Yeni Anayasa Neden? 2002–2026
Döneminde Anayasal Dönüşüm, Rejim Tasarımı ve Liderlik Sürekliliği
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Yürütücü Özet
Türkiye’de
“yeni anayasa” tartışması, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) iktidara
geldiği 2002 yılından bu yana farklı biçimlerde gündeme gelmiştir. Bu dönem
boyunca “sivil anayasa”, “demokratikleşme”, “darbe anayasasından kurtulma”,
“özgürlükçü anayasa”, “vasiliğin tasfiyesi” ve “yeni toplumsal sözleşme” gibi
gerekçeler sürekli olarak öne çıkarılmıştır. Ancak aynı dönemde Türkiye’nin
anayasal düzeni kapsamlı biçimde değiştirilmiş ve 2007, 2010 ve özellikle 2017
anayasa değişiklikleriyle yalnızca anayasanın çok sayıda hükmü değil, siyasal
sistemin temel yapısı da yeniden düzenlenmiştir. 2017’de parlamenter hükümet
sisteminden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesi bu dönüşümün en köklü
aşamasını oluşturmuştur.
Bu durum
çalışmanın temel sorusunu ortaya çıkarmaktadır: 2017’de hükümet sistemini köklü
biçimde değiştiren siyasal iktidar neden 2026’da yeniden “yeni anayasa”
istemektedir?
Çalışmanın
temel bulgusu, bu sorunun yalnızca 1982 Anayasası’nın askeri geçmişi ve
demokratik niteliği üzerinden açıklanamayacağıdır. 2026’daki yeni anayasa
girişimi 2002’den itibaren gerçekleşen anayasal dönüşümün yeni bir aşaması
olarak değerlendirilmelidir. Bu çerçevede üç temel açıklama öne çıkmaktadır:
demokratik yenilenme, 2017 sisteminin revizyonu ve anayasal iktidar stratejisi.
Araştırma,
anayasa değişikliklerinin yalnızca hukuksal metinler değil, aynı zamanda
siyasal iktidarın kuruluşunu, kullanımını, dağılımını ve sürekliliğini
düzenleyen kurumsal araçlar olduğu varsayımına dayanmaktadır. Bu nedenle
çalışmada “söylem–anayasal tasarım–siyasal güç dağılımı–siyasal sonuç” ilişkisi
izlenmiştir. 2007, 2010 ve 2017 değişiklikleri ile 2026’daki yeni anayasa
söylemi tarihsel-karşılaştırmalı olarak incelenmiş ve siyasal açıklamalar,
anayasal metinler, TBMM belgeleri ve diğer birincil kaynaklar süreç izleme ve
nitel içerik çözümlemesiyle değerlendirilmiştir.
Araştırmanın
önemli bir bulgusu, AK Parti’nin anayasa söyleminde belirgin bir süreklilik
bulunmasına karşın bu söyleme eşlik eden anayasal sonuçların farklı dönemlerde
önemli ölçüde değişmiş olmasıdır. Bu nedenle aynı normatif gerekçelerin farklı
anayasal hedeflere ve siyasal işlevlere hizmet edebileceği sonucuna
ulaşılmıştır. Özellikle 2017 değişikliği demokratik reform sınırlarını aşarak
doğrudan hükümet sisteminin yeniden tasarlanması niteliği taşımıştır.
2026
bakımından ise yeni anayasa girişiminin 2017 sistemini bütünüyle terk etmekten
çok yeniden düzenleme olasılığı dikkat çekmektedir. Bakanlar Kurulunun yeniden
oluşturulması, bürokratik örgütlenmenin değiştirilmesi, bazı Cumhurbaşkanlığı
yetkilerinin yeniden dağıtılması ve müsteşarlık gibi kurumların geri
getirilmesi türündeki düzenlemeler gerçekleştiği takdirde bunlar parlamenter
sisteme tam dönüşten çok Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin yeniden
tasarlanması olarak değerlendirilebilir.
Çalışmanın
en önemli bulgusu ise liderlik sürekliliği sorununun 2026 anayasa tartışmasının
dışında bırakılamayacağıdır. Mevcut Anayasa’da Cumhurbaşkanının görev süresi ve
yeniden adaylığına ilişkin sınırlamalar bulunmakta ve 2028 sonrasında
Cumhurbaşkanlığının geleceği bu nedenle anayasal bir sorun oluşturmaktadır. AK
Parti yöneticilerinin 2028’de Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı
seçilmesini açık bir siyasal hedef olarak ifade etmeleri ve bazı açıklamalarda
bu hedef ile anayasal yeniden yapılanmanın aynı bağlam içinde
ilişkilendirilmesi liderlik sürekliliğini yalnızca spekülatif bir varsayım
olmaktan çıkararak sınanabilir bir araştırma varsayımına dönüştürmektedir.
Bununla
birlikte çalışma, “yeni anayasanın amacı Erdoğan’ın ömür boyu başkanlığını
sağlamaktır” sonucunu peşin olarak kabul etmemektedir. Bu savın bilimsel olarak
sınanabilmesi için özellikle Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden adaylığı,
seçimlerin yenilenmesi ve geçiş hükümleri incelenmelidir. Anayasa paketinde çok
sayıda demokratik veya teknik düzenlemenin bulunması birkaç önemli hükmün
siyasal açıdan belirleyici olmasını engellemez. Bu nedenle çalışmada “anayasal
kozmetik” ile “stratejik anayasal düzenleme” arasında çözümleyici bir ayrım
yapılmıştır.
Araştırma
ayrıca, mevcut TBMM’nin anayasa değişikliği yapma konusundaki hukuksal yetkisi
ile yeni bir anayasal düzenin demokratik kurucu meşruluğu arasında ayrım
yapılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Mevcut TBMM, Anayasa’nın öngördüğü
usuller içinde anayasa değişikliği yapabilir. Ancak mevcut parlamento bileşiminin
yasama dönemi içinde önemli ölçüde değişmesi ve yapılmak istenen işlemin mevcut
anayasal düzeni bütünüyle yeniden kurma savı taşıması durumunda temsilin
güncelliği ve yenilenmiş demokratik yetkilendirme sorunu ayrıca
değerlendirilmelidir. Bu bakımdan yeni seçilmiş bir Meclis hukuksal olarak
zorunlu olmasa da yeni anayasanın kurucu demokratik meşruluğunu
güçlendirebilecek bir seçenek olarak değerlendirilebilir.
Sonuç olarak
çalışma 2026’daki yeni anayasa girişiminin tek boyutlu bir demokratikleşme
projesi olarak açıklanamayacağını ileri sürmektedir. Daha kapsayıcı açıklama
demokratik ve meşruluk üretici düzenlemelerle birlikte 2017’de kurulan sistemin
yeniden düzenlenmesi, mevcut siyasal güç yapısının kurumsal olarak
güçlendirilmesi ve Cumhurbaşkanlığı makamında liderlik sürekliliğinin
sağlanmasına yönelik stratejik düzenlemelerin aynı anayasal proje içinde bir
araya gelebileceği varsayımıdır.
Bu çerçevede
çalışmanın temel sorusu artık yalnızca “Neden yeni anayasa?” değildir. Daha
açıklayıcı soru şudur: “Yeni anayasa Türkiye’nin anayasal düzenini
demokratikleştirerek yeniden mi kuracaktır, 2017’de oluşturulan sistemi yeniden
düzenleyerek mi sürdürecektir, yoksa birkaç önemli anayasal düzenleme
aracılığıyla mevcut siyasal iktidarın ve liderliğin geleceğini mi güvence
altına alacaktır?”
Bu sorunun
kesin cevabı, yeni anayasa metni ortaya çıktığında özellikle de stratejik
anayasal düğüm noktaları üzerinden yapılacak ayrıntılı incelemeyle
verilebilecektir.
Öz
Bu çalışma,
Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan
tarafından 2026 yılında yeniden gündeme getirilen “yeni anayasa” talebinin
siyasal ve kurumsal nedenlerini incelemektedir. Araştırmanın çıkış noktasını
2002 yılından itibaren AK Parti iktidarları döneminde gerçekleştirilen kapsamlı
anayasal değişikliklere ve özellikle 2017 yılında parlamenter hükümet
sisteminden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmiş olmasına karşın yeni
bir anayasa gereksiniminin yeniden ileri sürülmesi oluşturmaktadır. Çalışma,
kamuoyuna açıklanan “sivil anayasa”, “demokratikleşme”, “darbe anayasasından
kurtulma”, “hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi” ve “yeni toplumsal sözleşme”
gibi gerekçelerin tarihsel sürekliliğini ve bu gerekçelerin farklı dönemlerde
ortaya çıkardığı anayasal sonuçlarla karşılaştırmaktadır. Nitel,
tarihsel-karşılaştırmalı ve süreç izleme yöntemlerine dayanan araştırmada
anayasa değişiklikleri söylem, anayasal tasarım, siyasal güç dağılımı ve
kurumsal sonuçlar bakımından birlikte değerlendirilmiştir. Bulgular, 2026'daki
yeni anayasa girişiminin yalnızca 1982 Anayasası'nın demokratikleştirilmesiyle
açıklanamayacağını ve 2017'de kurulan hükümet sisteminin yeniden düzenlenmesi,
mevcut iktidar yapısının kurumsal olarak güçlendirilmesi ve Cumhurbaşkanlığı
makamının siyasal geleceğine ilişkin anayasal düzenlemelerin de dikkate
alınması gerektiğini göstermektedir. Araştırma ayrıca anayasal değişikliğin
kapsamı ile siyasal ağırlığının aynı olmadığını ve geniş bir anayasa
paketindeki sınırlı sayıdaki stratejik hükmün iktidarın geleceği bakımından çok
daha büyük sonuçlar yaratabileceğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda
Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden adaylığı, seçimlerin yenilenmesi ve
geçiş hükümleri, liderlik sürekliliği varsayımının sınanması bakımından önemli
anayasal düğümler olarak belirlenmiştir. Çalışmanın temel sonucu yeni anayasa
girişiminin demokratik reform, rejimin yeniden düzenlenmesi ve liderlik
sürekliliği unsurlarını aynı anayasal proje içinde birleştiren hibrit bir
strateji olabileceğidir. Bununla birlikte bu varsayımın kesin olarak
doğrulanması önerilecek anayasa metnindeki önemli hükümlerin somut olarak
incelenmesine bağlıdır. Çalışma ayrıca mevcut TBMM'nin anayasa değişikliği
yapma konusundaki hukuksal yetkisi ile yeni bir anayasal düzenin demokratik
kurucu meşruluğu arasındaki ayrımın göz önünde bulundurulması gerektiğini
savunmaktadır.
Anahtar
Kelimeler: Yeni
anayasa, anayasal değişim, siyasal iktidar, anayasal strateji, rejimin yeniden
düzenlenmesi, iktidarın güçlendirilmesi, liderlik sürekliliği, Cumhurbaşkanlığı
Hükümet Sistemi, anayasal meşruluk, demokratik temsil
Abstract
This study examines the political and institutional
drivers of the “new constitution” agenda once again advanced in 2026 by the
Justice and Development Party (AK Party) and President Recep Tayyip Erdoğan.
The study starts from a central puzzle: despite extensive constitutional
changes implemented under AK Party governments since 2002, and particularly the
radical shift from the parliamentary system to the Presidential Government
System in 2017, the need for a new constitution has once again been placed at
the center of the political agenda. The study compares the historical
continuity of the officially articulated justifications—such as a “civilian
constitution,” democratization, overcoming the legacy of the coup-era
constitution, strengthening rights and freedoms, and creating a new social
contract—with the constitutional and political outcomes produced by earlier
reforms. Employing a qualitative, historical-comparative research design and
process tracing, the analysis examines constitutional change through the
combined lenses of political discourse, constitutional design, distribution of
political power, and institutional consequences. The findings suggest that the
2026 constitutional initiative cannot be adequately explained solely by the
democratization of the 1982 Constitution. The revision of the governmental
system established in 2017, the institutional entrenchment of the existing
power structure, and the constitutional regulation of the political future of
the presidency must also be taken into account. The study further argues that
the scope of constitutional change does not necessarily correspond to its
political significance: within a broad constitutional package, a limited number
of strategic provisions may have far greater consequences for the future
distribution and duration of political power. In this regard, presidential term
limits, eligibility for reelection, rules concerning the renewal of elections,
and transitional provisions are identified as critical constitutional nodes for
testing the leadership-continuity hypothesis. The study concludes that the 2026
new-constitution initiative may represent a hybrid constitutional strategy
combining democratic reform, regime revision, institutional entrenchment, and
leadership continuity. However, this hypothesis can only be conclusively
assessed through a systematic examination of the actual constitutional text and
its critical provisions. The study also distinguishes between the existing
Parliament’s legal authority to amend the Constitution and the broader question
of democratic constituent legitimacy in establishing a new constitutional
order.
Keywords: New
constitution, constitutional change, political power, constitutional strategy,
regime revision, power entrenchment, leadership continuity, Presidential
Government System, constitutional legitimacy, democratic representation
GİRİŞ
Türkiye’de
“yeni anayasa” tartışması yeni değildir. Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti)
iktidarları döneminde anayasanın yeniden yapılması düşüncesi farklı zamanlarda
gündeme getirilmiş ve bu girişimlerin hemen tamamında benzer gerekçeler ileri
sürülmüştür. 1982 Anayasası’nın bir askeri darbe döneminin ürünü olması, sivil
ve demokratik bir anayasa gereksinimi, vasilik (vesayet) anlayışından kurtulma,
temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, toplumsal uzlaşmaya dayalı yeni bir
toplum sözleşmesi oluşturulması ve Türkiye’nin değişen koşullarına uygun yeni
bir anayasal düzen kurulması bu gerekçelerin başlıcaları olmuştur. Nitekim AK
Parti’nin günümüzdeki söyleminde de “sivil, demokratik, özgürlükçü ve kuşatıcı”
yeni anayasa ile “darbe anayasasından kurtulma” gerekçeleri merkezi yerini
korumaktadır. Ancak burada yanıtlanması gereken önemli bir siyasal bilim sorunu
bulunmaktadır: Aynı gerekçeler geçmişte de defalarca ileri sürülmüşken neden
yeniden yeni bir anayasa?
Bu soru,
Türkiye’nin son yirmi dört yıllık anayasal gelişimi dikkate alındığında daha da
önem kazanmaktadır. Çünkü 2002 sonrasında Türkiye’nin anayasal düzeni AK
Parti’nin tek başına iktidar olduğu dönemlerde gerçekleştirilen bir dizi
kapsamlı değişiklikle önemli ölçüde dönüştürülmüştür. 2007 ve 2010 anayasa
değişikliklerinin ardından 2017 yılında kabul edilen 6771 sayılı Anayasa
Değişikliği Kanunu bu dönüşümün en köktenci aşamasını oluşturmuştur. 2017
değişikliği yalnızca belirli anayasal kurumların yetki ve görevlerinde
değişiklik yapmamış ve parlamenter hükümet sisteminin yerine Cumhurbaşkanlığı
Hükümet Sisteminin geçirilmesiyle Türkiye’nin yürütme ve hükümet yapısını köklü
biçimde yeniden düzenlemiştir.
Dolayısıyla
bugün ileri sürülen “1982 Anayasası’nın değiştirilmesi” gerekçesi anayasal
geçmişten bağımsız olarak ele alınamaz. Zira söz konusu anayasa, AK Parti
iktidarları boyunca defalarca değiştirilmiş, bu değişiklikler yalnızca
anayasanın bazı maddelerinin güncellenmesiyle sınırlı kalmamış, devlet
organları arasındaki yetki dağılımını ve sonuçta hükümet sisteminin kendisini
değiştirecek boyuta ulaşmıştır. Başka bir ifadeyle, Türkiye’nin mevcut anayasal
düzeni artık 1982 yılında ortaya çıkan anayasal düzenle aynı anayasal yapı
değildir.
Bu durum
yeni anayasa söyleminin resmi gerekçeleri ile anayasal değişimin tarihsel gelişimi
arasında araştırılması gereken bir uzaklık bulunduğunu göstermektedir. Eğer
temel sorun yalnızca 1982 Anayasası’nın askeri darbe döneminin ürünü olması,
demokratik niteliğinin geliştirilmesi ve “sivil” duruma getirilmesi ise bu
sorunların önemli bir bölümünün yirmi yılı aşkın süren anayasal değişikliklerle
neden giderilemediği sorusu ortaya çıkmaktadır. Daha da önemlisi, 2017 yılında
hükümet sistemini bütünüyle değiştirecek ölçüde kapsamlı bir anayasal dönüşüm
gerçekleştirilmişken bugün neden yeniden bütüncül bir “yeni anayasa” gereksinimi
ileri sürülmektedir? Bu çalışmanın çıkış noktası tam da bu anayasal
paradokstur.
Çalışmanın
temel varsayımı yeni anayasa talebinin yalnızca kamuoyuna açıklanan normatif
gerekçeler üzerinden açıklanamayacağıdır. Siyaset bilimi açısından anayasa
yalnızca hak ve özgürlükleri düzenleyen bir hukuk metni değil, aynı zamanda
siyasal iktidarın kuruluşunu, dağılımını, kullanımını ve sürekliliğini
belirleyen temel kurumsal çerçevedir. Bu nedenle anayasa yapma ve değiştirme
girişimleri, açıklanan demokratik ve normatif gerekçelerin yanı sıra iktidarın
mevcut ve gelecekteki konumunu nasıl etkileyeceği bakımından da incelenmelidir.
Buradan
hareketle çalışmanın temel araştırma sorusu şu şekilde ortaya konulabilir: AK
Parti’nin 2020’li yıllarda yeniden gündeme getirdiği yeni anayasa girişimi
yalnızca 1982 Anayasası’nın demokratik ve sivil bir anayasa ile değiştirilmesi gereksinimiyle
mi açıklanabilir yoksa 2002’den itibaren gerçekleştirilen anayasal dönüşümün
yeni bir aşamasını, mevcut siyasal rejimin yeniden tasarlanmasını ve liderlik
sürekliliğinin anayasal olarak güvence altına alınmasını da içeren daha geniş
bir siyasal strateji olarak mı değerlendirilmelidir?
Bu soru
özellikle Cumhurbaşkanının görev süresi ve yeniden adaylığına ilişkin anayasal
hükümler bakımından önem taşımaktadır. Mevcut Anayasa’nın 101. maddesi bir
kimsenin en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebileceğini öngörmektedir.
Dolayısıyla yeni anayasa sürecinde hükümet sistemi, Cumhurbaşkanının yetkileri,
yasama-yürütme ilişkileri ve kamu yönetiminin örgütlenmesi gibi çok sayıda
alanda değişiklik yapılırken Cumhurbaşkanının adaylığı ve görev süresine
ilişkin hükümlerde ortaya çıkabilecek herhangi bir değişiklik diğer anayasal
düzenlemelerden farklı olarak doğrudan iktidarın zamansal sürekliliği sorunuyla
bağlantılı duruma gelecektir.
Burada
dikkat edilmesi gereken nokta böyle bir bağlantının peşin olarak bir sonuç
olarak kabul edilmemesidir. Bilimsel araştırmanın amacı, “yeni anayasanın asıl
amacı Erdoğan’ın iktidarını ömür boyu sürdürmektir” biçimindeki bir siyasal savı
doğrulamak değil, liderlik sürekliliğinin yeni anayasa girişiminin
açıklanmasında ne ölçüde belirleyici olduğunu sınamaktır. Bu nedenle çalışmada
iktidarın söylemi ile anayasal değişikliklerin sonuçları birlikte
değerlendirilecek ve söylenen gerekçeler ile gerçekleştirilen kurumsal
dönüşümler arasındaki ilişki karşılaştırmalı olarak incelenecektir.
Bu yaklaşım,
anayasal değişikliğin büyüklüğü ile siyasal öneminin aynı şey olmadığını da
dikkate almaktadır. Yeni bir anayasa çok sayıda maddede değişiklik içerebilir
ancak bu değişikliklerin hepsi aynı siyasal ağırlığa sahip değildir. Hükümet
örgütlenmesinin yeniden düzenlenmesi, bakanlıkların ve bürokratik hiyerarşinin
değiştirilmesi, bazı yürütme yetkilerinin TBMM’ye veya Bakanlar Kuruluna
aktarılması ya da başka kurumsal düzenlemeler mevcut sistemin işleyişini
değiştirebilir. Buna karşılık Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden adaylığı,
seçimlerin yenilenmesi ve yürütme gücünün örgütlenmesine ilişkin birkaç hüküm
çok daha büyük bir siyasal sonuç doğurabilir.
Bu nedenle
çalışmada temel olarak şu ayrım üzerinde durulacaktır: anayasal görünür değişim
ve siyasal işlevsel süreklilik. Başka bir ifadeyle sorun yeni anayasanın kaç
maddeyi değiştireceğinden çok, hangi değişikliklerin Türkiye’nin siyasal
iktidar yapısını gerçekten dönüştüreceğidir. Bu bakış açısından bakıldığında
Türkiye’de yeni anayasa tartışması yalnızca “darbe anayasasından kurtulma” veya
“yeni bir toplumsal sözleşme oluşturma” tartışması değildir. Aynı zamanda,
2002’den itibaren adım adım gerçekleştirilen anayasal dönüşümün hangi noktaya
ulaştığını, mevcut Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin hangi yönlerinin
korunacağını, hangilerinin yeniden düzenleneceğini ve mevcut siyasal liderliğin
geleceğinin anayasal düzen içinde nasıl konumlandırılacağını anlamaya yönelik
bir kurumsal siyaset sorunudur. Bu nedenle çalışmanın temel sorusu basitçe
“Yeni anayasa neden isteniyor?” değildir. Asıl soru şudur: 2017’de Türkiye’nin
hükümet sistemini köklü biçimde değiştiren iktidar, neden bugün bir kez daha
yeni bir anayasa istemektedir ve bu yeni anayasanın değiştireceği asıl anayasal
alan hangisidir?
Amaç ve Hedefler
Bu
çalışmanın temel amacı AK Parti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan
tarafından yeniden gündeme getirilen “yeni anayasa” talebinin siyasal ve
kurumsal nedenlerini kamuoyuna açıklanan gerekçelerin ötesine geçerek incelemektir.
Çalışma, yeni anayasa girişimini yalnızca 1982 Anayasası’nın askeri darbe
döneminin ürünü olması veya anayasanın daha demokratik, sivil ve özgürlükçü bir
yapıya kavuşturulması gereği üzerinden değerlendirmemekte ve bu söylemin 2002
sonrasında gerçekleştirilen kapsamlı anayasal değişiklikler ve özellikle
2017’de hükümet sisteminin köklü biçimde değiştirilmesiyle birlikte ele
alınması gerektiğini savunmaktadır. Bu çerçevede çalışmanın temel sorunsalı
anayasal değişikliklerin gerekçeleri ile ortaya çıkardıkları siyasal ve
kurumsal sonuçlar arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Aynı ya da benzer
gerekçelerin farklı dönemlerde yinelenmesine karşın anayasal düzenin sürekli
olarak yeniden yapılandırılması yeni anayasa talebinin yalnızca açıklanan
normatif gerekçelerle açıklanamayabileceğini düşündürmektedir.
Çalışmanın
birinci hedefi, 2002–2026 dönemindeki anayasal dönüşümün bütünlüğünü ortaya
koymaktır. Bu amaçla 2007, 2010 ve özellikle 2017 anayasa değişiklikleri bir
bütün içinde incelenerek değişikliklerin yalnızca tek tek maddeler üzerindeki
etkileri değil, devlet organları arasındaki güç dağılımı ve hükümet sisteminin
dönüşümü üzerindeki sonuçları değerlendirilecektir. Böylece 2026 yılında
yeniden gündeme getirilen yeni anayasa talebinin önceki anayasal dönüşümlerden
bağımsız bir girişim olmadığı gösterilmeye çalışılacaktır.
İkinci
hedef, AK Parti ve Erdoğan tarafından farklı dönemlerde ileri sürülen anayasa
gerekçelerinin sürekliliğini ve değişimini belirlemektir. “Sivil anayasa”,
“demokratikleşme”, “vasiliğin tasfiyesi”, “darbe anayasasından kurtulma”, “hak
ve özgürlüklerin güçlendirilmesi” ve “yeni toplumsal sözleşme” gibi
gerekçelerin hangi dönemlerde, hangi siyasal koşullarda ve hangi anayasal
değişikliklerle birlikte kullanıldığı karşılaştırmalı olarak incelenecektir.
Böylece siyasal söylemin sürekliliği ile anayasal sonuçların değişimi arasında
bir farklılaşma bulunup bulunmadığı araştırılacaktır.
Üçüncü
hedef, kamuoyuna sunulan normatif gerekçeler ile anayasa değişikliklerinin
siyasal işlevleri arasındaki olası farklılığı ortaya koymaktır. Bu bağlamda
anayasa yalnızca hukuksal bir metin olarak değil, siyasal iktidarın kuruluşunu,
kullanımını, dağılımını ve sürekliliğini düzenleyen temel kurumsal yapı olarak
ele alınacaktır.
Dördüncü
hedef, yeni anayasa girişiminin rejim tasarımı bakımından taşıdığı anlamı
ortaya koymaktır. Özellikle 2017’de parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı
Hükümet Sistemine geçilmesinden sonra gündeme gelen yeni anayasa arayışının,
mevcut hükümet sisteminin terk edilmesi, yeniden düzenlenmesi veya kurumsal
olarak güçlendirilmesi seçeneklerinden hangisine daha yakın olduğu
araştırılacaktır.
Beşinci
hedef, anayasa değişiklikleri içinde siyasal ağırlığı birbirinden farklı hüküm
gruplarını ayırt etmektir. Hükümet ve kamu yönetiminin örgütlenmesi, Bakanlar
Kurulu veya bakanlık yapısı, bürokratik hiyerarşi, TBMM’nin yetkileri ve
Cumhurbaşkanının bazı yetkilerinin yeniden dağıtılması gibi düzenlemeler ile
Cumhurbaşkanının adaylığı, görev süresi, seçimlerin yenilenmesi ve yürütme
gücünün merkezî konumu gibi doğrudan liderlik sürekliliğini etkileyebilecek
hükümler birbirinden ayrılarak incelenecektir. Bu ayrım anayasal değişikliğin
niceliği ile siyasal öneminin aynı şey olmadığını göstermeyi amaçlamaktadır.
Altıncı
hedef, liderlik sürekliliği varsayımını bilimsel olarak sınamaktır. Çalışmada
yeni anayasa girişiminin mevcut Cumhurbaşkanının siyasal liderliğinin anayasal
sınırlar içinde devamını kolaylaştırmaya yönelik bir araç olup olmadığı
araştırılacaktır. Bu kapsamda Cumhurbaşkanının görev süresi ve yeniden
adaylığına ilişkin hükümler, TBMM’nin seçimlerin yenilenmesindeki rolü ve bu
alanlarda ortaya çıkabilecek yeni anayasal seçenekler özel olarak
değerlendirilecektir.
Yedinci ve
son hedef, Türkiye örneğinden hareketle daha genel bir siyaset bilimi sorunsalına
katkıda bulunmaktır: Siyasal iktidarlar hangi koşullarda yeni anayasa yapma gereksinimi
duyar ve anayasa yapımı mevcut iktidar düzeninin geleceğini güvence altına almak
için bir kurumsal stratejiye dönüşebilir mi? Türkiye örneği bu daha geniş sorunsalın
yanıtlanması açısından değerlendirilecektir.
Bu amaç ve
hedefler doğrultusunda çalışma iki açıklama arasında sistemli bir karşılaştırma
yapacaktır. Birinci açıklama, yeni anayasa girişiminin esas olarak
demokratikleşme, sivilleşme ve toplumsal uzlaşma gereksiniminden
kaynaklandığını ileri sürmektedir. İkinci açıklama ise bu gerekçelerin önemli
ölçüde meşruluk üretici bir söylem işlevi gördüğünü ve yeni anayasa girişiminin
asıl ağırlık merkezinin mevcut rejimin yeniden tasarlanması, iktidarın kurumsal
olarak güçlendirilmesi ve özellikle liderlik sürekliliğinin anayasal güvenceye
alınması olduğunu varsaymaktadır.
Çalışmanın
amacı, bu iki açıklamadan herhangi birini başlangıçta doğru kabul etmek değil,
anayasal değişikliklerin tarihsel gelişimi, siyasal söylemlerin sürekliliği,
kurumsal sonuçlar ve geleceğe yönelik anayasal düzenleme seçenekleri üzerinden
hangisinin Türkiye örneğini daha güçlü biçimde açıkladığını ortaya koymaktır.
Araştırma
Soruları
Bu
çalışmanın temel araştırma sorusu şudur: AK Parti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip
Erdoğan tarafından yeniden gündeme getirilen yeni anayasa talebini ortaya
çıkaran siyasal ve kurumsal gereksinmeler nelerdir ve bu talep 2002–2026
dönemindeki anayasal dönüşümün devamı olarak nasıl açıklanabilir?
Bu temel
soruya yanıt verebilmek amacıyla aşağıdaki alt araştırma soruları ele
alınacaktır:
Anayasal
dönüşümün niteliğine ilişkin sorular
AK Parti'nin 2002’de iktidara gelmesinden sonra
gerçekleştirilen anayasa değişiklikleri Türkiye’nin anayasal ve siyasal
sistemini hangi yönlerden ve ne ölçüde dönüştürmüştür?
2007, 2010 ve özellikle 2017 anayasa değişiklikleri
birbirinden bağımsız reformlar mı, yoksa zaman içinde ilerleyen bütünsel bir
anayasal dönüşüm sürecinin aşamaları mı olarak değerlendirilmelidir?
2017’de parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet
Sistemine geçilmesi önceki anayasal reformlardan niteliksel olarak nasıl
ayrılmaktadır?
Yeni anayasa
söyleminin sürekliliğine ilişkin sorular
AK Parti ve Erdoğan’ın geçmiş anayasa değişiklikleri
sırasında ileri sürdükleri gerekçeler ile günümüzde yeni anayasa için ileri
sürdükleri gerekçeler arasında hangi benzerlikler ve farklılıklar
bulunmaktadır?
“Sivil anayasa”, “demokratikleşme”, “vasiliğin tasfiyesi”,
“darbe anayasasından kurtulma” ve “yeni toplumsal sözleşme” gibi gerekçeler
farklı siyasal dönemlerde hangi işlevleri üstlenmiştir?
Kamuoyuna sunulan normatif gerekçeler ile gerçekleştirilen
anayasal değişikliklerin kurumsal ve siyasal sonuçları arasında sistemli bir
farklılık bulunmakta mıdır?
Yeni
anayasa girişiminin siyasal işlevine ilişkin sorular
Mevcut anayasal düzenin önemli ölçüde AK Parti iktidarları
döneminde değiştirilmiş olması dikkate alındığında bugün yeni bir anayasa yapma
gereksinimini ortaya çıkaran yeni siyasal veya kurumsal sorunlar nelerdir?
Yeni anayasa girişimi 2017’de kurulan Cumhurbaşkanlığı
Hükümet Sistemini ortadan kaldırmayı mı, yeniden düzenlemeyi mi, yoksa bazı
yönleriyle yumuşatarak sürdürmeyi mi amaçlamaktadır?
Bakanlar Kurulunun yeniden oluşturulması, bakanlık ve
bürokratik örgütlenmenin değiştirilmesi, Cumhurbaşkanının bazı yetkilerinin
TBMM veya hükümet organlarıyla paylaşılması gibi düzenlemeler hükümet
sisteminde esaslı bir değişiklik mi, yoksa mevcut rejimin siyasal maliyetlerini
azaltmaya yönelik kurumsal düzeltmeler mi olacaktır?
Liderlik
sürekliliğine ilişkin sorular
Yeni anayasa girişiminde Cumhurbaşkanının görev süresi ve
yeniden adaylığına ilişkin anayasal hükümlerin değiştirilmesi ne ölçüde önemli
bir siyasal hedef olarak değerlendirilebilir?
Yeni anayasa mevcut Cumhurbaşkanının yeniden aday olmasını
veya siyasal liderliğini mevcut dönem sınırlamalarının ötesine taşımasını olanaklı
kılacak bir anayasal çerçeve oluşturabilir mi?
Cumhurbaşkanının görev süresi ve adaylığına ilişkin olası
değişikliklerle diğer anayasal düzenlemeler arasında işlevsel bir ilişki
kurulmakta mıdır?
Anayasal
değişiklik ile siyasal iktidarın sürekliliği arasındaki ilişkiye ilişkin sorular
Yeni anayasa girişimi demokratik ve normatif amaçlardan
bağımsız olarak mevcut siyasal iktidar yapısının ve liderlik düzeninin anayasal
olarak güçlendirme edilmesine hizmet eden bir kurumsal strateji olarak
açıklanabilir mi?
Yeni anayasa sürecinde çok sayıda ikincil veya “kozmetik”
düzenlemenin siyasal açıdan önemli sayıdaki anayasal değişikliği toplumsal ve
siyasal açıdan kabul edilebilir kılan bir meşruluk üretme işlevi bulunabilir
mi?
Genel
kuramsal soru
Türkiye örneği uzun süreli siyasal iktidarların anayasa
yapımını yalnızca demokratik reform aracı olarak değil, aynı zamanda iktidarın
kurumsallaştırılması ve liderlik sürekliliğinin güvence altına alınması aracı
olarak kullanabildiğini göstermekte midir?
Bu sorular
birlikte değerlendirildiğinde araştırmanın temel çözümleyici ayrımı ortaya
çıkmaktadır: Yeni anayasa talebinin görünen amacı ile siyasal işlevi aynı
mıdır? Çalışma, bu soruya yanıt ararken anayasa söylemi ile anayasal sonuçları,
anayasal değişikliğin kapsamı ile siyasal ağırlığını ve kurumsal yeniden
düzenleme ile iktidarın sürekliliği arasındaki ilişkiyi birlikte
inceleyecektir.
Yöntem
Bu çalışma
AK Parti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından gündeme getirilen
yeni anayasa talebinin siyasal ve kurumsal nedenlerini incelemek amacıyla
nitel, tarihsel-karşılaştırmalı ve çok yöntemli bir araştırma tasarımına
dayanmaktadır. Araştırmanın temel yaklaşımı anayasa değişikliğini yalnızca
hukuksal bir metin değişikliği olarak değil, siyasal iktidarın kuruluşunu,
kullanımını, dağılımını ve sürekliliğini etkileyen bir kurumsal yeniden tasarım
süreci olarak ele almaktır. Çalışmada üç tamamlayıcı yöntem kullanılacaktır:
(1) tarihsel-karşılaştırmalı çözümleme, (2) nitel içerik ve söylem çözümlemesi
ve (3) süreç izleme ve kurumsal sonuç çözümlemesi.
Tarihsel-karşılaştırmalı
çözümleme: Araştırmanın
zaman aralığı 2002–2026 olarak belirlenmiştir. Bunun temel nedeni AK Parti’nin
iktidara gelmesinden sonraki anayasal dönüşüm ile günümüzdeki yeni anayasa
girişiminin aynı tarihsel süreç içinde değerlendirilmesinin gerekli olmasıdır. Bu
çerçevede anayasal dönüşüm dört temel dönemde incelenecektir: 2002–2007 yani AK
Parti iktidarının ilk anayasal dönemi, 2007–2010 yani anayasal kurumların ve
siyasal sistemin yeniden düzenlendiği dönem, 2010–2017 yani yürütme, yasama ve
yargı arasındaki ilişkilerin yeniden yapılandırıldığı dönem ve 2017–2026 yani
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin uygulanması ve yeni anayasa arayışının
yeniden gündeme gelmesi. Bu dönemlendirme anayasa değişikliklerini birbirinden
bağımsız olaylar olarak değil, aynı siyasal iktidar döneminde aşamalı olarak
gerçekleşen anayasal dönüşümün ardışık evreleri olarak değerlendirmeye olanak
verecektir.
Nitel
içerik ve söylem çözümlemesi: Araştırmanın ikinci yöntemi, AK Parti ve Erdoğan'ın farklı
dönemlerde anayasal değişiklikler için kullandıkları gerekçelerin sistemli
biçimde karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla Cumhurbaşkanlığı ve AK Parti'nin açıklamaları,
TBMM görüşmeleri ve tutanakları, anayasa değişikliği önerilerinin gerekçeleri,
parti programları, seçim beyannameleri ve diğer birincil siyasal belgeler
incelenecektir. Belgelerde özellikle şu temalar aranacaktır: sivil anayasa, demokratikleşme,
darbe anayasasından kurtulma, vasiliğin tasfiyesi, hak ve özgürlüklerin
genişletilmesi, ulusal irade, toplumsal uzlaşma, yeni toplumsal sözleşme, güçlü
ve kararlı yönetim, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, anayasal kararlılık ve Cumhurbaşkanının
görev süresi ve yeniden adaylığı. Bu temaların zaman içindeki sürekliliği,
yoğunluğu, anlam değişiklikleri ve yeni temalarla ilişkileri
karşılaştırılacaktır. Buradaki temel yöntemsel varsayım siyasal söylemin tek
başına anayasa değişikliğinin nedenini kanıtlamayacağıdır. Söylem, anayasal
değişikliğin ilan edilen gerekçesini gösterirken anayasal metin ve uygulama
değişikliğin kurumsal sonucunu göstermektedir. Bu nedenle söylem ile sonuç ayrı
veri kümeleri olarak ele alınacaktır.
Süreç
izleme (Process Tracing): Araştırmanın üçüncü ve temel yöntemi süreç izleme olacaktır. Bu yöntemle
belirli anayasal değişikliklerin hangi siyasal koşullar altında ortaya çıktığı,
hangi gerekçelerle savunulduğu, hangi aktörler tarafından desteklendiği ve
sonuçta hangi kurumsal değişiklikleri yarattığı kronolojik olarak izlenecektir.
Özellikle 2007, 2010 ve 2017 anayasa değişiklikleri bakımından şu ilişki
zinciri kurulacaktır: Siyasal koşullar, ileri sürülen gerekçeler, önerilen
anayasal değişiklik, kabul edilen hüküm, kurumsal sonuç ve sonraki anayasal gereksinme/talep.
Bu çözümleme 2026'daki yeni anayasa girişiminin geçmiş anayasal dönüşümden
bağımsız olup olmadığını veya önceki dönüşümün yeni bir aşamasını oluşturup
oluşturmadığını belirlemeye yardımcı olacaktır.
Söylem
ile anayasal sonuçların karşılaştırılması: Çalışmanın özgün yöntemsel yönlerinden biri
“gerekçe–değişiklik–sonuç” üçlüsünün birlikte incelenmesidir. Her anayasal
değişiklik için üç soru sorulacaktır: Birincisi, değişiklik hangi gerekçeyle
savunulmuştur? İkincisi, anayasal metinde gerçekte ne değiştirilmiştir? Üçüncüsü,
değişiklik siyasal iktidarın dağılımı ve kullanımı bakımından hangi sonucu
doğurmuştur? Böylece “demokratikleşme” gibi normatif bir gerekçenin ardından
yürütme yetkilerinin mi, yasama yetkilerinin mi, yargısal yetkilerin mi veya
başka bir kurumsal alanın mı güçlendirildiği somut biçimde
değerlendirilecektir. Bu yaklaşım siyasal söylem ile kurumsal sonuç arasındaki
olası uyumsuzluğun araştırılmasına olanak sağlayacaktır.
Anayasal
değişikliklerin siyasal ağırlığının sınıflandırılması: Çalışmada anayasal değişikliklerin
yalnızca sayısına veya kapsamına bakılmayacaktır. Bunun yerine değişiklikler
siyasal önemleri bakımından sınıflandırılacaktır. Birinci grup, teknik ve
örgütsel düzenlemelerden oluşacaktır. Bakanlıkların örgütlenmesi, bürokratik
makamların statüsü ve benzeri düzenlemeler bu grupta değerlendirilecektir. İkinci
grup, kurumsal güç dağılımını etkileyen düzenlemelerden oluşacaktır. TBMM'nin
yetkileri, hükümetin oluşumu, yürütme yetkisinin kullanılması ve yargı
kurumlarının yapısına ilişkin değişiklikler burada incelenecektir. Üçüncü grup
ise stratejik anayasal hükümlerden oluşacaktır. Cumhurbaşkanının görev süresi,
yeniden adaylığı, seçimlerin yenilenmesi, yürütme yetkisinin nihai sahibi ve
iktidarın gelecekteki kullanımını doğrudan etkileyebilecek diğer hükümler bu
kategoride değerlendirilecektir. Bu sınıflandırma araştırmanın temel
varsayımlarından birini sınamaya yöneliktir: Anayasa değişikliğinin niceliksel
büyüklüğü ile siyasal öneminin aynı olmadığı ve geniş kapsamlı bir anayasal
paketin içinde sınırlı sayıdaki önemli hükmün çok daha büyük siyasal sonuçlar
yaratabileceği varsayılmaktadır.
“Liderlik
sürekliliği” varsayımının sınanması: Araştırmanın en önemli çözümleyici boyutu yeni anayasa
girişiminin liderlik sürekliliği bakımından taşıdığı anlamın sınanmasıdır. Bu
amaçla Cumhurbaşkanının görev süresi ve yeniden adaylığına ilişkin mevcut
anayasal hükümler ile önceki anayasa değişikliklerinde bu alanda yapılan
düzenlemeler karşılaştırılacaktır. Daha sonra yeni anayasa tartışmasında bu
hükümlere ilişkin ortaya çıkan öneriler, açıklamalar ve olası değişiklikler
incelenecektir. Burada araştırma herhangi bir siyasal aktörün kişisel niyetini
varsaymayacaktır. Bunun yerine şu soruyu görgül (ampirik) olarak sınanacaktır: Yeni
anayasal düzenleme mevcut Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını veya siyasal
liderliğinin mevcut anayasal dönem sınırlamalarının ötesine taşınmasını
kolaylaştıracak kurumsal sonuçlar doğuruyor mu? Bu yaklaşım kişisel niyet ile
kurumsal sonuç arasındaki ayrımı koruyarak liderlik sürekliliği varsayımının
bilimsel olarak sınanmasını sağlayacaktır.
Birincil
ve ikincil kaynaklar: Araştırmada öncelik birincil kaynaklara verilecektir. Bunlar arasında
Anayasa'nın ilgili metinleri, anayasa değişikliği kanunları, değişiklik önerileri
ve gerekçeleri, TBMM Genel Kurul ve komisyon tutanakları, Cumhurbaşkanlığı ve
AK Parti'nin açıklamaları ile ilgili dönemlerin resmi belgeleri yer alacaktır. Birincil
kaynaklardan elde edilen bulgular anayasa hukuku ve siyaset bilimi yazınındaki
ikincil çalışmalarla karşılaştırılacaktır. Böylece hem hukuksal anlam hem de
siyasal bağlam birlikte değerlendirilecektir.
Araştırmanın
çözümleyici ölçütü: Çalışmada
temel değerlendirme ölçütü “söylem–metin–sonuç” tutarlılığı olacaktır. Bir
anayasa girişiminin demokratikleşme amacı taşıdığı ileri sürülüyorsa önerilen
hükümlerin gerçekten demokratik temsil, güçler ayrılığı, hakların güvencesi ve
hesap verebilirlik üzerinde ne tür sonuçlar doğurduğu incelenecektir. Buna
karşılık, anayasal düzenlemenin liderlik sürekliliği üzerinde doğrudan veya
dolaylı sonuç yaratması durumunda bu sonuç ayrıca değerlendirilecektir. Bu
nedenle araştırmanın yöntemi, önceden belirlenmiş bir siyasal hükmü doğrulamayı
değil, birbirine rakip açıklamaların görgül olarak karşılaştırılmasını
amaçlamaktadır. Sonuç olarak çalışma yeni anayasa girişimini üç düzeyde
çözümleyecektir: Söylem yani iktidar neden yeni anayasa istediğini söylüyor? Kurumsal
tasarım yani gerçekte hangi anayasal kurumlar ve yetkiler yeniden düzenlenmek
isteniyor? Siyasal işlev yani bu düzenlemeler mevcut iktidar yapısının, rejimin
ve liderlik sürekliliğinin geleceğini nasıl etkileyebilir? Bu üç düzey
arasındaki ilişki, çalışmanın temel çözümleyici çerçevesini oluşturacaktır.
KURAMSAL
ÇERÇEVE: İKTİDARLAR NEDEN ANAYASA DEĞİŞTİRMEK İSTER?
Anayasalar
genellikle devletin temel örgütlenmesini, siyasal iktidarın kullanımını, yetki
ve sorumluluklarını, yurttaşların hak ve özgürlüklerini ve kamu otoritelerinin
birbirleriyle ilişkilerini belirleyen temel hukuk metinleri olarak tanımlanır.
Bu nedenle anayasa değişikliği ilk bakışta hukuksal ve normatif bir etkinlik
gibi görünmektedir. Ancak karşılaştırmalı siyaset yazını anayasal
değişikliklerin aynı zamanda iktidar ilişkilerinin yeniden düzenlenmesinde
kullanılan önemli siyasal araçlar olduğunu göstermektedir. Anayasalar yalnızca
iktidarı sınırlamaz, iktidarın nasıl kurulacağını, nasıl kullanılacağını, hangi
koşullarda denetleneceğini ve hangi koşullarda sürdürülebileceğini de belirler.
Bu nedenle
siyasal iktidarların anayasa değiştirme girişimleri yalnızca “daha iyi bir
anayasa” yapma isteğiyle açıklanamaz. İktidar sahipleri anayasal düzenlemeleri meşruluk
üretmek, siyasal rakipleri yönetmek, kurumlar arasındaki güç dağılımını
değiştirmek, iktidarın hareket alanını genişletmek, rejimin kararlılığını
sağlamak, kendi siyasal kazanımlarını kalıcılaştırmak ve gerektiğinde
liderliğin devamlılığını güvence altına almak amacıyla da kullanabilirler.
Otoriter veya otoriterleşme eğilimindeki rejimlere ilişkin güncel araştırmalar
anayasal değişikliklerin özellikle rejim kararlılığı, iktidarın pekiştirilmesi,
elitler arası ilişkilerin yönetimi ve siyasal yarışmanın denetlenmesinde
stratejik araçlar olarak kullanılabildiğini göstermektedir.
Bu yaklaşım
anayasanın siyasal niteliğini öne çıkarmaktadır. Anayasa yalnızca “iktidarı
sınırlayan” bir belge değil, aynı zamanda iktidarın kuruluş ve süreklilik
kurallarını belirleyen bir kurumsal düzenektir. Dolayısıyla anayasa üzerinde
yapılacak her önemli değişiklik iktidar ilişkilerinin yeniden dağılımı
bakımından değerlendirilmelidir.
Anayasa
değişikliğinin başlıca siyasal işlevleri
Karşılaştırmalı
yazın ve anayasal siyaset çalışmaları dikkate alındığında siyasal iktidarların
anayasa değiştirmek istemelerinin başlıca nedenleri beş ana grupta
toplanabilir.
Meşruluk
üretimi: Anayasa
değişikliği siyasal iktidarlar için öncelikle bir meşruluk üretme aracı
olabilir. Özellikle mevcut anayasal düzenin tarihsel veya siyasal meşruluğunun
tartışmalı olduğu durumlarda “yeni anayasa”, yeni bir başlangıç ve yeni bir
toplumsal sözleşme söylemi üzerinden iktidarın siyasal meşruluğunu
güçlendirebilir. Bu nedenle “sivil anayasa”, “demokratik anayasa”, “özgürlükçü
anayasa” ve “toplumsal uzlaşma” gibi kavramlar yalnızca anayasal içeriğe
ilişkin normatif açıklamalar olmayabilir ve aynı zamanda anayasal değişikliğin
toplumsal kabulünü artıran bir meşruluk söylemi işlevi görebilir. Ancak burada
önemli bir ayrım vardır: Bir anayasa değişikliğinin meşruluk üretici bir
söylemle savunulması değişikliğin gerçek siyasal işlevinin mutlaka bu söylemle
sınırlı olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle söylem ile kurumsal sonuç
birbirinden ayrılarak incelenmelidir.
Kurumsal
yeniden tasarım: İktidarlar
mevcut siyasal kurumların kendi siyasal gereksinmelerini karşılamadığını
düşündüklerinde anayasal sistemi yeniden tasarlamak isteyebilirler. Başkanlık,
parlamenter sistem veya yarı başkanlık gibi hükümet sistemleri, yasama ve
yürütme arasındaki ilişkiler, yargı kurumlarının oluşumu, seçim sistemi ve
yerinden yönetim düzenlemeleri bu kapsamda yer alır. Hükümet biçimlerinin
değişmesine ilişkin karşılaştırmalı araştırmalar anayasal değişimlerin çoğu
zaman yalnızca ekonomik koşullarla değil, iç siyasal çatışmalar, parti yarışması,
toplumsal bölünmeler ve demokratikleşme düzeyi gibi siyasal etmenlerle
bağlantılı olduğunu göstermektedir. Türkiye örneğinde 2017 anayasa değişikliği
bu açıdan özel bir önem taşımaktadır. Çünkü burada anayasanın belirli
hükümlerinin değiştirilmesinin ötesine geçilmiş ve hükümet sisteminin kendisi
değiştirilmiştir. Bu nedenle 2017, çalışmanın yalnızca bir anayasa değişikliği
değil, rejim tasarımının yeniden yapılması bakımından temel dönüm noktasıdır.
İktidarın
kurumsal olarak pekiştirilmesi: Anayasa değişikliğinin üçüncü olası işlevi mevcut iktidarın
elde ettiği siyasal üstünlüklerin kurumsal ve anayasal olarak
kalıcılaştırılmasıdır. Bu olgu yazında farklı kavramlarla ifade edilmektedir.
Bunlar arasında “anayasal güvence altına alma” (constitutional entrenchment), “yürütme
gücünün genişlemesi” (executive aggrandizement), “rejim pekiştirme” (regime
consolidation) ve “anayasacılığın kötüye kullanılması” (abusive
constitutionalism) gibi kavramlar bulunmaktadır. Özellikle “yürütme gücünün
genişlemesi” seçilmiş yürütmelerin mevcut kurumsal denetimleri aşamalı olarak
zayıflatmaları ve yürütme yetkilerini genişletmeleri sürecini açıklamak için
kullanılmaktadır. Türkiye de bu yazında incelenen örneklerden biridir. Bu
bakımdan anayasa değişikliği iktidarın yalnızca bugünkü kullanımını
kolaylaştırmakla kalmayıp, gelecekte başka bir siyasal çoğunluk tarafından
değiştirilmesini de güçleştirebilir. Böylece anayasa, mevcut siyasal güç
dağılımının kurumsal hafızası ve güvencesi durumuna gelebilir.
Rejim kararlılığı
ve iktidarın sürekliliği: Anayasalar siyasal iktidarın yalnızca nasıl kullanılacağını değil,
iktidarın ne kadar süreyle kullanılabileceğini de belirler. Cumhurbaşkanının
veya başbakanın görev süresi, yeniden seçilme hakkı, dönem sınırlamaları,
seçimlerin yenilenmesi ve “halefiyet” mekanizmaları bu nedenle stratejik
anayasal hükümlerdir. Karşılaştırmalı araştırmalar özellikle yürütme dönem
sınırlamalarının kaldırılmasının siyasal liderlerin görevde kalma süresini
uzatabildiğini göstermektedir. 1875–2015 dönemindeki liderler ve anayasal
düzenlemeler üzerine yapılan bir çalışma otoriterleşme eğilimindeki başkanların
dönem sınırlamalarını kaldırmaları durumunda görevde kalma süresinin yüzde
40’tan fazla artabildiğini ortaya koymuştur. Dolayısıyla anayasanın birkaç
maddesinin değiştirilmesi metinsel açıdan sınırlı görünmesine karşın siyasal
açıdan son derece büyük sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle anayasal değişikliğin
kapsamı ile siyasal ağırlığı arasında bir ayrım yapılması gerekir. Yüzlerce
hükmün değiştirildiği bir anayasal paket içinde iktidarın geleceğini belirleyen
bir veya birkaç hüküm diğer düzenlemelerin toplamından daha önemli olabilir.
Liderlik
sürekliliği ve “halefiyet” sorunu: Anayasa ile iktidar arasındaki ilişkinin en önemli
boyutlarından biri liderlik sürekliliğidir. Özellikle siyasal sistemin
kişiselleştiği durumlarda liderin siyasal geleceği, yalnızca seçim sonuçlarına
değil, anayasal görev süresi ve yeniden adaylık kurallarına da bağlıdır.
Bu nedenle
anayasa değişikliği liderlik değişimini düzenleyen bir araç olabileceği gibi,
liderlik değişimini geciktiren veya mevcut liderin iktidarda kalmasını
kolaylaştıran bir araç da olabilir. Yakın tarihli karşılaştırmalı araştırmalar,
otokratik rejimlerde anayasal değişikliklerin liderlik değişimi, halefiyet,
elitler arası yarışma ve rejimin devamlılığıyla yakından ilişkili olduğunu
göstermektedir. Burada “liderlik sürekliliği” kavramı belirli bir liderin
kişisel niyetine ilişkin psikolojik bir varsayım olarak değil, anayasal
kurumların mevcut liderin görevde kalmasını veya yeniden aday olmasını
kolaylaştırıp kolaylaştırmadığını belirleyen kurumsal bir değişken olarak
kullanılmalıdır.
Anayasal
reform ile anayasal iktidar stratejisi arasındaki ayrım: Bu kuramsal yaklaşım anayasa
değişikliğinin iki farklı biçimde ortaya çıkabileceğini varsaymaktadır. İlkinde
anayasa değişikliği gerçekten mevcut kurumların demokratikleştirilmesini, hak
ve özgürlüklerin geliştirilmesini, güçler ayrılığının güçlendirilmesini veya
devlet örgütlenmesinin daha etkili kılınmasını amaçlayan bir reform
niteliğindedir. İkincisinde ise demokratikleşme ve reform söylemi kullanılmakla
birlikte anayasal değişikliğin esas işlevi siyasal iktidarın hareket alanını
genişletmek, mevcut güç dağılımını güçlendirmek veya iktidarın gelecekteki
devamlılığını güvence altına almaktır. Bu durumda anayasa değişikliği bir
anayasal iktidar stratejisi niteliği kazanır. Bu iki durum birbirini zorunlu
olarak dışlamaz. Aynı anayasa değişikliği hem gerçek bir kurumsal reform
içerebilir hem de aynı zamanda iktidarın siyasal konumunu güçlendirebilir.
Dolayısıyla araştırmanın amacı “reform” ile “strateji” arasında mutlak bir karşıtlık
kurmak değil, anayasal düzenlemenin hangi siyasal işlevleri hangi ölçüde yerine
getirdiğini belirlemektir.
“Görünen
değişiklik” ve “stratejik değişiklik” ayrımı: Bu çalışmanın temel kavramsal
önermelerinden biri anayasal değişikliklerin siyasal önem bakımından eşit
olmadığıdır. Anayasanın bürokratik örgütlenme, bakanlıkların yapısı, görev ve
yetki dağılımı veya yönetsel hiyerarşiye ilişkin hükümlerinin değiştirilmesi
önemli olmakla birlikte doğrudan siyasal iktidarın geleceğini belirlemeyebilir.
Buna karşılık Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden adaylığı, seçimlerin
yenilenmesi, yasama-yürütme ilişkileri veya yürütme yetkisinin son sahibi gibi
hükümler siyasal iktidarın geleceği bakımından stratejik nitelik taşıyabilir. Bu
nedenle anayasal değişikliklerin değerlendirilmesinde yalnızca “kaç madde
değiştirildiği” sorusu yeterli değildir. Asıl sorulması gereken “Hangi
değişiklik, siyasal güç dağılımını ve iktidarın gelecekteki kullanım
koşullarını değiştirmektedir?” sorusudur. Buradan hareketle çalışmada “anayasal
kozmetik” olarak nitelendirilebilecek düzenlemeler ile stratejik anayasal
düzenlemeler arasında çözümleyici bir ayrım yapılacaktır. “Kozmetik” kavramı
burada önemsiz veya gereksiz anlamında değil, siyasal rejimin temel güç
dağılımını değiştirmeden mevcut sistemin işleyişini veya toplumsal kabulünü
iyileştiren düzenlemeler anlamında kullanılmaktadır. Bu ayrım özellikle geniş
kapsamlı anayasa paketlerinin incelenmesi bakımından önemlidir. Çok sayıda
teknik, yönetsel veya hak-temelli değişiklik paketin kamuoyundaki meşruluğunu
artırabilirken sınırlı sayıdaki stratejik hüküm siyasal sonuçların asıl
belirleyicisi olabilir.
Kuramsal
model
Bu
çalışmanın kuramsal çerçevesi beş değişken arasındaki ilişki üzerine
kurulmaktadır: Meşruluk gereksinimi, kurumsal yeniden tasarım, iktidarın güçlendirilmesi,
rejim sürekliliği ve liderlik sürekliliği. Bu değişkenler birbirinden bağımsız
değildir. Meşruluk gereksinimi yeni anayasa söylemini üretebilir, kurumsal
yeniden tasarım bu söylemin anayasal karşılığını oluşturabilir, kurumsal
düzenlemeler mevcut iktidarın konumunu güçlendirebilir, güçlendirilmiş iktidar
rejimin sürekliliğini uzatabilir ve bazı önemli hükümler ise doğrudan mevcut
liderliğin devamını olanaklı kılabilir. Böylece anayasa değişikliği şu çözümleyici
zincir içinde incelenmektedir: Söylem, anayasal tasarım kurumsal güç dağılımı,
iktidarın güçlendirilmesi, rejim sürekliliği ve liderlik sürekliliği. Bu
zincirin her halkasının mutlaka gerçekleşmesi gerekmez. Ancak yeni anayasa
girişiminin gerçek siyasal işlevini belirlemek bakımından zincirin hangi
halkalarında somut görgül kanıt bulunduğu araştırılmalıdır.
Türkiye
araştırmasına uygulanacak kuramsal beklenti
Bu kuramsal
çerçeve Türkiye'ye uygulandığında temel beklenti şudur: Eğer yeni anayasa
girişiminin asıl nedeni demokratik ve normatif reform ise önerilen
düzenlemelerin başta güçler ayrılığı, yasama denetimi, yargısal bağımsızlık,
temel hak ve özgürlükler ve siyasal temsil olmak üzere demokratik kurumsal
kapasiteyi ölçülebilir biçimde güçlendirmesi beklenir. Eğer girişimin önemli
bir amacı iktidarın kurumsal güçlendirmesi ise düzenlemelerin yürütmenin
hareket alanını genişletmesi, mevcut güç dağılımını koruması veya muhalefetin
kurumsal etkisini sınırlaması beklenir. Eğer liderlik sürekliliği girişimin önemli
amaçlarından biri ise anayasa paketinin diğer hükümleri yanında
Cumhurbaşkanının adaylığı, görev süresi ve seçimlerin yenilenmesine ilişkin
hükümlerde mevcut siyasal liderliğin yeniden adaylığını veya görevde kalma
süresini kolaylaştıracak bir düzenleme bulunması beklenir. Bu nedenle çalışmada
yeni anayasa girişiminin başarısı veya başarısızlığı yalnızca metnin demokratik
bir söylem taşıyıp taşımadığına göre değil, anayasal tasarımın siyasal
iktidarın dağılımı ve zaman boyutu üzerindeki gerçek sonuçlarına göre
değerlendirilecektir. Sonuç olarak kuramsal çerçeve, anayasa değişikliğini
basit bir hukuksal reform etkinliği olarak değil, gerektiğinde siyasal
iktidarın kurumsallaştırılması, güçlendirilmesi ve zamansal olarak sürdürülmesi
için kullanılabilen bir araç olarak ele almaktadır. Türkiye örneğinde
araştırılması gereken temel sorun da tam olarak budur: Yeni anayasa demokratik
bir yenilenme projesi midir, 2017’de kurulan rejimin yeniden düzenlenmesi midir
yoksa mevcut siyasal iktidarın ve liderlik düzeninin geleceğini anayasal olarak
güvence altına alan yeni bir aşama mıdır?
ÇÖZÜMLEME
2007–2017:
Birbirinden Bağımsız Değişiklikler mi, Yığınsal Dönüşüm mü?
2007, 2010
ve 2017 değişiklikleri kronolojik olarak birbirinden ayrı anayasa
değişiklikleridir. Fakat siyasal sistem üzerindeki etkileri birlikte ele
alındığında bunların yığınsal bir anayasal dönüşüm meydana getirip getirmediği
sorusu önem kazanmaktadır. 2007'de Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından
seçilmesi Cumhurbaşkanlığı makamına yeni bir demokratik meşruluk kazandırmış,
2010'da yargı ve temel haklar alanındaki kurumsal yapı önemli ölçüde yeniden
düzenlenmiş ve 2017'de ise yürütme sistemi bütünüyle yeniden
yapılandırılmıştır. Bu üç aşama anayasal iktidarın kullanım biçiminin giderek
değiştiği bir süreç olarak okunabilir. Bu nedenle 2017 değişikliği önceki
değişikliklerden bağımsız bir “başlangıç” olarak değil, önceki anayasal
dönüşümlerin üzerine kurulan bir rejim tasarımı olarak ele alınmalıdır. Bununla
birlikte bu saptama 2002–2017 döneminin baştan sona tek bir plan doğrultusunda
yürütüldüğünü kanıtlamaz. Siyasal süreçler doğrusal değildir, krizler,
fırsatlar, koalisyonlar ve değişen siyasal koşullar anayasal dönüşümün yönünü
etkileyebilir. Bilimsel olarak savunulabilir olan geriye dönük bir “gizli plan”
varsaymak değil, ardışık anayasal değişikliklerin ortaya çıkardığı kurumsal
sonuçları ve aralarındaki bağlantıları incelemektir.
İlk
Aşamanın Ortaya Çıkardığı Temel Bulgusal Çerçeve: 2002–2017 dönemine ilişkin bu ilk
inceleme üç önemli bulgu ortaya koymaktadır. Birincisi, AK Parti iktidarları
döneminde anayasal değişiklik olağan dışı bir etkinlik olmamış ve siyasal ve
kurumsal dönüşümün temel araçlarından biri durumuna gelmiştir. İkincisi,
değişikliklerin niteliği zaman içinde derinleşmiştir. 2007'de
Cumhurbaşkanlığının siyasal meşruluk kaynağı değiştirilirken 2017'de hükümet
sisteminin kendisi değiştirilmiştir. Dolayısıyla süreç basit bir “mevcut
anayasanın demokratikleştirilmesi” çizgisinin ötesine geçmiştir. Üçüncüsü, 2017
sonrasında ortaya çıkan anayasal yapı artık yalnızca 1982 Anayasası'nın mirası
olarak açıklanamaz. 2017 düzeni önemli ölçüde AK Parti iktidarları döneminde
oluşturulmuş yeni bir anayasal-siyasal mimaridir. Tam da bu nedenle 2026'da
yeniden “yeni anayasa” talebinin gündeme gelmesi yalnızca 1982 Anayasası'nın
sorunları üzerinden açıklanabilecek sıradan bir reform arayışı değildir.
Araştırmanın bundan sonraki aşamasında asıl olarak şu soru incelenmelidir: 2017'de
hükümet sistemini kökten değiştiren anayasal dönüşüm hangi sorunları çözmüştür,
hangi yeni sorunları üretmiştir ve 2026'da ortaya çıkan “yeni anayasa” talebi
bu sorunların hangilerine yanıt vermeyi amaçlamaktadır? Bu sorunun yanıtı yeni
anayasa girişiminin 2017 rejiminin devamı, yeniden düzenlenmesi veya yeniden
tasarımı olup olmadığını belirlemek açısından temel önem taşımaktadır.
2017–2026:
İkinci Aşama - Kurulan Sistemin Yeniden Düzenlemesi mi, Yeni Bir Anayasal
Tasarım mı?
2017 anayasa
değişikliği ile Türkiye’de hükümet sistemi köklü biçimde değiştirilmiş ve
parlamenter sistemin temel kurumsal unsurları kaldırılarak yürütme yetkisi ve
görevi Cumhurbaşkanına verilmiştir. Anayasa’nın 8. maddesindeki yürütme
düzeninden başlayarak Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu sisteminin kaldırılması,
Cumhurbaşkanlığı yardımcıları ve bakanların Cumhurbaşkanı tarafından atanması
ve yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanı tarafından kullanılması bu dönüşümün temel
unsurlarını oluşturmuştur. Anayasa’nın mevcut 106. maddesi de Cumhurbaşkanının
bir veya daha fazla Cumhurbaşkanı yardımcısı atayabileceğini ve bakanları
atayıp görevden alabileceğini düzenlemektedir. 2018’de yeni sistemin uygulanmaya
başlamasıyla birlikte Türkiye 2002’den beri devam eden anayasal dönüşümün en köktenci
aşamasına girmiştir. Bu nedenle 2026’da yeniden gündeme getirilen “yeni
anayasa” talebinin değerlendirilmesinde başlangıç noktası artık 1982 Anayasası
değil, 2017’de oluşturulan anayasal-siyasal mimari olmalıdır. Tam da bu nedenle
2017 sonrasında ortaya çıkan gelişmeler çalışmanın temel sorusunu daha belirgin
kılmaktadır: 2017’de iktidarın temel hükümet sistemi tercihini gerçekleştiren
bir siyasal iktidar neden dokuz yıl sonra yeniden kapsamlı bir anayasa
değişikliği istemektedir? Bu soruya verilecek yanıt Türkiye’de 2026 itibarıyla
ortaya çıkan yeni anayasa arayışının niteliğini belirlemek açısından önem
taşımaktadır.
2017
Sonrası Sistemin İçsel Sorunları: Yeni anayasa talebinin birinci olası açıklaması 2017’de
oluşturulan hükümet sisteminin uygulama sürecinde bazı sorunlar üretmiş
olmasıdır. Bir hükümet sisteminin anayasal olarak kurulması ile uygulamada
işlemesi aynı şey değildir. Yeni bir sistem uygulamaya konulduğunda siyasal
sorumluluk, yasama-yürütme ilişkileri, bürokratik eş güdüm, bakanların konumu,
Cumhurbaşkanlığı makamının karar alma süreçleri ve kamu yönetiminin
örgütlenmesi bakımından yeni sorunlar ortaya çıkabilir. Nitekim 2017
değişikliğinin ortaya çıkardığı sistemde bakanlar artık parlamenter sistemdeki
anlamıyla siyasal hükümet üyeleri değildir. Anayasa’nın 106. maddesine göre
Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar Cumhurbaşkanı tarafından atanmakta ve
görevden alınabilmekte ve Cumhurbaşkanına karşı sorumlu bulunmaktadır. Bu yapı
yürütme içinde tek merkezli siyasal sorumluluk yaratırken, aynı zamanda
bakanların siyasal ve bürokratik konumlarına ilişkin tartışmaları da
beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla yeni anayasa arayışının bir bölümü
gerçekten de 2017 sisteminin uygulamadaki sorunlarını gidermeye yönelik
olabilir. Ancak burada önemli bir ayrım vardır. Bir sistemin bazı sorunlarını
gidermek için bütünüyle yeni bir anayasa yapmak zorunlu değildir. Anayasal
değişiklikler, kanunlar, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ve yönetsel
düzenlemeler yoluyla daha sınırlı müdahaleler de gerçekleştirilebilir. Bu
nedenle, “Mevcut sistemde sorunlar var” açıklaması tek başına “neden yeni bir
anayasa?” sorusunu yanıtlamaya yetmemektedir.
2026’daki
Yeni Anayasa Söyleminin Devamlılığı: 2026 yılında AK Parti yöneticilerinin yeni anayasa söylemi
önceki dönemlerde kullanılan gerekçelerle dikkat çekici ölçüde örtüşmektedir.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı ve diğer parti yöneticileri
tarafından “sivil”, “demokratik”, “kuşatıcı”, “kapsayıcı” ve “darbe
anayasasından kurtulma” vurguları yeniden yapılmıştır. Ağustos 2026’daki parti
açıklamalarında mevcut anayasanın Türkiye’ye “dar geldiği” ve yeni bir
anayasanın partinin ikinci 25 yılındaki temel hedeflerden biri olduğu açıkça ifade
edilmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan da 11 Mayıs 2026 tarihinde yaptığı konuşmada
benzer biçimde mevcut anayasanın darbelerin ve hukuk dışı müdahalelerin ürünü
olduğunu ve yeni ve kuşatıcı bir anayasanın demokratikleşme bakımından gerekli
olduğunu ifade etmiştir. Bu söylem sürekliliği araştırmanın önemli bir görgül
bulgusudur. Çünkü aynı gerekçeler 2007, 2010, 2017 ve bugün farklı anayasal
düzenlemelere eşlik etmektedir. Ancak bu dönemlerde gerçekleştirilen anayasal
sonuçlar aynı değildir. Bu nedenle çalışmanın bundan sonraki çözümleme
ölçütlerinden biri şu olacaktır: Aynı gerekçelerin yinelenmesi anayasal
hedeflerin de aynı kaldığı anlamına geliyor mu? Başka bir deyişle, söylem sabit
kalırken anayasal amaç değişiyor olabilir mi? Bu soru özellikle önemlidir.
“Sistemin
Yeniden Düzenlemesi” Varsayımı: 2026’da gündeme gelen bazı kulis bilgileri yeni anayasa
tartışmasının 2017 sistemini bütünüyle ortadan kaldırmaktan çok onun belirli
unsurlarını yeniden düzenlemeye yönelik olabileceğine işaret etmektedir. Basına
yansıyan savlara göre Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde bazı Cumhurbaşkanı
yetkilerinin Bakanlar Kuruluna devredilmesi, bakanların milletvekilleri
arasından atanması ve bakan yardımcılıklarının kaldırılarak müsteşarlık
sistemine dönülmesi gibi değişiklikler tartışılmaktadır. Bu savlar henüz
kesinleşmiş anayasa hükümleri değildir, dolayısıyla çalışmada olgu değil, sınanması
gereken olası düzenlemeler olarak ele alınmalıdır. Ancak eğer bu yöndeki
düzenlemeler gerçekleşirse önemli bir çözümleyici sonuç ortaya çıkacaktır: 2017
sistemi terk edilmemekte, sistemin siyasal ve bürokratik maliyetleri
azaltılmakta fakat Cumhurbaşkanlığı merkezli temel yapı korunmaktadır. Bu
durumda 2026 girişimini “rejim değişikliği” olarak adlandırmak yerine “rejim yeniden
düzenlemesi” olarak nitelendirmek daha uygun olabilir.
Kozmetik
ve Stratejik Değişiklikler: Tam bu noktada çalışmanın önceki bölümünde geliştirdiğimiz
“anayasal kozmetik–stratejik anayasal değişiklik” ayrımı önem kazanmaktadır. Bakanlar
Kurulunun yeniden oluşturulması, bakan yardımcılığı sisteminin kaldırılması,
müsteşarlığın yeniden getirilmesi ve bazı yürütme yetkilerinin yeniden
dağıtılması gibi düzenlemeler görünüşte oldukça önemli değişikliklerdir. Fakat
bunların tek tek incelenmesi durumunda bunların önemli bir bölümünün yürütme
mekanizmasının işleyişini düzeltmeye veya siyasal maliyetlerini azaltmaya
yönelik olduğu görülebilir. Buna karşılık Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden
adaylığı, seçimlerin yenilenmesi ve yürütme yetkisinin anayasal sahibi olması gibi
hükümleri siyasal sonuçları bakımından çok daha stratejik niteliktedir. Bu
nedenle geniş kapsamlı bir anayasa paketinin değerlendirilmesinde şu yöntemsel
ilke benimsenmelidir: Değişikliklerin sayısı değil, iktidarın geleceğini
belirleyen değişikliklerin niteliği esas alınmalıdır. Bir anayasa paketinde
onlarca teknik ve kurumsal düzenleme bulunması bunların tümünün aynı siyasal
ağırlığa sahip olduğu anlamına gelmez.
Liderlik
Sürekliliği Varsayımının Ortaya Çıktığı Nokta: Bu aşamada çalışmanın en güçlü varsayımı
gündeme gelmektedir. Türkiye’de mevcut anayasal düzende Cumhurbaşkanı en fazla
iki defa seçilebilmektedir. Anayasa’nın 116. maddesi ise Cumhurbaşkanının
ikinci döneminde TBMM’nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda bir
kez daha aday olabilmesine ilişkin özel bir mekanizma içermektedir. Dolayısıyla
Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı sorunu salt siyasal değil, doğrudan anayasal
bir sorundur. Bu nedenle yeni anayasa tartışmasında görev süresi ve yeniden
adaylık hükümlerinde yapılabilecek değişiklikler diğer düzenlemelerden farklı
bir siyasal ağırlık taşımaktadır. Burada bilimsel olarak yapılması gereken
“yeni anayasanın amacı Erdoğan’ın ömür boyu başkanlığını sağlamaktır” sonucunu
başlangıçta ilan etmek değildir. Araştırılması gereken soru şudur: Yeni anayasa
kapsamında önerilecek düzenlemeler mevcut Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını
ve siyasal liderliğinin anayasal dönem sınırlarının ötesinde devamını olanaklı
kılacak biçimde tasarlanmakta mıdır? Bu soruya olumlu yanıt verecek bir
anayasal düzenleme ortaya çıkarsa liderlik sürekliliği varsayımı önemli ölçüde
güçlenecektir. Üstelik bunun için bütün anayasanın değiştirilmesi de zorunlu
değildir. Bir veya birkaç önemli hüküm böyle bir sonucu doğurmaya yeterli
olabilir. Bu durum çalışmanın ana savını daha da güçlendirmektedir: Anayasal
değişikliğin kapsamı ile siyasal amacı arasında doğrusal bir ilişki
bulunmayabilir. Çok geniş bir anayasa paketi birkaç stratejik düzenlemeyi
toplumsal ve siyasal bakımdan kabul edilebilir duruma getiren bir çerçeve
işlevi görebilir.
2017–2026
Döneminin Çözümleyici Anlamı: 2017’de gerçekleşen anayasal dönüşüm ile 2026’da gündeme
gelen yeni anayasa girişimi birlikte değerlendirildiğinde üç olası açıklama
ortaya çıkmaktadır. Birinci açıklama 2017’de oluşturulan hükümet sistemi
beklenen sonuçları üretmemiş ve dolayısıyla yeni anayasa gerekli duruma
gelmiştir. İkinci açıklama 2017 sistemi esas olarak korunacak ancak uygulamada
ortaya çıkan siyasal ve yönetsel sorunları azaltmak amacıyla bazı kurumsal
düzenlemeler yapılacaktır. Üçüncü açıklama görünürde sistemin çeşitli unsurları
yeniden düzenlenirken birkaç önemli anayasal hüküm aracılığıyla mevcut
iktidarın ve özellikle siyasal liderliğin sürekliliği güvence altına
alınacaktır. İlk iki açıklama demokratik reform veya kurumsal ussallaştırma
çerçevesinde değerlendirilebilir. Üçüncü açıklama ise yeni anayasa girişimini
anayasal iktidar stratejisi olarak yorumlamayı gerektirecektir. Çalışmanın
bundan sonraki bölümlerinde bu üç açıklama karşılaştırmalı olarak sınanacaktır.
“Neden Yinelenmesi?”
Sorusu Artık Daha Somut Duruma Gelmektedir: 2002–2017 döneminde gerçekleştirilen anayasal
değişiklikler Türkiye’nin anayasal düzenini giderek dönüştürmüş ve 2017’de
hükümet sisteminin bütünüyle değiştirilmesiyle sonuçlanmıştır. 2017–2026
döneminde ise aynı siyasal iktidar bu kez kendi oluşturduğu anayasal sistem
üzerinde yeniden değişiklik arayışına girmiştir. Böylece çalışmanın
başlangıcındaki soru daha somut duruma gelmektedir: Eğer 2002–2017 döneminde
gerçekleştirilen anayasal değişiklikler 2017’de yeni bir hükümet sistemi
kurmaya kadar varmışsa ve 2026’da bu sistemin belirli unsurları yeniden
düzenlenmek isteniyorsa yeni anayasa girişiminin temel nedeni 1982
Anayasası’nın eksiklikleri olmaktan çıkıp 2017 sonrasında oluşan siyasal
düzenin geleceğini yeniden tasarlama gereksinimi olabilir mi? Bu sorunun yanıtı
özellikle Cumhurbaşkanının adaylığı ve görev süresi konusunda yapılacak olası
değişikliklerin incelenmesiyle daha açık biçimde ortaya çıkacaktır. Bu nedenle
2017–2026 dönemi çalışmada yalnızca “mevcut sistemin sorunları” açısından
değil, aynı zamanda “mevcut sistemin iktidar ve liderlik bakımından geleceğe
nasıl taşınabileceği” açısından da incelenecektir.
2026 Yeni
Anayasa Girişimi: Söylem, Siyasal İşlev ve Olası Stratejik Amaç
2017 anayasa
değişikliği ile Türkiye’de hükümet sistemi değiştirilmiş olmasına karşın 2026
yılında aynı siyasal iktidarın yeniden “yeni anayasa” gündemini öne çıkarması
araştırmanın merkezindeki paradoksu daha da belirginleştirmektedir. 2017
değişikliğiyle yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanına ait olduğu açıkça
düzenlenmiş, Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu sistemden çıkarılmış,
Cumhurbaşkanının yardımcı ve bakanları atama yetkisi anayasal hüküm durumuna
getirilmiş ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi kurulmuştur. Aynı değişiklik
Cumhurbaşkanının adaylığı ve seçimlerin yenilenmesine ilişkin kuralları da
yeniden düzenlemiştir. Buna karşın 2026 yılında yeni anayasa çağrıları büyük
ölçüde daha önceki dönemlerde kullanılan söylem kalıplarıyla sürdürülmektedir.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş Haziran ve Temmuz 2026'da yeni anayasanın
“darbelerin gölgesinden” arındırılması, çağdaş, demokratik, katılımcı ve
kapsayıcı bir anayasa yapılması gereğinden söz etmiştir. Bu durum çalışmanın
daha önce ortaya koyduğu söylem sürekliliği bulgusunu desteklemektedir. Ancak
söylemin sürekliliği ile anayasal gereksinimin sürekliliği aynı şey değildir.
Tam tersine, aynı gerekçelerin farklı anayasal dönüşüm aşamalarında yinelenmesi
yeni anayasa talebinin açıklanan gerekçelerinin nedensel açıklama bakımından
yeterli olup olmadığının yeniden sorgulanmasını gerektirmektedir.
“Darbe
Anayasası” Gerekçesinin Açıklayıcı Gücü: 2026'daki yeni anayasa söyleminin önemli unsurlarından
biri mevcut anayasanın 1980 darbesinin ürünü olmasıdır. Bu savın tarihsel bir
gerçekliğe dayanması ile 2026'daki anayasal talebi açıklama kapasitesi ise iki
farklı sorundur. 1982 Anayasası gerçekten askeri yönetim döneminde hazırlanmış
ve 1982 yılında halkoyuyla kabul edilmiştir. Ancak anayasanın sonraki otuz yılı
aşkın dönemde çok sayıda değişikliğe uğradığı ve özellikle 2002 sonrasında
anayasal metnin önemli bölümlerinin yeniden düzenlendiği de aynı ölçüde
önemlidir. 2017 değişikliği ise hükümet sisteminin temelini değiştirecek kadar
kapsamlıdır. Dolayısıyla 2026'daki anayasal tartışmayı esas olarak “1982
Anayasası” üzerinden açıklamak mevcut anayasal yapının tarihsel dönüşümünü
eksik bırakmaktadır. Buradan şu çözümleyici önerme ortaya çıkmaktadır: 1982
Anayasası'nın tarihsel kökeni yeni anayasa talebinin meşruluk gerekçesi
olabilir ancak tek başına bu talebin 2026'da neden yeniden ortaya çıktığını
açıklamaz. Bu ayrım çalışmanın temel yöntemsel varsayımı bakımından önemlidir.
Tarihsel köken ile güncel siyasal neden birbirine eşitlenmemelidir.
Yeni
Anayasa Talebinin Zamanlaması: Anayasa değişikliği girişimlerinin yalnızca içerikleri değil,
zamanlamaları da siyasal çözümleme bakımından önemlidir. Yeni anayasa
çağrısının 2017'deki sistem değişikliğinin hemen ardından değil,
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin yaklaşık sekiz yıllık uygulamasından sonra
yeniden yoğunlaşması üzerinde durulması gereken bir olgudur. Bu zamanlama iki
farklı biçimde açıklanabilir. İlk açıklama, 2017 sisteminin uygulamada bazı
kurumsal sorunlar üretmesi ve iktidarın bu sorunları yeni bir anayasal
düzenlemeyle çözmek istemesidir. İkinci açıklama ise 2017'de kurulan sistemin
temel siyasal niteliği korunurken sistemin yarattığı meşruluk, temsil, denetim
ve yönetilebilirlik sorunlarının azaltılmak istenmesidir. İkinci durumda yeni
anayasa, 2017 sisteminin bir seçeneği değil, onun ikinci nesil yeniden düzenlenmesi
olacaktır. Bu nedenle 2026 girişiminin niteliğini belirleyecek temel ölçüt
“yeni anayasa” ifadesinin kullanılması değil, anayasal tasarımın 2017’de
kurulan güç ilişkilerini ne ölçüde değiştirdiğidir.
Kozmetik Yeniden
düzenleme Olasılığı: 2026
tartışmalarında ortaya çıkan bazı önerilerin gerçekleşmesi durumunda hükümet
sisteminin temelini değiştirmeden belirli unsurlarının yumuşatılması söz konusu
olabilir. Örneğin yürütme içerisindeki görev dağılımının yeniden düzenlenmesi,
Bakanlar Kuruluna benzer kolektif bir yapının oluşturulması, bakanların siyasal
konumunun güçlendirilmesi veya bürokratik hiyerarşide yeniden müsteşarlık
sistemine dönülmesi gibi değişiklikler düşünülebilir. Ancak bunların her bir,
hükümet sisteminin temel niteliğini değiştirmek zorunda değildir. Örneğin
Başbakanlık ve Bakanlar Kurulunun yeniden adlandırılmış veya değiştirilmiş bir
biçimde sistem içine alınması otomatik olarak parlamenter sisteme dönüş
anlamına gelmez. Aynı şekilde bazı Cumhurbaşkanlığı yetkilerinin bakanlıklara
veya TBMM’ye aktarılması da Cumhurbaşkanlığının yürütme içindeki merkezi
konumunu ortadan kaldırmak zorunda değildir. Bu nedenle önerilen veya
gerçekleşen her değişikliğin şu iki soruyla değerlendirilmesi gerekir: Değişiklik
hükümet sisteminin özünü mü değiştiriyor, yoksa sistemin işleyiş biçimini mi
değiştiriyor? Değişiklik siyasal güç dağılımını mı değiştiriyor, yoksa mevcut
güç dağılımının daha kabul edilebilir görünmesini mi sağlıyor? Bu ayrım,
çalışmada kullanılan anayasal kozmetik–stratejik anayasal değişiklik ayrımının
Türkiye örneğindeki temel sınamasını oluşturacaktır.
Siyasal
Maliyetin Azaltılması: 2017'de kurulan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin en önemli özelliği
yürütme yetkisini ve siyasal sorumluluğu güçlü biçimde Cumhurbaşkanlığı
makamında toplamış olmasıdır. 2017 değişikliğinin 104. maddesinde “Yürütme
yetkisi Cumhurbaşkanına aittir” hükmü açıkça yer almaktadır. Bu yapılanma,
karar alma bakımından merkeziyetçilik ve hız gibi üstünlükler sağlayabilirken
aynı zamanda yasama denetimi, siyasal sorumluluğun dağılımı, yürütme içi
kolektif karar alma ve hesap verebilirlik konularında tartışmalar yaratmıştır. Dolayısıyla
2026'da gündeme gelebilecek bazı değişiklikler sistemin özünü terk etmekten çok
bu alanlardaki siyasal maliyeti azaltmayı amaçlayabilir. Bu durumda yeni
anayasa girişimi: “Başkanlık sisteminden vazgeçiş” değil, “başkanlık sisteminin
siyasal maliyetlerini azaltarak yeniden meşrulaştırılması” olarak
yorumlanabilir. Bu varsayım liderlik sürekliliği varsayımı açısından da
önemlidir. Çünkü mevcut Cumhurbaşkanlığı makamının temel konumu korunurken
sistemin diğer unsurlarının daha parlamenter veya daha kolektif görünür duruma
getirilmesi hem iç hem de dış kamuoyunda siyasal kabulü güçlendirebilir.
Liderlik
Sürekliliği Stratejik Değişken: Yeni anayasa girişiminin en duyarlı noktası Cumhurbaşkanının
görev süresi ve yeniden adaylığıdır. 2017 değişikliği ile mevcut Anayasa'nın
101. maddesi, Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesini ve aynı
kişinin en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilmesini düzenlemiştir. Aynı
değişiklikle 116. maddeye Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimlerin
yenilenmesine karar vermesi durumunda bir defa daha aday olabilmesine ilişkin
hüküm eklenmiştir. Bu hükümler, yeni anayasa tartışmasının liderlik boyutunu
doğrudan anayasal bir sorun durumuna getirmektedir. Burada özellikle
vurgulanması gereken konu şudur: Yeni anayasanın liderlik sürekliliğini
sağlaması için bütün anayasanın lider merkezli olması gerekmez. Bir anayasal
paketin çok büyük bölümünü oluşturan düzenlemeler hak ve özgürlükler, kamu
yönetimi, ekonomik ve sosyal haklar, yerel yönetimler, TBMM'nin bazı yetkileri,
bakanlıkların örgütlenmesi ve yargısal usuller gibi alanlarda olabilir. Buna
karşılık Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına ilişkin tek bir önemli değişiklik
paketin bütününden çok daha büyük bir siyasal sonuç yaratabilir. Bu nedenle
araştırmanın stratejik varsayımı şu şekilde ortaya konulabilir: Yeni anayasa
girişiminin siyasal bakımdan önemli sonuçlarından biri Cumhurbaşkanının mevcut
anayasal dönem sınırlamalarının ötesinde yeniden aday olabilmesini veya siyasal
liderliğini sürdürmesini olanaklı kılacak bir anayasal düzenleme yaratmak
olabilir. Bu henüz doğrulanmış bir sonuç değildir. Ancak mevcut anayasal yapı
dikkate alındığında sınanması gereken merkezi varsayımlardan biridir.
“Ömür
Boyu Başkanlık” Varsayımının Bilimsel Karşılığı: Siyasal tartışmada “Erdoğan'ın ömür
boyu başkan olmak istediği” biçimindeki ifade güçlü ve anlaşılır olmakla
birlikte akademik çözümleme açısından bunun daha işlevsel bir biçimde ifade
edilmesi gerekir. Bilimsel olarak araştırılabilir karşılığı liderlik süresinin
anayasal olarak açık uçlu duruma getirilmesi veya mevcut dönem
sınırlamalarının, aynı liderin yeniden yinelenmesi ve aday olabilmesine olanak
verecek biçimde değiştirilmesidir. Burada iki farklı düzenleme biçimi ayırt
edilmelidir. Birinci seçenek, dönem sınırlamasının tamamen kaldırılmasıdır. İkinci
seçenek, dönem sınırlamasının korunuyor görünmesine karşın yeni anayasanın
yürürlüğe girmesiyle önceki dönemlerin nasıl sayılacağına ilişkin geçiş hükmü
konulmasıdır. İkinci seçenek özellikle önemlidir. Çünkü anayasal sistemlerde
liderlik sürekliliği sadece “kaç dönem” kuralının değiştirilmesiyle değil,
geçiş ve yeniden başlangıç hükümleriyle de sağlanabilir. Bu nedenle çalışmanın
ilerleyen bölümünde yalnızca 101. maddeye değil, olası geçici maddelere ve
seçim hükümlerine de özel olarak bakılması gerekecektir.
Demokratikleşme
Söylemi ile Liderlik Sürekliliğinin Birlikte Bulunması: Yeni anayasa girişiminin
demokratikleşme ve özgürlükçü anayasa söylemi ile liderlik sürekliliği arasında
zorunlu bir çelişki bulunmamaktadır. Bir anayasa aynı anda hakları
genişletebilir, bazı yasama yetkilerini artırabilir, hükümet içi kolektif
mekanizmalar oluşturabilir ve aynı zamanda Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını
kolaylaştırabilir. Bu nedenle araştırmada “demokratikleşme varsa liderlik
sürekliliği olamaz” veya bunun tersi biçiminde ikili bir varsayım
kullanılmamalıdır. Tam tersine, çalışma anayasal paketlerin hibrit niteliğini
kabul etmektedir. Bu açıdan yeni anayasa bir “demokratikleşme projesi” ile bir
“iktidar stratejisi”nin aynı anda unsurlarını taşıyabilir. Bilimsel olarak
önemli olan bu unsurların hangi ölçüde bulunduğunu belirlemektir.
Yeni
Anayasa Talebinin Üç Olası Okuması: Bu aşamada 2026 girişimi üç farklı model üzerinden
açıklanabilir.
Model I — Demokratik yenilenme: Yeni anayasa esas olarak 1982
Anayasasının tarihsel mirasından kurtulmayı, hak ve özgürlükleri geliştirmeyi,
güçler ayrılığını güçlendirmeyi ve siyasal uzlaşmayı sağlamayı amaçlamaktadır.
Model II — Rejimin yeniden düzenlenmesi: 2017'de kurulan sistem bütünüyle terk
edilmemekte ancak yürütme içindeki aşırı merkezileşme, yasama-yürütme
ilişkileri ve bürokratik örgütlenme yeniden düzenlenerek sistem daha işlevsel
ve daha kabul edilebilir duruma getirilmektedir.
Model III — Anayasal iktidar stratejisi: Birinci ve ikinci modellerdeki
düzenlemeler gerçek olsa dahi bunların yanında birkaç önemli hüküm aracılığıyla
mevcut siyasal iktidarın ve özellikle mevcut liderliğin gelecekteki konumu
anayasal olarak güvence altına alınmaktadır.
Araştırmanın
görgül amacı, bu üç modelden hangisinin Türkiye'deki gelişmeleri daha güçlü
açıkladığını belirlemektir.
Önemli Sınama:
Bu nedenle yeni
anayasa taslağı veya önerileri ortaya çıktığında çalışmanın bütün kuramsal
çerçevesi tek bir önemli sınava indirgenebilir: Yeni anayasa Türkiye'nin
demokratik ve kurumsal sorunlarını çözmek için mi tasarlanmaktadır yoksa bu
sorunları kısmen düzenlerken esas olarak mevcut siyasal iktidarın ve liderliğin
geleceğini güvence altına alan yeni bir anayasal denge mi kurmaktadır? Bu
sorunun yanıtı anayasa metninin bütününe bakılarak değil, önemli hükümlerin
siyasal sonuçları üzerinden aranmalıdır. Dolayısıyla yeni anayasa ortaya
çıktığında ilk yapılması gereken şey yüzlerce maddelik metni eşit ağırlıkla
değerlendirmek olmayacaktır. Öncelikle Cumhurbaşkanının adaylığı, görev süresi,
seçimlerin yenilenmesi, yürütme yetkisinin sahibi, TBMM'nin yetkileri ve
Cumhurbaşkanının siyasal sorumluluğu gibi stratejik düğüm noktaları
belirlenecektir. Bu düğüm noktalarının çevresine yerleştirilen diğer
düzenlemelerin ise ne ölçüde esaslı kurumsal reform ne ölçüde meşruluk üretici
düzenleme ve ne ölçüde anayasal kozmetik olduğu ayrıca değerlendirilecektir. Böylece
araştırmanın başındaki “Neden yinelenmesi?” sorusu daha somut bir soruya
dönüşmektedir: 2017'de kendi hükümet sistemini kurmuş olan AK Parti 2026'da
gerçekten yeni bir anayasa mı yapmak istemektedir yoksa 2017'de kurduğu siyasal
mimarinin eksiklerini giderirken birkaç önemli anayasal hüküm aracılığıyla bu
mimariyi ve onun merkezindeki liderliği geleceğe taşımak mı istemektedir? Bu
sorunun yanıtı söylemde değil, anayasal tasarımın siyasal sonuçlarında
aranmalıdır.
Söylem
ile Anayasal Sonuç Arasındaki Ayrışma
Türkiye’de
2002 sonrasında gerçekleştirilen anayasa değişiklikleri siyasal iktidarın
anayasa değişikliği gerekçeleri ile değişikliklerin ortaya çıkardığı kurumsal
sonuçların birbirinden ayrılarak incelenmesini gerekli kılmaktadır. AK Parti ve
Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından farklı dönemlerde kullanılan “sivil anayasa”,
“demokratikleşme”, “vasiliğin tasfiyesi”, “milli iradenin güçlendirilmesi” ve
“darbe anayasasından kurtulma” gibi kavramlar anayasal reformların meşruluğunu
oluşturmuş ancak bu reformların kurumsal sonuçları her dönemde aynı olmamıştır.
Bu nedenle anayasa değişikliklerinin siyasal anlamını yalnızca iktidarın
açıkladığı gerekçeler üzerinden belirlemek yöntemsel olarak yeterli değildir.
Söylemin yanında değiştirilen hükümlerin iktidar ilişkileri üzerindeki etkisinin
de incelenmesi gerekir. Bu yaklaşım açısından 2007, 2010 ve 2017 anayasa
değişiklikleri özellikle öğreticidir.
2007
Demokratik Meşruluğun Artırılması mı, Cumhurbaşkanlığının Siyasallaştırılması
mı? 2007 anayasa
değişikliği, Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesini öngörerek
makamın demokratik meşruluk kaynağını değiştirmiştir. Böylece Cumhurbaşkanı
artık TBMM tarafından seçilen bir devlet başkanı olmaktan çıkarak doğrudan
seçmen kitlesinden siyasal meşruluk alan bir makam durumuna gelmiştir. Bu
değişikliğin demokratik meşruluk açısından olumlu bir yönü olduğu açıktır.
Ancak siyasal sistem açısından bunun başka bir sonucu daha bulunmaktadır:
Parlamenter sistem içinde Cumhurbaşkanı ile hükümet arasındaki meşruluk
ilişkisinin niteliği değişmiştir. Doğrudan seçilen bir Cumhurbaşkanı
parlamentodan bağımsız bir siyasal meşruluk kaynağına sahip olmaktadır. Böylece
2007 değişikliği hükümet sistemini henüz değiştirmemiş olsa da Cumhurbaşkanlığı
makamının ileride daha güçlü bir siyasal aktöre dönüşebilmesinin anayasal
zeminini oluşturmuştur. Nitekim Erdoğan 2014 yılında doğrudan halk oyuyla
Cumhurbaşkanı seçilmiş, 2017 anayasa değişikliğiyle de Cumhurbaşkanının aynı
zamanda siyasal parti genel başkanı olabilmesinin önü açılmış ve 2018'de yeni
hükümet sistemi uygulamaya konulmuştur. AK Parti'nin kendi kurumsal tarihçesi
de Erdoğan'ın 2014'te doğrudan halk tarafından seçildiğini ve 2017
değişikliğinin ardından AK Parti Genel Başkanlığına yeniden seçildiğini
kaydetmektedir. Dolayısıyla 2007 değişikliğinin siyasal sonucu yalnızca “halk
Cumhurbaşkanını seçsin” biçimindeki demokratik ilkeyle sınırlı değildir. Aynı
zamanda Cumhurbaşkanlığı makamının siyasal ağırlığını artıran bir anayasal
dönüşüm meydana gelmiştir.
2010
Demokratikleşme ve Kurumsal Güç Dağılımı: 2010 değişikliği 2007'ye göre çok daha geniş
kapsamlıdır. Temel haklar alanında kişisel verilerin korunması, çocuklar ve güçsüz
toplumsal gruplar lehine düzenlemeler ve bireysel başvuru gibi önemli
yenilikler getirilmiştir. 5982 sayılı Kanun bu nedenle yalnızca iktidarın
gücünü artırmaya yönelik bir düzenleme olarak nitelendirilemez. Gerçek anlamda
hak ve özgürlük alanını genişleten hükümler içermektedir. Ancak aynı paket
içinde yargı organlarının oluşumu ve anayasal kurumların yapısıyla ilgili
düzenlemeler de bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi'nin 2010 yılında yaptığı
inceleme de değişiklik paketinin özellikle 146, 149 ve 159. maddeler gibi yargı
kurumlarıyla ilgili hükümler içerdiğini göstermektedir. Dolayısıyla 2010 örneği
çalışmanın önemli kuramsal varsayımını destekleyen bir özellik taşımaktadır: Bir
anayasa değişikliği aynı anda hem demokratikleştirici sonuçlar üretebilir hem
de siyasal iktidarın kurumsal çevresini değiştirebilir. Bu nedenle anayasal
değişiklikleri “demokratik” ve “iktidar yanlısı” biçiminde ikiye ayırmak çoğu
zaman yeterli değildir. Aynı düzenleme iki işlevi birden görebilir.
2017 Söylemde
Kararlılık, Sistemde Devrimsel Değişiklik: 2017 değişikliği ise bu sürecin niteliksel olarak
farklı aşamasıdır. AK Parti ve Cumhur İttifakı'nın siyasal söyleminde
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi “kararlılık”, “güçlü yönetim”, “çift
başlılığın sona erdirilmesi”, “etkili yönetim” ve “güçlü yasama” gibi
gerekçelerle savunulmuştur. TBMM tutanaklarına yansıyan iktidar açıklamalarında
da sistem değişikliğinin bu amaçlarla gerçekleştirildiği açıkça ifade
edilmiştir. Fakat anayasal sonuç, söylemin ötesinde çok daha köklü olmuştur: Başbakanlık
kaldırılmış, Bakanlar Kurulu kaldırılmış ve yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına
verilmiştir. Böylece Türkiye'nin hükümet sistemi değiştirilmiştir. Bu nedenle
2017'yi yalnızca “demokratikleşme yönünde yeni bir anayasa reformu” olarak
nitelendirmek anayasal değişikliğin niteliğini eksik açıklar. Daha doğru kavram
“rejim tasarımı”dır. 2017 değişikliğinin ardından yürütme yetkisinin
Cumhurbaşkanına ait olduğu anayasal olarak düzenlenmiş ve Cumhurbaşkanının
yardımcıları ve bakanları atama ve görevden alma yetkisi belirgin biçimde
güçlendirilmiştir. Bu düzen 2017 değişikliğinin yalnızca bir hükümet
değişikliği değil, yürütme gücünün anayasal merkezinin yeniden tanımlanması
olduğunu göstermektedir.
Böylece
Bir Örüntü Ortaya Çıkıyor: 2007–2017 arasındaki gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde aşağıdaki
örüntü dikkat çekmektedir:
2007: Cumhurbaşkanının doğrudan siyasal meşruluğu
2010: Devlet kurumlarının ve özellikle yargının yeniden
tasarlanması
2017: Yürütme gücünün Cumhurbaşkanlığı makamında toplanması
Bu sıralama
tek başına önceden hazırlanmış bir “gizli plan”ı kanıtlamaz. Böyle bir sonuç
çıkarmak bilimsel açıdan aşırı yorum olur. Ancak süreç anayasal iktidarın
giderek yeniden yapılandırıldığını açıkça göstermektedir. Dolayısıyla 2026'daki
yeni anayasa talebi 2002 sonrası anayasal gelişmelerden bağımsız biçimde ele
alınamaz.
“1982
Anayasası” Açıklamasının Sınırı: Erdoğan'ın 11 Mayıs 2026 tarihli konuşmasında yeni anayasa
gerekçesi yine büyük ölçüde darbeler ve “hukuk dışı müdahaleler” üzerinden
açıklanmıştır. Erdoğan mevcut anayasanın yerine “yeni, kuşatıcı, özgürlükçü ve
sivil” bir anayasa yapılması gerektiğini belirtmiştir. 16 Mayıs 2026'da da yeni
anayasanın “lüks değil, gereksinme, hatta zorunluluk” olduğu ve Türkiye'nin
“darbe lekesi taşıyan bir anayasadan” kurtulması gerektiği yönündeki
yaklaşımını yinelemiştir. Bu söylem, önceki dönemlerle önemli bir süreklilik
göstermektedir. Fakat tam da bu noktada araştırmanın temel paradoksu ortaya
çıkmaktadır: 1982 Anayasası değiştirilmiştir. Çok sayıda hüküm yeniden
yazılmıştır. 2017'de hükümet sistemi değiştirilmiştir. Bütün bunlar AK Parti
iktidarları döneminde yapılmıştır. O halde 2026 yılında “darbe anayasasından
kurtulma” gerekçesi anayasal değişikliğin meşruluk gerekçesi olabilir ancak tek
başına yeni anayasa talebinin güncel siyasal nedenini açıklamaya yeterli
değildir. Bu nedenle aşağıdaki ayrım önem kazanmaktadır: 1982 Anayasası'nın
değiştirilmesi nedenidir. 2026'da yeniden değiştirilmek istenmesinin nedeni ise
ayrıca açıklanmalıdır.
AK
Parti'nin Kendi Kurduğu Sistemi Yeniden Değiştirme Gereksinimi: Burada araştırmanın belki de en
önemli sorularından biri ortaya çıkmaktadır. 2017 anayasa değişikliğini yapan
siyasal iktidar 2026 yılında yine aynı siyasal aktörler tarafından yeni bir
anayasa hazırlamaya çalışmaktadır. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hayati
Yazıcı Haziran 2026'da partisinin yeni anayasa çalışmalarında “hazırlıkların
sonuna” yaklaşıldığını açıklamış ve TBMM'de bir uzlaşma zemini oluşması durumunda
sürece hazır olduklarını belirtmiştir. Daha da önemlisi Mayıs 2026'da
Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu toplantısında yapılan bir açıklamada
2017 sonrası oluşturulan yeni hükümet sisteminin yeni tasarımında kurulların ve
yeni örgütlenmelerin sağlıklı çalışmasının önemli bir sorun olarak ele alındığı
görülmektedir. Bu veri yeni anayasa girişiminin yalnızca “1982 Anayasası'ndan
kurtulma” olarak değerlendirilmesini daha da güçleştirmektedir. Çünkü burada
artık söz konusu olan büyük ölçüde AK Parti'nin kendi oluşturduğu 2017 sonrası
sistemin yeniden düzenlenmesidir.
Buradan
Çıkan Ana Varsayım: Bütün
bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde çalışmanın temel varsayımı daha
açık biçimde ifade edilebilir: 2026 yeni anayasa girişimi 1982 Anayasası'nın
demokratikleştirilmesi gereksiniminden ibaret değildir, 2017'de kurulan
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin siyasal ve kurumsal maliyetlerini
azaltırken onun temel güç mimarisini korumaya ve mevcut siyasal liderliğin
anayasal sürekliliğini olanaklı kılacak koşulları oluşturmaya yönelik bir
anayasal yeniden tasarım girişimi olma olasılığını taşımaktadır. Bu varsayımın
iki farklı unsuru vardır. Birinci unsur rejimi yeniden düzenlemedir:
Cumhurbaşkanlığı sisteminin bazı unsurları yumuşatılabilir, Bakanlar Kurulu
veya müsteşarlık gibi kurumlar yeniden getirilebilir ve TBMM'nin belirli
yetkileri artırılabilir. İkinci ve daha stratejik unsur ise liderlik
sürekliliğidir: Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı, görev süresi veya seçimlerin
yenilenmesi gibi hükümler yeni siyasal dengeler yaratacak şekilde
düzenlenebilir. İkinci unsur gerçekleşirse anayasa değişikliğinin siyasal
ağırlık merkezi çok sayıda teknik düzenlemenin arasında yer alan birkaç önemli
hükümde toplanabilir. Bu nedenle çalışmanın bundan sonraki aşaması yeni anayasa
söylemini genel olarak incelemekten çok hangi anayasal hükümlerin Erdoğan'ın siyasal
geleceği bakımından stratejik önem taşıdığını ve mevcut anayasal sınırlamaların
hangi yollarla aşılabileceğini anayasal hukuk ve karşılaştırmalı siyaset yazını
içinde ayrı bir bölüm olarak incelemelidir.
Erdoğan’ın
Yeniden Adaylığı ve Anayasal Süreklilik Sorunu
Yeni anayasa
girişiminin siyasal anlamını çözümleyebilmek bakımından Cumhurbaşkanının görev
süresi ve yeniden adaylığı özel bir önem taşımaktadır. Bunun nedeni bu konunun
anayasa değişikliğinin diğer alanlarından farklı olarak doğrudan iktidarın
zaman boyutuyla ilgili olmasıdır. Bir hükümet yapısının, bakanlık örgütünün
veya kamu yönetiminin yeniden düzenlenmesi iktidarın nasıl kullanılacağını
değiştirebilir. Buna karşılık Cumhurbaşkanının yeniden seçilebilmesine ilişkin
kurallar, iktidarın kim tarafından ve ne kadar süre kullanılabileceğini
doğrudan etkiler. Bu nedenle yeni anayasa tartışmasının liderlik sürekliliği
bakımından incelenmesi kişisel niyetlerden hareket eden bir yaklaşım olarak
değil, anayasal kurumların siyasal sonuçlarını inceleyen kurumsal bir çözümleme
olarak ele alınmalıdır.
Mevcut
Anayasal Çerçeve: 2017
anayasa değişikliğiyle yeniden düzenlenen 101. maddeye göre Cumhurbaşkanının
görev süresi beş yıldır ve bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı
seçilebilir. Aynı dönemde yeniden düzenlenen 116. madde ise önemli bir farklılık
getirmiştir: Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM tarafından seçimlerin
yenilenmesine karar verilmesi durumunda Cumhurbaşkanı bir defa daha aday
olabilir. TBMM'nin bu kararı alabilmesi için üye tamsayısının beşte üç
çoğunluğu yani 360 oy gerekmektedir. Bu düzenleme anayasal açıdan son derece
önemlidir. Çünkü dönem sınırlaması mutlak bir iki dönem kuralı olarak
kurulmamış ve belirli bir anayasal mekanizmayla üçüncü bir adaylık olasılığı
yaratılmıştır. Dolayısıyla mevcut sistem bakımından dahi Cumhurbaşkanının
siyasal geleceği yalnızca 101. madde okunarak belirlenemez. 101. ve 116.
maddelerin birlikte değerlendirilmesi gerekir. Bu durum yeni anayasa tartışması
bakımından daha da önemlidir. Zira yeni bir anayasal düzenleme yapılması durumunda
mevcut dönem sınırlamasının aynen korunup korunmayacağı, yeniden tanımlanıp
tanımlanmayacağı veya geçiş hükümleriyle farklı biçimde uygulanıp
uygulanmayacağı temel siyasal sonuçlar doğuracaktır.
Erdoğan
Bakımından Mevcut Durum: Recep Tayyip Erdoğan 2014 yılında Cumhurbaşkanı seçilmiş, 2018 yılında
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi altında yeniden seçilmiş ve 2023 yılında bir
kez daha Cumhurbaşkanı seçilmiştir. YSK'nın 2023 seçimlerine ilişkin kesin aday
listesinde Erdoğan Cumhurbaşkanı adayı olarak yer almıştır. Ancak burada hukuksal
açıdan önemli bir ayrım bulunmaktadır. YSK'nın 2023 tarihli 316 sayılı
kararında 2018 öncesindeki Cumhurbaşkanlığı dönemlerinin 6771 sayılı Kanunla
değiştirilen 101. madde bakımından hesaplanmayacağı kabul edilmiştir. Kararda
Erdoğan'ın 28 Ağustos 2014–9 Temmuz 2018 arasındaki döneminin yeni sistem
bakımından görev dönemi olarak hesaba katılmayacağı açıkça belirtilmiştir. Böylece
2018 sonrası dönem mevcut iki dönemlik sınırlamanın hesabı açısından başlangıç
noktası olarak kabul edilmiştir. Bunun sonucunda mevcut anayasal düzen
bakımından Erdoğan'ın 2023–2028 dönemi ikinci dönem olarak ortaya çıkmaktadır.
Dolayısıyla 2028 sonrasında yeniden adaylık sorunu mevcut anayasal metin içinde
doğrudan bir anayasal sorun durumuna gelmektedir. Bu noktada 116. madde önem
kazanmaktadır. TBMM'nin seçimleri yenileme kararının Cumhurbaşkanının ikinci
döneminde alınması durumunda mevcut Cumhurbaşkanının bir kez daha aday olmasına
anayasa izin vermektedir. Ancak bu mekanizma için TBMM'de beşte üç çoğunluk
gerekmektedir. Dolayısıyla bugünkü anayasal sistem içinde en az üç hukuksal yol
düşünülmektedir:
Mevcut düzenin korunması: 116. madde mekanizmasının işletilmesi durumunda bir
kez daha adaylık.
Anayasa değişikliği: 101. maddedeki iki dönem sınırlamasının değiştirilmesi veya
yeniden düzenlenmesi.
Yeni anayasa ve geçiş düzenlemesi: Yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle
önceki dönemlerin nasıl değerlendirileceğini belirleyen bir geçiş hükmü
oluşturulması.
Üçüncü
seçenek özellikle araştırma bakımından önemlidir.
Yeni
Anayasa Yeni Bir Sayfa Açar mı? Yeni anayasa tartışmasının siyasal açıdan en önemli hukuksal
sorularından biri şudur: Yeni bir anayasanın yürürlüğe girmesi Cumhurbaşkanlığı
bakımından önceki görev sürelerinin hesaba katılmamasına veya yeniden
başlamasına yol açabilir mi? Bu sorunun tek ve otomatik bir yanıtı yoktur.
Burada yeni anayasanın nasıl yürürlüğe konulduğu, geçiş hükümlerinin ne şekilde
düzenlendiği ve yeni metnin Cumhurbaşkanlığı dönemlerinin hesabına ilişkin ne
öngördüğü belirleyici olacaktır. Dolayısıyla “yeni anayasa yapılırsa Erdoğan'ın
görev süresi sıfırlanır” şeklindeki bir ifade hukuksal olarak peşinen doğru
kabul edilemez. Bunun gerçekleşebilmesi için açık bir anayasal düzenleme veya
geçiş hükmü gerekir. Tam da bu nedenle geçiş hükümleri çalışmanın yalnızca
ikincil bir unsuru değil, anayasa taslağı ortaya çıktığında ilk incelenecek
hükümlerden biri olmalıdır. Anayasanın asıl metnindeki dönem sınırlamasının
değiştirilmesi kadar geçici maddelerde yapılacak bir düzenleme de aynı siyasal
sonucu yaratabilir. Bu gözlem çalışmanın daha önce geliştirdiği “önemli hüküm”
yaklaşımını desteklemektedir: Liderlik sürekliliği bakımından belirleyici olan
anayasa metnindeki değişikliklerin toplam sayısı değil, Cumhurbaşkanının geçmiş
ve gelecekteki görev sürelerinin hukuksal statüsünü belirleyen birkaç önemli
hüküm olabilir.
“Ömür
Boyu Başkanlık” Varsayımı Nasıl Sınanabilir? Siyasal tartışmada kullanılan “ömür boyu başkanlık”
veya “ölünceye kadar başkanlık” ifadeleri güçlü olmakla birlikte bilimsel
araştırmada doğrudan bağımlı değişken olarak kullanılamaz. Bunun yerine varsayım
şu şekilde işlevselleştirilebilir: Yeni anayasal düzenleme Cumhurbaşkanlığı
makamında görev yapan kişinin yeniden aday olmasını sağlayacak şekilde dönem
sınırlamasını kaldırıyor, esnetiyor veya önceki dönemleri etkisiz kılıyorsa bu
düzenleme liderlik sürekliliğini anayasal olarak güçlendiren bir kurumsal
değişiklik olarak değerlendirilebilir. Böyle bir değişikliğin üç biçimde ortaya
çıkması olanaklıdır: Birincisi dönem sınırlamasının kaldırılmasıdır. İkincisi dönem
sınırlamasının iki veya daha fazla yeniden adaylığa izin verecek şekilde
değiştirilmesidir. Üçüncüsü yeni anayasanın önceki Cumhurbaşkanlığı dönemlerini
hesaba katmayacağını öngören bir geçiş hükmü getirmesidir. Sonuncusu özellikle
önemlidir. Çünkü siyasal amaç metinde doğrudan “sınırsız adaylık” biçiminde
ifade edilmeksizin de gerçekleştirilebilir.
Önemli
Olan “Yeni Anayasa” Değil, Yeni Anayasanın İçindeki Birkaç Hüküm Olabilir: Burada araştırmanın başından beri
geliştirdiğimiz temel düşünce daha somut duruma gelmektedir. Yeni anayasa
yüzlerce madde içerebilir. Bunun içinde demokratikleşmeye, temel haklara, yerel
yönetimlere, parlamentonun yetkilerine, bakanlıkların örgütlenmesine ve kamu
yönetimine ilişkin çok sayıda değişiklik bulunabilir. Fakat bunların siyasal
etkileri aynı değildir. Örneğin bakan yardımcılığının kaldırılması ve
müsteşarlığın getirilmesi bürokratik örgütlenme bakımından önemli olabilir. Bakanlar
Kurulunun yeniden kurulması hükümetin işleyişini değiştirebilir. Cumhurbaşkanının
bazı yetkilerinin TBMM veya hükümet organlarıyla paylaşılması yürütme içindeki
yetki dağılımını etkileyebilir. Fakat Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı ve
görev süresi ile önceki dönemlerin yeni anayasa bakımından nasıl hesaplanacağı çok
daha doğrudan bir biçimde iktidarın geleceğini belirler. Bu nedenle anayasa
paketindeki değişikliklerin siyasal ağırlığı bakımından bir hiyerarşi
kurulmalıdır. Bu hiyerarşinin en üstünde siyasal iktidarın zaman boyutunu
belirleyen hükümler yer alır.
Değişik
Açıklamaların Karşılaştırılması: Ancak burada bilimsel tarafsızlığın korunması gerekir. Erdoğan'ın
yeniden adaylığına ilişkin anayasal düzenleme yapılması tek başına yeni anayasa
girişiminin bütün amacının liderlik sürekliliği olduğunu kanıtlamaz. Çünkü
anayasa değişikliğinin birden çok amacı olabilir. Örneğin iktidar bir yandan
hükümet sisteminin işleyişini düzeltmek, bir yandan TBMM'nin belirli
yetkilerini artırmak, bir yandan bürokratik yapıyı değiştirmek, bir yandan hak
ve özgürlükler konusunda yeni güvenceler getirmek ve aynı zamanda
Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını olanaklı kılmak isteyebilir. Bu durumda
liderlik sürekliliği anayasanın tek amacı değil, çok amaçlı anayasal projenin
stratejik bileşenlerinden biri olacaktır. Dolayısıyla araştırmanın sorusu
“Erdoğan'ın adaylığı için anayasa mı yapılıyor?” biçiminde kurulursa gereğinden
fazla daralır. Daha doğru soru şudur: Yeni anayasa projesinin hangi unsurları
demokratik ve kurumsal reform gereksinimiyle, hangi unsurları ise mevcut
iktidarın ve liderliğin gelecekteki sürekliliğiyle açıklanabilir? Bu soru,
araştırmanın bilimsel niteliğini güçlendirir.
Liderlik
Sürekliliğinin Ötesindeki Sorun: Bununla birlikte liderlik sürekliliğini yalnızca Erdoğan'ın
kişisel siyasal geleceği olarak görmek de eksik olur. Uzun süre iktidarda kalan
siyasal hareketler bakımından liderlik ile rejim arasında zaman içinde güçlü
bir özdeşleşme oluşabilir. Böyle bir durumda liderin görevde kalmasını sağlayan
anayasal düzenlemeler yalnızca bireysel bir sonucu değil, mevcut siyasal güç
ekosisteminin devamlılığını da etkileyebilir. Bu nedenle çalışmada “liderlik
sürekliliği” ile “rejim sürekliliği” arasında ayrım yapılacaktır. Liderlik
sürekliliği belirli bir siyasal aktörün görevde kalabilme kapasitesidir. Rejim
sürekliliği belirli bir siyasal iktidar düzeninin temel kurumsal özelliklerini
koruyabilme kapasitesidir. Yeni anayasa bu ikisini aynı anda güçlendirebilir
fakat aynı şey oldukları varsayılmamalıdır.
En Önemli
Görgül Sınama: Bu
nedenle yeni anayasa taslağı veya anayasa değişikliği önerisi ortaya çıktığında
çalışmanın bu bölümünün temel sınaması son derece somut olacaktır. Öncelikle
101. maddeye karşılık gelen hüküm incelenecektir. Ardından 116. maddeye
karşılık gelen hüküm incelenecektir. Sonra geçiş hükümleri incelenecektir. Daha
sonra seçimlerin yenilenmesi, Cumhurbaşkanının adaylık koşulları ve görev
sürelerinin hesaplanmasına ilişkin hükümler birlikte değerlendirilecektir. En
sonunda şu soru sorulacaktır: Yeni anayasal düzen mevcut Cumhurbaşkanının 2028
sonrasında yeniden aday olabilmesi için mevcut anayasal sistemde bulunmayan
yeni bir hukuksal olanak yaratıyor mu? Eğer yanıt evet ise bunun siyasal anlamı
ayrıca incelenecektir. Eğer yanıt hayır ise liderlik sürekliliği varsayımının
yeni anayasa girişiminin temel açıklaması olma gücü azalacaktır. Bu nedenle varsayım
anayasa taslağının ortaya çıkmasından önce sonuçlandırılması gereken bir hüküm
değil, taslak ortaya çıktığında sınanacak bir açıklamadır.
Bu
Bölümden Çıkan Ara Sonuç: 2002–2017 döneminde gerçekleştirilen anayasal dönüşüm ve 2017'de kurulan
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi dikkate alındığında 2026'daki yeni anayasa
girişiminin artık yalnızca “1982 Anayasası'nın demokratikleştirilmesi” bakış açısıyla
açıklanması yeterli değildir. Yeni anayasa bir yandan 2017 sisteminin çeşitli
yönlerini yeniden düzenleyebilir ve diğer yandan kamuoyunda geniş kabul
görebilecek demokratik ve kurumsal reformları içerebilir. Ancak bütün bu
değişiklikler arasında Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden adaylığı ve
önceki dönemlerin hukuksal hesabına ilişkin hükümler siyasal iktidarın zaman
boyutunu doğrudan belirlemeleri nedeniyle stratejik niteliktedir. Dolayısıyla
bu çalışma açısından temel görgül beklenti şudur: Yeni anayasa paketinde
demokratikleşme ve kurumsal reform niteliğindeki çok sayıdaki düzenlemenin
yanında Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını veya görev süresinin uzatılmasını
sağlayabilecek bir ya da birkaç önemli hüküm bulunması durumunda yeni anayasa
girişiminin liderlik sürekliliği boyutu güçlü bir açıklayıcı değişken durumuna
gelecektir. Böylece başlangıçta siyasal bir sav olarak ortaya çıkan “Erdoğan'ın
iktidarının sürdürülmesi” düşüncesi anayasal metin üzerinden sınanabilir,
yanlışlanabilir ve ölçülebilir bir siyaset bilimi varsayımına dönüştürülmüş
olmaktadır.
2007–2026:
Aynı Gerekçeler, Değişen Anayasal Sonuçlar
Türkiye’de
AK Parti’nin anayasa siyasetine ilişkin en dikkat çekici özelliklerden biri
farklı siyasal dönemlerde aynı veya büyük ölçüde benzer gerekçelerin yeniden
üretilmesidir. “Sivil anayasa”, “demokratik anayasa”, “özgürlükçü anayasa”,
“darbe anayasasından kurtulma”, “toplumsal sözleşme”, “ulusal irade” ve “vasiliğin
tasfiyesi” gibi kavramlar farklı anayasal müdahalelerde yinelenmesi olarak kullanılmıştır.
Bu süreklilik yalnızca söylemsel bir benzerlik değildir. AK Parti'nin 2007
seçim beyannamesinde yeni anayasa “sivil bir uzlaşma anayasası” ve
devlet-toplum-birey ilişkilerini hak, özgürlük ve sorumluluk temelinde
düzenleyen bir “toplumsal sözleşme” olarak tanımlanmıştır. 2014 tarihli 62.
Hükümet Programında ise “sivil, katılımcı, çoğulcu, özgürlükçü, demokratik”
yeni anayasa hedefi yinelenmesi edilmiş ve aynı programda 2004, 2007 ve 2010
değişikliklerinin yeni anayasa için zemin hazırladığı özellikle belirtilmiştir.
2015 tarihli 64. Hükümet Programında da aynı vaat “iktidara geldiğimiz günden
beri bütün AK Parti hükümetlerinin programlarında” bulunan bir hedef olarak
sunulmuş ve yeni anayasanın demokratik, sivil, katılımcı, çoğulcu ve özgürlükçü
olması gerektiği yeniden vurgulanmıştır. Dolayısıyla bugün kullanılan söylemin
geçmişten kopuk yeni bir söylem olmadığı ve aksine uzun süreli bir siyasal
söylem sürekliliğinin devamı olduğu görülmektedir.
Söylemin
sürekliliği neden önemlidir? Siyasal söylemin uzun dönem boyunca korunması ilk bakışta
iktidarın anayasa konusundaki ilkesel tutarlılığını gösterebilir. Fakat
araştırmanın amacı bakımından bundan daha önemli başka bir soru ortaya
çıkmaktadır: Eğer aynı gerekçeler yirmi yılı aşkın bir süre boyunca yineleniyorsa
bu gerekçeler anayasal değişikliklerin nedenlerini gerçekten açıklamakta mıdır?
Çünkü gerekçelerin açıklayıcı olması için yalnızca her dönemde yinelenmesi yeterli
değildir. Aynı zamanda gerçekleşen anayasal değişikliklerin niteliğini ve
zamanlamasını da açıklayabilmeleri gerekir. Oysa Türkiye örneğinde dikkat
çekici bir durum bulunmaktadır: Söylem büyük ölçüde devamlıdır ama anayasal
sonuçlar ise değişmiştir. 2007’de Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi
kabul edilmiştir. 2010’da yargı ve temel haklar alanında kapsamlı değişiklikler
yapılmıştır. 2017’de ise hükümet sistemi kökten değiştirilmiştir. Dolayısıyla
aynı veya benzer demokratikleşme söylemi birbirinden oldukça farklı anayasal
sonuçlara eşlik etmiştir. Bu durum söylem ile sonuç arasında çözümleyici bir
ayrım yapılmasını zorunlu kılmaktadır.
2007 “Sivil
Anayasa” Söylemi ve Cumhurbaşkanlığının Yeniden Konumlandırılması: 2007 AK Parti seçim beyannamesinde
yeni anayasa açık biçimde “sivil bir uzlaşma anayasası” olarak sunulmuştur.
Aynı belgede demokratikleşme ve hukuk devleti vurgusu yapılırken yeni
anayasanın temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan bir toplumsal sözleşme
olması gerektiği belirtilmiştir. Bununla birlikte 2007 değişikliğinin en önemli
kurumsal sonuçlarından biri Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından
seçilmesinin kabul edilmesidir. Bu değişiklik, Cumhurbaşkanlığı makamının
siyasal meşruluk kaynağını değiştirmiştir. Burada ortaya çıkan çözümleyici sorun
şudur: Bir makamın doğrudan halk tarafından seçilmesi demokratik meşruluğu
artırırken aynı zamanda parlamenter sistem içinde o makamın siyasal ağırlığını
artırabilecek bir kurumsal sonuç da doğurabilir mi? Yanıt evettir. Dolayısıyla
demokratikleşme sonucu ile siyasal güç dağılımındaki değişiklik aynı anayasal
düzenlemede birlikte bulunabilir. Bu, çalışmanın önemli yöntemsel sonuçlarından
biridir: Bir anayasa değişikliğinin normatif gerekçesi ile siyasal sonucu
birbirinin seçeneği değildir.
2010 Demokratikleşme
ile Kurumsal Yeniden Yapılanmanın Birlikteliği: 2010 değişikliği de ağırlıklı olarak
demokratikleşme, hak ve özgürlükler ve hukuk devleti söylemiyle savunulmuştur.
AK Parti'nin 2014 ve 2015 tarihli hükümet belgelerinde önceki 2004, 2007 ve
2010 değişiklikleri yeni ve sivil anayasanın hazırlık aşamaları olarak
değerlendirilmiştir. Ancak 2010 değişikliği aynı zamanda yargı organlarının
oluşumuna ilişkin önemli değişiklikler içermiştir. Bu nedenle 2010 örneği
anayasa değişikliklerinin iki farklı işlevi aynı anda taşıyabileceğini
göstermektedir: Hak ve özgürlükleri genişletmek ve kurumsal güç dağılımını
değiştirmek. Buradan daha genel bir çıkarım yapılabilir: Bir anayasa
değişikliğinin demokratikleşme söylemi taşıması onun iktidar ilişkileri
üzerinde sonuç doğurmadığı anlamına gelmez. Dolayısıyla araştırmanın sonraki
aşamalarında “demokratik” ile “iktidar stratejisi” birbirini dışlayan
kategoriler olarak kullanılmamalıdır.
2017
Söylem Aynı, Anayasal Sonuç Niteliksel Olarak Farklı: 2017'ye gelindiğinde anayasal
değişikliğin ölçeği ve siyasal niteliği belirgin biçimde değişmiştir. İktidar
kanadının TBMM'deki savunmasında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi siyasal kararlılık,
çift başlılığın sona erdirilmesi, güçlü yönetim, yasama ve yürütmenin daha
belirgin biçimde ayrılması ve demokratik kararlılık gibi amaçlarla
gerekçelendirilmiştir. Günümüzde TBMM tutanaklarına yansıyan iktidar
değerlendirmelerinde de aynı mantığın sürdüğü ve 2017 değişikliğinin
parlamenter sistemin yönetimsel sorunlarını giderdiği ve güçlü, hızlı karar
alan bir yönetim yapısı oluşturduğu savunulmaktadır. Fakat anayasal sonuç
bakımından 2017 değişikliği önceki değişikliklerden açık biçimde ayrılmıştır. Başbakanlık
kaldırılmıştır. Bakanlar Kurulu kaldırılmıştır. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına
verilmiştir. Cumhurbaşkanının yürütme içindeki anayasal konumu yeniden
tanımlanmıştır. Dolayısıyla 2017 değişikliğinde artık yalnızca “anayasanın
demokratikleştirilmesi” değil, doğrudan hükümet sisteminin yeniden tasarlanması
söz konusudur. Bu nedenle 2017 çalışmanın kuramsal çerçevesinde önemli bir sınama
noktasıdır.
Aynı
Söylemin Yinelenmesi Bir Soruna Dönüşüyor: Burada ilginç bir görgül örüntü ortaya çıkmaktadır. 2007’de
sivil ve demokratik anayasa, 2010’da demokratikleşme ve hak ve özgürlükler, 2014–2015’te
yeni, sivil, özgürlükçü ve çoğulcu anayasa, 2017’de güçlü yönetim, kararlılık
ve milli iradenin doğrudan tecellisi, 2026’da yeniden sivil, demokratik,
özgürlükçü, kapsayıcı yeni anayasa ve darbe anayasasından kurtulma. Bu
söylemsel devamlılık tek başına kuşku nedeni değildir. Fakat aynı gerekçelerin
anayasal dönüşümün farklı aşamalarında yinelenmesi gerekçelerin zaman içindeki
açıklayıcı değerinin sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır. Çünkü 2014'te AK
Parti'nin kendi hükümet programı 2004, 2007 ve 2010 anayasa değişikliklerinin
zaten yeni anayasa için zemin hazırladığını açıkça ifade etmiştir. Bu durumda
2026'da aynı gerekçelerin yeniden kullanılması şu soruyu doğurmaktadır: 2004,
2007 ve 2010 değişiklikleri yeni anayasa için gerekli zemini oluşturmuşsa ve
2017'de hükümet sistemi de değiştirilmişse 2026'da yeniden aynı normatif
gerekçelerle yeni bir anayasa gereksiniminin ortaya çıkmasını açıklayan yeni
değişken nedir? İşte bu “yeni değişken” araştırmanın en önemli görgül
sorularından biridir.
Söylem
Sabit Kalırken Siyasal Gereksinim Değişebilir: Burada daha farklı bir açıklama olanaklıdır.
Siyasal iktidarlar her dönemde yeni anayasa için farklı gerekçeler üretmek
zorunda olmayabilirler. Bir kez toplumsal olarak kabul edilebilir bir meşruluk
söylemi oluştuğunda bu söylem sonraki anayasal girişimlerde de kullanılabilir. Bu
durumda söylem sürekliliği amaç sürekliliğini zorunlu olarak göstermez. Daha
açık bir ifadeyle, “sivil anayasa” aynı kavram olarak kalabilir ancak onun
arkasındaki siyasal gereksinme değişebilir. Bu nedenle araştırmanın temel
ayrımı şu hale gelmektedir: Söylemde süreklilik siyasal amaçta süreklilik demek
değildir. Bu ayrım, çalışmanın özgün katkılarından biri olabilir.
Meşruluk
Söylemi ve Stratejik Düzenleme: Bu noktada daha önce geliştirdiğimiz “anayasal kozmetik”
kavramı yeniden önem kazanmaktadır. Bir anayasa paketinde çok sayıda hüküm
gerçekten demokratik ve kurumsal iyileştirme yaratabilir. Bu düzenlemeler
kamuoyunda paketin genel kabulünü güçlendirebilir. Ancak aynı paket içinde
birkaç stratejik hüküm siyasal iktidarın geleceği bakımından çok daha önemli
sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle anayasa paketini “toplam değişiklik sayısı” üzerinden
değerlendirmek yerine “siyasal sonuç bakımından önemli değişiklikler” üzerinden
değerlendirmek gerekir. Bu bakımdan yeni anayasa girişimi için araştırılması
gereken temel konu hangi hükümlerin değişeceği kadar hangi hükümlerin neden
değişeceğidir.
Gerekçeler
“Yapay” mıdır? Bu
çalışmada “yapay gerekçe” kavramının dikkatle kullanılması gerekir. “Yapay”
sözcüğü siyasal tartışmada “gerçek nedeni gizleyen gerekçe” anlamında
kullanılabilir. Ancak bilimsel olarak böyle bir sonuca ulaşmak için açıklanan
gerekçenin gerçek siyasal sonucu açıklamadığını gösterecek görgül kanıt
gerekir. Bu nedenle çalışma başlangıçta “AK Parti'nin ileri sürdüğü gerekçeler
yapaydır” demeyecektir. Bunun yerine şu varsayımı sınayacaktır: AK Parti ve
Erdoğan tarafından açıklanan normatif gerekçeler yeni anayasa girişiminin
siyasal ve kurumsal nedenlerini açıklamada yeterli değildir ve bu gerekçelerin
yanında mevcut siyasal iktidarın kurumsal güçlendirilmesi, hükümet sisteminin
yeniden düzenlenmesi ve liderlik sürekliliği gibi stratejik değişkenler de
açıklayıcıdır. Bu anlatım bilimsel açıdan daha güçlüdür. Çünkü sonuç, söylemden
değil karşılaştırmalı kanıttan çıkarılacaktır.
2002–2026
Döneminden Çıkan Ara Sonuç: Şimdiye kadarki çözümleme üç önemli gözlem ortaya
koymaktadır. İlk olarak, AK Parti'nin yeni anayasa söylemi yeni değildir.
“Sivil”, “demokratik”, “özgürlükçü”, “çoğulcu” ve “darbe anayasasından
kurtulma” gibi kavramlar en azından 2007'den itibaren belirgin biçimde
kullanılmakta ve daha sonraki hükümet programlarında yinelenmektedir. İkinci
olarak, aynı söylem farklı dönemlerde çok farklı anayasal sonuçlara eşlik
etmiştir. En çarpıcı örnek 2017'de hükümet sisteminin değiştirilmesidir. Üçüncü
olarak, 2026'da aynı gerekçelerin yeniden kullanılması, geçmiş anayasal dönüşüm
dikkate alındığında kendi başına yeterli bir açıklama değildir. Bu nedenle
araştırmanın yönü artık daha açık duruma gelmektedir: Sorun AK Parti'nin yeni
anayasa için hangi gerekçeleri ileri sürdüğü değil, aynı gerekçelerin farklı
dönemlerde hangi anayasal ve siyasal sonuçları ürettiğidir. Daha önemlisi 2026'da
aynı söylemin yeniden kullanılmasını gerektiren yeni siyasal gereksinme nedir? Bu
noktadan sonra araştırmanın odağı doğal olarak 2026'nın siyasal ve kurumsal
koşullarına kaymaktadır. Özellikle Cumhurbaşkanlığının mevcut dönem sınırı,
2028 seçimi, Meclis çoğunluğu, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde yapılması
düşünülen yeniden düzenlemeler ve bunların aynı anayasa paketi içinde nasıl
birleştirilebileceği liderlik sürekliliği varsayımının sınanması bakımından
belirleyici olacaktır.
2026'da
Yeni Anayasa Talebinin Siyasal Zamanlaması
Yeni anayasa
girişiminin siyasal anlamını belirleyebilmek için yalnızca anayasal söyleme ve
olası hükümlere bakmak yeterli değildir. Girişimin ne zaman yoğunlaştığı da en
az içerik kadar önemlidir. AK Parti'nin yeni anayasa çalışmaları 2026 yılı
içinde kurumsal bir hazırlık sürecine dönüşmüş durumdadır. Cumhurbaşkanı
Yardımcısı Cevdet Yılmaz Şubat 2026'da Erdoğan tarafından oluşturulan çalışma
grubunun anayasa konusunda hazırlık yaptığını ve çalışmalardan Cumhurbaşkanına
sunum yapılacağını açıklamıştır. Şubat ayında Hayati Yazıcı da AK Parti'nin
diğer partilere doğrudan madde madde bir metin yerine anayasa yapımına ilişkin
bir “yol haritası” veya “beyanname” ile gitmeyi düşündüğünü açıklamıştır.
Haziran ayında ise Yazıcı partisinin hazırlıklarının sonuna yaklaştığını ve
Meclis'te bir uzlaşma zemini oluşması durumunda sürece hazır olduklarını
belirtmiştir. Dolayısıyla 2026 itibarıyla söz konusu olan yalnızca soyut bir
“yeni anayasa” söylemi değildir. Parti içinde örgütlenmiş, üzerinde çalışılan
ve TBMM zeminine taşınması planlanan bir anayasa girişimi bulunmaktadır. Ancak
bu durum araştırmanın asıl sorusunu ortadan kaldırmamakta ve tersine daha
önemli duruma getirmektedir: Yeni anayasa çalışmasının 2026 yılında mevcut
Cumhurbaşkanlığı döneminin sonuna yaklaşılırken hız kazanmasının siyasal anlamı
nedir?
Zamanlama
ve Siyasal Özendirme: Siyasal kurumlar bakımından zamanlama çoğu zaman rastlantısal değildir. Bir
siyasal iktidarın anayasal reform için harekete geçmesi mevcut kurumsal düzenin
sorunlarından kaynaklanabileceği gibi gelecekte ortaya çıkacak iktidar ve seçim
koşullarına ilişkin beklentilerden de kaynaklanabilir. Türkiye bakımından
burada belirleyici anayasal değişken Cumhurbaşkanının görev süresi ve yeniden
adaylığıdır. Mevcut Anayasa'nın 101. maddesi Cumhurbaşkanının beş yıllık görev
süresini ve aynı kişinin en fazla iki defa seçilebilmesini düzenlemektedir.
116. madde ise Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimlerin
yenilenmesine karar vermesi durumunda bir defa daha aday olabilmesine olanak
vermektedir. Dolayısıyla mevcut sistemde 2028 sonrasına ilişkin anayasal
belirsizlik yeni anayasa tartışmasının zamanlaması açısından nesnel bir siyasal
değişkendir. Bu noktada çok önemli bir ayrım yapılmalıdır: Anayasal
belirsizliğin bulunması yeni anayasa girişiminin bu belirsizliği ortadan
kaldırmayı amaçladığını kanıtlamaz. Fakat bu belirsizlik yeni anayasa
girişiminin liderlik sürekliliği bakımından araştırılmasını zorunlu kılan bir özendirme
yapısı yaratmaktadır.
2028
Sorununun Anayasal Niteliği: Erdoğan'ın 2023 seçimlerinde yeniden seçilmesiyle mevcut
anayasal düzen bakımından ikinci dönem tartışması ortaya çıkmıştır. Nitekim
2023 seçimleri öncesinde dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ Erdoğan'ın 2023
seçimlerinde adaylığının Anayasa'nın değiştirilmiş 101. maddesi bakımından
ikinci adaylık olduğunu açıkça savunmuştur. Bu hukuksal çerçevede 2028 seçimi
Erdoğan'ın yeniden adaylığı bakımından mevcut anayasal sınırlamaların son
derece önemli duruma geldiği bir döneme karşılık gelmektedir. Burada yeni
anayasa ile seçim takvimi arasında kurulabilecek ilişki çalışmanın önemli bir
araştırma konusu durumuna gelmektedir. Çünkü iki olay aynı tarihsel dönemde
meydana gelmektedir: 2026 yeni anayasa çalışmasının yoğunlaşmasıdır. 2028 mevcut
Cumhurbaşkanlığı döneminin sona ermesidir. Bu zamansal çakışma tek başına
nedensellik kanıtı değildir. Ancak siyaset bilimi açısından araştırılması
gereken bir siyasal özendirme ilişkisi oluşturur.
Erdoğan'ın
Yeniden Adaylığı İçin Yeni Anayasa Gerekli mi? Burada çalışmanın en önemli mantıksal
sınavlarından biri bulunmaktadır: Eğer temel amaç yalnızca Erdoğan'ın yeniden
adaylığını sağlamak ise bunun için neden yeni bir anayasa gerekmektedir? Aslında
mevcut Anayasa'nın 116. maddesi belirli bir yol zaten sunmaktadır.
Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimleri yenileme kararı vermesi durumunda
Cumhurbaşkanı bir kez daha aday olabilir. Dolayısıyla yeni anayasa hukuksal
olarak tek olanaklı araç değildir. Bu durum bizim varsayımımızı zayıflatmaz. Aksine
daha incelikli duruma getirir. Çünkü yeni anayasa arayışının amacı yalnızca bir
kez daha aday olmak değilse daha geniş bir hedef söz konusu olabilir. Örneğin dönem
sınırlamasının yeniden düzenlenmesi, seçimlerin yenilenmesine ilişkin
kuralların değiştirilmesi, önceki görev sürelerinin hesaplanma biçiminin
değiştirilmesi, yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle Cumhurbaşkanlığı süresinin
yeniden başlatılması veya mevcut Cumhurbaşkanının gelecekteki adaylığını daha
açık ve güvenli biçimde düzenleyen yeni bir sistem kurulması gibi seçenekler
ortaya çıkabilir. Bu nedenle araştırmanın konusu yalnızca “2028'de Erdoğan aday
olabilir mi?” sorusu değildir. Asıl soru “Yeni anayasa Cumhurbaşkanlığında
liderlik sürekliliğini mevcut anayasal çerçeveden daha geniş ve daha güvenli
bir zemine taşıyacak mıdır?”
Yeni
Anayasanın “Sıfırlama” Olasılığı: Burada özellikle dikkat edilmesi gereken bir anayasal
mekanizma geçiş hükümleridir. Yeni anayasanın kabul edilmesi durumunda
Cumhurbaşkanının geçmiş dönemlerinin yeni anayasa bakımından nasıl
değerlendirileceği ayrıca düzenlenebilir. Ancak bunun otomatik olarak
gerçekleşeceği varsayılamaz. Yeni anayasa “yeni anayasa” olduğu için geçmiş
Cumhurbaşkanlığı dönemlerinin kendiliğinden yok sayılması sonucuna ulaşmak hukuksal
olarak doğru değildir. Böyle bir sonuç için geçiş hükümlerinin açık biçimde
düzenlenmesi gerekir. Bu nedenle araştırmada üç farklı senaryo birbirinden
ayrılmalıdır:
Senaryo A — Mevcut iki dönem kuralı korunur: Bu durumda yeni anayasa, Erdoğan'ın
2028 sonrası yeniden adaylığına ilişkin mevcut sınırlamayı esas olarak
değiştirmemektedir.
Senaryo B — İki dönem kuralı değiştirilir: Bu durumda anayasal dönem sınırı
doğrudan yeniden tasarlanmış olur.
Senaryo C — Dönemlerin hesaplanmasına ilişkin geçiş hükmü
getirilir: Bu
durumda dönem sınırlaması görünüşte korunabilir fakat geçmiş dönemlerin yeni
anayasa bakımından nasıl değerlendirileceği değiştirilerek farklı bir sonuç
yaratılabilir.
Bilimsel
açıdan B ve C senaryoları liderlik sürekliliği varsayımı bakımından özellikle
güçlü kanıt niteliğinde olacaktır.
“Kozmetik”
Düzenlemelerin Siyasal İşlevi: Burada önceki bölümlerde geliştirdiğimiz anayasal kozmetik
kavramına yinelenmesi dönmek gerekir. Yeni anayasa sürecinde Bakanlar Kurulunun
yeniden kurulması, müsteşarlık sisteminin geri getirilmesi, bakan
yardımcılarının statüsünün değiştirilmesi, TBMM'nin bazı yetkilerinin
artırılması ve Cumhurbaşkanının bazı yetkilerinin yeniden dağıtılması gibi
düzenlemeler yapılabilir. Bunların bazıları gerçek kurumsal sorunlara yanıt
verebilir ve tamamen “sahte” olarak nitelendirilemez. Fakat siyasal bakımdan
bunların bir başka işlevi daha olabilir: Pakete geniş bir reform görüntüsü
kazandırmak. Bu durumda anayasal paketin toplumsal ve siyasal meşruluğu
yalnızca liderlik sürekliliğine ilişkin düzenlemeye değil, paketin bütününe
dağıtılmış olur. Bu nedenle araştırmada şu varsayım sınanmalıdır: Geniş
kapsamlı anayasal değişiklikler içinde liderlik sürekliliğini doğrudan
etkileyen az sayıdaki hüküm paketin siyasal açıdan en önemli hükümleri olabilir
mi? Bu sorunun yanıtı yeni anayasa metni ortaya çıktığında somut biçimde
verilebilecektir.
Yeni
Anayasa ile 2028 Arasındaki Siyasal Mekanizma: Burada çalışmanın varsaydığı nedensel
mekanizma daha açık biçimde gösterilebilir: Yeni anayasa söylemi, geniş
kapsamlı demokratik ve kurumsal reform gündemi, 2017 sisteminin bazı
unsurlarının yeniden düzenlenmesi, yeni anayasal meşruluk ve kurumsal çerçeve, Cumhurbaşkanının
görev süresi ve adaylığına ilişkin yeni düzenleme ve liderlik sürekliliğinin
anayasal olarak güçlendirilmesi. Bu zincirin tamamının gerçekleşeceği
varsayılmamalıdır. Tam tersine, araştırmanın amacı hangi halkaların gerçekten
gerçekleştiğini belirlemektir. Bu nedenle burada henüz “Erdoğan için anayasa
yapılıyor” sonucuna ulaşmak bilimsel açıdan erken olacaktır.
En Önemli
Karşılaştırma Söylem-Zamanlama-Metin: Bu aşamada çalışmanın üç bağımsız veri alanı ortaya
çıkmaktadır:
Söylem: İktidar yeni anayasa istediğini neden söylüyor?
Zamanlama: Yeni anayasa girişimi neden bu dönemde yoğunlaşıyor?
Metin: Önerilen anayasal hükümler gerçekte neyi değiştiriyor?
Bunlara
dördüncü bir alan daha eklenebilir:
Sonuç: Kabul edilen düzenlemeler siyasal güç dağılımını nasıl değiştiriyor?
Böylece
çalışmanın temel çözümleyici matrisi oluşmaktadır: Söylem, zamanlama, metin ve
siyasal sonuç. Bu dört veri alanı aynı sonuca işaret ediyorsa açıklanan
gerekçelerin ötesinde bir siyasal amaç bulunduğu varsayımı ciddi biçimde
güçlenecektir.
Liderlik
Sürekliliği Varsayımının Güçlü ve Zayıf Kanıtları: Bu çerçevede bütün anayasal
değişiklikleri aynı derecede kanıt kabul etmemek gerekir. Güçlü kanıtlar Cumhurbaşkanının
dönem sınırının kaldırılması veya uzatılması, geçmiş dönemlerin hesaba
katılmasını değiştiren açık geçiş hükümleri, yeniden adaylığı doğrudan
kolaylaştıran hükümler ve Cumhurbaşkanlığı seçim sistemini liderlik
sürekliliğine elverişli biçimde yeniden tasarlayan düzenlemelerdir. Orta düzey
kanıtlar Cumhurbaşkanlığının yetkilerini koruyan ve TBMM denetimini sınırlayan düzenlemeler
ve Cumhurbaşkanlığı makamını diğer kurumlara göre belirgin biçimde üstün
konumda tutan yeni kurumsal tasarımdır. Zayıf kanıtlar ise bakanlıkların
yeniden örgütlenmesi, müsteşarlığın getirilmesi, bakan yardımcılarının
kaldırılması ve teknik yönetsel düzenlemelerdir. Bunların tamamı önemli
olabilir ancak Erdoğan'ın siyasal geleceği bakımından doğrudan kanıt
oluşturmazlar. Bu ayrım araştırmanın yöntembilimsel sağlamlığını artıracaktır.
Ara Sonuç,
2026 Neden Önemli? 2026'ya
gelindiğinde Türkiye'de anayasal dönüşüm bakımından ilginç bir paradoks
bulunmaktadır: AK Parti 2017'de kendi kurduğu hükümet sisteminin üzerinden
henüz dokuz yıl geçmişken yeniden kapsamlı bir anayasa çalışması yürütmektedir.
Üstelik bu çalışma Cumhurbaşkanının mevcut görev döneminin sona ereceği ve
yeniden adaylık konusunun anayasal açıdan önem kazanacağı bir dönemde
yoğunlaşmaktadır. Bu iki olgunun birlikte bulunması yeni anayasa girişiminin
liderlik sürekliliği boyutunun araştırılması için güçlü bir görgül gerekçe
oluşturmaktadır. Ancak henüz bir sonuç oluşturmaz. Sonuç, ancak önerilen
anayasal metin ile siyasal zamanlama birlikte incelendiğinde ortaya çıkacaktır.
Bu nedenle çalışmanın bundan sonraki temel görevi, “Erdoğan için anayasa” varsayımını
doğrulamak veya reddetmek değil, bu varsayımın hangi gözlenebilir anayasal
göstergeler tarafından desteklenebileceğini belirlemektir. Bu göstergeler
özellikle Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden adaylığı, seçimlerin
yenilenmesi ve yeni anayasanın yürürlüğe girmesine ilişkin geçiş hükümlerinde
aranmalıdır. Buradan hareketle artık çalışmanın en önemli görgül bölümüne
geçilebilir: Yeni anayasanın hangi maddelerinin değişmesi durumunda liderlik
sürekliliği varsayımı güçlenecek, hangi değişiklikler durumunda
zayıflayacaktır?
Önemli
Anayasal Düğümler: Yeni Anayasanın Gerçek Siyasal Amacı Nasıl Sınanabilir?
Yeni anayasa
girişiminin siyasal amacını belirlemek için anayasa metninin bütün hükümlerini
aynı ağırlıkla değerlendirmek doğru olmayacaktır. Çünkü anayasa, çok farklı
işlevlere sahip yüzlerce hüküm içeren karmaşık bir kurumsal yapıdır. Bazı
hükümler devlet örgütlenmesinin teknik ayrıntılarını düzenlerken, bazıları
doğrudan siyasal iktidarın oluşumunu, kullanımını ve sürekliliğini
belirlemektedir. Bu nedenle yeni anayasa araştırmasında temel yöntemsel sorun
anayasanın hangi hükümlerinin siyasal açıdan “önemli” olduğunu belirlemektir. Burada
“önemli anayasal düğüm”, değiştirildiğinde siyasal güç dağılımında veya
iktidarın zaman boyutunda belirgin sonuç yaratabilecek anayasal hüküm veya
hüküm grubunu ifade etmektedir. Türkiye bakımından bu düğümlerin başında
Cumhurbaşkanının adaylığı ve görev süresi, seçimlerin yenilenmesi, yürütme
yetkisinin sahibi, Cumhurbaşkanının siyasal sorumluluğu ve yasama-yürütme
ilişkileri gelmektedir.
Cumhurbaşkanının
Görev Süresi ve Yeniden Seçilme Kuralı: Mevcut Anayasa’nın 101. maddesi Cumhurbaşkanının görev
süresini beş yıl olarak belirlemekte ve bir kişinin en fazla iki defa
Cumhurbaşkanı seçilebileceğini öngörmektedir. Bu düzenleme, siyasal iktidarın
zaman bakımından sınırlandırılmasına ilişkin temel anayasal mekanizmadır. Dolayısıyla
yeni anayasa bakımından en önemli sınamalardan biri bu kuralın korunup
korunmayacağıdır. Üç olasılık bulunmaktadır: Birinci olasılık iki dönem sınırının
korunmasıdır. Bu durumda yeni anayasa liderlik süresine ilişkin mevcut anayasal
sınırlamayı esas olarak değiştirmemektedir. İkinci olasılık iki dönem sınırın
kaldırılması veya yeniden ve daha geniş bir biçimde düzenlenmesidir. Bu durumda
yeni anayasanın liderlik sürekliliğine doğrudan kurumsal olanak sağladığı
söylenebilir. Üçüncü olasılık ise iki dönem ilkesinin korunması ancak
dönemlerin hesaplanmasına ilişkin yeni bir hüküm getirilmesidir. Bu üçüncü
durum, yüzeyde sınırlayıcı anayasal ilkenin korunduğu izlenimini yaratırken,
uygulamada önceki dönemlerin nasıl değerlendirileceği üzerinden farklı bir
sonuç doğurabilir. Dolayısıyla yalnızca “iki dönem” ibaresine bakmak yeterli
olmayacak ve dönemlerin nasıl hesaplandığına ilişkin hükümler de
incelenecektir.
Anayasa
Değişikliğinin Değil, Geçiş Hükmünün Önemi: Anayasa yapımında siyasal sonuç bazen esas hükümlerden
değil, geçici ve geçiş hükümlerinden doğabilir. Özellikle yeni anayasanın
yürürlüğe girdiği tarihte görevde bulunan Cumhurbaşkanının önceki görev
dönemlerinin nasıl hesaplanacağı açıkça düzenlenirse mevcut liderliğin
gelecekteki adaylığı bakımından önemli bir sonuç ortaya çıkabilir. Bu nedenle
yeni anayasanın incelenmesinde asıl maddeler, geçici maddeler, yürürlük
hükümleri ve seçimlere ilişkin geçiş düzenlemeleri birlikte
değerlendirilmelidir. Buradaki temel ilke şudur: Anayasal siyasal sonuç bazen
en görünür maddede değil, en teknik görünen geçiş hükmünde saklı olabilir. Bu
nedenle yeni anayasanın “liderlik sürekliliği” bakımından araştırılması
yalnızca Cumhurbaşkanlığı maddeleriyle sınırlandırılmamalıdır.
TBMM’nin
Seçimlerin Yenilenmesindeki Rolü: Mevcut Anayasa’nın 116. maddesi, Cumhurbaşkanının ikinci
döneminde TBMM’nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda
Cumhurbaşkanının bir defa daha aday olabileceğini öngörmektedir. Dolayısıyla
seçimlerin yenilenmesine ilişkin anayasal düzenleme dönem sınırlaması kadar
önemlidir. Yeni anayasa bakımından şu sorular sorulmalıdır: TBMM'nin seçimlerin
yenilenmesine ilişkin mevcut yetkisi korunuyor mu? Gerekli çoğunluk
değiştiriliyor mu? Cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesi üzerindeki yetkisi
artırılıyor veya azaltılıyor mu? Seçimlerin yenilenmesi durumunda mevcut
Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına ilişkin sonuç değişiyor mu? Bu soruların
yanıtları 101. madde ile birlikte değerlendirilmelidir. Çünkü 101. madde tek
başına Cumhurbaşkanının yeniden adaylığının bütün anayasal çerçevesini
oluşturmamaktadır.
Yürütme
Yetkisinin Sahibi: 2017
anayasa değişikliğinin en önemli sonuçlarından biri yürütme yetkisinin
Cumhurbaşkanında toplanmasıdır. 2017 değişikliğiyle Anayasa'nın 104. maddesi
yeniden düzenlenmiş ve yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanına ait olduğu açıkça
hükme bağlanmıştır. Dolayısıyla yeni anayasa bakımından önemli bir başka soru
şudur: Yürütme yetkisinin anayasal sahibi yine Cumhurbaşkanı olacak mı? Eğer yanıt
evet ise Bakanlar Kurulunun yeniden oluşturulması gibi düzenlemeler hükümet
sisteminin temel niteliğini bütünüyle değiştirmiyor olabilir. Buna karşılık
yürütme yetkisi kolektif bir hükümete aktarılıyor, Cumhurbaşkanının yürütme
üzerindeki üstün konumu kaldırılıyor ve siyasal sorumluluk yeniden parlamenter
hükümet mantığına bağlanıyorsa bu durumda 2017 rejiminden gerçek bir kopuş söz
konusu olacaktır. Dolayısıyla “Bakanlar Kurulu geri geliyor” ifadesi tek başına
hiçbir şey kanıtlamaz. Asıl soru yürütme yetkisinin anayasal sahibinin kim
olduğudur.
Bakanlar
Kurulunun Geri Getirilmesi: Bakanlar Kurulunun yeniden kurulması siyasal bakımdan güçlü
bir simge olabilir. Ancak anayasal anlamı kurulun yetki ve sorumluluklarına
bağlıdır. Üç farklı tasarım olanaklıdır: Birincisi Bakanlar Kurulu
Cumhurbaşkanına bağlı bir danışma ve eş güdüm organı olabilir. İkincisi
Bakanlar Kurulu yürütme yetkisini Cumhurbaşkanıyla paylaşan kolektif bir organ
olabilir. Üçüncüsü Bakanlar Kurulu parlamentoya karşı siyasal sorumluluğu
bulunan hükümet organına dönüşebilir. Bunların üçü de “Bakanlar Kurulu” adını
taşıyabilir. Fakat hükümet sistemi bakımından aynı sonucu doğurmaz. Bu nedenle
anayasal kurumların adlarına değil, yetki–sorumluluk ilişkilerine bakılmalıdır.
Bu ayrım, yeni anayasa girişiminin “parlamenter sisteme dönüş” olarak sunulması
durumunda özellikle önem kazanacaktır.
Müsteşarlığın
Geri Getirilmesi ve Bürokratik Yeniden Yapılanma: Müsteşarlık kurumunun yeniden
kurulması durumunda, bunun kamu yönetimi açısından önemli sonuçları olabilir.
Ancak böyle bir düzenleme tek başına hükümet sisteminin niteliğini belirlemez. Müsteşarlığın
yeniden kurulması bakanların siyasal konumunu güçlendirebilir, bürokrasinin
profesyonel niteliğini artırabilir ve siyasal karar ile yönetsel uygulama
arasındaki ayrımı belirginleştirebilir. Fakat bunların hiçbiri doğrudan
liderlik sürekliliğini göstermez. Bu nedenle müsteşarlığın yeniden getirilmesi
gibi değişiklikler çalışmada ikincil veya destekleyici göstergeler olarak
değerlendirilecektir. Buna karşılık Cumhurbaşkanının adaylığı ve görev süresine
ilişkin değişiklikler birincil stratejik göstergeler olacaktır.
Cumhurbaşkanının
Siyasal Parti İlişkisi: 2017 değişikliği ile Cumhurbaşkanının siyasal parti üyeliği ve partiyle
ilişkisinin kesilmesine ilişkin önceki düzen anlayışı değiştirilmiş ve
Cumhurbaşkanının siyasal partiyle ilişki kurabilmesinin anayasal zemini
oluşturulmuştur. 2017 değişiklik önerisinin TBMM kayıtlarında da
Cumhurbaşkanının partisiyle ilişkisinin kesilmesi uygulamasının sona
erdirilmesi açıkça düzenleme konusu olarak gösterilmektedir. Bu hüküm yeni
anayasa bakımından yeniden düzenlenirse Cumhurbaşkanının parti liderliği ile
devlet başkanlığı arasındaki ilişkinin niteliği de değişebilir. Ancak burada da
temel soru yalnızca “Cumhurbaşkanı parti üyesi olabilir mi?” değildir. Asıl
soru Cumhurbaşkanının siyasal parti üzerindeki etkisi, yürütme yetkisi ve seçim
sistemiyle birlikte değerlendirildiğinde nasıl bir siyasal güç ilişkisi ortaya
çıkaracaktır? Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı makamı tek bir hüküm üzerinden değil,
bir anayasal kurumlar kümesi üzerinden incelenmelidir.
TBMM’nin
Gerçekten Güçlendirilip Güçlendirilmediği: Yeni anayasanın demokratikleşme savının en önemli sınavlarından
biri TBMM olacaktır. Eğer yeni anayasa yasama yetkisini güçlendiriyor, ürütmenin
düzenleme alanını daraltıyor, bütçe ve harcama denetimini artırıyor, Meclis
araştırması ve soru mekanizmalarını güçlendiriyor ve yürütme üzerinde etkili
siyasal sorumluluk mekanizmaları oluşturuyor ise “demokratikleşme” açıklaması görgül
destek kazanacaktır. Buna karşılık TBMM'nin yetkileri yalnızca simgesel olarak
artırılırken yürütme üzerindeki etkili denetim mekanizmaları zayıf kalıyorsa
demokratikleşme söyleminin açıklayıcı gücü azalacaktır. Dolayısıyla yeni
anayasanın demokratik niteliği TBMM'nin adının veya yetkisinin artırılmış
görünmesinden değil, yürütmeyi gerçekten denetleyip denetleyemediğinden
anlaşılmalıdır.
Yargı
Düzeninde Bağımsızlık mı, Yeni Bir Güç Dengesi mi? Yargı, yeni anayasanın demokratik
niteliğinin bir başka önemli sınav alanıdır. Yeni anayasa Hakimler ve Savcılar
Kurulunun oluşumu, Anayasa Mahkemesinin yapısı, yüksek yargı organlarının
üyelerinin atanması, Cumhurbaşkanının yargısal atamalardaki rolü, yargı
kararlarının bağlayıcılığı ve bireysel başvuru gibi alanlarda değişiklikler
getirebilir. Burada yalnızca “yargının bağımsızlığı” ifadesinin metinde bulunup
bulunmadığı değil, yargı kurumlarının oluşumunda yürütmenin etkisinin ne ölçüde
bulunduğu incelenmelidir. Bu da yeni anayasanın demokratikleşme savını ölçmenin
somut araçlarından biridir.
Önemli
Maddeler ile Kozmetik Maddelerin Ayrılması: Böylece yeni anayasa incelemesinde üç kademeli bir
sınıflandırma yapılabilir:
Birinci düzey - Stratejik hükümler: Cumhurbaşkanının adaylığı, görev
süresi, seçimlerin yenilenmesi, yürütme yetkisinin sahibi, TBMM'nin hükümet
üzerindeki denetim kapasitesi ve Cumhurbaşkanının siyasal sorumluluğu.
İkinci düzey - Kurumsal hükümler: Bakanlar Kurulu, bakanlıklar,
müsteşarlık, kamu yönetimi, yargı kurumlarının oluşumu ve benzeri düzenlemeler.
Üçüncü düzey - Destekleyici ve meşruluk üretici hükümler: Hak ve özgürlükler, sosyal haklar,
çevre hakkı, çocuk hakları, kültürel haklar ve benzeri alanlardaki
düzenlemeler.
Bu
sınıflandırmanın amacı üçüncü düzey düzenlemeleri değersizleştirmek değildir.
Tam tersine, bunlar gerçekten önemli ve demokratik kazanımlar olabilir. Ancak
anayasanın siyasal iktidarın geleceği bakımından taşıdığı anlamı anlayabilmek
için stratejik hükümlerin ayrı ağırlıklandırılması gerekir.
Varsayımların
Farklı Sonuçlar Karşısında Durumu: Araştırmanın bilimsel niteliği bakımından varsayımların
yanlışlanabilir olması özellikle önemlidir. Yeni anayasa Cumhurbaşkanının iki
dönem sınırını korur, geçmiş dönemlerin hesabını değiştirmez, TBMM'nin denetim
yetkisini güçlendirir, yargısal bağımsızlığı kurumsal olarak artırır ve Cumhurbaşkanının
yürütme gücünü belirgin biçimde sınırlandırırsa liderlik sürekliliği ve
iktidarın güçlendirilmesi varsayımlarının açıklama gücü ciddi biçimde
azalacaktır. Buna karşılık yeni anayasa dönem sınırlamasını kaldırır veya
etkisizleştirir, önceki Cumhurbaşkanlığı dönemlerini yeni bir başlangıç olarak
kabul eder, yeniden adaylığı kolaylaştırır, Cumhurbaşkanının yürütme içindeki
merkezi konumunu korur ve buna eşlik eden çok sayıdaki ikincil demokratik
düzenlemeyi de paket içine alırsa liderlik sürekliliği varsayımı güçlü bir görgül
destek kazanacaktır. Bu durumda “anayasal kozmetik” kavramı da açıklayıcı bir
işlev kazanacaktır.
Önemli Sınamanın
Sonuçları: Bu
yaklaşım sonunda dört farklı sonuç ortaya çıkabilir.
Sonuç 1 - Demokratik yenilenme: Önemli hükümlerin çoğu güçler
ayrılığı ve denetimi güçlendirmektedir. Liderlik sürekliliğine yönelik özel bir
üstünlük yaratılmamaktadır.
Sonuç 2 - Kurumsal yeniden düzenleme: 2017 sistemi korunmakta, fakat
hükümet ve kamu yönetimi daha dengeli hale getirilmektedir. Liderlik
sürekliliği konusunda belirgin bir düzenleme bulunmamaktadır.
Sonuç 3 - Hibrit anayasal strateji: Demokratikleşme ve kurumsal
reformlarla birlikte, Cumhurbaşkanının görev süresi veya adaylığı bakımından
stratejik bir düzenleme yapılmaktadır.
Sonuç 4 - Liderlik merkezli anayasal güçlendirme: Yeni anayasanın temel stratejik
hükümleri doğrudan veya dolaylı biçimde mevcut Cumhurbaşkanının görevde
kalmasını kolaylaştıracak şekilde tasarlanmıştır.
Bu dört
sonuçtan hangisinin gerçekleştiği yeni anayasa metni üzerinden
belirlenebilecektir.
Bölümün
Ara Sonucu: Böylece
araştırmanın başlangıçtaki “Neden yeni anayasa?” sorusu daha somut bir çözümleyici
sınamaya dönüşmektedir. Artık yalnızca “AK Parti neden yeni anayasa istiyor?” sorusunu
sormuyoruz. Şu soruyu soruyoruz: “Yeni anayasa hangi anayasal sorunu çözüyor ve
bu çözümden siyasal olarak kim kazanıyor?” Bu ikinci soru daha açıklayıcıdır. Çünkü
anayasa değişikliğinin siyasal anlamı yalnızca değiştirdiği kurallarda değil, o
kuralların değiştirilmesi sonucunda siyasal güç dağılımının nasıl değiştiğinde
ortaya çıkar. Dolayısıyla çalışmanın temel görgül ölçütü şudur: Bir anayasa
değişikliğinin gerçek siyasal amacı ileri sürülen gerekçelerden çok
değiştirilen önemli hükümlerin iktidarın dağılımı, kullanımı ve sürekliliği
üzerindeki etkisi üzerinden belirlenmelidir. Bu ölçüt uygulandığında 2026 yeni
anayasa girişimi yalnızca “1982 Anayasası'nın yerine yeni bir anayasa yapma”
girişimi olmaktan çıkar ve 2002’den bu yana süren anayasal dönüşümün yeni bir
aşaması olarak incelenebilir. Asıl belirleyici soru da burada ortaya çıkar: 2026
yeni anayasası 2017'de kurulan siyasal mimariyi demokratikleştirerek mi
dönüştürecektir, onu yeniden düzenleyerek mi sürdürecektir, yoksa birkaç önemli
hüküm aracılığıyla bu mimarinin merkezindeki liderliği geleceğe mi
taşıyacaktır? Çalışmanın bundan sonraki görgül bölümü bu üç olasılığın
Türkiye’deki siyasal gelişmeler ve anayasal hazırlıklar bakımından
karşılaştırmalı olarak sınanmasına ayrılacaktır.
2007–2026:
Anayasal Geçiş Hükümleri ve “Yeni Başlangıç” Sorunu
Yeni
anayasanın siyasal sonuçlarını değerlendirmek bakımından yalnızca anayasanın
kalıcı hükümlerine bakmak yeterli değildir. Özellikle görev süresi, yeniden
seçilme ve seçim takvimi söz konusu olduğunda geçici ve geçiş hükümleri,
anayasal değişikliğin siyasal etkisini belirleyebilecek ölçüde önem taşır. Türkiye'nin
yakın anayasal tarihinde bunun doğrudan bir örneği bulunmaktadır: 2007 anayasa
değişikliğinde Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kabul edilirken aynı
zamanda Cumhurbaşkanının görev süresinin beş yıl olması ve bir kişinin en fazla
iki kez seçilebilmesi öngörülmüş ve mevcut Cumhurbaşkanı bakımından özel geçiş
düzenlemesine de yer verilmiştir. TBMM kayıtları 5678 sayılı Kanunla getirilen
geçici düzenlemenin 11. Cumhurbaşkanının görev süresi ve önceki anayasal
hükümlere bağlı olması konusunu ayrıca düzenlediğini göstermektedir. Bu örnek,
yeni anayasa tartışması açısından iki önemli sonuç ortaya koymaktadır. Birincisi,
anayasal değişiklik ile mevcut makam sahibinin hukuksal durumunun aynı şey
olmadığıdır. İkincisi ise, yeni anayasal düzenin geçmiş ile gelecek arasındaki
bağlantıyı nasıl kuracağının bazen anayasanın esas hükümlerinden daha önemli duruma
gelebileceğidir.
Anayasal
süreklilik mi, anayasal sıfırlama mı? Yeni anayasa yapılması durumunda temel sorunlardan biri şu
olacaktır: Yeni anayasa mevcut Cumhurbaşkanının geçmiş görev sürelerini yeni
anayasal dönem bakımından nasıl değerlendirecektir? Burada iki temel anayasal
yaklaşım birbirinden ayrılabilir. Anayasal süreklilik yaklaşımı yeni anayasanın
yürürlüğe girmesinin devletin ve Cumhurbaşkanlığı makamının hukuksal
sürekliliğini kesmediğini kabul eder. Bu durumda önceki görev süreleri yeni
anayasal dönem bakımından da hesaba katılabilir. Anayasal yeniden başlangıç
yaklaşımı ise yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle Cumhurbaşkanlığı bakımından
yeni bir anayasal dönem başlatılması ve önceki dönemlerin yeni dönem
sınırlarının hesabında dikkate alınmamasıdır. İkinci yaklaşımın uygulanabilmesi
kendiliğinden yeni anayasa yapmanın doğal sonucu olarak kabul edilmemelidir.
Bunun için yeni anayasanın açık bir geçiş hükmü getirmesi gerekir. Bu ayrım
araştırmamız bakımından son derece önemlidir. Çünkü yeni anayasanın esas
maddelerinde “Cumhurbaşkanı en fazla iki defa seçilebilir” hükmü korunurken,
geçici maddede “bu anayasanın yürürlüğe girmesinden önceki Cumhurbaşkanlığı
dönemleri bu sınırlamanın hesabında dikkate alınmaz” anlamına gelecek bir düzenleme
yapılması siyasal bakımdan bambaşka bir sonuç doğurabilir. Böyle bir düzenleme,
görünüşte dönem sınırlamasını korurken yeni bir seçim sayacı başlatabilir. Tam
da bu nedenle geçiş hükümleri liderlik sürekliliği varsayımının en önemli sınama
alanlarından biridir.
2007
Deneyiminin Öğrettiği: 2007 değişikliğinin bu açıdan ayrıca incelenmesi gerekir. 5678 sayılı
Kanun yalnızca Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini getirmemiş ve yeni
seçim sistemiyle birlikte beş yıllık görev süresi ve iki dönemlik seçilme
sınırı da oluşturmuştur. Ayrıca mevcut Cumhurbaşkanı bakımından geçiş kuralı
öngörülmüştür. Dolayısıyla 2007 deneyimi bize şunu göstermektedir: Anayasa
değişikliğinde liderlik süresi bakımından ortaya çıkabilecek sorunlar anayasa
koyucunun geçici hükümler aracılığıyla ayrıca düzenlediği bağımsız bir anayasal
alandır. Bu tarihsel örnek 2026'daki yeni anayasa bakımından geçiş hükümlerinin
neden özellikle incelenmesi gerektiğini açıklamaktadır. Başka bir ifadeyle,
2026 anayasa taslağında yalnızca “Cumhurbaşkanı kaç dönem seçilebilir?”
sorusuna bakmak yeterli olmayacaktır. Şu sorunun da sorulması gerekecektir: “Bu
anayasa bakımından daha önce kullanılan Cumhurbaşkanlığı dönemleri nasıl
hesaplanacaktır?”
2017
Değişikliğinin Yarattığı Özel Durum: 2017 anayasa değişikliği bu açıdan ikinci önemli örnektir. 6771
sayılı Kanun 2017'de kabul edilmiş ve mevcut hükümet sistemini köklü biçimde
değiştirmiştir. Kanunla seçimlerin aynı gün yapılması, Cumhurbaşkanının yürütme
yetkisi, bakanların atanması ve Cumhurbaşkanının yeniden yapılandırılmış
anayasal konumu gibi çok sayıda hüküm değiştirilmiştir. Dolayısıyla Türkiye'nin
anayasal tarihinde zaten bir kez “yeni sistem-eski dönem” ilişkisi ortaya
çıkmıştır. Bu durum, 2026'da yeni anayasa yapılması durumunda daha ileri bir
sorunun ortaya çıkmasına yol açabilir: Yeni anayasa 2017 sonrası
Cumhurbaşkanlığı dönemlerini anayasal süre bakımından devam eden dönemler
olarak mı kabul edecek, yoksa yeni anayasal sistem bakımından yeni bir dönem mi
başlatacaktır? Bu soru hukuksal olduğu kadar doğrudan siyasal bir sorudur.
Erdoğan
Bakımından Önemli Nokta: Mevcut sistem bakımından Erdoğan'ın 2018 ve 2023 seçimleriyle iki dönem
Cumhurbaşkanı olduğu kabulü üzerinden hareket edildiğinde 2028 sonrasındaki
adaylık sorunu anayasal sınırlara bağlanmaktadır. Burada 116. maddede öngörülen
özel seçim yenileme mekanizması ayrıca bulunmaktadır. Fakat yeni anayasanın
yürürlüğe girmesi durumunda 101 ve 116. maddelerin yerini alacak yeni
düzenlemeler bu mevcut çerçeveyi bütünüyle değiştirebilir. Bu nedenle liderlik
sürekliliği açısından üç soru birbirinden ayrılmalıdır: Bir kere yeni anayasa
dönem sınırlamasını değiştirecek mi? İkincisi, yeni anayasa geçmiş
Cumhurbaşkanlığı dönemlerinin hesabını değiştirecek mi? Üçüncüsü, yeni anayasa
TBMM'nin seçimlerin yenilenmesi yetkisini ve bunun Cumhurbaşkanının yeniden
adaylığına etkisini değiştirecek mi? Bu üç sorunun yalnızca biri bile mevcut
düzenden farklı yanıtlandırılırsa Cumhurbaşkanının siyasal geleceği bakımından
önemli bir anayasal değişiklik ortaya çıkabilir.
“Bir
Madde”nin Siyasal Ağırlığı: Burada çalışmanın temel kavramsal önerisi yeniden
doğrulanmaktadır: Anayasal değişikliğin siyasal önemi değiştirilen madde
sayısıyla ölçülemez. Örneğin 100 maddelik bir anayasa paketi hazırlanabilir. Bunun
80 maddesi haklar, özgürlükler, kamu yönetimi, yerel yönetimler, bakanlıklar ve
yargısal usuller gibi alanlarda olabilir. 15 maddesi hükümet sisteminin
işleyişini değiştirebilir. Fakat bir veya iki madde Cumhurbaşkanının adaylık
koşullarını, dönem hesabını veya seçimlerin yenilenmesi mekanizmasını değiştiriyorsa
siyasal bakımdan paketin en önemli hükümleri bunlar olabilir. Bu nedenle
araştırmada “anayasal ağırlıklandırma” yapılması gerekmektedir.
“Kozmetik
Paketleme” Varsayımı: Bu durum bizi çalışmanın daha önce geliştirdiğimiz bir başka varsayımına
götürmektedir. Yeni anayasa paketi toplumun geniş kesimlerince kabul
görebilecek çok sayıda düzenleme içerebilir. Örneğin temel hakların
genişletilmesi, çevre hakkının güçlendirilmesi, kadın ve çocuk haklarına yeni
güvenceler, TBMM'nin bazı yetkilerinin artırılması, kamu yönetiminde
profesyonelleşme, Bakanlar Kurulu veya benzeri bir kolektif yapı ve müsteşarlık
sisteminin yeniden kurulması gibi düzenlemeler gerçek reformlar olabilir. Fakat
aynı pakete kamuoyunda ilk bakışta daha az dikkat çekecek şekilde liderlik
sürekliliğini sağlayan geçiş hükmü eklenebilir. Bu durumda reformların gerçek
olması paketin aynı zamanda stratejik bir siyasal amacı bulunmasına engel
değildir. Dolayısıyla çalışmanın ileri sürdüğü şey “bütün reformlar sahtedir”
değildir. Tam tersine gerçek demokratik reformlar ile iktidarın sürekliliğine
hizmet eden stratejik düzenlemeler aynı anayasal pakette birlikte bulunabilir.
2026 İçin
Sınama Matrisi
Yeni anayasa
metni ortaya çıktığında aşağıdaki dört alan birlikte incelenmelidir:
|
Çizelge 1: Matris |
||
|
Alan |
Temel soru |
Varsayım açısından
anlamı |
|
Cumhurbaşkanlığı süresi |
Kaç yıl, kaç dönem? |
Liderlik sürekliliği |
|
Yeniden adaylık |
Hangi koşullarda olanaklı? |
Liderlik sürekliliği |
|
Geçiş hükümleri |
Geçmiş dönemler sayılacak mı? |
Çok güçlü gösterge |
|
Seçimlerin yenilenmesi |
Kim, hangi çoğunlukla karar verecek? |
Stratejik kurumsal tasarım |
Bu dört
alanın yanında TBMM'nin yetkileri, yargının bağımsızlığı, bakanlık sistemi ve
kamu yönetimi gibi düzenlemeler ikinci halkada incelenmelidir. Böylece anayasa
paketinin merkezî stratejik hükümleri ile destekleyici kurumsal hükümleri
birbirinden ayrılabilecektir.
Ara Sonuç:
2007 deneyimi önemli
bir yöntembilimsel ders vermektedir. Anayasa değişikliklerinde görevdeki
siyasal aktörlerin mevcut hukuksal durumları ile yeni anayasal düzenin geleceğe
ilişkin kuralları arasındaki geçiş ayrıca ve açık biçimde düzenlenebilir. Bu
nedenle 2026'daki yeni anayasa tartışmasında yalnızca “Cumhurbaşkanı kaç dönem
seçilebilir?” sorusu değil, “hangi dönemler hesaba katılır?” sorusu da aynı
derecede önemlidir. Araştırmamız açısından sonuç şudur: Eğer yeni anayasa
Cumhurbaşkanının dönem sınırlamasını koruyor görünürken geçmiş dönemleri yeni
sınırlamanın hesabı dışında bırakır veya mevcut Cumhurbaşkanının yeniden
adaylığını başka bir geçiş mekanizmasıyla olanaklı kılarsa liderlik sürekliliği
varsayımı çok güçlü görgül destek kazanacaktır. Buna karşılık yeni anayasa hem
dönem sınırlamasını korur hem geçmiş dönemleri hesaba katar hem de yeniden
adaylık için daha önce bulunmayan yeni bir kolaylık sağlamazsa bu varsayımın
açıklayıcı gücü önemli ölçüde azalacaktır. Dolayısıyla çalışmanın kesin sınaması
“Erdoğan ne istiyor?” sorusunun yanıtında değil, “Yeni anayasa Erdoğan'ın
siyasal geleceği bakımından hangi yeni anayasal olanakları yaratıyor?”
sorusunun yanıtında aranmalıdır.
Yeni
Anayasa Girişiminin Farklı Açıklamalarının Sınanması
Çalışmanın
önceki bölümlerinde anayasa değişikliğinin farklı siyasal işlevleri belirlenmiş
ve Türkiye’de 2002 sonrası anayasal dönüşüm üç temel açıklama modeli
çerçevesinde ele alınmıştır. Bunlar demokratik yenilenme, rejim yeniden
düzenlemesi ve anayasal iktidar stratejisi modelleridir. Bu modeller birbirini
bütünüyle dışlayan açıklamalar değildir. Aynı anayasal girişim birden fazla
amacı aynı anda taşıyabilir. Bu nedenle araştırmanın amacı yeni anayasa
girişimini tek bir nedene indirgemek değil, hangi açıklamanın gelişmeleri daha
geniş ve tutarlı biçimde açıkladığını ortaya koymaktır.
Demokratik
Yenilenme Açıklaması: Birinci açıklamaya göre yeni anayasa talebi esas olarak 1982
Anayasası'nın tarihsel ve demokratik meşruluk sorunlarını aşma gereksiniminden
kaynaklanmaktadır. Bu açıklama doğruysa yeni anayasa girişiminde öncelikle güçler
ayrılığının güçlendirilmesi, temel hak ve özgürlüklerin daha güçlü güvenceye
alınması, yargısal bağımsızlığın artırılması, TBMM'nin yürütme üzerindeki
denetiminin güçlendirilmesi, siyasal temsil mekanizmalarının geliştirilmesi ve demokratik
katılım ve çoğulculuğun genişletilmesi beklenir. Böyle bir anayasa yalnızca
hükümet sistemini yeniden düzenlemekle kalmayacak; iktidarın kullanımını
sınırlandıran kurumsal mekanizmaları da güçlendirecektir. Ancak bu açıklamanın
Türkiye açısından karşılaştığı temel sorun demokratik ve sivil anayasa
gerekçesinin yeni olmamasıdır. Aynı gerekçeler 2007, 2010 ve sonraki dönemlerde
de kullanılmıştır. Üstelik bu dönemlerde anayasal düzenin önemli bölümleri
zaten değiştirilmiştir. Bu nedenle 2026'daki yeni anayasa talebinin yalnızca
aynı normatif söylemin devamı olarak açıklanması yeterli değildir.
Rejimin Yeniden
Düzenlemesi Açıklaması: İkinci açıklamaya göre 2026'daki girişimin asıl nedeni 2017'de
oluşturulan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin uygulamada ortaya çıkan
sorunlarının düzeltilmesidir. Bu açıklama son derece makuldür. Çünkü anayasal
düzenlemelerin uygulanması sonucunda yeni sorunların ortaya çıkması olağandır.
Sekiz yıla yakın bir uygulama sonrasında hükümet sistemi, bakanlıkların
örgütlenmesi, bürokratik eş güdüm, yasama-yürütme ilişkileri ve hesap
verebilirlik gibi alanlarda yeniden düzenleme gereksinimi doğabilir. Bu durumda
2017 sistemi terk edilmemekte fakat yeniden düzenlenmektedir. Bakanlar
Kurulunun yeniden oluşturulması, bakanların siyasal konumunun güçlendirilmesi,
müsteşarlık sisteminin geri getirilmesi veya Cumhurbaşkanının bazı yetkilerinin
yeniden dağıtılması gibi değişiklikler bu modelle uyumlu olacaktır. Ancak
burada da önemli bir sorun bulunmaktadır: 2017 sistemindeki bazı sorunları
çözmek için mutlaka bütünsel bir yeni anayasa yapılması gerekmeyebilir. Sistemin
belirli unsurları anayasa değişiklikleriyle, kanunlarla veya yönetsel
düzenlemelerle yeniden yapılandırılabilir. Dolayısıyla “sistem sorunlu duruma
geldi” açıklaması yeni anayasa talebinin zamanlamasını açıklayabilir fakat
neden kapsamlı bir anayasal yeniden yapılanmaya gereksinme duyulduğu sorusunu
bütünüyle yanıtlamaz.
Anayasal
İktidar Stratejisi Açıklaması: Üçüncü açıklama ise anayasa yapımını doğrudan siyasal
iktidarın geleceği açısından ele almaktadır. Bu modele göre yeni anayasa 2017
sonrasında oluşturulan siyasal ve kurumsal düzenin yeniden tasarlanması ve bu
düzenin gelecekteki sürekliliğinin anayasal olarak güvence altına alınması
amacı taşıyabilir. Bu durumda anayasa değişikliği yalnızca mevcut sorunları
çözmek için değil, gelecekteki iktidar ilişkilerini de düzenlemek için
kullanılmaktadır. Bu modelin en güçlü görgül göstergesi Cumhurbaşkanının görev
süresi ve yeniden adaylığına ilişkin düzenlemeler olacaktır. Eğer yeni anayasa dönem
sınırlamasını kaldırır, yeniden adaylığı genişletir, önceki dönemlerin hesabını
değiştirir, geçiş hükmü yoluyla yeni bir anayasal dönem başlatır veya
seçimlerin yenilenmesi mekanizmasını mevcut Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı
lehine yeniden düzenlerse anayasal iktidar stratejisi açıklamasının gücü
belirgin biçimde artacaktır.
Açıklama
Modellerinin Karşılaştırılması
Bu üç açıklamayı
aynı ölçütlerle değerlendirmek olanaklıdır.
|
Çizelge 2: Karşılaştırma |
|||
|
Gözlenebilir özellik |
Demokratik yenilenme |
Rejimin yeniden düzenlenmesi |
Anayasal iktidar
stratejisi |
|
Hak ve özgürlüklerin genişletilmesi |
Güçlü beklenti |
Orta |
Destekleyici olabilir |
|
TBMM'nin güçlendirilmesi |
Güçlü beklenti |
Orta |
Gereksinmeye bağlı |
|
Yargısal bağımsızlığın güçlendirilmesi |
Güçlü beklenti |
Orta |
Zayıf beklenti |
|
2017 sisteminin bazı unsurlarının değiştirilmesi |
İkincil |
Güçlü |
Güçlü |
|
Cumhurbaşkanlığı makamının merkezi konumunun
korunması |
Zayıf |
Güçlü |
Güçlü |
|
Dönem sınırlamasının değiştirilmesi |
Beklenmez |
Zayıf |
Çok güçlü |
|
Geçmiş dönemlerin hesabının değiştirilmesi |
Beklenmez |
Beklenmez |
Çok güçlü |
|
Yeniden adaylığı kolaylaştıran geçiş hükmü |
Beklenmez |
Beklenmez |
Çok güçlü |
Bu çizelge
araştırmanın temel mantığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Yeni anayasanın
demokratik hükümler içermesi demokratik yenilenme modelini destekleyecektir.
Fakat bu tek başına diğer iki modeli dışlamayacaktır. Benzer biçimde hükümet
sisteminin bazı unsurlarının değiştirilmesi rejimin yeniden düzenlenmesi
modelini destekleyecektir. Ancak bu da liderlik sürekliliği varsayımını
dışlamaz. Asıl ayırıcı unsur stratejik anayasal hükümlerin niteliği olacaktır.
“Aynı
Anda Hem Reform Hem Strateji” Olasılığı: Araştırmanın önemli sonuçlarından biri anayasal
değişikliğin ikili hatta çoklu niteliğe sahip olabileceğinin kabul edilmesidir.
Bir anayasa demokratikleşebilir, hakları genişletebilir, TBMM'yi
güçlendirebilir, bürokrasiyi yeniden düzenleyebilir ve aynı zamanda mevcut
Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını olanaklı duruma getirebilir. Bu nedenle
demokratik reform ile iktidar stratejisini birbirinin seçeneği olarak kabul
etmek doğru değildir. Tam tersine, çağdaş anayasal siyasette siyasal iktidarlar
çoğu zaman normatif meşruluk ile stratejik çıkarı aynı anayasal paket içinde
birleştirebilirler. Burada “anayasal paketleme” olarak adlandırılabilecek bir
siyasal mekanizma ortaya çıkmaktadır.
Anayasal
Paketleme: Anayasa
değişikliklerinin önemli bir özelliği farklı siyasal kesimlerin farklı
hükümlerden çıkar sağlayabilmesidir. İktidar için önemli olan bir düzenleme,
muhalefet açısından kabul edilebilir duruma getirilebilmek için başka
reformlarla birlikte sunulabilir. Böyle bir durumda bir anayasa paketinin
toplam siyasal anlamı tek tek maddelerin toplamından farklı olabilir. Örneğin
hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, TBMM'nin bazı yetkilerinin artırılması ve
kamu yönetiminde profesyonelleşme gibi düzenlemeler gerçekten önemli demokratik
kazanımlar olabilir. Ancak aynı pakette Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını olanaklı
kılan bir geçiş hükmü bulunuyorsa bu tek hükmün siyasal ağırlığı paketin diğer
onlarca maddesinden daha fazla olabilir. Bu nedenle anayasal paketlerin
değerlendirilmesinde “ağırlıklı anayasal çözümleme” yaklaşımı gereklidir. Her
hüküm bir oy birimi gibi değerlendirilemez.
Siyasal
Sonuç ile Hukuksal Görünüm Arasındaki Fark: Araştırmanın bir başka önemli sonucu anayasal
düzenlemenin hukuksal görünümü ile siyasal sonucu arasında ayrım yapılması
gerektiğidir. Örneğin “Cumhurbaşkanı en fazla iki defa seçilebilir” hükmünün
korunması ilk bakışta dönem sınırlamasının devam ettiğini gösterebilir. Fakat
aynı anayasa “Bu Anayasanın yürürlüğe girmesinden önceki Cumhurbaşkanlığı görev
süreleri bu sınırlamanın hesabında dikkate alınmaz” anlamına gelen bir geçiş
hükmü içeriyorsa hukuksal görünüm ile siyasal sonuç birbirinden farklı olur. Bu
nedenle anayasanın yalnızca lafzı değil normlar arasındaki bağlantı da
incelenmelidir. Aynı durum seçimlerin yenilenmesi bakımından da geçerlidir. Tek
tek bakıldığında makul görünen hükümler birlikte uygulandığında farklı bir
siyasal sonuç doğurabilir.
“Anayasal
Yeniden Başlangıç” Kavramı: Burada çalışmanın özgün kavramlarından biri daha ortaya
çıkabilir: Anayasal yeniden başlangıç. Bu kavram yeni anayasanın geçmiş
anayasal dönemlerle yeni dönem arasındaki hukuksal ilişkiyi değiştirerek
siyasal iktidarın zaman boyutunda yeni bir başlangıç oluşturması olgusunu ifade
etmektedir. Anayasal yeniden başlangıç gerçekleştiğinde devletin kendisi
yeniden kurulmuş olmayabilir ve siyasal kurumların önemli bir bölümü de devam
edebilir. Fakat bazı önemli anayasal süreler bakımından “sıfır noktası” yeniden
tanımlanabilir. Bu kavram özellikle liderlik sürekliliği araştırması açısından
önemlidir. Çünkü siyasal iktidarın devamlılığı bazen yeni bir rejim kurulmadan
da sağlanabilir.
Liderlik
Sürekliliği ile Rejim Sürekliliği Arasındaki İlişki: Yeni anayasa girişiminin Erdoğan'ın
yeniden adaylığını olanaklı kılması durumunda ortaya çıkacak sonuç yalnızca
bireysel bir sonuç değildir. Erdoğan yaklaşık çeyrek yüzyıla yaklaşan bir
siyasal iktidar döneminin merkezinde bulunmaktadır. Dolayısıyla
Cumhurbaşkanlığındaki devamlılık mevcut siyasal sistemin parti, bürokrasi, kamu
politikaları ve siyasal ittifaklar düzeyindeki devamlılığı bakımından da önemli
sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle liderlik sürekliliği rejim sürekliliğini
destekleyebilir. Ancak tersi zorunlu değildir. Bir lider değişse de rejim devam
edebilir. Bu ayrım önemlidir. Çünkü araştırmanın amacı herhangi bir lideri
rejimin kendisiyle özdeşleştirmek değil, anayasal liderlik süresinin rejim
sürekliliği bakımından taşıdığı kurumsal önemi incelemektir.
Varsayımların
Sonuçlanma Biçimi: Bu
noktada araştırmanın ana varsayımları şu şekilde sonlandırılabilir:
H1 — Demokratik yenilenme varsayımı: Yeni anayasa girişimi esas olarak
demokratikleşme, hak ve özgürlükler ve sivil anayasa gereksiniminden
kaynaklanmaktadır.
H2 — Rejimin yeniden düzenlenmesi varsayımı: Girişimin temel amacı 2017'de kurulan
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin sorunlarını gidererek mevcut rejimi daha
işlevsel ve meşru duruma getirmektir.
H3 — İktidarın pekiştirilmesi varsayımı: Yeni anayasa, mevcut siyasal güç
dağılımının anayasal olarak kalıcılaştırılmasına yöneliktir.
H4 — Liderlik sürekliliği varsayımı: Yeni anayasanın önemli amaçlarından
biri mevcut Cumhurbaşkanının anayasal dönem sınırlamalarının ötesinde yeniden
aday olmasını veya siyasal liderliğini sürdürmesini olanaklı kılmaktır.
H5 — Hibrit anayasal strateji varsayımı: Yeni anayasa demokratikleşme ve
kurumsal reform unsurları ile iktidarın ve liderliğin sürekliliğini güvence
altına alan stratejik düzenlemeleri aynı anayasal paket içinde
birleştirmektedir.
H5,
çalışmanın sonunda ortaya çıkabilecek en güçlü açıklama modeli olabilir. Çünkü
siyasal gerçeklik çoğu zaman tek nedenli değildir. Ancak bunun bir peşin sonuç
olarak değil, görgül bulguların göstereceği bir sonuç olarak bırakılması
gerekir.
Bilimsel
Açıklama ile Siyasal Yorum Arasındaki Sınır: Bu araştırmanın en duyarlı noktalarından biri budur. Siyasal
gözlemci “Erdoğan iktidarda kalmak istiyor” diyebilir. Akademik araştırmacı ise
“Yeni anayasal düzen Cumhurbaşkanının mevcut anayasal dönem sınırlamalarının
ötesinde yeniden aday olmasını sağlayacak hükümler içeriyor mu?” diye
sormalıdır. Birincisi niyet atfıdır. İkincisi kurumsal olarak sınanabilir bir varsayımdır.
Aynı nedenle “Gerekçeler yapaydır” yerine “İleri sürülen normatif gerekçeler
anayasa girişiminin zamanlamasını ve öngörülen kurumsal sonuçlarını tek başına
açıklamakta yeterli midir?” sorusu kullanılmalıdır. Bu dönüşüm çalışmanın
siyasal polemik olmaktan çıkıp bilimsel bir araştırma niteliği kazanmasını
sağlar.
Araştırmanın
Olası Sonucu: Çalışmanın
görgül sonuçları yeni anayasa girişiminin tek bir kategoriye
yerleştirilemeyeceğini gösterebilir. Olası tablo şudur: Meşruluk üretimi, rejimin
yeniden düzenlenmesi, iktidarın kurumsal pekiştirilmesi ve liderlik
sürekliliği. Bu durumda yeni anayasa ne yalnızca demokratik bir reform ne de
yalnızca bir liderlik projesidir. Daha karmaşık bir yapıya sahiptir: Demokratik
reformların meşruluk sağladığı, rejimin yeniden düzenlenmesinin mevcut sistemi
işlevsel duruma getirdiği ve önemli anayasal hükümlerin iktidarın ve liderliğin
sürekliliğini güvence altına aldığı hibrit bir anayasal strateji. Bu model
“anayasal kozmetik” kavramını da açıklamaktadır. Kozmetik düzenlemeler mutlaka
sahte veya anlamsız değildir. Stratejik düzenlemelerin siyasal olarak kabul
edilebilir bir anayasal paket içinde yer almasını kolaylaştırabilirler.
Bölüm
Sonucu: 2002–2026
döneminin bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde Türkiye'deki anayasa tartışması
yalnızca eski bir anayasanın yenilenmesi sorunu değildir. 2007'de
Cumhurbaşkanının doğrudan seçilmesiyle başlayan, 2010'da kurumsal yapıya ve
özellikle yargıya uzanan, 2017'de hükümet sisteminin değiştirilmesiyle
sonuçlanan anayasal dönüşüm 2026'da yeni bir aşamaya ulaşmıştır. Bu nedenle
2026'daki yeni anayasa girişimi şu üç sorudan bağımsız incelenemez: 2017'de
kurulan sistem neden yeniden düzenlenmek istenmektedir? Bu yeni düzenleme
iktidarın güç dağılımını nasıl değiştirecektir? Cumhurbaşkanının mevcut
anayasal dönem sınırları bakımından ne tür yeni bir hukuksal durum
yaratacaktır? Bu üç sorunun yanıtı birlikte ele alındığında “yeni anayasa”
söyleminin yalnızca hukuksal bir yenilenme talebi olmadığı ve aynı zamanda
siyasal iktidarın geleceğini düzenleyen bir anayasal tasarım etkinliği
olabileceği görülmektedir. Dolayısıyla araştırmanın temel hükmü şu aşamada
kesin bir sonuç değil, sınanabilir bir önermedir: Yeni anayasa girişiminin
gerçek siyasal anlamı ileri sürülen genel demokratik gerekçelerden çok yeni anayasal düzenin iktidarın kullanımını,
siyasal güç dağılımını ve özellikle liderliğin zaman içindeki devamlılığını
nasıl düzenlediğinde ortaya çıkacaktır.
Yeni
Anayasa ile 2028: Zamanlama, Siyasal Özendirme ve Liderlik Sürekliliği
Yeni anayasa
girişiminin siyasal anlamını değerlendirmede zamanlama anayasal metnin kendisi
kadar önemlidir. Çünkü anayasa yapımı yalnızca geçmişten devralınan sorunlara
verilen bir tepki değildir aynı zamanda siyasal aktörlerin geleceğe ilişkin
beklentileri ve çıkarları tarafından da şekillendirilebilir. Türkiye örneğinde
2026 yılı bu bakımdan özel bir önem taşımaktadır. Bir tarafta yaklaşık yirmi
dört yıllık AK Parti iktidarları döneminde gerçekleştirilen kapsamlı anayasal
dönüşüm bulunmaktadır. Diğer tarafta 2028 yılında yapılması öngörülen
Cumhurbaşkanlığı seçimi bulunmaktadır. Mevcut anayasal düzenin Cumhurbaşkanının
yeniden seçilmesine ilişkin sınırlamaları dikkate alındığında bu iki sürecin
aynı dönemde kesişmesi siyaset bilimi açısından dikkate alınması gereken bir
siyasal özendirme yapısı oluşturmaktadır. Burada ilk kez araştırmanın başında
varsayımsal olarak ortaya koyduğumuz liderlik sürekliliği varsayımını
destekleyen doğrudan söylemsel kanıtlar görülmektedir. AK Parti Genel Başkan
Yardımcısı Ahmet Büyükgümüş Mart 2026'da 2028 seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan'ın
yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesini açık bir parti hedefi olarak ifade etmiştir.
Daha da dikkat çekici biçimde AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Yayman
31 Ağustos 2026'da Türkiye'nin Erdoğan'a gereksinimi olduğunu belirterek “bir
dönem daha Recep Tayyip Erdoğan” hedefini açıkça dile getirmiş ve hemen
ardından Türkiye'nin yeniden yapılandırılmasına anayasadan başlanması
gerektiğini söylemiştir. Bu açıklama çalışma açısından önemli bir veri
niteliğindedir. Çünkü burada liderlik devamlılığı ile anayasa değişikliği aynı
söylemsel çerçeve içinde doğrudan ilişkilendirilmiştir.
Bu Veri
Ne Kadar Önemlidir? Bu
açıklamayı, “Erdoğan'ın yeniden adaylığının yeni anayasanın asıl amacı olduğu
kanıtlanmıştır” şeklinde yorumlamak yine de bilimsel açıdan erken olacaktır. Çünkü
bir parti yöneticisinin Erdoğan'ın yeniden seçilmesini istemesi ile yeni
anayasanın bu amacı gerçekleştirmek üzere tasarlandığının kanıtlanması aynı şey
değildir. Fakat önceki bölümlerde ortaya koyduğumuz varsayım bakımından durum
değişmiştir. Artık elimizde üç ayrı veri bulunmaktadır:
Birinci veri: Erdoğan'ın 2028'de yeniden seçilmesinin AK Parti
yöneticileri tarafından açıkça bir hedef olarak ifade edilmesi.
İkinci veri: Aynı dönemde AK Parti'nin yeni anayasa çalışmasını aktif
biçimde sürdürmesi ve hazırlıkların sonuna yaklaşıldığının açıklanması.
Üçüncü veri: En az bir üst düzey parti yöneticisinin bu iki unsuru aynı
siyasal açıklama içinde birbirine bağlaması: “bir dönem daha Erdoğan” ve “bu
işe anayasadan başlamak”.
Bu üç veri
birlikte ele alındığında liderlik sürekliliği varsayımı artık yalnızca kuramsal
bir varsayım olmaktan çıkmakta ve görgül olarak sınanması gereken güçlü bir
açıklama niteliği kazanmaktadır.
En Dikkat
Çekici Nokta Zamanlama: Burada zamanlama özellikle önemlidir. 2026'da yeni anayasa çalışmaları
sürmektedir. 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşmaktadır. AK Parti yöneticileri
Erdoğan'ın yeniden seçilmesini açıkça hedeflemektedir. Bu üç olgu arasında
zorunlu bir nedensellik bulunduğu ileri sürülemez. Fakat siyasal bilim
açısından bunların birlikte bulunması anayasal reform ile liderlik geleceği
arasındaki olası bağlantının araştırılması için güçlü bir neden
oluşturmaktadır. Daha açık ifade edersek eğer yeni anayasa girişimi 2028'den
bağımsız bir demokratikleşme projesiyse 2028'e ilişkin anayasal sonuçlarının
ayrıca açıklanması gerekir. Tersine olarak eğer yeni anayasa 2028 sonrası
liderlik sürekliliğini kolaylaştıran önemli hükümler içeriyorsa zamanlama ile
anayasal sonuç arasında güçlü bir açıklayıcı ilişki kurulabilir.
2026
Söyleminde İki Ayrı Çizgi: 2026'daki AK Parti söylemi dikkat çekici biçimde iki farklı çizgide
ilerlemektedir. İlk çizgi “Sivil, demokratik, özgürlükçü, kuşatıcı anayasa”dır.
Hayati Yazıcı Haziran 2026'da yeni anayasanın sivil, demokratik, özgürlükçü ve
kuşatıcı olması gerektiğini ve Türkiye'yi “darbe anayasası ayıbından”
kurtarmayı hedeflediklerini söylemiştir. Aynı açıklamada parti içindeki anayasa
komisyonunun yaklaşık bir yıldır çalıştığı ve hazırlıkların sonuna yaklaşıldığı
belirtilmiştir. Hüseyin Yayman da Ağustos 2026'da yeni anayasanın partinin
ikinci 25 yılındaki en büyük vaatlerinden biri olduğunu ve mevcut anayasanın
artık Türkiye'ye “dar geldiğini” belirtmiştir. İkinci çizgi ise “Bir dönem daha
Recep Tayyip Erdoğan” ifadesidir. Bu ifade yine doğrudan AK Parti yöneticileri
tarafından kullanılmaktadır. Bilimsel olarak ilginç olan bu iki söylem çizgisinin
artık birbirinden tamamen bağımsız olmamasıdır.
Söylem
Birleşmesinin Önemi: Önceki
bölümlerde “demokratikleşme söylemi” ile “liderlik sürekliliği”ni iki ayrı
açıklama olarak ele almıştık. 31 Ağustos 2026 tarihli açıklama bu ayrımı kısmen
ortadan kaldıran yeni bir veri sunmaktadır. Çünkü aynı açıklamada Erdoğan'ın
bir dönem daha devam etmesi ile anayasal yeniden yapılanmanın gerekliliği arasında
doğrudan bağ kurulmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta bunun yeni
anayasanın bütün amacını açıklamadığıdır. Ancak çalışmanın H4 ve H5 varsayımları
bakımından önemli bir kanıt oluşturduğu söylenebilir. Böylece önceki kuramsal
modelimiz “Meşruluk, Kurumsal yeniden tasarım, İktidarın güçlendirilmesi, Rejim
sürekliliği ve Liderlik sürekliliği” şeklinde kurulmuştu. 2026 verileri bu
zincirin son iki halkası bakımından doğrudan incelenebilir bir görgül alan
yaratmaktadır.
Erdoğan'ın
Yeniden Adaylığı Amaç mı, Sonuç mu? Burada araştırmanın en önemli ayrımlarından biri
yapılmalıdır. Erdoğan'ın yeniden adaylığının yeni anayasanın amacı olması ile
yeni anayasanın sonucunda Erdoğan'ın yeniden aday olabilmesi aynı şey değildir.
İlk durumda liderlik sürekliliği anayasa yapım sürecinin belirleyici nedeni
olur. İkinci durumda ise anayasa başka amaçlarla hazırlanmış olabilir. Fakat
ortaya çıkan düzenleme Erdoğan'ın yeniden adaylığına olanak sağlayabilir. Bu
nedenle çalışmada iki farklı değişken kullanılmalıdır: Amaçsal liderlik
sürekliliği ve sonuçsal liderlik sürekliliği. Amaçsal liderlik sürekliliği için
siyasal aktörlerin açıklamalarına ve anayasal hazırlık sürecindeki belgelere
bakılmalıdır. Sonuçsal liderlik sürekliliği ise anayasanın gerçek hükümleri
üzerinden belirlenebilir. Bu ayrım çalışmanın bilimsel gücünü önemli ölçüde
artıracaktır.
Yeni
Anayasanın Gerçek Sınavı: Dolayısıyla anayasa metni ortaya çıktığında sorulacak ilk sorulardan biri
artık çok açık: Yeni anayasa Erdoğan'ın 2028'de yeniden aday olmasının önündeki
mevcut anayasal sınırlamayı kaldırıyor, değiştiriyor veya etkisizleştiriyor mu?
Bunun ardından geçmiş Cumhurbaşkanlığı dönemlerinin yeni anayasa bakımından
nasıl hesaplanacağını düzenleyen bir geçiş hükmü bulunuyor mu? Ve TBMM'nin
seçimlerin yenilenmesi konusundaki rolü yeniden düzenleniyor mu? soruları
gelecektir. Bu üç soru birlikte yanıtlanmadan yeni anayasanın liderlik
sürekliliği bakımından siyasal anlamı tam olarak ortaya konulamaz.
2026
Söyleminin Yeni Bir Boyutu: Burada önemli bir başka gelişme daha bulunmaktadır. AK
Parti'nin 2026 açıklamalarında yeni anayasa yalnızca geçmişten kurtulma
amacıyla değil, Türkiye'nin gelecekteki devlet ve kamu yönetimi yapısını
yeniden tasarlamak amacıyla da sunulmaktadır. Yayman, 31 Ağustos 2026'da
“devleti, kamu yönetimini yeniden yapılandıracaksak, bu işe anayasadan
başlamamız lazım” ifadesini kullanmıştır. Bu ifade, bizim daha önce
geliştirdiğimiz “rejimin yeniden düzenlenmesi” varsayımıyla de örtüşmektedir. Böylece
2026'daki girişim üç ayrı hedefi aynı söylem içinde birleştirebilir: Devlet ve
kamu yönetiminin yeniden yapılandırılması, 2017 sisteminin yeniden düzenlenmesi
ve Erdoğan'ın liderlik devamlılığı. Bunların üçünün bir arada bulunması yeni
anayasa girişiminin hibrit anayasal strateji olabileceği yönündeki H5 varsayımını
güçlendirmektedir.
“Bir
Dönem Daha” İfadesinin Bilimsel Değeri: “Bir dönem daha Recep Tayyip Erdoğan” ifadesi siyasal söylem
bakımından elbette seçim kampanyası niteliğinde de değerlendirilebilir. Tek
başına anayasal reformun nedeni olduğunu göstermez. Fakat araştırma bakımından
önemi farklıdır. Çünkü bu ifade 2028'i doğrudan işaret etmektedir. Mevcut
Cumhurbaşkanını doğrudan işaret etmektedir. Yeniden bir Cumhurbaşkanlığı
dönemini hedeflemektedir. Aynı açıklamada yeni anayasa devlet ve kamu
yönetiminin yeniden yapılandırılmasıyla ilişkilendirilmektedir. Dolayısıyla bu
veri çalışmamız açısından zamanlama varsayımını ve liderlik sürekliliği varsayımını
aynı anda beslemektedir.
Ancak Henüz
Kanıtlanmayan Nokta: Bütün
bunlara karşın bilimsel sınırı korumak gerekir. Henüz elimizde kesinleşmiş
anayasa taslağı, Cumhurbaşkanının görev süresine ilişkin yeni madde, geçiş
hükmü veya yeniden adaylığı açıkça sağlayan anayasal düzenleme bulunmadığı
sürece “yeni anayasanın asıl amacı Erdoğan'ı ömür boyu başkan yapmaktır”
sonucuna ulaşamayız. Bu sonuç ancak anayasal metin ortaya çıktığında metnin
hangi hükümleri içerdiği ve bunların siyasal sonuçları incelenerek ileri
sürülebilir. Dolayısıyla 2026 Eylül itibarıyla bilimsel olarak ulaşılabilecek
sonuç daha sınırlı ama bence daha güçlüdür: AK Parti'nin yeni anayasa girişimi
ile Erdoğan'ın 2028 sonrasında yeniden Cumhurbaşkanı olarak devam etmesi hedefi
arasında artık açık bir siyasal ve zamansal ilişki bulunmaktadır. Bu ilişkinin
yeni anayasanın kurumsal tasarımına yansıyıp yansımadığı ise henüz sınanmayı
bekleyen temel sorudur.
Ara Sonuç
- Varsayım Güçleniyor: Bu aşamada çalışmanın H4 varsayımı yeniden düzenlenebilir:
H4: 2026 yeni anayasa girişimi mevcut Cumhurbaşkanının 2028
sonrasında siyasal liderliğini sürdürebilmesini sağlayacak anayasal koşulların
oluşturulması gereksiniminden en azından kısmen etkilenmektedir.
Mevcut
kanıtlar bu varsayımı kanıtlamamaktadır. Fakat onu başlangıçta olduğundan daha
güçlü kılmaktadır. Bunun nedeni artık üç bağımsız gözlem alanının aynı yöne
işaret etmesidir: anayasa çalışmasının kurumsallaşması, 2028 hedefinin açıkça
dile getirilmesi ve anayasa ile “bir dönem daha Erdoğan” hedefinin aynı
açıklamada ilişkilendirilmesi. Böylece araştırmanın başındaki “yapay
gerekçeler” varsayımı artık daha dikkatli bir bilimsel ifadeye dönüşmektedir: Yeni
anayasa için ileri sürülen normatif gerekçeler gerçek ve kısmen geçerli
olabilir ancak 2026'daki anayasa girişiminin zamanlaması ve siyasal aktörlerin
açıklamaları bu gerekçelerin yanında liderlik sürekliliğinin de açıklayıcı bir
değişken olarak dikkate alınmasını zorunlu kılmaktadır.
Anayasa
Değişikliğinin Siyasal Mekaniği: 360 Oy, 400 Oy ve Referandum
Yeni anayasa
girişiminin gerçek siyasal amacını araştırırken yalnızca hangi hükümlerin
değiştirilmek istendiğine bakmak yeterli değildir. Bir anayasal düzenlemenin
hangi siyasal çoğunlukla gerçekleştirilebileceği, kimlerin desteğine gereksinme
duyduğu ve hangi aşamada referanduma gidebileceği de en az metnin kendisi kadar
önemlidir. Türkiye bakımından bu konu Anayasa'nın 175. maddesi nedeniyle özel
bir önem taşımaktadır. Anayasa değişikliği önerisinin TBMM üye tamsayısının en
az üçte biri yani 200 milletvekili tarafından verilmesi gerekir. Değişikliğin
kabulü için ise kural olarak üye tamsayısının beşte üçü olan 360 oy gereklidir.
360 ile 399 arasındaki kabul oylarında Cumhurbaşkanının değişikliği halkoyuna
sunma yetkisi söz konusu olabilir, 400 ve üzerindeki kabul oylarında ise
değişiklik Cumhurbaşkanının onayıyla doğrudan yayımlanabilir veya yine
halkoyuna götürülebilir. TBMM de anayasal çoğunlukları 360 ve 400 olarak açıkça
sınıflandırmaktadır. Bu nedenle yeni anayasa girişiminin siyasal mekaniği
basitçe “iktidarın Meclis çoğunluğu var mı?” sorusundan ibaret değildir. Asıl sorun
hangi anayasal değişiklik için hangi çoğunluğun gerektiği ve bu çoğunluğun
kimlerle oluşturulabileceğidir.
360 ile
400 Arasındaki Siyasal Fark: Anayasa değişikliği bakımından 360 ve 400 sayıları yalnızca
aritmetik eşikler değildir. 360 oy anayasa değişikliğini TBMM'den geçirmeye
yeterli olmakla birlikte, değişikliğin referanduma gitmesi olasılığını da
gündeme getirir. 400 oy çok daha yüksek bir uzlaşma düzeyini ifade eder ve
anayasa değişikliğini referandumsuz gerçekleştirebilmenin önünü açabilir. Bu
nedenle iktidar açısından ideal senaryo anayasa değişikliği için 400'e yaklaşan
veya 400'ü aşan bir Meclis desteğidir. Fakat 360–399 arası bir çoğunluk da
anayasa değişikliğini siyasal olarak olanaksız kılmaz. Bu durumda halkoylaması
devreye girebilir. Dolayısıyla 360 anayasa yapma kapasitesinin alt eşiğini ve
400 ise yüksek uzlaşma eşiğini göstermektedir. Bu ayrım Erdoğan'ın yeniden
adaylığını sağlayacak bir değişiklik bakımından ayrıca önemlidir. Çünkü böyle
bir düzenlemenin yalnızca parlamentoda kabul edilmesi değil, referandumda kabul
edilebilir bir toplumsal meşruluk üretmesi de gerekebilir.
Referandumun
İktidar Açısından Çift Yönlü Niteliği: Referandum ilk bakışta iktidar açısından bir üstünlük olarak
görülebilir. Çünkü parlamento aritmetiğinin yetersiz kaldığı durumda anayasa
değişikliğini doğrudan seçmenin onayına sunmak parlamenter muhalefetin veto
kapasitesini azaltabilir. Ancak bunun karşılığında iktidar açısından yeni bir
siyasal risk ortaya çıkar: Anayasa değişikliğinin bütünü halkoyuna sunulduğunda
seçmen yalnızca demokratik ve kurumsal düzenlemeleri değil, değişikliğin
siyasal merkezini de oylamış olur. Bu nedenle Erdoğan'ın yeniden adaylığını
kolaylaştıran açık bir hükmün bulunduğu anayasa paketi referandumda yalnızca
“yeni anayasa” olarak değil, siyasal liderliğin geleceğiyle de
ilişkilendirilebilir. Bu durum iktidarın paketleme stratejisini önemli duruma
getirir.
Anayasal
Paketleme ve Siyasal Kabul: Geniş kapsamlı bir anayasa paketi birbirinden farklı siyasal
talepleri aynı metin içerisinde birleştirebilir. Örneğin demokratikleşme, hak
ve özgürlükler, TBMM'nin güçlendirilmesi, kamu yönetiminin yeniden
düzenlenmesi, Bakanlar Kurulunun oluşturulması ve müsteşarlık sisteminin
yeniden getirilmesi gibi birçok unsur aynı pakete konulabilir. Bunun yanında
Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına ilişkin bir veya birkaç stratejik hüküm de
bulunabilir. Bu durumda seçmenin karşısına “Erdoğan'ın görev süresini uzatan
anayasa değişikliği” değil, “Yeni, sivil, demokratik ve özgürlükçü anayasa” çıkar.
Burada “anayasal paketleme” kavramının siyasal anlamı ortaya çıkmaktadır. Bu,
demokratik düzenlemelerin sahte olduğu anlamına gelmez. Gerçek reformlar ile
stratejik iktidar düzenlemeleri aynı metinde bulunabilir.
Muhalefetin
Konumu: Anayasa
değişikliği bakımından muhalefetin siyasal konumu da bu nedenle önemli olmaktadır.
Mevcut TBMM'de 400 sayısına ulaşmak yalnızca iktidar ve doğal müttefikleriyle
hareket etmeyi değil, daha geniş bir siyasal uzlaşmayı gerektirebilir. 360'ın
altında kalınması durumunda ise anayasa değişikliğinin parlamentodan geçmesi olanaklı
olmayacaktır. Bu nedenle iktidarın önünde kuramsal olarak üç siyasal seçenek
bulunmaktadır: Birinci seçenek mevcut ittifak yapısıyla 360'ı aşmaktır. İkinci
seçenek daha geniş muhalefet desteği sağlayarak 400'e ulaşmaktır. Üçüncü
seçenek ise 360–399 aralığında kalıp referanduma gitmektir. Her seçeneğin
siyasal maliyeti farklıdır.
2026
Meclisindeki Yeni Siyasal Matematik: 2026 itibarıyla TBMM'nin siyasal yapısı önceki dönemlerden
farklılaşmıştır. TBMM'nin belgelerinde 2026'da Yeni Parti adıyla yeni bir
parlamento grubu bulunduğu görülmektedir; Ağustos 2026 tarihli TBMM
kayıtlarında Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel ve grup başkanvekillerinin
parti adına kanun önerileri sunduğu açıkça yer almaktadır. Bu gelişme anayasa
araştırması açısından önemlidir. Çünkü anayasa değişikliği girişiminin başarı
şansı artık yalnızca AK Parti–MHP ilişkisi üzerinden değerlendirilemez. Yeni
Parti, CHP'nin önceki parlamento ağırlığından farklı bir konuma gelmişse
anayasa değişikliğinin matematiği ve muhalefetin pazarlık gücü de değişmiş
demektir. Dolayısıyla yeni anayasanın siyasal mekaniği incelenirken 2026'daki
güncel parti dağılımı ayrıca hesaplanmalıdır. Burada özellikle, iktidar bloğu
tek başına kaç oyda,360'a ulaşmak için kaç ek oya gereksinme var ve 400'e
ulaşmak için hangi partinin veya partilerin desteği gerekiyor soruları yanıtlanmalıdır.
Bu hesap yeni anayasa girişiminin yalnızca hukuksal değil, koalisyon arayan bir
siyaset olduğunu gösterebilir.
Yeni
Anayasa ve Siyasal Pazarlık: Anayasa değişikliği için gereken yüksek çoğunluklar iktidarı
muhalefetle pazarlığa zorlayabilir. Bu pazarlığın konusu yalnızca anayasa
olmayabilir. Muhalefet TBMM'nin yetkilerinin artırılmasını, yargı reformunu, yerel
yönetimlerin güçlendirilmesini, seçim sisteminin değiştirilmesini, temel
hakların güvence altına alınmasını ve Cumhurbaşkanlığının yetkilerinin
sınırlandırılmasını talep edebilir. İktidar ise kendi açısından önemli gördüğü
düzenlemeleri paketin içinde korumaya çalışabilir. Bu durumda ortaya bir
anayasal pazarlık alanı çıkar. Ve bu alan liderlik sürekliliği varsayımı
bakımından özellikle önemlidir. Çünkü Erdoğan'ın yeniden adaylığına ilişkin
hüküm diğer anayasal değişikliklerle birlikte pazarlık konusu durumuna
gelebilir.
116.
Maddenin Yol Seçeneği Olması: Burada önemli bir hukuksal-siyasal noktanın altını yeniden
çizmek gerekir. Mevcut Anayasa'nın 116. maddesi Cumhurbaşkanının ikinci
döneminde TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda bir kez
daha aday olabilmesine olanak tanımaktadır. Dolayısıyla Erdoğan'ın bir kez daha
aday olabilmesi için kuramsal olarak yeni bir anayasa zorunlu değildir. Bu
durum araştırmamız açısından son derece değerlidir. Çünkü yeni anayasa olmadan
mevcut anayasal mekanizma bir ek adaylık olanağı sağlıyorsa yeni anayasa
girişiminin ayrıca yeni adaylık olanakları yaratması durumunda bunun
açıklanması gerekir. Başka bir deyişle yeni anayasa yalnızca mevcut anayasal olanağı
yinelemekle kalmıyor ve daha geniş bir dönem olanağı sağlıyorsa liderlik
sürekliliği varsayımı güçlenir.
Neden
Referandum Stratejik Olabilir? 360–399 oy aralığında kabul edilen bir anayasa değişikliğinin
halkoyuna götürülmesi iktidar bakımından iki farklı sonuç yaratabilir. Birincisi,
TBMM'deki muhalefet desteği zorunluluğunu azaltabilir. İkincisi, değişikliğe
doğrudan halk meşruluğu sağlayabilir. Fakat bunun bir maliyeti vardır: Referandum,
anayasa değişikliğinin bütün unsurlarını tek bir siyasal paket durumuna
getirir. Bu nedenle kamuoyuna sunulacak paket ne kadar geniş ve demokratikleşme
odaklı olursa önemli bir liderlik düzenlemesinin paketin içinde kaybolma olasılıki
de o kadar artabilir. Bu, “gizleme” anlamında kullanılmamalıdır. Daha genel bir
siyaset bilimi kavramıyla, çok amaçlı siyasal paketleme olarak ele alınmalıdır.
Bir Başka
Önemli Nokta Anayasa Yapmak ile Anayasa Değiştirmek: Burada “yeni anayasa”
terminolojisinin siyasal önemine de dikkat etmek gerekir. Teknik olarak mevcut
anayasanın 175. maddesine dayanılarak yapılan çok kapsamlı değişiklikler hukuksal
olarak yine “Anayasa değişikliği” niteliğini koruyabilir. Siyasal söylemde ise
buna “yeni anayasa” denilebilir. Bu ayrım önemlidir. Çünkü “yeni anayasa”
ifadesi toplumsal algıda yeni bir başlangıç çağrıştırır. “Anayasa değişikliği”
ise mevcut anayasal düzenin devamlılığını çağrıştırır. Dolayısıyla “yeni
anayasa” söylemi teknik olarak mevcut anayasanın geniş çaplı değiştirilmesinden
ibaret bir proje olsa bile siyasal meşruluk bakımından daha güçlü bir çerçeve
sunabilir. Bu da çalışmamızdaki meşruluk üretimi varsayımıyla doğrudan
ilişkilidir.
Siyasal
Matematik ve Liderlik Sürekliliği: Şimdi araştırmanın iki ayrı boyutu birbirine bağlanmaktadır: Hukuksal
gereksinme yani Erdoğan'ın mevcut anayasal dönem sınırı ve siyasal gereksinme
yani bu sınırı değiştirecek bir anayasal çoğunluk oluşturmak. Bu iki değişken
arasında doğrudan bir ilişki bulunabilir. Örneğin iktidarın tek başına 360'a
ulaşamadığı ancak belirli muhalefet gruplarının demokratikleşme ve kurumsal
reform karşılığında anayasa paketini destekleyebildiği bir ortamda anayasal
pazarlık ortaya çıkabilir. Bu pazarlığın merkezindeki stratejik hüküm ise
Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı olabilir.
Varsayımın
Daha Güçlü Bir Biçimi: Buradan önceki H4 varsayımı daha da geliştirilebilir:
H4: Yeni anayasa girişiminin liderlik sürekliliği boyutu
yalnızca Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına ilişkin olası düzenlemenin
içeriğinde değil, bu düzenlemenin geniş bir anayasal paket içinde siyasal
olarak kabul edilebilir duruma getirilmesinde de kendisini gösterebilir.
Bu varsayım
iki unsur içerir: İçerik olarak yeniden adaylığı kolaylaştıran anayasal hükümdür.
Siyasal mekanizma açısından bu hükmün başka reformlarla birlikte paketlenmesi
ve yüksek oy çoğunluğuyla kabul ettirilmesi gerekir. Dolayısıyla yalnızca
anayasa metni değil, anayasanın yapılış biçimi de araştırma konusu durumuna
gelir.
Önemli
Bir Yanlışlama Ölçütü: Bu noktada varsayımımızın yanlışlanması da olanaklıdır. Eğer AK Parti ve
ittifak ortakları açık biçimde 400 veya daha fazla oy sağlayabilecek bir metin
hazırlamadan ve Cumhurbaşkanının dönem sınırlamasını aynen koruyarak önceki
dönemlerin hesaba katılmasını değiştirmeden 2028 adaylığını zorlaştıracak değil
kolaylaştırmayacak hükümler getirerek sadece TBMM'nin ve hakların
güçlendirilmesine odaklanırlarsa liderlik sürekliliği varsayımının gücü
azalacaktır. Tersine, 360–400 aralığındaki önemli oyları sağlayabilmek için
Cumhurbaşkanının adaylığına ilişkin hüküm ile diğer anayasal düzenlemelerin
pazarlık içinde birbirine bağlandığı görülürse varsayım daha da güçlenir.
Ara Sonuç:
Anayasa değişikliği
yapmanın siyasal matematiği yeni anayasa girişiminin gerçek amacını belirlemek
için önemli bir tamamlayıcı veri alanıdır. Çünkü anayasal amaç yalnızca “hangi
maddeler değiştirilecek?” sorusundan değil, “Bu maddeler hangi siyasal
çoğunlukla, hangi pazarlıklarla ve hangi meşruluk mekanizmasıyla kabul
ettirilecek?” sorusundan da anlaşılabilir. Türkiye bakımından özellikle 360 ve
400 eşikleri, referandum olasılığı ve 2026'da değişen parlamento aritmetiği
önem taşımaktadır. TBMM'nin mevcut resmi kayıtları Yeni Parti'nin de Meclis'te
etkili bir siyasal aktör durumuna geldiğini göstermektedir. Böylece
araştırmanın dört katmanlı modeli tamamlanmaktadır: Söylem, anayasal tasarım, siyasal
matematik ve siyasal sonuç. Bu model bize çok daha güçlü bir çözümleme olanağı
vermektedir. Çünkü bir anayasa girişiminin gerçek siyasal amacı yalnızca metnin
içeriğinde değil, hangi sorunu çözmek için ortaya çıktığında, hangi hükümleri
içerdiğinde, kimlerin desteğine gereksinme duyduğunda ve sonunda hangi siyasal
sonucu yarattığında ortaya çıkar.
Yeni
Anayasa Projesinin Olası İçeriği: Dört Senaryo
2026
itibarıyla ortada henüz kesinleşmiş ve TBMM’ye sunulmuş bir yeni anayasa metni
bulunmadığından anayasa projesinin kesin içeriği konusunda hükümler vermek olanaklı
değildir. Bununla birlikte önceki bölümlerde ortaya konulan anayasal, siyasal
ve kurumsal değişkenler bir arada değerlendirildiğinde gelecekte ortaya
çıkabilecek anayasal tasarımın belirli senaryolar altında incelenmesi olanaklıdır.
Bu senaryoların amacı geleceği kesin olarak öngörmek değil, yeni anayasa metni
ortaya çıktığında hangi göstergelere bakılması gerektiğini belirlemektir.
Senaryo
I: Demokratik Yenilenme
İlk
senaryoda yeni anayasa esas olarak 1982 Anayasası'nın demokratik meşruluk
sorununu aşmayı amaçlayan bir demokratik yenilenme projesi olarak ortaya
çıkacaktır. Bu modelde temel amaçlar güçler ayrılığının güçlendirilmesi, yargı
bağımsızlığının güvence altına alınması, temel hak ve özgürlüklerin
genişletilmesi, TBMM'nin yürütme üzerindeki denetiminin artırılması, siyasal
çoğulculuğun güçlendirilmesi ve seçim ve temsil sisteminin
demokratikleştirilmesi olacaktır. Bu durumda Cumhurbaşkanının mevcut siyasal
ağırlığı önemli ölçüde yeniden dağıtılabilir. Özellikle yürütme yetkisinin
kullanılmasında kolektif hükümet yapısının güçlendirilmesi ve TBMM'nin siyasal
denetim kapasitesinin artırılması 2017 sisteminden anlamlı bir uzaklaşmaya
işaret eder. Bu senaryonun liderlik sürekliliği açısından sonucu da açıktır: Cumhurbaşkanının
iki dönem sınırı korunur; geçmiş dönemler hesaba katılır ve yeniden adaylığı
kolaylaştıran özel bir geçiş hükmü getirilmez. Böyle bir anayasal yapı ortaya
çıkarsa yeni anayasa girişiminin esas olarak demokratik yenilenme amacı
taşıdığı sonucuna ulaşmak daha olanaklı olacaktır.
Senaryo
II: Revize Edilmiş Cumhurbaşkanlığı Sistemi
İkinci
senaryoda ise 2017'de kurulan hükümet sistemi bütünüyle terk edilmeyecek fakat
uygulamada ortaya çıkan sorunları gidermek amacıyla önemli ölçüde yeniden
düzenlenecektir. Bu modelde Cumhurbaşkanlığı makamı korunabilir. Yürütme
yetkisinin son merkezi yine Cumhurbaşkanı olabilir. Ancak buna karşılık Bakanlar
Kurulu benzeri kolektif bir yapı oluşturulabilir, bakanların siyasal
sorumluluğu artırılabilir, bakanlıkların örgütlenmesi yeniden düzenlenebilir ve
müsteşarlık sistemi geri getirilebilir, TBMM'nin bazı yetkileri
genişletilebilir ve Cumhurbaşkanının bazı yetkileri sınırlandırılabilir. Bu
durumda anayasal değişiklik parlamenter sisteme dönüş anlamına gelmeyecektir. Daha
doğru kavram “Yeniden düzenlenmiş Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” olacaktır. Bu
senaryo, önceki bölümlerde ele aldığımız rejimin yeniden düzenlenmesi varsayımının
karşılığıdır. Ancak bu senaryo tek başına liderlik sürekliliği sorununu çözmez.
Çünkü hükümet sisteminin yeniden düzenlenmesi ile Cumhurbaşkanının görev
süresinin değiştirilmesi iki ayrı anayasal konudur.
Senaryo
III: Güçlendirilmiş Başkanlık Modeli
Üçüncü
senaryo daha farklıdır. Bu durumda yeni anayasa görünüşte bazı parlamenter
unsurlar getirse bile Cumhurbaşkanının siyasal ve anayasal konumu daha da
güçlendirilebilir. Örneğin yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanında toplanması, Cumhurbaşkanının
kararname alanının genişletilmesi, TBMM'nin yasama alanının sınırlandırılması, Cumhurbaşkanının
seçimler üzerindeki etkisinin artırılması ve yargısal atamalarda yürütmenin
ağırlığının korunması gibi düzenlemeler ortaya çıkabilir. Bu durumda yeni
anayasa 2017 sisteminin yeniden düzenlenmesinden çok başkanlık yetkilerinin
yeniden güçlendirilmesi anlamına gelecektir. Ancak burada önemli bir nokta
vardır: Başkanlık sisteminin güçlendirilmesi ile liderlik süresinin uzatılması
aynı şey değildir. Bir anayasa çok güçlü bir Cumhurbaşkanlığı düzeni kurabilir
fakat iki dönem sınırını koruyabilir. Dolayısıyla bu senaryo H3'ü, yani
iktidarın kurumsal güçlendirilmesi varsayımını destekleyebilir ancak H4'ü yani
liderlik sürekliliği varsayımını ancak görev süresi hükümleri de değişirse
destekler.
Senaryo
IV: Hibrit Anayasal Strateji
Çalışmanın
önceki bölümlerinde geliştirdiğimiz ve şu aşamada en dikkatle incelenmesi
gereken senaryo budur. Bu modele göre yeni anayasa bir yandan demokratik
reformlar yapacak, bir yandan 2017 sisteminin sorunlarını giderecek, öte yandan
Cumhurbaşkanlığının merkezi konumunu koruyacak ve sonuçta liderlik
sürekliliğini sağlayacak önemli bir veya birkaç hüküm içerecektir. Bu durumda
anayasa paketi çok geniş olabilir. Bakanlar Kurulu yeniden kurulabilir. Müsteşarlık
getirilebilir. TBMM'nin bazı yetkileri güçlendirilebilir. Hak ve özgürlükler
genişletilebilir. Yargı sisteminde yeni güvenceler oluşturulabilir. Bütün
bunların yanında Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı bakımından önemli bir
düzenleme yapılabilir. Bu düzenleme iki dönem sınırının değiştirilmesi, dönemlerin
yeniden hesaplanması, geçiş hükmü konulması ve seçimlerin yenilenmesi
mekanizmasının değiştirilmesi gibi biçimlerden herhangi birini alabilir. Böyle
bir sonuç ortaya çıkarsa, yeni anayasa hibrit bir anayasal strateji olarak
nitelendirilebilir.
|
Çizelge 3: Dört Senaryonun
Karşılaştırılması |
||||
|
Değişken |
Demokratik yenilenme |
Yeniden düzenlenmiş
C.H.S. |
Güçlendirilmiş
başkanlık |
Hibrit strateji |
|
2017 sistemi |
Büyük ölçüde terk |
Yeniden düzenlenme |
Daha da güçlendirilir |
Yeniden düzenlenme |
|
TBMM |
Güçlendirilir |
Kısmen güçlendirilir |
Görece zayıf |
Seçici biçimde güçlendirilir |
|
Yargı |
Bağımsızlık güçlenir |
Karma |
Yürütme etkisi korunur |
Karma |
|
Bakanlar Kurulu |
Olası |
Olası |
Sınırlı/biçimsel |
Olası |
|
Müsteşarlık |
Olası |
Olası |
İkincil |
Olası |
|
Cumhurbaşkanının merkezi konumu |
Azalır |
Korunur |
Artar |
Korunur |
|
Dönem sınırı |
Korunur |
Büyük ölçüde korunur |
Değişebilir |
Değişebilir |
|
Geçiş hükmü |
Nötr |
Nötr |
Önemli olabilir |
Önemli olabilir |
|
Liderlik sürekliliği |
Düşük |
Orta |
Yüksek olabilir |
Yüksek |
Çizelgenin
gösterdiği gibi, anayasa taslağının hangi kategoriye girdiğini belirlemek için
tek bir maddeye bakmak yeterli değildir.
En Önemli
Ayırıcı Cumhurbaşkanlığının Geleceği: Dört senaryo arasındaki en güçlü ayrım noktası
Cumhurbaşkanlığı makamının anayasal geleceğidir. Yeni anayasa Cumhurbaşkanlığının
yetkilerini azaltıyorsa demokratik yenilenme olasılığı güçlenir. Cumhurbaşkanlığının
yetkilerini büyük ölçüde koruyorsa yeniden düzenlenen sistem açıklaması öne
çıkar. Cumhurbaşkanlığının yetkilerini artırıyorsa iktidarın kurumsal güçlendirilmesi
açıklaması güçlenir. Cumhurbaşkanlığının yetkilerini korurken aynı zamanda
mevcut Cumhurbaşkanının dönem sınırını değiştiriyorsa liderlik sürekliliği varsayımı
belirgin biçimde güçlenir. Bu nedenle çalışma açısından en önemli anayasal
değişkenlerden biri “Cumhurbaşkanı ne kadar güçlü?” sorusu değil yalnızca “Cumhurbaşkanı
ne kadar süreyle ve hangi koşullarda güçlü kalabilir?” sorusudur. Bu iki soru
birlikte ele alınmalıdır.
Yeni
Anayasa”nın Getirebileceği Kozmetik Değişiklikler: Yeni anayasa paketinde kamuoyunda
dikkat çekici bazı kurumsal değişiklikler yapılabilir. Örneğin Bakanlar
Kurulunun yeniden kurulması veya müsteşarlık sistemine dönülmesi, Türkiye'nin
kamu yönetimi geleneği bakımından güçlü simgesel anlamlar taşıyabilir. Bunlar
önemlidir. Fakat çalışmanın temel savı açısından bunların siyasal ağırlığı
farklıdır. Çünkü bir müsteşarlığın yeniden kurulması Cumhurbaşkanının 2028'de
yeniden aday olup olamayacağı sorusunu değiştirmez. Buna karşılık
Cumhurbaşkanının dönem hesabına ilişkin tek bir geçiş hükmü Türkiye'nin siyasal
liderliğinin geleceğini doğrudan değiştirebilir. Dolayısıyla çalışmada kurumsal
önem ile stratejik siyasal önem birbirinden ayrılacaktır.
Anayasal
Stratejinin “Gizli” Olması Gerekmez: Burada bir başka önemli düzeltme gerekmektedir. Eğer yeni
anayasa gerçekten Erdoğan'ın yeniden adaylığını sağlamayı amaçlıyorsa bunun
mutlaka gizli bir hedef olması gerekmez. Bir siyasal iktidar bunu açıkça
savunabilir. Hatta demokratik bir anayasa yapım sürecinde mevcut liderliğin
devamını sağlayacak anayasal düzenleme açıkça tartışılabilir. Bu nedenle
çalışmanın amacı “gizli amacı açığa çıkarmak” değildir. Asıl amaç “açıklanan
amaçlar ile anayasal sonuçlar arasındaki ilişkiyi belirlemek”tir. Bu ayrım son
derece önemlidir.
Erdoğan'ın
Yeniden Adaylığı Konusunda İki Farklı Siyasal Sonuç: Yeni anayasa mevcut Cumhurbaşkanının
yeniden adaylığını sağlayabilir. Ancak iki farklı sonuç doğabilir. Dar sonuç
Erdoğan yalnızca 2028'de bir kez daha aday olabilir. Geniş sonuç dönem sınırı
yeniden düzenlenerek bundan sonraki seçimlerde de yinelenmesi ve aday
olabilmesinin önü açılabilir. Bu iki sonuç siyasal bakımdan aynı değildir. İlki
bir seçimlik liderlik sürekliliğidir. İkincisi ise kurumsallaştırılmış liderlik
sürekliliğidir. “Ömür boyu başkanlık” varsayımının bilimsel karşılığı aslında
ikinci durumdur. Dolayısıyla dönem sınırlamasının tamamen kaldırılması veya
gelecekteki yeniden adaylıkları sürekli olanaklı kılan bir düzenleme H4
açısından çok daha güçlü kanıt oluşturacaktır.
“Ömür
Boyu Başkanlık” Yerine “Sınırsız Yeniden Adaylık”
Bilimsel
terminoloji bakımından “ömür boyu başkanlık” ifadesinin kullanılması ayrıca
sorunludur. Çünkü anayasa “Başkan ölene kadar görev yapar” şeklinde açık bir
hüküm içermese bile dönem sınırlamasını kaldırarak veya art arda sınırsız
adaylığa izin vererek aynı siyasal sonucu olanaklı duruma getirebilir. Bu
nedenle çalışmada daha doğru kavram “anayasal olarak sınırsız veya açık uçlu
yeniden adaylık” olacaktır. Böyle bir düzenleme gerçekleşirse bunun siyasal
sonucu “ömür boyu başkanlık” olasılığını kurumsal olarak olanaklı kılmak
şeklinde yorumlanabilir.
Senaryoların
Bilimsel Değeri
Bu dört
senaryo bize önemli bir yöntemsel üstünlük sağlamaktadır. Araştırmanın sonucu
artık “Erdoğan'ın niyetine” bağlı değildir. Yeni anayasa geldiğinde metni
alacağız. Önemli hükümleri belirleyeceğiz. Bu hükümleri senaryolarla
karşılaştıracağız. Sonra hangi varsayımın daha fazla desteklendiğini
belirleyeceğiz. Böylece çalışma, siyasal aktörlerin niyetlerini kestirmeye
çalışan bir yazı olmaktan çıkıp anayasal kurumların siyasal sonuçlarını ölçen görgül
bir araştırmaya dönüşecektir.
Değerlendirme:
Şimdiye kadar
geliştirilen çözümleme, yeni anayasa girişiminin tek bir nedenle
açıklanamayacağını göstermektedir. Ancak aynı zamanda dört önemli sonuç ortaya
çıkmaktadır. Birincisi, “1982 Anayasası'nı değiştirme” gerekçesi tarihsel
olarak doğru olsa da 2026'daki yeni anayasa talebinin güncel nedenini tek
başına açıklayamamaktadır. İkincisi, 2017'de hükümet sisteminin köklü biçimde
değiştirilmiş olması nedeniyle 2026 girişimi esas olarak 2017 sonrası anayasal
düzenin geleceği üzerinden değerlendirilmelidir. Üçüncüsü, yeni anayasanın
içeriğindeki çok sayıda kurumsal değişiklik arasında siyasal açıdan stratejik
öneme sahip birkaç hüküm bulunabilir. Dördüncüsü, Cumhurbaşkanının görev
süresi, yeniden adaylığı ve geçmiş dönemlerin hesabına ilişkin hükümler yeni
anayasanın siyasal amacını belirlemede en güçlü göstergeler arasında olacaktır.
Böylece çalışmanın merkezindeki soru artık daha kesin biçimde ifade edilebilir:
Yeni anayasa Türkiye'nin anayasal düzenini gerçekten yeniden mi kuracaktır,
yoksa 2017'de kurulmuş olan düzeni yeniden düzenleyerek onun merkezindeki
siyasal liderliğin sürekliliğini mi güvence altına alacaktır? Bu sorunun yanıtı
yalnızca anayasa metninde değil, “metin–zamanlama–siyasal çoğunluk–uygulama”
dörtgeninde aranmalıdır.
Mevcut
TBMM’nin Yeni Anayasa Yapma Meşruluğu
Anayasa'nın
175. maddesi TBMM'ye anayasa değiştirme yetkisi vermektedir. Değişiklik önerisi
üye tamsayısının en az üçte biri tarafından yapılabilir ve kabul için beşte üç
çoğunluk gerekir. Dolayısıyla mevcut TBMM'nin mevcut Anayasa'nın öngördüğü usul
içinde anayasa değişikliği yapma konusunda hukuksal yetkisi tartışmasızdır. Ancak
burada önemli nokta, “anayasa değişikliği” ile “yeni anayasa yapımı”nın aynı
şey olup olmadığıdır. Anayasa hukukunda klasik ayrım türev (tali) kurucu iktidar ile asıl kurucu
iktidar arasındadır. Türev kurucu iktidar yürürlükteki anayasanın verdiği yetki
ve usuller içinde anayasa değiştiren iktidardır. Asıl kurucu iktidar ise yeni
bir anayasal düzen kuran iktidar olarak kavramsallaştırılır. Bu ayrım Türk
anayasa hukukunda da açık biçimde kullanılmaktadır. Dolayısıyla ortaya çok
önemli bir sorun çıkmaktadır: Mevcut TBMM, Anayasa'nın 175. maddesindeki tali
kurucu iktidarı kullanarak 1982 Anayasası'nı değiştirebilir fakat “yeni bir
anayasa yapma” savı, bunun ötesinde asli kurucu iktidar sorununu gündeme
getirir. Bu nedenle çalışmamızda “yeni anayasa” ifadesini sorgulamamız gerekir.
Hukuksal
Yetki ile Demokratik Meşruluk Aynı Şey Değildir: Burada ikinci bir ayrım daha
önemlidir. Bir parlamentonun hukuksal olarak anayasa değiştirme yetkisine sahip
olması yaptığı anayasal değişikliğin demokratik meşruluğunun tartışmasız olduğu
anlamına gelmez. Demokratik meşruluk açısından şu sorular sorulmalıdır: Bu
parlamento hangi seçim sonucuyla oluşmuştur? Seçmen, bu parlamentoyu hangi
parti listeleri ve siyasal programlar üzerinden seçmiştir? Bugünkü parlamento bileşimi
seçmenin sandıkta verdiği oyların doğrudan karşılığı mıdır? Seçimden sonra
meydana gelen parti değişiklikleri, istifalar ve milletvekili hareketlilikleri
parlamentonun başlangıçtaki siyasal temsil yapısını ne ölçüde değiştirmiştir?
2023
Seçiminin Meclisi ile 2026 Meclisi Aynı Meclis mi? Hukuksal olarak evet. Siyasal temsil
bakımından ise bire bir aynı Meclis değildir. 2023 milletvekili seçimlerinde
YSK kesin sonuçlarına göre seçmenlerin verdiği oylarla ortaya çıkan ilk Meclis
dağılımı AK Parti 268, CHP 169, MHP 50, İYİ Parti 43, Yeşiller ve Sol Gelecek
61, Yeniden Refah 5 ve diğer partiler şeklindeydi. Toplam 600 milletvekili
seçilmişti. Bugün ise TBMM'nin resmi sandalye dağılımında 592 mevcut üyelik
görülmekte ve parti kompozisyonu 2023 seçim sonucundan ciddi biçimde
farklılaşmış durumdadır. AK Parti 277, Yeni Parti 91, DEM Parti 56, MHP 46, CHP
44, İYİ Parti 29, Yeni Yol 20 ve 11 bağımsız milletvekili dahil olmak üzere çok
farklı bir dağılım bulunmaktadır. Bu değişim, araştırmamız açısından son derece
önemlidir. Çünkü seçmenin 2023'te kullandığı oy ile 2026'da anayasa
değişikliğine oy verecek milletvekillerinin parti bileşimi aynı değildir. Dolayısıyla
şu sorun ortaya çıkar: Seçmenin anayasal tercih yapması için verdiği temsil
yetkisi yasama dönemi içinde meydana gelen büyük parti değişikliklerinden sonra
aynı siyasal içerikle devam etmekte midir? Bu sorunun hukuksal yanıtı büyük
ölçüde evet olacaktır. Milletvekili seçildiği sürenin sonuna kadar görev yapan
anayasal temsilcidir. Ama siyasal ve demokratik kuram bakımından sorun bu kadar
basit değildir.
Temsil
Yetkisinin Sürekliliği: Burada klasik temsili demokrasi ilkesi ile anayasa yapımı arasındaki fark
ortaya çıkar. Milletvekili emredici ve bağlayıcı (imperatif) vekillik
sistemiyle bağlı değildir. Yani seçildiği partinin veya seçmen grubunun her
talimatını uygulamak zorunda değildir. Bu nedenle bir milletvekilinin parti
değiştirmesi veya bağımsız kalması hukuksal olarak milletvekilliğini ortadan
kaldırmaz. Ancak anayasa gibi oyunun kurallarını değiştiren bir metin söz
konusu olduğunda siyasal temsil sorunu daha ağır bir boyut kazanır. Çünkü
milletvekili burada sıradan bir kanun yapmamakta ve gelecek kuşakların siyasal
iktidarının nasıl kurulacağını belirleyen anayasal kuralları değiştirmektedir. Bu
nedenle anayasa yapımında temsilin güncelliği ve toplumsal mutabakat sıradan
yasama etkinliklerine göre daha fazla önem taşır.
Parlamento
Aritmetiği ile Kurucu Meşruluk Aynı Şey Değildir: Bu ayrım özellikle bizim çalışmamız
bakımından önemli. Anayasa'nın 175. maddesi bakımından 360 oy hukuksal olarak
yeterli anayasal çoğunluk olabilir. Fakat 360 milletvekilinin oy vermesi, 85
milyon yurttaşın yeni anayasa konusunda demokratik görüş birlikteliğine sahip
olduğunu göstermez. Aynı şekilde 400 oy çok geniş parlamenter çoğunluk anlamına
gelir. Ama 400 milletvekilinin oyu da otomatik olarak “yeni anayasa için halkın
asli kurucu iradesi” anlamına gelmez. Burada çoğunluk ile kurucu meşruluk
arasında bir ayrım vardır.
“Yeni
Anayasa” İçin Yeni Meclis Gerekir mi? Kuramsal olarak iki yaklaşım bulunmaktadır. Birinci yaklaşım mevcut
Meclis yeterlidir. Bu görüşe göre milletvekilleri genel seçimlerle
seçilmişlerdir ve görev süreleri boyunca anayasa değiştirme yetkisine
sahiptirler. Milletvekillerinin görev süresi içinde meydana gelen parti
değişiklikleri bu yetkiyi ortadan kaldırmaz. Bu yaklaşım, süreklilik ilkesine
dayanır. İkinci yaklaşım yeni anayasa için yeni bir demokratik yetkilendirme
gerekir. Bu görüşe göre mevcut Meclis 2023 seçimlerinde seçmen tarafından
belirli siyasal programlar ve parti listeleri üzerinden seçilmiştir. Eğer
yapılmak istenen sıradan anayasa değişikliği değil de yeni bir anayasal düzen
ise seçmenden bu konuda özel veya en azından yenilenmiş bir siyasal yetki
alınması demokratik meşruluğu güçlendirir. Bu yaklaşım ise kurucu meşruluk
ilkesine dayanır.
1924
Deneyimi İlginç Bir Karşılaştırma Sunuyor: Bu tartışmanın Türkiye'de tarihsel bir örneği de
vardır. 1924 Anayasası öncesinde Birinci TBMM seçimlerin yenilenmesine karar
vermiş ve daha sonra oluşan İkinci TBMM yeni anayasa üzerinde çalışmıştır.
Yakın tarihli bir akademik çalışma bu süreci doğrudan TBMM'nin kurucu iktidar
niteliği bakımından incelemekte ve İkinci TBMM'nin 1924 Anayasası'nı yaparken
asli kurucu iktidar yetkilerini kullandığı sonucuna ulaşmaktadır. Bu tarihsel
örnek, çalışmamız açısından çok değerli olabilir. Çünkü şu soruyu sormamıza olanak
verir: Türkiye'de yeni anayasa yapılırken tarihsel olarak yeni bir Meclis ve
yeni bir siyasal yetkilendirme neden tercih edilmiştir? Elbette 1924 koşulları
2026 ile aynı değildir. Karşılaştırma bire bir yapılamaz. Ama kurucu meşruluk
ile yasama sürekliliği arasındaki farkı göstermek bakımından çok değerlidir.
Araştırma Prof. Dr. Mustafa
Koçak tarafından yapılmıştır. (Koçak, M. (2025). 1924 Anayasası ve kurucu
iktidar tartışmaları. Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, (64).
https://doi.org/10.54049/taad.1814301)
2026
Meclisinin Temsil Sorunu Daha da İlginç: Bugünkü Meclis bakımından sorun yalnızca parti
değişiklikleri değildir. Resmi TBMM verileri 28. Dönem içinde parti
kompozisyonunun başlangıçtaki seçim sonucundan önemli ölçüde farklılaştığını
göstermektedir. Örneğin 2023 seçiminde CHP 169 milletvekili kazanmışken, güncel
sandalye dağılımında CHP'nin 44 milletvekili görünmekte ve buna karşılık Yeni
Parti 91 milletvekili ile ayrı bir parlamento grubu olarak yer almaktadır. Bu
durum olağan parlamenter siyasette olanaklıdır. Ancak anayasa yapımı açısından
çok daha önemli bir soru doğurur: 2023'te seçmenin CHP listelerinden Meclise
gönderdiği milletvekillerinin bir bölümünün daha sonra başka bir siyasal parti
çatısı altında yer alması o milletvekillerinin yeni anayasa yapımı bakımından
2023'te aldıkları demokratik yetkinin niteliğini değiştirir mi? Hukuksal olarak
milletvekilliği devam eder. Fakat demokratik temsil kuramı açısından bunun
tartışılması gerekir.
“Temsil
Edilebilirlik” İçin Yeni Bir Ölçüt Gerekebilir: Burada çalışmamıza özgün bir kavram
ekleyebiliriz: Anayasal temsil güncelliği. Bu kavram, mevcut parlamentonun
yalnızca hukuksal olarak seçilmiş olmasını değil, anayasanın temel kurallarını
yeniden belirleme yetkisinin güncel siyasal tercihlerle ne ölçüde örtüştüğünü
ifade edebilir. Böylece iki farklı meşruluk türü ayırt edilir: Hukuksal temsil
yani milletvekilinin mevcut dönemde milletvekili olma yetkisi ve anayasal
temsil yani Anayasanın temel kurallarını yeniden belirlemek bakımından seçmenin
güncel siyasal iradesini temsil etme kapasitesi. Bu ikisi aynı şey değildir.
“Yeni Anayasa” İçin Yeni Seçim Gerekçesi
Buradan şu
demokratik kuram önermesi çıkarılabilir: Yeni anayasa yapılması mevcut
parlamentonun hukuksal yetkisini ortadan kaldırmaz ancak anayasanın bütünsel
olarak yeniden yapılması söz konusu olduğunda yeni anayasal düzenin demokratik meşruluğunu
güçlendirmek için seçmenin yenilenmiş bir siyasal yetkilendirmesine
başvurulması tercih edilebilir. Bu, hukuksal zorunluluk olarak değil,
demokratik meşruluk ölçünü olarak ileri sürülmelidir. Çünkü mevcut Anayasa yeni
anayasa yapımı için zorunlu bir erken seçim veya kurucu meclis öngörmemektedir.
Dolayısıyla “Yeni anayasa ancak yeni Meclis yapabilir” şeklinde kesin bir hukuk
kuralı ortaya koyamayız. Fakat “Yeni anayasa yeni seçilmiş bir Meclis
tarafından yapılırsa demokratik kurucu meşruluğu daha güçlü olur” şeklindeki
bir siyaset bilimi ve anayasa kuramı önermesi oldukça savunulabilir.
Daha Köktenci
Bir Seçenek Olarak Kurucu Meclis: Bir başka seçenek ise doğrudan kurucu meclis veya özel olarak
anayasa yapmak üzere demokratik biçimde yetkilendirilmiş bir meclistir. Bu
durumda parlamento ile kurucu organ arasındaki ayrım açık duruma gelir. Türkiye'de
mevcut hukuk düzeni böyle bir kurucu meclis mekanizmasını öngörmemektedir. Bu
nedenle böyle bir model uygulanacaksa bunun kendisi olağan anayasal
mekanizmanın dışında veya üzerinde yeni bir kurucu süreç gerektirir. Dolayısıyla
pratik açıdan üç seçenek vardır: Birincisi mevcut TBMM ve 175. Madde. İkincisi yeni
seçilmiş TBMM ve yeni demokratik yetkilendirme. Üçüncüsü ise özel kurucu meclis
ve kurucu süreç. Bunların demokratik meşruluk düzeyleri aynı değildir.
Asıl Sorun
“Bu Meclis Kendi Geleceğini Belirleyebilir mi?” Seçimle işbaşına gelmiş mevcut
bir parlamento kendisini ve sonraki parlamentoları bağlayacak yeni anayasal
kuralları seçmenden bu konuda ayrıca yetki almaksızın değiştirebilir mi? Hukuksal sistemimiz açısından yanıt
büyük ölçüde evettir. Anayasa'nın 175. maddesi buna olanak tanımaktadır. Fakat
demokratik anayasa kuramı açısından daha zor bir soru vardır: Bir parlamento
kendi demokratik temsil yetkisinin sınırlarını değiştirebilir mi? İşte bu soru,
kurucu iktidar tartışmasının kalbidir.
Çalışmamız
Açısından Çok Önemli Bir Sonuç: Bu bölümü yalnızca “Meclis yetkili mi?” sorusuyla bitirilmemelidir.
Soru şöyle düzenlenmelidir: “Mevcut TBMM'nin yeni anayasa yapma hukuksal
yetkisi ile yeni anayasanın demokratik kurucu meşruluğu arasında bir fark var
mıdır?” Yanıt evettir. Ve bu fark çalışma açısından çok önemlidir. Çünkü AK
Parti'nin yapmak istediği şey gerçekten yalnızca 175. madde kapsamında geniş
kapsamlı anayasa değişikliği ise mevcut TBMM'nin hukuksal yetkisi yeterlidir. Ama
hedef 1982 Anayasası'nın yerine yeni bir anayasal düzen kurmak ise sorun
yalnızca hukuksal yetki olmaktan çıkar ve kurucu meşruluk sorununa dönüşür.
Bu
Tartışmanın Erdoğan Varsayımıyla Bağlantısı: Bu bölümün çalışmanın ana savına çok önemli bir
katkısı daha vardır. Eğer mevcut TBMM'nin seçimle oluşmuş başlangıç bileşimi
zaman içinde ciddi biçimde değişmişse ve buna karşın aynı Meclis tarafından
Cumhurbaşkanının görev süresini veya yeniden adaylığını etkileyecek yeni
anayasal kurallar konuluyorsa şu soru daha da önem kazanacaktır: Böyle bir
düzenleme 2023 seçmeninin verdiği anayasal yetkinin doğal sonucu mudur, yoksa
2026'daki değişmiş parlamento aritmetiğinin ürettiği yeni bir siyasal güç
ilişkisi midir? Bu soru, liderlik sürekliliği varsayımını anayasal temsil meşruluğu
ile ilişkilendirmektedir. Dahası, mevcut Meclis bileşimine 2023 seçimindeki bileşimden
ciddi biçimde farklılaşması nedeniyle anayasa yapım sürecinin yeni bir seçimle
tazelenmesi liderlik sürekliliğini sağlayacak bir anayasa değişikliğinin
demokratik meşruluğunu güçlendirebilir. Bu nedenle yeni seçim önerisi yalnızca
muhalefetin taktik talebi olarak değil, anayasanın kurucu meşruluğunu yenileme
mekanizması olarak kuramsal biçimde ele alınabilir.
Ara Sonuç:
Mevcut TBMM,
yürürlükteki Anayasa'nın 175. maddesi uyarınca anayasa değişikliği yapma hukuksal
yetkisine sahiptir. Ancak geniş kapsamlı bir “yeni anayasa” yapımı sıradan
anayasa değişikliklerinden farklı olarak asıl ve türev kurucu iktidar temsilin
güncelliği ve demokratik kurucu meşruluk sorunlarını gündeme getirir. Bu
nedenle “Mevcut TBMM bunu hukuksal olarak yapabilir mi?” sorusunun yanıtı ile “Mevcut
TBMM'nin böyle bir yeni anayasa için yeterli demokratik kurucu meşruluğu var
mıdır?” sorusunun yanıtı aynı olmayabilir. Yeni anayasa yeni bir anayasal düzen
kuracaksa onu yapacak organın da yeni bir demokratik yetkilendirmeye gereksinimi
var mıdır? Bu soruyu “Anayasal meşruluk ve temsil sorunu” başlığı altında
tartıştıktan sonra Bulgular ve Değerlendirme bölümüne geçmek makalenin
mantıksal yapısını ciddi biçimde güçlendirecektir.
Anayasal Meşruluk,
Temsil ve Yenilenmiş Demokratik Yetkilendirme
Yeni anayasa
tartışmasının şimdiye kadar incelenen siyasal ve kurumsal boyutlarına bir başka
boyut daha eklenmektedir: Yeni anayasanın hangi organ tarafından ve hangi
demokratik yetkilendirmeyle yapılacağı. Bu sorun mevcut TBMM'nin hukuksal
anayasa değiştirme yetkisi ile yeni anayasanın demokratik kurucu meşruluğu
arasındaki ayrımdan kaynaklanmaktadır. Mevcut Anayasa TBMM'ye belirli usullere
bağlı olarak anayasa değiştirme yetkisi vermektedir. Ancak “anayasa
değişikliği” ile “yeni anayasa yapımı” aynı kavramsal ve siyasal kategoriye ait
değildir. Bu nedenle yeni anayasa tartışmasında iki meşruluk düzeyi birbirinden
ayrılmalıdır: Hukuksal meşruluk mevcut Anayasa'nın verdiği yetki ve usullere
uygunluk. Kurucu-demokratik meşruluk ise yeni anayasal düzenin halkın güncel
siyasal iradesine ve yeterli toplumsal uzlaşmaya dayanması. Mevcut TBMM'nin
175. madde kapsamında anayasa değişikliği yapabilmesi ilk koşulu sağlayabilir.
Ancak bu durum ikinci koşulun otomatik olarak sağlandığını göstermez.
Türev
Kurucu İktidar ile Asıl Kurucu İktidar: Anayasa kuramında bu ayrım türev kurucu iktidar ile asıl
kurucu iktidar kavramlarıyla açıklanmaktadır. Türev kurucu iktidar yürürlükteki
anayasanın öngördüğü sınırlar içinde anayasa değiştiren iktidardır. Asıl kurucu
iktidar ise mevcut anayasal düzenin ötesine geçerek yeni bir anayasal düzen
kuran iktidar olarak kavramsallaştırılır. Bu ayrım Türkiye bakımından
önemlidir. Çünkü mevcut TBMM'nin 175. madde çerçevesindeki yetkisi açıktır fakat
bu yetki mevcut anayasal düzenin bütününü ortadan kaldırıp onun yerine yeni bir
anayasal düzen koyma konusunda sınırsız bir yetki olarak yorumlanamaz. Burada
önemli olan yalnızca anayasanın kaç maddesinin değiştirileceği değildir. Asıl
soru değişiklikler mevcut anayasal düzenin devamı niteliğinde bir yeniden
düzenleme mi oluşturuyor, yoksa anayasal düzenin temel mimarisini yeni baştan
mı kuruyor olmalıdır. Bu ayrım 2017 örneğinde özellikle önemlidir. 2017
değişikliği hükümet sistemini köklü biçimde değiştirmiş olmakla birlikte mevcut
Anayasa'nın değişiklik usulü içinde gerçekleştirilmiştir. Bu durum, çok
kapsamlı bir anayasa değişikliğinin otomatik olarak “yeni anayasa” niteliği
kazanmadığını göstermektedir.
“Yeni
Anayasa” Adı Hukuksal Niteliği Belirlemez: Bir siyasal iktidarın yaptığı düzenlemeye “yeni
anayasa” adını vermesi onun hukuksal niteliğini kendiliğinden değiştirmez. Eğer
düzenleme mevcut Anayasa'nın 175. maddesindeki usulle yapılıyorsa hukuksal
açıdan öncelikle bir anayasa değişikliği olarak değerlendirilmesi gerekir. Buna
karşılık, yürürlükteki anayasal düzenin yerine geçen yeni bir kurucu metin söz
konusu ise asli kurucu iktidar sorunu ortaya çıkar. Bu nedenle çalışmada “yeni
anayasa” ifadesi esas olarak siyasal söylemde kullanılan adlandırma olarak
kabul edilmeli ve anayasal işlemin hukuksal niteliği ayrıca
değerlendirilmelidir. Bu ayrım siyasal söylemin anayasal gerçekliğin yerine
geçirilmesini önler.
Mevcut
TBMM'nin Temsil Yetkisinin Sürekliliği: Milletvekilleri genel seçimlerle seçildikleri anda belirli
bir yasama dönemi boyunca anayasal yetkilere sahip olurlar. Sonraki dönem
içinde parti değiştirmeleri, başka bir partiye katılmaları veya bağımsız duruma
gelmeleri kural olarak milletvekilliğini sona erdirmez. Dolayısıyla hukuksal
temsil süreklidir. Fakat anayasa yapımı bakımından yalnızca hukuksal temsil
yeterli olmayabilir. Çünkü seçmen milletvekilini belirli bir siyasal dönem ve
siyasal seçenekler içinde seçmiştir. Yasama dönemi içinde parti değiştirmeleri,
yeni partilerin ortaya çıkması, partilerin birleşmesi veya bölünmesi, önemli
sayıda milletvekilinin parti değiştirmesi ve siyasal ittifakların dönüşmesi durumunda
parlamentonun siyasal bileşimi seçimin yapıldığı andaki bileşimden
farklılaşabilir. Bu nedenle hukuksal temsil devam ederken siyasal temsilin
güncelliği tartışmalı duruma gelebilir. Bu durum olağan yasa yapma etkinliği
bakımından sorun yaratmak zorunda değildir. Ancak anayasa yapımı gibi bütün
siyasal aktörleri uzun süre bağlayacak kuralların oluşturulmasında daha yüksek
bir meşruluk ölçününün aranmasını haklılaştırabilir.
Anayasal
Temsil Güncelliği: Bu
noktada çalışmada geliştirilen “anayasal temsil güncelliği” kavramı daha açık
biçimde tanımlanabilir. Anayasal temsil güncelliği mevcut parlamentonun siyasal
bileşiminin yeni anayasal düzenlemeye ilişkin güncel seçmen tercihlerini ne
ölçüde temsil ettiğini ifade eder. Bu kavram hukuksal bir geçerlilik koşulu
değildir. Bir parlamento “anayasal temsil güncelliği” bakımından zayıf olsa
bile hukuksal olarak görevde olabilir ve anayasa değişikliği yapabilir. Ancak
demokratik meşruluk değerlendirmesinde önemli bir ölçüt olarak kullanılabilir. Böylece
iki parlamentonun karşılaştırılması olanaklı olur: hukuksal olarak aynı
parlamento ile siyasal olarak aynı temsil yapısına sahip parlamento. Bu
ikisinin aynı olması zorunlu değildir.
Temsil
Değişiminin Anayasal Önemi: Bir yasama döneminde meydana gelen her milletvekili
hareketliliği yeni bir anayasa için yeniden seçime gidilmesini gerektirmez. Aksi
durumda hiçbir parlamento uzun vadeli anayasal karar alamazdı. Sorun değişimin
ölçeği ve niteliğidir. Örneğin birkaç milletvekilinin parti değiştirmesi ile
parlamentonun ana siyasal bloklarının büyük ölçüde değişmesi aynı şey değildir.
Bu nedenle anayasal temsil güncelliği değerlendirilirken şu göstergeler dikkate
alınabilir: Milletvekillerinin parti değiştirme oranı, parti gruplarının
büyüklüğündeki değişim, yeni siyasal partilerin Mecliste ortaya çıkması, seçim
sonrasında oluşan yeni siyasal ittifaklar ve seçmenin son kamuoyu tercihleri
ile mevcut Meclis dağılımı arasındaki farklılık. Bu göstergeler birlikte ele
alındığında mevcut Meclisin seçmen iradesini temsil etme kapasitesindeki
değişim daha somut biçimde değerlendirilebilir.
Yeni
Anayasa ile Seçim Yenileme Arasındaki İlişki: Bu noktada önemli bir demokratik ilke
ortaya çıkmaktadır: Yeni anayasa için yeniden seçim yapılması hukuksal bir
zorunluluk olmayabilir ancak demokratik meşruluğu güçlendiren bir siyasal
tercih olabilir. Eğer mevcut TBMM'nin anayasa yapma yetkisi tartışmasız ise
teknik olarak yeni seçim olmadan da anayasa değişikliği yapılabilir. Ancak
mevcut Meclisin siyasal temsil yapısı önemli ölçüde değişmişse yeni seçim anayasa
yapımı için güncel bir demokratik yetkilendirme işlevi görebilir. Bu nedenle
erken seçim talebi sadece siyasal strateji olarak değil, belli koşullarda
kurucu meşruluk mekanizması olarak da değerlendirilebilir.
1924
Örneğinin Kuramsal Önemi: Türkiye'nin anayasal tarihinde 1924 Anayasası bakımından ortaya çıkan
süreç bu sorunun tarihsel bir karşılaştırma olanağı sunmaktadır. Birinci TBMM
döneminden İkinci TBMM'ye geçiş yeni anayasal düzenin hangi siyasal organ
tarafından yapılacağı konusunun sadece günümüz Türkiye'sine özgü olmadığını
göstermektedir. Burada tarihsel koşulların günümüzden tamamen farklı olduğu
unutulmamalıdır. 1924'te savaş sonrası devlet ve rejim kurulması söz konusudur
ve 2026 Türkiye'sinde ise mevcut anayasal düzen devam etmektedir. Dolayısıyla
1924 örneği doğrudan bir hukuksal örnek olarak değil, kurucu meşruluk ve
siyasal yenilenme arasındaki ilişkiyi anlamak için tarihsel bir karşılaştırma
olarak kullanılmalıdır.
Anayasa
Yapımı İçin Daha Yüksek Meşruluk Ölçünü: Buradan şu normatif önerme geliştirilebilir. Anayasa
değişikliği olağan yasama etkinliklerinden daha yüksek bir demokratik meşruluk ölçünü
gerektirir. Bunun nedeni açıktır. Bir kanun sonraki parlamento tarafından
değiştirilebilir. Bir anayasa ise sonraki parlamentoların ve hükümetlerin
hareket alanını belirler. Başka bir ifadeyle anayasa yalnızca bugünkü siyasal
çoğunluğa değil, gelecekteki siyasal çoğunluklara da bağlayıcı kurallar koyar. Bu
nedenle anayasal değişikliğin demokratik meşruluğunun değerlendirilmesinde hukuksal
yetki, parlamenter çoğunluk, toplumsal uzlaşma ve güncel temsil birlikte ele
alınmalıdır.
Hükümet
Sistemi Değişikliği ile Yeni Anayasa Arasındaki Fark: Bu çalışma bakımından özellikle
önemli bir nokta da şudur. 2017'de hükümet sisteminin değiştirilmiş olması
mevcut TBMM'nin çok daha kapsamlı bir anayasal değişiklik yapabileceğini
otomatik olarak kanıtlamaz. 2017'deki değişiklik mevcut anayasanın değişiklik süreci
kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Ancak yeni anayasa savı mevcut anayasal
sistemin yerine yeni bir anayasal düzen kurma savına dönüşüyorsa, meşruluk ölçünü
tartışması daha önemli olur. Dolayısıyla çalışmada şu ayrım yapılmalıdır. Kapsamlı
anayasa değişikliği, kurucu nitelikte yeni anayasa demek değildir. Bu ayrım,
araştırmanın kavramsal doğruluğu açısından zorunludur.
Yeni
Meclis Neden Daha Güçlü Bir Meşruluk Sağlayabilir? Yeni seçilmiş bir TBMM'nin
sağlayacağı temel üstünlük anayasa yapım yetkisinin güncel seçmen iradesiyle
açık biçimde yenilenmiş olmasıdır. Bu durumda seçmen mevcut siyasal partiler, yeni
siyasal hareketler, anayasal reform önerileri ve hükümet sistemi tercihleri hakkındaki
güncel tutumunu sandıkta ifade etmiş olur. Bu nedenle yeni Meclis “Bu seçim,
anayasal yeniden yapılanma için demokratik bir yetkilendirme olarak da
okunabilir” demeye daha güçlü bir zemine sahip olur. Fakat bunun da otomatik
bir sonucu yoktur. Seçmen yeni anayasa konusunda açık bir tercih bildirmemişse
yalnızca genel seçim yapılmış olması anayasa için özel bir yetki verilmiş
olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle seçim kampanyasında anayasa konusunun açıkça
yer alması demokratik meşruluğu ayrıca güçlendirebilir.
Açık
Yetkilendirme Olasılığı: Bu nedenle anayasa yapımı ile genel seçim arasında daha güçlü bir
demokratik bağ kurulabilir. Örneğin siyasal partiler seçim öncesinde “Yeni
anayasa için seçmenden yetki istiyoruz” şeklinde açık programlar ortaya
koyabilir. Seçmen de bu programları değerlendirerek oy kullanabilir. Böyle bir
seçim sonucunda oluşacak yeni TBMM'nin anayasa yapımındaki demokratik
yetkilendirmesi bugün görevde bulunan Meclise kıyasla daha açık olacaktır. Bu
durum özellikle anayasa değişikliği mevcut iktidarın kendi görev süresini,
yeniden adaylığını veya siyasal geleceğini doğrudan etkiliyorsa daha da önem
kazanır.
“Kendi
Geleceğini Belirleme” Sorunu: Bu noktada araştırmamızın başlangıcındaki Erdoğan varsayımı
ile anayasal meşruluk sorunu birleşmektedir. Bir parlamento mevcut siyasal
iktidarın görev süresini ve liderinin yeniden adaylığını uzatabilecek anayasal
kuralları kendi mevcut çoğunluğu ile belirliyorsa demokratik meşruluk sorusu
sıradan anayasa değişikliklerine göre daha duyarlı duruma gelir. Çünkü burada
parlamentonun verdiği karar parlamentonun gelecekteki siyasal yarışma
koşullarını da değiştirebilir. Dolayısıyla şu soru meşrudur: Mevcut siyasal
çoğunluk kendi siyasal geleceğini belirleyen anayasal kuralları değiştirebilir
mi? Hukuksal olarak Anayasa'nın öngördüğü usuller içinde belirli ölçüde evet. Ancak
demokratik kuram açısından bu tür değişiklikler için yenilenmiş seçmen
yetkilendirmesi aranması daha yüksek bir meşruluk ölçünü yaratabilir.
İki Ayrı Meşruluk
Sınaması: Bu nedenle
yeni anayasa projesi için iki ayrı sınama önerilebilir. Birinci sınama hukuksal
yetki sınamasıdır. Anayasal değişiklik mevcut Anayasa'nın öngördüğü usullere
uygun mu? İkinci sınama kurucu demokratik meşruluk sınamasıdır. Yeni anayasa
güncel ve yeterli toplumsal-siyasal yetkilendirmeye dayanıyor mu? Birinci sınama
geçilip ikinci sınamanın zayıf kalması olanaklıdır. Bu durumda anayasa hukuksal
olarak geçerli, fakat demokratik meşruluğu tartışmalı bir yapı oluşturabilir. Tersine,
yeni seçilmiş bir Meclisin açık anayasa yetkilendirmesiyle hazırladığı anayasa
her iki sınamayı da daha güçlü biçimde karşılayabilir.
Türkiye
İçin Üç Meşruluk Modeli: Bu çerçevede Türkiye bakımından üç model ortaya çıkmaktadır:
Model A — Mevcut TBMM ile anayasa değişikliği: Hukuksal yetki güçlüdür. Demokratik
temsil süreklidir. Ancak anayasal temsil güncelliği ayrıca tartışılır.
Model B — Yeni seçilmiş TBMM ile anayasa yapımı: Hukuksal temel ayrıca oluşturulmalı
veya mevcut anayasal usulle birlikte yürütülmelidir. Buna karşılık güncel
demokratik temsil çok daha güçlüdür.
Model C — Özel kurucu süreç: Kurucu meclis veya halkın özel olarak
yetkilendirdiği başka bir mekanizma kullanılabilir. Bu modelin demokratik
kurucu meşruluk olanağı yüksek olmakla birlikte mevcut anayasal düzen
bakımından hukuksal tasarımının ayrıca açıklanması gerekir.
Ara Sonuç:
Çalışma bakımından
bu bölümün temel sonucu şu biçimde ifade edilebilir: Mevcut TBMM'nin anayasa
değişikliği yapma hukuksal yetkisi ile yeni bir anayasa yapımının demokratik
kurucu meşruluğu aynı kavram değildir. Mevcut Meclis Anayasa'nın öngördüğü
usuller içinde değişiklik yapabilir. Ancak yapılmak istenen değişiklik mevcut
anayasal düzenin temel mimarisini yeniden kuracak ve özellikle mevcut iktidarın
veya mevcut Cumhurbaşkanının geleceğini doğrudan etkileyecek nitelikteyse
temsilin güncelliği ve yenilenmiş demokratik yetkilendirme sorunu çok daha
güçlü biçimde ortaya çıkar. Bu nedenle çalışmanın son değerlendirmesinde
yalnızca “Anayasa değişikliği hukuksal olarak yapılabilir mi?” sorusuna değil, “Bu
anayasal değişiklik, onu yapacak siyasal organın demokratik temsil kapasitesi
bakımından ne ölçüde meşrudur?” sorusuna da yanıt verilmelidir. Ve burada
makalenin başlangıcındaki “Neden yeni anayasa?” sorusu yeni bir boyut
kazanmaktadır: Eğer gerçekten yeni bir anayasal düzen kurulacaksa yeni
anayasanın içeriği kadar onu yapacak siyasal organın yeniden demokratik olarak
yetkilendirilmesi de önem taşıyabilir. Bu nedenle yeni anayasa tartışmasında
“Yeni anayasa mı, yeni Meclis mi?” ikilemi hukuksal zorunluluk olarak değil,
demokratik kurucu meşruluğun hangi düzeyde sağlanabileceği sorunu olarak ele
alınmalıdır.
BULGULAR
VE DEĞERLENDİRME
Bu
çalışmanın amacı Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ve Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan tarafından yeniden gündeme getirilen yeni anayasa talebinin
siyasal ve kurumsal nedenlerini, kamuoyuna açıklanan gerekçelerin ötesinde
araştırmaktır. 2002–2026 dönemindeki anayasal dönüşüm siyasal söylemin
sürekliliği, 2017 yılında hükümet sisteminin değiştirilmesi, 2026'daki yeni
anayasa girişiminin zamanlaması, Cumhurbaşkanının görev süresi ve yeniden
adaylığına ilişkin anayasal çerçeve ile mevcut TBMM'nin temsil ve kurucu meşruluk
sorunları birlikte değerlendirildiğinde araştırmanın başlangıcındaki temel
soruya ilişkin önemli bulgular ortaya çıkmaktadır.
Birinci
Bulgu: Yeni Anayasa Gerekçeleri Yeni Değildir
Araştırmanın
ilk ve en belirgin bulgusu bugün yeni anayasa için ileri sürülen gerekçelerin
büyük ölçüde yeni olmadığıdır. “Sivil anayasa”, “demokratik anayasa”,
“özgürlükçü anayasa”, “darbe anayasasından kurtulma”, “vasiliğin tasfiyesi”,
“milli iradenin güçlendirilmesi” ve “yeni toplumsal sözleşme” gibi kavramlar AK
Parti'nin anayasa söyleminde uzun süredir kullanılmaktadır. Bu nedenle
2026'daki söylem geçmiş anayasa girişimlerinden belirgin bir kopuş
göstermemektedir. Daha önemlisi, bu gerekçeler yalnızca söylem düzeyinde
kalmamış ve 2007, 2010 ve 2017 anayasa değişiklikleri farklı yoğunluklarda aynı
meşruluk çerçevesi içerisinde savunulmuştur. Bu durum iki farklı şekilde
yorumlanabilir. İlk olarak, AK Parti'nin anayasa konusundaki yaklaşımında uzun
dönemli bir normatif süreklilik bulunduğu ileri sürülebilir. İkinci olarak ise
aynı gerekçelerin farklı anayasal sonuçlara eşlik etmesi nedeniyle bu
gerekçelerin tek başına nedensel açıklama gücünün sınırlı olduğu sonucuna
ulaşılabilir. Bu araştırmanın bulguları ikinci açıklamayı daha güçlü kılmaktadır.
Çünkü 2007'de Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, 2010'da anayasal
kurumlar ve haklar alanındaki değişiklikler ve 2017'de hükümet sisteminin
değiştirilmesi birbirinden niteliksel olarak farklı anayasal sonuçlar
doğurmuştur. Buna karşın bunların meşruluk söyleminde önemli ölçüde ortak
kavramlar kullanılmıştır. Bu nedenle söylemdeki süreklilik anayasal amaç ve
siyasal sonuçların sürekliliğini zorunlu olarak göstermemektedir. Bu sonuç
çalışmanın “söylem–metin–sonuç” ayrımını desteklemektedir.
İkinci
Bulgu: 2002–2017 Dönemi Yığınsal Bir Anayasal Dönüşüm Üretmiştir
İkinci bulgu
2002–2017 döneminin birbirinden bağımsız anayasa değişiklikleri toplamı olarak
değil, yığınsal bir anayasal dönüşüm süreci olarak değerlendirilmesinin daha
açıklayıcı olduğudur. 2007 yılında Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından
seçilmesi Cumhurbaşkanlığı makamının demokratik meşruluk kaynağını
değiştirmiştir. 2010 yılında anayasal haklar, bireysel başvuru ve yargı
kurumlarının yapısı dahil olmak üzere geniş bir alanda düzenlemeler
yapılmıştır. 2017 yılında ise artık tek tek kurumların reformu aşılmış ve
hükümet sisteminin kendisi değiştirilmiştir. Bu gelişmeler birlikte ele
alındığında 2002–2017 dönemi anayasal kurumların değiştirilmesi, siyasal güç
ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi ve hükümet sisteminin değiştirilmesi şeklinde
ilerleyen bir dönüşüm çizgisi göstermektedir. Bu çizgi 2017 değişikliğinin bir
boşlukta ortaya çıkmadığını ve önceki anayasal değişikliklerin oluşturduğu
kurumsal zemin üzerinde yükseldiğini göstermektedir. Bununla birlikte bu bulgu
2002'den itibaren bütün değişikliklerin önceden hazırlanmış tek bir plana göre
gerçekleştirildiği anlamına gelmez. Siyasal süreçler doğrusal değildir.
Krizler, siyasal fırsatlar, seçim sonuçları, ittifaklar ve kurumsal çatışmalar
değişikliklerin yönünü etkileyebilir. Bilimsel açıdan savunulabilecek sonuç
daha sınırlıdır: Farklı tarihlerde gerçekleşen anayasa değişiklikleri geriye
dönük olarak değerlendirildiğinde Türkiye'nin anayasal ve siyasal mimarisinde yığınsal
bir dönüşüm meydana getirmiştir.
Üçüncü
Bulgu: 2017 Bir Reformdan Çok Rejim Tasarımıdır
Araştırmanın
üçüncü ve belki de en önemli bulgusu 2017 anayasa değişikliğinin önceki
değişikliklerden niteliksel olarak ayrılmasıdır. 2017 değişikliğiyle
Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu kaldırılmış, yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına
verilmiş ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi kurulmuştur. Bu nedenle 2017
yalnızca anayasal reform değil, hükümet sistemi ve yürütme mimarisinin yeniden
tasarımı olarak değerlendirilmelidir. Bu bulgu 2026'daki yeni anayasa talebinin
açıklanmasında özel önem taşımaktadır. Çünkü 2026'da değiştirilmesi istenen
anayasal düzen artık yalnızca 1982 Anayasası değildir. 2017 sonrasında ortaya
çıkan anayasal yapı büyük ölçüde AK Parti iktidarları döneminde oluşturulmuş
bir yapıdır. Bu nedenle “1982 Anayasası'nın değiştirilmesi” gerekçesi tarihsel
olarak anlaşılabilir olmakla birlikte 2026'daki yeni anayasa talebinin güncel
siyasal nedenini tek başına açıklayamamaktadır.
Dördüncü
Bulgu: 2026 Girişimi 2017 Sisteminin Terkinden Çok Yeniden Düzenlenmesine
İşaret Edebilir
2026 yılına
ilişkin açıklamalar ve tartışmalar Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin bazı
yönlerinin yeniden düzenlenebileceğini göstermektedir. Bakanlar Kurulunun
yeniden oluşturulması, bakanların siyasal konumunun değiştirilmesi, müsteşarlık
sisteminin yeniden kurulması veya Cumhurbaşkanının bazı yetkilerinin yeniden
dağıtılması gibi öneriler bu çerçevede değerlendirilmektedir. Bu önerilerin
kesinleşmiş anayasal düzenlemeler olmadığı özellikle vurgulanmalıdır. Ancak
gerçekleşmeleri durumunda ortaya çıkacak anayasal tasarım 2017 sisteminin
bütünüyle terk edilmesinden çok yeniden düzenlenmesi anlamına gelecektir. Bu
durumda 2026 girişiminin ikinci temel açıklaması güçlenmektedir: İktidar
2017'de kurduğu sistemi terk etmekten çok bu sistemin siyasal ve yönetsel
maliyetlerini azaltarak daha işlevsel ve daha kabul edilebilir duruma getirmek
isteyebilir. Böyle bir yeniden düzenleme yürütme içerisindeki görev dağılımını
değiştirebilir, bürokratik hiyerarşiyi yeniden düzenleyebilir, TBMM'nin belirli
yetkilerini artırabilir ve hükümet görüntüsünü kolektif duruma getirebilir. Ancak
bunlar gerçekleşse bile yürütme yetkisinin anayasal sahibi ve Cumhurbaşkanının
sistem içindeki merkezi konumu korunabilir. Bu nedenle “Bakanlar Kurulunun geri
getirilmesi” gibi simgesel olarak güçlü bir değişiklik tek başına parlamenter
sisteme dönüş anlamına gelmez.
Beşinci
Bulgu: Anayasal Değişikliğin Niceliği ile Siyasal Ağırlığı Aynı Değildir
Araştırmanın
kuramsal çerçevesinin önemli bir sonucu anayasa değişikliklerinin sayısal
kapsamı ile siyasal önemi arasında zorunlu bir ilişki bulunmadığıdır. Yeni
anayasa yüzlerce hüküm içerebilir. Bu hükümlerin büyük bölümü hak ve
özgürlükler, sosyal haklar, kamu yönetimi, yerel yönetimler, bakanlıkların
örgütlenmesi ve yargısal usuller gibi alanları düzenleyebilir. Bunların birçoğu
gerçekten önemli demokratik reformlar olabilir. Fakat aynı anayasal metin
içinde yer alan bir veya iki hüküm Cumhurbaşkanının görev süresini, yeniden
adaylığını, geçmiş dönemlerin nasıl hesaplanacağını ve seçimlerin yenilenmesi
usulünü değiştiriyorsa siyasal ağırlık bakımından bu birkaç hüküm diğer
yüzlerce hükümden daha önemli olabilir. Bu nedenle araştırmada önerilen
anayasal ağırlıklandırma yaklaşımı önem kazanmaktadır. Anayasanın siyasal
anlamı, değiştirdiği madde sayısıyla değil, siyasal güç dağılımını ve iktidarın
zaman boyutunu değiştiren önemli hükümleriyle ölçülmelidir.
Altıncı
Bulgu: Liderlik Sürekliliği Varsayımı Artık Somut Bir Siyasal Olguya
Dayanmaktadır
Araştırmanın
başlangıcında liderlik sürekliliği yalnızca sınanacak bir varsayımdı. 2026 yılı
içerisindeki siyasal açıklamalar bu varsayımın görgül dayanağını
güçlendirmiştir. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Büyükgümüş Mart 2026'da
2028 seçimlerinde Erdoğan'ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesini parti hedefi
olarak açık biçimde ifade etmiştir. Ağustos 2026'da Genel Başkan Yardımcısı
Hüseyin Yayman da “bir dönem daha Recep Tayyip Erdoğan” hedefini açıkça dile
getirmiş ve Türkiye'nin yeniden yapılandırılmasına “anayasadan başlamak”
gerektiğini belirtmiştir. Bu ikinci açıklama özellikle önemlidir. Çünkü burada liderlik
devamlılığı hedefi ile anayasal yeniden yapılanma aynı siyasal bağlam içinde
doğrudan ilişkilendirilmiştir. Bu veri “yeni anayasa Erdoğan'ın yeniden
seçilmesini sağlamak için istenmektedir” sonucunu henüz tek başına kanıtlamaz. Ancak
araştırmanın H4 ve H5 varsayımlarını önemli ölçüde güçlendirir. Artık elimizde
yalnızca kuramsal bir ilişki değil 2028 hedefi yeni anayasa çalışması ve üst
düzey parti yöneticisinin iki unsuru aynı açıklama içinde ilişkilendirmesi şeklinde
gözlemlenebilir bir siyasal örüntü bulunmaktadır.
Yedinci
Bulgu: Yeni Anayasa İçin Hukuksal Gereksinme ile Erdoğan'ın Yeniden Adaylığı
İçin Hukuksal Gereksinme Aynı Şey Değildir
Bununla
birlikte araştırmanın önemli bir karşı bulgusu bulunmaktadır. Erdoğan'ın 2028
sonrasında yeniden aday olabilmesi bakımından yeni anayasa tek ve zorunlu hukuksal
yol değildir. Mevcut Anayasa'nın 116. maddesi Cumhurbaşkanının ikinci döneminde
TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda Cumhurbaşkanının bir
kez daha aday olabilmesine olanak vermektedir. Bu nedenle “Erdoğan'ın yeniden
aday olabilmesi için yeni anayasa zorunludur” şeklindeki bir sonuç hukuksal
olarak savunulamaz. Bu bulgu, liderlik sürekliliği varsayımının daha dikkatli
biçimde kurulmasını gerektirir. Yeni anayasanın olası amacı yalnızca “bir kez
daha aday olmak” olmayabilir. Daha geniş bir hedef Cumhurbaşkanlığında liderlik
sürekliliğini mevcut anayasal mekanizmadan daha güvenli ve daha uzun süreli yapmak
olabilir. Böyle bir amaç söz konusuysa dönem sınırlaması, geçiş hükümleri ve
yeniden adaylık kurallarının değiştirilmesi önemli olacaktır.
Sekizinci
Bulgu: Geçiş Hükümleri Stratejik Bir Anayasal Alan Oluşturabilir
Araştırma
anayasa yapımında esas metin kadar geçiş hükümlerinin de önemli olduğunu ortaya
koymuştur. Yeni anayasa yapılması durumunda önceki Cumhurbaşkanlığı dönemleri
yeni anayasal dönem hesabında nasıl değerlendirilecektir sorusu önemli duruma
gelir. Dönem sınırlaması esas maddede korunabilir. Fakat geçici hükümlerde
önceki dönemlerin hesaba katılmamasını sağlayan bir düzenleme yapılırsa ortaya
farklı bir siyasal sonuç çıkabilir. Bu nedenle liderlik sürekliliğini test
ederken yalnızca “kaç dönem?” sorusuna değil, “hangi dönemler sayılıyor” sorusuna
da bakılmalıdır. Bu bulgu, anayasal değişikliğin siyasal sonuçlarının bazen en
görünür hükümlerde değil, teknik görünen geçiş hükümlerinde ortaya
çıkabileceğini göstermektedir.
Dokuzuncu
Bulgu: Mevcut TBMM'nin Hukuksal Yetkisi ile Kurucu Meşruluğu Ayrıştırılmalıdır
Araştırmanın
diğer önemli bulgusu yeni anayasa yapımında TBMM'nin hukuksal yetkisi ile
demokratik kurucu meşruluğunun aynı şey olmadığıdır. Mevcut TBMM Anayasa'nın
175. maddesi çerçevesinde anayasa değişikliği yapma yetkisine sahiptir. Dolayısıyla
“Bu Meclis anayasa değiştiremez” demek hukuksal olarak doğru değildir. Buna
karşılık, yapılmak istenen şeyin mevcut anayasal düzenin bütünüyle yeniden
kurulması olduğu savlanıyorsa sorun sıradan anayasa değişikliğinin ötesine
geçmekte ve kurucu meşruluk sorunu doğurmaktadır. Bu nedenle hukuksal yetki
vardır. Ancak, bu yetkinin yeni bir anayasal düzen kurmak bakımından demokratik
meşruluğu ayrıca değerlendirilebilir. Bu iki önermenin aynı anda doğru olması olanaklıdır.
Onuncu
Bulgu: Parlamentonun Temsil Yapısı Değişmiş Olabilir
2023
seçimleriyle oluşan TBMM'nin parti bileşimi, yasama dönemi içerisindeki
milletvekili hareketlilikleri, parti değişiklikleri ve yeni siyasal oluşumlar
nedeniyle zaman içinde değişmiştir. Bu değişiklikler milletvekillerinin hukuksal
statüsünü ortadan kaldırmaz. Ancak büyük ölçekli siyasal yeniden yapılanmalar
söz konusu olduğunda anayasal temsil güncelliği kavramı önem kazanır. Özellikle
milletvekillerinin bir bölümünün seçildikleri partilerden ayrılarak başka
siyasal oluşumlara geçmesi durumunda parlamentonun mevcut siyasal bileşimi ile
seçmen iradesinin sandıkta ortaya çıkan ilk biçimi arasında uzaklık oluşabilir.
Bu nedenle anayasa yapımı gibi uzun dönemli ve bütün siyasal sistemi bağlayıcı
bir işlem bakımından yalnızca hukuksal temsilin değil, güncel siyasal temsilin
de dikkate alınması demokratik meşruluğu güçlendirebilir.
On
Birinci Bulgu: “Yeni Anayasa” İçin Yeni Meclis Hukuksal olarak Zorunlu
Değildir, Fakat Demokratik Olarak Daha Güçlü Bir Seçenek Olabilir
Araştırmanın
bu noktadaki sonucu dikkatli biçimde ifade edilmelidir. Yeni anayasanın mutlaka
yeni seçilmiş bir TBMM tarafından yapılması gerektiğine ilişkin mevcut hukuk
düzeninde genel bir hüküm bulunmamaktadır. Dolayısıyla “yeni anayasa sadece
yeni Meclis tarafından yapılabilir” sonucuna hukuksal olarak ulaşılamaz. Buna
karşılık, eğer anayasa mevcut siyasal düzenin temelini baştan kuracaksa yeni
seçimle oluşmuş ve anayasa yapma yetkisi konusunda seçmenden açık veya örtülü
bir siyasal yetkilendirme almış bir Meclisin demokratik meşruluğu daha yüksek
olabilir. Bu nedenle yeni meclis hukuksal zorunluluk değil, demokratik meşruluk
bakımından güçlü bir tercih olabilir. Bu ayrım özellikle mevcut
Cumhurbaşkanının görev süresini veya yeniden adaylığını doğrudan etkileyecek
anayasal değişiklikler yapılması durumunda önem kazanmaktadır.
On İkinci
Bulgu: Anayasa Değişikliği ile İktidarın Geleceğini Belirleme Arasındaki Sınır
Araştırmanın
tüm bulguları bir araya getirildiğinde en önemli sorunlardan biri ortaya
çıkmaktadır: Mevcut siyasal çoğunluğun kendi siyasal geleceğini belirleyen
anayasal kuralları değiştirmesi. Demokratik parlamenter sistemlerde mevcut
çoğunluğun anayasa değişikliği yapabilmesi olağandır. Ancak değişiklik yürütmenin
yetkilerini, seçim kurallarını, Cumhurbaşkanının görev süresini, yeniden
adaylığı ve iktidarın seçimle değişme olasılığını doğrudan etkiliyorsa anayasal
değişiklik artık yalnızca “oyunun kurallarının değiştirilmesi” değil, oyunun
gelecekteki kazananlarını etkileyebilecek bir yeniden tasarım niteliği
kazanabilir. Bu nedenle anayasa değişikliğinin demokratik meşruluğunu
değerlendirirken değişikliği yapan çoğunluğun çıkar çatışması olasılığı da
dikkate alınmalıdır.
Değerlendirme:
Hangi Varsayım Daha Güçlü?
Araştırmanın
başlangıcında beş varsayım geliştirilmişti: H1 — Demokratik yenilenme, H2 —
Rejimin yeniden düzenlenmesi, H3 — İktidarın kurumsal güçlendirilmesi, H4 —
Liderlik sürekliliği ve H5 — Hibrit anayasal strateji. Mevcut bulgular H1'in
tamamen reddedilmesini gerektirmemektedir. Yeni anayasanın gerçekten hak ve
özgürlükleri genişleten, TBMM'yi güçlendiren veya yargı bağımsızlığını artıran
düzenlemeler getirmesi olanaklıdır. H2 ise 2026'daki tartışmalar bakımından
oldukça güçlü görünmektedir. 2017 sisteminin çeşitli unsurlarının yeniden
düzenlenmek istenmesi rejimin yeniden düzenlenmesi açıklamasını
desteklemektedir. H3 açısından da önemli bir açıklama olanağı bulunmaktadır.
Eğer Cumhurbaşkanlığının merkezi konumu korunurken diğer kurumlar yeniden
tasarlanırsa mevcut güç dağılımının güçlendirilmesi söz konusu olabilir. H4,
yani liderlik sürekliliği varsayımı ise 2026 yılı içinde ortaya çıkan doğrudan
siyasal açıklamalar nedeniyle artık güçlü bir araştırma varsayımıdır. Bununla
birlikte kesin olarak doğrulanmış sayılabilmesi için yeni anayasa metnindeki önemli
hükümlerin görülmesi gerekir. Bu nedenle mevcut veriler ışığında H5 — hibrit
anayasal strateji en kapsayıcı açıklama olarak öne çıkmaktadır. Bu modele göre
yeni anayasa demokratik reform unsurlarını, 2017 sisteminin yeniden düzenlenmesini,
mevcut iktidar yapısının kurumsal güçlendirilmesini ve liderlik sürekliliğine olanak
verebilecek stratejik düzenlemeleri aynı anayasal proje içinde birleştirebilir.
Bu model, anayasal siyasetin çok amaçlı niteliğini daha iyi açıklamaktadır.
Temel
Sonuç: “Neden Yeni Anayasa?” Sorusunun Yanıtı
Araştırmanın
bütün bulguları birlikte değerlendirildiğinde “Yeni anayasa neden?” sorusunun
tek cümlelik bir yanıtı olmadığı görülmektedir. Ancak şu sonuç güçlü biçimde
ortaya çıkmaktadır: 2026'daki yeni anayasa girişimini yalnızca 1982
Anayasası'nın askeri geçmişi veya demokratik niteliğinin geliştirilmesiyle
açıklamak yetersizdir. Girişim, 2002'den itibaren süren anayasal dönüşümün yeni
bir aşaması olarak 2017'de kurulan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin yeniden
düzenlenmesi, mevcut siyasal güç yapısının kurumsal güçlendirilmesi ve
Cumhurbaşkanının siyasal liderliğinin geleceğine ilişkin anayasal
belirsizliklerin giderilmesi bağlamında değerlendirilmelidir. Bu çerçevede
liderlik sürekliliği çalışmanın başlangıcındaki varsayımsal bir sav olmaktan
çıkmış ve 2026'daki siyasal söylem ve zamanlama nedeniyle güçlü bir açıklayıcı
değişken durumuna gelmiştir. Ancak araştırmanın ulaştığı en önemli yöntembilimsel
sonuç şudur: Liderlik sürekliliği varsayımını doğrulayacak kesin kanıt
anayasanın sözel gerekçesinde değil, Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden
adaylığı, geçmiş dönemlerin hesabı ve seçimlerin yenilenmesi gibi önemli
hükümlerde aranmalıdır. Buna karşılık yeni anayasa bu alanlarda herhangi bir
stratejik üstünlük sağlamaz ve güçler ayrılığı ile demokratik denetimi
gerçekten güçlendirirse liderlik sürekliliği varsayımının açıklama gücü
azalacaktır. Dolayısıyla çalışmanın görgül hükmü şimdilik koşulludur: 2026 yeni
anayasa girişiminin demokratik reform boyutu gerçek olabilir ancak aynı
girişimin iktidarın kurumsal sürekliliğini ve liderlik sürekliliğini güvence
altına alan stratejik bir boyut taşıyıp taşımadığı yeni anayasanın önemli
hükümleri görülmeden kesin olarak belirlenemez.
Sonuç
Bölümüne Geçerken
Böylece
araştırmanın başlangıcındaki “Neden yinelenme?” sorusu da yeni bir anlam
kazanmıştır. AK Parti'nin 2002'den sonra anayasal düzen üzerinde
gerçekleştirdiği değişiklikler düşünüldüğünde 2026'daki girişim basitçe “1982
Anayasası'nı değiştirme” projesi olarak görülemez. Artık soru “Neden yeni
anayasa?” olmaktan çok “2017'de kendi kurduğu anayasal-siyasal sistemi AK Parti
neden yeniden düzenlemek istemektedir ve bu yeniden düzenlemenin siyasal
kazananı kim olacaktır?” durumuna gelmiştir. Çalışmanın kesin değerlendirmesi
de bu soruya dayanmalıdır. Çünkü anayasanın demokratik niteliği kadar
anayasanın kimin iktidarını hangi kurallarla ve ne kadar süreyle olanaklı
kıldığı da anayasal siyasetin temel konusudur.
SONUÇ
Bu çalışma AK
Parti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yeniden gündeme
getirilen yeni anayasa talebini yalnızca 1982 Anayasası'nın askeri geçmişi,
demokratik niteliği veya sivil bir anayasa gereksinimi üzerinden açıklamanın
yetersiz olduğunu ileri sürmüştür. Araştırmanın temel sorusu 2002 yılından bu
yana Türkiye'nin anayasal düzeninde kapsamlı ve çoğu kez köklü değişiklikler
gerçekleştirilmişken neden 2026 yılında yeniden “yeni anayasa” gereksiniminin
ortaya çıkarıldığıdır.
Araştırmanın
tarihsel ve karşılaştırmalı çözümlemesi, AK Parti dönemindeki anayasal
değişikliklerin basit ve birbirinden bağımsız reformlardan ibaret olmadığını
göstermektedir. 2007 yılında Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından
seçilmesine geçilmesi, 2010 yılında haklar ve anayasal kurumlar alanındaki
kapsamlı düzenlemeler ve nihayet 2017 yılında parlamenter hükümet sisteminin
terk edilerek Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesi Türkiye'nin siyasal
ve anayasal yapısında yığınsal bir dönüşüm meydana getirmiştir.
Bu nedenle
2026 yılında tartışılan yeni anayasa artık yalnızca 1982 Anayasası'nın
değiştirilmesi sorunu değildir. Tartışmanın konusu aynı zamanda 2002 sonrasında
oluşturulan ve 2017 yılında hükümet sistemi değişikliğiyle yeni bir biçim
kazanan anayasal-siyasal mimarinin geleceğidir.
Araştırmanın
temel sonucu
Çalışmanın
ulaştığı temel sonuç yeni anayasa girişiminin tek bir nedenle
açıklanamayacağıdır. Demokratikleşme, sivilleşme, hak ve özgürlüklerin
güçlendirilmesi, toplumsal uzlaşma ve darbe döneminin anayasal mirasından
kurtulma gibi gerekçeler bütünüyle gerçek dışı veya önemsiz değildir. Ancak bu
gerekçeler 2002–2026 arasındaki anayasal dönüşümün bütünü dikkate alındığında
2026'daki yeni anayasa girişiminin nedenini tek başına açıklama gücüne sahip
değildir. Çünkü aynı veya benzer gerekçeler geçmiş anayasa değişikliklerinde de
kullanılmış ve buna karşılık bu değişikliklerin siyasal ve kurumsal sonuçları
zaman içinde önemli ölçüde değişmiştir. Bu nedenle çalışmanın temel bulgusu şu
biçimde özetlenebilir: Türkiye'de anayasa söylemindeki süreklilik ile anayasal
değişikliklerin siyasal işlevi arasında zorunlu bir özdeşlik bulunmamaktadır. Başka
bir ifadeyle, aynı “sivil ve demokratik anayasa” söylemi farklı dönemlerde
farklı siyasal gereksinmelere hizmet edebilir.
2017
sonrası dönemin belirleyiciliği
2017 anayasa
değişikliği bu araştırmanın en önemli dönüm noktasıdır. 2017'de
gerçekleştirilen düzenlemeyle parlamenter hükümet sisteminin temel yapısı
değiştirilmiş, Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu kaldırılmış, yürütme yetkisi
Cumhurbaşkanına verilmiş ve Cumhurbaşkanlığı makamı hükümet sisteminin
merkezine yerleştirilmiştir. Bu nedenle 2026'daki yeni anayasa girişiminin
temel referans noktası artık yalnızca 1982 Anayasası olmamalıdır. Asıl soru
şudur: 2017'de kurulmuş olan anayasal-siyasal düzen neden yeniden düzenlenmek
istenmektedir? Çalışmada incelenen veriler bu yeniden düzenlemenin 2017
sisteminden bütünüyle vazgeçmekten çok onun çeşitli unsurlarının yeniden
düzenlenmesi olasılığını güçlü biçimde gündeme getirmektedir. Bakanlar Kurulu
benzeri kolektif yapıların yeniden oluşturulması, bakanların siyasal
konumlarının güçlendirilmesi, bürokratik örgütlenmede müsteşarlık benzeri
kurumların yeniden kurulması veya Cumhurbaşkanının bazı yetkilerinin yeniden
dağıtılması gibi düzenlemeler gerçekleşirse ortaya çıkacak yapı parlamenter
sisteme dönüşten çok gözden geçirilmiş bir Cumhurbaşkanlığı sistemi olarak
değerlendirilebilir. Dolayısıyla 2026 anayasa girişiminin ikinci önemli
açıklaması rejimin yeniden düzenlenmesidir.
Liderlik
sürekliliği varsayımının güçlenmesi
Araştırmanın
başlangıcında “Erdoğan'ın siyasal liderliğini anayasal olarak sürdürme amacı”
bir varsayım olarak ortaya konulmuştur. 2026 yılı içindeki siyasal gelişmeler
bu varsayımın önemini artırmıştır. AK Parti yöneticilerinin 2028 seçimlerinde
Erdoğan'ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesini açık bir siyasal hedef olarak
ifade etmeleri ve bazı üst düzey parti açıklamalarında bu hedef ile anayasal
yeniden yapılanmanın aynı bağlam içinde ilişkilendirilmesi liderlik
sürekliliğinin artık yalnızca dışarıdan yapılan bir siyasal yorum olarak ele
alınamayacağını göstermektedir. Bununla birlikte bu veriler tek başına yeni
anayasanın bütün amacının Erdoğan'ın yeniden seçilmesini sağlamak olduğunu
kanıtlamaz. Bilimsel olarak ulaşılabilecek daha güçlü ve daha ihtiyatlı sonuç
şudur: 2026 yeni anayasa girişimi ile mevcut Cumhurbaşkanının 2028 sonrasında
siyasal liderliğini sürdürmesi hedefi arasında açık bir siyasal ve zamansal
ilişki bulunmaktadır ve bu ilişkinin anayasal tasarıma yansıyıp yansımadığı ise
yeni anayasa metninin incelenmesiyle kesinleştirilebilecektir.
Yeni
anayasanın gerçek testi
Bu nedenle
yeni anayasanın gerçek siyasal anlamı kamuoyuna açıklanacak genel gerekçelerde
değil, önemli anayasal hükümlerde aranmalıdır. Özellikle Cumhurbaşkanının görev
süresi, yeniden seçilme ve adaylık koşulları, seçimlerin yenilenmesi, önceki
Cumhurbaşkanlığı dönemlerinin nasıl hesaplanacağı yeni anayasanın yürürlüğe
girmesine ilişkin geçiş hükümleri birlikte incelenmelidir. Çünkü anayasanın
demokratik niteliğini belirleyen yüzlerce hüküm arasında siyasal iktidarın
geleceği bakımından çok daha yüksek ağırlığa sahip birkaç hüküm bulunabilir. Bu
durum, çalışmada geliştirilen “anayasal ağırlıklandırma” yaklaşımını
doğrulamaktadır. Anayasal değişikliğin siyasal önemi değiştirilmiş hükümlerin
sayısıyla değil, bu hükümlerin siyasal güç dağılımı ve iktidarın zaman boyutu
üzerindeki etkisiyle ölçülmelidir. Bu nedenle yeni anayasa paketinde yüzlerce
demokratik, sosyal ve teknik düzenlemenin bulunması birkaç önemli hükmün
stratejik niteliğini ortadan kaldırmaz.
“Anayasal
kozmetik” kavramının anlamı
Çalışmada
kullanılan “anayasal kozmetik” kavramı anayasa paketindeki diğer düzenlemelerin
değersiz veya sahte olduğu anlamına gelmemektedir. Bir düzenleme hakları
gerçekten genişletebilir, TBMM'nin bazı yetkilerini gerçekten artırabilir, kamu
yönetimini gerçekten iyileştirebilir, yargı sisteminin belirli sorunlarını
gerçekten giderebilir ve yine de aynı anayasa paketi içinde iktidarın veya
liderliğin geleceğini etkileyen stratejik bir hüküm bulunabilir. Bu nedenle
anayasal reform ile anayasal strateji birbirinin seçeneği değildir. Tam tersine
gerçek demokratik reformlar ile iktidarın sürekliliğine hizmet eden stratejik
düzenlemeler aynı anayasal metin içinde birlikte bulunabilir. Dolayısıyla
araştırmanın sonunda savunulan temel yaklaşım “yeni anayasa bütünüyle sahtedir”
biçimindeki indirgemeci bir yorum değildir. Savunulan yaklaşım anayasal paketin
farklı hükümlerinin farklı siyasal işlevler taşıyabileceği yönündedir.
“Ömür
boyu başkanlık” varsayımı
Siyasal
tartışmada kullanılan “Erdoğan'ın ömür boyu başkan olmak istediği” ifadesi, bu
çalışmanın temel siyasal sezgisini açıklamak açısından güçlüdür. Ancak bilimsel
terminoloji bakımından araştırmanın daha uygun kavramı “anayasal liderlik
sürekliliği” veya daha ileri bir durumda “anayasal olarak açık uçlu yeniden
adaylık”tır. Yeni anayasa dönem sınırlamasını kaldırır, yeniden adaylığı
sürekli olarak olanaklı kılar, önceki dönemleri hesap dışı bırakır, yeni
anayasal dönem bakımından bir yeniden başlangıç öngörür veya bunlara eşdeğer
bir hukuksal sonuç yaratırsa “liderlik sürekliliği” varsayımı güçlü biçimde
doğrulanmış olacaktır. Böyle bir düzenleme mevcut liderin görev süresini birkaç
seçim dönemi daha uzatabilecek nitelikteyse siyasal yorumda “ömür boyu
başkanlık” olarak adlandırılabilecek bir anayasal olanak yaratılmış olacaktır. Ancak
anayasa metninde böyle bir sonuç bulunmadığı sürece bu ifade araştırmanın
sonucu değil, yalnızca varsayımı olarak kalmalıdır.
Mevcut
TBMM ve kurucu meşruluk sorunu
Araştırmanın
ulaştığı bir başka sonuç anayasa değişikliğinin yalnızca içeriğiyle değil, onu
yapan organın niteliğiyle de değerlendirilmesi gerektiğidir. Mevcut TBMM'nin
Anayasa'nın 175. maddesi çerçevesinde anayasa değişikliği yapma konusunda hukuksal
yetkisi bulunmaktadır. Ancak geniş kapsamlı bir “yeni anayasa” yapımı sıradan
bir yasa yapma işleminden farklı bir demokratik meşruluk sorunu yaratır. Özellikle
bir parlamento seçiminden sonra parti değiştirmeleri, yeni siyasal oluşumların
ortaya çıkması ve yasama dönemi içindeki siyasal güç dağılımının önemli ölçüde
değişmesi durumunda, hukuksal temsilin devam etmesi ile siyasal temsilin
güncelliği arasında bir fark ortaya çıkabilir. Bu nedenle “Mevcut Meclis
anayasa değiştirebilir mi?” sorusunun hukuksal yanıtı büyük ölçüde olumludur. Fakat
“Mevcut Meclis yeni bir anayasal düzen için yeterli güncel demokratik kurucu meşruluğa
sahip midir?” sorusu ayrı bir sorudur. Çalışmanın ulaştığı sonuç ikinci sorunun
hukuksal değil, esas olarak anayasa kuramı ve demokratik meşruluk bakımından
değerlendirilmesi gerektiğidir.
Yeni
anayasa için yeni Meclis sorunu
Bu çerçevede
yeni anayasa için yeni seçilmiş bir TBMM zorunlu bir hukuk kuralı olarak kabul
edilemez. Buna karşılık yeni bir anayasanın mevcut anayasal düzenin temelini
yeniden kuracağı ve özellikle mevcut Cumhurbaşkanının görev süresi veya yeniden
adaylığı gibi doğrudan siyasal sonuçlar doğuracağı durumlarda yenilenmiş
demokratik yetkilendirmenin meşruluğu güçlendireceği ileri sürülebilir. Bu
nedenle çalışmanın normatif sonucu şudur: Yeni anayasa için yeni Meclis hukuksal
olarak zorunlu olmayabilir ancak yeni anayasal düzenin demokratik kurucu meşruluğunu
güçlendirecek tercih olarak kabul edilebilir. Bu özellikle mevcut Meclis bileşiminin
seçim anındaki siyasal tercihlerden önemli ölçüde farklılaşmış olması durumunda
daha anlamlı duruma gelmektedir.
Araştırmanın
genel modeli
Bütün
bulgular bir araya getirildiğinde Türkiye'deki yeni anayasa girişimi şu
ilişkisel model içinde açıklanabilir: 1982 Anayasası'nın tarihsel meşruluk
sorunu, 2002–2017 döneminde aşamalı anayasal dönüşüm, 2017'de hükümet
sisteminin değiştirilmesi, 2018–2026 döneminde yeni sistemin kurumsal
maliyetleri ve sorunları, 2026'da yeni anayasa girişimi ve 2017 sisteminin yeniden
düzenlenmesi meşruluk üretici demokratik düzenlemeler iktidar yapısının
kurumsal güçlendirilmesi liderlik sürekliliğini olanaklı kılabilecek stratejik
hükümler. Bu model anayasa girişimini tek nedenli olmaktan çıkararak çok
katmanlı bir siyasal strateji olarak değerlendirmektedir.
Son değerlendirme
Bu
çalışmanın başlangıç sorusu “AK Parti neden yeniden yeni anayasa istiyor?” şeklindeydi.
Araştırmanın sonunda bu sorunun daha açıklayıcı bir biçimde şöyle sorulması
gerektiği sonucuna ulaşılmıştır: “2017'de kendi hükümet sistemini kurmuş olan
siyasal iktidar, 2026'da neden bu sistemi yeniden anayasal olarak düzenlemek
istemektedir ve bu düzenlemeden hangi siyasal sonuçları elde edebilir?” Mevcut
bulgular, bunun yalnızca 1982 Anayasası'nın demokratik niteliğinin
yetersizliğiyle açıklanamayacağını göstermektedir. Daha güçlü açıklama,
demokratik meşruluk üretimi 2017 sisteminin yeniden düzenlenmesi, iktidarın
kurumsal güçlendirilmesi ve liderlik sürekliliğinin aynı anayasal proje
içerisinde birbirine eklemlenebileceği varsayımıdır. Bu nedenle çalışmanın sonucu
kesin bir niyet isnadı değil, güçlü bir çözümleyici değerlendirme olarak ifade
edilmelidir: 2026 yeni anayasa girişimi, 1982 Anayasası'nın yerine yalnızca
daha demokratik bir metin koyma girişimi olarak görülmemelidir. Girişim,
2002'den beri devam eden anayasal dönüşümün yeni bir aşaması, 2017'de kurulan
hükümet sisteminin yeniden düzenlenmesi, mevcut siyasal iktidar yapısının
geleceğe taşınması ve özellikle Cumhurbaşkanlığı makamının siyasal
sürekliliğinin anayasal koşullarının yeniden düzenlenmesi olasılıkları birlikte
dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Bu çerçevede çalışmanın en önemli sonucu
belki de şudur: Yeni anayasanın gerçek amacı hangi anayasal hükümlerin
değiştirildiğinde ortaya çıkacaktır. Çünkü siyasal iktidarlar amaçlarını
söylemleriyle açıklarlar fakat anayasal tasarım, iktidarın neyi gerçekten
değiştirmek istediğini daha güvenilir biçimde gösterir. Dolayısıyla Türkiye'nin
önündeki anayasa tartışmasında belirleyici soru “Yeni anayasa demokratik olacak
mı?” sorusundan ibaret değildir. Asıl soru “Yeni anayasa, Türkiye'de siyasal
iktidarın geleceğini hangi kurallara bağlayacak ve bu kurallar mevcut güç
dağılımını değiştirecek mi, yoksa onu yeni bir anayasal biçim altında
sürdürecek mi?” olmalıdır. Bu sorunun yanıtı, anayasa metni ortaya çıktığında
yalnızca hukukçular için değil, Türkiye'nin siyasal rejiminin geleceğini
anlamak isteyen siyaset bilimciler için de belirleyici olacaktır.
Kaynakça
Albertus,
M., ve Menaldo, V. (2014). The political economy of autocratic constitutions.
In T. Ginsburg ve A. Simpser (Eds.), Constitutions in authoritarian regimes
(pp. 53–82). Cambridge University Press.
https://doi.org/10.1017/CBO9781107252523.006
Dixon, R., ve
Landau, D. (2021). Abusive constitutional borrowing: Legal globalization and
the subversion of liberal democracy. Oxford University Press.
Ginsburg,
T., ve Simpser, A. (Eds.). (2014). Constitutions in authoritarian regimes.
Cambridge University Press. https://doi.org/10.1017/CBO9781107252523
Koçak, M.
(2025). 1924 Anayasası ve kurucu iktidar tartışmaları. Türkiye Adalet Akademisi
Dergisi, (64). https://doi.org/10.54049/taad.1814301
Landau, D.
(2013). Abusive constitutionalism. UC Davis Law Review, 47(1), 189–260.
Maboudi, T.,
Nadi, G. P., ve Eisenstadt, T. A. (2023). Render unto Caesar just a little bit
longer: The relationship between constitutional reforms and executive survival.
Government and Opposition, 58(3), 576–597. https://doi.org/10.1017/gov.2021.53
Verdugo, S.
(2023). Is it time to abandon the theory of constituent power? International
Journal of Constitutional Law, 21(1), 14–79.
https://doi.org/10.1093/icon/moad033
Türkiye'ye
İlişkin Birincil Kaynaklar
Adalet ve
Kalkınma Partisi. (2007). 22 Temmuz 2007 genel seçimleri seçim beyannamesi.
Ankara: Adalet ve Kalkınma Partisi.
Adalet ve
Kalkınma Partisi. (2014). 62. Hükümet programı. Ankara: Adalet ve Kalkınma
Partisi.
Adalet ve
Kalkınma Partisi. (2015). 64. Hükümet programı. Ankara: Adalet ve Kalkınma
Partisi.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi. (2007). Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının bazı
maddelerinde değişiklik yapılması hakkında Kanun (Kanun No. 5678). Ankara:
TBMM.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi. (2010). Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının bazı
maddelerinde değişiklik yapılması hakkında Kanun (Kanun No. 5982). Ankara:
TBMM.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi. (2017). Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında değişiklik
yapılmasına dair Kanun (Kanun No. 6771). Ankara: TBMM.
Türkiye
Cumhuriyeti Anayasası. (1982). Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. Ankara: Türkiye
Büyük Millet Meclisi.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi. (2007). Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanakları ve
komisyon raporları: 5678 sayılı anayasa değişikliği. Ankara: TBMM.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi. (2010). Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanakları ve
komisyon raporları: 5982 sayılı anayasa değişikliği. Ankara: TBMM.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi. (2017). Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanakları ve
komisyon raporları: 6771 sayılı anayasa değişikliği. Ankara: TBMM.
Türkiye
Cumhuriyeti Yüksek Seçim Kurulu. (2023). 14 Mayıs 2023 milletvekili genel
seçimi kesin sonuçları. Ankara: YSK.
Türkiye
Cumhuriyeti Yüksek Seçim Kurulu. (2023). 14 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanı seçimi ve
28 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanı seçimi kesin sonuçları ve ilgili kararlar. Ankara:
YSK.
Türkiye
Cumhuriyeti Yüksek Seçim Kurulu. (2023). 2023/316 sayılı karar. Ankara: YSK.
Anayasa
Mahkemesi. (2010). Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın bazı maddelerinde
değişiklik yapılmasına ilişkin 5982 sayılı Kanun hakkında karar ve ilgili karar
gerekçeleri. Ankara: Anayasa Mahkemesi.
Anayasa
Mahkemesi. (2021). Gerekçeli Anayasa. Ankara: Anayasa Mahkemesi.
2026'ya
İlişkin Birincil Siyasal Kaynaklar
Adalet ve
Kalkınma Partisi. (2026, 9 Mart). Genel Başkan Yardımcımız Büyükgümüş,
Bartın'da sahur programında konuştu. Ankara: Adalet ve Kalkınma Partisi.
Adalet ve
Kalkınma Partisi. (2026, 6 Haziran). Genel Başkan Yardımcımız Yazıcı, Adana'da
konuştu. Ankara: Adalet ve Kalkınma Partisi.
Adalet ve
Kalkınma Partisi. (2026, 13 Ağustos). Genel Başkan Yardımcımız Yayman:
Partimizin gelecek vizyonunu değerlendirdi. Ankara: Adalet ve Kalkınma Partisi.
Adalet ve
Kalkınma Partisi. (2026, 31 Ağustos). Genel Başkan Yardımcımız Hüseyin Yayman
Hatay'da konuştu. Ankara: Adalet ve Kalkınma Partisi.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi. (2026). TBMM milletvekili ve sandalye dağılımına ilişkin
güncel kayıtlar. Ankara: TBMM.