Küresel İklim Yönetişimi, Hazırlıklar
ve Başarı Şansının Çözümlemesi: COP31 ve Türkiye
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Çevre Bakanlığı (e)
Müsteşarı
YÜRÜTME ÖZETİ
Birleşmiş
Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP31’in 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde
Antalya’da Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilmesi Türkiye açısından
yalnızca önemli bir uluslararası toplantıya ev sahipliği yapılması anlamına
gelmemektedir. COP31 aynı zamanda Türkiye’nin küresel iklim yönetişimindeki
konumunu güçlendirme, uluslararası iklim diplomasisinde daha etkili bir rol
üstlenme ve ulusal iklim siyasasını uluslararası uygulama gündemiyle
bütünleştirme fırsatı sunmaktadır. Bununla birlikte konferansın önemi ev
sahipliğinin sağlayacağı diplomatik görünürlükten daha geniştir. COP31 küresel
iklim rejiminin yeni yükümlenmeler oluşturma aşamasından mevcut yükümlenmelerin
uygulanması aşamasına geçişinin önemli sınamalarından biri olacaktır.
1992
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, 1997 Kyoto Protokolü
ve 2015 Paris Anlaşması küresel iklim rejiminin temel hukuksal ve kurumsal yapı
taşlarını oluşturmuştur. Paris Anlaşması sonrasında iklim değişikliğiyle savaşımda
temel sorun artık uluslararası hedeflerin belirlenmesinden çok bu hedeflerin
ülkeler tarafından somut, ölçülebilir ve finansmanı sağlanabilir siyasalar
aracılığıyla gerçekleştirilmesidir. COP31’in [1]
“Uygulama COP’u” olarak tasarlanması bu dönüşümün doğrudan bir yansımasıdır. Bu
nedenle COP31’in başarısı yalnızca konferans sırasında alınacak kararların
niteliğiyle değil, kararların ve yükümlenmelerin enerji, sanayi, kentler,
tarım, finansman, teknoloji ve uyum siyasalarında gerçek sonuçlara dönüşüp
dönüşmeyeceğiyle değerlendirilmelidir.
Bu
çalışmanın temel amacı COP31’in küresel iklim yönetişimindeki yerini,
Türkiye’nin konferansa yönelik hazırlıklarını ve COP31’in hem uluslararası
düzeyde hem de Türkiye açısından başarı şansını önsel [2]
olarak değerlendirmektir. Araştırmada nitel araştırma yaklaşımı ve belge
incelemesine dayalı görgül çözümleme kullanılmıştır. Birleşmiş Milletler İklim
Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi belgeleri, COP31 Başkanlığı tarafından
yayımlanan belgeler, Türkiye’nin ulusal iklim siyasası belgeleri ve ilgili
uluslararası kurumsal kaynaklar temel veri kaynağını oluşturmuştur.
Araştırmanın
ilk önemli bulgusu COP31’in küresel iklim rejiminde özel bir konuma sahip
olduğudur. COP31 Paris Anlaşması'nın uygulanmasına ilişkin birikmiş sorunların
daha görünür duruma geldiği bir dönemde gerçekleştirilecektir. İklim
finansmanının yetersizliği, uyum finansmanı, kayıp ve zararlar, teknoloji
transferi, kapasite geliştirme, +1,5C hedefinin gerçekleştirilme olasılığı ve
ülkelerin ulusal katkılarının uygulamaya geçirilmesi konferansın temel sınama
alanları olacaktır. Dolayısıyla COP31’in başarısı yeni hedefler ilan etmekten
çok mevcut hedeflerin gerçekleştirilmesini hızlandırabilecek uluslararası iş birliği
ve uygulama mekanizmaları oluşturabilmesine bağlıdır.
İkinci
önemli bulgu Türkiye’nin COP31 hazırlıklarının örgütsel ve stratejik açıdan
kapsamlı olduğudur. Türkiye konferansın fiziksel altyapısından güvenlik,
ulaşım, konaklama ve sağlık hizmetlerine kadar geniş bir hazırlık süreci
yürütmektedir. Bunun yanında COP Başkanlığı kapsamında uluslararası kuruluşlar,
önceki ve sonraki COP Başkanlıkları, devletler, özel sektör, sivil toplum,
akademi, yerel yönetimler ve gençlerle ilişki kurulmasına yönelik çok aktörlü
bir yapı oluşturulmuştur. Bu nedenle Türkiye’nin COP31’e örgütsel bakımdan
hazırlıksız olduğu ileri sürülemez. Tersine, araştırmanın bulguları örgütsel ve
diplomatik hazırlığın güçlü olduğunu göstermektedir.
Üçüncü
bulgu, Türkiye’nin COP31’de sunabileceği ulusal siyasa portföyünün önemli
ölçüde oluşmuş olduğudur. Türkiye’nin 2053 net sıfır emisyon hedefi, Uzun
Dönemli İklim Stratejisi, İkinci Ulusal Katkı Beyanı, İklim Kanunu [3],
Emisyon Ticaret Sistemi [4]
hazırlıkları, yeşil dönüşüm siyasaları, sıfır atık yaklaşımı, iklim finansmanı
kapasitesini geliştirme girişimleri ve dayanıklı kentler siyasası, COP31
Başkanlığı sırasında kullanılabilecek temel siyasa araçlarını oluşturmaktadır.
Bu siyasa mimarisi Türkiye’ye yalnızca uluslararası iklim diplomasisi yürütme
değil, aynı zamanda kendi deneyimini küresel uygulama gündemine taşıma olanağı
vermektedir.
Bununla
birlikte araştırma Türkiye bakımından önemli bir yapısal gerilime de işaret
etmektedir. Türkiye’nin hedef belirleme ve siyasa oluşturma kapasitesi ile bu
hedefleri bütün sektörlerde, bölgelerde ve özellikle yerel düzeyde uygulama
kapasitesi arasında tam bir uyum henüz oluşmamıştır. Çalışmada bu durum “iklim
kapasitesi açığı” kavramıyla açıklanmaktadır. Türkiye’nin iklim siyasası
bakımından temel sorun yeni hedefler ve strateji belgeleri üretmekten çok
mevcut hedefleri yeterli finansman, kurumsal kapasite, insan kaynağı, teknoloji
ve izleme mekanizmalarıyla destekleyerek somut sonuçlara dönüştürmektir.
Bu durum
COP31 bakımından ikinci bir kavramsal sonuç doğurmaktadır: “uygulama
paradoksu.” Türkiye, COP31 Başkanlığı aracılığıyla uluslararası topluma iklim
hedeflerinin uygulanması çağrısı yaparken aynı zamanda kendi ulusal iklim siyasasının
uygulama kapasitesini de uluslararası kamuoyunun değerlendirmesine açmaktadır.
Başka bir ifadeyle Türkiye COP31’de yalnızca konferansı yöneten ve ev sahipliği
yapan ülke değil, savunduğu “uygulama” anlayışının kendi ülkesindeki sonuçları
bakımından da sınanan bir ülkedir.
Bu nedenle
COP31’in Türkiye açısından başarısı üç farklı düzeyde değerlendirilmelidir.
Birinci düzey ev sahipliği ve örgütsel başarıdır. Türkiye’nin hazırlıkları
dikkate alındığında bu alandaki başarı olasılığı yüksektir. İkinci düzey iklim
diplomasisi ve uluslararası görüşme başarısıdır. Bu alandaki başarı olasılığı
orta-yüksek olmakla birlikte, sonuç büyük ölçüde diğer ülkelerin tutumlarına ve
küresel jeopolitik koşullara bağlıdır. Üçüncü ve en önemli düzey ise ulusal
iklim siyasası başarısıdır. Bu düzeyde sonuç Türkiye’nin COP31 sırasında ortaya
koyacağı uluslararası söylem ile ülke içinde gerçekleştireceği somut
uygulamaların birbirini ne ölçüde desteklediğine bağlı olacaktır.
Araştırmanın
önsel değerlendirmesine göre COP31’in uluslararası başarı şansı orta-yüksek
düzeydedir. Ancak bu başarı otomatik değildir. Özellikle iklim finansmanı,
gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki çıkar farklılıkları, uyum ve
kayıp-zarar finansmanı, teknoloji transferi ve çok taraflı iklim
diplomasisindeki jeopolitik parçalanma önemli risk alanlarıdır. Türkiye
açısından ise başarı şansı orta-yüksekten yüksek düzeye yaklaşmaktadır.
Türkiye, örgütsel hazırlık ve diplomatik görünürlük bakımından önemli üstünlüklere
sahip olmakla birlikte, ulusal uygulama kapasitesinin güçlendirilmesi bu başarı
olasılığını belirleyecek temel unsurdur.
Bu çerçevede
çalışmanın temel sonucu COP31’in başarısının konferansın kendisiyle sınırlı bir
olay olarak değerlendirilmemesi gerektiğidir. Başarı, Antalya’da düzenlenecek
toplantının niteliğinden başlayarak uluslararası ortaklıkların kurulmasına,
finansman ve teknoloji olanaklarının geliştirilmesine, ulusal uygulama
kapasitesinin güçlendirilmesine ve kalıcı kurumsal sonuçların ortaya çıkmasına
uzanan bir süreç olarak ele alınmalıdır. Bu süreç şu şekilde ifade edilebilir: Ev
sahipliği, diplomatik görünürlük, uluslararası ortaklık, finansman ve teknoloji,
ulusal uygulama ve kalıcı kurumsal kapasite. Bu zincirin ilk halkalarının güçlü
olması tek başına yeterli değildir. COP31’in Türkiye bakımından gerçek başarısı
konferansın ardından bu zincirin son halkalarının da oluşmasıyla ortaya
çıkacaktır.
Bu nedenle
çalışmada COP31 sonrasında kalıcı bir uygulama ve izleme mekanizmasının
kurulması, İkinci Ulusal Katkı Beyanı’nın sektörel ve ölçülebilir uygulama
planlarına dönüştürülmesi, iklim finansmanı ve proje geliştirme kapasitesinin
güçlendirilmesi, Emisyon Ticaret Sistemi’nin öngörülebilir ve saydam biçimde
uygulanması, yerel yönetimlerin iklim siyasalarındaki kapasitesinin
artırılması, uluslararası iklim diplomasisi ile ulusal iklim siyasasının daha
güçlü biçimde bütünleştirilmesi ve COP31 sonuçlarının yıllık olarak ölçülmesi
önerilmektedir.
Sonuç olarak
COP31, Türkiye açısından yalnızca bir ev sahipliği projesi değil, küresel iklim
yönetişimi ile ulusal iklim siyasası arasındaki ilişkinin sınanacağı bir
yönetişim ve uygulama laboratuvarıdır. Türkiye’nin COP31 için oluşturduğu siyasa
mimarisi önemli bir başlangıç kapasitesi sağlamaktadır. Ancak bu kapasitenin
gerçek değerini belirleyecek olan siyasa belgelerinin sayısı veya uluslararası
söylemin gücü değil, bunların ölçülebilir ve sürdürülebilir sonuçlara
dönüştürülebilmesidir.
Bu bakımdan
COP31’in Türkiye açısından temel sorusu “Antalya’da başarılı bir konferans
düzenlenebilecek mi?” değildir. Asıl soru, Antalya’da yaratılacak uluslararası siyasal
ve kurumsal ivmenin Türkiye’nin ve küresel toplumun iklim hedeflerini uygulama
kapasitesini kalıcı olarak artırıp artıramayacağıdır. COP31’in gerçek başarısı
bu soruya verilecek yanıtla belirlenecektir.
ÖZ
Bu çalışma,
9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecek Birleşmiş Milletler
İklim Değişikliği Konferansı COP31’i küresel iklim yönetişiminin gelişimi,
Türkiye’nin ev sahibi ve COP Başkanlığı rolü, ulusal hazırlıkları ve
konferansın başarı olasılığı açısından incelemektedir. Araştırmada 1992
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, 1997 Kyoto Protokolü
ve 2015 Paris Anlaşması ile şekillenen uluslararası iklim rejiminin yükümlenmelerden
uygulamaya geçiş aşamasına ulaştığı kabul edilmektedir. Bu çerçevede COP31’in
“Uygulama COP’u” olarak kurgulanmasının anlamı ve Türkiye’nin bu süreçte
üstlendiği rol çözümlenmektedir. Çalışmada nitel araştırma yaklaşımı ve belge
incelemesine dayalı görgül veri kullanılmış ve Birleşmiş Milletler İklim
Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi belgeleri, Türkiye’nin ulusal iklim siyasa
belgeleri ve ilgili kurumsal raporlar değerlendirilmiştir. Çözümleme,
Türkiye’nin COP31 için örgütsel ve stratejik hazırlıklarının kapsamlı olduğunu
ve İkinci Ulusal Katkı Beyanı, 2053 net sıfır hedefi, Uzun Dönemli İklim
Stratejisi, İklim Kanunu, Emisyon Ticaret Sistemi ve iklim finansmanı
girişimleriyle önemli bir siyasa mimarisi oluşturduğunu göstermektedir. Bununla
birlikte hedef belirleme ve siyasa oluşturma kapasitesi ile uygulama kapasitesi
arasında henüz tam bir uyum bulunmadığı görülmektedir. Bu durum çalışmada
“iklim kapasitesi açığı” ve “uygulama paradoksu” kavramlarıyla açıklanmaktadır.
Araştırmanın önsel değerlendirmesine göre COP31’in uluslararası başarı şansı
orta-yüksek, Türkiye açısından başarı şansı ise orta-yüksekten yüksek düzeye
yaklaşmaktadır. Ancak konferansın gerçek başarısı Antalya’da gerçekleştirilecek
toplantının örgütsel niteliğinden çok, uluslararası yükümlenmelerin finansman,
teknoloji, kurumsal kapasite ve ölçülebilir uygulama sonuçlarına
dönüştürülmesine bağlı olacaktır. Türkiye bakımından COP31’in kalıcı başarısı
ise ev sahipliğinin sağladığı diplomatik görünürlüğün ulusal iklim siyasalarında
kalıcı bir uygulama ve kurumsal dönüşüme çevrilebilmesine bağlıdır.
Anahtar
Kelimeler: COP31,
küresel iklim yönetişimi, Paris Anlaşması, iklim diplomasisi, Türkiye, iklim siyasası,
iklim finansmanı, uygulama açığı, iklim kapasitesi, 2053 net sıfır hedefi
ABSTRACT
This study examines COP31, the United Nations Climate
Change Conference to be held in Antalya from 9 to 20 November 2026, with
particular reference to the evolution of global climate governance, Türkiye’s
role as host country and COP Presidency, its national preparations, and the
prospects for success. The study argues that the international climate regime
shaped by the 1992 United Nations Framework Convention on Climate Change, the
1997 Kyoto Protocol, and the 2015 Paris Agreement has entered a stage in which
the central challenge is no longer merely establishing commitments but
implementing them. Against this background, the study examines the significance
of framing COP31 as an “Implementation COP” and analyses Türkiye’s role in this
process. A qualitative research design based on document analysis is employed.
Official United Nations Framework Convention on Climate Change documents,
Türkiye’s national climate policy documents, and relevant institutional reports
constitute the principal empirical material. The analysis indicates that
Türkiye has developed a comprehensive organizational and strategic preparation
framework for COP31, supported by its Second Nationally Determined
Contribution, 2053 net-zero target, Long-Term Climate Strategy, Climate Law, preparations
for an Emissions Trading System, and climate-finance initiatives. Nevertheless,
a full alignment has not yet been achieved between Türkiye’s capacity to
formulate targets and policies and its capacity to implement them. This
condition is conceptualized in the study through the notions of the “climate
capacity gap” and the “implementation paradox.” The study’s ex ante assessment
suggests that COP31 has a medium-to-high probability of international success,
while its prospects for success from Türkiye’s perspective range from
medium-to-high to high. However, the actual success of the conference will
depend less on the organizational quality of the Antalya meeting than on
whether international commitments can be translated into measurable outcomes through
finance, technology, institutional capacity, and implementation. For Türkiye,
the lasting success of COP31 will depend on whether the diplomatic visibility
generated by hosting the conference can be transformed into durable
implementation capacity and institutional change in national climate policy.
Keywords: COP31,
global climate governance, Paris Agreement, climate diplomacy, Türkiye, climate
policy, climate finance, implementation gap, climate capacity, 2053 net-zero
target
GİRİŞ VE
SORUNSALIN TANIMLANMASI
İklim
değişikliği günümüzde yalnızca çevresel bir sorun olmaktan çıkmış ve ekonomik
kalkınmayı, enerji güvenliğini, gıda ve su güvenliğini, kentleşmeyi, kamu
sağlığını, uluslararası finansmanı ve devletlerarası ilişkileri doğrudan
etkileyen çok boyutlu bir küresel yönetişim sorunu durumuna gelmiştir.
Atmosferdeki sera gazı birikiminin insan etkinlikleri sonucunda artmasıyla
ortaya çıkan iklim değişikliği sonuçları bakımından devlet sınırlarını aşmakta
ve buna karşılık çözüm için uluslararası iş birliği, ortak siyasa geliştirme ve
uzun dönemli toplu/birlikte eylem gerektirmektedir. Bu nedenle iklim
değişikliğiyle savaşım özellikle son otuz beş yılda uluslararası toplumun
üzerinde uzlaşmaya çalıştığı en kapsamlı çok taraflı siyasa alanlarından birini
oluşturmuştur.
Bu sürecin
temel hukuksal başlangıç noktası 1992 yılında Rio de Janeiro'da kabul edilen
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'dir (BMİDÇS).
Sözleşme, iklim sisteminin kararlılığının korunmasını uluslararası iş birliğinin
konusu durumuna getirmiş ve iklim değişikliğiyle savaşım için devletlerin ortak
bir çerçeve içinde hareket etmelerini öngörmüştür. Sözleşmenin temel amacı
atmosferdeki sera gazı yoğunluklarının, iklim sistemi üzerindeki tehlikeli
insan kaynaklı müdahaleyi önleyecek bir düzeyde dengelenmesidir. Böylece iklim
değişikliği ilk kez kapsamlı bir uluslararası hukuksal ve kurumsal rejimin
konusu durumuna gelmiştir.
BMİDÇS'nin
ortaya koyduğu çerçeve zaman içinde daha somut ve bağlayıcı düzenlemelerle
geliştirilmiştir. Bunun ilk önemli aşaması 1997 Kyoto Protokolü olmuştur. Kyoto
Protokolü özellikle gelişmiş ülkeler ve geçiş ekonomileri bakımından sera gazı
emisyonlarının sınırlandırılması ve azaltılması yönünde sayısallaştırılmış ve
hukuksal olarak bağlayıcı hedefler getirmiştir. Protokol ortak fakat
farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreli kapasiteler ilkesine dayanarak
tarihsel olarak daha fazla emisyona neden olmuş gelişmiş ülkelere daha ağır bir
sorumluluk yüklemiştir. 1997'de kabul edilen Protokol 2005 yılında yürürlüğe
girmiş ve ilk yükümlenme dönemi 2008–2012, ikinci yükümlenme dönemi ise
2013–2020 olarak uygulanmıştır.
Ancak iklim
değişikliğinin giderek bütün ülkeleri etkileyen niteliği yalnızca gelişmiş
ülkelerin bağlayıcı azaltım yükümlülüklerine dayanan Kyoto modelinin ötesine
geçilmesini gerekli kılmıştır. Bu arayışın sonucunda 12 Aralık 2015 tarihinde
Paris Anlaşması kabul edilmiştir. Paris Anlaşması önceki rejimden farklı olarak
bütün ülkeleri küresel iklim eylemi içine alan ve hukuksal olarak bağlayıcı bir
uluslararası anlaşma niteliğindedir. Anlaşmanın temel hedefi küresel ortalama
sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme kıyasla 2°C'nin oldukça altında tutmak
ve sıcaklık artışını 1,5°C ile sınırlandırma çabalarını sürdürmektir. Paris
rejimi bu hedefe ulaşmak amacıyla tarafların ulusal katkı beyanları (NDC), saydamlık,
izleme ve giderek daha güçlü iklim eylemi döngüsü üzerinden ilerleyen bir
yönetişim sistemi oluşturmuştur.
Dolayısıyla ‘Rio–Kyoto–Paris’
çizgisi yalnızca birbirini izleyen üç uluslararası belgeyi ifade etmemektedir.
Bu çizgi aynı zamanda küresel iklim yönetişiminin genel bir çerçeve
oluşturmaktan bağlayıcı yükümlülüklere, oradan da bütün ülkeleri kapsayan
sürekli ve giderek güçlendirilmesi öngörülen bir iklim eylemi sistemine
geçişini göstermektedir. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve
Sözleşmesi Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması farklı hukuksal araçlar olmakla
birlikte aynı uluslararası iklim rejiminin birbirini tamamlayan temel
unsurlarını oluşturmaktadır.
Bu
gelişmenin kurumsal taşıyıcısı ise her yıl toplanan Taraflar Konferansı
(Conference of the Parties – COP) olmuştur. COP toplantıları, taraf devletlerin
iklim rejiminin uygulanmasını değerlendirdikleri, yeni kararlar aldıkları,
mevcut yükümlülükleri geliştirdikleri ve finansman, teknoloji, uyum, azaltım ve
iklim adaleti gibi konularda uzlaşma aradıkları temel çok taraflı platformdur.
Paris Anlaşması'nın yürürlüğe girmesiyle birlikte Anlaşmanın Taraflar
Toplantısı olarak görev yapan CMA [5]
da bu yönetişim yapısının önemli bir unsuru olmuştur. Dolayısıyla COP
toplantılarının önemi yalnızca belirli bir tarihte gerçekleştirilen
uluslararası konferanslar olmalarından değil, küresel iklim rejiminin karar
alma ve uygulama mekanizmasının merkezinde bulunmalarından kaynaklanmaktadır.
Bu tarihsel
ve kurumsal süreç içerisinde COP31, 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya'da
gerçekleştirilecek olması nedeniyle Türkiye açısından özel bir önem
taşımaktadır. Antalya Konferansı yalnızca BMİDÇS'nin 31. Taraflar Konferansı
değildir ve aynı zamanda Kyoto Protokolü'nün 21. Taraflar Toplantısı (CMP21),
Paris Anlaşması'nın 8. Taraflar Toplantısı (CMA8) ile Bilimsel ve Teknolojik
Danışma Yardımcı Organı (SBSTA65) ve Uygulama Yardımcı Organı'nın (SBI65)
toplantılarını da kapsamaktadır. Dolayısıyla Türkiye 2026 yılında küresel iklim
rejiminin karar alma mekanizmasının merkezinde yer alan son derece kapsamlı bir
uluslararası sürece ev sahipliği yapacaktır.
COP31'in
önemi konferansın gerçekleştirileceği yerin Türkiye olmasıyla sınırlı değildir.
2026 yılı Paris Anlaşması'nın uygulanmasının, ulusal katkıların
güçlendirilmesinin ve küresel iklim eylemi bakımından verilen sözlerin somut
sonuçlara dönüştürülmesinin giderek daha önemli duruma geldiği bir döneme
karşılık gelmektedir. Bu nedenle COP31 Başkanlığı yalnızca toplantının
düzenlenmesinden ve tarafların bir araya getirilmesinden ibaret bir ev
sahipliği görevi olarak değerlendirilemez. Başkanlığın, farklı çıkar ve
beklentilere sahip devletler arasında uzlaşma yaratması, iklim eyleminin
uygulanmasını hızlandırması ve konferanstan somut ve izlenebilir sonuçlar
çıkmasına katkıda bulunması beklenmektedir.
Nitekim
COP31 için oluşturulan başkanlık modeli Türkiye'nin konferans başkanlığı ile
Avustralya'nın görüşmelerin yürütülmesindeki rolünü birbirinden ayıran özgün
bir düzenleme içermektedir. BMİDÇS'nin Antalya Konferansı için hazırladığı
örgütsel çerçeveye göre Türkiye COP31 Başkanlığını üstlenecek ve Avustralya'dan
bir temsilci ise konferans boyunca görüşmelerin yürütülmesinden sorumlu
olacaktır. Böylece Türkiye'nin siyasal ve başkanlık rolü ile görüşme sürecinin
yürütülmesi arasında belirli bir iş bölümü oluşturulmuştur.
Türkiye'nin
COP31 Başkanlığı için ortaya koyduğu yaklaşım da konferansa yalnızca “ev
sahipliği” bakış açısından bakılmadığını göstermektedir. Başkanlık, COP31'i bir
Uygulama COP'u (“Implementation COP) ve “Geleceğin COP'u” (COP of the
Future) olarak tanımlamakta ve verilen iklim yükümlenmelerinin somut ve
izlenebilir ilerlemeye dönüştürülmesini öne çıkarmaktadır. Başkanlığın 2026
Eylem Gündemi kapsamında elektrifikasyon ve enerji dönüşümü, sıfır atık ve
döngüsel ekonomi, dirençli kentler ve altyapı, sürdürülebilir tarım ve gıda
sistemleri, yeşil sanayi dönüşümü, iklim finansmanı ile kırılgan bölgelerin ve
ekosistemlerin dayanıklılığının güçlendirilmesi gibi alanlara öncelik
verilmiştir.
Başkanlığın
Haziran 2026'da açıkladığı küresel iklim eylemi hedefleri de bu yaklaşımın
somutlaştırılması bakımından önemlidir. Bunlar arasında 2035 yılına kadar kesin
enerji talebinde elektriğin payının yaklaşık yüzde 20'lerden yüzde 35'e
yükseltilmesi, küresel atık artışının 2035'e kadar yarıya indirilmesi ve
dirençli kentler kapsamında bina sektöründeki enerji tüketim yoğunluğunun en az
yüzde 25 azaltılması gibi hedefler bulunmaktadır.
Bütün bu
gelişmeler, COP31'i Türkiye açısından aynı anda bir çevre diplomasisi, kamu
yönetimi, uluslararası ilişkiler ve ulusal iklim siyasası sınavı durumuna
getirmektedir. Türkiye'nin önünde yalnızca konferansın lojistik ve teknik
bakımdan başarıyla gerçekleştirilmesi değil, aynı zamanda farklı ülke grupları
arasında uzlaşma sağlayabilen, küresel iklim gündemine somut katkı sunabilen ve
Paris Anlaşması'nın uygulanmasına ivme kazandırabilen bir başkanlık yürütme
görevi bulunmaktadır.
Bu noktada
temel sorun ortaya çıkmaktadır. Türkiye COP31'e hangi hazırlık düzeyiyle
gelmektedir? Konferansın gerçekleştirilmesi için hangi kurumsal, teknik,
lojistik ve diplomatik çalışmalar yapılmıştır? Türkiye, COP31 Başkanlığı
aracılığıyla uluslararası iklim gündemine hangi öncelikleri ve somut siyasa
önerilerini taşımaktadır? Bu öneriler, Paris Anlaşması'nın hedefleri ve küresel
iklim sorunlarının güncel gereksinmeleri bakımından ne ölçüde yeterlidir? Daha
da önemlisi, Türkiye'nin ulusal iklim siyasası ile COP31 Başkanlığı
aracılığıyla üstlendiği uluslararası rol arasında ne ölçüde bir uyum
bulunmaktadır?
Sorunsal
yalnızca Türkiye'nin hazırlıklarının yeterli olup olmadığıyla da sınırlı
değildir. COP31'in kendisinin küresel iklim yönetişimi bakımından başarılı olma
şansı nedir? Başarının yalnızca Antalya'daki konferansın teknik olarak iyi
gerçekleştirilmesiyle ölçülmesi olanaklı değildir. Gerçek başarı Paris
Anlaşması'nın uygulanmasında ilerleme sağlanması, sera gazı emisyonlarının
azaltılması, iklim finansmanının güçlendirilmesi, uyum kapasitesinin
artırılması, kırılgan ülkelerin gereksinmelerinin karşılanması, teknoloji ve
kapasite geliştirme olanaklarının genişletilmesi ve çok taraflı iklim
yönetişiminin güvenilirliğinin korunması gibi daha geniş ölçütlerle
değerlendirilmelidir.
Bu nedenle
COP31'in başarı sorunu iki farklı fakat birbirini tamamlayan düzeyde ele
alınmalıdır. Birinci düzey küreseldir: COP31, uluslararası iklim rejiminin
hedeflerine ve Paris Anlaşması'nın uygulanmasına ne ölçüde katkı
sağlayabilecektir? İkinci düzey Türkiye'ye ilişkindir: Türkiye, ev sahibi ve
COP31 Başkanı olarak bu küresel başarıya ne ölçüde katkıda bulunabilecek, kendi
diplomatik, kurumsal ve iklim siyasası kapasitesini bu amaç doğrultusunda ne
ölçüde kullanabilecektir?
Burada
ayrıca önemli bir ayrım yapılması gerekmektedir. Ev sahipliği başarısı ile
iklim diplomasisi başarısı aynı şey değildir. İklim diplomasisi başarısı ile
ulusal iklim siyasası başarısı da aynı değildir. Bir konferansın teknik ve
lojistik bakımdan başarılı biçimde gerçekleştirilmesi küresel iklim görüşmelerinin
başarılı sonuçlanacağı anlamına gelmez. Aynı şekilde Türkiye'nin uluslararası görüşmelerde
etkili bir başkanlık yürütmesi Türkiye'nin kendi emisyon azaltımı, enerji
dönüşümü, iklim uyumu ve sürdürülebilir kalkınma siyasalarının yeterli olduğu
sonucunu kendiliğinden doğurmaz.
Bu ayrım,
COP31'in Türkiye bakımından değerlendirilmesini daha kapsamlı bir yeterlik
sorununa dönüştürmektedir. Türkiye'nin hazırlıklarının kapsamı, içeriği,
uygulanabilirliği, kurumsal kapasitesi, finansal ve teknik dayanağı,
uluslararası iklim hedefleriyle tutarlılığı ve konferans sonrasında
sürdürülebilirliği birlikte değerlendirilmelidir. Hazırlıkların çokluğu tek
başına yeterlik göstergesi değildir. Asıl ölçüt, yapılan hazırlıkların COP31
Başkanlığı'nın üstlendiği amaçları gerçekleştirmeye ne ölçüde elverişli
olduğudur.
Dolayısıyla
bu çalışmanın temel sorunsalı Türkiye'nin COP31'e ne ölçüde hazırlandığını
saptamanın ötesinde, Türkiye'nin üstlendiği COP31 Başkanlığı'nın küresel iklim
yönetişimine gerçek ve kalıcı bir katkı üretme kapasitesini belirlemektir. Bu
bağlamda çalışma, bir yandan Türkiye'nin konferansa kadar gerçekleştirdiği
hazırlıkları ve konferansta ortaya koyacağı siyasa ve girişimleri inceleyecek
ve diğer yandan bunların yeterlik düzeyini ve COP31'in uluslararası başarı
şansını değerlendirecektir.
Bu yaklaşım,
COP31'i yalnızca Antalya'da yapılacak büyük ölçekli bir uluslararası toplantı
olarak değil, Rio'da başlayan, Kyoto ile bağlayıcı yükümlülükler kazanan ve
Paris Anlaşması ile bütün ülkeleri kapsayan küresel iklim yönetişiminin güncel
bir sınaması olarak ele almaktadır. Böyle bakıldığında COP31'in başarısı
yalnızca konferans salonlarında alınacak kararlarla değil, verilen kararların
uygulanabilirliği ve konferans sonrasında gerçek iklim eylemine
dönüşebilmesiyle ölçülebilecektir.
Bu
çalışmanın temel hareket noktası da budur: COP31'in başarısı önceden güvence
altına alınmış bir sonuç değil, uluslararası koşullar, taraflar arasındaki
siyasal uzlaşma, başkanlığın diplomatik kapasitesi, Türkiye'nin hazırlıklarının
yeterliği ve ortaya konulan siyasa ve uygulama araçlarının niteliği tarafından
belirlenecek bir olasılıktır. Bu nedenle COP31'in başarısının, konferans
gerçekleşmeden önce mevcut bilgi ve veriler ışığında sorgulanması hem
Türkiye'nin kamuoyunun bilgilendirilmesi hem de Türkiye'nin üstlendiği
uluslararası sorumluluğun gerçekçi biçimde değerlendirilmesi bakımından gerekli
görülmektedir.
AMAÇ VE
HEDEFLER
Araştırmanın
Amacı
Bu
araştırmanın temel amacı COP31'in küresel iklim yönetişimindeki yerini ve
önemini ortaya koymak, Türkiye'nin COP31 Başkanlığı ve ev sahipliği kapsamında
gerçekleştirdiği hazırlıkları, konferansta ortaya koyacağı siyasa ve
girişimleri incelemek, bu hazırlıkların ve siyasaların yeterlik düzeyini
değerlendirmek ve COP31'in uluslararası düzeyde ve Türkiye bakımından başarı
şansını belirlemektir. Bu temel amaç COP31'in yalnızca Antalya'da
gerçekleştirilecek uluslararası bir konferans olarak değil, Rio'da başlayan,
Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması ile gelişen küresel iklim rejiminin güncel
bir aşaması olarak ele alınmasını gerektirmektedir. Bu nedenle araştırmada
COP31 bir yandan küresel iklim hedeflerinin gerçekleştirilmesi bakımından ve
diğer yandan Türkiye'nin üstlendiği ev sahipliği ve başkanlık rolü bakımından
birlikte değerlendirilecektir.
Araştırmanın
ikinci temel amacı Türkiye'nin COP31'e hazırlık sürecini yalnızca
gerçekleştirilen etkinliklerin bir dökümü olarak ortaya koymak değildir. Asıl
amaç yapılan hazırlıkların COP31 Başkanlığı'nın üstlendiği sorumlulukları
yerine getirmeye elverişli olup olmadığını belirlemektir. Bu kapsamda
hazırlıkların kapsamı, içeriği, kurumsal ve teknik kapasitesi,
uygulanabilirliği, finansal ve yönetsel dayanakları ile uluslararası iklim
hedefleriyle tutarlılığı değerlendirilecektir.
Araştırmanın
üçüncü amacı ise COP31'in başarısını tek boyutlu bir ölçüte indirgememektir. Bu
nedenle başarı iki düzeyde ele alınacaktır. İlk düzeyde COP31'in küresel iklim
yönetişimine ve Paris Anlaşması'nın uygulanmasına sağlayabileceği katkı
değerlendirilecektir. İkinci düzeyde ise Türkiye'nin ev sahibi ve COP31 Başkanı
olarak diplomatik, kurumsal, çevresel, ekonomik ve siyasal bakımdan
sağlayabileceği kazanımlar incelenecektir.
Böylece
araştırma, “Türkiye COP31'i başarıyla düzenleyebilecek midir?” sorusunun
ötesine geçerek, daha kapsamlı bir soruya yanıt aramaktadır: Türkiye, COP31
Başkanlığı aracılığıyla küresel iklim eyleminin güçlendirilmesine ve Paris
Anlaşması'nın uygulanmasına anlamlı ve kalıcı bir katkı sağlayabilecek
kapasiteye sahip midir?
Araştırmanın
Hedefleri
Araştırmanın
temel amacına ulaşmak üzere aşağıdaki hedefler belirlenmiştir:
Birinci hedef, COP31'in ortaya çıktığı tarihsel, hukuksal ve
kurumsal bağlamı açıklamaktır. Bu kapsamda Rio'da kabul edilen BM İklim
Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması arasındaki
süreklilik ve farklılıklar ortaya konularak COP31'in küresel iklim rejimindeki
yeri belirlenecektir.
İkinci hedef, COP31'in küresel iklim yönetişimi bakımından
hangi sorunları ve beklentileri karşılamak durumunda olduğunu ortaya koymaktır.
Özellikle emisyon azaltımı, +1,5C hedefi, iklim finansmanı, uyum, kayıp ve
zarar, teknoloji transferi, kapasite geliştirme, adil geçiş ve çok taraflılığın
güçlendirilmesi gibi temel alanlar değerlendirilecektir.
Üçüncü hedef, Türkiye'nin COP31 ev sahipliği ve Başkanlığı
kapsamında gerçekleştirdiği hazırlıkları sistemli biçimde ortaya koymaktır.
Operasyonel ve lojistik hazırlıkların yanı sıra kurumsal yapılanma, diplomatik ilişkiler,
görüşme hazırlıkları, teknik kapasite ve sürdürülebilir konferans düzenine
ilişkin çalışmalar incelenecektir.
Dördüncü hedef, Türkiye'nin COP31 Başkanlığı kapsamında
ortaya koyduğu öncelikleri ve Eylem Gündemi'ni incelemektir. Bu çerçevede
enerji dönüşümü, elektrifikasyon, döngüsel ekonomi ve sıfır atık, dirençli
kentler ve altyapı, sürdürülebilir tarım ve gıda sistemleri, yeşil sanayi
dönüşümü, iklim finansmanı ve kırılgan bölgelerin dayanıklılığı gibi
başlıkların küresel iklim gündemiyle ilişkisi değerlendirilecektir.
Beşinci hedef, Türkiye'nin COP31'de sunacağı veya savunacağı
ulusal siyasa, hedef, girişim ve önerileri belirlemek ve bunların niteliğini
değerlendirmektir. Bu kapsamda Türkiye'nin ulusal iklim siyasaları ile COP31
Başkanlığı kapsamında üstlendiği uluslararası rol arasındaki ilişki
incelenecektir.
Altıncı hedef, Türkiye'nin COP31 hazırlıklarının yeterlik
düzeyini belirlemektir. Bu değerlendirmede hazırlıkların yalnızca niceliği
değil, kapsamı, içerik niteliği, uygulanabilirliği, kurumsal kapasitesi, kaynak
yeterliği, uluslararası hedeflerle uyumu ve sürdürülebilirliği temel ölçütler
olarak kullanılacaktır.
Yedinci hedef, Türkiye'nin uluslararası iklim diplomasisi
bakımından COP31 Başkanlığını ne ölçüde etkili kullanabileceğini
değerlendirmektir. Özellikle farklı ülke ve ülke grupları arasındaki çıkar
farklılıklarının uzlaştırılması, görüşme kapasitesi, güven oluşturma ve ortak
sonuç üretme kapasitesi üzerinde durulacaktır.
Sekizinci hedef, COP31'in küresel başarı şansını
değerlendirmektir. Bu kapsamda konferansın Paris Anlaşması'nın uygulanmasına,
küresel emisyonların azaltılmasına, iklim finansmanının güçlendirilmesine, uyum
ve dayanıklılığın artırılmasına ve uluslararası iklim iş birliğinin
geliştirilmesine ne ölçüde katkı sağlayabileceği sorgulanacaktır.
Dokuzuncu hedef, COP31'in Türkiye bakımından başarı şansını
belirlemektir. Bu çerçevede diplomatik görünürlük, uluslararası güvenilirlik,
çevre ve iklim siyasası kapasitesinin gelişmesi, finansman ve teknoloji
olanakları, ekonomik ve kurumsal kazanımlar ile COP31 sonrasında
sürdürülebilecek kalıcı kazanımlar değerlendirilecektir.
Onuncu ve son hedef, uluslararası iklim rejiminin
beklentileri ile Türkiye'nin ulusal kapasitesi ve siyasaları arasındaki uyum ve
olası gerilimleri ortaya koymaktır. Böylece Türkiye'nin COP31 Başkanlığının
yalnızca bir ev sahipliği görevi olarak değil, küresel sorumluluk ile ulusal
çıkarların kesiştiği bir çevre diplomasisi ve kamu siyasası alanı olarak
değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.
Sonuç olarak
araştırmanın hedefi, COP31 hakkında bilgi vermekle sınırlı değildir. Çalışma,
COP31'in ne olduğu, Türkiye'nin bu konferansa ne ölçüde hazırlandığı ve ne
sunabileceği, hazırlık ve siyasalarının ne ölçüde yeterli olduğu ve sonunda
konferansın hem küresel hem de Türkiye bakımından başarıya ulaşma olasılığının
ne olduğu sorularını görgül verilere ve sistemli bir çözümleme çerçevesine
dayanarak yanıtlamayı hedeflemektedir.
Araştırma
Soruları
Bu
araştırmada COP31’in küresel iklim yönetişimindeki yeri, Türkiye’nin konferansa
ev sahipliği ve COP Başkanlığı kapsamında yürüttüğü hazırlıklar, konferansta
ortaya koyması beklenen siyasa ve girişimler ile bu hazırlıkların ulusal ve
uluslararası düzeyde başarı üretme kapasitesi birlikte ele alınmaktadır.
Araştırmanın temel sorusu ve buna bağlı alt soruları aşağıdaki biçimde
oluşturulmuştur.
Temel
Araştırma Sorusu: COP31’in
küresel iklim yönetişiminin geleceği bakımından başarı şansı nedir ve
Türkiye’nin konferansa yönelik hazırlıkları ile ortaya koyacağı siyasa ve
girişimler bu başarıya ne ölçüde katkı sağlayabilecek niteliktedir?
Bu temel
soruya bağlı olarak aşağıdaki alt araştırma sorularına yanıt aranmıştır:
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi,
Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması ile biçimlenen uluslararası iklim rejimi
içinde COP31’in yeri ve özgül işlevi nedir?
COP31’in “uygulama konferansı” olarak yapılandırılması hangi
küresel iklim yönetişimi sorunlarına yanıt vermeyi amaçlamakta ve bu yaklaşım
önceki COP süreçlerinden hangi yönleriyle ayrılmaktadır?
Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği ve COP Başkanlığını
üstlenmesi hangi diplomatik, kurumsal, ekonomik ve stratejik fırsatları ve
sorumlulukları beraberinde getirmektedir?
Türkiye, COP31’e hazırlık kapsamında hangi hukuksal,
kurumsal, yönetsel, teknik, lojistik ve diplomatik çalışmaları
gerçekleştirmiştir?
Türkiye’nin COP31’de ortaya koyması, savunması veya
uluslararası iklim gündemine taşıması beklenen siyasa, hedef, girişim ve
uygulama önerileri nelerdir?
Türkiye’nin ulusal iklim siyasaları, sera gazı azaltım
hedefleri, enerji dönüşümü, uyum siyasaları, iklim finansmanı, döngüsel ekonomi
ve diğer ilgili alanlardaki mevcut kapasitesi COP31 Başkanlığı’nın uluslararası
hedefleriyle ne ölçüde uyumludur?
Türkiye’nin COP31 hazırlıkları, kapsam, içerik,
uygulanabilirlik, kurumsal kapasite, finansman, uluslararası güvenilirlik ve
sürdürülebilirlik bakımından yeterli midir?
Türkiye’nin COP31 Başkanlığını farklı devletlerin ve çıkar
gruplarının beklentilerini uzlaştırarak görüşme sürecinde etkili bir diplomatik
sonuca dönüştürme kapasitesi ne düzeydedir?
Küresel ölçekte COP31’in başarıya ulaşmasını
kolaylaştırabilecek ve zorlaştırabilecek başlıca siyasal, ekonomik, jeopolitik,
finansal ve iklim siyasası etmenleri nelerdir?
COP31’in uluslararası başarı şansı ile Türkiye açısından
başarı şansı hangi ölçütler üzerinden birbirinden ayrılabilir ve bu iki başarı
düzeyi arasında nasıl bir ilişki bulunmaktadır?
Türkiye’nin COP31 Başkanlığı sırasında ortaya koyacağı siyasa
ve girişimler konferansın uluslararası sonuçları üzerinde kalıcı bir etki
yaratabilecek midir?
COP31 sürecinde Türkiye’nin uluslararası iklim yönetişimi
bakımından üstlendiği rol ile kendi ulusal iklim siyasalarının uygulanma
kapasitesi arasında hangi uyum ve gerilimler ortaya çıkabilecektir?
Bu sorular
aracılığıyla araştırma COP31’i yalnızca bir uluslararası konferans veya ev
sahipliği örgütlenmesi olarak değil, küresel iklim yönetişiminin
uygulanabilirliği ile Türkiye’nin iklim siyasası kapasitesinin aynı anda
sınandığı çok düzeyli bir yönetişim süreci olarak ele almaktadır.
Yöntem
Bu
araştırma, COP31’in küresel iklim yönetişimi içindeki konumunu ve Türkiye’nin
COP31 Başkanlığı kapsamında yürüttüğü hazırlıkların yeterlilik düzeyini
çözümlemeye yönelik nitel ağırlıklı, görgül ve değerlendirmeci bir araştırma
olarak tasarlanmıştır. Araştırmada, uluslararası iklim rejiminin temel
belgeleri ile COP31’e ilişkin güncel belgeler, siyasa belgeleri, kurumsal
açıklamalar ve ilgili görgül araştırmalar birlikte değerlendirilmiştir. Araştırmanın
temel veri kaynağını Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi
(UNFCCC) kapsamında yayımlanan belgeler ile Türkiye’nin COP31 Başkanlığı ve
iklim siyasalarına ilişkin belgeleri oluşturmaktadır. Bunun yanında Kyoto
Protokolü ve Paris Anlaşması, taraflar konferanslarının kararları, Türkiye’nin
ulusal iklim siyasası belgeleri, sera gazı azaltım hedefleri, iklim mevzuatı,
uzun dönemli siyasa belgeleri ve ilgili uluslararası kuruluşların raporlarından
yararlanılmıştır. Güncel gelişmelerin değerlendirilmesinde ise güvenilir ve
doğrulanabilir ikincil kaynaklar kullanılmıştır.
Araştırma
Tasarımı: Araştırmanın
çözümleme tasarımı dört birbirini tamamlayan aşamadan oluşmaktadır. İlk
aşamada, 1992 Rio süreciyle başlayan, 1997 Kyoto Protokolü ve 2015 Paris
Anlaşması ile gelişen uluslararası iklim rejiminin kurumsal ve hukuksal
gelişimi ortaya konulmuştur. Böylece COP31’in tarihsel ve kurumsal bağlamı
belirlenmiştir. İkinci aşamada, Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği ve COP
Başkanlığını üstlenmesiyle ortaya çıkan kurumsal, diplomatik ve yönetsel
sorumluluklar incelenmiştir. Bu kapsamda konferansın hazırlık süreci, örgüt
kapasitesi, görüşme yapısı, öncelikleri ve Başkanlığın ortaya koyduğu eylem
çerçevesi değerlendirilmiştir. Üçüncü aşamada Türkiye’nin ulusal iklim siyasaları
ile COP31 kapsamında üstlenmiş olduğu uluslararası rol karşılaştırılmıştır. Bu
aşamada yalnızca Türkiye’nin ne açıkladığı değil, açıklanan hedeflerin
uygulanabilmesi için gerekli hukuksal, kurumsal, mali, teknolojik ve yönetsel
kapasitenin bulunup bulunmadığı da sorgulanmıştır. Dördüncü aşamada ise
COP31’in uluslararası düzeyde ve Türkiye bakımından başarı şansı
değerlendirilmiştir. Böylece araştırma, konferansın gerçekleştirilmesine
ilişkin örgütsel başarı ile konferansın görüşme ve siyasa sonuçlarına ilişkin
diplomatik başarıyı Türkiye’nin kendi iklim siyasalarındaki ulusal siyasa
başarısından ayrıştırmaktadır.
Veri
Kaynakları ve Belge Çözümlemesi: Araştırmada öncelikle birincil kaynaklara başvurulmuştur.
Bunlar arasında UNFCCC’nin COP31 belgeleri, Başkanlık açıklamaları, karar
taslakları ve ilgili kurumsal belgeleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin iklim siyasası
ve COP31 hazırlıklarına ilişkin belgeleri, ulusal mevzuat ve siyasa belgeleri
bulunmaktadır. Bu belgeler, yalnızca içeriklerinin aktarılması amacıyla değil, “yükümlenme–hedef–kapasite–uygulama”
ilişkisini ortaya çıkarmak amacıyla çözümlenmiştir. Başka bir ifadeyle
araştırmada “Türkiye ne söylemektedir?” sorusunun yanında “bu söylemin
uygulanabilmesi için hangi araçlara sahiptir?” ve “mevcut uygulamalar açıklanan
hedefleri desteklemekte midir?” soruları da sorulmuştur. İkincil kaynaklar ise
uluslararası kuruluşların raporları, akademik çalışmalar ve güvenilir görgül
araştırmalarla sınırlandırılmıştır. Güncel ve değişken bilgilerin kullanımında olabildiğince
birincil ve kurumsal kaynakların tercih edilmesine ve farklı kaynaklar arasında
tutarlılık ve doğrulanabilirlik denetimi yapılmasına özen gösterilmiştir.
Yeterlilik
Değerlendirme Ölçütleri: Türkiye’nin COP31 hazırlıklarının yeterliliği, önceden belirlenen
aşağıdaki ölçütler üzerinden değerlendirilmiştir:
Kapsam yeterliliği: Hazırlıkların COP31’in gerektirdiği diplomatik, kurumsal,
teknik, mali, lojistik ve siyasal alanları kapsayıp kapsamadığı;
İçerik yeterliliği: Türkiye’nin ortaya koyduğu hedef ve siyasaların küresel
iklim gündeminin temel sorunlarına ve COP31’in önceliklerine ne ölçüde yanıt
verdiği;
Uygulanabilirlik: Açıklanan hedeflerin somut siyasa araçları, hukuksal
düzenlemeler, mali kaynaklar ve uygulama mekanizmalarıyla desteklenip
desteklenmediği;
Kurumsal kapasite: Türkiye’nin iklim siyasalarını ve COP31 kapsamında
üstlendiği sorumlulukları gerçekleştirebilecek kurumsal ve yönetsel kapasiteye
sahip olup olmadığı;
Finansman ve kaynak yeterliliği: İklim dönüşümü için gerekli finansal
ve teknolojik kaynakları seferber edebilme kapasitesi;
Uluslararası güvenilirlik ve tutarlılık: Türkiye’nin uluslararası düzeyde
ortaya koyduğu yükümlenmelerle ulusal uygulamaları arasında tutarlılık bulunup
bulunmadığı;
Sürdürülebilirlik: COP31 sırasında ortaya konulacak girişimlerin konferans
sonrasında da sürdürülebilecek kurumsal ve siyasal mekanizmalara dönüşme
olasılığı.
Bu ölçütler
sayesinde değerlendirme yalnızca Türkiye’nin COP31’e teknik olarak hazırlanıp
hazırlanmadığına değil, başkanlığın gerektirdiği uluslararası liderlik
kapasitesine sahip olup olmadığına da yöneltilmiştir.
Başarı
Şansının Değerlendirilmesi: Araştırmada “başarı” tek boyutlu bir kavram olarak ele
alınmamıştır. COP31’in başarı şansı iki farklı düzeyde değerlendirilmiştir. Uluslararası
başarı Paris Anlaşması’nın uygulanmasının ilerletilmesi, sera gazı
emisyonlarının azaltılması, iklim finansmanının güçlendirilmesi, uyum siyasalarının
geliştirilmesi, kırılgan (fragile) ülkelerin desteklenmesi, teknoloji
transferi ve çok taraflı iklim yönetişiminin sürdürülmesi gibi ölçütler
üzerinden ele alınmıştır. Türkiye bakımından başarı ise konferansın diplomatik
yönetimi, görüşme sürecine katkı, ev sahipliği ve örgütün niteliği, Türkiye’nin
uluslararası görünürlüğü, iklim diplomasisi kapasitesinin güçlendirilmesi,
teknoloji ve finansman olanaklarının artırılması ve COP31 sonrasında kalıcı siyasa
ve kurumsal kazanımlar elde edilmesi açısından değerlendirilmiştir. Bu ayrım
özellikle önemlidir. Çünkü COP31’in başarılı biçimde gerçekleştirilmesi COP31 görüşmelerinin
başarılı olması ve Türkiye’nin ulusal iklim siyasalarının başarılı olması aynı
şey değildir. Araştırmada bu üç başarı düzeyi birbirinden ayrılarak
değerlendirilmiştir.
Karşılaştırmalı
Çözümleme ve İstidlal: Araştırmada karşılaştırmalı çözümleme iki düzeyde kullanılmıştır. İlk
olarak Türkiye’nin mevcut iklim siyasaları ile COP31 Başkanlığının uluslararası
hedefleri karşılaştırılmıştır. İkinci olarak ise açıklanan hedefler ile
bunların gerçekleştirilmesini sağlayacak mevcut uygulama ve kapasite arasındaki
ilişki incelenmiştir. Bunun yanında araştırmada istidlal yönteminden
yararlanılmıştır. Özellikle COP31 henüz gerçekleştirilmemiş olduğundan
konferansın kesin sonuçları hakkında geriye dönük bir değerlendirme yapmak olanaklı
değildir. Bu nedenle mevcut kurumsal hazırlıklar, açıklanan hedefler,
uluslararası koşullar, diplomatik kapasite ve ulusal uygulamalar birlikte
değerlendirilerek COP31’in olası sonuçlarına ilişkin ex ante (önsel) bir başarı
şansı değerlendirmesi yapılmıştır. Bu yaklaşım, araştırmanın yalnızca mevcut
durumu betimlemesini değil, mevcut görgül verilerden hareketle gelecekte ortaya
çıkabilecek sonuçlara ilişkin gerekçelendirilmiş çıkarımlar üretmesini
sağlamaktadır. Dolayısıyla araştırmada ileri sürülen başarı değerlendirmeleri
kesin sonuçlar olarak değil, mevcut kanıtlar ve koşullar temelinde oluşturulan
gerekçeli olasılık değerlendirmeleri olarak ele alınmıştır.
Araştırmanın
Sınırları: Araştırmanın
temel sınırlılığı COP31’in henüz gerçekleştirilmemiş olmasıdır. Bu nedenle
konferansın kesin görüşme sonuçları, alınacak kararların uygulanma düzeyi ve
konferans sonrasında ortaya çıkacak kalıcı etkiler araştırmanın veri seti
içinde bulunmamaktadır. Bu sınırlılık aynı zamanda araştırmanın özgün
niteliğini de belirlemektedir. Çalışma, COP31’in sonuçlarını değerlendiren ex
post [6]
bir araştırma değil, konferans öncesindeki hazırlıklar, kapasite, hedefler ve
uluslararası koşullar üzerinden COP31’in başarı şansını önceden değerlendiren ex
ante bir çözümlemedir. Bu nedenle araştırmanın ileri sürdüğü sonuçlar,
COP31 sonrasında gerçekleştirilecek bir değerlendirme için de karşılaştırma
zemini oluşturabilecek niteliktedir. Böylece araştırma, yalnızca COP31 hakkında
güncel bir durum saptaması yapmakla kalmamakta ve konferans öncesinde ortaya
konulan beklentilerin ve başarı öngörülerinin daha sonra görgül olarak
sınanabilmesine de olanak sağlamaktadır.
KAVRAMSAL
VE KURAMSAL ÇERÇEVE
COP31’in ve
Türkiye’nin bu konferanstaki rolünün değerlendirilebilmesi yalnızca konferansın
gündem maddelerinin ve Türkiye’nin hazırlıklarının betimlenmesini yeterli
kılmamaktadır. COP31, bir yandan Birleşmiş Milletler iklim rejiminin kurumsal
işleyişi içinde gerçekleşen çok taraflı bir görüşme süreci, diğer yandan
uluslararası yükümlenmelerin ulusal düzeyde uygulanmasını gerektiren çok
katmanlı bir yönetişim mekanizmasıdır. Bu nedenle araştırmada küresel iklim
yönetişimi, çok taraflılık, iklim diplomasisi, uygulama açığı, kurumsal
kapasite, siyasa uyumu ve başarı kavramları birlikte ele alınmaktadır.
Küresel
İklim Yönetişimi
Küresel
iklim yönetişimi iklim değişikliğinin sınır aşan niteliği nedeniyle tek tek
devletlerin ulusal siyasalarıyla çözülemeyen bir sorunun, devletler,
uluslararası kuruluşlar, finans kuruluşları, özel sektör, bilim dünyası, yerel
yönetimler ve sivil toplum gibi çok sayıda aktörün katılımıyla yönetilmesini
ifade etmektedir. İklim değişikliğinin temel özelliği nedenleri ile
sonuçlarının aynı coğrafyada ortaya çıkmamasıdır. Bir devletin sera gazı
emisyonları bütün dünya iklim sistemini etkilerken iklim değişikliğinin
ekonomik, toplumsal ve ekolojik sonuçları ülkeler arasında farklı biçimlerde
ortaya çıkabilmektedir. Bu durum, iklim sorununu klasik ulusal siyasa alanının
ötesine taşımakta ve sürekli görüşme, iş birliği ve ortak sorumluluk
mekanizmalarını gerekli kılmaktadır. Bu çerçevede UNFCCC, Kyoto Protokolü ve
Paris Anlaşması ile gelişen uluslararası iklim rejimi küresel iklim
yönetişiminin temel kurumsal yapısını oluşturmaktadır. COP toplantıları ise bu
yapının karar alma, görüşme, yükümlenmelerin gözden geçirilmesi ve uygulamanın
izlenmesi bakımından en önemli siyasal platformlarından biridir. Dolayısıyla
COP31, yalnızca Antalya’da gerçekleştirilecek bir konferans değil, küresel
iklim yönetişiminin mevcut kapasitesinin ve gelecekteki yönünün sınanacağı bir
yönetişim sürecidir.
Çok
Taraflılık ve İklim Diplomasisi
İklim
değişikliği alanında hiçbir devletin tek başına küresel sonuç üretememesi çok
taraflılığı zorunlu kılmaktadır. Bununla birlikte iklim görüşmelerinde
devletlerin ekonomik gelişmişlik düzeyleri, enerji yapıları, tarihsel
emisyonları, kalkınma öncelikleri ve iklim değişikliğine karşı kırılganlıkları
birbirinden önemli ölçüde farklıdır. Bu farklılıklar, iklim diplomasisini
yalnızca ortak hedeflerin belirlenmesi süreci olmaktan çıkarmakta ve çıkarların
uzlaştırılması, maliyetlerin paylaşılması, finansman kaynaklarının
oluşturulması, teknoloji transferi ve sorumlulukların dağıtılması gibi karmaşık
görüşme alanlarını kapsamaktadır. COP Başkanlığı bu nedenle yalnızca toplantıyı
yöneten teknik bir makam değildir. Başkanlık, taraflar arasındaki
farklılıkların azaltılması, görüşme gündeminin yapılandırılması, uzlaşma
alanlarının genişletilmesi ve kararların ortaya çıkmasını kolaylaştıran
diplomatik bir aracılık işlevi üstlenmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin COP31
Başkanlığı Türkiye’ye yalnızca ev sahibi ülke olarak değil, çok taraflı iklim
diplomasisinin aktörlerinden biri ve görüşme sürecinin kolaylaştırıcısı olarak
da sorumluluk yüklemektedir.
Ev
Sahipliği ile Başkanlık Arasındaki Ayrım
COP31
bakımından ev sahipliği ile Başkanlık kavramlarının birbirinden ayrılması
gerekmektedir. Ev sahipliği öncelikle konferansın fiziksel, teknik, lojistik,
güvenlik, ulaşım, konaklama ve örgüt koşullarının sağlanmasını ifade ederken
Başkanlık, konferansın siyasal ve diplomatik yönünün yönetilmesini
kapsamaktadır. Bu nedenle bir ülkenin COP’a başarılı biçimde ev sahipliği
yapması o ülkenin aynı zamanda başarılı bir COP Başkanlığı yürüttüğü anlamına
gelmez. Benzer biçimde, başarılı bir diplomatik Başkanlık da ülkenin kendi
ulusal iklim siyasasının yeterli olduğu sonucunu kendiliğinden doğurmaz. Araştırmada
bu nedenle üç farklı başarı düzeyi birbirinden ayrılmaktadır: Birincisi, örgütsel
başarıdır. Konferansın güvenli, kapsayıcı, erişilebilir, teknik olarak sorunsuz
ve etkili biçimde gerçekleştirilmesini ifade eder. İkincisi, diplomatik ve görüşme
başarısıdır. Taraflar arasında uzlaşma sağlanması, somut kararların ortaya
çıkması ve küresel iklim gündeminde ilerleme sağlanmasıyla ilgilidir. Üçüncüsü,
ulusal siyasa başarısıdır. Ev sahibi ülkenin kendi iklim hedeflerini
gerçekleştirme, siyasa araçlarını uygulama ve uluslararası yükümlenmeleri
ulusal düzeyde somut sonuçlara dönüştürme kapasitesini ifade eder. Bu üç başarı
alanının birbirine karıştırılmaması COP31’in Türkiye bakımından gerçek
etkisinin değerlendirilebilmesi açısından önem taşımaktadır.
Uygulama
Açığı
Uluslararası
iklim yönetişiminin temel sorunlarından biri uluslararası düzeyde kabul edilen
hedeflerle ulusal düzeyde gerçekleştirilen uygulamalar arasındaki farklılıktır.
Bu araştırmada bu durum “uygulama açığı” kavramı ile ifade edilmektedir. Uygulama
açığı, devletlerin uluslararası düzeyde kabul ettikleri veya açıkladıkları
hedefler ile bu hedefleri gerçekleştirmek üzere ulusal düzeyde oluşturdukları siyasa,
mevzuat, finansman, kurumsal kapasite ve uygulama araçları arasındaki farkı
ifade etmektedir. Bu kavram COP31 bakımından özel bir önem taşımaktadır. Çünkü
COP31’in “Uygulama COP” olarak kurgulanması uluslararası iklim rejiminin temel
sorunlarından birinin artık yeni yükümlenmelerin oluşturulmasından çok mevcut yükümlenmelerin
uygulanması olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin COP31
Başkanlığı bakımından temel sorulardan biri yalnızca “hangi hedefleri
savunacağı” değil, savunduğu hedeflerin kendi ulusal uygulamalarıyla ne ölçüde
desteklendiğidir. Bu yaklaşım, araştırmada uluslararası söylem ile ulusal
uygulama arasındaki olası uyumsuzlukların ayrıca incelenmesini gerekli
kılmaktadır.
Kurumsal
Kapasite
İklim siyasalarının
başarısı yalnızca hedeflerin doğruluğuna veya siyasal iradenin varlığına bağlı
değildir. Bu hedeflerin uygulanabilmesi için güçlü ve eş güdümlü kurumlara,
yeterli finansmana, uzman insan kaynağına, veri ve izleme sistemlerine,
hukuksal araçlara ve uygulama kapasitesine gereksinme vardır. Bu nedenle
araştırmada kurumsal kapasite, bir devletin iklim siyasalarını tasarlama, eş
güdümleme, uygulama, izleme, değerlendirme ve gerektiğinde düzeltme yeteneği
olarak ele alınmaktadır. Türkiye’nin COP31 Başkanlığı bakımından kurumsal
kapasite iki farklı düzeyde önem taşımaktadır. Birinci düzey, COP31’in
kendisinin gerçekleştirilmesine ilişkin örgütsel kapasitedir. İkinci ve daha
önemli düzey ise Türkiye’nin COP31 sırasında savunacağı uluslararası hedefleri
kendi ülkesinde uygulayabilme kapasitesidir. Bu ayrım, konferansın uluslararası
görünürlüğü ile Türkiye’nin gerçek iklim siyasası kapasitesi arasındaki olası
farkın ortaya çıkarılmasına olanak sağlayacaktır.
Uluslararası
Yükümlenme-Ulusal Siyasa Uyumu
İklim
diplomasisinin güvenilirliği, uluslararası düzeyde verilen yükümlenmelerle
ulusal düzeyde uygulanan siyasaların birbirini desteklemesine bağlıdır. Bu
nedenle araştırmada uluslararası yükümlenme-ulusal siyasa uyumu Türkiye’nin
COP31 kapsamında üstleneceği rolün değerlendirilmesinde temel ölçütlerden biri
olarak kabul edilmiştir. Bu uyum üç düzeyde ele alınacaktır:
Hedef uyumu: Uluslararası düzeyde savunulan iklim hedefleri ile ulusal
iklim hedeflerinin birbirini desteklemesi;
Siyasa aracı uyumu: Açıklanan hedeflerin gerçekleştirilmesi için gerekli
mevzuat, ekonomik araçlar, finansman ve kurumsal düzenlemelerin bulunması ve
Uygulama uyumu: Açıklanan siyasaların uygulamalarla desteklenmesi.
Bu üç düzey
arasında önemli farklılıklar bulunması durumunda uluslararası iklim
diplomasisinin güvenilirliği bakımından bir sorun ortaya çıkabileceği kabul
edilmektedir.
İklim
Liderliği ve Güvenilirlik
COP
Başkanlığının başarısı yalnızca görüşme sürecinin teknik olarak yürütülmesine
değil, Başkanlığın taraflar nezdindeki güvenilirliğine de bağlıdır. İklim
liderliği bu bağlamda, bir ülkenin yalnızca güçlü hedefler ortaya koyması
değil, bu hedeflerin gerçekleştirilmesine yönelik siyasal, kurumsal ve mali
kapasiteyi de ortaya koyabilmesidir. Bu araştırmada iklim liderliği gündem
oluşturma, tarafları bir araya getirme, uzlaşma üretme, uygulanabilir çözümler
geliştirme ve kendi ulusal siyasalarıyla örnek oluşturabilme kapasitesi
üzerinden değerlendirilecektir. Dolayısıyla Türkiye’nin COP31 Başkanlığı
bakımından liderlik savı yalnızca Antalya’da başarılı bir konferans
düzenlemekle değil, küresel iklim gündeminde somut ve kalıcı bir sonuç
üretebilmekle ölçülecektir.
COP31
Başarısı ve Ex Ante [7] Değerlendirme
COP31 henüz
gerçekleştirilmediğinden konferansın başarısına ilişkin değerlendirme zorunlu
olarak ex ante yani konferans öncesi bir değerlendirmedir. Bu yaklaşımda
amaç geleceği kesin biçimde öngörmek değil, mevcut görgül verilerden hareketle
başarıyı etkileyebilecek koşulları ve olası sonuçları sistemli biçimde
değerlendirmektir. Bu çerçevede başarı şansı hazırlık düzeyi, kurumsal kapasite,
diplomatik kapasite, siyasa tutarlılığı, finansman ve kaynak yeterliliği,
uluslararası siyasal koşullar ve taraflar arasında uzlaşma üretme kapasitesi arasındaki
ilişkinin bir sonucu olarak ele alınmaktadır.
Böylece COP31’in başarı şansı tek bir değişkene indirgenmemekte ve çok
boyutlu bir süreç olarak değerlendirilmektedir.
Kuramsal
Yaklaşımın Araştırmadaki İşlevi
Bu
araştırmada kullanılan kavramsal çerçeve COP31’e ilişkin bilgilerin yalnızca
sıralanmasını değil, aralarındaki nedensel ve işlevsel ilişkilerin
çözümlenmesini amaçlamaktadır. Temel varsayım uluslararası yükümlenmelerin
başarıya dönüşmesinin, bunların ulusal düzeyde uygulanabilir siyasa ve kurumsal
kapasiteyle desteklenmesine bağlı olduğudur. Bu nedenle araştırmanın temel
çözümleme mantığı şu ilişki üzerine kurulmaktadır: Uluslararası hedefler,
ulusal yükümlenmeler, siyasa araçları, kurumsal kapasite, uygulama ve
ölçülebilir sonuçlar. Bu zincirin herhangi bir halkasında ortaya çıkan
yetersizlik uluslararası hedeflerin sonuç üretme kapasitesini azaltabilecektir.
Buna karşılık güçlü kurumsal kapasite, yeterli finansman, tutarlı siyasa
araçları ve etkili diplomatik liderlik, uluslararası yükümlenmelerin
uygulanabilirliğini ve COP31’in başarı şansını artırabilecektir. Bu kuramsal
çerçeve, araştırmanın sonraki bölümünde Türkiye’nin COP31 hazırlıklarının ve
konferansın başarı şansının sistemli biçimde çözümlenmesinde kullanılacak temel
değerlendirme zemini oluşturmaktadır.
ÇÖZÜMLEME
COP31’in
Uluslararası İklim Rejimindeki Yeri
COP31’in
önemini değerlendirebilmek için öncelikle konferansın içinde yer aldığı
uluslararası iklim rejiminin geçirdiği dönüşümü dikkate almak gerekir. 1992
yılında Rio de Janeiro’da kabul edilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği
Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) iklim değişikliğini devletlerarası sürekli görüşmenin
konusu durumuna getirmiş, 1997 tarihli Kyoto Protokolü özellikle gelişmiş
ülkeler bakımından sayısallaştırılmış emisyon azaltım yükümlülükleri getirmiş
ve 2015 tarihli Paris Anlaşması ise iklim siyasasını bütün tarafların katıldığı
ulusal katkılar temelinde sürekli olarak güçlendirilmesi öngörülen yeni bir
yönetişim modeline taşımıştır. Bu tarihsel gelişim uluslararası iklim rejiminin
yalnızca yeni kurallar oluşturma yönünde değil, alınan kararların uygulanmasını
ve zaman içinde güçlendirilmesini sağlama yönünde evrildiğini göstermektedir.
Paris Anlaşması'nın beş yıllık ulusal katkı döngüsü, küresel durum
değerlendirmesi ve finansman, uyum ve kapasite geliştirme mekanizmaları bu
dönüşümün başlıca unsurlarıdır. Bu açıdan COP31 yeni bir uluslararası iklim
rejimi kurmaktan çok mevcut rejimin uygulama kapasitesinin sınandığı bir
aşamaya karşılık gelmektedir. Nitekim COP31 Başkanlığı tarafından konferansın “Uygulanma
COP” olarak tanımlanması da bu yaklaşımı açık biçimde ortaya koymaktadır.
Buradaki temel sorun daha fazla hedef belirlemekten çok mevcut hedeflerin
somut, izlenebilir ve uygulanabilir sonuçlara dönüştürülmesidir. Bu değişim COP
süreçlerinin siyasal niteliğinde de bir dönüşüme işaret etmektedir. İlk dönem
COP toplantılarında temel ağırlık uluslararası kuralların oluşturulması ve
sorumlulukların paylaşılması üzerinde iken Paris Anlaşması sonrasında görüşmenin
önemli bir bölümü uygulama, finansman, uyum, teknoloji, kapasite geliştirme ve
ulusal katkıların güçlendirilmesi sorunlarına yönelmiştir.
COP31’in
“Uygulama Konferansı” Niteliği: COP31 Başkanlığının ortaya koyduğu “Uygulama COP” yaklaşımı
konferansın temel savını oluşturmaktadır. Bu yaklaşım iklim rejiminin karşı
karşıya bulunduğu temel sorunun artık yalnızca normatif hedeflerin eksikliği
olmadığını ve mevcut hedeflerle uygulama arasındaki uzaklığın/kopukluğun
giderek daha önemli duruma geldiğini varsaymaktadır. Bu bağlamda COP31’in
başarısı yeni ve kapsamlı bildirilerin kabul edilmesinden çok uygulamaya dönük
somut ilerleme sağlayıp sağlayamayacağı üzerinden değerlendirilmelidir. Bu
yaklaşım üç temel soruyu gündeme getirmektedir: Devletler mevcut emisyon
azaltım hedeflerini güçlendirmeye hazır mıdır? Bu hedeflerin uygulanabilmesi
için gerekli finansman, teknoloji ve kurumsal kapasite sağlanabilecek midir? Uluslararası
düzeyde kabul edilen hedefler ulusal siyasalar ve ölçülebilir uygulamalarla
desteklenebilecek midir? Dolayısıyla COP31’in gündeminde yalnızca emisyon
azaltımı değil, iklim finansmanı, uyum, dayanıklılık, enerji dönüşümü, döngüsel
ekonomi, sürdürülebilir tarım, kentlerin iklim direnci ve yeşil sanayi dönüşümü
gibi doğrudan uygulamaya ilişkin alanların bulunması anlamlıdır. COP31
Başkanlığının belirlediği öncelikler de bu uygulama yönelimini
desteklemektedir. Elektrifikasyon ve enerji dönüşümü, sıfır atık ve döngüsel
ekonomi, dayanıklı kentler ve altyapı, sürdürülebilir tarım ve gıda sistemleri,
yeşil sanayi dönüşümü ile iklim finansmanı ve kırılgan bölgelerin desteklenmesi
iklim siyasasının yalnızca enerji sektörüne indirgenemeyeceğini ortaya
koymaktadır.
COP31’in
“Geleceğin COP’u” Olarak Konumlandırılması: COP31 Başkanlığı tarafından kullanılan ikinci önemli
kavram “COP of the Future”, yani “Geleceğin COP’u” yaklaşımıdır. Bu kavram
konferansın klasik görüşme formatının ötesine geçerek uygulama, yenilikçilik,
kapsayıcılık ve çok aktörlü katılım bakımından yeni bir model oluşturma savını
ifade etmektedir. Bu çerçevede COP31’in dört temel ilke üzerinden
yapılandırılması öngörülmektedir: diyalog, uzlaşma, eylem ve kapsayıcılık. Bu
ilkeler arasında özellikle “uzlaşma” ve “eylem” kavramlarının birlikte ele
alınması önemlidir. Çünkü iklim diplomasisinin temel paradokslarından biri çok
taraflı karar alma mekanizmasının uzlaşmaya dayanması nedeniyle kararların
kapsamının en düşük ortak paydaya yaklaşabilmesi ve buna karşılık iklim
krizinin giderek daha hızlı ve kapsamlı eylem gerektirmesidir. Dolayısıyla
COP31’in önündeki temel sorunlardan biri çok taraflı uzlaşma ile iklim
eyleminin gerektirdiği hız ve kapsam arasında denge kurabilmektir.
COP31’in
2035 Bakış Açısı: COP31
Başkanlığının Haziran 2026'da açıkladığı bazı küresel hedefler konferansın
yalnızca 2026 yılına ilişkin kararlarla sınırlı kalmayacağını göstermektedir.
Bu kapsamda 2035 bakış açısı öne çıkmaktadır. Öne çıkarılan hedefler arasında
küresel enerji talebinde elektriğin payının 2035 yılına kadar yaklaşık yüzde 20
düzeyinden yüzde 35'e yükseltilmesi, küresel atık artışının 2035 yılına kadar
yarıya indirilmesi ve binalarda enerji tüketim yoğunluğunun en az yüzde 25
azaltılması bulunmaktadır. Bu hedefler iki bakımdan önemlidir. İlk olarak,
iklim siyasasının yalnızca emisyonların azaltılması biçimindeki dar
yaklaşımından çıkarılarak enerji, atık ve yapı sektörleri gibi somut uygulama
alanlarına taşındığını göstermektedir. İkinci olarak, hedeflerin 2035'e
bağlanması, COP31'in başarısının konferans sırasında alınacak kararlarla değil,
konferans sonrasında gerçekleştirilecek uygulamalarla ölçülmesi gerektiğini
göstermektedir. Bu nedenle COP31 için gerçek başarı ölçütü, Antalya'da ortaya
çıkacak diplomatik söylemin niteliğinden çok, bu söylemin 2030'lu yıllarda
ölçülebilir uygulamalara dönüşüp dönüşmeyeceğidir.
COP31 ve
Küresel İklim Yönetişiminin Uygulama Sorunu: COP31'in konumunu belirleyen temel sorunlardan biri de
küresel iklim yönetişiminde ortaya çıkan uygulama açığıdır. Paris Anlaşması,
bütün tarafların iklim hedefleri belirlemesini ve zaman içinde bu hedefleri
güçlendirmesini öngörmektedir. Ancak ulusal hedeflerin açıklanması ile bu
hedeflerin gerçekleştirilmesi arasında önemli bir uzaklık bulunmaktadır. Bu
nedenle COP31 bir bakıma “yükümlenmelerin siyaseti”nden “uygulamanın
siyaseti”ne geçişin sınanacağı konferans niteliğindedir. Burada önemli olan
yalnızca devletlerin daha güçlü hedefler açıklaması değildir. Asıl sorun,
hedeflerin finansman, teknoloji, mevzuat, kurumsal kapasite ve toplumsal kabul
ile desteklenmesidir. Bu unsurlar bulunmadığı takdirde uluslararası iklim
rejimi normatif açıdan güçlü, fakat uygulama bakımından zayıf bir yapı olarak
kalabilecektir. Bu durum COP31 açısından iki yönlü bir sınama yaratmaktadır.
Bir taraftan gelişmiş ülkelerin finansman ve teknoloji konusunda daha güçlü
destek sunması beklenmektedir. Diğer taraftan gelişmekte olan ülkelerin de
açıkladıkları ulusal katkıları gerçekleştirebilecek siyasa ve uygulama
kapasitesini göstermeleri gerekmektedir.
COP31’in
Başarı Şansı Bakımından İlk Değerlendirme: Bu çerçevede COP31'in uluslararası iklim rejimindeki
yeri üç temel özellik üzerinden tanımlanabilir. Birincisi, COP31 mevcut Paris
rejiminin uygulanabilirliğinin sınanacağı bir konferanstır. İkincisi, COP31 çok
taraflı iklim diplomasisinin yeni jeopolitik ve ekonomik koşullar altında
uzlaşma üretme kapasitesini sınayacaktır. Üçüncüsü, COP31 uluslararası iklim
hedefleri ile ulusal uygulama kapasitesi arasındaki açığın azaltılıp
azaltılamayacağını gösterecektir. Bu üç unsur birlikte değerlendirildiğinde
COP31'in başarı şansının yalnızca Antalya'daki görüşmelerin sonucuna bağlı
olmadığı görülmektedir. Başarı uluslararası aktörlerin uzlaşma kapasitesi,
finansman konusundaki ilerleme, ulusal katkıların güçlendirilmesi, uygulama
araçlarının geliştirilmesi ve konferans sonrasında ölçülebilir sonuçların
ortaya çıkmasıyla belirlenecektir. Dolayısıyla COP31 küresel iklim rejiminin
norm üretme kapasitesinden çok üretilmiş normları uygulamaya dönüştürme
kapasitesinin sınanacağı bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir.
Türkiye’nin
COP31 Ev Sahipliği ve Başkanlığı
Türkiye’nin
COP31 sürecindeki konumu yalnızca konferansa ev sahipliği yapan bir devlet
olmanın ötesindedir. Türkiye, COP31’in ev sahibi ve Başkanlığını üstlenmiş ve
Avustralya ise özel bir düzenleme çerçevesinde görüşmelerin Başkanlığını
yürütmeyi üstlenmiştir. Böylece COP31 önceki konferanslardan farklı olarak
Başkanlık ile görüşme liderliğinin iki ülke arasında paylaştırıldığı özgün bir
yönetişim modeli altında gerçekleştirilecektir. Bu model COP31’in kurumsal
yapısını anlamak bakımından özel önem taşımaktadır. Türkiye’nin sorumluluğu
konferansın ev sahipliğinin yanı sıra COP Başkanlığını, Eylem Gündeminin (Action
Agenda) liderliğini ve Dünya Liderler Zirvesinin düzenlenmesini
kapsamaktadır. Avustralya ise Türkiye ile görüşerek COP31 görüşmelerine
liderlik etmek üzere “President of Negotiations” görevini üstlenmiştir.
Bu görev için Avustralya İklim Değişikliği ve Enerji Bakanı Chris Bowen
atanmıştır.
Türkiye’nin
COP31 Başkanlığı: UNFCCC
tarafından Ocak 2026’da yapılan açıklamada Türkiye Çevre, Şehircilik ve İklim
Değişikliği Bakanı Murat Kurum COP31/CMP21/CMA8 Başkan-Designate [8]
olarak atanmıştır. COP31’in 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da
gerçekleştirilmesi kararlaştırılmıştır. Konferans aynı zamanda Kyoto Protokolü
Taraflar Toplantısı (CMP21), Paris Anlaşması Taraflar Toplantısı (CMA8),
Bilimsel ve Teknolojik Danışma Yardımcı Organı (SBSTA65) ve Uygulama Yardımcı
Organı (SBI65) toplantılarını da kapsamaktadır. Bu durum Türkiye’nin
sorumluluğunu önemli ölçüde genişletmektedir. Türkiye yalnızca bir konferans yeri
sağlamamakta ve COP sürecinin siyasal yönünü temsil eden Başkanlığı
üstlenmektedir. Başkanlığın temel görevleri arasında taraflar arasındaki
diyaloğu kolaylaştırmak, konferansın gündeminin yürütülmesine katkıda bulunmak,
önceki COP kararlarıyla sürekliliği sağlamak ve tarafların üzerinde
uzlaşabileceği sonuçların ortaya çıkmasına katkıda bulunmak bulunmaktadır. Türkiye’nin
Nisan 2026 tarihli ilk Başkanlık mektubunda da bu rol açık biçimde ortaya
konulmuştur. Başkanlık çok taraflı iklim eylemine duyulan güveni güçlendirme,
tarafların beklentilerini ortak zeminde buluşturma ve somut, ölçülebilir ve
uygulama odaklı sonuçlar üretme amacını vurgulamıştır. Ayrıca COP31’in COP30
Belem [9]
sonuçlarıyla süreklilik içinde yürütüleceği ve COP29, COP30 ve COP31
Başkanlıkları arasındaki “Troika” [10]
mekanizmasının korunacağı belirtilmiştir.
Türkiye–Avustralya
Ortaklık Modeli: COP31’in
en dikkat çekici kurumsal özelliği Türkiye ile Avustralya arasında oluşturulan
ortaklık modelidir. Görüş birlikteliğine göre Türkiye “COP31 Başkanı” olarak
Başkanlığı ve ev sahipliğini üstlenirken Avustralya temsilcisi görüşmelerin
yürütülmesinden sorumlu “President of Negotiations” görevini
üstlenmektedir. Avustralya temsilcisine görüşmeleri yönetme konusunda özel
yetki verilmiş ve Türkiye ile Avustralya'nın karşılıklı danışma içinde hareket
etmesi öngörülmüştür. Bu modelin temel gerekçesi COP31’in farklı coğrafi ve
siyasal bakış açılarını bir araya getirmesidir. Türkiye’nin Akdeniz ve Avrasya
eksenindeki konumu ile Avustralya’nın Pasifik ve ada devletleriyle ilişkileri
iklim değişikliğinin farklı boyutlarını Başkanlık yapısına taşımaktadır.
Nitekim COP31 Başkanlığı bunu “Akdeniz ile Pasifik’i birbirine bağlayan” yeni
bir iklim diplomasisi modeli olarak tanımlamıştır. Bu düzenlemenin önemli bir üstünlüğü
Türkiye’nin ev sahibi ve Başkan olarak üstleneceği siyasal sorumlulukların görüşme
sürecinin profesyonel ve deneyimli bir iklim diplomasisi ekibi tarafından
yürütülmesiyle desteklenmesidir. Özellikle küçük ada devletlerinin ve Pasifik
bölgesinin iklim değişikliğine ilişkin duyarlılıklarının Avustralya üzerinden
Başkanlık yapısına taşınması konferansın kapsayıcılığını güçlendirebilir. Bununla
birlikte modelin bir kurumsal gerilim olasılığı da bulunmaktadır. Başkanlık ile
görüşme liderliğinin farklı devletlerde bulunması önceliklerin veya taktik
yaklaşımların farklılaşması durumunda eş güdüm sorunları yaratabilir. Bu
nedenle Türkiye–Avustralya iş birliğinin başarısı, yalnızca görev dağılımının
açık biçimde yapılmasına değil, iki Başkanlık aktörünün sürekli ve etkili
biçimde eş güdüm sağlayabilmesine bağlıdır. Nitekim ortaklık belgelerinde iki
ülkenin danışma içinde hareket etmesi ve görüş ayrılığı ortaya çıkması durumunda
karşılıklı tatmin sağlayacak bir çözüm bulununcaya kadar danışma sürecinin
sürdürülmesi öngörülmüştür.
Ev
Sahipliği Sorumluluğu: Türkiye’nin ikinci temel rolü konferansın ev sahibi olmaktır. COP31
Antalya EXPO Center’da gerçekleştirilecek ve konferans 9–20 Kasım 2026
tarihleri arasında yapılacaktır. Türkiye’nin ev sahibi ülke olarak sorumluluğu
yalnızca toplantı mekânının sağlanmasıyla sınırlı değildir. Ulaşım, konaklama,
güvenlik, sağlık, erişilebilirlik, teknik altyapı ve konferansın bütün
operasyonel gereksinmelerinin karşılanmasını kapsamaktadır. Bu alanda
hazırlıkların önemli ölçüde ilerlediği görülmektedir. UNFCCC ve Birleşmiş
Milletler Güvenlik ve Emniyet birimlerinin Haziran 2026’da Antalya’da
gerçekleştirdiği üçüncü teknik misyon hazırlıkların planlama aşamasından
uygulama güvence aşamasına geçtiğini ve yer, konaklama, ulaşım ve güvenlik
sistemlerinin gerçekçi ve yoğunluk senaryoları altında sınandığını
bildirmiştir. Ayrıca Türkiye ile UNFCCC arasındaki Ev Sahibi Ülke Anlaşmasının (Host
Country Agreement) onaylandığı ve yürürlüğe girmesinin beklendiği
açıklanmıştır. Anlaşmada kapsayıcılık, insan hakları, toplumsal cinsiyet, yerli
halklar ve yerel topluluklar ile engelli bireylerin katılımına ilişkin
güçlendirilmiş hükümler yer almakta ve ayrıca katılım için güven fonundan
destek alan ülkelerin konaklama maliyetleri bakımından özel bir üst sınır
öngörülmektedir. Bu gelişmeler Türkiye’nin COP31’in örgütsel başarı boyutunda
ciddi bir hazırlık kapasitesi geliştirdiğine işaret etmektedir. Ancak burada
önemli bir yöntembilimsel ayrım yapılmalıdır: operasyonel hazırlığın yüksek
düzeyde olması tek başına konferansın diplomatik veya iklim siyasası bakımından
başarılı olacağını göstermemektedir.
Eylem
Gündemi ve Türkiye’nin Liderlik Alanı: Türkiye’nin Başkanlık rolünün önemli bir boyutu da Global
Climate Action Agenda yani Küresel İklim Eylem Gündeminin liderliğidir. Bu
alan devletlerarası görüşmelerin yanında şehirler, bölgeler, işletmeler,
yatırımcılar ve sivil toplum kuruluşlarının iklim eylemine katılımını
güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu kapsamda Türkiye tarafından 2026 yılı içinde
elektrikleşme, atıkların azaltılması ve dirençli kentler alanlarında üç temel
hedef açıklanmıştır. Kesin enerji talebinde elektriğin payının 2035 yılına
kadar yüzde 35'e çıkarılması, küresel atık artışının 2035 yılına kadar yarıya
indirilmesi ve bina sektöründe enerji tüketim yoğunluğunun en az yüzde 25
azaltılması hedefleri COP31’in uygulama odaklı yaklaşımının somut örnekleridir.
Türkiye ayrıca Ocak 2026’da Samed Ağırbaş’ı [11]
COP31 İklim Üst Düzey Şampiyonu (Climate High-Level Champion) olarak
atamıştır. Bu görev hükümet dışı aktörlerin ve gerçek ekonominin iklim eylemine
katılımını güçlendiren Küresel İklim Eylem Gündemi açısından önem taşımaktadır.
Bununla birlikte burada da temel değerlendirme sorusu aynıdır: hedeflerin ilan
edilmesi ile hedeflerin gerçekleştirilmesi arasında nasıl bir uygulama
mekanizması kurulacaktır? COP31’in “Uygulama COP” niteliği dikkate alındığında
Türkiye’nin Başkanlık başarımı açısından asıl sınama bu noktada ortaya
çıkacaktır.
Dünya
Liderler Zirvesi ve Siyasal Görünürlük: Türkiye’nin ev sahibi olarak üstlendiği bir başka önemli
sorumluluk Dünya Liderler Zirvesinin Antalya’da gerçekleştirilmesidir. Zirvenin
11–12 Kasım 2026 tarihlerinde düzenlenmesi planlanmaktadır. Bu zirve COP31’in
teknik görüşme gündemi ile devlet ve hükümet başkanları düzeyindeki siyasal
irade arasında bağlantı kurma bakımından önemlidir. Üst düzey siyasal katılım
tarafların iklim hedeflerini güçlendirmeleri, finansman ve teknoloji konusunda
yeni yükümlenmeler ortaya koymaları ve görüşme sürecine siyasal ivme
kazandırmaları açısından fırsat yaratabilir. Ancak liderler zirvesinin varlığı
da kendi başına başarı göstergesi değildir. Liderlerin Antalya’da bulunması
ancak siyasal deklarasyonların somut finansman, yatırım, teknoloji, emisyon
azaltımı veya uyum siyasalarına dönüşmesi durumunda kalıcı bir iklim siyasası
sonucu yaratabilecektir.
Türkiye’nin
Dört Rolü ve İlk Değerlendirme: Türkiye’nin COP31’deki konumu bu nedenle dört temel rolün
kesişiminde ortaya çıkmaktadır: Birinci rol, ev sahibi ülkedir. Türkiye
konferansın bütün operasyonel ve lojistik sorumluluklarını üstlenmektedir. İkinci
rol, COP Başkanlığıdır. Türkiye, tarafları ortak bir zeminde buluşturmak ve
konferansın siyasal bütünlüğünü sağlamakla yükümlüdür. Üçüncü rol, Eylem
Gündemi liderliğidir. Türkiye, devlet dışı aktörlerin iklim eylemine katılımını
ve uygulama odaklı girişimleri güçlendirmeye çalışmaktadır. Dördüncü rol,
ulusal iklim siyasasının uygulayıcısıdır. Türkiye aynı zamanda kendi ulusal
iklim hedeflerinin, mevzuatının, enerji dönüşümünün, emisyon azaltım siyasalarının
ve uyum siyasalarının sonuçlarından sorumlu bir devlettir. Bu dört rolün aynı
anda yerine getirilmesi COP31’i Türkiye açısından olağan bir uluslararası ev
sahipliği örgütlenmesinden farklılaştırmaktadır. İlk bulgular, örgütsel
hazırlık bakımından Türkiye’nin önemli bir yol aldığını göstermektedir. Ancak
Başkanlığın gerçek başarısı henüz operasyonel hazırlıkla ölçülemez. Asıl sınama
Türkiye’nin taraflar arasında uzlaşma sağlayabilmesi, uygulama odaklı sonuçlar
üretebilmesi ve Başkanlık sırasında savunduğu küresel hedeflerle kendi ulusal
iklim siyasaları arasında yeterli tutarlılığı gösterebilmesidir. Bu nedenle
Türkiye’nin COP31 performansını değerlendirmek için bir sonraki aşamada
“Türkiye COP31’e nasıl hazırlanmıştır?” sorusunun yalnızca lojistik hazırlıklar
bakımından değil, hukuksal, kurumsal, diplomatik, teknik, mali ve siyasa
boyutlarıyla birlikte incelenmesi gerekmektedir.
Türkiye’nin
COP31’e Hazırlık Süreci
Türkiye’nin
COP31’e hazırlık süreci konferansın 2026 yılında Antalya’da
gerçekleştirilmesinin kesinleşmesinden sonra çok boyutlu bir kurumsal ve
diplomatik çalışma programına dönüşmüştür. Hazırlıkların yalnızca konferansın
fiziksel olarak gerçekleştirilmesine yönelik olmadığı ve Başkanlığın siyasal
vizyonunun oluşturulması, uluslararası görüşme sürecinin hazırlanması, Eylem
Gündeminin belirlenmesi, lojistik ve güvenlik altyapısının kurulması ve
Türkiye’nin ulusal iklim siyasalarının COP31 gündemiyle ilişkilendirilmesi gibi
farklı alanları kapsadığı görülmektedir.
Kurumsal
Hazırlığın Başlatılması: Türkiye’nin COP31 Başkanlığına ilişkin ilk hazırlık toplantısı Ocak
2026’da Antalya EXPO alanında gerçekleştirilmiştir. Toplantıya Çevre,
Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile UNFCCC Sekretaryasının yanı sıra
Antalya Valiliği ve ilgili kurumların temsilcileri katılmış ve COP31 misyonunun
başlatılması, yönetişim yapısı, EXPO alanının mimari yerleşimi ve operasyonel
planlama ele alınmıştır. Bunu izleyen süreçte Antalya il düzeyinde de Güvenlik,
Konaklama, Ulaşım ve Sağlık başlıklarında kurumlar arası eş güdüm toplantıları
yapılmıştır. Ocak 2026'daki toplantılarda hazırlık durumu, olası riskler ve
aksaklıkların önlenmesi ile lojistik planlama konuları değerlendirilmiştir. Bu
gelişmeler, hazırlıkların tek bir bakanlığın etkinliği olarak değil, merkezi
yönetim, Antalya’daki yerel yönetimler ve uluslararası kuruluşların katıldığı
çok aktörlü bir eş güdüm süreci olarak yürütüldüğünü göstermektedir.
UNFCCC
ile Teknik ve Operasyonel Hazırlık: Türkiye’nin hazırlıklarının önemli bir bölümü UNFCCC
Sekretaryası ile birlikte yürütülen teknik çalışmalar oluşturmaktadır.
UNFCCC’nin 2026 yılı ilk çeyrek değerlendirmesine göre Ocak ayında Antalya’da
teknik misyon gerçekleştirilmiş ve konferans alanı, konaklama, ulaşım ve
güvenlik düzenlemeleri ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Konferans alanının
yerleşim planı kesinleştirilmiş ve Mart ayından itibaren hukuksal düzenlemeler,
güvenlik, sağlık, konaklama ve diğer operasyonel çalışma başlıkları için ayrı
iş akışları oluşturulmuştur. Haziran 2026 itibarıyla hazırlıkların daha ileri
bir aşamaya geçtiği görülmektedir. UNFCCC’nin ikinci çeyrek raporunda üçüncü
teknik misyonun gerçekleştirildiği, hazırlıkların gerçekçi ve yoğun kullanım
senaryoları altında sınandığı ve yer, konaklama, ulaşım ile güvenlik
düzenlemelerinin bütünleşik biçimde ele alındığı belirtilmektedir. Bu durum,
Türkiye’nin COP31’in operasyonel hazırlığı bakımından yalnızca planlama
aşamasında kalmadığının ve uygulama öncesi deneme ve risk yönetimi aşamasına
geçtiğini göstermektedir.
Ev Sahibi
Ülke Anlaşması ve Hukuksal Hazırlık: COP31’in gerçekleştirilmesi için Türkiye ile UNFCCC arasında
bir Ev Sahibi Ülke Anlaşması (Host Country Agreement) oluşturulmuştur.
UNFCCC’nin 2026 yılı ikinci çeyrek değerlendirmesine göre anlaşma Türkiye
tarafından onaylanmış olup yürürlüğe girmesi beklenmektedir. Anlaşma,
konferansın etkili ve kapsayıcı biçimde gerçekleştirilmesine yönelik
düzenlemelerin yanında insan hakları, kapsayıcılık, toplumsal cinsiyet, yerli
halklar ve yerel topluluklar ile engelli bireylerin katılımına ilişkin hükümler
içermektedir. Ayrıca katılım için UNFCCC Güven Fonu tarafından desteklenen
delegasyonların konaklama maliyetleri bakımından özel bir sınır
öngörülmektedir. Bu düzenleme, COP31 hazırlığının yalnızca teknik ve lojistik
bir etkinlik olmadığını ve konferansın hukuksal statüsü, katılım koşulları ve
kapsayıcılık ilkeleri bakımından da kurumsal bir zemine oturtulduğunu
göstermektedir.
Uluslararası
Diplomatik Hazırlık: Türkiye’nin
hazırlık sürecinin ikinci önemli boyutu diplomatik hazırlıktır. COP31 Başkanı
sıfatıyla Murat Kurum, UNFCCC Sekretaryası, önceki COP Başkanlıkları, taraf
devletler, Avrupa Birliği temsilcileri, uluslararası kuruluşlar, sivil toplum
ve özel sektör aktörleriyle ilişkiler yürütmektedir. Türkiye ayrıca Mart 2026
sonunda New York’ta BM Genel Kurulu kapsamında daimi temsilcilere COP31
sürecine ilişkin bilgilendirme gerçekleştirmiş ve 13 Nisan 2026’da BM Genel
Sekreterliği ile taraf ülkelere Başkanlık vizyonunu açıklayan ilk mektubunu
göndermiştir. Bu diplomatik hazırlığın amacı Antalya’da başlayacak görüşme
sürecinin konferans günlerine bırakılmaması ve taraflar arasındaki
farklılıkların önceden belirlenerek ortak zeminlerin araştırılmasıdır. Mayıs
2026’da Türkiye ve Avustralya COP31 Başkanlığı ile Görüşme Başkanlığı
görevlerinin ortaklaşa yürütülmesine ilişkin bir mektup yayımlamış ve iki taraf
Antalya’ya giden sürecin saydam, kapsayıcı ve çözüm odaklı biçimde
yürütüleceğini ve yükümlenmelerin uygulamaya dönüştürülmesine odaklanılacağını
açıklamıştır. Bu gelişme COP31’in diplomatik hazırlığının konferans salonundaki
görüşmelerle sınırlı olmadığını ve konferans öncesi diplomasiye önemli bir
ağırlık verildiğini göstermektedir.
Türkiye’nin
COP31 Vizyonunun Oluşturulması: Hazırlık sürecinin yalnızca örgütsel değil, aynı zamanda
siyasal bir boyutu bulunmaktadır. Türkiye’nin COP31 Başkanlığı için ortaya
koyduğu temel yaklaşım “Implementation COP” yani “Uygulama COP’u” olarak
tanımlanmaktadır. Bu yaklaşım diyalog, uzlaşı ve eylem eksenleriyle
tamamlanmakta ve uluslararası iklim yükümlenmelerinin somut sonuçlara
dönüştürülmesi amaçlanmaktadır. Başkanlığın bu yaklaşımı aynı zamanda “COP of
the Future” anlayışıyla ilişkilendirilmiştir. Böylece Türkiye, COP31’i yalnızca
devletlerarası görüşme platformu olarak değil, hükümetler, yerel yönetimler,
özel sektör, finans kuruluşları, akademik çevre, gençler ve sivil toplum gibi
aktörlerin iklim eylemine katıldığı daha geniş bir uygulama platformu olarak
yapılandırmayı hedeflemektedir. Bu vizyonun oluşturulması önemlidir ancak
araştırmanın ilerleyen bölümünde asıl sorgulanması gereken nokta vizyonun somut
siyasa araçları ve ölçülebilir sonuçlarla desteklenip desteklenmediğidir.
Eylem
Gündemi ve Paydaş Katılımına Hazırlık: Türkiye’nin hazırlıklarının önemli bir bölümü COP31’in
hükümetler arası görüşme boyutunu aşan Küresel İklim Eylem Gündemi ile
ilgilidir. Bu çerçevede devlet dışı aktörlerin iklim eylemine katılımının
artırılması ve özel sektör, finans kuruluşları, yerel yönetimler, akademi ve
sivil toplum arasında daha güçlü iş birlikleri kurulması hedeflenmektedir. Türkiye
bu kapsamda Samed Ağırbaş’ı COP31 İklim Üst Düzey Şampiyonu olarak
görevlendirmiştir. Bu görev hükümet dışı aktörlerin iklim eylemine katılımını
güçlendirme ve gerçek ekonomide uygulama kapasitesini artırma açısından
Başkanlığın önemli araçlarından biri olarak tasarlanmıştır. Benzer biçimde
gençlerin COP31 sürecine katılımının artırılması için kamu kurumları arasında
hazırlık çalışmaları yürütülmektedir. Nisan 2026’da Çevre, Şehircilik ve İklim
Değişikliği Bakanlığı ile Gençlik ve Spor Bakanlığı temsilcileri COP31
kapsamında gençlik katılımının artırılmasına ilişkin çalışmaları
değerlendirmiştir. Bu gelişmeler, COP31 hazırlığının klasik devletlerarası
diplomasiyle sınırlı tutulmadığını ve çok aktörlü iklim yönetişimi anlayışının
hazırlık sürecine de taşındığını göstermektedir.
Ulusal
İklim Siyasalarının COP31 Hazırlığıyla İlişkilendirilmesi: Türkiye’nin COP31 hazırlığının en önemli
boyutu ise konferans Başkanlığı ile kendi ulusal iklim siyasasının birbirinden
kopuk yürütülüp yürütülmediğidir. Türkiye, Paris Anlaşması kapsamında ikinci
Ulusal Katkı Beyanını (NDC 3.0) 9 Kasım 2025’te sunmuş ve 2053 Uzun Dönemli
İklim Stratejisini de UNFCCC’ye iletmiştir. UNFCCC kayıtlarında ayrıca
Türkiye’nin 2026 Ulusal Envanter Belgesini Nisan 2026’da sunduğu görülmektedir.
Türkiye’nin ulusal iklim siyasasında 2053 net sıfır emisyon hedefi, İklim
Kanunu, Emisyon Ticaret Sistemi, Yeşil Mutabakat Eylem Planı ve sanayinin düşük
karbonlu dönüşümü gibi siyasa araçları öne çıkmaktadır. Hükümet temsilcileri bu
araçları COP31 hazırlığı bağlamında da uluslararası iklim diplomasisinin
unsurları olarak sunmaktadır. Burada araştırma açısından önemli bir ayrım
ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin bu siyasa belgelerine ve araçlarına sahip
olması tek başına bunların yeterli olduğu anlamına gelmemektedir. Asıl sorun
hedeflerin siyasa araçlarıyla, siyasa araçlarının ise uygulanabilir finansman
ve kurumsal kapasiteyle desteklenip desteklenmediğidir. Bu nedenle Türkiye’nin
COP31 hazırlığının ulusal siyasa boyutu ilerleyen bölümde ayrıca ve daha
ayrıntılı olarak incelenecektir.
Hazırlık
Sürecinin İlk Genel Değerlendirmesi: Eylül 2026 itibarıyla mevcut veriler Türkiye’nin COP31
hazırlıklarının birden fazla düzeyde eş zamanlı biçimde yürütüldüğünü
göstermektedir. Birinci olarak, operasyonel hazırlıklar ileri bir aşamaya
ulaşmıştır. Konferans yeri, ulaşım, konaklama, güvenlik ve sağlık gibi temel
alanlarda UNFCCC ile ortak teknik çalışmalar yürütülmüş ve hazırlıklar gerçekçi
senaryolar altında sınanmaya başlanmıştır. İkinci olarak, kurumsal ve hukuksal
hazırlıklar ilerlemiştir. Ev Sahibi Ülke Anlaşmasının onaylanması ve çok
kurumlu eş güdüm mekanizmalarının oluşturulması bunun göstergeleridir. Üçüncü
olarak, diplomatik hazırlıklar konferans öncesine taşınmış ve Türkiye ve
Avustralya arasındaki görev paylaşımı, taraflarla ilişkiler ve Başkanlık
vizyonunun uluslararası düzeyde açıklanması yoluyla görüşme zemini
oluşturulmaya başlanmıştır. Dördüncü olarak, Türkiye kendi ulusal iklim siyasalarını
COP31 Başkanlığı ile ilişkilendirmeye başlamış ve NDC 3.0, 2053 Uzun Dönemli
İklim Stratejisi, İklim Kanunu ve Emisyon Ticaret Sistemi gibi araçları bu
bağlamda öne çıkarmıştır. Bununla birlikte bu bulgular henüz Türkiye’nin
hazırlıklarının yeterli olduğu sonucunu doğurmamaktadır. Şimdiye kadar ortaya
konulan çalışmalar daha çok “hazırlık kapasitesinin varlığı”nı göstermektedir.
Hazırlıkların içerik bakımından yeterliliği, uygulanabilirliği, finansman
boyutu, uluslararası güvenilirliği ve Türkiye’nin COP31 Başkanlığında
savunacağı hedeflerle kendi ulusal siyasaları arasındaki uyumu ayrıca sınamak
gerekmektedir. Bu nedenle bir sonraki çözümleme aşaması Türkiye’nin COP31’de ne
sunacağı ve hangi siyasa ve girişimleri uluslararası gündeme taşıyacağı
sorusuna odaklanmalıdır.
Türkiye’nin
COP31’de Sunacağı Siyasalar ve Girişimler
Türkiye’nin
COP31’de ortaya koyacağı siyasalar ve girişimler yalnızca konferansın ev sahibi
ve başkanlığını yürüten ülke olarak üstlendiği diplomatik sorumluluklarla
sınırlı değildir. Türkiye aynı zamanda Paris Anlaşması kapsamındaki ulusal
yükümlülüklerini uygulamak, 2053 net sıfır emisyon hedefini somutlaştırmak ve
kendi iklim siyasasını uluslararası iklim rejiminin yeni uygulama dönemine
bağlamak durumundadır. Bu nedenle Türkiye’nin COP31 gündemindeki konumu iki
farklı düzlemde ele alınmalıdır. Birinci düzlem, COP31 Başkanlığı aracılığıyla
küresel iklim eylemine yön verme girişimleridir. İkinci düzlem ise Türkiye’nin
kendi ulusal iklim siyasalarını ve uygulama araçlarını uluslararası topluma
sunmasıdır. Bu ayrım önemlidir. Çünkü bir ülkenin COP Başkanlığı sıfatıyla
ortaya koyduğu küresel hedefler ile aynı ülkenin ulusal düzeyde
gerçekleştirmekle yükümlü olduğu emisyon azaltımı, uyum, finansman ve kurumsal
dönüşüm siyasaları birbirinden farklıdır. Türkiye’nin COP31 bakımından başarısı
da önemli ölçüde bu iki düzlemi birbirleriyle ne ölçüde tutarlı biçimde
ilişkilendirebildiğine bağlı olacaktır.
Türkiye’nin
İkinci Ulusal Katkı Beyanı ve 2035 hedefi: Türkiye’nin COP31’deki en önemli ulusal siyasa
dayanaklarından biri 9 Kasım 2025 tarihinde Birleşmiş Milletler İklim
Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryasına sunulan İkinci Ulusal Katkı
Beyanı’dır (NDC 3.0). Türkiye bu belgede 2035 yılında sera gazı emisyonlarını
referans senaryoya göre 466 milyon ton CO₂ eş değeri azaltarak 643 milyon ton
CO₂ eş değerinde tutmayı hedeflemektedir. Referans senaryoda 2035 yılı emisyonu
1.109 milyon ton CO₂ eş değeri olarak öngörüldüğünden Türkiye’nin bildirdiği
azaltım miktarı 466 milyon tona ulaşmaktadır. Bu nedenle NDC 3.0, Türkiye’nin
COP31’de sunabileceği en somut ulusal siyasa çerçevelerinden biridir. Belge
enerji, sanayi, binalar, ulaştırma, tarım, atık ve arazi kullanımı gibi temel
sektörleri kapsayan ekonomi genelinde bir yaklaşım benimsemektedir. Türkiye
ayrıca NDC'nin uygulanması bakımından iklim finansmanına erişim, teknoloji
transferi ve kapasite geliştirmeyi temel kolaylaştırıcı unsurlar olarak
tanımlamaktadır. Bununla birlikte, COP31 bakımından asıl önemli konu yalnızca
466 milyon tonluk azaltım hedefinin açıklanmış olması değildir. Bu hedefin
hangi siyasa araçlarıyla, hangi takvim içerisinde ve hangi mali ve kurumsal
kapasiteyle gerçekleştirileceğinin gösterilebilmesi daha belirleyici olacaktır.
Başka bir ifadeyle Türkiye’nin COP31’deki söyleminin “hedef açıklama”
aşamasından “uygulama planı ve sonuç üretme” aşamasına geçmesi beklenmektedir.
2053 net
sıfır hedefi ve uzun dönemli dönüşüm: Türkiye’nin COP31’deki ikinci temel siyasa dayanağı 2053 net
sıfır emisyon hedefidir. Bu hedef, kısa ve orta vadeli NDC hedeflerinin
üzerinde yer alan uzun dönemli stratejik çerçeveyi oluşturmaktadır. Türkiye’nin
uzun dönemli iklim siyasası enerji, sanayi, binalar, ulaştırma, tarım, atık ve
arazi kullanımı ile ormancılık gibi sektörlerde dönüşümü öngören bir çerçeveye
dayanmaktadır. Dolayısıyla COP31 Türkiye açısından 2053 hedefinin yalnızca
uluslararası düzeyde yeniden ifade edilmesi için değil, bu hedefin 2035 NDC
hedefiyle nasıl bir uygulama zinciri oluşturduğunun gösterilmesi bakımından da
önem taşımaktadır. Burada ortaya çıkabilecek temel soru şudur: 2035 yılında 643
milyon ton CO₂ eşdeğerine ulaşılması hedefi, Türkiye’yi 2053 net sıfır hedefine
hangi doğrusal olmayan ancak ölçülebilir dönüşüm patikası üzerinden
taşıyacaktır? Bu sorunun yanıtı COP31’de Türkiye’nin iklim siyasasının
inandırıcılığını doğrudan etkileyecektir. Çünkü uzun dönemli hedeflerin
uluslararası alanda inandırıcı olabilmesi kısa ve orta vadeli uygulama
göstergeleriyle desteklenmelerine bağlıdır.
İklim
Kanunu ve Emisyon Ticaret Sistemi: Türkiye’nin COP31’de sunabileceği en önemli kurumsal siyasa
araçlarından biri 2025 yılında yasalaşan İklim Kanunu'dur. Kanun, sera gazı
emisyonlarının azaltılması ve iklim değişikliğine uyumun yanı sıra planlama,
uygulama, izin, denetim, karbon fiyatlandırması ve iklim finansmanı bakımından
ulusal bir hukuksal çerçeve oluşturmaktadır. Ayrıca Emisyon Ticaret Sistemi
(ETS), gönüllü karbon piyasaları, denkleştirme, adil geçiş ve iklim adaleti
gibi kavramları hukuksal sistem içine almaktadır. Bu çerçevenin COP31
bakımından önemi Türkiye’nin iklim siyasasını yalnızca strateji ve hedef
belgelerine dayandırmak yerine, hukuksal ve kurumsal araçlarla destekleme savında
bulunabilmesidir. Özellikle Emisyon Ticaret Sistemi Türkiye bakımından
stratejik önem taşımaktadır. İklim Değişikliği Başkanlığı tarafından yayımlanan
bilgilere göre sistemin 2026–2027 döneminde pilot olarak uygulanması
öngörülmekte ve ilk aşamada Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme
Mekanizması (SKDM) bakımından önem taşıyan sektörlere odaklanılması
planlanmaktadır. Böylece Türkiye’nin COP31’de verebileceği mesajlardan biri
iklim siyasasının artık yalnızca çevresel bir siyasa alanı olmadığı ve sanayi siyasasını,
dış ticareti, yarışma gücünü, yatırımları ve finansman mekanizmalarını doğrudan
etkileyen bir ekonomik dönüşüm alanına dönüştüğü olacaktır. Ancak burada da önemli
ölçüt mevzuatın varlığı değil, uygulamanın başlamış ve ölçülebilir sonuçlar
üretmeye başlamış olmasıdır. COP31 “Implementation COP” olarak tanımlandığı
için Türkiye’nin İklim Kanunu ve ETS'yi yalnızca yeni hukuksal araçlar olarak
değil, uygulanabilir ve sonuç üretmeye başlayan siyasa araçları olarak
gösterebilmesi daha güçlü bir uluslararası etki yaratacaktır. [12]
Elektrifikasyon,
enerji dönüşümü ve yeşil sanayileşme: COP31 Başkanlığı tarafından Haziran 2026’da açıklanan Küresel
İklim Eylem Gündemi elektrifikasyonu temel önceliklerden biri durumuna
getirmiştir. 2035 yılına kadar küresel kesin enerji talebinde elektriğin
payının bugün yüzde 20’nin biraz üzerindeki düzeyden yüzde 35’e yükseltilmesi
hedeflenmektedir. Aynı çerçevede yeşil sanayileşmenin ve döngüsel ekonominin
geliştirilmesi de öncelikler arasına alınmıştır. Türkiye açısından bu hedefler
özellikle önemlidir. Çünkü Türkiye’nin sanayi üretiminin, enerji tüketiminin ve
ihracatının karbon yoğunluğu ülkenin iklim siyasası ile Avrupa Birliği’nin
yeşil dönüşüm siyasası arasındaki bağlantıyı güçlendirmektedir. Dolayısıyla
COP31’de Türkiye’nin yeşil sanayileşme, enerji verimliliği, yenilenebilir
enerji, düşük karbonlu üretim ve karbon fiyatlandırması alanlarındaki
uygulamalarını uluslararası yatırım ve teknoloji iş birliğiyle ilişkilendirmesi
beklenebilir. Ancak burada bir yöntembilimsel ayrım yapılmalıdır. Türkiye’nin
bu alanlarda belirli girişimleri bulunduğu doğrulanmış olmakla birlikte,
COP31’de bunların hangilerinin yeni uluslararası yükümlenme veya somut ortaklık
önerisi olarak sunulacağı henüz bütünüyle açıklanmış değildir. Bu nedenle
mevcut aşamada bunları kesinleşmiş COP31 teklifleri olarak değil, Türkiye’nin
ulusal siyasa altyapısının COP31’de uluslararası gündeme taşınabilecek
unsurları olarak değerlendirmek daha doğrudur.
Sıfır
atık, döngüsel ekonomi ve dayanıklı kentler: Türkiye’nin COP31 Başkanlığı altında öne çıkardığı bir
başka alan sıfır atık ve döngüsel ekonomidir. Haziran 2026’da açıklanan COP31
Eylem Gündemi kapsamında 2035 yılına kadar küresel atık artış hızının yarıya
indirilmesi ve döngüsel malzeme kullanım oranının en az yüzde 15’e
yükseltilmesi hedeflenmiştir. Aynı açıklamada binalarda enerji tüketim
yoğunluğunun en az yüzde 25 azaltılması ve böylece daha dayanıklı ve enerji
verimli kentlerin oluşturulması hedeflenmiştir. Bu alan Türkiye açısından
ayrıca anlamlıdır. Çünkü Sıfır Atık yaklaşımı Türkiye’nin ulusal siyasa
repertuarında zaten yer almaktadır ve COP31 Başkanlığı sırasında küresel iklim
gündemiyle ilişkilendirilmiştir. Samed Ağırbaş’ın COP31 İklim Üst Düzey
Şampiyonu olarak atanması da şehirler, bölgeler, işletmeler, yatırımcılar ve
sivil toplum kuruluşları gibi devlet dışı aktörlerin iklim eylemine katılımını
güçlendirme amacını göstermektedir. Burada Türkiye’nin üstünlüğü kendi ulusal
deneyimini küresel bir siyasa alanına taşıyabilmesidir. Bununla birlikte, Sıfır
Atık uygulamasının COP31 bakımından gerçek katkısı yalnızca Türkiye’deki
uygulamanın tanıtılmasına değil, farklı ülkelerde uygulanabilir, ölçülebilir ve
finansmanı sağlanabilir bir modele dönüştürülmesine bağlı olacaktır.
İklim
finansmanı, teknoloji ve “uygulanabilir proje” yaklaşımı: Türkiye’nin COP31 Başkanlığı için
ilan ettiği temel yaklaşım iklim finansmanı ile uygulama arasındaki kopukluğu
azaltmaktır. Nisan 2026 tarihli COP31 Başkanlığı mektubunda Türkiye finansman,
teknoloji ve ortaklıkların harekete geçirilmesini özellikle kırılgan bölgelerde
uygulanabilir ve ölçeklenebilir çözümler geliştirilmesini öncelik olarak
açıklamıştır. Sivil toplum, özel sektör, finans kuruluşları, akademi ve yerel
yönetimlerin sürece katılımı da bu çerçevenin bir parçası olarak
belirtilmiştir. Bu yaklaşım daha sonra “İklim Uygulama Köprüsü” (Climate
Implementation Bridge) olarak somutlaştırılmıştır. Bu girişimin amacı
ülkelerin Ulusal Katkı Beyanlarını yatırım yapılabilir proje portföylerine
dönüştürmelerine yardımcı olmak ve iklim finansmanının daha hızlı biçimde somut
projelere ulaşmasını sağlamaktır. Bu girişim, COP31’in “uygulama” savı
bakımından özellikle önemlidir. Çünkü uluslararası iklim rejiminin temel
sorunlarından biri ülkelerin açıkladıkları hedefler ile bu hedefleri
gerçekleştirecek finansman, teknoloji ve yatırım arasında ortaya çıkan
boşluktur. Türkiye’nin COP31 Başkanlığı bu boşluğu azaltacak mekanizmalar
geliştirebilirse konferansın yalnızca yeni hedefler açıklayan değil, mevcut
hedeflerin gerçekleştirilmesini kolaylaştıran bir toplantı niteliği kazanmasına
katkıda bulunabilir.
Belem
Misyonu +1.5C ve COP Başkanlıkları arasında süreklilik: Türkiye’nin COP31’deki
girişimlerinden biri de “Belem Mission to +1.5C” sürecinin yürütülmesine
katkıdır. Bu girişim, COP29 Azerbaycan, COP30 Brezilya ve COP31 Türkiye
başkanlıklarını bir araya getirerek Ulusal Katkı Beyanları ve Ulusal Uyum
Planlarının uygulanmasını hızlandırmayı ve uluslararası iş birliği ve
yatırımların bu planlara yönlendirilmesini amaçlamaktadır. Bu mekanizma COP
Başkanlıkları Troikası bakımından da önem taşımaktadır. Böylece önceki, mevcut
ve sonraki COP Başkanlıkları arasında siyasa ve görüşme sürekliliğinin
oluşturulması hedeflenmektedir. Türkiye açısından bu durum COP31’i tek başına
gerçekleştirilen bir diplomatik etkinlik olmaktan çıkararak Paris Anlaşması
uygulamasında süreklilik sağlayan bir ara halka durumuna getirme fırsatı
yaratmaktadır.
Türkiye’nin
COP31’deki “teklif portföyü”- kesinleşenler ve henüz oluşmakta olanlar: Mevcut belgeler birlikte
değerlendirildiğinde Türkiye’nin COP31’deki siyasa ve girişimlerini üç
kategoride toplamak olanaklıdır. Birinci kategori, açıkça ilan edilmiş
girişimlerdir. Bunlar arasında COP31 Eylem Gündemi'nin elektrifikasyon, sıfır
atık ve dayanıklı kentler hedefleri, “Climate Implementation Bridge”, Belem
Mission to 1.5 süreci, finansman, teknoloji ve ortaklıkların harekete
geçirilmesi, devlet dışı aktörlerin katılımının artırılması ve gençlerin COP31
süreci içine alınması bulunmaktadır. İkinci kategori, Türkiye’nin ulusal siyasa
ve hukuk belgelerinin COP31’de sunulabilecek temel dayanaklarını
oluşturmaktadır. NDC 3.0, 2053 net sıfır hedefi, İklim Kanunu, ETS, yeşil
dönüşüm siyasaları ve düşük karbonlu sanayi dönüşümü bu gruptadır. Bunların
önemli bir bölümü esasen kabul edilmiş veya uygulama aşamasına geçmiştir. Üçüncü
kategori ise henüz kesinleşmiş COP31 yükümlenmesi olarak kabul edilemeyecek
fakat Türkiye’nin mevcut siyasalarından hareketle konferansta gündeme
getirebileceği alanlardır. Bunlar arasında daha ayrıntılı sektörel azaltım
hedefleri, yeni uluslararası finansman mekanizmaları, teknoloji ortaklıkları,
bölgesel uyum projeleri ve Türkiye’nin Akdeniz çevresindeki iklim
dayanıklılığına ilişkin bölgesel girişimler sayılabilir. Bu alanlarda
Türkiye’nin ne ölçüde yeni ve bağlayıcı öneriler geliştireceği, COP31’e
yaklaşılırken açıklanacak siyasa belgeleri ve görüşme konumlarıyla daha açık duruma
gelecektir. Bu nedenle Türkiye’nin COP31’deki asıl sınavı çok sayıda siyasa
başlığı ortaya koymak değil, bu başlıkları ölçülebilir hedefler, uygulanabilir
projeler, finansman kaynakları, kurumsal sorumluluklar ve izleme
göstergeleriyle ilişkilendirebilmektir. COP31’in “Implementation COP” olarak
tanımlanması Türkiye açısından bu gerekliliği daha da güçlendirmektedir. Bir
başka ifadeyle Türkiye’nin COP31’de sunacağı siyasa portföyünün başarısı
söylemin genişliğinden çok “hedef–araç–finansman–kurum–uygulama–sonuç” zincirinin
ne ölçüde kurulabildiğiyle belirlenecektir. Bu çerçevede bir sonraki aşamada
sorulması gereken soru Türkiye’nin elindeki siyasa ve kurumsal araçların COP31
Başkanlığı tarafından üstlenilen uluslararası hedefleri gerçekleştirmeye
yeterli olup olmadığıdır. Dolayısıyla aşağıda Türkiye’nin hazırlıklarının
yeterlik düzeyinin, kapsam, içerik, uygulanabilirlik, kurumsal kapasite,
finansman, güvenilirlik ve sürdürülebilirlik ölçütleri üzerinden
değerlendirilmesi gerekmektedir.
Türkiye’nin
Hazırlıklarının Yeterlik Düzeyi
Türkiye’nin
COP31’e yönelik hazırlıklarının yeterli olup olmadığının değerlendirilmesi
yalnızca konferansın Antalya’da düzenlenebilmesi için gerekli teknik ve
lojistik koşulların sağlanıp sağlanmadığının belirlenmesiyle sınırlı tutulamaz.
Çünkü Türkiye, COP31’de yalnızca ev sahibi ülke değildir aynı zamanda COP
Başkanlığı, Küresel İklim Eylem Gündemi’nin yönlendiricisi ve Paris Anlaşması
kapsamındaki kendi ulusal iklim siyasalarının uygulayıcısıdır. Bu nedenle
yeterlik, kapsam, içerik, uygulanabilirlik, kurumsal kapasite, finansman,
güvenilirlik ve sürdürülebilirlik olmak üzere yedi ölçüt üzerinden
değerlendirilmelidir.
Hazırlıkların
kapsamı bakımından yeterlik: Türkiye’nin hazırlıklarının kapsamı bakımından önemli bir
eksiklik görülmemektedir. Hazırlık süreci yalnızca konferans yerleşkesinin
düzenlenmesiyle sınırlı kalmamış ve ulaşım, güvenlik, sağlık, konaklama, yer
planlaması, diplomatik ilişkiler, görüşme hazırlıkları, paydaş katılımı ve
iklim eylem gündemini kapsayacak biçimde çok boyutlu olarak yürütülmüştür. Ocak
2026'da Antalya EXPO’da yapılan ilk hazırlık toplantısında UNFCCC Sekretaryası
ile birlikte yönetişim, mimari yerleşim, operasyonel planlama, ulaşım ve
güvenlik başlıkları ele alınmış ve daha sonraki teknik misyonlarla
hazırlıkların ayrıntıları geliştirilmiştir. Bu durum, örgütsel hazırlık
bakımından Türkiye’nin yüksek bir yeterlik düzeyine ulaştığını göstermektedir.
Ayrıca COP31 Başkanlığı’nın yalnızca hükümetler arası görüşmelere değil, özel
sektör, finans kuruluşları, yerel yönetimler, akademi, sivil toplum ve gençlere
uzanan bir eylem alanı oluşturması hazırlıkların kapsamını klasik COP örgütlenmesinin
ötesine taşımaktadır. Haziran 2026’da açıklanan Eylem Gündemi de
elektrifikasyon, sıfır atık, gıda güvenliği, dirençli kentler, yeşil
sanayileşme, gençlik, sağlık ve eğitim gibi birbirleriyle bağlantılı alanları
kapsamaktadır. Dolayısıyla kapsam bakımından hazırlıkların yeterli hatta bazı
yönleriyle kapsamlı olduğu sonucuna ulaşılabilir.
İçerik
bakımından yeterlik: İçerik
bakımından da Türkiye’nin COP31 hazırlıkları belirgin bir stratejik çerçeveye
sahiptir. “Implementation COP” anlayışı iklim siyasasında yeni hedefler ilan
etmekten çok mevcut hedeflerin uygulanmasına yönelmiştir. Bu yaklaşım Paris
Anlaşması’nın ilk Küresel Durum Değerlendirmesi sonrasında ortaya çıkan temel
soruna yani yükümlenmeler ile uygulama arasındaki boşluğa doğrudan karşılık
vermektedir. UNFCCC de 2026 ara döneminde COP31 Başkanlığı’nın Eylem Gündemi
ile görüşmelerin ayrı fakat birbirini tamamlayan iki paralel çizgi olarak
yürütüldüğünü belirtmektedir. Türkiye’nin ortaya koyduğu elektrifikasyon, sıfır
atık, dirençli kentler ve yeşil sanayileşme hedefleri de ölçülebilir 2035
hedefleriyle desteklenmiştir. Özellikle elektriğin kesin enerji talebindeki
payının yüzde 35’e çıkarılması, atık artışının yarıya indirilmesi ve binalarda
enerji tüketim yoğunluğunun en az yüzde 25 azaltılması gibi hedefler önceki
COP’larda görülen genel ve soyut söylemlerin ötesine geçme çabasını göstermektedir.
Türkiye’nin ulusal siyasa içeriği de bu küresel çerçeveyi desteklemektedir.
İkinci Ulusal Katkı Beyanı 2035 yılı için 643 milyon ton CO₂ eş değeri emisyon
düzeyini ve referans senaryoya göre 466 milyon ton CO₂ eş değeri azaltımı
hedeflemekte ve 2053 net sıfır hedefi ise uzun dönemli dönüşümün temelini
oluşturmaktadır. Bu nedenle içerik bakımından hazırlıkların yeterli olduğu
ancak bu yeterliğin henüz uygulama sonuçlarıyla kanıtlanmış olmadığı
söylenebilir.
Uygulanabilirlik
bakımından temel sorun: Türkiye’nin COP31 hazırlıklarının en önemli sınırı uygulanabilirlik
alanında ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin elinde çok sayıda siyasa belgesi,
hedef, strateji ve hukuksal araç bulunmaktadır. Ancak “Implementation COP”
yaklaşımında belirleyici olan bu araçların mevcut olup olmadığı değil, bunların
ölçülebilir sonuçlar üretip üretmediğidir. Türkiye’nin İklim Kanunu’nun 2025
yılında yasalaşması önemli bir kurumsal adımdır. Kanun emisyon azaltımı, iklim
değişikliğine uyum, ETS, yeşil finansman, karbon piyasaları, adil geçiş ve
yerel düzeyde iklim eylemi bakımından hukuksal çerçeve oluşturmuştur. Ancak hukuksal
çerçeve ile uygulama kapasitesi aynı şey değildir. Örneğin Türkiye Emisyon
Ticaret Sistemi’nin 2026–2027 döneminde pilot olarak uygulanması
öngörülmektedir. Bu durum sistemin henüz başlangıç aşamasında olduğunu
göstermektedir. Dolayısıyla COP31 sırasında Türkiye’nin ETS’yi tamamlanmış bir
iklim siyasa aracı olarak değil, uygulamaya geçirilmekte olan bir dönüşüm
mekanizması olarak sunması daha gerçekçi olacaktır. Buradaki temel sorun
Türkiye’nin iklim siyasasının “mevzuat üretme kapasitesi” ile “uygulama ve
sonuç üretme kapasitesi” arasındaki farktır. COP31’in başarısı bakımından bu
farkın kapatılması Türkiye’nin uluslararası söyleminin güvenilirliği açısından
belirleyici olacaktır.
Kurumsal
kapasite bakımından yeterlik: Türkiye son yıllarda iklim siyasasına ilişkin kurumsal
kapasitesini belirgin biçimde geliştirmiştir. İklim Değişikliği Başkanlığı’nın
merkezi eş güdüm rolünün güçlendirilmesi, İklim Değişikliği ve Uyum Eş Güdüm
Kurulu, ulusal katkıların hazırlanması, uzun dönemli stratejinin oluşturulması
ve COP31 Başkanlığı bünyesinde çok sayıda kurumun süreç içine alınması bunun
göstergeleridir. Bununla birlikte iklim değişikliği doğası gereği tek bir
bakanlığın veya tek bir kamu kurumunun yönetebileceği bir siyasa alanı
değildir. Enerji, sanayi, ulaştırma, tarım, orman, kentleşme, finans, dış
ticaret ve yerel yönetimler arasında sürekli ve etkili bir eş güdüm gerektirir.
Türkiye’nin 2053 Uzun Dönemli İklim Stratejisi de enerji, ulaştırma, sanayi,
tarım, binalar, atık, arazi kullanımı ve ormancılık gibi çok sayıda sektörde
dönüşüm öngörmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin kurumsal kapasitesi oluşmuş ve
gelişmekte olan bir kapasite olarak değerlendirilmelidir. Ancak bu kapasitenin
sektörler ve özellikle merkezi yönetim–yerel yönetim ilişkileri bakımından ne
ölçüde bütünleşik çalışabildiği henüz tam olarak kanıtlanmış değildir. Burada
özellikle yerel yönetimler önem kazanmaktadır. COP31 Başkanlığı, iklim dirençli
kentleri yalnızca diplomatik bir tema olarak değil, uygulanabilir örneklerin
ortaya konulacağı bir alan olarak değerlendirmektedir. Ağustos 2026’da Türkiye
tarafından yapılan açıklamalarda iklim dirençli kentler kapsamında uygulanmış
örneklerin, ölçülmüş sonuçların ve ölçeklendirilebilir modellerin COP31
gündemine taşınmasının hedeflendiği belirtilmiştir. Bu yaklaşım olumlu olmakla
birlikte gerçek yeterlik ancak farklı büyüklükteki belediyelerin bu siyasaları
uygulayabilecek mali, teknik ve kurumsal kapasiteye sahip olmasıyla
sağlanabilir.
Finansman
bakımından yeterlik: İklim
siyasasının en zayıf halkalarından biri finansmandır. Türkiye bunun
farkındadır. 2026 yılında başlatılan “Ulusal İklim Finansmanı Kapasitesinin
Güçlendirilmesi” projesinin amaçları arasında ulusal ve uluslararası iklim
finansmanına daha etkili erişim ve finansal kaynakların harekete geçirilmesi
konusunda kurumsal kapasitenin geliştirilmesi bulunmaktadır. Bu girişim önemli
olmakla birlikte aynı zamanda bir eksikliği de göstermektedir: Türkiye’nin
iklim finansmanı kapasitesini geliştirme gereksinmesi devam etmektedir. Bu
durum COP31 bakımından iki yönlü bir sonuç doğurmaktadır. Bir taraftan Türkiye
gelişmekte olan ülkelerin iklim finansmanına erişimini kolaylaştıran
mekanizmaları savunarak önemli bir diplomatik rol üstlenebilir. Diğer taraftan
kendi NDC’sinin ve 2053 hedefinin gerektirdiği dönüşümün finansmanını da
göstermek zorundadır. COP31 Başkanlığı’nın “Climate Implementation Bridge”
girişimi bu bakımdan özellikle önemlidir. Ulusal katkı beyanlarının yatırım
yapılabilir proje portföylerine dönüştürülmesi ve finansmanın somut projelere
daha hızlı ulaşması hedeflenmektedir. Ancak Türkiye bakımından asıl sınav bu
yaklaşımın Antalya’da açıklanan bir girişim olarak kalmaması ve Türkiye’nin
kendi iklim projeleri için de ölçülebilir finansman hacimleri, yatırım araçları
ve uygulama takvimleri ortaya koyabilmesidir.
Güvenilirlik
ve tutarlılık bakımından değerlendirme: Uluslararası iklim diplomasisinde güvenilirlik, yalnızca
verilen sözlerin niteliğiyle değil, söylem ile uygulama arasındaki tutarlılıkla
belirlenmektedir. Türkiye bu bakımdan önemli bir üstünlüğe sahiptir: 2053 net
sıfır hedefi, İkinci NDC, İklim Kanunu, ETS hazırlıkları ve Uzun Dönemli İklim
Stratejisi birbirini tamamlayan bir siyasa zinciri oluşturmaktadır. Böylece uzun
dönemli hedef ulusal katkı, hukuksal çerçeve, ekonomik araç ve uygulama biçiminde
bir siyasa mimarisi kurulmuştur. Ancak zincirin son halkası henüz diğerleri
kadar güçlü değildir. Başka bir ifadeyle Türkiye’nin hedef ve mevzuat üretme
kapasitesi uygulama sonuçlarının görünürlüğünden daha ileridedir. Bu nedenle
Türkiye’nin COP31’de güvenilirliğini artıracak temel unsur yeni ve güçlü
hedefler açıklaması değil, mevcut hedeflerin gerçekleştirilmesine ilişkin somut
göstergeler ortaya koyması olacaktır. Özellikle emisyon eğilimi, enerji
dönüşümü, yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, sanayi emisyonları,
ulaştırma, binalar, atık ve uyum alanlarında ölçülebilir ilerleme göstergeleri
bu bakımdan önem taşımaktadır.
Sürdürülebilirlik
bakımından yeterlik: COP31’in
Türkiye bakımından gerçek başarısı 9–20 Kasım 2026 tarihleri arasında
Antalya’da gerçekleştirilecek konferansın iyi örgütlenmesiyle ölçülemez. Asıl
başarı konferans sonrasında oluşturulan kurumsal mekanizmaların, uluslararası
ortaklıkların ve ulusal siyasa araçlarının devam ettirilip ettirilememesine
bağlıdır. Bu noktada COP31’in “Implementation COP” ve “COP of the Future”
olarak çerçevelenmesi Türkiye için önemli bir fırsat yaratmaktadır. Çünkü
konferansın gündemi Türkiye’nin kendi ulusal iklim siyasasını da sürekli
izlenebilir ve ölçülebilir bir uygulama programına dönüştürmesini özendirmektedir.
Özellikle finansman, yatırım yapılabilir proje portföyleri, kentlerin
dayanıklılığı, döngüsel ekonomi ve enerji dönüşümü alanlarında oluşturulacak
kalıcı mekanizmalar konferans sonrasında da sürdürülebilirse COP31’in Türkiye
bakımından kurumsal mirası ortaya çıkacaktır.
Genel
yeterlik değerlendirmesi: Yedi ölçüt birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin COP31 hazırlıkları
için aşağıdaki genel değerlendirmeye ulaşılabilir.
|
Çizelge 1: Genel Değerlendirme |
||
|
Ölçüt |
Değerlendirme |
Temel gerekçe |
|
Kapsam |
Yüksek |
Örgüt, diplomasi, eylem gündemi ve paydaş katılımı
birlikte ele alınıyor. |
|
İçerik |
Yüksek |
NDC 3.0, 2053 hedefi ve COP31 Eylem Gündemi
birbirini destekliyor. |
|
Uygulanabilirlik |
Orta |
Hukuksal ve siyasal araçlar mevcut; sonuçların
önemli bölümü henüz uygulama aşamasında. |
|
Kurumsal kapasite |
Orta-Yüksek |
Merkezi kapasite güçlenmiş; sektörler ve yerel
yönetimler arasında uygulama kapasitesinin eşitliği henüz kanıtlanmış değil. |
|
Finansman |
Orta |
Finansman mekanizmaları ve kapasite geliştirme
çalışmaları var; kaynakların ölçeği ve sürekliliği önemli sorun. |
|
Güvenilirlik/tutarlılık |
Orta-Yüksek |
Hedefler, stratejiler ve mevzuat arasında belirgin
bir uyum bulunuyor; uygulama sonuçları henüz belirleyici düzeye ulaşmış
değil. |
|
Sürdürülebilirlik |
Orta-Yüksek |
Kalıcı siyasa araçları oluşturuluyor; konferans
sonrası devamlılık henüz sınanmış değil. |
Bu
değerlendirmeden hareketle Türkiye’nin COP31 hazırlıkları için “yüksek düzeyde
örgütsel ve stratejik hazırlık, fakat henüz orta düzeyde uygulama yeterliği”
tanımlaması yapılabilir. Bu sonuç özellikle önemlidir. Çünkü Türkiye’nin
COP31’e hazırlıklarının temel sorunu hazırlıksızlık değildir. Tersine, Türkiye
kapsamlı bir hazırlık süreci yürütmüş, ulusal iklim siyasasının hukuksal ve
stratejik altyapısını önemli ölçüde oluşturmuş ve COP31 Başkanlığı için
ölçülebilir küresel hedefler geliştirmiştir. Asıl sorun bu geniş siyasa
mimarisinin uygulama sonuçlarına ne ölçüde dönüştürülebileceğidir. Dolayısıyla
Türkiye’nin COP31 başarısını belirleyecek değişken “ne kadar çok hedef ve
girişim açıkladığı” değil, hedefleri uygulanabilir siyasalara, siyasaları
finansmanı sağlanabilir projelere, projeleri ölçülebilir sonuçlara ve sonuçları
kalıcı kurumsal kapasiteye dönüştürme yeteneği olacaktır. Bu noktada Türkiye
açısından önemli bir paradoks ortaya çıkmaktadır: COP31 Başkanlığı dünyaya “yükümlenmelerden
uygulamaya geçme” çağrısı yaparken Türkiye’nin kendisi de aynı uygulama
sınavına konu olacaktır. Başka bir ifadeyle Türkiye COP31’in yalnızca ev sahibi
değil, aynı zamanda kendi önerdiği uygulama anlayışının ilk sınav alanlarından
biridir. Bu nedenle Türkiye’nin COP31’e hazırlıklarının yeterli olup olmadığı
konusunda kesin yargı/değerlendirme henüz “tam yeterli” biçiminde verilemez.
Daha doğru sonuç “stratejik ve örgütsel bakımdan büyük ölçüde yeterli,
uygulama, finansman ve sonuç üretme bakımından ise henüz sınanmaya devam eden
bir hazırlık” şeklindedir.
COP31’in
Uluslararası Başarı Şansının Değerlendirilmesi
COP31’in
uluslararası başarı şansının değerlendirilmesi konferansın Antalya’da teknik ve
diplomatik bakımdan sorunsuz gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceğinden çok
daha geniş bir çerçeveyi gerektirmektedir. Çünkü bir COP’un uluslararası
başarısı, toplantının örgütsel niteliğinden çok Paris Anlaşması’nın
uygulanmasına ne ölçüde somut katkı sağladığı ile belirlenir. Bu nedenle
COP31’in başarı şansı sera gazı emisyonlarının azaltılması, +1,5C hedefinin
korunması, iklim finansmanı, uyum ve kayıp-zarar, teknoloji ve kapasite
geliştirme, adil dönüşüm ve çok taraflı iklim diplomasisinin işlerliği
bakımından değerlendirilmelidir. Bu ölçütlere COP31’in kendi özgün savı olan
“uygulama” boyutu da eklenmelidir.
COP31’in
başlangıç koşulları: COP31
uluslararası iklim rejimi açısından kolay bir dönemde toplanmamaktadır. Paris
Anlaşması’nın kabulünden on yıl sonra temel sorun artık uluslararası toplumun
iklim değişikliğini tanıyıp tanımadığı veya uzun dönemli hedefleri kabul edip
etmediği değildir. Asıl sorun kabul edilmiş hedeflerin ulusal siyasalara,
yatırımlara ve ölçülebilir sonuçlara dönüştürülememesidir. Bu nedenle COP31
Başkanlığı’nın “Implementation COP” yaklaşımı, uluslararası iklim rejiminin
mevcut darboğazıyla doğrudan örtüşmektedir. Türkiye ve Avustralya tarafından
geliştirilen çerçeve COP31’i yeni başlıklar üretmekten çok mevcut yükümlenmelerin
uygulanmasını hızlandıran bir konferans olarak konumlandırmaktadır. Mayıs 2026
tarihli ortak başkanlık mektubunda da COP31’in “Implementation COP” ve “COP of
the Future” olarak tasarlanacağı ve yükümlenmelerin somut ve izlenebilir
ilerlemeye dönüştürülmesinin amaçlandığı açıkça belirtilmiştir. Bu yaklaşımın
güçlü tarafı COP31’in gerçek sorunsalına doğru tanı konulmasıdır. Zayıf tarafı
ise uygulamanın yalnızca COP Başkanlığı tarafından sağlanabilecek bir sonuç
olmamasıdır. Uygulama egemen devletlerin enerji, sanayi, ulaştırma, tarım,
finans ve yatırım siyasalarına bağlıdır. Dolayısıyla COP31’in başarı kapasitesi
başkanlığın diplomatik kapasitesi ile taraf devletlerin kendi ulusal çıkarları
arasındaki gerilimin yönetilebilmesine bağlı olacaktır.
+1,5C
hedefi bakımından başarı şansı: COP31’in en temel başarı ölçütlerinden biri Paris
Anlaşması’nın sıcaklık hedeflerinin korunmasına katkı sağlayıp
sağlayamayacağıdır. Burada +1,5C hedefi yalnızca simgesel bir diplomatik ifade
değildir. Küresel emisyonların azaltılma hızını, enerji dönüşümünün kapsamını
ve yatırım kararlarının yönünü belirleyen temel referanstır. COP31 Başkanlığı
bu nedenle elektrifikasyon, temiz enerji dönüşümü, yeşil sanayileşme ve
döngüsel ekonomi gibi alanlarda 2035 hedefleri ortaya koymuştur. Bunların
arasında küresel kesin enerji talebinde elektriğin payının yüzde 35’e
çıkarılması ve küresel döngüsel malzeme kullanım oranının en az yüzde 15’e
yükseltilmesi bulunmaktadır. Bu hedefler önemlidir çünkü enerji sistemleri,
sanayi ve binalar gibi yüksek emisyonlu sektörlerde dönüşümü hızlandırmayı
amaçlamaktadır. Ancak hedeflerin varlığı tek başına +1,5C hedefinin korunmasını
sağlamaz. Belirleyici olan bu hedeflerin ülkelerin NDC'lerine, ulusal
mevzuatlarına ve yatırım kararlarına ne ölçüde yansıyacağıdır. Bu nedenle
COP31’in +1,5C bakımından başarı şansı orta düzeydedir fakat güçlü uygulama
koşullarına bağlı görünmektedir. Konferans yeni bir siyasal kırılma anları
yaratabilir. Ancak küresel emisyon eğilimini tek başına değiştiremez.
Uygulama
açığının kapatılması bakımından başarı şansı: COP31’in en güçlü başarı alanı
uygulama açığının azaltılması olabilir. Çünkü başkanlığın ortaya koyduğu Eylem
Gündemi doğrudan bu soruna yönelmiştir. Haziran 2026’da açıklanan hedefler
elektrifikasyon, sıfır atık, dayanıklı kentler, yeşil sanayileşme, gıda
güvenliği, gençlik, sağlık ve eğitim gibi alanları kapsamaktadır. Ayrıca “Climate
Implementation Bridge” aracılığıyla NDC’lerin yatırım yapılabilir proje
portföylerine dönüştürülmesi hedeflenmektedir. Bu yaklaşımın önemi büyüktür.
Çünkü iklim diplomasisinin kronik sorunlarından biri hedef ile yatırım
arasındaki kopukluktur. Bir ülkenin 2035 veya 2050 hedefi açıklaması bu hedefi
gerçekleştirecek enerji altyapısı, teknoloji, finansman ve kurumsal kapasite
oluşturulmadığı sürece sınırlı bir siyasal değer taşır. COP31’in uygulama
gündemi bu kopukluğu azaltabilirse konferansın özgün bir katkısı ortaya
çıkabilir. Ancak burada da sonuç yalnızca Antalya’da alınacak kararlara değil,
COP31 sonrasında ülkelerin bu mekanizmaları kullanıp kullanmayacağına bağlıdır.
Dolayısıyla uygulama açığının azaltılması COP31’in en yüksek başarı gizil
gücüne sahip alanlarından biridir.
İklim
finansmanı bakımından başarı şansı: COP31’in uluslararası başarısını belirleyecek en zor
alanlardan biri iklim finansmanıdır. Çünkü gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler
arasında iklim siyasasının maliyetlerinin nasıl paylaşılacağı konusunda yapısal
bir çıkar farklılığı bulunmaktadır. UNFCCC’nin 2026 ikinci çeyrek
değerlendirmesi, iklim finansmanı konusunda çalışmaların ilerlediğini, ancak Uyum
Fonu’nun (Adaptation Fund) geleceği ve finansman çalışma programı gibi
bazı önemli dosyalarda henüz kesin anlaşmaya ulaşılamadığını göstermektedir.
Tarafların bazı başlıklarda COP31’de görüşmeleri sürdürmesi gerekecektir. Bu
durum COP31’in finansman bakımından başarısını zorlaştırmaktadır. Öte yandan
iklim finansmanının yalnızca kamu kaynaklarından ibaret olmadığına ilişkin
yaklaşım giderek güçlenmektedir. UNFCCC Genel Sekreteri Simon Stiell 2026
yılında Bakü–Belem Yol Haritası çerçevesinde iklim finansmanının 2035 yılına
kadar yıllık 1,3 trilyon dolar düzeyine çıkarılması gereğine dikkat çekmiştir. COP31
bu finansman hedefini somut mekanizmalarla destekleyebilirse önemli bir başarı
sağlayabilir. Özellikle Climate Implementation Bridge’in yatırım yapılabilir
proje portföyleri oluşturma yaklaşımı finansmanın “yükümlenilen kaynak”
olmaktan çıkarılıp “finansmanı sağlanan proje” durumuna getirilmesine katkı
sağlayabilir. Bununla birlikte gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler
arasındaki finansman sorumluluğu, özel finansmanın rolü ve kamu finansmanının
niteliği gibi konuların siyasal uzlaşma gerektirmesi nedeniyle iklim
finansmanında tam başarı olasılığı görece düşüktür.
Uyum,
kayıp ve zarar bakımından başarı şansı: İklim değişikliğinin etkilerinin yalnızca emisyon azaltımıyla
ortadan kaldırılamayacağı artık tartışmasızdır. Özellikle gelişmekte olan ve
iklim değişikliğine karşı kırılgan ülkeler açısından uyum, dayanıklılık ve
kayıp-zarar mekanizmaları COP gündeminin temel unsurlarıdır. COP31
Başkanlığı'nın dirençli kentler, dayanıklı altyapı, gıda güvenliği ve kırılgan
bölgeler ile ekosistemlerin dayanıklılığını güçlendirme yönündeki yaklaşımı bu
nedenle önemlidir. Ancak uyum alanında da temel sorun finansmandır. Uyum
yatırımlarının ekonomik getirileri çoğu zaman emisyon azaltımı projeleri kadar
kolay ölçülemediğinden özel sermayenin bu alana yönlendirilmesi daha zordur.
Kayıp ve zarar konusunda ise finansman sorumluluk ve kaynak aktarımı sorunları siyasal
açıdan daha da duyarlıdır. Bu nedenle COP31’in uyum alanında orta-yüksek, kayıp
ve zarar alanında ise orta düzeyde başarı şansına sahip olduğu söylenebilir. COP31’in
Pasifik ada devletlerinin ve diğer kırılgan ülkelerin görüşlerini sürece daha
fazla girmesini amaçlaması bu bakımdan olumlu bir gelişmedir. Ekim 2026’da
Fiji’de yapılması planlanan Pre-COP toplantısının Pasifik ada ülkelerinin bakış
açılarını COP31 sürecine taşımada özel bir işlev üstlenmesi de bu yaklaşımın
göstergesidir.
Çok
taraflılık ve uzlaşma bakımından başarı şansı: COP31’in belki de en önemli sınavı,
iklim diplomasisinin çok taraflı yapısının korunmasıdır. Çünkü iklim
değişikliği hiçbir devletin tek başına çözebileceği bir sorun değildir ve Paris
Anlaşması'nın uygulanması geniş bir uluslararası uzlaşmayı gerektirmektedir. Türkiye
ve Avustralya'nın geliştirdiği başkanlık modeli burada dikkat çekicidir.
Türkiye COP Başkanlığı ve Eylem Gündemi'nden, Avustralya ise görüşmelerin
başkanlığından sorumludur. Böylece görüşme süreci ile uygulama odaklı Eylem
Gündemi birbirinden ayrılmış ancak birbirini tamamlayan iki paralel çizgi
olarak tasarlanmıştır. UNFCCC de bu iki çizginin “ayrı fakat paralel ve
tamamlayıcı” olduğunu belirtmektedir. Bu model, görüşmelerin tarafsızlığına
ilişkin kaygıları azaltabilecek bir kurumsal üstünlük yaratmaktadır. Bununla
birlikte çok taraflılığın başarısı başkanlık modelinden daha geniş bir
değişkene bağlıdır: büyük emisyon üreticileri ile gelişmekte olan ülkeler
arasındaki çıkar farklılıklarının uzlaştırılması. Nitekim 2026 Bonn
toplantılarında Küresel Uyum Hedefi göstergeleri ve “Zararlı Etkilerin
Azaltılması Programı” (Mitigation Work Program) gibi önemli konularda
anlaşma sağlanamamış olması COP31 öncesinde çözülmesi gereken görüş
ayrılıklarının bulunduğunu göstermektedir. Bu nedenle çok taraflı uzlaşma
bakımından COP31’in başarı şansı orta düzeydedir. Ancak Türkiye–Avustralya
modelinin taraflar arasında güven oluşturan bir süreç yönetimine dönüşmesi durumunda
bu düzeyin yükselmesi olanaklıdır.
COP31’in
başarısını sınırlayabilecek temel etmenler: COP31’in başarı şansını değerlendirirken konferans
başkanlığının denetimi dışında kalan yapısal etmenlerin de dikkate alınması
gerekir. Birincisi, jeopolitik parçalanmadır. Büyük güçler arasındaki stratejik
gerilimler iklim iş birliğini doğrudan etkileyebilmektedir. İklim diplomasisi
ekonomik, enerji ve güvenlik siyasalarından bağımsız değildir. İkincisi,
ekonomik çıkar farklılıklarıdır. Fosil yakıtlara dayalı ekonomiler ile hızlı
enerji dönüşümünü savunan ülkeler arasında önemli siyasa farklılıkları
bulunmaktadır. Üçüncüsü, finansman yükünün paylaşımıdır. Gelişmekte olan
ülkeler tarihsel emisyon sorumluluğu ve kalkınma hakkı gerekçeleriyle daha
güçlü finansman talep ederken gelişmiş ülkeler özel sermayenin ve mevcut
finansal mekanizmaların daha büyük rol üstlenmesini istemektedir. Dördüncüsü,
ulusal siyasaların değişkenliğidir. Hükümet değişiklikleri, ekonomik krizler,
enerji güvenliği kaygıları ve iç siyasal öncelikler ülkelerin uluslararası
iklim yükümlenmelerini uygulama hızını değiştirebilir. Beşincisi ise uygulama
kapasitesindeki eşitsizliktir. Aynı uluslararası hedef, yüksek mali ve
teknolojik kapasiteye sahip bir ülke ile düşük kapasiteye sahip bir ülke
bakımından aynı ölçüde uygulanabilir değildir. Dolayısıyla COP31’in başarı
şansı yalnızca Antalya'daki görüşme başarımına bağlı değildir. Başarım küresel
iklim yönetişiminin yapısal kapasitesi ile ulusal uygulama kapasitelerinin
kesişiminde ortaya çıkacaktır.
Başarı
ölçütleri bakımından genel değerlendirme: COP31’in uluslararası başarı şansı aşağıdaki şekilde
özetlenebilir.
|
Çizelge 2: Uluslararası Başarı
Şansı |
||
|
Başarı ölçütü |
Başarı şansı |
Temel değerlendirme |
|
Paris Anlaşması’nın uygulanmasının hızlandırılması |
Orta-Yüksek |
COP31’in temel amacı doğrudan uygulamaya
yönelmiştir. |
|
+1,5C hedefinin korunması |
Orta |
Yeni ivme yaratılabilir; ancak küresel emisyon
eğilimi tek konferansla değiştirilemez. |
|
Uygulama açığının azaltılması |
Yüksek-Orta |
Climate Implementation Bridge ve Eylem Gündemi
önemli araçlar sunmaktadır. |
|
İklim finansmanı |
Orta |
Gereksinim ve hedefler açık; ancak kaynak paylaşımı
konusunda ciddi görüş ayrılıkları vardır. |
|
Uyum ve dayanıklılık |
Orta-Yüksek |
Kentler, altyapı ve kırılgan bölgeler gündemin
önemli parçalarıdır. |
|
Kayıp ve zarar |
Orta |
Finansman ve sorumluluk tartışmaları başarıyı
sınırlamaktadır. |
|
Teknoloji ve kapasite geliştirme |
Orta-Yüksek |
Uygulama ve yatırım odaklı yaklaşım fırsat
yaratmaktadır. |
|
Çok taraflılık ve uzlaşma |
Orta |
Görüşme dosyalarında halen önemli görüş ayrılıkları
vardır. |
|
Devlet dışı aktörlerin harekete geçirilmesi |
Yüksek-Orta |
Eylem Gündemi bu alanda güçlü bir yapı kurmaktadır. |
|
Kalıcı COP31 mirası |
Orta-Yüksek |
Başarı, oluşturulan mekanizmaların 2026 sonrasında
sürdürülmesine bağlıdır. |
Bu
ölçütlerin tümü birlikte değerlendirildiğinde COP31’in uluslararası ölçekte
orta-yüksek bir başarı olasılığına sahip olduğu ancak bu olasılığın
gerçekleşmesinin üç önemli koşula bağlı bulunduğu sonucuna ulaşılabilir. Birinci
koşul, görüşmelerde gerçek uzlaşmanın sağlanmasıdır. Eylem Gündemi ne kadar
güçlü olursa olsun hükümetler arası görüşmelerde temel dosyalarda ilerleme
sağlanamadığı takdirde COP31’in uluslararası etkisi sınırlı kalacaktır. İkinci
koşul, iklim finansmanında somut ilerleme sağlanmasıdır. Finansman olmadan
uygulama çağrısının büyük ölçüde siyasal söylem düzeyinde kalması riski
bulunmaktadır. Üçüncü ve belki de en önemli koşul uygulama mekanizmalarının
COP31 sonrasında da çalışmaya devam etmesidir. Çünkü konferansın gerçek
başarısı 20 Kasım 2026'da değil, sonrasında ülkelerin NDC'lerini, uyum
planlarını, yatırımlarını ve iklim siyasalarını ne ölçüde hızlandırdıklarıyla
ortaya çıkacaktır. Bu nedenle COP31 için en isabetli önsel değerlendirme
“başarılı olması olanaklıdır; ancak başarı otomatik değildir” biçiminde
yapılabilir. COP31’in özgünlüğü de burada ortaya çıkmaktadır. Önceki COP’ların
önemli bölümü yeni hedeflerin, ilkelerin veya finansman yükümlenmelerinin
oluşturulması etrafında şekillenmiştir. COP31 ise kendi söylemiyle “yükümlenmelerden
uygulamaya, uygulamadan sonuçlara” geçişi sağlamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla
COP31’in başarı ölçütü yeni bir diplomatik metnin kabul edilmesinden çok daha
yüksek bir eşiğe bağlanmıştır. Konferans başarılı olacaksa bunu yalnızca karar
metinlerinde değil, ülkelerin enerji sistemlerinde, yatırımlarında,
kentlerinde, sanayilerinde ve iklim finansmanında gözlenebilir duruma getirmek
zorundadır. Bu durum Türkiye bakımından da ayrı bir anlam taşımaktadır. Çünkü
Türkiye, bir yandan COP31’in uluslararası başarısını sağlamaya çalışırken diğer
yandan kendi ulusal iklim siyasasının aynı uygulama sınavından geçmesini
sağlayacaktır. Böylece COP31’in uluslararası başarı şansı ile Türkiye’nin
ulusal başarı şansı birbirinden tümüyle bağımsız iki değişken olmaktan çıkmakta
ve birbirini etkileyen iki başarı düzeyine dönüşmektedir. Bu nedenle bir
sonraki çözümleme aşamasında temel soru COP31’in Türkiye bakımından ne ölçüde
başarılı sayılabileceği ve Türkiye’nin ev sahipliği ile başkanlığının ülkeye
diplomatik, ekonomik, teknolojik ve kurumsal açıdan hangi somut kazanımları
sağlayabileceğidir.
COP31’in
Türkiye Bakımından Başarı Şansının Değerlendirilmesi
COP31’in
Türkiye bakımından başarı şansının değerlendirilmesi konferansın Antalya’da
teknik olarak sorunsuz gerçekleştirilmesinden daha geniş bir çerçeveyi
gerektirmektedir. Türkiye açısından COP31 aynı anda ev sahipliği yapılan
uluslararası bir toplantı, yürütülen bir COP Başkanlığı, sürdürülen bir iklim
diplomasisi süreci ve ulusal iklim siyasasının uluslararası ölçekte sınandığı
bir uygulama alanıdır. Bu nedenle Türkiye bakımından başarı beş temel düzeyde
ele alınabilir: diplomatik başarı, örgütsel ve yönetsel başarı, ulusal iklim siyasasıyla
uyum, ekonomik ve teknolojik kazanımlar ve kalıcı kurumsal miras. Bu beş
düzeyin birlikte gerçekleşmesi COP31’in Türkiye bakımından gerçek anlamda
başarılı olduğunu göstermeye daha elverişli olacaktır.
Diplomatik
başarı: COP31
Türkiye’ye son yıllarda elde edebileceği en yüksek düzeyli çok taraflı
diplomatik platformlardan birini sunmaktadır. Türkiye yalnızca konferansa ev
sahipliği yapmamakta ve aynı zamanda COP Başkanlığını yürütmekte ve Küresel
İklim Eylem Gündemi’nin şekillendirilmesinde belirleyici bir rol
üstlenmektedir. Avustralya’nın görüşmelerden sorumlu Başkanlığını üstlenmesiyle
oluşturulan model Türkiye’ye özellikle eylem gündemi, devlet ve hükümet
başkanları zirvesi, paydaş katılımı ve uygulama boyutunda geniş bir hareket
alanı sağlamaktadır. Bu durum Türkiye’nin dış siyasa bakımından üç önemli
kazanım elde etmesine olanak sağlayabilir. Birincisi, Türkiye kendisini
yalnızca iklim görüşmelerine katılan bir ülke olarak değil, küresel iklim
yönetişiminin şekillenmesine katkıda bulunan bir aktör olarak
konumlandırabilir. İkincisi, Türkiye Avrupa, Akdeniz, Orta Doğu, Kafkasya, Orta
Asya ve Afrika arasındaki coğrafi konumunu iklim diplomasisi bakımından
kullanabilir. Özellikle enerji dönüşümü, iklim finansmanı, kuraklık, su
güvenliği, gıda sistemleri ve afetlere dayanıklılık gibi konular Türkiye’nin
yakın çevresindeki ülkelerle iş birliği alanlarını genişletebilir. Üçüncüsü,
Türkiye gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki iklim
finansmanı, teknoloji transferi ve kapasite geliştirme tartışmalarında bir
arabulucu veya kolaylaştırıcı ülke rolünü güçlendirebilir. Ancak diplomatik
başarı yalnızca Türkiye’nin görünürlüğünün artmasıyla ölçülemez. Asıl ölçüt,
Türkiye’nin farklı çıkar grupları arasında uzlaşma üretebilme kapasitesi
olacaktır. COP31’de gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler fosil yakıt
üreticileri, kırılgan ülkeler ve büyük ekonomiler arasında uzlaşma sağlanmasına
katkıda bulunulabilirse Türkiye’nin diplomatik kazanımı kalıcı olacaktır. Bu
nedenle diplomatik başarı bakımından Türkiye’nin olasılığı yüksek ancak
gerçekleşme düzeyi doğrudan COP31 görüşmelerinin sonucuna bağlıdır.
Ev
sahipliği ve örgütsel başarı: Türkiye’nin COP31 bakımından en yüksek başarı olasılığı
bulunan alanlardan biri konferansın örgütsel yönetimidir. UNFCCC ile yürütülen
teknik misyonlar, Antalya EXPO’nun hazırlanması, konaklama, ulaşım, güvenlik,
sağlık, akreditasyon ve yer planlaması bakımından kapsamlı çalışmalar
gerçekleştirilmiştir. Haziran 2026 itibarıyla UNFCCC operasyonel hazırlıkların
ilerlediğini, üçüncü teknik misyonun gerçekleştirildiğini ve hazırlıkların
yoğunluk senaryoları altında sınandığını bildirmiştir. Ayrıca Ev Sahibi Ülke
Anlaşması'nın onaylandığı ve yürürlüğe girmesinin beklendiği açıklanmıştır. Bu
gelişmeler Türkiye’nin örgütsel kapasitesinin önemli ölçüde hazırlandığını
göstermektedir. Ancak COP31’in büyüklüğü nedeniyle örgütsel başarı yalnızca
lojistik başarımla sınırlı değildir. İnsan hakları, kapsayıcılık,
erişilebilirlik, sivil toplumun toplantılara erişimi, medya olanakları,
güvenlik ile özgür katılım arasındaki denge ve özellikle gelişmekte olan
ülkelerden gelen delegelerin konaklama ve ulaşım koşulları da başarının
unsurlarıdır. Bu nedenle Türkiye açısından örgütsel başarı ölçütü “konferansın
düzenlenmiş olması” değil, konferansın adil, erişilebilir, kapsayıcı, güvenli
ve işlevsel biçimde gerçekleştirilmiş olmasıdır. Bu alandaki mevcut hazırlıklar
dikkate alındığında Türkiye’nin örgütsel başarı şansı yüksek görünmektedir.
Türkiye’nin
iklim siyasasının uluslararası görünürlüğü: COP31 Türkiye’ye kendi iklim siyasalarını küresel
kamuoyuna sunmak için benzersiz bir fırsat vermektedir. Türkiye’nin 2053 net
sıfır hedefi, İkinci Ulusal Katkı Beyanı, Uzun Dönemli İklim Stratejisi, İklim
Kanunu ve Emisyon Ticaret Sistemi bu çerçevenin temel unsurlarını
oluşturmaktadır. Bu siyasa araçlarının aynı uluslararası platformda birlikte
sunulması Türkiye’nin iklim siyasasının daha bütünlüklü görünmesini
sağlayabilir. Ancak burada önemli bir risk bulunmaktadır. COP31’in
“Implementation COP” olarak tanımlandığı bir ortamda Türkiye’nin yalnızca
hedeflerini ve mevzuatını anlatması yeterli olmayacaktır. Uluslararası kamuoyu
giderek daha fazla uygulama göstergelerine bakmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin
COP31’de şu sorulara ikna edici yanıtlar verebilmesi önemlidir:
2035 NDC hedefinin gerçekleştirilmesi için hangi sektörlerde
ne kadar emisyon azaltılacaktır?
Enerji dönüşümünün finansmanı nasıl sağlanacaktır?
ETS hangi takvimle ve hangi emisyon kapsamıyla
uygulanacaktır?
Sanayi sektörünün düşük karbonlu dönüşümü nasıl
desteklenecektir?
Uyum yatırımlarının finansmanı nasıl sağlanacaktır?
Belediyelerin iklim siyasalarını uygulayabilmeleri için hangi
mali ve teknik mekanizmalar oluşturulacaktır?
2053 net sıfır hedefine giden yol hangi ara göstergelerle
izlenecektir?
Bu soruların
somut yanıtlarla karşılanması durumunda COP31 Türkiye’nin iklim siyasasının
uluslararası güvenilirliğini önemli ölçüde artırabilir. Aksi durumda ise
konferans Türkiye’nin “hedefleri güçlü, uygulama kapasitesi henüz tartışmalı”
bir ülke olarak değerlendirilmesine yol açabilir. Bu nedenle Türkiye’nin ulusal
iklim siyasasının uluslararası görünürlüğü bakımından başarı olasılığı yüksek
fakat güvenilirlik bakımından sonuç uygulama başarımına koşullu görünmektedir.
Ekonomik
ve teknolojik kazanımlar: COP31 Türkiye için yalnızca diplomatik değil, ekonomik ve teknolojik bir
fırsat da oluşturmaktadır. Küresel iklim siyasalarının enerji sistemleri,
sanayi, ulaştırma, binalar, tarım, finans ve şehircilik alanlarında büyük bir
dönüşüm yaratması Türkiye’nin düşük karbonlu ekonomik dönüşümünü
hızlandırabilir. COP31 sürecinin Türkiye’ye uluslararası yatırımcılar, kalkınma
bankaları, teknoloji şirketleri, finans kuruluşları ve yeşil dönüşüm alanında etkinlik
gösteren işletmelerle yeni ilişkiler kurma fırsatı sağlaması olanaklıdır. Özellikle
Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ekonomik bütünleşme düzeyi dikkate alındığında
yeşil dönüşümün ihracat yarışma gücü bakımından önemi daha da büyümektedir.
Karbon yoğun üretim yapan sektörlerin düşük karbonlu üretim teknolojilerine
geçişi yalnızca iklim siyasası açısından değil, dış ticaret bakımından da
stratejik bir gereklilik durumuna gelmektedir. COP31 bu dönüşümü hızlandırmak
için Türkiye’ye bir uluslararası yatırım ve teknoloji platformu oluşturabilir. Ancak
burada da bir koşul vardır: konferansın sağladığı diplomatik görünürlük
otomatik olarak yatırıma dönüşmez. Yatırım için hukuksal öngörülebilirlik,
finansal araçlar, proje hazırlama kapasitesi, teknik altyapı ve kurumsal eş
güdüm gereklidir. Bu nedenle COP31’in ekonomik ve teknolojik kazanım
potansiyeli orta-yüksek düzeydedir fakat bu olasılığın gerçekleşmesi konferans
sonrası ulusal siyasa ve yatırım ortamına bağlıdır.
Türkiye’nin
iklim finansmanı bakımından kazanım gizil gücü: Türkiye bakımından COP31’in en önemli
somut sonuçlarından biri iklim finansmanına erişimin genişletilmesi olabilir. Türkiye’nin
2053 net sıfır hedefi ve NDC 3.0 kapsamında gereksinme duyduğu dönüşüm yalnızca
kamu bütçesiyle gerçekleştirilebilecek ölçekte değildir. Bu nedenle
uluslararası finans kuruluşları, kalkınma bankaları, özel sermaye, yeşil tahvil
piyasaları ve diğer iklim finansmanı araçlarının daha etkili kullanılması
gerekmektedir. COP31 Başkanlığı’nın “Climate Implementation Bridge” yaklaşımı
burada Türkiye için de önemli bir fırsat yaratmaktadır. NDC’lerin yatırım
yapılabilir projelere dönüştürülmesi, Türkiye’nin kendi ulusal katkısını da
proje ve finansman portföylerine dönüştürmesine olanak sağlayabilir. Türkiye
açısından başarı yalnızca konferansta finansman konusunda genel bir görüş
birlikteliği sağlanması değil, Türkiye’ye yönelik somut finansman kanallarının
ve yatırım ortaklıklarının oluşturulması olacaktır. Bu nedenle COP31’in
finansman bakımından Türkiye’ye sağlayabileceği kazanımın büyüklüğü yüksek
olmakla birlikte gerçekleşme olasılığı orta-yüksek düzeydedir.
Bölgesel
iklim diplomasisi ve Türkiye’nin jeopolitik konumu: Türkiye’nin COP31 Başkanlığı iklim
diplomasisini bölgesel dış siyasa açısından da kullanabileceği bir alan
yaratmaktadır. Akdeniz havzası, sıcaklık artışı, kuraklık, su kıtlığı, orman
yangınları, tarımsal üretim kayıpları ve kıyı alanlarının riskleri bakımından
iklim değişikliğinin etkilerine açık bölgelerden biridir. Türkiye’nin bu
bölgesel sorunları COP31 gündeminde görünür kılması Akdeniz ülkeleri arasında
ortak siyasa ve finansman girişimlerinin geliştirilmesine katkıda bulunabilir. Benzer
şekilde Türkiye’nin Orta Doğu, Kafkasya, Orta Asya ve Afrika ülkeleriyle olan
ilişkileri, iklim finansmanı ve kapasite geliştirme alanında yeni ortaklıklar
oluşturmak için kullanılabilir. Bu açıdan COP31 Türkiye’nin geleneksel jeopolitik
konumuna iklim diplomasisi boyutu ekleme fırsatı sunmaktadır. Ancak bunun
gerçekleşebilmesi için Türkiye’nin yalnızca ev sahibi ülke olarak kendi ulusal
gündemini öne çıkarmak yerine farklı bölgelerin ortak sorunlarını görünür kılan
kapsayıcı bir diplomatik yaklaşım geliştirmesi gerekir.
Türkiye’nin
uluslararası iklim liderliği bakımından sınavı: COP31 Türkiye’ye önemli bir fırsat
sunmakla birlikte aynı zamanda bir liderlik sınavıdır. İklim liderliği bir
ülkenin konferansa ev sahipliği yapmasıyla kendiliğinden ortaya çıkmaz.
Liderlik hedef belirleme, görüşme yürütme, farklı tarafların çıkarlarını
uzlaştırma, finansman sağlama, uygulamayı kolaylaştırma ve kendi ulusal başarılarıyla
örnek oluşturma kapasitesinin bileşkesidir. Bu nedenle Türkiye’nin COP31
liderliği iki ayrı düzeyde sınanacaktır. Birinci düzey uluslararası
liderliktir: Türkiye farklı ülke grupları arasında uzlaşma sağlayabilecek
midir? İkinci düzey örnek olma kapasitesidir: Türkiye kendi ulusal iklim siyasasında
açıkladığı hedefleri uygulayabilecek midir? İkinci düzey özellikle önemlidir.
Çünkü Türkiye’nin dünyaya “uygulamaya geçin” çağrısı yaptığı bir konferansta
kendi uygulama başarısının da uluslararası kamuoyu tarafından değerlendirilmesi
kaçınılmazdır. Dolayısıyla Türkiye’nin COP31 Başkanlığı açısından temel
liderlik ölçütü söylem ile uygulama arasındaki uzaklığın azaltılması olacaktır.
COP31’in
Türkiye’ye sağlayabileceği kalıcı kurumsal miras: Türkiye bakımından en önemli ve en
uzun vadeli başarı ölçütü konferans sonrasında ortaya çıkacak kurumsal
mirastır. COP31 hazırlıkları sırasında oluşturulan kurumlar arası eş güdüm
mekanizmaları, iklim finansmanı kapasitesi, yatırım projelerinin hazırlanması,
uluslararası ortaklıklar, yerel yönetimlerle iş birliği, özel sektör katılımı
ve iklim diplomasisi kapasitesi konferans sonrasında korunabilir ve
geliştirilebilirse Türkiye’nin iklim yönetim kapasitesi kalıcı biçimde
güçlenebilir. Buna karşılık COP31 hazırlıklarının büyük ölçüde konferans
tarihine odaklanması ve konferans sonrasında oluşturulan ağların ve
mekanizmaların dağılması durumunda Türkiye önemli bir fırsatı yalnızca kısa
dönemli diplomatik görünürlük olarak kullanmış olacaktır. Bu nedenle COP31’in
gerçek Türkiye mirası 20 Kasım 2026’da değil, 2027 ve sonrasında ortaya
çıkacaktır.
Türkiye
bakımından başarı düzeylerinin birlikte değerlendirilmesi: Türkiye bakımından COP31’in başarı
şansı aşağıdaki şekilde özetlenebilir:
|
Çizelge 3: COPP31’in Başarı Şansı |
||
|
Başarı alanı |
Türkiye’nin başarı
şansı |
Temel koşul |
|
Örgütsel ve lojistik başarı |
Yüksek |
Hazırlıkların kesintisiz sürdürülmesi |
|
Diplomatik görünürlük |
Yüksek |
Başkanlığın etkili kullanılması |
|
Görüşme ve uzlaşma üretme |
Orta-Yüksek |
Taraflar arasında güven ve denge kurulması |
|
Ulusal iklim siyasasının tanıtılması |
Yüksek |
Hedeflerin somut uygulama göstergeleriyle
desteklenmesi |
|
Uluslararası iklim liderliği |
Orta-Yüksek |
Söylem–uygulama tutarlılığı |
|
İklim finansmanına erişim |
Orta-Yüksek |
Somut yatırım ve finansman mekanizmaları |
|
Teknoloji ve yatırım kazanımları |
Orta-Yüksek |
Proje hazırlama ve yatırım ortamının güçlendirilmesi |
|
Bölgesel iklim diplomasisi |
Yüksek |
Akdeniz ve çevre bölgelerde ortak gündem
oluşturulması |
|
Kurumsal kapasite artışı |
Yüksek |
COP31 sonrası mekanizmaların korunması |
|
Kalıcı siyasa mirası |
Orta-Yüksek |
2026 sonrası izleme ve uygulama mekanizmalarının
sürdürülmesi |
Bu tablo
Türkiye açısından önemli bir sonucu göstermektedir: COP31’in Türkiye için
başarı şansı konferansın uluslararası başarısından bir ölçüde daha yüksek
görünmektedir. Bunun nedeni Türkiye’nin özellikle örgütsel hazırlık, diplomatik
görünürlük, kurumsal kapasite ve uluslararası bağlantıların geliştirilmesi
bakımından doğrudan denetim altında tutabileceği daha fazla değişkene sahip
olmasıdır. Ancak bu sonuç Türkiye’nin COP31’i otomatik olarak başarılı bir
biçimde tamamlayacağı anlamına gelmez. Tam tersine, Türkiye’nin ulusal iklim siyasasının
uygulama kapasitesi, finansman gereksinimi ve siyasa tutarlılığı konferansın
ardından daha görünür duruma gelecektir.
Türkiye
bakımından önsel başarı yargısı: Bütün ölçütler birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin
COP31 bakımından orta-yüksek düzeyde bir başarı gizil gücüne sahip olduğu
sonucuna ulaşılabilir. Türkiye’nin en güçlü tarafları konferansın örgütsel
hazırlığı, uluslararası diplomatik görünürlüğü, COP Başkanlığı aracılığıyla
gündem oluşturabilme kapasitesi ve ulusal iklim siyasasının giderek daha
belirgin bir hukuksal ve stratejik çerçeveye kavuşmuş olmasıdır. En önemli
zayıflıkları ise uygulama sonuçlarının henüz hedefler kadar güçlü görünürlük
kazanmamış olması, iklim finansmanı gereksiniminin büyüklüğü, sektörler ve
yerel yönetimler arasında uygulama kapasitesinin farklılaşması ve COP31
sonrasında oluşturulacak mekanizmaların sürdürülebilirliğinin henüz sınanmamış
olmasıdır. Bu nedenle Türkiye açısından COP31’in başarı denklemi şu şekilde
ifade edilebilir: Ev sahipliği, diplomatik görünürlük, uluslararası ortaklık,
finansman ve teknoloji, ulusal uygulama ve kalıcı kurumsal kapasite. Zincirin
ilk halkaları büyük ölçüde Türkiye’nin denetimindedir ve hazırlıklar bakımından
olumlu bir tablo ortaya çıkmaktadır. Ancak son halkalar, yani ulusal uygulama
ve kalıcı kurumsal kapasite, Türkiye’nin COP31 sonrasında göstereceği başarıma
bağlıdır. Sonuç olarak Türkiye’nin COP31’deki en büyük fırsatı konferansı
başarılı biçimde gerçekleştirmekten çok, COP31’i Türkiye’nin iklim siyasasında
bir dönüm noktası durumuna getirebilmektir. Eğer Türkiye konferansın diplomatik
ve örgütsel başarısını NDC 3.0’ın uygulanmasına, 2053 net sıfır hedefinin
somutlaştırılmasına, iklim finansmanının artırılmasına, düşük karbonlu sanayi
dönüşümüne, yerel iklim kapasitesinin güçlendirilmesine ve kalıcı uluslararası
ortaklıklara dönüştürebilirse COP31 Türkiye açısından tarihsel nitelikte bir
kurumsal kazanım yaratabilir. Buna karşılık COP31 esas olarak başarılı bir
uluslararası örgüt, yüksek düzeyli ziyaretler ve geçici diplomatik görünürlükle
sınırlı kalırsa Türkiye’nin elde edeceği kazanım büyük ölçüde ev sahipliği
başarısı düzeyinde kalacaktır. Bu nedenle Türkiye bakımından temel ölçüt şudur:
COP31’in Türkiye açısından başarısı Antalya’da ne kadar iyi bir konferans
düzenlendiğiyle değil, Antalya’dan sonra Türkiye’nin iklim siyasasında neyin
kalıcı olarak değiştiğiyle ölçülmelidir.
Uluslararası
Hedefler ile Ulusal Kapasite Arasındaki Uyum ve Gerilimler
COP31’in
Türkiye açısından taşıdığı temel özelliklerden biri Türkiye’nin aynı anda iki
farklı konumda bulunmasıdır. Türkiye bir taraftan küresel iklim yönetişiminin
hedeflerini belirlemeye ve bu hedeflerin uygulanmasını hızlandırmaya çalışan
COP Başkanlığıdır ve diğer taraftan ise Paris Anlaşması kapsamındaki
yükümlülüklerini yerine getirmek zorunda olan bir ulus-devlettir. Bu çift
konum, Türkiye’nin COP31 sürecindeki en önemli fırsatlarından birini
oluşturduğu kadar en önemli gerilim alanını da meydana getirmektedir. Çünkü
Türkiye’nin COP31 Başkanlığı altında savunduğu “uygulama” yaklaşımı Türkiye’nin
kendisi bakımından da geçerlidir. Türkiye diğer ülkelere ulusal katkılarını
uygulama, finansmanı harekete geçirme, enerji dönüşümünü hızlandırma, dirençli
kentler oluşturma ve ölçülebilir sonuçlar üretme çağrısı yaparken aynı
ölçütlere kendi ulusal siyasaları bakımından da bağlı olacaktır. Bu nedenle
Türkiye’nin COP31 performansının değerlendirilmesinde temel soru uluslararası
hedeflerle ulusal kapasitenin uyumlu olup olmadığıdır.
Hedefler
ile ulusal siyasa mimarisi arasındaki uyum: Türkiye bakımından ilk bakışta güçlü bir uyum
bulunmaktadır. 2053 net sıfır hedefi, İkinci Ulusal Katkı Beyanı, Uzun Dönemli
İklim Stratejisi, İklim Kanunu ve Emisyon Ticaret Sistemi birbirini tamamlayan
bir siyasa mimarisi oluşturmaktadır. Böylece Türkiye’nin uluslararası iklim
rejimindeki yükümlülükleri ile ulusal siyasa belgeleri arasında temel bir
normatif bağ kurulmuştur. Bu yapı şu zincir üzerinden ifade edilebilir: Paris
Anlaşması, NDC 3.0, 2053 net sıfır hedefi, Uzun Dönemli İklim Stratejisi, İklim
Kanunu, ETS ve sektörel siyasa araçları ve uygulama. Bu zincirin ilk altı
halkasında önemli ölçüde kurumsal ilerleme sağlanmış olması Türkiye’nin
uluslararası hedeflerle ulusal siyasa mimarisi arasında ciddi bir uyumsuzluk
bulunmadığını göstermektedir. Ancak zincirin son halkası olan uygulama önceki
halkalardan farklıdır. Hedef ve mevzuat devlet tarafından oluşturulabilir fakat
uygulama, çok sayıda kamu kurumu, özel sektör, yerel yönetim, yatırımcı ve
vatandaşın davranışlarının değiştirilmesini gerektirir. Dolayısıyla siyasa
mimarisinin varlığı uygulama kapasitesinin otomatik olarak bulunduğu anlamına
gelmemektedir. Türkiye’nin temel sorunu burada başlamaktadır.
“Uygulama
COP’u” ile Türkiye’nin uygulama kapasitesi arasındaki ilişki: COP31’in “Implementation COP” olarak
tanımlanması Türkiye açısından iki yönlü bir sonuç doğurmaktadır. Birinci sonuç
olumludur. Türkiye’nin uzun dönemli stratejilerden uygulamaya geçme gereksinimi
ile COP31’in küresel gündemi arasında güçlü bir örtüşme bulunmaktadır. Türkiye,
kendi ulusal sorununu aynı zamanda küresel iklim rejiminin temel sorunu olarak
tanımlayabilmektedir. İkinci sonuç ise daha zorlayıcıdır. Türkiye artık
yalnızca başkanlık eden ülke olarak değil, önerdiği uygulama anlayışının
uygulayıcı örneği olarak da değerlendirilecektir. Bu durum bir tür “uygulama
paradoksu” yaratmaktadır: Türkiye dünyaya iklim yükümlenmelerinin uygulanmasını
hızlandırma çağrısı yaparken kendi yükümlenmelerini ne ölçüde uygulayabildiği
de uluslararası kamuoyu tarafından izlenecektir. Dolayısıyla COP31 Başkanlığı
Türkiye’nin iklim siyasası açısından yalnızca bir diplomatik fırsat değil, aynı
zamanda bir hesap verebilirlik alanı yaratmaktadır. Bu durumun olumlu tarafı
Türkiye’yi kendi iklim siyasalarının uygulama kapasitesini güçlendirmeye özendirebilmesidir.
Olumsuz tarafı ise uluslararası söylem ile ulusal uygulama arasında ortaya
çıkabilecek her türlü açığın daha görünür duruma gelmesidir.
2035
hedefleri ile uygulama kapasitesi arasındaki gerilim: Türkiye’nin NDC 3.0 kapsamında 2035
yılında emisyonlarını referans senaryoya göre 466 milyon ton CO₂ eş değeri
azaltarak 643 milyon ton CO₂ eş değerinde tutma hedefi önemli bir ulusal yükümlenmedir.
Ancak bu hedefin gerçek anlamı Türkiye ekonomisinin önümüzdeki on yıl içinde
enerji, sanayi, ulaştırma, binalar, tarım, atık ve arazi kullanımında kapsamlı
dönüşümler gerçekleştirmesini gerektirmesidir. Burada hedef ile kapasite
arasında bir gerilim ortaya çıkmaktadır. Bir tarafta 2035’e kadar yüksek
miktarda emisyon azaltımı ve diğer tarafta enerji talebindeki artış,
sanayileşme, ekonomik büyüme, ulaştırma gereksinimi ve mevcut altyapının
dönüşüm maliyeti yer almaktadır. Bu iki eğilim arasındaki denge Türkiye’nin
iklim siyasasının en önemli yapısal sorunlarından biridir. Türkiye’nin ekonomik
büyüme ve sanayileşme gereksinimi ile karbon yoğunluğunun azaltılması aynı anda
gerçekleştirilmek zorundadır. Bu nedenle Türkiye’nin COP31’deki iklim siyasası
yalnızca “emisyonları azaltma” siyasası olarak değil, düşük karbonlu ekonomik
dönüşüm siyasası olarak tasarlanmak durumundadır. Bu bağlamda ETS, enerji
dönüşümü, enerji verimliliği, yenilenebilir enerji yatırımları, sanayide
elektrifikasyon ve yeşil teknolojiler önemli araçlar durumuna gelmektedir.
Küresel
elektrifikasyon hedefi ile Türkiye’nin enerji sistemi: COP31 Başkanlığı tarafından ortaya
konulan küresel hedeflerden biri kesin enerji talebinde elektriğin payının 2035
yılına kadar yüzde 35’e çıkarılmasıdır. Bu hedef enerji sisteminin
elektrifikasyonunu ve temiz elektrik üretiminin yaygınlaştırılmasını
gerektirmektedir. Türkiye açısından bu hedef büyük ölçüde ulusal enerji
dönüşümüyle örtüşmektedir. Yenilenebilir enerji kapasitesinin geliştirilmesi,
enerji verimliliğinin artırılması ve elektrikli ulaşımın yaygınlaştırılması
Türkiye’nin düşük karbonlu dönüşümünde önemli alanlardır. Ancak burada ikinci
bir gerilim ortaya çıkmaktadır: elektrifikasyon tek başına karbonsuzlaşma
anlamına gelmez. Elektrik talebi artarken elektrik üretiminin karbon yoğunluğu
yeterince hızlı azaltılamazsa elektrifikasyonun iklim yararı sınırlanabilir. Dolayısıyla
Türkiye açısından sorun yalnızca daha fazla elektrik kullanmak değil, daha
fazla temiz elektrik üretmek, şebekeyi dönüştürmek, depolama kapasitesini
artırmak ve enerji sistemini daha esnek duruma getirmektir. Bu nedenle COP31’in
elektrifikasyon hedefi Türkiye için hem önemli bir fırsat hem de önemli bir
uygulama sınavıdır.
Yeşil
sanayileşme ile ekonomik yarışma arasındaki gerilim: Türkiye’nin COP31’deki yeşil
sanayileşme gündemi, iklim siyasası ile ekonomik yarışma gücünün birbirinden
ayrılmaz duruma geldiğini göstermektedir. Türkiye ekonomisinin ihracat yapısı
ve Avrupa Birliği ile ticari ilişkileri dikkate alındığında düşük karbonlu
üretim teknolojilerine geçiş yalnızca çevresel bir tercih değildir. Karbon
yoğun üretim yapan sektörlerin uluslararası piyasalarda karşılaşacağı karbon
maliyetleri Türkiye’nin ihracat kapasitesini doğrudan etkileyebilecektir. Bu
nedenle yeşil dönüşüm Türkiye için aynı anda iklim siyasası, sanayi siyasası, dış
ticaret siyasası ve yarışma siyasası niteliğindedir. Buradaki temel gerilim
dönüşümün maliyetidir. Büyük sanayi kuruluşları yeni teknolojilere ve karbon
azaltım yatırımlarına daha kolay erişebilirken küçük ve orta ölçekli işletmeler
aynı dönüşümü gerçekleştirmekte zorlanabilir. Dolayısıyla Türkiye’nin COP31’de
yeşil sanayileşmeyi savunması aynı zamanda adil geçiş ve finansman
mekanizmalarının geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır.
İklim
finansmanı ile ulusal mali kapasite arasındaki gerilim: Türkiye’nin iklim siyasalarının
uygulanmasında en belirleyici sınırlamalardan biri finansmandır. NDC 3.0 ve
2053 net sıfır hedefi kapsamındaki dönüşüm enerji altyapısından sanayi
teknolojilerine, kentlerin dayanıklılığından ulaştırma sistemlerine kadar çok
geniş bir yatırım alanını kapsamaktadır. Bu yatırımların tümünün kamu
kaynaklarıyla gerçekleştirilmesi olanaklı değildir. Özel sermaye, uluslararası
finans kuruluşları, kalkınma bankaları ve yeşil finansman araçlarının devreye
girmesi gerekmektedir. Bu durum Türkiye’nin COP31 Başkanlığı ile ulusal gereksinimi
arasında ilginç bir örtüşme yaratmaktadır. Türkiye dünyada iklim finansmanının
artırılmasını savunurken aynı zamanda kendi dönüşümünün finansmanına da gereksinme
duymaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin COP31’de finansman konusunda hem siyasa
oluşturucu hem de finansman talep eden ülke konumunda bulunması başkanlığın en
önemli yapısal gerilimlerinden biridir. Bu çelişki değildir. Gelişmekte olan
ülkelerin büyük bölümünün yaşadığı yapısal durumdur. Ancak Türkiye’nin COP31
Başkanlığı nedeniyle bu durum daha görünür duruma gelmektedir.
Ulusal
iklim kapasitesi ile yerel yönetim kapasitesi arasındaki gerilim: İklim siyasalarının önemli bir bölümü
merkezi hükümet tarafından değil, yerel düzeyde uygulanmaktadır. Ulaşım, atık
yönetimi, su yönetimi, yapılaşma, enerji verimliliği, yeşil alanlar ve afetlere
dayanıklılık gibi alanlarda belediyelerin kapasitesi belirleyicidir. Bu nedenle
Türkiye’nin COP31’de dirençli kentleri öne çıkarması ulusal iklim siyasası ile
yerel uygulama kapasitesinin birlikte ele alınmasını gerektirmektedir. Buradaki
sorun, belediyelerin mali ve teknik kapasitelerinin birbirinden farklı
olmasıdır. Büyükşehir belediyeleri ile küçük belediyeler arasında personel,
uzmanlık, finansman ve proje geliştirme kapasitesi bakımından önemli
farklılıklar bulunmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin uluslararası düzeyde “dirençli
kentler” (resilient cities) yaklaşımını savunması ulusal düzeyde yerel
iklim kapasitesinin güçlendirilmesini gerektirmektedir. Bu nedenle COP31’in
Türkiye bakımından kalıcı kazanımlarından biri merkezi yönetim ile yerel
yönetimler arasında iklim siyasası konusunda daha sistemli bir görev ve
finansman paylaşımının oluşturulması olabilir.
Sıfır
Atık hedefi ile uygulama ölçeği arasındaki gerilim: COP31 Başkanlığı’nın küresel atık
artışının 2035 yılına kadar yarıya indirilmesi yönündeki hedefi Türkiye
açısından özel bir anlam taşımaktadır. Çünkü Türkiye’nin Sıfır Atık yaklaşımı
COP31 gündeminde uluslararası bir siyasa alanına dönüştürülmektedir. Ancak atık
yönetimi bakımından ulusal başarı yalnızca merkezi siyasa veya mevzuata değil,
belediyelerin toplama, ayrıştırma ve geri kazanım sistemlerine, özel sektörün
yatırımlarına ve hanehalklarının davranışlarına bağlıdır. Dolayısıyla
Türkiye’nin Sıfır Atık deneyimini küresel ölçekte sunması önemli bir diplomatik
üstünlük olmakla birlikte bu deneyimin ölçülebilir sonuçlar, maliyet-etkililik
ve farklı ülkelerde uygulanabilirlik bakımından gösterilmesi gerekecektir.
Uluslararası
iklim liderliği ile ulusal örnek olma zorunluluğu: Türkiye’nin COP31 Başkanlığının en
önemli sonuçlarından biri uluslararası iklim liderliği ile ulusal performans
arasındaki ilişkinin güçlenmesidir. Geleneksel diplomatik toplantılarda ev
sahibi ülkenin ulusal siyasa başarımı ile toplantının başarısı arasında belirli
bir uzaklık bulunabilir. COP31’de ise bu uzaklık daha dar olacaktır. Çünkü
konferansın temel söylemi uygulamadır. Bu nedenle Türkiye’nin uluslararası
liderlik savı ile kendi uygulama başarımı arasında uyum bulunması gerekir. Bu
uyum üç düzeyde ortaya çıkabilir:
Hedef uyumu: Türkiye’nin ulusal hedeflerinin Paris Anlaşması hedefleriyle
uyumlu olması.
Siyasa uyumu: Ulusal mevzuat ve siyasa araçlarının açıklanan hedefleri
desteklemesi.
Sonuç uyumu: Uygulamanın ölçülebilir emisyon azaltımı uyum ve dönüşüm
sonuçları üretmesi.
Türkiye ilk
iki düzeyde önemli bir kurumsal yapı oluşturmuştur. Üçüncü düzey ise COP31
sonrasında daha açık biçimde değerlendirilebilecektir. Bu nedenle Türkiye’nin
COP31 bakımından temel riski “söylem–uygulama açığı”, temel fırsatı ise
“söylem–uygulama uyumunu kurumsallaştırma” fırsatıdır.
Uyum ve
gerilimlerin birlikte değerlendirilmesi: Türkiye’nin COP31 gündemi ile ulusal kapasitesi
arasındaki ilişki aşağıdaki biçimde özetlenebilir.
|
Çizelge 4: Gündem ve Kapasite
İlişkisi |
|||
|
Uluslararası COP31
hedefi |
Türkiye’deki karşılığı |
Uyum düzeyi |
Temel gerilim |
|
Uygulamaya geçiş |
NDC 3.0 ve 2053 stratejisi |
Yüksek |
Uygulama sonuçlarının henüz sınırlı görünürlüğü |
|
Elektrifikasyon |
Enerji dönüşümü |
Orta-Yüksek |
Artan elektrik talebi ve temiz üretim gereksinimi |
|
Yeşil sanayileşme |
Düşük karbonlu sanayi dönüşümü |
Yüksek |
Dönüşüm maliyeti ve KOBİ kapasitesi |
|
Karbon fiyatlandırması |
Emisyon Ticareti Sistemi |
Yüksek |
Uygulama ve piyasa kapasitesinin geliştirilmesi |
|
İklim finansmanı |
Ulusal iklim finansmanı kapasitesi |
Orta |
Büyük yatırım gereksinimi ve finansmana erişim |
|
Dirençli kentler |
Yerel iklim siyasaları |
Orta |
Belediyeler arasındaki kapasite farklılıkları |
|
Sıfır atık |
Türkiye Sıfır Atık yaklaşımı |
Yüksek |
Ölçeklenebilirlik ve ölçülebilir sonuçlar |
|
Uyum |
Ulusal uyum siyasaları |
Orta-Yüksek |
Finansman ve yerel uygulama |
|
Teknoloji transferi |
Yeşil teknoloji ve sanayi dönüşümü |
Orta-Yüksek |
Finansman ve teknoloji maliyeti |
|
2053 net sıfır |
Uzun dönemli iklim siyasası |
Yüksek |
2035–2053 arasındaki uygulama patikası |
Çizelge 4
Türkiye ile COP31 hedefleri arasında genel olarak yüksek düzeyde normatif ve
stratejik uyum, fakat daha düşük düzeyde uygulama ve finansman uyumu
bulunduğunu göstermektedir. Bu ayrım önemlidir. Türkiye’nin temel problemi
COP31 hedeflerini benimsememesi değildir. Asıl sorun, bu hedeflerin
gerektirdiği dönüşümün ekonomik maliyetinin, kurumsal kapasitesinin ve uygulama
hızının aynı düzeyde olup olmadığıdır.
“İklim
kapasitesi açığı” ve “uygulama paradoksu”: Yukarıdaki değerlendirmeler Türkiye
bakımından iki kavramsal sonuç ortaya çıkarmaktadır. Birincisi, “iklim
kapasitesi açığı” olarak adlandırılabilecek bir durumdur. Türkiye’nin hedef ve
strateji üretme kapasitesi ile bu hedefleri bütün sektörlerde, bütün bölgelerde
ve bütün yönetim düzeylerinde uygulama kapasitesi arasında bir uzaklık
bulunmaktadır.
İkincisi,
“uygulama paradoksu”dur. Türkiye COP31 Başkanlığı aracılığıyla küresel ölçekte
uygulama açığının kapatılmasını savunurken aynı anda kendi ulusal uygulama
açığını da kapatmak zorundadır. Bu paradoks aslında Türkiye açısından bir
zayıflık olmak zorunda değildir. Tam tersine, doğru yönetildiğinde önemli bir siyasa
fırsatına dönüşebilir. Türkiye kendi uygulama sorunlarını açık biçimde
tanımlayıp bunlara yönelik kurumsal, finansal ve teknolojik çözümler
geliştirebilirse COP31 Başkanlığı yalnızca uluslararası bir temsil görevi
olmaktan çıkar ve Türkiye’nin kendi iklim yönetim kapasitesini dönüştüren bir
katalizöre dönüşebilir. Bu noktada COP31’in Türkiye bakımından başarısı
uluslararası hedeflerle ulusal kapasite arasındaki farkı gizlemekte değil, bu
farkı ölçülebilir bir uygulama programına dönüştürmekte yatmaktadır.
Türkiye’nin
İklim Siyasalarında Gösterge–Sonuç Ayrışması
İklim siyasalarının
değerlendirilmesinde hedeflerin ve göstergelerin gerçekleşme düzeyi ile
bunların gerçek ekolojik sonuçları birbirinden ayrılmalıdır. Bir göstergenin
olumlu yönde değişmesi her zaman aynı ölçüde olumlu bir çevresel sonuç
üretildiği anlamına gelmez. Bu nedenle iklim siyasalarının başarısı yalnızca
açıklanan hedefler, hazırlanan belgeler veya niceliksel başarım göstergeleri
üzerinden değil, bu hedeflerin emisyon azaltımı, kaynak tüketimi, atık oluşumu,
ekosistemlerin korunması ve toplumun iklim risklerine karşı dayanıklılığı
üzerindeki somut etkileri üzerinden değerlendirilmelidir.
Bu ayrım,
COP31 kapsamında öne çıkarılan elektrifikasyon, döngüsel ekonomi, sıfır atık ve
dayanıklı kentler gibi siyasa alanları bakımından özellikle önemlidir. Örneğin,
kesin enerji talebi içinde elektriğin payının yükselmesi, elektrik üretiminin
aynı dönemde ne ölçüde yenilenebilir ve düşük karbonlu kaynaklara dayandığı
dikkate alınmadan doğrudan karbonsuzlaşma olarak kabul edilemez.
Elektrifikasyonun iklim bakımından gerçek anlamı elektrik üretim sisteminin
karbon yoğunluğu, yenilenebilir enerji kapasitesi, şebeke altyapısı, enerji
depolama olanakları ve elektrikli sistemlerin yaşam döngüsü emisyonlarıyla
birlikte değerlendirilmesine bağlıdır. Başka bir ifadeyle, elektrifikasyon ile
temiz elektrifikasyon aynı süreç değildir.
Benzer
biçimde, geri dönüşüm veya geri kazanım oranlarının yükselmesi de tek başına
toplam atık üretiminin azaldığını ya da atıkların çevresel etkilerinin ortadan
kalktığını göstermez. Sıfır Atık yaklaşımının gerçek başarısı yalnızca geri
kazanılan atık miktarının artırılmasıyla değil, atık oluşumunun kaynağında
önlenmesi, ürünlerin yeniden kullanılması, kaynak tüketiminin azaltılması, geri
dönüştürülemeyen atıkların güvenli biçimde bertaraf edilmesi ve tehlikeli
atıkların çevre ve insan sağlığı bakımından uygun yöntemlerle yönetilmesiyle
ölçülmelidir. Döngüsel ekonomi, her atığın mutlaka geri dönüştürülmesi anlamına
gelmemekte ve kaynak kullanımının azaltılmasını, ürünlerin kullanım ömrünün
uzatılmasını, yeniden kullanımın yaygınlaştırılmasını ve atıkların niteliğine
uygun biçimde yönetilmesini gerektirmektedir.
Bu
çerçevede, Sıfır Atık hedefinin uygulanabilirliği yalnızca merkezi düzeyde
açıklanan hedeflere ve geri kazanım oranlarına bağlı değildir. Atığın
kaynağında azaltılması, ayrı toplanması, taşınması, ayrıştırılması, geri
kazanılması ve güvenli biçimde bertaraf edilmesi süreçlerinde belediyeler
belirleyici uygulama aktörleridir. Dolayısıyla Sıfır Atık siyasasının başarısı
belediyelerin bütünleşik katı atık yönetimi sistemlerini kurma ve işletme
kapasiteleri, mali, teknik ve kurumsal olanakları, veri üretme ve başarım
izleme yetenekleri üzerinden de değerlendirilmelidir. Merkezi yönetimin hedef
belirlemesi ile yerel yönetimlerin bu hedefleri sürekli ve ölçülebilir
hizmetlere dönüştürmesi arasında kurumsal bir bağ kurulmadığı takdirde siyasa
hedefleri ile gerçek uygulama sonuçları arasında önemli bir boşluk ortaya
çıkabilir.
Burada
“gösterge–sonuç ayrışması” olarak adlandırılabilecek sorun, iklim ve çevre siyasalarında
yalnızca belge, hedef ve performans göstergesi üretmenin yeterli görülmesi
tehlikesine işaret etmektedir. İklim siyasası bakımından değerlendirme zinciri,
“hedef, gösterge, uygulama, gerçek ekolojik sonuç” biçiminde kurulmalıdır.
Hedefin açıklanması ve göstergenin iyileşmesi gerekli olmakla birlikte bunların
uygulama süreçleri ve ekolojik sonuçlarla doğrulanması gerekir. Aksi durumda siyasa
başarısı çevresel sonuçlardan çok yönetsel ve istatistiksel başarı üzerinden
ölçülmüş olur.
Bu nedenle
Türkiye’nin COP31 kapsamında sunacağı siyasa ve girişimlerin
değerlendirilmesinde yalnızca hedeflerin uluslararası gündemle uyumu değil,
hedeflerin gerçek sonuçlara dönüşmesini sağlayacak uygulama mekanizmaları da
dikkate alınmalıdır. Elektrifikasyonun temiz enerji dönüşümüyle, döngüsel
ekonominin kaynak ve atık azaltımıyla, Sıfır Atık yaklaşımının belediyelerin
bütünleşik katı atık yönetimi kapasitesiyle ve dayanıklı kentler hedefinin
yerel düzeyde ölçülebilir yatırımlarla desteklenmesi gerekmektedir. Böylece
COP31’in “uygulama” vurgusu, yalnızca yeni hedeflerin açıklanmasına değil,
hedeflerin gerçek ve izlenebilir çevresel sonuçlar üretmesine bağlanmış
olacaktır.
Değerlendirme:
Uluslararası
hedefler ile Türkiye’nin ulusal kapasitesi birlikte değerlendirildiğinde üç
temel sonuç ortaya çıkmaktadır. Birinci sonuç, Türkiye’nin COP31 Başkanlığı ile
ulusal iklim siyasası arasında temel bir yönelim uyumsuzluğu bulunmamaktadır.
Tersine, NDC 3.0, 2053 net sıfır hedefi, İklim Kanunu, ETS ve Uzun Dönemli
İklim Stratejisi, COP31’in uygulama odaklı yaklaşımıyla önemli ölçüde
örtüşmektedir. İkinci sonuç, en önemli sorun hedeflerin ve mevzuatın varlığı
değil, uygulama kapasitesidir. Finansman, teknoloji, kurumsal eş güdüm, yerel
yönetimlerin kapasitesi ve özel sektörün dönüşüm maliyetleri ulusal kapasitenin
sınırlarını belirlemektedir. Üçüncü sonuç, COP31 Türkiye için yalnızca
uluslararası bir sorumluluk değil, aynı zamanda bir ulusal kapasite geliştirme
fırsatıdır. Başkanlık sürecinde oluşturulacak finansman mekanizmaları, proje
geliştirme kapasitesi, uluslararası ortaklıklar, kurumsal eş güdüm ve yerel
yönetim ağları konferans sonrasında korunabilirse, Türkiye’nin iklim yönetişimi
kapasitesi kalıcı biçimde güçlenebilir. Bu nedenle Türkiye açısından temel sorun
uluslararası hedeflerle ulusal kapasite arasında tam bir başlangıç uyumu
bulunması değil, mevcut uyumu uygulama kapasitesiyle tamamlayabilmektir. Başka
bir ifadeyle COP31 Türkiye’ye şu sınavı getirmektedir: Türkiye dünyaya iklim
uygulamasını hızlandırma çağrısı yaparken kendi ülkesinde bu çağrının gereğini
ne ölçüde yerine getirebilecektir? Bu sorunun yanıtı, COP31’in Türkiye
açısından yalnızca diplomatik bir başarı mı, yoksa gerçek bir iklim yönetişimi
dönüşümü mü olacağını belirleyecektir. Dolayısıyla yukarıdaki çözümlemenin
sonunda ulaşılan temel istidlal şudur: Türkiye’nin COP31 için hedefleri ile
kurduğu siyasa mimarisi büyük ölçüde uyumludur ancak hedeflerin gerektirdiği
uygulama kapasitesi henüz aynı düzeye ulaşmış değildir. COP31, bu uyumsuzluğu
Türkiye açısından bir risk olmaktan çıkarıp kurumsal dönüşüm fırsatına
dönüştürebildiği ölçüde başarılı olacaktır.
GENEL
DEĞERLENDİRME, SONUÇ VE ÖNERİLER
Genel
Değerlendirme
Bu
araştırmada COP31 yalnızca Antalya’da gerçekleştirilecek uluslararası bir iklim
konferansı olarak değil, küresel iklim yönetişiminin yükümlenmelerden
uygulamaya geçiş sürecinin önemli bir aşaması olarak ele alınmıştır. 1992
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ile başlayan ve 1997
Kyoto Protokolü ve 2015 Paris Anlaşması ile kurumsal ve hukuksal niteliği
güçlenen küresel iklim rejimi bugün temel olarak yeni hedefler belirlemekten
çok daha önce kabul edilmiş hedeflerin uygulanması sorunuyla karşı karşıyadır.
Bu nedenle COP31’in “Implementation COP” olarak çerçevelenmesi küresel iklim
siyasetinin içinde bulunduğu tarihsel aşamayla uyumludur.
COP31’in
özgünlüğü bu uygulama sorununu yalnızca görüşme masasında ele almakla sınırlı
kalmamasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin ev sahipliği ve COP Başkanlığı,
Avustralya’nın görüşmeler üzerindeki sorumluluğu, COP Başkanlıkları Troikası
aracılığıyla sağlanmaya çalışılan süreklilik ve Eylem Gündemi kapsamında
geliştirilen somut girişimler birlikte değerlendirildiğinde COP31’in Paris
Anlaşması’nın uygulama açığını azaltmaya yönelik bir köprü işlevi üstlenmesinin
amaçlandığı görülmektedir.
Bununla
birlikte, COP31’in başarı şansı konusunda iyimserlik ile gerçekçilik arasında
bir denge kurulması gerekmektedir. Araştırmanın bulguları konferansın
uluslararası başarı olasılığının orta-yüksek, Türkiye açısından başarı olasılığının
ise orta-yüksekten yüksek düzeye yaklaşan bir düzeyde olduğunu göstermektedir.
Ancak bu değerlendirme bir gerçekleşmiş başarı değerlendirmesi değil, konferans
henüz yapılmadığı için bir ex ante (önsel) başarı değerlendirmesidir.
Dolayısıyla burada ölçülen şey sonuç değil, başarıyı olanaklı kılan koşulların
mevcut durumudur.
COP31’in
uluslararası başarısının önündeki en önemli güçlükler iklim finansmanının
ölçeği ve paylaşımı, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki çıkar
farklılıkları, uyum ve kayıp-zarar mekanizmalarının finansmanı, +1,5C hedefinin
uygulanabilirliğine ilişkin artan baskı, teknoloji transferi ve çok taraflı
iklim yönetişimindeki jeopolitik parçalanmadır. Özellikle finansman konusunda
verilen siyasal yükümlenmeler ile harekete geçirilen kaynaklar arasındaki fark
kapanmadıkça “uygulama” söyleminin somut sonuçlara dönüşmesi güç olacaktır.
Türkiye
bakımından ise farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Türkiye COP31’e ilişkin
örgütsel ve diplomatik hazırlıklarını kapsamlı bir biçimde yürütmüş ve ulusal
iklim siyasası bakımından İkinci Ulusal Katkı Beyanı’nı, 2053 net sıfır
hedefini, Uzun Dönemli İklim Stratejisi’ni, İklim Kanunu’nu, emisyon ticaret
sistemi hazırlıklarını, yeşil dönüşüm siyasalarını ve iklim finansmanı
kapasitesini geliştirmeye yönelik çalışmaları aynı siyasa mimarisi içerisinde
toplamıştır. Bu nedenle Türkiye’nin COP31’e hazırlıksız olduğu söylenemez. Asıl
sorun, bu siyasa mimarisinin ne ölçüde hızlı, ölçülebilir, finansmanı
sağlanabilir ve sürdürülebilir sonuçlara dönüştürülebileceğidir.
Bu noktada
araştırmanın temel kavramsal bulgularından biri olan “uygulama paradoksu” önem
kazanmaktadır. Türkiye COP31 Başkanlığı aracılığıyla uluslararası topluma iklim
hedeflerinin uygulanması çağrısı yaparken aynı zamanda kendi ulusal iklim siyasalarının
uygulanma kapasitesini de uluslararası toplumun değerlendirmesine açmaktadır.
Başka bir ifadeyle Türkiye yalnızca COP31’in gündemini yöneten ülke değil, aynı
zamanda savunduğu uygulama anlayışının kendi ülkesindeki sonuçları bakımından
sınanan ülkedir.
Bu durum,
“iklim kapasitesi açığı” kavramını da önemli kılmaktadır. Türkiye’nin hedef
belirleme, strateji geliştirme ve hukuksal düzenleme kapasitesi ile bu
hedefleri sektörler, bölgeler ve yerel yönetimler düzeyinde uygulama kapasitesi
arasında henüz tam bir eşleşme bulunmamaktadır. Özellikle enerji dönüşümü,
yeşil sanayi, iklim finansmanı, dayanıklı kentler, emisyon ticaret sistemi ve
yerel iklim eylemi bakımından siyasa oluşturma kapasitesinin uygulama
kapasitesinden daha hızlı geliştiği görülmektedir.
Dolayısıyla
COP31 bakımından Türkiye’nin temel sorunu artık yeni bir siyasa belgesi
üretmekten çok mevcut siyasa belgeleri arasında “hedef–araç–finansman–kurum–uygulama–ölçülebilir
sonuç” zincirini kurabilmektir. COP31’in Türkiye açısından gerçek başarısı da
bu zincirin konferans sonrasında işlerlik kazanmasıyla ölçülebilecektir.
Sonuç
Araştırmanın
bütünsel değerlendirmesi, COP31’in küresel iklim rejimi açısından önemli bir
dönüm noktası oluşturma olanağına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla
birlikte COP31’in başarısı, konferans sonunda kabul edilecek kararların sayısı
veya diplomatik görünürlüğü ile ölçülmemelidir. Asıl ölçüt konferansın küresel
iklim yükümlenmelerinin uygulanmasını hızlandırıp hızlandıramadığı olacaktır. Bu
nedenle COP31’in başarısını üç ayrı düzeyde değerlendirmek gerekmektedir. Birinci
düzey ev sahipliği ve örgütsel başarıdır. Türkiye’nin bu alandaki hazırlıkları
dikkate alındığında yüksek bir başarı olasılığı bulunmaktadır. İkinci düzey
iklim diplomasisi ve görüşme başarısıdır. Bu alandaki başarı Türkiye’nin ev
sahibi ülke olmanın sağladığı diplomatik ağırlığı kullanarak farklı ülke
grupları arasında uzlaşma yaratabilmesine bağlıdır. Bu düzeyde başarı olasılığı
orta-yüksek olmakla birlikte Türkiye’nin tek başına belirleyebileceği bir sonuç
söz konusu değildir. Üçüncü ve en önemli düzey ise ulusal iklim siyasası
başarısıdır. Türkiye’nin COP31 Başkanlığı sırasında savunduğu uygulama,
finansman, teknoloji, dayanıklılık ve yeşil dönüşüm yaklaşımını kendi ülkesinde
somutlaştırabilmesi konferansın Türkiye bakımından kalıcı başarısını
belirleyecektir. Bu üç düzey birbirinden ayrılmadığı takdirde önemli bir
değerlendirme yanılgısı ortaya çıkabilir: Antalya’da başarılı bir konferans
düzenlemek Türkiye’nin başarılı bir iklim siyasası yürüttüğü anlamına gelmez.
Aynı şekilde başarılı bir diplomatik görünürlük, emisyonların azalması, enerji
sisteminin dönüşmesi, iklim finansmanının artması veya kentlerin iklim dirençli
duruma gelmesiyle özdeş değildir. Bu nedenle COP31 için önerilebilecek temel
başarı formülü şu şekilde ifade edilebilir: Ev sahipliği, diplomatik görünürlük,
uluslararası ortaklık, finansman ve teknoloji, ulusal uygulama ve kalıcı
kurumsal kapasite. Bu zincirin ilk halkaları güçlü iken son halkaları zayıf
kalırsa COP31 Türkiye açısından esaslı bir siyasa başarısına dönüşmeyecektir.
Buna karşılık konferansın yarattığı uluslararası ortaklıklar, finansman
olanakları, teknoloji transferleri ve kurumsal iş birlikleri Türkiye’nin ulusal
iklim siyasasını güçlendirirse COP31 yalnızca başarılı bir uluslararası
toplantı değil, Türkiye’nin iklim yönetişiminde yapısal dönüşümün başlangıç
noktalarından biri olabilecektir.
Öneriler
Araştırmanın
bulgularından hareketle aşağıdaki öneriler geliştirilebilir.
COP31
sonrası için kalıcı bir uygulama mekanizması oluşturulmalıdır: COP31’in etkisinin konferansın
kapanış tarihi olan 20 Kasım 2026 ile sınırlı kalmaması için Türkiye konferans
sonrasında alınan kararların ve verilen yükümlenmelerin izlenmesini sağlayacak
kurumsal bir “COP31 Uygulama ve İzleme Mekanizması” oluşturmalıdır. Bu
mekanizma yıllık ilerleme göstergeleri yayımlamalı ve uluslararası yükümlenmelerle
ulusal uygulama arasındaki ilişkiyi görünür kılmalıdır.
İkinci
Ulusal Katkı Beyanı ölçülebilir sektörel uygulama planlarına dönüştürülmelidir:
2035 hedefinin
gerçekleşebilmesi için ulusal hedefin enerji, sanayi, ulaştırma, binalar,
tarım, atık ve arazi kullanımı sektörleri bakımından yıllık veya dönemsel
hedeflere ayrılması gerekmektedir. Böylece 2035 hedefi yalnızca ulusal düzeyde
bir emisyon hedefi olmaktan çıkarılarak uygulanabilir bir siyasa programına
dönüştürülebilir.
İklim
finansmanı ile proje geliştirme kapasitesi birlikte güçlendirilmelidir: Finansman gereksiniminin
karşılanabilmesi yalnızca uluslararası kaynakların bulunmasına değil, bu
kaynaklara erişebilecek nitelikte projelerin hazırlanmasına da bağlıdır. Bu
nedenle Türkiye’nin iklim finansmanı siyasasının proje geliştirme, fizibilite,
risk paylaşımı, özel sektör katılımı ve yatırımcı güvenini birlikte kapsayan
bir yapıya dönüştürülmesi gerekmektedir.
Emisyon
Ticareti Sistemi uygulaması öngörülebilir ve saydam duruma getirilmelidir: Emisyonların ölçülmesi, raporlanması
ve doğrulanması konusunda oluşturulan kapasite etkili bir karbon fiyatlandırma
sistemiyle desteklenmelidir. ETS’nin kapsamı, uygulama takvimi, özgüleme
yöntemleri ve diğer karbon piyasalarıyla ilişkisi açık biçimde ortaya konulmalı
ve sistemin sanayinin yeşil dönüşümünü destekleyen bir araç durumuna gelmesi
sağlanmalıdır.
Yerel
yönetimler COP31’in uygulama ortakları durumuna getirilmelidir: İklim değişikliğinin etkileri büyük
ölçüde kentlerde ve yerel ölçekte ortaya çıktığından ulusal iklim hedeflerinin
yerel uygulama kapasitesi olmadan gerçekleştirilmesi olanaklı değildir.
Belediyelerin iklim eylem planları, teknik personel kapasitesi, veri altyapısı
ve uluslararası iklim finansmanına erişim olanakları güçlendirilmelidir.
COP31’in
“uygulama” söylemi Türkiye’de ölçülebilir sonuçlarla desteklenmelidir: Türkiye’nin COP31 Başkanlığı
sırasında ileri sürdüğü her temel hedef için ölçülebilir bir gösterge
geliştirilmesi yararlı olacaktır. Elektrifikasyon, enerji verimliliği, sıfır
atık, döngüsel ekonomi, dayanıklı kentler, yenilenebilir enerji, iklim finansmanı
ve uyum siyasaları bakımından düzenli ilerleme göstergeleri oluşturulmalıdır.
Akdeniz
merkezli bölgesel iklim diplomasisi kurumsallaştırılmalıdır: Türkiye’nin COP31 Başkanlığı Akdeniz
havzasının iklim değişikliğine karşı kırılganlığını uluslararası iklim
gündeminin daha görünür bir unsuru durumuna getirmek için kullanılabilir. Bu
çerçevede Güney Avrupa, Kuzey Afrika, Orta Doğu ve ada devletleri arasında
uyum, su, tarım, orman yangınları, kıyı alanları ve afet dayanıklılığı
konularında bölgesel iş birliği geliştirilebilir.
COP31’in
çok aktörlü niteliği konferans sonrasında da korunmalıdır: Yerel yönetimler, özel sektör,
akademi, sivil toplum, gençler ve finans kuruluşlarının COP31 sürecine katılımı
yalnızca konferans dönemine özgü bir danışma etkinliği olarak bırakılmamalıdır.
Bu aktörlerin uygulama ve izleme süreçlerine düzenli biçimde katılabilecekleri
kurumsal mekanizmalar oluşturulmalıdır.
Türkiye’nin
uluslararası iklim diplomasisi ile ulusal iklim siyasası arasındaki tutarlılık
güçlendirilmelidir: Türkiye’nin uluslararası düzeyde savunduğu hedeflerin
ulusal düzeyde karşılıklarının açık biçimde gösterilmesi, COP31 Başkanlığının
güvenilirliği açısından önemlidir. Bu nedenle uluslararası açıklamalar, ulusal
hedefler, bütçe öncelikleri, sektörel siyasalar ve gerçekleşme göstergeleri
arasında açık bir bağlantı kurulmalıdır.
COP31’in
başarısı konferanstan sonra yeniden değerlendirilmelidir: Bu araştırmada yapılan değerlendirme
konferans öncesi koşullara dayanan bir önsel değerlendirmedir. Gerçek başarı
ancak COP31 sonrasında ölçülebilir. Bu nedenle 2027 yılından itibaren COP31
sonuçlarının finansman, emisyon azaltımı, uyum, teknoloji transferi, yatırım,
kurumsal kapasite ve uluslararası iş birliği bakımından gerçekleşme düzeyini
ölçen düzenli değerlendirmeler yapılmalıdır.
Sonuç olarak
COP31 Türkiye açısından yalnızca büyük ölçekli bir uluslararası toplantıya ev
sahipliği yapma fırsatı değildir. Daha önemlisi, Türkiye’nin küresel iklim
yönetişiminde üstlendiği yeni rol ile ulusal iklim siyasasının uygulama
kapasitesini aynı zeminde buluşturduğu bir sınama alanıdır. Türkiye’nin COP31’e
ilişkin stratejik ve örgütsel hazırlıkları güçlüdür ancak bu hazırlığın gerçek
değeri, siyasa belgelerinin ve uluslararası söylemlerin ölçülebilir uygulama
sonuçlarına dönüştürülmesiyle ortaya çıkacaktır. Bu nedenle COP31’in Türkiye
bakımından temel sorusu “Antalya’da başarılı bir konferans düzenlenebilecek
mi?” değildir. Asıl soru, “Antalya’da oluşturulan uluslararası siyasal ve
kurumsal ivme Türkiye’nin ve küresel toplumun iklim hedeflerini uygulama
kapasitesini kalıcı olarak artırabilecek mi?” sorusudur. Bu sorunun yanıtı,
COP31’in başarısını belirleyecektir. Araştırmanın ulaştığı temel sonuç da
budur: Türkiye’nin COP31 için hedefleri ile kurduğu siyasa mimarisi büyük
ölçüde uyumludur ancak bu hedeflerin gerektirdiği uygulama kapasitesi henüz
aynı düzeye ulaşmış değildir. COP31, bu uyumsuzluğu bir zafiyet olarak bırakmak
yerine kurumsal, mali ve teknolojik bir dönüşüm fırsatına dönüştürebildiği
ölçüde Türkiye açısından başarılı olacaktır. Küresel ölçekte ise COP31’in
başarısı, iklim rejimini yeni yükümlenmeler üretme aşamasından mevcut yükümlenmeleri
gerçekten uygulama aşamasına taşıyabildiği ölçüde anlam kazanacaktır.
KAYNAKÇA
Intergovernmental
Panel on Climate Change. (2023). Climate change 2023: Synthesis report.
https://doi.org/10.59327/IPCC/AR6-9789291691647
Republic of
Türkiye, Ministry of Environment, Urbanization and Climate Change, Directorate
of Climate Change. (2024). Türkiye’s long-term climate strategy.
https://iklim.gov.tr/
Republic of
Türkiye, Ministry of Environment, Urbanization and Climate Change, Directorate
of Climate Change. (2024). Climate change adaptation strategy and action plan
2024–2030. https://iklim.gov.tr/
Republic of
Türkiye, Ministry of Environment, Urbanization and Climate Change, Directorate
of Climate Change. (2024). Climate change mitigation strategy and action plan
2024–2030. https://iklim.gov.tr/
Republic of
Türkiye. (2025). The second nationally determined contribution of Türkiye (NDC
3.0). United Nations Framework Convention on Climate Change.
https://unfccc.int/
Republic of
Türkiye. (2026). Türkiye: 2026 national inventory document. United Nations
Framework Convention on Climate Change. https://unfccc.int/documents/656425
Republic of
Türkiye. (2026). Türkiye: 2026 common reporting tables. United Nations
Framework Convention on Climate Change. https://unfccc.int/
Türkiye
Cumhuriyeti. (2025). 7552 sayılı İklim Kanunu. Resmi Gazete, 32951, 9 Temmuz
2025.
United
Nations Framework Convention on Climate Change. (1992). United Nations
Framework Convention on Climate Change. United Nations.
https://unfccc.int/resource/docs/convkp/conveng.pdf
United
Nations Framework Convention on Climate Change. (1997). Kyoto Protocol to the
United Nations Framework Convention on Climate Change. United Nations.
https://unfccc.int/resource/docs/convkp/kpeng.pdf
United
Nations Framework Convention on Climate Change. (2015). Paris Agreement. United
Nations. https://unfccc.int/sites/default/files/english_paris_agreement.pdf
United
Nations Framework Convention on Climate Change. (2026a). COP 31: UN Climate
Change Conference—Antalya, November 2026. https://unfccc.int/cop31
United
Nations Framework Convention on Climate Change. (2026b). UN Climate Change
quarterly update: Q1 2026. https://unfccc.int/
United
Nations Framework Convention on Climate Change. (2026c). UN Climate Change
quarterly update: Q2 2026. https://unfccc.int/
United
Nations Framework Convention on Climate Change. (2026d). COP31 Presidency
segment on the ocean—Türkiye. https://unfccc.int/
United
Nations Framework Convention on Climate Change. (2026e). Joint letter from the
COP31 President-Designate and President of Negotiations. https://unfccc.int/
United
Nations Framework Convention on Climate Change. (2026f). Nationally determined
contributions registry: Türkiye—Second NDC (NDC 3.0).
https://unfccc.int/ndc-registry
United
Nations Framework Convention on Climate Change. (2026g). COP31: Information for
participants. https://unfccc.int/cop31
World Bank.
(2026). Compliance mechanism factsheet: Türkiye emissions trading system.
https://www.worldbank.org/
[1] COP,
Conference of Parties, yani anlaşmaya taraf olan ülkeler konferansı, ortak
toplantısı.
[2] Önsel = ex
ante
[3] Yazarın
İklim Kanunu’nun yeterliliği konusunda saklı tuttuğu çekinceleri vardır.
[4] Yazarın
bu konuda da saklı tuttuğu çekinceleri vardır.
[5] CMA,
“Conference of the Parties serving as the meeting of the Parties to the Paris
Agreement” ifadesinin kısaltmasıdır. Türkçesi, Paris Anlaşması Taraflar
Toplantısı’dır. Biraz daha tam karşılığıyla: “Paris Anlaşması'na Taraflar
Toplantısı olarak görev yapan Taraflar Konferansı”.
[6] Ex post
değerlendirme: Olay veya siyasa gerçekleştikten sonra, ortaya çıkan gerçek
sonuçları değerlendirme.
[7] Ex ante
değerlendirme: Bir siyasa, proje, program veya olay gerçekleşmeden önce, mevcut
bilgilerden hareketle olası sonuçlarını değerlendirme.
[8] COP31
Başkanlığına atanmış kişi”.
[9] Belem,
Brezilya'nın kuzeyindeki Para Eyaleti’nin başkenti olan şehirdir.
[10] “COP
Başkanlıkları “Troikası” kapsamında önceki, mevcut ve sonraki COP Başkanlıkları
arasında siyasa ve görüşmelerin sürekliliğinin sağlanması amacıyla oluşturulan
örgütlenme düzeni.
[11] Samed
Ağırbaş, COP31 İklim Üst Düzey Şampiyonu (Climate High-Level Champion) ve Sıfır
Atık Vakfı Başkanıdır.
[12] Yazarın
İklim Kanunu ve Emisyon Ticareti Sistemi ile ilgili çekinceleri olduğu daha
önce vurgulanmıştı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder