan’ın ulusal hava savunmasını güçlendiren bir sistem olsaydı bunun bölgesel stratejik mimari açısından anlamı sınırlı kalabilirdi. Ancak sistem İsrail’in savunma teknolojisi, Yunanistan’ın Ege ve Doğu Akdeniz güvenlik siyasası, GKRY ile gelişen güvenlik ilişkileri ve Türkiye’nin yeni bölgesel güvenlik ortaklıklarıyla birlikte değerlendirildiğinde daha geniş bir karşılıklı dengeleme sürecinin askeri-teknolojik bileşeni olarak okunabilir.

İSRAİL–YUNANİSTAN–GKRY GÜVENLİK AĞININ OLUŞUMU VE STRATEJİK DÖNÜŞÜMÜ

İkili İlişkilerden Üçlü Güvenlik Ağına

İsrail-Yunanistan-GKRY güvenlik ilişkilerinin bugünkü düzeyine ulaşması başlangıçta askeri bir ittifak oluşturma amacıyla başlatılmış doğrusal bir süreç değildir. Daha doğru bir tanımlamayla bu yapı enerji, ekonomi, diplomasi, deniz güvenliği ve savunma iş birliğinin zaman içerisinde birbirini beslemesi sonucunda oluşan çok katmanlı bir güvenlik ağıdır. Bu sürecin başlangıç noktalarından biri İsrail ile Yunanistan ve GKRY arasındaki ilişkilerin 2010 sonrasında hızla gelişmesidir. Doğu Akdeniz'de doğal gaz kaynaklarının keşfi özellikle İsrail ile GKRY arasındaki deniz yetki alanları ve enerji ilişkilerini stratejik bir boyuta taşımıştır. İsrail ile GKRY 2010 yılında deniz sınırlandırma anlaşması imzalamış ve enerji kaynaklarının geliştirilmesi ise iki ülke arasındaki iş birliğini güçlendiren önemli bir etmen olmuştur. Aynı dönemde İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkilerin bozulması, İsrail'in Doğu Akdeniz'deki ortak seçeneklerine verdiği önemi artırmıştır. Burada dikkat çekici olan üçlü yapının başlangıçta İsrail tarafından tek taraflı olarak oluşturulmamış olmasıdır. INSS’in değerlendirmesine göre üçlü çerçeve fikri esas olarak Yunanistan ve GKRY tarafından geliştirilmiş ve İsrail ise bunun kendi stratejik çıkarları bakımından sunduğu fırsatı hızla fark ederek yapıya içerik kazandırmıştır. Dolayısıyla ortaya çıkan yapı klasik anlamda “bir devletin iki devleti kendi etrafında toplaması” şeklinde değil, üç aktörün birbirlerinin stratejik gereksinmelerini tamamlaması sonucunda gelişmiştir.

Enerji İş Birliğinden Güvenlik İş Birliğine

İlk aşamada enerji önemli bir bağlayıcı unsur olmuştur. Doğu Akdeniz doğal gaz kaynakları İsrail ve GKRY'yi ekonomik ve jeopolitik açıdan birbirine yaklaştırırken Yunanistan da bölgesel enerji ulaştırma projeleri ve Avrupa bağlantısı nedeniyle bu ilişkinin içerisine girmiştir. Ancak enerji iş birliği zamanla daha geniş bir güvenlik gündeminin yalnızca bir parçası durumuna gelmiştir. INSS'nin değerlendirmesine göre üçlü mekanizmanın 2016 yılında resmileştirilmesiyle savunma, iç güvenlik, enerji, ekonomi, ticaret ve diğer alanları kapsayan düzenli bir kurumsal diyalog oluşturulmuştur. Bu mekanizmanın önemli bir özelliği de üçlü zirvelerin ve bakanlar düzeyindeki toplantıların düzenli duruma getirilmesidir. Bu dönüşüm şu şekilde özetlenebilir: Enerji çıkarı, diplomatik yakınlaşma, kurumsal diyalog, askeri iş birliği ve güvenlik ağı. Dolayısıyla bugünkü askeri yapı başlangıçtaki enerji iş birliğinden tümüyle kopuk değildir. Tam tersine enerji altyapılarının, deniz ulaşımının, limanların ve önemli tesislerin korunması gibi konular ekonomik iş birliği ile güvenlik iş birliği arasında doğal bir bağlantı yaratmıştır.

2016: Üçlü Mekanizmanın Kurumsallaşması

İsrail–Yunanistan–GKRY üçlü mekanizmasının önemli dönüm noktası Ocak 2016'da gerçekleştirilen ilk üçlü zirvedir. Bu tarihten itibaren ilişkiler düzensiz ve konu bazlı iş birliğinden daha kurumsal bir yapıya dönüşmeye başlamıştır. INSS, 2016'da kurulan çerçevenin daha sonra savunma, güvenlik ve enerji kapsanmak üzere genişleyen bir iş birliği alanı yarattığını belirtmektedir. Bu aşamada üçlü yapının karakterini bir “askeri ittifak” olarak tanımlamak doğru değildir. Daha uygun kavram “kurumsallaşan güvenlik ağı”dır. Çünkü taraflar arasında NATO benzeri karşılıklı savunma yükümlülüğü bulunmamaktadır. Bunun yerine düzenli liderler zirveleri, bakanlar düzeyinde görüşmeler, askeri personel temasları, ortak tatbikatlar, deniz güvenliği, enerji altyapısının korunması, terörizmle savaşım ve önemli altyapı güvenliği gibi alanlarda giderek yoğunlaşan bir iş birliği söz konusudur. Bu ayrım çalışmanın temel kavramsal çerçevesi açısından önemlidir. Güvenlik ağı, ittifaktan daha gevşek ancak sıradan diplomatik iş birliğinden daha yoğun ve işlevsel bir yapıdır.

Askeri Boyutun Gelişmesi

Üçlü ilişkinin stratejik niteliğini değiştiren gelişmelerden biri askeri iş birliğinin giderek yoğunlaşmasıdır. İsrail Hava Kuvvetleri'nin Yunanistan'da eğitim ve tatbikat etkinlikleri gerçekleştirmesi, Yunanistan ve GKRY'nin İsrail ile ortak askeri etkinliklerde bulunması ve deniz güvenliği alanındaki iş birliği tarafların yalnızca diplomatik ortaklar olmaktan çıkıp işlevsel düzeyde birbirlerini tanıyan güvenlik aktörleri durumuna gelmelerine katkıda bulunmuştur. INSS, ortak deniz tatbikatlarını ve İsrail hava unsurlarının Yunanistan'daki eğitim etkinliklerini üçlü çerçevenin stratejik unsurları arasında değerlendirmektedir. Bu süreç 2025–2026 döneminde daha kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Yunanistan, GKRY ve İsrail 22–23 Aralık 2025'te 2026 yılı için bir Ortak Eylem Planı (Joint Action Plan, JAP) imzalamış ve belge ortak işlevsel etkinlikleri, özel kuvvetler eğitimini ve kurmay düzeyinde toplantı ve danışmaları içermiştir. Aynı tarihte Yunanistan ile İsrail arasında ayrıca 2026 Askeri İş Birliği Programı imzalanmıştır. Yunanistan Genelkurmay Başkanlığı bu düzenlemelerin üç ülkenin Doğu Akdeniz'deki barış, kararlılık ve güvenlikteki rolünü güçlendirdiğini açıklamıştır. Bu gelişme, güvenlik ağının önemli bir dönüşümünü göstermektedir: siyasal iş birliği, askeri ilişki, ortak eğitim ve işlevsel iş birliği.

Güvenlik Ağının Deniz Boyutu

Üçlü ağın gelişiminde Doğu Akdeniz'in deniz coğrafyası özel bir önem taşımaktadır. Çünkü üç aktörün ortak çıkarları yalnızca karasal güvenlikle sınırlı değildir. Deniz ulaşım çizgileri, enerji tesisleri, limanlar, açık deniz enerji altyapısı ve denizaltı önemli altyapısı giderek güvenlik gündeminin bir parçası durumuna gelmiştir. Aralık 2025'teki 10. Üçlü Zirve Bildirisi'nde İsrail, Yunanistan ve GKRY güvenlik, savunma ve askeri iş birliğini güçlendirme konusunda görüş birliğine varmış ve deniz güvenliği ve deniz ulaşım çizgileri ile önemli altyapının yeni tehditlere karşı korunması alanlarında iş birliğini derinleştirme kararı almıştır. Aynı bildiride GKRY'de bir Deniz Sanal Güvenlik Mükemmellik merkezi (Maritime Cybersecurity Center of Excellence) kurulmasına ve 2026'da çalışmaya başlamasına destek verilmiştir. Bu gelişme güvenlik ağının klasik askeri güçten çok alanlı güvenliğe doğru genişlediğini göstermektedir. Artık ağın konusu yalnızca savaş uçakları, gemiler veya füzeler değildir. Siber güvenlik, önemli altyapı, deniz ulaşımı, enerji ve bilgi paylaşımı da aynı güvenlik ekosisteminin parçaları durumuna gelmektedir.

GKRY'nin Ağ İçindeki Özgül Konumu

Üçlü yapının stratejik mimarisinde GKRY'nin konumu Yunanistan'dan farklıdır. Yunanistan, NATO ve Avrupa Birliği üyeliği, askeri kapasitesi ve Ege coğrafyası nedeniyle daha geniş bir stratejik aktör konumundadır. GKRY ise NATO üyesi olmamasına karşın Doğu Akdeniz'in merkezindeki coğrafi konumu sayesinde üçlü ağın stratejik erişim ve ileri bağlantı noktası işlevini üstlenmektedir. Bu durum özellikle İsrail açısından önemlidir. GKRY, İsrail kıyılarına yakınlığı, Doğu Akdeniz'deki enerji alanları ve Avrupa'ya uzanan deniz yolları nedeniyle İsrail'in bölgesel erişim alanını genişletebilecek bir konumdadır. INSS'nin daha önce yaptığı değerlendirme de bu noktayı açık biçimde ortaya koymaktadır. İsrail–Yunanistan–GKRY iş birliğinin İsrail açısından yalnızca diplomatik veya ekonomik değer taşımadığı ve savaş durumunda Yunanistan ve GKRY'deki havaalanları ve limanların kullanılabilmesi, lojistik olanakların geliştirilmesi ve stratejik derinlik yaratılması açısından da önem taşıdığı belirtilmiştir. Dolayısıyla GKRY'nin rolü yalnızca “üçüncü ortak” olmak değildir. Ada, üçlü yapının coğrafi bağlantı düğümü niteliğini taşımaktadır.

“Stratejik Derinlik”ten “Stratejik Erişim Ağı”na

Burada makalenin önceki bölümünde geliştirdiğimiz “stratejik derinlik” kavramını biraz daha ileri taşımak olanaklıdır. İsrail açısından stratejik derinlik tarihsel olarak ciddi bir sorundur. Ülkenin küçük coğrafyası, önemli altyapısının yoğunlaşması ve düşman füze sistemlerinin menziline yakınlığı güvenliği yalnızca kendi sınırları içerisinde çözmesini zorlaştırmaktadır. Bu nedenle Yunanistan ve GKRY ile ilişkiler İsrail açısından yalnızca müttefik sayısını artırmak anlamına gelmemektedir. Coğrafi erişim alanını genişletmek anlamına da gelebilmektedir. Böylece İsrail-Yunanistan-GKRY çizgisi havaalanları, limanlar, eğitim alanları, lojistik olanaklar, enerji altyapısı, deniz ulaşımı, istihbarat/erken uyarı ve askeri iş birliği unsurlarından oluşan bir erişim ağına dönüşebilmektedir. Bu nedenle “stratejik derinlik” kavramının bu çalışma açısından “stratejik erişim ağı” kavramıyla tamamlanması daha açıklayıcıdır.

Türkiye Etmeni: Kurucu Unsur mu, Hızlandırıcı Unsur mu?

Üçlü güvenlik ağının Türkiye'ye karşı oluşturulmuş bir ittifak olduğu sonucuna doğrudan ulaşmak doğru değildir. Ancak Türkiye etmeninin ağın gelişiminde önemli bir hızlandırıcı olduğu konusunda güçlü göstergeler bulunmaktadır. İsrail-Türkiye ilişkilerinin bozulması, Yunanistan ve GKRY'nin Türkiye ile Ege ve Doğu Akdeniz'deki anlaşmazlıkları ve bölgesel enerji yarışması aynı dönemde üç ülkenin çıkarlarının belirli noktalarda kesişmesine yol açmıştır. INSS de Türkiye'nin üçlü yapı açısından başlıca bölgesel meydan okumalardan biri olarak görüldüğünü ve Türkiye ile ilişkilerin bozulmasının İsrail'in Yunanistan ve GKRY ile yakınlaşmasını desteklediğini belirtmektedir. Ancak burada önemli bir çözümleyici ayrım yapmak gerekir: Türkiye bu güvenlik ağının tek nedeni değildir fakat ağın stratejik bütünlüğünü artıran önemli etmenlerden biridir. İran, Rusya, enerji güvenliği, Suriye, deniz güvenliği, terörizm ve önemli altyapı güvenliği gibi başka değişkenler de üçlü iş birliğinin gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Bu nedenle yapıyı “Türkiye karşıtı ittifak” olarak tanımlamak yerine Türkiye'nin bölgesel güç kapasitesini de hesaba katan çok amaçlı bir güvenlik ağı olarak tanımlamak daha isabetlidir.

3+1 Mekanizması: Ağın Dışarıya Açılması

Üçlü yapının bir başka önemli özelliği zaman içerisinde kendisini üç ülkeyle sınırlamamasıdır. ABD'nin 3+1 formatında süreci içine alınması ağın yalnızca Doğu Akdeniz'deki üç aktör arasındaki bir iş birliği olmaktan çıkıp daha geniş bir güvenlik mimarisine bağlanması sonucunu doğurmuştur. Aralık 2025'teki 10. Üçlü Zirve Bildirisi'nde taraflar 3+1 formatının önemini yeniden doğrulamış ve benzer düşüncedeki başka ortakların da bu çerçeveye katılmasına açık olduklarını belirtmişlerdir. Bu durum ağ kuramı açısından oldukça önemlidir. Çünkü burada sabit üyeli ve katı sınırları olan bir ittifaktan çok çekirdekli ve bağlantılı ortaklar modelinin geliştiği görülmektedir. Çekirdekte İsrail-Yunanistan-GKRY vardır. Dış bağlantılar ise ABD ve olası bölgesel ortaklardır. Bu yapı, güvenlik ağının gelecekte Mısır, Ürdün veya Körfez ülkeleri gibi başka aktörlerle farklı düzeylerde ilişki geliştirebilmesine olanak tanımaktadır. Nitekim üçlü formatın geçmişten itibaren Mısır ve Ürdün gibi ülkelerle genişletilebilecek bir mekanizma olarak düşünülmüş olması bunun yalnızca kuramsal bir olasılık olmadığını göstermektedir.

Aşil Kalkanı: Güvenlik Ağının Askeri-Teknolojik Düğümü

Bu gelişim çizgisi Aşil Kalkanının neden yalnızca bir silah alımı olarak değerlendirilmemesi gerektiğini açıklamaktadır. 31 Ağustos 2026'da imzalanan yaklaşık 3 milyar avroluk anlaşma ile İsrail, Yunanistan için David's Sling, SPYDER, BARAK MX, MMR radarları ve ulusal komuta-kontrol sisteminden oluşan çok katmanlı bir hava ve füze savunma mimarisi kuracaktır. Buna ek olarak Drone Dome sistemleri için ayrı bir anlaşma yapılmıştır. Anlaşma, İsrail ile Yunanistan arasındaki en büyük savunma anlaşmasıdır. Bu gelişme güvenlik ağının niteliğini değiştiren üç sonuç yaratabilir. Birincisi, Yunanistan'ın ulusal savunma kapasitesi güçlenmektedir. İkincisi, İsrail'in savunma teknolojisi ile Yunanistan'ın askeri komuta-kontrol ve savunma altyapısı arasındaki bütünleşme artmaktadır. Üçüncüsü, İsrail ile Yunanistan arasındaki askeri-teknolojik ilişki üçlü İsrail–Yunanistan–GKRY ağının diğer unsurlarıyla birleşebilecek daha kalıcı bir altyapıya dönüşmektedir. Dolayısıyla Aşil Kalkanı güvenlik ağının “askeri teknoloji düğümü” olarak görülebilir. Buradaki önemli nokta şudur: Aşil Kalkanı tek başına üçlü güvenlik ağını yaratmamıştır. Tam tersine, yaklaşık on yıllık diplomatik, enerji, askeri ve güvenlik iş birliğinin üzerine kurulmuştur. Bu nedenle sistemin stratejik anlamı sahip olduğu füze ve radar teknolojilerinin toplamından daha büyüktür.

Ortaya Çıkan Güvenlik Ağının Çözümleyici Modeli

Bütün bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağının oluşumu şu süreç üzerinden modellenebilir: Enerji çıkarları, diplomatik yakınlaşma, üçlü siyasal mekanizma (2016), düzenli zirveler ve kurumsallaşma, askeri eğitim ve ortak tatbikatlar, deniz ve önemli altyapı güvenliği, ABD'nin 3+1 bağlantısı, ortak işlevsel planlama, savunma teknolojisi ve komuta-kontrol bütünleşmesi ve Aşil Kalkanı. Bu zincirin son halkası önceki halkalardan bağımsız değildir. Tam tersine, Aşil Kalkanı güvenlik ağının askeri-teknolojik kapasitesinin yoğunlaştığı aşamayı temsil etmektedir. Bu nedenle makalenin temel kavramsal modelinde “ittifak” yerine “güvenlik ağı” kavramının kullanılması daha uygun görünmektedir.

Ara Sonuç: Bir İttifaktan Çok Katmanlaşan Bir Güvenlik Ekosistemi

İsrail–Yunanistan–GKRY ilişkilerinin yaklaşık on beş yıllık gelişimi başlangıçta enerji ve diplomatik yakınlaşma biçiminde ortaya çıkan ilişkilerin zaman içinde askeri ve güvenlik boyutlarını genişlettiğini göstermektedir. 2016'dan itibaren kurumsallaşan üçlü mekanizma, düzenli zirveler, askeri eğitimler, ortak işlevsel etkinlikler, deniz güvenliği ve önemli altyapı koruması gibi alanlarla derinleşmiştir. 2025–2026 döneminde ise bu iş birliği daha belirgin biçimde işlevsel ve askeri bir nitelik kazanmıştır. Bu nedenle ortaya çıkan yapı klasik bir askeri ittifaktan çok katmanlaşmış bir bölgesel güvenlik ekosistemi niteliğindedir. Bu ekosistemin üç temel özelliği bulunmaktadır: Çok alanlıdır yani enerji, ekonomi, diplomasi, deniz güvenliği, siber güvenlik ve savunmayı birlikte içermektedir. Çok katmanlıdır yani üçlü çekirdek, ikili askeri ilişkiler ve 3+1 gibi farklı bağlantı biçimleri bulunmaktadır. Açık uçludur yani gelecekte Mısır, Ürdün, Körfez ülkeleri veya başka ortaklarla farklı yoğunluklarda genişleme gizil gücüne sahiptir. Bu noktada çalışmanın ana savı bakımından daha önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır: Aşil Kalkanı İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağının başlangıç noktası değil, yaklaşık on beş yılda oluşan ağın askeri-teknolojik kapasitesinin yeni bir aşamasıdır. Bu nedenle bundan sonraki sorumuz artık “Aşil Kalkan ne kadar güçlüdür?” değil, “Bu güvenlik ağı ile 7 Ağustos 2026 tarihli Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın oluşturduğu yeni güvenlik ağı birbirleriyle nasıl etkileşebilir ve Türkiye bu iki ağın kesişiminde nasıl bir stratejik konuma yerleşmektedir?” sorusu olmalıdır.

İKİ GÜVENLİK AĞININ ETKİLEŞİMİ VE TÜRKİYE’NİN STRATEJİK KESİŞİM NOKTASINDAKİ KONUMU

İki Farklı Coğrafya, Birbirine Bağlanan İki Güvenlik Ağı

2026 yılının Ağustos ayında ortaya çıkan gelişmeler, Orta Doğu ile Doğu Akdeniz güvenlik mimarisinin birbirinden bağımsız değerlendirilmesini giderek zorlaştırmaktadır. Bir tarafta İsrail–Yunanistan–GKRY ekseninde yaklaşık on beş yıldır gelişen ve 2025–2026 döneminde askeri ve işlevsel boyutu belirgin biçimde güçlenen bir güvenlik ağı bulunmaktadır. Diğer tarafta ise Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026'da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması bulunmaktadır. Bu iki yapının başlangıçta aynı stratejik amaca sahip olduğu söylenemez. İsrail–Yunanistan–GKRY ağı esas olarak Doğu Akdeniz, enerji, deniz güvenliği, stratejik erişim ve İsrail'in güvenlik gereksinmeleri çevresinde gelişmiştir. Mekke düzenlemesi ise kolektif caydırıcılık, Körfez güvenliği, savunma sanayii iş birliği ve Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan arasında ortak hareket kapasitesi yaratmaya yönelmiştir. Mekke Anlaşması bir üyeye yönelik silahlı saldırının üçünün tümüne yönelik saldırı sayılacağını öngörmekte ve 31 Ağustos'taki ilk Stratejik Siyasal ve Savunma Komitesi toplantısında da iş birliğinin kurumsallaştırılması, Suudi Arabistan'da bir sekretarya kurulması ve ortak teknoloji/üretim çalışmalarının geliştirilmesi kararlaştırılmıştır. Dolayısıyla başlangıçta iki ayrı coğrafyanın ürünü olan bu yapılar Türkiye'nin her ikisinin de içinde veya merkezinde bulunması nedeniyle birbirleriyle stratejik olarak kesişmektedir. Bu durum aşağıdaki şekilde gösterilebilir: ‘İsrail – GKRY – Yunanistan, Doğu Akdeniz güvenlik ağı’, TÜRKİYE, Mekke güvenlik ağı, ‘Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan’. Bu şema Türkiye'nin iki ağ arasındaki klasik anlamda “hedef” olmaktan çok iki farklı güvenlik mimarisinin kesişme noktasındaki aktör olduğunu göstermektedir.

İlk Etkileşim Alanı: Caydırıcılık

İki ağın birbirleriyle etkileşebileceği ilk alan caydırıcılıktır. Mekke Anlaşması'nın amacı açık biçimde ortak caydırıcılığı güçlendirmektir. 31 Ağustos tarihli ortak açıklamada üç ülke kolektif caydırıcılık ve savunmanın güvenilirliğini ve etkisini artıracak biçimde iş birliğini kurumsallaştırma kararı almıştır. Aşil Kalkanı ise Yunanistan'ın hava, füze ve insansız sistemlere karşı savunma kapasitesini yükseltmektedir. Yaklaşık 3 milyar avroluk sistem David's Sling, SPYDER, BARAK MX, MMR radarları ve ulusal komuta-kontrol sisteminin bütünleştirilmesini içermektedir. Dolayısıyla iki yapı farklı yönde olsa da aynı stratejik mantığa sahiptir: Karşı tarafın askeri girişiminin maliyetini ve belirsizliğini artırarak saldırı olasılığını azaltmak. Ancak önemli fark şudur: Mekke düzenlemesi kolektif savunma ve karşılıklı güvence üzerinden, Aşil Kalkanı ise ulusal savunma kapasitesinin teknolojik yoğunlaştırılması üzerinden caydırıcılık üretmektedir. Bu nedenle bunlar birbirlerinin doğrudan karşılığı değildir ve farklı düzeylerde çalışan caydırıcılık mekanizmalarıdır.

İkinci Etkileşim Alanı: Hava Savunması ve Savunma Teknolojileri

İki ağ arasındaki daha somut etkileşim alanı savunma teknolojileridir. Mekke Anlaşması kapsamında üç ülke savunma sanayii iş birliğini, ortak teknoloji geliştirmeyi ve ortak üretimi geliştirme konusunda karar almıştır. Türkiye'nin özellikle İHA/SİHA, elektronik savaş, radar, hava savunması ve savunma elektroniği alanlarındaki kapasitesi düşünüldüğünde Mekke ağının zaman içerisinde yalnızca siyasal bir güvenlik mekanizması değil, savunma-teknoloji ekosistemi durumuna gelme olasılığı bulunmaktadır. Aşil Kalkanı ise bunun farklı bir modelini göstermektedir: İsrail'in savaş ortamında geliştirilmiş ve kullanılmış hava savunma teknolojileri Yunanistan'ın ulusal savunma mimarisiyle bütünleştirilmektedir. Böylece bölgede iki farklı savunma teknolojisi kümelenmesi ortaya çıkmaktadır:

Çizelge 1:

 

Karşılaştırma

Mekke ağı

Doğu Akdeniz ağı

Türkiye'nin savunma sanayii

İsrail'in savunma teknolojisi

Pakistan'ın askeri kapasitesi

Yunanistan'ın NATO/AB kapasitesi

Suudi Arabistan'ın finansal kapasitesi

GKRY'nin coğrafi konumu

Ortak üretim olanağı

Ortak eğitim/operasyon

Kolektif savunma

Katmanlı hava/füze savunması

 

Bu çizelge gelecekte iki ağ arasında doğrudan askeri karşılaşmadan çok teknoloji, kapasite ve caydırıcılık yarışması yaşanabileceğini düşündürmektedir.

Üçüncü Etkileşim Alanı: Coğrafi Yayılma

İki ağın asıl stratejik önemi coğrafyaları bakımından ortaya çıkmaktadır. Mekke ağı ‘Türkiye-Körfez-Suudi Arabistan-Kızıldeniz-Pakistan-Güney Asya’ yönünde genişleyen bir güvenlik bağlantısı yaratmaktadır. ‘İsrail–Yunanistan–GKRY ağı’ ise İsrail, GKRY, Yunanistan, Doğu Akdeniz ve Avrupa yönünde uzanmaktadır. Bu iki çizgi birbirine Türkiye üzerinden bağlanmaktadır. Dolayısıyla Türkiye'nin jeopolitik konumu olağanüstü önem kazanmaktadır. Türkiye aynı anda NATO üyesidir, Avrupa ile Orta Doğu arasında coğrafi köprü konumundadır, Doğu Akdeniz'in kuzeyinde bulunmaktadır, Karadeniz güvenlik sisteminin aktörüdür, Körfez'e yönelik yeni güvenlik mimarisinin üyesidir ve Pakistan ile savunma ilişkilerine sahiptir. Bu nedenle Türkiye artık yalnızca bir “bölgesel güç” değil, iki farklı güvenlik coğrafyasını birbirine bağlayan stratejik düğüm noktası olarak değerlendirilebilir.

Türkiye'nin Paradoksal Konumu

Burada oldukça ilginç bir stratejik paradoks ortaya çıkmaktadır. Türkiye bir taraftan İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağının güçlenmesinden rahatsızlık duyabilecek bir aktördür. Özellikle Yunanistan'ın Ege ve Doğu Akdeniz'deki askeri kapasitesinin artması Türkiye açısından doğrudan askeri sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. Diğer taraftan Türkiye Mekke Anlaşması aracılığıyla kendi güvenlik kapasitesini ve bölgesel ortaklık ağını genişletmektedir. Böylece Türkiye aynı anda başka bir güvenlik ağının güçlenmesinden etkilenen aktör ve kendi güvenlik ağını güçlendiren aktör konumundadır. Bu durum klasik “ittifaklar arası yarışma” modelinden daha karmaşık bir bölgesel yapı ortaya çıkarmaktadır.

Mekke Anlaşması Aşil Kalkanına Karşı Bir Tepki midir?

Burada özellikle dikkatli olmak gerekir. Hayır, mevcut kanıtlar Mekke Anlaşması'nın Aşil Kalkanına karşı doğrudan oluşturulduğunu göstermemektedir. Bunun birkaç nedeni vardır. Mekke Anlaşması 7 Ağustos'ta imzalanmıştır. Aşil Kalkanı anlaşması ise 31 Ağustos'ta imzalanmıştır. Dolayısıyla zaman sıralaması bakımından Aşil Kalkanının Mekke Anlaşması'na neden olduğunu ileri sürmek olanaklı değildir. Aynı şekilde Mekke Anlaşması'nın doğrudan Yunanistan'ın İsrail'den hava savunma sistemi alımına yanıt olarak tasarlandığına ilişkin de kanıt bulunmamaktadır. Üstelik Mekke Anlaşması'nın temel gündemi daha geniştir: bölgesel güvenlik, ortak savunma, askeri iş birliği ve kolektif caydırıcılık. Türkiye Milli Savunma Bakanlığı da anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hasım olarak tanımlamadığını özellikle belirtmiştir. Dolayısıyla burada nedensellik değil, stratejik eş zamanlılık söz konusudur. Fakat tam da bu nedenle gelişmeler önemlidir. Çünkü 7 Ağustos ile 31 Ağustos arasındaki yalnızca 24 günlük süreç içerisinde Mekke Ortak Savunma Anlaşması, kurumsallaşma ve Aşil Kalkanı şeklinde art arda gelen iki önemli güvenlik kapasitesi ortaya çıkmıştır. Bu durum her iki gelişmenin de aynı bölgesel güvenlik dönüşümüne farklı yanıtlar olarak okunabileceğini düşündürmektedir.

Türkiye'nin “Kesişim Noktası” Olmasının Stratejik Sonuçları

Türkiye'nin iki ağın kesişimindeki konumu dört önemli sonuç doğurabilir. Birincisi stratejik derinliktir. Mekke ağı Türkiye'nin stratejik derinliğini güneye ve doğuya doğru genişletmektedir. Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la kurduğu savunma ilişkisi yalnızca diplomatik ortaklık anlamına gelmemekte ve Körfez ve Güney Asya'ya uzanan yeni bir stratejik erişim alanı yaratmaktadır. Bu durum Türkiye'nin yalnızca kendi ulusal savunmasına değil, bölgesel güvenlik üretme kapasitesine de katkı sağlayabilir. İkincisi çok yönlü ittifak ve ortaklık siyaseti olmasıdır. Türkiye'nin NATO üyeliği devam ederken Mekke Anlaşması'nı kurumsallaştırması Türk dış ve güvenlik siyasasının tek bir güvenlik eksenine bağlı olmadığını göstermektedir. Ortaya çıkan model NATO, Avrupa, Mekke ve ikili/çok taraflı bölgesel ortaklıklar şeklinde daha karmaşık bir güvenlik portföyüne dönüşebilir.

Pazarlık gücü

Türkiye'nin aynı anda farklı güvenlik ağlarıyla ilişki kurabilmesi büyük güçler ve bölgesel aktörler karşısındaki pazarlık kapasitesini artırabilir. Bu durum özellikle savunma sanayii bakımından önemlidir. Türkiye bir taraftan NATO teknolojik ekosisteminin parçası olmaya devam ederken diğer taraftan kendi savunma teknolojilerini Suudi Arabistan ve Pakistan gibi ortaklarla paylaşabilecek bir üretici ülke konumundadır.

Krizlerde risk artışı

Fakat bu konum yalnızca üstünlük değildir. Türkiye iki güvenlik ağının kesişiminde bulunduğu için bölgesel krizlerden etkilenme olasılığı da artmaktadır. Örneğin Doğu Akdeniz'de İsrail–Yunanistan–GKRY ilişkilerinin gerilmesi, Türkiye'nin Mekke ortaklarıyla ilişkilerini otomatik olarak etkilemek zorunda değildir. Ancak kriz Orta Doğu'ya yayılır ve Suudi Arabistan veya İsrail doğrudan taraf durumuna gelirse Türkiye'nin iki farklı güvenlik ağındaki konumu daha karmaşık duruma gelebilir. Bu nedenle Türkiye için “stratejik merkez” ile “stratejik risk düğümü” aynı anda ortaya çıkmaktadır.

Mısır Değişkeni: İki Ağın Arasındaki Önemli Köprü

Bu çözümlemede Mısır'ı özellikle ayrı tutmak gerekir. Mekke Anlaşması'nın gelecekte genişlemesi tartışılırken Mısır adı gündeme gelmiştir. Ancak Kahire şu aşamada taraflar arasında dikkatli bir denge siyasası izlemektedir. Chatham House da Mısır'ın olası katılımını önemli bir seçenek olarak değerlendirmekte fakat Kahire'nin henüz taraf seçmekten kaçındığını belirtmektedir. Mısır'ın Mekke ağına katılması durumunda jeopolitik tablo önemli ölçüde değişebilir: Türkiye – Suudi Arabistan – Mısır – Pakistan çizgisi Kızıldeniz, Süveyş, Doğu Akdeniz ve Körfez arasında çok daha geniş bir güvenlik coğrafyası oluşturabilir. Fakat Mısır'ın aynı zamanda İsrail, Yunanistan ve GKRY ile mevcut ilişkileri bulunmaktadır. Dolayısıyla Mısır'ın konumu iki güvenlik ağını birbirinden ayırmak yerine iki ağ arasında bir köprü veya dengeleyici düğüm durumuna gelebilir. Bu nedenle Mısır'ın gelecekteki tercihi Türkiye'nin stratejik çevresinin şekillenmesinde önemli bir önemli etkileşim eşiği oluşturabilir.

“Stratejik Çevreleme” mi, “Karşılıklı Dengeleme” mi?

Bu noktada makalenin en duyarlı kavramsal sorusuna geliyoruz. Türkiye açısından bakıldığında şu tablo ortaya çıkmaktadır: Kuzeybatı, NATO/Avrupa; Bat,: Yunanistan–GKRY; Güney, İsrail–Doğu Akdeniz; Güneydoğu, Körfez; Güney ve doğu bağlantısı, Mekke ortakları; Doğu, Pakistan bağlantısı. Bu tablo ilk bakışta “stratejik çevreleme” olarak yorumlanabilir. Ancak akademik açıdan “Türkiye çevrelenmektedir” sonucuna şimdiden ulaşmak fazla olacaktır. Çünkü Yunanistan ile Suudi Arabistan aynı güvenlik ağında değildir. İsrail ile Pakistan arasında böyle bir ittifak yoktur. Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki ilişkiler ayrıca kendi devingenlerine sahiptir. Mısır henüz Mekke Anlaşması'nın üyesi değildir. Mekke Anlaşması herhangi bir düşmanı isimlendirmemektedir. İsrail–Yunanistan–GKRY ağı da Türkiye'yi hedef alan klasik bir karşılıklı savunma ittifakı değildir. Bu nedenle mevcut tabloyu “stratejik çevrelemeden çok “örtüşen güvenlik ağlarının Türkiye çevresinde yarattığı yeni stratejik yoğunluk” olarak tanımlamak daha bilimsel olacaktır. Bununla birlikte ağların gelecekte daha fazla bütünleşmesi durumunda Türkiye'nin algıladığı stratejik çevreleme düzeyi yükselebilir. Dolayısıyla “stratejik çevreleme” bu araştırmada başlangıç varsayımı değil, gelecekte ortaya çıkabilecek bir sonuç değişkeni olarak ele alınmalıdır.

Türkiye'nin Stratejik Konumu: Çevrelenen Değil, Kesişimdeki Güç

Bu çözümleme bizi önemli bir kavramsal sonuca götürmektedir. Türkiye'yi yalnızca “çevrelenen ülke” olarak tanımlamak Türkiye'nin kendi oluşturduğu Mekke güvenlik ağını göz ardı eder. Türkiye'yi yalnızca “bölgesel hegemon” olarak tanımlamak da Yunanistan–İsrail–GKRY ağının yarattığı yeni askeri kapasiteyi küçümser. Daha isabetli tanım şudur: Türkiye, 2026 itibarıyla Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Güney Asya arasında oluşan iki farklı güvenlik ağının kesişim noktasında bulunan, aynı zamanda bu ağlardan birinin kurucu aktörü, diğerinin ise başlıca stratejik muhatabı olan bir bölgesel güçtür. Bu konum Türkiye'ye stratejik manevra alanı sağlarken aynı zamanda stratejik sorumluluk ve risk yüklemektedir. Buradan hareketle Türkiye'nin önündeki temel seçenekler üç başlıkta toplanabilir: Birinci seçenek dengeleyici güç olmaktır. Türkiye, Mekke ağını güçlendirirken İsrail–Yunanistan–GKRY ile doğrudan çatışmayı önleyecek diplomatik kanalları açık tutabilir. İkinci seçenek karşı-ağ oluşturmaktır. Türkiye, Mekke Anlaşması'nı Mısır ve başka bölgesel aktörlerle genişleterek Doğu Akdeniz'deki stratejik dengeyi kendi lehine değiştirmeye çalışabilir. Üçüncü seçenek ağlar arasında köprü olmaktır. Türkiye, NATO üyeliğini, Mekke ortaklığını ve Doğu Akdeniz'deki diplomatik ilişkilerini kullanarak birbirinden ayrışan güvenlik ağları arasında arabulucu/bağlayıcı aktör durumuna gelebilir. Bunların içinde uzun vadede en yüksek stratejik getiriyi sağlayabilecek seçenek üçüncüsüdür. Ancak bunun gerçekleşmesi Türkiye'nin yarışma ile iş birliğini aynı anda yönetebilmesine bağlıdır.

Değerlendirme: İki Ağ, Bir Stratejik Kesişim

2026 yazında ortaya çıkan tablo Doğu Akdeniz ve Orta Doğu'nun artık birbirinden bağımsız güvenlik alanları olarak değerlendirilmesinin giderek güçleştiğini göstermektedir. İsrail–Yunanistan–GKRY ağı Akdeniz'in doğusundan Avrupa'ya doğru, Mekke ağı ise Türkiye üzerinden Körfez ve Güney Asya'ya doğru uzanmaktadır. Bu iki ağın ortak coğrafi ve stratejik kesişim noktası Türkiye'dir. Aşil Kalkanı ilk ağın askeri-teknolojik kapasite yoğunlaşmasını temsil ederken, Mekke Anlaşması ikinci ağın kolektif caydırıcılık ve kurumsallaşma kapasitesini temsil etmektedir. Bu iki gelişmenin aynı ay içerisinde gerçekleşmiş olması tek başına aralarında nedensellik bulunduğunu kanıtlamaz. Fakat bölgesel güvenlik mimarisinin aynı anda iki yönde yeniden örgütlenmekte olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Nitekim Mekke mekanizmasının 31 Ağustos'ta kurumsallaştırılması ile Aşil Kalkanının aynı gün imzalanması kronolojik olarak dikkat çekici bir stratejik eş zamanlılık oluşturmaktadır. Bu nedenle ortaya çıkan yapıyı şöyle ortaya koymak olanaklıdır: ‘İsrail–GKRY–Yunanistan’ stratejik erişim, hava/füze savunması, deniz güvenliği ve Doğu Akdeniz güvenlik ağı demektir. ‘Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan’ ise kolektif caydırıcılık, savunma sanayii, ortak savunma ve Mekke güvenlik ağı demektir. Türkiye bu iki ağın coğrafi, askeri ve jeopolitik kesişim noktasıdır. Bu modelin en önemli sonucu şudur: Türkiye'nin 2026'daki stratejik konumu yalnızca kendisine yönelik tehditlerin toplamıyla değil, çevresinde oluşan güvenlik ağlarının birbirleriyle nasıl etkileşeceğiyle belirlenmeye başlamaktadır.

OLASI SENARYOLAR: DENGELEME, AĞLARIN BİRLEŞMESİ, STRATEJİK ÇEVRELEME VE TÜRKİYE’NİN KARŞI-DENGELEME KAPASİTESİ

Senaryo Çözümlemesinin Çerçevesi

İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağının askeri-teknolojik kapasitesinin Aşil Kalkanı ile güçlenmesi ve Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan arasındaki Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın 31 Ağustos 2026'da kurumsallaştırılmaya başlanması bölgesel güvenlik mimarisinin yeni bir evreye girdiğine işaret etmektedir. Mekke mekanizması artık yalnızca 7 Ağustos'ta imzalanmış bir siyasal belge olmaktan çıkmış ve İstanbul'daki ilk Stratejik Siyasal ve Savunma Komitesi toplantısı sonrasında Suudi Arabistan'da bir sekretarya kurulması, ortak teknoloji geliştirilmesi ve ortak üretim gibi somut kurumsallaşma adımları kararlaştırılmıştır. Benzer biçimde Aşil Kalkanı da yalnızca gelecekte alınabilecek silah sistemlerinden ibaret değildir. 31 Ağustos'ta imzalanan yaklaşık 3 milyar avroluk anlaşma David's Sling, SPYDER, BARAK MX ve çok görevli radarları ulusal bir komuta-kontrol mimarisi altında bütünleştiren çok katmanlı bir savunma sistemi öngörmektedir. Bu nedenle 2027–2030 dönemine ilişkin gelişmeleri dört temel senaryo üzerinden incelemek olanaklıdır: Dengeleme senaryosu, ağların birleşmesi senaryosu, stratejik çevreleme senaryosu ve Türkiye'nin karşı-dengeleme kapasitesini geliştirmesi senaryosu. Bu senaryolar birbirini dışlayan kesin gelecek anlatımları değildir. Aksine, aynı sürecin farklı koşullarda alabileceği olasılık alanlarını göstermektedir.

Senaryo I: Karşılıklı Dengeleme

En düşük gerilimli ve kısa vadede en olası senaryo iki güvenlik ağının birbirini doğrudan hedef almak yerine karşılıklı dengelemesidir. Bu senaryoda İsrail–GKRY–Yunanistan kendi güvenlik kapasitesini artırırken, Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan kendi kolektif caydırıcılık ve savunma kapasitesini geliştirmeye devam eder. Ancak taraflar arasında doğrudan askeri bloklaşma gerçekleşmez. Bu senaryonun temel mekanizması güç dengesi (balance of power) yaklaşımının bölgesel bir sürümüdür. Bir aktörün kapasitesindeki artış diğer aktörlerin de kendi güvenlik kapasitelerini artırmasına yol açar. Aşil Kalkanı bu bakımdan Yunanistan'ın hava ve füze savunma kapasitesini yükseltirken, Türkiye'nin de kendi hava savunması, elektronik savaş, İHA/SİHA, füze ve uzun menzilli duyarlı vuruş kapasitesine yatırım yapmasını özendirebilir. Benzer şekilde Mekke Anlaşması'nın kurumsallaşması da Yunanistan ve İsrail açısından Türkiye'nin bölgesel askeri kapasitesinin daha geniş bir ortaklık ağıyla desteklendiği şeklinde algılanabilir. Ortaya çıkabilecek sonuç Yunanistan'ın savunma kapasitesinin artması, Türkiye'nin karşı kapasitesinin artması, İsrail'in bölgesel ortaklığının güçlenmesi, Türkiye'nin bölgesel ortaklığı nın yükselmesi ve sonuçta karşılıklı caydırıcılık gücünün yükselmesidir. Bu durumda bölgesel sistemde kararlılık ile silahlanma aynı anda artabilir. Bu, klasik anlamda bir barış düzeni değildir. Fakat tarafların birbirlerinin kapasitesini aşırı derecede yükseltmesini engelleyen bir karşılıklı caydırıcılık dengesi ortaya çıkabilir. Bu senaryonun üstünlüğü ve Türkiye açısından en olumlu yanı iki güvenlik ağının birbirinden bağımsız kalmasıdır. Suudi Arabistan'ın İsrail ile ilişkilerini sürdürmesi veya Yunanistan'ın Suudi Arabistan'la savunma ilişkilerini geliştirmesi Mekke Anlaşması'nın otomatik biçimde İsrail karşıtı bir yapıya dönüşmesini engelleyebilir. Nitekim Yunanistan Başbakanı Mitsotakis de Mekke Anlaşması'nın Yunanistan'ın Riyad ile ilişkilerini etkilemediğini açıklamıştır. Bu durum, ağların birbirine karşın değil, ağlar arasında denge içinde gelişebileceğini göstermektedir.

Senaryo II: Ağların Birleşmesi ve Güvenlik Mimarilerinin Birbirine Eklenmesi

İkinci senaryo daha karmaşıktır. Burada söz konusu olan doğrudan iki ittifakın birleşmesi değil, farklı aktörlerin iki ağ arasında köprüler oluşturmasıdır. Örneğin, Suudi Arabistan'ın İsrail ile güvenlik ilişkilerinin gelişmesi, Mısır'ın Mekke mekanizmasına yaklaşması, Yunanistan'ın Suudi Arabistan ve Mısır ile savunma ilişkilerini genişletmesi ve ABD'nin 3+1 mekanizmasındaki rolünün güçlenmesi gibi gelişmeler bugün ayrı görünen ağları birbirine bağlayabilir. İsrail–Yunanistan–GKRY üçlü mekanizması zaten 3+1 formatında ABD'yi içeren daha geniş bir çerçeveye açık olduğunu ilan etmiştir. Ayrıca deniz güvenliği, önemli altyapı ve siber güvenlik alanlarında iş birliğinin derinleştirilmesi kararlaştırılmıştır. Mekke mekanizması da aynı dönemde ortak savunma sanayii, teknoloji geliştirme ve üretim kapasitesini artırmaya yönelmektedir. Dolayısıyla gelecekte ortaya çıkabilecek yapı ‘İsrail-GKRY-Yunanistan-ABD’ ile ‘Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan’ arasında doğrudan bir cepheleşme değil, çok sayıda bağlantı noktasından oluşan karmaşık bir ağ olabilir. Burada Mısır önemlidir. Mısır'ın Mekke mekanizmasına girmesi durumunda Türkiye–Suudi Arabistan–Mısır çizgisi ‘Kızıldeniz–Süveyş–Doğu Akdeniz’ bağlantısını güçlendirebilir. Ancak Kahire'nin İsrail, Yunanistan ve GKRY ile mevcut ilişkileri de bulunmaktadır. Bu nedenle Mısır iki ağdan birini seçmek yerine iki ağ arasında stratejik köprü durumuna gelebilir. Bu senaryoda bölgesel güvenlik mimarisinin temel niteliği bloklaşma değil, ağlaşma olacaktır.

Senaryo III: Stratejik Çevreleme

Üçüncü senaryo daha yüksek risklidir. Bu senaryoda iki güvenlik ağı giderek daha fazla askeri ve stratejik bütünleşme gösterir ve Türkiye açısından ortaya çıkan güvenlik ortamı stratejik çevreleme algısını güçlendirir. Ancak burada “çevreleme” kavramını dikkatli kullanmak gerekir. Bugün itibarıyla İsrail–Yunanistan–GKRY üçlü mekanizması Türkiye'ye karşı bir kolektif savunma ittifakı değildir. Mekke Anlaşması herhangi bir ülkeyi ortak düşman olarak tanımlamamaktadır. Suudi Arabistan'ın İsrail'le ilişkileri vardır. Yunanistan'ın Suudi Arabistan'la savunma ilişkileri vardır. ABD her iki güvenlik çevresiyle farklı düzeylerde ilişki içerisindedir. Dolayısıyla stratejik çevreleme henüz bir olgu değil, bir olasılık alanıdır. Bununla birlikte aşağıdaki gelişmeler aynı anda gerçekleşirse çevreleme algısı güçlenebilir: Aşil Kalkanının Yunanistan'ın diğer askeri sistemleriyle tam bütünleşmesi, İsrail–Yunanistan–GKRY askeri iş birliğinin ortak işlevsel kapasiteye dönüşmesi, ABD'nin 3+1 mekanizmasını daha güçlü bir güvenlik platformuna dönüştürmesi, Mısır'ın Mekke Anlaşması'na katılması, Mekke Anlaşması'nın ortak hava savunması ve istihbarat mimarisi oluşturması ve İsrail–Yunanistan–GKRY ağının Doğu Akdeniz'deki deniz ve hava gözetleme kapasitesini artırması. Bu durumda Türkiye'nin güvenlik çevresi giderek daha fazla birbirine bağlı askeri kapasite düğümleriyle çevrilebilir. Fakat burada çok önemli bir ayrım bulunmaktadır: Coğrafi çevreleme ile stratejik çevreleme aynı şey değildir. Türkiye'nin etrafında başka devletlerin bulunması çevreleme değildir. Çevreleme, bu devletlerin askeri kapasite, istihbarat, lojistik, diplomasi ve komuta-kontrol açısından birbirleriyle bağlantılı duruma gelerek Türkiye'nin stratejik hareket alanını sistemli biçimde daraltması durumunda ortaya çıkar. Dolayısıyla çevreleme ancak ağların bütünleşme derecesi belirli bir eşiği aşarsa anlamlı bir kavram durumuna gelecektir.

Senaryo IV: Türkiye'nin Karşı-Dengeleme Kapasitesinin Gelişmesi

Dördüncü senaryo Türkiye açısından en etkili seçenektir. Türkiye, çevresinde oluşan yeni güvenlik ağlarına edilgin biçimde tepki vermek yerine kendi karşı-dengeleme kapasitesini geliştirebilir. Burada karşı-dengeleme yalnızca askeri silahlanma anlamına gelmemektedir. Dört boyutlu düşünülebilir:

Askeri karşı-dengeleme: Türkiye'nin hava savunması, uzun menzilli füze kapasitesi, elektronik savaş, İHA/SİHA, insansız savaş uçakları, denizaltı ve deniz kuvvetleri, uzay ve uydu sistemleri alanlarında kapasitesini geliştirmesi. Bu yaklaşım Aşil Kalkanına birebir simetrik yanıt vermek zorunda değildir. Asıl amaç Yunanistan'ın savunma kapasitesini aşmak değil, Yunanistan'ın yeni savunma kapasitesinin Türkiye'nin stratejik seçeneklerini sınırlamasını önlemektir. Bu çok önemli bir ayrımdır.

Savunma-sanayii karşı-dengelemesi: Mekke Anlaşması burada Türkiye'ye önemli bir üstünlük sağlayabilir. 31 Ağustos tarihli ortak açıklamada Türkiye Suudi Arabistan ve Pakistan'ın savunma sanayii iş birliği, ortak teknoloji geliştirme ve ortak üretim yoluyla askeri kapasite ve kuvvetlerin uyumunu güçlendirme kararı aldıkları açıklanmıştır. Bu, Türkiye açısından yalnızca diplomatik değil, ekonomik ve teknolojik bir karşı-dengeleme aracıdır. Türkiye kendi savunma sanayii kapasitesini Suudi Arabistan'ın finansal kapasitesi ve Pakistan'ın askeri-teknolojik kapasitesiyle birleştirebilirse Mekke mekanizması zaman içinde klasik bir savunma anlaşmasından daha geniş bir savunma üretim ekosistemine dönüşebilir. Bu durumda Türkiye'nin karşı-dengeleme kapasitesi ulusal kapasite, ortak üretim, ortak teknoloji ve ortak Pazar şeklinde genişleyebilir.

Diplomatik karşı-dengeleme: Türkiye'nin en önemli üstünlüklerinden biri yalnızca askeri kapasiteye sahip olması değildir. Türkiye aynı anda NATO üyesi, Avrupa ile ilişkili, Rusya ile iletişim kanallarına sahip, Körfez ülkeleriyle yakınlaşan, Pakistan'la stratejik ilişkilere sahip, Orta Asya ile bağlantılı, Afrika'da etkili ve Doğu Akdeniz'de doğrudan aktör konumundadır. Dolayısıyla Türkiye'nin karşı-dengeleme kapasitesi diplomatik ağlarının çeşitliliğine de dayanabilir. Bu açıdan Türkiye'nin stratejik hedefi bütün bölgeyi ikiye ayırmak değil, olabildiğince çok aktörle aynı anda ilişki kurarak karşı blokların oluşmasını zorlaştırmak olabilir.

Ağlar arası köprü oluşturma: En gelişmiş karşı-dengeleme stratejisi ise paradoksal biçimde karşı-dengeleme yaparken köprü olmaktır. Türkiye'nin Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki ilişkileri bütünüyle karşıt bir eksene itmemesi, Yunanistan'la kriz yönetimi kanallarını açık tutması, ABD ile NATO çerçevesindeki ilişkilerini sürdürmesi, Mısır'la normalleşme eğilimini geliştirmesi Türkiye'nin kendisini herhangi bir tek blokun içerisine hapsetmesini önleyebilir. Bu strateji “karşı ittifak” yerine “çoklu stratejik bağlantı” modelidir. Türkiye açısından uzun vadede en akılcı seçenek budur.

Çizelge 2:

 

Dört Senaryonun Karşılaştırılması

Senaryo

Temel mekanizma

Türkiye açısından sonuç

Risk

Dengeleme

Karşılıklı caydırıcılık

Yönetilebilir yarışma

Orta

Ağların birleşmesi

Güvenlik ağlarının bağlantılanması

Stratejik belirsizlik artar

Orta-yüksek

Stratejik çevreleme

Ağların askeri bütünleşmesi

Türkiye'nin hareket alanı daralır

Yüksek

Karşı-dengeleme

Türkiye'nin kendi ağ kapasitesini geliştirmesi

Stratejik özerklik artar

Orta

Köprü/dengeleyici Türkiye

Çoklu bağlantı ve diplomasi

Manevra alanı genişler

En düşük

 

Bu çizelgeye göre Türkiye açısından en riskli senaryo ağların askeri bütünleşmesiyle stratejik çevrelemenin ortaya çıkması, en üstün senaryo ise Türkiye'nin karşı-dengeleme kapasitesini geliştirirken aynı zamanda ağlar arasında köprü olabilmesidir.

Önemli Etkileşim Eşikleri

Burada daha önce geliştirdiğimiz “Önemli Etkileşim Eşiği” kavramı kullanılabilir. İki güvenlik ağı bugün birbirinden tümüyle bağımsız değildir fakat henüz tek bir karşıt blok oluşturmuş da değildir. Bu nedenle sistemin geleceğini belirleyecek bazı önemli eşikler bulunmaktadır.

Birinci eşik-Askeri bütünleşme: Aşil Kalkanının Yunanistan'ın diğer savunma sistemleriyle tam bütünleşmesi ve İsrail–Yunanistan–GKRY ortak işlevsel kapasitesinin gelişmesi.

İkinci eşik-Mekke'nin askeri kurumsallaşması: Ortak tatbikat, istihbarat paylaşımı, hava savunması ve ortak komuta-kontrol mekanizmalarının geliştirilmesi.

Üçüncü eşik-Mısır: Mısır'ın Mekke mekanizmasına katılması veya iki güvenlik ağı arasında daha belirgin bir köprü rolü üstlenmesi.

Dördüncü eşik-ABD: 3+1 mekanizmasının simgesel bir diplomatik format olmaktan çıkıp somut güvenlik ve savunma iş birliği mekanizmasına dönüşmesi.

Beşinci eşik-Türkiye ve Yunanistan ilişkileri: Ege, 12 mil, adaların askeri statüsü veya Doğu Akdeniz enerji/deniz yetki alanları konusunda yeni bir ciddi kriz yaşanması.

Özellikle beşinci eşik, diğer bütün eşikleri hızlandırabilir. Çünkü mevcut ağların büyük bölümü barış zamanında “güvenlik iş birliği” olarak kalabilirken, Türkiye-Yunanistan arasında ciddi bir kriz meydana gelmesi durumunda bu kapasite ve bağlantılar bir anda işlevsel stratejik değere dönüşebilir.

En Olası Senaryo: “Yarışmacı Dengeleme”

Mevcut veriler ışığında 2027–2030 dönemi için değerlendirme dört senaryodan hiçbirinin saf biçimde gerçekleşmesinden çok “yarışmacı dengeleme” olarak adlandırılabilecek karma bir senaryonun daha olası olduğudur. Bu senaryoda Aşil Kalkanı uygulanır, Yunanistan savunma kapasitesini artırır, İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik iş birliği devam eder, Mekke Anlaşması kurumsallaşır, Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la savunma ilişkileri derinleşir ve Mısır her iki tarafla da ilişkilerini sürdürür ancak güvenlik ağları tam anlamıyla karşıt askeri bloklara dönüşmez. Bu senaryoda yarışma artar fakat bloklaşma tamamlanmaz. Bu, bölgesel sistem açısından aslında oldukça ilginç bir durum yaratır. Çünkü taraflar birbirlerini dengelemek için yeni kapasitelere yatırım yaparken aynı zamanda birbirleriyle ekonomik, diplomatik ve güvenlik ilişkilerini sürdürürler. Başka bir ifadeyle bölgesel sistem “düşmanlık”tan çok “yarışmacı karşılıklı bağımlılık” niteliği kazanabilir.

Türkiye İçin Stratejik Sonuç

Bütün senaryolar birlikte değerlendirildiğinde Türkiye'nin temel stratejik sorunu Yunanistan'ın Aşil Kalkanını edinmesi veya Mekke Anlaşması'nın genişlemesi değildir. Asıl sorun şudur: Türkiye'nin çevresinde oluşan güvenlik ağlarının birbirleriyle bağlantı kurarak Türkiye'nin stratejik hareket alanını daraltıp daraltmayacağı. Bu nedenle Türkiye'nin hedefi yalnızca askeri kapasitesini artırmak olmamalıdır. Daha geniş bir “karşı-dengeleme ekosistemi” oluşturması gerekir: Askeri kapasite, savunma sanayii, diplomatik ortaklıklar, ekonomik bağlantılar, enerji diplomasisi, deniz gücü, hava/füze savunması ve stratejik iletişim. Bu modelde Türkiye'nin gücü herhangi bir tek aktöre karşı üstünlük kurmasından değil, çok sayıda stratejik bağlantıyı aynı anda yönetebilmesinden kaynaklanır.

Sonuç: Çevrelenme Olasılığı ile Karşı-Dengeleme Kapasitesi Arasında Türkiye

Aşil Kalkanı ile Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın aynı dönemde ortaya çıkması Doğu Akdeniz ile Orta Doğu güvenlik mimarilerinin birbirinden giderek daha fazla etkilenebileceğini göstermektedir. Aşil Kalkanı ‘İsrail–Yunanistan–GKRY’ ağının askeri-teknolojik kapasitesini yoğunlaştırırken, Mekke Anlaşması ‘Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan’ arasındaki kolektif caydırıcılık ve savunma kapasitesini kurumsallaştırmaktadır. Bununla birlikte bu gelişmeleri henüz iki karşıt askeri blokun oluşması olarak değerlendirmek için yeterli kanıt bulunmamaktadır. Daha doğru tanımlama, birbirini dengeleyen, kısmen örtüşen ve gelecekte farklı bağlantı noktaları üzerinden birbirine yaklaşabilecek iki güvenlik ağının ortaya çıkmakta olduğudur. Türkiye bu yapının edilgin nesnesi değildir. Tam tersine Türkiye Mekke ağının kurucu aktörü, Doğu Akdeniz ağının başlıca stratejik muhatabı, NATO güvenlik sisteminin üyesi, Orta Doğu ile Avrupa arasındaki coğrafi bağlantı noktası ve gelecekte oluşabilecek yeni güvenlik ağlarının olası merkez aktörlerinden biridir. Bu nedenle Türkiye'nin gelecekteki stratejik konumu “çevrelenen ülke” veya “çevreleyen güç” gibi tek boyutlu kategorilerle açıklanamaz. Daha doğru kavramsallaştırma şudur: Türkiye, çevresinde oluşan güvenlik ağlarının kesişiminde bulunan ve kendi karşı-dengeleme kapasitesini geliştirerek bu ağların bölgesel güç dağılımını belirlemesini önlemeye çalışan bir “stratejik düğüm güç” konumuna yükselmektedir.

TÜRKİYE, KKTC VE KIBRIS SORUNU AÇISINDAN AŞİL KALKANININ STRATEJİK SONUÇLARI

Aşil Kalkanının Doğu Akdeniz güvenlik mimarisindeki etkileri yalnızca İsrail–Yunanistan ilişkileriyle sınırlı değildir. Coğrafi ve stratejik konumu nedeniyle Kıbrıs Adası bu güvenlik mimarisinin merkezinde yer almaktadır. Bu nedenle sistemin olası etkileri değerlendirilirken GKRY, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Kıbrıs sorununun güvenlik boyutu birlikte ele alınmalıdır. İsrail, Yunanistan ve GKRY arasında son yıllarda gelişen üçlü iş birliği enerji, savunma, istihbarat ve deniz güvenliği alanlarında giderek kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Aşil Kalkanı bu iş birliğinin yeni bir askeri-teknolojik aşamasını temsil etmektedir. Bununla birlikte, mevcut anlaşma hukuksal olarak Yunanistan ile İsrail arasında yapılmış ikili bir savunma anlaşmasıdır. Dolayısıyla sistemin otomatik olarak GKRY'yi kapsayan ortak bir hava ve füze savunma şemsiyesi oluşturduğu söylenemez. Böyle bir yapının ortaya çıkabilmesi ek siyasal kararlar, ortak komuta-kontrol düzenlemeleri, teknik bütünleşme ve ortak angajman kurallarını gerektirir. Buna karşın GKRY siyasal ve güvenlik çevrelerinde Aşil Kalkanının yalnızca Yunanistan'ın değil, daha geniş anlamda İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik iş birliğinin caydırıcılık kapasitesini artırdığı yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. GKRY Savunma Bakanı'nın, sistemin üç ülkenin güvenliğine katkı sağlayacağını ve ortak güvenlik riskleri bulunduğunu ifade etmesi bu algının resmî düzeyde de benimsendiğini göstermektedir. Bu açıklamalar, siyasi bir değerlendirme niteliğinde olup bir ortak savunma yükümlülüğünün doğduğu anlamına gelmemektedir. KKTC açısından ise güvenlik ortamı dolaylı biçimde değişmektedir. Eğer İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağı ilerleyen dönemde daha yüksek düzeyde askeri ve teknolojik yönelirse Ada'nın güvenlik dengeleri de bundan etkilenebilir. Bununla birlikte mevcut veriler, Kıbrıs'ın Yunanistan'ın hava savunma ağına operasyonel olarak bütünleştirildiğini göstermemektedir. Bu nedenle bugünkü aşamada "ortak hava savunma şemsiyesi"nden çok bütünleşme olasılığı taşıyan fakat henüz tamamlanmamış bir güvenlik mimarisinden söz etmek daha isabetlidir.

Bu gelişmelerin Kıbrıs sorununun çözüm süreci üzerindeki etkileri de dikkate değerdir. Uluslararası görüşme yazınında tarafların güvenlik algılarındaki değişimlerin görüşme yaklaşımlarımı etkileyebileceği kabul edilmektedir. Bir tarafın caydırıcılık kapasitesini güçlendirdiğine inanması uzlaşma konusundaki desteklerini azaltabileceği gibi diğer tarafın güvenlik kaygılarını artırarak karşılıklı güvensizliği de derinleştirebilir. Buna karşılık, güçlü caydırıcılığın kriz riskini azaltarak görüşmeler için daha kararlı bir ortam oluşturabileceğini savunan yaklaşımlar da bulunmaktadır. Dolayısıyla Aşil Kalkanının Kıbrıs görüşmelerine etkisi konusunda bugünden kesin bir sonuca ulaşmak olanaklı değildir. Etki tarafların sistemi nasıl algılayacağına ve gelecekteki siyasal gelişmelere bağlı olacaktır.

Türkiye açısından Kıbrıs yalnızca dış konusu değil, Doğu Akdeniz güvenlik mimarisinin temel unsurlarından biridir. Bu nedenle İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik iş birliğinin gelişimi Ankara tarafından yalnızca Yunanistan'ın askeri kapasitesindeki artış olarak değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz'deki genel güç dağılımını etkileyebilecek bir süreç olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte mevcut bulgular Aşil Kalkanının tek başına bölgesel askeri dengeyi kökten değiştireceğini veya Türkiye'nin caydırıcılık kapasitesini ortadan kaldıracağını göstermemektedir. Daha gerçekçi değerlendirme sistemin Türkiye'nin askeri planlamasını ve risk hesaplarını etkileyebilecek yeni bir değişken oluşturduğu yönündedir.

Sonuç olarak Aşil Kalkanı Kıbrıs boyutundaki en önemli stratejik etkisi bugünkü askeri kapasitesinden çok gelecekte İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağının kurumsal ve operasyonel bütünleşme derecesine bağlı olacaktır. Bu bütünleşmenin derinleşmesi durumunda Kıbrıs Adası yalnızca çözümlenmemiş bir siyasal uyuşmazlık alanı değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz'de şekillenmekte olan güvenlik ağlarının kesişme noktalarından biri durumuna gelebilir. Bu nedenle Kıbrıs sorununun geleceği yalnızca görüşme süreçleriyle değil, bölgesel güvenlik mimarisinin nasıl evrileceğiyle de yakından bağlantılı görünmektedir.

Kıbrıs'ta Karşılıklı Hava Savunma Dengesinin Oluşumu

Son yıllarda Doğu Akdeniz'de yaşanan güvenlik gelişmeleri Kıbrıs Adası'nın askeri-stratejik önemini yeniden artırmıştır. Bu süreçte yalnızca Yunanistan'ın hava ve füze savunma kapasitesindeki gelişmeler değil, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile İsrail arasındaki savunma iş birliğinin derinleşmesi ve buna karşılık Türkiye'nin KKTC’deki güvenlik önlemlerini güçlendirmesi de Ada'daki askeri dengeyi etkileyen önemli unsurlar durumuna gelmiştir.

GKRY, son yıllarda hava savunma kapasitesini çağdaşlaştırmaya yönelik çeşitli adımlar atmış ve özellikle İsrail savunma sanayii ile ilişkilerini önemli ölçüde geliştirmiştir. İsrail kaynaklı hava savunma sistemlerinin ve radar teknolojilerinin GKRY envanterine girmesi Ada'nın güney kesimindeki hava savunma kapasitesini önceki dönemlere göre farklı bir düzeye taşımıştır. Bununla birlikte, mevcut veriler bu sistemlerin İsrail ve Yunanistan'ın hava savunma mimarisiyle tam operasyonel bütünleşme içerisinde olduğunu göstermemektedir. Dolayısıyla bugünkü aşamada söz konusu gelişmeler tamamlanmış ortak bir hava savunma sistemi olarak değil, gelecekte daha ileri düzeyde bütünleşmeye olanak verebilecek kapasite artışları olarak değerlendirilmelidir.

Buna karşılık Türkiye de KKTC'nin güvenliğini kendi ulusal güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmekte ve Ada'nın kuzeyindeki askeri caydırıcılık kapasitesini güçlendirmeye yönelik önlemler almaktadır. Son dönemde hava savunma unsurlarının geliştirilmesi, hava kuvvetlerinin Ada üzerindeki etkinliklerinin artırılması ve KKTC'nin hava savunma altyapısının güçlendirilmesine yönelik uygulamalar Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki değişen güvenlik ortamına verdiği karşılıklar arasında yer almaktadır.

Bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde Kıbrıs'ta giderek belirginleşen olgunun tek taraflı bir askeri üstünlükten çok karşılıklı hava savunma kapasitesinin güçlenmesi olduğu görülmektedir. Başka bir ifadeyle, Ada'daki güvenlik dengesi yalnızca kara kuvvetleri veya deniz unsurları üzerinden değil, radar sistemleri, hava savunma füzeleri, erken uyarı kapasitesi, komuta-kontrol altyapısı ve insansız hava araçlarına karşı savunma sistemleri gibi çok katmanlı unsurlar üzerinden yeniden şekillenmektedir.

Uluslararası güvenlik yazınında savunma kapasitesindeki artışın kararlılık üzerindeki etkisi konusunda farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Bir görüşe göre karşılıklı caydırıcılığın güçlenmesi tarafların askeri maceracılığa yönelmesini zorlaştırarak kriz riskini azaltabilir. Buna karşılık diğer yaklaşım güvenlik ikilemi (security dilemma) çerçevesinde bir tarafın savunma amaçlı gerçekleştirdiği kapasite artışının diğer tarafça tehdit olarak algılanabileceğini ve bunun karşılıklı silahlanma eğilimini hızlandırabileceğini ileri sürmektedir. Kıbrıs'taki mevcut gelişmelerin hangi sonuca evrileceği büyük ölçüde tarafların güvenlik algıları, siyasal tercihleri ve bölgesel güvenlik ağlarının gelecekteki kurumsallaşma düzeyine bağlı olacaktır.

 Bu çerçevede Aşil Kalkanının dolaylı etkisi yalnızca Yunanistan'ın savunma kapasitesindeki artışla sınırlı değildir. İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik iş birliğinin teknolojik ve operasyonel boyutlarının gelişmesi Türkiye'nin KKTC merkezli güvenlik planlamasını da etkilemektedir. Benzer biçimde Türkiye'nin KKTC'deki hava savunma kapasitesini güçlendirmesi de GKRY ve Yunanistan'ın güvenlik değerlendirmelerinde dikkate alınan yeni bir değişken oluşturmaktadır. Böylece Kıbrıs'taki askeri denge giderek daha fazla bölgesel güvenlik ağlarının karşılıklı etkileşimi içinde şekillenmektedir.

Sonuç olarak Kıbrıs Adası yalnızca çözümlenmemiş bir siyasal uyuşmazlık alanı değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz'de oluşan yeni güvenlik mimarisinin en önemli ilişki noktalarından biri durumuna gelmektedir. Bu nedenle Ada'daki hava savunma sistemlerinin karşılıklı gelişimi yalnızca askeri kapasite artışı olarak değil, bölgesel caydırıcılık dengesi, kriz yönetimi ve Kıbrıs sorununun geleceği üzerinde etkili olabilecek stratejik bir değişken olarak değerlendirilmelidir.

Doğu Akdeniz Güvenlik Mimarisinde Kıbrıs'ın Yeni Jeostratejik Konumu

Kıbrıs Adası'nın Doğu Akdeniz'de gelişmekte olan yeni güvenlik mimarisindeki konumu son yıllarda yalnızca Kıbrıs sorununun geleneksel siyasal ve askeri boyutları üzerinden açıklanamayacak ölçüde değişmektedir. Ada, İsrail–Yunanistan–GKRY arasındaki güvenlik iş birliğinin gelişmesi, Doğu Akdeniz'deki enerji kaynakları ve deniz ulaştırma yollarının önem kazanması, önemli altyapıların korunması ve bölgesel hava ve deniz güvenliği kapasitesinin artması sonucunda giderek daha geniş bir jeostratejik ağın parçası durumuna gelmektedir. Bu dönüşümün temel özelliği Kıbrıs'ın artık yalnızca üzerinde iki toplumun ve garantör devletlerin karşı karşıya geldiği bir uyuşmazlık alanı olmaktan çıkmasıdır. Ada aynı zamanda bölgesel güvenlik ağlarının birbirleriyle temas ettiği bir stratejik erişim ve güvenlik düğümü niteliği kazanmaktadır. İsrail açısından Kıbrıs'ın coğrafi konumu Doğu Akdeniz'e erişim, deniz ulaştırma hatları, eğitim ve tatbikat olanakları, önemli altyapıların korunması ve gerektiğinde lojistik destek bakımından önem taşımaktadır. Nitekim İsrail–Yunanistan–GKRY üçlü iş birliğinin daha önceki aşamalarında Kıbrıs ve Yunanistan'ın sahip olduğu havaalanları ve limanların İsrail açısından stratejik erişim alanları oluşturabileceği değerlendirilmiştir (Mizrahi, 2020).

Bu çerçevede GKRY'nin stratejik konumu yalnızca Ada'nın güney kesimindeki askeri kapasitesiyle değil, İsrail ve Yunanistan ile oluşturduğu çok katmanlı bağlantılarla birlikte değerlendirilmelidir. 2025 yılında gerçekleştirilen İsrail–Yunanistan–GKRY üçlü zirvesinde güvenlik, savunma, askeri iş birliği, deniz güvenliği, deniz ulaştırma çizgileri ve önemli altyapıların korunması gibi alanların ortak gündeme alınması üçlü ilişkinin enerji ve diplomasi ekseninden daha geniş bir güvenlik çerçevesine doğru geliştiğini göstermektedir. ABD'nin 3+1 formatındaki katılımı da bu yapının bölgesel ve uluslararası boyutunu genişletmektedir. Bu gelişmeler Kıbrıs'ın Doğu Akdeniz güvenlik mimarisindeki işlevinin giderek çeşitlendiğine işaret etmektedir.

Bununla birlikte, bu gelişmeleri doğrudan bir askeri ittifakın oluşumu şeklinde yorumlamak doğru olmayacaktır. İsrail, Yunanistan ve GKRY arasındaki iş birliği farklı alanlarda farklı yoğunluklarda gelişmektedir ve tarafların bütün güvenlik konularında aynı tehdit algısına veya aynı stratejik önceliklere sahip oldukları söylenemez. Dolayısıyla burada söz konusu olan yapı klasik anlamdaki karşılıklı savunma yükümlülüklerinden çok farklı kapasite ve çıkarların birbirine bağlandığı çok katmanlı bir güvenlik ağıdır.

Kıbrıs'ın bu ağ içerisindeki konumu, KKTC açısından farklı bir stratejik sonuç yaratmaktadır. GKRY'nin İsrail ve Yunanistan'la güvenlik ilişkilerinin derinleşmesi ve Türkiye'nin buna karşılık KKTC'nin savunma kapasitesini güçlendirmesi Ada'daki askeri dengenin giderek daha fazla bölgesel güvenlik sistemleri tarafından belirlenmesi sonucunu doğurabilir. Böylece Kıbrıs'taki güvenlik dengesi yalnızca Ada üzerinde bulunan askeri kuvvetlerin niceliksel karşılaştırmasına değil, bu kuvvetlerin daha geniş bölgesel ağlardan sağlayabileceği teknolojik, lojistik, haber alma ve operasyonel desteğe de bağlı duruma gelmektedir.

Bu durum Kıbrıs sorununun çözümü bakımından ikili bir sonuç doğurabilir. Bir taraftan daha güçlü karşılıklı caydırıcılık, tarafların tek taraflı askeri girişimlere yönelme olasılığını azaltarak kararlılık sağlayabilir. Diğer taraftan güvenlik kapasitesindeki artışların karşı taraf tarafından tehdit olarak algılanması güvenlik ikilemini derinleştirebilir ve tarafların görüşme yaklaşımlarını daha katı duruma getirebilir. Özellikle güvenlik güvenceleri, askeri varlık, egemenlik ve siyasal eşitlik konularının Kıbrıs görüşmelerinin temel başlıkları olmaya devam ettiği dikkate alındığında Ada'daki güvenlik mimarisinin değişmesi görüşmelerin stratejik arka planını da değiştirebilir.

Burada önemli olan nokta askeri kapasitenin artmasının otomatik olarak görüşme iradesini azalttığını varsaymamaktır. Bir tarafın kendisini daha güvenli görmesi görüşme açısından daha esnek davranmasını da sağlayabilir. Buna karşılık, karşı tarafın aynı kapasite artışını tehdit olarak algılaması ters yönde bir sonuç doğurabilir. Bu nedenle Aşil Kalkanı ve Kıbrıs'taki karşılıklı hava savunma kapasitesinin etkileri doğrudan sonuçlar olarak değil, tarafların algı ve davranışları üzerinden ortaya çıkabilecek dolaylı etkiler olarak değerlendirilmelidir.

Daha geniş jeopolitik açıdan bakıldığında ise Kıbrıs Doğu Akdeniz'de ortaya çıkan iki güvenlik ağı arasındaki stratejik etkileşim bakımından önemli bir düğüm durumuna gelmektedir. Bir tarafta İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağı giderek daha fazla askeri-teknolojik kapasite üretirken, diğer tarafta Türkiye–KKTC güvenlik ilişkisi Ada'nın kuzeyindeki caydırıcılığın temelini oluşturmaktadır. Bu iki yapının doğrudan karşıt askeri bloklara dönüşmesi bugün için zorunlu veya kaçınılmaz değildir. Ancak karşılıklı kapasite artışlarının devam etmesi durumunda Kıbrıs, iki güvenlik ağının birbirini en yakından izlediği alanlardan biri olacaktır.

Bu noktada Mısır'ın gelecekteki konumu da önem kazanmaktadır. Mısır'ın bir yandan Yunanistan ve GKRY ile Doğu Akdeniz'de geliştirdiği ilişkiler, diğer yandan Türkiye, Suudi Arabistan ve bölgedeki diğer aktörlerle sürdürdüğü ilişkiler, Kıbrıs'ın daha geniş bölgesel ağlara bağlanma derecesini etkileyebilir. Bu nedenle Mısır'ın tercihleri yalnızca Mısır–Yunanistan veya Mısır–Türkiye ilişkileri açısından değil, Doğu Akdeniz'deki güvenlik ağlarının gelecekte birbirine bağlanıp bağlanmayacağı açısından da stratejik önem taşımaktadır.

Böylece Kıbrıs sorununun geleceği bakımından yeni bir çözümleyici çerçeve ortaya çıkmaktadır. Geleneksel yaklaşımda sorun esas olarak iki toplum arasındaki siyasal uyuşmazlık, garantör devletlerin siyasaları ve Birleşmiş Milletler müzakere süreci üzerinden incelenmektedir. Yeni güvenlik mimarisi yaklaşımı ise bunlara ek olarak bölgesel güvenlik ağlarının Ada üzerindeki etkisini dikkate almayı gerektirmektedir. Bu yaklaşım Kıbrıs sorununu yalnızca bir çözüm veya çözümsüzlük sorunu olarak değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz'deki değişen güç ve güvenlik ilişkilerinin bir parçası olarak ele almaktadır.

Sonuç olarak Kıbrıs Adası'nın jeostratejik önemi, son dönemde ortaya çıkan askeri ve güvenlik bağlantıları nedeniyle yeniden yükselmektedir. Aşil Kalkanının kendisi Kıbrıs sorununu değiştiren bağımsız bir etmen değildir. Ancak sistemin İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağı içinde oluşturduğu askeri-teknolojik kapasite GKRY'nin güvenlik algısını ve Türkiye'nin KKTC merkezli karşı-dengeleme gereksinmelerini etkileyebilecek niteliktedir. Bu nedenle Aşil Kalkanının Kıbrıs bakımından asıl önemi doğrudan Ada'ya konuşlandırılmış bir sistem olup olmamasından çok Kıbrıs'ı çevreleyen güvenlik ağlarının kapasitesini ve birbirleriyle etkileşim düzeyini artırma olasılığında bulunmaktadır.

Bu gelişmelerin ileri aşamasında Kıbrıs Doğu Akdeniz'de yalnızca çözülememiş bir siyasal sorun alanı değil, iki güvenlik ağının kesiştiği stratejik bir düğüm durumuna gelebilir. Böyle bir dönüşüm gerçekleşirse Kıbrıs sorununun geleceği üzerindeki belirleyici değişkenler yalnızca görüşme masasında değil, Ada'yı çevreleyen bölgesel güvenlik mimarisinin nasıl şekilleneceği üzerinde de ortaya çıkacaktır.

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Bu araştırma, Aşil Kalkanının yalnızca Yunanistan’ın hava ve füze savunma kapasitesini geliştirmeye yönelik yaklaşık 3 milyar avroluk bir savunma araçları satın alma projesi olarak değerlendirilmesinin sistemin bölgesel stratejik anlamını açıklamak bakımından yetersiz kalacağını ortaya koymaktadır. Aşil Kalkanının asıl önemi hangi askeri sistemlerden oluştuğundan çok bu sistemin İsrail–Yunanistan–GKRY arasında son on beş yılda gelişen çok katmanlı güvenlik ilişkileri içerisinde hangi işlevi üstlendiği ve Doğu Akdeniz’deki güç dağılımını nasıl etkileyebileceği sorularında ortaya çıkmaktadır.

Araştırmanın temel bulgusu Aşil Kalkanının mevcut bir güvenlik ağının başlangıç noktası değil, bu ağın askeri-teknolojik kapasitesini derinleştiren yeni bir düğüm olduğudur. İsrail ile Yunanistan ve GKRY arasındaki ilişkiler başlangıçta enerji ve diplomatik iş birliği ekseninde gelişmiş ve zaman içerisinde savunma, askeri eğitim, istihbarat, deniz güvenliği, önemli altyapıların korunması ve stratejik erişim boyutlarını içeren daha kapsamlı bir yapıya dönüşmüştür. 2016 yılında üçlü mekanizmanın kurumsallaşması ve daha sonra ABD’nin 3+1 formatıyla sürece girmesi bu ilişkilerin geçici bir diplomatik yakınlaşmadan daha kalıcı bir güvenlik ağına dönüşmesine katkıda bulunmuştur. Aşil Kalkanı bu nedenle söz konusu ağın kuruluşu değil, işlevsel ve teknolojik kapasitesinin güçlendirilmesi olarak değerlendirilmelidir.

Bu noktada İsrail açısından da farklı bir stratejik anlam ortaya çıkmaktadır. İsrail’in sınırlı coğrafi derinliği, güvenlik siyasasında yalnızca kendi topraklarının savunulmasını değil, gerektiğinde dışarıdaki stratejik erişim noktalarının, lojistik olanakların, eğitim alanlarının, hava ve deniz ulaşımının ve erken uyarı kapasitesinin önem kazanmasına yol açmaktadır. İsrail–Yunanistan–GKRY ilişkilerinin zaman içerisinde geliştirdiği bu dış stratejik erişim olanakları İsrail açısından coğrafi derinliğin işlevsel olarak genişletilmesi anlamına gelebilmektedir. Böylece coğrafya, askeri erişim ve lojistik kapasite birbirine bağlanmaktadır.

Yunanistan açısından Aşil Kalkanının anlamı ise daha doğrudan biçimde caydırıcılık ve stratejik dayanıklılık kavramları üzerinden açıklanabilir. Yunanistan'ın Türkiye ile Ege ve Doğu Akdeniz'deki uzun süreli uyuşmazlıkları, hava sahası, deniz yetki alanları, 12 mil sorunu, adaların askeri statüsü ve enerji kaynakları üzerindeki yarışma gibi farklı boyutlara sahiptir. Aşil Kalkanı bu sorunların hiçbirini hukuksal olarak çözmemekte ve tek başına herhangi bir deniz yetki alanı veya askeri statü yaratmamaktadır. Bununla birlikte, hava, füze, insansız sistem ve önemli altyapı savunmasını güçlendirerek Yunanistan'ın kırılganlığını azaltabilir. Bu da caydırıcılığın güçlenmesine ve Atina'nın kriz dönemindeki stratejik seçenek alanının genişlemesine katkıda bulunabilir.

Bu nedenle Aşil Kalkanının Türkiye açısından değerlendirilmesinde sistemin yalnızca savunma niteliğine bakmak yeterli değildir. Savunma kapasitesindeki artış doğrudan saldırı kapasitesindeki artış anlamına gelmese de karşı tarafın askeri planlama ve operasyon hesaplarını değiştirebilir. Özellikle çok katmanlı hava ve füze savunması, radar ve komuta-kontrol kapasitesi ile insansız sistemlere karşı savunmanın birlikte geliştirilmesi, Yunanistan'ın stratejik altyapısının krizlere karşı dayanıklılığını artırabilir. Dolayısıyla ortaya çıkan sonuç “savunma kapasitesi, kırılganlığın azalması, caydırıcılığın artması ve stratejik seçenek alanının genişlemesi” biçiminde ifade edilebilir.

Araştırmanın ikinci önemli bulgusu, Aşil Kalkanının 2026 yılında ortaya çıkan yeni bölgesel güvenlik devingenlerinden bağımsız ele alınamayacağıdır. 7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması kolektif savunma ve caydırıcılık anlayışını kurumsal bir çerçeveye taşımıştır. 31 Ağustos'ta gerçekleştirilen ilk Stratejik Siyasal ve Savunma Komitesi toplantısı ise bu yapının kurumsallaştırılması yönünde ikinci bir adım oluşturmuştur. Aynı gün Aşil Kalkanı anlaşmasının imzalanmış olması dikkat çekici bir stratejik eş zamanlılık yaratmaktadır. Ancak mevcut veriler bu iki gelişme arasında doğrudan bir nedensellik ilişkisi kurmak için yeterli değildir. Dolayısıyla bunları birbirinin doğrudan yanıtı olarak değil, değişen bölgesel güvenlik ortamına verilen ve farklı aktörler tarafından geliştirilen eş zamanlı dengeleme tepkileri olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Bu çerçevede araştırmanın önerdiği temel çözümleyici model bölgede klasik anlamda iki karşıt askeri ittifakın ortaya çıktığını ileri sürmemektedir. Bunun yerine iki farklı fakat birbirleriyle kesişme olasılığına sahip güvenlik ağı bulunmaktadır: Birinci ağ İsrail–GKRY–Yunanistan ekseninde gelişen Doğu Akdeniz güvenlik ağıdır. İkinci ağ ise Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan ekseninde gelişen Mekke güvenlik ağıdır. Bu iki yapı coğrafi kapsam, kuruluş devingenleri, tehdit algıları ve kurumsal nitelikleri bakımından birbirinden farklıdır. Dolayısıyla bunların şimdiden iki karşıt blok oluşturduğunu ileri sürmek çözümleyici açıdan erken olacaktır. Bununla birlikte, savunma teknolojileri, istihbarat, hava ve füze savunması, deniz güvenliği, enerji altyapısı, lojistik erişim ve ortak askeri eğitim gibi alanlarda ağların giderek daha fazla kapasite üretmesi aralarındaki stratejik etkileşimi artırabilir.

Bu noktada Türkiye'nin konumu özel bir önem kazanmaktadır. Türkiye yalnızca bu iki ağın dışında kalan bir bölgesel aktör değildir. Türkiye, bir taraftan Mekke güvenlik ağının kurucu ve merkezi aktörlerinden biri iken diğer taraftan İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağının stratejik olarak en fazla dikkate almak zorunda olduğu bölgesel güçlerden biridir. Ayrıca NATO üyeliği, Avrupa ile Orta Doğu arasındaki coğrafi konumu, Karadeniz–Akdeniz bağlantısı ve savunma sanayisindeki kapasitesi Türkiye'yi bölgesel güvenlik mimarisinin edilgin bir nesnesi olmaktan çıkarmaktadır.

Bu nedenle araştırmada önerilen “stratejik düğüm güç” kavramı Türkiye'nin mevcut konumunu açıklamak bakımından işlevsel görünmektedir. Stratejik düğüm güç yalnızca askeri kapasitesi yüksek olan veya çevresindeki aktörlerle ittifak kurabilen devlet değildir. Aynı zamanda farklı güvenlik ağlarının kesişme noktasında bulunan, bir ağın kurucusu olurken başka bir ağın stratejik karşılığı durumuna gelen ve bölgesel güç dağılımının yeniden şekillenmesinde merkezi rol oynayabilen aktördür. Türkiye'nin 2026 itibarıyla ortaya çıkan konumu bu kavramsallaştırmaya önemli ölçüde uymaktadır.

Bununla birlikte, “stratejik çevreleme” kavramının bugünkü durumun tanımlayıcı bir olgusu olarak değil, bir sonuç değişkeni ve olasılık alanı olarak ele alınması gerekir. İsrail–GKRY–Yunanistan ağının askeri bütünleşmenin derinleşmesi, ABD'nin 3+1 mekanizmasının daha işlevsel bir nitelik kazanması, Mısır'ın Mekke güvenlik ağına katılması, hava ve deniz gözetleme sistemlerinin birbirine bağlanması ve Türkiye'nin çevresindeki güvenlik ağlarının ortak işlevsel kapasite üretmeye başlaması durumunda stratejik çevreleme olasılığı artabilir. Ancak bu koşulların tamamı gerçekleşmeden mevcut durumu kesin biçimde “stratejik çevreleme” olarak nitelendirmek çözümleyici açıdan aşırı bir yorum olacaktır.

Burada araştırmanın geliştirdiği ‘Önemli Etkileşim Eşiği’ kavramı önem kazanmaktadır. Aşil Kalkanının tek başına kurulması böyle bir eşik yaratmayabilir. Ancak Aşil Kalkanının İsrail–Yunanistan–GKRY askeri iş birliğiyle bütünleşmesi, buna ABD'nin daha ileri düzeyde katılması, Mekke güvenlik ağının ortak hava savunması ve istihbarat kapasitesi geliştirmesi ve Mısır gibi yeni aktörlerin bu ağlardan birine girmesi bölgesel sistemde niteliksel bir değişim yaratabilir. Başka bir ifadeyle, tek tek kapasite artışlarından çok kapasitelerin birbirine bağlanma derecesi stratejik sonucu belirleyecektir.

Bu değerlendirme, bölgesel güvenlikte geleceğin klasik ittifaklardan çok ağlaşma üzerinden şekillenebileceği olasılığını güçlendirmektedir. Ağlar birbirlerine doğrudan düşman olmak zorunda değildir. Aynı devlet farklı ağlarla aynı anda ilişki kurabilir. Güvenlik, enerji, ticaret ve diplomasi alanlarında rakip görünen aktörlerle iş birliği yapabilir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde bölgesel sistemin temel özelliği “ittifaklaşma”dan çok yarışmacı karşılıklı bağımlılık olabilir.

Türkiye açısından stratejik sonuç da burada ortaya çıkmaktadır. Türkiye'nin yalnızca askeri karşı-kapasite üretmeye odaklanması yeterli olmayacaktır. Hava ve füze savunması, elektronik savaş, uzun menzilli duyarlı vuruş sistemleri, insansız hava ve deniz araçları, denizaltı kapasitesi, uzay ve uydu sistemleri gibi askeri-teknolojik alanlardaki kapasite artışları önemlidir. Ancak bunların yanında savunma sanayii ortaklıkları, enerji yolları, ekonomik ilişkiler, diplomatik ağlar ve bölgesel güvenlik kurumları da stratejik karşı-dengelemenin parçalarıdır.

Bu bakımdan Türkiye'nin en akılcı stratejisi yalnızca karşı-dengeleme değil, aynı zamanda ağlar arasında köprü kurabilen bir stratejik düğüm güç olmaktır. Başka bir ifadeyle Türkiye kendisini çevreleyen olası ağların dışında kalmaya çalışmak yerine bu ağların olanaklı olduğu ölçüde kesişme ve iletişim noktası durumuna gelmesini sağlayabilir. Böyle bir strateji askeri caydırıcılığı zayıflatmadan diplomatik manevra alanını genişletebilir.

Sonuç

Aşil Kalkanının bölgesel stratejik anlamı dolayısıyla yalnızca Yunanistan'ın hava ve füze savunma kapasitesinin artması değildir. Sistem, İsrail–Yunanistan–GKRY arasında uzun süredir gelişmekte olan güvenlik ağının askeri-teknolojik kapasite düğümlerinden biri durumuna gelmektedir. Bu nedenle Aşil Kalkanı Doğu Akdeniz'deki güç dengesinin yeniden şekillenmesinde tek başına belirleyici olmayan fakat daha geniş bir güvenlik mimarisinin kapasitesini artırabilecek bir unsur olarak değerlendirilmelidir.

Buna karşılık Mekke Ortak Savunma Anlaşması Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la güvenlik ilişkilerini daha kurumsal bir kolektif savunma çerçevesine taşıyarak bölgesel güç ekosisteminde yeni bir dengeleme kapasitesi yaratmaktadır. Aşil Kalkanı ile Mekke Anlaşması arasındaki eş zamanlılık iki gelişmenin doğrudan birbirinin sonucu olduğunu göstermemektedir. Ancak her iki gelişme de 2026 yılında Orta Doğu ve Doğu Akdeniz'de güvenlik ilişkilerinin daha fazla ağlaşmaya, kurumsallaşmaya ve askeri-teknolojik kapasite üretimine yöneldiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Bu araştırmanın ulaştığı temel sonuç önümüzdeki dönemde bölgesel güç dengesini belirleyecek esas unsurun tek tek silah sistemleri veya tek tek anlaşmalar değil, bu sistem ve anlaşmaların birbirleriyle ne ölçüde bağlantı kuracağı olduğudur. Aşil Kalkanının stratejik etkisi de bu nedenle füze menzilinden veya radar kapasitesinden daha geniş bir düzlemde ele alınmalıdır. Sonuç olarak ortaya çıkan yapı şimdilik iki karşıt askeri bloktan çok iki güvenlik ağı ve bir stratejik kesişim biçiminde tanımlanabilir: Aşil Kalkanı ‘İsrail–GKRY–Yunanistan güvenlik ağıdır ve Doğu Akdeniz'de dengeleme unsuru olabilir. Mekke Anlaşması ise Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan güvenlik ağıdır ve Orta Doğu'da dengeleme unsuru olabilir. İki ağ arasında artan stratejik etkileşim olasıdır. Türkiye stratejik kesişim ve stratejik düğüm güçtür. Ağların bütünleşme derecesi stratejik çevreleme olasılığını belirleyecektir.

Bu model, geleceği belirlenmiş bir sonuç olarak değil, farklı aktörlerin birbirlerinin kapasite ve davranışlarına verdiği tepkilerle sürekli yeniden üretilen bir olasılık alanı olarak görmektedir. Dolayısıyla Aşil Kalkanının gerçek stratejik önemi, yalnızca Yunanistan'ı ne kadar güçlü bir biçimde savunacağıyla değil, Doğu Akdeniz'deki güvenlik ağlarının nasıl gelişeceği, Mekke güvenlik ağının ne ölçüde kurumsallaşacağı ve bu iki ağın Türkiye'nin stratejik hareket alanını nasıl etkileyeceğiyle belirlenecektir.

Bu açıdan 2026, bölgesel güvenlik mimarisinde yalnızca yeni silah sistemlerinin devreye girdiği bir yıl değil, güvenlik ilişkilerinin ağlaşmaya başladığı ve Türkiye'nin bu ağların merkezindeki stratejik düğüm güç konumunun belirginleştiği bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir.

Kıbrıs boyutu, Aşil Kalkanının stratejik anlamını daha da genişletmektedir. GKRY'nin İsrail menşeli hava savunma kapasitesine sahip olması ve Türkiye'nin buna karşılık KKTC'deki hava savunma kapasitesini güçlendirmesi henüz bütünleşmiş iki karşıt hava savunma sistemi ortaya çıkarmamış olsa da adada karşılıklı savunma kapasitesinin gelişmekte olduğunu göstermektedir. Böylece Kıbrıs yalnızca siyasi çözümsüzlüğün devam ettiği bir alan olmaktan çıkarak Doğu Akdeniz'deki güvenlik ağlarının doğrudan ilişki kurduğu bir stratejik düğüme dönüşmektedir. Bu nedenle stratejik çevreleme olasılığı yalnızca Ege ve Doğu Akdeniz'deki deniz ve hava kuvvetleri dengesi üzerinden değil, Kıbrıs'taki karşılıklı savunma kapasitesinin gelecekte İsrail–GKRY–Yunanistan güvenlik ağı ile Türkiye'nin KKTC merkezli güvenlik kapasitesi arasındaki etkileşime dönüşüp dönüşmeyeceği üzerinden de değerlendirilmelidir.


 

KAYNAKÇA

 

Buzan, B., Waever, O., ve de Wilde, J. (1998). Security: A new framework for analysis. Lynne Rienner Publishers.

Institute for National Security Studies. (2016). Active Israeli policy in the Mediterranean basin. INSS.

Lausanne Conference. (1923). Treaty of Lausanne.

Lindenstrauss, G., ve Daniel, R. (2020, June 30). A stormy Mediterranean: The Turkish-Greek conflict returns to center stage. INSS Insight, No. 1341. Institute for National Security Studies.

Lindenstrauss, G., ve Winter, O. (2020, August 25). A red line for the Blue Homeland? The maritime border demarcation agreement between Greece and Egypt. INSS Insight, No. 1373. Institute for National Security Studies.

Mearsheimer, J. J. (2001). The tragedy of great power politics. W. W. Norton ve Company.

Mizrahi, O. (2020, July). Israel’s policy in its triangular relations with Greece and Cyprus. Strategic Assessment, 23(3). Institute for National Security Studies.

Paris Peace Conference. (1947). Treaty of peace with Italy. United Nations Treaty Series.

Republic of Cyprus. (2025, December 22). Joint declaration of the 10th trilateral summit of the Republic of Cyprus, the Hellenic Republic and the State of Israel. Presidency of the Republic of Cyprus.

Republic of Türkiye Ministry of Foreign Affairs. (2026, August 31). Joint statement of the Strategic Political and Defence Committee of the Makkah Agreement for Joint Defence. Ministry of Foreign Affairs of the Republic of Türkiye.

Republic of Türkiye Ministry of Foreign Affairs. (2026, June 21). Joint statement of the R4 following the fourth consultative meeting of the foreign ministers of the Republic of Türkiye, the Arab Republic of Egypt, the Islamic Republic of Pakistan, and the Kingdom of Saudi Arabia. Ministry of Foreign Affairs of the Republic of Türkiye.

State of Israel, Ministry of Defense. (2026, August 31). Israel and Greece have signed the massive “Achilles Shield” agreement. Ministry of Defense.

Treaty of Lausanne. (1923).

Treaty of Peace with Italy. (1947).

United Nations. (1982). United Nations Convention on the Law of the Sea. United Nations.

Walt, S. M. (1987). The origins of alliances. Cornell University Press.

 

Hiç yorum yok: