Aşil Kalkanı: Doğu Akdeniz'de Yeni
Güvenlik Mimarisi ve Türkiye'nin Stratejik Çevrelenmesi
İsrail-Yunanistan-GKRY Ekseni, Mekke
Savunma Anlaşması ve Değişen Bölgesel Güç Dengesi
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
ÖZ
Bu çalışma,
Yunanistan’ın İsrail’den sağladığı çok katmanlı hava ve füze savunma sistemi Aşil
Kalkan’ı (Achille Shield) yalnızca bir savunma sistemi satın alma projesi
olarak değil, Doğu Akdeniz’de oluşmakta olan yeni güvenlik mimarisinin askeri-teknolojik
bir bileşeni olarak incelemektedir. Çalışmanın temel amacı, Aşil Kalkanının
İsrail–Yunanistan–Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında giderek
kurumsallaşan güvenlik ilişkileri içindeki konumunu ve bu yapının Türkiye’nin
bölgesel stratejik çevresine etkilerini ortaya koymaktır. Nitel araştırma
yöntemine ve karşılaştırmalı-ilişkisel çözümlemeye dayanan çalışmada İsrail’in
stratejik derinlik ve stratejik erişim arayışı, Yunanistan’ın Ege ve Doğu
Akdeniz güvenlik siyasaları, İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağı ve 2026
yılında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında oluşturulan Mekke Ortak
Savunma Anlaşması birlikte değerlendirilmiştir. Çalışma, Aşil Kalkanının mevcut
İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağının kuruluşunu başlatmadığını ancak bu ağın
hava savunması, füze savunması, radar, komuta-kontrol ve insansız sistemlere
karşı savunma kapasitesini güçlendiren önemli bir askeri-teknolojik düğüm
oluşturduğunu ileri sürmektedir. Aynı şekilde Mekke Anlaşması ile Aşil Kalkanı
arasında doğrudan bir nedensellik kurulmamakta ve iki gelişme bölgesel güvenlik
ortamındaki dönüşüme verilen eş zamanlı dengeleme tepkileri olarak ele
alınmaktadır. Araştırmanın temel bulgusu Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’da henüz iki
karşıt askeri bloktan çok birbirleriyle kesişme olasılığına sahip iki güvenlik
ağının ortaya çıktığıdır. Bu yapı içinde Türkiye bir ağın kurucu aktörü,
diğerinin başlıca stratejik karşılığı ve NATO üyeliği ile coğrafi konumu
nedeniyle iki ağın kesişiminde bulunan bir “stratejik düğüm güç” niteliği
kazanmaktadır. Çalışma, “stratejik çevreleme”yi mevcut bir durumdan çok
güvenlik ağlarının askeri, teknolojik ve kurumsal bütünleşme düzeyine bağlı bir
olasılık alanı olarak değerlendirmektedir.
Anahtar
Kelimeler: Aşil Kalkanı,
Doğu Akdeniz, İsrail, Yunanistan, GKRY, Mekke Ortak Savunma Anlaşması, güvenlik
ağı, stratejik dengeleme, stratejik erişim, stratejik dayanıklılık, stratejik
düğüm güç, stratejik çevreleme
ABSTRACT
This study examines Greece’s Achille Shield
multilayered air and missile defense system acquired from Israel not merely as
a defense procurement project, but as a military-technological component of an
emerging regional security architecture in the Eastern Mediterranean. The
primary objective is to analyze the position of Achille Shield within the
increasingly institutionalized security relations among Israel, Greece, and the
Republic of Greek Cyprus (RoC) and to assess the implications of this emerging
structure for Turkey’s regional strategic environment. Based on a qualitative
research design and comparative-relational analysis, the study jointly examines
Israel’s search for strategic depth and strategic access, Greece’s security
policies in the Aegean and Eastern Mediterranean, the Israel–Greece–Cyprus
security network, and the Makkah Joint Defense Agreement established in 2026
among Turkey, Saudi Arabia, and Pakistan. The study argues that Achille Shield
did not initiate the formation of the existing Israel–Greece–Cyprus security
network, rather, it constitutes a significant military-technological node that
strengthens the network’s capabilities in air defense, missile defense, radar,
command and control, and counter-unmanned systems. Likewise, no direct causal
relationship is assumed between the Makkah Agreement and Achille Shield.
Instead, the two developments are interpreted as temporally concurrent
balancing responses to a changing regional security environment. The principal
finding is that the emerging regional structure is not yet characterized by two
opposing military blocs but by two security networks with the potential to
increasingly interact and overlap. Within this structure, Turkey occupies a
distinctive position as a founding actor of one network, the principal
strategic counterpart of the other, and, due to its NATO membership and
geographical position, a “strategic nodal power” situated at the intersection
of the two networks. The study treats “strategic encirclement” not as an established
condition but as a probability area contingent upon the degree of military,
technological, and institutional integration among the emerging security
networks.
Keywords: Achille
Shield, Eastern Mediterranean, Israel, Greece, Republic of Greek Cyprus, Makkah
Joint Defense Agreement, security network, strategic balancing, strategic
access, strategic resilience, strategic nodal power, strategic encirclement
GİRİŞ
Doğu
Akdeniz, son yıllarda enerji kaynakları, deniz yetki alanları, askeri kapasite,
güvenlik iş birlikleri ve bölgesel güç yarışmalarının kesiştiği başlıca
jeopolitik alanlardan biri durumuna gelmiştir. Bu dönüşüm yalnızca bölge
devletlerinin askeri kapasitelerindeki artışla değil, farklı devletleri ve
güvenlik aktörlerini birbirine bağlayan yeni iş birliği ve dengeleme ağlarının
ortaya çıkmasıyla da ilgilidir. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi
(GKRY) arasında giderek yoğunlaşan güvenlik ilişkileri ile Türkiye, Suudi
Arabistan ve Pakistan arasında Ağustos 2026'da imzalanan Mekke Ortak Savunma
Anlaşması bu yeni yapılanmanın birbirinden farklı ancak aynı bölgesel güç
dönüşümünün parçası olarak incelenebilecek iki örneğini oluşturmaktadır.
Bu bağlamda
31 Ağustos 2026 tarihinde İsrail ile Yunanistan arasında imzalanan yaklaşık 3
milyar avro değerindeki Aşil Kalkanı anlaşması özel bir önem taşımaktadır.
Anlaşma, Yunanistan için çok katmanlı bir hava ve füze savunma mimarisinin
oluşturulmasını öngörmekte ve “David's Sling”, “SPYDER” ve “BARAK MX”
sistemleri çok görevli radarlar, ulusal bir komuta-kontrol sistemi ve insansız
hava araçlarına karşı “Drone Dome” kapasitesini kapsamaktadır. Proje, böylece
yalnızca farklı silah sistemlerinin satın alınmasından ibaret olmayan ve
bunları ortak bir komuta-kontrol mimarisi içerisinde bütünleştiren kapsamlı bir
savunma altyapısı niteliği taşımaktadır. İsrail açısından ise söz konusu
anlaşma Yunanistan'la savunma ilişkilerinin ulaştığı düzeyi gösteren ve İsrail
savunma teknolojisinin Doğu Akdeniz'deki stratejik konumunu güçlendiren önemli
bir gelişmedir.
Aşil Kalkanının
önemi ancak İsrail–Yunanistan ilişkilerinin daha geniş tarihsel ve stratejik
bağlamı içerisinde değerlendirildiğinde tam olarak anlaşılabilir. İsrail,
Yunanistan ve GKRY arasında 2016'dan itibaren kurumsallaşan üçlü iş birliği,
enerji, deniz güvenliği, savunma, istihbarat ve askeri eğitim alanlarına
yayılmıştır. İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü'nün (INSS)
değerlendirmesine göre bu üçlü çerçeve İsrail açısından yalnızca bölgesel iş
birliği aracı değil, aynı zamanda stratejik derinlik oluşturma olanağı
sağlamaktadır. Yunanistan ve GKRY'deki havaalanları ile limanların olası bir
savaş durumunda kullanılabilmesi İsrail'in kendi coğrafi sınırlılığını kısmen gideren
bir unsur olarak değerlendirilmiştir. Aynı değerlendirmede Türkiye bu üçlü
yapılanmanın karşılaştığı başlıca bölgesel meydan okumalardan biri olarak
tanımlanmıştır.
Bu nedenle Aşil
Kalkanı yalnızca Yunanistan'ın savunma kapasitesini artıran teknik bir proje
olarak ele almak gelişmenin stratejik boyutunu eksik bırakabilir. Nitekim
Yunanistan'ın savunma harcamalarının ve askeri çağdaşlaşmanın önemli
gerekçelerinden biri Türkiye ile Ege ve Doğu Akdeniz'de devam eden
anlaşmazlıklardır. Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis de yakın tarihli
açıklamalarında İsrail'le stratejik savunma iş birliğinin sürdürüleceğini
belirtirken ülkesinin yüksek savunma harcamalarını Türkiye ile uzun süredir
devam eden gerilimlerle ilişkilendirmiştir. Böylece İsrail-Yunanistan savunma
ilişkisi Yunanistan'ın ulusal savunma siyasasının yanı sıra Türkiye ile
arasındaki bölgesel güç yarışmasının de bir unsuru durumuna gelmektedir.
Bu
gelişmenin diğer tarafında ise Mekke Ortak Savunma Anlaşması bulunmaktadır.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan anlaşma taraflardan
birine yönelik saldırının diğerleri açısından da ortak savunma sorunu olarak
değerlendirilmesini öngören kolektif savunma mekanizması oluşturmuştur.
Anlaşma, savunma bakanlıkları ve askeri makamlar arasında eş güdümün yanı sıra
ortak tatbikatlar, hava savunması, insansız sistemler, elektronik savaş ve
savunma teknolojileri alanlarında iş birliğini öngörmektedir. Ayrıca anlaşmanın
başka ülkelerin katılımına açık olduğu ve Mısır'ın olası üyeler arasında
değerlendirildiği açıklanmıştır. Ağustos ayının son günü anlaşma kapsamında
stratejik ve savunma komitesinin ilk toplantısının yapılması ve Suudi
Arabistan'da bir sekretarya kurulmasının kararlaştırılması, mekanizmanın
yalnızca siyasal bir bildiri olmaktan çıkarak kurumsal bir yapıya dönüşmeye
başladığını göstermektedir.
Burada
dikkat çekici olan iki gelişmenin aynı dönemde ve aynı bölgesel güç dönüşümü
içerisinde görünürlük kazanmasıdır. Mekke Ortak Savunma Anlaşması Türkiye'nin
Suudi Arabistan ve Pakistan ile askeri ve stratejik bağlarını
kurumsallaştırırken Aşil Kalkanı İsrail ile Yunanistan arasındaki savunma
ilişkisini yeni bir teknolojik ve işlevsel düzeye taşımaktadır. 31 Ağustos
2026'da bu iki sürecin kurumsallaşmaya ilişkin önemli adımlarının aynı gün
gerçekleşmiş olması dikkat çekicidir. Bununla birlikte, bu eş zamanlılık tek
başına aralarında doğrudan bir nedensellik bulunduğunu kanıtlamamaktadır.
Dolayısıyla bu çalışma Aşil Kalkanının Mekke Anlaşması'na doğrudan bir tepki
olarak ortaya çıktığını varsaymak yerine her iki gelişmeyi değişen bölgesel güç
dengesi içerisinde ortaya çıkan karşılıklı dengeleme eğilimleri bağlamında
incelemektedir.
Çalışmanın
temel hareket noktası da burada ortaya çıkmaktadır. İsrail açısından
Türkiye'nin askeri ve diplomatik kapasitesinin genişlemesi ve özellikle
Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile kurumsallaşan yeni savunma ilişkisi
dikkate alındığında yalnızca ikili ilişkiler düzeyinde değerlendirilebilecek
bir gelişme değildir. İsrail'in coğrafi açıdan sınırlı stratejik derinliği
dikkate alındığında Yunanistan ve GKRY ile geliştirilen güvenlik ilişkilerinin
İsrail'e Doğu Akdeniz'de ek stratejik alan ve hareket kapasitesi sağlayıp
sağlamadığı önem kazanmaktadır. Nitekim İsrail'in Yunanistan ve GKRY ile üçlü
ilişkilerini inceleyen çalışmalar bu ortaklığın İsrail açısından savaş
durumunda kullanılabilecek bir stratejik derinlik oluşturma gizil gücüne açıkça
dikkat çekmektedir.
Bu çerçevede
Yunanistan açısından da farklı fakat tamamlayıcı bir stratejik hesap söz konusu
olabilir. Ege'deki askeri statüko, Doğu Ege adalarının silahlandırılması
konusundaki Türk-Yunan uyuşmazlığı, deniz yetki alanları ve Yunanistan'ın
karasularını 12 deniz miline çıkarma yönündeki siyasası Türkiye ile ilişkilerin
güvenlik boyutunu oluşturan temel unsurlar arasındadır. Yunanistan'ın bu
tartışmalı stratejik ortamda İsrail gibi ileri savunma teknolojilerine sahip
bir devletle geliştirdiği ilişkiyi bir güvenlik ve caydırıcılık çarpanı olarak
değerlendirmesi olanaklıdır.
Dolayısıyla
bu araştırmanın temel sorusu Aşil Kalkanının yalnızca Yunanistan'ın hava ve
füze savunmasını güçlendiren bir çağdaşlaşma projesi mi, yoksa
İsrail-Yunanistan-GKRY arasındaki güvenlik ilişkilerinin daha geniş bir
bölgesel dengeleme mimarisine dönüşmesinin askeri-teknolojik unsurlarından biri
mi olduğu sorusudur.
Bu soruya
bağlı olarak çalışma daha geniş bir soruyu da tartışmaya açmaktadır:
Türkiye'nin bölgesel güç kapasitesindeki artış ve Mekke Ortak Savunma Anlaşması
sonrasında ortaya çıkan yeni güvenlik ortamı İsrail'in stratejik derinlik
arayışını Yunanistan ve GKRY yönünde yoğunlaştırmakta mıdır? Eğer böyle bir
yönelim söz konusuysa Aşil Kalkanının anlamı Yunanistan'ın hava savunmasının
ötesine geçmekte ve Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin çevresindeki güvenlik ağlarının
yeniden yapılanmasının bir göstergesi durumuna gelmektedir.
Bu çalışma,
dolayısıyla Aşil Kalkanını bir silah sistemi olarak değil, bölgesel güç
dengesi, stratejik derinlik, dengeleme davranışı ve güvenlik ağlarının
kurumsallaşması bağlamında ele almaktadır. Temel varsayım günümüzde bölgesel
güç yarışmasının artık yalnızca devletlerin sahip olduğu askeri kapasiteyle
değil, bu kapasitenin hangi devletlerle, hangi coğrafi alanlarda ve hangi
komuta-kontrol ve savunma teknolojileri üzerinden birbirine bağlandığıyla da
belirlenmekte olduğudur. Bu açıdan Aşil Kalkanı
Doğu Akdeniz'de ortaya çıkmakta olan yeni
güvenlik mimarisinin anlaşılması bakımından önemli bir stratejik gösterge
niteliğindedir.
ARAŞTIRMANIN
AMACI VE HEDEFLERİ
Araştırmanın
Amacı
Bu
araştırmanın temel amacı Aşil Kalkanı projesini yalnızca Yunanistan'ın hava ve
füze savunma kapasitesini geliştirmeye yönelik bir askeri çağdaşlaşma projesi
olarak değil, Doğu Akdeniz'de ortaya çıkan yeni bölgesel güvenlik mimarisinin
bir unsuru olarak çözümlemektir.
Bu kapsamda
çalışma İsrail ile Yunanistan arasında geliştirilen savunma ve güvenlik iş
birliğinin, GKRY’nin de kapsam içinde olduğu daha geniş bir stratejik yapılanma
içerisindeki yerini belirlemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın temel varsayımı
günümüzde bölgesel güvenlik mimarilerinin yalnızca klasik askeri ittifaklar
biçiminde değil, savunma teknolojileri, istihbarat paylaşımı, erken uyarı
sistemleri, ortak tatbikatlar, askeri üs ve tesislere erişim, enerji güvenliği
ve stratejik ortaklıklar üzerinden birbirine bağlanan çok katmanlı güvenlik
ağları biçiminde oluştuğudur.
Bu çerçevede
araştırma özellikle iki eş zamanlı gelişme arasındaki stratejik ilişkiyi
incelemektedir. Bunlardan ilki Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında
kurulan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile Türkiye'nin bölgesel güvenlik
kapasitesinde ortaya çıkan yeni yapılanmadır. İkincisi ise İsrail ile
Yunanistan arasında Aşil Kalkanı kapsamında geliştirilen çok katmanlı hava ve
füze savunma mimarisidir. Çalışma bu iki gelişmenin doğrudan bir nedensellik
ilişkisi içerisinde bulunduğunu varsaymamakta ancak her ikisini de değişen
bölgesel güç dengelerinin ve karşılıklı dengeleme davranışlarının göstergeleri
olarak ele almaktadır.
Araştırmanın
ikinci amacı İsrail'in stratejik derinlik arayışı ile Yunanistan ve GKRY ile
geliştirdiği güvenlik ilişkisi arasındaki bağlantıyı ortaya koymaktır. Bu
bağlamda Yunanistan ve GKRY'nin İsrail açısından yalnızca diplomatik ortaklar
değil, gerektiğinde İsrail'in askeri hareket alanını genişletebilecek, erken
uyarı ve savunma kapasitesini destekleyebilecek ve Doğu Akdeniz'deki stratejik
konumunu güçlendirebilecek unsurlar olup olmadığı değerlendirilecektir.
Araştırmanın
üçüncü amacı ise Aşil Kalkanının Türkiye açısından ortaya çıkarabileceği
stratejik sonuçları belirlemektir. Bu kapsamda Ege'deki askeri statüko, Doğu
Ege adalarının silahlandırılması, Yunanistan'ın karasularını 12 deniz miline
genişletme siyasası ve Türkiye'nin bu konudaki güvenlik değerlendirmeleri
İsrail-Yunanistan-GKRY güvenlik ilişkileriyle birlikte ele alınacaktır.
Sonuç olarak
araştırma Aşil Kalkanının bir savunma sistemi olmaktan çıkarak bölgesel güç
dengelerini etkileyebilecek bir güvenlik mimarisinin askeri-teknolojik
bileşenine dönüşüp dönüşmediğini ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Araştırmanın
Hedefleri
Araştırmanın
bu genel amacı doğrultusunda aşağıdaki hedeflere ulaşılması öngörülmektedir:
Aşil Kalkanının niteliğini belirlemek: Projenin kapsamını, teknik
bileşenlerini, komuta-kontrol yapısını ve Yunanistan'ın mevcut savunma sistemi
içerisindeki yerini ortaya koymak ve bunun klasik bir silah sağlamadan ne
ölçüde farklılaştığını değerlendirmek.
İsrail-Yunanistan savunma ilişkilerinin gelişimini
çözümlemek: İki ülke
arasındaki savunma, istihbarat, askeri eğitim ve teknoloji iş birliğinin
tarihsel gelişimini incelemek ve Aşil Kalkanının bu süreçteki konumunu
belirlemek.
İsrail-Yunanistan-GKRY üçgeninin oluşumunu değerlendirmek: Üçlü ilişkinin enerji, deniz
güvenliği, savunma ve stratejik derinlik boyutlarını incelemek ve bu yapının
klasik bir ittifaktan çok bir güvenlik ağı veya dengeleme koalisyonu niteliği
taşıyıp taşımadığını değerlendirmek.
İsrail'in stratejik derinlik arayışını incelemek: İsrail'in coğrafi ve stratejik
sınırlılıkları karşısında Yunanistan ve GKRY ile geliştirilen ilişkilerin
İsrail'e sağlayabileceği stratejik alan, hareket serbestisi ve güvenlik
kapasitesini ortaya koymak.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın bölgesel etkisini
çözümlemek: Türkiye-Suudi
Arabistan-Pakistan arasında ortaya çıkan yeni savunma mekanizmasının bölgesel
güç dengesi üzerindeki olası etkilerini ve İsrail açısından yaratabileceği yeni
stratejik ortamı değerlendirmek.
İki güvenlik ağının karşılıklı konumlanmasını incelemek: Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan
güvenlik mekanizması ile İsrail-Yunanistan-GKRY güvenlik yapılanmasının
birbirine göre nasıl konumlandığını ve aralarında bir karşılıklı dengeleme devingeni
bulunup bulunmadığını araştırmak.
Ege'deki güvenlik ve hukuk uyuşmazlıklarını stratejik bağlama
yerleştirmek: Doğu
Ege adalarının askeri statüsü, Lozan ve Paris Barış Antlaşmaları'ndan
kaynaklanan silahsızlandırma tartışmaları, karasularının 12 deniz miline
çıkarılması ve Türkiye'nin bu konudaki güvenlik değerlendirmelerini yeni
güvenlik mimarisi bağlamında incelemek
Aşil Kalkanının Türkiye açısından oluşturabileceği stratejik
sonuçları belirlemek: Projenin Ege ve Doğu Akdeniz'deki askeri denge, hava savunması,
caydırıcılık, erken uyarı, hava gücü ve deniz güvenliği üzerindeki olası
etkilerini değerlendirmek.
"Stratejik çevreleme" varsayımını sınamak: İsrail-Yunanistan-GKRY arasındaki
gelişen güvenlik ağının Türkiye'yi doğrudan hedefleyen bir askeri ittifak
oluşturup oluşturmadığını değil, bu ağın Türkiye'nin bölgesel hareket alanını
ve stratejik seçeneklerini sınırlayabilecek bir dolaylı dengeleme ve stratejik
çevreleme kapasitesi üretip üretmediğini araştırmak.
Geleceğe yönelik olası senaryolar geliştirmek: Mekke güvenlik mekanizmasının
genişlemesi, Mısır'ın olası konumu, İsrail-Yunanistan-GKRY iş birliğinin
derinleşmesi ve Ege'deki mevcut uyuşmazlıkların sürmesi durumunda Doğu
Akdeniz'de ortaya çıkabilecek farklı güvenlik senaryolarını değerlendirmek.
Bu hedefler
doğrultusunda araştırma Aşil Kalkanını tek başına bir askeri teknoloji projesi
olarak değil, Doğu Akdeniz'de değişmekte olan güç ilişkilerinin, güvenlik
ağlarının ve stratejik dengeleme davranışlarının somut bir göstergesi olarak
ele almaktadır. Böylece çalışmanın temel konusu bir silah sisteminin teknik
kapasitesinden, bu kapasitenin hangi stratejik ortamda ve hangi bölgesel
ilişkiler ağı içerisinde anlam kazandığının belirlenmesine taşınmaktadır.
ARAŞTIRMA
SORULARI
Bu
araştırma, Aşil Kalkanı projesinin teknik ve askeri niteliğinin ötesinde Doğu
Akdeniz'de ortaya çıkan yeni güvenlik yapılanması içerisindeki stratejik
anlamını belirlemeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda araştırmanın temel sorusu ve
buna bağlı alt soruları aşağıdaki şekilde oluşturulmuştur.
Temel
Araştırma Sorusu: Aşil
Kalkanı İsrail–Yunanistan–GKRY arasında gelişmekte olan güvenlik ilişkilerinin askeri-teknolojik
bir unsuru olarak, Doğu Akdeniz'de Türkiye'yi de etkileyen yeni bir bölgesel
dengeleme ve güvenlik mimarisinin oluşumuna katkıda bulunmakta mıdır?
Alt
Araştırma Soruları
Aşil Kalkanı nasıl bir askeri ve stratejik kapasite
oluşturmaktadır? Proje, Yunanistan'ın mevcut hava ve füze savunma sisteminden
hangi yönleriyle ayrılmaktadır? Çok katmanlı savunma, radar, erken uyarı,
komuta-kontrol ve insansız sistemlere karşı savunma kapasitesinin Yunanistan'ın
askeri yeteneklerine sağlayacağı katkı nedir?
Aşil Kalkanının İsrail–Yunanistan savunma ilişkilerindeki
yeri nedir? Proje, iki ülke arasında uzun süredir gelişmekte olan savunma,
istihbarat, teknoloji ve askeri eğitim ilişkilerinin doğal bir devamı mıdır
yoksa bu ilişkilerde niteliksel bir sıçramaya mı işaret etmektedir?
İsrail açısından Yunanistan ve GKRY'nin stratejik değeri
nedir? Yunanistan ve GKRY İsrail'in coğrafi sınırlılığını ve stratejik derinlik
sorununu kısmen giderebilecek bir güvenlik alanı, lojistik destek noktası,
erken uyarı ağı veya işlevsel hareket alanı sağlayabilir mi?
İsrail–Yunanistan–GKRY ilişkileri klasik anlamda bir ittifaka
mı, yoksa yeni bir güvenlik ağına mı dönüşmektedir? Bu üçlü ilişkinin savunma,
istihbarat, enerji, deniz güvenliği, askeri eğitim ve teknoloji alanlarındaki
bütünleşme düzeyi onu bir "ittifak", "stratejik ortaklık",
"güvenlik ağı" veya "dengeleme koalisyonu" olarak
tanımlamayı gerektirecek ölçüde gelişmiş midir?
Mekke Ortak Savunma Anlaşması bölgesel güç dengelerinde nasıl
bir değişim yaratmaktadır? Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan arasında
oluşturulan savunma mekanizması Türkiye'nin bölgesel stratejik kapasitesini ve
güvenlik ortaklıklarını hangi ölçüde artırmaktadır? Bu yapılanmanın İsrail ve
Yunanistan açısından yeni bir stratejik çevre oluşturduğu söylenebilir mi?
Aşil Kalkanı ile Mekke Ortak Savunma Anlaşması arasında bir
stratejik etkileşim bulunmakta mıdır? Bu iki gelişme birbirinden bağımsız
savunma yapılanmaları mıdır yoksa değişen bölgesel güç dengelerine karşı ortaya
çıkan karşılıklı dengeleme davranışlarının farklı coğrafyalardaki yansımaları
olarak mı değerlendirilmelidir? Bu soruda özellikle doğrudan nedensellik savından
kaçınılarak, iki gelişmenin zamanlaması, aktörlerin stratejik davranışları ve
ortaya çıkardıkları yeni kapasite ilişkileri karşılaştırılacaktır.
Yunanistan'ın Türkiye karşısındaki güvenlik siyasası Aşil Kalkanının
stratejik anlamını nasıl etkilemektedir? Doğu Ege adalarının askeri statüsü,
deniz yetki alanları ve Yunanistan'ın karasularını 12 deniz miline çıkarma siyasası
bağlamında Aşil Kalkanı Yunanistan açısından yalnızca savunma amaçlı bir
kapasite mi, yoksa mevcut stratejik konumlarını sürdürmesini ve gelecekteki
seçeneklerini genişletmesini sağlayabilecek bir caydırıcılık ve güvence
mekanizması mı oluşturmaktadır?
Yunanistan'ın İsrail ile geliştirdiği savunma ilişkisi
Türkiye'ye karşı bir güvenlik sigortası niteliği taşımakta mıdır? Yunan
kamuoyunda ve siyasal söyleminde Türkiye'nin algılanan güvenlik tehdidi ile
İsrail ile geliştirilen savunma iş birliği arasında nasıl bir ilişki
bulunmaktadır? İsrail'in ileri savunma teknolojilerinin Yunanistan'a
aktarılması, Türkiye karşısındaki askeri ve psikolojik caydırıcılığı
güçlendirmekte midir?
GKRY'nin bu yapılanmaya katılımı bölgesel güvenlik mimarisini
nasıl değiştirmektedir? İsrail–Yunanistan–GKRY üçgeninin Doğu Akdeniz'de
oluşturduğu coğrafi ve işlevsel bağlantı Türkiye'nin Ege, Doğu Akdeniz ve
Kıbrıs çevresindeki stratejik hareket alanı bakımından ne tür sonuçlar
doğurabilir?
Ortaya çıkan yapı Türkiye açısından "stratejik
çevreleme" olarak nitelendirilebilir mi? İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik
ağının genişlemesi ile Türkiye'nin diğer bölgesel ortaklıkları birlikte
değerlendirildiğinde Türkiye'nin çevresinde birbirine karşıt iki farklı
güvenlik ağının oluştuğu ileri sürülebilir mi? Eğer böyle bir eğilim varsa bunun
Türkiye'nin askeri, diplomatik ve jeopolitik hareket alanına etkileri nelerdir?
Bu güvenlik mimarisinin gelecekte genişleme olasılığı nedir? Mısır'ın
olası konumu, Mekke mekanizmasının yeni üyeler kazanması,
İsrail–Yunanistan–GKRY ilişkilerinin derinleşmesi ve ABD ile Avrupa ülkelerinin
bölgedeki güvenlik siyasaları birlikte değerlendirildiğinde Doğu Akdeniz'de
daha geniş kapsamlı bir bölgesel güvenlik yapılanmasının ortaya çıkması olanaklı
mıdır?
Türkiye'nin olası karşı stratejileri neler olabilir? Aşil Kalkanı
ve buna eşlik eden bölgesel güvenlik yapılanması karşısında Türkiye'nin askeri
kapasite, savunma sanayii, diplomasi, ittifak ilişkileri ve bölgesel
ortaklıklar bakımından geliştirebileceği olası stratejiler nelerdir?
Araştırma
Sorularının Bütünleştirici Mantığı
Araştırma
soruları üç düzeyde birbirine bağlanmaktadır. Birinci düzey askeri-teknolojik
düzeydir. Aşil Kalkanının Yunanistan'a kazandırdığı kapasite ve bunun
İsrail-Yunanistan savunma ilişkilerindeki anlamı belirlenmektedir. İkinci düzey
bölgesel-stratejik düzeydir. İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağı ile
Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan savunma mekanizmasının değişen bölgesel güç
dengesi içerisindeki konumları karşılaştırılmaktadır. Üçüncü düzey ise Türkiye
merkezli jeopolitik düzeydir. Ege, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz'deki mevcut
uyuşmazlıklarla birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan yeni güvenlik
mimarisinin Türkiye açısından bir dengeleme veya stratejik çevreleme devingeni
oluşturup oluşturmadığı araştırılmaktadır. Bu nedenle araştırmanın son sorusu yalnızca
"Aşil Kalkanı Yunanistan'ı ne kadar güçlendirmektedir?" değildir.
Asıl soru, bu yeni askeri kapasitenin hangi bölgesel ilişkiler ağı içerisinde
anlam kazandığı ve bu ağın Doğu Akdeniz'deki güç dağılımını nasıl
değiştirebileceğidir.
YÖNTEM VE
KURAMSAL-KAVRAMSAL ÇERÇEVE
Yöntem
Bu
araştırmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiştir. Araştırmanın temel amacı Aşil
Kalkanı projesinin teknik özelliklerini betimlemekten çok bu projenin Doğu
Akdeniz'de ortaya çıkan daha geniş güvenlik ve güç ilişkileri içerisindeki
stratejik anlamını ortaya koymaktır. Bu nedenle çalışma bir silah sistemi
incelemesinden çok bölgesel güvenlik mimarisinin oluşum ve dönüşüm süreçlerini
çözümlemeye yönelik karşılaştırmalı ve ilişkisel bir araştırma niteliğindedir. Araştırmada
öncelikle birincil ve ikincil kaynaklardan yararlanılmıştır. Birincil kaynaklar
arasında devletlerin açıklamaları, savunma ve dış siyasa belgeleri,
uluslararası anlaşmalar, hükümet açıklamaları ve ilgili kurumların yayımladığı
belgeler bulunmaktadır. İkincil kaynaklar ise akademik çalışmalar, düşünce
kuruluşlarının araştırmaları ve güvenilir uluslararası haber kuruluşlarının
doğrulanabilir haber ve çözümlemelerinden oluşmaktadır. Araştırmanın çözümleyici
birimi tek başına Aşil Kalkanı değildir. Aşil Kalkanı, İsrail–Yunanistan–GKRY
güvenlik ilişkileri, Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan Ortak Savunma Anlaşması,
Ege ve Doğu Akdeniz'deki güvenlik sorunları ve İsrail'in stratejik derinlik
arayışı ile birlikte ele alınmaktadır. Böylece belirli bir askeri projenin
kendisini çevreleyen siyasal ve stratejik ilişkilerden bağımsız olarak
değerlendirilmesinin yaratabileceği dar bakış açısından kaçınılmaktadır. Araştırmada
zamansal karşılaştırma da kullanılmaktadır. Özellikle İsrail–Yunanistan–GKRY
ilişkilerinin gelişimi ile Aşil Kalkanının ortaya çıkışı ve Türkiye–Suudi
Arabistan–Pakistan savunma mekanizmasının kurulması birlikte değerlendirilerek
bölgesel güvenlik ortamında meydana gelen değişimin yönü belirlenmeye
çalışılmaktadır. Bununla birlikte araştırma iki gelişme arasında doğrudan bir
nedensellik kurmamaktadır. Aşil Kalkanı ile Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın
birbirine karşı doğrudan geliştirilmiş karşı atılımlar olduğu varsayılmamakta
ve bunun yerine aynı değişen bölgesel güç ortamının farklı aktörlerde ortaya
çıkardığı dengeleme davranışları olup olmadıkları araştırılmaktadır.
Sürekli
Güncellenen Sosyo-politik Çözümleme Yaklaşımı
Araştırmanın
temel çözümleyici yaklaşımı bölgesel güvenlik sistemlerinin durağan değil,
sürekli değişen ve birbirini etkileyen aktör davranışları üzerinden
incelenmesine dayanmaktadır. Bu nedenle çalışmada Sürekli Güncellenen
Sosyo-politik Çözümleme (SGSÇ) yaklaşımından yararlanılmaktadır. SGSÇ
yaklaşımında siyasal ve stratejik olaylar birbirinden kopuk gelişmeler olarak
değil, aynı sistem içerisindeki aktörlerin karşılıklı davranışları olarak
değerlendirilir. Bir aktörün kapasitesindeki artış, diğer aktörlerin tehdit
algılarını, ittifak tercihlerini, savunma yatırımlarını ve diplomatik
davranışlarını değiştirebilir. Dolayısıyla sistem, tek yönlü bir neden-sonuç
ilişkisi yerine karşılıklı etkileşim ve uyarlanma süreçleri üzerinden
incelenir. Bu araştırma bakımından yaklaşımın temel çözümleyici dizisi şu
şekilde ifade edilebilir: Yeni kapasite, tehdit algısı, stratejik uyarlanma,
karşı kapasite oluşturma ve yeni denge arayışı. Aşil Kalkanı bu dizinin
yalnızca bir halkasını oluşturmaktadır. Asıl araştırma konusu bu kapasitenin
diğer aktörlerin davranışlarıyla etkileşime girdiğinde nasıl yeni bir güvenlik
ilişkileri ağı oluşturabileceğidir. Bu çerçevede araştırmada özellikle ‘aktör–kapasite–algı–davranış–denge’
ilişkisi izlenmektedir.
Bölgesel
Güvenlik Karmaşası Yaklaşımı
Araştırmanın
ikinci önemli kuramsal dayanağını Bölgesel Güvenlik Karmaşası Kuramı (Regional
Security Complex Theory) oluşturmaktadır. Bu yaklaşım, güvenlik
sorunlarının yalnızca küresel sistem içerisindeki güç ilişkileriyle değil,
belirli bir coğrafyada birbirleriyle yoğun biçimde etkileşen devletlerin tehdit
algıları ve güvenlik siyasalarıyla şekillendiğini kabul etmektedir. Doğu
Akdeniz bakımından bu yaklaşım özellikle önemlidir. Çünkü Türkiye, Yunanistan,
GKRY, İsrail, Mısır ve bölgedeki diğer aktörlerin güvenlik siyasaları
birbirlerinden bağımsız değildir. Bir aktörün askeri kapasitesindeki değişiklik
diğer aktörlerin tehdit değerlendirmelerini ve savunma siyasalarını
etkileyebilmekte ve böylece bölgesel güvenlik sistemi sürekli yeniden
şekillenmektedir. Aşil Kalkanı bu nedenle yalnızca Yunanistan'ın ulusal hava
savunma kapasitesi olarak değil, bölgesel güvenlik ilişkilerinin yeniden
yapılandırılması sürecindeki bir kapasite unsuru olarak değerlendirilmektedir.
Stratejik
Derinlik Kavramı
Araştırmanın
üçüncü temel kavramı stratejik derinliktir. İsrail'in coğrafi konumu, ülkenin askeri
planlama ve güvenlik siyasalarında stratejik derinlik sorununu sürekli olarak
gündemde tutmuştur. Bu nedenle İsrail açısından başka ülkelerle geliştirilen askeri,
haber alma ve lojistik ilişkiler yalnızca diplomatik ortaklıklar olarak değil,
gerektiğinde ülkenin işlevsel hareket alanını genişletebilecek unsurlar olarak
da değerlendirilebilir. Bu araştırmada Yunanistan ve GKRY'nin İsrail açısından
taşıdığı değer, tam da bu bakış açısından ele alınmaktadır. Buradaki temel soru
Yunanistan ve GKRY'nin İsrail için coğrafi bir stratejik derinlik, lojistik
erişim, erken uyarı, askeri eğitim veya işlevsel destek alanı oluşturup
oluşturmadığıdır. Dolayısıyla Aşil Kalkanının anlamı yalnızca Yunanistan'ın
savunma kapasitesiyle sınırlı değildir. Sistem, İsrail'in Doğu Akdeniz'deki
güvenlik ortaklıklarıyla birlikte değerlendirildiğinde daha geniş bir stratejik
erişim ve karşılıklı güvenlik mimarisinin parçası durumuna gelebilir.
Dengeleme
ve Güvenlik Ağı Kavramları
Araştırmada
klasik anlamdaki "ittifak" kavramının yanında dengeleme (balancing)
ve güvenlik ağı (security network) kavramları kullanılmaktadır. Dengeleme
bir devletin veya devletler grubunun, başka bir aktörün artan kapasitesine
karşı kendi güvenlik kapasitesini artırması veya başka aktörlerle iş birliğini
yoğunlaştırması şeklinde ortaya çıkabilir. Bu araştırmada özellikle iki farklı
güvenlik yapılanmasının karşılıklı olarak incelenmesi önerilmektedir: Birinci
güvenlik ağı Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan arasındadır. Bu yapılanmanın
Türkiye açısından askeri kapasite ve savunma teknolojisi, Pakistan açısından askeri
ve nükleer kapasite ve Suudi Arabistan açısından ise ekonomik, enerji ve
bölgesel ağırlık bakımından farklı tamamlayıcı unsurlar taşıdığı
değerlendirilmektedir. İkinci güvenlik ağı İsrail – GKRY – Yunanistan
arasındadır. Bu ağın İsrail açısından ileri savunma teknolojisi ve istihbarat
kapasitesi, Yunanistan açısından Avrupa/NATO bağlantısı ve Doğu Akdeniz–Ege
coğrafyasındaki askeri kapasite ve GKRY açısından ise coğrafi konum ve Doğu
Akdeniz'deki erişim olanakları bakımından farklı tamamlayıcı özellikleri
bulunmaktadır. Bu iki yapılanmanın klasik anlamda birbirine karşı kurulmuş askeri
ittifaklar olduğu ileri sürülmemektedir. Araştırmanın amacı karşılıklı
dengeleme davranışlarının zaman içerisinde iki ayrı güvenlik ağı oluşturup
oluşturmadığını incelemektir.
Stratejik
Çevreleme Kavramının Kullanımı
Çalışmada
"stratejik çevreleme" kavramı özellikle dikkatli kullanılmaktadır.
Çünkü bir devletin çevrelendiğini söylemek yalnızca coğrafi yakınlığa veya
rakip devletlerle yapılan askeri iş birliklerine dayanamaz. Çevreleme savının
anlamlı olabilmesi için farklı güvenlik ilişkilerinin birbirleriyle bağlantılı,
süreklilik gösteren ve belirli bir stratejik sonuç doğurabilecek nitelikte
olması gerekir. Bu nedenle araştırmada "stratejik çevreleme" bir
başlangıç varsayımı değil, araştırılacak bir sonuç değişkeni olarak ele
alınmaktadır. Başka bir ifadeyle çalışma "Türkiye çevrelenmektedir"
önermesinden hareket etmemektedir. Bunun yerine şu soruyu araştırmaktadır: İsrail–GKRY–Yunanistan
güvenlik ağının gelişimi ile Türkiye'nin farklı bölgesel ortaklıklarının
birlikte değerlendirilmesi Doğu Akdeniz ve yakın çevresinde Türkiye açısından
bir stratejik çevreleme eğiliminin ortaya çıktığını göstermekte midir? Bu
yaklaşım, araştırmanın çözümleyici tarafsızlığını korumak bakımından önem
taşımaktadır.
Çözümleme
Modeli
Araştırmada
yukarıdaki kuramsal ve kavramsal çerçeveler bir arada kullanılarak aşağıdaki çözümleyici
model benimsenmektedir: Aktörler, mevcut kapasite, yeni askeri kapasite, tehdit
algısı, güvenlik ortaklığı, karşılıklı dengeleme, yeni güvenlik ağı ve bölgesel
güç dengesi. Bu model içerisinde Aşil Kalkanı "yeni askeri kapasite"
değişkenini ve Mekke Ortak Savunma Anlaşması ise "güvenlik ortaklığı ve
kolektif savunma kapasitesi" değişkenini temsil etmektedir. İki gelişmenin
birbirleriyle doğrudan bağlantılı olduğu varsayılmamakta ancak her ikisinin de
aynı bölgesel sistem içerisindeki güç dağılımını ve aktörlerin güvenlik
davranışlarını etkileyebilecek kapasite değişimleri olduğu kabul edilmektedir. Bu
nedenle araştırmanın temel çözümleyici önermesi şu şekilde ortaya konulmaktadır:
Aşil Kalkanı tek başına Yunanistan'ın hava savunma kapasitesini artıran bir askeri
yatırım olmakla birlikte, İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ilişkileri ve Doğu
Akdeniz'deki diğer güç ilişkileriyle birlikte değerlendirildiğinde bölgesel
dengeleme sürecinin askeri-teknolojik bir bileşeni durumuna gelebilir. Benzer
biçimde, Mekke Ortak Savunma Anlaşması da yalnızca üç ülke arasındaki bir
savunma anlaşması olarak değil, Türkiye'nin bölgesel güvenlik kapasitesini ve
stratejik ortaklıklarını artıran yeni bir kurumsal mekanizma olarak
değerlendirilmektedir.
Araştırmanın
Sınırları
Araştırmanın
temel sınırı bölgesel güvenlik sistemlerinin devingen niteliğinden
kaynaklanmaktadır. Devletlerin gerçek stratejik niyetleri her zaman açık
biçimde ifade edilmemekte ve bazı askeri ve haber alma kapasitelere ilişkin
bilgiler kamuya açıklanmamaktadır. Bu nedenle araştırmada gözlemlenebilir
davranışlar, biçimsel açıklamalar, kurumsal belgeler ve doğrulanabilir
kaynaklar temel alınmaktadır. Ayrıca belirli aktörlerin gelecekte
gerçekleştirebileceği stratejik atılımlar kesinlik taşıyan öngörüler olarak
değildir ve belirli olasılık alanları içerisinde değerlendirilmektedir. Bu
nedenle araştırmanın amacı geleceği kesin biçimde kestirmek değil, mevcut
kapasite ve davranışlardan hareketle Doğu Akdeniz güvenlik mimarisinin hangi
yönlerde gelişebileceğini ve Türkiye açısından hangi stratejik sonuçların
ortaya çıkabileceğini ortaya koymaktır.
İSRAİL’İN
STRATEJİK DERİNLİK VE GÜVENLİK DOKTRİNİ
Stratejik
Derinlik Sorunu
İsrail'in
güvenlik siyasalarının anlaşılabilmesi için öncelikle ülkenin coğrafi ve
jeopolitik özelliklerinin dikkate alınması gerekir. İsrail, yüzölçümü ve
coğrafi konumu itibarıyla sınırlı stratejik derinliğe sahip bir devlettir. Bu
durum, geleneksel anlamda savunma çizgisinin geriye çekilerek zaman
kazanılması, kuvvetlerin yeniden tertiplenmesi ve önemli altyapının güvenli
bölgelere taşınması gibi klasik stratejik derinlik araçlarını önemli ölçüde
sınırlandırmaktadır. Bu nedenle İsrail'in ulusal güvenlik anlayışında yalnızca
ülke sınırları içerisindeki askeri kapasitenin geliştirilmesi değil, ülke
sınırlarının dışında güvenlik, erişim ve iş birliği alanlarının oluşturulması
da önem kazanmıştır. Bu durum İsrail'in güvenlik siyasasının yalnızca
"sınır savunması" olarak değerlendirilmesini yetersiz kılmaktadır.
Stratejik derinlik, İsrail bakımından gerektiğinde dış coğrafyalardaki askeri
ve lojistik olanaklardan yararlanabilme, erken uyarı kapasitesini genişletme, askeri
eğitim alanlarını çeşitlendirme ve önemli altyapının güvenliğini ülke
sınırlarının ötesine taşıma kapasitesini de kapsamaktadır. Bu açıdan
bakıldığında stratejik derinlik yalnızca coğrafi uzaklık değil, stratejik
erişim kapasitesi olarak da kavramsallaştırılabilir.
Çevreden
Doğu Akdeniz'e: İsrail'in Dış Güvenlik Arayışı
İsrail'in bu
soruna verdiği tarihsel yanıtlardan biri kuruluşundan itibaren geliştirdiği Çevresel
(Periferik) Öğreti (Periphery Doctrine) olmuştur. David Ben-Gurion
döneminde şekillenen bu yaklaşımın temel mantığı İsrail'in doğrudan komşuları
arasında yaşadığı güvenlik sorunlarını dengelemek amacıyla bölgenin ikinci
halkasındaki devletlerle stratejik ilişkiler geliştirmesiydi. İsrail'in
Türkiye, İran ve Etiyopya gibi ülkelerle ilişkiler geliştirmeye çalışması bu
anlayışın tarihsel örneklerini oluşturmuştur. INSS Yunanistan ve GKRY ile
geliştirilen yeni üçlü yapıyı da İsrail dış siyasasının bu daha geniş tarihsel
arayışının yeni bir biçimi olarak değerlendirmektedir. Ancak bölgesel
koşulların değişmesiyle birlikte İsrail'in çevre ilişkilerinin coğrafyası da
değişmiştir. Özellikle İsrail–Türkiye ilişkilerinin 2010 sonrasında ciddi
biçimde bozulması, Doğu Akdeniz'in İsrail açısından stratejik önemini
artırmıştır. INSS tarafından yapılan değerlendirmeye göre, İsrail'in Yunanistan
ve GKRY ile ilişkilerini geliştirmesi Türkiye ile ilişkilerde meydana gelen
bozulmanın yarattığı stratejik kaybı kısmen dengeleyen bir gelişme olarak
görülmüştür. Bu nedenle Doğu Akdeniz'deki üçlü yapı yalnızca enerji veya
ekonomik iş birliği çerçevesinde değil, İsrail'in daha geniş güvenlik siyasasının
bir parçası olarak değerlendirilmiştir. Burada önemli olan nokta İsrail'in
stratejik yöneliminin yalnızca "Türkiye'ye karşı ittifak oluşturmak"
şeklinde açıklanmamasıdır. Daha doğru yaklaşım İsrail'in değişen bölgesel güç
dağılımına karşı kendi stratejik erişimini ve güvenlik seçeneklerini
çeşitlendirmesidir.
İsrail–Yunanistan–GKRY
Üçgeninin Stratejik Önem Kazanması
İsrail–Yunanistan–GKRY
üçlü çerçevesi Ocak 2016'da kurumsal bir yapı kazanmaya başlamış ve sonraki
dönemde savunma, güvenlik, enerji, ekonomi ve diğer alanlara yayılan bir iş
birliği ağına dönüşmüştür. INSS'nin değerlendirmesine göre bu yapı başlangıçta Yunanistan
ve GKRY tarafından desteklenmiş olsa da İsrail yönetimi kısa sürede bunun
sağlayabileceği stratejik fırsatı görmüş ve üçlü mekanizmanın geliştirilmesine etkili
biçimde katkıda bulunmuştur. Bu üçlü yapının İsrail bakımından önemi birkaç
düzeyde ortaya çıkmaktadır. Birincisi coğrafi düzeydir. Yunanistan ve GKRY
İsrail'in Avrupa'ya ve Doğu Akdeniz'in batı kesimine doğru stratejik erişimini
genişleten bir coğrafi kuşak oluşturmaktadır. İkincisi askeri-işlevsel
düzeydir. Ortak askeri tatbikatlar, hava ve deniz eğitimleri ve savunma iş
birliği, İsrail Silahlı Kuvvetlerinin kendi ulusal coğrafyasının dışında eğitim
ve işlevsel deneyim kazanmasına olanak sağlamaktadır. INSS, İsrail Hava
Kuvvetlerinin Yunanistan'da uzun süredir eğitim yaptığını ve üçlü yapı
kapsamında ortak askeri etkinliklerin gerçekleştirildiğini belirtmektedir. Üçüncüsü
lojistik düzeydir. Yunanistan ve GKRY'deki liman ve havaalanlarının belirli
koşullarda İsrail'in kullanımına açık olması İsrail'in coğrafi hareket alanını
genişletebilecek bir olanak yaratmaktadır. Dördüncüsü ise stratejik derinlik
düzeyidir. INSS'nin Mizrahi imzalı 2020 tarihli çalışması Yunanistan ve GKRY
ile güvenlik iş birliğinin İsrail açısından doğrudan "stratejik
derinlik" oluşturabileceğini belirtmektedir. Çalışmada bu derinliğin
özellikle savaş durumunda Yunanistan ve Kıbrıs'taki havaalanları ile limanların
kullanılabilmesi ve uzun menzilli füze tehdidinin erişim alanı dışında acil
durum depolarının oluşturulabilmesiyle ilişkili olduğu ifade edilmektedir. Bu saptama
mevcut araştırmanın temel savı açısından önemlidir. Çünkü böylece Yunanistan ve
GKRY'nin İsrail açısından taşıdığı değer yalnızca diplomatik ortaklık veya
enerji iş birliği olmaktan çıkmakta ve İsrail'in askeri stratejisinin yersel
boyutuna bağlanmaktadır.
Stratejik
Derinlikten Stratejik Erişime
Burada
"stratejik derinlik" kavramının daha geniş bir anlamda ele alınması
gerekmektedir. Klasik askeri düşüncede stratejik derinlik bir devletin saldırı
karşısında geri çekilebileceği, kuvvetlerini yeniden düzenleyebileceği ve zaman
kazanabileceği coğrafi alanı ifade eder. İsrail açısından ise bu klasik modelin
uygulanması son derece sınırlıdır. Dolayısıyla İsrail bakımından stratejik
derinliğin bir bölümü "dışsal stratejik derinlik" olarak ortaya
çıkmaktadır. Bu kavram ülkenin kendi toprakları dışında bulunan ancak güvenlik siyasası
bakımından erişilebilir ve işlevsel hale getirilebilen coğrafi, askeri,
lojistik ve teknolojik kapasite alanlarını ifade etmektedir. Bu çerçevede
Yunanistan ve GKRY'nin İsrail açısından taşıdığı stratejik değer şu dört unsur
üzerinden değerlendirilebilir: Coğrafya, erişim, lojistik ve işlevsel esneklik.
Bu dört unsur birbirinden bağımsız değildir. Coğrafi yakınlık erişim olanağı
yaratmakta, erişim lojistik seçenekleri artırmakta ve lojistik seçenekler ise askeri
çalışmaların coğrafi esnekliğini genişletebilmektedir. Dolayısıyla
İsrail–Yunanistan–GKRY ilişkilerinin stratejik anlamı yalnızca yapılan
anlaşmaların sayısıyla değil, İsrail'in bölgesel hareket alanını ne ölçüde
genişlettiğiyle değerlendirilmelidir.
Türkiye Etmeni
İsrail'in
Yunanistan ve GKRY ile geliştirdiği ilişkilerin stratejik önem kazanmasında
Türkiye etmeninin özel bir ağırlığı bulunmaktadır. INSS'nin 2020
değerlendirmesinde Türkiye, İsrail–Yunanistan–GKRY üçgeninin karşı karşıya
bulunduğu temel bölgesel meydan okuma olarak tanımlanmaktadır. Aynı çalışma
üçlü yapının bölgesel mimariyi İsrail'in ulusal gücüne katkı sağlayacak biçimde
değiştirme olanağına sahip olduğunu belirtmektedir. Bu durum Türkiye'nin söz
konusu üçlü yapının tek ve değişmez hedefi olduğu anlamına gelmemektedir.
İsrail açısından İran, Hizbullah ve bölgesel kararsızlık gibi başka tehdit ve
öncelikler de bulunmaktadır. Nitekim INSS'nin daha sonraki değerlendirmeleri de
İsrail'in Türkiye'nin bölgesel etkinliklerini sınırlamakla ilgilendiğini ancak
Ankara ile doğrudan çatışmayı tırmandırmaktan kaçınma gereksinimini koruduğunu
göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye etmeni daha çok bölgesel güç dengesi
bağlamında değerlendirilmelidir. Bu bağlamda İsrail açısından Yunanistan ve
GKRY ile ilişkilerin geliştirilmesi üç işlev birden görebilir: Türkiye ile
bozulan ilişkilerin yarattığı stratejik kaybı kısmen gidermek, Doğu
Akdeniz'deki stratejik erişimi genişletmek ve İsrail'in bölgesel hareket
alanını çeşitlendirmek. Bu üç işlevin birlikte gerçekleşmesi
İsrail–Yunanistan–GKRY ilişkilerini klasik bir diplomatik ortaklığın ötesine
taşımaktadır.
Güvenlik
Ağının Askeri-Teknolojik Boyutu
Üçlü
güvenlik ilişkilerinin bugünkü aşamasında dikkat çekici olan nokta iş
birliğinin yalnızca diplomatik veya askeri eğitim alanında kalmamasıdır.
Savunma teknolojisi, hava savunması, insansız sistemlere karşı savunma, radar
ve komuta-kontrol kapasitesi giderek daha önemli duruma gelmektedir. Bu
dönüşümün en somut örneği Aşil Kalkanı projesidir. 31 Ağustos 2026'da İsrail ve
Yunanistan arasında imzalanan yaklaşık 3 milyar avroluk anlaşma Yunanistan için
çok katmanlı bir hava savunma sistemi kurulmasını öngörmektedir. Sistem David's
Sling, SPYDER ve BARAK MX gibi farklı savunma katmanlarının yanı sıra çok
görevli radarlar ve ulusal bir komuta-kontrol sistemi içermektedir. Ayrıca
Drone Dome sistemlerine ilişkin ayrı bir anlaşma yapılmıştır. Bu nedenle Aşil Kalkanı
yalnızca bir silah satışı olarak değerlendirmek yetersizdir. Projenin daha
önemli özelliği İsrail'in savunma teknolojisinin Yunanistan'ın ulusal hava
savunma mimarisiyle bütünleştirilmesidir. Böylece İsrail ile Yunanistan
arasındaki güvenlik ilişkisi eğitim ve tatbikat düzeyinden kalıcı askeri-teknolojik
altyapı paylaşımı düzeyine doğru ilerlemektedir. Bu dönüşüm çalışmanın sonraki
bölümlerinde ayrıntılı olarak incelenecek olan temel soruyu ortaya
çıkarmaktadır: Aşil Kalkanı İsrail'in Yunanistan'a yönelik bir savunma ihracatı
mıdır yoksa İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağının askeri-teknolojik
altyapısını güçlendiren daha geniş bir stratejik mimarinin parçası mıdır? Bu
araştırma ikinci olasılığı bir başlangıç varsayımı olarak kabul etmemekte ve
ancak mevcut gelişmelerin bu varsayımın sınanmasını gerektirecek düzeye
ulaştığını ileri sürmektedir.
İsrail'in
Stratejik Derinliği ile Aşil Kalkanı Arasındaki Bağlantı
Burada
araştırmanın ana savının önemli bir halkası ortaya çıkmaktadır. İsrail
açısından Yunanistan ve GKRY'nin stratejik değerinin yalnızca siyasal dayanışma
veya ekonomik iş birliğinden ibaret olmadığı ve bu ülkelerin belirli koşullarda
stratejik derinlik ve işlevsel erişim sağlayabileceği daha önce İsrail'in kendi
stratejik çalışmalarında açık biçimde ifade edilmiştir. Aşil Kalkanı ise bu
ilişkinin ters yönünü yani İsrail'in Yunanistan'ın güvenlik kapasitesini
güçlendirmesini temsil etmektedir. Böylece karşılıklı bir kapasite ilişkisi
ortaya çıkmaktadır: İsrail, Yunanistan, savunma teknolojisi, hava savunması,
radar, komuta-kontrol ve işlevsel bilgi. Yunanistan/GKRY, İsrail, coğrafi
erişim, eğitim alanları, lojistik seçenekler, stratejik derinlik ve Doğu
Akdeniz'deki hareket alanı. Bu ilişkinin kurumsallaşması tarafların
birbirlerinin güvenlik kapasitesine katkıda bulunduğu karşılıklı stratejik
tamamlayıcılık yaratabilir. Bu nedenle Aşil Kalkanının gerçek stratejik önemi
yalnızca Yunanistan'ın savunma kapasitesinde meydana getireceği niceliksel
artışta değil, İsrail ile Yunanistan arasındaki karşılıklı güvenlik
bağımlılığını niteliksel olarak derinleştirme olanağında aranmalıdır.
Bölümün
Ara Sonucu
İsrail'in
sınırlı coğrafi stratejik derinliği tarihsel olarak ülke dışındaki güvenlik
ilişkilerinin geliştirilmesini önemli kılmaktadır. Çevresel Öğretinin tarihsel
deneyimi sonrasında Doğu Akdeniz, İsrail'in dış güvenlik siyasasında giderek
daha önemli bir alan durumuna gelmiştir. İsrail–Yunanistan–GKRY üçgeni bu
dönüşümün kurumsal sonuçlarından biridir. Bu yapı enerji ve diplomatik iş
birliğinin ötesinde savunma, askeri eğitim, haber alma, lojistik ve stratejik
erişim boyutları kazanmıştır. İsrail'in kendi stratejik araştırmalarında
Yunanistan ve GKRY'nin stratejik derinlik sağlayabilecek alanlar olarak
tanımlanmış olması bu ilişkinin güvenlik boyutunu özellikle önemli duruma
getirmektedir. Bu bakış açısından bakıldığında Aşil Kalkanı söz konusu güvenlik
ilişkisinin yeni ve daha ileri bir aşamasını temsil ediyor olabilir. Çünkü
sistem İsrail'in yalnızca Yunanistan ile askeri iş birliğini sürdürmesini
değil, Yunanistan'ın ulusal hava ve füze savunma mimarisinin önemli bir
bölümünün İsrail teknolojileriyle güçlendirilmesini öngörmektedir. Dolayısıyla
bir sonraki bölümde sorulması gereken temel soru şudur: Aşil Kalkanı
İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağının mevcut stratejik ilişkilerinin bir
sonucu mudur, yoksa bu ağı yeni bir askeri-teknolojik düzeye taşıyan
dönüştürücü bir unsur mudur? Bu sorunun yanıtı Aşil Kalkanının yalnızca bir
savunma sistemi olarak değil, Doğu Akdeniz'de oluşmakta olan yeni güvenlik
mimarisinin bir bileşeni olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini
belirleyecektir.
TÜRKİYE’NİN
BÖLGESEL GÜÇ EKOSİSTEMİNDEKİ DÖNÜŞÜMÜ VE MEKKE ORTAK SAVUNMA ANLAŞMASI
Türkiye’nin
Bölgesel Güç Konumundaki Dönüşüm
Türkiye'nin
son yıllarda bölgesel güvenlik ortamındaki konumu yalnızca sahip olduğu askeri
kapasite üzerinden değil, bu kapasiteyi farklı coğrafyalarda kullanabilme ve
başka devletlerle kurumsal iş birliklerine dönüştürebilme yeteneği üzerinden
değerlendirilmelidir. Türkiye'nin savunma sanayiindeki gelişme özellikle
insansız hava sistemleri, elektronik savaş, füze ve hava savunma sistemleri,
deniz platformları ve farklı askeri teknolojiler alanındaki kapasite artışı
ülkenin bölgesel güvenlik denklemindeki ağırlığını artırmıştır. Bunun yanında
Türkiye'nin NATO üyeliği, Karadeniz, Ege, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu arasındaki
jeopolitik konumu ve farklı bölgesel aktörlerle geliştirdiği askeri ve
diplomatik ilişkiler ülkeye çok katmanlı bir stratejik hareket alanı
sağlamaktadır. Bu nedenle Türkiye'nin bölgesel güç konumu yalnızca ulusal askeri
kapasite kavramıyla açıklanamaz. Daha geniş anlamda bu konum: Askeri kapasite,
savunma teknolojisi, coğrafi konum, diplomatik erişim ve güvenlik ortaklıkları bileşiminden
oluşan bir bölgesel güç ekosistemi olarak değerlendirilebilir. Bu yaklaşım
bakımından 7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan
arasında imzalanan Ortak Savunma Anlaşması söz konusu dönüşümün önemli bir
kurumsal göstergesidir.
Mekke
Ortak Savunma Anlaşması’nın Oluşumu
Türkiye,
Suudi Arabistan ve Pakistan tarafından 7 Ağustos 2026 tarihinde imzalanan
anlaşma üç ülke arasındaki savunma ilişkilerini daha kurumsal bir çerçeveye
taşımaktadır. Anlaşmanın temel özelliği, taraflardan birine yönelik saldırının
bütün taraflara yönelik saldırı olarak değerlendirilmesini öngören kolektif
savunma ilkesidir. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da anlaşmanın teknik
açıdan NATO'nun 5. maddesine benzer bir kolektif savunma mantığı taşıdığını
belirtmiştir. Bununla birlikte anlaşmanın NATO ile özdeşleştirilmesi doğru
değildir. NATO çok daha geniş kurumsal yapıya, ortak komuta mekanizmalarına ve
onlarca yıllık bir örgütsel geçmişe sahip bir ittifaktır. Mekke Anlaşması ise
henüz oluşum aşamasındaki bir üçlü ortak savunma mekanizmasıdır. Bu ayrım
önemlidir. Çünkü araştırmanın konusu açısından asıl önemli olan anlaşmanın
bugünkü kurumsal kapasitesinden çok hangi stratejik kapasiteyi gelecekte
oluşturma gizil gücüne sahip olduğudur. Anlaşmanın Türk tarafınca yapılan
açıklamasında da üç ülkenin kolektif caydırıcılığının güçlendirilmesi, savunma
sanayii alanında ortak projeler geliştirilmesi ve terörizmle savaşım gibi
alanlarda iş birliğinin artırılması hedeflenmiştir. Dolayısıyla Mekke
Anlaşması'nı yalnızca bir diplomatik belge değil, kolektif güvenlik kapasitesi
üretmeye yönelik bir başlangıç mekanizması olarak değerlendirmek daha uygun
görünmektedir.
Anlaşmanın
Askeri Boyutu
Mekke
mekanizmasının stratejik önemini artıran temel unsur anlaşmanın yalnızca siyasal
dayanışma düzeyinde bırakılmamasıdır. Anlaşmanın uygulanmasına ilişkin sonraki
açıklamalarda kara, deniz ve hava kuvvetleri arasında ortak tatbikatlar, hava
savunması, insansız hava sistemleri, elektronik savaş, savunma teknolojileri,
yapay zeka ve otonom sistemler gibi alanlarda iş birliğinin geliştirilmesinin
gündeme geldiği görülmektedir. Bu alanlar özellikle önemlidir. Çünkü bunlar tek
tek silah sistemlerinden çok çağdaş savaşın ortak kapasite alanlarını
oluşturmaktadır. Bu nedenle Mekke mekanizmasının uzun vadeli etkisi üç ülkenin
mevcut askeri güçlerinin basit toplamından daha fazla olabilir. Örneğin Türkiye
savunma sanayii, insansız sistemler, elektronik savaş ve bölgesel askeri
kapasite, Pakistan askeri kapasite, nükleer caydırıcılık ve Güney Asya
stratejik deneyimi ve Suudi Arabistan finansal kapasite, enerji gücü ve Arap
dünyasındaki konum ve savunma yatırımları gibi farklı kapasite unsurlarının bir
araya gelmesi birbirini tamamlayan bir güvenlik ağı oluşturabilir. Burada
dikkat edilmesi gereken nokta bu unsurların henüz tam anlamıyla bütünleşmiş bir
ortak askeri kapasite oluşturduğu savında bulunulmamasıdır. Daha doğru ifade
böyle bir bütünleşme için kurumsal bir zemin oluşturulmuş olmasıdır.
Mekke
Anlaşması’nın Kurumsallaşması
Anlaşmanın
stratejik öneminin değerlendirilmesinde 31 Ağustos 2026 tarihinde
gerçekleştirilen gelişme ayrıca önem taşımaktadır. Türkiye, Suudi Arabistan ve
Pakistan'ın oluşturduğu mekanizmanın Stratejik, Siyasal ve Savunma Komitesi ilk
toplantısını İstanbul'da gerçekleştirmiş ve aynı süreçte anlaşmanın
uygulanmasını destekleyecek bir sekretaryanın Suudi Arabistan'da kurulması
konusunda görüş birliğine varılmıştır. Bu gelişme anlaşmanın yalnızca siyasal
bir bildiri olarak kalmadığını ve kurumsallaştırılmaya başlandığını
göstermektedir. Bu açıdan 7 Ağustos ile 31 Ağustos arasındaki dönem yalnızca üç
haftalık bir zaman dilimi değildir. Anlaşmanın imzalanmasından hemen sonra siyasal
ve savunma mekanizmalarının oluşturulmaya başlanması kurumsallaşma iradesinin
yüksek olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Daha da önemlisi sekretaryanın
oluşturulması ortak güvenlik mekanizmasının süreklilik kazanması açısından bir
eşik oluşturmaktadır. Bu nedenle Mekke Anlaşması bakımından üç aşamalı bir
gelişim modeli önerilebilir: Anlaşma, kurumsallaşma ve işlevsel bütünleşme. 7
Ağustos 2026 itibarıyla ilk aşama gerçekleşmiş ve 31 Ağustos itibarıyla ikinci
aşamanın temelleri atılmıştır. Üçüncü aşamanın ne ölçüde gerçekleşeceği ise
gelecekteki askeri iş birliği, ortak tatbikatlar, savunma sanayii projeleri ve
ortak işlevsel mekanizmalar tarafından belirlenecektir.
Mısır
Değişkeni ve Genişleme Olasılığı
Mekke
mekanizmasının gelecekteki stratejik ağırlığını belirleyebilecek unsurlardan
biri de yeni üyelerin katılım olasılığıdır. Türkiye tarafından yapılan
açıklamalarda mekanizmanın "kardeş ülkelerin" katılımına açık olduğu
belirtilmiş ve Mısır'ın olası katılımı da gündeme gelmiştir. Mısır'ın sisteme girmesi
durumunda ortaya çıkabilecek sonuç yalnızca üye sayısındaki artış olmayacaktır.
Mısır Süveyş Kanalı üzerindeki stratejik konumu, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz
arasındaki bağlantısı, Arap dünyasındaki ağırlığı, önemli askeri kapasitesi, Libya,
Sudan, Gazze ve Doğu Akdeniz'deki stratejik konumu nedeniyle mekanizmanın
coğrafi kapsamını önemli ölçüde genişletebilecek bir aktördür. Bu nedenle Mısır
değişkeni çalışmanın ilerleyen bölümlerinde ayrıca ele alınmalıdır. Eğer
Mısır'ın katılımı gerçekleşirse Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan ekseni
yalnızca bir üçlü savunma mekanizması olmaktan çıkarak Doğu Akdeniz,
Kızıldeniz, Arap Yarımadası ve Güney Asya'yı birbirine bağlayan daha geniş bir
güvenlik ağına dönüşebilir. Bu ise Aşil Kalkanının stratejik anlamını da
değiştirebilir. Çünkü bu durumda İsrail–GKRY–Yunanistan güvenlik ağı ile
Türkiye merkezli savunma ağı arasındaki coğrafi kesişme çok daha belirgin olacaktır.
Mekke
Anlaşması ve İsrail Açısından Yeni Stratejik Çevre
Mekke
Anlaşması'nın doğrudan İsrail'e karşı kurulmuş bir ittifak olduğu sonucuna
ulaşmak için mevcut veriler yeterli değildir. Nitekim anlaşmanın tarafları da
belirli bir ülkenin hedef alınmadığını açıklamıştır. Bununla birlikte stratejik
çözümleme açısından başka bir soru önemlidir: Bir anlaşmanın hedefi ile ortaya
çıkardığı stratejik sonuç aynı olmak zorunda mıdır? Bir güvenlik mekanizması
belirli bir ülkeyi hedef almadan da bölgesel güç dağılımını değiştirebilir. Türkiye–Suudi
Arabistan–Pakistan mekanizması bu açıdan değerlendirildiğinde İsrail'in
güvenlik çevresinde yeni bir kapasite alanı meydana getirmektedir. Özellikle
Türkiye'nin askeri kapasitesi ile Pakistan'ın stratejik caydırıcılığı ve Suudi
Arabistan'ın ekonomik ve bölgesel ağırlığının aynı kurumsal güvenlik
çerçevesinde buluşması bölgesel güç dağılımında yeni bir unsur ortaya
çıkarmaktadır. Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın İsrail bakımından doğrudan bir
tehdit ittifakı olarak değil, İsrail'in dikkate almak zorunda olduğu yeni bir
bölgesel güvenlik değişkeni olarak değerlendirilmesi daha çözümleyici bir
yaklaşımdır.
Aşil Kalkanı
ile Mekke Anlaşması Arasındaki Stratejik Etkileşim
Bu noktada
araştırmanın iki ana ekseni birbirine bağlanmaktadır. Bir tarafta İsrail-Yunanistan-GKRY
ekseninde gelişen savunma, teknoloji, istihbarat ve stratejik erişim ilişkileri
bulunmaktadır. Diğer tarafta Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan ekseninde ortaya
çıkan kolektif savunma mekanizması bulunmaktadır. Bu iki yapılanmanın birbirine
karşı doğrudan oluşturulduğunu ileri sürmek için henüz yeterli kanıt
bulunmamaktadır. Ancak iki mekanizmanın aynı dönemde kurumsallaşması bölgesel
güvenlik sisteminin yeni bir aşamaya girdiğini düşündürmektedir. Özellikle 31
Ağustos 2026 tarihinin iki gelişme bakımından da önemli olması dikkat
çekicidir. Aynı gün Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan mekanizmasının ilk
Stratejik, Siyasal ve Savunma Komitesi toplantısı gerçekleştirilmiş ve
sekretarya konusunda anlaşmaya varılmış ve İsrail ile Yunanistan arasında
yaklaşık 3 milyar avroluk Aşil Kalkan anlaşması imzalanmıştır. Bu eş zamanlılık
nedenselliğin kanıtı değildir. Ancak bölgesel güç dengelerinin aynı zaman
diliminde iki farklı güvenlik ağı üzerinden yeniden yapılandırılmaya başladığı varsayımını
araştırmayı gerekli kılmaktadır. Bu nedenle çalışmada iki yapılanma arasındaki
ilişki "karşılıklı stratejik dengeleme" kavramı üzerinden
sınanmaktadır.
Türkiye
Açısından Yeni Stratejik Konum
Mekke
Anlaşması Türkiye'nin bölgesel güç konumunda önemli bir niteliksel değişiklik
yaratma olanağına sahiptir. Türkiye artık yalnızca kendi askeri kapasitesiyle
değil, başka önemli bölgesel aktörlerle kurduğu kolektif güvenlik
mekanizmalarıyla da değerlendirilmek durumundadır. Bu durum Türkiye'nin
stratejik konumunu üç açıdan değiştirebilir. Birinci olarak caydırıcılık
kapasitesi genişleyebilir. Türkiye'nin güvenlik kapasitesi ikili ilişkilerin
ötesinde kolektif savunma mekanizması içine taşınmaktadır. İkinci olarak
stratejik erişim genişleyebilir. Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan
üzerinden Orta Doğu, Körfez ve Güney Asya'daki güvenlik ilişkileri daha
kurumsal bir çerçeve kazanabilir. Üçüncü olarak savunma sanayii iş birliği
derinleşebilir. Ortak teknoloji, üretim, tatbikat ve işlevsel kapasite
geliştirilmesi durumunda Türkiye'nin savunma sanayii bölgesel güvenlik ağının
daha merkezi bir unsuruna dönüşebilir. Bununla birlikte bu olanağın
gerçekleşmesi otomatik değildir. Mekanizmanın gelecekteki etkisi ortak karar
alma süreçlerinin, finansman modellerinin, askeri bütünleşmenin ve üye
devletlerin kriz anlarında gerçekten birbirlerinin yanında yer alma iradesinin
gelişmesine bağlı olacaktır.
Ara
Sonuç: İki Güvenlik Ağının Ortaya Çıkışı
Bu bölümdeki
çözümleme Doğu Akdeniz ve yakın çevresinde iki farklı güvenlik ağının oluşmaya
başladığı varsayımını güçlendirmektedir. Birinci ağ İsrail-Yunanistan-GKRY
arasındadır. İkinci ağ ise Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan arasındadır. Bu iki
ağın henüz birbirine karşı kurulmuş klasik askeri ittifaklar olduğu söylenemez.
Ancak her iki ağın da askeri kapasite, teknoloji, coğrafi erişim ve stratejik
ortaklık bakımından yeni olanaklar üretmeye başlaması bölgesel güç dağılımının
değiştiğini göstermektedir. Aşil Kalkanı bu süreçte askeri-teknolojik kapasite
üretiminin, Mekke Ortak Savunma Anlaşması ise kolektif savunma ve stratejik
ortaklık kapasitesinin somut örnekleri olarak değerlendirilebilir. Bu iki
gelişme birlikte ele alındığında araştırmanın temel sorusu daha da
belirginleşmektedir: Doğu Akdeniz'de ortaya çıkan yeni güvenlik mimarisi
birbirinden bağımsız askeri iş birliklerinin toplamından mı ibarettir yoksa
Türkiye ile İsrail merkezli iki farklı güvenlik ağının karşılıklı dengeleme
sürecine mi dönüşmektedir? Bu sorunun yanıtı bir sonraki bölümde İsrail-Yunanistan-GKRY
güvenlik iş birliğinin tarihsel gelişimi ve kurumsal yapısı ayrıntılı olarak
incelenerek aranacaktır.
YUNANİSTAN'IN
DIŞ VE GÜVENLİK SİYASALARI VE AŞİL KALKANINDAN BEKLENTİLERİ
Yunanistan'ın
Dış Siyasasında Güvenlik Merkezli Dönüşüm
Yunanistan'ın
dış ve güvenlik siyaseti, son yıllarda yalnızca Avrupa Birliği (AB) ve NATO
içerisindeki konumuna dayanan geleneksel çok taraflı diplomasi anlayışından
daha karmaşık ve çok katmanlı bir yapıya doğru evrilmektedir. Atina bir yandan
Avrupa-Atlantik kurumları içerisindeki konumunu korurken, diğer yandan İsrail,
Mısır, Suudi Arabistan ve diğer Orta Doğu aktörleriyle ikili ve çok taraflı
güvenlik ilişkilerini geliştirmektedir. Bu dönüşümün arkasındaki temel
unsurlardan biri Yunanistan'ın Türkiye ile yaşadığı uzun süreli ve çok boyutlu
anlaşmazlıklardır. Ege'deki deniz yetki alanları, hava sahası, adaların
statüsü, Doğu Akdeniz'deki enerji kaynakları ve deniz yetki alanları gibi
sorunlar Atina'nın güvenlik siyasalarının önemli bir bölümünü belirlemektedir. Nitekim
Yunanistan'ın savunma harcamalarının yüksek düzeyi de büyük ölçüde Türkiye ile
devam eden stratejik yarışma bağlamında açıklanmaktadır. 2026 itibarıyla
Yunanistan savunma harcamalarını GSYH'sinin yaklaşık yüzde 3,5'i düzeyinde
tutmaktadır. Başbakan Kyriakos Mitsotakis bu yüksek savunma harcamalarının
arkasındaki temel nedenlerden birinin Türkiye ile Ege ve Doğu Akdeniz'deki
sürekli gerilim olduğunu açıkça belirtmiştir. Dolayısıyla Yunanistan açısından
savunma siyasası yalnızca askeri kapasitenin korunması değil, aynı zamanda dış siyasanın
caydırıcılık kapasitesini destekleyen temel araçlardan biri durumuna gelmiştir.
Türkiye
Algısı ve Yunanistan'ın Güvenlik Paradigması
Yunanistan'ın
güvenlik siyasasının merkezindeki değişkenlerden biri Türkiye'nin algılanan askeri
ve jeopolitik kapasitesidir. Burada iki farklı düzeyi birbirinden ayırmak
gerekir. Birinci düzeyde Yunanistan ile Türkiye arasında Ege ve Doğu Akdeniz'e
ilişkin gerçek ve uzun süredir devam eden hukuksal ve stratejik anlaşmazlıklar
bulunmaktadır. İkinci düzeyde ise bu anlaşmazlıkların Yunanistan'ın tehdit
algısındaki ağırlığı bulunmaktadır. Yunanistan açısından Türkiye'nin son
yıllarda geliştirdiği savunma sanayii kapasitesi, insansız hava araçları, deniz
platformları, füze teknolojileri ve askeri operasyon yeteneği, mevcut güç
dengesinin yeniden değerlendirilmesine yol açmaktadır. Bu nedenle Atina'nın
savunma çağdaşlaşması yalnızca "silahlanma" olarak değil, Türkiye ile
arasındaki teknolojik ve işlevsel kapasite farkını kapatma girişimi olarak da
değerlendirilebilir. Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias'ın Aşil Kalkanı
anlaşmasının imzalanmasının ardından yaptığı açıklamada çağdaş çatışmaların
teknoloji, balistik füzeler, uydu haberleşmesi, insansız sistemler, sanal (siber)
tehditler ve hibrit savaş biçimleri nedeniyle geleneksel savunma öğretilerini
yetersiz duruma getirdiğini vurgulaması bu dönüşümün açık bir göstergesidir. Dolayısıyla
Yunanistan'ın yeni güvenlik anlayışı yalnızca konvansiyonel kuvvetlerin
güçlendirilmesine değil, çok katmanlı ve ağ-merkezli bir savunma mimarisine
yönelmektedir.
Yunanistan'ın
Çoklu İttifak ve Ortaklık Siyasası
Yunanistan'ın
güvenlik siyasasındaki dikkat çekici özelliklerden biri tek bir dış güvenlik
ortağına bağımlı olmaktan kaçınmasıdır. Atina NATO'yu kolektif güvenliğin temel
kurumsal çerçevesi olarak korumakta, AB içerisindeki konumunu sürdürmekte, ABD
ile savunma ilişkilerini geliştirmekte, Fransa ile savunma iş birliğini
derinleştirmekte, İsrail ile askeri-teknolojik ilişkileri yoğunlaştırmakta ve Mısır
ve Körfez ülkeleriyle güvenlik ve enerji ilişkileri kurmaktadır. Bu nedenle
Yunanistan'ın dış siyasası giderek çoklu stratejik ortaklıklar sistemi niteliği
kazanmaktadır. Bu yaklaşımın önemli bir özelliği ortaklıkların birbirlerinin seçeneği
olarak görülmemesidir. Yunanistan aynı anda hem İsrail'le savunma iş birliği
yapabilmekte hem de Arap ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır. Nitekim
6 Eylül 2026'da Başbakan Mitsotakis İsrail ile stratejik savunma iş birliğini
sürdüreceklerini belirtirken aynı zamanda diğer Orta Doğu ülkeleriyle
ilişkileri derinleştirmek istediklerini açıklamıştır. Suudi Arabistan ile
ilişkilerin Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Mekke Ortak Savunma Anlaşması'ndan
etkilenmemesi gerektiğini özellikle vurgulamıştır. Bu durum, Yunanistan'ın dış siyasasında
önemli bir stratejik mantığa işaret etmektedir: İsrail ile güvenlik ortaklığı,
Arap dünyasıyla diplomatik açılım ve ABD/NATO/AB bağlantısı. Bu yapı,
Yunanistan'ın kendisini yalnızca Ege merkezli bir aktör olmaktan çıkararak Doğu
Akdeniz ve Orta Doğu güvenlik sistemlerinin daha geniş bir parçası durumuna
getirme çabasını göstermektedir.
İsrail
ile Stratejik Yakınlaşma
Yunanistan–İsrail
ilişkileri özellikle 2010 sonrasında hızla gelişmiş, savunma, askeri eğitim,
teknoloji, enerji ve istihbarat alanlarında yoğunlaşmıştır. Bu yakınlaşmanın
arkasında iki ülkenin ortak tehdit algılarının yanı sıra karşılıklı stratejik
çıkarlar bulunmaktadır. İsrail açısından Yunanistan, Doğu Akdeniz'in batısında
önemli bir stratejik ortak ve stratejik derinlik alanıdır. Yunanistan açısından
ise İsrail ileri savunma teknolojilerine erişim, savaş koşullarında sınanmış
hava ve füze savunma sistemleri, insansız sistemlere karşı savunma kapasitesi, istihbarat
ve erken uyarı teknolojileri ve askeri eğitim ve işlevsel deneyim sağlayan
önemli bir güvenlik ortağıdır. Bu karşılıklılık ilişkilerin yalnızca
"silah satın alma" ilişkisi olmadığını göstermektedir. Nitekim Aşil Kalkanı
bu ilişkinin önceki savunma anlaşmalarından farklı olarak Yunanistan'ın ulusal
hava ve füze savunma mimarisinin önemli bir bölümünü İsrail teknolojileri
temelinde yeniden yapılandırmayı hedeflemektedir. Anlaşmanın yaklaşık 3 milyar
avro değerinde olması ve David's Sling, SPYDER, BARAK MX, çok görevli radarlar
ve ulusal komuta-kontrol sistemini kapsaması ilişkinin ölçeğini açık biçimde
ortaya koymaktadır.
Yunanistan'ın
Aşil Kalkanından Birinci Beklentisi: Caydırıcılık
Aşil Kalkan'ından
Yunanistan'ın beklediği ilk ve en açık sonuç caydırıcılığın güçlendirilmesidir.
Ancak burada caydırıcılığı yalnızca sahip olunan silahların miktarı üzerinden
değerlendirmek yetersizdir. Yeni sistemin asıl önemi farklı tehditlere karşı
farklı savunma katmanlarını tek bir komuta-kontrol mimarisi altında
birleştirmesidir. Bu nedenle Yunanistan'ın hedefi saptama, tanılama, izleme,
önleme, çatışma ve yeniden değerlendirme zincirinin olabildiğince bütünleşik duruma
getirilmesidir. Bu yapı özellikle balistik füzeler, seyir füzeleri, uçaklar ve
insansız hava araçları gibi farklı tehditlerin aynı anda ortaya çıkabileceği
bir çatışma ortamında önem kazanmaktadır. Aşil Kalkanı kapsamında David's
Sling, SPYDER ve BARAK MX sistemlerinin yanı sıra çok görevli radarlar ve
ulusal komuta-kontrol sisteminin birlikte kullanılması bu bütünleşik yaklaşımın
temelini oluşturmaktadır. Dolayısıyla Yunanistan'ın beklentisi yalnızca
"daha fazla füze" edinmek değildir. Beklenti daha yüksek bir savunma
bütünlüğü ve dolayısıyla daha yüksek caydırıcılıktır.
İkinci
Beklenti: Türkiye Karşısında Stratejik Denge
Aşil Kalkanının
ikinci stratejik beklentisi Türkiye karşısındaki askeri dengeyle ilgilidir. Yunanistan
ile Türkiye arasındaki askeri yarışma yalnızca toplam asker sayısı veya savaş
uçağı sayısı üzerinden yürütülmemektedir. Günümüzde insansız sistemler, elektronik
savaş, duyarlı güdümlü mühimmat, balistik ve seyir füzeleri, hava savunma
sistemleri, erken uyarı, radar teknolojisi, komuta-kontrol ve siber yetenekler gibi
alanlar giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Bu nedenle Yunanistan açısından Aşil
Kalkanının temel stratejik değerlerinden biri Türkiye'nin gelişen füze,
İHA/SİHA ve hassas vuruş kapasitesine karşı savunma katmanlarını güçlendirmek
olabilir. Burada önemli bir ayrım yapılmalıdır: Aşil Kalkanı saldırı kapasitesi
değil, öncelikle savunma ve caydırıcılık kapasitesidir. Ancak savunma
kapasitesindeki artış karşı tarafın saldırı planlamasının maliyetini ve
belirsizliğini artırdığı ölçüde stratejik dengeyi etkileyebilir. Bu nedenle
sistem Yunanistan açısından klasik anlamda bir "silah üstünlüğü"
arayışından çok karşı tarafın askeri seçeneklerinin etkisini azaltmaya yönelik
bir kapasite olarak değerlendirilebilir.
Üçüncü
Beklenti: Stratejik Özerklik
Aşil Kalkanının
Yunanistan açısından daha az görünür fakat uzun vadede daha önemli
sonuçlarından biri stratejik ve teknolojik özerklik arayışıdır. Yunanistan'ın
savunma çağdaşlaşma programı yalnızca yabancı silah sistemlerinin satın
alınmasını kapsamamaktadır. İsrail ile yapılan anlaşma kapsamında teknoloji ve
uzmanlık transferi ile Yunan savunma sanayiinin geliştirilmesine yönelik iş
birliği de bulunmaktadır. Bu nedenle Atina'nın hedefi yalnızca hazır sistem
satın almak değil, zaman içerisinde sistem bütünleşmesi, yerli üretim, bakım/lojistik
kapasitesi, teknoloji transferi ve savunma sanayii yeteneği bileşenlerinden
oluşan daha özerk bir savunma ekosistemi oluşturmaktır. Bu nokta Türkiye
açısından da önemlidir. Çünkü Yunanistan'ın savunma kapasitesindeki değişim
yalnızca yeni silahların envantere girmesiyle sınırlı kalırsa etkisi farklı ve
bu sistemler yerli üretim, yazılım, bakım, komuta-kontrol ve sürekli teknolojik
geliştirme kapasitesiyle desteklenirse etkisi çok daha farklı olacaktır. Dolayısıyla
Aşil Kalkanının uzun dönemli başarısı, satın alınan sistemlerden çok bu
sistemlerin Yunanistan'ın kendi savunma ekosistemiyle ne ölçüde bütünleştirilebildiğine
bağlı olacaktır.
Dördüncü
Beklenti: Türkiye'nin Stratejik Seçeneklerini Sınırlamak
Aşil Kalkanının
daha ileri bir stratejik sonucu Yunanistan'ın Türkiye karşısındaki savunma
belirsizliğini azaltmasıdır. Türkiye'nin özellikle Ege ve Doğu Akdeniz'deki askeri
kapasitesi Yunanistan'ın savunma planlamasında çok sayıda senaryonun dikkate
alınmasını gerektirmektedir. Çok katmanlı hava ve füze savunma sistemi bu
senaryoların bazılarına karşı Yunanistan'ın kırılganlığını azaltabilir. Böylece
Atina açısından amaç yalnızca "Türkiye'yi caydırmak" değil, aynı
zamanda Türkiye'nin olası bir kriz sırasında kullanabileceği askeri
seçeneklerin başarı olasılığını azaltmak olabilir. Bu durum stratejik denklemi
şu şekilde değiştirebilir: Türkiye'nin saldırı kapasitesi, Yunanistan'ın
savunma kapasitesi, Türkiye'nin saldırı maliyeti ve belirsizliği ve caydırıcılık.
Bu zincir, savunma sistemlerinin doğrudan saldırı kapasitesi yaratmadan da güç
dengesini etkileyebileceğini göstermektedir.
Beşinci
Beklenti: İsrail ile Güvenlik Bağlarının Derinleşmesi
Aşil Kalkanının
Yunanistan açısından bir diğer sonucu İsrail ile askeri ve teknolojik
karşılıklı bağımlılığın artmasıdır. Çok katmanlı hava savunma sisteminin radar,
füze, komuta-kontrol, yazılım, bakım ve eğitim boyutlarının aynı ülkenin
savunma ekosistemine bağlanması taraflar arasındaki ilişkinin süreklilik
kazanmasına yol açabilir. Bu nedenle Aşil Kalkanı yalnızca bir satın alma
sözleşmesi değildir. Uzun vadede satın alma, bütünleşme, eğitim, bakım,
güncelleme, yeni sistemler ve ortak teknoloji geliştirme şeklinde ilerleyen bir
ilişki yaratma gizil gücüne sahiptir. Bu durum İsrail açısından Yunanistan'ı
daha önemli bir savunma ortağı durumuna getirirken, Yunanistan açısından da
İsrail'i uzun dönemli bir stratejik teknoloji ortağı konumuna taşıyabilir. Böylece
iki ülke arasındaki ilişki tek tek savunma projelerinden kurumsallaşmış askeri-teknolojik
bağımlılık düzeyine ilerleyebilir.
Altıncı
Beklenti: GKRY ve Doğu Akdeniz Boyutu
Aşil Kalkanının
doğrudan Yunanistan'a kuruluyor olması, sistemin stratejik etkisinin yalnızca
Yunanistan'ın kara sınırlarıyla sınırlı olacağı anlamına gelmemektedir. Yunanistan'ın
GKRY ve İsrail ile geliştirdiği ilişkiler dikkate alındığında ortaya çıkan
güvenlik mimarisinin Doğu Akdeniz'deki daha geniş stratejik ağ içerisinde
değerlendirilmesi gerekmektedir. Burada özellikle üçlü bağlantı önemlidir: İsrail'in
teknolojisi-Yunanistan'ın savunma kapasitesi-GKRY ile stratejik eş güdüm. Bu
ilişkinin tam anlamıyla bütünleşmiş bir ortak hava savunma sistemi oluşturduğu
söylenemez. Böyle bir sav mevcut verilerin ötesine geçer. Ancak askeri eğitim,
istihbarat, enerji güvenliği, deniz güvenliği ve savunma teknolojisi
alanlarındaki ilişkilerin derinleşmesi durumunda Aşil Kalkanının bölgesel
stratejik anlamı Yunanistan sınırlarını aşabilir. Dolayısıyla GKRY bu
araştırmada Aşil Kalkanının doğrudan kullanıcısı değil, ortaya çıkan güvenlik
ağının coğrafi ve stratejik tamamlayıcısı olarak ele alınmalıdır.
Yunanistan'ın
Arap Dünyasıyla İlişkileri ve Denge Arayışı
Yunanistan'ın
İsrail'le yakınlaşması Atina'nın Arap ülkeleriyle ilişkilerini ihmal ettiği
anlamına gelmemektedir. Tam tersine Yunanistan İsrail ile stratejik savunma
ilişkisini sürdürürken Suudi Arabistan, Mısır ve diğer Arap ülkeleriyle
ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır. Bu durum Yunan dış siyasasının önemli
bir özelliğini ortaya çıkarmaktadır: Atina, İsrail–Arap yarışmasının tarafı
olmak yerine her iki alanla da stratejik ilişkiler kurmaya çalışmaktadır. Mitsotakis'in
Eylül 2026'da yaptığı açıklamalar da bu yaklaşımı doğrulamaktadır.
Yunanistan'ın İsrail'le savunma ilişkisini sürdürürken Suudi Arabistan ve
Mısır'la ilişkilerini geliştirme isteği açık biçimde ortaya konmuştur. Bu siyasa
özellikle Mekke Ortak Savunma Anlaşması bakımından önemlidir. Yunanistan,
Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan mekanizmasının ortaya çıkmasına karşın Riyad
ile ilişkilerini korumaya çalışmaktadır. Bu, Atina'nın bölgedeki güvenlik
ağlarının birbirini tümüyle dışlayan bloklar durumuna gelmesini istemediğini
düşündürmektedir. Dolayısıyla Yunanistan'ın stratejisi basit bir "İsrail
ekseni" oluşturmak değildir. Daha doğru kavramsallaştırma çoklu stratejik
ortaklıklar üzerinden en fazla güvenlik alanı oluşturma olacaktır.
Aşil Kalkanının
Yunanistan Açısından Stratejik Anlamı
Yukarıdaki
değerlendirmeler bir arada ele alındığında Aşil Kalkanının Yunanistan açısından
en az altı temel beklentiye yanıt verdiği söylenebilir: Hava ve füze
savunmasını güçlendirmek, Türkiye karşısında caydırıcılığı artırmak, yeni nesil
ve hibrit tehditlere karşı savunma açığını azaltmak, İsrail'in savaşta sınanmış
savunma teknolojisine erişmek, Yunan savunma sanayiinin teknolojik kapasitesini
geliştirmek ve Yunanistan'ın bölgesel güvenlik ağlarındaki stratejik ağırlığını
artırmak. Bunlara daha uzun vadeli bir yedinci hedef eklenebilir: Yunanistan'ın
savunma kapasitesini yalnızca ulusal bir askeri envanter olmaktan çıkararak
Doğu Akdeniz'deki daha geniş stratejik ortaklıklar sisteminin merkezlerinden
biri durumuna getirmek. Bu son hedef Aşil Kalkanının çalışmamız açısından
taşıdığı asıl stratejik önemi ortaya koymaktadır.
Ara
Sonuç: Aşil Kalkanı Bir Savunma Projesinden Fazlası mı?
Yunanistan'ın
dış ve güvenlik siyasaları birlikte değerlendirildiğinde Aşil Kalkanının ortaya
çıkışının rastlantısal olmadığı görülmektedir. Yunanistan bir yandan Türkiye
karşısındaki güvenlik kapasitesini artırmakta ve diğer yandan İsrail, ABD,
Fransa, Mısır ve Körfez ülkeleriyle farklı alanlarda stratejik ortaklıklar
geliştirmektedir. Bu siyasa tek bir ittifaka bağımlı olmak yerine çok katmanlı
bir güvenlik ağı oluşturma arayışına işaret etmektedir. Aşil Kalkanı bu siyasanın
askeri-teknolojik ayağını oluşturmaktadır. Bu nedenle sistemin Yunanistan
açısından anlamı üç farklı düzeyde değerlendirilebilir: Ulusal düzeyde Yunanistan'ın
hava, füze ve dron savunma kapasitesini güçlendirmektedir. İkili düzeyde İsrail
ile askeri-teknolojik ilişkileri yeni ve daha kalıcı bir düzeye taşımaktadır. Bölgesel
düzeyde Yunanistan'ın Doğu Akdeniz'deki güvenlik ağının ve stratejik
ağırlığının güçlenmesine katkıda bulunmaktadır. Bu üç düzey birlikte
değerlendirildiğinde Aşil Kalkanının yalnızca bir savunma araçları sağlama
projesi olmadığı ve Yunanistan'ın değişen dış ve güvenlik siyasasının askeri-teknolojik
bir aracı olduğu sonucuna ulaşılabilir. Ancak bu noktada önemli bir soru henüz yanıtlanmamıştır:
Yunanistan'ın Aşil Kalkanından beklentisi yalnızca kendisini savunmak mıdır,
yoksa sistem Türkiye karşısında gelecekteki stratejik seçeneklerini de
genişletmekte midir? Bu soru özellikle Ege adalarının askeri statüsü, 12 deniz
mili sorunu ve Doğu Akdeniz'deki güç dengesi ile birlikte incelendiğinde anlam
kazanmaktadır. Dolayısıyla bir sonraki aşamada Aşil Kalkanının Yunanistan'ın
savunma siyasasındaki yerini Ege, 12 mil ve adaların silahlandırılması
bağlamında değerlendirmek gerekmektedir.
EGE, 12
MİL VE ADALARIN ASKERİ STATÜSÜ: AŞİL KALKANININ STRATEJİK BAĞLAMI
Ege’nin
Güvenlik Coğrafyası
Aşil Kalkanının
stratejik anlamı Yunanistan’ın Ege ve Doğu Akdeniz’deki mevcut güvenlik
konumundan bağımsız olarak değerlendirilemez. Ege Denizi, kıta sahanlığı,
karasuları, hava sahası, adaların statüsü, deniz yetki alanları ve askeri etkinlikler
bakımından Türkiye ile Yunanistan arasındaki en karmaşık anlaşmazlık
alanlarından birini oluşturmaktadır. Bu nedenle Yunanistan’ın hava ve füze
savunma kapasitesini önemli ölçüde artırması, yalnızca ülke topraklarının genel
savunması bakımından değil, Ege’deki mevcut askeri ve siyasal konumların
korunması bakımından da değerlendirilmelidir. Burada özellikle dikkat edilmesi
gereken nokta askeri kapasite ile hukuksal statünün birbirinden farklı
kategoriler olduğudur. Bir hava savunma sisteminin konuşlandırılması veya
güçlendirilmesi bir adanın hukuksal statüsünü değiştirmez ve bir deniz alanının
karasularına dönüştürülmesi de kendiliğinden yeni bir askeri kapasite yaratmaz.
Bununla birlikte, hukuksal bir hak veya siyasal tercih ile bu tercihin
uygulanmasını olanaklı kılan askeri kapasite arasında önemli bir stratejik
ilişki bulunmaktadır. Bu açıdan Aşil Kalkanı Yunanistan’ın Ege’deki mevcut konumlarını
koruma kapasitesini artırabilecek bir kuvvet çarpanı olarak ele alınabilir.
Nitekim sistem Yunanistan ile İsrail arasında 31 Ağustos 2026 tarihinde
imzalanan yaklaşık 3 milyar avroluk anlaşma kapsamında çok katmanlı hava, füze
ve insansız hava aracı savunmasını ve radar, komuta-kontrol ve farklı önleme
sistemlerinin bütünleştirilmesini öngörmektedir. Anlaşma Yunanistan’ın daha
geniş savunma çağdaşlaşma programının da bir parçasıdır. Dolayısıyla sorunu
yalnızca “Yunanistan’ın hava savunması güçleniyor mu?” sorusundan ibaret
değildir. Daha önemli soru şudur: Güçlenen hava ve füze savunması Yunanistan’ın
Ege’deki mevcut stratejik yaklaşımlarını koruma ve yeni stratejik tercihlerde
bulunma kapasitesini ne ölçüde genişletebilir? Bu soru Aşil Kalkan’ı klasik bir
silah sistemi olmaktan çıkararak daha geniş bir stratejik kapasite
tartışmasının içine yerleştirmektedir.
12 Deniz
Mili Sorunu: Hukuk ile Stratejik Risk Arasındaki Ayrım
Ege’deki en
önemli sorunlardan biri Yunanistan’ın karasularını 12 deniz miline çıkarma
hakkı ve bunun Türkiye tarafından nasıl değerlendirildiğidir. Birleşmiş
Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 3. maddesi kıyı devletlerinin
karasularının genişliğini 12 deniz miline kadar belirleme hakkını
düzenlemektedir. Yunanistan da bu hükme dayanarak karasularını İyon Denizi’nde
12 mile çıkarmış ve diğer bölgelerde de bu hakkını saklı tuttuğunu
açıklamıştır. Bununla birlikte, Ege’nin kendine özgü coğrafyası nedeniyle 12
mil sorunu yalnızca hukuksal bir yetki sorunu değildir. Aynı zamanda ciddi bir
güç ve güvenlik sorunudur. Çok sayıda Yunan adasının Anadolu kıyılarına son
derece yakın bulunması karasularının 12 mile genişletilmesinin Ege’deki
uluslararası suların ve Türkiye’nin açık denizlere erişim alanlarının önemli
ölçüde daralması sonucunu doğurabileceği yönündeki Türk kaygısının temelini
oluşturmaktadır. Nitekim TBMM'nin 8 Haziran 1995 tarihli kararında da Ege’deki
deniz alanlarının mevcut dağılımına ilişkin bu stratejik değerlendirme açık
biçimde ortaya konulmuştur. Türkiye’nin 1995 tarihli TBMM kararında
Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 deniz milinin üzerine çıkarmasının ‘casus
belli’ olarak değerlendirileceği yönündeki tutum ortaya konulmuştur. Burada
hukuksal ve siyasal kategorileri birbirinden ayırmak gerekir: casus belli
bir uluslararası hukuk normu değil, devletin belirli bir eylemi savaş için
gerekçe olarak değerlendireceğini açıklayan siyasal-stratejik bir irade
beyanıdır. Dolayısıyla 12 mil sorununda iki farklı düzlem bulunmaktadır: Uluslararası
deniz hukuku düzleminde karasularının 12 mile kadar genişletilmesi genel bir hukuksal
yetki olarak tanınmaktadır. Ege’nin özel jeopolitik düzleminde ise bu yetkinin
kullanılması Türkiye-Yunanistan arasındaki deniz alanları ve güvenlik dengesi
bakımından çok daha geniş sonuçlar doğurabilecek bir siyasal ve stratejik soruna
dönüşmektedir. Bu ayrım Aşil Kalkanı açısından özellikle önemlidir. Çünkü bir
hava ve füze savunma sistemi 12 mil hakkı yaratmaz, karasularını genişletmez ve
deniz sınırlarını değiştirmez. Ancak böyle bir sistem söz konusu siyasal
tercihin yaratabileceği güvenlik risklerinin algılanma biçimini değiştirebilir.
Adaların Askeri
Statüsü ve Güvenlik İkilemi
Ege’deki
ikinci temel sorun Doğu Ege adalarının askeri statüsüdür. Bu konuda Türkiye ile
Yunanistan arasında yalnızca siyasal değil, doğrudan hukuksal nitelikte de
farklı yorumlar bulunmaktadır. Lozan Barış Antlaşması’nın 13. maddesi Midilli,
Sakız, Sisam ve Nikarya için belirli askeri sınırlamalar öngörmektedir. Madde,
bu adalarda deniz üssü ve askeri güçlendirme sistemleri kurulmasını
yasaklamakta ve Yunan askeri kuvvetlerinin niteliği ile büyüklüğünü
sınırlandırmaktadır. Türkiye Dışişleri Bakanlığı bu hükümleri söz konusu
adaların askeri statüsüne ilişkin açık sözleşmeye dayalı yükümlülükler olarak
değerlendirmektedir. “Oniki Ada” bakımından ise farklı bir hukuksal kaynak söz
konusudur. 1947 İtalya ile Barış Antlaşması’nın 14. maddesi, İtalya’dan
Yunanistan’a devredilen Oniki Ada’nın askerden arındırılmış statüde kalmasını
öngörmektedir. Birleşmiş Milletler arşivindeki antlaşma belgeleri de bu hükmü
açık biçimde doğrulamaktadır. Buna karşılık Yunanistan, Türkiye’nin “adaların
silahsızlandırılması” yönündeki yorumunun kapsamını kabul etmemekte ve
özellikle Lozan’ın 13. maddesindeki düzenlemenin mutlak bir silahsızlanma
rejimi oluşturmadığını ileri sürmektedir. Yunanistan ayrıca güvenlik
ortamındaki değişiklikleri ve öz savunma hakkını kendi askeri yapılanmasının
temel gerekçelerinden biri olarak kullanmaktadır. Dolayısıyla burada da tek
taraflı bir hukuksal değerlendirme yapmak yerine iki devletin birbirinden
farklı hukuksal ve güvenlik yorumlarının bulunduğunu belirtmek gerekir. Bu
durum klasik bir güvenlik ikilemi üretmektedir. Yunanistan açısından adalarda askeri
kapasitenin artırılması Türkiye’den kaynaklandığı düşünülen güvenlik riskine
karşı savunma önlemi olarak görülmektedir. Türkiye açısından ise aynı askeri
kapasite Anadolu kıyılarına son derece yakın adalarda mevcut antlaşmalara
aykırı bir güç birikimi ve dolayısıyla güvenlik tehdidi olarak
değerlendirilmektedir. Böylece taraflardan birinin “savunma” olarak gördüğü
kapasite artışı diğer tarafın tehdit algısını artırabilmektedir.
Aşil Kalkanı
Bu Güvenlik İkileminin Neresindedir?
Aşil Kalkanının
bu bağlamdaki önemi tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Sistemin doğrudan
“Ege adalarını silahlandırmak” veya “12 mil siyasasını desteklemek” amacıyla
tasarlandığına ilişkin doğrulanmış bir kanıt bulunmamaktadır. Dolayısıyla Aşil Kalkanı
bu amaçların doğrudan bir aracı olarak nitelendirmek çözümleyici açıdan aşırı
olacaktır. Bununla birlikte sistemin işlevsel sonuçları Ege’deki stratejik
denge açısından önem taşıyabilir. Çok katmanlı hava ve füze savunmasının radar,
komuta-kontrol ve farklı önleme sistemlerini tek bir mimaride bütünleştirmesi
Yunanistan’ın hava saldırıları, balistik füzeler, seyir füzeleri ve insansız
sistemler karşısındaki kırılganlığını azaltmayı amaçlamaktadır. Bu nedenle
sistem yalnızca mevcut askeri kapasiteyi koruyan edilgin bir unsur değil, aynı
zamanda kriz sırasında askeri kapasitenin yaşamda kalma ve süreklilik
kapasitesini artıran bir altyapı olarak değerlendirilebilir. Buradan önemli bir
stratejik sonuç çıkmaktadır: Savunma kapasitesinin artması yalnızca saldırıya
karşı korunmayı değil, devletin siyasal seçeneklerinin genişlemesini de
sağlayabilir. Başka bir ifadeyle, bir devletin önemli askeri ve stratejik
altyapısının daha iyi korunması, kriz sırasında karşı tarafın ilk saldırısının
yaratacağı maliyeti ve belirsizliği artırabilir. Bu durum caydırıcılığı
güçlendirebilir ve devletin belirli siyasal adımları atarken algıladığı askeri
riski azaltabilir. Bu ilişkiyi şu şekilde ortaya koymak olanaklıdır: savunma
kapasitesi, kırılganlığın azalması, caydırıcılığın artması ve stratejik seçenek
alanının genişlemesi. Ancak bu zincir otomatik değildir. Aşil Kalkanının
Yunanistan’a kazandırdığı kapasitenin örneğin 12 mil kararının alınmasına
doğrudan neden olacağını söylemek olanaklı değildir. Daha doğru yaklaşım,
sistemin böyle bir kararın veya başka bir kriz siyasasının maliyet-yarar
hesabını değiştirebilecek koşullardan biri olduğunu varsaymaktır.
Savunma
Kapasitesi ile Stratejik Seçenek Genişlemesi
Bu noktada Aşil
Kalkanının makalenin genel savı bakımından belki de en önemli özelliği ortaya
çıkmaktadır. Geleneksel savunma çözümlemesi hava savunma sistemlerini
genellikle “düşman saldırısını önleme” kapasitesi üzerinden değerlendirir. Oysa
bölgesel güç siyaseti açısından savunma kapasitesinin ikinci bir etkisi vardır:
devletin davranış alanını genişletebilir. Örneğin Yunanistan’ın hava üsleri,
limanları, önemli askeri altyapısı veya komuta-kontrol sistemleri daha yüksek
düzeyde korunabiliyorsa bunların bir kriz sırasında devre dışı bırakılma olasılığı
azalacaktır. Bu da Yunanistan’ın yalnızca savunma yapabilme kapasitesini değil,
askeri ve diplomatik krizlere dayanabilme kapasitesini de artırabilir. Bu
nedenle Aşil Kalkanı “savunma sistemi”nden “stratejik dayanıklılık altyapısı”na
dönüşebilen bir kapasite olarak değerlendirmek olanaklıdır. Bu yorum,
İsrail-Yunanistan güvenlik ilişkisi açısından da önemlidir. İsrail’in gelişmiş
hava savunma teknolojisini Yunanistan’a aktarması yalnızca Yunanistan’ın
savunma kapasitesini artırmamakta aynı zamanda iki ülke arasındaki askeri-teknolojik
bağımlılığı ve birlikte çalışabilirliği de derinleştirmektedir. İsrail Savunma
Bakanlığı anlaşmayı iki ülke arasındaki en büyük savunma ihracatı olarak
tanımlamış ve sistemin İsrail yapımı farklı teknolojilerin bütünleşik mimarisi
üzerine kurulacağını açıklamıştır. Dolayısıyla Aşil Kalkanının etkisi üç
düzeyde düşünülebilir: Birinci düzeyde Yunanistan’ın askeri savunma
kapasitesinin güçlenmesi, ikinci düzeyde Yunanistan’ın krizlere karşı stratejik
dayanıklılığının artması ve üçüncü düzeyde İsrail-Yunanistan güvenlik
ilişkisinin askeri-teknolojik olarak kurumsallaşması. Üçüncü düzey, çalışmanın
daha önce ortaya koyduğu İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağı açısından
özellikle önemlidir.
Türkiye
Açısından Olası Sonuç: Yeni Bir Caydırıcılık Dengesi
Türkiye
açısından Aşil Kalkanının değerlendirilmesi yalnızca “Yunanistan’ın
silahlanması” şeklinde yapılırsa sistemin stratejik anlamının önemli bir bölümü
gözden kaçırılabilir. Asıl sorun Yunanistan’ın hangi askeri kapasiteyi
kazandığından çok bu kapasitenin Türkiye-Yunanistan arasındaki kriz ve
caydırıcılık ilişkisini nasıl değiştirebileceğidir. Eğer Yunanistan’ın hava ve
füze savunması belirgin biçimde güçlenirse Türkiye’nin hava gücü, füze
kapasitesi, İHA/SİHA sistemleri veya diğer duyarlı vuruş araçlarının
yaratabileceği etkinin hesaplanması daha karmaşık duruma gelebilir. Bu durum
Türkiye’nin askeri üstünlüğünü ortadan kaldırdığı anlamına gelmez ancak
karşılıklı caydırıcılığın niteliğini değiştirebilir. Bu nedenle Aşil Kalkanının
olası sonucu tek taraflı üstünlük değil, karşılıklı kapasite artışı üzerinden
yeni bir denge arayışı olabilir. Tam da bu nedenle sistemin 7 Ağustos 2026
tarihli Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile aynı
bölgesel zaman diliminde ortaya çıkması önem kazanmaktadır. Burada doğrudan bir
nedensellik kurmak olanaklı değildir ancak iki gelişmenin aynı dönemde farklı
coğrafyalarda yeni güvenlik kapasitesi ve güvenlik ağları oluşturması Doğu
Akdeniz ile Orta Doğu arasındaki stratejik etkileşimin daha dikkatli
incelenmesini gerektirmektedir. Bu çerçevede çalışmanın temel varsayımı daha
açık duruma gelmektedir: Aşil Kalkanının stratejik önemi Yunanistan’ın mutlak askeri
gücünü ne kadar artırdığından çok Ege’deki mevcut askeri-siyasal konumları
koruma kapasitesi ile stratejik hareket alanını ne ölçüde genişlettiğinde
ortaya çıkabilir.
Ara
Sonuç: Hukuksal Statü Değil Stratejik Kapasite Değişmektedir
Sonuç olarak
Aşil Kalkanının Ege, 12 mil ve ada askeri statüsü tartışmalarına etkisini
değerlendirirken üç ayrı düzlemi birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi hukuksal
düzlemdir. Aşil Kalkanı hiçbir antlaşmayı değiştirmez, hiçbir adanın statüsünü
değiştirmez ve Yunanistan’a 12 mil hakkı kazandırmaz. İkincisi askeri düzlemdir.
Sistem Yunanistan’ın hava, füze ve insansız sistemlere karşı savunma ve erken
uyarı kapasitesini önemli ölçüde güçlendirmeyi hedeflemektedir. Üçüncüsü
stratejik düzlemdir. Artan savunma kapasitesi Yunanistan’ın Ege’deki mevcut konumlarını
koruma, krizlere dayanma ve gelecekteki siyasal seçeneklerini değerlendirme
biçimini etkileyebilir. Bu nedenle Aşil Kalkanının Ege bağlamındaki esas etkisi
hukuksal statüyü değiştirmek değil, o statü üzerinde sürdürülen siyasetin askeri
maliyet ve risk hesabını değiştirme olanağıdır. Bu sonuç çalışmanın daha geniş savına
da doğrudan bağlanmaktadır. Eğer Aşil Kalkanı yalnızca Yunanistan’ın ulusal
hava savunmasını güçlendiren bir sistem olsaydı bunun bölgesel stratejik mimari
açısından anlamı sınırlı kalabilirdi. Ancak sistem İsrail’in savunma
teknolojisi, Yunanistan’ın Ege ve Doğu Akdeniz güvenlik siyasası, GKRY ile
gelişen güvenlik ilişkileri ve Türkiye’nin yeni bölgesel güvenlik
ortaklıklarıyla birlikte değerlendirildiğinde daha geniş bir karşılıklı
dengeleme sürecinin askeri-teknolojik bileşeni olarak okunabilir.
İSRAİL–YUNANİSTAN–GKRY
GÜVENLİK AĞININ OLUŞUMU VE STRATEJİK DÖNÜŞÜMÜ
İkili
İlişkilerden Üçlü Güvenlik Ağına
İsrail-Yunanistan-GKRY
güvenlik ilişkilerinin bugünkü düzeyine ulaşması başlangıçta askeri bir ittifak
oluşturma amacıyla başlatılmış doğrusal bir süreç değildir. Daha doğru bir
tanımlamayla bu yapı enerji, ekonomi, diplomasi, deniz güvenliği ve savunma iş birliğinin
zaman içerisinde birbirini beslemesi sonucunda oluşan çok katmanlı bir güvenlik
ağıdır. Bu sürecin başlangıç noktalarından biri İsrail ile Yunanistan ve GKRY
arasındaki ilişkilerin 2010 sonrasında hızla gelişmesidir. Doğu Akdeniz'de
doğal gaz kaynaklarının keşfi özellikle İsrail ile GKRY arasındaki deniz yetki
alanları ve enerji ilişkilerini stratejik bir boyuta taşımıştır. İsrail ile
GKRY 2010 yılında deniz sınırlandırma anlaşması imzalamış ve enerji
kaynaklarının geliştirilmesi ise iki ülke arasındaki iş birliğini güçlendiren
önemli bir etmen olmuştur. Aynı dönemde İsrail ile Türkiye arasındaki
ilişkilerin bozulması, İsrail'in Doğu Akdeniz'deki ortak seçeneklerine verdiği
önemi artırmıştır. Burada dikkat çekici olan üçlü yapının başlangıçta İsrail
tarafından tek taraflı olarak oluşturulmamış olmasıdır. INSS’in değerlendirmesine
göre üçlü çerçeve fikri esas olarak Yunanistan ve GKRY tarafından geliştirilmiş
ve İsrail ise bunun kendi stratejik çıkarları bakımından sunduğu fırsatı hızla
fark ederek yapıya içerik kazandırmıştır. Dolayısıyla ortaya çıkan yapı klasik
anlamda “bir devletin iki devleti kendi etrafında toplaması” şeklinde değil, üç
aktörün birbirlerinin stratejik gereksinmelerini tamamlaması sonucunda
gelişmiştir.
Enerji İş
Birliğinden Güvenlik İş Birliğine
İlk aşamada
enerji önemli bir bağlayıcı unsur olmuştur. Doğu Akdeniz doğal gaz kaynakları
İsrail ve GKRY'yi ekonomik ve jeopolitik açıdan birbirine yaklaştırırken
Yunanistan da bölgesel enerji ulaştırma projeleri ve Avrupa bağlantısı
nedeniyle bu ilişkinin içerisine girmiştir. Ancak enerji iş birliği zamanla
daha geniş bir güvenlik gündeminin yalnızca bir parçası durumuna gelmiştir.
INSS'nin değerlendirmesine göre üçlü mekanizmanın 2016 yılında
resmileştirilmesiyle savunma, iç güvenlik, enerji, ekonomi, ticaret ve diğer
alanları kapsayan düzenli bir kurumsal diyalog oluşturulmuştur. Bu mekanizmanın
önemli bir özelliği de üçlü zirvelerin ve bakanlar düzeyindeki toplantıların
düzenli duruma getirilmesidir. Bu dönüşüm şu şekilde özetlenebilir: Enerji
çıkarı, diplomatik yakınlaşma, kurumsal diyalog, askeri iş birliği ve güvenlik
ağı. Dolayısıyla bugünkü askeri yapı başlangıçtaki enerji iş birliğinden tümüyle
kopuk değildir. Tam tersine enerji altyapılarının, deniz ulaşımının, limanların
ve önemli tesislerin korunması gibi konular ekonomik iş birliği ile güvenlik iş
birliği arasında doğal bir bağlantı yaratmıştır.
2016:
Üçlü Mekanizmanın Kurumsallaşması
İsrail–Yunanistan–GKRY
üçlü mekanizmasının önemli dönüm noktası Ocak 2016'da gerçekleştirilen ilk üçlü
zirvedir. Bu tarihten itibaren ilişkiler düzensiz ve konu bazlı iş birliğinden
daha kurumsal bir yapıya dönüşmeye başlamıştır. INSS, 2016'da kurulan
çerçevenin daha sonra savunma, güvenlik ve enerji kapsanmak üzere genişleyen
bir iş birliği alanı yarattığını belirtmektedir. Bu aşamada üçlü yapının
karakterini bir “askeri ittifak” olarak tanımlamak doğru değildir. Daha uygun
kavram “kurumsallaşan güvenlik ağı”dır. Çünkü taraflar arasında NATO benzeri
karşılıklı savunma yükümlülüğü bulunmamaktadır. Bunun yerine düzenli liderler
zirveleri, bakanlar düzeyinde görüşmeler, askeri personel temasları, ortak
tatbikatlar, deniz güvenliği, enerji altyapısının korunması, terörizmle savaşım
ve önemli altyapı güvenliği gibi alanlarda giderek yoğunlaşan bir iş birliği
söz konusudur. Bu ayrım çalışmanın temel kavramsal çerçevesi açısından
önemlidir. Güvenlik ağı, ittifaktan daha gevşek ancak sıradan diplomatik iş birliğinden
daha yoğun ve işlevsel bir yapıdır.
Askeri
Boyutun Gelişmesi
Üçlü
ilişkinin stratejik niteliğini değiştiren gelişmelerden biri askeri iş birliğinin
giderek yoğunlaşmasıdır. İsrail Hava Kuvvetleri'nin Yunanistan'da eğitim ve
tatbikat etkinlikleri gerçekleştirmesi, Yunanistan ve GKRY'nin İsrail ile ortak
askeri etkinliklerde bulunması ve deniz güvenliği alanındaki iş birliği
tarafların yalnızca diplomatik ortaklar olmaktan çıkıp işlevsel düzeyde
birbirlerini tanıyan güvenlik aktörleri durumuna gelmelerine katkıda
bulunmuştur. INSS, ortak deniz tatbikatlarını ve İsrail hava unsurlarının
Yunanistan'daki eğitim etkinliklerini üçlü çerçevenin stratejik unsurları
arasında değerlendirmektedir. Bu süreç 2025–2026 döneminde daha kurumsal bir
nitelik kazanmıştır. Yunanistan, GKRY ve İsrail 22–23 Aralık 2025'te 2026 yılı
için bir Ortak Eylem Planı (Joint Action Plan, JAP) imzalamış ve belge
ortak işlevsel etkinlikleri, özel kuvvetler eğitimini ve kurmay düzeyinde
toplantı ve danışmaları içermiştir. Aynı tarihte Yunanistan ile İsrail arasında
ayrıca 2026 Askeri İş Birliği Programı imzalanmıştır. Yunanistan Genelkurmay
Başkanlığı bu düzenlemelerin üç ülkenin Doğu Akdeniz'deki barış, kararlılık ve
güvenlikteki rolünü güçlendirdiğini açıklamıştır. Bu gelişme, güvenlik ağının
önemli bir dönüşümünü göstermektedir: siyasal iş birliği, askeri ilişki, ortak
eğitim ve işlevsel iş birliği.
Güvenlik
Ağının Deniz Boyutu
Üçlü ağın
gelişiminde Doğu Akdeniz'in deniz coğrafyası özel bir önem taşımaktadır. Çünkü
üç aktörün ortak çıkarları yalnızca karasal güvenlikle sınırlı değildir. Deniz
ulaşım çizgileri, enerji tesisleri, limanlar, açık deniz enerji altyapısı ve
denizaltı önemli altyapısı giderek güvenlik gündeminin bir parçası durumuna
gelmiştir. Aralık 2025'teki 10. Üçlü Zirve Bildirisi'nde İsrail, Yunanistan ve
GKRY güvenlik, savunma ve askeri iş birliğini güçlendirme konusunda görüş
birliğine varmış ve deniz güvenliği ve deniz ulaşım çizgileri ile önemli
altyapının yeni tehditlere karşı korunması alanlarında iş birliğini
derinleştirme kararı almıştır. Aynı bildiride GKRY'de bir Deniz Sanal Güvenlik
Mükemmellik merkezi (Maritime Cybersecurity Center of Excellence)
kurulmasına ve 2026'da çalışmaya başlamasına destek verilmiştir. Bu gelişme
güvenlik ağının klasik askeri güçten çok alanlı güvenliğe doğru genişlediğini
göstermektedir. Artık ağın konusu yalnızca savaş uçakları, gemiler veya füzeler
değildir. Siber güvenlik, önemli altyapı, deniz ulaşımı, enerji ve bilgi
paylaşımı da aynı güvenlik ekosisteminin parçaları durumuna gelmektedir.
GKRY'nin
Ağ İçindeki Özgül Konumu
Üçlü yapının
stratejik mimarisinde GKRY'nin konumu Yunanistan'dan farklıdır. Yunanistan,
NATO ve Avrupa Birliği üyeliği, askeri kapasitesi ve Ege coğrafyası nedeniyle
daha geniş bir stratejik aktör konumundadır. GKRY ise NATO üyesi olmamasına karşın
Doğu Akdeniz'in merkezindeki coğrafi konumu sayesinde üçlü ağın stratejik
erişim ve ileri bağlantı noktası işlevini üstlenmektedir. Bu durum özellikle
İsrail açısından önemlidir. GKRY, İsrail kıyılarına yakınlığı, Doğu
Akdeniz'deki enerji alanları ve Avrupa'ya uzanan deniz yolları nedeniyle
İsrail'in bölgesel erişim alanını genişletebilecek bir konumdadır. INSS'nin
daha önce yaptığı değerlendirme de bu noktayı açık biçimde ortaya koymaktadır.
İsrail–Yunanistan–GKRY iş birliğinin İsrail açısından yalnızca diplomatik veya
ekonomik değer taşımadığı ve savaş durumunda Yunanistan ve GKRY'deki
havaalanları ve limanların kullanılabilmesi, lojistik olanakların
geliştirilmesi ve stratejik derinlik yaratılması açısından da önem taşıdığı
belirtilmiştir. Dolayısıyla GKRY'nin rolü yalnızca “üçüncü ortak” olmak
değildir. Ada, üçlü yapının coğrafi bağlantı düğümü niteliğini taşımaktadır.
“Stratejik
Derinlik”ten “Stratejik Erişim Ağı”na
Burada
makalenin önceki bölümünde geliştirdiğimiz “stratejik derinlik” kavramını biraz
daha ileri taşımak olanaklıdır. İsrail açısından stratejik derinlik tarihsel
olarak ciddi bir sorundur. Ülkenin küçük coğrafyası, önemli altyapısının
yoğunlaşması ve düşman füze sistemlerinin menziline yakınlığı güvenliği
yalnızca kendi sınırları içerisinde çözmesini zorlaştırmaktadır. Bu nedenle
Yunanistan ve GKRY ile ilişkiler İsrail açısından yalnızca müttefik sayısını
artırmak anlamına gelmemektedir. Coğrafi erişim alanını genişletmek anlamına da
gelebilmektedir. Böylece İsrail-Yunanistan-GKRY çizgisi havaalanları, limanlar,
eğitim alanları, lojistik olanaklar, enerji altyapısı, deniz ulaşımı,
istihbarat/erken uyarı ve askeri iş birliği unsurlarından oluşan bir erişim
ağına dönüşebilmektedir. Bu nedenle “stratejik derinlik” kavramının bu çalışma
açısından “stratejik erişim ağı” kavramıyla tamamlanması daha açıklayıcıdır.
Türkiye Etmeni:
Kurucu Unsur mu, Hızlandırıcı Unsur mu?
Üçlü
güvenlik ağının Türkiye'ye karşı oluşturulmuş bir ittifak olduğu sonucuna
doğrudan ulaşmak doğru değildir. Ancak Türkiye etmeninin ağın gelişiminde
önemli bir hızlandırıcı olduğu konusunda güçlü göstergeler bulunmaktadır. İsrail-Türkiye
ilişkilerinin bozulması, Yunanistan ve GKRY'nin Türkiye ile Ege ve Doğu
Akdeniz'deki anlaşmazlıkları ve bölgesel enerji yarışması aynı dönemde üç
ülkenin çıkarlarının belirli noktalarda kesişmesine yol açmıştır. INSS de
Türkiye'nin üçlü yapı açısından başlıca bölgesel meydan okumalardan biri olarak
görüldüğünü ve Türkiye ile ilişkilerin bozulmasının İsrail'in Yunanistan ve
GKRY ile yakınlaşmasını desteklediğini belirtmektedir. Ancak burada önemli bir çözümleyici
ayrım yapmak gerekir: Türkiye bu güvenlik ağının tek nedeni değildir fakat ağın
stratejik bütünlüğünü artıran önemli etmenlerden biridir. İran, Rusya, enerji
güvenliği, Suriye, deniz güvenliği, terörizm ve önemli altyapı güvenliği gibi
başka değişkenler de üçlü iş birliğinin gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Bu
nedenle yapıyı “Türkiye karşıtı ittifak” olarak tanımlamak yerine Türkiye'nin
bölgesel güç kapasitesini de hesaba katan çok amaçlı bir güvenlik ağı olarak
tanımlamak daha isabetlidir.
3+1
Mekanizması: Ağın Dışarıya Açılması
Üçlü yapının
bir başka önemli özelliği zaman içerisinde kendisini üç ülkeyle
sınırlamamasıdır. ABD'nin 3+1 formatında süreci içine alınması ağın yalnızca
Doğu Akdeniz'deki üç aktör arasındaki bir iş birliği olmaktan çıkıp daha geniş
bir güvenlik mimarisine bağlanması sonucunu doğurmuştur. Aralık 2025'teki 10.
Üçlü Zirve Bildirisi'nde taraflar 3+1 formatının önemini yeniden doğrulamış ve
benzer düşüncedeki başka ortakların da bu çerçeveye katılmasına açık
olduklarını belirtmişlerdir. Bu durum ağ kuramı açısından oldukça önemlidir.
Çünkü burada sabit üyeli ve katı sınırları olan bir ittifaktan çok çekirdekli
ve bağlantılı ortaklar modelinin geliştiği görülmektedir. Çekirdekte İsrail-Yunanistan-GKRY
vardır. Dış bağlantılar ise ABD ve olası bölgesel ortaklardır. Bu yapı,
güvenlik ağının gelecekte Mısır, Ürdün veya Körfez ülkeleri gibi başka
aktörlerle farklı düzeylerde ilişki geliştirebilmesine olanak tanımaktadır. Nitekim
üçlü formatın geçmişten itibaren Mısır ve Ürdün gibi ülkelerle
genişletilebilecek bir mekanizma olarak düşünülmüş olması bunun yalnızca kuramsal
bir olasılık olmadığını göstermektedir.
Aşil Kalkanı:
Güvenlik Ağının Askeri-Teknolojik Düğümü
Bu gelişim
çizgisi Aşil Kalkanının neden yalnızca bir silah alımı olarak
değerlendirilmemesi gerektiğini açıklamaktadır. 31 Ağustos 2026'da imzalanan
yaklaşık 3 milyar avroluk anlaşma ile İsrail, Yunanistan için David's Sling,
SPYDER, BARAK MX, MMR radarları ve ulusal komuta-kontrol sisteminden oluşan çok
katmanlı bir hava ve füze savunma mimarisi kuracaktır. Buna ek olarak Drone
Dome sistemleri için ayrı bir anlaşma yapılmıştır. Anlaşma, İsrail ile
Yunanistan arasındaki en büyük savunma anlaşmasıdır. Bu gelişme güvenlik ağının
niteliğini değiştiren üç sonuç yaratabilir. Birincisi, Yunanistan'ın ulusal
savunma kapasitesi güçlenmektedir. İkincisi, İsrail'in savunma teknolojisi ile
Yunanistan'ın askeri komuta-kontrol ve savunma altyapısı arasındaki bütünleşme
artmaktadır. Üçüncüsü, İsrail ile Yunanistan arasındaki askeri-teknolojik
ilişki üçlü İsrail–Yunanistan–GKRY ağının diğer unsurlarıyla birleşebilecek
daha kalıcı bir altyapıya dönüşmektedir. Dolayısıyla Aşil Kalkanı güvenlik
ağının “askeri teknoloji düğümü” olarak görülebilir. Buradaki önemli nokta
şudur: Aşil Kalkanı tek başına üçlü güvenlik ağını yaratmamıştır. Tam tersine,
yaklaşık on yıllık diplomatik, enerji, askeri ve güvenlik iş birliğinin üzerine
kurulmuştur. Bu nedenle sistemin stratejik anlamı sahip olduğu füze ve radar
teknolojilerinin toplamından daha büyüktür.
Ortaya
Çıkan Güvenlik Ağının Çözümleyici Modeli
Bütün bu
gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağının
oluşumu şu süreç üzerinden modellenebilir: Enerji çıkarları, diplomatik
yakınlaşma, üçlü siyasal mekanizma (2016), düzenli zirveler ve kurumsallaşma, askeri
eğitim ve ortak tatbikatlar, deniz ve önemli altyapı güvenliği, ABD'nin 3+1
bağlantısı, ortak işlevsel planlama, savunma teknolojisi ve komuta-kontrol bütünleşmesi
ve Aşil Kalkanı. Bu zincirin son halkası önceki halkalardan bağımsız değildir. Tam
tersine, Aşil Kalkanı güvenlik ağının askeri-teknolojik kapasitesinin
yoğunlaştığı aşamayı temsil etmektedir. Bu nedenle makalenin temel kavramsal
modelinde “ittifak” yerine “güvenlik ağı” kavramının kullanılması daha uygun
görünmektedir.
Ara
Sonuç: Bir İttifaktan Çok Katmanlaşan Bir Güvenlik Ekosistemi
İsrail–Yunanistan–GKRY
ilişkilerinin yaklaşık on beş yıllık gelişimi başlangıçta enerji ve diplomatik
yakınlaşma biçiminde ortaya çıkan ilişkilerin zaman içinde askeri ve güvenlik
boyutlarını genişlettiğini göstermektedir. 2016'dan itibaren kurumsallaşan üçlü
mekanizma, düzenli zirveler, askeri eğitimler, ortak işlevsel etkinlikler,
deniz güvenliği ve önemli altyapı koruması gibi alanlarla derinleşmiştir.
2025–2026 döneminde ise bu iş birliği daha belirgin biçimde işlevsel ve askeri
bir nitelik kazanmıştır. Bu nedenle ortaya çıkan yapı klasik bir askeri
ittifaktan çok katmanlaşmış bir bölgesel güvenlik ekosistemi niteliğindedir. Bu
ekosistemin üç temel özelliği bulunmaktadır: Çok alanlıdır yani enerji,
ekonomi, diplomasi, deniz güvenliği, siber güvenlik ve savunmayı birlikte
içermektedir. Çok katmanlıdır yani üçlü çekirdek, ikili askeri ilişkiler ve 3+1
gibi farklı bağlantı biçimleri bulunmaktadır. Açık uçludur yani gelecekte
Mısır, Ürdün, Körfez ülkeleri veya başka ortaklarla farklı yoğunluklarda
genişleme gizil gücüne sahiptir. Bu noktada çalışmanın ana savı bakımından daha
önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır: Aşil Kalkanı İsrail–Yunanistan–GKRY
güvenlik ağının başlangıç noktası değil, yaklaşık on beş yılda oluşan ağın askeri-teknolojik
kapasitesinin yeni bir aşamasıdır. Bu nedenle bundan sonraki sorumuz artık “Aşil
Kalkan ne kadar güçlüdür?” değil, “Bu güvenlik ağı ile 7 Ağustos 2026 tarihli
Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın oluşturduğu yeni güvenlik ağı birbirleriyle
nasıl etkileşebilir ve Türkiye bu iki ağın kesişiminde nasıl bir stratejik
konuma yerleşmektedir?” sorusu olmalıdır.
İKİ
GÜVENLİK AĞININ ETKİLEŞİMİ VE TÜRKİYE’NİN STRATEJİK KESİŞİM NOKTASINDAKİ KONUMU
İki
Farklı Coğrafya, Birbirine Bağlanan İki Güvenlik Ağı
2026 yılının
Ağustos ayında ortaya çıkan gelişmeler, Orta Doğu ile Doğu Akdeniz güvenlik
mimarisinin birbirinden bağımsız değerlendirilmesini giderek zorlaştırmaktadır.
Bir tarafta İsrail–Yunanistan–GKRY ekseninde yaklaşık on beş yıldır gelişen ve
2025–2026 döneminde askeri ve işlevsel boyutu belirgin biçimde güçlenen bir
güvenlik ağı bulunmaktadır. Diğer tarafta ise Türkiye, Suudi Arabistan ve
Pakistan arasında 7 Ağustos 2026'da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması
bulunmaktadır. Bu iki yapının başlangıçta aynı stratejik amaca sahip olduğu
söylenemez. İsrail–Yunanistan–GKRY ağı esas olarak Doğu Akdeniz, enerji, deniz
güvenliği, stratejik erişim ve İsrail'in güvenlik gereksinmeleri çevresinde
gelişmiştir. Mekke düzenlemesi ise kolektif caydırıcılık, Körfez güvenliği,
savunma sanayii iş birliği ve Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan arasında ortak
hareket kapasitesi yaratmaya yönelmiştir. Mekke Anlaşması bir üyeye yönelik
silahlı saldırının üçünün tümüne yönelik saldırı sayılacağını öngörmekte ve 31
Ağustos'taki ilk Stratejik Siyasal ve Savunma Komitesi toplantısında da iş birliğinin
kurumsallaştırılması, Suudi Arabistan'da bir sekretarya kurulması ve ortak
teknoloji/üretim çalışmalarının geliştirilmesi kararlaştırılmıştır. Dolayısıyla
başlangıçta iki ayrı coğrafyanın ürünü olan bu yapılar Türkiye'nin her ikisinin
de içinde veya merkezinde bulunması nedeniyle birbirleriyle stratejik olarak
kesişmektedir. Bu durum aşağıdaki şekilde gösterilebilir: ‘İsrail – GKRY –
Yunanistan, Doğu Akdeniz güvenlik ağı’, TÜRKİYE, Mekke güvenlik ağı, ‘Türkiye –
Suudi Arabistan – Pakistan’. Bu şema Türkiye'nin iki ağ arasındaki klasik
anlamda “hedef” olmaktan çok iki farklı güvenlik mimarisinin kesişme
noktasındaki aktör olduğunu göstermektedir.
İlk
Etkileşim Alanı: Caydırıcılık
İki ağın
birbirleriyle etkileşebileceği ilk alan caydırıcılıktır. Mekke Anlaşması'nın
amacı açık biçimde ortak caydırıcılığı güçlendirmektir. 31 Ağustos tarihli
ortak açıklamada üç ülke kolektif caydırıcılık ve savunmanın güvenilirliğini ve
etkisini artıracak biçimde iş birliğini kurumsallaştırma kararı almıştır. Aşil Kalkanı
ise Yunanistan'ın hava, füze ve insansız sistemlere karşı savunma kapasitesini
yükseltmektedir. Yaklaşık 3 milyar avroluk sistem David's Sling, SPYDER, BARAK
MX, MMR radarları ve ulusal komuta-kontrol sisteminin bütünleştirilmesini
içermektedir. Dolayısıyla iki yapı farklı yönde olsa da aynı stratejik mantığa
sahiptir: Karşı tarafın askeri girişiminin maliyetini ve belirsizliğini
artırarak saldırı olasılığını azaltmak. Ancak önemli fark şudur: Mekke
düzenlemesi kolektif savunma ve karşılıklı güvence üzerinden, Aşil Kalkanı ise
ulusal savunma kapasitesinin teknolojik yoğunlaştırılması üzerinden caydırıcılık
üretmektedir. Bu nedenle bunlar birbirlerinin doğrudan karşılığı değildir ve
farklı düzeylerde çalışan caydırıcılık mekanizmalarıdır.
İkinci
Etkileşim Alanı: Hava Savunması ve Savunma Teknolojileri
İki ağ
arasındaki daha somut etkileşim alanı savunma teknolojileridir. Mekke Anlaşması
kapsamında üç ülke savunma sanayii iş birliğini, ortak teknoloji geliştirmeyi
ve ortak üretimi geliştirme konusunda karar almıştır. Türkiye'nin özellikle
İHA/SİHA, elektronik savaş, radar, hava savunması ve savunma elektroniği
alanlarındaki kapasitesi düşünüldüğünde Mekke ağının zaman içerisinde yalnızca siyasal
bir güvenlik mekanizması değil, savunma-teknoloji ekosistemi durumuna gelme olasılığı
bulunmaktadır. Aşil Kalkanı ise bunun farklı bir modelini göstermektedir:
İsrail'in savaş ortamında geliştirilmiş ve kullanılmış hava savunma
teknolojileri Yunanistan'ın ulusal savunma mimarisiyle bütünleştirilmektedir. Böylece
bölgede iki farklı savunma teknolojisi kümelenmesi ortaya çıkmaktadır:
|
Çizelge 1: Karşılaştırma |
|
|
Mekke ağı |
Doğu Akdeniz ağı |
|
Türkiye'nin savunma sanayii |
İsrail'in savunma teknolojisi |
|
Pakistan'ın askeri kapasitesi |
Yunanistan'ın NATO/AB kapasitesi |
|
Suudi Arabistan'ın finansal kapasitesi |
GKRY'nin coğrafi konumu |
|
Ortak üretim olanağı |
Ortak eğitim/operasyon |
|
Kolektif savunma |
Katmanlı hava/füze savunması |
Bu çizelge
gelecekte iki ağ arasında doğrudan askeri karşılaşmadan çok teknoloji, kapasite
ve caydırıcılık yarışması yaşanabileceğini düşündürmektedir.
Üçüncü
Etkileşim Alanı: Coğrafi Yayılma
İki ağın
asıl stratejik önemi coğrafyaları bakımından ortaya çıkmaktadır. Mekke ağı ‘Türkiye-Körfez-Suudi
Arabistan-Kızıldeniz-Pakistan-Güney Asya’ yönünde genişleyen bir güvenlik
bağlantısı yaratmaktadır. ‘İsrail–Yunanistan–GKRY ağı’ ise İsrail, GKRY,
Yunanistan, Doğu Akdeniz ve Avrupa yönünde uzanmaktadır. Bu iki çizgi birbirine
Türkiye üzerinden bağlanmaktadır. Dolayısıyla Türkiye'nin jeopolitik konumu
olağanüstü önem kazanmaktadır. Türkiye aynı anda NATO üyesidir, Avrupa ile Orta
Doğu arasında coğrafi köprü konumundadır, Doğu Akdeniz'in kuzeyinde
bulunmaktadır, Karadeniz güvenlik sisteminin aktörüdür, Körfez'e yönelik yeni
güvenlik mimarisinin üyesidir ve Pakistan ile savunma ilişkilerine sahiptir. Bu
nedenle Türkiye artık yalnızca bir “bölgesel güç” değil, iki farklı güvenlik
coğrafyasını birbirine bağlayan stratejik düğüm noktası olarak
değerlendirilebilir.
Türkiye'nin
Paradoksal Konumu
Burada
oldukça ilginç bir stratejik paradoks ortaya çıkmaktadır. Türkiye bir taraftan
İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağının güçlenmesinden rahatsızlık duyabilecek
bir aktördür. Özellikle Yunanistan'ın Ege ve Doğu Akdeniz'deki askeri
kapasitesinin artması Türkiye açısından doğrudan askeri sonuçlar doğurabilecek
niteliktedir. Diğer taraftan Türkiye Mekke Anlaşması aracılığıyla kendi
güvenlik kapasitesini ve bölgesel ortaklık ağını genişletmektedir. Böylece
Türkiye aynı anda başka bir güvenlik ağının güçlenmesinden etkilenen aktör ve kendi
güvenlik ağını güçlendiren aktör konumundadır. Bu durum klasik “ittifaklar
arası yarışma” modelinden daha karmaşık bir bölgesel yapı ortaya çıkarmaktadır.
Mekke
Anlaşması Aşil Kalkanına Karşı Bir Tepki midir?
Burada
özellikle dikkatli olmak gerekir. Hayır, mevcut kanıtlar Mekke Anlaşması'nın Aşil
Kalkanına karşı doğrudan oluşturulduğunu göstermemektedir. Bunun birkaç nedeni
vardır. Mekke Anlaşması 7 Ağustos'ta imzalanmıştır. Aşil Kalkanı anlaşması ise
31 Ağustos'ta imzalanmıştır. Dolayısıyla zaman sıralaması bakımından Aşil Kalkanının
Mekke Anlaşması'na neden olduğunu ileri sürmek olanaklı değildir. Aynı şekilde
Mekke Anlaşması'nın doğrudan Yunanistan'ın İsrail'den hava savunma sistemi
alımına yanıt olarak tasarlandığına ilişkin de kanıt bulunmamaktadır. Üstelik
Mekke Anlaşması'nın temel gündemi daha geniştir: bölgesel güvenlik, ortak
savunma, askeri iş birliği ve kolektif caydırıcılık. Türkiye Milli Savunma
Bakanlığı da anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hasım olarak tanımlamadığını
özellikle belirtmiştir. Dolayısıyla burada nedensellik değil, stratejik eş
zamanlılık söz konusudur. Fakat tam da bu nedenle gelişmeler önemlidir. Çünkü 7
Ağustos ile 31 Ağustos arasındaki yalnızca 24 günlük süreç içerisinde Mekke
Ortak Savunma Anlaşması, kurumsallaşma ve Aşil Kalkanı şeklinde art arda gelen
iki önemli güvenlik kapasitesi ortaya çıkmıştır. Bu durum her iki gelişmenin de
aynı bölgesel güvenlik dönüşümüne farklı yanıtlar olarak okunabileceğini
düşündürmektedir.
Türkiye'nin
“Kesişim Noktası” Olmasının Stratejik Sonuçları
Türkiye'nin
iki ağın kesişimindeki konumu dört önemli sonuç doğurabilir. Birincisi stratejik
derinliktir. Mekke ağı Türkiye'nin stratejik derinliğini güneye ve doğuya doğru
genişletmektedir. Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la kurduğu savunma
ilişkisi yalnızca diplomatik ortaklık anlamına gelmemekte ve Körfez ve Güney
Asya'ya uzanan yeni bir stratejik erişim alanı yaratmaktadır. Bu durum
Türkiye'nin yalnızca kendi ulusal savunmasına değil, bölgesel güvenlik üretme
kapasitesine de katkı sağlayabilir. İkincisi çok yönlü ittifak ve ortaklık
siyaseti olmasıdır. Türkiye'nin NATO üyeliği devam ederken Mekke Anlaşması'nı
kurumsallaştırması Türk dış ve güvenlik siyasasının tek bir güvenlik eksenine
bağlı olmadığını göstermektedir. Ortaya çıkan model NATO, Avrupa, Mekke ve
ikili/çok taraflı bölgesel ortaklıklar şeklinde daha karmaşık bir güvenlik
portföyüne dönüşebilir.
Pazarlık
gücü
Türkiye'nin
aynı anda farklı güvenlik ağlarıyla ilişki kurabilmesi büyük güçler ve bölgesel
aktörler karşısındaki pazarlık kapasitesini artırabilir. Bu durum özellikle
savunma sanayii bakımından önemlidir. Türkiye bir taraftan NATO teknolojik
ekosisteminin parçası olmaya devam ederken diğer taraftan kendi savunma
teknolojilerini Suudi Arabistan ve Pakistan gibi ortaklarla paylaşabilecek bir
üretici ülke konumundadır.
Krizlerde
risk artışı
Fakat bu
konum yalnızca üstünlük değildir. Türkiye iki güvenlik ağının kesişiminde
bulunduğu için bölgesel krizlerden etkilenme olasılığı da artmaktadır. Örneğin
Doğu Akdeniz'de İsrail–Yunanistan–GKRY ilişkilerinin gerilmesi, Türkiye'nin
Mekke ortaklarıyla ilişkilerini otomatik olarak etkilemek zorunda değildir.
Ancak kriz Orta Doğu'ya yayılır ve Suudi Arabistan veya İsrail doğrudan taraf durumuna
gelirse Türkiye'nin iki farklı güvenlik ağındaki konumu daha karmaşık duruma
gelebilir. Bu nedenle Türkiye için “stratejik merkez” ile “stratejik risk
düğümü” aynı anda ortaya çıkmaktadır.
Mısır
Değişkeni: İki Ağın Arasındaki Önemli Köprü
Bu çözümlemede
Mısır'ı özellikle ayrı tutmak gerekir. Mekke Anlaşması'nın gelecekte
genişlemesi tartışılırken Mısır adı gündeme gelmiştir. Ancak Kahire şu aşamada
taraflar arasında dikkatli bir denge siyasası izlemektedir. Chatham House da
Mısır'ın olası katılımını önemli bir seçenek olarak değerlendirmekte fakat
Kahire'nin henüz taraf seçmekten kaçındığını belirtmektedir. Mısır'ın Mekke
ağına katılması durumunda jeopolitik tablo önemli ölçüde değişebilir: Türkiye –
Suudi Arabistan – Mısır – Pakistan çizgisi Kızıldeniz, Süveyş, Doğu Akdeniz ve
Körfez arasında çok daha geniş bir güvenlik coğrafyası oluşturabilir. Fakat
Mısır'ın aynı zamanda İsrail, Yunanistan ve GKRY ile mevcut ilişkileri
bulunmaktadır. Dolayısıyla Mısır'ın konumu iki güvenlik ağını birbirinden
ayırmak yerine iki ağ arasında bir köprü veya dengeleyici düğüm durumuna
gelebilir. Bu nedenle Mısır'ın gelecekteki tercihi Türkiye'nin stratejik
çevresinin şekillenmesinde önemli bir önemli etkileşim eşiği oluşturabilir.
“Stratejik
Çevreleme” mi, “Karşılıklı Dengeleme” mi?
Bu noktada
makalenin en duyarlı kavramsal sorusuna geliyoruz. Türkiye açısından
bakıldığında şu tablo ortaya çıkmaktadır: Kuzeybatı, NATO/Avrupa; Bat,:
Yunanistan–GKRY; Güney, İsrail–Doğu Akdeniz; Güneydoğu, Körfez; Güney ve doğu
bağlantısı, Mekke ortakları; Doğu, Pakistan bağlantısı. Bu tablo ilk bakışta
“stratejik çevreleme” olarak yorumlanabilir. Ancak akademik açıdan “Türkiye
çevrelenmektedir” sonucuna şimdiden ulaşmak fazla olacaktır. Çünkü Yunanistan
ile Suudi Arabistan aynı güvenlik ağında değildir. İsrail ile Pakistan arasında
böyle bir ittifak yoktur. Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki ilişkiler
ayrıca kendi devingenlerine sahiptir. Mısır henüz Mekke Anlaşması'nın üyesi
değildir. Mekke Anlaşması herhangi bir düşmanı isimlendirmemektedir. İsrail–Yunanistan–GKRY
ağı da Türkiye'yi hedef alan klasik bir karşılıklı savunma ittifakı değildir. Bu
nedenle mevcut tabloyu “stratejik çevrelemeden çok “örtüşen güvenlik ağlarının
Türkiye çevresinde yarattığı yeni stratejik yoğunluk” olarak tanımlamak daha
bilimsel olacaktır. Bununla birlikte ağların gelecekte daha fazla bütünleşmesi
durumunda Türkiye'nin algıladığı stratejik çevreleme düzeyi yükselebilir. Dolayısıyla
“stratejik çevreleme” bu araştırmada başlangıç varsayımı değil, gelecekte
ortaya çıkabilecek bir sonuç değişkeni olarak ele alınmalıdır.
Türkiye'nin
Stratejik Konumu: Çevrelenen Değil, Kesişimdeki Güç
Bu çözümleme
bizi önemli bir kavramsal sonuca götürmektedir. Türkiye'yi yalnızca “çevrelenen
ülke” olarak tanımlamak Türkiye'nin kendi oluşturduğu Mekke güvenlik ağını göz
ardı eder. Türkiye'yi yalnızca “bölgesel hegemon” olarak tanımlamak da
Yunanistan–İsrail–GKRY ağının yarattığı yeni askeri kapasiteyi küçümser. Daha
isabetli tanım şudur: Türkiye, 2026 itibarıyla Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Güney
Asya arasında oluşan iki farklı güvenlik ağının kesişim noktasında bulunan,
aynı zamanda bu ağlardan birinin kurucu aktörü, diğerinin ise başlıca stratejik
muhatabı olan bir bölgesel güçtür. Bu konum Türkiye'ye stratejik manevra alanı
sağlarken aynı zamanda stratejik sorumluluk ve risk yüklemektedir. Buradan
hareketle Türkiye'nin önündeki temel seçenekler üç başlıkta toplanabilir: Birinci
seçenek dengeleyici güç olmaktır. Türkiye, Mekke ağını güçlendirirken
İsrail–Yunanistan–GKRY ile doğrudan çatışmayı önleyecek diplomatik kanalları
açık tutabilir. İkinci seçenek karşı-ağ oluşturmaktır. Türkiye, Mekke
Anlaşması'nı Mısır ve başka bölgesel aktörlerle genişleterek Doğu Akdeniz'deki
stratejik dengeyi kendi lehine değiştirmeye çalışabilir. Üçüncü seçenek ağlar
arasında köprü olmaktır. Türkiye, NATO üyeliğini, Mekke ortaklığını ve Doğu
Akdeniz'deki diplomatik ilişkilerini kullanarak birbirinden ayrışan güvenlik
ağları arasında arabulucu/bağlayıcı aktör durumuna gelebilir. Bunların içinde
uzun vadede en yüksek stratejik getiriyi sağlayabilecek seçenek üçüncüsüdür. Ancak
bunun gerçekleşmesi Türkiye'nin yarışma ile iş birliğini aynı anda
yönetebilmesine bağlıdır.
Değerlendirme:
İki Ağ, Bir Stratejik Kesişim
2026 yazında
ortaya çıkan tablo Doğu Akdeniz ve Orta Doğu'nun artık birbirinden bağımsız
güvenlik alanları olarak değerlendirilmesinin giderek güçleştiğini
göstermektedir. İsrail–Yunanistan–GKRY ağı Akdeniz'in doğusundan Avrupa'ya
doğru, Mekke ağı ise Türkiye üzerinden Körfez ve Güney Asya'ya doğru
uzanmaktadır. Bu iki ağın ortak coğrafi ve stratejik kesişim noktası
Türkiye'dir. Aşil Kalkanı ilk ağın askeri-teknolojik kapasite yoğunlaşmasını
temsil ederken, Mekke Anlaşması ikinci ağın kolektif caydırıcılık ve
kurumsallaşma kapasitesini temsil etmektedir. Bu iki gelişmenin aynı ay
içerisinde gerçekleşmiş olması tek başına aralarında nedensellik bulunduğunu
kanıtlamaz. Fakat bölgesel güvenlik mimarisinin aynı anda iki yönde yeniden
örgütlenmekte olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Nitekim Mekke mekanizmasının
31 Ağustos'ta kurumsallaştırılması ile Aşil Kalkanının aynı gün imzalanması
kronolojik olarak dikkat çekici bir stratejik eş zamanlılık oluşturmaktadır. Bu
nedenle ortaya çıkan yapıyı şöyle ortaya koymak olanaklıdır: ‘İsrail–GKRY–Yunanistan’
stratejik erişim, hava/füze savunması, deniz güvenliği ve Doğu Akdeniz güvenlik
ağı demektir. ‘Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan’ ise kolektif caydırıcılık,
savunma sanayii, ortak savunma ve Mekke güvenlik ağı demektir. Türkiye bu iki
ağın coğrafi, askeri ve jeopolitik kesişim noktasıdır. Bu modelin en önemli
sonucu şudur: Türkiye'nin 2026'daki stratejik konumu yalnızca kendisine yönelik
tehditlerin toplamıyla değil, çevresinde oluşan güvenlik ağlarının
birbirleriyle nasıl etkileşeceğiyle belirlenmeye başlamaktadır.
OLASI
SENARYOLAR: DENGELEME, AĞLARIN BİRLEŞMESİ, STRATEJİK ÇEVRELEME VE TÜRKİYE’NİN
KARŞI-DENGELEME KAPASİTESİ
Senaryo Çözümlemesinin
Çerçevesi
İsrail–Yunanistan–GKRY
güvenlik ağının askeri-teknolojik kapasitesinin Aşil Kalkanı ile güçlenmesi ve
Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan arasındaki Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın
31 Ağustos 2026'da kurumsallaştırılmaya başlanması bölgesel güvenlik
mimarisinin yeni bir evreye girdiğine işaret etmektedir. Mekke mekanizması
artık yalnızca 7 Ağustos'ta imzalanmış bir siyasal belge olmaktan çıkmış ve
İstanbul'daki ilk Stratejik Siyasal ve Savunma Komitesi toplantısı sonrasında
Suudi Arabistan'da bir sekretarya kurulması, ortak teknoloji geliştirilmesi ve
ortak üretim gibi somut kurumsallaşma adımları kararlaştırılmıştır. Benzer
biçimde Aşil Kalkanı da yalnızca gelecekte alınabilecek silah sistemlerinden
ibaret değildir. 31 Ağustos'ta imzalanan yaklaşık 3 milyar avroluk anlaşma
David's Sling, SPYDER, BARAK MX ve çok görevli radarları ulusal bir
komuta-kontrol mimarisi altında bütünleştiren çok katmanlı bir savunma sistemi
öngörmektedir. Bu nedenle 2027–2030 dönemine ilişkin gelişmeleri dört temel
senaryo üzerinden incelemek olanaklıdır: Dengeleme senaryosu, ağların
birleşmesi senaryosu, stratejik çevreleme senaryosu ve Türkiye'nin
karşı-dengeleme kapasitesini geliştirmesi senaryosu. Bu senaryolar birbirini
dışlayan kesin gelecek anlatımları değildir. Aksine, aynı sürecin farklı
koşullarda alabileceği olasılık alanlarını göstermektedir.
Senaryo
I: Karşılıklı Dengeleme
En düşük
gerilimli ve kısa vadede en olası senaryo iki güvenlik ağının birbirini
doğrudan hedef almak yerine karşılıklı dengelemesidir. Bu senaryoda İsrail–GKRY–Yunanistan
kendi güvenlik kapasitesini artırırken, Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan kendi
kolektif caydırıcılık ve savunma kapasitesini geliştirmeye devam eder. Ancak
taraflar arasında doğrudan askeri bloklaşma gerçekleşmez. Bu senaryonun temel
mekanizması güç dengesi (balance of power) yaklaşımının bölgesel bir sürümüdür.
Bir aktörün kapasitesindeki artış diğer aktörlerin de kendi güvenlik
kapasitelerini artırmasına yol açar. Aşil Kalkanı bu bakımdan Yunanistan'ın
hava ve füze savunma kapasitesini yükseltirken, Türkiye'nin de kendi hava
savunması, elektronik savaş, İHA/SİHA, füze ve uzun menzilli duyarlı vuruş
kapasitesine yatırım yapmasını özendirebilir. Benzer şekilde Mekke
Anlaşması'nın kurumsallaşması da Yunanistan ve İsrail açısından Türkiye'nin
bölgesel askeri kapasitesinin daha geniş bir ortaklık ağıyla desteklendiği
şeklinde algılanabilir. Ortaya çıkabilecek sonuç Yunanistan'ın savunma
kapasitesinin artması, Türkiye'nin karşı kapasitesinin artması, İsrail'in
bölgesel ortaklığının güçlenmesi, Türkiye'nin bölgesel ortaklığı nın yükselmesi
ve sonuçta karşılıklı caydırıcılık gücünün yükselmesidir. Bu durumda bölgesel
sistemde kararlılık ile silahlanma aynı anda artabilir. Bu, klasik anlamda bir
barış düzeni değildir. Fakat tarafların birbirlerinin kapasitesini aşırı
derecede yükseltmesini engelleyen bir karşılıklı caydırıcılık dengesi ortaya
çıkabilir. Bu senaryonun üstünlüğü ve Türkiye açısından en olumlu yanı iki
güvenlik ağının birbirinden bağımsız kalmasıdır. Suudi Arabistan'ın İsrail ile
ilişkilerini sürdürmesi veya Yunanistan'ın Suudi Arabistan'la savunma
ilişkilerini geliştirmesi Mekke Anlaşması'nın otomatik biçimde İsrail karşıtı
bir yapıya dönüşmesini engelleyebilir. Nitekim Yunanistan Başbakanı Mitsotakis
de Mekke Anlaşması'nın Yunanistan'ın Riyad ile ilişkilerini etkilemediğini
açıklamıştır. Bu durum, ağların birbirine karşın değil, ağlar arasında denge
içinde gelişebileceğini göstermektedir.
Senaryo
II: Ağların Birleşmesi ve Güvenlik Mimarilerinin Birbirine Eklenmesi
İkinci
senaryo daha karmaşıktır. Burada söz konusu olan doğrudan iki ittifakın
birleşmesi değil, farklı aktörlerin iki ağ arasında köprüler oluşturmasıdır. Örneğin,
Suudi Arabistan'ın İsrail ile güvenlik ilişkilerinin gelişmesi, Mısır'ın Mekke
mekanizmasına yaklaşması, Yunanistan'ın Suudi Arabistan ve Mısır ile savunma
ilişkilerini genişletmesi ve ABD'nin 3+1 mekanizmasındaki rolünün güçlenmesi gibi
gelişmeler bugün ayrı görünen ağları birbirine bağlayabilir. İsrail–Yunanistan–GKRY
üçlü mekanizması zaten 3+1 formatında ABD'yi içeren daha geniş bir çerçeveye
açık olduğunu ilan etmiştir. Ayrıca deniz güvenliği, önemli altyapı ve siber
güvenlik alanlarında iş birliğinin derinleştirilmesi kararlaştırılmıştır. Mekke
mekanizması da aynı dönemde ortak savunma sanayii, teknoloji geliştirme ve
üretim kapasitesini artırmaya yönelmektedir. Dolayısıyla gelecekte ortaya
çıkabilecek yapı ‘İsrail-GKRY-Yunanistan-ABD’ ile ‘Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan’
arasında doğrudan bir cepheleşme değil, çok sayıda bağlantı noktasından oluşan
karmaşık bir ağ olabilir. Burada Mısır önemlidir. Mısır'ın Mekke mekanizmasına girmesi
durumunda Türkiye–Suudi Arabistan–Mısır çizgisi ‘Kızıldeniz–Süveyş–Doğu Akdeniz’
bağlantısını güçlendirebilir. Ancak Kahire'nin İsrail, Yunanistan ve GKRY ile
mevcut ilişkileri de bulunmaktadır. Bu nedenle Mısır iki ağdan birini seçmek
yerine iki ağ arasında stratejik köprü durumuna gelebilir. Bu senaryoda
bölgesel güvenlik mimarisinin temel niteliği bloklaşma değil, ağlaşma
olacaktır.
Senaryo
III: Stratejik Çevreleme
Üçüncü
senaryo daha yüksek risklidir. Bu senaryoda iki güvenlik ağı giderek daha fazla
askeri ve stratejik bütünleşme gösterir ve Türkiye açısından ortaya çıkan
güvenlik ortamı stratejik çevreleme algısını güçlendirir. Ancak burada
“çevreleme” kavramını dikkatli kullanmak gerekir. Bugün itibarıyla İsrail–Yunanistan–GKRY
üçlü mekanizması Türkiye'ye karşı bir kolektif savunma ittifakı değildir. Mekke
Anlaşması herhangi bir ülkeyi ortak düşman olarak tanımlamamaktadır. Suudi
Arabistan'ın İsrail'le ilişkileri vardır. Yunanistan'ın Suudi Arabistan'la
savunma ilişkileri vardır. ABD her iki güvenlik çevresiyle farklı düzeylerde
ilişki içerisindedir. Dolayısıyla stratejik çevreleme henüz bir olgu değil, bir
olasılık alanıdır. Bununla birlikte aşağıdaki gelişmeler aynı anda
gerçekleşirse çevreleme algısı güçlenebilir: Aşil Kalkanının Yunanistan'ın
diğer askeri sistemleriyle tam bütünleşmesi, İsrail–Yunanistan–GKRY askeri iş
birliğinin ortak işlevsel kapasiteye dönüşmesi, ABD'nin 3+1 mekanizmasını daha
güçlü bir güvenlik platformuna dönüştürmesi, Mısır'ın Mekke Anlaşması'na
katılması, Mekke Anlaşması'nın ortak hava savunması ve istihbarat mimarisi
oluşturması ve İsrail–Yunanistan–GKRY ağının Doğu Akdeniz'deki deniz ve hava
gözetleme kapasitesini artırması. Bu durumda Türkiye'nin güvenlik çevresi
giderek daha fazla birbirine bağlı askeri kapasite düğümleriyle çevrilebilir. Fakat
burada çok önemli bir ayrım bulunmaktadır: Coğrafi çevreleme ile stratejik
çevreleme aynı şey değildir. Türkiye'nin etrafında başka devletlerin bulunması
çevreleme değildir. Çevreleme, bu devletlerin askeri kapasite, istihbarat,
lojistik, diplomasi ve komuta-kontrol açısından birbirleriyle bağlantılı duruma
gelerek Türkiye'nin stratejik hareket alanını sistemli biçimde daraltması
durumunda ortaya çıkar. Dolayısıyla çevreleme ancak ağların bütünleşme derecesi
belirli bir eşiği aşarsa anlamlı bir kavram durumuna gelecektir.
Senaryo
IV: Türkiye'nin Karşı-Dengeleme Kapasitesinin Gelişmesi
Dördüncü
senaryo Türkiye açısından en etkili seçenektir. Türkiye, çevresinde oluşan yeni
güvenlik ağlarına edilgin biçimde tepki vermek yerine kendi karşı-dengeleme
kapasitesini geliştirebilir. Burada karşı-dengeleme yalnızca askeri silahlanma
anlamına gelmemektedir. Dört boyutlu düşünülebilir:
Askeri
karşı-dengeleme: Türkiye'nin
hava savunması, uzun menzilli füze kapasitesi, elektronik savaş, İHA/SİHA, insansız
savaş uçakları, denizaltı ve deniz kuvvetleri, uzay ve uydu sistemleri alanlarında
kapasitesini geliştirmesi. Bu yaklaşım Aşil Kalkanına birebir simetrik yanıt
vermek zorunda değildir. Asıl amaç Yunanistan'ın savunma kapasitesini aşmak
değil, Yunanistan'ın yeni savunma kapasitesinin Türkiye'nin stratejik
seçeneklerini sınırlamasını önlemektir. Bu çok önemli bir ayrımdır.
Savunma-sanayii
karşı-dengelemesi: Mekke
Anlaşması burada Türkiye'ye önemli bir üstünlük sağlayabilir. 31 Ağustos
tarihli ortak açıklamada Türkiye Suudi Arabistan ve Pakistan'ın savunma sanayii
iş birliği, ortak teknoloji geliştirme ve ortak üretim yoluyla askeri kapasite
ve kuvvetlerin uyumunu güçlendirme kararı aldıkları açıklanmıştır. Bu, Türkiye
açısından yalnızca diplomatik değil, ekonomik ve teknolojik bir karşı-dengeleme
aracıdır. Türkiye kendi savunma sanayii kapasitesini Suudi Arabistan'ın
finansal kapasitesi ve Pakistan'ın askeri-teknolojik kapasitesiyle
birleştirebilirse Mekke mekanizması zaman içinde klasik bir savunma
anlaşmasından daha geniş bir savunma üretim ekosistemine dönüşebilir. Bu
durumda Türkiye'nin karşı-dengeleme kapasitesi ulusal kapasite, ortak üretim,
ortak teknoloji ve ortak Pazar şeklinde genişleyebilir.
Diplomatik
karşı-dengeleme: Türkiye'nin
en önemli üstünlüklerinden biri yalnızca askeri kapasiteye sahip olması
değildir. Türkiye aynı anda NATO üyesi, Avrupa ile ilişkili, Rusya ile iletişim
kanallarına sahip, Körfez ülkeleriyle yakınlaşan, Pakistan'la stratejik
ilişkilere sahip, Orta Asya ile bağlantılı, Afrika'da etkili ve Doğu Akdeniz'de
doğrudan aktör konumundadır. Dolayısıyla Türkiye'nin karşı-dengeleme kapasitesi
diplomatik ağlarının çeşitliliğine de dayanabilir. Bu açıdan Türkiye'nin
stratejik hedefi bütün bölgeyi ikiye ayırmak değil, olabildiğince çok aktörle
aynı anda ilişki kurarak karşı blokların oluşmasını zorlaştırmak olabilir.
Ağlar
arası köprü oluşturma: En gelişmiş karşı-dengeleme stratejisi ise paradoksal biçimde
karşı-dengeleme yaparken köprü olmaktır. Türkiye'nin Suudi Arabistan ile İsrail
arasındaki ilişkileri bütünüyle karşıt bir eksene itmemesi, Yunanistan'la kriz
yönetimi kanallarını açık tutması, ABD ile NATO çerçevesindeki ilişkilerini
sürdürmesi, Mısır'la normalleşme eğilimini geliştirmesi Türkiye'nin kendisini
herhangi bir tek blokun içerisine hapsetmesini önleyebilir. Bu strateji “karşı
ittifak” yerine “çoklu stratejik bağlantı” modelidir. Türkiye açısından uzun
vadede en akılcı seçenek budur.
|
Çizelge 2: Dört Senaryonun
Karşılaştırılması |
|||
|
Senaryo |
Temel mekanizma |
Türkiye açısından sonuç |
Risk |
|
Dengeleme |
Karşılıklı caydırıcılık |
Yönetilebilir yarışma |
Orta |
|
Ağların birleşmesi |
Güvenlik ağlarının bağlantılanması |
Stratejik belirsizlik artar |
Orta-yüksek |
|
Stratejik çevreleme |
Ağların askeri bütünleşmesi |
Türkiye'nin hareket alanı daralır |
Yüksek |
|
Karşı-dengeleme |
Türkiye'nin kendi ağ kapasitesini geliştirmesi |
Stratejik özerklik artar |
Orta |
|
Köprü/dengeleyici Türkiye |
Çoklu bağlantı ve diplomasi |
Manevra alanı genişler |
En düşük |
Bu çizelgeye
göre Türkiye açısından en riskli senaryo ağların askeri bütünleşmesiyle
stratejik çevrelemenin ortaya çıkması, en üstün senaryo ise Türkiye'nin
karşı-dengeleme kapasitesini geliştirirken aynı zamanda ağlar arasında köprü
olabilmesidir.
Önemli
Etkileşim Eşikleri
Burada daha
önce geliştirdiğimiz “Önemli Etkileşim Eşiği” kavramı kullanılabilir. İki
güvenlik ağı bugün birbirinden tümüyle bağımsız değildir fakat henüz tek bir
karşıt blok oluşturmuş da değildir. Bu nedenle sistemin geleceğini belirleyecek
bazı önemli eşikler bulunmaktadır.
Birinci
eşik-Askeri bütünleşme: Aşil Kalkanının Yunanistan'ın diğer savunma sistemleriyle tam
bütünleşmesi ve İsrail–Yunanistan–GKRY ortak işlevsel kapasitesinin gelişmesi.
İkinci
eşik-Mekke'nin askeri kurumsallaşması: Ortak tatbikat, istihbarat paylaşımı, hava savunması ve ortak
komuta-kontrol mekanizmalarının geliştirilmesi.
Üçüncü
eşik-Mısır: Mısır'ın
Mekke mekanizmasına katılması veya iki güvenlik ağı arasında daha belirgin bir
köprü rolü üstlenmesi.
Dördüncü
eşik-ABD: 3+1
mekanizmasının simgesel bir diplomatik format olmaktan çıkıp somut güvenlik ve
savunma iş birliği mekanizmasına dönüşmesi.
Beşinci
eşik-Türkiye ve Yunanistan ilişkileri: Ege, 12 mil, adaların askeri statüsü veya Doğu Akdeniz
enerji/deniz yetki alanları konusunda yeni bir ciddi kriz yaşanması.
Özellikle
beşinci eşik, diğer bütün eşikleri hızlandırabilir. Çünkü mevcut ağların büyük
bölümü barış zamanında “güvenlik iş birliği” olarak kalabilirken,
Türkiye-Yunanistan arasında ciddi bir kriz meydana gelmesi durumunda bu
kapasite ve bağlantılar bir anda işlevsel stratejik değere dönüşebilir.
En Olası
Senaryo: “Yarışmacı Dengeleme”
Mevcut
veriler ışığında 2027–2030 dönemi için değerlendirme dört senaryodan hiçbirinin
saf biçimde gerçekleşmesinden çok “yarışmacı dengeleme” olarak
adlandırılabilecek karma bir senaryonun daha olası olduğudur. Bu senaryoda Aşil
Kalkanı uygulanır, Yunanistan savunma kapasitesini artırır, İsrail–Yunanistan–GKRY
güvenlik iş birliği devam eder, Mekke Anlaşması kurumsallaşır, Türkiye'nin
Suudi Arabistan ve Pakistan'la savunma ilişkileri derinleşir ve Mısır her iki
tarafla da ilişkilerini sürdürür ancak güvenlik ağları tam anlamıyla karşıt askeri
bloklara dönüşmez. Bu senaryoda yarışma artar fakat bloklaşma tamamlanmaz. Bu,
bölgesel sistem açısından aslında oldukça ilginç bir durum yaratır. Çünkü
taraflar birbirlerini dengelemek için yeni kapasitelere yatırım yaparken aynı
zamanda birbirleriyle ekonomik, diplomatik ve güvenlik ilişkilerini
sürdürürler. Başka bir ifadeyle bölgesel sistem “düşmanlık”tan çok “yarışmacı
karşılıklı bağımlılık” niteliği kazanabilir.
Türkiye
İçin Stratejik Sonuç
Bütün
senaryolar birlikte değerlendirildiğinde Türkiye'nin temel stratejik sorunu
Yunanistan'ın Aşil Kalkanını edinmesi veya Mekke Anlaşması'nın genişlemesi
değildir. Asıl sorun şudur: Türkiye'nin çevresinde oluşan güvenlik ağlarının
birbirleriyle bağlantı kurarak Türkiye'nin stratejik hareket alanını daraltıp
daraltmayacağı. Bu nedenle Türkiye'nin hedefi yalnızca askeri kapasitesini
artırmak olmamalıdır. Daha geniş bir “karşı-dengeleme ekosistemi” oluşturması
gerekir: Askeri kapasite, savunma sanayii, diplomatik ortaklıklar, ekonomik
bağlantılar, enerji diplomasisi, deniz gücü, hava/füze savunması ve stratejik
iletişim. Bu modelde Türkiye'nin gücü herhangi bir tek aktöre karşı üstünlük
kurmasından değil, çok sayıda stratejik bağlantıyı aynı anda yönetebilmesinden
kaynaklanır.
Sonuç:
Çevrelenme Olasılığı ile Karşı-Dengeleme Kapasitesi Arasında Türkiye
Aşil Kalkanı
ile Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın aynı dönemde ortaya çıkması Doğu Akdeniz
ile Orta Doğu güvenlik mimarilerinin birbirinden giderek daha fazla
etkilenebileceğini göstermektedir. Aşil Kalkanı ‘İsrail–Yunanistan–GKRY’ ağının
askeri-teknolojik kapasitesini yoğunlaştırırken, Mekke Anlaşması ‘Türkiye–Suudi
Arabistan–Pakistan’ arasındaki kolektif caydırıcılık ve savunma kapasitesini
kurumsallaştırmaktadır. Bununla birlikte bu gelişmeleri henüz iki karşıt askeri
blokun oluşması olarak değerlendirmek için yeterli kanıt bulunmamaktadır. Daha
doğru tanımlama, birbirini dengeleyen, kısmen örtüşen ve gelecekte farklı
bağlantı noktaları üzerinden birbirine yaklaşabilecek iki güvenlik ağının
ortaya çıkmakta olduğudur. Türkiye bu yapının edilgin nesnesi değildir. Tam
tersine Türkiye Mekke ağının kurucu aktörü, Doğu Akdeniz ağının başlıca
stratejik muhatabı, NATO güvenlik sisteminin üyesi, Orta Doğu ile Avrupa
arasındaki coğrafi bağlantı noktası ve gelecekte oluşabilecek yeni güvenlik
ağlarının olası merkez aktörlerinden biridir. Bu nedenle Türkiye'nin
gelecekteki stratejik konumu “çevrelenen ülke” veya “çevreleyen güç” gibi tek
boyutlu kategorilerle açıklanamaz. Daha doğru kavramsallaştırma şudur: Türkiye,
çevresinde oluşan güvenlik ağlarının kesişiminde bulunan ve kendi
karşı-dengeleme kapasitesini geliştirerek bu ağların bölgesel güç dağılımını
belirlemesini önlemeye çalışan bir “stratejik düğüm güç” konumuna
yükselmektedir.
TÜRKİYE,
KKTC VE KIBRIS SORUNU AÇISINDAN AŞİL KALKANININ STRATEJİK SONUÇLARI
Aşil
Kalkanının Doğu Akdeniz güvenlik mimarisindeki etkileri yalnızca
İsrail–Yunanistan ilişkileriyle sınırlı değildir. Coğrafi ve stratejik konumu
nedeniyle Kıbrıs Adası bu güvenlik mimarisinin merkezinde yer almaktadır. Bu
nedenle sistemin olası etkileri değerlendirilirken GKRY, Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti (KKTC) ve Kıbrıs sorununun güvenlik boyutu birlikte ele
alınmalıdır. İsrail, Yunanistan ve GKRY arasında son yıllarda gelişen üçlü iş birliği
enerji, savunma, istihbarat ve deniz güvenliği alanlarında giderek kurumsal bir
nitelik kazanmıştır. Aşil Kalkanı bu iş birliğinin yeni bir askeri-teknolojik
aşamasını temsil etmektedir. Bununla birlikte, mevcut anlaşma hukuksal olarak
Yunanistan ile İsrail arasında yapılmış ikili bir savunma anlaşmasıdır.
Dolayısıyla sistemin otomatik olarak GKRY'yi kapsayan ortak bir hava ve füze
savunma şemsiyesi oluşturduğu söylenemez. Böyle bir yapının ortaya çıkabilmesi ek
siyasal kararlar, ortak komuta-kontrol düzenlemeleri, teknik bütünleşme ve
ortak angajman kurallarını gerektirir. Buna karşın GKRY siyasal ve güvenlik
çevrelerinde Aşil Kalkanının yalnızca Yunanistan'ın değil, daha geniş anlamda
İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik iş birliğinin caydırıcılık kapasitesini
artırdığı yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. GKRY Savunma Bakanı'nın,
sistemin üç ülkenin güvenliğine katkı sağlayacağını ve ortak güvenlik riskleri
bulunduğunu ifade etmesi bu algının resmî düzeyde de benimsendiğini
göstermektedir. Bu açıklamalar, siyasi bir değerlendirme niteliğinde olup bir
ortak savunma yükümlülüğünün doğduğu anlamına gelmemektedir. KKTC açısından ise
güvenlik ortamı dolaylı biçimde değişmektedir. Eğer İsrail–Yunanistan–GKRY
güvenlik ağı ilerleyen dönemde daha yüksek düzeyde askeri ve teknolojik
yönelirse Ada'nın güvenlik dengeleri de bundan etkilenebilir. Bununla birlikte
mevcut veriler, Kıbrıs'ın Yunanistan'ın hava savunma ağına operasyonel olarak bütünleştirildiğini
göstermemektedir. Bu nedenle bugünkü aşamada "ortak hava savunma
şemsiyesi"nden çok bütünleşme olasılığı taşıyan fakat henüz tamamlanmamış
bir güvenlik mimarisinden söz etmek daha isabetlidir.
Bu
gelişmelerin Kıbrıs sorununun çözüm süreci üzerindeki etkileri de dikkate
değerdir. Uluslararası görüşme yazınında tarafların güvenlik algılarındaki
değişimlerin görüşme yaklaşımlarımı etkileyebileceği kabul edilmektedir. Bir
tarafın caydırıcılık kapasitesini güçlendirdiğine inanması uzlaşma konusundaki desteklerini
azaltabileceği gibi diğer tarafın güvenlik kaygılarını artırarak karşılıklı
güvensizliği de derinleştirebilir. Buna karşılık, güçlü caydırıcılığın kriz
riskini azaltarak görüşmeler için daha kararlı bir ortam oluşturabileceğini
savunan yaklaşımlar da bulunmaktadır. Dolayısıyla Aşil Kalkanının Kıbrıs görüşmelerine
etkisi konusunda bugünden kesin bir sonuca ulaşmak olanaklı değildir. Etki
tarafların sistemi nasıl algılayacağına ve gelecekteki siyasal gelişmelere
bağlı olacaktır.
Türkiye
açısından Kıbrıs yalnızca dış konusu değil, Doğu Akdeniz güvenlik mimarisinin
temel unsurlarından biridir. Bu nedenle İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik iş birliğinin
gelişimi Ankara tarafından yalnızca Yunanistan'ın askeri kapasitesindeki artış
olarak değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz'deki genel güç dağılımını
etkileyebilecek bir süreç olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte mevcut
bulgular Aşil Kalkanının tek başına bölgesel askeri dengeyi kökten
değiştireceğini veya Türkiye'nin caydırıcılık kapasitesini ortadan
kaldıracağını göstermemektedir. Daha gerçekçi değerlendirme sistemin
Türkiye'nin askeri planlamasını ve risk hesaplarını etkileyebilecek yeni bir
değişken oluşturduğu yönündedir.
Sonuç olarak
Aşil Kalkanı Kıbrıs boyutundaki en önemli stratejik etkisi bugünkü askeri
kapasitesinden çok gelecekte İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağının kurumsal ve
operasyonel bütünleşme derecesine bağlı olacaktır. Bu bütünleşmenin
derinleşmesi durumunda Kıbrıs Adası yalnızca çözümlenmemiş bir siyasal uyuşmazlık
alanı değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz'de şekillenmekte olan güvenlik ağlarının
kesişme noktalarından biri durumuna gelebilir. Bu nedenle Kıbrıs sorununun
geleceği yalnızca görüşme süreçleriyle değil, bölgesel güvenlik mimarisinin
nasıl evrileceğiyle de yakından bağlantılı görünmektedir.
Kıbrıs'ta
Karşılıklı Hava Savunma Dengesinin Oluşumu
Son yıllarda
Doğu Akdeniz'de yaşanan güvenlik gelişmeleri Kıbrıs Adası'nın askeri-stratejik
önemini yeniden artırmıştır. Bu süreçte yalnızca Yunanistan'ın hava ve füze
savunma kapasitesindeki gelişmeler değil, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile
İsrail arasındaki savunma iş birliğinin derinleşmesi ve buna karşılık
Türkiye'nin KKTC’deki güvenlik önlemlerini güçlendirmesi de Ada'daki askeri
dengeyi etkileyen önemli unsurlar durumuna gelmiştir.
GKRY, son
yıllarda hava savunma kapasitesini çağdaşlaştırmaya yönelik çeşitli adımlar
atmış ve özellikle İsrail savunma sanayii ile ilişkilerini önemli ölçüde
geliştirmiştir. İsrail kaynaklı hava savunma sistemlerinin ve radar
teknolojilerinin GKRY envanterine girmesi Ada'nın güney kesimindeki hava
savunma kapasitesini önceki dönemlere göre farklı bir düzeye taşımıştır.
Bununla birlikte, mevcut veriler bu sistemlerin İsrail ve Yunanistan'ın hava
savunma mimarisiyle tam operasyonel bütünleşme içerisinde olduğunu
göstermemektedir. Dolayısıyla bugünkü aşamada söz konusu gelişmeler tamamlanmış
ortak bir hava savunma sistemi olarak değil, gelecekte daha ileri düzeyde bütünleşmeye
olanak verebilecek kapasite artışları olarak değerlendirilmelidir.
Buna
karşılık Türkiye de KKTC'nin güvenliğini kendi ulusal güvenliğinin ayrılmaz bir
parçası olarak değerlendirmekte ve Ada'nın kuzeyindeki askeri caydırıcılık
kapasitesini güçlendirmeye yönelik önlemler almaktadır. Son dönemde hava
savunma unsurlarının geliştirilmesi, hava kuvvetlerinin Ada üzerindeki etkinliklerinin
artırılması ve KKTC'nin hava savunma altyapısının güçlendirilmesine yönelik
uygulamalar Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki değişen güvenlik ortamına verdiği
karşılıklar arasında yer almaktadır.
Bu
gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde Kıbrıs'ta giderek belirginleşen
olgunun tek taraflı bir askeri üstünlükten çok karşılıklı hava savunma
kapasitesinin güçlenmesi olduğu görülmektedir. Başka bir ifadeyle, Ada'daki
güvenlik dengesi yalnızca kara kuvvetleri veya deniz unsurları üzerinden değil,
radar sistemleri, hava savunma füzeleri, erken uyarı kapasitesi, komuta-kontrol
altyapısı ve insansız hava araçlarına karşı savunma sistemleri gibi çok
katmanlı unsurlar üzerinden yeniden şekillenmektedir.
Uluslararası
güvenlik yazınında savunma kapasitesindeki artışın kararlılık üzerindeki etkisi
konusunda farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Bir görüşe göre karşılıklı
caydırıcılığın güçlenmesi tarafların askeri maceracılığa yönelmesini
zorlaştırarak kriz riskini azaltabilir. Buna karşılık diğer yaklaşım güvenlik
ikilemi (security dilemma) çerçevesinde bir tarafın savunma amaçlı
gerçekleştirdiği kapasite artışının diğer tarafça tehdit olarak
algılanabileceğini ve bunun karşılıklı silahlanma eğilimini
hızlandırabileceğini ileri sürmektedir. Kıbrıs'taki mevcut gelişmelerin hangi
sonuca evrileceği büyük ölçüde tarafların güvenlik algıları, siyasal tercihleri
ve bölgesel güvenlik ağlarının gelecekteki kurumsallaşma düzeyine bağlı
olacaktır.
Bu çerçevede Aşil Kalkanının dolaylı etkisi
yalnızca Yunanistan'ın savunma kapasitesindeki artışla sınırlı değildir.
İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik iş birliğinin teknolojik ve operasyonel
boyutlarının gelişmesi Türkiye'nin KKTC merkezli güvenlik planlamasını da
etkilemektedir. Benzer biçimde Türkiye'nin KKTC'deki hava savunma kapasitesini
güçlendirmesi de GKRY ve Yunanistan'ın güvenlik değerlendirmelerinde dikkate
alınan yeni bir değişken oluşturmaktadır. Böylece Kıbrıs'taki askeri denge
giderek daha fazla bölgesel güvenlik ağlarının karşılıklı etkileşimi içinde
şekillenmektedir.
Sonuç olarak
Kıbrıs Adası yalnızca çözümlenmemiş bir siyasal uyuşmazlık alanı değil, aynı
zamanda Doğu Akdeniz'de oluşan yeni güvenlik mimarisinin en önemli ilişki
noktalarından biri durumuna gelmektedir. Bu nedenle Ada'daki hava savunma
sistemlerinin karşılıklı gelişimi yalnızca askeri kapasite artışı olarak değil,
bölgesel caydırıcılık dengesi, kriz yönetimi ve Kıbrıs sorununun geleceği
üzerinde etkili olabilecek stratejik bir değişken olarak değerlendirilmelidir.
Doğu
Akdeniz Güvenlik Mimarisinde Kıbrıs'ın Yeni Jeostratejik Konumu
Kıbrıs
Adası'nın Doğu Akdeniz'de gelişmekte olan yeni güvenlik mimarisindeki konumu
son yıllarda yalnızca Kıbrıs sorununun geleneksel siyasal ve askeri boyutları
üzerinden açıklanamayacak ölçüde değişmektedir. Ada, İsrail–Yunanistan–GKRY
arasındaki güvenlik iş birliğinin gelişmesi, Doğu Akdeniz'deki enerji
kaynakları ve deniz ulaştırma yollarının önem kazanması, önemli altyapıların
korunması ve bölgesel hava ve deniz güvenliği kapasitesinin artması sonucunda
giderek daha geniş bir jeostratejik ağın parçası durumuna gelmektedir. Bu
dönüşümün temel özelliği Kıbrıs'ın artık yalnızca üzerinde iki toplumun ve
garantör devletlerin karşı karşıya geldiği bir uyuşmazlık alanı olmaktan
çıkmasıdır. Ada aynı zamanda bölgesel güvenlik ağlarının birbirleriyle temas
ettiği bir stratejik erişim ve güvenlik düğümü niteliği kazanmaktadır. İsrail
açısından Kıbrıs'ın coğrafi konumu Doğu Akdeniz'e erişim, deniz ulaştırma
hatları, eğitim ve tatbikat olanakları, önemli altyapıların korunması ve
gerektiğinde lojistik destek bakımından önem taşımaktadır. Nitekim
İsrail–Yunanistan–GKRY üçlü iş birliğinin daha önceki aşamalarında Kıbrıs ve
Yunanistan'ın sahip olduğu havaalanları ve limanların İsrail açısından
stratejik erişim alanları oluşturabileceği değerlendirilmiştir (Mizrahi, 2020).
Bu çerçevede
GKRY'nin stratejik konumu yalnızca Ada'nın güney kesimindeki askeri
kapasitesiyle değil, İsrail ve Yunanistan ile oluşturduğu çok katmanlı
bağlantılarla birlikte değerlendirilmelidir. 2025 yılında gerçekleştirilen
İsrail–Yunanistan–GKRY üçlü zirvesinde güvenlik, savunma, askeri iş birliği,
deniz güvenliği, deniz ulaştırma çizgileri ve önemli altyapıların korunması
gibi alanların ortak gündeme alınması üçlü ilişkinin enerji ve diplomasi
ekseninden daha geniş bir güvenlik çerçevesine doğru geliştiğini
göstermektedir. ABD'nin 3+1 formatındaki katılımı da bu yapının bölgesel ve
uluslararası boyutunu genişletmektedir. Bu gelişmeler Kıbrıs'ın Doğu Akdeniz
güvenlik mimarisindeki işlevinin giderek çeşitlendiğine işaret etmektedir.
Bununla
birlikte, bu gelişmeleri doğrudan bir askeri ittifakın oluşumu şeklinde
yorumlamak doğru olmayacaktır. İsrail, Yunanistan ve GKRY arasındaki iş birliği
farklı alanlarda farklı yoğunluklarda gelişmektedir ve tarafların bütün
güvenlik konularında aynı tehdit algısına veya aynı stratejik önceliklere sahip
oldukları söylenemez. Dolayısıyla burada söz konusu olan yapı klasik anlamdaki
karşılıklı savunma yükümlülüklerinden çok farklı kapasite ve çıkarların
birbirine bağlandığı çok katmanlı bir güvenlik ağıdır.
Kıbrıs'ın bu
ağ içerisindeki konumu, KKTC açısından farklı bir stratejik sonuç
yaratmaktadır. GKRY'nin İsrail ve Yunanistan'la güvenlik ilişkilerinin
derinleşmesi ve Türkiye'nin buna karşılık KKTC'nin savunma kapasitesini
güçlendirmesi Ada'daki askeri dengenin giderek daha fazla bölgesel güvenlik
sistemleri tarafından belirlenmesi sonucunu doğurabilir. Böylece Kıbrıs'taki
güvenlik dengesi yalnızca Ada üzerinde bulunan askeri kuvvetlerin niceliksel
karşılaştırmasına değil, bu kuvvetlerin daha geniş bölgesel ağlardan
sağlayabileceği teknolojik, lojistik, haber alma ve operasyonel desteğe de
bağlı duruma gelmektedir.
Bu durum
Kıbrıs sorununun çözümü bakımından ikili bir sonuç doğurabilir. Bir taraftan
daha güçlü karşılıklı caydırıcılık, tarafların tek taraflı askeri girişimlere
yönelme olasılığını azaltarak kararlılık sağlayabilir. Diğer taraftan güvenlik
kapasitesindeki artışların karşı taraf tarafından tehdit olarak algılanması
güvenlik ikilemini derinleştirebilir ve tarafların görüşme yaklaşımlarını daha
katı duruma getirebilir. Özellikle güvenlik güvenceleri, askeri varlık,
egemenlik ve siyasal eşitlik konularının Kıbrıs görüşmelerinin temel başlıkları
olmaya devam ettiği dikkate alındığında Ada'daki güvenlik mimarisinin değişmesi
görüşmelerin stratejik arka planını da değiştirebilir.
Burada
önemli olan nokta askeri kapasitenin artmasının otomatik olarak görüşme
iradesini azalttığını varsaymamaktır. Bir tarafın kendisini daha güvenli görmesi
görüşme açısından daha esnek davranmasını da sağlayabilir. Buna karşılık, karşı
tarafın aynı kapasite artışını tehdit olarak algılaması ters yönde bir sonuç
doğurabilir. Bu nedenle Aşil Kalkanı ve Kıbrıs'taki karşılıklı hava savunma
kapasitesinin etkileri doğrudan sonuçlar olarak değil, tarafların algı ve
davranışları üzerinden ortaya çıkabilecek dolaylı etkiler olarak
değerlendirilmelidir.
Daha geniş
jeopolitik açıdan bakıldığında ise Kıbrıs Doğu Akdeniz'de ortaya çıkan iki
güvenlik ağı arasındaki stratejik etkileşim bakımından önemli bir düğüm durumuna
gelmektedir. Bir tarafta İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağı giderek daha fazla
askeri-teknolojik kapasite üretirken, diğer tarafta Türkiye–KKTC güvenlik
ilişkisi Ada'nın kuzeyindeki caydırıcılığın temelini oluşturmaktadır. Bu iki
yapının doğrudan karşıt askeri bloklara dönüşmesi bugün için zorunlu veya
kaçınılmaz değildir. Ancak karşılıklı kapasite artışlarının devam etmesi durumunda
Kıbrıs, iki güvenlik ağının birbirini en yakından izlediği alanlardan biri
olacaktır.
Bu noktada
Mısır'ın gelecekteki konumu da önem kazanmaktadır. Mısır'ın bir yandan
Yunanistan ve GKRY ile Doğu Akdeniz'de geliştirdiği ilişkiler, diğer yandan
Türkiye, Suudi Arabistan ve bölgedeki diğer aktörlerle sürdürdüğü ilişkiler,
Kıbrıs'ın daha geniş bölgesel ağlara bağlanma derecesini etkileyebilir. Bu
nedenle Mısır'ın tercihleri yalnızca Mısır–Yunanistan veya Mısır–Türkiye
ilişkileri açısından değil, Doğu Akdeniz'deki güvenlik ağlarının gelecekte
birbirine bağlanıp bağlanmayacağı açısından da stratejik önem taşımaktadır.
Böylece
Kıbrıs sorununun geleceği bakımından yeni bir çözümleyici çerçeve ortaya
çıkmaktadır. Geleneksel yaklaşımda sorun esas olarak iki toplum arasındaki
siyasal uyuşmazlık, garantör devletlerin siyasaları ve Birleşmiş Milletler
müzakere süreci üzerinden incelenmektedir. Yeni güvenlik mimarisi yaklaşımı ise
bunlara ek olarak bölgesel güvenlik ağlarının Ada üzerindeki etkisini dikkate
almayı gerektirmektedir. Bu yaklaşım Kıbrıs sorununu yalnızca bir çözüm veya
çözümsüzlük sorunu olarak değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz'deki değişen güç ve
güvenlik ilişkilerinin bir parçası olarak ele almaktadır.
Sonuç olarak
Kıbrıs Adası'nın jeostratejik önemi, son dönemde ortaya çıkan askeri ve
güvenlik bağlantıları nedeniyle yeniden yükselmektedir. Aşil Kalkanının kendisi
Kıbrıs sorununu değiştiren bağımsız bir etmen değildir. Ancak sistemin
İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağı içinde oluşturduğu askeri-teknolojik
kapasite GKRY'nin güvenlik algısını ve Türkiye'nin KKTC merkezli
karşı-dengeleme gereksinmelerini etkileyebilecek niteliktedir. Bu nedenle Aşil
Kalkanının Kıbrıs bakımından asıl önemi doğrudan Ada'ya konuşlandırılmış bir
sistem olup olmamasından çok Kıbrıs'ı çevreleyen güvenlik ağlarının
kapasitesini ve birbirleriyle etkileşim düzeyini artırma olasılığında
bulunmaktadır.
Bu
gelişmelerin ileri aşamasında Kıbrıs Doğu Akdeniz'de yalnızca çözülememiş bir
siyasal sorun alanı değil, iki güvenlik ağının kesiştiği stratejik bir düğüm durumuna
gelebilir. Böyle bir dönüşüm gerçekleşirse Kıbrıs sorununun geleceği üzerindeki
belirleyici değişkenler yalnızca görüşme masasında değil, Ada'yı çevreleyen
bölgesel güvenlik mimarisinin nasıl şekilleneceği üzerinde de ortaya
çıkacaktır.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu
araştırma, Aşil Kalkanının yalnızca Yunanistan’ın hava ve füze savunma
kapasitesini geliştirmeye yönelik yaklaşık 3 milyar avroluk bir savunma araçları
satın alma projesi olarak değerlendirilmesinin sistemin bölgesel stratejik
anlamını açıklamak bakımından yetersiz kalacağını ortaya koymaktadır. Aşil Kalkanının
asıl önemi hangi askeri sistemlerden oluştuğundan çok bu sistemin
İsrail–Yunanistan–GKRY arasında son on beş yılda gelişen çok katmanlı güvenlik
ilişkileri içerisinde hangi işlevi üstlendiği ve Doğu Akdeniz’deki güç
dağılımını nasıl etkileyebileceği sorularında ortaya çıkmaktadır.
Araştırmanın
temel bulgusu Aşil Kalkanının mevcut bir güvenlik ağının başlangıç noktası
değil, bu ağın askeri-teknolojik kapasitesini derinleştiren yeni bir düğüm
olduğudur. İsrail ile Yunanistan ve GKRY arasındaki ilişkiler başlangıçta
enerji ve diplomatik iş birliği ekseninde gelişmiş ve zaman içerisinde savunma,
askeri eğitim, istihbarat, deniz güvenliği, önemli altyapıların korunması ve
stratejik erişim boyutlarını içeren daha kapsamlı bir yapıya dönüşmüştür. 2016
yılında üçlü mekanizmanın kurumsallaşması ve daha sonra ABD’nin 3+1 formatıyla
sürece girmesi bu ilişkilerin geçici bir diplomatik yakınlaşmadan daha kalıcı
bir güvenlik ağına dönüşmesine katkıda bulunmuştur. Aşil Kalkanı bu nedenle söz
konusu ağın kuruluşu değil, işlevsel ve teknolojik kapasitesinin
güçlendirilmesi olarak değerlendirilmelidir.
Bu noktada
İsrail açısından da farklı bir stratejik anlam ortaya çıkmaktadır. İsrail’in
sınırlı coğrafi derinliği, güvenlik siyasasında yalnızca kendi topraklarının
savunulmasını değil, gerektiğinde dışarıdaki stratejik erişim noktalarının,
lojistik olanakların, eğitim alanlarının, hava ve deniz ulaşımının ve erken
uyarı kapasitesinin önem kazanmasına yol açmaktadır. İsrail–Yunanistan–GKRY
ilişkilerinin zaman içerisinde geliştirdiği bu dış stratejik erişim olanakları
İsrail açısından coğrafi derinliğin işlevsel olarak genişletilmesi anlamına
gelebilmektedir. Böylece coğrafya, askeri erişim ve lojistik kapasite birbirine
bağlanmaktadır.
Yunanistan
açısından Aşil Kalkanının anlamı ise daha doğrudan biçimde caydırıcılık ve
stratejik dayanıklılık kavramları üzerinden açıklanabilir. Yunanistan'ın
Türkiye ile Ege ve Doğu Akdeniz'deki uzun süreli uyuşmazlıkları, hava sahası,
deniz yetki alanları, 12 mil sorunu, adaların askeri statüsü ve enerji
kaynakları üzerindeki yarışma gibi farklı boyutlara sahiptir. Aşil Kalkanı bu
sorunların hiçbirini hukuksal olarak çözmemekte ve tek başına herhangi bir
deniz yetki alanı veya askeri statü yaratmamaktadır. Bununla birlikte, hava,
füze, insansız sistem ve önemli altyapı savunmasını güçlendirerek Yunanistan'ın
kırılganlığını azaltabilir. Bu da caydırıcılığın güçlenmesine ve Atina'nın kriz
dönemindeki stratejik seçenek alanının genişlemesine katkıda bulunabilir.
Bu nedenle Aşil
Kalkanının Türkiye açısından değerlendirilmesinde sistemin yalnızca savunma
niteliğine bakmak yeterli değildir. Savunma kapasitesindeki artış doğrudan
saldırı kapasitesindeki artış anlamına gelmese de karşı tarafın askeri planlama
ve operasyon hesaplarını değiştirebilir. Özellikle çok katmanlı hava ve füze
savunması, radar ve komuta-kontrol kapasitesi ile insansız sistemlere karşı
savunmanın birlikte geliştirilmesi, Yunanistan'ın stratejik altyapısının
krizlere karşı dayanıklılığını artırabilir. Dolayısıyla ortaya çıkan sonuç
“savunma kapasitesi, kırılganlığın azalması, caydırıcılığın artması ve
stratejik seçenek alanının genişlemesi” biçiminde ifade edilebilir.
Araştırmanın
ikinci önemli bulgusu, Aşil Kalkanının 2026 yılında ortaya çıkan yeni bölgesel
güvenlik devingenlerinden bağımsız ele alınamayacağıdır. 7 Ağustos 2026
tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak
Savunma Anlaşması kolektif savunma ve caydırıcılık anlayışını kurumsal bir
çerçeveye taşımıştır. 31 Ağustos'ta gerçekleştirilen ilk Stratejik Siyasal ve
Savunma Komitesi toplantısı ise bu yapının kurumsallaştırılması yönünde ikinci
bir adım oluşturmuştur. Aynı gün Aşil Kalkanı anlaşmasının imzalanmış olması
dikkat çekici bir stratejik eş zamanlılık yaratmaktadır. Ancak mevcut veriler
bu iki gelişme arasında doğrudan bir nedensellik ilişkisi kurmak için yeterli
değildir. Dolayısıyla bunları birbirinin doğrudan yanıtı olarak değil, değişen
bölgesel güvenlik ortamına verilen ve farklı aktörler tarafından geliştirilen eş
zamanlı dengeleme tepkileri olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.
Bu çerçevede
araştırmanın önerdiği temel çözümleyici model bölgede klasik anlamda iki karşıt
askeri ittifakın ortaya çıktığını ileri sürmemektedir. Bunun yerine iki farklı
fakat birbirleriyle kesişme olasılığına sahip güvenlik ağı bulunmaktadır: Birinci
ağ İsrail–GKRY–Yunanistan ekseninde gelişen Doğu Akdeniz güvenlik ağıdır. İkinci
ağ ise Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan ekseninde gelişen Mekke güvenlik ağıdır.
Bu iki yapı coğrafi kapsam, kuruluş devingenleri, tehdit algıları ve kurumsal
nitelikleri bakımından birbirinden farklıdır. Dolayısıyla bunların şimdiden iki
karşıt blok oluşturduğunu ileri sürmek çözümleyici açıdan erken olacaktır.
Bununla birlikte, savunma teknolojileri, istihbarat, hava ve füze savunması,
deniz güvenliği, enerji altyapısı, lojistik erişim ve ortak askeri eğitim gibi
alanlarda ağların giderek daha fazla kapasite üretmesi aralarındaki stratejik
etkileşimi artırabilir.
Bu noktada
Türkiye'nin konumu özel bir önem kazanmaktadır. Türkiye yalnızca bu iki ağın
dışında kalan bir bölgesel aktör değildir. Türkiye, bir taraftan Mekke güvenlik
ağının kurucu ve merkezi aktörlerinden biri iken diğer taraftan
İsrail–Yunanistan–GKRY güvenlik ağının stratejik olarak en fazla dikkate almak
zorunda olduğu bölgesel güçlerden biridir. Ayrıca NATO üyeliği, Avrupa ile Orta
Doğu arasındaki coğrafi konumu, Karadeniz–Akdeniz bağlantısı ve savunma
sanayisindeki kapasitesi Türkiye'yi bölgesel güvenlik mimarisinin edilgin bir
nesnesi olmaktan çıkarmaktadır.
Bu nedenle
araştırmada önerilen “stratejik düğüm güç” kavramı Türkiye'nin mevcut konumunu
açıklamak bakımından işlevsel görünmektedir. Stratejik düğüm güç yalnızca askeri
kapasitesi yüksek olan veya çevresindeki aktörlerle ittifak kurabilen devlet
değildir. Aynı zamanda farklı güvenlik ağlarının kesişme noktasında bulunan,
bir ağın kurucusu olurken başka bir ağın stratejik karşılığı durumuna gelen ve
bölgesel güç dağılımının yeniden şekillenmesinde merkezi rol oynayabilen
aktördür. Türkiye'nin 2026 itibarıyla ortaya çıkan konumu bu
kavramsallaştırmaya önemli ölçüde uymaktadır.
Bununla
birlikte, “stratejik çevreleme” kavramının bugünkü durumun tanımlayıcı bir
olgusu olarak değil, bir sonuç değişkeni ve olasılık alanı olarak ele alınması
gerekir. İsrail–GKRY–Yunanistan ağının askeri bütünleşmenin derinleşmesi,
ABD'nin 3+1 mekanizmasının daha işlevsel bir nitelik kazanması, Mısır'ın Mekke
güvenlik ağına katılması, hava ve deniz gözetleme sistemlerinin birbirine
bağlanması ve Türkiye'nin çevresindeki güvenlik ağlarının ortak işlevsel
kapasite üretmeye başlaması durumunda stratejik çevreleme olasılığı artabilir.
Ancak bu koşulların tamamı gerçekleşmeden mevcut durumu kesin biçimde
“stratejik çevreleme” olarak nitelendirmek çözümleyici açıdan aşırı bir yorum
olacaktır.
Burada
araştırmanın geliştirdiği ‘Önemli Etkileşim Eşiği’ kavramı önem kazanmaktadır. Aşil
Kalkanının tek başına kurulması böyle bir eşik yaratmayabilir. Ancak Aşil Kalkanının
İsrail–Yunanistan–GKRY askeri iş birliğiyle bütünleşmesi, buna ABD'nin daha
ileri düzeyde katılması, Mekke güvenlik ağının ortak hava savunması ve
istihbarat kapasitesi geliştirmesi ve Mısır gibi yeni aktörlerin bu ağlardan
birine girmesi bölgesel sistemde niteliksel bir değişim yaratabilir. Başka bir
ifadeyle, tek tek kapasite artışlarından çok kapasitelerin birbirine bağlanma
derecesi stratejik sonucu belirleyecektir.
Bu
değerlendirme, bölgesel güvenlikte geleceğin klasik ittifaklardan çok ağlaşma
üzerinden şekillenebileceği olasılığını güçlendirmektedir. Ağlar birbirlerine
doğrudan düşman olmak zorunda değildir. Aynı devlet farklı ağlarla aynı anda
ilişki kurabilir. Güvenlik, enerji, ticaret ve diplomasi alanlarında rakip
görünen aktörlerle iş birliği yapabilir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde bölgesel
sistemin temel özelliği “ittifaklaşma”dan çok yarışmacı karşılıklı bağımlılık
olabilir.
Türkiye
açısından stratejik sonuç da burada ortaya çıkmaktadır. Türkiye'nin yalnızca askeri
karşı-kapasite üretmeye odaklanması yeterli olmayacaktır. Hava ve füze
savunması, elektronik savaş, uzun menzilli duyarlı vuruş sistemleri, insansız
hava ve deniz araçları, denizaltı kapasitesi, uzay ve uydu sistemleri gibi askeri-teknolojik
alanlardaki kapasite artışları önemlidir. Ancak bunların yanında savunma
sanayii ortaklıkları, enerji yolları, ekonomik ilişkiler, diplomatik ağlar ve
bölgesel güvenlik kurumları da stratejik karşı-dengelemenin parçalarıdır.
Bu bakımdan
Türkiye'nin en akılcı stratejisi yalnızca karşı-dengeleme değil, aynı zamanda
ağlar arasında köprü kurabilen bir stratejik düğüm güç olmaktır. Başka bir
ifadeyle Türkiye kendisini çevreleyen olası ağların dışında kalmaya çalışmak
yerine bu ağların olanaklı olduğu ölçüde kesişme ve iletişim noktası durumuna
gelmesini sağlayabilir. Böyle bir strateji askeri caydırıcılığı zayıflatmadan
diplomatik manevra alanını genişletebilir.
Sonuç
Aşil Kalkanının
bölgesel stratejik anlamı dolayısıyla yalnızca Yunanistan'ın hava ve füze
savunma kapasitesinin artması değildir. Sistem, İsrail–Yunanistan–GKRY arasında
uzun süredir gelişmekte olan güvenlik ağının askeri-teknolojik kapasite
düğümlerinden biri durumuna gelmektedir. Bu nedenle Aşil Kalkanı Doğu
Akdeniz'deki güç dengesinin yeniden şekillenmesinde tek başına belirleyici
olmayan fakat daha geniş bir güvenlik mimarisinin kapasitesini artırabilecek
bir unsur olarak değerlendirilmelidir.
Buna
karşılık Mekke Ortak Savunma Anlaşması Türkiye'nin Suudi Arabistan ve
Pakistan'la güvenlik ilişkilerini daha kurumsal bir kolektif savunma
çerçevesine taşıyarak bölgesel güç ekosisteminde yeni bir dengeleme kapasitesi
yaratmaktadır. Aşil Kalkanı ile Mekke Anlaşması arasındaki eş zamanlılık iki
gelişmenin doğrudan birbirinin sonucu olduğunu göstermemektedir. Ancak her iki
gelişme de 2026 yılında Orta Doğu ve Doğu Akdeniz'de güvenlik ilişkilerinin
daha fazla ağlaşmaya, kurumsallaşmaya ve askeri-teknolojik kapasite üretimine
yöneldiğini göstermesi bakımından önemlidir.
Bu
araştırmanın ulaştığı temel sonuç önümüzdeki dönemde bölgesel güç dengesini
belirleyecek esas unsurun tek tek silah sistemleri veya tek tek anlaşmalar
değil, bu sistem ve anlaşmaların birbirleriyle ne ölçüde bağlantı kuracağı
olduğudur. Aşil Kalkanının stratejik etkisi de bu nedenle füze menzilinden veya
radar kapasitesinden daha geniş bir düzlemde ele alınmalıdır. Sonuç olarak
ortaya çıkan yapı şimdilik iki karşıt askeri bloktan çok iki güvenlik ağı ve
bir stratejik kesişim biçiminde tanımlanabilir: Aşil Kalkanı ‘İsrail–GKRY–Yunanistan
güvenlik ağıdır ve Doğu Akdeniz'de dengeleme unsuru olabilir. Mekke Anlaşması ise
Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan güvenlik ağıdır ve Orta Doğu'da dengeleme
unsuru olabilir. İki ağ arasında artan stratejik etkileşim olasıdır. Türkiye
stratejik kesişim ve stratejik düğüm güçtür. Ağların bütünleşme derecesi
stratejik çevreleme olasılığını belirleyecektir.
Bu model,
geleceği belirlenmiş bir sonuç olarak değil, farklı aktörlerin birbirlerinin
kapasite ve davranışlarına verdiği tepkilerle sürekli yeniden üretilen bir
olasılık alanı olarak görmektedir. Dolayısıyla Aşil Kalkanının gerçek stratejik
önemi, yalnızca Yunanistan'ı ne kadar güçlü bir biçimde savunacağıyla değil,
Doğu Akdeniz'deki güvenlik ağlarının nasıl gelişeceği, Mekke güvenlik ağının ne
ölçüde kurumsallaşacağı ve bu iki ağın Türkiye'nin stratejik hareket alanını nasıl
etkileyeceğiyle belirlenecektir.
Bu açıdan
2026, bölgesel güvenlik mimarisinde yalnızca yeni silah sistemlerinin devreye
girdiği bir yıl değil, güvenlik ilişkilerinin ağlaşmaya başladığı ve
Türkiye'nin bu ağların merkezindeki stratejik düğüm güç konumunun
belirginleştiği bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir.
Kıbrıs
boyutu, Aşil Kalkanının stratejik anlamını daha da genişletmektedir. GKRY'nin
İsrail menşeli hava savunma kapasitesine sahip olması ve Türkiye'nin buna
karşılık KKTC'deki hava savunma kapasitesini güçlendirmesi henüz bütünleşmiş
iki karşıt hava savunma sistemi ortaya çıkarmamış olsa da adada karşılıklı
savunma kapasitesinin gelişmekte olduğunu göstermektedir. Böylece Kıbrıs
yalnızca siyasi çözümsüzlüğün devam ettiği bir alan olmaktan çıkarak Doğu
Akdeniz'deki güvenlik ağlarının doğrudan ilişki kurduğu bir stratejik düğüme
dönüşmektedir. Bu nedenle stratejik çevreleme olasılığı yalnızca Ege ve Doğu
Akdeniz'deki deniz ve hava kuvvetleri dengesi üzerinden değil, Kıbrıs'taki
karşılıklı savunma kapasitesinin gelecekte İsrail–GKRY–Yunanistan güvenlik ağı
ile Türkiye'nin KKTC merkezli güvenlik kapasitesi arasındaki etkileşime dönüşüp
dönüşmeyeceği üzerinden de değerlendirilmelidir.
KAYNAKÇA
Buzan, B., Waever,
O., ve de Wilde, J. (1998). Security: A new framework for analysis. Lynne
Rienner Publishers.
Institute
for National Security Studies. (2016). Active Israeli policy in the
Mediterranean basin. INSS.
Lausanne
Conference. (1923). Treaty of Lausanne.
Lindenstrauss,
G., ve Daniel, R. (2020, June 30). A stormy Mediterranean: The Turkish-Greek
conflict returns to center stage. INSS Insight, No. 1341. Institute for
National Security Studies.
Lindenstrauss,
G., ve Winter, O. (2020, August 25). A red line for the Blue Homeland? The
maritime border demarcation agreement between Greece and Egypt. INSS Insight,
No. 1373. Institute for National Security Studies.
Mearsheimer,
J. J. (2001). The tragedy of great power politics. W. W. Norton ve Company.
Mizrahi, O.
(2020, July). Israel’s policy in its triangular relations with Greece and
Cyprus. Strategic Assessment, 23(3). Institute for National Security Studies.
Paris Peace
Conference. (1947). Treaty of peace with Italy. United Nations Treaty Series.
Republic of
Cyprus. (2025, December 22). Joint declaration of the 10th trilateral summit of
the Republic of Cyprus, the Hellenic Republic and the State of Israel.
Presidency of the Republic of Cyprus.
Republic of
Türkiye Ministry of Foreign Affairs. (2026, August 31). Joint statement of the
Strategic Political and Defence Committee of the Makkah Agreement for Joint
Defence. Ministry of Foreign Affairs of the Republic of Türkiye.
Republic of
Türkiye Ministry of Foreign Affairs. (2026, June 21). Joint statement of the R4
following the fourth consultative meeting of the foreign ministers of the
Republic of Türkiye, the Arab Republic of Egypt, the Islamic Republic of
Pakistan, and the Kingdom of Saudi Arabia. Ministry of Foreign Affairs of the
Republic of Türkiye.
State of
Israel, Ministry of Defense. (2026, August 31). Israel and Greece have signed
the massive “Achilles Shield” agreement. Ministry of Defense.
Treaty of
Lausanne. (1923).
Treaty of
Peace with Italy. (1947).
United
Nations. (1982). United Nations Convention on the Law of the Sea. United
Nations.
Walt, S. M.
(1987). The origins of alliances. Cornell University Press.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder