Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

2 Eylül 2026 Çarşamba

 

Yeni Anayasa Neden? 2002–2026 Döneminde Anayasal Dönüşüm, Rejim Tasarımı ve Liderlik Sürekliliği

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

Yürütücü Özet

Türkiye’de “yeni anayasa” tartışması, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) iktidara geldiği 2002 yılından bu yana farklı biçimlerde gündeme gelmiştir. Bu dönem boyunca “sivil anayasa”, “demokratikleşme”, “darbe anayasasından kurtulma”, “özgürlükçü anayasa”, “vasiliğin tasfiyesi” ve “yeni toplumsal sözleşme” gibi gerekçeler sürekli olarak öne çıkarılmıştır. Ancak aynı dönemde Türkiye’nin anayasal düzeni kapsamlı biçimde değiştirilmiş ve 2007, 2010 ve özellikle 2017 anayasa değişiklikleriyle yalnızca anayasanın çok sayıda hükmü değil, siyasal sistemin temel yapısı da yeniden düzenlenmiştir. 2017’de parlamenter hükümet sisteminden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesi bu dönüşümün en köklü aşamasını oluşturmuştur.

Bu durum çalışmanın temel sorusunu ortaya çıkarmaktadır: 2017’de hükümet sistemini köklü biçimde değiştiren siyasal iktidar neden 2026’da yeniden “yeni anayasa” istemektedir?

Çalışmanın temel bulgusu, bu sorunun yalnızca 1982 Anayasası’nın askeri geçmişi ve demokratik niteliği üzerinden açıklanamayacağıdır. 2026’daki yeni anayasa girişimi 2002’den itibaren gerçekleşen anayasal dönüşümün yeni bir aşaması olarak değerlendirilmelidir. Bu çerçevede üç temel açıklama öne çıkmaktadır: demokratik yenilenme, 2017 sisteminin revizyonu ve anayasal iktidar stratejisi.

Araştırma, anayasa değişikliklerinin yalnızca hukuksal metinler değil, aynı zamanda siyasal iktidarın kuruluşunu, kullanımını, dağılımını ve sürekliliğini düzenleyen kurumsal araçlar olduğu varsayımına dayanmaktadır. Bu nedenle çalışmada “söylem–anayasal tasarım–siyasal güç dağılımı–siyasal sonuç” ilişkisi izlenmiştir. 2007, 2010 ve 2017 değişiklikleri ile 2026’daki yeni anayasa söylemi tarihsel-karşılaştırmalı olarak incelenmiş ve siyasal açıklamalar, anayasal metinler, TBMM belgeleri ve diğer birincil kaynaklar süreç izleme ve nitel içerik çözümlemesiyle değerlendirilmiştir.

Araştırmanın önemli bir bulgusu, AK Parti’nin anayasa söyleminde belirgin bir süreklilik bulunmasına karşın bu söyleme eşlik eden anayasal sonuçların farklı dönemlerde önemli ölçüde değişmiş olmasıdır. Bu nedenle aynı normatif gerekçelerin farklı anayasal hedeflere ve siyasal işlevlere hizmet edebileceği sonucuna ulaşılmıştır. Özellikle 2017 değişikliği demokratik reform sınırlarını aşarak doğrudan hükümet sisteminin yeniden tasarlanması niteliği taşımıştır.

2026 bakımından ise yeni anayasa girişiminin 2017 sistemini bütünüyle terk etmekten çok yeniden düzenleme olasılığı dikkat çekmektedir. Bakanlar Kurulunun yeniden oluşturulması, bürokratik örgütlenmenin değiştirilmesi, bazı Cumhurbaşkanlığı yetkilerinin yeniden dağıtılması ve müsteşarlık gibi kurumların geri getirilmesi türündeki düzenlemeler gerçekleştiği takdirde bunlar parlamenter sisteme tam dönüşten çok Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin yeniden tasarlanması olarak değerlendirilebilir.

Çalışmanın en önemli bulgusu ise liderlik sürekliliği sorununun 2026 anayasa tartışmasının dışında bırakılamayacağıdır. Mevcut Anayasa’da Cumhurbaşkanının görev süresi ve yeniden adaylığına ilişkin sınırlamalar bulunmakta ve 2028 sonrasında Cumhurbaşkanlığının geleceği bu nedenle anayasal bir sorun oluşturmaktadır. AK Parti yöneticilerinin 2028’de Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesini açık bir siyasal hedef olarak ifade etmeleri ve bazı açıklamalarda bu hedef ile anayasal yeniden yapılanmanın aynı bağlam içinde ilişkilendirilmesi liderlik sürekliliğini yalnızca spekülatif bir varsayım olmaktan çıkararak sınanabilir bir araştırma varsayımına dönüştürmektedir.

Bununla birlikte çalışma, “yeni anayasanın amacı Erdoğan’ın ömür boyu başkanlığını sağlamaktır” sonucunu peşin olarak kabul etmemektedir. Bu savın bilimsel olarak sınanabilmesi için özellikle Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden adaylığı, seçimlerin yenilenmesi ve geçiş hükümleri incelenmelidir. Anayasa paketinde çok sayıda demokratik veya teknik düzenlemenin bulunması birkaç önemli hükmün siyasal açıdan belirleyici olmasını engellemez. Bu nedenle çalışmada “anayasal kozmetik” ile “stratejik anayasal düzenleme” arasında çözümleyici bir ayrım yapılmıştır.

Araştırma ayrıca, mevcut TBMM’nin anayasa değişikliği yapma konusundaki hukuksal yetkisi ile yeni bir anayasal düzenin demokratik kurucu meşruluğu arasında ayrım yapılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Mevcut TBMM, Anayasa’nın öngördüğü usuller içinde anayasa değişikliği yapabilir. Ancak mevcut parlamento bileşiminin yasama dönemi içinde önemli ölçüde değişmesi ve yapılmak istenen işlemin mevcut anayasal düzeni bütünüyle yeniden kurma savı taşıması durumunda temsilin güncelliği ve yenilenmiş demokratik yetkilendirme sorunu ayrıca değerlendirilmelidir. Bu bakımdan yeni seçilmiş bir Meclis hukuksal olarak zorunlu olmasa da yeni anayasanın kurucu demokratik meşruluğunu güçlendirebilecek bir seçenek olarak değerlendirilebilir.

Sonuç olarak çalışma 2026’daki yeni anayasa girişiminin tek boyutlu bir demokratikleşme projesi olarak açıklanamayacağını ileri sürmektedir. Daha kapsayıcı açıklama demokratik ve meşruluk üretici düzenlemelerle birlikte 2017’de kurulan sistemin yeniden düzenlenmesi, mevcut siyasal güç yapısının kurumsal olarak güçlendirilmesi ve Cumhurbaşkanlığı makamında liderlik sürekliliğinin sağlanmasına yönelik stratejik düzenlemelerin aynı anayasal proje içinde bir araya gelebileceği varsayımıdır.

Bu çerçevede çalışmanın temel sorusu artık yalnızca “Neden yeni anayasa?” değildir. Daha açıklayıcı soru şudur: “Yeni anayasa Türkiye’nin anayasal düzenini demokratikleştirerek yeniden mi kuracaktır, 2017’de oluşturulan sistemi yeniden düzenleyerek mi sürdürecektir, yoksa birkaç önemli anayasal düzenleme aracılığıyla mevcut siyasal iktidarın ve liderliğin geleceğini mi güvence altına alacaktır?”

Bu sorunun kesin cevabı, yeni anayasa metni ortaya çıktığında özellikle de stratejik anayasal düğüm noktaları üzerinden yapılacak ayrıntılı incelemeyle verilebilecektir.


 

Öz

Bu çalışma, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 2026 yılında yeniden gündeme getirilen “yeni anayasa” talebinin siyasal ve kurumsal nedenlerini incelemektedir. Araştırmanın çıkış noktasını 2002 yılından itibaren AK Parti iktidarları döneminde gerçekleştirilen kapsamlı anayasal değişikliklere ve özellikle 2017 yılında parlamenter hükümet sisteminden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmiş olmasına karşın yeni bir anayasa gereksiniminin yeniden ileri sürülmesi oluşturmaktadır. Çalışma, kamuoyuna açıklanan “sivil anayasa”, “demokratikleşme”, “darbe anayasasından kurtulma”, “hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi” ve “yeni toplumsal sözleşme” gibi gerekçelerin tarihsel sürekliliğini ve bu gerekçelerin farklı dönemlerde ortaya çıkardığı anayasal sonuçlarla karşılaştırmaktadır. Nitel, tarihsel-karşılaştırmalı ve süreç izleme yöntemlerine dayanan araştırmada anayasa değişiklikleri söylem, anayasal tasarım, siyasal güç dağılımı ve kurumsal sonuçlar bakımından birlikte değerlendirilmiştir. Bulgular, 2026'daki yeni anayasa girişiminin yalnızca 1982 Anayasası'nın demokratikleştirilmesiyle açıklanamayacağını ve 2017'de kurulan hükümet sisteminin yeniden düzenlenmesi, mevcut iktidar yapısının kurumsal olarak güçlendirilmesi ve Cumhurbaşkanlığı makamının siyasal geleceğine ilişkin anayasal düzenlemelerin de dikkate alınması gerektiğini göstermektedir. Araştırma ayrıca anayasal değişikliğin kapsamı ile siyasal ağırlığının aynı olmadığını ve geniş bir anayasa paketindeki sınırlı sayıdaki stratejik hükmün iktidarın geleceği bakımından çok daha büyük sonuçlar yaratabileceğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden adaylığı, seçimlerin yenilenmesi ve geçiş hükümleri, liderlik sürekliliği varsayımının sınanması bakımından önemli anayasal düğümler olarak belirlenmiştir. Çalışmanın temel sonucu yeni anayasa girişiminin demokratik reform, rejimin yeniden düzenlenmesi ve liderlik sürekliliği unsurlarını aynı anayasal proje içinde birleştiren hibrit bir strateji olabileceğidir. Bununla birlikte bu varsayımın kesin olarak doğrulanması önerilecek anayasa metnindeki önemli hükümlerin somut olarak incelenmesine bağlıdır. Çalışma ayrıca mevcut TBMM'nin anayasa değişikliği yapma konusundaki hukuksal yetkisi ile yeni bir anayasal düzenin demokratik kurucu meşruluğu arasındaki ayrımın göz önünde bulundurulması gerektiğini savunmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Yeni anayasa, anayasal değişim, siyasal iktidar, anayasal strateji, rejimin yeniden düzenlenmesi, iktidarın güçlendirilmesi, liderlik sürekliliği, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, anayasal meşruluk, demokratik temsil

 

Abstract

This study examines the political and institutional drivers of the “new constitution” agenda once again advanced in 2026 by the Justice and Development Party (AK Party) and President Recep Tayyip Erdoğan. The study starts from a central puzzle: despite extensive constitutional changes implemented under AK Party governments since 2002, and particularly the radical shift from the parliamentary system to the Presidential Government System in 2017, the need for a new constitution has once again been placed at the center of the political agenda. The study compares the historical continuity of the officially articulated justifications—such as a “civilian constitution,” democratization, overcoming the legacy of the coup-era constitution, strengthening rights and freedoms, and creating a new social contract—with the constitutional and political outcomes produced by earlier reforms. Employing a qualitative, historical-comparative research design and process tracing, the analysis examines constitutional change through the combined lenses of political discourse, constitutional design, distribution of political power, and institutional consequences. The findings suggest that the 2026 constitutional initiative cannot be adequately explained solely by the democratization of the 1982 Constitution. The revision of the governmental system established in 2017, the institutional entrenchment of the existing power structure, and the constitutional regulation of the political future of the presidency must also be taken into account. The study further argues that the scope of constitutional change does not necessarily correspond to its political significance: within a broad constitutional package, a limited number of strategic provisions may have far greater consequences for the future distribution and duration of political power. In this regard, presidential term limits, eligibility for reelection, rules concerning the renewal of elections, and transitional provisions are identified as critical constitutional nodes for testing the leadership-continuity hypothesis. The study concludes that the 2026 new-constitution initiative may represent a hybrid constitutional strategy combining democratic reform, regime revision, institutional entrenchment, and leadership continuity. However, this hypothesis can only be conclusively assessed through a systematic examination of the actual constitutional text and its critical provisions. The study also distinguishes between the existing Parliament’s legal authority to amend the Constitution and the broader question of democratic constituent legitimacy in establishing a new constitutional order.

Keywords: New constitution, constitutional change, political power, constitutional strategy, regime revision, power entrenchment, leadership continuity, Presidential Government System, constitutional legitimacy, democratic representation

GİRİŞ

Türkiye’de “yeni anayasa” tartışması yeni değildir. Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidarları döneminde anayasanın yeniden yapılması düşüncesi farklı zamanlarda gündeme getirilmiş ve bu girişimlerin hemen tamamında benzer gerekçeler ileri sürülmüştür. 1982 Anayasası’nın bir askeri darbe döneminin ürünü olması, sivil ve demokratik bir anayasa gereksinimi, vasilik (vesayet) anlayışından kurtulma, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, toplumsal uzlaşmaya dayalı yeni bir toplum sözleşmesi oluşturulması ve Türkiye’nin değişen koşullarına uygun yeni bir anayasal düzen kurulması bu gerekçelerin başlıcaları olmuştur. Nitekim AK Parti’nin günümüzdeki söyleminde de “sivil, demokratik, özgürlükçü ve kuşatıcı” yeni anayasa ile “darbe anayasasından kurtulma” gerekçeleri merkezi yerini korumaktadır. Ancak burada yanıtlanması gereken önemli bir siyasal bilim sorunu bulunmaktadır: Aynı gerekçeler geçmişte de defalarca ileri sürülmüşken neden yeniden yeni bir anayasa?

Bu soru, Türkiye’nin son yirmi dört yıllık anayasal gelişimi dikkate alındığında daha da önem kazanmaktadır. Çünkü 2002 sonrasında Türkiye’nin anayasal düzeni AK Parti’nin tek başına iktidar olduğu dönemlerde gerçekleştirilen bir dizi kapsamlı değişiklikle önemli ölçüde dönüştürülmüştür. 2007 ve 2010 anayasa değişikliklerinin ardından 2017 yılında kabul edilen 6771 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunu bu dönüşümün en köktenci aşamasını oluşturmuştur. 2017 değişikliği yalnızca belirli anayasal kurumların yetki ve görevlerinde değişiklik yapmamış ve parlamenter hükümet sisteminin yerine Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin geçirilmesiyle Türkiye’nin yürütme ve hükümet yapısını köklü biçimde yeniden düzenlemiştir.

Dolayısıyla bugün ileri sürülen “1982 Anayasası’nın değiştirilmesi” gerekçesi anayasal geçmişten bağımsız olarak ele alınamaz. Zira söz konusu anayasa, AK Parti iktidarları boyunca defalarca değiştirilmiş, bu değişiklikler yalnızca anayasanın bazı maddelerinin güncellenmesiyle sınırlı kalmamış, devlet organları arasındaki yetki dağılımını ve sonuçta hükümet sisteminin kendisini değiştirecek boyuta ulaşmıştır. Başka bir ifadeyle, Türkiye’nin mevcut anayasal düzeni artık 1982 yılında ortaya çıkan anayasal düzenle aynı anayasal yapı değildir.

Bu durum yeni anayasa söyleminin resmi gerekçeleri ile anayasal değişimin tarihsel gelişimi arasında araştırılması gereken bir uzaklık bulunduğunu göstermektedir. Eğer temel sorun yalnızca 1982 Anayasası’nın askeri darbe döneminin ürünü olması, demokratik niteliğinin geliştirilmesi ve “sivil” duruma getirilmesi ise bu sorunların önemli bir bölümünün yirmi yılı aşkın süren anayasal değişikliklerle neden giderilemediği sorusu ortaya çıkmaktadır. Daha da önemlisi, 2017 yılında hükümet sistemini bütünüyle değiştirecek ölçüde kapsamlı bir anayasal dönüşüm gerçekleştirilmişken bugün neden yeniden bütüncül bir “yeni anayasa” gereksinimi ileri sürülmektedir? Bu çalışmanın çıkış noktası tam da bu anayasal paradokstur.

Çalışmanın temel varsayımı yeni anayasa talebinin yalnızca kamuoyuna açıklanan normatif gerekçeler üzerinden açıklanamayacağıdır. Siyaset bilimi açısından anayasa yalnızca hak ve özgürlükleri düzenleyen bir hukuk metni değil, aynı zamanda siyasal iktidarın kuruluşunu, dağılımını, kullanımını ve sürekliliğini belirleyen temel kurumsal çerçevedir. Bu nedenle anayasa yapma ve değiştirme girişimleri, açıklanan demokratik ve normatif gerekçelerin yanı sıra iktidarın mevcut ve gelecekteki konumunu nasıl etkileyeceği bakımından da incelenmelidir.

Buradan hareketle çalışmanın temel araştırma sorusu şu şekilde ortaya konulabilir: AK Parti’nin 2020’li yıllarda yeniden gündeme getirdiği yeni anayasa girişimi yalnızca 1982 Anayasası’nın demokratik ve sivil bir anayasa ile değiştirilmesi gereksinimiyle mi açıklanabilir yoksa 2002’den itibaren gerçekleştirilen anayasal dönüşümün yeni bir aşamasını, mevcut siyasal rejimin yeniden tasarlanmasını ve liderlik sürekliliğinin anayasal olarak güvence altına alınmasını da içeren daha geniş bir siyasal strateji olarak mı değerlendirilmelidir?

Bu soru özellikle Cumhurbaşkanının görev süresi ve yeniden adaylığına ilişkin anayasal hükümler bakımından önem taşımaktadır. Mevcut Anayasa’nın 101. maddesi bir kimsenin en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebileceğini öngörmektedir. Dolayısıyla yeni anayasa sürecinde hükümet sistemi, Cumhurbaşkanının yetkileri, yasama-yürütme ilişkileri ve kamu yönetiminin örgütlenmesi gibi çok sayıda alanda değişiklik yapılırken Cumhurbaşkanının adaylığı ve görev süresine ilişkin hükümlerde ortaya çıkabilecek herhangi bir değişiklik diğer anayasal düzenlemelerden farklı olarak doğrudan iktidarın zamansal sürekliliği sorunuyla bağlantılı duruma gelecektir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta böyle bir bağlantının peşin olarak bir sonuç olarak kabul edilmemesidir. Bilimsel araştırmanın amacı, “yeni anayasanın asıl amacı Erdoğan’ın iktidarını ömür boyu sürdürmektir” biçimindeki bir siyasal savı doğrulamak değil, liderlik sürekliliğinin yeni anayasa girişiminin açıklanmasında ne ölçüde belirleyici olduğunu sınamaktır. Bu nedenle çalışmada iktidarın söylemi ile anayasal değişikliklerin sonuçları birlikte değerlendirilecek ve söylenen gerekçeler ile gerçekleştirilen kurumsal dönüşümler arasındaki ilişki karşılaştırmalı olarak incelenecektir.

Bu yaklaşım, anayasal değişikliğin büyüklüğü ile siyasal öneminin aynı şey olmadığını da dikkate almaktadır. Yeni bir anayasa çok sayıda maddede değişiklik içerebilir ancak bu değişikliklerin hepsi aynı siyasal ağırlığa sahip değildir. Hükümet örgütlenmesinin yeniden düzenlenmesi, bakanlıkların ve bürokratik hiyerarşinin değiştirilmesi, bazı yürütme yetkilerinin TBMM’ye veya Bakanlar Kuruluna aktarılması ya da başka kurumsal düzenlemeler mevcut sistemin işleyişini değiştirebilir. Buna karşılık Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden adaylığı, seçimlerin yenilenmesi ve yürütme gücünün örgütlenmesine ilişkin birkaç hüküm çok daha büyük bir siyasal sonuç doğurabilir.

Bu nedenle çalışmada temel olarak şu ayrım üzerinde durulacaktır: anayasal görünür değişim ve siyasal işlevsel süreklilik. Başka bir ifadeyle sorun yeni anayasanın kaç maddeyi değiştireceğinden çok, hangi değişikliklerin Türkiye’nin siyasal iktidar yapısını gerçekten dönüştüreceğidir. Bu bakış açısından bakıldığında Türkiye’de yeni anayasa tartışması yalnızca “darbe anayasasından kurtulma” veya “yeni bir toplumsal sözleşme oluşturma” tartışması değildir. Aynı zamanda, 2002’den itibaren adım adım gerçekleştirilen anayasal dönüşümün hangi noktaya ulaştığını, mevcut Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin hangi yönlerinin korunacağını, hangilerinin yeniden düzenleneceğini ve mevcut siyasal liderliğin geleceğinin anayasal düzen içinde nasıl konumlandırılacağını anlamaya yönelik bir kurumsal siyaset sorunudur. Bu nedenle çalışmanın temel sorusu basitçe “Yeni anayasa neden isteniyor?” değildir. Asıl soru şudur: 2017’de Türkiye’nin hükümet sistemini köklü biçimde değiştiren iktidar, neden bugün bir kez daha yeni bir anayasa istemektedir ve bu yeni anayasanın değiştireceği asıl anayasal alan hangisidir?

Amaç ve Hedefler

Bu çalışmanın temel amacı AK Parti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yeniden gündeme getirilen “yeni anayasa” talebinin siyasal ve kurumsal nedenlerini kamuoyuna açıklanan gerekçelerin ötesine geçerek incelemektir. Çalışma, yeni anayasa girişimini yalnızca 1982 Anayasası’nın askeri darbe döneminin ürünü olması veya anayasanın daha demokratik, sivil ve özgürlükçü bir yapıya kavuşturulması gereği üzerinden değerlendirmemekte ve bu söylemin 2002 sonrasında gerçekleştirilen kapsamlı anayasal değişiklikler ve özellikle 2017’de hükümet sisteminin köklü biçimde değiştirilmesiyle birlikte ele alınması gerektiğini savunmaktadır. Bu çerçevede çalışmanın temel sorunsalı anayasal değişikliklerin gerekçeleri ile ortaya çıkardıkları siyasal ve kurumsal sonuçlar arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Aynı ya da benzer gerekçelerin farklı dönemlerde yinelenmesine karşın anayasal düzenin sürekli olarak yeniden yapılandırılması yeni anayasa talebinin yalnızca açıklanan normatif gerekçelerle açıklanamayabileceğini düşündürmektedir.

Çalışmanın birinci hedefi, 2002–2026 dönemindeki anayasal dönüşümün bütünlüğünü ortaya koymaktır. Bu amaçla 2007, 2010 ve özellikle 2017 anayasa değişiklikleri bir bütün içinde incelenerek değişikliklerin yalnızca tek tek maddeler üzerindeki etkileri değil, devlet organları arasındaki güç dağılımı ve hükümet sisteminin dönüşümü üzerindeki sonuçları değerlendirilecektir. Böylece 2026 yılında yeniden gündeme getirilen yeni anayasa talebinin önceki anayasal dönüşümlerden bağımsız bir girişim olmadığı gösterilmeye çalışılacaktır.

İkinci hedef, AK Parti ve Erdoğan tarafından farklı dönemlerde ileri sürülen anayasa gerekçelerinin sürekliliğini ve değişimini belirlemektir. “Sivil anayasa”, “demokratikleşme”, “vasiliğin tasfiyesi”, “darbe anayasasından kurtulma”, “hak ve özgürlüklerin güçlendirilmesi” ve “yeni toplumsal sözleşme” gibi gerekçelerin hangi dönemlerde, hangi siyasal koşullarda ve hangi anayasal değişikliklerle birlikte kullanıldığı karşılaştırmalı olarak incelenecektir. Böylece siyasal söylemin sürekliliği ile anayasal sonuçların değişimi arasında bir farklılaşma bulunup bulunmadığı araştırılacaktır.

Üçüncü hedef, kamuoyuna sunulan normatif gerekçeler ile anayasa değişikliklerinin siyasal işlevleri arasındaki olası farklılığı ortaya koymaktır. Bu bağlamda anayasa yalnızca hukuksal bir metin olarak değil, siyasal iktidarın kuruluşunu, kullanımını, dağılımını ve sürekliliğini düzenleyen temel kurumsal yapı olarak ele alınacaktır.

Dördüncü hedef, yeni anayasa girişiminin rejim tasarımı bakımından taşıdığı anlamı ortaya koymaktır. Özellikle 2017’de parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesinden sonra gündeme gelen yeni anayasa arayışının, mevcut hükümet sisteminin terk edilmesi, yeniden düzenlenmesi veya kurumsal olarak güçlendirilmesi seçeneklerinden hangisine daha yakın olduğu araştırılacaktır.

Beşinci hedef, anayasa değişiklikleri içinde siyasal ağırlığı birbirinden farklı hüküm gruplarını ayırt etmektir. Hükümet ve kamu yönetiminin örgütlenmesi, Bakanlar Kurulu veya bakanlık yapısı, bürokratik hiyerarşi, TBMM’nin yetkileri ve Cumhurbaşkanının bazı yetkilerinin yeniden dağıtılması gibi düzenlemeler ile Cumhurbaşkanının adaylığı, görev süresi, seçimlerin yenilenmesi ve yürütme gücünün merkezî konumu gibi doğrudan liderlik sürekliliğini etkileyebilecek hükümler birbirinden ayrılarak incelenecektir. Bu ayrım anayasal değişikliğin niceliği ile siyasal öneminin aynı şey olmadığını göstermeyi amaçlamaktadır.

Altıncı hedef, liderlik sürekliliği varsayımını bilimsel olarak sınamaktır. Çalışmada yeni anayasa girişiminin mevcut Cumhurbaşkanının siyasal liderliğinin anayasal sınırlar içinde devamını kolaylaştırmaya yönelik bir araç olup olmadığı araştırılacaktır. Bu kapsamda Cumhurbaşkanının görev süresi ve yeniden adaylığına ilişkin hükümler, TBMM’nin seçimlerin yenilenmesindeki rolü ve bu alanlarda ortaya çıkabilecek yeni anayasal seçenekler özel olarak değerlendirilecektir.

Yedinci ve son hedef, Türkiye örneğinden hareketle daha genel bir siyaset bilimi sorunsalına katkıda bulunmaktır: Siyasal iktidarlar hangi koşullarda yeni anayasa yapma gereksinimi duyar ve anayasa yapımı mevcut iktidar düzeninin geleceğini güvence altına almak için bir kurumsal stratejiye dönüşebilir mi? Türkiye örneği bu daha geniş sorunsalın yanıtlanması açısından değerlendirilecektir.

Bu amaç ve hedefler doğrultusunda çalışma iki açıklama arasında sistemli bir karşılaştırma yapacaktır. Birinci açıklama, yeni anayasa girişiminin esas olarak demokratikleşme, sivilleşme ve toplumsal uzlaşma gereksiniminden kaynaklandığını ileri sürmektedir. İkinci açıklama ise bu gerekçelerin önemli ölçüde meşruluk üretici bir söylem işlevi gördüğünü ve yeni anayasa girişiminin asıl ağırlık merkezinin mevcut rejimin yeniden tasarlanması, iktidarın kurumsal olarak güçlendirilmesi ve özellikle liderlik sürekliliğinin anayasal güvenceye alınması olduğunu varsaymaktadır.

Çalışmanın amacı, bu iki açıklamadan herhangi birini başlangıçta doğru kabul etmek değil, anayasal değişikliklerin tarihsel gelişimi, siyasal söylemlerin sürekliliği, kurumsal sonuçlar ve geleceğe yönelik anayasal düzenleme seçenekleri üzerinden hangisinin Türkiye örneğini daha güçlü biçimde açıkladığını ortaya koymaktır.

Araştırma Soruları

Bu çalışmanın temel araştırma sorusu şudur: AK Parti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yeniden gündeme getirilen yeni anayasa talebini ortaya çıkaran siyasal ve kurumsal gereksinmeler nelerdir ve bu talep 2002–2026 dönemindeki anayasal dönüşümün devamı olarak nasıl açıklanabilir?

Bu temel soruya yanıt verebilmek amacıyla aşağıdaki alt araştırma soruları ele alınacaktır:

Anayasal dönüşümün niteliğine ilişkin sorular

AK Parti'nin 2002’de iktidara gelmesinden sonra gerçekleştirilen anayasa değişiklikleri Türkiye’nin anayasal ve siyasal sistemini hangi yönlerden ve ne ölçüde dönüştürmüştür?

2007, 2010 ve özellikle 2017 anayasa değişiklikleri birbirinden bağımsız reformlar mı, yoksa zaman içinde ilerleyen bütünsel bir anayasal dönüşüm sürecinin aşamaları mı olarak değerlendirilmelidir?

2017’de parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesi önceki anayasal reformlardan niteliksel olarak nasıl ayrılmaktadır?

Yeni anayasa söyleminin sürekliliğine ilişkin sorular

AK Parti ve Erdoğan’ın geçmiş anayasa değişiklikleri sırasında ileri sürdükleri gerekçeler ile günümüzde yeni anayasa için ileri sürdükleri gerekçeler arasında hangi benzerlikler ve farklılıklar bulunmaktadır?

“Sivil anayasa”, “demokratikleşme”, “vasiliğin tasfiyesi”, “darbe anayasasından kurtulma” ve “yeni toplumsal sözleşme” gibi gerekçeler farklı siyasal dönemlerde hangi işlevleri üstlenmiştir?

Kamuoyuna sunulan normatif gerekçeler ile gerçekleştirilen anayasal değişikliklerin kurumsal ve siyasal sonuçları arasında sistemli bir farklılık bulunmakta mıdır?

Yeni anayasa girişiminin siyasal işlevine ilişkin sorular

Mevcut anayasal düzenin önemli ölçüde AK Parti iktidarları döneminde değiştirilmiş olması dikkate alındığında bugün yeni bir anayasa yapma gereksinimini ortaya çıkaran yeni siyasal veya kurumsal sorunlar nelerdir?

Yeni anayasa girişimi 2017’de kurulan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini ortadan kaldırmayı mı, yeniden düzenlemeyi mi, yoksa bazı yönleriyle yumuşatarak sürdürmeyi mi amaçlamaktadır?

Bakanlar Kurulunun yeniden oluşturulması, bakanlık ve bürokratik örgütlenmenin değiştirilmesi, Cumhurbaşkanının bazı yetkilerinin TBMM veya hükümet organlarıyla paylaşılması gibi düzenlemeler hükümet sisteminde esaslı bir değişiklik mi, yoksa mevcut rejimin siyasal maliyetlerini azaltmaya yönelik kurumsal düzeltmeler mi olacaktır?

Liderlik sürekliliğine ilişkin sorular

Yeni anayasa girişiminde Cumhurbaşkanının görev süresi ve yeniden adaylığına ilişkin anayasal hükümlerin değiştirilmesi ne ölçüde önemli bir siyasal hedef olarak değerlendirilebilir?

Yeni anayasa mevcut Cumhurbaşkanının yeniden aday olmasını veya siyasal liderliğini mevcut dönem sınırlamalarının ötesine taşımasını olanaklı kılacak bir anayasal çerçeve oluşturabilir mi?

Cumhurbaşkanının görev süresi ve adaylığına ilişkin olası değişikliklerle diğer anayasal düzenlemeler arasında işlevsel bir ilişki kurulmakta mıdır?

Anayasal değişiklik ile siyasal iktidarın sürekliliği arasındaki ilişkiye ilişkin sorular

Yeni anayasa girişimi demokratik ve normatif amaçlardan bağımsız olarak mevcut siyasal iktidar yapısının ve liderlik düzeninin anayasal olarak güçlendirme edilmesine hizmet eden bir kurumsal strateji olarak açıklanabilir mi?

Yeni anayasa sürecinde çok sayıda ikincil veya “kozmetik” düzenlemenin siyasal açıdan önemli sayıdaki anayasal değişikliği toplumsal ve siyasal açıdan kabul edilebilir kılan bir meşruluk üretme işlevi bulunabilir mi?

Genel kuramsal soru

Türkiye örneği uzun süreli siyasal iktidarların anayasa yapımını yalnızca demokratik reform aracı olarak değil, aynı zamanda iktidarın kurumsallaştırılması ve liderlik sürekliliğinin güvence altına alınması aracı olarak kullanabildiğini göstermekte midir?

Bu sorular birlikte değerlendirildiğinde araştırmanın temel çözümleyici ayrımı ortaya çıkmaktadır: Yeni anayasa talebinin görünen amacı ile siyasal işlevi aynı mıdır? Çalışma, bu soruya yanıt ararken anayasa söylemi ile anayasal sonuçları, anayasal değişikliğin kapsamı ile siyasal ağırlığını ve kurumsal yeniden düzenleme ile iktidarın sürekliliği arasındaki ilişkiyi birlikte inceleyecektir.

Yöntem

Bu çalışma AK Parti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından gündeme getirilen yeni anayasa talebinin siyasal ve kurumsal nedenlerini incelemek amacıyla nitel, tarihsel-karşılaştırmalı ve çok yöntemli bir araştırma tasarımına dayanmaktadır. Araştırmanın temel yaklaşımı anayasa değişikliğini yalnızca hukuksal bir metin değişikliği olarak değil, siyasal iktidarın kuruluşunu, kullanımını, dağılımını ve sürekliliğini etkileyen bir kurumsal yeniden tasarım süreci olarak ele almaktır. Çalışmada üç tamamlayıcı yöntem kullanılacaktır: (1) tarihsel-karşılaştırmalı çözümleme, (2) nitel içerik ve söylem çözümlemesi ve (3) süreç izleme ve kurumsal sonuç çözümlemesi.

Tarihsel-karşılaştırmalı çözümleme: Araştırmanın zaman aralığı 2002–2026 olarak belirlenmiştir. Bunun temel nedeni AK Parti’nin iktidara gelmesinden sonraki anayasal dönüşüm ile günümüzdeki yeni anayasa girişiminin aynı tarihsel süreç içinde değerlendirilmesinin gerekli olmasıdır. Bu çerçevede anayasal dönüşüm dört temel dönemde incelenecektir: 2002–2007 yani AK Parti iktidarının ilk anayasal dönemi, 2007–2010 yani anayasal kurumların ve siyasal sistemin yeniden düzenlendiği dönem, 2010–2017 yani yürütme, yasama ve yargı arasındaki ilişkilerin yeniden yapılandırıldığı dönem ve 2017–2026 yani Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin uygulanması ve yeni anayasa arayışının yeniden gündeme gelmesi. Bu dönemlendirme anayasa değişikliklerini birbirinden bağımsız olaylar olarak değil, aynı siyasal iktidar döneminde aşamalı olarak gerçekleşen anayasal dönüşümün ardışık evreleri olarak değerlendirmeye olanak verecektir.

Nitel içerik ve söylem çözümlemesi: Araştırmanın ikinci yöntemi, AK Parti ve Erdoğan'ın farklı dönemlerde anayasal değişiklikler için kullandıkları gerekçelerin sistemli biçimde karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla Cumhurbaşkanlığı ve AK Parti'nin açıklamaları, TBMM görüşmeleri ve tutanakları, anayasa değişikliği önerilerinin gerekçeleri, parti programları, seçim beyannameleri ve diğer birincil siyasal belgeler incelenecektir. Belgelerde özellikle şu temalar aranacaktır: sivil anayasa, demokratikleşme, darbe anayasasından kurtulma, vasiliğin tasfiyesi, hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, ulusal irade, toplumsal uzlaşma, yeni toplumsal sözleşme, güçlü ve kararlı yönetim, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, anayasal kararlılık ve Cumhurbaşkanının görev süresi ve yeniden adaylığı. Bu temaların zaman içindeki sürekliliği, yoğunluğu, anlam değişiklikleri ve yeni temalarla ilişkileri karşılaştırılacaktır. Buradaki temel yöntemsel varsayım siyasal söylemin tek başına anayasa değişikliğinin nedenini kanıtlamayacağıdır. Söylem, anayasal değişikliğin ilan edilen gerekçesini gösterirken anayasal metin ve uygulama değişikliğin kurumsal sonucunu göstermektedir. Bu nedenle söylem ile sonuç ayrı veri kümeleri olarak ele alınacaktır.

Süreç izleme (Process Tracing): Araştırmanın üçüncü ve temel yöntemi süreç izleme olacaktır. Bu yöntemle belirli anayasal değişikliklerin hangi siyasal koşullar altında ortaya çıktığı, hangi gerekçelerle savunulduğu, hangi aktörler tarafından desteklendiği ve sonuçta hangi kurumsal değişiklikleri yarattığı kronolojik olarak izlenecektir. Özellikle 2007, 2010 ve 2017 anayasa değişiklikleri bakımından şu ilişki zinciri kurulacaktır: Siyasal koşullar, ileri sürülen gerekçeler, önerilen anayasal değişiklik, kabul edilen hüküm, kurumsal sonuç ve sonraki anayasal gereksinme/talep. Bu çözümleme 2026'daki yeni anayasa girişiminin geçmiş anayasal dönüşümden bağımsız olup olmadığını veya önceki dönüşümün yeni bir aşamasını oluşturup oluşturmadığını belirlemeye yardımcı olacaktır.

Söylem ile anayasal sonuçların karşılaştırılması: Çalışmanın özgün yöntemsel yönlerinden biri “gerekçe–değişiklik–sonuç” üçlüsünün birlikte incelenmesidir. Her anayasal değişiklik için üç soru sorulacaktır: Birincisi, değişiklik hangi gerekçeyle savunulmuştur? İkincisi, anayasal metinde gerçekte ne değiştirilmiştir? Üçüncüsü, değişiklik siyasal iktidarın dağılımı ve kullanımı bakımından hangi sonucu doğurmuştur? Böylece “demokratikleşme” gibi normatif bir gerekçenin ardından yürütme yetkilerinin mi, yasama yetkilerinin mi, yargısal yetkilerin mi veya başka bir kurumsal alanın mı güçlendirildiği somut biçimde değerlendirilecektir. Bu yaklaşım siyasal söylem ile kurumsal sonuç arasındaki olası uyumsuzluğun araştırılmasına olanak sağlayacaktır.

Anayasal değişikliklerin siyasal ağırlığının sınıflandırılması: Çalışmada anayasal değişikliklerin yalnızca sayısına veya kapsamına bakılmayacaktır. Bunun yerine değişiklikler siyasal önemleri bakımından sınıflandırılacaktır. Birinci grup, teknik ve örgütsel düzenlemelerden oluşacaktır. Bakanlıkların örgütlenmesi, bürokratik makamların statüsü ve benzeri düzenlemeler bu grupta değerlendirilecektir. İkinci grup, kurumsal güç dağılımını etkileyen düzenlemelerden oluşacaktır. TBMM'nin yetkileri, hükümetin oluşumu, yürütme yetkisinin kullanılması ve yargı kurumlarının yapısına ilişkin değişiklikler burada incelenecektir. Üçüncü grup ise stratejik anayasal hükümlerden oluşacaktır. Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden adaylığı, seçimlerin yenilenmesi, yürütme yetkisinin nihai sahibi ve iktidarın gelecekteki kullanımını doğrudan etkileyebilecek diğer hükümler bu kategoride değerlendirilecektir. Bu sınıflandırma araştırmanın temel varsayımlarından birini sınamaya yöneliktir: Anayasa değişikliğinin niceliksel büyüklüğü ile siyasal öneminin aynı olmadığı ve geniş kapsamlı bir anayasal paketin içinde sınırlı sayıdaki önemli hükmün çok daha büyük siyasal sonuçlar yaratabileceği varsayılmaktadır.

“Liderlik sürekliliği” varsayımının sınanması: Araştırmanın en önemli çözümleyici boyutu yeni anayasa girişiminin liderlik sürekliliği bakımından taşıdığı anlamın sınanmasıdır. Bu amaçla Cumhurbaşkanının görev süresi ve yeniden adaylığına ilişkin mevcut anayasal hükümler ile önceki anayasa değişikliklerinde bu alanda yapılan düzenlemeler karşılaştırılacaktır. Daha sonra yeni anayasa tartışmasında bu hükümlere ilişkin ortaya çıkan öneriler, açıklamalar ve olası değişiklikler incelenecektir. Burada araştırma herhangi bir siyasal aktörün kişisel niyetini varsaymayacaktır. Bunun yerine şu soruyu görgül (ampirik) olarak sınanacaktır: Yeni anayasal düzenleme mevcut Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını veya siyasal liderliğinin mevcut anayasal dönem sınırlamalarının ötesine taşınmasını kolaylaştıracak kurumsal sonuçlar doğuruyor mu? Bu yaklaşım kişisel niyet ile kurumsal sonuç arasındaki ayrımı koruyarak liderlik sürekliliği varsayımının bilimsel olarak sınanmasını sağlayacaktır.

Birincil ve ikincil kaynaklar: Araştırmada öncelik birincil kaynaklara verilecektir. Bunlar arasında Anayasa'nın ilgili metinleri, anayasa değişikliği kanunları, değişiklik önerileri ve gerekçeleri, TBMM Genel Kurul ve komisyon tutanakları, Cumhurbaşkanlığı ve AK Parti'nin açıklamaları ile ilgili dönemlerin resmi belgeleri yer alacaktır. Birincil kaynaklardan elde edilen bulgular anayasa hukuku ve siyaset bilimi yazınındaki ikincil çalışmalarla karşılaştırılacaktır. Böylece hem hukuksal anlam hem de siyasal bağlam birlikte değerlendirilecektir.

Araştırmanın çözümleyici ölçütü: Çalışmada temel değerlendirme ölçütü “söylem–metin–sonuç” tutarlılığı olacaktır. Bir anayasa girişiminin demokratikleşme amacı taşıdığı ileri sürülüyorsa önerilen hükümlerin gerçekten demokratik temsil, güçler ayrılığı, hakların güvencesi ve hesap verebilirlik üzerinde ne tür sonuçlar doğurduğu incelenecektir. Buna karşılık, anayasal düzenlemenin liderlik sürekliliği üzerinde doğrudan veya dolaylı sonuç yaratması durumunda bu sonuç ayrıca değerlendirilecektir. Bu nedenle araştırmanın yöntemi, önceden belirlenmiş bir siyasal hükmü doğrulamayı değil, birbirine rakip açıklamaların görgül olarak karşılaştırılmasını amaçlamaktadır. Sonuç olarak çalışma yeni anayasa girişimini üç düzeyde çözümleyecektir: Söylem yani iktidar neden yeni anayasa istediğini söylüyor? Kurumsal tasarım yani gerçekte hangi anayasal kurumlar ve yetkiler yeniden düzenlenmek isteniyor? Siyasal işlev yani bu düzenlemeler mevcut iktidar yapısının, rejimin ve liderlik sürekliliğinin geleceğini nasıl etkileyebilir? Bu üç düzey arasındaki ilişki, çalışmanın temel çözümleyici çerçevesini oluşturacaktır.

KURAMSAL ÇERÇEVE: İKTİDARLAR NEDEN ANAYASA DEĞİŞTİRMEK İSTER?

Anayasalar genellikle devletin temel örgütlenmesini, siyasal iktidarın kullanımını, yetki ve sorumluluklarını, yurttaşların hak ve özgürlüklerini ve kamu otoritelerinin birbirleriyle ilişkilerini belirleyen temel hukuk metinleri olarak tanımlanır. Bu nedenle anayasa değişikliği ilk bakışta hukuksal ve normatif bir etkinlik gibi görünmektedir. Ancak karşılaştırmalı siyaset yazını anayasal değişikliklerin aynı zamanda iktidar ilişkilerinin yeniden düzenlenmesinde kullanılan önemli siyasal araçlar olduğunu göstermektedir. Anayasalar yalnızca iktidarı sınırlamaz, iktidarın nasıl kurulacağını, nasıl kullanılacağını, hangi koşullarda denetleneceğini ve hangi koşullarda sürdürülebileceğini de belirler.

Bu nedenle siyasal iktidarların anayasa değiştirme girişimleri yalnızca “daha iyi bir anayasa” yapma isteğiyle açıklanamaz. İktidar sahipleri anayasal düzenlemeleri meşruluk üretmek, siyasal rakipleri yönetmek, kurumlar arasındaki güç dağılımını değiştirmek, iktidarın hareket alanını genişletmek, rejimin kararlılığını sağlamak, kendi siyasal kazanımlarını kalıcılaştırmak ve gerektiğinde liderliğin devamlılığını güvence altına almak amacıyla da kullanabilirler. Otoriter veya otoriterleşme eğilimindeki rejimlere ilişkin güncel araştırmalar anayasal değişikliklerin özellikle rejim kararlılığı, iktidarın pekiştirilmesi, elitler arası ilişkilerin yönetimi ve siyasal yarışmanın denetlenmesinde stratejik araçlar olarak kullanılabildiğini göstermektedir.

Bu yaklaşım anayasanın siyasal niteliğini öne çıkarmaktadır. Anayasa yalnızca “iktidarı sınırlayan” bir belge değil, aynı zamanda iktidarın kuruluş ve süreklilik kurallarını belirleyen bir kurumsal düzenektir. Dolayısıyla anayasa üzerinde yapılacak her önemli değişiklik iktidar ilişkilerinin yeniden dağılımı bakımından değerlendirilmelidir.

Anayasa değişikliğinin başlıca siyasal işlevleri

Karşılaştırmalı yazın ve anayasal siyaset çalışmaları dikkate alındığında siyasal iktidarların anayasa değiştirmek istemelerinin başlıca nedenleri beş ana grupta toplanabilir.

Meşruluk üretimi: Anayasa değişikliği siyasal iktidarlar için öncelikle bir meşruluk üretme aracı olabilir. Özellikle mevcut anayasal düzenin tarihsel veya siyasal meşruluğunun tartışmalı olduğu durumlarda “yeni anayasa”, yeni bir başlangıç ve yeni bir toplumsal sözleşme söylemi üzerinden iktidarın siyasal meşruluğunu güçlendirebilir. Bu nedenle “sivil anayasa”, “demokratik anayasa”, “özgürlükçü anayasa” ve “toplumsal uzlaşma” gibi kavramlar yalnızca anayasal içeriğe ilişkin normatif açıklamalar olmayabilir ve aynı zamanda anayasal değişikliğin toplumsal kabulünü artıran bir meşruluk söylemi işlevi görebilir. Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Bir anayasa değişikliğinin meşruluk üretici bir söylemle savunulması değişikliğin gerçek siyasal işlevinin mutlaka bu söylemle sınırlı olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle söylem ile kurumsal sonuç birbirinden ayrılarak incelenmelidir.

Kurumsal yeniden tasarım: İktidarlar mevcut siyasal kurumların kendi siyasal gereksinmelerini karşılamadığını düşündüklerinde anayasal sistemi yeniden tasarlamak isteyebilirler. Başkanlık, parlamenter sistem veya yarı başkanlık gibi hükümet sistemleri, yasama ve yürütme arasındaki ilişkiler, yargı kurumlarının oluşumu, seçim sistemi ve yerinden yönetim düzenlemeleri bu kapsamda yer alır. Hükümet biçimlerinin değişmesine ilişkin karşılaştırmalı araştırmalar anayasal değişimlerin çoğu zaman yalnızca ekonomik koşullarla değil, iç siyasal çatışmalar, parti yarışması, toplumsal bölünmeler ve demokratikleşme düzeyi gibi siyasal etmenlerle bağlantılı olduğunu göstermektedir. Türkiye örneğinde 2017 anayasa değişikliği bu açıdan özel bir önem taşımaktadır. Çünkü burada anayasanın belirli hükümlerinin değiştirilmesinin ötesine geçilmiş ve hükümet sisteminin kendisi değiştirilmiştir. Bu nedenle 2017, çalışmanın yalnızca bir anayasa değişikliği değil, rejim tasarımının yeniden yapılması bakımından temel dönüm noktasıdır.

İktidarın kurumsal olarak pekiştirilmesi: Anayasa değişikliğinin üçüncü olası işlevi mevcut iktidarın elde ettiği siyasal üstünlüklerin kurumsal ve anayasal olarak kalıcılaştırılmasıdır. Bu olgu yazında farklı kavramlarla ifade edilmektedir. Bunlar arasında “anayasal güvence altına alma” (constitutional entrenchment), “yürütme gücünün genişlemesi” (executive aggrandizement), “rejim pekiştirme” (regime consolidation) ve “anayasacılığın kötüye kullanılması” (abusive constitutionalism) gibi kavramlar bulunmaktadır. Özellikle “yürütme gücünün genişlemesi” seçilmiş yürütmelerin mevcut kurumsal denetimleri aşamalı olarak zayıflatmaları ve yürütme yetkilerini genişletmeleri sürecini açıklamak için kullanılmaktadır. Türkiye de bu yazında incelenen örneklerden biridir. Bu bakımdan anayasa değişikliği iktidarın yalnızca bugünkü kullanımını kolaylaştırmakla kalmayıp, gelecekte başka bir siyasal çoğunluk tarafından değiştirilmesini de güçleştirebilir. Böylece anayasa, mevcut siyasal güç dağılımının kurumsal hafızası ve güvencesi durumuna gelebilir.

Rejim kararlılığı ve iktidarın sürekliliği: Anayasalar siyasal iktidarın yalnızca nasıl kullanılacağını değil, iktidarın ne kadar süreyle kullanılabileceğini de belirler. Cumhurbaşkanının veya başbakanın görev süresi, yeniden seçilme hakkı, dönem sınırlamaları, seçimlerin yenilenmesi ve “halefiyet” mekanizmaları bu nedenle stratejik anayasal hükümlerdir. Karşılaştırmalı araştırmalar özellikle yürütme dönem sınırlamalarının kaldırılmasının siyasal liderlerin görevde kalma süresini uzatabildiğini göstermektedir. 1875–2015 dönemindeki liderler ve anayasal düzenlemeler üzerine yapılan bir çalışma otoriterleşme eğilimindeki başkanların dönem sınırlamalarını kaldırmaları durumunda görevde kalma süresinin yüzde 40’tan fazla artabildiğini ortaya koymuştur. Dolayısıyla anayasanın birkaç maddesinin değiştirilmesi metinsel açıdan sınırlı görünmesine karşın siyasal açıdan son derece büyük sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle anayasal değişikliğin kapsamı ile siyasal ağırlığı arasında bir ayrım yapılması gerekir. Yüzlerce hükmün değiştirildiği bir anayasal paket içinde iktidarın geleceğini belirleyen bir veya birkaç hüküm diğer düzenlemelerin toplamından daha önemli olabilir.

Liderlik sürekliliği ve “halefiyet” sorunu: Anayasa ile iktidar arasındaki ilişkinin en önemli boyutlarından biri liderlik sürekliliğidir. Özellikle siyasal sistemin kişiselleştiği durumlarda liderin siyasal geleceği, yalnızca seçim sonuçlarına değil, anayasal görev süresi ve yeniden adaylık kurallarına da bağlıdır.

Bu nedenle anayasa değişikliği liderlik değişimini düzenleyen bir araç olabileceği gibi, liderlik değişimini geciktiren veya mevcut liderin iktidarda kalmasını kolaylaştıran bir araç da olabilir. Yakın tarihli karşılaştırmalı araştırmalar, otokratik rejimlerde anayasal değişikliklerin liderlik değişimi, halefiyet, elitler arası yarışma ve rejimin devamlılığıyla yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Burada “liderlik sürekliliği” kavramı belirli bir liderin kişisel niyetine ilişkin psikolojik bir varsayım olarak değil, anayasal kurumların mevcut liderin görevde kalmasını veya yeniden aday olmasını kolaylaştırıp kolaylaştırmadığını belirleyen kurumsal bir değişken olarak kullanılmalıdır.

Anayasal reform ile anayasal iktidar stratejisi arasındaki ayrım: Bu kuramsal yaklaşım anayasa değişikliğinin iki farklı biçimde ortaya çıkabileceğini varsaymaktadır. İlkinde anayasa değişikliği gerçekten mevcut kurumların demokratikleştirilmesini, hak ve özgürlüklerin geliştirilmesini, güçler ayrılığının güçlendirilmesini veya devlet örgütlenmesinin daha etkili kılınmasını amaçlayan bir reform niteliğindedir. İkincisinde ise demokratikleşme ve reform söylemi kullanılmakla birlikte anayasal değişikliğin esas işlevi siyasal iktidarın hareket alanını genişletmek, mevcut güç dağılımını güçlendirmek veya iktidarın gelecekteki devamlılığını güvence altına almaktır. Bu durumda anayasa değişikliği bir anayasal iktidar stratejisi niteliği kazanır. Bu iki durum birbirini zorunlu olarak dışlamaz. Aynı anayasa değişikliği hem gerçek bir kurumsal reform içerebilir hem de aynı zamanda iktidarın siyasal konumunu güçlendirebilir. Dolayısıyla araştırmanın amacı “reform” ile “strateji” arasında mutlak bir karşıtlık kurmak değil, anayasal düzenlemenin hangi siyasal işlevleri hangi ölçüde yerine getirdiğini belirlemektir.

“Görünen değişiklik” ve “stratejik değişiklik” ayrımı: Bu çalışmanın temel kavramsal önermelerinden biri anayasal değişikliklerin siyasal önem bakımından eşit olmadığıdır. Anayasanın bürokratik örgütlenme, bakanlıkların yapısı, görev ve yetki dağılımı veya yönetsel hiyerarşiye ilişkin hükümlerinin değiştirilmesi önemli olmakla birlikte doğrudan siyasal iktidarın geleceğini belirlemeyebilir. Buna karşılık Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden adaylığı, seçimlerin yenilenmesi, yasama-yürütme ilişkileri veya yürütme yetkisinin son sahibi gibi hükümler siyasal iktidarın geleceği bakımından stratejik nitelik taşıyabilir. Bu nedenle anayasal değişikliklerin değerlendirilmesinde yalnızca “kaç madde değiştirildiği” sorusu yeterli değildir. Asıl sorulması gereken “Hangi değişiklik, siyasal güç dağılımını ve iktidarın gelecekteki kullanım koşullarını değiştirmektedir?” sorusudur. Buradan hareketle çalışmada “anayasal kozmetik” olarak nitelendirilebilecek düzenlemeler ile stratejik anayasal düzenlemeler arasında çözümleyici bir ayrım yapılacaktır. “Kozmetik” kavramı burada önemsiz veya gereksiz anlamında değil, siyasal rejimin temel güç dağılımını değiştirmeden mevcut sistemin işleyişini veya toplumsal kabulünü iyileştiren düzenlemeler anlamında kullanılmaktadır. Bu ayrım özellikle geniş kapsamlı anayasa paketlerinin incelenmesi bakımından önemlidir. Çok sayıda teknik, yönetsel veya hak-temelli değişiklik paketin kamuoyundaki meşruluğunu artırabilirken sınırlı sayıdaki stratejik hüküm siyasal sonuçların asıl belirleyicisi olabilir.

Kuramsal model

Bu çalışmanın kuramsal çerçevesi beş değişken arasındaki ilişki üzerine kurulmaktadır: Meşruluk gereksinimi, kurumsal yeniden tasarım, iktidarın güçlendirilmesi, rejim sürekliliği ve liderlik sürekliliği. Bu değişkenler birbirinden bağımsız değildir. Meşruluk gereksinimi yeni anayasa söylemini üretebilir, kurumsal yeniden tasarım bu söylemin anayasal karşılığını oluşturabilir, kurumsal düzenlemeler mevcut iktidarın konumunu güçlendirebilir, güçlendirilmiş iktidar rejimin sürekliliğini uzatabilir ve bazı önemli hükümler ise doğrudan mevcut liderliğin devamını olanaklı kılabilir. Böylece anayasa değişikliği şu çözümleyici zincir içinde incelenmektedir: Söylem, anayasal tasarım kurumsal güç dağılımı, iktidarın güçlendirilmesi, rejim sürekliliği ve liderlik sürekliliği. Bu zincirin her halkasının mutlaka gerçekleşmesi gerekmez. Ancak yeni anayasa girişiminin gerçek siyasal işlevini belirlemek bakımından zincirin hangi halkalarında somut görgül kanıt bulunduğu araştırılmalıdır.

Türkiye araştırmasına uygulanacak kuramsal beklenti

Bu kuramsal çerçeve Türkiye'ye uygulandığında temel beklenti şudur: Eğer yeni anayasa girişiminin asıl nedeni demokratik ve normatif reform ise önerilen düzenlemelerin başta güçler ayrılığı, yasama denetimi, yargısal bağımsızlık, temel hak ve özgürlükler ve siyasal temsil olmak üzere demokratik kurumsal kapasiteyi ölçülebilir biçimde güçlendirmesi beklenir. Eğer girişimin önemli bir amacı iktidarın kurumsal güçlendirmesi ise düzenlemelerin yürütmenin hareket alanını genişletmesi, mevcut güç dağılımını koruması veya muhalefetin kurumsal etkisini sınırlaması beklenir. Eğer liderlik sürekliliği girişimin önemli amaçlarından biri ise anayasa paketinin diğer hükümleri yanında Cumhurbaşkanının adaylığı, görev süresi ve seçimlerin yenilenmesine ilişkin hükümlerde mevcut siyasal liderliğin yeniden adaylığını veya görevde kalma süresini kolaylaştıracak bir düzenleme bulunması beklenir. Bu nedenle çalışmada yeni anayasa girişiminin başarısı veya başarısızlığı yalnızca metnin demokratik bir söylem taşıyıp taşımadığına göre değil, anayasal tasarımın siyasal iktidarın dağılımı ve zaman boyutu üzerindeki gerçek sonuçlarına göre değerlendirilecektir. Sonuç olarak kuramsal çerçeve, anayasa değişikliğini basit bir hukuksal reform etkinliği olarak değil, gerektiğinde siyasal iktidarın kurumsallaştırılması, güçlendirilmesi ve zamansal olarak sürdürülmesi için kullanılabilen bir araç olarak ele almaktadır. Türkiye örneğinde araştırılması gereken temel sorun da tam olarak budur: Yeni anayasa demokratik bir yenilenme projesi midir, 2017’de kurulan rejimin yeniden düzenlenmesi midir yoksa mevcut siyasal iktidarın ve liderlik düzeninin geleceğini anayasal olarak güvence altına alan yeni bir aşama mıdır?

ÇÖZÜMLEME

2007–2017: Birbirinden Bağımsız Değişiklikler mi, Yığınsal Dönüşüm mü?

2007, 2010 ve 2017 değişiklikleri kronolojik olarak birbirinden ayrı anayasa değişiklikleridir. Fakat siyasal sistem üzerindeki etkileri birlikte ele alındığında bunların yığınsal bir anayasal dönüşüm meydana getirip getirmediği sorusu önem kazanmaktadır. 2007'de Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi Cumhurbaşkanlığı makamına yeni bir demokratik meşruluk kazandırmış, 2010'da yargı ve temel haklar alanındaki kurumsal yapı önemli ölçüde yeniden düzenlenmiş ve 2017'de ise yürütme sistemi bütünüyle yeniden yapılandırılmıştır. Bu üç aşama anayasal iktidarın kullanım biçiminin giderek değiştiği bir süreç olarak okunabilir. Bu nedenle 2017 değişikliği önceki değişikliklerden bağımsız bir “başlangıç” olarak değil, önceki anayasal dönüşümlerin üzerine kurulan bir rejim tasarımı olarak ele alınmalıdır. Bununla birlikte bu saptama 2002–2017 döneminin baştan sona tek bir plan doğrultusunda yürütüldüğünü kanıtlamaz. Siyasal süreçler doğrusal değildir, krizler, fırsatlar, koalisyonlar ve değişen siyasal koşullar anayasal dönüşümün yönünü etkileyebilir. Bilimsel olarak savunulabilir olan geriye dönük bir “gizli plan” varsaymak değil, ardışık anayasal değişikliklerin ortaya çıkardığı kurumsal sonuçları ve aralarındaki bağlantıları incelemektir.

İlk Aşamanın Ortaya Çıkardığı Temel Bulgusal Çerçeve: 2002–2017 dönemine ilişkin bu ilk inceleme üç önemli bulgu ortaya koymaktadır. Birincisi, AK Parti iktidarları döneminde anayasal değişiklik olağan dışı bir etkinlik olmamış ve siyasal ve kurumsal dönüşümün temel araçlarından biri durumuna gelmiştir. İkincisi, değişikliklerin niteliği zaman içinde derinleşmiştir. 2007'de Cumhurbaşkanlığının siyasal meşruluk kaynağı değiştirilirken 2017'de hükümet sisteminin kendisi değiştirilmiştir. Dolayısıyla süreç basit bir “mevcut anayasanın demokratikleştirilmesi” çizgisinin ötesine geçmiştir. Üçüncüsü, 2017 sonrasında ortaya çıkan anayasal yapı artık yalnızca 1982 Anayasası'nın mirası olarak açıklanamaz. 2017 düzeni önemli ölçüde AK Parti iktidarları döneminde oluşturulmuş yeni bir anayasal-siyasal mimaridir. Tam da bu nedenle 2026'da yeniden “yeni anayasa” talebinin gündeme gelmesi yalnızca 1982 Anayasası'nın sorunları üzerinden açıklanabilecek sıradan bir reform arayışı değildir. Araştırmanın bundan sonraki aşamasında asıl olarak şu soru incelenmelidir: 2017'de hükümet sistemini kökten değiştiren anayasal dönüşüm hangi sorunları çözmüştür, hangi yeni sorunları üretmiştir ve 2026'da ortaya çıkan “yeni anayasa” talebi bu sorunların hangilerine yanıt vermeyi amaçlamaktadır? Bu sorunun yanıtı yeni anayasa girişiminin 2017 rejiminin devamı, yeniden düzenlenmesi veya yeniden tasarımı olup olmadığını belirlemek açısından temel önem taşımaktadır.

2017–2026: İkinci Aşama - Kurulan Sistemin Yeniden Düzenlemesi mi, Yeni Bir Anayasal Tasarım mı?

2017 anayasa değişikliği ile Türkiye’de hükümet sistemi köklü biçimde değiştirilmiş ve parlamenter sistemin temel kurumsal unsurları kaldırılarak yürütme yetkisi ve görevi Cumhurbaşkanına verilmiştir. Anayasa’nın 8. maddesindeki yürütme düzeninden başlayarak Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu sisteminin kaldırılması, Cumhurbaşkanlığı yardımcıları ve bakanların Cumhurbaşkanı tarafından atanması ve yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanı tarafından kullanılması bu dönüşümün temel unsurlarını oluşturmuştur. Anayasa’nın mevcut 106. maddesi de Cumhurbaşkanının bir veya daha fazla Cumhurbaşkanı yardımcısı atayabileceğini ve bakanları atayıp görevden alabileceğini düzenlemektedir. 2018’de yeni sistemin uygulanmaya başlamasıyla birlikte Türkiye 2002’den beri devam eden anayasal dönüşümün en köktenci aşamasına girmiştir. Bu nedenle 2026’da yeniden gündeme getirilen “yeni anayasa” talebinin değerlendirilmesinde başlangıç noktası artık 1982 Anayasası değil, 2017’de oluşturulan anayasal-siyasal mimari olmalıdır. Tam da bu nedenle 2017 sonrasında ortaya çıkan gelişmeler çalışmanın temel sorusunu daha belirgin kılmaktadır: 2017’de iktidarın temel hükümet sistemi tercihini gerçekleştiren bir siyasal iktidar neden dokuz yıl sonra yeniden kapsamlı bir anayasa değişikliği istemektedir? Bu soruya verilecek yanıt Türkiye’de 2026 itibarıyla ortaya çıkan yeni anayasa arayışının niteliğini belirlemek açısından önem taşımaktadır.

2017 Sonrası Sistemin İçsel Sorunları: Yeni anayasa talebinin birinci olası açıklaması 2017’de oluşturulan hükümet sisteminin uygulama sürecinde bazı sorunlar üretmiş olmasıdır. Bir hükümet sisteminin anayasal olarak kurulması ile uygulamada işlemesi aynı şey değildir. Yeni bir sistem uygulamaya konulduğunda siyasal sorumluluk, yasama-yürütme ilişkileri, bürokratik eş güdüm, bakanların konumu, Cumhurbaşkanlığı makamının karar alma süreçleri ve kamu yönetiminin örgütlenmesi bakımından yeni sorunlar ortaya çıkabilir. Nitekim 2017 değişikliğinin ortaya çıkardığı sistemde bakanlar artık parlamenter sistemdeki anlamıyla siyasal hükümet üyeleri değildir. Anayasa’nın 106. maddesine göre Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar Cumhurbaşkanı tarafından atanmakta ve görevden alınabilmekte ve Cumhurbaşkanına karşı sorumlu bulunmaktadır. Bu yapı yürütme içinde tek merkezli siyasal sorumluluk yaratırken, aynı zamanda bakanların siyasal ve bürokratik konumlarına ilişkin tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla yeni anayasa arayışının bir bölümü gerçekten de 2017 sisteminin uygulamadaki sorunlarını gidermeye yönelik olabilir. Ancak burada önemli bir ayrım vardır. Bir sistemin bazı sorunlarını gidermek için bütünüyle yeni bir anayasa yapmak zorunlu değildir. Anayasal değişiklikler, kanunlar, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ve yönetsel düzenlemeler yoluyla daha sınırlı müdahaleler de gerçekleştirilebilir. Bu nedenle, “Mevcut sistemde sorunlar var” açıklaması tek başına “neden yeni bir anayasa?” sorusunu yanıtlamaya yetmemektedir.

2026’daki Yeni Anayasa Söyleminin Devamlılığı: 2026 yılında AK Parti yöneticilerinin yeni anayasa söylemi önceki dönemlerde kullanılan gerekçelerle dikkat çekici ölçüde örtüşmektedir. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı ve diğer parti yöneticileri tarafından “sivil”, “demokratik”, “kuşatıcı”, “kapsayıcı” ve “darbe anayasasından kurtulma” vurguları yeniden yapılmıştır. Ağustos 2026’daki parti açıklamalarında mevcut anayasanın Türkiye’ye “dar geldiği” ve yeni bir anayasanın partinin ikinci 25 yılındaki temel hedeflerden biri olduğu açıkça ifade edilmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan da 11 Mayıs 2026 tarihinde yaptığı konuşmada benzer biçimde mevcut anayasanın darbelerin ve hukuk dışı müdahalelerin ürünü olduğunu ve yeni ve kuşatıcı bir anayasanın demokratikleşme bakımından gerekli olduğunu ifade etmiştir. Bu söylem sürekliliği araştırmanın önemli bir görgül bulgusudur. Çünkü aynı gerekçeler 2007, 2010, 2017 ve bugün farklı anayasal düzenlemelere eşlik etmektedir. Ancak bu dönemlerde gerçekleştirilen anayasal sonuçlar aynı değildir. Bu nedenle çalışmanın bundan sonraki çözümleme ölçütlerinden biri şu olacaktır: Aynı gerekçelerin yinelenmesi anayasal hedeflerin de aynı kaldığı anlamına geliyor mu? Başka bir deyişle, söylem sabit kalırken anayasal amaç değişiyor olabilir mi? Bu soru özellikle önemlidir.

“Sistemin Yeniden Düzenlemesi” Varsayımı: 2026’da gündeme gelen bazı kulis bilgileri yeni anayasa tartışmasının 2017 sistemini bütünüyle ortadan kaldırmaktan çok onun belirli unsurlarını yeniden düzenlemeye yönelik olabileceğine işaret etmektedir. Basına yansıyan savlara göre Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde bazı Cumhurbaşkanı yetkilerinin Bakanlar Kuruluna devredilmesi, bakanların milletvekilleri arasından atanması ve bakan yardımcılıklarının kaldırılarak müsteşarlık sistemine dönülmesi gibi değişiklikler tartışılmaktadır. Bu savlar henüz kesinleşmiş anayasa hükümleri değildir, dolayısıyla çalışmada olgu değil, sınanması gereken olası düzenlemeler olarak ele alınmalıdır. Ancak eğer bu yöndeki düzenlemeler gerçekleşirse önemli bir çözümleyici sonuç ortaya çıkacaktır: 2017 sistemi terk edilmemekte, sistemin siyasal ve bürokratik maliyetleri azaltılmakta fakat Cumhurbaşkanlığı merkezli temel yapı korunmaktadır. Bu durumda 2026 girişimini “rejim değişikliği” olarak adlandırmak yerine “rejim yeniden düzenlemesi” olarak nitelendirmek daha uygun olabilir.

Kozmetik ve Stratejik Değişiklikler: Tam bu noktada çalışmanın önceki bölümünde geliştirdiğimiz “anayasal kozmetik–stratejik anayasal değişiklik” ayrımı önem kazanmaktadır. Bakanlar Kurulunun yeniden oluşturulması, bakan yardımcılığı sisteminin kaldırılması, müsteşarlığın yeniden getirilmesi ve bazı yürütme yetkilerinin yeniden dağıtılması gibi düzenlemeler görünüşte oldukça önemli değişikliklerdir. Fakat bunların tek tek incelenmesi durumunda bunların önemli bir bölümünün yürütme mekanizmasının işleyişini düzeltmeye veya siyasal maliyetlerini azaltmaya yönelik olduğu görülebilir. Buna karşılık Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden adaylığı, seçimlerin yenilenmesi ve yürütme yetkisinin anayasal sahibi olması gibi hükümleri siyasal sonuçları bakımından çok daha stratejik niteliktedir. Bu nedenle geniş kapsamlı bir anayasa paketinin değerlendirilmesinde şu yöntemsel ilke benimsenmelidir: Değişikliklerin sayısı değil, iktidarın geleceğini belirleyen değişikliklerin niteliği esas alınmalıdır. Bir anayasa paketinde onlarca teknik ve kurumsal düzenleme bulunması bunların tümünün aynı siyasal ağırlığa sahip olduğu anlamına gelmez.

Liderlik Sürekliliği Varsayımının Ortaya Çıktığı Nokta: Bu aşamada çalışmanın en güçlü varsayımı gündeme gelmektedir. Türkiye’de mevcut anayasal düzende Cumhurbaşkanı en fazla iki defa seçilebilmektedir. Anayasa’nın 116. maddesi ise Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM’nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda bir kez daha aday olabilmesine ilişkin özel bir mekanizma içermektedir. Dolayısıyla Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı sorunu salt siyasal değil, doğrudan anayasal bir sorundur. Bu nedenle yeni anayasa tartışmasında görev süresi ve yeniden adaylık hükümlerinde yapılabilecek değişiklikler diğer düzenlemelerden farklı bir siyasal ağırlık taşımaktadır. Burada bilimsel olarak yapılması gereken “yeni anayasanın amacı Erdoğan’ın ömür boyu başkanlığını sağlamaktır” sonucunu başlangıçta ilan etmek değildir. Araştırılması gereken soru şudur: Yeni anayasa kapsamında önerilecek düzenlemeler mevcut Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını ve siyasal liderliğinin anayasal dönem sınırlarının ötesinde devamını olanaklı kılacak biçimde tasarlanmakta mıdır? Bu soruya olumlu yanıt verecek bir anayasal düzenleme ortaya çıkarsa liderlik sürekliliği varsayımı önemli ölçüde güçlenecektir. Üstelik bunun için bütün anayasanın değiştirilmesi de zorunlu değildir. Bir veya birkaç önemli hüküm böyle bir sonucu doğurmaya yeterli olabilir. Bu durum çalışmanın ana savını daha da güçlendirmektedir: Anayasal değişikliğin kapsamı ile siyasal amacı arasında doğrusal bir ilişki bulunmayabilir. Çok geniş bir anayasa paketi birkaç stratejik düzenlemeyi toplumsal ve siyasal bakımdan kabul edilebilir duruma getiren bir çerçeve işlevi görebilir.

2017–2026 Döneminin Çözümleyici Anlamı: 2017’de gerçekleşen anayasal dönüşüm ile 2026’da gündeme gelen yeni anayasa girişimi birlikte değerlendirildiğinde üç olası açıklama ortaya çıkmaktadır. Birinci açıklama 2017’de oluşturulan hükümet sistemi beklenen sonuçları üretmemiş ve dolayısıyla yeni anayasa gerekli duruma gelmiştir. İkinci açıklama 2017 sistemi esas olarak korunacak ancak uygulamada ortaya çıkan siyasal ve yönetsel sorunları azaltmak amacıyla bazı kurumsal düzenlemeler yapılacaktır. Üçüncü açıklama görünürde sistemin çeşitli unsurları yeniden düzenlenirken birkaç önemli anayasal hüküm aracılığıyla mevcut iktidarın ve özellikle siyasal liderliğin sürekliliği güvence altına alınacaktır. İlk iki açıklama demokratik reform veya kurumsal ussallaştırma çerçevesinde değerlendirilebilir. Üçüncü açıklama ise yeni anayasa girişimini anayasal iktidar stratejisi olarak yorumlamayı gerektirecektir. Çalışmanın bundan sonraki bölümlerinde bu üç açıklama karşılaştırmalı olarak sınanacaktır.

“Neden Yinelenmesi?” Sorusu Artık Daha Somut Duruma Gelmektedir: 2002–2017 döneminde gerçekleştirilen anayasal değişiklikler Türkiye’nin anayasal düzenini giderek dönüştürmüş ve 2017’de hükümet sisteminin bütünüyle değiştirilmesiyle sonuçlanmıştır. 2017–2026 döneminde ise aynı siyasal iktidar bu kez kendi oluşturduğu anayasal sistem üzerinde yeniden değişiklik arayışına girmiştir. Böylece çalışmanın başlangıcındaki soru daha somut duruma gelmektedir: Eğer 2002–2017 döneminde gerçekleştirilen anayasal değişiklikler 2017’de yeni bir hükümet sistemi kurmaya kadar varmışsa ve 2026’da bu sistemin belirli unsurları yeniden düzenlenmek isteniyorsa yeni anayasa girişiminin temel nedeni 1982 Anayasası’nın eksiklikleri olmaktan çıkıp 2017 sonrasında oluşan siyasal düzenin geleceğini yeniden tasarlama gereksinimi olabilir mi? Bu sorunun yanıtı özellikle Cumhurbaşkanının adaylığı ve görev süresi konusunda yapılacak olası değişikliklerin incelenmesiyle daha açık biçimde ortaya çıkacaktır. Bu nedenle 2017–2026 dönemi çalışmada yalnızca “mevcut sistemin sorunları” açısından değil, aynı zamanda “mevcut sistemin iktidar ve liderlik bakımından geleceğe nasıl taşınabileceği” açısından da incelenecektir.

2026 Yeni Anayasa Girişimi: Söylem, Siyasal İşlev ve Olası Stratejik Amaç

2017 anayasa değişikliği ile Türkiye’de hükümet sistemi değiştirilmiş olmasına karşın 2026 yılında aynı siyasal iktidarın yeniden “yeni anayasa” gündemini öne çıkarması araştırmanın merkezindeki paradoksu daha da belirginleştirmektedir. 2017 değişikliğiyle yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanına ait olduğu açıkça düzenlenmiş, Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu sistemden çıkarılmış, Cumhurbaşkanının yardımcı ve bakanları atama yetkisi anayasal hüküm durumuna getirilmiş ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi kurulmuştur. Aynı değişiklik Cumhurbaşkanının adaylığı ve seçimlerin yenilenmesine ilişkin kuralları da yeniden düzenlemiştir. Buna karşın 2026 yılında yeni anayasa çağrıları büyük ölçüde daha önceki dönemlerde kullanılan söylem kalıplarıyla sürdürülmektedir. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş Haziran ve Temmuz 2026'da yeni anayasanın “darbelerin gölgesinden” arındırılması, çağdaş, demokratik, katılımcı ve kapsayıcı bir anayasa yapılması gereğinden söz etmiştir. Bu durum çalışmanın daha önce ortaya koyduğu söylem sürekliliği bulgusunu desteklemektedir. Ancak söylemin sürekliliği ile anayasal gereksinimin sürekliliği aynı şey değildir. Tam tersine, aynı gerekçelerin farklı anayasal dönüşüm aşamalarında yinelenmesi yeni anayasa talebinin açıklanan gerekçelerinin nedensel açıklama bakımından yeterli olup olmadığının yeniden sorgulanmasını gerektirmektedir.

“Darbe Anayasası” Gerekçesinin Açıklayıcı Gücü: 2026'daki yeni anayasa söyleminin önemli unsurlarından biri mevcut anayasanın 1980 darbesinin ürünü olmasıdır. Bu savın tarihsel bir gerçekliğe dayanması ile 2026'daki anayasal talebi açıklama kapasitesi ise iki farklı sorundur. 1982 Anayasası gerçekten askeri yönetim döneminde hazırlanmış ve 1982 yılında halkoyuyla kabul edilmiştir. Ancak anayasanın sonraki otuz yılı aşkın dönemde çok sayıda değişikliğe uğradığı ve özellikle 2002 sonrasında anayasal metnin önemli bölümlerinin yeniden düzenlendiği de aynı ölçüde önemlidir. 2017 değişikliği ise hükümet sisteminin temelini değiştirecek kadar kapsamlıdır. Dolayısıyla 2026'daki anayasal tartışmayı esas olarak “1982 Anayasası” üzerinden açıklamak mevcut anayasal yapının tarihsel dönüşümünü eksik bırakmaktadır. Buradan şu çözümleyici önerme ortaya çıkmaktadır: 1982 Anayasası'nın tarihsel kökeni yeni anayasa talebinin meşruluk gerekçesi olabilir ancak tek başına bu talebin 2026'da neden yeniden ortaya çıktığını açıklamaz. Bu ayrım çalışmanın temel yöntemsel varsayımı bakımından önemlidir. Tarihsel köken ile güncel siyasal neden birbirine eşitlenmemelidir.

Yeni Anayasa Talebinin Zamanlaması: Anayasa değişikliği girişimlerinin yalnızca içerikleri değil, zamanlamaları da siyasal çözümleme bakımından önemlidir. Yeni anayasa çağrısının 2017'deki sistem değişikliğinin hemen ardından değil, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin yaklaşık sekiz yıllık uygulamasından sonra yeniden yoğunlaşması üzerinde durulması gereken bir olgudur. Bu zamanlama iki farklı biçimde açıklanabilir. İlk açıklama, 2017 sisteminin uygulamada bazı kurumsal sorunlar üretmesi ve iktidarın bu sorunları yeni bir anayasal düzenlemeyle çözmek istemesidir. İkinci açıklama ise 2017'de kurulan sistemin temel siyasal niteliği korunurken sistemin yarattığı meşruluk, temsil, denetim ve yönetilebilirlik sorunlarının azaltılmak istenmesidir. İkinci durumda yeni anayasa, 2017 sisteminin bir seçeneği değil, onun ikinci nesil yeniden düzenlenmesi olacaktır. Bu nedenle 2026 girişiminin niteliğini belirleyecek temel ölçüt “yeni anayasa” ifadesinin kullanılması değil, anayasal tasarımın 2017’de kurulan güç ilişkilerini ne ölçüde değiştirdiğidir.

Kozmetik Yeniden düzenleme Olasılığı: 2026 tartışmalarında ortaya çıkan bazı önerilerin gerçekleşmesi durumunda hükümet sisteminin temelini değiştirmeden belirli unsurlarının yumuşatılması söz konusu olabilir. Örneğin yürütme içerisindeki görev dağılımının yeniden düzenlenmesi, Bakanlar Kuruluna benzer kolektif bir yapının oluşturulması, bakanların siyasal konumunun güçlendirilmesi veya bürokratik hiyerarşide yeniden müsteşarlık sistemine dönülmesi gibi değişiklikler düşünülebilir. Ancak bunların her bir, hükümet sisteminin temel niteliğini değiştirmek zorunda değildir. Örneğin Başbakanlık ve Bakanlar Kurulunun yeniden adlandırılmış veya değiştirilmiş bir biçimde sistem içine alınması otomatik olarak parlamenter sisteme dönüş anlamına gelmez. Aynı şekilde bazı Cumhurbaşkanlığı yetkilerinin bakanlıklara veya TBMM’ye aktarılması da Cumhurbaşkanlığının yürütme içindeki merkezi konumunu ortadan kaldırmak zorunda değildir. Bu nedenle önerilen veya gerçekleşen her değişikliğin şu iki soruyla değerlendirilmesi gerekir: Değişiklik hükümet sisteminin özünü mü değiştiriyor, yoksa sistemin işleyiş biçimini mi değiştiriyor? Değişiklik siyasal güç dağılımını mı değiştiriyor, yoksa mevcut güç dağılımının daha kabul edilebilir görünmesini mi sağlıyor? Bu ayrım, çalışmada kullanılan anayasal kozmetik–stratejik anayasal değişiklik ayrımının Türkiye örneğindeki temel sınamasını oluşturacaktır.

Siyasal Maliyetin Azaltılması: 2017'de kurulan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin en önemli özelliği yürütme yetkisini ve siyasal sorumluluğu güçlü biçimde Cumhurbaşkanlığı makamında toplamış olmasıdır. 2017 değişikliğinin 104. maddesinde “Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir” hükmü açıkça yer almaktadır. Bu yapılanma, karar alma bakımından merkeziyetçilik ve hız gibi üstünlükler sağlayabilirken aynı zamanda yasama denetimi, siyasal sorumluluğun dağılımı, yürütme içi kolektif karar alma ve hesap verebilirlik konularında tartışmalar yaratmıştır. Dolayısıyla 2026'da gündeme gelebilecek bazı değişiklikler sistemin özünü terk etmekten çok bu alanlardaki siyasal maliyeti azaltmayı amaçlayabilir. Bu durumda yeni anayasa girişimi: “Başkanlık sisteminden vazgeçiş” değil, “başkanlık sisteminin siyasal maliyetlerini azaltarak yeniden meşrulaştırılması” olarak yorumlanabilir. Bu varsayım liderlik sürekliliği varsayımı açısından da önemlidir. Çünkü mevcut Cumhurbaşkanlığı makamının temel konumu korunurken sistemin diğer unsurlarının daha parlamenter veya daha kolektif görünür duruma getirilmesi hem iç hem de dış kamuoyunda siyasal kabulü güçlendirebilir.

Liderlik Sürekliliği Stratejik Değişken: Yeni anayasa girişiminin en duyarlı noktası Cumhurbaşkanının görev süresi ve yeniden adaylığıdır. 2017 değişikliği ile mevcut Anayasa'nın 101. maddesi, Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesini ve aynı kişinin en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilmesini düzenlemiştir. Aynı değişiklikle 116. maddeye Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda bir defa daha aday olabilmesine ilişkin hüküm eklenmiştir. Bu hükümler, yeni anayasa tartışmasının liderlik boyutunu doğrudan anayasal bir sorun durumuna getirmektedir. Burada özellikle vurgulanması gereken konu şudur: Yeni anayasanın liderlik sürekliliğini sağlaması için bütün anayasanın lider merkezli olması gerekmez. Bir anayasal paketin çok büyük bölümünü oluşturan düzenlemeler hak ve özgürlükler, kamu yönetimi, ekonomik ve sosyal haklar, yerel yönetimler, TBMM'nin bazı yetkileri, bakanlıkların örgütlenmesi ve yargısal usuller gibi alanlarda olabilir. Buna karşılık Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına ilişkin tek bir önemli değişiklik paketin bütününden çok daha büyük bir siyasal sonuç yaratabilir. Bu nedenle araştırmanın stratejik varsayımı şu şekilde ortaya konulabilir: Yeni anayasa girişiminin siyasal bakımdan önemli sonuçlarından biri Cumhurbaşkanının mevcut anayasal dönem sınırlamalarının ötesinde yeniden aday olabilmesini veya siyasal liderliğini sürdürmesini olanaklı kılacak bir anayasal düzenleme yaratmak olabilir. Bu henüz doğrulanmış bir sonuç değildir. Ancak mevcut anayasal yapı dikkate alındığında sınanması gereken merkezi varsayımlardan biridir.

“Ömür Boyu Başkanlık” Varsayımının Bilimsel Karşılığı: Siyasal tartışmada “Erdoğan'ın ömür boyu başkan olmak istediği” biçimindeki ifade güçlü ve anlaşılır olmakla birlikte akademik çözümleme açısından bunun daha işlevsel bir biçimde ifade edilmesi gerekir. Bilimsel olarak araştırılabilir karşılığı liderlik süresinin anayasal olarak açık uçlu duruma getirilmesi veya mevcut dönem sınırlamalarının, aynı liderin yeniden yinelenmesi ve aday olabilmesine olanak verecek biçimde değiştirilmesidir. Burada iki farklı düzenleme biçimi ayırt edilmelidir. Birinci seçenek, dönem sınırlamasının tamamen kaldırılmasıdır. İkinci seçenek, dönem sınırlamasının korunuyor görünmesine karşın yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle önceki dönemlerin nasıl sayılacağına ilişkin geçiş hükmü konulmasıdır. İkinci seçenek özellikle önemlidir. Çünkü anayasal sistemlerde liderlik sürekliliği sadece “kaç dönem” kuralının değiştirilmesiyle değil, geçiş ve yeniden başlangıç hükümleriyle de sağlanabilir. Bu nedenle çalışmanın ilerleyen bölümünde yalnızca 101. maddeye değil, olası geçici maddelere ve seçim hükümlerine de özel olarak bakılması gerekecektir.

Demokratikleşme Söylemi ile Liderlik Sürekliliğinin Birlikte Bulunması: Yeni anayasa girişiminin demokratikleşme ve özgürlükçü anayasa söylemi ile liderlik sürekliliği arasında zorunlu bir çelişki bulunmamaktadır. Bir anayasa aynı anda hakları genişletebilir, bazı yasama yetkilerini artırabilir, hükümet içi kolektif mekanizmalar oluşturabilir ve aynı zamanda Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını kolaylaştırabilir. Bu nedenle araştırmada “demokratikleşme varsa liderlik sürekliliği olamaz” veya bunun tersi biçiminde ikili bir varsayım kullanılmamalıdır. Tam tersine, çalışma anayasal paketlerin hibrit niteliğini kabul etmektedir. Bu açıdan yeni anayasa bir “demokratikleşme projesi” ile bir “iktidar stratejisi”nin aynı anda unsurlarını taşıyabilir. Bilimsel olarak önemli olan bu unsurların hangi ölçüde bulunduğunu belirlemektir.

Yeni Anayasa Talebinin Üç Olası Okuması: Bu aşamada 2026 girişimi üç farklı model üzerinden açıklanabilir.

Model I — Demokratik yenilenme: Yeni anayasa esas olarak 1982 Anayasasının tarihsel mirasından kurtulmayı, hak ve özgürlükleri geliştirmeyi, güçler ayrılığını güçlendirmeyi ve siyasal uzlaşmayı sağlamayı amaçlamaktadır.

Model II — Rejimin yeniden düzenlenmesi: 2017'de kurulan sistem bütünüyle terk edilmemekte ancak yürütme içindeki aşırı merkezileşme, yasama-yürütme ilişkileri ve bürokratik örgütlenme yeniden düzenlenerek sistem daha işlevsel ve daha kabul edilebilir duruma getirilmektedir.

Model III — Anayasal iktidar stratejisi: Birinci ve ikinci modellerdeki düzenlemeler gerçek olsa dahi bunların yanında birkaç önemli hüküm aracılığıyla mevcut siyasal iktidarın ve özellikle mevcut liderliğin gelecekteki konumu anayasal olarak güvence altına alınmaktadır.

Araştırmanın görgül amacı, bu üç modelden hangisinin Türkiye'deki gelişmeleri daha güçlü açıkladığını belirlemektir.

Önemli Sınama: Bu nedenle yeni anayasa taslağı veya önerileri ortaya çıktığında çalışmanın bütün kuramsal çerçevesi tek bir önemli sınava indirgenebilir: Yeni anayasa Türkiye'nin demokratik ve kurumsal sorunlarını çözmek için mi tasarlanmaktadır yoksa bu sorunları kısmen düzenlerken esas olarak mevcut siyasal iktidarın ve liderliğin geleceğini güvence altına alan yeni bir anayasal denge mi kurmaktadır? Bu sorunun yanıtı anayasa metninin bütününe bakılarak değil, önemli hükümlerin siyasal sonuçları üzerinden aranmalıdır. Dolayısıyla yeni anayasa ortaya çıktığında ilk yapılması gereken şey yüzlerce maddelik metni eşit ağırlıkla değerlendirmek olmayacaktır. Öncelikle Cumhurbaşkanının adaylığı, görev süresi, seçimlerin yenilenmesi, yürütme yetkisinin sahibi, TBMM'nin yetkileri ve Cumhurbaşkanının siyasal sorumluluğu gibi stratejik düğüm noktaları belirlenecektir. Bu düğüm noktalarının çevresine yerleştirilen diğer düzenlemelerin ise ne ölçüde esaslı kurumsal reform ne ölçüde meşruluk üretici düzenleme ve ne ölçüde anayasal kozmetik olduğu ayrıca değerlendirilecektir. Böylece araştırmanın başındaki “Neden yinelenmesi?” sorusu daha somut bir soruya dönüşmektedir: 2017'de kendi hükümet sistemini kurmuş olan AK Parti 2026'da gerçekten yeni bir anayasa mı yapmak istemektedir yoksa 2017'de kurduğu siyasal mimarinin eksiklerini giderirken birkaç önemli anayasal hüküm aracılığıyla bu mimariyi ve onun merkezindeki liderliği geleceğe taşımak mı istemektedir? Bu sorunun yanıtı söylemde değil, anayasal tasarımın siyasal sonuçlarında aranmalıdır.

Söylem ile Anayasal Sonuç Arasındaki Ayrışma

Türkiye’de 2002 sonrasında gerçekleştirilen anayasa değişiklikleri siyasal iktidarın anayasa değişikliği gerekçeleri ile değişikliklerin ortaya çıkardığı kurumsal sonuçların birbirinden ayrılarak incelenmesini gerekli kılmaktadır. AK Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından farklı dönemlerde kullanılan “sivil anayasa”, “demokratikleşme”, “vasiliğin tasfiyesi”, “milli iradenin güçlendirilmesi” ve “darbe anayasasından kurtulma” gibi kavramlar anayasal reformların meşruluğunu oluşturmuş ancak bu reformların kurumsal sonuçları her dönemde aynı olmamıştır. Bu nedenle anayasa değişikliklerinin siyasal anlamını yalnızca iktidarın açıkladığı gerekçeler üzerinden belirlemek yöntemsel olarak yeterli değildir. Söylemin yanında değiştirilen hükümlerin iktidar ilişkileri üzerindeki etkisinin de incelenmesi gerekir. Bu yaklaşım açısından 2007, 2010 ve 2017 anayasa değişiklikleri özellikle öğreticidir.

2007 Demokratik Meşruluğun Artırılması mı, Cumhurbaşkanlığının Siyasallaştırılması mı? 2007 anayasa değişikliği, Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesini öngörerek makamın demokratik meşruluk kaynağını değiştirmiştir. Böylece Cumhurbaşkanı artık TBMM tarafından seçilen bir devlet başkanı olmaktan çıkarak doğrudan seçmen kitlesinden siyasal meşruluk alan bir makam durumuna gelmiştir. Bu değişikliğin demokratik meşruluk açısından olumlu bir yönü olduğu açıktır. Ancak siyasal sistem açısından bunun başka bir sonucu daha bulunmaktadır: Parlamenter sistem içinde Cumhurbaşkanı ile hükümet arasındaki meşruluk ilişkisinin niteliği değişmiştir. Doğrudan seçilen bir Cumhurbaşkanı parlamentodan bağımsız bir siyasal meşruluk kaynağına sahip olmaktadır. Böylece 2007 değişikliği hükümet sistemini henüz değiştirmemiş olsa da Cumhurbaşkanlığı makamının ileride daha güçlü bir siyasal aktöre dönüşebilmesinin anayasal zeminini oluşturmuştur. Nitekim Erdoğan 2014 yılında doğrudan halk oyuyla Cumhurbaşkanı seçilmiş, 2017 anayasa değişikliğiyle de Cumhurbaşkanının aynı zamanda siyasal parti genel başkanı olabilmesinin önü açılmış ve 2018'de yeni hükümet sistemi uygulamaya konulmuştur. AK Parti'nin kendi kurumsal tarihçesi de Erdoğan'ın 2014'te doğrudan halk tarafından seçildiğini ve 2017 değişikliğinin ardından AK Parti Genel Başkanlığına yeniden seçildiğini kaydetmektedir. Dolayısıyla 2007 değişikliğinin siyasal sonucu yalnızca “halk Cumhurbaşkanını seçsin” biçimindeki demokratik ilkeyle sınırlı değildir. Aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı makamının siyasal ağırlığını artıran bir anayasal dönüşüm meydana gelmiştir.

2010 Demokratikleşme ve Kurumsal Güç Dağılımı: 2010 değişikliği 2007'ye göre çok daha geniş kapsamlıdır. Temel haklar alanında kişisel verilerin korunması, çocuklar ve güçsüz toplumsal gruplar lehine düzenlemeler ve bireysel başvuru gibi önemli yenilikler getirilmiştir. 5982 sayılı Kanun bu nedenle yalnızca iktidarın gücünü artırmaya yönelik bir düzenleme olarak nitelendirilemez. Gerçek anlamda hak ve özgürlük alanını genişleten hükümler içermektedir. Ancak aynı paket içinde yargı organlarının oluşumu ve anayasal kurumların yapısıyla ilgili düzenlemeler de bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi'nin 2010 yılında yaptığı inceleme de değişiklik paketinin özellikle 146, 149 ve 159. maddeler gibi yargı kurumlarıyla ilgili hükümler içerdiğini göstermektedir. Dolayısıyla 2010 örneği çalışmanın önemli kuramsal varsayımını destekleyen bir özellik taşımaktadır: Bir anayasa değişikliği aynı anda hem demokratikleştirici sonuçlar üretebilir hem de siyasal iktidarın kurumsal çevresini değiştirebilir. Bu nedenle anayasal değişiklikleri “demokratik” ve “iktidar yanlısı” biçiminde ikiye ayırmak çoğu zaman yeterli değildir. Aynı düzenleme iki işlevi birden görebilir.

2017 Söylemde Kararlılık, Sistemde Devrimsel Değişiklik: 2017 değişikliği ise bu sürecin niteliksel olarak farklı aşamasıdır. AK Parti ve Cumhur İttifakı'nın siyasal söyleminde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi “kararlılık”, “güçlü yönetim”, “çift başlılığın sona erdirilmesi”, “etkili yönetim” ve “güçlü yasama” gibi gerekçelerle savunulmuştur. TBMM tutanaklarına yansıyan iktidar açıklamalarında da sistem değişikliğinin bu amaçlarla gerçekleştirildiği açıkça ifade edilmiştir. Fakat anayasal sonuç, söylemin ötesinde çok daha köklü olmuştur: Başbakanlık kaldırılmış, Bakanlar Kurulu kaldırılmış ve yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına verilmiştir. Böylece Türkiye'nin hükümet sistemi değiştirilmiştir. Bu nedenle 2017'yi yalnızca “demokratikleşme yönünde yeni bir anayasa reformu” olarak nitelendirmek anayasal değişikliğin niteliğini eksik açıklar. Daha doğru kavram “rejim tasarımı”dır. 2017 değişikliğinin ardından yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanına ait olduğu anayasal olarak düzenlenmiş ve Cumhurbaşkanının yardımcıları ve bakanları atama ve görevden alma yetkisi belirgin biçimde güçlendirilmiştir. Bu düzen 2017 değişikliğinin yalnızca bir hükümet değişikliği değil, yürütme gücünün anayasal merkezinin yeniden tanımlanması olduğunu göstermektedir.

Böylece Bir Örüntü Ortaya Çıkıyor: 2007–2017 arasındaki gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde aşağıdaki örüntü dikkat çekmektedir:

2007: Cumhurbaşkanının doğrudan siyasal meşruluğu

2010: Devlet kurumlarının ve özellikle yargının yeniden tasarlanması

2017: Yürütme gücünün Cumhurbaşkanlığı makamında toplanması

Bu sıralama tek başına önceden hazırlanmış bir “gizli plan”ı kanıtlamaz. Böyle bir sonuç çıkarmak bilimsel açıdan aşırı yorum olur. Ancak süreç anayasal iktidarın giderek yeniden yapılandırıldığını açıkça göstermektedir. Dolayısıyla 2026'daki yeni anayasa talebi 2002 sonrası anayasal gelişmelerden bağımsız biçimde ele alınamaz.

“1982 Anayasası” Açıklamasının Sınırı: Erdoğan'ın 11 Mayıs 2026 tarihli konuşmasında yeni anayasa gerekçesi yine büyük ölçüde darbeler ve “hukuk dışı müdahaleler” üzerinden açıklanmıştır. Erdoğan mevcut anayasanın yerine “yeni, kuşatıcı, özgürlükçü ve sivil” bir anayasa yapılması gerektiğini belirtmiştir. 16 Mayıs 2026'da da yeni anayasanın “lüks değil, gereksinme, hatta zorunluluk” olduğu ve Türkiye'nin “darbe lekesi taşıyan bir anayasadan” kurtulması gerektiği yönündeki yaklaşımını yinelemiştir. Bu söylem, önceki dönemlerle önemli bir süreklilik göstermektedir. Fakat tam da bu noktada araştırmanın temel paradoksu ortaya çıkmaktadır: 1982 Anayasası değiştirilmiştir. Çok sayıda hüküm yeniden yazılmıştır. 2017'de hükümet sistemi değiştirilmiştir. Bütün bunlar AK Parti iktidarları döneminde yapılmıştır. O halde 2026 yılında “darbe anayasasından kurtulma” gerekçesi anayasal değişikliğin meşruluk gerekçesi olabilir ancak tek başına yeni anayasa talebinin güncel siyasal nedenini açıklamaya yeterli değildir. Bu nedenle aşağıdaki ayrım önem kazanmaktadır: 1982 Anayasası'nın değiştirilmesi nedenidir. 2026'da yeniden değiştirilmek istenmesinin nedeni ise ayrıca açıklanmalıdır.

AK Parti'nin Kendi Kurduğu Sistemi Yeniden Değiştirme Gereksinimi: Burada araştırmanın belki de en önemli sorularından biri ortaya çıkmaktadır. 2017 anayasa değişikliğini yapan siyasal iktidar 2026 yılında yine aynı siyasal aktörler tarafından yeni bir anayasa hazırlamaya çalışmaktadır. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı Haziran 2026'da partisinin yeni anayasa çalışmalarında “hazırlıkların sonuna” yaklaşıldığını açıklamış ve TBMM'de bir uzlaşma zemini oluşması durumunda sürece hazır olduklarını belirtmiştir. Daha da önemlisi Mayıs 2026'da Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu toplantısında yapılan bir açıklamada 2017 sonrası oluşturulan yeni hükümet sisteminin yeni tasarımında kurulların ve yeni örgütlenmelerin sağlıklı çalışmasının önemli bir sorun olarak ele alındığı görülmektedir. Bu veri yeni anayasa girişiminin yalnızca “1982 Anayasası'ndan kurtulma” olarak değerlendirilmesini daha da güçleştirmektedir. Çünkü burada artık söz konusu olan büyük ölçüde AK Parti'nin kendi oluşturduğu 2017 sonrası sistemin yeniden düzenlenmesidir.

Buradan Çıkan Ana Varsayım: Bütün bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde çalışmanın temel varsayımı daha açık biçimde ifade edilebilir: 2026 yeni anayasa girişimi 1982 Anayasası'nın demokratikleştirilmesi gereksiniminden ibaret değildir, 2017'de kurulan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin siyasal ve kurumsal maliyetlerini azaltırken onun temel güç mimarisini korumaya ve mevcut siyasal liderliğin anayasal sürekliliğini olanaklı kılacak koşulları oluşturmaya yönelik bir anayasal yeniden tasarım girişimi olma olasılığını taşımaktadır. Bu varsayımın iki farklı unsuru vardır. Birinci unsur rejimi yeniden düzenlemedir: Cumhurbaşkanlığı sisteminin bazı unsurları yumuşatılabilir, Bakanlar Kurulu veya müsteşarlık gibi kurumlar yeniden getirilebilir ve TBMM'nin belirli yetkileri artırılabilir. İkinci ve daha stratejik unsur ise liderlik sürekliliğidir: Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı, görev süresi veya seçimlerin yenilenmesi gibi hükümler yeni siyasal dengeler yaratacak şekilde düzenlenebilir. İkinci unsur gerçekleşirse anayasa değişikliğinin siyasal ağırlık merkezi çok sayıda teknik düzenlemenin arasında yer alan birkaç önemli hükümde toplanabilir. Bu nedenle çalışmanın bundan sonraki aşaması yeni anayasa söylemini genel olarak incelemekten çok hangi anayasal hükümlerin Erdoğan'ın siyasal geleceği bakımından stratejik önem taşıdığını ve mevcut anayasal sınırlamaların hangi yollarla aşılabileceğini anayasal hukuk ve karşılaştırmalı siyaset yazını içinde ayrı bir bölüm olarak incelemelidir.

Erdoğan’ın Yeniden Adaylığı ve Anayasal Süreklilik Sorunu

Yeni anayasa girişiminin siyasal anlamını çözümleyebilmek bakımından Cumhurbaşkanının görev süresi ve yeniden adaylığı özel bir önem taşımaktadır. Bunun nedeni bu konunun anayasa değişikliğinin diğer alanlarından farklı olarak doğrudan iktidarın zaman boyutuyla ilgili olmasıdır. Bir hükümet yapısının, bakanlık örgütünün veya kamu yönetiminin yeniden düzenlenmesi iktidarın nasıl kullanılacağını değiştirebilir. Buna karşılık Cumhurbaşkanının yeniden seçilebilmesine ilişkin kurallar, iktidarın kim tarafından ve ne kadar süre kullanılabileceğini doğrudan etkiler. Bu nedenle yeni anayasa tartışmasının liderlik sürekliliği bakımından incelenmesi kişisel niyetlerden hareket eden bir yaklaşım olarak değil, anayasal kurumların siyasal sonuçlarını inceleyen kurumsal bir çözümleme olarak ele alınmalıdır.

Mevcut Anayasal Çerçeve: 2017 anayasa değişikliğiyle yeniden düzenlenen 101. maddeye göre Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır ve bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir. Aynı dönemde yeniden düzenlenen 116. madde ise önemli bir farklılık getirmiştir: Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi durumunda Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir. TBMM'nin bu kararı alabilmesi için üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu yani 360 oy gerekmektedir. Bu düzenleme anayasal açıdan son derece önemlidir. Çünkü dönem sınırlaması mutlak bir iki dönem kuralı olarak kurulmamış ve belirli bir anayasal mekanizmayla üçüncü bir adaylık olasılığı yaratılmıştır. Dolayısıyla mevcut sistem bakımından dahi Cumhurbaşkanının siyasal geleceği yalnızca 101. madde okunarak belirlenemez. 101. ve 116. maddelerin birlikte değerlendirilmesi gerekir. Bu durum yeni anayasa tartışması bakımından daha da önemlidir. Zira yeni bir anayasal düzenleme yapılması durumunda mevcut dönem sınırlamasının aynen korunup korunmayacağı, yeniden tanımlanıp tanımlanmayacağı veya geçiş hükümleriyle farklı biçimde uygulanıp uygulanmayacağı temel siyasal sonuçlar doğuracaktır.

Erdoğan Bakımından Mevcut Durum: Recep Tayyip Erdoğan 2014 yılında Cumhurbaşkanı seçilmiş, 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi altında yeniden seçilmiş ve 2023 yılında bir kez daha Cumhurbaşkanı seçilmiştir. YSK'nın 2023 seçimlerine ilişkin kesin aday listesinde Erdoğan Cumhurbaşkanı adayı olarak yer almıştır. Ancak burada hukuksal açıdan önemli bir ayrım bulunmaktadır. YSK'nın 2023 tarihli 316 sayılı kararında 2018 öncesindeki Cumhurbaşkanlığı dönemlerinin 6771 sayılı Kanunla değiştirilen 101. madde bakımından hesaplanmayacağı kabul edilmiştir. Kararda Erdoğan'ın 28 Ağustos 2014–9 Temmuz 2018 arasındaki döneminin yeni sistem bakımından görev dönemi olarak hesaba katılmayacağı açıkça belirtilmiştir. Böylece 2018 sonrası dönem mevcut iki dönemlik sınırlamanın hesabı açısından başlangıç noktası olarak kabul edilmiştir. Bunun sonucunda mevcut anayasal düzen bakımından Erdoğan'ın 2023–2028 dönemi ikinci dönem olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla 2028 sonrasında yeniden adaylık sorunu mevcut anayasal metin içinde doğrudan bir anayasal sorun durumuna gelmektedir. Bu noktada 116. madde önem kazanmaktadır. TBMM'nin seçimleri yenileme kararının Cumhurbaşkanının ikinci döneminde alınması durumunda mevcut Cumhurbaşkanının bir kez daha aday olmasına anayasa izin vermektedir. Ancak bu mekanizma için TBMM'de beşte üç çoğunluk gerekmektedir. Dolayısıyla bugünkü anayasal sistem içinde en az üç hukuksal yol düşünülmektedir:

Mevcut düzenin korunması: 116. madde mekanizmasının işletilmesi durumunda bir kez daha adaylık.

Anayasa değişikliği: 101. maddedeki iki dönem sınırlamasının değiştirilmesi veya yeniden düzenlenmesi.

Yeni anayasa ve geçiş düzenlemesi: Yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle önceki dönemlerin nasıl değerlendirileceğini belirleyen bir geçiş hükmü oluşturulması.

Üçüncü seçenek özellikle araştırma bakımından önemlidir.

Yeni Anayasa Yeni Bir Sayfa Açar mı? Yeni anayasa tartışmasının siyasal açıdan en önemli hukuksal sorularından biri şudur: Yeni bir anayasanın yürürlüğe girmesi Cumhurbaşkanlığı bakımından önceki görev sürelerinin hesaba katılmamasına veya yeniden başlamasına yol açabilir mi? Bu sorunun tek ve otomatik bir yanıtı yoktur. Burada yeni anayasanın nasıl yürürlüğe konulduğu, geçiş hükümlerinin ne şekilde düzenlendiği ve yeni metnin Cumhurbaşkanlığı dönemlerinin hesabına ilişkin ne öngördüğü belirleyici olacaktır. Dolayısıyla “yeni anayasa yapılırsa Erdoğan'ın görev süresi sıfırlanır” şeklindeki bir ifade hukuksal olarak peşinen doğru kabul edilemez. Bunun gerçekleşebilmesi için açık bir anayasal düzenleme veya geçiş hükmü gerekir. Tam da bu nedenle geçiş hükümleri çalışmanın yalnızca ikincil bir unsuru değil, anayasa taslağı ortaya çıktığında ilk incelenecek hükümlerden biri olmalıdır. Anayasanın asıl metnindeki dönem sınırlamasının değiştirilmesi kadar geçici maddelerde yapılacak bir düzenleme de aynı siyasal sonucu yaratabilir. Bu gözlem çalışmanın daha önce geliştirdiği “önemli hüküm” yaklaşımını desteklemektedir: Liderlik sürekliliği bakımından belirleyici olan anayasa metnindeki değişikliklerin toplam sayısı değil, Cumhurbaşkanının geçmiş ve gelecekteki görev sürelerinin hukuksal statüsünü belirleyen birkaç önemli hüküm olabilir.

“Ömür Boyu Başkanlık” Varsayımı Nasıl Sınanabilir? Siyasal tartışmada kullanılan “ömür boyu başkanlık” veya “ölünceye kadar başkanlık” ifadeleri güçlü olmakla birlikte bilimsel araştırmada doğrudan bağımlı değişken olarak kullanılamaz. Bunun yerine varsayım şu şekilde işlevselleştirilebilir: Yeni anayasal düzenleme Cumhurbaşkanlığı makamında görev yapan kişinin yeniden aday olmasını sağlayacak şekilde dönem sınırlamasını kaldırıyor, esnetiyor veya önceki dönemleri etkisiz kılıyorsa bu düzenleme liderlik sürekliliğini anayasal olarak güçlendiren bir kurumsal değişiklik olarak değerlendirilebilir. Böyle bir değişikliğin üç biçimde ortaya çıkması olanaklıdır: Birincisi dönem sınırlamasının kaldırılmasıdır. İkincisi dönem sınırlamasının iki veya daha fazla yeniden adaylığa izin verecek şekilde değiştirilmesidir. Üçüncüsü yeni anayasanın önceki Cumhurbaşkanlığı dönemlerini hesaba katmayacağını öngören bir geçiş hükmü getirmesidir. Sonuncusu özellikle önemlidir. Çünkü siyasal amaç metinde doğrudan “sınırsız adaylık” biçiminde ifade edilmeksizin de gerçekleştirilebilir.

Önemli Olan “Yeni Anayasa” Değil, Yeni Anayasanın İçindeki Birkaç Hüküm Olabilir: Burada araştırmanın başından beri geliştirdiğimiz temel düşünce daha somut duruma gelmektedir. Yeni anayasa yüzlerce madde içerebilir. Bunun içinde demokratikleşmeye, temel haklara, yerel yönetimlere, parlamentonun yetkilerine, bakanlıkların örgütlenmesine ve kamu yönetimine ilişkin çok sayıda değişiklik bulunabilir. Fakat bunların siyasal etkileri aynı değildir. Örneğin bakan yardımcılığının kaldırılması ve müsteşarlığın getirilmesi bürokratik örgütlenme bakımından önemli olabilir. Bakanlar Kurulunun yeniden kurulması hükümetin işleyişini değiştirebilir. Cumhurbaşkanının bazı yetkilerinin TBMM veya hükümet organlarıyla paylaşılması yürütme içindeki yetki dağılımını etkileyebilir. Fakat Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı ve görev süresi ile önceki dönemlerin yeni anayasa bakımından nasıl hesaplanacağı çok daha doğrudan bir biçimde iktidarın geleceğini belirler. Bu nedenle anayasa paketindeki değişikliklerin siyasal ağırlığı bakımından bir hiyerarşi kurulmalıdır. Bu hiyerarşinin en üstünde siyasal iktidarın zaman boyutunu belirleyen hükümler yer alır.

Değişik Açıklamaların Karşılaştırılması: Ancak burada bilimsel tarafsızlığın korunması gerekir. Erdoğan'ın yeniden adaylığına ilişkin anayasal düzenleme yapılması tek başına yeni anayasa girişiminin bütün amacının liderlik sürekliliği olduğunu kanıtlamaz. Çünkü anayasa değişikliğinin birden çok amacı olabilir. Örneğin iktidar bir yandan hükümet sisteminin işleyişini düzeltmek, bir yandan TBMM'nin belirli yetkilerini artırmak, bir yandan bürokratik yapıyı değiştirmek, bir yandan hak ve özgürlükler konusunda yeni güvenceler getirmek ve aynı zamanda Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını olanaklı kılmak isteyebilir. Bu durumda liderlik sürekliliği anayasanın tek amacı değil, çok amaçlı anayasal projenin stratejik bileşenlerinden biri olacaktır. Dolayısıyla araştırmanın sorusu “Erdoğan'ın adaylığı için anayasa mı yapılıyor?” biçiminde kurulursa gereğinden fazla daralır. Daha doğru soru şudur: Yeni anayasa projesinin hangi unsurları demokratik ve kurumsal reform gereksinimiyle, hangi unsurları ise mevcut iktidarın ve liderliğin gelecekteki sürekliliğiyle açıklanabilir? Bu soru, araştırmanın bilimsel niteliğini güçlendirir.

Liderlik Sürekliliğinin Ötesindeki Sorun: Bununla birlikte liderlik sürekliliğini yalnızca Erdoğan'ın kişisel siyasal geleceği olarak görmek de eksik olur. Uzun süre iktidarda kalan siyasal hareketler bakımından liderlik ile rejim arasında zaman içinde güçlü bir özdeşleşme oluşabilir. Böyle bir durumda liderin görevde kalmasını sağlayan anayasal düzenlemeler yalnızca bireysel bir sonucu değil, mevcut siyasal güç ekosisteminin devamlılığını da etkileyebilir. Bu nedenle çalışmada “liderlik sürekliliği” ile “rejim sürekliliği” arasında ayrım yapılacaktır. Liderlik sürekliliği belirli bir siyasal aktörün görevde kalabilme kapasitesidir. Rejim sürekliliği belirli bir siyasal iktidar düzeninin temel kurumsal özelliklerini koruyabilme kapasitesidir. Yeni anayasa bu ikisini aynı anda güçlendirebilir fakat aynı şey oldukları varsayılmamalıdır.

En Önemli Görgül Sınama: Bu nedenle yeni anayasa taslağı veya anayasa değişikliği önerisi ortaya çıktığında çalışmanın bu bölümünün temel sınaması son derece somut olacaktır. Öncelikle 101. maddeye karşılık gelen hüküm incelenecektir. Ardından 116. maddeye karşılık gelen hüküm incelenecektir. Sonra geçiş hükümleri incelenecektir. Daha sonra seçimlerin yenilenmesi, Cumhurbaşkanının adaylık koşulları ve görev sürelerinin hesaplanmasına ilişkin hükümler birlikte değerlendirilecektir. En sonunda şu soru sorulacaktır: Yeni anayasal düzen mevcut Cumhurbaşkanının 2028 sonrasında yeniden aday olabilmesi için mevcut anayasal sistemde bulunmayan yeni bir hukuksal olanak yaratıyor mu? Eğer yanıt evet ise bunun siyasal anlamı ayrıca incelenecektir. Eğer yanıt hayır ise liderlik sürekliliği varsayımının yeni anayasa girişiminin temel açıklaması olma gücü azalacaktır. Bu nedenle varsayım anayasa taslağının ortaya çıkmasından önce sonuçlandırılması gereken bir hüküm değil, taslak ortaya çıktığında sınanacak bir açıklamadır.

Bu Bölümden Çıkan Ara Sonuç: 2002–2017 döneminde gerçekleştirilen anayasal dönüşüm ve 2017'de kurulan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi dikkate alındığında 2026'daki yeni anayasa girişiminin artık yalnızca “1982 Anayasası'nın demokratikleştirilmesi” bakış açısıyla açıklanması yeterli değildir. Yeni anayasa bir yandan 2017 sisteminin çeşitli yönlerini yeniden düzenleyebilir ve diğer yandan kamuoyunda geniş kabul görebilecek demokratik ve kurumsal reformları içerebilir. Ancak bütün bu değişiklikler arasında Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden adaylığı ve önceki dönemlerin hukuksal hesabına ilişkin hükümler siyasal iktidarın zaman boyutunu doğrudan belirlemeleri nedeniyle stratejik niteliktedir. Dolayısıyla bu çalışma açısından temel görgül beklenti şudur: Yeni anayasa paketinde demokratikleşme ve kurumsal reform niteliğindeki çok sayıdaki düzenlemenin yanında Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını veya görev süresinin uzatılmasını sağlayabilecek bir ya da birkaç önemli hüküm bulunması durumunda yeni anayasa girişiminin liderlik sürekliliği boyutu güçlü bir açıklayıcı değişken durumuna gelecektir. Böylece başlangıçta siyasal bir sav olarak ortaya çıkan “Erdoğan'ın iktidarının sürdürülmesi” düşüncesi anayasal metin üzerinden sınanabilir, yanlışlanabilir ve ölçülebilir bir siyaset bilimi varsayımına dönüştürülmüş olmaktadır.

2007–2026: Aynı Gerekçeler, Değişen Anayasal Sonuçlar

Türkiye’de AK Parti’nin anayasa siyasetine ilişkin en dikkat çekici özelliklerden biri farklı siyasal dönemlerde aynı veya büyük ölçüde benzer gerekçelerin yeniden üretilmesidir. “Sivil anayasa”, “demokratik anayasa”, “özgürlükçü anayasa”, “darbe anayasasından kurtulma”, “toplumsal sözleşme”, “ulusal irade” ve “vasiliğin tasfiyesi” gibi kavramlar farklı anayasal müdahalelerde yinelenmesi olarak kullanılmıştır. Bu süreklilik yalnızca söylemsel bir benzerlik değildir. AK Parti'nin 2007 seçim beyannamesinde yeni anayasa “sivil bir uzlaşma anayasası” ve devlet-toplum-birey ilişkilerini hak, özgürlük ve sorumluluk temelinde düzenleyen bir “toplumsal sözleşme” olarak tanımlanmıştır. 2014 tarihli 62. Hükümet Programında ise “sivil, katılımcı, çoğulcu, özgürlükçü, demokratik” yeni anayasa hedefi yinelenmesi edilmiş ve aynı programda 2004, 2007 ve 2010 değişikliklerinin yeni anayasa için zemin hazırladığı özellikle belirtilmiştir. 2015 tarihli 64. Hükümet Programında da aynı vaat “iktidara geldiğimiz günden beri bütün AK Parti hükümetlerinin programlarında” bulunan bir hedef olarak sunulmuş ve yeni anayasanın demokratik, sivil, katılımcı, çoğulcu ve özgürlükçü olması gerektiği yeniden vurgulanmıştır. Dolayısıyla bugün kullanılan söylemin geçmişten kopuk yeni bir söylem olmadığı ve aksine uzun süreli bir siyasal söylem sürekliliğinin devamı olduğu görülmektedir.

Söylemin sürekliliği neden önemlidir? Siyasal söylemin uzun dönem boyunca korunması ilk bakışta iktidarın anayasa konusundaki ilkesel tutarlılığını gösterebilir. Fakat araştırmanın amacı bakımından bundan daha önemli başka bir soru ortaya çıkmaktadır: Eğer aynı gerekçeler yirmi yılı aşkın bir süre boyunca yineleniyorsa bu gerekçeler anayasal değişikliklerin nedenlerini gerçekten açıklamakta mıdır? Çünkü gerekçelerin açıklayıcı olması için yalnızca her dönemde yinelenmesi yeterli değildir. Aynı zamanda gerçekleşen anayasal değişikliklerin niteliğini ve zamanlamasını da açıklayabilmeleri gerekir. Oysa Türkiye örneğinde dikkat çekici bir durum bulunmaktadır: Söylem büyük ölçüde devamlıdır ama anayasal sonuçlar ise değişmiştir. 2007’de Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kabul edilmiştir. 2010’da yargı ve temel haklar alanında kapsamlı değişiklikler yapılmıştır. 2017’de ise hükümet sistemi kökten değiştirilmiştir. Dolayısıyla aynı veya benzer demokratikleşme söylemi birbirinden oldukça farklı anayasal sonuçlara eşlik etmiştir. Bu durum söylem ile sonuç arasında çözümleyici bir ayrım yapılmasını zorunlu kılmaktadır.

2007 “Sivil Anayasa” Söylemi ve Cumhurbaşkanlığının Yeniden Konumlandırılması: 2007 AK Parti seçim beyannamesinde yeni anayasa açık biçimde “sivil bir uzlaşma anayasası” olarak sunulmuştur. Aynı belgede demokratikleşme ve hukuk devleti vurgusu yapılırken yeni anayasanın temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan bir toplumsal sözleşme olması gerektiği belirtilmiştir. Bununla birlikte 2007 değişikliğinin en önemli kurumsal sonuçlarından biri Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesinin kabul edilmesidir. Bu değişiklik, Cumhurbaşkanlığı makamının siyasal meşruluk kaynağını değiştirmiştir. Burada ortaya çıkan çözümleyici sorun şudur: Bir makamın doğrudan halk tarafından seçilmesi demokratik meşruluğu artırırken aynı zamanda parlamenter sistem içinde o makamın siyasal ağırlığını artırabilecek bir kurumsal sonuç da doğurabilir mi? Yanıt evettir. Dolayısıyla demokratikleşme sonucu ile siyasal güç dağılımındaki değişiklik aynı anayasal düzenlemede birlikte bulunabilir. Bu, çalışmanın önemli yöntemsel sonuçlarından biridir: Bir anayasa değişikliğinin normatif gerekçesi ile siyasal sonucu birbirinin seçeneği değildir.

2010 Demokratikleşme ile Kurumsal Yeniden Yapılanmanın Birlikteliği: 2010 değişikliği de ağırlıklı olarak demokratikleşme, hak ve özgürlükler ve hukuk devleti söylemiyle savunulmuştur. AK Parti'nin 2014 ve 2015 tarihli hükümet belgelerinde önceki 2004, 2007 ve 2010 değişiklikleri yeni ve sivil anayasanın hazırlık aşamaları olarak değerlendirilmiştir. Ancak 2010 değişikliği aynı zamanda yargı organlarının oluşumuna ilişkin önemli değişiklikler içermiştir. Bu nedenle 2010 örneği anayasa değişikliklerinin iki farklı işlevi aynı anda taşıyabileceğini göstermektedir: Hak ve özgürlükleri genişletmek ve kurumsal güç dağılımını değiştirmek. Buradan daha genel bir çıkarım yapılabilir: Bir anayasa değişikliğinin demokratikleşme söylemi taşıması onun iktidar ilişkileri üzerinde sonuç doğurmadığı anlamına gelmez. Dolayısıyla araştırmanın sonraki aşamalarında “demokratik” ile “iktidar stratejisi” birbirini dışlayan kategoriler olarak kullanılmamalıdır.

2017 Söylem Aynı, Anayasal Sonuç Niteliksel Olarak Farklı: 2017'ye gelindiğinde anayasal değişikliğin ölçeği ve siyasal niteliği belirgin biçimde değişmiştir. İktidar kanadının TBMM'deki savunmasında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi siyasal kararlılık, çift başlılığın sona erdirilmesi, güçlü yönetim, yasama ve yürütmenin daha belirgin biçimde ayrılması ve demokratik kararlılık gibi amaçlarla gerekçelendirilmiştir. Günümüzde TBMM tutanaklarına yansıyan iktidar değerlendirmelerinde de aynı mantığın sürdüğü ve 2017 değişikliğinin parlamenter sistemin yönetimsel sorunlarını giderdiği ve güçlü, hızlı karar alan bir yönetim yapısı oluşturduğu savunulmaktadır. Fakat anayasal sonuç bakımından 2017 değişikliği önceki değişikliklerden açık biçimde ayrılmıştır. Başbakanlık kaldırılmıştır. Bakanlar Kurulu kaldırılmıştır. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına verilmiştir. Cumhurbaşkanının yürütme içindeki anayasal konumu yeniden tanımlanmıştır. Dolayısıyla 2017 değişikliğinde artık yalnızca “anayasanın demokratikleştirilmesi” değil, doğrudan hükümet sisteminin yeniden tasarlanması söz konusudur. Bu nedenle 2017 çalışmanın kuramsal çerçevesinde önemli bir sınama noktasıdır.

Aynı Söylemin Yinelenmesi Bir Soruna Dönüşüyor: Burada ilginç bir görgül örüntü ortaya çıkmaktadır. 2007’de sivil ve demokratik anayasa, 2010’da demokratikleşme ve hak ve özgürlükler, 2014–2015’te yeni, sivil, özgürlükçü ve çoğulcu anayasa, 2017’de güçlü yönetim, kararlılık ve milli iradenin doğrudan tecellisi, 2026’da yeniden sivil, demokratik, özgürlükçü, kapsayıcı yeni anayasa ve darbe anayasasından kurtulma. Bu söylemsel devamlılık tek başına kuşku nedeni değildir. Fakat aynı gerekçelerin anayasal dönüşümün farklı aşamalarında yinelenmesi gerekçelerin zaman içindeki açıklayıcı değerinin sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır. Çünkü 2014'te AK Parti'nin kendi hükümet programı 2004, 2007 ve 2010 anayasa değişikliklerinin zaten yeni anayasa için zemin hazırladığını açıkça ifade etmiştir. Bu durumda 2026'da aynı gerekçelerin yeniden kullanılması şu soruyu doğurmaktadır: 2004, 2007 ve 2010 değişiklikleri yeni anayasa için gerekli zemini oluşturmuşsa ve 2017'de hükümet sistemi de değiştirilmişse 2026'da yeniden aynı normatif gerekçelerle yeni bir anayasa gereksiniminin ortaya çıkmasını açıklayan yeni değişken nedir? İşte bu “yeni değişken” araştırmanın en önemli görgül sorularından biridir.

Söylem Sabit Kalırken Siyasal Gereksinim Değişebilir: Burada daha farklı bir açıklama olanaklıdır. Siyasal iktidarlar her dönemde yeni anayasa için farklı gerekçeler üretmek zorunda olmayabilirler. Bir kez toplumsal olarak kabul edilebilir bir meşruluk söylemi oluştuğunda bu söylem sonraki anayasal girişimlerde de kullanılabilir. Bu durumda söylem sürekliliği amaç sürekliliğini zorunlu olarak göstermez. Daha açık bir ifadeyle, “sivil anayasa” aynı kavram olarak kalabilir ancak onun arkasındaki siyasal gereksinme değişebilir. Bu nedenle araştırmanın temel ayrımı şu hale gelmektedir: Söylemde süreklilik siyasal amaçta süreklilik demek değildir. Bu ayrım, çalışmanın özgün katkılarından biri olabilir.

Meşruluk Söylemi ve Stratejik Düzenleme: Bu noktada daha önce geliştirdiğimiz “anayasal kozmetik” kavramı yeniden önem kazanmaktadır. Bir anayasa paketinde çok sayıda hüküm gerçekten demokratik ve kurumsal iyileştirme yaratabilir. Bu düzenlemeler kamuoyunda paketin genel kabulünü güçlendirebilir. Ancak aynı paket içinde birkaç stratejik hüküm siyasal iktidarın geleceği bakımından çok daha önemli sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle anayasa paketini “toplam değişiklik sayısı” üzerinden değerlendirmek yerine “siyasal sonuç bakımından önemli değişiklikler” üzerinden değerlendirmek gerekir. Bu bakımdan yeni anayasa girişimi için araştırılması gereken temel konu hangi hükümlerin değişeceği kadar hangi hükümlerin neden değişeceğidir.

Gerekçeler “Yapay” mıdır? Bu çalışmada “yapay gerekçe” kavramının dikkatle kullanılması gerekir. “Yapay” sözcüğü siyasal tartışmada “gerçek nedeni gizleyen gerekçe” anlamında kullanılabilir. Ancak bilimsel olarak böyle bir sonuca ulaşmak için açıklanan gerekçenin gerçek siyasal sonucu açıklamadığını gösterecek görgül kanıt gerekir. Bu nedenle çalışma başlangıçta “AK Parti'nin ileri sürdüğü gerekçeler yapaydır” demeyecektir. Bunun yerine şu varsayımı sınayacaktır: AK Parti ve Erdoğan tarafından açıklanan normatif gerekçeler yeni anayasa girişiminin siyasal ve kurumsal nedenlerini açıklamada yeterli değildir ve bu gerekçelerin yanında mevcut siyasal iktidarın kurumsal güçlendirilmesi, hükümet sisteminin yeniden düzenlenmesi ve liderlik sürekliliği gibi stratejik değişkenler de açıklayıcıdır. Bu anlatım bilimsel açıdan daha güçlüdür. Çünkü sonuç, söylemden değil karşılaştırmalı kanıttan çıkarılacaktır.

2002–2026 Döneminden Çıkan Ara Sonuç: Şimdiye kadarki çözümleme üç önemli gözlem ortaya koymaktadır. İlk olarak, AK Parti'nin yeni anayasa söylemi yeni değildir. “Sivil”, “demokratik”, “özgürlükçü”, “çoğulcu” ve “darbe anayasasından kurtulma” gibi kavramlar en azından 2007'den itibaren belirgin biçimde kullanılmakta ve daha sonraki hükümet programlarında yinelenmektedir. İkinci olarak, aynı söylem farklı dönemlerde çok farklı anayasal sonuçlara eşlik etmiştir. En çarpıcı örnek 2017'de hükümet sisteminin değiştirilmesidir. Üçüncü olarak, 2026'da aynı gerekçelerin yeniden kullanılması, geçmiş anayasal dönüşüm dikkate alındığında kendi başına yeterli bir açıklama değildir. Bu nedenle araştırmanın yönü artık daha açık duruma gelmektedir: Sorun AK Parti'nin yeni anayasa için hangi gerekçeleri ileri sürdüğü değil, aynı gerekçelerin farklı dönemlerde hangi anayasal ve siyasal sonuçları ürettiğidir. Daha önemlisi 2026'da aynı söylemin yeniden kullanılmasını gerektiren yeni siyasal gereksinme nedir? Bu noktadan sonra araştırmanın odağı doğal olarak 2026'nın siyasal ve kurumsal koşullarına kaymaktadır. Özellikle Cumhurbaşkanlığının mevcut dönem sınırı, 2028 seçimi, Meclis çoğunluğu, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde yapılması düşünülen yeniden düzenlemeler ve bunların aynı anayasa paketi içinde nasıl birleştirilebileceği liderlik sürekliliği varsayımının sınanması bakımından belirleyici olacaktır.

2026'da Yeni Anayasa Talebinin Siyasal Zamanlaması

Yeni anayasa girişiminin siyasal anlamını belirleyebilmek için yalnızca anayasal söyleme ve olası hükümlere bakmak yeterli değildir. Girişimin ne zaman yoğunlaştığı da en az içerik kadar önemlidir. AK Parti'nin yeni anayasa çalışmaları 2026 yılı içinde kurumsal bir hazırlık sürecine dönüşmüş durumdadır. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz Şubat 2026'da Erdoğan tarafından oluşturulan çalışma grubunun anayasa konusunda hazırlık yaptığını ve çalışmalardan Cumhurbaşkanına sunum yapılacağını açıklamıştır. Şubat ayında Hayati Yazıcı da AK Parti'nin diğer partilere doğrudan madde madde bir metin yerine anayasa yapımına ilişkin bir “yol haritası” veya “beyanname” ile gitmeyi düşündüğünü açıklamıştır. Haziran ayında ise Yazıcı partisinin hazırlıklarının sonuna yaklaştığını ve Meclis'te bir uzlaşma zemini oluşması durumunda sürece hazır olduklarını belirtmiştir. Dolayısıyla 2026 itibarıyla söz konusu olan yalnızca soyut bir “yeni anayasa” söylemi değildir. Parti içinde örgütlenmiş, üzerinde çalışılan ve TBMM zeminine taşınması planlanan bir anayasa girişimi bulunmaktadır. Ancak bu durum araştırmanın asıl sorusunu ortadan kaldırmamakta ve tersine daha önemli duruma getirmektedir: Yeni anayasa çalışmasının 2026 yılında mevcut Cumhurbaşkanlığı döneminin sonuna yaklaşılırken hız kazanmasının siyasal anlamı nedir?

Zamanlama ve Siyasal Özendirme: Siyasal kurumlar bakımından zamanlama çoğu zaman rastlantısal değildir. Bir siyasal iktidarın anayasal reform için harekete geçmesi mevcut kurumsal düzenin sorunlarından kaynaklanabileceği gibi gelecekte ortaya çıkacak iktidar ve seçim koşullarına ilişkin beklentilerden de kaynaklanabilir. Türkiye bakımından burada belirleyici anayasal değişken Cumhurbaşkanının görev süresi ve yeniden adaylığıdır. Mevcut Anayasa'nın 101. maddesi Cumhurbaşkanının beş yıllık görev süresini ve aynı kişinin en fazla iki defa seçilebilmesini düzenlemektedir. 116. madde ise Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda bir defa daha aday olabilmesine olanak vermektedir. Dolayısıyla mevcut sistemde 2028 sonrasına ilişkin anayasal belirsizlik yeni anayasa tartışmasının zamanlaması açısından nesnel bir siyasal değişkendir. Bu noktada çok önemli bir ayrım yapılmalıdır: Anayasal belirsizliğin bulunması yeni anayasa girişiminin bu belirsizliği ortadan kaldırmayı amaçladığını kanıtlamaz. Fakat bu belirsizlik yeni anayasa girişiminin liderlik sürekliliği bakımından araştırılmasını zorunlu kılan bir özendirme yapısı yaratmaktadır.

2028 Sorununun Anayasal Niteliği: Erdoğan'ın 2023 seçimlerinde yeniden seçilmesiyle mevcut anayasal düzen bakımından ikinci dönem tartışması ortaya çıkmıştır. Nitekim 2023 seçimleri öncesinde dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ Erdoğan'ın 2023 seçimlerinde adaylığının Anayasa'nın değiştirilmiş 101. maddesi bakımından ikinci adaylık olduğunu açıkça savunmuştur. Bu hukuksal çerçevede 2028 seçimi Erdoğan'ın yeniden adaylığı bakımından mevcut anayasal sınırlamaların son derece önemli duruma geldiği bir döneme karşılık gelmektedir. Burada yeni anayasa ile seçim takvimi arasında kurulabilecek ilişki çalışmanın önemli bir araştırma konusu durumuna gelmektedir. Çünkü iki olay aynı tarihsel dönemde meydana gelmektedir: 2026 yeni anayasa çalışmasının yoğunlaşmasıdır. 2028 mevcut Cumhurbaşkanlığı döneminin sona ermesidir. Bu zamansal çakışma tek başına nedensellik kanıtı değildir. Ancak siyaset bilimi açısından araştırılması gereken bir siyasal özendirme ilişkisi oluşturur.

Erdoğan'ın Yeniden Adaylığı İçin Yeni Anayasa Gerekli mi? Burada çalışmanın en önemli mantıksal sınavlarından biri bulunmaktadır: Eğer temel amaç yalnızca Erdoğan'ın yeniden adaylığını sağlamak ise bunun için neden yeni bir anayasa gerekmektedir? Aslında mevcut Anayasa'nın 116. maddesi belirli bir yol zaten sunmaktadır. Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimleri yenileme kararı vermesi durumunda Cumhurbaşkanı bir kez daha aday olabilir. Dolayısıyla yeni anayasa hukuksal olarak tek olanaklı araç değildir. Bu durum bizim varsayımımızı zayıflatmaz. Aksine daha incelikli duruma getirir. Çünkü yeni anayasa arayışının amacı yalnızca bir kez daha aday olmak değilse daha geniş bir hedef söz konusu olabilir. Örneğin dönem sınırlamasının yeniden düzenlenmesi, seçimlerin yenilenmesine ilişkin kuralların değiştirilmesi, önceki görev sürelerinin hesaplanma biçiminin değiştirilmesi, yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle Cumhurbaşkanlığı süresinin yeniden başlatılması veya mevcut Cumhurbaşkanının gelecekteki adaylığını daha açık ve güvenli biçimde düzenleyen yeni bir sistem kurulması gibi seçenekler ortaya çıkabilir. Bu nedenle araştırmanın konusu yalnızca “2028'de Erdoğan aday olabilir mi?” sorusu değildir. Asıl soru “Yeni anayasa Cumhurbaşkanlığında liderlik sürekliliğini mevcut anayasal çerçeveden daha geniş ve daha güvenli bir zemine taşıyacak mıdır?”

Yeni Anayasanın “Sıfırlama” Olasılığı: Burada özellikle dikkat edilmesi gereken bir anayasal mekanizma geçiş hükümleridir. Yeni anayasanın kabul edilmesi durumunda Cumhurbaşkanının geçmiş dönemlerinin yeni anayasa bakımından nasıl değerlendirileceği ayrıca düzenlenebilir. Ancak bunun otomatik olarak gerçekleşeceği varsayılamaz. Yeni anayasa “yeni anayasa” olduğu için geçmiş Cumhurbaşkanlığı dönemlerinin kendiliğinden yok sayılması sonucuna ulaşmak hukuksal olarak doğru değildir. Böyle bir sonuç için geçiş hükümlerinin açık biçimde düzenlenmesi gerekir. Bu nedenle araştırmada üç farklı senaryo birbirinden ayrılmalıdır:

Senaryo A — Mevcut iki dönem kuralı korunur: Bu durumda yeni anayasa, Erdoğan'ın 2028 sonrası yeniden adaylığına ilişkin mevcut sınırlamayı esas olarak değiştirmemektedir.

Senaryo B — İki dönem kuralı değiştirilir: Bu durumda anayasal dönem sınırı doğrudan yeniden tasarlanmış olur.

Senaryo C — Dönemlerin hesaplanmasına ilişkin geçiş hükmü getirilir: Bu durumda dönem sınırlaması görünüşte korunabilir fakat geçmiş dönemlerin yeni anayasa bakımından nasıl değerlendirileceği değiştirilerek farklı bir sonuç yaratılabilir.

Bilimsel açıdan B ve C senaryoları liderlik sürekliliği varsayımı bakımından özellikle güçlü kanıt niteliğinde olacaktır.

“Kozmetik” Düzenlemelerin Siyasal İşlevi: Burada önceki bölümlerde geliştirdiğimiz anayasal kozmetik kavramına yinelenmesi dönmek gerekir. Yeni anayasa sürecinde Bakanlar Kurulunun yeniden kurulması, müsteşarlık sisteminin geri getirilmesi, bakan yardımcılarının statüsünün değiştirilmesi, TBMM'nin bazı yetkilerinin artırılması ve Cumhurbaşkanının bazı yetkilerinin yeniden dağıtılması gibi düzenlemeler yapılabilir. Bunların bazıları gerçek kurumsal sorunlara yanıt verebilir ve tamamen “sahte” olarak nitelendirilemez. Fakat siyasal bakımdan bunların bir başka işlevi daha olabilir: Pakete geniş bir reform görüntüsü kazandırmak. Bu durumda anayasal paketin toplumsal ve siyasal meşruluğu yalnızca liderlik sürekliliğine ilişkin düzenlemeye değil, paketin bütününe dağıtılmış olur. Bu nedenle araştırmada şu varsayım sınanmalıdır: Geniş kapsamlı anayasal değişiklikler içinde liderlik sürekliliğini doğrudan etkileyen az sayıdaki hüküm paketin siyasal açıdan en önemli hükümleri olabilir mi? Bu sorunun yanıtı yeni anayasa metni ortaya çıktığında somut biçimde verilebilecektir.

Yeni Anayasa ile 2028 Arasındaki Siyasal Mekanizma: Burada çalışmanın varsaydığı nedensel mekanizma daha açık biçimde gösterilebilir: Yeni anayasa söylemi, geniş kapsamlı demokratik ve kurumsal reform gündemi, 2017 sisteminin bazı unsurlarının yeniden düzenlenmesi, yeni anayasal meşruluk ve kurumsal çerçeve, Cumhurbaşkanının görev süresi ve adaylığına ilişkin yeni düzenleme ve liderlik sürekliliğinin anayasal olarak güçlendirilmesi. Bu zincirin tamamının gerçekleşeceği varsayılmamalıdır. Tam tersine, araştırmanın amacı hangi halkaların gerçekten gerçekleştiğini belirlemektir. Bu nedenle burada henüz “Erdoğan için anayasa yapılıyor” sonucuna ulaşmak bilimsel açıdan erken olacaktır.

En Önemli Karşılaştırma Söylem-Zamanlama-Metin: Bu aşamada çalışmanın üç bağımsız veri alanı ortaya çıkmaktadır:

Söylem: İktidar yeni anayasa istediğini neden söylüyor?

Zamanlama: Yeni anayasa girişimi neden bu dönemde yoğunlaşıyor?

Metin: Önerilen anayasal hükümler gerçekte neyi değiştiriyor?

Bunlara dördüncü bir alan daha eklenebilir:

Sonuç: Kabul edilen düzenlemeler siyasal güç dağılımını nasıl değiştiriyor?

Böylece çalışmanın temel çözümleyici matrisi oluşmaktadır: Söylem, zamanlama, metin ve siyasal sonuç. Bu dört veri alanı aynı sonuca işaret ediyorsa açıklanan gerekçelerin ötesinde bir siyasal amaç bulunduğu varsayımı ciddi biçimde güçlenecektir.

Liderlik Sürekliliği Varsayımının Güçlü ve Zayıf Kanıtları: Bu çerçevede bütün anayasal değişiklikleri aynı derecede kanıt kabul etmemek gerekir. Güçlü kanıtlar Cumhurbaşkanının dönem sınırının kaldırılması veya uzatılması, geçmiş dönemlerin hesaba katılmasını değiştiren açık geçiş hükümleri, yeniden adaylığı doğrudan kolaylaştıran hükümler ve Cumhurbaşkanlığı seçim sistemini liderlik sürekliliğine elverişli biçimde yeniden tasarlayan düzenlemelerdir. Orta düzey kanıtlar Cumhurbaşkanlığının yetkilerini koruyan ve TBMM denetimini sınırlayan düzenlemeler ve Cumhurbaşkanlığı makamını diğer kurumlara göre belirgin biçimde üstün konumda tutan yeni kurumsal tasarımdır. Zayıf kanıtlar ise bakanlıkların yeniden örgütlenmesi, müsteşarlığın getirilmesi, bakan yardımcılarının kaldırılması ve teknik yönetsel düzenlemelerdir. Bunların tamamı önemli olabilir ancak Erdoğan'ın siyasal geleceği bakımından doğrudan kanıt oluşturmazlar. Bu ayrım araştırmanın yöntembilimsel sağlamlığını artıracaktır.

Ara Sonuç, 2026 Neden Önemli? 2026'ya gelindiğinde Türkiye'de anayasal dönüşüm bakımından ilginç bir paradoks bulunmaktadır: AK Parti 2017'de kendi kurduğu hükümet sisteminin üzerinden henüz dokuz yıl geçmişken yeniden kapsamlı bir anayasa çalışması yürütmektedir. Üstelik bu çalışma Cumhurbaşkanının mevcut görev döneminin sona ereceği ve yeniden adaylık konusunun anayasal açıdan önem kazanacağı bir dönemde yoğunlaşmaktadır. Bu iki olgunun birlikte bulunması yeni anayasa girişiminin liderlik sürekliliği boyutunun araştırılması için güçlü bir görgül gerekçe oluşturmaktadır. Ancak henüz bir sonuç oluşturmaz. Sonuç, ancak önerilen anayasal metin ile siyasal zamanlama birlikte incelendiğinde ortaya çıkacaktır. Bu nedenle çalışmanın bundan sonraki temel görevi, “Erdoğan için anayasa” varsayımını doğrulamak veya reddetmek değil, bu varsayımın hangi gözlenebilir anayasal göstergeler tarafından desteklenebileceğini belirlemektir. Bu göstergeler özellikle Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden adaylığı, seçimlerin yenilenmesi ve yeni anayasanın yürürlüğe girmesine ilişkin geçiş hükümlerinde aranmalıdır. Buradan hareketle artık çalışmanın en önemli görgül bölümüne geçilebilir: Yeni anayasanın hangi maddelerinin değişmesi durumunda liderlik sürekliliği varsayımı güçlenecek, hangi değişiklikler durumunda zayıflayacaktır?

Önemli Anayasal Düğümler: Yeni Anayasanın Gerçek Siyasal Amacı Nasıl Sınanabilir?

Yeni anayasa girişiminin siyasal amacını belirlemek için anayasa metninin bütün hükümlerini aynı ağırlıkla değerlendirmek doğru olmayacaktır. Çünkü anayasa, çok farklı işlevlere sahip yüzlerce hüküm içeren karmaşık bir kurumsal yapıdır. Bazı hükümler devlet örgütlenmesinin teknik ayrıntılarını düzenlerken, bazıları doğrudan siyasal iktidarın oluşumunu, kullanımını ve sürekliliğini belirlemektedir. Bu nedenle yeni anayasa araştırmasında temel yöntemsel sorun anayasanın hangi hükümlerinin siyasal açıdan “önemli” olduğunu belirlemektir. Burada “önemli anayasal düğüm”, değiştirildiğinde siyasal güç dağılımında veya iktidarın zaman boyutunda belirgin sonuç yaratabilecek anayasal hüküm veya hüküm grubunu ifade etmektedir. Türkiye bakımından bu düğümlerin başında Cumhurbaşkanının adaylığı ve görev süresi, seçimlerin yenilenmesi, yürütme yetkisinin sahibi, Cumhurbaşkanının siyasal sorumluluğu ve yasama-yürütme ilişkileri gelmektedir.

Cumhurbaşkanının Görev Süresi ve Yeniden Seçilme Kuralı: Mevcut Anayasa’nın 101. maddesi Cumhurbaşkanının görev süresini beş yıl olarak belirlemekte ve bir kişinin en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebileceğini öngörmektedir. Bu düzenleme, siyasal iktidarın zaman bakımından sınırlandırılmasına ilişkin temel anayasal mekanizmadır. Dolayısıyla yeni anayasa bakımından en önemli sınamalardan biri bu kuralın korunup korunmayacağıdır. Üç olasılık bulunmaktadır: Birinci olasılık iki dönem sınırının korunmasıdır. Bu durumda yeni anayasa liderlik süresine ilişkin mevcut anayasal sınırlamayı esas olarak değiştirmemektedir. İkinci olasılık iki dönem sınırın kaldırılması veya yeniden ve daha geniş bir biçimde düzenlenmesidir. Bu durumda yeni anayasanın liderlik sürekliliğine doğrudan kurumsal olanak sağladığı söylenebilir. Üçüncü olasılık ise iki dönem ilkesinin korunması ancak dönemlerin hesaplanmasına ilişkin yeni bir hüküm getirilmesidir. Bu üçüncü durum, yüzeyde sınırlayıcı anayasal ilkenin korunduğu izlenimini yaratırken, uygulamada önceki dönemlerin nasıl değerlendirileceği üzerinden farklı bir sonuç doğurabilir. Dolayısıyla yalnızca “iki dönem” ibaresine bakmak yeterli olmayacak ve dönemlerin nasıl hesaplandığına ilişkin hükümler de incelenecektir.

Anayasa Değişikliğinin Değil, Geçiş Hükmünün Önemi: Anayasa yapımında siyasal sonuç bazen esas hükümlerden değil, geçici ve geçiş hükümlerinden doğabilir. Özellikle yeni anayasanın yürürlüğe girdiği tarihte görevde bulunan Cumhurbaşkanının önceki görev dönemlerinin nasıl hesaplanacağı açıkça düzenlenirse mevcut liderliğin gelecekteki adaylığı bakımından önemli bir sonuç ortaya çıkabilir. Bu nedenle yeni anayasanın incelenmesinde asıl maddeler, geçici maddeler, yürürlük hükümleri ve seçimlere ilişkin geçiş düzenlemeleri birlikte değerlendirilmelidir. Buradaki temel ilke şudur: Anayasal siyasal sonuç bazen en görünür maddede değil, en teknik görünen geçiş hükmünde saklı olabilir. Bu nedenle yeni anayasanın “liderlik sürekliliği” bakımından araştırılması yalnızca Cumhurbaşkanlığı maddeleriyle sınırlandırılmamalıdır.

TBMM’nin Seçimlerin Yenilenmesindeki Rolü: Mevcut Anayasa’nın 116. maddesi, Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM’nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda Cumhurbaşkanının bir defa daha aday olabileceğini öngörmektedir. Dolayısıyla seçimlerin yenilenmesine ilişkin anayasal düzenleme dönem sınırlaması kadar önemlidir. Yeni anayasa bakımından şu sorular sorulmalıdır: TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine ilişkin mevcut yetkisi korunuyor mu? Gerekli çoğunluk değiştiriliyor mu? Cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesi üzerindeki yetkisi artırılıyor veya azaltılıyor mu? Seçimlerin yenilenmesi durumunda mevcut Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına ilişkin sonuç değişiyor mu? Bu soruların yanıtları 101. madde ile birlikte değerlendirilmelidir. Çünkü 101. madde tek başına Cumhurbaşkanının yeniden adaylığının bütün anayasal çerçevesini oluşturmamaktadır.

Yürütme Yetkisinin Sahibi: 2017 anayasa değişikliğinin en önemli sonuçlarından biri yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanında toplanmasıdır. 2017 değişikliğiyle Anayasa'nın 104. maddesi yeniden düzenlenmiş ve yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanına ait olduğu açıkça hükme bağlanmıştır. Dolayısıyla yeni anayasa bakımından önemli bir başka soru şudur: Yürütme yetkisinin anayasal sahibi yine Cumhurbaşkanı olacak mı? Eğer yanıt evet ise Bakanlar Kurulunun yeniden oluşturulması gibi düzenlemeler hükümet sisteminin temel niteliğini bütünüyle değiştirmiyor olabilir. Buna karşılık yürütme yetkisi kolektif bir hükümete aktarılıyor, Cumhurbaşkanının yürütme üzerindeki üstün konumu kaldırılıyor ve siyasal sorumluluk yeniden parlamenter hükümet mantığına bağlanıyorsa bu durumda 2017 rejiminden gerçek bir kopuş söz konusu olacaktır. Dolayısıyla “Bakanlar Kurulu geri geliyor” ifadesi tek başına hiçbir şey kanıtlamaz. Asıl soru yürütme yetkisinin anayasal sahibinin kim olduğudur.

Bakanlar Kurulunun Geri Getirilmesi: Bakanlar Kurulunun yeniden kurulması siyasal bakımdan güçlü bir simge olabilir. Ancak anayasal anlamı kurulun yetki ve sorumluluklarına bağlıdır. Üç farklı tasarım olanaklıdır: Birincisi Bakanlar Kurulu Cumhurbaşkanına bağlı bir danışma ve eş güdüm organı olabilir. İkincisi Bakanlar Kurulu yürütme yetkisini Cumhurbaşkanıyla paylaşan kolektif bir organ olabilir. Üçüncüsü Bakanlar Kurulu parlamentoya karşı siyasal sorumluluğu bulunan hükümet organına dönüşebilir. Bunların üçü de “Bakanlar Kurulu” adını taşıyabilir. Fakat hükümet sistemi bakımından aynı sonucu doğurmaz. Bu nedenle anayasal kurumların adlarına değil, yetki–sorumluluk ilişkilerine bakılmalıdır. Bu ayrım, yeni anayasa girişiminin “parlamenter sisteme dönüş” olarak sunulması durumunda özellikle önem kazanacaktır.

Müsteşarlığın Geri Getirilmesi ve Bürokratik Yeniden Yapılanma: Müsteşarlık kurumunun yeniden kurulması durumunda, bunun kamu yönetimi açısından önemli sonuçları olabilir. Ancak böyle bir düzenleme tek başına hükümet sisteminin niteliğini belirlemez. Müsteşarlığın yeniden kurulması bakanların siyasal konumunu güçlendirebilir, bürokrasinin profesyonel niteliğini artırabilir ve siyasal karar ile yönetsel uygulama arasındaki ayrımı belirginleştirebilir. Fakat bunların hiçbiri doğrudan liderlik sürekliliğini göstermez. Bu nedenle müsteşarlığın yeniden getirilmesi gibi değişiklikler çalışmada ikincil veya destekleyici göstergeler olarak değerlendirilecektir. Buna karşılık Cumhurbaşkanının adaylığı ve görev süresine ilişkin değişiklikler birincil stratejik göstergeler olacaktır.

Cumhurbaşkanının Siyasal Parti İlişkisi: 2017 değişikliği ile Cumhurbaşkanının siyasal parti üyeliği ve partiyle ilişkisinin kesilmesine ilişkin önceki düzen anlayışı değiştirilmiş ve Cumhurbaşkanının siyasal partiyle ilişki kurabilmesinin anayasal zemini oluşturulmuştur. 2017 değişiklik önerisinin TBMM kayıtlarında da Cumhurbaşkanının partisiyle ilişkisinin kesilmesi uygulamasının sona erdirilmesi açıkça düzenleme konusu olarak gösterilmektedir. Bu hüküm yeni anayasa bakımından yeniden düzenlenirse Cumhurbaşkanının parti liderliği ile devlet başkanlığı arasındaki ilişkinin niteliği de değişebilir. Ancak burada da temel soru yalnızca “Cumhurbaşkanı parti üyesi olabilir mi?” değildir. Asıl soru Cumhurbaşkanının siyasal parti üzerindeki etkisi, yürütme yetkisi ve seçim sistemiyle birlikte değerlendirildiğinde nasıl bir siyasal güç ilişkisi ortaya çıkaracaktır? Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı makamı tek bir hüküm üzerinden değil, bir anayasal kurumlar kümesi üzerinden incelenmelidir.

TBMM’nin Gerçekten Güçlendirilip Güçlendirilmediği: Yeni anayasanın demokratikleşme savının en önemli sınavlarından biri TBMM olacaktır. Eğer yeni anayasa yasama yetkisini güçlendiriyor, ürütmenin düzenleme alanını daraltıyor, bütçe ve harcama denetimini artırıyor, Meclis araştırması ve soru mekanizmalarını güçlendiriyor ve yürütme üzerinde etkili siyasal sorumluluk mekanizmaları oluşturuyor ise “demokratikleşme” açıklaması görgül destek kazanacaktır. Buna karşılık TBMM'nin yetkileri yalnızca simgesel olarak artırılırken yürütme üzerindeki etkili denetim mekanizmaları zayıf kalıyorsa demokratikleşme söyleminin açıklayıcı gücü azalacaktır. Dolayısıyla yeni anayasanın demokratik niteliği TBMM'nin adının veya yetkisinin artırılmış görünmesinden değil, yürütmeyi gerçekten denetleyip denetleyemediğinden anlaşılmalıdır.

Yargı Düzeninde Bağımsızlık mı, Yeni Bir Güç Dengesi mi? Yargı, yeni anayasanın demokratik niteliğinin bir başka önemli sınav alanıdır. Yeni anayasa Hakimler ve Savcılar Kurulunun oluşumu, Anayasa Mahkemesinin yapısı, yüksek yargı organlarının üyelerinin atanması, Cumhurbaşkanının yargısal atamalardaki rolü, yargı kararlarının bağlayıcılığı ve bireysel başvuru gibi alanlarda değişiklikler getirebilir. Burada yalnızca “yargının bağımsızlığı” ifadesinin metinde bulunup bulunmadığı değil, yargı kurumlarının oluşumunda yürütmenin etkisinin ne ölçüde bulunduğu incelenmelidir. Bu da yeni anayasanın demokratikleşme savını ölçmenin somut araçlarından biridir.

Önemli Maddeler ile Kozmetik Maddelerin Ayrılması: Böylece yeni anayasa incelemesinde üç kademeli bir sınıflandırma yapılabilir:

Birinci düzey - Stratejik hükümler: Cumhurbaşkanının adaylığı, görev süresi, seçimlerin yenilenmesi, yürütme yetkisinin sahibi, TBMM'nin hükümet üzerindeki denetim kapasitesi ve Cumhurbaşkanının siyasal sorumluluğu.

İkinci düzey - Kurumsal hükümler: Bakanlar Kurulu, bakanlıklar, müsteşarlık, kamu yönetimi, yargı kurumlarının oluşumu ve benzeri düzenlemeler.

Üçüncü düzey - Destekleyici ve meşruluk üretici hükümler: Hak ve özgürlükler, sosyal haklar, çevre hakkı, çocuk hakları, kültürel haklar ve benzeri alanlardaki düzenlemeler.

Bu sınıflandırmanın amacı üçüncü düzey düzenlemeleri değersizleştirmek değildir. Tam tersine, bunlar gerçekten önemli ve demokratik kazanımlar olabilir. Ancak anayasanın siyasal iktidarın geleceği bakımından taşıdığı anlamı anlayabilmek için stratejik hükümlerin ayrı ağırlıklandırılması gerekir.

Varsayımların Farklı Sonuçlar Karşısında Durumu: Araştırmanın bilimsel niteliği bakımından varsayımların yanlışlanabilir olması özellikle önemlidir. Yeni anayasa Cumhurbaşkanının iki dönem sınırını korur, geçmiş dönemlerin hesabını değiştirmez, TBMM'nin denetim yetkisini güçlendirir, yargısal bağımsızlığı kurumsal olarak artırır ve Cumhurbaşkanının yürütme gücünü belirgin biçimde sınırlandırırsa liderlik sürekliliği ve iktidarın güçlendirilmesi varsayımlarının açıklama gücü ciddi biçimde azalacaktır. Buna karşılık yeni anayasa dönem sınırlamasını kaldırır veya etkisizleştirir, önceki Cumhurbaşkanlığı dönemlerini yeni bir başlangıç olarak kabul eder, yeniden adaylığı kolaylaştırır, Cumhurbaşkanının yürütme içindeki merkezi konumunu korur ve buna eşlik eden çok sayıdaki ikincil demokratik düzenlemeyi de paket içine alırsa liderlik sürekliliği varsayımı güçlü bir görgül destek kazanacaktır. Bu durumda “anayasal kozmetik” kavramı da açıklayıcı bir işlev kazanacaktır.

Önemli Sınamanın Sonuçları: Bu yaklaşım sonunda dört farklı sonuç ortaya çıkabilir.

Sonuç 1 - Demokratik yenilenme: Önemli hükümlerin çoğu güçler ayrılığı ve denetimi güçlendirmektedir. Liderlik sürekliliğine yönelik özel bir üstünlük yaratılmamaktadır.

Sonuç 2 - Kurumsal yeniden düzenleme: 2017 sistemi korunmakta, fakat hükümet ve kamu yönetimi daha dengeli hale getirilmektedir. Liderlik sürekliliği konusunda belirgin bir düzenleme bulunmamaktadır.

Sonuç 3 - Hibrit anayasal strateji: Demokratikleşme ve kurumsal reformlarla birlikte, Cumhurbaşkanının görev süresi veya adaylığı bakımından stratejik bir düzenleme yapılmaktadır.

Sonuç 4 - Liderlik merkezli anayasal güçlendirme: Yeni anayasanın temel stratejik hükümleri doğrudan veya dolaylı biçimde mevcut Cumhurbaşkanının görevde kalmasını kolaylaştıracak şekilde tasarlanmıştır.

Bu dört sonuçtan hangisinin gerçekleştiği yeni anayasa metni üzerinden belirlenebilecektir.

Bölümün Ara Sonucu: Böylece araştırmanın başlangıçtaki “Neden yeni anayasa?” sorusu daha somut bir çözümleyici sınamaya dönüşmektedir. Artık yalnızca “AK Parti neden yeni anayasa istiyor?” sorusunu sormuyoruz. Şu soruyu soruyoruz: “Yeni anayasa hangi anayasal sorunu çözüyor ve bu çözümden siyasal olarak kim kazanıyor?” Bu ikinci soru daha açıklayıcıdır. Çünkü anayasa değişikliğinin siyasal anlamı yalnızca değiştirdiği kurallarda değil, o kuralların değiştirilmesi sonucunda siyasal güç dağılımının nasıl değiştiğinde ortaya çıkar. Dolayısıyla çalışmanın temel görgül ölçütü şudur: Bir anayasa değişikliğinin gerçek siyasal amacı ileri sürülen gerekçelerden çok değiştirilen önemli hükümlerin iktidarın dağılımı, kullanımı ve sürekliliği üzerindeki etkisi üzerinden belirlenmelidir. Bu ölçüt uygulandığında 2026 yeni anayasa girişimi yalnızca “1982 Anayasası'nın yerine yeni bir anayasa yapma” girişimi olmaktan çıkar ve 2002’den bu yana süren anayasal dönüşümün yeni bir aşaması olarak incelenebilir. Asıl belirleyici soru da burada ortaya çıkar: 2026 yeni anayasası 2017'de kurulan siyasal mimariyi demokratikleştirerek mi dönüştürecektir, onu yeniden düzenleyerek mi sürdürecektir, yoksa birkaç önemli hüküm aracılığıyla bu mimarinin merkezindeki liderliği geleceğe mi taşıyacaktır? Çalışmanın bundan sonraki görgül bölümü bu üç olasılığın Türkiye’deki siyasal gelişmeler ve anayasal hazırlıklar bakımından karşılaştırmalı olarak sınanmasına ayrılacaktır.

2007–2026: Anayasal Geçiş Hükümleri ve “Yeni Başlangıç” Sorunu

Yeni anayasanın siyasal sonuçlarını değerlendirmek bakımından yalnızca anayasanın kalıcı hükümlerine bakmak yeterli değildir. Özellikle görev süresi, yeniden seçilme ve seçim takvimi söz konusu olduğunda geçici ve geçiş hükümleri, anayasal değişikliğin siyasal etkisini belirleyebilecek ölçüde önem taşır. Türkiye'nin yakın anayasal tarihinde bunun doğrudan bir örneği bulunmaktadır: 2007 anayasa değişikliğinde Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kabul edilirken aynı zamanda Cumhurbaşkanının görev süresinin beş yıl olması ve bir kişinin en fazla iki kez seçilebilmesi öngörülmüş ve mevcut Cumhurbaşkanı bakımından özel geçiş düzenlemesine de yer verilmiştir. TBMM kayıtları 5678 sayılı Kanunla getirilen geçici düzenlemenin 11. Cumhurbaşkanının görev süresi ve önceki anayasal hükümlere bağlı olması konusunu ayrıca düzenlediğini göstermektedir. Bu örnek, yeni anayasa tartışması açısından iki önemli sonuç ortaya koymaktadır. Birincisi, anayasal değişiklik ile mevcut makam sahibinin hukuksal durumunun aynı şey olmadığıdır. İkincisi ise, yeni anayasal düzenin geçmiş ile gelecek arasındaki bağlantıyı nasıl kuracağının bazen anayasanın esas hükümlerinden daha önemli duruma gelebileceğidir.

Anayasal süreklilik mi, anayasal sıfırlama mı? Yeni anayasa yapılması durumunda temel sorunlardan biri şu olacaktır: Yeni anayasa mevcut Cumhurbaşkanının geçmiş görev sürelerini yeni anayasal dönem bakımından nasıl değerlendirecektir? Burada iki temel anayasal yaklaşım birbirinden ayrılabilir. Anayasal süreklilik yaklaşımı yeni anayasanın yürürlüğe girmesinin devletin ve Cumhurbaşkanlığı makamının hukuksal sürekliliğini kesmediğini kabul eder. Bu durumda önceki görev süreleri yeni anayasal dönem bakımından da hesaba katılabilir. Anayasal yeniden başlangıç yaklaşımı ise yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle Cumhurbaşkanlığı bakımından yeni bir anayasal dönem başlatılması ve önceki dönemlerin yeni dönem sınırlarının hesabında dikkate alınmamasıdır. İkinci yaklaşımın uygulanabilmesi kendiliğinden yeni anayasa yapmanın doğal sonucu olarak kabul edilmemelidir. Bunun için yeni anayasanın açık bir geçiş hükmü getirmesi gerekir. Bu ayrım araştırmamız bakımından son derece önemlidir. Çünkü yeni anayasanın esas maddelerinde “Cumhurbaşkanı en fazla iki defa seçilebilir” hükmü korunurken, geçici maddede “bu anayasanın yürürlüğe girmesinden önceki Cumhurbaşkanlığı dönemleri bu sınırlamanın hesabında dikkate alınmaz” anlamına gelecek bir düzenleme yapılması siyasal bakımdan bambaşka bir sonuç doğurabilir. Böyle bir düzenleme, görünüşte dönem sınırlamasını korurken yeni bir seçim sayacı başlatabilir. Tam da bu nedenle geçiş hükümleri liderlik sürekliliği varsayımının en önemli sınama alanlarından biridir.

2007 Deneyiminin Öğrettiği: 2007 değişikliğinin bu açıdan ayrıca incelenmesi gerekir. 5678 sayılı Kanun yalnızca Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini getirmemiş ve yeni seçim sistemiyle birlikte beş yıllık görev süresi ve iki dönemlik seçilme sınırı da oluşturmuştur. Ayrıca mevcut Cumhurbaşkanı bakımından geçiş kuralı öngörülmüştür. Dolayısıyla 2007 deneyimi bize şunu göstermektedir: Anayasa değişikliğinde liderlik süresi bakımından ortaya çıkabilecek sorunlar anayasa koyucunun geçici hükümler aracılığıyla ayrıca düzenlediği bağımsız bir anayasal alandır. Bu tarihsel örnek 2026'daki yeni anayasa bakımından geçiş hükümlerinin neden özellikle incelenmesi gerektiğini açıklamaktadır. Başka bir ifadeyle, 2026 anayasa taslağında yalnızca “Cumhurbaşkanı kaç dönem seçilebilir?” sorusuna bakmak yeterli olmayacaktır. Şu sorunun da sorulması gerekecektir: “Bu anayasa bakımından daha önce kullanılan Cumhurbaşkanlığı dönemleri nasıl hesaplanacaktır?”

2017 Değişikliğinin Yarattığı Özel Durum: 2017 anayasa değişikliği bu açıdan ikinci önemli örnektir. 6771 sayılı Kanun 2017'de kabul edilmiş ve mevcut hükümet sistemini köklü biçimde değiştirmiştir. Kanunla seçimlerin aynı gün yapılması, Cumhurbaşkanının yürütme yetkisi, bakanların atanması ve Cumhurbaşkanının yeniden yapılandırılmış anayasal konumu gibi çok sayıda hüküm değiştirilmiştir. Dolayısıyla Türkiye'nin anayasal tarihinde zaten bir kez “yeni sistem-eski dönem” ilişkisi ortaya çıkmıştır. Bu durum, 2026'da yeni anayasa yapılması durumunda daha ileri bir sorunun ortaya çıkmasına yol açabilir: Yeni anayasa 2017 sonrası Cumhurbaşkanlığı dönemlerini anayasal süre bakımından devam eden dönemler olarak mı kabul edecek, yoksa yeni anayasal sistem bakımından yeni bir dönem mi başlatacaktır? Bu soru hukuksal olduğu kadar doğrudan siyasal bir sorudur.

Erdoğan Bakımından Önemli Nokta: Mevcut sistem bakımından Erdoğan'ın 2018 ve 2023 seçimleriyle iki dönem Cumhurbaşkanı olduğu kabulü üzerinden hareket edildiğinde 2028 sonrasındaki adaylık sorunu anayasal sınırlara bağlanmaktadır. Burada 116. maddede öngörülen özel seçim yenileme mekanizması ayrıca bulunmaktadır. Fakat yeni anayasanın yürürlüğe girmesi durumunda 101 ve 116. maddelerin yerini alacak yeni düzenlemeler bu mevcut çerçeveyi bütünüyle değiştirebilir. Bu nedenle liderlik sürekliliği açısından üç soru birbirinden ayrılmalıdır: Bir kere yeni anayasa dönem sınırlamasını değiştirecek mi? İkincisi, yeni anayasa geçmiş Cumhurbaşkanlığı dönemlerinin hesabını değiştirecek mi? Üçüncüsü, yeni anayasa TBMM'nin seçimlerin yenilenmesi yetkisini ve bunun Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına etkisini değiştirecek mi? Bu üç sorunun yalnızca biri bile mevcut düzenden farklı yanıtlandırılırsa Cumhurbaşkanının siyasal geleceği bakımından önemli bir anayasal değişiklik ortaya çıkabilir.

“Bir Madde”nin Siyasal Ağırlığı: Burada çalışmanın temel kavramsal önerisi yeniden doğrulanmaktadır: Anayasal değişikliğin siyasal önemi değiştirilen madde sayısıyla ölçülemez. Örneğin 100 maddelik bir anayasa paketi hazırlanabilir. Bunun 80 maddesi haklar, özgürlükler, kamu yönetimi, yerel yönetimler, bakanlıklar ve yargısal usuller gibi alanlarda olabilir. 15 maddesi hükümet sisteminin işleyişini değiştirebilir. Fakat bir veya iki madde Cumhurbaşkanının adaylık koşullarını, dönem hesabını veya seçimlerin yenilenmesi mekanizmasını değiştiriyorsa siyasal bakımdan paketin en önemli hükümleri bunlar olabilir. Bu nedenle araştırmada “anayasal ağırlıklandırma” yapılması gerekmektedir.

“Kozmetik Paketleme” Varsayımı: Bu durum bizi çalışmanın daha önce geliştirdiğimiz bir başka varsayımına götürmektedir. Yeni anayasa paketi toplumun geniş kesimlerince kabul görebilecek çok sayıda düzenleme içerebilir. Örneğin temel hakların genişletilmesi, çevre hakkının güçlendirilmesi, kadın ve çocuk haklarına yeni güvenceler, TBMM'nin bazı yetkilerinin artırılması, kamu yönetiminde profesyonelleşme, Bakanlar Kurulu veya benzeri bir kolektif yapı ve müsteşarlık sisteminin yeniden kurulması gibi düzenlemeler gerçek reformlar olabilir. Fakat aynı pakete kamuoyunda ilk bakışta daha az dikkat çekecek şekilde liderlik sürekliliğini sağlayan geçiş hükmü eklenebilir. Bu durumda reformların gerçek olması paketin aynı zamanda stratejik bir siyasal amacı bulunmasına engel değildir. Dolayısıyla çalışmanın ileri sürdüğü şey “bütün reformlar sahtedir” değildir. Tam tersine gerçek demokratik reformlar ile iktidarın sürekliliğine hizmet eden stratejik düzenlemeler aynı anayasal pakette birlikte bulunabilir.

2026 İçin Sınama Matrisi

Yeni anayasa metni ortaya çıktığında aşağıdaki dört alan birlikte incelenmelidir:

Çizelge 1:

 

Matris

Alan

Temel soru

Varsayım açısından anlamı

Cumhurbaşkanlığı süresi

Kaç yıl, kaç dönem?

Liderlik sürekliliği

Yeniden adaylık

Hangi koşullarda olanaklı?

Liderlik sürekliliği

Geçiş hükümleri

Geçmiş dönemler sayılacak mı?

Çok güçlü gösterge

Seçimlerin yenilenmesi

Kim, hangi çoğunlukla karar verecek?

Stratejik kurumsal tasarım

 

Bu dört alanın yanında TBMM'nin yetkileri, yargının bağımsızlığı, bakanlık sistemi ve kamu yönetimi gibi düzenlemeler ikinci halkada incelenmelidir. Böylece anayasa paketinin merkezî stratejik hükümleri ile destekleyici kurumsal hükümleri birbirinden ayrılabilecektir.

Ara Sonuç: 2007 deneyimi önemli bir yöntembilimsel ders vermektedir. Anayasa değişikliklerinde görevdeki siyasal aktörlerin mevcut hukuksal durumları ile yeni anayasal düzenin geleceğe ilişkin kuralları arasındaki geçiş ayrıca ve açık biçimde düzenlenebilir. Bu nedenle 2026'daki yeni anayasa tartışmasında yalnızca “Cumhurbaşkanı kaç dönem seçilebilir?” sorusu değil, “hangi dönemler hesaba katılır?” sorusu da aynı derecede önemlidir. Araştırmamız açısından sonuç şudur: Eğer yeni anayasa Cumhurbaşkanının dönem sınırlamasını koruyor görünürken geçmiş dönemleri yeni sınırlamanın hesabı dışında bırakır veya mevcut Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını başka bir geçiş mekanizmasıyla olanaklı kılarsa liderlik sürekliliği varsayımı çok güçlü görgül destek kazanacaktır. Buna karşılık yeni anayasa hem dönem sınırlamasını korur hem geçmiş dönemleri hesaba katar hem de yeniden adaylık için daha önce bulunmayan yeni bir kolaylık sağlamazsa bu varsayımın açıklayıcı gücü önemli ölçüde azalacaktır. Dolayısıyla çalışmanın kesin sınaması “Erdoğan ne istiyor?” sorusunun yanıtında değil, “Yeni anayasa Erdoğan'ın siyasal geleceği bakımından hangi yeni anayasal olanakları yaratıyor?” sorusunun yanıtında aranmalıdır.

Yeni Anayasa Girişiminin Farklı Açıklamalarının Sınanması

Çalışmanın önceki bölümlerinde anayasa değişikliğinin farklı siyasal işlevleri belirlenmiş ve Türkiye’de 2002 sonrası anayasal dönüşüm üç temel açıklama modeli çerçevesinde ele alınmıştır. Bunlar demokratik yenilenme, rejim yeniden düzenlemesi ve anayasal iktidar stratejisi modelleridir. Bu modeller birbirini bütünüyle dışlayan açıklamalar değildir. Aynı anayasal girişim birden fazla amacı aynı anda taşıyabilir. Bu nedenle araştırmanın amacı yeni anayasa girişimini tek bir nedene indirgemek değil, hangi açıklamanın gelişmeleri daha geniş ve tutarlı biçimde açıkladığını ortaya koymaktır.

Demokratik Yenilenme Açıklaması: Birinci açıklamaya göre yeni anayasa talebi esas olarak 1982 Anayasası'nın tarihsel ve demokratik meşruluk sorunlarını aşma gereksiniminden kaynaklanmaktadır. Bu açıklama doğruysa yeni anayasa girişiminde öncelikle güçler ayrılığının güçlendirilmesi, temel hak ve özgürlüklerin daha güçlü güvenceye alınması, yargısal bağımsızlığın artırılması, TBMM'nin yürütme üzerindeki denetiminin güçlendirilmesi, siyasal temsil mekanizmalarının geliştirilmesi ve demokratik katılım ve çoğulculuğun genişletilmesi beklenir. Böyle bir anayasa yalnızca hükümet sistemini yeniden düzenlemekle kalmayacak; iktidarın kullanımını sınırlandıran kurumsal mekanizmaları da güçlendirecektir. Ancak bu açıklamanın Türkiye açısından karşılaştığı temel sorun demokratik ve sivil anayasa gerekçesinin yeni olmamasıdır. Aynı gerekçeler 2007, 2010 ve sonraki dönemlerde de kullanılmıştır. Üstelik bu dönemlerde anayasal düzenin önemli bölümleri zaten değiştirilmiştir. Bu nedenle 2026'daki yeni anayasa talebinin yalnızca aynı normatif söylemin devamı olarak açıklanması yeterli değildir.

Rejimin Yeniden Düzenlemesi Açıklaması: İkinci açıklamaya göre 2026'daki girişimin asıl nedeni 2017'de oluşturulan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin uygulamada ortaya çıkan sorunlarının düzeltilmesidir. Bu açıklama son derece makuldür. Çünkü anayasal düzenlemelerin uygulanması sonucunda yeni sorunların ortaya çıkması olağandır. Sekiz yıla yakın bir uygulama sonrasında hükümet sistemi, bakanlıkların örgütlenmesi, bürokratik eş güdüm, yasama-yürütme ilişkileri ve hesap verebilirlik gibi alanlarda yeniden düzenleme gereksinimi doğabilir. Bu durumda 2017 sistemi terk edilmemekte fakat yeniden düzenlenmektedir. Bakanlar Kurulunun yeniden oluşturulması, bakanların siyasal konumunun güçlendirilmesi, müsteşarlık sisteminin geri getirilmesi veya Cumhurbaşkanının bazı yetkilerinin yeniden dağıtılması gibi değişiklikler bu modelle uyumlu olacaktır. Ancak burada da önemli bir sorun bulunmaktadır: 2017 sistemindeki bazı sorunları çözmek için mutlaka bütünsel bir yeni anayasa yapılması gerekmeyebilir. Sistemin belirli unsurları anayasa değişiklikleriyle, kanunlarla veya yönetsel düzenlemelerle yeniden yapılandırılabilir. Dolayısıyla “sistem sorunlu duruma geldi” açıklaması yeni anayasa talebinin zamanlamasını açıklayabilir fakat neden kapsamlı bir anayasal yeniden yapılanmaya gereksinme duyulduğu sorusunu bütünüyle yanıtlamaz.

Anayasal İktidar Stratejisi Açıklaması: Üçüncü açıklama ise anayasa yapımını doğrudan siyasal iktidarın geleceği açısından ele almaktadır. Bu modele göre yeni anayasa 2017 sonrasında oluşturulan siyasal ve kurumsal düzenin yeniden tasarlanması ve bu düzenin gelecekteki sürekliliğinin anayasal olarak güvence altına alınması amacı taşıyabilir. Bu durumda anayasa değişikliği yalnızca mevcut sorunları çözmek için değil, gelecekteki iktidar ilişkilerini de düzenlemek için kullanılmaktadır. Bu modelin en güçlü görgül göstergesi Cumhurbaşkanının görev süresi ve yeniden adaylığına ilişkin düzenlemeler olacaktır. Eğer yeni anayasa dönem sınırlamasını kaldırır, yeniden adaylığı genişletir, önceki dönemlerin hesabını değiştirir, geçiş hükmü yoluyla yeni bir anayasal dönem başlatır veya seçimlerin yenilenmesi mekanizmasını mevcut Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı lehine yeniden düzenlerse anayasal iktidar stratejisi açıklamasının gücü belirgin biçimde artacaktır.

Açıklama Modellerinin Karşılaştırılması

Bu üç açıklamayı aynı ölçütlerle değerlendirmek olanaklıdır.

Çizelge 2:

 

Karşılaştırma

Gözlenebilir özellik

Demokratik yenilenme

Rejimin yeniden düzenlenmesi

Anayasal iktidar stratejisi

Hak ve özgürlüklerin genişletilmesi

Güçlü beklenti

Orta

Destekleyici olabilir

TBMM'nin güçlendirilmesi

Güçlü beklenti

Orta

Gereksinmeye bağlı

Yargısal bağımsızlığın güçlendirilmesi

Güçlü beklenti

Orta

Zayıf beklenti

2017 sisteminin bazı unsurlarının değiştirilmesi

İkincil

Güçlü

Güçlü

Cumhurbaşkanlığı makamının merkezi konumunun korunması

Zayıf

Güçlü

Güçlü

Dönem sınırlamasının değiştirilmesi

Beklenmez

Zayıf

Çok güçlü

Geçmiş dönemlerin hesabının değiştirilmesi

Beklenmez

Beklenmez

Çok güçlü

Yeniden adaylığı kolaylaştıran geçiş hükmü

Beklenmez

Beklenmez

Çok güçlü

 

Bu çizelge araştırmanın temel mantığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Yeni anayasanın demokratik hükümler içermesi demokratik yenilenme modelini destekleyecektir. Fakat bu tek başına diğer iki modeli dışlamayacaktır. Benzer biçimde hükümet sisteminin bazı unsurlarının değiştirilmesi rejimin yeniden düzenlenmesi modelini destekleyecektir. Ancak bu da liderlik sürekliliği varsayımını dışlamaz. Asıl ayırıcı unsur stratejik anayasal hükümlerin niteliği olacaktır.

“Aynı Anda Hem Reform Hem Strateji” Olasılığı: Araştırmanın önemli sonuçlarından biri anayasal değişikliğin ikili hatta çoklu niteliğe sahip olabileceğinin kabul edilmesidir. Bir anayasa demokratikleşebilir, hakları genişletebilir, TBMM'yi güçlendirebilir, bürokrasiyi yeniden düzenleyebilir ve aynı zamanda mevcut Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını olanaklı duruma getirebilir. Bu nedenle demokratik reform ile iktidar stratejisini birbirinin seçeneği olarak kabul etmek doğru değildir. Tam tersine, çağdaş anayasal siyasette siyasal iktidarlar çoğu zaman normatif meşruluk ile stratejik çıkarı aynı anayasal paket içinde birleştirebilirler. Burada “anayasal paketleme” olarak adlandırılabilecek bir siyasal mekanizma ortaya çıkmaktadır.

Anayasal Paketleme: Anayasa değişikliklerinin önemli bir özelliği farklı siyasal kesimlerin farklı hükümlerden çıkar sağlayabilmesidir. İktidar için önemli olan bir düzenleme, muhalefet açısından kabul edilebilir duruma getirilebilmek için başka reformlarla birlikte sunulabilir. Böyle bir durumda bir anayasa paketinin toplam siyasal anlamı tek tek maddelerin toplamından farklı olabilir. Örneğin hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, TBMM'nin bazı yetkilerinin artırılması ve kamu yönetiminde profesyonelleşme gibi düzenlemeler gerçekten önemli demokratik kazanımlar olabilir. Ancak aynı pakette Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını olanaklı kılan bir geçiş hükmü bulunuyorsa bu tek hükmün siyasal ağırlığı paketin diğer onlarca maddesinden daha fazla olabilir. Bu nedenle anayasal paketlerin değerlendirilmesinde “ağırlıklı anayasal çözümleme” yaklaşımı gereklidir. Her hüküm bir oy birimi gibi değerlendirilemez.

Siyasal Sonuç ile Hukuksal Görünüm Arasındaki Fark: Araştırmanın bir başka önemli sonucu anayasal düzenlemenin hukuksal görünümü ile siyasal sonucu arasında ayrım yapılması gerektiğidir. Örneğin “Cumhurbaşkanı en fazla iki defa seçilebilir” hükmünün korunması ilk bakışta dönem sınırlamasının devam ettiğini gösterebilir. Fakat aynı anayasa “Bu Anayasanın yürürlüğe girmesinden önceki Cumhurbaşkanlığı görev süreleri bu sınırlamanın hesabında dikkate alınmaz” anlamına gelen bir geçiş hükmü içeriyorsa hukuksal görünüm ile siyasal sonuç birbirinden farklı olur. Bu nedenle anayasanın yalnızca lafzı değil normlar arasındaki bağlantı da incelenmelidir. Aynı durum seçimlerin yenilenmesi bakımından da geçerlidir. Tek tek bakıldığında makul görünen hükümler birlikte uygulandığında farklı bir siyasal sonuç doğurabilir.

“Anayasal Yeniden Başlangıç” Kavramı: Burada çalışmanın özgün kavramlarından biri daha ortaya çıkabilir: Anayasal yeniden başlangıç. Bu kavram yeni anayasanın geçmiş anayasal dönemlerle yeni dönem arasındaki hukuksal ilişkiyi değiştirerek siyasal iktidarın zaman boyutunda yeni bir başlangıç oluşturması olgusunu ifade etmektedir. Anayasal yeniden başlangıç gerçekleştiğinde devletin kendisi yeniden kurulmuş olmayabilir ve siyasal kurumların önemli bir bölümü de devam edebilir. Fakat bazı önemli anayasal süreler bakımından “sıfır noktası” yeniden tanımlanabilir. Bu kavram özellikle liderlik sürekliliği araştırması açısından önemlidir. Çünkü siyasal iktidarın devamlılığı bazen yeni bir rejim kurulmadan da sağlanabilir.

Liderlik Sürekliliği ile Rejim Sürekliliği Arasındaki İlişki: Yeni anayasa girişiminin Erdoğan'ın yeniden adaylığını olanaklı kılması durumunda ortaya çıkacak sonuç yalnızca bireysel bir sonuç değildir. Erdoğan yaklaşık çeyrek yüzyıla yaklaşan bir siyasal iktidar döneminin merkezinde bulunmaktadır. Dolayısıyla Cumhurbaşkanlığındaki devamlılık mevcut siyasal sistemin parti, bürokrasi, kamu politikaları ve siyasal ittifaklar düzeyindeki devamlılığı bakımından da önemli sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle liderlik sürekliliği rejim sürekliliğini destekleyebilir. Ancak tersi zorunlu değildir. Bir lider değişse de rejim devam edebilir. Bu ayrım önemlidir. Çünkü araştırmanın amacı herhangi bir lideri rejimin kendisiyle özdeşleştirmek değil, anayasal liderlik süresinin rejim sürekliliği bakımından taşıdığı kurumsal önemi incelemektir.

Varsayımların Sonuçlanma Biçimi: Bu noktada araştırmanın ana varsayımları şu şekilde sonlandırılabilir:

H1 — Demokratik yenilenme varsayımı: Yeni anayasa girişimi esas olarak demokratikleşme, hak ve özgürlükler ve sivil anayasa gereksiniminden kaynaklanmaktadır.

H2 — Rejimin yeniden düzenlenmesi varsayımı: Girişimin temel amacı 2017'de kurulan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin sorunlarını gidererek mevcut rejimi daha işlevsel ve meşru duruma getirmektir.

H3 — İktidarın pekiştirilmesi varsayımı: Yeni anayasa, mevcut siyasal güç dağılımının anayasal olarak kalıcılaştırılmasına yöneliktir.

H4 — Liderlik sürekliliği varsayımı: Yeni anayasanın önemli amaçlarından biri mevcut Cumhurbaşkanının anayasal dönem sınırlamalarının ötesinde yeniden aday olmasını veya siyasal liderliğini sürdürmesini olanaklı kılmaktır.

H5 — Hibrit anayasal strateji varsayımı: Yeni anayasa demokratikleşme ve kurumsal reform unsurları ile iktidarın ve liderliğin sürekliliğini güvence altına alan stratejik düzenlemeleri aynı anayasal paket içinde birleştirmektedir.

H5, çalışmanın sonunda ortaya çıkabilecek en güçlü açıklama modeli olabilir. Çünkü siyasal gerçeklik çoğu zaman tek nedenli değildir. Ancak bunun bir peşin sonuç olarak değil, görgül bulguların göstereceği bir sonuç olarak bırakılması gerekir.

Bilimsel Açıklama ile Siyasal Yorum Arasındaki Sınır: Bu araştırmanın en duyarlı noktalarından biri budur. Siyasal gözlemci “Erdoğan iktidarda kalmak istiyor” diyebilir. Akademik araştırmacı ise “Yeni anayasal düzen Cumhurbaşkanının mevcut anayasal dönem sınırlamalarının ötesinde yeniden aday olmasını sağlayacak hükümler içeriyor mu?” diye sormalıdır. Birincisi niyet atfıdır. İkincisi kurumsal olarak sınanabilir bir varsayımdır. Aynı nedenle “Gerekçeler yapaydır” yerine “İleri sürülen normatif gerekçeler anayasa girişiminin zamanlamasını ve öngörülen kurumsal sonuçlarını tek başına açıklamakta yeterli midir?” sorusu kullanılmalıdır. Bu dönüşüm çalışmanın siyasal polemik olmaktan çıkıp bilimsel bir araştırma niteliği kazanmasını sağlar.

Araştırmanın Olası Sonucu: Çalışmanın görgül sonuçları yeni anayasa girişiminin tek bir kategoriye yerleştirilemeyeceğini gösterebilir. Olası tablo şudur: Meşruluk üretimi, rejimin yeniden düzenlenmesi, iktidarın kurumsal pekiştirilmesi ve liderlik sürekliliği. Bu durumda yeni anayasa ne yalnızca demokratik bir reform ne de yalnızca bir liderlik projesidir. Daha karmaşık bir yapıya sahiptir: Demokratik reformların meşruluk sağladığı, rejimin yeniden düzenlenmesinin mevcut sistemi işlevsel duruma getirdiği ve önemli anayasal hükümlerin iktidarın ve liderliğin sürekliliğini güvence altına aldığı hibrit bir anayasal strateji. Bu model “anayasal kozmetik” kavramını da açıklamaktadır. Kozmetik düzenlemeler mutlaka sahte veya anlamsız değildir. Stratejik düzenlemelerin siyasal olarak kabul edilebilir bir anayasal paket içinde yer almasını kolaylaştırabilirler.

Bölüm Sonucu: 2002–2026 döneminin bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde Türkiye'deki anayasa tartışması yalnızca eski bir anayasanın yenilenmesi sorunu değildir. 2007'de Cumhurbaşkanının doğrudan seçilmesiyle başlayan, 2010'da kurumsal yapıya ve özellikle yargıya uzanan, 2017'de hükümet sisteminin değiştirilmesiyle sonuçlanan anayasal dönüşüm 2026'da yeni bir aşamaya ulaşmıştır. Bu nedenle 2026'daki yeni anayasa girişimi şu üç sorudan bağımsız incelenemez: 2017'de kurulan sistem neden yeniden düzenlenmek istenmektedir? Bu yeni düzenleme iktidarın güç dağılımını nasıl değiştirecektir? Cumhurbaşkanının mevcut anayasal dönem sınırları bakımından ne tür yeni bir hukuksal durum yaratacaktır? Bu üç sorunun yanıtı birlikte ele alındığında “yeni anayasa” söyleminin yalnızca hukuksal bir yenilenme talebi olmadığı ve aynı zamanda siyasal iktidarın geleceğini düzenleyen bir anayasal tasarım etkinliği olabileceği görülmektedir. Dolayısıyla araştırmanın temel hükmü şu aşamada kesin bir sonuç değil, sınanabilir bir önermedir: Yeni anayasa girişiminin gerçek siyasal anlamı ileri sürülen genel demokratik gerekçelerden çok  yeni anayasal düzenin iktidarın kullanımını, siyasal güç dağılımını ve özellikle liderliğin zaman içindeki devamlılığını nasıl düzenlediğinde ortaya çıkacaktır.

Yeni Anayasa ile 2028: Zamanlama, Siyasal Özendirme ve Liderlik Sürekliliği

Yeni anayasa girişiminin siyasal anlamını değerlendirmede zamanlama anayasal metnin kendisi kadar önemlidir. Çünkü anayasa yapımı yalnızca geçmişten devralınan sorunlara verilen bir tepki değildir aynı zamanda siyasal aktörlerin geleceğe ilişkin beklentileri ve çıkarları tarafından da şekillendirilebilir. Türkiye örneğinde 2026 yılı bu bakımdan özel bir önem taşımaktadır. Bir tarafta yaklaşık yirmi dört yıllık AK Parti iktidarları döneminde gerçekleştirilen kapsamlı anayasal dönüşüm bulunmaktadır. Diğer tarafta 2028 yılında yapılması öngörülen Cumhurbaşkanlığı seçimi bulunmaktadır. Mevcut anayasal düzenin Cumhurbaşkanının yeniden seçilmesine ilişkin sınırlamaları dikkate alındığında bu iki sürecin aynı dönemde kesişmesi siyaset bilimi açısından dikkate alınması gereken bir siyasal özendirme yapısı oluşturmaktadır. Burada ilk kez araştırmanın başında varsayımsal olarak ortaya koyduğumuz liderlik sürekliliği varsayımını destekleyen doğrudan söylemsel kanıtlar görülmektedir. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Büyükgümüş Mart 2026'da 2028 seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan'ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesini açık bir parti hedefi olarak ifade etmiştir. Daha da dikkat çekici biçimde AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Yayman 31 Ağustos 2026'da Türkiye'nin Erdoğan'a gereksinimi olduğunu belirterek “bir dönem daha Recep Tayyip Erdoğan” hedefini açıkça dile getirmiş ve hemen ardından Türkiye'nin yeniden yapılandırılmasına anayasadan başlanması gerektiğini söylemiştir. Bu açıklama çalışma açısından önemli bir veri niteliğindedir. Çünkü burada liderlik devamlılığı ile anayasa değişikliği aynı söylemsel çerçeve içinde doğrudan ilişkilendirilmiştir.

Bu Veri Ne Kadar Önemlidir? Bu açıklamayı, “Erdoğan'ın yeniden adaylığının yeni anayasanın asıl amacı olduğu kanıtlanmıştır” şeklinde yorumlamak yine de bilimsel açıdan erken olacaktır. Çünkü bir parti yöneticisinin Erdoğan'ın yeniden seçilmesini istemesi ile yeni anayasanın bu amacı gerçekleştirmek üzere tasarlandığının kanıtlanması aynı şey değildir. Fakat önceki bölümlerde ortaya koyduğumuz varsayım bakımından durum değişmiştir. Artık elimizde üç ayrı veri bulunmaktadır:

Birinci veri: Erdoğan'ın 2028'de yeniden seçilmesinin AK Parti yöneticileri tarafından açıkça bir hedef olarak ifade edilmesi.

İkinci veri: Aynı dönemde AK Parti'nin yeni anayasa çalışmasını aktif biçimde sürdürmesi ve hazırlıkların sonuna yaklaşıldığının açıklanması.

Üçüncü veri: En az bir üst düzey parti yöneticisinin bu iki unsuru aynı siyasal açıklama içinde birbirine bağlaması: “bir dönem daha Erdoğan” ve “bu işe anayasadan başlamak”.

Bu üç veri birlikte ele alındığında liderlik sürekliliği varsayımı artık yalnızca kuramsal bir varsayım olmaktan çıkmakta ve görgül olarak sınanması gereken güçlü bir açıklama niteliği kazanmaktadır.

En Dikkat Çekici Nokta Zamanlama: Burada zamanlama özellikle önemlidir. 2026'da yeni anayasa çalışmaları sürmektedir. 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşmaktadır. AK Parti yöneticileri Erdoğan'ın yeniden seçilmesini açıkça hedeflemektedir. Bu üç olgu arasında zorunlu bir nedensellik bulunduğu ileri sürülemez. Fakat siyasal bilim açısından bunların birlikte bulunması anayasal reform ile liderlik geleceği arasındaki olası bağlantının araştırılması için güçlü bir neden oluşturmaktadır. Daha açık ifade edersek eğer yeni anayasa girişimi 2028'den bağımsız bir demokratikleşme projesiyse 2028'e ilişkin anayasal sonuçlarının ayrıca açıklanması gerekir. Tersine olarak eğer yeni anayasa 2028 sonrası liderlik sürekliliğini kolaylaştıran önemli hükümler içeriyorsa zamanlama ile anayasal sonuç arasında güçlü bir açıklayıcı ilişki kurulabilir.

2026 Söyleminde İki Ayrı Çizgi: 2026'daki AK Parti söylemi dikkat çekici biçimde iki farklı çizgide ilerlemektedir. İlk çizgi “Sivil, demokratik, özgürlükçü, kuşatıcı anayasa”dır. Hayati Yazıcı Haziran 2026'da yeni anayasanın sivil, demokratik, özgürlükçü ve kuşatıcı olması gerektiğini ve Türkiye'yi “darbe anayasası ayıbından” kurtarmayı hedeflediklerini söylemiştir. Aynı açıklamada parti içindeki anayasa komisyonunun yaklaşık bir yıldır çalıştığı ve hazırlıkların sonuna yaklaşıldığı belirtilmiştir. Hüseyin Yayman da Ağustos 2026'da yeni anayasanın partinin ikinci 25 yılındaki en büyük vaatlerinden biri olduğunu ve mevcut anayasanın artık Türkiye'ye “dar geldiğini” belirtmiştir. İkinci çizgi ise “Bir dönem daha Recep Tayyip Erdoğan” ifadesidir. Bu ifade yine doğrudan AK Parti yöneticileri tarafından kullanılmaktadır. Bilimsel olarak ilginç olan bu iki söylem çizgisinin artık birbirinden tamamen bağımsız olmamasıdır.

Söylem Birleşmesinin Önemi: Önceki bölümlerde “demokratikleşme söylemi” ile “liderlik sürekliliği”ni iki ayrı açıklama olarak ele almıştık. 31 Ağustos 2026 tarihli açıklama bu ayrımı kısmen ortadan kaldıran yeni bir veri sunmaktadır. Çünkü aynı açıklamada Erdoğan'ın bir dönem daha devam etmesi ile anayasal yeniden yapılanmanın gerekliliği arasında doğrudan bağ kurulmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta bunun yeni anayasanın bütün amacını açıklamadığıdır. Ancak çalışmanın H4 ve H5 varsayımları bakımından önemli bir kanıt oluşturduğu söylenebilir. Böylece önceki kuramsal modelimiz “Meşruluk, Kurumsal yeniden tasarım, İktidarın güçlendirilmesi, Rejim sürekliliği ve Liderlik sürekliliği” şeklinde kurulmuştu. 2026 verileri bu zincirin son iki halkası bakımından doğrudan incelenebilir bir görgül alan yaratmaktadır.

Erdoğan'ın Yeniden Adaylığı Amaç mı, Sonuç mu? Burada araştırmanın en önemli ayrımlarından biri yapılmalıdır. Erdoğan'ın yeniden adaylığının yeni anayasanın amacı olması ile yeni anayasanın sonucunda Erdoğan'ın yeniden aday olabilmesi aynı şey değildir. İlk durumda liderlik sürekliliği anayasa yapım sürecinin belirleyici nedeni olur. İkinci durumda ise anayasa başka amaçlarla hazırlanmış olabilir. Fakat ortaya çıkan düzenleme Erdoğan'ın yeniden adaylığına olanak sağlayabilir. Bu nedenle çalışmada iki farklı değişken kullanılmalıdır: Amaçsal liderlik sürekliliği ve sonuçsal liderlik sürekliliği. Amaçsal liderlik sürekliliği için siyasal aktörlerin açıklamalarına ve anayasal hazırlık sürecindeki belgelere bakılmalıdır. Sonuçsal liderlik sürekliliği ise anayasanın gerçek hükümleri üzerinden belirlenebilir. Bu ayrım çalışmanın bilimsel gücünü önemli ölçüde artıracaktır.

Yeni Anayasanın Gerçek Sınavı: Dolayısıyla anayasa metni ortaya çıktığında sorulacak ilk sorulardan biri artık çok açık: Yeni anayasa Erdoğan'ın 2028'de yeniden aday olmasının önündeki mevcut anayasal sınırlamayı kaldırıyor, değiştiriyor veya etkisizleştiriyor mu? Bunun ardından geçmiş Cumhurbaşkanlığı dönemlerinin yeni anayasa bakımından nasıl hesaplanacağını düzenleyen bir geçiş hükmü bulunuyor mu? Ve TBMM'nin seçimlerin yenilenmesi konusundaki rolü yeniden düzenleniyor mu? soruları gelecektir. Bu üç soru birlikte yanıtlanmadan yeni anayasanın liderlik sürekliliği bakımından siyasal anlamı tam olarak ortaya konulamaz.

2026 Söyleminin Yeni Bir Boyutu: Burada önemli bir başka gelişme daha bulunmaktadır. AK Parti'nin 2026 açıklamalarında yeni anayasa yalnızca geçmişten kurtulma amacıyla değil, Türkiye'nin gelecekteki devlet ve kamu yönetimi yapısını yeniden tasarlamak amacıyla da sunulmaktadır. Yayman, 31 Ağustos 2026'da “devleti, kamu yönetimini yeniden yapılandıracaksak, bu işe anayasadan başlamamız lazım” ifadesini kullanmıştır. Bu ifade, bizim daha önce geliştirdiğimiz “rejimin yeniden düzenlenmesi” varsayımıyla de örtüşmektedir. Böylece 2026'daki girişim üç ayrı hedefi aynı söylem içinde birleştirebilir: Devlet ve kamu yönetiminin yeniden yapılandırılması, 2017 sisteminin yeniden düzenlenmesi ve Erdoğan'ın liderlik devamlılığı. Bunların üçünün bir arada bulunması yeni anayasa girişiminin hibrit anayasal strateji olabileceği yönündeki H5 varsayımını güçlendirmektedir.

“Bir Dönem Daha” İfadesinin Bilimsel Değeri: “Bir dönem daha Recep Tayyip Erdoğan” ifadesi siyasal söylem bakımından elbette seçim kampanyası niteliğinde de değerlendirilebilir. Tek başına anayasal reformun nedeni olduğunu göstermez. Fakat araştırma bakımından önemi farklıdır. Çünkü bu ifade 2028'i doğrudan işaret etmektedir. Mevcut Cumhurbaşkanını doğrudan işaret etmektedir. Yeniden bir Cumhurbaşkanlığı dönemini hedeflemektedir. Aynı açıklamada yeni anayasa devlet ve kamu yönetiminin yeniden yapılandırılmasıyla ilişkilendirilmektedir. Dolayısıyla bu veri çalışmamız açısından zamanlama varsayımını ve liderlik sürekliliği varsayımını aynı anda beslemektedir.

Ancak Henüz Kanıtlanmayan Nokta: Bütün bunlara karşın bilimsel sınırı korumak gerekir. Henüz elimizde kesinleşmiş anayasa taslağı, Cumhurbaşkanının görev süresine ilişkin yeni madde, geçiş hükmü veya yeniden adaylığı açıkça sağlayan anayasal düzenleme bulunmadığı sürece “yeni anayasanın asıl amacı Erdoğan'ı ömür boyu başkan yapmaktır” sonucuna ulaşamayız. Bu sonuç ancak anayasal metin ortaya çıktığında metnin hangi hükümleri içerdiği ve bunların siyasal sonuçları incelenerek ileri sürülebilir. Dolayısıyla 2026 Eylül itibarıyla bilimsel olarak ulaşılabilecek sonuç daha sınırlı ama bence daha güçlüdür: AK Parti'nin yeni anayasa girişimi ile Erdoğan'ın 2028 sonrasında yeniden Cumhurbaşkanı olarak devam etmesi hedefi arasında artık açık bir siyasal ve zamansal ilişki bulunmaktadır. Bu ilişkinin yeni anayasanın kurumsal tasarımına yansıyıp yansımadığı ise henüz sınanmayı bekleyen temel sorudur.

Ara Sonuç - Varsayım Güçleniyor: Bu aşamada çalışmanın H4 varsayımı yeniden düzenlenebilir:

H4: 2026 yeni anayasa girişimi mevcut Cumhurbaşkanının 2028 sonrasında siyasal liderliğini sürdürebilmesini sağlayacak anayasal koşulların oluşturulması gereksiniminden en azından kısmen etkilenmektedir.

Mevcut kanıtlar bu varsayımı kanıtlamamaktadır. Fakat onu başlangıçta olduğundan daha güçlü kılmaktadır. Bunun nedeni artık üç bağımsız gözlem alanının aynı yöne işaret etmesidir: anayasa çalışmasının kurumsallaşması, 2028 hedefinin açıkça dile getirilmesi ve anayasa ile “bir dönem daha Erdoğan” hedefinin aynı açıklamada ilişkilendirilmesi. Böylece araştırmanın başındaki “yapay gerekçeler” varsayımı artık daha dikkatli bir bilimsel ifadeye dönüşmektedir: Yeni anayasa için ileri sürülen normatif gerekçeler gerçek ve kısmen geçerli olabilir ancak 2026'daki anayasa girişiminin zamanlaması ve siyasal aktörlerin açıklamaları bu gerekçelerin yanında liderlik sürekliliğinin de açıklayıcı bir değişken olarak dikkate alınmasını zorunlu kılmaktadır.

Anayasa Değişikliğinin Siyasal Mekaniği: 360 Oy, 400 Oy ve Referandum

Yeni anayasa girişiminin gerçek siyasal amacını araştırırken yalnızca hangi hükümlerin değiştirilmek istendiğine bakmak yeterli değildir. Bir anayasal düzenlemenin hangi siyasal çoğunlukla gerçekleştirilebileceği, kimlerin desteğine gereksinme duyduğu ve hangi aşamada referanduma gidebileceği de en az metnin kendisi kadar önemlidir. Türkiye bakımından bu konu Anayasa'nın 175. maddesi nedeniyle özel bir önem taşımaktadır. Anayasa değişikliği önerisinin TBMM üye tamsayısının en az üçte biri yani 200 milletvekili tarafından verilmesi gerekir. Değişikliğin kabulü için ise kural olarak üye tamsayısının beşte üçü olan 360 oy gereklidir. 360 ile 399 arasındaki kabul oylarında Cumhurbaşkanının değişikliği halkoyuna sunma yetkisi söz konusu olabilir, 400 ve üzerindeki kabul oylarında ise değişiklik Cumhurbaşkanının onayıyla doğrudan yayımlanabilir veya yine halkoyuna götürülebilir. TBMM de anayasal çoğunlukları 360 ve 400 olarak açıkça sınıflandırmaktadır. Bu nedenle yeni anayasa girişiminin siyasal mekaniği basitçe “iktidarın Meclis çoğunluğu var mı?” sorusundan ibaret değildir. Asıl sorun hangi anayasal değişiklik için hangi çoğunluğun gerektiği ve bu çoğunluğun kimlerle oluşturulabileceğidir.

360 ile 400 Arasındaki Siyasal Fark: Anayasa değişikliği bakımından 360 ve 400 sayıları yalnızca aritmetik eşikler değildir. 360 oy anayasa değişikliğini TBMM'den geçirmeye yeterli olmakla birlikte, değişikliğin referanduma gitmesi olasılığını da gündeme getirir. 400 oy çok daha yüksek bir uzlaşma düzeyini ifade eder ve anayasa değişikliğini referandumsuz gerçekleştirebilmenin önünü açabilir. Bu nedenle iktidar açısından ideal senaryo anayasa değişikliği için 400'e yaklaşan veya 400'ü aşan bir Meclis desteğidir. Fakat 360–399 arası bir çoğunluk da anayasa değişikliğini siyasal olarak olanaksız kılmaz. Bu durumda halkoylaması devreye girebilir. Dolayısıyla 360 anayasa yapma kapasitesinin alt eşiğini ve 400 ise yüksek uzlaşma eşiğini göstermektedir. Bu ayrım Erdoğan'ın yeniden adaylığını sağlayacak bir değişiklik bakımından ayrıca önemlidir. Çünkü böyle bir düzenlemenin yalnızca parlamentoda kabul edilmesi değil, referandumda kabul edilebilir bir toplumsal meşruluk üretmesi de gerekebilir.

Referandumun İktidar Açısından Çift Yönlü Niteliği: Referandum ilk bakışta iktidar açısından bir üstünlük olarak görülebilir. Çünkü parlamento aritmetiğinin yetersiz kaldığı durumda anayasa değişikliğini doğrudan seçmenin onayına sunmak parlamenter muhalefetin veto kapasitesini azaltabilir. Ancak bunun karşılığında iktidar açısından yeni bir siyasal risk ortaya çıkar: Anayasa değişikliğinin bütünü halkoyuna sunulduğunda seçmen yalnızca demokratik ve kurumsal düzenlemeleri değil, değişikliğin siyasal merkezini de oylamış olur. Bu nedenle Erdoğan'ın yeniden adaylığını kolaylaştıran açık bir hükmün bulunduğu anayasa paketi referandumda yalnızca “yeni anayasa” olarak değil, siyasal liderliğin geleceğiyle de ilişkilendirilebilir. Bu durum iktidarın paketleme stratejisini önemli duruma getirir.

Anayasal Paketleme ve Siyasal Kabul: Geniş kapsamlı bir anayasa paketi birbirinden farklı siyasal talepleri aynı metin içerisinde birleştirebilir. Örneğin demokratikleşme, hak ve özgürlükler, TBMM'nin güçlendirilmesi, kamu yönetiminin yeniden düzenlenmesi, Bakanlar Kurulunun oluşturulması ve müsteşarlık sisteminin yeniden getirilmesi gibi birçok unsur aynı pakete konulabilir. Bunun yanında Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına ilişkin bir veya birkaç stratejik hüküm de bulunabilir. Bu durumda seçmenin karşısına “Erdoğan'ın görev süresini uzatan anayasa değişikliği” değil, “Yeni, sivil, demokratik ve özgürlükçü anayasa” çıkar. Burada “anayasal paketleme” kavramının siyasal anlamı ortaya çıkmaktadır. Bu, demokratik düzenlemelerin sahte olduğu anlamına gelmez. Gerçek reformlar ile stratejik iktidar düzenlemeleri aynı metinde bulunabilir.

Muhalefetin Konumu: Anayasa değişikliği bakımından muhalefetin siyasal konumu da bu nedenle önemli olmaktadır. Mevcut TBMM'de 400 sayısına ulaşmak yalnızca iktidar ve doğal müttefikleriyle hareket etmeyi değil, daha geniş bir siyasal uzlaşmayı gerektirebilir. 360'ın altında kalınması durumunda ise anayasa değişikliğinin parlamentodan geçmesi olanaklı olmayacaktır. Bu nedenle iktidarın önünde kuramsal olarak üç siyasal seçenek bulunmaktadır: Birinci seçenek mevcut ittifak yapısıyla 360'ı aşmaktır. İkinci seçenek daha geniş muhalefet desteği sağlayarak 400'e ulaşmaktır. Üçüncü seçenek ise 360–399 aralığında kalıp referanduma gitmektir. Her seçeneğin siyasal maliyeti farklıdır.

2026 Meclisindeki Yeni Siyasal Matematik: 2026 itibarıyla TBMM'nin siyasal yapısı önceki dönemlerden farklılaşmıştır. TBMM'nin belgelerinde 2026'da Yeni Parti adıyla yeni bir parlamento grubu bulunduğu görülmektedir; Ağustos 2026 tarihli TBMM kayıtlarında Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel ve grup başkanvekillerinin parti adına kanun önerileri sunduğu açıkça yer almaktadır. Bu gelişme anayasa araştırması açısından önemlidir. Çünkü anayasa değişikliği girişiminin başarı şansı artık yalnızca AK Parti–MHP ilişkisi üzerinden değerlendirilemez. Yeni Parti, CHP'nin önceki parlamento ağırlığından farklı bir konuma gelmişse anayasa değişikliğinin matematiği ve muhalefetin pazarlık gücü de değişmiş demektir. Dolayısıyla yeni anayasanın siyasal mekaniği incelenirken 2026'daki güncel parti dağılımı ayrıca hesaplanmalıdır. Burada özellikle, iktidar bloğu tek başına kaç oyda,360'a ulaşmak için kaç ek oya gereksinme var ve 400'e ulaşmak için hangi partinin veya partilerin desteği gerekiyor soruları yanıtlanmalıdır. Bu hesap yeni anayasa girişiminin yalnızca hukuksal değil, koalisyon arayan bir siyaset olduğunu gösterebilir.

Yeni Anayasa ve Siyasal Pazarlık: Anayasa değişikliği için gereken yüksek çoğunluklar iktidarı muhalefetle pazarlığa zorlayabilir. Bu pazarlığın konusu yalnızca anayasa olmayabilir. Muhalefet TBMM'nin yetkilerinin artırılmasını, yargı reformunu, yerel yönetimlerin güçlendirilmesini, seçim sisteminin değiştirilmesini, temel hakların güvence altına alınmasını ve Cumhurbaşkanlığının yetkilerinin sınırlandırılmasını talep edebilir. İktidar ise kendi açısından önemli gördüğü düzenlemeleri paketin içinde korumaya çalışabilir. Bu durumda ortaya bir anayasal pazarlık alanı çıkar. Ve bu alan liderlik sürekliliği varsayımı bakımından özellikle önemlidir. Çünkü Erdoğan'ın yeniden adaylığına ilişkin hüküm diğer anayasal değişikliklerle birlikte pazarlık konusu durumuna gelebilir.

116. Maddenin Yol Seçeneği Olması: Burada önemli bir hukuksal-siyasal noktanın altını yeniden çizmek gerekir. Mevcut Anayasa'nın 116. maddesi Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda bir kez daha aday olabilmesine olanak tanımaktadır. Dolayısıyla Erdoğan'ın bir kez daha aday olabilmesi için kuramsal olarak yeni bir anayasa zorunlu değildir. Bu durum araştırmamız açısından son derece değerlidir. Çünkü yeni anayasa olmadan mevcut anayasal mekanizma bir ek adaylık olanağı sağlıyorsa yeni anayasa girişiminin ayrıca yeni adaylık olanakları yaratması durumunda bunun açıklanması gerekir. Başka bir deyişle yeni anayasa yalnızca mevcut anayasal olanağı yinelemekle kalmıyor ve daha geniş bir dönem olanağı sağlıyorsa liderlik sürekliliği varsayımı güçlenir.

Neden Referandum Stratejik Olabilir? 360–399 oy aralığında kabul edilen bir anayasa değişikliğinin halkoyuna götürülmesi iktidar bakımından iki farklı sonuç yaratabilir. Birincisi, TBMM'deki muhalefet desteği zorunluluğunu azaltabilir. İkincisi, değişikliğe doğrudan halk meşruluğu sağlayabilir. Fakat bunun bir maliyeti vardır: Referandum, anayasa değişikliğinin bütün unsurlarını tek bir siyasal paket durumuna getirir. Bu nedenle kamuoyuna sunulacak paket ne kadar geniş ve demokratikleşme odaklı olursa önemli bir liderlik düzenlemesinin paketin içinde kaybolma olasılıki de o kadar artabilir. Bu, “gizleme” anlamında kullanılmamalıdır. Daha genel bir siyaset bilimi kavramıyla, çok amaçlı siyasal paketleme olarak ele alınmalıdır.

Bir Başka Önemli Nokta Anayasa Yapmak ile Anayasa Değiştirmek: Burada “yeni anayasa” terminolojisinin siyasal önemine de dikkat etmek gerekir. Teknik olarak mevcut anayasanın 175. maddesine dayanılarak yapılan çok kapsamlı değişiklikler hukuksal olarak yine “Anayasa değişikliği” niteliğini koruyabilir. Siyasal söylemde ise buna “yeni anayasa” denilebilir. Bu ayrım önemlidir. Çünkü “yeni anayasa” ifadesi toplumsal algıda yeni bir başlangıç çağrıştırır. “Anayasa değişikliği” ise mevcut anayasal düzenin devamlılığını çağrıştırır. Dolayısıyla “yeni anayasa” söylemi teknik olarak mevcut anayasanın geniş çaplı değiştirilmesinden ibaret bir proje olsa bile siyasal meşruluk bakımından daha güçlü bir çerçeve sunabilir. Bu da çalışmamızdaki meşruluk üretimi varsayımıyla doğrudan ilişkilidir.

Siyasal Matematik ve Liderlik Sürekliliği: Şimdi araştırmanın iki ayrı boyutu birbirine bağlanmaktadır: Hukuksal gereksinme yani Erdoğan'ın mevcut anayasal dönem sınırı ve siyasal gereksinme yani bu sınırı değiştirecek bir anayasal çoğunluk oluşturmak. Bu iki değişken arasında doğrudan bir ilişki bulunabilir. Örneğin iktidarın tek başına 360'a ulaşamadığı ancak belirli muhalefet gruplarının demokratikleşme ve kurumsal reform karşılığında anayasa paketini destekleyebildiği bir ortamda anayasal pazarlık ortaya çıkabilir. Bu pazarlığın merkezindeki stratejik hüküm ise Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı olabilir.

Varsayımın Daha Güçlü Bir Biçimi: Buradan önceki H4 varsayımı daha da geliştirilebilir:

H4: Yeni anayasa girişiminin liderlik sürekliliği boyutu yalnızca Cumhurbaşkanının yeniden adaylığına ilişkin olası düzenlemenin içeriğinde değil, bu düzenlemenin geniş bir anayasal paket içinde siyasal olarak kabul edilebilir duruma getirilmesinde de kendisini gösterebilir.

Bu varsayım iki unsur içerir: İçerik olarak yeniden adaylığı kolaylaştıran anayasal hükümdür. Siyasal mekanizma açısından bu hükmün başka reformlarla birlikte paketlenmesi ve yüksek oy çoğunluğuyla kabul ettirilmesi gerekir. Dolayısıyla yalnızca anayasa metni değil, anayasanın yapılış biçimi de araştırma konusu durumuna gelir.

Önemli Bir Yanlışlama Ölçütü: Bu noktada varsayımımızın yanlışlanması da olanaklıdır. Eğer AK Parti ve ittifak ortakları açık biçimde 400 veya daha fazla oy sağlayabilecek bir metin hazırlamadan ve Cumhurbaşkanının dönem sınırlamasını aynen koruyarak önceki dönemlerin hesaba katılmasını değiştirmeden 2028 adaylığını zorlaştıracak değil kolaylaştırmayacak hükümler getirerek sadece TBMM'nin ve hakların güçlendirilmesine odaklanırlarsa liderlik sürekliliği varsayımının gücü azalacaktır. Tersine, 360–400 aralığındaki önemli oyları sağlayabilmek için Cumhurbaşkanının adaylığına ilişkin hüküm ile diğer anayasal düzenlemelerin pazarlık içinde birbirine bağlandığı görülürse varsayım daha da güçlenir.

Ara Sonuç: Anayasa değişikliği yapmanın siyasal matematiği yeni anayasa girişiminin gerçek amacını belirlemek için önemli bir tamamlayıcı veri alanıdır. Çünkü anayasal amaç yalnızca “hangi maddeler değiştirilecek?” sorusundan değil, “Bu maddeler hangi siyasal çoğunlukla, hangi pazarlıklarla ve hangi meşruluk mekanizmasıyla kabul ettirilecek?” sorusundan da anlaşılabilir. Türkiye bakımından özellikle 360 ve 400 eşikleri, referandum olasılığı ve 2026'da değişen parlamento aritmetiği önem taşımaktadır. TBMM'nin mevcut resmi kayıtları Yeni Parti'nin de Meclis'te etkili bir siyasal aktör durumuna geldiğini göstermektedir. Böylece araştırmanın dört katmanlı modeli tamamlanmaktadır: Söylem, anayasal tasarım, siyasal matematik ve siyasal sonuç. Bu model bize çok daha güçlü bir çözümleme olanağı vermektedir. Çünkü bir anayasa girişiminin gerçek siyasal amacı yalnızca metnin içeriğinde değil, hangi sorunu çözmek için ortaya çıktığında, hangi hükümleri içerdiğinde, kimlerin desteğine gereksinme duyduğunda ve sonunda hangi siyasal sonucu yarattığında ortaya çıkar.

Yeni Anayasa Projesinin Olası İçeriği: Dört Senaryo

2026 itibarıyla ortada henüz kesinleşmiş ve TBMM’ye sunulmuş bir yeni anayasa metni bulunmadığından anayasa projesinin kesin içeriği konusunda hükümler vermek olanaklı değildir. Bununla birlikte önceki bölümlerde ortaya konulan anayasal, siyasal ve kurumsal değişkenler bir arada değerlendirildiğinde gelecekte ortaya çıkabilecek anayasal tasarımın belirli senaryolar altında incelenmesi olanaklıdır. Bu senaryoların amacı geleceği kesin olarak öngörmek değil, yeni anayasa metni ortaya çıktığında hangi göstergelere bakılması gerektiğini belirlemektir.

Senaryo I: Demokratik Yenilenme

İlk senaryoda yeni anayasa esas olarak 1982 Anayasası'nın demokratik meşruluk sorununu aşmayı amaçlayan bir demokratik yenilenme projesi olarak ortaya çıkacaktır. Bu modelde temel amaçlar güçler ayrılığının güçlendirilmesi, yargı bağımsızlığının güvence altına alınması, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, TBMM'nin yürütme üzerindeki denetiminin artırılması, siyasal çoğulculuğun güçlendirilmesi ve seçim ve temsil sisteminin demokratikleştirilmesi olacaktır. Bu durumda Cumhurbaşkanının mevcut siyasal ağırlığı önemli ölçüde yeniden dağıtılabilir. Özellikle yürütme yetkisinin kullanılmasında kolektif hükümet yapısının güçlendirilmesi ve TBMM'nin siyasal denetim kapasitesinin artırılması 2017 sisteminden anlamlı bir uzaklaşmaya işaret eder. Bu senaryonun liderlik sürekliliği açısından sonucu da açıktır: Cumhurbaşkanının iki dönem sınırı korunur; geçmiş dönemler hesaba katılır ve yeniden adaylığı kolaylaştıran özel bir geçiş hükmü getirilmez. Böyle bir anayasal yapı ortaya çıkarsa yeni anayasa girişiminin esas olarak demokratik yenilenme amacı taşıdığı sonucuna ulaşmak daha olanaklı olacaktır.

Senaryo II: Revize Edilmiş Cumhurbaşkanlığı Sistemi

İkinci senaryoda ise 2017'de kurulan hükümet sistemi bütünüyle terk edilmeyecek fakat uygulamada ortaya çıkan sorunları gidermek amacıyla önemli ölçüde yeniden düzenlenecektir. Bu modelde Cumhurbaşkanlığı makamı korunabilir. Yürütme yetkisinin son merkezi yine Cumhurbaşkanı olabilir. Ancak buna karşılık Bakanlar Kurulu benzeri kolektif bir yapı oluşturulabilir, bakanların siyasal sorumluluğu artırılabilir, bakanlıkların örgütlenmesi yeniden düzenlenebilir ve müsteşarlık sistemi geri getirilebilir, TBMM'nin bazı yetkileri genişletilebilir ve Cumhurbaşkanının bazı yetkileri sınırlandırılabilir. Bu durumda anayasal değişiklik parlamenter sisteme dönüş anlamına gelmeyecektir. Daha doğru kavram “Yeniden düzenlenmiş Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” olacaktır. Bu senaryo, önceki bölümlerde ele aldığımız rejimin yeniden düzenlenmesi varsayımının karşılığıdır. Ancak bu senaryo tek başına liderlik sürekliliği sorununu çözmez. Çünkü hükümet sisteminin yeniden düzenlenmesi ile Cumhurbaşkanının görev süresinin değiştirilmesi iki ayrı anayasal konudur.

Senaryo III: Güçlendirilmiş Başkanlık Modeli

Üçüncü senaryo daha farklıdır. Bu durumda yeni anayasa görünüşte bazı parlamenter unsurlar getirse bile Cumhurbaşkanının siyasal ve anayasal konumu daha da güçlendirilebilir. Örneğin yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanında toplanması, Cumhurbaşkanının kararname alanının genişletilmesi, TBMM'nin yasama alanının sınırlandırılması, Cumhurbaşkanının seçimler üzerindeki etkisinin artırılması ve yargısal atamalarda yürütmenin ağırlığının korunması gibi düzenlemeler ortaya çıkabilir. Bu durumda yeni anayasa 2017 sisteminin yeniden düzenlenmesinden çok başkanlık yetkilerinin yeniden güçlendirilmesi anlamına gelecektir. Ancak burada önemli bir nokta vardır: Başkanlık sisteminin güçlendirilmesi ile liderlik süresinin uzatılması aynı şey değildir. Bir anayasa çok güçlü bir Cumhurbaşkanlığı düzeni kurabilir fakat iki dönem sınırını koruyabilir. Dolayısıyla bu senaryo H3'ü, yani iktidarın kurumsal güçlendirilmesi varsayımını destekleyebilir ancak H4'ü yani liderlik sürekliliği varsayımını ancak görev süresi hükümleri de değişirse destekler.

Senaryo IV: Hibrit Anayasal Strateji

Çalışmanın önceki bölümlerinde geliştirdiğimiz ve şu aşamada en dikkatle incelenmesi gereken senaryo budur. Bu modele göre yeni anayasa bir yandan demokratik reformlar yapacak, bir yandan 2017 sisteminin sorunlarını giderecek, öte yandan Cumhurbaşkanlığının merkezi konumunu koruyacak ve sonuçta liderlik sürekliliğini sağlayacak önemli bir veya birkaç hüküm içerecektir. Bu durumda anayasa paketi çok geniş olabilir. Bakanlar Kurulu yeniden kurulabilir. Müsteşarlık getirilebilir. TBMM'nin bazı yetkileri güçlendirilebilir. Hak ve özgürlükler genişletilebilir. Yargı sisteminde yeni güvenceler oluşturulabilir. Bütün bunların yanında Cumhurbaşkanının yeniden adaylığı bakımından önemli bir düzenleme yapılabilir. Bu düzenleme iki dönem sınırının değiştirilmesi, dönemlerin yeniden hesaplanması, geçiş hükmü konulması ve seçimlerin yenilenmesi mekanizmasının değiştirilmesi gibi biçimlerden herhangi birini alabilir. Böyle bir sonuç ortaya çıkarsa, yeni anayasa hibrit bir anayasal strateji olarak nitelendirilebilir.

Çizelge 3:

 

Dört Senaryonun Karşılaştırılması

Değişken

Demokratik yenilenme

Yeniden düzenlenmiş C.H.S.

Güçlendirilmiş başkanlık

Hibrit strateji

2017 sistemi

Büyük ölçüde terk

Yeniden düzenlenme

Daha da güçlendirilir

Yeniden düzenlenme

TBMM

Güçlendirilir

Kısmen güçlendirilir

Görece zayıf

Seçici biçimde güçlendirilir

Yargı

Bağımsızlık güçlenir

Karma

Yürütme etkisi korunur

Karma

Bakanlar Kurulu

Olası

Olası

Sınırlı/biçimsel

Olası

Müsteşarlık

Olası

Olası

İkincil

Olası

Cumhurbaşkanının merkezi konumu

Azalır

Korunur

Artar

Korunur

Dönem sınırı

Korunur

Büyük ölçüde korunur

Değişebilir

Değişebilir

Geçiş hükmü

Nötr

Nötr

Önemli olabilir

Önemli olabilir

Liderlik sürekliliği

Düşük

Orta

Yüksek olabilir

Yüksek

 

Çizelgenin gösterdiği gibi, anayasa taslağının hangi kategoriye girdiğini belirlemek için tek bir maddeye bakmak yeterli değildir.

En Önemli Ayırıcı Cumhurbaşkanlığının Geleceği: Dört senaryo arasındaki en güçlü ayrım noktası Cumhurbaşkanlığı makamının anayasal geleceğidir. Yeni anayasa Cumhurbaşkanlığının yetkilerini azaltıyorsa demokratik yenilenme olasılığı güçlenir. Cumhurbaşkanlığının yetkilerini büyük ölçüde koruyorsa yeniden düzenlenen sistem açıklaması öne çıkar. Cumhurbaşkanlığının yetkilerini artırıyorsa iktidarın kurumsal güçlendirilmesi açıklaması güçlenir. Cumhurbaşkanlığının yetkilerini korurken aynı zamanda mevcut Cumhurbaşkanının dönem sınırını değiştiriyorsa liderlik sürekliliği varsayımı belirgin biçimde güçlenir. Bu nedenle çalışma açısından en önemli anayasal değişkenlerden biri “Cumhurbaşkanı ne kadar güçlü?” sorusu değil yalnızca “Cumhurbaşkanı ne kadar süreyle ve hangi koşullarda güçlü kalabilir?” sorusudur. Bu iki soru birlikte ele alınmalıdır.

Yeni Anayasa”nın Getirebileceği Kozmetik Değişiklikler: Yeni anayasa paketinde kamuoyunda dikkat çekici bazı kurumsal değişiklikler yapılabilir. Örneğin Bakanlar Kurulunun yeniden kurulması veya müsteşarlık sistemine dönülmesi, Türkiye'nin kamu yönetimi geleneği bakımından güçlü simgesel anlamlar taşıyabilir. Bunlar önemlidir. Fakat çalışmanın temel savı açısından bunların siyasal ağırlığı farklıdır. Çünkü bir müsteşarlığın yeniden kurulması Cumhurbaşkanının 2028'de yeniden aday olup olamayacağı sorusunu değiştirmez. Buna karşılık Cumhurbaşkanının dönem hesabına ilişkin tek bir geçiş hükmü Türkiye'nin siyasal liderliğinin geleceğini doğrudan değiştirebilir. Dolayısıyla çalışmada kurumsal önem ile stratejik siyasal önem birbirinden ayrılacaktır.

Anayasal Stratejinin “Gizli” Olması Gerekmez: Burada bir başka önemli düzeltme gerekmektedir. Eğer yeni anayasa gerçekten Erdoğan'ın yeniden adaylığını sağlamayı amaçlıyorsa bunun mutlaka gizli bir hedef olması gerekmez. Bir siyasal iktidar bunu açıkça savunabilir. Hatta demokratik bir anayasa yapım sürecinde mevcut liderliğin devamını sağlayacak anayasal düzenleme açıkça tartışılabilir. Bu nedenle çalışmanın amacı “gizli amacı açığa çıkarmak” değildir. Asıl amaç “açıklanan amaçlar ile anayasal sonuçlar arasındaki ilişkiyi belirlemek”tir. Bu ayrım son derece önemlidir.

Erdoğan'ın Yeniden Adaylığı Konusunda İki Farklı Siyasal Sonuç: Yeni anayasa mevcut Cumhurbaşkanının yeniden adaylığını sağlayabilir. Ancak iki farklı sonuç doğabilir. Dar sonuç Erdoğan yalnızca 2028'de bir kez daha aday olabilir. Geniş sonuç dönem sınırı yeniden düzenlenerek bundan sonraki seçimlerde de yinelenmesi ve aday olabilmesinin önü açılabilir. Bu iki sonuç siyasal bakımdan aynı değildir. İlki bir seçimlik liderlik sürekliliğidir. İkincisi ise kurumsallaştırılmış liderlik sürekliliğidir. “Ömür boyu başkanlık” varsayımının bilimsel karşılığı aslında ikinci durumdur. Dolayısıyla dönem sınırlamasının tamamen kaldırılması veya gelecekteki yeniden adaylıkları sürekli olanaklı kılan bir düzenleme H4 açısından çok daha güçlü kanıt oluşturacaktır.

“Ömür Boyu Başkanlık” Yerine “Sınırsız Yeniden Adaylık”

Bilimsel terminoloji bakımından “ömür boyu başkanlık” ifadesinin kullanılması ayrıca sorunludur. Çünkü anayasa “Başkan ölene kadar görev yapar” şeklinde açık bir hüküm içermese bile dönem sınırlamasını kaldırarak veya art arda sınırsız adaylığa izin vererek aynı siyasal sonucu olanaklı duruma getirebilir. Bu nedenle çalışmada daha doğru kavram “anayasal olarak sınırsız veya açık uçlu yeniden adaylık” olacaktır. Böyle bir düzenleme gerçekleşirse bunun siyasal sonucu “ömür boyu başkanlık” olasılığını kurumsal olarak olanaklı kılmak şeklinde yorumlanabilir.

Senaryoların Bilimsel Değeri

Bu dört senaryo bize önemli bir yöntemsel üstünlük sağlamaktadır. Araştırmanın sonucu artık “Erdoğan'ın niyetine” bağlı değildir. Yeni anayasa geldiğinde metni alacağız. Önemli hükümleri belirleyeceğiz. Bu hükümleri senaryolarla karşılaştıracağız. Sonra hangi varsayımın daha fazla desteklendiğini belirleyeceğiz. Böylece çalışma, siyasal aktörlerin niyetlerini kestirmeye çalışan bir yazı olmaktan çıkıp anayasal kurumların siyasal sonuçlarını ölçen görgül bir araştırmaya dönüşecektir.

Değerlendirme: Şimdiye kadar geliştirilen çözümleme, yeni anayasa girişiminin tek bir nedenle açıklanamayacağını göstermektedir. Ancak aynı zamanda dört önemli sonuç ortaya çıkmaktadır. Birincisi, “1982 Anayasası'nı değiştirme” gerekçesi tarihsel olarak doğru olsa da 2026'daki yeni anayasa talebinin güncel nedenini tek başına açıklayamamaktadır. İkincisi, 2017'de hükümet sisteminin köklü biçimde değiştirilmiş olması nedeniyle 2026 girişimi esas olarak 2017 sonrası anayasal düzenin geleceği üzerinden değerlendirilmelidir. Üçüncüsü, yeni anayasanın içeriğindeki çok sayıda kurumsal değişiklik arasında siyasal açıdan stratejik öneme sahip birkaç hüküm bulunabilir. Dördüncüsü, Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden adaylığı ve geçmiş dönemlerin hesabına ilişkin hükümler yeni anayasanın siyasal amacını belirlemede en güçlü göstergeler arasında olacaktır. Böylece çalışmanın merkezindeki soru artık daha kesin biçimde ifade edilebilir: Yeni anayasa Türkiye'nin anayasal düzenini gerçekten yeniden mi kuracaktır, yoksa 2017'de kurulmuş olan düzeni yeniden düzenleyerek onun merkezindeki siyasal liderliğin sürekliliğini mi güvence altına alacaktır? Bu sorunun yanıtı yalnızca anayasa metninde değil, “metin–zamanlama–siyasal çoğunluk–uygulama” dörtgeninde aranmalıdır.

Mevcut TBMM’nin Yeni Anayasa Yapma Meşruluğu

Anayasa'nın 175. maddesi TBMM'ye anayasa değiştirme yetkisi vermektedir. Değişiklik önerisi üye tamsayısının en az üçte biri tarafından yapılabilir ve kabul için beşte üç çoğunluk gerekir. Dolayısıyla mevcut TBMM'nin mevcut Anayasa'nın öngördüğü usul içinde anayasa değişikliği yapma konusunda hukuksal yetkisi tartışmasızdır. Ancak burada önemli nokta, “anayasa değişikliği” ile “yeni anayasa yapımı”nın aynı şey olup olmadığıdır. Anayasa hukukunda klasik ayrım türev (tali) kurucu iktidar ile asıl kurucu iktidar arasındadır. Türev kurucu iktidar yürürlükteki anayasanın verdiği yetki ve usuller içinde anayasa değiştiren iktidardır. Asıl kurucu iktidar ise yeni bir anayasal düzen kuran iktidar olarak kavramsallaştırılır. Bu ayrım Türk anayasa hukukunda da açık biçimde kullanılmaktadır. Dolayısıyla ortaya çok önemli bir sorun çıkmaktadır: Mevcut TBMM, Anayasa'nın 175. maddesindeki tali kurucu iktidarı kullanarak 1982 Anayasası'nı değiştirebilir fakat “yeni bir anayasa yapma” savı, bunun ötesinde asli kurucu iktidar sorununu gündeme getirir. Bu nedenle çalışmamızda “yeni anayasa” ifadesini sorgulamamız gerekir.

Hukuksal Yetki ile Demokratik Meşruluk Aynı Şey Değildir: Burada ikinci bir ayrım daha önemlidir. Bir parlamentonun hukuksal olarak anayasa değiştirme yetkisine sahip olması yaptığı anayasal değişikliğin demokratik meşruluğunun tartışmasız olduğu anlamına gelmez. Demokratik meşruluk açısından şu sorular sorulmalıdır: Bu parlamento hangi seçim sonucuyla oluşmuştur? Seçmen, bu parlamentoyu hangi parti listeleri ve siyasal programlar üzerinden seçmiştir? Bugünkü parlamento bileşimi seçmenin sandıkta verdiği oyların doğrudan karşılığı mıdır? Seçimden sonra meydana gelen parti değişiklikleri, istifalar ve milletvekili hareketlilikleri parlamentonun başlangıçtaki siyasal temsil yapısını ne ölçüde değiştirmiştir?

2023 Seçiminin Meclisi ile 2026 Meclisi Aynı Meclis mi? Hukuksal olarak evet. Siyasal temsil bakımından ise bire bir aynı Meclis değildir. 2023 milletvekili seçimlerinde YSK kesin sonuçlarına göre seçmenlerin verdiği oylarla ortaya çıkan ilk Meclis dağılımı AK Parti 268, CHP 169, MHP 50, İYİ Parti 43, Yeşiller ve Sol Gelecek 61, Yeniden Refah 5 ve diğer partiler şeklindeydi. Toplam 600 milletvekili seçilmişti. Bugün ise TBMM'nin resmi sandalye dağılımında 592 mevcut üyelik görülmekte ve parti kompozisyonu 2023 seçim sonucundan ciddi biçimde farklılaşmış durumdadır. AK Parti 277, Yeni Parti 91, DEM Parti 56, MHP 46, CHP 44, İYİ Parti 29, Yeni Yol 20 ve 11 bağımsız milletvekili dahil olmak üzere çok farklı bir dağılım bulunmaktadır. Bu değişim, araştırmamız açısından son derece önemlidir. Çünkü seçmenin 2023'te kullandığı oy ile 2026'da anayasa değişikliğine oy verecek milletvekillerinin parti bileşimi aynı değildir. Dolayısıyla şu sorun ortaya çıkar: Seçmenin anayasal tercih yapması için verdiği temsil yetkisi yasama dönemi içinde meydana gelen büyük parti değişikliklerinden sonra aynı siyasal içerikle devam etmekte midir? Bu sorunun hukuksal yanıtı büyük ölçüde evet olacaktır. Milletvekili seçildiği sürenin sonuna kadar görev yapan anayasal temsilcidir. Ama siyasal ve demokratik kuram bakımından sorun bu kadar basit değildir.

Temsil Yetkisinin Sürekliliği: Burada klasik temsili demokrasi ilkesi ile anayasa yapımı arasındaki fark ortaya çıkar. Milletvekili emredici ve bağlayıcı (imperatif) vekillik sistemiyle bağlı değildir. Yani seçildiği partinin veya seçmen grubunun her talimatını uygulamak zorunda değildir. Bu nedenle bir milletvekilinin parti değiştirmesi veya bağımsız kalması hukuksal olarak milletvekilliğini ortadan kaldırmaz. Ancak anayasa gibi oyunun kurallarını değiştiren bir metin söz konusu olduğunda siyasal temsil sorunu daha ağır bir boyut kazanır. Çünkü milletvekili burada sıradan bir kanun yapmamakta ve gelecek kuşakların siyasal iktidarının nasıl kurulacağını belirleyen anayasal kuralları değiştirmektedir. Bu nedenle anayasa yapımında temsilin güncelliği ve toplumsal mutabakat sıradan yasama etkinliklerine göre daha fazla önem taşır.

Parlamento Aritmetiği ile Kurucu Meşruluk Aynı Şey Değildir: Bu ayrım özellikle bizim çalışmamız bakımından önemli. Anayasa'nın 175. maddesi bakımından 360 oy hukuksal olarak yeterli anayasal çoğunluk olabilir. Fakat 360 milletvekilinin oy vermesi, 85 milyon yurttaşın yeni anayasa konusunda demokratik görüş birlikteliğine sahip olduğunu göstermez. Aynı şekilde 400 oy çok geniş parlamenter çoğunluk anlamına gelir. Ama 400 milletvekilinin oyu da otomatik olarak “yeni anayasa için halkın asli kurucu iradesi” anlamına gelmez. Burada çoğunluk ile kurucu meşruluk arasında bir ayrım vardır.

“Yeni Anayasa” İçin Yeni Meclis Gerekir mi? Kuramsal olarak iki yaklaşım bulunmaktadır. Birinci yaklaşım mevcut Meclis yeterlidir. Bu görüşe göre milletvekilleri genel seçimlerle seçilmişlerdir ve görev süreleri boyunca anayasa değiştirme yetkisine sahiptirler. Milletvekillerinin görev süresi içinde meydana gelen parti değişiklikleri bu yetkiyi ortadan kaldırmaz. Bu yaklaşım, süreklilik ilkesine dayanır. İkinci yaklaşım yeni anayasa için yeni bir demokratik yetkilendirme gerekir. Bu görüşe göre mevcut Meclis 2023 seçimlerinde seçmen tarafından belirli siyasal programlar ve parti listeleri üzerinden seçilmiştir. Eğer yapılmak istenen sıradan anayasa değişikliği değil de yeni bir anayasal düzen ise seçmenden bu konuda özel veya en azından yenilenmiş bir siyasal yetki alınması demokratik meşruluğu güçlendirir. Bu yaklaşım ise kurucu meşruluk ilkesine dayanır.

1924 Deneyimi İlginç Bir Karşılaştırma Sunuyor: Bu tartışmanın Türkiye'de tarihsel bir örneği de vardır. 1924 Anayasası öncesinde Birinci TBMM seçimlerin yenilenmesine karar vermiş ve daha sonra oluşan İkinci TBMM yeni anayasa üzerinde çalışmıştır. Yakın tarihli bir akademik çalışma bu süreci doğrudan TBMM'nin kurucu iktidar niteliği bakımından incelemekte ve İkinci TBMM'nin 1924 Anayasası'nı yaparken asli kurucu iktidar yetkilerini kullandığı sonucuna ulaşmaktadır. Bu tarihsel örnek, çalışmamız açısından çok değerli olabilir. Çünkü şu soruyu sormamıza olanak verir: Türkiye'de yeni anayasa yapılırken tarihsel olarak yeni bir Meclis ve yeni bir siyasal yetkilendirme neden tercih edilmiştir? Elbette 1924 koşulları 2026 ile aynı değildir. Karşılaştırma bire bir yapılamaz. Ama kurucu meşruluk ile yasama sürekliliği arasındaki farkı göstermek bakımından çok değerlidir. Araştırma Prof. Dr. Mustafa Koçak tarafından yapılmıştır. (Koçak, M. (2025). 1924 Anayasası ve kurucu iktidar tartışmaları. Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, (64). https://doi.org/10.54049/taad.1814301)

2026 Meclisinin Temsil Sorunu Daha da İlginç: Bugünkü Meclis bakımından sorun yalnızca parti değişiklikleri değildir. Resmi TBMM verileri 28. Dönem içinde parti kompozisyonunun başlangıçtaki seçim sonucundan önemli ölçüde farklılaştığını göstermektedir. Örneğin 2023 seçiminde CHP 169 milletvekili kazanmışken, güncel sandalye dağılımında CHP'nin 44 milletvekili görünmekte ve buna karşılık Yeni Parti 91 milletvekili ile ayrı bir parlamento grubu olarak yer almaktadır. Bu durum olağan parlamenter siyasette olanaklıdır. Ancak anayasa yapımı açısından çok daha önemli bir soru doğurur: 2023'te seçmenin CHP listelerinden Meclise gönderdiği milletvekillerinin bir bölümünün daha sonra başka bir siyasal parti çatısı altında yer alması o milletvekillerinin yeni anayasa yapımı bakımından 2023'te aldıkları demokratik yetkinin niteliğini değiştirir mi? Hukuksal olarak milletvekilliği devam eder. Fakat demokratik temsil kuramı açısından bunun tartışılması gerekir.

“Temsil Edilebilirlik” İçin Yeni Bir Ölçüt Gerekebilir: Burada çalışmamıza özgün bir kavram ekleyebiliriz: Anayasal temsil güncelliği. Bu kavram, mevcut parlamentonun yalnızca hukuksal olarak seçilmiş olmasını değil, anayasanın temel kurallarını yeniden belirleme yetkisinin güncel siyasal tercihlerle ne ölçüde örtüştüğünü ifade edebilir. Böylece iki farklı meşruluk türü ayırt edilir: Hukuksal temsil yani milletvekilinin mevcut dönemde milletvekili olma yetkisi ve anayasal temsil yani Anayasanın temel kurallarını yeniden belirlemek bakımından seçmenin güncel siyasal iradesini temsil etme kapasitesi. Bu ikisi aynı şey değildir.

 “Yeni Anayasa” İçin Yeni Seçim Gerekçesi

Buradan şu demokratik kuram önermesi çıkarılabilir: Yeni anayasa yapılması mevcut parlamentonun hukuksal yetkisini ortadan kaldırmaz ancak anayasanın bütünsel olarak yeniden yapılması söz konusu olduğunda yeni anayasal düzenin demokratik meşruluğunu güçlendirmek için seçmenin yenilenmiş bir siyasal yetkilendirmesine başvurulması tercih edilebilir. Bu, hukuksal zorunluluk olarak değil, demokratik meşruluk ölçünü olarak ileri sürülmelidir. Çünkü mevcut Anayasa yeni anayasa yapımı için zorunlu bir erken seçim veya kurucu meclis öngörmemektedir. Dolayısıyla “Yeni anayasa ancak yeni Meclis yapabilir” şeklinde kesin bir hukuk kuralı ortaya koyamayız. Fakat “Yeni anayasa yeni seçilmiş bir Meclis tarafından yapılırsa demokratik kurucu meşruluğu daha güçlü olur” şeklindeki bir siyaset bilimi ve anayasa kuramı önermesi oldukça savunulabilir.

Daha Köktenci Bir Seçenek Olarak Kurucu Meclis: Bir başka seçenek ise doğrudan kurucu meclis veya özel olarak anayasa yapmak üzere demokratik biçimde yetkilendirilmiş bir meclistir. Bu durumda parlamento ile kurucu organ arasındaki ayrım açık duruma gelir. Türkiye'de mevcut hukuk düzeni böyle bir kurucu meclis mekanizmasını öngörmemektedir. Bu nedenle böyle bir model uygulanacaksa bunun kendisi olağan anayasal mekanizmanın dışında veya üzerinde yeni bir kurucu süreç gerektirir. Dolayısıyla pratik açıdan üç seçenek vardır: Birincisi mevcut TBMM ve 175. Madde. İkincisi yeni seçilmiş TBMM ve yeni demokratik yetkilendirme. Üçüncüsü ise özel kurucu meclis ve kurucu süreç. Bunların demokratik meşruluk düzeyleri aynı değildir.

Asıl Sorun “Bu Meclis Kendi Geleceğini Belirleyebilir mi?” Seçimle işbaşına gelmiş mevcut bir parlamento kendisini ve sonraki parlamentoları bağlayacak yeni anayasal kuralları seçmenden bu konuda ayrıca yetki almaksızın değiştirebilir mi? Hukuksal sistemimiz açısından yanıt büyük ölçüde evettir. Anayasa'nın 175. maddesi buna olanak tanımaktadır. Fakat demokratik anayasa kuramı açısından daha zor bir soru vardır: Bir parlamento kendi demokratik temsil yetkisinin sınırlarını değiştirebilir mi? İşte bu soru, kurucu iktidar tartışmasının kalbidir.

Çalışmamız Açısından Çok Önemli Bir Sonuç: Bu bölümü yalnızca “Meclis yetkili mi?” sorusuyla bitirilmemelidir. Soru şöyle düzenlenmelidir: “Mevcut TBMM'nin yeni anayasa yapma hukuksal yetkisi ile yeni anayasanın demokratik kurucu meşruluğu arasında bir fark var mıdır?” Yanıt evettir. Ve bu fark çalışma açısından çok önemlidir. Çünkü AK Parti'nin yapmak istediği şey gerçekten yalnızca 175. madde kapsamında geniş kapsamlı anayasa değişikliği ise mevcut TBMM'nin hukuksal yetkisi yeterlidir. Ama hedef 1982 Anayasası'nın yerine yeni bir anayasal düzen kurmak ise sorun yalnızca hukuksal yetki olmaktan çıkar ve kurucu meşruluk sorununa dönüşür.

Bu Tartışmanın Erdoğan Varsayımıyla Bağlantısı: Bu bölümün çalışmanın ana savına çok önemli bir katkısı daha vardır. Eğer mevcut TBMM'nin seçimle oluşmuş başlangıç bileşimi zaman içinde ciddi biçimde değişmişse ve buna karşın aynı Meclis tarafından Cumhurbaşkanının görev süresini veya yeniden adaylığını etkileyecek yeni anayasal kurallar konuluyorsa şu soru daha da önem kazanacaktır: Böyle bir düzenleme 2023 seçmeninin verdiği anayasal yetkinin doğal sonucu mudur, yoksa 2026'daki değişmiş parlamento aritmetiğinin ürettiği yeni bir siyasal güç ilişkisi midir? Bu soru, liderlik sürekliliği varsayımını anayasal temsil meşruluğu ile ilişkilendirmektedir. Dahası, mevcut Meclis bileşimine 2023 seçimindeki bileşimden ciddi biçimde farklılaşması nedeniyle anayasa yapım sürecinin yeni bir seçimle tazelenmesi liderlik sürekliliğini sağlayacak bir anayasa değişikliğinin demokratik meşruluğunu güçlendirebilir. Bu nedenle yeni seçim önerisi yalnızca muhalefetin taktik talebi olarak değil, anayasanın kurucu meşruluğunu yenileme mekanizması olarak kuramsal biçimde ele alınabilir.

Ara Sonuç: Mevcut TBMM, yürürlükteki Anayasa'nın 175. maddesi uyarınca anayasa değişikliği yapma hukuksal yetkisine sahiptir. Ancak geniş kapsamlı bir “yeni anayasa” yapımı sıradan anayasa değişikliklerinden farklı olarak asıl ve türev kurucu iktidar temsilin güncelliği ve demokratik kurucu meşruluk sorunlarını gündeme getirir. Bu nedenle “Mevcut TBMM bunu hukuksal olarak yapabilir mi?” sorusunun yanıtı ile “Mevcut TBMM'nin böyle bir yeni anayasa için yeterli demokratik kurucu meşruluğu var mıdır?” sorusunun yanıtı aynı olmayabilir. Yeni anayasa yeni bir anayasal düzen kuracaksa onu yapacak organın da yeni bir demokratik yetkilendirmeye gereksinimi var mıdır? Bu soruyu “Anayasal meşruluk ve temsil sorunu” başlığı altında tartıştıktan sonra Bulgular ve Değerlendirme bölümüne geçmek makalenin mantıksal yapısını ciddi biçimde güçlendirecektir.

Anayasal Meşruluk, Temsil ve Yenilenmiş Demokratik Yetkilendirme

Yeni anayasa tartışmasının şimdiye kadar incelenen siyasal ve kurumsal boyutlarına bir başka boyut daha eklenmektedir: Yeni anayasanın hangi organ tarafından ve hangi demokratik yetkilendirmeyle yapılacağı. Bu sorun mevcut TBMM'nin hukuksal anayasa değiştirme yetkisi ile yeni anayasanın demokratik kurucu meşruluğu arasındaki ayrımdan kaynaklanmaktadır. Mevcut Anayasa TBMM'ye belirli usullere bağlı olarak anayasa değiştirme yetkisi vermektedir. Ancak “anayasa değişikliği” ile “yeni anayasa yapımı” aynı kavramsal ve siyasal kategoriye ait değildir. Bu nedenle yeni anayasa tartışmasında iki meşruluk düzeyi birbirinden ayrılmalıdır: Hukuksal meşruluk mevcut Anayasa'nın verdiği yetki ve usullere uygunluk. Kurucu-demokratik meşruluk ise yeni anayasal düzenin halkın güncel siyasal iradesine ve yeterli toplumsal uzlaşmaya dayanması. Mevcut TBMM'nin 175. madde kapsamında anayasa değişikliği yapabilmesi ilk koşulu sağlayabilir. Ancak bu durum ikinci koşulun otomatik olarak sağlandığını göstermez.

Türev Kurucu İktidar ile Asıl Kurucu İktidar: Anayasa kuramında bu ayrım türev kurucu iktidar ile asıl kurucu iktidar kavramlarıyla açıklanmaktadır. Türev kurucu iktidar yürürlükteki anayasanın öngördüğü sınırlar içinde anayasa değiştiren iktidardır. Asıl kurucu iktidar ise mevcut anayasal düzenin ötesine geçerek yeni bir anayasal düzen kuran iktidar olarak kavramsallaştırılır. Bu ayrım Türkiye bakımından önemlidir. Çünkü mevcut TBMM'nin 175. madde çerçevesindeki yetkisi açıktır fakat bu yetki mevcut anayasal düzenin bütününü ortadan kaldırıp onun yerine yeni bir anayasal düzen koyma konusunda sınırsız bir yetki olarak yorumlanamaz. Burada önemli olan yalnızca anayasanın kaç maddesinin değiştirileceği değildir. Asıl soru değişiklikler mevcut anayasal düzenin devamı niteliğinde bir yeniden düzenleme mi oluşturuyor, yoksa anayasal düzenin temel mimarisini yeni baştan mı kuruyor olmalıdır. Bu ayrım 2017 örneğinde özellikle önemlidir. 2017 değişikliği hükümet sistemini köklü biçimde değiştirmiş olmakla birlikte mevcut Anayasa'nın değişiklik usulü içinde gerçekleştirilmiştir. Bu durum, çok kapsamlı bir anayasa değişikliğinin otomatik olarak “yeni anayasa” niteliği kazanmadığını göstermektedir.

“Yeni Anayasa” Adı Hukuksal Niteliği Belirlemez: Bir siyasal iktidarın yaptığı düzenlemeye “yeni anayasa” adını vermesi onun hukuksal niteliğini kendiliğinden değiştirmez. Eğer düzenleme mevcut Anayasa'nın 175. maddesindeki usulle yapılıyorsa hukuksal açıdan öncelikle bir anayasa değişikliği olarak değerlendirilmesi gerekir. Buna karşılık, yürürlükteki anayasal düzenin yerine geçen yeni bir kurucu metin söz konusu ise asli kurucu iktidar sorunu ortaya çıkar. Bu nedenle çalışmada “yeni anayasa” ifadesi esas olarak siyasal söylemde kullanılan adlandırma olarak kabul edilmeli ve anayasal işlemin hukuksal niteliği ayrıca değerlendirilmelidir. Bu ayrım siyasal söylemin anayasal gerçekliğin yerine geçirilmesini önler.

Mevcut TBMM'nin Temsil Yetkisinin Sürekliliği: Milletvekilleri genel seçimlerle seçildikleri anda belirli bir yasama dönemi boyunca anayasal yetkilere sahip olurlar. Sonraki dönem içinde parti değiştirmeleri, başka bir partiye katılmaları veya bağımsız duruma gelmeleri kural olarak milletvekilliğini sona erdirmez. Dolayısıyla hukuksal temsil süreklidir. Fakat anayasa yapımı bakımından yalnızca hukuksal temsil yeterli olmayabilir. Çünkü seçmen milletvekilini belirli bir siyasal dönem ve siyasal seçenekler içinde seçmiştir. Yasama dönemi içinde parti değiştirmeleri, yeni partilerin ortaya çıkması, partilerin birleşmesi veya bölünmesi, önemli sayıda milletvekilinin parti değiştirmesi ve siyasal ittifakların dönüşmesi durumunda parlamentonun siyasal bileşimi seçimin yapıldığı andaki bileşimden farklılaşabilir. Bu nedenle hukuksal temsil devam ederken siyasal temsilin güncelliği tartışmalı duruma gelebilir. Bu durum olağan yasa yapma etkinliği bakımından sorun yaratmak zorunda değildir. Ancak anayasa yapımı gibi bütün siyasal aktörleri uzun süre bağlayacak kuralların oluşturulmasında daha yüksek bir meşruluk ölçününün aranmasını haklılaştırabilir.

Anayasal Temsil Güncelliği: Bu noktada çalışmada geliştirilen “anayasal temsil güncelliği” kavramı daha açık biçimde tanımlanabilir. Anayasal temsil güncelliği mevcut parlamentonun siyasal bileşiminin yeni anayasal düzenlemeye ilişkin güncel seçmen tercihlerini ne ölçüde temsil ettiğini ifade eder. Bu kavram hukuksal bir geçerlilik koşulu değildir. Bir parlamento “anayasal temsil güncelliği” bakımından zayıf olsa bile hukuksal olarak görevde olabilir ve anayasa değişikliği yapabilir. Ancak demokratik meşruluk değerlendirmesinde önemli bir ölçüt olarak kullanılabilir. Böylece iki parlamentonun karşılaştırılması olanaklı olur: hukuksal olarak aynı parlamento ile siyasal olarak aynı temsil yapısına sahip parlamento. Bu ikisinin aynı olması zorunlu değildir.

Temsil Değişiminin Anayasal Önemi: Bir yasama döneminde meydana gelen her milletvekili hareketliliği yeni bir anayasa için yeniden seçime gidilmesini gerektirmez. Aksi durumda hiçbir parlamento uzun vadeli anayasal karar alamazdı. Sorun değişimin ölçeği ve niteliğidir. Örneğin birkaç milletvekilinin parti değiştirmesi ile parlamentonun ana siyasal bloklarının büyük ölçüde değişmesi aynı şey değildir. Bu nedenle anayasal temsil güncelliği değerlendirilirken şu göstergeler dikkate alınabilir: Milletvekillerinin parti değiştirme oranı, parti gruplarının büyüklüğündeki değişim, yeni siyasal partilerin Mecliste ortaya çıkması, seçim sonrasında oluşan yeni siyasal ittifaklar ve seçmenin son kamuoyu tercihleri ile mevcut Meclis dağılımı arasındaki farklılık. Bu göstergeler birlikte ele alındığında mevcut Meclisin seçmen iradesini temsil etme kapasitesindeki değişim daha somut biçimde değerlendirilebilir.

Yeni Anayasa ile Seçim Yenileme Arasındaki İlişki: Bu noktada önemli bir demokratik ilke ortaya çıkmaktadır: Yeni anayasa için yeniden seçim yapılması hukuksal bir zorunluluk olmayabilir ancak demokratik meşruluğu güçlendiren bir siyasal tercih olabilir. Eğer mevcut TBMM'nin anayasa yapma yetkisi tartışmasız ise teknik olarak yeni seçim olmadan da anayasa değişikliği yapılabilir. Ancak mevcut Meclisin siyasal temsil yapısı önemli ölçüde değişmişse yeni seçim anayasa yapımı için güncel bir demokratik yetkilendirme işlevi görebilir. Bu nedenle erken seçim talebi sadece siyasal strateji olarak değil, belli koşullarda kurucu meşruluk mekanizması olarak da değerlendirilebilir.

1924 Örneğinin Kuramsal Önemi: Türkiye'nin anayasal tarihinde 1924 Anayasası bakımından ortaya çıkan süreç bu sorunun tarihsel bir karşılaştırma olanağı sunmaktadır. Birinci TBMM döneminden İkinci TBMM'ye geçiş yeni anayasal düzenin hangi siyasal organ tarafından yapılacağı konusunun sadece günümüz Türkiye'sine özgü olmadığını göstermektedir. Burada tarihsel koşulların günümüzden tamamen farklı olduğu unutulmamalıdır. 1924'te savaş sonrası devlet ve rejim kurulması söz konusudur ve 2026 Türkiye'sinde ise mevcut anayasal düzen devam etmektedir. Dolayısıyla 1924 örneği doğrudan bir hukuksal örnek olarak değil, kurucu meşruluk ve siyasal yenilenme arasındaki ilişkiyi anlamak için tarihsel bir karşılaştırma olarak kullanılmalıdır.

Anayasa Yapımı İçin Daha Yüksek Meşruluk Ölçünü: Buradan şu normatif önerme geliştirilebilir. Anayasa değişikliği olağan yasama etkinliklerinden daha yüksek bir demokratik meşruluk ölçünü gerektirir. Bunun nedeni açıktır. Bir kanun sonraki parlamento tarafından değiştirilebilir. Bir anayasa ise sonraki parlamentoların ve hükümetlerin hareket alanını belirler. Başka bir ifadeyle anayasa yalnızca bugünkü siyasal çoğunluğa değil, gelecekteki siyasal çoğunluklara da bağlayıcı kurallar koyar. Bu nedenle anayasal değişikliğin demokratik meşruluğunun değerlendirilmesinde hukuksal yetki, parlamenter çoğunluk, toplumsal uzlaşma ve güncel temsil birlikte ele alınmalıdır.

Hükümet Sistemi Değişikliği ile Yeni Anayasa Arasındaki Fark: Bu çalışma bakımından özellikle önemli bir nokta da şudur. 2017'de hükümet sisteminin değiştirilmiş olması mevcut TBMM'nin çok daha kapsamlı bir anayasal değişiklik yapabileceğini otomatik olarak kanıtlamaz. 2017'deki değişiklik mevcut anayasanın değişiklik süreci kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Ancak yeni anayasa savı mevcut anayasal sistemin yerine yeni bir anayasal düzen kurma savına dönüşüyorsa, meşruluk ölçünü tartışması daha önemli olur. Dolayısıyla çalışmada şu ayrım yapılmalıdır. Kapsamlı anayasa değişikliği, kurucu nitelikte yeni anayasa demek değildir. Bu ayrım, araştırmanın kavramsal doğruluğu açısından zorunludur.

Yeni Meclis Neden Daha Güçlü Bir Meşruluk Sağlayabilir? Yeni seçilmiş bir TBMM'nin sağlayacağı temel üstünlük anayasa yapım yetkisinin güncel seçmen iradesiyle açık biçimde yenilenmiş olmasıdır. Bu durumda seçmen mevcut siyasal partiler, yeni siyasal hareketler, anayasal reform önerileri ve hükümet sistemi tercihleri hakkındaki güncel tutumunu sandıkta ifade etmiş olur. Bu nedenle yeni Meclis “Bu seçim, anayasal yeniden yapılanma için demokratik bir yetkilendirme olarak da okunabilir” demeye daha güçlü bir zemine sahip olur. Fakat bunun da otomatik bir sonucu yoktur. Seçmen yeni anayasa konusunda açık bir tercih bildirmemişse yalnızca genel seçim yapılmış olması anayasa için özel bir yetki verilmiş olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle seçim kampanyasında anayasa konusunun açıkça yer alması demokratik meşruluğu ayrıca güçlendirebilir.

Açık Yetkilendirme Olasılığı: Bu nedenle anayasa yapımı ile genel seçim arasında daha güçlü bir demokratik bağ kurulabilir. Örneğin siyasal partiler seçim öncesinde “Yeni anayasa için seçmenden yetki istiyoruz” şeklinde açık programlar ortaya koyabilir. Seçmen de bu programları değerlendirerek oy kullanabilir. Böyle bir seçim sonucunda oluşacak yeni TBMM'nin anayasa yapımındaki demokratik yetkilendirmesi bugün görevde bulunan Meclise kıyasla daha açık olacaktır. Bu durum özellikle anayasa değişikliği mevcut iktidarın kendi görev süresini, yeniden adaylığını veya siyasal geleceğini doğrudan etkiliyorsa daha da önem kazanır.

“Kendi Geleceğini Belirleme” Sorunu: Bu noktada araştırmamızın başlangıcındaki Erdoğan varsayımı ile anayasal meşruluk sorunu birleşmektedir. Bir parlamento mevcut siyasal iktidarın görev süresini ve liderinin yeniden adaylığını uzatabilecek anayasal kuralları kendi mevcut çoğunluğu ile belirliyorsa demokratik meşruluk sorusu sıradan anayasa değişikliklerine göre daha duyarlı duruma gelir. Çünkü burada parlamentonun verdiği karar parlamentonun gelecekteki siyasal yarışma koşullarını da değiştirebilir. Dolayısıyla şu soru meşrudur: Mevcut siyasal çoğunluk kendi siyasal geleceğini belirleyen anayasal kuralları değiştirebilir mi? Hukuksal olarak Anayasa'nın öngördüğü usuller içinde belirli ölçüde evet. Ancak demokratik kuram açısından bu tür değişiklikler için yenilenmiş seçmen yetkilendirmesi aranması daha yüksek bir meşruluk ölçünü yaratabilir.

İki Ayrı Meşruluk Sınaması: Bu nedenle yeni anayasa projesi için iki ayrı sınama önerilebilir. Birinci sınama hukuksal yetki sınamasıdır. Anayasal değişiklik mevcut Anayasa'nın öngördüğü usullere uygun mu? İkinci sınama kurucu demokratik meşruluk sınamasıdır. Yeni anayasa güncel ve yeterli toplumsal-siyasal yetkilendirmeye dayanıyor mu? Birinci sınama geçilip ikinci sınamanın zayıf kalması olanaklıdır. Bu durumda anayasa hukuksal olarak geçerli, fakat demokratik meşruluğu tartışmalı bir yapı oluşturabilir. Tersine, yeni seçilmiş bir Meclisin açık anayasa yetkilendirmesiyle hazırladığı anayasa her iki sınamayı da daha güçlü biçimde karşılayabilir.

Türkiye İçin Üç Meşruluk Modeli: Bu çerçevede Türkiye bakımından üç model ortaya çıkmaktadır:

Model A — Mevcut TBMM ile anayasa değişikliği: Hukuksal yetki güçlüdür. Demokratik temsil süreklidir. Ancak anayasal temsil güncelliği ayrıca tartışılır.

Model B — Yeni seçilmiş TBMM ile anayasa yapımı: Hukuksal temel ayrıca oluşturulmalı veya mevcut anayasal usulle birlikte yürütülmelidir. Buna karşılık güncel demokratik temsil çok daha güçlüdür.

Model C — Özel kurucu süreç: Kurucu meclis veya halkın özel olarak yetkilendirdiği başka bir mekanizma kullanılabilir. Bu modelin demokratik kurucu meşruluk olanağı yüksek olmakla birlikte mevcut anayasal düzen bakımından hukuksal tasarımının ayrıca açıklanması gerekir.

Ara Sonuç: Çalışma bakımından bu bölümün temel sonucu şu biçimde ifade edilebilir: Mevcut TBMM'nin anayasa değişikliği yapma hukuksal yetkisi ile yeni bir anayasa yapımının demokratik kurucu meşruluğu aynı kavram değildir. Mevcut Meclis Anayasa'nın öngördüğü usuller içinde değişiklik yapabilir. Ancak yapılmak istenen değişiklik mevcut anayasal düzenin temel mimarisini yeniden kuracak ve özellikle mevcut iktidarın veya mevcut Cumhurbaşkanının geleceğini doğrudan etkileyecek nitelikteyse temsilin güncelliği ve yenilenmiş demokratik yetkilendirme sorunu çok daha güçlü biçimde ortaya çıkar. Bu nedenle çalışmanın son değerlendirmesinde yalnızca “Anayasa değişikliği hukuksal olarak yapılabilir mi?” sorusuna değil, “Bu anayasal değişiklik, onu yapacak siyasal organın demokratik temsil kapasitesi bakımından ne ölçüde meşrudur?” sorusuna da yanıt verilmelidir. Ve burada makalenin başlangıcındaki “Neden yeni anayasa?” sorusu yeni bir boyut kazanmaktadır: Eğer gerçekten yeni bir anayasal düzen kurulacaksa yeni anayasanın içeriği kadar onu yapacak siyasal organın yeniden demokratik olarak yetkilendirilmesi de önem taşıyabilir. Bu nedenle yeni anayasa tartışmasında “Yeni anayasa mı, yeni Meclis mi?” ikilemi hukuksal zorunluluk olarak değil, demokratik kurucu meşruluğun hangi düzeyde sağlanabileceği sorunu olarak ele alınmalıdır.

BULGULAR VE DEĞERLENDİRME

Bu çalışmanın amacı Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yeniden gündeme getirilen yeni anayasa talebinin siyasal ve kurumsal nedenlerini, kamuoyuna açıklanan gerekçelerin ötesinde araştırmaktır. 2002–2026 dönemindeki anayasal dönüşüm siyasal söylemin sürekliliği, 2017 yılında hükümet sisteminin değiştirilmesi, 2026'daki yeni anayasa girişiminin zamanlaması, Cumhurbaşkanının görev süresi ve yeniden adaylığına ilişkin anayasal çerçeve ile mevcut TBMM'nin temsil ve kurucu meşruluk sorunları birlikte değerlendirildiğinde araştırmanın başlangıcındaki temel soruya ilişkin önemli bulgular ortaya çıkmaktadır.

Birinci Bulgu: Yeni Anayasa Gerekçeleri Yeni Değildir

Araştırmanın ilk ve en belirgin bulgusu bugün yeni anayasa için ileri sürülen gerekçelerin büyük ölçüde yeni olmadığıdır. “Sivil anayasa”, “demokratik anayasa”, “özgürlükçü anayasa”, “darbe anayasasından kurtulma”, “vasiliğin tasfiyesi”, “milli iradenin güçlendirilmesi” ve “yeni toplumsal sözleşme” gibi kavramlar AK Parti'nin anayasa söyleminde uzun süredir kullanılmaktadır. Bu nedenle 2026'daki söylem geçmiş anayasa girişimlerinden belirgin bir kopuş göstermemektedir. Daha önemlisi, bu gerekçeler yalnızca söylem düzeyinde kalmamış ve 2007, 2010 ve 2017 anayasa değişiklikleri farklı yoğunluklarda aynı meşruluk çerçevesi içerisinde savunulmuştur. Bu durum iki farklı şekilde yorumlanabilir. İlk olarak, AK Parti'nin anayasa konusundaki yaklaşımında uzun dönemli bir normatif süreklilik bulunduğu ileri sürülebilir. İkinci olarak ise aynı gerekçelerin farklı anayasal sonuçlara eşlik etmesi nedeniyle bu gerekçelerin tek başına nedensel açıklama gücünün sınırlı olduğu sonucuna ulaşılabilir. Bu araştırmanın bulguları ikinci açıklamayı daha güçlü kılmaktadır. Çünkü 2007'de Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, 2010'da anayasal kurumlar ve haklar alanındaki değişiklikler ve 2017'de hükümet sisteminin değiştirilmesi birbirinden niteliksel olarak farklı anayasal sonuçlar doğurmuştur. Buna karşın bunların meşruluk söyleminde önemli ölçüde ortak kavramlar kullanılmıştır. Bu nedenle söylemdeki süreklilik anayasal amaç ve siyasal sonuçların sürekliliğini zorunlu olarak göstermemektedir. Bu sonuç çalışmanın “söylem–metin–sonuç” ayrımını desteklemektedir.

İkinci Bulgu: 2002–2017 Dönemi Yığınsal Bir Anayasal Dönüşüm Üretmiştir

İkinci bulgu 2002–2017 döneminin birbirinden bağımsız anayasa değişiklikleri toplamı olarak değil, yığınsal bir anayasal dönüşüm süreci olarak değerlendirilmesinin daha açıklayıcı olduğudur. 2007 yılında Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi Cumhurbaşkanlığı makamının demokratik meşruluk kaynağını değiştirmiştir. 2010 yılında anayasal haklar, bireysel başvuru ve yargı kurumlarının yapısı dahil olmak üzere geniş bir alanda düzenlemeler yapılmıştır. 2017 yılında ise artık tek tek kurumların reformu aşılmış ve hükümet sisteminin kendisi değiştirilmiştir. Bu gelişmeler birlikte ele alındığında 2002–2017 dönemi anayasal kurumların değiştirilmesi, siyasal güç ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi ve hükümet sisteminin değiştirilmesi şeklinde ilerleyen bir dönüşüm çizgisi göstermektedir. Bu çizgi 2017 değişikliğinin bir boşlukta ortaya çıkmadığını ve önceki anayasal değişikliklerin oluşturduğu kurumsal zemin üzerinde yükseldiğini göstermektedir. Bununla birlikte bu bulgu 2002'den itibaren bütün değişikliklerin önceden hazırlanmış tek bir plana göre gerçekleştirildiği anlamına gelmez. Siyasal süreçler doğrusal değildir. Krizler, siyasal fırsatlar, seçim sonuçları, ittifaklar ve kurumsal çatışmalar değişikliklerin yönünü etkileyebilir. Bilimsel açıdan savunulabilecek sonuç daha sınırlıdır: Farklı tarihlerde gerçekleşen anayasa değişiklikleri geriye dönük olarak değerlendirildiğinde Türkiye'nin anayasal ve siyasal mimarisinde yığınsal bir dönüşüm meydana getirmiştir.

Üçüncü Bulgu: 2017 Bir Reformdan Çok Rejim Tasarımıdır

Araştırmanın üçüncü ve belki de en önemli bulgusu 2017 anayasa değişikliğinin önceki değişikliklerden niteliksel olarak ayrılmasıdır. 2017 değişikliğiyle Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu kaldırılmış, yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına verilmiş ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi kurulmuştur. Bu nedenle 2017 yalnızca anayasal reform değil, hükümet sistemi ve yürütme mimarisinin yeniden tasarımı olarak değerlendirilmelidir. Bu bulgu 2026'daki yeni anayasa talebinin açıklanmasında özel önem taşımaktadır. Çünkü 2026'da değiştirilmesi istenen anayasal düzen artık yalnızca 1982 Anayasası değildir. 2017 sonrasında ortaya çıkan anayasal yapı büyük ölçüde AK Parti iktidarları döneminde oluşturulmuş bir yapıdır. Bu nedenle “1982 Anayasası'nın değiştirilmesi” gerekçesi tarihsel olarak anlaşılabilir olmakla birlikte 2026'daki yeni anayasa talebinin güncel siyasal nedenini tek başına açıklayamamaktadır.

Dördüncü Bulgu: 2026 Girişimi 2017 Sisteminin Terkinden Çok Yeniden Düzenlenmesine İşaret Edebilir

2026 yılına ilişkin açıklamalar ve tartışmalar Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin bazı yönlerinin yeniden düzenlenebileceğini göstermektedir. Bakanlar Kurulunun yeniden oluşturulması, bakanların siyasal konumunun değiştirilmesi, müsteşarlık sisteminin yeniden kurulması veya Cumhurbaşkanının bazı yetkilerinin yeniden dağıtılması gibi öneriler bu çerçevede değerlendirilmektedir. Bu önerilerin kesinleşmiş anayasal düzenlemeler olmadığı özellikle vurgulanmalıdır. Ancak gerçekleşmeleri durumunda ortaya çıkacak anayasal tasarım 2017 sisteminin bütünüyle terk edilmesinden çok yeniden düzenlenmesi anlamına gelecektir. Bu durumda 2026 girişiminin ikinci temel açıklaması güçlenmektedir: İktidar 2017'de kurduğu sistemi terk etmekten çok bu sistemin siyasal ve yönetsel maliyetlerini azaltarak daha işlevsel ve daha kabul edilebilir duruma getirmek isteyebilir. Böyle bir yeniden düzenleme yürütme içerisindeki görev dağılımını değiştirebilir, bürokratik hiyerarşiyi yeniden düzenleyebilir, TBMM'nin belirli yetkilerini artırabilir ve hükümet görüntüsünü kolektif duruma getirebilir. Ancak bunlar gerçekleşse bile yürütme yetkisinin anayasal sahibi ve Cumhurbaşkanının sistem içindeki merkezi konumu korunabilir. Bu nedenle “Bakanlar Kurulunun geri getirilmesi” gibi simgesel olarak güçlü bir değişiklik tek başına parlamenter sisteme dönüş anlamına gelmez.

Beşinci Bulgu: Anayasal Değişikliğin Niceliği ile Siyasal Ağırlığı Aynı Değildir

Araştırmanın kuramsal çerçevesinin önemli bir sonucu anayasa değişikliklerinin sayısal kapsamı ile siyasal önemi arasında zorunlu bir ilişki bulunmadığıdır. Yeni anayasa yüzlerce hüküm içerebilir. Bu hükümlerin büyük bölümü hak ve özgürlükler, sosyal haklar, kamu yönetimi, yerel yönetimler, bakanlıkların örgütlenmesi ve yargısal usuller gibi alanları düzenleyebilir. Bunların birçoğu gerçekten önemli demokratik reformlar olabilir. Fakat aynı anayasal metin içinde yer alan bir veya iki hüküm Cumhurbaşkanının görev süresini, yeniden adaylığını, geçmiş dönemlerin nasıl hesaplanacağını ve seçimlerin yenilenmesi usulünü değiştiriyorsa siyasal ağırlık bakımından bu birkaç hüküm diğer yüzlerce hükümden daha önemli olabilir. Bu nedenle araştırmada önerilen anayasal ağırlıklandırma yaklaşımı önem kazanmaktadır. Anayasanın siyasal anlamı, değiştirdiği madde sayısıyla değil, siyasal güç dağılımını ve iktidarın zaman boyutunu değiştiren önemli hükümleriyle ölçülmelidir.

Altıncı Bulgu: Liderlik Sürekliliği Varsayımı Artık Somut Bir Siyasal Olguya Dayanmaktadır

Araştırmanın başlangıcında liderlik sürekliliği yalnızca sınanacak bir varsayımdı. 2026 yılı içerisindeki siyasal açıklamalar bu varsayımın görgül dayanağını güçlendirmiştir. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Büyükgümüş Mart 2026'da 2028 seçimlerinde Erdoğan'ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesini parti hedefi olarak açık biçimde ifade etmiştir. Ağustos 2026'da Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Yayman da “bir dönem daha Recep Tayyip Erdoğan” hedefini açıkça dile getirmiş ve Türkiye'nin yeniden yapılandırılmasına “anayasadan başlamak” gerektiğini belirtmiştir. Bu ikinci açıklama özellikle önemlidir. Çünkü burada liderlik devamlılığı hedefi ile anayasal yeniden yapılanma aynı siyasal bağlam içinde doğrudan ilişkilendirilmiştir. Bu veri “yeni anayasa Erdoğan'ın yeniden seçilmesini sağlamak için istenmektedir” sonucunu henüz tek başına kanıtlamaz. Ancak araştırmanın H4 ve H5 varsayımlarını önemli ölçüde güçlendirir. Artık elimizde yalnızca kuramsal bir ilişki değil 2028 hedefi yeni anayasa çalışması ve üst düzey parti yöneticisinin iki unsuru aynı açıklama içinde ilişkilendirmesi şeklinde gözlemlenebilir bir siyasal örüntü bulunmaktadır.

Yedinci Bulgu: Yeni Anayasa İçin Hukuksal Gereksinme ile Erdoğan'ın Yeniden Adaylığı İçin Hukuksal Gereksinme Aynı Şey Değildir

Bununla birlikte araştırmanın önemli bir karşı bulgusu bulunmaktadır. Erdoğan'ın 2028 sonrasında yeniden aday olabilmesi bakımından yeni anayasa tek ve zorunlu hukuksal yol değildir. Mevcut Anayasa'nın 116. maddesi Cumhurbaşkanının ikinci döneminde TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi durumunda Cumhurbaşkanının bir kez daha aday olabilmesine olanak vermektedir. Bu nedenle “Erdoğan'ın yeniden aday olabilmesi için yeni anayasa zorunludur” şeklindeki bir sonuç hukuksal olarak savunulamaz. Bu bulgu, liderlik sürekliliği varsayımının daha dikkatli biçimde kurulmasını gerektirir. Yeni anayasanın olası amacı yalnızca “bir kez daha aday olmak” olmayabilir. Daha geniş bir hedef Cumhurbaşkanlığında liderlik sürekliliğini mevcut anayasal mekanizmadan daha güvenli ve daha uzun süreli yapmak olabilir. Böyle bir amaç söz konusuysa dönem sınırlaması, geçiş hükümleri ve yeniden adaylık kurallarının değiştirilmesi önemli olacaktır.

Sekizinci Bulgu: Geçiş Hükümleri Stratejik Bir Anayasal Alan Oluşturabilir

Araştırma anayasa yapımında esas metin kadar geçiş hükümlerinin de önemli olduğunu ortaya koymuştur. Yeni anayasa yapılması durumunda önceki Cumhurbaşkanlığı dönemleri yeni anayasal dönem hesabında nasıl değerlendirilecektir sorusu önemli duruma gelir. Dönem sınırlaması esas maddede korunabilir. Fakat geçici hükümlerde önceki dönemlerin hesaba katılmamasını sağlayan bir düzenleme yapılırsa ortaya farklı bir siyasal sonuç çıkabilir. Bu nedenle liderlik sürekliliğini test ederken yalnızca “kaç dönem?” sorusuna değil, “hangi dönemler sayılıyor” sorusuna da bakılmalıdır. Bu bulgu, anayasal değişikliğin siyasal sonuçlarının bazen en görünür hükümlerde değil, teknik görünen geçiş hükümlerinde ortaya çıkabileceğini göstermektedir.

Dokuzuncu Bulgu: Mevcut TBMM'nin Hukuksal Yetkisi ile Kurucu Meşruluğu Ayrıştırılmalıdır

Araştırmanın diğer önemli bulgusu yeni anayasa yapımında TBMM'nin hukuksal yetkisi ile demokratik kurucu meşruluğunun aynı şey olmadığıdır. Mevcut TBMM Anayasa'nın 175. maddesi çerçevesinde anayasa değişikliği yapma yetkisine sahiptir. Dolayısıyla “Bu Meclis anayasa değiştiremez” demek hukuksal olarak doğru değildir. Buna karşılık, yapılmak istenen şeyin mevcut anayasal düzenin bütünüyle yeniden kurulması olduğu savlanıyorsa sorun sıradan anayasa değişikliğinin ötesine geçmekte ve kurucu meşruluk sorunu doğurmaktadır. Bu nedenle hukuksal yetki vardır. Ancak, bu yetkinin yeni bir anayasal düzen kurmak bakımından demokratik meşruluğu ayrıca değerlendirilebilir. Bu iki önermenin aynı anda doğru olması olanaklıdır.

Onuncu Bulgu: Parlamentonun Temsil Yapısı Değişmiş Olabilir

2023 seçimleriyle oluşan TBMM'nin parti bileşimi, yasama dönemi içerisindeki milletvekili hareketlilikleri, parti değişiklikleri ve yeni siyasal oluşumlar nedeniyle zaman içinde değişmiştir. Bu değişiklikler milletvekillerinin hukuksal statüsünü ortadan kaldırmaz. Ancak büyük ölçekli siyasal yeniden yapılanmalar söz konusu olduğunda anayasal temsil güncelliği kavramı önem kazanır. Özellikle milletvekillerinin bir bölümünün seçildikleri partilerden ayrılarak başka siyasal oluşumlara geçmesi durumunda parlamentonun mevcut siyasal bileşimi ile seçmen iradesinin sandıkta ortaya çıkan ilk biçimi arasında uzaklık oluşabilir. Bu nedenle anayasa yapımı gibi uzun dönemli ve bütün siyasal sistemi bağlayıcı bir işlem bakımından yalnızca hukuksal temsilin değil, güncel siyasal temsilin de dikkate alınması demokratik meşruluğu güçlendirebilir.

On Birinci Bulgu: “Yeni Anayasa” İçin Yeni Meclis Hukuksal olarak Zorunlu Değildir, Fakat Demokratik Olarak Daha Güçlü Bir Seçenek Olabilir

Araştırmanın bu noktadaki sonucu dikkatli biçimde ifade edilmelidir. Yeni anayasanın mutlaka yeni seçilmiş bir TBMM tarafından yapılması gerektiğine ilişkin mevcut hukuk düzeninde genel bir hüküm bulunmamaktadır. Dolayısıyla “yeni anayasa sadece yeni Meclis tarafından yapılabilir” sonucuna hukuksal olarak ulaşılamaz. Buna karşılık, eğer anayasa mevcut siyasal düzenin temelini baştan kuracaksa yeni seçimle oluşmuş ve anayasa yapma yetkisi konusunda seçmenden açık veya örtülü bir siyasal yetkilendirme almış bir Meclisin demokratik meşruluğu daha yüksek olabilir. Bu nedenle yeni meclis hukuksal zorunluluk değil, demokratik meşruluk bakımından güçlü bir tercih olabilir. Bu ayrım özellikle mevcut Cumhurbaşkanının görev süresini veya yeniden adaylığını doğrudan etkileyecek anayasal değişiklikler yapılması durumunda önem kazanmaktadır.

On İkinci Bulgu: Anayasa Değişikliği ile İktidarın Geleceğini Belirleme Arasındaki Sınır

Araştırmanın tüm bulguları bir araya getirildiğinde en önemli sorunlardan biri ortaya çıkmaktadır: Mevcut siyasal çoğunluğun kendi siyasal geleceğini belirleyen anayasal kuralları değiştirmesi. Demokratik parlamenter sistemlerde mevcut çoğunluğun anayasa değişikliği yapabilmesi olağandır. Ancak değişiklik yürütmenin yetkilerini, seçim kurallarını, Cumhurbaşkanının görev süresini, yeniden adaylığı ve iktidarın seçimle değişme olasılığını doğrudan etkiliyorsa anayasal değişiklik artık yalnızca “oyunun kurallarının değiştirilmesi” değil, oyunun gelecekteki kazananlarını etkileyebilecek bir yeniden tasarım niteliği kazanabilir. Bu nedenle anayasa değişikliğinin demokratik meşruluğunu değerlendirirken değişikliği yapan çoğunluğun çıkar çatışması olasılığı da dikkate alınmalıdır.

Değerlendirme: Hangi Varsayım Daha Güçlü?

Araştırmanın başlangıcında beş varsayım geliştirilmişti: H1 — Demokratik yenilenme, H2 — Rejimin yeniden düzenlenmesi, H3 — İktidarın kurumsal güçlendirilmesi, H4 — Liderlik sürekliliği ve H5 — Hibrit anayasal strateji. Mevcut bulgular H1'in tamamen reddedilmesini gerektirmemektedir. Yeni anayasanın gerçekten hak ve özgürlükleri genişleten, TBMM'yi güçlendiren veya yargı bağımsızlığını artıran düzenlemeler getirmesi olanaklıdır. H2 ise 2026'daki tartışmalar bakımından oldukça güçlü görünmektedir. 2017 sisteminin çeşitli unsurlarının yeniden düzenlenmek istenmesi rejimin yeniden düzenlenmesi açıklamasını desteklemektedir. H3 açısından da önemli bir açıklama olanağı bulunmaktadır. Eğer Cumhurbaşkanlığının merkezi konumu korunurken diğer kurumlar yeniden tasarlanırsa mevcut güç dağılımının güçlendirilmesi söz konusu olabilir. H4, yani liderlik sürekliliği varsayımı ise 2026 yılı içinde ortaya çıkan doğrudan siyasal açıklamalar nedeniyle artık güçlü bir araştırma varsayımıdır. Bununla birlikte kesin olarak doğrulanmış sayılabilmesi için yeni anayasa metnindeki önemli hükümlerin görülmesi gerekir. Bu nedenle mevcut veriler ışığında H5 — hibrit anayasal strateji en kapsayıcı açıklama olarak öne çıkmaktadır. Bu modele göre yeni anayasa demokratik reform unsurlarını, 2017 sisteminin yeniden düzenlenmesini, mevcut iktidar yapısının kurumsal güçlendirilmesini ve liderlik sürekliliğine olanak verebilecek stratejik düzenlemeleri aynı anayasal proje içinde birleştirebilir. Bu model, anayasal siyasetin çok amaçlı niteliğini daha iyi açıklamaktadır.

Temel Sonuç: “Neden Yeni Anayasa?” Sorusunun Yanıtı

Araştırmanın bütün bulguları birlikte değerlendirildiğinde “Yeni anayasa neden?” sorusunun tek cümlelik bir yanıtı olmadığı görülmektedir. Ancak şu sonuç güçlü biçimde ortaya çıkmaktadır: 2026'daki yeni anayasa girişimini yalnızca 1982 Anayasası'nın askeri geçmişi veya demokratik niteliğinin geliştirilmesiyle açıklamak yetersizdir. Girişim, 2002'den itibaren süren anayasal dönüşümün yeni bir aşaması olarak 2017'de kurulan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin yeniden düzenlenmesi, mevcut siyasal güç yapısının kurumsal güçlendirilmesi ve Cumhurbaşkanının siyasal liderliğinin geleceğine ilişkin anayasal belirsizliklerin giderilmesi bağlamında değerlendirilmelidir. Bu çerçevede liderlik sürekliliği çalışmanın başlangıcındaki varsayımsal bir sav olmaktan çıkmış ve 2026'daki siyasal söylem ve zamanlama nedeniyle güçlü bir açıklayıcı değişken durumuna gelmiştir. Ancak araştırmanın ulaştığı en önemli yöntembilimsel sonuç şudur: Liderlik sürekliliği varsayımını doğrulayacak kesin kanıt anayasanın sözel gerekçesinde değil, Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden adaylığı, geçmiş dönemlerin hesabı ve seçimlerin yenilenmesi gibi önemli hükümlerde aranmalıdır. Buna karşılık yeni anayasa bu alanlarda herhangi bir stratejik üstünlük sağlamaz ve güçler ayrılığı ile demokratik denetimi gerçekten güçlendirirse liderlik sürekliliği varsayımının açıklama gücü azalacaktır. Dolayısıyla çalışmanın görgül hükmü şimdilik koşulludur: 2026 yeni anayasa girişiminin demokratik reform boyutu gerçek olabilir ancak aynı girişimin iktidarın kurumsal sürekliliğini ve liderlik sürekliliğini güvence altına alan stratejik bir boyut taşıyıp taşımadığı yeni anayasanın önemli hükümleri görülmeden kesin olarak belirlenemez.

Sonuç Bölümüne Geçerken

Böylece araştırmanın başlangıcındaki “Neden yinelenme?” sorusu da yeni bir anlam kazanmıştır. AK Parti'nin 2002'den sonra anayasal düzen üzerinde gerçekleştirdiği değişiklikler düşünüldüğünde 2026'daki girişim basitçe “1982 Anayasası'nı değiştirme” projesi olarak görülemez. Artık soru “Neden yeni anayasa?” olmaktan çok “2017'de kendi kurduğu anayasal-siyasal sistemi AK Parti neden yeniden düzenlemek istemektedir ve bu yeniden düzenlemenin siyasal kazananı kim olacaktır?” durumuna gelmiştir. Çalışmanın kesin değerlendirmesi de bu soruya dayanmalıdır. Çünkü anayasanın demokratik niteliği kadar anayasanın kimin iktidarını hangi kurallarla ve ne kadar süreyle olanaklı kıldığı da anayasal siyasetin temel konusudur.

SONUÇ

Bu çalışma AK Parti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yeniden gündeme getirilen yeni anayasa talebini yalnızca 1982 Anayasası'nın askeri geçmişi, demokratik niteliği veya sivil bir anayasa gereksinimi üzerinden açıklamanın yetersiz olduğunu ileri sürmüştür. Araştırmanın temel sorusu 2002 yılından bu yana Türkiye'nin anayasal düzeninde kapsamlı ve çoğu kez köklü değişiklikler gerçekleştirilmişken neden 2026 yılında yeniden “yeni anayasa” gereksiniminin ortaya çıkarıldığıdır.

Araştırmanın tarihsel ve karşılaştırmalı çözümlemesi, AK Parti dönemindeki anayasal değişikliklerin basit ve birbirinden bağımsız reformlardan ibaret olmadığını göstermektedir. 2007 yılında Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesine geçilmesi, 2010 yılında haklar ve anayasal kurumlar alanındaki kapsamlı düzenlemeler ve nihayet 2017 yılında parlamenter hükümet sisteminin terk edilerek Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesi Türkiye'nin siyasal ve anayasal yapısında yığınsal bir dönüşüm meydana getirmiştir.

Bu nedenle 2026 yılında tartışılan yeni anayasa artık yalnızca 1982 Anayasası'nın değiştirilmesi sorunu değildir. Tartışmanın konusu aynı zamanda 2002 sonrasında oluşturulan ve 2017 yılında hükümet sistemi değişikliğiyle yeni bir biçim kazanan anayasal-siyasal mimarinin geleceğidir.

Araştırmanın temel sonucu

Çalışmanın ulaştığı temel sonuç yeni anayasa girişiminin tek bir nedenle açıklanamayacağıdır. Demokratikleşme, sivilleşme, hak ve özgürlüklerin güçlendirilmesi, toplumsal uzlaşma ve darbe döneminin anayasal mirasından kurtulma gibi gerekçeler bütünüyle gerçek dışı veya önemsiz değildir. Ancak bu gerekçeler 2002–2026 arasındaki anayasal dönüşümün bütünü dikkate alındığında 2026'daki yeni anayasa girişiminin nedenini tek başına açıklama gücüne sahip değildir. Çünkü aynı veya benzer gerekçeler geçmiş anayasa değişikliklerinde de kullanılmış ve buna karşılık bu değişikliklerin siyasal ve kurumsal sonuçları zaman içinde önemli ölçüde değişmiştir. Bu nedenle çalışmanın temel bulgusu şu biçimde özetlenebilir: Türkiye'de anayasa söylemindeki süreklilik ile anayasal değişikliklerin siyasal işlevi arasında zorunlu bir özdeşlik bulunmamaktadır. Başka bir ifadeyle, aynı “sivil ve demokratik anayasa” söylemi farklı dönemlerde farklı siyasal gereksinmelere hizmet edebilir.

2017 sonrası dönemin belirleyiciliği

2017 anayasa değişikliği bu araştırmanın en önemli dönüm noktasıdır. 2017'de gerçekleştirilen düzenlemeyle parlamenter hükümet sisteminin temel yapısı değiştirilmiş, Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu kaldırılmış, yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına verilmiş ve Cumhurbaşkanlığı makamı hükümet sisteminin merkezine yerleştirilmiştir. Bu nedenle 2026'daki yeni anayasa girişiminin temel referans noktası artık yalnızca 1982 Anayasası olmamalıdır. Asıl soru şudur: 2017'de kurulmuş olan anayasal-siyasal düzen neden yeniden düzenlenmek istenmektedir? Çalışmada incelenen veriler bu yeniden düzenlemenin 2017 sisteminden bütünüyle vazgeçmekten çok onun çeşitli unsurlarının yeniden düzenlenmesi olasılığını güçlü biçimde gündeme getirmektedir. Bakanlar Kurulu benzeri kolektif yapıların yeniden oluşturulması, bakanların siyasal konumlarının güçlendirilmesi, bürokratik örgütlenmede müsteşarlık benzeri kurumların yeniden kurulması veya Cumhurbaşkanının bazı yetkilerinin yeniden dağıtılması gibi düzenlemeler gerçekleşirse ortaya çıkacak yapı parlamenter sisteme dönüşten çok gözden geçirilmiş bir Cumhurbaşkanlığı sistemi olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla 2026 anayasa girişiminin ikinci önemli açıklaması rejimin yeniden düzenlenmesidir.

Liderlik sürekliliği varsayımının güçlenmesi

Araştırmanın başlangıcında “Erdoğan'ın siyasal liderliğini anayasal olarak sürdürme amacı” bir varsayım olarak ortaya konulmuştur. 2026 yılı içindeki siyasal gelişmeler bu varsayımın önemini artırmıştır. AK Parti yöneticilerinin 2028 seçimlerinde Erdoğan'ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesini açık bir siyasal hedef olarak ifade etmeleri ve bazı üst düzey parti açıklamalarında bu hedef ile anayasal yeniden yapılanmanın aynı bağlam içinde ilişkilendirilmesi liderlik sürekliliğinin artık yalnızca dışarıdan yapılan bir siyasal yorum olarak ele alınamayacağını göstermektedir. Bununla birlikte bu veriler tek başına yeni anayasanın bütün amacının Erdoğan'ın yeniden seçilmesini sağlamak olduğunu kanıtlamaz. Bilimsel olarak ulaşılabilecek daha güçlü ve daha ihtiyatlı sonuç şudur: 2026 yeni anayasa girişimi ile mevcut Cumhurbaşkanının 2028 sonrasında siyasal liderliğini sürdürmesi hedefi arasında açık bir siyasal ve zamansal ilişki bulunmaktadır ve bu ilişkinin anayasal tasarıma yansıyıp yansımadığı ise yeni anayasa metninin incelenmesiyle kesinleştirilebilecektir.

Yeni anayasanın gerçek testi

Bu nedenle yeni anayasanın gerçek siyasal anlamı kamuoyuna açıklanacak genel gerekçelerde değil, önemli anayasal hükümlerde aranmalıdır. Özellikle Cumhurbaşkanının görev süresi, yeniden seçilme ve adaylık koşulları, seçimlerin yenilenmesi, önceki Cumhurbaşkanlığı dönemlerinin nasıl hesaplanacağı yeni anayasanın yürürlüğe girmesine ilişkin geçiş hükümleri birlikte incelenmelidir. Çünkü anayasanın demokratik niteliğini belirleyen yüzlerce hüküm arasında siyasal iktidarın geleceği bakımından çok daha yüksek ağırlığa sahip birkaç hüküm bulunabilir. Bu durum, çalışmada geliştirilen “anayasal ağırlıklandırma” yaklaşımını doğrulamaktadır. Anayasal değişikliğin siyasal önemi değiştirilmiş hükümlerin sayısıyla değil, bu hükümlerin siyasal güç dağılımı ve iktidarın zaman boyutu üzerindeki etkisiyle ölçülmelidir. Bu nedenle yeni anayasa paketinde yüzlerce demokratik, sosyal ve teknik düzenlemenin bulunması birkaç önemli hükmün stratejik niteliğini ortadan kaldırmaz.

“Anayasal kozmetik” kavramının anlamı

Çalışmada kullanılan “anayasal kozmetik” kavramı anayasa paketindeki diğer düzenlemelerin değersiz veya sahte olduğu anlamına gelmemektedir. Bir düzenleme hakları gerçekten genişletebilir, TBMM'nin bazı yetkilerini gerçekten artırabilir, kamu yönetimini gerçekten iyileştirebilir, yargı sisteminin belirli sorunlarını gerçekten giderebilir ve yine de aynı anayasa paketi içinde iktidarın veya liderliğin geleceğini etkileyen stratejik bir hüküm bulunabilir. Bu nedenle anayasal reform ile anayasal strateji birbirinin seçeneği değildir. Tam tersine gerçek demokratik reformlar ile iktidarın sürekliliğine hizmet eden stratejik düzenlemeler aynı anayasal metin içinde birlikte bulunabilir. Dolayısıyla araştırmanın sonunda savunulan temel yaklaşım “yeni anayasa bütünüyle sahtedir” biçimindeki indirgemeci bir yorum değildir. Savunulan yaklaşım anayasal paketin farklı hükümlerinin farklı siyasal işlevler taşıyabileceği yönündedir.

“Ömür boyu başkanlık” varsayımı

Siyasal tartışmada kullanılan “Erdoğan'ın ömür boyu başkan olmak istediği” ifadesi, bu çalışmanın temel siyasal sezgisini açıklamak açısından güçlüdür. Ancak bilimsel terminoloji bakımından araştırmanın daha uygun kavramı “anayasal liderlik sürekliliği” veya daha ileri bir durumda “anayasal olarak açık uçlu yeniden adaylık”tır. Yeni anayasa dönem sınırlamasını kaldırır, yeniden adaylığı sürekli olarak olanaklı kılar, önceki dönemleri hesap dışı bırakır, yeni anayasal dönem bakımından bir yeniden başlangıç öngörür veya bunlara eşdeğer bir hukuksal sonuç yaratırsa “liderlik sürekliliği” varsayımı güçlü biçimde doğrulanmış olacaktır. Böyle bir düzenleme mevcut liderin görev süresini birkaç seçim dönemi daha uzatabilecek nitelikteyse siyasal yorumda “ömür boyu başkanlık” olarak adlandırılabilecek bir anayasal olanak yaratılmış olacaktır. Ancak anayasa metninde böyle bir sonuç bulunmadığı sürece bu ifade araştırmanın sonucu değil, yalnızca varsayımı olarak kalmalıdır.

Mevcut TBMM ve kurucu meşruluk sorunu

Araştırmanın ulaştığı bir başka sonuç anayasa değişikliğinin yalnızca içeriğiyle değil, onu yapan organın niteliğiyle de değerlendirilmesi gerektiğidir. Mevcut TBMM'nin Anayasa'nın 175. maddesi çerçevesinde anayasa değişikliği yapma konusunda hukuksal yetkisi bulunmaktadır. Ancak geniş kapsamlı bir “yeni anayasa” yapımı sıradan bir yasa yapma işleminden farklı bir demokratik meşruluk sorunu yaratır. Özellikle bir parlamento seçiminden sonra parti değiştirmeleri, yeni siyasal oluşumların ortaya çıkması ve yasama dönemi içindeki siyasal güç dağılımının önemli ölçüde değişmesi durumunda, hukuksal temsilin devam etmesi ile siyasal temsilin güncelliği arasında bir fark ortaya çıkabilir. Bu nedenle “Mevcut Meclis anayasa değiştirebilir mi?” sorusunun hukuksal yanıtı büyük ölçüde olumludur. Fakat “Mevcut Meclis yeni bir anayasal düzen için yeterli güncel demokratik kurucu meşruluğa sahip midir?” sorusu ayrı bir sorudur. Çalışmanın ulaştığı sonuç ikinci sorunun hukuksal değil, esas olarak anayasa kuramı ve demokratik meşruluk bakımından değerlendirilmesi gerektiğidir.

Yeni anayasa için yeni Meclis sorunu

Bu çerçevede yeni anayasa için yeni seçilmiş bir TBMM zorunlu bir hukuk kuralı olarak kabul edilemez. Buna karşılık yeni bir anayasanın mevcut anayasal düzenin temelini yeniden kuracağı ve özellikle mevcut Cumhurbaşkanının görev süresi veya yeniden adaylığı gibi doğrudan siyasal sonuçlar doğuracağı durumlarda yenilenmiş demokratik yetkilendirmenin meşruluğu güçlendireceği ileri sürülebilir. Bu nedenle çalışmanın normatif sonucu şudur: Yeni anayasa için yeni Meclis hukuksal olarak zorunlu olmayabilir ancak yeni anayasal düzenin demokratik kurucu meşruluğunu güçlendirecek tercih olarak kabul edilebilir. Bu özellikle mevcut Meclis bileşiminin seçim anındaki siyasal tercihlerden önemli ölçüde farklılaşmış olması durumunda daha anlamlı duruma gelmektedir.

Araştırmanın genel modeli

Bütün bulgular bir araya getirildiğinde Türkiye'deki yeni anayasa girişimi şu ilişkisel model içinde açıklanabilir: 1982 Anayasası'nın tarihsel meşruluk sorunu, 2002–2017 döneminde aşamalı anayasal dönüşüm, 2017'de hükümet sisteminin değiştirilmesi, 2018–2026 döneminde yeni sistemin kurumsal maliyetleri ve sorunları, 2026'da yeni anayasa girişimi ve 2017 sisteminin yeniden düzenlenmesi meşruluk üretici demokratik düzenlemeler iktidar yapısının kurumsal güçlendirilmesi liderlik sürekliliğini olanaklı kılabilecek stratejik hükümler. Bu model anayasa girişimini tek nedenli olmaktan çıkararak çok katmanlı bir siyasal strateji olarak değerlendirmektedir.

Son değerlendirme

Bu çalışmanın başlangıç sorusu “AK Parti neden yeniden yeni anayasa istiyor?” şeklindeydi. Araştırmanın sonunda bu sorunun daha açıklayıcı bir biçimde şöyle sorulması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır: “2017'de kendi hükümet sistemini kurmuş olan siyasal iktidar, 2026'da neden bu sistemi yeniden anayasal olarak düzenlemek istemektedir ve bu düzenlemeden hangi siyasal sonuçları elde edebilir?” Mevcut bulgular, bunun yalnızca 1982 Anayasası'nın demokratik niteliğinin yetersizliğiyle açıklanamayacağını göstermektedir. Daha güçlü açıklama, demokratik meşruluk üretimi 2017 sisteminin yeniden düzenlenmesi, iktidarın kurumsal güçlendirilmesi ve liderlik sürekliliğinin aynı anayasal proje içerisinde birbirine eklemlenebileceği varsayımıdır. Bu nedenle çalışmanın sonucu kesin bir niyet isnadı değil, güçlü bir çözümleyici değerlendirme olarak ifade edilmelidir: 2026 yeni anayasa girişimi, 1982 Anayasası'nın yerine yalnızca daha demokratik bir metin koyma girişimi olarak görülmemelidir. Girişim, 2002'den beri devam eden anayasal dönüşümün yeni bir aşaması, 2017'de kurulan hükümet sisteminin yeniden düzenlenmesi, mevcut siyasal iktidar yapısının geleceğe taşınması ve özellikle Cumhurbaşkanlığı makamının siyasal sürekliliğinin anayasal koşullarının yeniden düzenlenmesi olasılıkları birlikte dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Bu çerçevede çalışmanın en önemli sonucu belki de şudur: Yeni anayasanın gerçek amacı hangi anayasal hükümlerin değiştirildiğinde ortaya çıkacaktır. Çünkü siyasal iktidarlar amaçlarını söylemleriyle açıklarlar fakat anayasal tasarım, iktidarın neyi gerçekten değiştirmek istediğini daha güvenilir biçimde gösterir. Dolayısıyla Türkiye'nin önündeki anayasa tartışmasında belirleyici soru “Yeni anayasa demokratik olacak mı?” sorusundan ibaret değildir. Asıl soru “Yeni anayasa, Türkiye'de siyasal iktidarın geleceğini hangi kurallara bağlayacak ve bu kurallar mevcut güç dağılımını değiştirecek mi, yoksa onu yeni bir anayasal biçim altında sürdürecek mi?” olmalıdır. Bu sorunun yanıtı, anayasa metni ortaya çıktığında yalnızca hukukçular için değil, Türkiye'nin siyasal rejiminin geleceğini anlamak isteyen siyaset bilimciler için de belirleyici olacaktır.


 

Kaynakça

 

Albertus, M., ve Menaldo, V. (2014). The political economy of autocratic constitutions. In T. Ginsburg ve A. Simpser (Eds.), Constitutions in authoritarian regimes (pp. 53–82). Cambridge University Press. https://doi.org/10.1017/CBO9781107252523.006

Dixon, R., ve Landau, D. (2021). Abusive constitutional borrowing: Legal globalization and the subversion of liberal democracy. Oxford University Press.

Ginsburg, T., ve Simpser, A. (Eds.). (2014). Constitutions in authoritarian regimes. Cambridge University Press. https://doi.org/10.1017/CBO9781107252523

Koçak, M. (2025). 1924 Anayasası ve kurucu iktidar tartışmaları. Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, (64). https://doi.org/10.54049/taad.1814301

Landau, D. (2013). Abusive constitutionalism. UC Davis Law Review, 47(1), 189–260.

Maboudi, T., Nadi, G. P., ve Eisenstadt, T. A. (2023). Render unto Caesar just a little bit longer: The relationship between constitutional reforms and executive survival. Government and Opposition, 58(3), 576–597. https://doi.org/10.1017/gov.2021.53

Verdugo, S. (2023). Is it time to abandon the theory of constituent power? International Journal of Constitutional Law, 21(1), 14–79. https://doi.org/10.1093/icon/moad033

Türkiye'ye İlişkin Birincil Kaynaklar

Adalet ve Kalkınma Partisi. (2007). 22 Temmuz 2007 genel seçimleri seçim beyannamesi. Ankara: Adalet ve Kalkınma Partisi.

Adalet ve Kalkınma Partisi. (2014). 62. Hükümet programı. Ankara: Adalet ve Kalkınma Partisi.

Adalet ve Kalkınma Partisi. (2015). 64. Hükümet programı. Ankara: Adalet ve Kalkınma Partisi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2007). Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının bazı maddelerinde değişiklik yapılması hakkında Kanun (Kanun No. 5678). Ankara: TBMM.

Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2010). Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının bazı maddelerinde değişiklik yapılması hakkında Kanun (Kanun No. 5982). Ankara: TBMM.

Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2017). Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında değişiklik yapılmasına dair Kanun (Kanun No. 6771). Ankara: TBMM.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. (1982). Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. Ankara: Türkiye Büyük Millet Meclisi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2007). Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanakları ve komisyon raporları: 5678 sayılı anayasa değişikliği. Ankara: TBMM.

Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2010). Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanakları ve komisyon raporları: 5982 sayılı anayasa değişikliği. Ankara: TBMM.

Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2017). Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanakları ve komisyon raporları: 6771 sayılı anayasa değişikliği. Ankara: TBMM.

Türkiye Cumhuriyeti Yüksek Seçim Kurulu. (2023). 14 Mayıs 2023 milletvekili genel seçimi kesin sonuçları. Ankara: YSK.

Türkiye Cumhuriyeti Yüksek Seçim Kurulu. (2023). 14 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanı seçimi ve 28 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanı seçimi kesin sonuçları ve ilgili kararlar. Ankara: YSK.

Türkiye Cumhuriyeti Yüksek Seçim Kurulu. (2023). 2023/316 sayılı karar. Ankara: YSK.

Anayasa Mahkemesi. (2010). Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına ilişkin 5982 sayılı Kanun hakkında karar ve ilgili karar gerekçeleri. Ankara: Anayasa Mahkemesi.

Anayasa Mahkemesi. (2021). Gerekçeli Anayasa. Ankara: Anayasa Mahkemesi.

2026'ya İlişkin Birincil Siyasal Kaynaklar

Adalet ve Kalkınma Partisi. (2026, 9 Mart). Genel Başkan Yardımcımız Büyükgümüş, Bartın'da sahur programında konuştu. Ankara: Adalet ve Kalkınma Partisi.

Adalet ve Kalkınma Partisi. (2026, 6 Haziran). Genel Başkan Yardımcımız Yazıcı, Adana'da konuştu. Ankara: Adalet ve Kalkınma Partisi.

Adalet ve Kalkınma Partisi. (2026, 13 Ağustos). Genel Başkan Yardımcımız Yayman: Partimizin gelecek vizyonunu değerlendirdi. Ankara: Adalet ve Kalkınma Partisi.

Adalet ve Kalkınma Partisi. (2026, 31 Ağustos). Genel Başkan Yardımcımız Hüseyin Yayman Hatay'da konuştu. Ankara: Adalet ve Kalkınma Partisi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2026). TBMM milletvekili ve sandalye dağılımına ilişkin güncel kayıtlar. Ankara: TBMM.

 

Hiç yorum yok: