Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

30 Eylül 2026 Çarşamba

 

Emekli Yoksulluğu III: Emeklinin Büyümeden Payı Neden Yüzde 30’a İndirildi?

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

Öz

Bu çalışma, Türkiye'de emekli aylıklarının hesaplanmasında kullanılan ve geçmiş çalışma kazançlarının emeklilik tarihindeki değerinin belirlenmesinde ekonomik büyümenin yalnızca yüzde 30'unu dikkate alan güncelleme katsayısını incelemektedir. Çalışmanın temel amacı, yüzde 30 oranının ne anlama geldiğini, hangi hukuksal süreç sonucunda ortaya çıktığını, ekonomik büyümenin emekli aylıklarına yansıması bakımından önceki sistemden nasıl ayrıldığını ve OECD, IMF ve Dünya Bankası ile ilişkisinin ne olduğunu ortaya koymaktır. Belgesel çözümleme yöntemiyle 5510 ve 5754 sayılı kanunlar, Anayasa Mahkemesi kararları, TBMM belgeleri ile IMF ve Dünya Bankası raporları incelenmiştir. Bulgular, yüzde 30'un emekliye ulusal gelirden ayrılan bir pay olmadığını; geçmiş kazançların güncellenmesinde reel GSYH büyümesinin yalnızca yüzde 30'unun hesaba katılmasını ifade eden bir parametre olduğunu göstermektedir. Oranın mevcut biçimi, 2006 tarihli 5510 sayılı Kanun'un Anayasa Mahkemesince iptal edilen ilk düzenlemesinin ardından, 2008 yılında 5754 sayılı Kanun ile oluşturulmuştur. İncelenen belgeler, yüzde 30'un doğrudan OECD, IMF veya Dünya Bankası tarafından Türkiye'ye önerildiğini gösteren açık bir kanıt ortaya koymamaktadır. Buna karşılık TBMM belgelerinde, oranın belirlenmesinde emeğin ekonomik gelişmeden aldığı payın esas alındığı ve bunun yüzde 26,2 olarak hesaplandığına ilişkin hükümet açıklaması bulunmaktadır. Sonuç olarak yüzde 30, emekli aylığının tamamını belirleyen tek unsur olmamakla birlikte, ekonomik büyümenin emeklilik hesabına yansımasını sınırlayan ve uzun dönemde emekli aylığının başlangıç düzeyini etkileyebilen önemli bir sosyal güvenlik parametresidir.

Anahtar Kelimeler: Emekli aylığı, sosyal güvenlik, güncelleme katsayısı, reel GSYH büyümesi, yüzde 30, emeklilik reformu, 5510 sayılı Kanun, 5754 sayılı Kanun, refah payı.

 

 

Abstract

This study examines the 30 percent real GDP growth component incorporated into the pension updating coefficient in Türkiye. The coefficient determines how past earnings are revalued between the years in which they were earned and the date of retirement. The study aims to clarify the meaning of the 30 percent parameter, trace its legal origins, examine its implications for the transmission of economic growth into pension entitlements, and assess its relationship with the OECD, the IMF, and the World Bank. Using documentary analysis, the study examines Law No. 5510, Law No. 5754, Constitutional Court decisions, parliamentary records, and relevant IMF and World Bank documents. The findings demonstrate that the 30 percent figure does not represent a 30 percent share of national income allocated to pensioners. Rather, it represents the proportion of real GDP growth incorporated into the updating of past earnings, while consumer price inflation is taken into account at 100 percent. The current formula emerged through the 2008 amendment introduced by Law No. 5754, following the Constitutional Court's intervention concerning the original formulation of Law No. 5510. The documents examined do not provide clear evidence that the 30 percent figure was directly proposed by the OECD, IMF, or World Bank. Parliamentary records, however, contain a government explanation that the share of labour in economic development had been calculated at 26.2 percent and that this consideration was reflected in the 30 percent parameter. The study concludes that, although the 30 percent component is only one element of the pension calculation formula, it constitutes an important structural parameter because it limits the extent to which economic growth is incorporated into the updating of past earnings and may therefore affect the initial level of pensions over the long term.

Keywords: Pension benefits, social security, pension updating coefficient, real GDP growth, 30 percent parameter, pension reform, Law No. 5510, Law No. 5754, welfare share.

GİRİŞ VE SORUNSALIN TANIMLANMASI

Türkiye’de emekli yoksulluğunun nedenleri yalnızca emekli aylıklarının düşük olması veya aylıklara yapılan artışların enflasyon karşısında yetersiz kalmasıyla açıklanamaz. Emekli aylığının düzeyini belirleyen çalışma yaşamı sırasında ve emeklilik aşamasında işleyen bir dizi yapısal parametre bulunmaktadır. Önceki iki çalışmada bu parametrelerden ikisi üzerinde durulmuştur: emekli gelirinin ulusal gelir içindeki göreli konumu ve aylık bağlama oranındaki değişim. Bu çalışmanın konusu ise daha az bilinen ancak emekli aylığının başlangıç düzeyini doğrudan etkileyen başka bir parametredir: geçmiş çalışma kazançlarının güncellenmesinde ekonomik büyümenin ne kadarının dikkate alınacağı.

Burada kamuoyunda sıkça kullanılan “emeklinin ulusal gelirden aldığı payın yüzde 30’a indirilmesi” ifadesinin teknik anlamının doğru kurulması gerekir. Söz konusu düzenleme devlet bütçesinden veya ulusal gelirden emeklilere doğrudan yüzde 30 oranında bir kaynak ayrılması anlamına gelmemektedir. Yüzde 30, emekli aylığının hesaplanmasında kullanılan güncelleme katsayısının bir unsurudur. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na göre güncelleme katsayısı tüketici fiyatlarındaki değişimin yüzde 100’ü ile sabit fiyatlarla gayrisafi yurt içi hasıla gelişme hızının yüzde 30’unun toplamına bir eklenmesiyle belirlenmektedir. Böylece geçmiş yıllardaki prime esas kazançların emeklilik tarihindeki değerinin belirlenmesinde enflasyonun tamamı dikkate alınırken ekonomik büyümenin yalnızca yüzde 30’u hesaba katılmaktadır.

Bu değişikliğin önemi ekonomik büyümenin emekli aylığı hesabından bütünüyle çıkarılmamış olmasında değil, büyümeden emekli aylığı hesabına aktarılan bölümün yüzde 100’den yüzde 30’a indirilmiş olmasında yatmaktadır. 2008 öncesindeki sistemde ilgili sigortalılar bakımından geçmiş kazançların güncellenmesinde gelişme hızının tamamı dikkate alınırken 5510 sayılı Kanun'la kurulan yeni sistemde bu oran yüzde 30 olarak belirlenmiştir. TBMM tutanaklarında da önceki uygulamada hem TÜFE'nin hem gelişme hızının tamamının kazançlara yansıtıldığı yeni sistemde ise TÜFE'nin tamamı ile gelişme hızının yüzde 30'unun dikkate alındığı açıkça belirtilmiştir.

Bu nedenle yüzde 30 düzenlemesi önceki çalışmada incelenen yüzde 2 aylık bağlama oranından farklı bir mekanizmayı ifade etmektedir. Yüzde 2, çalışma süresinin emekli aylığına hangi oranda dönüştürüleceğini, yüzde 30 ise geçmiş çalışma kazançlarının emeklilik tarihine taşınırken ekonomik büyümeden ne ölçüde yararlanacağını belirleyen iki ayrı parametredir. Birincisi aylık bağlama mekanizmasının ve ikincisi ise kazanç güncelleme mekanizmasının unsurudur. Her ikisinin aynı reform dönemi içinde değiştirilmiş olması emekli aylığının oluşumunda meydana gelen yapısal dönüşümün birlikte incelenmesini gerekli kılmaktadır.

Ancak bu çalışmanın asıl sorusu yalnızca “yüzde 30 emekli aylığını düşürdü mü?” değildir. Daha önemli soru, “Neden yüzde 30?” sorusudur. 5510 sayılı Kanun'un yasalaşma sürecinde dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı gelişme hızının yüzde 30'unun emekli aylıklarına yansıtılmasını, “emeğin ülkenin gelişmesi içerisindeki payı teknik olarak yüzde 30” olduğu gerekçesiyle açıklamıştır. Bu açıklama yüzde 30'un basit bir hesaplama tercihi olmaktan öte belirli bir ekonomik ve sosyal siyasa varsayımına dayandırıldığını göstermektedir. Ancak bu varsayımın hangi teknik çalışmaya, ekonomik araştırmaya veya uluslararası karşılaştırmaya dayandığı ayrıca araştırılması gereken bir konudur.

Dolayısıyla bu çalışmanın sorunsalı üç aşamada kurulmaktadır. Birincisi, eski sistemde ekonomik büyümenin emekli aylığı hesabına nasıl yansıtıldığı belirlenmelidir. İkincisi, 5510 sayılı Kanun'la bu ilişkinin neden ve hangi süreç içinde yüzde 30 olarak yeniden tanımlandığı ortaya konulmalıdır. Üçüncüsü ise yüzde 30 oranının OECD, IMF veya Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların belirli bir önerisinden mi, Türkiye'nin kendi sosyal güvenlik reformu tercihinden mi, yoksa her ikisinin etkileşiminden mi kaynaklandığı belgesel olarak araştırılmalıdır.

Bu bakımdan çalışma önceki makalede kullanılan “belgesel soy kütüğü” yaklaşımını sürdürmektedir. Amaç, yalnızca yüzde 30'un emekli aylıkları üzerindeki olası etkisini göstermek değil, bu sayısal tercihin ilk kez nerede ortaya çıktığını, kim tarafından önerildiğini veya savunulduğunu, hangi gerekçeyle benimsendiğini ve hangi hukuksal düzenlemeyle yürürlüğe girdiğini ortaya koymaktır.

Çalışmanın temel yaklaşımı şudur: Emekli yoksulluğunu anlamak için yalnızca bugün emekliye ödenen aylığa bakmak yeterli değildir. Emekli aylığının hangi ekonomik büyüme payını içine alacak şekilde üretildiğine de bakmak gerekir. Çünkü ekonomik büyümenin toplumsal refaha dönüşme biçimi emeklilik sisteminin hesaplama parametreleri aracılığıyla emekli aylıklarına da yansımaktadır. Bu nedenle yüzde 100'den yüzde 30'a yapılan değişiklik teknik bir hesaplama ayrıntısı olarak değil, emekli aylığının ekonomik büyümeyle ilişkisinin yeniden tanımlanması olarak ele alınmalıdır.

Amaç ve Hedefler

Bu çalışmanın temel amacı 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile emekli aylığının hesaplanmasında kullanılan güncelleme katsayısında ekonomik büyümenin dikkate alınma oranının neden yüzde 30 olarak belirlendiğini ortaya koymaktır. Çalışma bu değişikliğin yalnızca teknik bir hesaplama düzenlemesi olup olmadığını değil, emekli aylığının ekonomik büyümeyle kurduğu ilişkinin yeniden tanımlanması anlamına gelip gelmediğini de incelemektedir. Bu temel amaç doğrultusunda çalışmanın hedefleri şunlardır:

5510 sayılı Kanun öncesinde geçmiş kazançların güncellenmesinde ekonomik büyümenin nasıl dikkate alındığını ortaya koymak.

Yeni sistemde GSYH gelişme hızının yüzde 30'unun esas alınmasının hukuksal ve kurumsal başlangıç noktasını belirlemek.

Yüzde 30 oranının hangi gerekçeyle belirlendiğini ve yasalaşma sürecinde nasıl savunulduğunu incelemek.

OECD, IMF ve Dünya Bankası belgelerinde bu orana ilişkin açık bir öneri, talep veya teknik gerekçe bulunup bulunmadığını araştırmak.

Yüzde 100'den yüzde 30'a geçişin emekli aylığının oluşum mekanizması bakımından anlamını açıklamak.

Bu değişikliği önceki çalışmada incelenen yüzde 2 aylık bağlama oranıyla birlikte değerlendirerek emekli yoksulluğunun yapısal boyutunu ortaya koymak.

Çalışmanın temel hareket noktası “Yüzde 30 neden yüzde 30?” sorusudur. Bu soru, düzenlemenin yalnızca sonucunu değil, kararın kaynağını ve gerekçesini araştırmayı amaçlamaktadır.

Araştırma Soruları

Çalışmanın temel araştırma sorusu şöyledir: Türkiye'de geçmiş çalışma kazançlarının emekli aylığı hesabında güncellenmesinde ekonomik büyümenin dikkate alınma oranı neden yüzde 30 olarak belirlenmiştir?

Bu temel soruya bağlı olarak şu alt sorulara yanıt aranacaktır:

5510 sayılı Kanun öncesinde geçmiş kazançların güncellenmesinde ekonomik büyümenin tamamının dikkate alınmasının hukuksal dayanağı ve uygulama biçimi nedir?

GSYH gelişme hızının yüzde 30'unun esas alınması ilk kez hangi belge veya siyasa düzenlemesinde ortaya çıkmıştır?

Yüzde 30 oranı hangi ekonomik, aktüeryal veya sosyal siyasa gerekçesiyle belirlenmiştir?

OECD, IMF veya Dünya Bankası belgelerinde Türkiye için yüzde 30 oranına ilişkin açık bir öneri veya teknik gerekçe bulunmakta mıdır?

Hükümet, bürokrasi ve TBMM yüzde 30 oranının belirlenmesi ve yasalaştırılması sürecinde hangi rolleri üstlenmiştir?

Ekonomik büyümenin yüzde 100'ü yerine yüzde 30'unun dikkate alınması emekli aylığının oluşum mekanizması bakımından ne anlama gelmektedir?

Yüzde 30 düzenlemesi ile yüzde 2 aylık bağlama oranının birlikte değerlendirilmesi, Türkiye'deki emekli yoksulluğunun yapısal nedenleri konusunda ne göstermektedir?

Bu sorular aracılığıyla çalışma, “yüzde 30 kim tarafından belirlendi?” sorusunu “kim önerdi, kim gerekçelendirdi, kim benimsedi ve kim yasalaştırdı?” ayrımı içinde incelemektedir.

Yöntem: %30’un Belgesel Soy Kütüğü

Bu çalışma nitel araştırma yaklaşımına dayanmakta ve belgesel inceleme ve süreç izleme yöntemlerini birlikte kullanmaktadır. Araştırmanın temel amacı yüzde 30 oranının yalnızca mevcut hukuksal düzenlemesini ortaya koymak değil, bu oranın hangi süreç içinde ortaya çıktığını, hangi gerekçeyle benimsendiğini ve hangi aktörler aracılığıyla hukuksal kurala dönüştürüldüğünü belirlemektir. Bu amaçla önce 4447 sayılı Kanun ile 5510 sayılı Kanun arasındaki güncelleme mekanizması karşılaştırılmaktadır. 4447 sayılı Kanun'la 2000 yılından itibaren SSK bakımından gösterge sistemi yerine geçmiş prime esas kazançların TÜFE ve gayrisafi yurt içi hasıla gelişme hızı dikkate alınarak güncellendiği yeni bir hesaplama sistemi getirilmiştir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının yayımladığı açıklamalarda da 2000 yılı öncesindeki sistemden 4447 sayılı Kanun'la bütün çalışma yaşamındaki kazançların TÜFE ve gelişme hızının tamamı dikkate alınarak güncellendiği sisteme geçildiği belirtilmektedir. İkinci aşamada, 5510 sayılı Kanun'un güncelleme katsayısına ilişkin düzenlemesi incelenmektedir. Kanunun 3. maddesinin 29. bendinde güncelleme katsayısı TÜFE değişiminin yüzde 100'ü ile sabit fiyatlarla GSYH gelişme hızının yüzde 30'unun toplamına bir eklenmesi şeklinde tanımlanmıştır. Bu düzenleme 2008 yılında 5754 sayılı Kanun'la mevcut biçimini almıştır. Üçüncü aşamada ise “yüzde 30 neden yüzde 30?” sorusunun belgesel izi sürülmektedir. Bunun için kanun metinleri, kanun tasarıları ve gerekçeleri, TBMM komisyon ve Genel Kurul tutanakları, hükümet açıklamaları ile OECD, IMF ve Dünya Bankası belgeleri karşılaştırılmaktadır. Buradaki temel ölçüt bir kurumun yüzde 30 oranından söz etmiş olması değil, bu oranın önerildiğini, talep edildiğini, teknik olarak gerekçelendirildiğini veya bir siyasa yüklenmesi olarak benimsendiğini gösteren açık bir belgenin bulunup bulunmadığıdır. Bu yaklaşım özellikle önemlidir. Çünkü bir sayının daha sonra uluslararası bir kuruluşun raporunda yer alması o kuruluşun bu sayıyı Türkiye'ye önerdiğini tek başına kanıtlamaz. Aynı şekilde bir uluslararası reform yaklaşımının Türkiye'deki yasama sürecini etkilemiş olması da belirli bir sayısal parametrenin doğrudan o kuruluş tarafından belirlendiği anlamına gelmez. Araştırmada bu nedenle şu belgesel sıra izlenmektedir: ilk ortaya çıkış, öneri veya gerekçe, hükümet tercihi/yüklenmesi, yasa tasarısı, TBMM kararı ve hukuksal uygulama.

Çalışmanın bir başka yöntembilimsel ilkesi kronoloji ile nedenselliğin birbirinden ayrılmasıdır. Bir uluslararası kuruluşun raporunun bir kanundan önce yayımlanmış olması tek başına o raporun kanunun nedeni olduğunu göstermez. Nedensellik savı için daha güçlü bir belgesel bağlantı aranacaktır. Son olarak yüzde 30'un etkisi, yüzde 2 aylık bağlama oranından ayrı fakat onunla bağlantılı bir parametre olarak ele alınmaktadır. Böylece önceki çalışmanın “yüzde 2 nereden geldi?” sorusuna bu çalışmada “yüzde 30 nereden geldi?” sorusu eklenmekte ve iki farklı parametrenin aynı sosyal güvenlik reformu içinde emekli aylığının oluşumunu nasıl etkilediği birlikte değerlendirilmektedir.

Eski Sistem: Büyümenin Tamamından Emekliye Pay

Burada önemli bir düzeltmeyi özellikle yapmak gerekir: “eski sistemde bütün emekliler için her dönemde büyümenin %100'ü dikkate alınıyordu” gibi genelleyici bir cümle kurmayacağız. Çünkü Türkiye'nin emeklilik sisteminde 2000 öncesi ve 2000–2008 dönemleri arasında da önemli farklılıklar vardı. 2000 yılında yürürlüğe giren 4447 sayılı Kanun, özellikle SSK ve Bağ-Kur bakımından yeni bir dönem başlattı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının kendi açıklamasına göre önceki gösterge sistemi terk edilerek sigortalının bütün çalışma yaşamındaki primlerinin dikkate alındığı ve bu kazançların TÜFE ile gelişme hızının tamamı kullanılarak güncellendiği sisteme geçildi. TBMM kayıtlarında da 4447 sayılı Kanun'un 1 Ocak 2000'den itibaren prime esas yıllık kazançların TÜFE ve gayrisafi yurt içi hasıla gelişme hızı kullanılarak güncellenmesini öngördüğü açıkça görülmektedir. Böylece 2000–2008 döneminde emekli aylığının hesabında iki ekonomik gelişme birlikte dikkate alınmıştır: fiyatlardaki değişim (TÜFE) ve ekonominin reel büyümesi (GSYH gelişme hızı). Bu mekanizmanın mantığı basittir: Bir kişinin geçmiş yıllarda elde ettiği ve prime esas alınan kazanç yalnızca enflasyon nedeniyle uğradığı değer kaybından arındırılmamakta aynı zamanda ekonominin reel olarak büyümesinden de pay almaktadır. Böylece geçmişteki bir ücretin emeklilik tarihindeki karşılığı hesaplanırken çalışanın yalnızca “paranın satın alma gücünü” değil, ekonomideki reel gelişmeyi de belirli ölçüde takip etmesi sağlanmaktadır. 5510 sayılı Kanun'la getirilen yeni sistemde ise bu ilişkinin niteliği değiştirilmiştir. Güncelleme katsayısında TÜFE'nin yüzde 100'ü korunmuş ancak GSYH gelişme hızının tamamı yerine yalnızca yüzde 30'u dikkate alınmıştır. Dolayısıyla değişiklik, basitçe “enflasyon hesaba katıldı, büyüme hesaba katılmadı” biçiminde anlatılamaz. Büyüme hesaba katılmaya devam etmiştir fakat büyümenin emekli aylığı hesabına aktarılma oranı yüzde 100'den yüzde 30'a düşürülmüştür. Bu nedenle yüzde 30 düzenlemesini anlamanın en doğru yolu onu bir “refah aktarımı” veya “büyümeden yararlanma” parametresi olarak değerlendirmektir. Nitekim daha sonraki TBMM tartışmalarında da bu değişiklik önceki sistemde gelişme hızının tamamının dikkate alındığı ve yeni sistemde ise yalnızca yüzde 30'unun dikkate alındığı şeklinde ifade edilmiştir. Ancak bu tür siyasal değerlendirmeler ile kanunun teknik hükmünü birbirinden ayırmak gerekir.

Burada makalenin asıl sorusu ortaya çıkmaktadır: Ekonomik büyümenin tamamından yalnızca yüzde 30'una geçiş hangi gerekçeyle yapılmıştır? Bu sorunun yanıtı, kanunun kendisinden çok yasalaşma sürecinde yapılan açıklamalarda ve düzenlemenin arkasındaki teknik gerekçede aranmalıdır. Bir sonraki bölümde tam olarak bu noktaya yani “%30 neden %30?” sorusuna geçeceğiz.

YÜZDE 30’UN EMEKLİ AYLIĞI ÜZERİNDEKİ MADDİ ANLAMI

Yüzde 30 düzenlemesinin emekliler açısından anlamını ortaya koyabilmek için önce yapılan değişikliğin neyi değiştirdiğini doğru tanımlamak gerekir. 5510 sayılı Kanun, geçmiş yıllardaki prime esas kazançların emeklilik tarihine taşınmasında kullanılan güncelleme katsayısında TÜFE'nin yüzde 100'ünü korurken gayrisafi yurt içi hasıla gelişme hızının yalnızca yüzde 30'unu dikkate almaktadır. Buna karşılık 2000–2008 döneminde uygulanan sistemde gelişme hızının tamamı hesaba katılmaktaydı. TBMM kayıtlarında da bu fark açık biçimde ortaya konulmuştur. Bu değişikliğin ilk bakışta görülen sonucu şudur: Ekonominin reel olarak büyüdüğü bir yılda, geçmişte elde edilmiş bir kazancın emeklilik hesabına taşınmasında büyümenin tamamı artık dikkate alınmamaktadır. Örneğin, varsayımsal olarak bir yılda reel GSYH gelişme hızının %5 olduğunu düşünelim. Eski sistemde bu büyümenin %5'lik bölümü güncelleme katsayısına yansırken yeni sistemde bunun yalnızca %30'u, yani %1,5'i yansıyacaktır. Aradaki fark 3,5 puandır. Bu farkın emekli aylığına etkisi tek bir yıl için yalnızca yüzde 3,5 olarak ortaya çıkmaz. Çünkü geçmiş yıllara ait kazançlar, emeklilik tarihine kadar her yılın güncelleme katsayısıyla güncellenmektedir. Dolayısıyla büyüme ile enflasyon arasındaki farkın bir bölümü çalışma süresi boyunca bileşik olarak hesaplamaya yansıyabilir. Başka bir ifadeyle, yüzde 30 uygulaması tek seferlik bir kesinti değil, emeklilik aylığının hesaplanmasında geçmiş kazançların ekonomik büyümeyle birlikte değer kazanma kapasitesini azaltan sürekli bir parametredir. Bununla birlikte, buradan “%100 yerine %30 uygulandığı için emekli aylığı %70 azalmıştır” sonucu çıkarılamaz. Çünkü güncelleme katsayısının diğer unsuru olan TÜFE yüzde 100 oranında hesaba katılmaya devam etmektedir. Ayrıca emekli aylığı yalnızca güncelleme katsayısından oluşmamakta ve ortalama aylık kazanç ile aylık bağlama oranının birlikte değerlendirilmesiyle hesaplanmaktadır. 5510 sayılı Kanun'un 29. maddesi de yaşlılık aylığını ortalama aylık kazanç ile aylık bağlama oranının çarpımı üzerinden tanımlamaktadır. Ancak bu sınırlama, maddi önemini ortadan kaldırmamaktadır. Tam tersine, ekonomik büyümenin uzun bir dönem boyunca sürdüğü bir ekonomide büyümenin yalnızca yüzde 30'unun geçmiş kazançlara yansıtılması ile tamamının yansıtılması arasında zaman içinde birikimli fark oluşması beklenir. Bu nedenle düzenlemenin etkisini ölçmek için yalnızca “bir yılda ne kadar kayıp oluştu?” sorusu değil, “emeklilik hesabına esas kazançlar uzun yıllar boyunca eski ve yeni güncelleme katsayılarıyla ayrı ayrı güncellenseydi sonuç ne olurdu?” sorusu sorulmalıdır. Bu noktada yüzde 30 düzenlemesinin emekli yoksulluğu açısından önemi daha açık duruma gelmektedir. Ekonomik büyüme yalnızca ülkenin toplam üretimini artıran makroekonomik bir gösterge değildir. Çalışanların ücretleri, işletmelerin gelirleri ve toplumun genel refah düzeyi üzerinde de etkiler yaratır. Emeklilik sistemi geçmiş kazançları güncellerken büyümenin tamamını değil yalnızca bir bölümünü dikkate aldığında emekli aylığı ile ekonominin genel büyüme düzeyi arasındaki bağ zayıflamaktadır. Nitekim 2008 yılında TBMM'de yapılan görüşmeler sırasında dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik yüzde 30 oranının yasaya konulmasını “emeğin ülkenin gelişmesi içerisindeki payı teknik olarak yüzde 30” gerekçesiyle açıklamıştır. Bu açıklama, yüzde 30 oranının yalnızca teknik bir katsayı olmadığını ve belirli bir refah paylaşımı varsayımına dayandırıldığını göstermektedir. Ancak bu varsayımın hangi bilimsel, aktüeryal veya ekonomik hesaplamadan türetildiği konusunda ayrıca belge aranması gerekir. Dolayısıyla bu çalışmanın maddi etki bakımından vardığı temel nokta şudur: Yüzde 30 düzenlemesinin sonucu emekli aylığının yüzde 70 oranında azalması değildir. Ekonomik büyümenin emekli aylığı hesabına aktarılma derecesinin önemli ölçüde azaltılmasıdır. Bu azalma, çalışma hayatının uzunluğu ve ekonomik büyümenin yıllar boyunca devam etmesi nedeniyle emeklilik hesabında birikimli bir fark yaratabilecek niteliktedir. Bu nedenle yüzde 30, yüzde 2 aylık bağlama oranı gibi, emekli aylığının kesin tutarını tek başına belirleyen bir oran değildir. Ancak yüzde 2'nin çalışma süresinin aylığa dönüşümünü yüzde 30'un ise geçmiş kazançların ekonomik büyümeyle birlikte emeklilik tarihine taşınmasını belirlemesi nedeniyle iki parametre aynı reformun iki farklı yüzünü oluşturmaktadır. Emekli aylığındaki yapısal değişimi anlayabilmek için bu iki parametrenin birlikte değerlendirilmesi gerekir.

YÜZDE 30 NEDEN YÜZDE 30?

Yüzde 30'un kaynağını araştırırken 5510 sayılı Kanun'un 2006 yılında kabul edilen ilk biçimi ile 2008 yılında 5754 sayılı Kanun'la yeniden düzenlenen biçimini birbirinden ayırmak gerekmektedir. Çünkü bugün uygulanan yüzde 30 oranı 5510 sayılı Kanun'un ilk şeklinde bulunmamaktadır. 31 Mayıs 2006 tarihli 5510 sayılı Kanun'da güncelleme katsayısına ilişkin farklı bir hesaplama yöntemi öngörülmüştü. Bu düzenleme Anayasa Mahkemesi'nin 15 Aralık 2006 tarihli E.2006/111, K.2006/112 sayılı kararıyla iptal edildi. Mahkemenin değerlendirmesinde yalnızca enflasyon karşısındaki değer kaybını gideren bir yaklaşımın ekonomik büyümeden bireye düşecek refah payını yeterince gözetmediği vurgulandı. Böylece güncelleme katsayısının yalnızca mali ve aktüeryal bir hesaplama konusu olmadığı, sosyal devlet ve sosyal güvenlik hakkı bakımından da değerlendirilmesi gerektiği ortaya konuldu. Bu karar sonrasında 5754 sayılı Kanun'la yeni bir formül oluşturuldu. Yeni düzenlemede güncelleme katsayısı TÜFE değişiminin yüzde 100'ü ile sabit fiyatlarla GSYH gelişme hızının yüzde 30'unun toplamına bir eklenmesi şeklinde belirlendi. Böylece bugün bilinen “TÜFE'nin %100'ü + GSYH gelişme hızının %30'u” formülü ortaya çıktı. Dolayısıyla yüzde 30'un hukuksal soy kütüğü bakımından şu ayrım yapılmalıdır: 2006: 5510 sayılı Kanun, ilk güncelleme katsayısı formülü, Anayasa Mahkemesi iptali. Ve 2008: 5754 sayılı Kanun, yeni formül, TÜFE %100, GSYH gelişme hızı %30.

Bu durum, yüzde 30'un OECD, IMF veya Dünya Bankası tarafından doğrudan Türkiye'ye önerildiğini gösteren bir belge bulunup bulunmadığı sorusunu daha da önemli kılmaktadır. İncelenen IMF belgelerinde 2008 reformunun mali sürdürülebilirlik, emeklilik yaşının yükseltilmesi, ikame oranlarının uluslararası düzeylere yaklaştırılması ve aylıkların tüketici fiyatlarına endekslenmesi gibi unsurları öne çıkmaktadır. IMF'nin 2008 değerlendirmesi yeniden düzenlenen reformun Anayasa Mahkemesi'nin itirazlarını giderdiğini ve güncelleme formülünün ekonomik büyümeyle daha açık bir ilişki kuracak biçimde yüzde 30 reel GSYH gelişme hızını içerdiğini kaydetmektedir. Ancak bu belge, “%30 oranını IMF önerdi” şeklinde bir nedensellik kurmamaktadır. Aksine, oran Türkiye'deki yeniden düzenlenmiş reformun bir unsuru olarak aktarılmaktadır. TBMM'deki yasama görüşmeleri ise yüzde 30'un dönemin hükümeti tarafından nasıl gerekçelendirildiğine ilişkin doğrudan bir belge sunmaktadır. Dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik 2008 yılında yaptığı konuşmada gelişme hızının yüzde 30'unun aylıklara yansıtılacağını ve bunun gerekçesinin “emeğin ülkenin gelişmesi içerisindeki payı teknik olarak yüzde 30” olduğunu belirtmiştir. Bu açıklama önemlidir ancak tek başına yüzde 30'un bilimsel veya istatistiksel kökenini açıklamamaktadır. Çünkü burada yanıtlanması gereken ikinci bir soru ortaya çıkmaktadır: “Emeğin ülkenin gelişmesi içerisindeki payının teknik olarak yüzde 30 olduğu” hangi hesaplamaya dayanmaktadır? Milli gelir hesaplarında emeğin payı hangi gelir kalemleri üzerinden ölçülmüş, hangi dönem esas alınmış ve yüzde 30 oranına hangi yöntemle ulaşılmıştır? İncelenen yasama belgelerinde bu hesaplamayı ayrıntılı biçimde ortaya koyan bir aktüeryal veya ulusal gelir hesabına henüz rastlanmamaktadır. Dolayısıyla mevcut belgelerden çıkarılabilecek sonuç yüzde 30'un 2008 yılında Türkiye'nin sosyal güvenlik reformunun hukuksal bir tercihi olarak ortaya çıktığı fakat bu sayısal tercihin OECD, IMF veya Dünya Bankası tarafından açık biçimde önerildiğinin gösterilemediğidir. IMF'nin 2008 raporu, yüzde 30'luk düzenlemeyi reformun bir unsuru olarak kaydetmektedir ancak bunun kaynağını IMF'ye bağlamamaktadır. Burada ayrıca önemli bir hukuksal gelişme bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi'nin 2006 tarihli kararının ardından ortaya çıkan yeni formül ekonomik büyümeden bireye bir “refah payı” verilmesi gerektiği düşüncesini tümüyle dışlamamış aksine GSYH gelişme hızının yüzde 30'unu güncelleme katsayısı içine almıştır. Dolayısıyla yüzde 30 mahkemenin “büyümeden hiçbir pay verilmemesi” yaklaşımına karşı geliştirilen yeni yasama formülünün bir parçasıdır. Bu nedenle yüzde 30'un yalnızca “emeklilerin büyümeden aldığı payın azaltılması” biçiminde anlatılması da eksik kalır. Daha doğru ifade, büyümenin emekli aylığı hesabına hangi oranda yansıtılacağının yeniden belirlenmiş olmasıdır. Sonuç olarak yüzde 30'un belgesel soy kütüğü üç aşamada ortaya çıkmaktadır: 2006'da ilk 5510 formülünün Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi, 2008'de 5754 sayılı Kanun'la yeni formülün kabul edilmesi ve aynı dönemde hükümet tarafından yüzde 30'un “emeğin gelişmedeki payı” gerekçesiyle savunulması. Mevcut belgeler, bu oranın uluslararası kuruluşlardan doğrudan alınmış belirli bir oran olduğunu göstermemektedir. Bu nedenle çalışmanın bu aşamasındaki en ihtiyatlı sonuç şudur: Yüzde 30'un hukuksal kaynağı belirlenebilir ancak sayısal gerekçesinin bilimsel ve ekonomik kaynağı henüz aynı açıklıkta ortaya konulmuş değildir. Makalenin araştırılması gereken asıl noktalarından biri de budur.

OECD, IMF VE DÜNYA BANKASI AÇISINDAN YÜZDE 30

Yüzde 30'un kaynağını belirlemek için uluslararası kuruluşların reform sürecindeki rollerinin ayrıca incelenmesi gerekmektedir. Çünkü Türkiye'nin sosyal güvenlik reformları 1990'ların sonlarından itibaren yalnızca ulusal bir siyasa tartışması olarak yürütülmemiş ve OECD, IMF ve Dünya Bankası'nın Türkiye ekonomisi ve sosyal güvenlik sistemi hakkındaki değerlendirmeleri de reform ortamının bir parçası olmuştur. Ancak bu durum, belirli bir sayısal parametrenin doğrudan bu kuruluşlardan geldiği anlamına gelmemektedir. OECD belgelerinde Türkiye'nin sosyal güvenlik sisteminin mali sürdürülebilirliği, erken emeklilik, yüksek ikame oranları ve emeklilik sisteminin uzun dönemli mali yükü üzerinde durulmuştur. Ancak bu araştırmada incelenen belgelerde geçmiş kazançların güncellenmesinde GSYH gelişme hızının yüzde 30'unun kullanılmasına yönelik açık bir OECD önerisi saptanmamıştır. Dolayısıyla OECD'nin reform yönelimleri ile 2008'de kabul edilen yüzde 30 oranını aynı şey olarak değerlendirmek olanaklı değildir. IMF'nin rolü daha farklıdır. Türkiye'nin IMF ile yürüttüğü program ilişkileri çerçevesinde sosyal güvenlik reformu mali sürdürülebilirliğin önemli unsurlarından biri olmuştur. IMF'nin 2007 tarihli değerlendirmesinde Türkiye'nin yeni emeklilik parametrelerini ve emekli aylığı endeksleme formülünü uygulamaya koyma yüklenimi açıkça yer almaktadır. Ancak bu belgede de “GSYH gelişme hızının yüzde 30'u” IMF tarafından belirlenmiş bir oran olarak sunulmamaktadır. IMF'nin 2008 Türkiye raporu ise konuyu daha açık biçimde ortaya koymaktadır. Rapora göre Anayasa Mahkemesi, önceki düzenlemede ekonomik büyüyen bir ekonomiden bireye düşen refah payının dikkate alınmamasını sorun olarak görmüş ve Hükümet bunun üzerine güncelleme parametresini enflasyonun yüzde 100'ü ve reel GSYH büyümesinin yüzde 30'u biçiminde değiştirmiştir. IMF burada yüzde 30'u Türkiye'nin yeniden düzenlenmiş reformunun bir unsuru olarak aktarmakta ve bu oranı kendisinin önerdiğini söylememektedir. Dünya Bankası'nın 2008 tarihli siyasa belgesi ise daha da açıklayıcıdır. Belgede Hükümetin Anayasa Mahkemesinin ortaya koyduğu sorunları gidermek amacıyla yasayı değiştirdiği ve geçmiş kazançların yeniden değerlenmesinde kullanılan parametrenin enflasyonun yüzde 100'ü ile reel GSYH büyümesinin yüzde 30'u olarak değiştirildiği belirtilmektedir. Başka bir ifadeyle belge yüzde 30'un uluslararası bir kuruluşun Türkiye'ye verdiği sayısal bir talimat olduğunu değil, Hükümetin yeniden düzenlenmiş yasa kapsamında yaptığı tercihi anlatmaktadır. Bu belgeler birlikte değerlendirildiğinde şu ayrım ortaya çıkmaktadır:

Çizelge 1:

 

Uluslararası Kuruluşları Rolü

Aktör

Belgelerde görülen rol

%30 açısından bulgu

OECD

Ekonomik değerlendirme ve siyasa önerileri

Açık bir %30 önerisi saptanmadı

IMF

Program ilişkisi, mali gözetim ve reform taahhütlerinin izlenmesi

%30 reformun bir unsuru olarak kaydediliyor; IMF önerisi olarak gösterilmiyor

Dünya Bankası

Teknik ve karşılaştırmalı değerlendirme

%30'u Hükümetin Anayasa Mahkemesi sonrasında yaptığı değişiklik olarak aktarıyor

Hükümet

Reformun yeniden tasarlanması ve yasa değişikliğinin hazırlanması

%30'u benimseyip yasalaştırdı

TBMM

Yasama kararı

%30'u hukuksal kurala dönüştürdü

Anayasa Mahkemesi

Anayasal denetim

İlk formülün ekonomik büyümeden refah payını yeterince gözetmediğine ilişkin değerlendirme yaptı

 

Bu çizelge bir aktörler sıralaması değildir ve yalnızca kurumsal iş bölümünü göstermektedir. Bununla birlikte, yüzde 30'un hiçbir uluslararası etkiden bağımsız olarak yalnızca Türkiye'de üretildiği sonucuna da ulaşılmamalıdır. Reformun genel yönü mali sürdürülebilirlik, daha düşük ikame oranları, daha yüksek emeklilik yaşı ve emeklilik sistemlerinin uzun dönemli mali dengesinin sağlanması gibi uluslararası siyasa tartışmalarıyla açık biçimde bağlantılıdır. Nitekim Dünya Bankası belgesi reformun amaçları arasında mali sürdürülebilirlik ve sistemin uluslararası parametrelere yaklaştırılmasını açıkça saymaktadır. Dolayısıyla burada kurulabilecek en sağlam nedensellik, “uluslararası kuruluş, yüzde 30” şeklinde doğrudan bir çizgi değildir. Belgelerin gösterdiği daha karmaşık ilişki uluslararası reform çerçevesi, Türkiye'nin reform süreci, Anayasa Mahkemesi müdahalesi, Hükümetin yeni formülü seçmesi ve TBMM'nin yasalaştırması biçimindedir. Bu ayrım, çalışmanın başındaki temel soruya da yanıt vermektedir. Mevcut belgeler yüzde 30'un OECD, IMF veya Dünya Bankası tarafından Türkiye'ye açıkça önerilmiş belirli bir oran olduğunu göstermemektedir. Buna karşılık, bu kuruluşların reformun mali ve yapısal çerçevesinin oluşmasında önemli bir kurumsal ortam oluşturduklarını gösteren güçlü belgeler bulunmaktadır.

GENEL DEĞERLENDİRME

Bu çalışmanın ortaya koyduğu temel bulgu emekli aylıklarının belirlenmesinde kullanılan yüzde 30’luk büyüme bileşeninin kamuoyunda zaman zaman ifade edildiği gibi emeklilere ulusal gelirden ayrılan yüzde 30’luk bir pay olmadığıdır. Söz konusu oran emekli aylığının hesabında geçmiş çalışma dönemlerine ilişkin kazançların güncellenmesinde kullanılan katsayının ekonominin reel büyümesinden ne ölçüde yararlanacağını belirleyen teknik ve hukuksal bir parametredir. Güncelleme katsayısında tüketici fiyatlarındaki değişimin yüzde 100’ü dikkate alınırken reel gayrisafi yurt içi hasıla gelişme hızının yalnızca yüzde 30’u hesaba katılmaktadır.

Yüzde 30’un bugünkü biçimine ulaşması da doğrudan ve tek aşamalı bir kararın sonucu değildir. 2006 tarihli 5510 sayılı Kanun'un ilk düzenlemesi Anayasa Mahkemesinin müdahalesiyle önemli ölçüde değişmiş ve Mahkemenin ekonomik büyümenin ve büyümeden kaynaklanan refah artışının bireylere yansıması konusundaki değerlendirmesinin ardından 2008 yılında 5754 sayılı Kanun ile yeni bir güncelleme formülü oluşturulmuştur. Böylece güncelleme parametresi yüzde 100 tüketici fiyatları değişimi ile yüzde 30 reel GSYH gelişme hızından oluşan bugünkü yapıya kavuşmuştur.

Bu süreç, yüzde 30 oranının doğrudan OECD, IMF veya Dünya Bankası tarafından Türkiye'ye verilmiş bir talimat olduğu biçimindeki açıklamaların mevcut belgelerle doğrulanamadığını göstermektedir. İncelenen belgelerde IMF 2008 yılında yüzde 30'luk düzenlemeyi reformun bir unsuru olarak kaydetmekte, Dünya Bankası ise hükümetin Anayasa Mahkemesinin itirazlarını karşılamak amacıyla yasayı değiştirdiğini ve yüzde 100 enflasyon ile yüzde 30 reel büyüme bileşimini seçtiğini açıkça belirtmektedir. Dolayısıyla burada daha isabetli nedensellik zinciri, uluslararası reform çerçevesi, Türkiye'nin sosyal güvenlik reform süreci, Anayasa Mahkemesi müdahalesi, hükümetin yeni formül tercihi ve yasalaştırma biçimindedir.

Bununla birlikte, hükümet adına TBMM'de yapılan açıklamada yüzde 30 oranının gerekçesi, “emeğin ülkenin gelişmesi içerisindeki payı”nın teknik olarak yüzde 30 olduğu şeklinde ifade edilmiştir. Bu açıklama oran için siyasal ve hukuksal bir gerekçe sunmakla birlikte yüzde 30'un hangi istatistiksel, ekonomik veya aktüeryal hesaplama sonucunda belirlendiğini tek başına açıklamamaktadır. Dolayısıyla bu oran açısından önemli bir araştırma sorusu bulunmaktadır: Neden yüzde 30? Mevcut belgeler oranın yasalaşma sürecini göstermekte ancak yüzde 30'un teknik olarak nasıl türetildiğini bütün açıklığıyla ortaya koymamaktadır.

Yüzde 30'un önemi, tek bir yıldaki etkisinden çok, çalışma yaşamının geçmiş kazançlarının emeklilik tarihine kadar güncellenmesi sırasında ortaya çıkan birikimli etkisinden kaynaklanmaktadır. Örneğin reel ekonomik büyümenin yüzde 5 olduğu bir yılda eski sistemin büyümenin tamamını dikkate aldığı varsayımı ile yeni sistemin yalnızca yüzde 30'unu dikkate alması arasında 3,5 puanlık bir fark ortaya çıkmaktadır. Bu fark tek başına emekli aylığının aynı oranda azalması anlamına gelmez ancak uzun çalışma dönemleri boyunca geçmiş kazançların güncellenmesinde tekrarlanması başlangıçta bağlanacak aylığın düzeyini etkileyebilecek bir birikimli farklılık yaratır.

Bu nedenle yüzde 30 emekli aylığının bütününü yüzde 30'a indiren bir düzenleme olarak değil, emeklinin ekonomik büyümeden emekli aylığı hesabı yoluyla yararlanma derecesini sınırlayan bir güncelleme parametresi olarak değerlendirilmelidir. Bu ayrım konunun hem bilimsel hem de kamusal tartışmasında özellikle önemlidir.

Son olarak yüzde 30 bu çalışmanın bir önceki bölümünde incelenen yüzde 2'lik aylık bağlama oranından bağımsız değildir. Yüzde 2 çalışma süresinin emekli aylığına dönüşme oranını ve yüzde 30 ise geçmiş kazançların emeklilik tarihindeki değerinin belirlenmesinde ekonomik büyümenin ne ölçüde hesaba katılacağını belirlemektedir. Dolayısıyla iki parametre farklı mekanizmalar üzerinden çalışmakta fakat aynı emekli aylığının başlangıç düzeyini belirleyen hesaplama sistemi içinde birlikte yer almaktadır.

SONUÇ VE ÖNERİLER

Bu çalışmanın ulaştığı sonuç emekli aylığı sistemindeki yüzde 30'luk büyüme bileşiminin basit bir teknik ayrıntı olmadığıdır. Oran geçmiş çalışma gelirlerinin emeklilik tarihindeki değerinin belirlenmesinde ekonomik büyümenin ne ölçüde hesaba katılacağını belirlemekte ve bu nedenle emekli aylığının başlangıç düzeyi üzerinde uzun dönemli bir etki yaratabilecek nitelikte bulunmaktadır.

Yüzde 30'un ortaya çıkışı da doğrudan bir OECD, IMF veya Dünya Bankası talimatı olarak açıklanamamaktadır. İncelenen belgeler, Türkiye'nin sosyal güvenlik reformunun uluslararası mali ve sosyal güvenlik reform çerçevesiyle ilişkili olduğunu göstermektedir. Ancak yüzde 30 oranının belirlenmesini doğrudan bu kuruluşlardan birinin önerisine bağlayan açık bir belgeye ulaşılamamıştır. Buna karşılık Dünya Bankası belgeleri hükümetin Anayasa Mahkemesinin müdahalesinin ardından yeni formülü kendisinin seçtiğini belirtmektedir.

Bu nedenle yüzde 30'un gerçek öyküsü “uluslararası kuruluşlar yüzde 30 istedi, Türkiye uyguladı” biçimindeki basitleştirilmiş bir anlatıdan daha karmaşıktır. Daha doğru anlatı sosyal güvenlik reformunun uluslararası siyasa ve mali sürdürülebilirlik tartışmaları içinde geliştiği, 2006 tarihli düzenlemenin Anayasa Mahkemesinin denetiminden geçtiği ve 2008 yılında hükümet tarafından yeni bir güncelleme formülünün yasalaştırıldığı şeklindedir.

Çalışmanın ortaya çıkardığı ikinci önemli sonuç yüzde 30 oranının teknik dayanağının ayrıca açıklanmaya gereksinim duymasıdır. Dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı tarafından yapılan açıklamada oran emeğin ekonomik gelişmedeki payının teknik olarak yüzde 30 olduğu gerekçesiyle savunulmuştur. Ancak bu payın hangi veri seti, hesaplama yöntemi veya aktüeryal model kullanılarak yüzde 30 olarak belirlendiği incelenen temel belgelerde yeterli açıklıkla gösterilmemektedir. TBMM tutanağında Faruk Çelik “gelişme hızından emeğin payı olarak yüzde 26,2 olarak hesaplandı ve biz bunu 5510'a yüzde 30 olarak yansıttık” demiştir. Dolayısıyla %30 oranının belirlenmesinde kullanılan %26,2'lik hesaplamanın veri seti yöntemi ve aktüeryal gerekçesi incelenen belgelerde ayrıntılı olarak açıklanmamaktadır.

Bu nedenle gelecekteki sosyal güvenlik düzenlemelerinde emekli aylığı formüllerinde kullanılan her teknik parametrenin hesaplama yöntemiyle birlikte kamuoyuna açıklanması önem taşımaktadır. Özellikle ekonomik büyümenin yüzde 30'unun neden tercih edildiği, bunun emekli aylıkları üzerindeki kısa, orta ve uzun dönemli etkilerinin hangi aktüeryal varsayımlarla hesaplandığı ve farklı oranların sonuçlarının ne olacağı saydam biçimde ortaya konulmalıdır.

Ayrıca yüzde 2'lik aylık bağlama oranı ile yüzde 30'luk büyüme bileşiminin birlikte değerlendirilmesi gerekir. Bunlar aynı şey değildir. Ancak her ikisi de emekli aylığının çalışma hayatındaki kazançlara ve ekonomik büyümeye nasıl bağlandığını belirleyen temel parametrelerdir. Bu nedenle sosyal güvenlik reformlarının değerlendirilmesinde yalnızca bütçe dengesi veya sistemin aktüeryal sürdürülebilirliği değil, emeklinin ekonomik büyümeden yararlanma biçimi ve emeklilik dönemindeki gelir yeterliliği de temel değerlendirme ölçütleri arasında bulunmalıdır.

Sonuç olarak, yüzde 30'un tartışılması “emekliye ulusal gelirin yalnızca yüzde 30'u veriliyor” biçimindeki doğru olmayan bir önermeden uzaklaştırılmalı, tartışma, ekonomik büyümenin emekli aylığının hesaplanmasına hangi oranda ve hangi gerekçeyle yansıtıldığı sorusu üzerine kurulmalıdır. Bu soru hem sosyal güvenlik sisteminin teknik yapısının hem de emeklilerin ekonomik büyümeden aldıkları payın zaman içindeki değişiminin anlaşılması bakımından daha anlamlı bir başlangıç noktasıdır.


 

Kaynakça

 

Anayasa Mahkemesi. (2006). E. 2006/111, K. 2006/112 sayılı karar (15 Aralık 2006). Anayasa Mahkemesi Norm Kararlar Bilgi Bankası.

Anayasa Mahkemesi. (2011). E. 2008/56, K. 2011/58 sayılı karar. Anayasa Mahkemesi Norm Kararlar Bilgi Bankası.

International Monetary Fund. (2008). Turkey: 2008 Article IV consultation—Staff report (IMF Country Report No. 08/272). International Monetary Fund.

Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2008). Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı ve Sosyal İşler Komisyonu raporu (Sıra Sayısı: 119). TBMM.

Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2014). Genel Kurul tutanağı. TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2015). Bütçe görüşmeleri: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik'in açıklamaları. TBMM Komisyon Tutanakları.

Türkiye Cumhuriyeti. (2006). 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu. Resmî Gazete, 26200.

Türkiye Cumhuriyeti. (2008). 5754 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılmasına dair Kanun. Resmî Gazete, 26870.

World Bank. (2008). Program document for a proposed third programmatic public sector development policy loan to the Republic of Turkey. World Bank.

Hiç yorum yok: