Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

14 Eylül 2026 Pazartesi

 

Küresel İklim Yönetişimi, Hazırlıklar ve Başarı Şansının Çözümlemesi: COP31 ve Türkiye

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

Çevre Bakanlığı (e) Müsteşarı

 

YÜRÜTME ÖZETİ

 

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP31’in 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilmesi Türkiye açısından yalnızca önemli bir uluslararası toplantıya ev sahipliği yapılması anlamına gelmemektedir. COP31 aynı zamanda Türkiye’nin küresel iklim yönetişimindeki konumunu güçlendirme, uluslararası iklim diplomasisinde daha etkili bir rol üstlenme ve ulusal iklim siyasasını uluslararası uygulama gündemiyle bütünleştirme fırsatı sunmaktadır. Bununla birlikte konferansın önemi ev sahipliğinin sağlayacağı diplomatik görünürlükten daha geniştir. COP31 küresel iklim rejiminin yeni yükümlenmeler oluşturma aşamasından mevcut yükümlenmelerin uygulanması aşamasına geçişinin önemli sınamalarından biri olacaktır.

1992 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, 1997 Kyoto Protokolü ve 2015 Paris Anlaşması küresel iklim rejiminin temel hukuksal ve kurumsal yapı taşlarını oluşturmuştur. Paris Anlaşması sonrasında iklim değişikliğiyle savaşımda temel sorun artık uluslararası hedeflerin belirlenmesinden çok bu hedeflerin ülkeler tarafından somut, ölçülebilir ve finansmanı sağlanabilir siyasalar aracılığıyla gerçekleştirilmesidir. COP31’in [1] “Uygulama COP’u” olarak tasarlanması bu dönüşümün doğrudan bir yansımasıdır. Bu nedenle COP31’in başarısı yalnızca konferans sırasında alınacak kararların niteliğiyle değil, kararların ve yükümlenmelerin enerji, sanayi, kentler, tarım, finansman, teknoloji ve uyum siyasalarında gerçek sonuçlara dönüşüp dönüşmeyeceğiyle değerlendirilmelidir.

Bu çalışmanın temel amacı COP31’in küresel iklim yönetişimindeki yerini, Türkiye’nin konferansa yönelik hazırlıklarını ve COP31’in hem uluslararası düzeyde hem de Türkiye açısından başarı şansını önsel [2] olarak değerlendirmektir. Araştırmada nitel araştırma yaklaşımı ve belge incelemesine dayalı görgül çözümleme kullanılmıştır. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi belgeleri, COP31 Başkanlığı tarafından yayımlanan belgeler, Türkiye’nin ulusal iklim siyasası belgeleri ve ilgili uluslararası kurumsal kaynaklar temel veri kaynağını oluşturmuştur.

Araştırmanın ilk önemli bulgusu COP31’in küresel iklim rejiminde özel bir konuma sahip olduğudur. COP31 Paris Anlaşması'nın uygulanmasına ilişkin birikmiş sorunların daha görünür duruma geldiği bir dönemde gerçekleştirilecektir. İklim finansmanının yetersizliği, uyum finansmanı, kayıp ve zararlar, teknoloji transferi, kapasite geliştirme, +1,5C hedefinin gerçekleştirilme olasılığı ve ülkelerin ulusal katkılarının uygulamaya geçirilmesi konferansın temel sınama alanları olacaktır. Dolayısıyla COP31’in başarısı yeni hedefler ilan etmekten çok mevcut hedeflerin gerçekleştirilmesini hızlandırabilecek uluslararası iş birliği ve uygulama mekanizmaları oluşturabilmesine bağlıdır.

İkinci önemli bulgu Türkiye’nin COP31 hazırlıklarının örgütsel ve stratejik açıdan kapsamlı olduğudur. Türkiye konferansın fiziksel altyapısından güvenlik, ulaşım, konaklama ve sağlık hizmetlerine kadar geniş bir hazırlık süreci yürütmektedir. Bunun yanında COP Başkanlığı kapsamında uluslararası kuruluşlar, önceki ve sonraki COP Başkanlıkları, devletler, özel sektör, sivil toplum, akademi, yerel yönetimler ve gençlerle ilişki kurulmasına yönelik çok aktörlü bir yapı oluşturulmuştur. Bu nedenle Türkiye’nin COP31’e örgütsel bakımdan hazırlıksız olduğu ileri sürülemez. Tersine, araştırmanın bulguları örgütsel ve diplomatik hazırlığın güçlü olduğunu göstermektedir.

Üçüncü bulgu, Türkiye’nin COP31’de sunabileceği ulusal siyasa portföyünün önemli ölçüde oluşmuş olduğudur. Türkiye’nin 2053 net sıfır emisyon hedefi, Uzun Dönemli İklim Stratejisi, İkinci Ulusal Katkı Beyanı, İklim Kanunu [3], Emisyon Ticaret Sistemi [4] hazırlıkları, yeşil dönüşüm siyasaları, sıfır atık yaklaşımı, iklim finansmanı kapasitesini geliştirme girişimleri ve dayanıklı kentler siyasası, COP31 Başkanlığı sırasında kullanılabilecek temel siyasa araçlarını oluşturmaktadır. Bu siyasa mimarisi Türkiye’ye yalnızca uluslararası iklim diplomasisi yürütme değil, aynı zamanda kendi deneyimini küresel uygulama gündemine taşıma olanağı vermektedir.

Bununla birlikte araştırma Türkiye bakımından önemli bir yapısal gerilime de işaret etmektedir. Türkiye’nin hedef belirleme ve siyasa oluşturma kapasitesi ile bu hedefleri bütün sektörlerde, bölgelerde ve özellikle yerel düzeyde uygulama kapasitesi arasında tam bir uyum henüz oluşmamıştır. Çalışmada bu durum “iklim kapasitesi açığı” kavramıyla açıklanmaktadır. Türkiye’nin iklim siyasası bakımından temel sorun yeni hedefler ve strateji belgeleri üretmekten çok mevcut hedefleri yeterli finansman, kurumsal kapasite, insan kaynağı, teknoloji ve izleme mekanizmalarıyla destekleyerek somut sonuçlara dönüştürmektir.

Bu durum COP31 bakımından ikinci bir kavramsal sonuç doğurmaktadır: “uygulama paradoksu.” Türkiye, COP31 Başkanlığı aracılığıyla uluslararası topluma iklim hedeflerinin uygulanması çağrısı yaparken aynı zamanda kendi ulusal iklim siyasasının uygulama kapasitesini de uluslararası kamuoyunun değerlendirmesine açmaktadır. Başka bir ifadeyle Türkiye COP31’de yalnızca konferansı yöneten ve ev sahipliği yapan ülke değil, savunduğu “uygulama” anlayışının kendi ülkesindeki sonuçları bakımından da sınanan bir ülkedir.

Bu nedenle COP31’in Türkiye açısından başarısı üç farklı düzeyde değerlendirilmelidir. Birinci düzey ev sahipliği ve örgütsel başarıdır. Türkiye’nin hazırlıkları dikkate alındığında bu alandaki başarı olasılığı yüksektir. İkinci düzey iklim diplomasisi ve uluslararası görüşme başarısıdır. Bu alandaki başarı olasılığı orta-yüksek olmakla birlikte, sonuç büyük ölçüde diğer ülkelerin tutumlarına ve küresel jeopolitik koşullara bağlıdır. Üçüncü ve en önemli düzey ise ulusal iklim siyasası başarısıdır. Bu düzeyde sonuç Türkiye’nin COP31 sırasında ortaya koyacağı uluslararası söylem ile ülke içinde gerçekleştireceği somut uygulamaların birbirini ne ölçüde desteklediğine bağlı olacaktır.

Araştırmanın önsel değerlendirmesine göre COP31’in uluslararası başarı şansı orta-yüksek düzeydedir. Ancak bu başarı otomatik değildir. Özellikle iklim finansmanı, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki çıkar farklılıkları, uyum ve kayıp-zarar finansmanı, teknoloji transferi ve çok taraflı iklim diplomasisindeki jeopolitik parçalanma önemli risk alanlarıdır. Türkiye açısından ise başarı şansı orta-yüksekten yüksek düzeye yaklaşmaktadır. Türkiye, örgütsel hazırlık ve diplomatik görünürlük bakımından önemli üstünlüklere sahip olmakla birlikte, ulusal uygulama kapasitesinin güçlendirilmesi bu başarı olasılığını belirleyecek temel unsurdur.

Bu çerçevede çalışmanın temel sonucu COP31’in başarısının konferansın kendisiyle sınırlı bir olay olarak değerlendirilmemesi gerektiğidir. Başarı, Antalya’da düzenlenecek toplantının niteliğinden başlayarak uluslararası ortaklıkların kurulmasına, finansman ve teknoloji olanaklarının geliştirilmesine, ulusal uygulama kapasitesinin güçlendirilmesine ve kalıcı kurumsal sonuçların ortaya çıkmasına uzanan bir süreç olarak ele alınmalıdır. Bu süreç şu şekilde ifade edilebilir: Ev sahipliği, diplomatik görünürlük, uluslararası ortaklık, finansman ve teknoloji, ulusal uygulama ve kalıcı kurumsal kapasite. Bu zincirin ilk halkalarının güçlü olması tek başına yeterli değildir. COP31’in Türkiye bakımından gerçek başarısı konferansın ardından bu zincirin son halkalarının da oluşmasıyla ortaya çıkacaktır.

Bu nedenle çalışmada COP31 sonrasında kalıcı bir uygulama ve izleme mekanizmasının kurulması, İkinci Ulusal Katkı Beyanı’nın sektörel ve ölçülebilir uygulama planlarına dönüştürülmesi, iklim finansmanı ve proje geliştirme kapasitesinin güçlendirilmesi, Emisyon Ticaret Sistemi’nin öngörülebilir ve saydam biçimde uygulanması, yerel yönetimlerin iklim siyasalarındaki kapasitesinin artırılması, uluslararası iklim diplomasisi ile ulusal iklim siyasasının daha güçlü biçimde bütünleştirilmesi ve COP31 sonuçlarının yıllık olarak ölçülmesi önerilmektedir.

Sonuç olarak COP31, Türkiye açısından yalnızca bir ev sahipliği projesi değil, küresel iklim yönetişimi ile ulusal iklim siyasası arasındaki ilişkinin sınanacağı bir yönetişim ve uygulama laboratuvarıdır. Türkiye’nin COP31 için oluşturduğu siyasa mimarisi önemli bir başlangıç kapasitesi sağlamaktadır. Ancak bu kapasitenin gerçek değerini belirleyecek olan siyasa belgelerinin sayısı veya uluslararası söylemin gücü değil, bunların ölçülebilir ve sürdürülebilir sonuçlara dönüştürülebilmesidir.

Bu bakımdan COP31’in Türkiye açısından temel sorusu “Antalya’da başarılı bir konferans düzenlenebilecek mi?” değildir. Asıl soru, Antalya’da yaratılacak uluslararası siyasal ve kurumsal ivmenin Türkiye’nin ve küresel toplumun iklim hedeflerini uygulama kapasitesini kalıcı olarak artırıp artıramayacağıdır. COP31’in gerçek başarısı bu soruya verilecek yanıtla belirlenecektir.


 

ÖZ

Bu çalışma, 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP31’i küresel iklim yönetişiminin gelişimi, Türkiye’nin ev sahibi ve COP Başkanlığı rolü, ulusal hazırlıkları ve konferansın başarı olasılığı açısından incelemektedir. Araştırmada 1992 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, 1997 Kyoto Protokolü ve 2015 Paris Anlaşması ile şekillenen uluslararası iklim rejiminin yükümlenmelerden uygulamaya geçiş aşamasına ulaştığı kabul edilmektedir. Bu çerçevede COP31’in “Uygulama COP’u” olarak kurgulanmasının anlamı ve Türkiye’nin bu süreçte üstlendiği rol çözümlenmektedir. Çalışmada nitel araştırma yaklaşımı ve belge incelemesine dayalı görgül veri kullanılmış ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi belgeleri, Türkiye’nin ulusal iklim siyasa belgeleri ve ilgili kurumsal raporlar değerlendirilmiştir. Çözümleme, Türkiye’nin COP31 için örgütsel ve stratejik hazırlıklarının kapsamlı olduğunu ve İkinci Ulusal Katkı Beyanı, 2053 net sıfır hedefi, Uzun Dönemli İklim Stratejisi, İklim Kanunu, Emisyon Ticaret Sistemi ve iklim finansmanı girişimleriyle önemli bir siyasa mimarisi oluşturduğunu göstermektedir. Bununla birlikte hedef belirleme ve siyasa oluşturma kapasitesi ile uygulama kapasitesi arasında henüz tam bir uyum bulunmadığı görülmektedir. Bu durum çalışmada “iklim kapasitesi açığı” ve “uygulama paradoksu” kavramlarıyla açıklanmaktadır. Araştırmanın önsel değerlendirmesine göre COP31’in uluslararası başarı şansı orta-yüksek, Türkiye açısından başarı şansı ise orta-yüksekten yüksek düzeye yaklaşmaktadır. Ancak konferansın gerçek başarısı Antalya’da gerçekleştirilecek toplantının örgütsel niteliğinden çok, uluslararası yükümlenmelerin finansman, teknoloji, kurumsal kapasite ve ölçülebilir uygulama sonuçlarına dönüştürülmesine bağlı olacaktır. Türkiye bakımından COP31’in kalıcı başarısı ise ev sahipliğinin sağladığı diplomatik görünürlüğün ulusal iklim siyasalarında kalıcı bir uygulama ve kurumsal dönüşüme çevrilebilmesine bağlıdır.

Anahtar Kelimeler: COP31, küresel iklim yönetişimi, Paris Anlaşması, iklim diplomasisi, Türkiye, iklim siyasası, iklim finansmanı, uygulama açığı, iklim kapasitesi, 2053 net sıfır hedefi

 

ABSTRACT

This study examines COP31, the United Nations Climate Change Conference to be held in Antalya from 9 to 20 November 2026, with particular reference to the evolution of global climate governance, Türkiye’s role as host country and COP Presidency, its national preparations, and the prospects for success. The study argues that the international climate regime shaped by the 1992 United Nations Framework Convention on Climate Change, the 1997 Kyoto Protocol, and the 2015 Paris Agreement has entered a stage in which the central challenge is no longer merely establishing commitments but implementing them. Against this background, the study examines the significance of framing COP31 as an “Implementation COP” and analyses Türkiye’s role in this process. A qualitative research design based on document analysis is employed. Official United Nations Framework Convention on Climate Change documents, Türkiye’s national climate policy documents, and relevant institutional reports constitute the principal empirical material. The analysis indicates that Türkiye has developed a comprehensive organizational and strategic preparation framework for COP31, supported by its Second Nationally Determined Contribution, 2053 net-zero target, Long-Term Climate Strategy, Climate Law, preparations for an Emissions Trading System, and climate-finance initiatives. Nevertheless, a full alignment has not yet been achieved between Türkiye’s capacity to formulate targets and policies and its capacity to implement them. This condition is conceptualized in the study through the notions of the “climate capacity gap” and the “implementation paradox.” The study’s ex ante assessment suggests that COP31 has a medium-to-high probability of international success, while its prospects for success from Türkiye’s perspective range from medium-to-high to high. However, the actual success of the conference will depend less on the organizational quality of the Antalya meeting than on whether international commitments can be translated into measurable outcomes through finance, technology, institutional capacity, and implementation. For Türkiye, the lasting success of COP31 will depend on whether the diplomatic visibility generated by hosting the conference can be transformed into durable implementation capacity and institutional change in national climate policy.

Keywords: COP31, global climate governance, Paris Agreement, climate diplomacy, Türkiye, climate policy, climate finance, implementation gap, climate capacity, 2053 net-zero target

GİRİŞ VE SORUNSALIN TANIMLANMASI

İklim değişikliği günümüzde yalnızca çevresel bir sorun olmaktan çıkmış ve ekonomik kalkınmayı, enerji güvenliğini, gıda ve su güvenliğini, kentleşmeyi, kamu sağlığını, uluslararası finansmanı ve devletlerarası ilişkileri doğrudan etkileyen çok boyutlu bir küresel yönetişim sorunu durumuna gelmiştir. Atmosferdeki sera gazı birikiminin insan etkinlikleri sonucunda artmasıyla ortaya çıkan iklim değişikliği sonuçları bakımından devlet sınırlarını aşmakta ve buna karşılık çözüm için uluslararası iş birliği, ortak siyasa geliştirme ve uzun dönemli toplu/birlikte eylem gerektirmektedir. Bu nedenle iklim değişikliğiyle savaşım özellikle son otuz beş yılda uluslararası toplumun üzerinde uzlaşmaya çalıştığı en kapsamlı çok taraflı siyasa alanlarından birini oluşturmuştur.

Bu sürecin temel hukuksal başlangıç noktası 1992 yılında Rio de Janeiro'da kabul edilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'dir (BMİDÇS). Sözleşme, iklim sisteminin kararlılığının korunmasını uluslararası iş birliğinin konusu durumuna getirmiş ve iklim değişikliğiyle savaşım için devletlerin ortak bir çerçeve içinde hareket etmelerini öngörmüştür. Sözleşmenin temel amacı atmosferdeki sera gazı yoğunluklarının, iklim sistemi üzerindeki tehlikeli insan kaynaklı müdahaleyi önleyecek bir düzeyde dengelenmesidir. Böylece iklim değişikliği ilk kez kapsamlı bir uluslararası hukuksal ve kurumsal rejimin konusu durumuna gelmiştir.

BMİDÇS'nin ortaya koyduğu çerçeve zaman içinde daha somut ve bağlayıcı düzenlemelerle geliştirilmiştir. Bunun ilk önemli aşaması 1997 Kyoto Protokolü olmuştur. Kyoto Protokolü özellikle gelişmiş ülkeler ve geçiş ekonomileri bakımından sera gazı emisyonlarının sınırlandırılması ve azaltılması yönünde sayısallaştırılmış ve hukuksal olarak bağlayıcı hedefler getirmiştir. Protokol ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreli kapasiteler ilkesine dayanarak tarihsel olarak daha fazla emisyona neden olmuş gelişmiş ülkelere daha ağır bir sorumluluk yüklemiştir. 1997'de kabul edilen Protokol 2005 yılında yürürlüğe girmiş ve ilk yükümlenme dönemi 2008–2012, ikinci yükümlenme dönemi ise 2013–2020 olarak uygulanmıştır.

Ancak iklim değişikliğinin giderek bütün ülkeleri etkileyen niteliği yalnızca gelişmiş ülkelerin bağlayıcı azaltım yükümlülüklerine dayanan Kyoto modelinin ötesine geçilmesini gerekli kılmıştır. Bu arayışın sonucunda 12 Aralık 2015 tarihinde Paris Anlaşması kabul edilmiştir. Paris Anlaşması önceki rejimden farklı olarak bütün ülkeleri küresel iklim eylemi içine alan ve hukuksal olarak bağlayıcı bir uluslararası anlaşma niteliğindedir. Anlaşmanın temel hedefi küresel ortalama sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme kıyasla 2°C'nin oldukça altında tutmak ve sıcaklık artışını 1,5°C ile sınırlandırma çabalarını sürdürmektir. Paris rejimi bu hedefe ulaşmak amacıyla tarafların ulusal katkı beyanları (NDC), saydamlık, izleme ve giderek daha güçlü iklim eylemi döngüsü üzerinden ilerleyen bir yönetişim sistemi oluşturmuştur.

Dolayısıyla ‘Rio–Kyoto–Paris’ çizgisi yalnızca birbirini izleyen üç uluslararası belgeyi ifade etmemektedir. Bu çizgi aynı zamanda küresel iklim yönetişiminin genel bir çerçeve oluşturmaktan bağlayıcı yükümlülüklere, oradan da bütün ülkeleri kapsayan sürekli ve giderek güçlendirilmesi öngörülen bir iklim eylemi sistemine geçişini göstermektedir. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması farklı hukuksal araçlar olmakla birlikte aynı uluslararası iklim rejiminin birbirini tamamlayan temel unsurlarını oluşturmaktadır.

Bu gelişmenin kurumsal taşıyıcısı ise her yıl toplanan Taraflar Konferansı (Conference of the Parties – COP) olmuştur. COP toplantıları, taraf devletlerin iklim rejiminin uygulanmasını değerlendirdikleri, yeni kararlar aldıkları, mevcut yükümlülükleri geliştirdikleri ve finansman, teknoloji, uyum, azaltım ve iklim adaleti gibi konularda uzlaşma aradıkları temel çok taraflı platformdur. Paris Anlaşması'nın yürürlüğe girmesiyle birlikte Anlaşmanın Taraflar Toplantısı olarak görev yapan CMA [5] da bu yönetişim yapısının önemli bir unsuru olmuştur. Dolayısıyla COP toplantılarının önemi yalnızca belirli bir tarihte gerçekleştirilen uluslararası konferanslar olmalarından değil, küresel iklim rejiminin karar alma ve uygulama mekanizmasının merkezinde bulunmalarından kaynaklanmaktadır.

Bu tarihsel ve kurumsal süreç içerisinde COP31, 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya'da gerçekleştirilecek olması nedeniyle Türkiye açısından özel bir önem taşımaktadır. Antalya Konferansı yalnızca BMİDÇS'nin 31. Taraflar Konferansı değildir ve aynı zamanda Kyoto Protokolü'nün 21. Taraflar Toplantısı (CMP21), Paris Anlaşması'nın 8. Taraflar Toplantısı (CMA8) ile Bilimsel ve Teknolojik Danışma Yardımcı Organı (SBSTA65) ve Uygulama Yardımcı Organı'nın (SBI65) toplantılarını da kapsamaktadır. Dolayısıyla Türkiye 2026 yılında küresel iklim rejiminin karar alma mekanizmasının merkezinde yer alan son derece kapsamlı bir uluslararası sürece ev sahipliği yapacaktır.

COP31'in önemi konferansın gerçekleştirileceği yerin Türkiye olmasıyla sınırlı değildir. 2026 yılı Paris Anlaşması'nın uygulanmasının, ulusal katkıların güçlendirilmesinin ve küresel iklim eylemi bakımından verilen sözlerin somut sonuçlara dönüştürülmesinin giderek daha önemli duruma geldiği bir döneme karşılık gelmektedir. Bu nedenle COP31 Başkanlığı yalnızca toplantının düzenlenmesinden ve tarafların bir araya getirilmesinden ibaret bir ev sahipliği görevi olarak değerlendirilemez. Başkanlığın, farklı çıkar ve beklentilere sahip devletler arasında uzlaşma yaratması, iklim eyleminin uygulanmasını hızlandırması ve konferanstan somut ve izlenebilir sonuçlar çıkmasına katkıda bulunması beklenmektedir.

Nitekim COP31 için oluşturulan başkanlık modeli Türkiye'nin konferans başkanlığı ile Avustralya'nın görüşmelerin yürütülmesindeki rolünü birbirinden ayıran özgün bir düzenleme içermektedir. BMİDÇS'nin Antalya Konferansı için hazırladığı örgütsel çerçeveye göre Türkiye COP31 Başkanlığını üstlenecek ve Avustralya'dan bir temsilci ise konferans boyunca görüşmelerin yürütülmesinden sorumlu olacaktır. Böylece Türkiye'nin siyasal ve başkanlık rolü ile görüşme sürecinin yürütülmesi arasında belirli bir iş bölümü oluşturulmuştur.

Türkiye'nin COP31 Başkanlığı için ortaya koyduğu yaklaşım da konferansa yalnızca “ev sahipliği” bakış açısından bakılmadığını göstermektedir. Başkanlık, COP31'i bir Uygulama COP'u (“Implementation COP) ve “Geleceğin COP'u” (COP of the Future) olarak tanımlamakta ve verilen iklim yükümlenmelerinin somut ve izlenebilir ilerlemeye dönüştürülmesini öne çıkarmaktadır. Başkanlığın 2026 Eylem Gündemi kapsamında elektrifikasyon ve enerji dönüşümü, sıfır atık ve döngüsel ekonomi, dirençli kentler ve altyapı, sürdürülebilir tarım ve gıda sistemleri, yeşil sanayi dönüşümü, iklim finansmanı ile kırılgan bölgelerin ve ekosistemlerin dayanıklılığının güçlendirilmesi gibi alanlara öncelik verilmiştir.

Başkanlığın Haziran 2026'da açıkladığı küresel iklim eylemi hedefleri de bu yaklaşımın somutlaştırılması bakımından önemlidir. Bunlar arasında 2035 yılına kadar kesin enerji talebinde elektriğin payının yaklaşık yüzde 20'lerden yüzde 35'e yükseltilmesi, küresel atık artışının 2035'e kadar yarıya indirilmesi ve dirençli kentler kapsamında bina sektöründeki enerji tüketim yoğunluğunun en az yüzde 25 azaltılması gibi hedefler bulunmaktadır.

Bütün bu gelişmeler, COP31'i Türkiye açısından aynı anda bir çevre diplomasisi, kamu yönetimi, uluslararası ilişkiler ve ulusal iklim siyasası sınavı durumuna getirmektedir. Türkiye'nin önünde yalnızca konferansın lojistik ve teknik bakımdan başarıyla gerçekleştirilmesi değil, aynı zamanda farklı ülke grupları arasında uzlaşma sağlayabilen, küresel iklim gündemine somut katkı sunabilen ve Paris Anlaşması'nın uygulanmasına ivme kazandırabilen bir başkanlık yürütme görevi bulunmaktadır.

Bu noktada temel sorun ortaya çıkmaktadır. Türkiye COP31'e hangi hazırlık düzeyiyle gelmektedir? Konferansın gerçekleştirilmesi için hangi kurumsal, teknik, lojistik ve diplomatik çalışmalar yapılmıştır? Türkiye, COP31 Başkanlığı aracılığıyla uluslararası iklim gündemine hangi öncelikleri ve somut siyasa önerilerini taşımaktadır? Bu öneriler, Paris Anlaşması'nın hedefleri ve küresel iklim sorunlarının güncel gereksinmeleri bakımından ne ölçüde yeterlidir? Daha da önemlisi, Türkiye'nin ulusal iklim siyasası ile COP31 Başkanlığı aracılığıyla üstlendiği uluslararası rol arasında ne ölçüde bir uyum bulunmaktadır?

Sorunsal yalnızca Türkiye'nin hazırlıklarının yeterli olup olmadığıyla da sınırlı değildir. COP31'in kendisinin küresel iklim yönetişimi bakımından başarılı olma şansı nedir? Başarının yalnızca Antalya'daki konferansın teknik olarak iyi gerçekleştirilmesiyle ölçülmesi olanaklı değildir. Gerçek başarı Paris Anlaşması'nın uygulanmasında ilerleme sağlanması, sera gazı emisyonlarının azaltılması, iklim finansmanının güçlendirilmesi, uyum kapasitesinin artırılması, kırılgan ülkelerin gereksinmelerinin karşılanması, teknoloji ve kapasite geliştirme olanaklarının genişletilmesi ve çok taraflı iklim yönetişiminin güvenilirliğinin korunması gibi daha geniş ölçütlerle değerlendirilmelidir.

Bu nedenle COP31'in başarı sorunu iki farklı fakat birbirini tamamlayan düzeyde ele alınmalıdır. Birinci düzey küreseldir: COP31, uluslararası iklim rejiminin hedeflerine ve Paris Anlaşması'nın uygulanmasına ne ölçüde katkı sağlayabilecektir? İkinci düzey Türkiye'ye ilişkindir: Türkiye, ev sahibi ve COP31 Başkanı olarak bu küresel başarıya ne ölçüde katkıda bulunabilecek, kendi diplomatik, kurumsal ve iklim siyasası kapasitesini bu amaç doğrultusunda ne ölçüde kullanabilecektir?

Burada ayrıca önemli bir ayrım yapılması gerekmektedir. Ev sahipliği başarısı ile iklim diplomasisi başarısı aynı şey değildir. İklim diplomasisi başarısı ile ulusal iklim siyasası başarısı da aynı değildir. Bir konferansın teknik ve lojistik bakımdan başarılı biçimde gerçekleştirilmesi küresel iklim görüşmelerinin başarılı sonuçlanacağı anlamına gelmez. Aynı şekilde Türkiye'nin uluslararası görüşmelerde etkili bir başkanlık yürütmesi Türkiye'nin kendi emisyon azaltımı, enerji dönüşümü, iklim uyumu ve sürdürülebilir kalkınma siyasalarının yeterli olduğu sonucunu kendiliğinden doğurmaz.

Bu ayrım, COP31'in Türkiye bakımından değerlendirilmesini daha kapsamlı bir yeterlik sorununa dönüştürmektedir. Türkiye'nin hazırlıklarının kapsamı, içeriği, uygulanabilirliği, kurumsal kapasitesi, finansal ve teknik dayanağı, uluslararası iklim hedefleriyle tutarlılığı ve konferans sonrasında sürdürülebilirliği birlikte değerlendirilmelidir. Hazırlıkların çokluğu tek başına yeterlik göstergesi değildir. Asıl ölçüt, yapılan hazırlıkların COP31 Başkanlığı'nın üstlendiği amaçları gerçekleştirmeye ne ölçüde elverişli olduğudur.

Dolayısıyla bu çalışmanın temel sorunsalı Türkiye'nin COP31'e ne ölçüde hazırlandığını saptamanın ötesinde, Türkiye'nin üstlendiği COP31 Başkanlığı'nın küresel iklim yönetişimine gerçek ve kalıcı bir katkı üretme kapasitesini belirlemektir. Bu bağlamda çalışma, bir yandan Türkiye'nin konferansa kadar gerçekleştirdiği hazırlıkları ve konferansta ortaya koyacağı siyasa ve girişimleri inceleyecek ve diğer yandan bunların yeterlik düzeyini ve COP31'in uluslararası başarı şansını değerlendirecektir.

Bu yaklaşım, COP31'i yalnızca Antalya'da yapılacak büyük ölçekli bir uluslararası toplantı olarak değil, Rio'da başlayan, Kyoto ile bağlayıcı yükümlülükler kazanan ve Paris Anlaşması ile bütün ülkeleri kapsayan küresel iklim yönetişiminin güncel bir sınaması olarak ele almaktadır. Böyle bakıldığında COP31'in başarısı yalnızca konferans salonlarında alınacak kararlarla değil, verilen kararların uygulanabilirliği ve konferans sonrasında gerçek iklim eylemine dönüşebilmesiyle ölçülebilecektir.

Bu çalışmanın temel hareket noktası da budur: COP31'in başarısı önceden güvence altına alınmış bir sonuç değil, uluslararası koşullar, taraflar arasındaki siyasal uzlaşma, başkanlığın diplomatik kapasitesi, Türkiye'nin hazırlıklarının yeterliği ve ortaya konulan siyasa ve uygulama araçlarının niteliği tarafından belirlenecek bir olasılıktır. Bu nedenle COP31'in başarısının, konferans gerçekleşmeden önce mevcut bilgi ve veriler ışığında sorgulanması hem Türkiye'nin kamuoyunun bilgilendirilmesi hem de Türkiye'nin üstlendiği uluslararası sorumluluğun gerçekçi biçimde değerlendirilmesi bakımından gerekli görülmektedir.

AMAÇ VE HEDEFLER

Araştırmanın Amacı

Bu araştırmanın temel amacı COP31'in küresel iklim yönetişimindeki yerini ve önemini ortaya koymak, Türkiye'nin COP31 Başkanlığı ve ev sahipliği kapsamında gerçekleştirdiği hazırlıkları, konferansta ortaya koyacağı siyasa ve girişimleri incelemek, bu hazırlıkların ve siyasaların yeterlik düzeyini değerlendirmek ve COP31'in uluslararası düzeyde ve Türkiye bakımından başarı şansını belirlemektir. Bu temel amaç COP31'in yalnızca Antalya'da gerçekleştirilecek uluslararası bir konferans olarak değil, Rio'da başlayan, Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması ile gelişen küresel iklim rejiminin güncel bir aşaması olarak ele alınmasını gerektirmektedir. Bu nedenle araştırmada COP31 bir yandan küresel iklim hedeflerinin gerçekleştirilmesi bakımından ve diğer yandan Türkiye'nin üstlendiği ev sahipliği ve başkanlık rolü bakımından birlikte değerlendirilecektir.

Araştırmanın ikinci temel amacı Türkiye'nin COP31'e hazırlık sürecini yalnızca gerçekleştirilen etkinliklerin bir dökümü olarak ortaya koymak değildir. Asıl amaç yapılan hazırlıkların COP31 Başkanlığı'nın üstlendiği sorumlulukları yerine getirmeye elverişli olup olmadığını belirlemektir. Bu kapsamda hazırlıkların kapsamı, içeriği, kurumsal ve teknik kapasitesi, uygulanabilirliği, finansal ve yönetsel dayanakları ile uluslararası iklim hedefleriyle tutarlılığı değerlendirilecektir.

Araştırmanın üçüncü amacı ise COP31'in başarısını tek boyutlu bir ölçüte indirgememektir. Bu nedenle başarı iki düzeyde ele alınacaktır. İlk düzeyde COP31'in küresel iklim yönetişimine ve Paris Anlaşması'nın uygulanmasına sağlayabileceği katkı değerlendirilecektir. İkinci düzeyde ise Türkiye'nin ev sahibi ve COP31 Başkanı olarak diplomatik, kurumsal, çevresel, ekonomik ve siyasal bakımdan sağlayabileceği kazanımlar incelenecektir.

Böylece araştırma, “Türkiye COP31'i başarıyla düzenleyebilecek midir?” sorusunun ötesine geçerek, daha kapsamlı bir soruya yanıt aramaktadır: Türkiye, COP31 Başkanlığı aracılığıyla küresel iklim eyleminin güçlendirilmesine ve Paris Anlaşması'nın uygulanmasına anlamlı ve kalıcı bir katkı sağlayabilecek kapasiteye sahip midir?

Araştırmanın Hedefleri

Araştırmanın temel amacına ulaşmak üzere aşağıdaki hedefler belirlenmiştir:

Birinci hedef, COP31'in ortaya çıktığı tarihsel, hukuksal ve kurumsal bağlamı açıklamaktır. Bu kapsamda Rio'da kabul edilen BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması arasındaki süreklilik ve farklılıklar ortaya konularak COP31'in küresel iklim rejimindeki yeri belirlenecektir.

İkinci hedef, COP31'in küresel iklim yönetişimi bakımından hangi sorunları ve beklentileri karşılamak durumunda olduğunu ortaya koymaktır. Özellikle emisyon azaltımı, +1,5C hedefi, iklim finansmanı, uyum, kayıp ve zarar, teknoloji transferi, kapasite geliştirme, adil geçiş ve çok taraflılığın güçlendirilmesi gibi temel alanlar değerlendirilecektir.

Üçüncü hedef, Türkiye'nin COP31 ev sahipliği ve Başkanlığı kapsamında gerçekleştirdiği hazırlıkları sistemli biçimde ortaya koymaktır. Operasyonel ve lojistik hazırlıkların yanı sıra kurumsal yapılanma, diplomatik ilişkiler, görüşme hazırlıkları, teknik kapasite ve sürdürülebilir konferans düzenine ilişkin çalışmalar incelenecektir.

Dördüncü hedef, Türkiye'nin COP31 Başkanlığı kapsamında ortaya koyduğu öncelikleri ve Eylem Gündemi'ni incelemektir. Bu çerçevede enerji dönüşümü, elektrifikasyon, döngüsel ekonomi ve sıfır atık, dirençli kentler ve altyapı, sürdürülebilir tarım ve gıda sistemleri, yeşil sanayi dönüşümü, iklim finansmanı ve kırılgan bölgelerin dayanıklılığı gibi başlıkların küresel iklim gündemiyle ilişkisi değerlendirilecektir.

Beşinci hedef, Türkiye'nin COP31'de sunacağı veya savunacağı ulusal siyasa, hedef, girişim ve önerileri belirlemek ve bunların niteliğini değerlendirmektir. Bu kapsamda Türkiye'nin ulusal iklim siyasaları ile COP31 Başkanlığı kapsamında üstlendiği uluslararası rol arasındaki ilişki incelenecektir.

Altıncı hedef, Türkiye'nin COP31 hazırlıklarının yeterlik düzeyini belirlemektir. Bu değerlendirmede hazırlıkların yalnızca niceliği değil, kapsamı, içerik niteliği, uygulanabilirliği, kurumsal kapasitesi, kaynak yeterliği, uluslararası hedeflerle uyumu ve sürdürülebilirliği temel ölçütler olarak kullanılacaktır.

Yedinci hedef, Türkiye'nin uluslararası iklim diplomasisi bakımından COP31 Başkanlığını ne ölçüde etkili kullanabileceğini değerlendirmektir. Özellikle farklı ülke ve ülke grupları arasındaki çıkar farklılıklarının uzlaştırılması, görüşme kapasitesi, güven oluşturma ve ortak sonuç üretme kapasitesi üzerinde durulacaktır.

Sekizinci hedef, COP31'in küresel başarı şansını değerlendirmektir. Bu kapsamda konferansın Paris Anlaşması'nın uygulanmasına, küresel emisyonların azaltılmasına, iklim finansmanının güçlendirilmesine, uyum ve dayanıklılığın artırılmasına ve uluslararası iklim iş birliğinin geliştirilmesine ne ölçüde katkı sağlayabileceği sorgulanacaktır.

Dokuzuncu hedef, COP31'in Türkiye bakımından başarı şansını belirlemektir. Bu çerçevede diplomatik görünürlük, uluslararası güvenilirlik, çevre ve iklim siyasası kapasitesinin gelişmesi, finansman ve teknoloji olanakları, ekonomik ve kurumsal kazanımlar ile COP31 sonrasında sürdürülebilecek kalıcı kazanımlar değerlendirilecektir.

Onuncu ve son hedef, uluslararası iklim rejiminin beklentileri ile Türkiye'nin ulusal kapasitesi ve siyasaları arasındaki uyum ve olası gerilimleri ortaya koymaktır. Böylece Türkiye'nin COP31 Başkanlığının yalnızca bir ev sahipliği görevi olarak değil, küresel sorumluluk ile ulusal çıkarların kesiştiği bir çevre diplomasisi ve kamu siyasası alanı olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.

Sonuç olarak araştırmanın hedefi, COP31 hakkında bilgi vermekle sınırlı değildir. Çalışma, COP31'in ne olduğu, Türkiye'nin bu konferansa ne ölçüde hazırlandığı ve ne sunabileceği, hazırlık ve siyasalarının ne ölçüde yeterli olduğu ve sonunda konferansın hem küresel hem de Türkiye bakımından başarıya ulaşma olasılığının ne olduğu sorularını görgül verilere ve sistemli bir çözümleme çerçevesine dayanarak yanıtlamayı hedeflemektedir.

Araştırma Soruları

Bu araştırmada COP31’in küresel iklim yönetişimindeki yeri, Türkiye’nin konferansa ev sahipliği ve COP Başkanlığı kapsamında yürüttüğü hazırlıklar, konferansta ortaya koyması beklenen siyasa ve girişimler ile bu hazırlıkların ulusal ve uluslararası düzeyde başarı üretme kapasitesi birlikte ele alınmaktadır. Araştırmanın temel sorusu ve buna bağlı alt soruları aşağıdaki biçimde oluşturulmuştur.

Temel Araştırma Sorusu: COP31’in küresel iklim yönetişiminin geleceği bakımından başarı şansı nedir ve Türkiye’nin konferansa yönelik hazırlıkları ile ortaya koyacağı siyasa ve girişimler bu başarıya ne ölçüde katkı sağlayabilecek niteliktedir?

Bu temel soruya bağlı olarak aşağıdaki alt araştırma sorularına yanıt aranmıştır:

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması ile biçimlenen uluslararası iklim rejimi içinde COP31’in yeri ve özgül işlevi nedir?

COP31’in “uygulama konferansı” olarak yapılandırılması hangi küresel iklim yönetişimi sorunlarına yanıt vermeyi amaçlamakta ve bu yaklaşım önceki COP süreçlerinden hangi yönleriyle ayrılmaktadır?

Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği ve COP Başkanlığını üstlenmesi hangi diplomatik, kurumsal, ekonomik ve stratejik fırsatları ve sorumlulukları beraberinde getirmektedir?

Türkiye, COP31’e hazırlık kapsamında hangi hukuksal, kurumsal, yönetsel, teknik, lojistik ve diplomatik çalışmaları gerçekleştirmiştir?

Türkiye’nin COP31’de ortaya koyması, savunması veya uluslararası iklim gündemine taşıması beklenen siyasa, hedef, girişim ve uygulama önerileri nelerdir?

Türkiye’nin ulusal iklim siyasaları, sera gazı azaltım hedefleri, enerji dönüşümü, uyum siyasaları, iklim finansmanı, döngüsel ekonomi ve diğer ilgili alanlardaki mevcut kapasitesi COP31 Başkanlığı’nın uluslararası hedefleriyle ne ölçüde uyumludur?

Türkiye’nin COP31 hazırlıkları, kapsam, içerik, uygulanabilirlik, kurumsal kapasite, finansman, uluslararası güvenilirlik ve sürdürülebilirlik bakımından yeterli midir?

Türkiye’nin COP31 Başkanlığını farklı devletlerin ve çıkar gruplarının beklentilerini uzlaştırarak görüşme sürecinde etkili bir diplomatik sonuca dönüştürme kapasitesi ne düzeydedir?

Küresel ölçekte COP31’in başarıya ulaşmasını kolaylaştırabilecek ve zorlaştırabilecek başlıca siyasal, ekonomik, jeopolitik, finansal ve iklim siyasası etmenleri nelerdir?

COP31’in uluslararası başarı şansı ile Türkiye açısından başarı şansı hangi ölçütler üzerinden birbirinden ayrılabilir ve bu iki başarı düzeyi arasında nasıl bir ilişki bulunmaktadır?

Türkiye’nin COP31 Başkanlığı sırasında ortaya koyacağı siyasa ve girişimler konferansın uluslararası sonuçları üzerinde kalıcı bir etki yaratabilecek midir?

COP31 sürecinde Türkiye’nin uluslararası iklim yönetişimi bakımından üstlendiği rol ile kendi ulusal iklim siyasalarının uygulanma kapasitesi arasında hangi uyum ve gerilimler ortaya çıkabilecektir?

Bu sorular aracılığıyla araştırma COP31’i yalnızca bir uluslararası konferans veya ev sahipliği örgütlenmesi olarak değil, küresel iklim yönetişiminin uygulanabilirliği ile Türkiye’nin iklim siyasası kapasitesinin aynı anda sınandığı çok düzeyli bir yönetişim süreci olarak ele almaktadır.

Yöntem

Bu araştırma, COP31’in küresel iklim yönetişimi içindeki konumunu ve Türkiye’nin COP31 Başkanlığı kapsamında yürüttüğü hazırlıkların yeterlilik düzeyini çözümlemeye yönelik nitel ağırlıklı, görgül ve değerlendirmeci bir araştırma olarak tasarlanmıştır. Araştırmada, uluslararası iklim rejiminin temel belgeleri ile COP31’e ilişkin güncel belgeler, siyasa belgeleri, kurumsal açıklamalar ve ilgili görgül araştırmalar birlikte değerlendirilmiştir. Araştırmanın temel veri kaynağını Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında yayımlanan belgeler ile Türkiye’nin COP31 Başkanlığı ve iklim siyasalarına ilişkin belgeleri oluşturmaktadır. Bunun yanında Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması, taraflar konferanslarının kararları, Türkiye’nin ulusal iklim siyasası belgeleri, sera gazı azaltım hedefleri, iklim mevzuatı, uzun dönemli siyasa belgeleri ve ilgili uluslararası kuruluşların raporlarından yararlanılmıştır. Güncel gelişmelerin değerlendirilmesinde ise güvenilir ve doğrulanabilir ikincil kaynaklar kullanılmıştır.

Araştırma Tasarımı: Araştırmanın çözümleme tasarımı dört birbirini tamamlayan aşamadan oluşmaktadır. İlk aşamada, 1992 Rio süreciyle başlayan, 1997 Kyoto Protokolü ve 2015 Paris Anlaşması ile gelişen uluslararası iklim rejiminin kurumsal ve hukuksal gelişimi ortaya konulmuştur. Böylece COP31’in tarihsel ve kurumsal bağlamı belirlenmiştir. İkinci aşamada, Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği ve COP Başkanlığını üstlenmesiyle ortaya çıkan kurumsal, diplomatik ve yönetsel sorumluluklar incelenmiştir. Bu kapsamda konferansın hazırlık süreci, örgüt kapasitesi, görüşme yapısı, öncelikleri ve Başkanlığın ortaya koyduğu eylem çerçevesi değerlendirilmiştir. Üçüncü aşamada Türkiye’nin ulusal iklim siyasaları ile COP31 kapsamında üstlenmiş olduğu uluslararası rol karşılaştırılmıştır. Bu aşamada yalnızca Türkiye’nin ne açıkladığı değil, açıklanan hedeflerin uygulanabilmesi için gerekli hukuksal, kurumsal, mali, teknolojik ve yönetsel kapasitenin bulunup bulunmadığı da sorgulanmıştır. Dördüncü aşamada ise COP31’in uluslararası düzeyde ve Türkiye bakımından başarı şansı değerlendirilmiştir. Böylece araştırma, konferansın gerçekleştirilmesine ilişkin örgütsel başarı ile konferansın görüşme ve siyasa sonuçlarına ilişkin diplomatik başarıyı Türkiye’nin kendi iklim siyasalarındaki ulusal siyasa başarısından ayrıştırmaktadır.

Veri Kaynakları ve Belge Çözümlemesi: Araştırmada öncelikle birincil kaynaklara başvurulmuştur. Bunlar arasında UNFCCC’nin COP31 belgeleri, Başkanlık açıklamaları, karar taslakları ve ilgili kurumsal belgeleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin iklim siyasası ve COP31 hazırlıklarına ilişkin belgeleri, ulusal mevzuat ve siyasa belgeleri bulunmaktadır. Bu belgeler, yalnızca içeriklerinin aktarılması amacıyla değil, “yükümlenme–hedef–kapasite–uygulama” ilişkisini ortaya çıkarmak amacıyla çözümlenmiştir. Başka bir ifadeyle araştırmada “Türkiye ne söylemektedir?” sorusunun yanında “bu söylemin uygulanabilmesi için hangi araçlara sahiptir?” ve “mevcut uygulamalar açıklanan hedefleri desteklemekte midir?” soruları da sorulmuştur. İkincil kaynaklar ise uluslararası kuruluşların raporları, akademik çalışmalar ve güvenilir görgül araştırmalarla sınırlandırılmıştır. Güncel ve değişken bilgilerin kullanımında olabildiğince birincil ve kurumsal kaynakların tercih edilmesine ve farklı kaynaklar arasında tutarlılık ve doğrulanabilirlik denetimi yapılmasına özen gösterilmiştir.

Yeterlilik Değerlendirme Ölçütleri: Türkiye’nin COP31 hazırlıklarının yeterliliği, önceden belirlenen aşağıdaki ölçütler üzerinden değerlendirilmiştir:

Kapsam yeterliliği: Hazırlıkların COP31’in gerektirdiği diplomatik, kurumsal, teknik, mali, lojistik ve siyasal alanları kapsayıp kapsamadığı;

İçerik yeterliliği: Türkiye’nin ortaya koyduğu hedef ve siyasaların küresel iklim gündeminin temel sorunlarına ve COP31’in önceliklerine ne ölçüde yanıt verdiği;

Uygulanabilirlik: Açıklanan hedeflerin somut siyasa araçları, hukuksal düzenlemeler, mali kaynaklar ve uygulama mekanizmalarıyla desteklenip desteklenmediği;

Kurumsal kapasite: Türkiye’nin iklim siyasalarını ve COP31 kapsamında üstlendiği sorumlulukları gerçekleştirebilecek kurumsal ve yönetsel kapasiteye sahip olup olmadığı;

Finansman ve kaynak yeterliliği: İklim dönüşümü için gerekli finansal ve teknolojik kaynakları seferber edebilme kapasitesi;

Uluslararası güvenilirlik ve tutarlılık: Türkiye’nin uluslararası düzeyde ortaya koyduğu yükümlenmelerle ulusal uygulamaları arasında tutarlılık bulunup bulunmadığı;

Sürdürülebilirlik: COP31 sırasında ortaya konulacak girişimlerin konferans sonrasında da sürdürülebilecek kurumsal ve siyasal mekanizmalara dönüşme olasılığı.

Bu ölçütler sayesinde değerlendirme yalnızca Türkiye’nin COP31’e teknik olarak hazırlanıp hazırlanmadığına değil, başkanlığın gerektirdiği uluslararası liderlik kapasitesine sahip olup olmadığına da yöneltilmiştir.

Başarı Şansının Değerlendirilmesi: Araştırmada “başarı” tek boyutlu bir kavram olarak ele alınmamıştır. COP31’in başarı şansı iki farklı düzeyde değerlendirilmiştir. Uluslararası başarı Paris Anlaşması’nın uygulanmasının ilerletilmesi, sera gazı emisyonlarının azaltılması, iklim finansmanının güçlendirilmesi, uyum siyasalarının geliştirilmesi, kırılgan (fragile) ülkelerin desteklenmesi, teknoloji transferi ve çok taraflı iklim yönetişiminin sürdürülmesi gibi ölçütler üzerinden ele alınmıştır. Türkiye bakımından başarı ise konferansın diplomatik yönetimi, görüşme sürecine katkı, ev sahipliği ve örgütün niteliği, Türkiye’nin uluslararası görünürlüğü, iklim diplomasisi kapasitesinin güçlendirilmesi, teknoloji ve finansman olanaklarının artırılması ve COP31 sonrasında kalıcı siyasa ve kurumsal kazanımlar elde edilmesi açısından değerlendirilmiştir. Bu ayrım özellikle önemlidir. Çünkü COP31’in başarılı biçimde gerçekleştirilmesi COP31 görüşmelerinin başarılı olması ve Türkiye’nin ulusal iklim siyasalarının başarılı olması aynı şey değildir. Araştırmada bu üç başarı düzeyi birbirinden ayrılarak değerlendirilmiştir.

Karşılaştırmalı Çözümleme ve İstidlal: Araştırmada karşılaştırmalı çözümleme iki düzeyde kullanılmıştır. İlk olarak Türkiye’nin mevcut iklim siyasaları ile COP31 Başkanlığının uluslararası hedefleri karşılaştırılmıştır. İkinci olarak ise açıklanan hedefler ile bunların gerçekleştirilmesini sağlayacak mevcut uygulama ve kapasite arasındaki ilişki incelenmiştir. Bunun yanında araştırmada istidlal yönteminden yararlanılmıştır. Özellikle COP31 henüz gerçekleştirilmemiş olduğundan konferansın kesin sonuçları hakkında geriye dönük bir değerlendirme yapmak olanaklı değildir. Bu nedenle mevcut kurumsal hazırlıklar, açıklanan hedefler, uluslararası koşullar, diplomatik kapasite ve ulusal uygulamalar birlikte değerlendirilerek COP31’in olası sonuçlarına ilişkin ex ante (önsel) bir başarı şansı değerlendirmesi yapılmıştır. Bu yaklaşım, araştırmanın yalnızca mevcut durumu betimlemesini değil, mevcut görgül verilerden hareketle gelecekte ortaya çıkabilecek sonuçlara ilişkin gerekçelendirilmiş çıkarımlar üretmesini sağlamaktadır. Dolayısıyla araştırmada ileri sürülen başarı değerlendirmeleri kesin sonuçlar olarak değil, mevcut kanıtlar ve koşullar temelinde oluşturulan gerekçeli olasılık değerlendirmeleri olarak ele alınmıştır.

Araştırmanın Sınırları: Araştırmanın temel sınırlılığı COP31’in henüz gerçekleştirilmemiş olmasıdır. Bu nedenle konferansın kesin görüşme sonuçları, alınacak kararların uygulanma düzeyi ve konferans sonrasında ortaya çıkacak kalıcı etkiler araştırmanın veri seti içinde bulunmamaktadır. Bu sınırlılık aynı zamanda araştırmanın özgün niteliğini de belirlemektedir. Çalışma, COP31’in sonuçlarını değerlendiren ex post [6] bir araştırma değil, konferans öncesindeki hazırlıklar, kapasite, hedefler ve uluslararası koşullar üzerinden COP31’in başarı şansını önceden değerlendiren ex ante bir çözümlemedir. Bu nedenle araştırmanın ileri sürdüğü sonuçlar, COP31 sonrasında gerçekleştirilecek bir değerlendirme için de karşılaştırma zemini oluşturabilecek niteliktedir. Böylece araştırma, yalnızca COP31 hakkında güncel bir durum saptaması yapmakla kalmamakta ve konferans öncesinde ortaya konulan beklentilerin ve başarı öngörülerinin daha sonra görgül olarak sınanabilmesine de olanak sağlamaktadır.

KAVRAMSAL VE KURAMSAL ÇERÇEVE

COP31’in ve Türkiye’nin bu konferanstaki rolünün değerlendirilebilmesi yalnızca konferansın gündem maddelerinin ve Türkiye’nin hazırlıklarının betimlenmesini yeterli kılmamaktadır. COP31, bir yandan Birleşmiş Milletler iklim rejiminin kurumsal işleyişi içinde gerçekleşen çok taraflı bir görüşme süreci, diğer yandan uluslararası yükümlenmelerin ulusal düzeyde uygulanmasını gerektiren çok katmanlı bir yönetişim mekanizmasıdır. Bu nedenle araştırmada küresel iklim yönetişimi, çok taraflılık, iklim diplomasisi, uygulama açığı, kurumsal kapasite, siyasa uyumu ve başarı kavramları birlikte ele alınmaktadır.

Küresel İklim Yönetişimi

Küresel iklim yönetişimi iklim değişikliğinin sınır aşan niteliği nedeniyle tek tek devletlerin ulusal siyasalarıyla çözülemeyen bir sorunun, devletler, uluslararası kuruluşlar, finans kuruluşları, özel sektör, bilim dünyası, yerel yönetimler ve sivil toplum gibi çok sayıda aktörün katılımıyla yönetilmesini ifade etmektedir. İklim değişikliğinin temel özelliği nedenleri ile sonuçlarının aynı coğrafyada ortaya çıkmamasıdır. Bir devletin sera gazı emisyonları bütün dünya iklim sistemini etkilerken iklim değişikliğinin ekonomik, toplumsal ve ekolojik sonuçları ülkeler arasında farklı biçimlerde ortaya çıkabilmektedir. Bu durum, iklim sorununu klasik ulusal siyasa alanının ötesine taşımakta ve sürekli görüşme, iş birliği ve ortak sorumluluk mekanizmalarını gerekli kılmaktadır. Bu çerçevede UNFCCC, Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması ile gelişen uluslararası iklim rejimi küresel iklim yönetişiminin temel kurumsal yapısını oluşturmaktadır. COP toplantıları ise bu yapının karar alma, görüşme, yükümlenmelerin gözden geçirilmesi ve uygulamanın izlenmesi bakımından en önemli siyasal platformlarından biridir. Dolayısıyla COP31, yalnızca Antalya’da gerçekleştirilecek bir konferans değil, küresel iklim yönetişiminin mevcut kapasitesinin ve gelecekteki yönünün sınanacağı bir yönetişim sürecidir.

Çok Taraflılık ve İklim Diplomasisi

İklim değişikliği alanında hiçbir devletin tek başına küresel sonuç üretememesi çok taraflılığı zorunlu kılmaktadır. Bununla birlikte iklim görüşmelerinde devletlerin ekonomik gelişmişlik düzeyleri, enerji yapıları, tarihsel emisyonları, kalkınma öncelikleri ve iklim değişikliğine karşı kırılganlıkları birbirinden önemli ölçüde farklıdır. Bu farklılıklar, iklim diplomasisini yalnızca ortak hedeflerin belirlenmesi süreci olmaktan çıkarmakta ve çıkarların uzlaştırılması, maliyetlerin paylaşılması, finansman kaynaklarının oluşturulması, teknoloji transferi ve sorumlulukların dağıtılması gibi karmaşık görüşme alanlarını kapsamaktadır. COP Başkanlığı bu nedenle yalnızca toplantıyı yöneten teknik bir makam değildir. Başkanlık, taraflar arasındaki farklılıkların azaltılması, görüşme gündeminin yapılandırılması, uzlaşma alanlarının genişletilmesi ve kararların ortaya çıkmasını kolaylaştıran diplomatik bir aracılık işlevi üstlenmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin COP31 Başkanlığı Türkiye’ye yalnızca ev sahibi ülke olarak değil, çok taraflı iklim diplomasisinin aktörlerinden biri ve görüşme sürecinin kolaylaştırıcısı olarak da sorumluluk yüklemektedir.

Ev Sahipliği ile Başkanlık Arasındaki Ayrım

COP31 bakımından ev sahipliği ile Başkanlık kavramlarının birbirinden ayrılması gerekmektedir. Ev sahipliği öncelikle konferansın fiziksel, teknik, lojistik, güvenlik, ulaşım, konaklama ve örgüt koşullarının sağlanmasını ifade ederken Başkanlık, konferansın siyasal ve diplomatik yönünün yönetilmesini kapsamaktadır. Bu nedenle bir ülkenin COP’a başarılı biçimde ev sahipliği yapması o ülkenin aynı zamanda başarılı bir COP Başkanlığı yürüttüğü anlamına gelmez. Benzer biçimde, başarılı bir diplomatik Başkanlık da ülkenin kendi ulusal iklim siyasasının yeterli olduğu sonucunu kendiliğinden doğurmaz. Araştırmada bu nedenle üç farklı başarı düzeyi birbirinden ayrılmaktadır: Birincisi, örgütsel başarıdır. Konferansın güvenli, kapsayıcı, erişilebilir, teknik olarak sorunsuz ve etkili biçimde gerçekleştirilmesini ifade eder. İkincisi, diplomatik ve görüşme başarısıdır. Taraflar arasında uzlaşma sağlanması, somut kararların ortaya çıkması ve küresel iklim gündeminde ilerleme sağlanmasıyla ilgilidir. Üçüncüsü, ulusal siyasa başarısıdır. Ev sahibi ülkenin kendi iklim hedeflerini gerçekleştirme, siyasa araçlarını uygulama ve uluslararası yükümlenmeleri ulusal düzeyde somut sonuçlara dönüştürme kapasitesini ifade eder. Bu üç başarı alanının birbirine karıştırılmaması COP31’in Türkiye bakımından gerçek etkisinin değerlendirilebilmesi açısından önem taşımaktadır.

Uygulama Açığı

Uluslararası iklim yönetişiminin temel sorunlarından biri uluslararası düzeyde kabul edilen hedeflerle ulusal düzeyde gerçekleştirilen uygulamalar arasındaki farklılıktır. Bu araştırmada bu durum “uygulama açığı” kavramı ile ifade edilmektedir. Uygulama açığı, devletlerin uluslararası düzeyde kabul ettikleri veya açıkladıkları hedefler ile bu hedefleri gerçekleştirmek üzere ulusal düzeyde oluşturdukları siyasa, mevzuat, finansman, kurumsal kapasite ve uygulama araçları arasındaki farkı ifade etmektedir. Bu kavram COP31 bakımından özel bir önem taşımaktadır. Çünkü COP31’in “Uygulama COP” olarak kurgulanması uluslararası iklim rejiminin temel sorunlarından birinin artık yeni yükümlenmelerin oluşturulmasından çok mevcut yükümlenmelerin uygulanması olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin COP31 Başkanlığı bakımından temel sorulardan biri yalnızca “hangi hedefleri savunacağı” değil, savunduğu hedeflerin kendi ulusal uygulamalarıyla ne ölçüde desteklendiğidir. Bu yaklaşım, araştırmada uluslararası söylem ile ulusal uygulama arasındaki olası uyumsuzlukların ayrıca incelenmesini gerekli kılmaktadır.

Kurumsal Kapasite

İklim siyasalarının başarısı yalnızca hedeflerin doğruluğuna veya siyasal iradenin varlığına bağlı değildir. Bu hedeflerin uygulanabilmesi için güçlü ve eş güdümlü kurumlara, yeterli finansmana, uzman insan kaynağına, veri ve izleme sistemlerine, hukuksal araçlara ve uygulama kapasitesine gereksinme vardır. Bu nedenle araştırmada kurumsal kapasite, bir devletin iklim siyasalarını tasarlama, eş güdümleme, uygulama, izleme, değerlendirme ve gerektiğinde düzeltme yeteneği olarak ele alınmaktadır. Türkiye’nin COP31 Başkanlığı bakımından kurumsal kapasite iki farklı düzeyde önem taşımaktadır. Birinci düzey, COP31’in kendisinin gerçekleştirilmesine ilişkin örgütsel kapasitedir. İkinci ve daha önemli düzey ise Türkiye’nin COP31 sırasında savunacağı uluslararası hedefleri kendi ülkesinde uygulayabilme kapasitesidir. Bu ayrım, konferansın uluslararası görünürlüğü ile Türkiye’nin gerçek iklim siyasası kapasitesi arasındaki olası farkın ortaya çıkarılmasına olanak sağlayacaktır.

Uluslararası Yükümlenme-Ulusal Siyasa Uyumu

İklim diplomasisinin güvenilirliği, uluslararası düzeyde verilen yükümlenmelerle ulusal düzeyde uygulanan siyasaların birbirini desteklemesine bağlıdır. Bu nedenle araştırmada uluslararası yükümlenme-ulusal siyasa uyumu Türkiye’nin COP31 kapsamında üstleneceği rolün değerlendirilmesinde temel ölçütlerden biri olarak kabul edilmiştir. Bu uyum üç düzeyde ele alınacaktır:

Hedef uyumu: Uluslararası düzeyde savunulan iklim hedefleri ile ulusal iklim hedeflerinin birbirini desteklemesi;

Siyasa aracı uyumu: Açıklanan hedeflerin gerçekleştirilmesi için gerekli mevzuat, ekonomik araçlar, finansman ve kurumsal düzenlemelerin bulunması ve

Uygulama uyumu: Açıklanan siyasaların uygulamalarla desteklenmesi.

Bu üç düzey arasında önemli farklılıklar bulunması durumunda uluslararası iklim diplomasisinin güvenilirliği bakımından bir sorun ortaya çıkabileceği kabul edilmektedir.

İklim Liderliği ve Güvenilirlik

COP Başkanlığının başarısı yalnızca görüşme sürecinin teknik olarak yürütülmesine değil, Başkanlığın taraflar nezdindeki güvenilirliğine de bağlıdır. İklim liderliği bu bağlamda, bir ülkenin yalnızca güçlü hedefler ortaya koyması değil, bu hedeflerin gerçekleştirilmesine yönelik siyasal, kurumsal ve mali kapasiteyi de ortaya koyabilmesidir. Bu araştırmada iklim liderliği gündem oluşturma, tarafları bir araya getirme, uzlaşma üretme, uygulanabilir çözümler geliştirme ve kendi ulusal siyasalarıyla örnek oluşturabilme kapasitesi üzerinden değerlendirilecektir. Dolayısıyla Türkiye’nin COP31 Başkanlığı bakımından liderlik savı yalnızca Antalya’da başarılı bir konferans düzenlemekle değil, küresel iklim gündeminde somut ve kalıcı bir sonuç üretebilmekle ölçülecektir.

COP31 Başarısı ve Ex Ante [7] Değerlendirme

COP31 henüz gerçekleştirilmediğinden konferansın başarısına ilişkin değerlendirme zorunlu olarak ex ante yani konferans öncesi bir değerlendirmedir. Bu yaklaşımda amaç geleceği kesin biçimde öngörmek değil, mevcut görgül verilerden hareketle başarıyı etkileyebilecek koşulları ve olası sonuçları sistemli biçimde değerlendirmektir. Bu çerçevede başarı şansı hazırlık düzeyi, kurumsal kapasite, diplomatik kapasite, siyasa tutarlılığı, finansman ve kaynak yeterliliği, uluslararası siyasal koşullar ve taraflar arasında uzlaşma üretme kapasitesi arasındaki ilişkinin bir sonucu olarak ele alınmaktadır.  Böylece COP31’in başarı şansı tek bir değişkene indirgenmemekte ve çok boyutlu bir süreç olarak değerlendirilmektedir.

Kuramsal Yaklaşımın Araştırmadaki İşlevi

Bu araştırmada kullanılan kavramsal çerçeve COP31’e ilişkin bilgilerin yalnızca sıralanmasını değil, aralarındaki nedensel ve işlevsel ilişkilerin çözümlenmesini amaçlamaktadır. Temel varsayım uluslararası yükümlenmelerin başarıya dönüşmesinin, bunların ulusal düzeyde uygulanabilir siyasa ve kurumsal kapasiteyle desteklenmesine bağlı olduğudur. Bu nedenle araştırmanın temel çözümleme mantığı şu ilişki üzerine kurulmaktadır: Uluslararası hedefler, ulusal yükümlenmeler, siyasa araçları, kurumsal kapasite, uygulama ve ölçülebilir sonuçlar. Bu zincirin herhangi bir halkasında ortaya çıkan yetersizlik uluslararası hedeflerin sonuç üretme kapasitesini azaltabilecektir. Buna karşılık güçlü kurumsal kapasite, yeterli finansman, tutarlı siyasa araçları ve etkili diplomatik liderlik, uluslararası yükümlenmelerin uygulanabilirliğini ve COP31’in başarı şansını artırabilecektir. Bu kuramsal çerçeve, araştırmanın sonraki bölümünde Türkiye’nin COP31 hazırlıklarının ve konferansın başarı şansının sistemli biçimde çözümlenmesinde kullanılacak temel değerlendirme zemini oluşturmaktadır.

ÇÖZÜMLEME

COP31’in Uluslararası İklim Rejimindeki Yeri

COP31’in önemini değerlendirebilmek için öncelikle konferansın içinde yer aldığı uluslararası iklim rejiminin geçirdiği dönüşümü dikkate almak gerekir. 1992 yılında Rio de Janeiro’da kabul edilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) iklim değişikliğini devletlerarası sürekli görüşmenin konusu durumuna getirmiş, 1997 tarihli Kyoto Protokolü özellikle gelişmiş ülkeler bakımından sayısallaştırılmış emisyon azaltım yükümlülükleri getirmiş ve 2015 tarihli Paris Anlaşması ise iklim siyasasını bütün tarafların katıldığı ulusal katkılar temelinde sürekli olarak güçlendirilmesi öngörülen yeni bir yönetişim modeline taşımıştır. Bu tarihsel gelişim uluslararası iklim rejiminin yalnızca yeni kurallar oluşturma yönünde değil, alınan kararların uygulanmasını ve zaman içinde güçlendirilmesini sağlama yönünde evrildiğini göstermektedir. Paris Anlaşması'nın beş yıllık ulusal katkı döngüsü, küresel durum değerlendirmesi ve finansman, uyum ve kapasite geliştirme mekanizmaları bu dönüşümün başlıca unsurlarıdır. Bu açıdan COP31 yeni bir uluslararası iklim rejimi kurmaktan çok mevcut rejimin uygulama kapasitesinin sınandığı bir aşamaya karşılık gelmektedir. Nitekim COP31 Başkanlığı tarafından konferansın “Uygulanma COP” olarak tanımlanması da bu yaklaşımı açık biçimde ortaya koymaktadır. Buradaki temel sorun daha fazla hedef belirlemekten çok mevcut hedeflerin somut, izlenebilir ve uygulanabilir sonuçlara dönüştürülmesidir. Bu değişim COP süreçlerinin siyasal niteliğinde de bir dönüşüme işaret etmektedir. İlk dönem COP toplantılarında temel ağırlık uluslararası kuralların oluşturulması ve sorumlulukların paylaşılması üzerinde iken Paris Anlaşması sonrasında görüşmenin önemli bir bölümü uygulama, finansman, uyum, teknoloji, kapasite geliştirme ve ulusal katkıların güçlendirilmesi sorunlarına yönelmiştir.

COP31’in “Uygulama Konferansı” Niteliği: COP31 Başkanlığının ortaya koyduğu “Uygulama COP” yaklaşımı konferansın temel savını oluşturmaktadır. Bu yaklaşım iklim rejiminin karşı karşıya bulunduğu temel sorunun artık yalnızca normatif hedeflerin eksikliği olmadığını ve mevcut hedeflerle uygulama arasındaki uzaklığın/kopukluğun giderek daha önemli duruma geldiğini varsaymaktadır. Bu bağlamda COP31’in başarısı yeni ve kapsamlı bildirilerin kabul edilmesinden çok uygulamaya dönük somut ilerleme sağlayıp sağlayamayacağı üzerinden değerlendirilmelidir. Bu yaklaşım üç temel soruyu gündeme getirmektedir: Devletler mevcut emisyon azaltım hedeflerini güçlendirmeye hazır mıdır? Bu hedeflerin uygulanabilmesi için gerekli finansman, teknoloji ve kurumsal kapasite sağlanabilecek midir? Uluslararası düzeyde kabul edilen hedefler ulusal siyasalar ve ölçülebilir uygulamalarla desteklenebilecek midir? Dolayısıyla COP31’in gündeminde yalnızca emisyon azaltımı değil, iklim finansmanı, uyum, dayanıklılık, enerji dönüşümü, döngüsel ekonomi, sürdürülebilir tarım, kentlerin iklim direnci ve yeşil sanayi dönüşümü gibi doğrudan uygulamaya ilişkin alanların bulunması anlamlıdır. COP31 Başkanlığının belirlediği öncelikler de bu uygulama yönelimini desteklemektedir. Elektrifikasyon ve enerji dönüşümü, sıfır atık ve döngüsel ekonomi, dayanıklı kentler ve altyapı, sürdürülebilir tarım ve gıda sistemleri, yeşil sanayi dönüşümü ile iklim finansmanı ve kırılgan bölgelerin desteklenmesi iklim siyasasının yalnızca enerji sektörüne indirgenemeyeceğini ortaya koymaktadır.

COP31’in “Geleceğin COP’u” Olarak Konumlandırılması: COP31 Başkanlığı tarafından kullanılan ikinci önemli kavram “COP of the Future”, yani “Geleceğin COP’u” yaklaşımıdır. Bu kavram konferansın klasik görüşme formatının ötesine geçerek uygulama, yenilikçilik, kapsayıcılık ve çok aktörlü katılım bakımından yeni bir model oluşturma savını ifade etmektedir. Bu çerçevede COP31’in dört temel ilke üzerinden yapılandırılması öngörülmektedir: diyalog, uzlaşma, eylem ve kapsayıcılık. Bu ilkeler arasında özellikle “uzlaşma” ve “eylem” kavramlarının birlikte ele alınması önemlidir. Çünkü iklim diplomasisinin temel paradokslarından biri çok taraflı karar alma mekanizmasının uzlaşmaya dayanması nedeniyle kararların kapsamının en düşük ortak paydaya yaklaşabilmesi ve buna karşılık iklim krizinin giderek daha hızlı ve kapsamlı eylem gerektirmesidir. Dolayısıyla COP31’in önündeki temel sorunlardan biri çok taraflı uzlaşma ile iklim eyleminin gerektirdiği hız ve kapsam arasında denge kurabilmektir.

COP31’in 2035 Bakış Açısı: COP31 Başkanlığının Haziran 2026'da açıkladığı bazı küresel hedefler konferansın yalnızca 2026 yılına ilişkin kararlarla sınırlı kalmayacağını göstermektedir. Bu kapsamda 2035 bakış açısı öne çıkmaktadır. Öne çıkarılan hedefler arasında küresel enerji talebinde elektriğin payının 2035 yılına kadar yaklaşık yüzde 20 düzeyinden yüzde 35'e yükseltilmesi, küresel atık artışının 2035 yılına kadar yarıya indirilmesi ve binalarda enerji tüketim yoğunluğunun en az yüzde 25 azaltılması bulunmaktadır. Bu hedefler iki bakımdan önemlidir. İlk olarak, iklim siyasasının yalnızca emisyonların azaltılması biçimindeki dar yaklaşımından çıkarılarak enerji, atık ve yapı sektörleri gibi somut uygulama alanlarına taşındığını göstermektedir. İkinci olarak, hedeflerin 2035'e bağlanması, COP31'in başarısının konferans sırasında alınacak kararlarla değil, konferans sonrasında gerçekleştirilecek uygulamalarla ölçülmesi gerektiğini göstermektedir. Bu nedenle COP31 için gerçek başarı ölçütü, Antalya'da ortaya çıkacak diplomatik söylemin niteliğinden çok, bu söylemin 2030'lu yıllarda ölçülebilir uygulamalara dönüşüp dönüşmeyeceğidir.

COP31 ve Küresel İklim Yönetişiminin Uygulama Sorunu: COP31'in konumunu belirleyen temel sorunlardan biri de küresel iklim yönetişiminde ortaya çıkan uygulama açığıdır. Paris Anlaşması, bütün tarafların iklim hedefleri belirlemesini ve zaman içinde bu hedefleri güçlendirmesini öngörmektedir. Ancak ulusal hedeflerin açıklanması ile bu hedeflerin gerçekleştirilmesi arasında önemli bir uzaklık bulunmaktadır. Bu nedenle COP31 bir bakıma “yükümlenmelerin siyaseti”nden “uygulamanın siyaseti”ne geçişin sınanacağı konferans niteliğindedir. Burada önemli olan yalnızca devletlerin daha güçlü hedefler açıklaması değildir. Asıl sorun, hedeflerin finansman, teknoloji, mevzuat, kurumsal kapasite ve toplumsal kabul ile desteklenmesidir. Bu unsurlar bulunmadığı takdirde uluslararası iklim rejimi normatif açıdan güçlü, fakat uygulama bakımından zayıf bir yapı olarak kalabilecektir. Bu durum COP31 açısından iki yönlü bir sınama yaratmaktadır. Bir taraftan gelişmiş ülkelerin finansman ve teknoloji konusunda daha güçlü destek sunması beklenmektedir. Diğer taraftan gelişmekte olan ülkelerin de açıkladıkları ulusal katkıları gerçekleştirebilecek siyasa ve uygulama kapasitesini göstermeleri gerekmektedir.

COP31’in Başarı Şansı Bakımından İlk Değerlendirme: Bu çerçevede COP31'in uluslararası iklim rejimindeki yeri üç temel özellik üzerinden tanımlanabilir. Birincisi, COP31 mevcut Paris rejiminin uygulanabilirliğinin sınanacağı bir konferanstır. İkincisi, COP31 çok taraflı iklim diplomasisinin yeni jeopolitik ve ekonomik koşullar altında uzlaşma üretme kapasitesini sınayacaktır. Üçüncüsü, COP31 uluslararası iklim hedefleri ile ulusal uygulama kapasitesi arasındaki açığın azaltılıp azaltılamayacağını gösterecektir. Bu üç unsur birlikte değerlendirildiğinde COP31'in başarı şansının yalnızca Antalya'daki görüşmelerin sonucuna bağlı olmadığı görülmektedir. Başarı uluslararası aktörlerin uzlaşma kapasitesi, finansman konusundaki ilerleme, ulusal katkıların güçlendirilmesi, uygulama araçlarının geliştirilmesi ve konferans sonrasında ölçülebilir sonuçların ortaya çıkmasıyla belirlenecektir. Dolayısıyla COP31 küresel iklim rejiminin norm üretme kapasitesinden çok üretilmiş normları uygulamaya dönüştürme kapasitesinin sınanacağı bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir.

Türkiye’nin COP31 Ev Sahipliği ve Başkanlığı

Türkiye’nin COP31 sürecindeki konumu yalnızca konferansa ev sahipliği yapan bir devlet olmanın ötesindedir. Türkiye, COP31’in ev sahibi ve Başkanlığını üstlenmiş ve Avustralya ise özel bir düzenleme çerçevesinde görüşmelerin Başkanlığını yürütmeyi üstlenmiştir. Böylece COP31 önceki konferanslardan farklı olarak Başkanlık ile görüşme liderliğinin iki ülke arasında paylaştırıldığı özgün bir yönetişim modeli altında gerçekleştirilecektir. Bu model COP31’in kurumsal yapısını anlamak bakımından özel önem taşımaktadır. Türkiye’nin sorumluluğu konferansın ev sahipliğinin yanı sıra COP Başkanlığını, Eylem Gündeminin (Action Agenda) liderliğini ve Dünya Liderler Zirvesinin düzenlenmesini kapsamaktadır. Avustralya ise Türkiye ile görüşerek COP31 görüşmelerine liderlik etmek üzere “President of Negotiations” görevini üstlenmiştir. Bu görev için Avustralya İklim Değişikliği ve Enerji Bakanı Chris Bowen atanmıştır.

Türkiye’nin COP31 Başkanlığı: UNFCCC tarafından Ocak 2026’da yapılan açıklamada Türkiye Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum COP31/CMP21/CMA8 Başkan-Designate [8] olarak atanmıştır. COP31’in 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilmesi kararlaştırılmıştır. Konferans aynı zamanda Kyoto Protokolü Taraflar Toplantısı (CMP21), Paris Anlaşması Taraflar Toplantısı (CMA8), Bilimsel ve Teknolojik Danışma Yardımcı Organı (SBSTA65) ve Uygulama Yardımcı Organı (SBI65) toplantılarını da kapsamaktadır. Bu durum Türkiye’nin sorumluluğunu önemli ölçüde genişletmektedir. Türkiye yalnızca bir konferans yeri sağlamamakta ve COP sürecinin siyasal yönünü temsil eden Başkanlığı üstlenmektedir. Başkanlığın temel görevleri arasında taraflar arasındaki diyaloğu kolaylaştırmak, konferansın gündeminin yürütülmesine katkıda bulunmak, önceki COP kararlarıyla sürekliliği sağlamak ve tarafların üzerinde uzlaşabileceği sonuçların ortaya çıkmasına katkıda bulunmak bulunmaktadır. Türkiye’nin Nisan 2026 tarihli ilk Başkanlık mektubunda da bu rol açık biçimde ortaya konulmuştur. Başkanlık çok taraflı iklim eylemine duyulan güveni güçlendirme, tarafların beklentilerini ortak zeminde buluşturma ve somut, ölçülebilir ve uygulama odaklı sonuçlar üretme amacını vurgulamıştır. Ayrıca COP31’in COP30 Belem [9] sonuçlarıyla süreklilik içinde yürütüleceği ve COP29, COP30 ve COP31 Başkanlıkları arasındaki “Troika” [10] mekanizmasının korunacağı belirtilmiştir.

Türkiye–Avustralya Ortaklık Modeli: COP31’in en dikkat çekici kurumsal özelliği Türkiye ile Avustralya arasında oluşturulan ortaklık modelidir. Görüş birlikteliğine göre Türkiye “COP31 Başkanı” olarak Başkanlığı ve ev sahipliğini üstlenirken Avustralya temsilcisi görüşmelerin yürütülmesinden sorumlu “President of Negotiations” görevini üstlenmektedir. Avustralya temsilcisine görüşmeleri yönetme konusunda özel yetki verilmiş ve Türkiye ile Avustralya'nın karşılıklı danışma içinde hareket etmesi öngörülmüştür. Bu modelin temel gerekçesi COP31’in farklı coğrafi ve siyasal bakış açılarını bir araya getirmesidir. Türkiye’nin Akdeniz ve Avrasya eksenindeki konumu ile Avustralya’nın Pasifik ve ada devletleriyle ilişkileri iklim değişikliğinin farklı boyutlarını Başkanlık yapısına taşımaktadır. Nitekim COP31 Başkanlığı bunu “Akdeniz ile Pasifik’i birbirine bağlayan” yeni bir iklim diplomasisi modeli olarak tanımlamıştır. Bu düzenlemenin önemli bir üstünlüğü Türkiye’nin ev sahibi ve Başkan olarak üstleneceği siyasal sorumlulukların görüşme sürecinin profesyonel ve deneyimli bir iklim diplomasisi ekibi tarafından yürütülmesiyle desteklenmesidir. Özellikle küçük ada devletlerinin ve Pasifik bölgesinin iklim değişikliğine ilişkin duyarlılıklarının Avustralya üzerinden Başkanlık yapısına taşınması konferansın kapsayıcılığını güçlendirebilir. Bununla birlikte modelin bir kurumsal gerilim olasılığı da bulunmaktadır. Başkanlık ile görüşme liderliğinin farklı devletlerde bulunması önceliklerin veya taktik yaklaşımların farklılaşması durumunda eş güdüm sorunları yaratabilir. Bu nedenle Türkiye–Avustralya iş birliğinin başarısı, yalnızca görev dağılımının açık biçimde yapılmasına değil, iki Başkanlık aktörünün sürekli ve etkili biçimde eş güdüm sağlayabilmesine bağlıdır. Nitekim ortaklık belgelerinde iki ülkenin danışma içinde hareket etmesi ve görüş ayrılığı ortaya çıkması durumunda karşılıklı tatmin sağlayacak bir çözüm bulununcaya kadar danışma sürecinin sürdürülmesi öngörülmüştür.

Ev Sahipliği Sorumluluğu: Türkiye’nin ikinci temel rolü konferansın ev sahibi olmaktır. COP31 Antalya EXPO Center’da gerçekleştirilecek ve konferans 9–20 Kasım 2026 tarihleri arasında yapılacaktır. Türkiye’nin ev sahibi ülke olarak sorumluluğu yalnızca toplantı mekânının sağlanmasıyla sınırlı değildir. Ulaşım, konaklama, güvenlik, sağlık, erişilebilirlik, teknik altyapı ve konferansın bütün operasyonel gereksinmelerinin karşılanmasını kapsamaktadır. Bu alanda hazırlıkların önemli ölçüde ilerlediği görülmektedir. UNFCCC ve Birleşmiş Milletler Güvenlik ve Emniyet birimlerinin Haziran 2026’da Antalya’da gerçekleştirdiği üçüncü teknik misyon hazırlıkların planlama aşamasından uygulama güvence aşamasına geçtiğini ve yer, konaklama, ulaşım ve güvenlik sistemlerinin gerçekçi ve yoğunluk senaryoları altında sınandığını bildirmiştir. Ayrıca Türkiye ile UNFCCC arasındaki Ev Sahibi Ülke Anlaşmasının (Host Country Agreement) onaylandığı ve yürürlüğe girmesinin beklendiği açıklanmıştır. Anlaşmada kapsayıcılık, insan hakları, toplumsal cinsiyet, yerli halklar ve yerel topluluklar ile engelli bireylerin katılımına ilişkin güçlendirilmiş hükümler yer almakta ve ayrıca katılım için güven fonundan destek alan ülkelerin konaklama maliyetleri bakımından özel bir üst sınır öngörülmektedir. Bu gelişmeler Türkiye’nin COP31’in örgütsel başarı boyutunda ciddi bir hazırlık kapasitesi geliştirdiğine işaret etmektedir. Ancak burada önemli bir yöntembilimsel ayrım yapılmalıdır: operasyonel hazırlığın yüksek düzeyde olması tek başına konferansın diplomatik veya iklim siyasası bakımından başarılı olacağını göstermemektedir.

Eylem Gündemi ve Türkiye’nin Liderlik Alanı: Türkiye’nin Başkanlık rolünün önemli bir boyutu da Global Climate Action Agenda yani Küresel İklim Eylem Gündeminin liderliğidir. Bu alan devletlerarası görüşmelerin yanında şehirler, bölgeler, işletmeler, yatırımcılar ve sivil toplum kuruluşlarının iklim eylemine katılımını güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu kapsamda Türkiye tarafından 2026 yılı içinde elektrikleşme, atıkların azaltılması ve dirençli kentler alanlarında üç temel hedef açıklanmıştır. Kesin enerji talebinde elektriğin payının 2035 yılına kadar yüzde 35'e çıkarılması, küresel atık artışının 2035 yılına kadar yarıya indirilmesi ve bina sektöründe enerji tüketim yoğunluğunun en az yüzde 25 azaltılması hedefleri COP31’in uygulama odaklı yaklaşımının somut örnekleridir. Türkiye ayrıca Ocak 2026’da Samed Ağırbaş’ı [11] COP31 İklim Üst Düzey Şampiyonu (Climate High-Level Champion) olarak atamıştır. Bu görev hükümet dışı aktörlerin ve gerçek ekonominin iklim eylemine katılımını güçlendiren Küresel İklim Eylem Gündemi açısından önem taşımaktadır. Bununla birlikte burada da temel değerlendirme sorusu aynıdır: hedeflerin ilan edilmesi ile hedeflerin gerçekleştirilmesi arasında nasıl bir uygulama mekanizması kurulacaktır? COP31’in “Uygulama COP” niteliği dikkate alındığında Türkiye’nin Başkanlık başarımı açısından asıl sınama bu noktada ortaya çıkacaktır.

Dünya Liderler Zirvesi ve Siyasal Görünürlük: Türkiye’nin ev sahibi olarak üstlendiği bir başka önemli sorumluluk Dünya Liderler Zirvesinin Antalya’da gerçekleştirilmesidir. Zirvenin 11–12 Kasım 2026 tarihlerinde düzenlenmesi planlanmaktadır. Bu zirve COP31’in teknik görüşme gündemi ile devlet ve hükümet başkanları düzeyindeki siyasal irade arasında bağlantı kurma bakımından önemlidir. Üst düzey siyasal katılım tarafların iklim hedeflerini güçlendirmeleri, finansman ve teknoloji konusunda yeni yükümlenmeler ortaya koymaları ve görüşme sürecine siyasal ivme kazandırmaları açısından fırsat yaratabilir. Ancak liderler zirvesinin varlığı da kendi başına başarı göstergesi değildir. Liderlerin Antalya’da bulunması ancak siyasal deklarasyonların somut finansman, yatırım, teknoloji, emisyon azaltımı veya uyum siyasalarına dönüşmesi durumunda kalıcı bir iklim siyasası sonucu yaratabilecektir.

Türkiye’nin Dört Rolü ve İlk Değerlendirme: Türkiye’nin COP31’deki konumu bu nedenle dört temel rolün kesişiminde ortaya çıkmaktadır: Birinci rol, ev sahibi ülkedir. Türkiye konferansın bütün operasyonel ve lojistik sorumluluklarını üstlenmektedir. İkinci rol, COP Başkanlığıdır. Türkiye, tarafları ortak bir zeminde buluşturmak ve konferansın siyasal bütünlüğünü sağlamakla yükümlüdür. Üçüncü rol, Eylem Gündemi liderliğidir. Türkiye, devlet dışı aktörlerin iklim eylemine katılımını ve uygulama odaklı girişimleri güçlendirmeye çalışmaktadır. Dördüncü rol, ulusal iklim siyasasının uygulayıcısıdır. Türkiye aynı zamanda kendi ulusal iklim hedeflerinin, mevzuatının, enerji dönüşümünün, emisyon azaltım siyasalarının ve uyum siyasalarının sonuçlarından sorumlu bir devlettir. Bu dört rolün aynı anda yerine getirilmesi COP31’i Türkiye açısından olağan bir uluslararası ev sahipliği örgütlenmesinden farklılaştırmaktadır. İlk bulgular, örgütsel hazırlık bakımından Türkiye’nin önemli bir yol aldığını göstermektedir. Ancak Başkanlığın gerçek başarısı henüz operasyonel hazırlıkla ölçülemez. Asıl sınama Türkiye’nin taraflar arasında uzlaşma sağlayabilmesi, uygulama odaklı sonuçlar üretebilmesi ve Başkanlık sırasında savunduğu küresel hedeflerle kendi ulusal iklim siyasaları arasında yeterli tutarlılığı gösterebilmesidir. Bu nedenle Türkiye’nin COP31 performansını değerlendirmek için bir sonraki aşamada “Türkiye COP31’e nasıl hazırlanmıştır?” sorusunun yalnızca lojistik hazırlıklar bakımından değil, hukuksal, kurumsal, diplomatik, teknik, mali ve siyasa boyutlarıyla birlikte incelenmesi gerekmektedir.

Türkiye’nin COP31’e Hazırlık Süreci

Türkiye’nin COP31’e hazırlık süreci konferansın 2026 yılında Antalya’da gerçekleştirilmesinin kesinleşmesinden sonra çok boyutlu bir kurumsal ve diplomatik çalışma programına dönüşmüştür. Hazırlıkların yalnızca konferansın fiziksel olarak gerçekleştirilmesine yönelik olmadığı ve Başkanlığın siyasal vizyonunun oluşturulması, uluslararası görüşme sürecinin hazırlanması, Eylem Gündeminin belirlenmesi, lojistik ve güvenlik altyapısının kurulması ve Türkiye’nin ulusal iklim siyasalarının COP31 gündemiyle ilişkilendirilmesi gibi farklı alanları kapsadığı görülmektedir.

Kurumsal Hazırlığın Başlatılması: Türkiye’nin COP31 Başkanlığına ilişkin ilk hazırlık toplantısı Ocak 2026’da Antalya EXPO alanında gerçekleştirilmiştir. Toplantıya Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile UNFCCC Sekretaryasının yanı sıra Antalya Valiliği ve ilgili kurumların temsilcileri katılmış ve COP31 misyonunun başlatılması, yönetişim yapısı, EXPO alanının mimari yerleşimi ve operasyonel planlama ele alınmıştır. Bunu izleyen süreçte Antalya il düzeyinde de Güvenlik, Konaklama, Ulaşım ve Sağlık başlıklarında kurumlar arası eş güdüm toplantıları yapılmıştır. Ocak 2026'daki toplantılarda hazırlık durumu, olası riskler ve aksaklıkların önlenmesi ile lojistik planlama konuları değerlendirilmiştir. Bu gelişmeler, hazırlıkların tek bir bakanlığın etkinliği olarak değil, merkezi yönetim, Antalya’daki yerel yönetimler ve uluslararası kuruluşların katıldığı çok aktörlü bir eş güdüm süreci olarak yürütüldüğünü göstermektedir.

UNFCCC ile Teknik ve Operasyonel Hazırlık: Türkiye’nin hazırlıklarının önemli bir bölümü UNFCCC Sekretaryası ile birlikte yürütülen teknik çalışmalar oluşturmaktadır. UNFCCC’nin 2026 yılı ilk çeyrek değerlendirmesine göre Ocak ayında Antalya’da teknik misyon gerçekleştirilmiş ve konferans alanı, konaklama, ulaşım ve güvenlik düzenlemeleri ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Konferans alanının yerleşim planı kesinleştirilmiş ve Mart ayından itibaren hukuksal düzenlemeler, güvenlik, sağlık, konaklama ve diğer operasyonel çalışma başlıkları için ayrı iş akışları oluşturulmuştur. Haziran 2026 itibarıyla hazırlıkların daha ileri bir aşamaya geçtiği görülmektedir. UNFCCC’nin ikinci çeyrek raporunda üçüncü teknik misyonun gerçekleştirildiği, hazırlıkların gerçekçi ve yoğun kullanım senaryoları altında sınandığı ve yer, konaklama, ulaşım ile güvenlik düzenlemelerinin bütünleşik biçimde ele alındığı belirtilmektedir. Bu durum, Türkiye’nin COP31’in operasyonel hazırlığı bakımından yalnızca planlama aşamasında kalmadığının ve uygulama öncesi deneme ve risk yönetimi aşamasına geçtiğini göstermektedir.

Ev Sahibi Ülke Anlaşması ve Hukuksal Hazırlık: COP31’in gerçekleştirilmesi için Türkiye ile UNFCCC arasında bir Ev Sahibi Ülke Anlaşması (Host Country Agreement) oluşturulmuştur. UNFCCC’nin 2026 yılı ikinci çeyrek değerlendirmesine göre anlaşma Türkiye tarafından onaylanmış olup yürürlüğe girmesi beklenmektedir. Anlaşma, konferansın etkili ve kapsayıcı biçimde gerçekleştirilmesine yönelik düzenlemelerin yanında insan hakları, kapsayıcılık, toplumsal cinsiyet, yerli halklar ve yerel topluluklar ile engelli bireylerin katılımına ilişkin hükümler içermektedir. Ayrıca katılım için UNFCCC Güven Fonu tarafından desteklenen delegasyonların konaklama maliyetleri bakımından özel bir sınır öngörülmektedir. Bu düzenleme, COP31 hazırlığının yalnızca teknik ve lojistik bir etkinlik olmadığını ve konferansın hukuksal statüsü, katılım koşulları ve kapsayıcılık ilkeleri bakımından da kurumsal bir zemine oturtulduğunu göstermektedir.

Uluslararası Diplomatik Hazırlık: Türkiye’nin hazırlık sürecinin ikinci önemli boyutu diplomatik hazırlıktır. COP31 Başkanı sıfatıyla Murat Kurum, UNFCCC Sekretaryası, önceki COP Başkanlıkları, taraf devletler, Avrupa Birliği temsilcileri, uluslararası kuruluşlar, sivil toplum ve özel sektör aktörleriyle ilişkiler yürütmektedir. Türkiye ayrıca Mart 2026 sonunda New York’ta BM Genel Kurulu kapsamında daimi temsilcilere COP31 sürecine ilişkin bilgilendirme gerçekleştirmiş ve 13 Nisan 2026’da BM Genel Sekreterliği ile taraf ülkelere Başkanlık vizyonunu açıklayan ilk mektubunu göndermiştir. Bu diplomatik hazırlığın amacı Antalya’da başlayacak görüşme sürecinin konferans günlerine bırakılmaması ve taraflar arasındaki farklılıkların önceden belirlenerek ortak zeminlerin araştırılmasıdır. Mayıs 2026’da Türkiye ve Avustralya COP31 Başkanlığı ile Görüşme Başkanlığı görevlerinin ortaklaşa yürütülmesine ilişkin bir mektup yayımlamış ve iki taraf Antalya’ya giden sürecin saydam, kapsayıcı ve çözüm odaklı biçimde yürütüleceğini ve yükümlenmelerin uygulamaya dönüştürülmesine odaklanılacağını açıklamıştır. Bu gelişme COP31’in diplomatik hazırlığının konferans salonundaki görüşmelerle sınırlı olmadığını ve konferans öncesi diplomasiye önemli bir ağırlık verildiğini göstermektedir.

Türkiye’nin COP31 Vizyonunun Oluşturulması: Hazırlık sürecinin yalnızca örgütsel değil, aynı zamanda siyasal bir boyutu bulunmaktadır. Türkiye’nin COP31 Başkanlığı için ortaya koyduğu temel yaklaşım “Implementation COP” yani “Uygulama COP’u” olarak tanımlanmaktadır. Bu yaklaşım diyalog, uzlaşı ve eylem eksenleriyle tamamlanmakta ve uluslararası iklim yükümlenmelerinin somut sonuçlara dönüştürülmesi amaçlanmaktadır. Başkanlığın bu yaklaşımı aynı zamanda “COP of the Future” anlayışıyla ilişkilendirilmiştir. Böylece Türkiye, COP31’i yalnızca devletlerarası görüşme platformu olarak değil, hükümetler, yerel yönetimler, özel sektör, finans kuruluşları, akademik çevre, gençler ve sivil toplum gibi aktörlerin iklim eylemine katıldığı daha geniş bir uygulama platformu olarak yapılandırmayı hedeflemektedir. Bu vizyonun oluşturulması önemlidir ancak araştırmanın ilerleyen bölümünde asıl sorgulanması gereken nokta vizyonun somut siyasa araçları ve ölçülebilir sonuçlarla desteklenip desteklenmediğidir.

Eylem Gündemi ve Paydaş Katılımına Hazırlık: Türkiye’nin hazırlıklarının önemli bir bölümü COP31’in hükümetler arası görüşme boyutunu aşan Küresel İklim Eylem Gündemi ile ilgilidir. Bu çerçevede devlet dışı aktörlerin iklim eylemine katılımının artırılması ve özel sektör, finans kuruluşları, yerel yönetimler, akademi ve sivil toplum arasında daha güçlü iş birlikleri kurulması hedeflenmektedir. Türkiye bu kapsamda Samed Ağırbaş’ı COP31 İklim Üst Düzey Şampiyonu olarak görevlendirmiştir. Bu görev hükümet dışı aktörlerin iklim eylemine katılımını güçlendirme ve gerçek ekonomide uygulama kapasitesini artırma açısından Başkanlığın önemli araçlarından biri olarak tasarlanmıştır. Benzer biçimde gençlerin COP31 sürecine katılımının artırılması için kamu kurumları arasında hazırlık çalışmaları yürütülmektedir. Nisan 2026’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile Gençlik ve Spor Bakanlığı temsilcileri COP31 kapsamında gençlik katılımının artırılmasına ilişkin çalışmaları değerlendirmiştir. Bu gelişmeler, COP31 hazırlığının klasik devletlerarası diplomasiyle sınırlı tutulmadığını ve çok aktörlü iklim yönetişimi anlayışının hazırlık sürecine de taşındığını göstermektedir.

Ulusal İklim Siyasalarının COP31 Hazırlığıyla İlişkilendirilmesi: Türkiye’nin COP31 hazırlığının en önemli boyutu ise konferans Başkanlığı ile kendi ulusal iklim siyasasının birbirinden kopuk yürütülüp yürütülmediğidir. Türkiye, Paris Anlaşması kapsamında ikinci Ulusal Katkı Beyanını (NDC 3.0) 9 Kasım 2025’te sunmuş ve 2053 Uzun Dönemli İklim Stratejisini de UNFCCC’ye iletmiştir. UNFCCC kayıtlarında ayrıca Türkiye’nin 2026 Ulusal Envanter Belgesini Nisan 2026’da sunduğu görülmektedir. Türkiye’nin ulusal iklim siyasasında 2053 net sıfır emisyon hedefi, İklim Kanunu, Emisyon Ticaret Sistemi, Yeşil Mutabakat Eylem Planı ve sanayinin düşük karbonlu dönüşümü gibi siyasa araçları öne çıkmaktadır. Hükümet temsilcileri bu araçları COP31 hazırlığı bağlamında da uluslararası iklim diplomasisinin unsurları olarak sunmaktadır. Burada araştırma açısından önemli bir ayrım ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin bu siyasa belgelerine ve araçlarına sahip olması tek başına bunların yeterli olduğu anlamına gelmemektedir. Asıl sorun hedeflerin siyasa araçlarıyla, siyasa araçlarının ise uygulanabilir finansman ve kurumsal kapasiteyle desteklenip desteklenmediğidir. Bu nedenle Türkiye’nin COP31 hazırlığının ulusal siyasa boyutu ilerleyen bölümde ayrıca ve daha ayrıntılı olarak incelenecektir.

Hazırlık Sürecinin İlk Genel Değerlendirmesi: Eylül 2026 itibarıyla mevcut veriler Türkiye’nin COP31 hazırlıklarının birden fazla düzeyde eş zamanlı biçimde yürütüldüğünü göstermektedir. Birinci olarak, operasyonel hazırlıklar ileri bir aşamaya ulaşmıştır. Konferans yeri, ulaşım, konaklama, güvenlik ve sağlık gibi temel alanlarda UNFCCC ile ortak teknik çalışmalar yürütülmüş ve hazırlıklar gerçekçi senaryolar altında sınanmaya başlanmıştır. İkinci olarak, kurumsal ve hukuksal hazırlıklar ilerlemiştir. Ev Sahibi Ülke Anlaşmasının onaylanması ve çok kurumlu eş güdüm mekanizmalarının oluşturulması bunun göstergeleridir. Üçüncü olarak, diplomatik hazırlıklar konferans öncesine taşınmış ve Türkiye ve Avustralya arasındaki görev paylaşımı, taraflarla ilişkiler ve Başkanlık vizyonunun uluslararası düzeyde açıklanması yoluyla görüşme zemini oluşturulmaya başlanmıştır. Dördüncü olarak, Türkiye kendi ulusal iklim siyasalarını COP31 Başkanlığı ile ilişkilendirmeye başlamış ve NDC 3.0, 2053 Uzun Dönemli İklim Stratejisi, İklim Kanunu ve Emisyon Ticaret Sistemi gibi araçları bu bağlamda öne çıkarmıştır. Bununla birlikte bu bulgular henüz Türkiye’nin hazırlıklarının yeterli olduğu sonucunu doğurmamaktadır. Şimdiye kadar ortaya konulan çalışmalar daha çok “hazırlık kapasitesinin varlığı”nı göstermektedir. Hazırlıkların içerik bakımından yeterliliği, uygulanabilirliği, finansman boyutu, uluslararası güvenilirliği ve Türkiye’nin COP31 Başkanlığında savunacağı hedeflerle kendi ulusal siyasaları arasındaki uyumu ayrıca sınamak gerekmektedir. Bu nedenle bir sonraki çözümleme aşaması Türkiye’nin COP31’de ne sunacağı ve hangi siyasa ve girişimleri uluslararası gündeme taşıyacağı sorusuna odaklanmalıdır.

Türkiye’nin COP31’de Sunacağı Siyasalar ve Girişimler

Türkiye’nin COP31’de ortaya koyacağı siyasalar ve girişimler yalnızca konferansın ev sahibi ve başkanlığını yürüten ülke olarak üstlendiği diplomatik sorumluluklarla sınırlı değildir. Türkiye aynı zamanda Paris Anlaşması kapsamındaki ulusal yükümlülüklerini uygulamak, 2053 net sıfır emisyon hedefini somutlaştırmak ve kendi iklim siyasasını uluslararası iklim rejiminin yeni uygulama dönemine bağlamak durumundadır. Bu nedenle Türkiye’nin COP31 gündemindeki konumu iki farklı düzlemde ele alınmalıdır. Birinci düzlem, COP31 Başkanlığı aracılığıyla küresel iklim eylemine yön verme girişimleridir. İkinci düzlem ise Türkiye’nin kendi ulusal iklim siyasalarını ve uygulama araçlarını uluslararası topluma sunmasıdır. Bu ayrım önemlidir. Çünkü bir ülkenin COP Başkanlığı sıfatıyla ortaya koyduğu küresel hedefler ile aynı ülkenin ulusal düzeyde gerçekleştirmekle yükümlü olduğu emisyon azaltımı, uyum, finansman ve kurumsal dönüşüm siyasaları birbirinden farklıdır. Türkiye’nin COP31 bakımından başarısı da önemli ölçüde bu iki düzlemi birbirleriyle ne ölçüde tutarlı biçimde ilişkilendirebildiğine bağlı olacaktır.

Türkiye’nin İkinci Ulusal Katkı Beyanı ve 2035 hedefi: Türkiye’nin COP31’deki en önemli ulusal siyasa dayanaklarından biri 9 Kasım 2025 tarihinde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryasına sunulan İkinci Ulusal Katkı Beyanı’dır (NDC 3.0). Türkiye bu belgede 2035 yılında sera gazı emisyonlarını referans senaryoya göre 466 milyon ton CO₂ eş değeri azaltarak 643 milyon ton CO₂ eş değerinde tutmayı hedeflemektedir. Referans senaryoda 2035 yılı emisyonu 1.109 milyon ton CO₂ eş değeri olarak öngörüldüğünden Türkiye’nin bildirdiği azaltım miktarı 466 milyon tona ulaşmaktadır. Bu nedenle NDC 3.0, Türkiye’nin COP31’de sunabileceği en somut ulusal siyasa çerçevelerinden biridir. Belge enerji, sanayi, binalar, ulaştırma, tarım, atık ve arazi kullanımı gibi temel sektörleri kapsayan ekonomi genelinde bir yaklaşım benimsemektedir. Türkiye ayrıca NDC'nin uygulanması bakımından iklim finansmanına erişim, teknoloji transferi ve kapasite geliştirmeyi temel kolaylaştırıcı unsurlar olarak tanımlamaktadır. Bununla birlikte, COP31 bakımından asıl önemli konu yalnızca 466 milyon tonluk azaltım hedefinin açıklanmış olması değildir. Bu hedefin hangi siyasa araçlarıyla, hangi takvim içerisinde ve hangi mali ve kurumsal kapasiteyle gerçekleştirileceğinin gösterilebilmesi daha belirleyici olacaktır. Başka bir ifadeyle Türkiye’nin COP31’deki söyleminin “hedef açıklama” aşamasından “uygulama planı ve sonuç üretme” aşamasına geçmesi beklenmektedir.

2053 net sıfır hedefi ve uzun dönemli dönüşüm: Türkiye’nin COP31’deki ikinci temel siyasa dayanağı 2053 net sıfır emisyon hedefidir. Bu hedef, kısa ve orta vadeli NDC hedeflerinin üzerinde yer alan uzun dönemli stratejik çerçeveyi oluşturmaktadır. Türkiye’nin uzun dönemli iklim siyasası enerji, sanayi, binalar, ulaştırma, tarım, atık ve arazi kullanımı ile ormancılık gibi sektörlerde dönüşümü öngören bir çerçeveye dayanmaktadır. Dolayısıyla COP31 Türkiye açısından 2053 hedefinin yalnızca uluslararası düzeyde yeniden ifade edilmesi için değil, bu hedefin 2035 NDC hedefiyle nasıl bir uygulama zinciri oluşturduğunun gösterilmesi bakımından da önem taşımaktadır. Burada ortaya çıkabilecek temel soru şudur: 2035 yılında 643 milyon ton CO₂ eşdeğerine ulaşılması hedefi, Türkiye’yi 2053 net sıfır hedefine hangi doğrusal olmayan ancak ölçülebilir dönüşüm patikası üzerinden taşıyacaktır? Bu sorunun yanıtı COP31’de Türkiye’nin iklim siyasasının inandırıcılığını doğrudan etkileyecektir. Çünkü uzun dönemli hedeflerin uluslararası alanda inandırıcı olabilmesi kısa ve orta vadeli uygulama göstergeleriyle desteklenmelerine bağlıdır.

İklim Kanunu ve Emisyon Ticaret Sistemi: Türkiye’nin COP31’de sunabileceği en önemli kurumsal siyasa araçlarından biri 2025 yılında yasalaşan İklim Kanunu'dur. Kanun, sera gazı emisyonlarının azaltılması ve iklim değişikliğine uyumun yanı sıra planlama, uygulama, izin, denetim, karbon fiyatlandırması ve iklim finansmanı bakımından ulusal bir hukuksal çerçeve oluşturmaktadır. Ayrıca Emisyon Ticaret Sistemi (ETS), gönüllü karbon piyasaları, denkleştirme, adil geçiş ve iklim adaleti gibi kavramları hukuksal sistem içine almaktadır. Bu çerçevenin COP31 bakımından önemi Türkiye’nin iklim siyasasını yalnızca strateji ve hedef belgelerine dayandırmak yerine, hukuksal ve kurumsal araçlarla destekleme savında bulunabilmesidir. Özellikle Emisyon Ticaret Sistemi Türkiye bakımından stratejik önem taşımaktadır. İklim Değişikliği Başkanlığı tarafından yayımlanan bilgilere göre sistemin 2026–2027 döneminde pilot olarak uygulanması öngörülmekte ve ilk aşamada Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) bakımından önem taşıyan sektörlere odaklanılması planlanmaktadır. Böylece Türkiye’nin COP31’de verebileceği mesajlardan biri iklim siyasasının artık yalnızca çevresel bir siyasa alanı olmadığı ve sanayi siyasasını, dış ticareti, yarışma gücünü, yatırımları ve finansman mekanizmalarını doğrudan etkileyen bir ekonomik dönüşüm alanına dönüştüğü olacaktır. Ancak burada da önemli ölçüt mevzuatın varlığı değil, uygulamanın başlamış ve ölçülebilir sonuçlar üretmeye başlamış olmasıdır. COP31 “Implementation COP” olarak tanımlandığı için Türkiye’nin İklim Kanunu ve ETS'yi yalnızca yeni hukuksal araçlar olarak değil, uygulanabilir ve sonuç üretmeye başlayan siyasa araçları olarak gösterebilmesi daha güçlü bir uluslararası etki yaratacaktır. [12]

Elektrifikasyon, enerji dönüşümü ve yeşil sanayileşme: COP31 Başkanlığı tarafından Haziran 2026’da açıklanan Küresel İklim Eylem Gündemi elektrifikasyonu temel önceliklerden biri durumuna getirmiştir. 2035 yılına kadar küresel kesin enerji talebinde elektriğin payının bugün yüzde 20’nin biraz üzerindeki düzeyden yüzde 35’e yükseltilmesi hedeflenmektedir. Aynı çerçevede yeşil sanayileşmenin ve döngüsel ekonominin geliştirilmesi de öncelikler arasına alınmıştır. Türkiye açısından bu hedefler özellikle önemlidir. Çünkü Türkiye’nin sanayi üretiminin, enerji tüketiminin ve ihracatının karbon yoğunluğu ülkenin iklim siyasası ile Avrupa Birliği’nin yeşil dönüşüm siyasası arasındaki bağlantıyı güçlendirmektedir. Dolayısıyla COP31’de Türkiye’nin yeşil sanayileşme, enerji verimliliği, yenilenebilir enerji, düşük karbonlu üretim ve karbon fiyatlandırması alanlarındaki uygulamalarını uluslararası yatırım ve teknoloji iş birliğiyle ilişkilendirmesi beklenebilir. Ancak burada bir yöntembilimsel ayrım yapılmalıdır. Türkiye’nin bu alanlarda belirli girişimleri bulunduğu doğrulanmış olmakla birlikte, COP31’de bunların hangilerinin yeni uluslararası yükümlenme veya somut ortaklık önerisi olarak sunulacağı henüz bütünüyle açıklanmış değildir. Bu nedenle mevcut aşamada bunları kesinleşmiş COP31 teklifleri olarak değil, Türkiye’nin ulusal siyasa altyapısının COP31’de uluslararası gündeme taşınabilecek unsurları olarak değerlendirmek daha doğrudur.

Sıfır atık, döngüsel ekonomi ve dayanıklı kentler: Türkiye’nin COP31 Başkanlığı altında öne çıkardığı bir başka alan sıfır atık ve döngüsel ekonomidir. Haziran 2026’da açıklanan COP31 Eylem Gündemi kapsamında 2035 yılına kadar küresel atık artış hızının yarıya indirilmesi ve döngüsel malzeme kullanım oranının en az yüzde 15’e yükseltilmesi hedeflenmiştir. Aynı açıklamada binalarda enerji tüketim yoğunluğunun en az yüzde 25 azaltılması ve böylece daha dayanıklı ve enerji verimli kentlerin oluşturulması hedeflenmiştir. Bu alan Türkiye açısından ayrıca anlamlıdır. Çünkü Sıfır Atık yaklaşımı Türkiye’nin ulusal siyasa repertuarında zaten yer almaktadır ve COP31 Başkanlığı sırasında küresel iklim gündemiyle ilişkilendirilmiştir. Samed Ağırbaş’ın COP31 İklim Üst Düzey Şampiyonu olarak atanması da şehirler, bölgeler, işletmeler, yatırımcılar ve sivil toplum kuruluşları gibi devlet dışı aktörlerin iklim eylemine katılımını güçlendirme amacını göstermektedir. Burada Türkiye’nin üstünlüğü kendi ulusal deneyimini küresel bir siyasa alanına taşıyabilmesidir. Bununla birlikte, Sıfır Atık uygulamasının COP31 bakımından gerçek katkısı yalnızca Türkiye’deki uygulamanın tanıtılmasına değil, farklı ülkelerde uygulanabilir, ölçülebilir ve finansmanı sağlanabilir bir modele dönüştürülmesine bağlı olacaktır.

İklim finansmanı, teknoloji ve “uygulanabilir proje” yaklaşımı: Türkiye’nin COP31 Başkanlığı için ilan ettiği temel yaklaşım iklim finansmanı ile uygulama arasındaki kopukluğu azaltmaktır. Nisan 2026 tarihli COP31 Başkanlığı mektubunda Türkiye finansman, teknoloji ve ortaklıkların harekete geçirilmesini özellikle kırılgan bölgelerde uygulanabilir ve ölçeklenebilir çözümler geliştirilmesini öncelik olarak açıklamıştır. Sivil toplum, özel sektör, finans kuruluşları, akademi ve yerel yönetimlerin sürece katılımı da bu çerçevenin bir parçası olarak belirtilmiştir. Bu yaklaşım daha sonra “İklim Uygulama Köprüsü” (Climate Implementation Bridge) olarak somutlaştırılmıştır. Bu girişimin amacı ülkelerin Ulusal Katkı Beyanlarını yatırım yapılabilir proje portföylerine dönüştürmelerine yardımcı olmak ve iklim finansmanının daha hızlı biçimde somut projelere ulaşmasını sağlamaktır. Bu girişim, COP31’in “uygulama” savı bakımından özellikle önemlidir. Çünkü uluslararası iklim rejiminin temel sorunlarından biri ülkelerin açıkladıkları hedefler ile bu hedefleri gerçekleştirecek finansman, teknoloji ve yatırım arasında ortaya çıkan boşluktur. Türkiye’nin COP31 Başkanlığı bu boşluğu azaltacak mekanizmalar geliştirebilirse konferansın yalnızca yeni hedefler açıklayan değil, mevcut hedeflerin gerçekleştirilmesini kolaylaştıran bir toplantı niteliği kazanmasına katkıda bulunabilir.

Belem Misyonu +1.5C ve COP Başkanlıkları arasında süreklilik: Türkiye’nin COP31’deki girişimlerinden biri de “Belem Mission to +1.5C” sürecinin yürütülmesine katkıdır. Bu girişim, COP29 Azerbaycan, COP30 Brezilya ve COP31 Türkiye başkanlıklarını bir araya getirerek Ulusal Katkı Beyanları ve Ulusal Uyum Planlarının uygulanmasını hızlandırmayı ve uluslararası iş birliği ve yatırımların bu planlara yönlendirilmesini amaçlamaktadır. Bu mekanizma COP Başkanlıkları Troikası bakımından da önem taşımaktadır. Böylece önceki, mevcut ve sonraki COP Başkanlıkları arasında siyasa ve görüşme sürekliliğinin oluşturulması hedeflenmektedir. Türkiye açısından bu durum COP31’i tek başına gerçekleştirilen bir diplomatik etkinlik olmaktan çıkararak Paris Anlaşması uygulamasında süreklilik sağlayan bir ara halka durumuna getirme fırsatı yaratmaktadır.

Türkiye’nin COP31’deki “teklif portföyü”- kesinleşenler ve henüz oluşmakta olanlar: Mevcut belgeler birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin COP31’deki siyasa ve girişimlerini üç kategoride toplamak olanaklıdır. Birinci kategori, açıkça ilan edilmiş girişimlerdir. Bunlar arasında COP31 Eylem Gündemi'nin elektrifikasyon, sıfır atık ve dayanıklı kentler hedefleri, “Climate Implementation Bridge”, Belem Mission to 1.5 süreci, finansman, teknoloji ve ortaklıkların harekete geçirilmesi, devlet dışı aktörlerin katılımının artırılması ve gençlerin COP31 süreci içine alınması bulunmaktadır. İkinci kategori, Türkiye’nin ulusal siyasa ve hukuk belgelerinin COP31’de sunulabilecek temel dayanaklarını oluşturmaktadır. NDC 3.0, 2053 net sıfır hedefi, İklim Kanunu, ETS, yeşil dönüşüm siyasaları ve düşük karbonlu sanayi dönüşümü bu gruptadır. Bunların önemli bir bölümü esasen kabul edilmiş veya uygulama aşamasına geçmiştir. Üçüncü kategori ise henüz kesinleşmiş COP31 yükümlenmesi olarak kabul edilemeyecek fakat Türkiye’nin mevcut siyasalarından hareketle konferansta gündeme getirebileceği alanlardır. Bunlar arasında daha ayrıntılı sektörel azaltım hedefleri, yeni uluslararası finansman mekanizmaları, teknoloji ortaklıkları, bölgesel uyum projeleri ve Türkiye’nin Akdeniz çevresindeki iklim dayanıklılığına ilişkin bölgesel girişimler sayılabilir. Bu alanlarda Türkiye’nin ne ölçüde yeni ve bağlayıcı öneriler geliştireceği, COP31’e yaklaşılırken açıklanacak siyasa belgeleri ve görüşme konumlarıyla daha açık duruma gelecektir. Bu nedenle Türkiye’nin COP31’deki asıl sınavı çok sayıda siyasa başlığı ortaya koymak değil, bu başlıkları ölçülebilir hedefler, uygulanabilir projeler, finansman kaynakları, kurumsal sorumluluklar ve izleme göstergeleriyle ilişkilendirebilmektir. COP31’in “Implementation COP” olarak tanımlanması Türkiye açısından bu gerekliliği daha da güçlendirmektedir. Bir başka ifadeyle Türkiye’nin COP31’de sunacağı siyasa portföyünün başarısı söylemin genişliğinden çok “hedef–araç–finansman–kurum–uygulama–sonuç” zincirinin ne ölçüde kurulabildiğiyle belirlenecektir. Bu çerçevede bir sonraki aşamada sorulması gereken soru Türkiye’nin elindeki siyasa ve kurumsal araçların COP31 Başkanlığı tarafından üstlenilen uluslararası hedefleri gerçekleştirmeye yeterli olup olmadığıdır. Dolayısıyla aşağıda Türkiye’nin hazırlıklarının yeterlik düzeyinin, kapsam, içerik, uygulanabilirlik, kurumsal kapasite, finansman, güvenilirlik ve sürdürülebilirlik ölçütleri üzerinden değerlendirilmesi gerekmektedir.

Türkiye’nin Hazırlıklarının Yeterlik Düzeyi

Türkiye’nin COP31’e yönelik hazırlıklarının yeterli olup olmadığının değerlendirilmesi yalnızca konferansın Antalya’da düzenlenebilmesi için gerekli teknik ve lojistik koşulların sağlanıp sağlanmadığının belirlenmesiyle sınırlı tutulamaz. Çünkü Türkiye, COP31’de yalnızca ev sahibi ülke değildir aynı zamanda COP Başkanlığı, Küresel İklim Eylem Gündemi’nin yönlendiricisi ve Paris Anlaşması kapsamındaki kendi ulusal iklim siyasalarının uygulayıcısıdır. Bu nedenle yeterlik, kapsam, içerik, uygulanabilirlik, kurumsal kapasite, finansman, güvenilirlik ve sürdürülebilirlik olmak üzere yedi ölçüt üzerinden değerlendirilmelidir.

Hazırlıkların kapsamı bakımından yeterlik: Türkiye’nin hazırlıklarının kapsamı bakımından önemli bir eksiklik görülmemektedir. Hazırlık süreci yalnızca konferans yerleşkesinin düzenlenmesiyle sınırlı kalmamış ve ulaşım, güvenlik, sağlık, konaklama, yer planlaması, diplomatik ilişkiler, görüşme hazırlıkları, paydaş katılımı ve iklim eylem gündemini kapsayacak biçimde çok boyutlu olarak yürütülmüştür. Ocak 2026'da Antalya EXPO’da yapılan ilk hazırlık toplantısında UNFCCC Sekretaryası ile birlikte yönetişim, mimari yerleşim, operasyonel planlama, ulaşım ve güvenlik başlıkları ele alınmış ve daha sonraki teknik misyonlarla hazırlıkların ayrıntıları geliştirilmiştir. Bu durum, örgütsel hazırlık bakımından Türkiye’nin yüksek bir yeterlik düzeyine ulaştığını göstermektedir. Ayrıca COP31 Başkanlığı’nın yalnızca hükümetler arası görüşmelere değil, özel sektör, finans kuruluşları, yerel yönetimler, akademi, sivil toplum ve gençlere uzanan bir eylem alanı oluşturması hazırlıkların kapsamını klasik COP örgütlenmesinin ötesine taşımaktadır. Haziran 2026’da açıklanan Eylem Gündemi de elektrifikasyon, sıfır atık, gıda güvenliği, dirençli kentler, yeşil sanayileşme, gençlik, sağlık ve eğitim gibi birbirleriyle bağlantılı alanları kapsamaktadır. Dolayısıyla kapsam bakımından hazırlıkların yeterli hatta bazı yönleriyle kapsamlı olduğu sonucuna ulaşılabilir.

İçerik bakımından yeterlik: İçerik bakımından da Türkiye’nin COP31 hazırlıkları belirgin bir stratejik çerçeveye sahiptir. “Implementation COP” anlayışı iklim siyasasında yeni hedefler ilan etmekten çok mevcut hedeflerin uygulanmasına yönelmiştir. Bu yaklaşım Paris Anlaşması’nın ilk Küresel Durum Değerlendirmesi sonrasında ortaya çıkan temel soruna yani yükümlenmeler ile uygulama arasındaki boşluğa doğrudan karşılık vermektedir. UNFCCC de 2026 ara döneminde COP31 Başkanlığı’nın Eylem Gündemi ile görüşmelerin ayrı fakat birbirini tamamlayan iki paralel çizgi olarak yürütüldüğünü belirtmektedir. Türkiye’nin ortaya koyduğu elektrifikasyon, sıfır atık, dirençli kentler ve yeşil sanayileşme hedefleri de ölçülebilir 2035 hedefleriyle desteklenmiştir. Özellikle elektriğin kesin enerji talebindeki payının yüzde 35’e çıkarılması, atık artışının yarıya indirilmesi ve binalarda enerji tüketim yoğunluğunun en az yüzde 25 azaltılması gibi hedefler önceki COP’larda görülen genel ve soyut söylemlerin ötesine geçme çabasını göstermektedir. Türkiye’nin ulusal siyasa içeriği de bu küresel çerçeveyi desteklemektedir. İkinci Ulusal Katkı Beyanı 2035 yılı için 643 milyon ton CO₂ eş değeri emisyon düzeyini ve referans senaryoya göre 466 milyon ton CO₂ eş değeri azaltımı hedeflemekte ve 2053 net sıfır hedefi ise uzun dönemli dönüşümün temelini oluşturmaktadır. Bu nedenle içerik bakımından hazırlıkların yeterli olduğu ancak bu yeterliğin henüz uygulama sonuçlarıyla kanıtlanmış olmadığı söylenebilir.

Uygulanabilirlik bakımından temel sorun: Türkiye’nin COP31 hazırlıklarının en önemli sınırı uygulanabilirlik alanında ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin elinde çok sayıda siyasa belgesi, hedef, strateji ve hukuksal araç bulunmaktadır. Ancak “Implementation COP” yaklaşımında belirleyici olan bu araçların mevcut olup olmadığı değil, bunların ölçülebilir sonuçlar üretip üretmediğidir. Türkiye’nin İklim Kanunu’nun 2025 yılında yasalaşması önemli bir kurumsal adımdır. Kanun emisyon azaltımı, iklim değişikliğine uyum, ETS, yeşil finansman, karbon piyasaları, adil geçiş ve yerel düzeyde iklim eylemi bakımından hukuksal çerçeve oluşturmuştur. Ancak hukuksal çerçeve ile uygulama kapasitesi aynı şey değildir. Örneğin Türkiye Emisyon Ticaret Sistemi’nin 2026–2027 döneminde pilot olarak uygulanması öngörülmektedir. Bu durum sistemin henüz başlangıç aşamasında olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla COP31 sırasında Türkiye’nin ETS’yi tamamlanmış bir iklim siyasa aracı olarak değil, uygulamaya geçirilmekte olan bir dönüşüm mekanizması olarak sunması daha gerçekçi olacaktır. Buradaki temel sorun Türkiye’nin iklim siyasasının “mevzuat üretme kapasitesi” ile “uygulama ve sonuç üretme kapasitesi” arasındaki farktır. COP31’in başarısı bakımından bu farkın kapatılması Türkiye’nin uluslararası söyleminin güvenilirliği açısından belirleyici olacaktır.

Kurumsal kapasite bakımından yeterlik: Türkiye son yıllarda iklim siyasasına ilişkin kurumsal kapasitesini belirgin biçimde geliştirmiştir. İklim Değişikliği Başkanlığı’nın merkezi eş güdüm rolünün güçlendirilmesi, İklim Değişikliği ve Uyum Eş Güdüm Kurulu, ulusal katkıların hazırlanması, uzun dönemli stratejinin oluşturulması ve COP31 Başkanlığı bünyesinde çok sayıda kurumun süreç içine alınması bunun göstergeleridir. Bununla birlikte iklim değişikliği doğası gereği tek bir bakanlığın veya tek bir kamu kurumunun yönetebileceği bir siyasa alanı değildir. Enerji, sanayi, ulaştırma, tarım, orman, kentleşme, finans, dış ticaret ve yerel yönetimler arasında sürekli ve etkili bir eş güdüm gerektirir. Türkiye’nin 2053 Uzun Dönemli İklim Stratejisi de enerji, ulaştırma, sanayi, tarım, binalar, atık, arazi kullanımı ve ormancılık gibi çok sayıda sektörde dönüşüm öngörmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin kurumsal kapasitesi oluşmuş ve gelişmekte olan bir kapasite olarak değerlendirilmelidir. Ancak bu kapasitenin sektörler ve özellikle merkezi yönetim–yerel yönetim ilişkileri bakımından ne ölçüde bütünleşik çalışabildiği henüz tam olarak kanıtlanmış değildir. Burada özellikle yerel yönetimler önem kazanmaktadır. COP31 Başkanlığı, iklim dirençli kentleri yalnızca diplomatik bir tema olarak değil, uygulanabilir örneklerin ortaya konulacağı bir alan olarak değerlendirmektedir. Ağustos 2026’da Türkiye tarafından yapılan açıklamalarda iklim dirençli kentler kapsamında uygulanmış örneklerin, ölçülmüş sonuçların ve ölçeklendirilebilir modellerin COP31 gündemine taşınmasının hedeflendiği belirtilmiştir. Bu yaklaşım olumlu olmakla birlikte gerçek yeterlik ancak farklı büyüklükteki belediyelerin bu siyasaları uygulayabilecek mali, teknik ve kurumsal kapasiteye sahip olmasıyla sağlanabilir.

Finansman bakımından yeterlik: İklim siyasasının en zayıf halkalarından biri finansmandır. Türkiye bunun farkındadır. 2026 yılında başlatılan “Ulusal İklim Finansmanı Kapasitesinin Güçlendirilmesi” projesinin amaçları arasında ulusal ve uluslararası iklim finansmanına daha etkili erişim ve finansal kaynakların harekete geçirilmesi konusunda kurumsal kapasitenin geliştirilmesi bulunmaktadır. Bu girişim önemli olmakla birlikte aynı zamanda bir eksikliği de göstermektedir: Türkiye’nin iklim finansmanı kapasitesini geliştirme gereksinmesi devam etmektedir. Bu durum COP31 bakımından iki yönlü bir sonuç doğurmaktadır. Bir taraftan Türkiye gelişmekte olan ülkelerin iklim finansmanına erişimini kolaylaştıran mekanizmaları savunarak önemli bir diplomatik rol üstlenebilir. Diğer taraftan kendi NDC’sinin ve 2053 hedefinin gerektirdiği dönüşümün finansmanını da göstermek zorundadır. COP31 Başkanlığı’nın “Climate Implementation Bridge” girişimi bu bakımdan özellikle önemlidir. Ulusal katkı beyanlarının yatırım yapılabilir proje portföylerine dönüştürülmesi ve finansmanın somut projelere daha hızlı ulaşması hedeflenmektedir. Ancak Türkiye bakımından asıl sınav bu yaklaşımın Antalya’da açıklanan bir girişim olarak kalmaması ve Türkiye’nin kendi iklim projeleri için de ölçülebilir finansman hacimleri, yatırım araçları ve uygulama takvimleri ortaya koyabilmesidir.

Güvenilirlik ve tutarlılık bakımından değerlendirme: Uluslararası iklim diplomasisinde güvenilirlik, yalnızca verilen sözlerin niteliğiyle değil, söylem ile uygulama arasındaki tutarlılıkla belirlenmektedir. Türkiye bu bakımdan önemli bir üstünlüğe sahiptir: 2053 net sıfır hedefi, İkinci NDC, İklim Kanunu, ETS hazırlıkları ve Uzun Dönemli İklim Stratejisi birbirini tamamlayan bir siyasa zinciri oluşturmaktadır. Böylece uzun dönemli hedef ulusal katkı, hukuksal çerçeve, ekonomik araç ve uygulama biçiminde bir siyasa mimarisi kurulmuştur. Ancak zincirin son halkası henüz diğerleri kadar güçlü değildir. Başka bir ifadeyle Türkiye’nin hedef ve mevzuat üretme kapasitesi uygulama sonuçlarının görünürlüğünden daha ileridedir. Bu nedenle Türkiye’nin COP31’de güvenilirliğini artıracak temel unsur yeni ve güçlü hedefler açıklaması değil, mevcut hedeflerin gerçekleştirilmesine ilişkin somut göstergeler ortaya koyması olacaktır. Özellikle emisyon eğilimi, enerji dönüşümü, yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, sanayi emisyonları, ulaştırma, binalar, atık ve uyum alanlarında ölçülebilir ilerleme göstergeleri bu bakımdan önem taşımaktadır.

Sürdürülebilirlik bakımından yeterlik: COP31’in Türkiye bakımından gerçek başarısı 9–20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da gerçekleştirilecek konferansın iyi örgütlenmesiyle ölçülemez. Asıl başarı konferans sonrasında oluşturulan kurumsal mekanizmaların, uluslararası ortaklıkların ve ulusal siyasa araçlarının devam ettirilip ettirilememesine bağlıdır. Bu noktada COP31’in “Implementation COP” ve “COP of the Future” olarak çerçevelenmesi Türkiye için önemli bir fırsat yaratmaktadır. Çünkü konferansın gündemi Türkiye’nin kendi ulusal iklim siyasasını da sürekli izlenebilir ve ölçülebilir bir uygulama programına dönüştürmesini özendirmektedir. Özellikle finansman, yatırım yapılabilir proje portföyleri, kentlerin dayanıklılığı, döngüsel ekonomi ve enerji dönüşümü alanlarında oluşturulacak kalıcı mekanizmalar konferans sonrasında da sürdürülebilirse COP31’in Türkiye bakımından kurumsal mirası ortaya çıkacaktır.

Genel yeterlik değerlendirmesi: Yedi ölçüt birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin COP31 hazırlıkları için aşağıdaki genel değerlendirmeye ulaşılabilir.

Çizelge 1:

 

Genel Değerlendirme

Ölçüt

Değerlendirme

Temel gerekçe

Kapsam

Yüksek

Örgüt, diplomasi, eylem gündemi ve paydaş katılımı birlikte ele alınıyor.

İçerik

Yüksek

NDC 3.0, 2053 hedefi ve COP31 Eylem Gündemi birbirini destekliyor.

Uygulanabilirlik

Orta

Hukuksal ve siyasal araçlar mevcut; sonuçların önemli bölümü henüz uygulama aşamasında.

Kurumsal kapasite

Orta-Yüksek

Merkezi kapasite güçlenmiş; sektörler ve yerel yönetimler arasında uygulama kapasitesinin eşitliği henüz kanıtlanmış değil.

Finansman

Orta

Finansman mekanizmaları ve kapasite geliştirme çalışmaları var; kaynakların ölçeği ve sürekliliği önemli sorun.

Güvenilirlik/tutarlılık

Orta-Yüksek

Hedefler, stratejiler ve mevzuat arasında belirgin bir uyum bulunuyor; uygulama sonuçları henüz belirleyici düzeye ulaşmış değil.

Sürdürülebilirlik

Orta-Yüksek

Kalıcı siyasa araçları oluşturuluyor; konferans sonrası devamlılık henüz sınanmış değil.

 

Bu değerlendirmeden hareketle Türkiye’nin COP31 hazırlıkları için “yüksek düzeyde örgütsel ve stratejik hazırlık, fakat henüz orta düzeyde uygulama yeterliği” tanımlaması yapılabilir. Bu sonuç özellikle önemlidir. Çünkü Türkiye’nin COP31’e hazırlıklarının temel sorunu hazırlıksızlık değildir. Tersine, Türkiye kapsamlı bir hazırlık süreci yürütmüş, ulusal iklim siyasasının hukuksal ve stratejik altyapısını önemli ölçüde oluşturmuş ve COP31 Başkanlığı için ölçülebilir küresel hedefler geliştirmiştir. Asıl sorun bu geniş siyasa mimarisinin uygulama sonuçlarına ne ölçüde dönüştürülebileceğidir. Dolayısıyla Türkiye’nin COP31 başarısını belirleyecek değişken “ne kadar çok hedef ve girişim açıkladığı” değil, hedefleri uygulanabilir siyasalara, siyasaları finansmanı sağlanabilir projelere, projeleri ölçülebilir sonuçlara ve sonuçları kalıcı kurumsal kapasiteye dönüştürme yeteneği olacaktır. Bu noktada Türkiye açısından önemli bir paradoks ortaya çıkmaktadır: COP31 Başkanlığı dünyaya “yükümlenmelerden uygulamaya geçme” çağrısı yaparken Türkiye’nin kendisi de aynı uygulama sınavına konu olacaktır. Başka bir ifadeyle Türkiye COP31’in yalnızca ev sahibi değil, aynı zamanda kendi önerdiği uygulama anlayışının ilk sınav alanlarından biridir. Bu nedenle Türkiye’nin COP31’e hazırlıklarının yeterli olup olmadığı konusunda kesin yargı/değerlendirme henüz “tam yeterli” biçiminde verilemez. Daha doğru sonuç “stratejik ve örgütsel bakımdan büyük ölçüde yeterli, uygulama, finansman ve sonuç üretme bakımından ise henüz sınanmaya devam eden bir hazırlık” şeklindedir.

COP31’in Uluslararası Başarı Şansının Değerlendirilmesi

COP31’in uluslararası başarı şansının değerlendirilmesi konferansın Antalya’da teknik ve diplomatik bakımdan sorunsuz gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceğinden çok daha geniş bir çerçeveyi gerektirmektedir. Çünkü bir COP’un uluslararası başarısı, toplantının örgütsel niteliğinden çok Paris Anlaşması’nın uygulanmasına ne ölçüde somut katkı sağladığı ile belirlenir. Bu nedenle COP31’in başarı şansı sera gazı emisyonlarının azaltılması, +1,5C hedefinin korunması, iklim finansmanı, uyum ve kayıp-zarar, teknoloji ve kapasite geliştirme, adil dönüşüm ve çok taraflı iklim diplomasisinin işlerliği bakımından değerlendirilmelidir. Bu ölçütlere COP31’in kendi özgün savı olan “uygulama” boyutu da eklenmelidir.

COP31’in başlangıç koşulları: COP31 uluslararası iklim rejimi açısından kolay bir dönemde toplanmamaktadır. Paris Anlaşması’nın kabulünden on yıl sonra temel sorun artık uluslararası toplumun iklim değişikliğini tanıyıp tanımadığı veya uzun dönemli hedefleri kabul edip etmediği değildir. Asıl sorun kabul edilmiş hedeflerin ulusal siyasalara, yatırımlara ve ölçülebilir sonuçlara dönüştürülememesidir. Bu nedenle COP31 Başkanlığı’nın “Implementation COP” yaklaşımı, uluslararası iklim rejiminin mevcut darboğazıyla doğrudan örtüşmektedir. Türkiye ve Avustralya tarafından geliştirilen çerçeve COP31’i yeni başlıklar üretmekten çok mevcut yükümlenmelerin uygulanmasını hızlandıran bir konferans olarak konumlandırmaktadır. Mayıs 2026 tarihli ortak başkanlık mektubunda da COP31’in “Implementation COP” ve “COP of the Future” olarak tasarlanacağı ve yükümlenmelerin somut ve izlenebilir ilerlemeye dönüştürülmesinin amaçlandığı açıkça belirtilmiştir. Bu yaklaşımın güçlü tarafı COP31’in gerçek sorunsalına doğru tanı konulmasıdır. Zayıf tarafı ise uygulamanın yalnızca COP Başkanlığı tarafından sağlanabilecek bir sonuç olmamasıdır. Uygulama egemen devletlerin enerji, sanayi, ulaştırma, tarım, finans ve yatırım siyasalarına bağlıdır. Dolayısıyla COP31’in başarı kapasitesi başkanlığın diplomatik kapasitesi ile taraf devletlerin kendi ulusal çıkarları arasındaki gerilimin yönetilebilmesine bağlı olacaktır.

+1,5C hedefi bakımından başarı şansı: COP31’in en temel başarı ölçütlerinden biri Paris Anlaşması’nın sıcaklık hedeflerinin korunmasına katkı sağlayıp sağlayamayacağıdır. Burada +1,5C hedefi yalnızca simgesel bir diplomatik ifade değildir. Küresel emisyonların azaltılma hızını, enerji dönüşümünün kapsamını ve yatırım kararlarının yönünü belirleyen temel referanstır. COP31 Başkanlığı bu nedenle elektrifikasyon, temiz enerji dönüşümü, yeşil sanayileşme ve döngüsel ekonomi gibi alanlarda 2035 hedefleri ortaya koymuştur. Bunların arasında küresel kesin enerji talebinde elektriğin payının yüzde 35’e çıkarılması ve küresel döngüsel malzeme kullanım oranının en az yüzde 15’e yükseltilmesi bulunmaktadır. Bu hedefler önemlidir çünkü enerji sistemleri, sanayi ve binalar gibi yüksek emisyonlu sektörlerde dönüşümü hızlandırmayı amaçlamaktadır. Ancak hedeflerin varlığı tek başına +1,5C hedefinin korunmasını sağlamaz. Belirleyici olan bu hedeflerin ülkelerin NDC'lerine, ulusal mevzuatlarına ve yatırım kararlarına ne ölçüde yansıyacağıdır. Bu nedenle COP31’in +1,5C bakımından başarı şansı orta düzeydedir fakat güçlü uygulama koşullarına bağlı görünmektedir. Konferans yeni bir siyasal kırılma anları yaratabilir. Ancak küresel emisyon eğilimini tek başına değiştiremez.

Uygulama açığının kapatılması bakımından başarı şansı: COP31’in en güçlü başarı alanı uygulama açığının azaltılması olabilir. Çünkü başkanlığın ortaya koyduğu Eylem Gündemi doğrudan bu soruna yönelmiştir. Haziran 2026’da açıklanan hedefler elektrifikasyon, sıfır atık, dayanıklı kentler, yeşil sanayileşme, gıda güvenliği, gençlik, sağlık ve eğitim gibi alanları kapsamaktadır. Ayrıca “Climate Implementation Bridge” aracılığıyla NDC’lerin yatırım yapılabilir proje portföylerine dönüştürülmesi hedeflenmektedir. Bu yaklaşımın önemi büyüktür. Çünkü iklim diplomasisinin kronik sorunlarından biri hedef ile yatırım arasındaki kopukluktur. Bir ülkenin 2035 veya 2050 hedefi açıklaması bu hedefi gerçekleştirecek enerji altyapısı, teknoloji, finansman ve kurumsal kapasite oluşturulmadığı sürece sınırlı bir siyasal değer taşır. COP31’in uygulama gündemi bu kopukluğu azaltabilirse konferansın özgün bir katkısı ortaya çıkabilir. Ancak burada da sonuç yalnızca Antalya’da alınacak kararlara değil, COP31 sonrasında ülkelerin bu mekanizmaları kullanıp kullanmayacağına bağlıdır. Dolayısıyla uygulama açığının azaltılması COP31’in en yüksek başarı gizil gücüne sahip alanlarından biridir.

İklim finansmanı bakımından başarı şansı: COP31’in uluslararası başarısını belirleyecek en zor alanlardan biri iklim finansmanıdır. Çünkü gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında iklim siyasasının maliyetlerinin nasıl paylaşılacağı konusunda yapısal bir çıkar farklılığı bulunmaktadır. UNFCCC’nin 2026 ikinci çeyrek değerlendirmesi, iklim finansmanı konusunda çalışmaların ilerlediğini, ancak Uyum Fonu’nun (Adaptation Fund) geleceği ve finansman çalışma programı gibi bazı önemli dosyalarda henüz kesin anlaşmaya ulaşılamadığını göstermektedir. Tarafların bazı başlıklarda COP31’de görüşmeleri sürdürmesi gerekecektir. Bu durum COP31’in finansman bakımından başarısını zorlaştırmaktadır. Öte yandan iklim finansmanının yalnızca kamu kaynaklarından ibaret olmadığına ilişkin yaklaşım giderek güçlenmektedir. UNFCCC Genel Sekreteri Simon Stiell 2026 yılında Bakü–Belem Yol Haritası çerçevesinde iklim finansmanının 2035 yılına kadar yıllık 1,3 trilyon dolar düzeyine çıkarılması gereğine dikkat çekmiştir. COP31 bu finansman hedefini somut mekanizmalarla destekleyebilirse önemli bir başarı sağlayabilir. Özellikle Climate Implementation Bridge’in yatırım yapılabilir proje portföyleri oluşturma yaklaşımı finansmanın “yükümlenilen kaynak” olmaktan çıkarılıp “finansmanı sağlanan proje” durumuna getirilmesine katkı sağlayabilir. Bununla birlikte gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki finansman sorumluluğu, özel finansmanın rolü ve kamu finansmanının niteliği gibi konuların siyasal uzlaşma gerektirmesi nedeniyle iklim finansmanında tam başarı olasılığı görece düşüktür.

Uyum, kayıp ve zarar bakımından başarı şansı: İklim değişikliğinin etkilerinin yalnızca emisyon azaltımıyla ortadan kaldırılamayacağı artık tartışmasızdır. Özellikle gelişmekte olan ve iklim değişikliğine karşı kırılgan ülkeler açısından uyum, dayanıklılık ve kayıp-zarar mekanizmaları COP gündeminin temel unsurlarıdır. COP31 Başkanlığı'nın dirençli kentler, dayanıklı altyapı, gıda güvenliği ve kırılgan bölgeler ile ekosistemlerin dayanıklılığını güçlendirme yönündeki yaklaşımı bu nedenle önemlidir. Ancak uyum alanında da temel sorun finansmandır. Uyum yatırımlarının ekonomik getirileri çoğu zaman emisyon azaltımı projeleri kadar kolay ölçülemediğinden özel sermayenin bu alana yönlendirilmesi daha zordur. Kayıp ve zarar konusunda ise finansman sorumluluk ve kaynak aktarımı sorunları siyasal açıdan daha da duyarlıdır. Bu nedenle COP31’in uyum alanında orta-yüksek, kayıp ve zarar alanında ise orta düzeyde başarı şansına sahip olduğu söylenebilir. COP31’in Pasifik ada devletlerinin ve diğer kırılgan ülkelerin görüşlerini sürece daha fazla girmesini amaçlaması bu bakımdan olumlu bir gelişmedir. Ekim 2026’da Fiji’de yapılması planlanan Pre-COP toplantısının Pasifik ada ülkelerinin bakış açılarını COP31 sürecine taşımada özel bir işlev üstlenmesi de bu yaklaşımın göstergesidir.

Çok taraflılık ve uzlaşma bakımından başarı şansı: COP31’in belki de en önemli sınavı, iklim diplomasisinin çok taraflı yapısının korunmasıdır. Çünkü iklim değişikliği hiçbir devletin tek başına çözebileceği bir sorun değildir ve Paris Anlaşması'nın uygulanması geniş bir uluslararası uzlaşmayı gerektirmektedir. Türkiye ve Avustralya'nın geliştirdiği başkanlık modeli burada dikkat çekicidir. Türkiye COP Başkanlığı ve Eylem Gündemi'nden, Avustralya ise görüşmelerin başkanlığından sorumludur. Böylece görüşme süreci ile uygulama odaklı Eylem Gündemi birbirinden ayrılmış ancak birbirini tamamlayan iki paralel çizgi olarak tasarlanmıştır. UNFCCC de bu iki çizginin “ayrı fakat paralel ve tamamlayıcı” olduğunu belirtmektedir. Bu model, görüşmelerin tarafsızlığına ilişkin kaygıları azaltabilecek bir kurumsal üstünlük yaratmaktadır. Bununla birlikte çok taraflılığın başarısı başkanlık modelinden daha geniş bir değişkene bağlıdır: büyük emisyon üreticileri ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki çıkar farklılıklarının uzlaştırılması. Nitekim 2026 Bonn toplantılarında Küresel Uyum Hedefi göstergeleri ve “Zararlı Etkilerin Azaltılması Programı” (Mitigation Work Program) gibi önemli konularda anlaşma sağlanamamış olması COP31 öncesinde çözülmesi gereken görüş ayrılıklarının bulunduğunu göstermektedir. Bu nedenle çok taraflı uzlaşma bakımından COP31’in başarı şansı orta düzeydedir. Ancak Türkiye–Avustralya modelinin taraflar arasında güven oluşturan bir süreç yönetimine dönüşmesi durumunda bu düzeyin yükselmesi olanaklıdır.

COP31’in başarısını sınırlayabilecek temel etmenler: COP31’in başarı şansını değerlendirirken konferans başkanlığının denetimi dışında kalan yapısal etmenlerin de dikkate alınması gerekir. Birincisi, jeopolitik parçalanmadır. Büyük güçler arasındaki stratejik gerilimler iklim iş birliğini doğrudan etkileyebilmektedir. İklim diplomasisi ekonomik, enerji ve güvenlik siyasalarından bağımsız değildir. İkincisi, ekonomik çıkar farklılıklarıdır. Fosil yakıtlara dayalı ekonomiler ile hızlı enerji dönüşümünü savunan ülkeler arasında önemli siyasa farklılıkları bulunmaktadır. Üçüncüsü, finansman yükünün paylaşımıdır. Gelişmekte olan ülkeler tarihsel emisyon sorumluluğu ve kalkınma hakkı gerekçeleriyle daha güçlü finansman talep ederken gelişmiş ülkeler özel sermayenin ve mevcut finansal mekanizmaların daha büyük rol üstlenmesini istemektedir. Dördüncüsü, ulusal siyasaların değişkenliğidir. Hükümet değişiklikleri, ekonomik krizler, enerji güvenliği kaygıları ve iç siyasal öncelikler ülkelerin uluslararası iklim yükümlenmelerini uygulama hızını değiştirebilir. Beşincisi ise uygulama kapasitesindeki eşitsizliktir. Aynı uluslararası hedef, yüksek mali ve teknolojik kapasiteye sahip bir ülke ile düşük kapasiteye sahip bir ülke bakımından aynı ölçüde uygulanabilir değildir. Dolayısıyla COP31’in başarı şansı yalnızca Antalya'daki görüşme başarımına bağlı değildir. Başarım küresel iklim yönetişiminin yapısal kapasitesi ile ulusal uygulama kapasitelerinin kesişiminde ortaya çıkacaktır.

Başarı ölçütleri bakımından genel değerlendirme: COP31’in uluslararası başarı şansı aşağıdaki şekilde özetlenebilir.

 

Çizelge 2:

 

Uluslararası Başarı Şansı

Başarı ölçütü

Başarı şansı

Temel değerlendirme

Paris Anlaşması’nın uygulanmasının hızlandırılması

Orta-Yüksek

COP31’in temel amacı doğrudan uygulamaya yönelmiştir.

+1,5C hedefinin korunması

Orta

Yeni ivme yaratılabilir; ancak küresel emisyon eğilimi tek konferansla değiştirilemez.

Uygulama açığının azaltılması

Yüksek-Orta

Climate Implementation Bridge ve Eylem Gündemi önemli araçlar sunmaktadır.

İklim finansmanı

Orta

Gereksinim ve hedefler açık; ancak kaynak paylaşımı konusunda ciddi görüş ayrılıkları vardır.

Uyum ve dayanıklılık

Orta-Yüksek

Kentler, altyapı ve kırılgan bölgeler gündemin önemli parçalarıdır.

Kayıp ve zarar

Orta

Finansman ve sorumluluk tartışmaları başarıyı sınırlamaktadır.

Teknoloji ve kapasite geliştirme

Orta-Yüksek

Uygulama ve yatırım odaklı yaklaşım fırsat yaratmaktadır.

Çok taraflılık ve uzlaşma

Orta

Görüşme dosyalarında halen önemli görüş ayrılıkları vardır.

Devlet dışı aktörlerin harekete geçirilmesi

Yüksek-Orta

Eylem Gündemi bu alanda güçlü bir yapı kurmaktadır.

Kalıcı COP31 mirası

Orta-Yüksek

Başarı, oluşturulan mekanizmaların 2026 sonrasında sürdürülmesine bağlıdır.

 

Bu ölçütlerin tümü birlikte değerlendirildiğinde COP31’in uluslararası ölçekte orta-yüksek bir başarı olasılığına sahip olduğu ancak bu olasılığın gerçekleşmesinin üç önemli koşula bağlı bulunduğu sonucuna ulaşılabilir. Birinci koşul, görüşmelerde gerçek uzlaşmanın sağlanmasıdır. Eylem Gündemi ne kadar güçlü olursa olsun hükümetler arası görüşmelerde temel dosyalarda ilerleme sağlanamadığı takdirde COP31’in uluslararası etkisi sınırlı kalacaktır. İkinci koşul, iklim finansmanında somut ilerleme sağlanmasıdır. Finansman olmadan uygulama çağrısının büyük ölçüde siyasal söylem düzeyinde kalması riski bulunmaktadır. Üçüncü ve belki de en önemli koşul uygulama mekanizmalarının COP31 sonrasında da çalışmaya devam etmesidir. Çünkü konferansın gerçek başarısı 20 Kasım 2026'da değil, sonrasında ülkelerin NDC'lerini, uyum planlarını, yatırımlarını ve iklim siyasalarını ne ölçüde hızlandırdıklarıyla ortaya çıkacaktır. Bu nedenle COP31 için en isabetli önsel değerlendirme “başarılı olması olanaklıdır; ancak başarı otomatik değildir” biçiminde yapılabilir. COP31’in özgünlüğü de burada ortaya çıkmaktadır. Önceki COP’ların önemli bölümü yeni hedeflerin, ilkelerin veya finansman yükümlenmelerinin oluşturulması etrafında şekillenmiştir. COP31 ise kendi söylemiyle “yükümlenmelerden uygulamaya, uygulamadan sonuçlara” geçişi sağlamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla COP31’in başarı ölçütü yeni bir diplomatik metnin kabul edilmesinden çok daha yüksek bir eşiğe bağlanmıştır. Konferans başarılı olacaksa bunu yalnızca karar metinlerinde değil, ülkelerin enerji sistemlerinde, yatırımlarında, kentlerinde, sanayilerinde ve iklim finansmanında gözlenebilir duruma getirmek zorundadır. Bu durum Türkiye bakımından da ayrı bir anlam taşımaktadır. Çünkü Türkiye, bir yandan COP31’in uluslararası başarısını sağlamaya çalışırken diğer yandan kendi ulusal iklim siyasasının aynı uygulama sınavından geçmesini sağlayacaktır. Böylece COP31’in uluslararası başarı şansı ile Türkiye’nin ulusal başarı şansı birbirinden tümüyle bağımsız iki değişken olmaktan çıkmakta ve birbirini etkileyen iki başarı düzeyine dönüşmektedir. Bu nedenle bir sonraki çözümleme aşamasında temel soru COP31’in Türkiye bakımından ne ölçüde başarılı sayılabileceği ve Türkiye’nin ev sahipliği ile başkanlığının ülkeye diplomatik, ekonomik, teknolojik ve kurumsal açıdan hangi somut kazanımları sağlayabileceğidir.

COP31’in Türkiye Bakımından Başarı Şansının Değerlendirilmesi

COP31’in Türkiye bakımından başarı şansının değerlendirilmesi konferansın Antalya’da teknik olarak sorunsuz gerçekleştirilmesinden daha geniş bir çerçeveyi gerektirmektedir. Türkiye açısından COP31 aynı anda ev sahipliği yapılan uluslararası bir toplantı, yürütülen bir COP Başkanlığı, sürdürülen bir iklim diplomasisi süreci ve ulusal iklim siyasasının uluslararası ölçekte sınandığı bir uygulama alanıdır. Bu nedenle Türkiye bakımından başarı beş temel düzeyde ele alınabilir: diplomatik başarı, örgütsel ve yönetsel başarı, ulusal iklim siyasasıyla uyum, ekonomik ve teknolojik kazanımlar ve kalıcı kurumsal miras. Bu beş düzeyin birlikte gerçekleşmesi COP31’in Türkiye bakımından gerçek anlamda başarılı olduğunu göstermeye daha elverişli olacaktır.

Diplomatik başarı: COP31 Türkiye’ye son yıllarda elde edebileceği en yüksek düzeyli çok taraflı diplomatik platformlardan birini sunmaktadır. Türkiye yalnızca konferansa ev sahipliği yapmamakta ve aynı zamanda COP Başkanlığını yürütmekte ve Küresel İklim Eylem Gündemi’nin şekillendirilmesinde belirleyici bir rol üstlenmektedir. Avustralya’nın görüşmelerden sorumlu Başkanlığını üstlenmesiyle oluşturulan model Türkiye’ye özellikle eylem gündemi, devlet ve hükümet başkanları zirvesi, paydaş katılımı ve uygulama boyutunda geniş bir hareket alanı sağlamaktadır. Bu durum Türkiye’nin dış siyasa bakımından üç önemli kazanım elde etmesine olanak sağlayabilir. Birincisi, Türkiye kendisini yalnızca iklim görüşmelerine katılan bir ülke olarak değil, küresel iklim yönetişiminin şekillenmesine katkıda bulunan bir aktör olarak konumlandırabilir. İkincisi, Türkiye Avrupa, Akdeniz, Orta Doğu, Kafkasya, Orta Asya ve Afrika arasındaki coğrafi konumunu iklim diplomasisi bakımından kullanabilir. Özellikle enerji dönüşümü, iklim finansmanı, kuraklık, su güvenliği, gıda sistemleri ve afetlere dayanıklılık gibi konular Türkiye’nin yakın çevresindeki ülkelerle iş birliği alanlarını genişletebilir. Üçüncüsü, Türkiye gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki iklim finansmanı, teknoloji transferi ve kapasite geliştirme tartışmalarında bir arabulucu veya kolaylaştırıcı ülke rolünü güçlendirebilir. Ancak diplomatik başarı yalnızca Türkiye’nin görünürlüğünün artmasıyla ölçülemez. Asıl ölçüt, Türkiye’nin farklı çıkar grupları arasında uzlaşma üretebilme kapasitesi olacaktır. COP31’de gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler fosil yakıt üreticileri, kırılgan ülkeler ve büyük ekonomiler arasında uzlaşma sağlanmasına katkıda bulunulabilirse Türkiye’nin diplomatik kazanımı kalıcı olacaktır. Bu nedenle diplomatik başarı bakımından Türkiye’nin olasılığı yüksek ancak gerçekleşme düzeyi doğrudan COP31 görüşmelerinin sonucuna bağlıdır.

Ev sahipliği ve örgütsel başarı: Türkiye’nin COP31 bakımından en yüksek başarı olasılığı bulunan alanlardan biri konferansın örgütsel yönetimidir. UNFCCC ile yürütülen teknik misyonlar, Antalya EXPO’nun hazırlanması, konaklama, ulaşım, güvenlik, sağlık, akreditasyon ve yer planlaması bakımından kapsamlı çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Haziran 2026 itibarıyla UNFCCC operasyonel hazırlıkların ilerlediğini, üçüncü teknik misyonun gerçekleştirildiğini ve hazırlıkların yoğunluk senaryoları altında sınandığını bildirmiştir. Ayrıca Ev Sahibi Ülke Anlaşması'nın onaylandığı ve yürürlüğe girmesinin beklendiği açıklanmıştır. Bu gelişmeler Türkiye’nin örgütsel kapasitesinin önemli ölçüde hazırlandığını göstermektedir. Ancak COP31’in büyüklüğü nedeniyle örgütsel başarı yalnızca lojistik başarımla sınırlı değildir. İnsan hakları, kapsayıcılık, erişilebilirlik, sivil toplumun toplantılara erişimi, medya olanakları, güvenlik ile özgür katılım arasındaki denge ve özellikle gelişmekte olan ülkelerden gelen delegelerin konaklama ve ulaşım koşulları da başarının unsurlarıdır. Bu nedenle Türkiye açısından örgütsel başarı ölçütü “konferansın düzenlenmiş olması” değil, konferansın adil, erişilebilir, kapsayıcı, güvenli ve işlevsel biçimde gerçekleştirilmiş olmasıdır. Bu alandaki mevcut hazırlıklar dikkate alındığında Türkiye’nin örgütsel başarı şansı yüksek görünmektedir.

Türkiye’nin iklim siyasasının uluslararası görünürlüğü: COP31 Türkiye’ye kendi iklim siyasalarını küresel kamuoyuna sunmak için benzersiz bir fırsat vermektedir. Türkiye’nin 2053 net sıfır hedefi, İkinci Ulusal Katkı Beyanı, Uzun Dönemli İklim Stratejisi, İklim Kanunu ve Emisyon Ticaret Sistemi bu çerçevenin temel unsurlarını oluşturmaktadır. Bu siyasa araçlarının aynı uluslararası platformda birlikte sunulması Türkiye’nin iklim siyasasının daha bütünlüklü görünmesini sağlayabilir. Ancak burada önemli bir risk bulunmaktadır. COP31’in “Implementation COP” olarak tanımlandığı bir ortamda Türkiye’nin yalnızca hedeflerini ve mevzuatını anlatması yeterli olmayacaktır. Uluslararası kamuoyu giderek daha fazla uygulama göstergelerine bakmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin COP31’de şu sorulara ikna edici yanıtlar verebilmesi önemlidir:

2035 NDC hedefinin gerçekleştirilmesi için hangi sektörlerde ne kadar emisyon azaltılacaktır?

Enerji dönüşümünün finansmanı nasıl sağlanacaktır?

ETS hangi takvimle ve hangi emisyon kapsamıyla uygulanacaktır?

Sanayi sektörünün düşük karbonlu dönüşümü nasıl desteklenecektir?

Uyum yatırımlarının finansmanı nasıl sağlanacaktır?

Belediyelerin iklim siyasalarını uygulayabilmeleri için hangi mali ve teknik mekanizmalar oluşturulacaktır?

2053 net sıfır hedefine giden yol hangi ara göstergelerle izlenecektir?

Bu soruların somut yanıtlarla karşılanması durumunda COP31 Türkiye’nin iklim siyasasının uluslararası güvenilirliğini önemli ölçüde artırabilir. Aksi durumda ise konferans Türkiye’nin “hedefleri güçlü, uygulama kapasitesi henüz tartışmalı” bir ülke olarak değerlendirilmesine yol açabilir. Bu nedenle Türkiye’nin ulusal iklim siyasasının uluslararası görünürlüğü bakımından başarı olasılığı yüksek fakat güvenilirlik bakımından sonuç uygulama başarımına koşullu görünmektedir.

Ekonomik ve teknolojik kazanımlar: COP31 Türkiye için yalnızca diplomatik değil, ekonomik ve teknolojik bir fırsat da oluşturmaktadır. Küresel iklim siyasalarının enerji sistemleri, sanayi, ulaştırma, binalar, tarım, finans ve şehircilik alanlarında büyük bir dönüşüm yaratması Türkiye’nin düşük karbonlu ekonomik dönüşümünü hızlandırabilir. COP31 sürecinin Türkiye’ye uluslararası yatırımcılar, kalkınma bankaları, teknoloji şirketleri, finans kuruluşları ve yeşil dönüşüm alanında etkinlik gösteren işletmelerle yeni ilişkiler kurma fırsatı sağlaması olanaklıdır. Özellikle Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ekonomik bütünleşme düzeyi dikkate alındığında yeşil dönüşümün ihracat yarışma gücü bakımından önemi daha da büyümektedir. Karbon yoğun üretim yapan sektörlerin düşük karbonlu üretim teknolojilerine geçişi yalnızca iklim siyasası açısından değil, dış ticaret bakımından da stratejik bir gereklilik durumuna gelmektedir. COP31 bu dönüşümü hızlandırmak için Türkiye’ye bir uluslararası yatırım ve teknoloji platformu oluşturabilir. Ancak burada da bir koşul vardır: konferansın sağladığı diplomatik görünürlük otomatik olarak yatırıma dönüşmez. Yatırım için hukuksal öngörülebilirlik, finansal araçlar, proje hazırlama kapasitesi, teknik altyapı ve kurumsal eş güdüm gereklidir. Bu nedenle COP31’in ekonomik ve teknolojik kazanım potansiyeli orta-yüksek düzeydedir fakat bu olasılığın gerçekleşmesi konferans sonrası ulusal siyasa ve yatırım ortamına bağlıdır.

Türkiye’nin iklim finansmanı bakımından kazanım gizil gücü: Türkiye bakımından COP31’in en önemli somut sonuçlarından biri iklim finansmanına erişimin genişletilmesi olabilir. Türkiye’nin 2053 net sıfır hedefi ve NDC 3.0 kapsamında gereksinme duyduğu dönüşüm yalnızca kamu bütçesiyle gerçekleştirilebilecek ölçekte değildir. Bu nedenle uluslararası finans kuruluşları, kalkınma bankaları, özel sermaye, yeşil tahvil piyasaları ve diğer iklim finansmanı araçlarının daha etkili kullanılması gerekmektedir. COP31 Başkanlığı’nın “Climate Implementation Bridge” yaklaşımı burada Türkiye için de önemli bir fırsat yaratmaktadır. NDC’lerin yatırım yapılabilir projelere dönüştürülmesi, Türkiye’nin kendi ulusal katkısını da proje ve finansman portföylerine dönüştürmesine olanak sağlayabilir. Türkiye açısından başarı yalnızca konferansta finansman konusunda genel bir görüş birlikteliği sağlanması değil, Türkiye’ye yönelik somut finansman kanallarının ve yatırım ortaklıklarının oluşturulması olacaktır. Bu nedenle COP31’in finansman bakımından Türkiye’ye sağlayabileceği kazanımın büyüklüğü yüksek olmakla birlikte gerçekleşme olasılığı orta-yüksek düzeydedir.

Bölgesel iklim diplomasisi ve Türkiye’nin jeopolitik konumu: Türkiye’nin COP31 Başkanlığı iklim diplomasisini bölgesel dış siyasa açısından da kullanabileceği bir alan yaratmaktadır. Akdeniz havzası, sıcaklık artışı, kuraklık, su kıtlığı, orman yangınları, tarımsal üretim kayıpları ve kıyı alanlarının riskleri bakımından iklim değişikliğinin etkilerine açık bölgelerden biridir. Türkiye’nin bu bölgesel sorunları COP31 gündeminde görünür kılması Akdeniz ülkeleri arasında ortak siyasa ve finansman girişimlerinin geliştirilmesine katkıda bulunabilir. Benzer şekilde Türkiye’nin Orta Doğu, Kafkasya, Orta Asya ve Afrika ülkeleriyle olan ilişkileri, iklim finansmanı ve kapasite geliştirme alanında yeni ortaklıklar oluşturmak için kullanılabilir. Bu açıdan COP31 Türkiye’nin geleneksel jeopolitik konumuna iklim diplomasisi boyutu ekleme fırsatı sunmaktadır. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için Türkiye’nin yalnızca ev sahibi ülke olarak kendi ulusal gündemini öne çıkarmak yerine farklı bölgelerin ortak sorunlarını görünür kılan kapsayıcı bir diplomatik yaklaşım geliştirmesi gerekir.

Türkiye’nin uluslararası iklim liderliği bakımından sınavı: COP31 Türkiye’ye önemli bir fırsat sunmakla birlikte aynı zamanda bir liderlik sınavıdır. İklim liderliği bir ülkenin konferansa ev sahipliği yapmasıyla kendiliğinden ortaya çıkmaz. Liderlik hedef belirleme, görüşme yürütme, farklı tarafların çıkarlarını uzlaştırma, finansman sağlama, uygulamayı kolaylaştırma ve kendi ulusal başarılarıyla örnek oluşturma kapasitesinin bileşkesidir. Bu nedenle Türkiye’nin COP31 liderliği iki ayrı düzeyde sınanacaktır. Birinci düzey uluslararası liderliktir: Türkiye farklı ülke grupları arasında uzlaşma sağlayabilecek midir? İkinci düzey örnek olma kapasitesidir: Türkiye kendi ulusal iklim siyasasında açıkladığı hedefleri uygulayabilecek midir? İkinci düzey özellikle önemlidir. Çünkü Türkiye’nin dünyaya “uygulamaya geçin” çağrısı yaptığı bir konferansta kendi uygulama başarısının da uluslararası kamuoyu tarafından değerlendirilmesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla Türkiye’nin COP31 Başkanlığı açısından temel liderlik ölçütü söylem ile uygulama arasındaki uzaklığın azaltılması olacaktır.

COP31’in Türkiye’ye sağlayabileceği kalıcı kurumsal miras: Türkiye bakımından en önemli ve en uzun vadeli başarı ölçütü konferans sonrasında ortaya çıkacak kurumsal mirastır. COP31 hazırlıkları sırasında oluşturulan kurumlar arası eş güdüm mekanizmaları, iklim finansmanı kapasitesi, yatırım projelerinin hazırlanması, uluslararası ortaklıklar, yerel yönetimlerle iş birliği, özel sektör katılımı ve iklim diplomasisi kapasitesi konferans sonrasında korunabilir ve geliştirilebilirse Türkiye’nin iklim yönetim kapasitesi kalıcı biçimde güçlenebilir. Buna karşılık COP31 hazırlıklarının büyük ölçüde konferans tarihine odaklanması ve konferans sonrasında oluşturulan ağların ve mekanizmaların dağılması durumunda Türkiye önemli bir fırsatı yalnızca kısa dönemli diplomatik görünürlük olarak kullanmış olacaktır. Bu nedenle COP31’in gerçek Türkiye mirası 20 Kasım 2026’da değil, 2027 ve sonrasında ortaya çıkacaktır.

Türkiye bakımından başarı düzeylerinin birlikte değerlendirilmesi: Türkiye bakımından COP31’in başarı şansı aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

Çizelge 3:

 

COPP31’in Başarı Şansı

Başarı alanı

Türkiye’nin başarı şansı

Temel koşul

Örgütsel ve lojistik başarı

Yüksek

Hazırlıkların kesintisiz sürdürülmesi

Diplomatik görünürlük

Yüksek

Başkanlığın etkili kullanılması

Görüşme ve uzlaşma üretme

Orta-Yüksek

Taraflar arasında güven ve denge kurulması

Ulusal iklim siyasasının tanıtılması

Yüksek

Hedeflerin somut uygulama göstergeleriyle desteklenmesi

Uluslararası iklim liderliği

Orta-Yüksek

Söylem–uygulama tutarlılığı

İklim finansmanına erişim

Orta-Yüksek

Somut yatırım ve finansman mekanizmaları

Teknoloji ve yatırım kazanımları

Orta-Yüksek

Proje hazırlama ve yatırım ortamının güçlendirilmesi

Bölgesel iklim diplomasisi

Yüksek

Akdeniz ve çevre bölgelerde ortak gündem oluşturulması

Kurumsal kapasite artışı

Yüksek

COP31 sonrası mekanizmaların korunması

Kalıcı siyasa mirası

Orta-Yüksek

2026 sonrası izleme ve uygulama mekanizmalarının sürdürülmesi

 

Bu tablo Türkiye açısından önemli bir sonucu göstermektedir: COP31’in Türkiye için başarı şansı konferansın uluslararası başarısından bir ölçüde daha yüksek görünmektedir. Bunun nedeni Türkiye’nin özellikle örgütsel hazırlık, diplomatik görünürlük, kurumsal kapasite ve uluslararası bağlantıların geliştirilmesi bakımından doğrudan denetim altında tutabileceği daha fazla değişkene sahip olmasıdır. Ancak bu sonuç Türkiye’nin COP31’i otomatik olarak başarılı bir biçimde tamamlayacağı anlamına gelmez. Tam tersine, Türkiye’nin ulusal iklim siyasasının uygulama kapasitesi, finansman gereksinimi ve siyasa tutarlılığı konferansın ardından daha görünür duruma gelecektir.

Türkiye bakımından önsel başarı yargısı: Bütün ölçütler birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin COP31 bakımından orta-yüksek düzeyde bir başarı gizil gücüne sahip olduğu sonucuna ulaşılabilir. Türkiye’nin en güçlü tarafları konferansın örgütsel hazırlığı, uluslararası diplomatik görünürlüğü, COP Başkanlığı aracılığıyla gündem oluşturabilme kapasitesi ve ulusal iklim siyasasının giderek daha belirgin bir hukuksal ve stratejik çerçeveye kavuşmuş olmasıdır. En önemli zayıflıkları ise uygulama sonuçlarının henüz hedefler kadar güçlü görünürlük kazanmamış olması, iklim finansmanı gereksiniminin büyüklüğü, sektörler ve yerel yönetimler arasında uygulama kapasitesinin farklılaşması ve COP31 sonrasında oluşturulacak mekanizmaların sürdürülebilirliğinin henüz sınanmamış olmasıdır. Bu nedenle Türkiye açısından COP31’in başarı denklemi şu şekilde ifade edilebilir: Ev sahipliği, diplomatik görünürlük, uluslararası ortaklık, finansman ve teknoloji, ulusal uygulama ve kalıcı kurumsal kapasite. Zincirin ilk halkaları büyük ölçüde Türkiye’nin denetimindedir ve hazırlıklar bakımından olumlu bir tablo ortaya çıkmaktadır. Ancak son halkalar, yani ulusal uygulama ve kalıcı kurumsal kapasite, Türkiye’nin COP31 sonrasında göstereceği başarıma bağlıdır. Sonuç olarak Türkiye’nin COP31’deki en büyük fırsatı konferansı başarılı biçimde gerçekleştirmekten çok, COP31’i Türkiye’nin iklim siyasasında bir dönüm noktası durumuna getirebilmektir. Eğer Türkiye konferansın diplomatik ve örgütsel başarısını NDC 3.0’ın uygulanmasına, 2053 net sıfır hedefinin somutlaştırılmasına, iklim finansmanının artırılmasına, düşük karbonlu sanayi dönüşümüne, yerel iklim kapasitesinin güçlendirilmesine ve kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilirse COP31 Türkiye açısından tarihsel nitelikte bir kurumsal kazanım yaratabilir. Buna karşılık COP31 esas olarak başarılı bir uluslararası örgüt, yüksek düzeyli ziyaretler ve geçici diplomatik görünürlükle sınırlı kalırsa Türkiye’nin elde edeceği kazanım büyük ölçüde ev sahipliği başarısı düzeyinde kalacaktır. Bu nedenle Türkiye bakımından temel ölçüt şudur: COP31’in Türkiye açısından başarısı Antalya’da ne kadar iyi bir konferans düzenlendiğiyle değil, Antalya’dan sonra Türkiye’nin iklim siyasasında neyin kalıcı olarak değiştiğiyle ölçülmelidir.

Uluslararası Hedefler ile Ulusal Kapasite Arasındaki Uyum ve Gerilimler

COP31’in Türkiye açısından taşıdığı temel özelliklerden biri Türkiye’nin aynı anda iki farklı konumda bulunmasıdır. Türkiye bir taraftan küresel iklim yönetişiminin hedeflerini belirlemeye ve bu hedeflerin uygulanmasını hızlandırmaya çalışan COP Başkanlığıdır ve diğer taraftan ise Paris Anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmek zorunda olan bir ulus-devlettir. Bu çift konum, Türkiye’nin COP31 sürecindeki en önemli fırsatlarından birini oluşturduğu kadar en önemli gerilim alanını da meydana getirmektedir. Çünkü Türkiye’nin COP31 Başkanlığı altında savunduğu “uygulama” yaklaşımı Türkiye’nin kendisi bakımından da geçerlidir. Türkiye diğer ülkelere ulusal katkılarını uygulama, finansmanı harekete geçirme, enerji dönüşümünü hızlandırma, dirençli kentler oluşturma ve ölçülebilir sonuçlar üretme çağrısı yaparken aynı ölçütlere kendi ulusal siyasaları bakımından da bağlı olacaktır. Bu nedenle Türkiye’nin COP31 performansının değerlendirilmesinde temel soru uluslararası hedeflerle ulusal kapasitenin uyumlu olup olmadığıdır.

Hedefler ile ulusal siyasa mimarisi arasındaki uyum: Türkiye bakımından ilk bakışta güçlü bir uyum bulunmaktadır. 2053 net sıfır hedefi, İkinci Ulusal Katkı Beyanı, Uzun Dönemli İklim Stratejisi, İklim Kanunu ve Emisyon Ticaret Sistemi birbirini tamamlayan bir siyasa mimarisi oluşturmaktadır. Böylece Türkiye’nin uluslararası iklim rejimindeki yükümlülükleri ile ulusal siyasa belgeleri arasında temel bir normatif bağ kurulmuştur. Bu yapı şu zincir üzerinden ifade edilebilir: Paris Anlaşması, NDC 3.0, 2053 net sıfır hedefi, Uzun Dönemli İklim Stratejisi, İklim Kanunu, ETS ve sektörel siyasa araçları ve uygulama. Bu zincirin ilk altı halkasında önemli ölçüde kurumsal ilerleme sağlanmış olması Türkiye’nin uluslararası hedeflerle ulusal siyasa mimarisi arasında ciddi bir uyumsuzluk bulunmadığını göstermektedir. Ancak zincirin son halkası olan uygulama önceki halkalardan farklıdır. Hedef ve mevzuat devlet tarafından oluşturulabilir fakat uygulama, çok sayıda kamu kurumu, özel sektör, yerel yönetim, yatırımcı ve vatandaşın davranışlarının değiştirilmesini gerektirir. Dolayısıyla siyasa mimarisinin varlığı uygulama kapasitesinin otomatik olarak bulunduğu anlamına gelmemektedir. Türkiye’nin temel sorunu burada başlamaktadır.

“Uygulama COP’u” ile Türkiye’nin uygulama kapasitesi arasındaki ilişki: COP31’in “Implementation COP” olarak tanımlanması Türkiye açısından iki yönlü bir sonuç doğurmaktadır. Birinci sonuç olumludur. Türkiye’nin uzun dönemli stratejilerden uygulamaya geçme gereksinimi ile COP31’in küresel gündemi arasında güçlü bir örtüşme bulunmaktadır. Türkiye, kendi ulusal sorununu aynı zamanda küresel iklim rejiminin temel sorunu olarak tanımlayabilmektedir. İkinci sonuç ise daha zorlayıcıdır. Türkiye artık yalnızca başkanlık eden ülke olarak değil, önerdiği uygulama anlayışının uygulayıcı örneği olarak da değerlendirilecektir. Bu durum bir tür “uygulama paradoksu” yaratmaktadır: Türkiye dünyaya iklim yükümlenmelerinin uygulanmasını hızlandırma çağrısı yaparken kendi yükümlenmelerini ne ölçüde uygulayabildiği de uluslararası kamuoyu tarafından izlenecektir. Dolayısıyla COP31 Başkanlığı Türkiye’nin iklim siyasası açısından yalnızca bir diplomatik fırsat değil, aynı zamanda bir hesap verebilirlik alanı yaratmaktadır. Bu durumun olumlu tarafı Türkiye’yi kendi iklim siyasalarının uygulama kapasitesini güçlendirmeye özendirebilmesidir. Olumsuz tarafı ise uluslararası söylem ile ulusal uygulama arasında ortaya çıkabilecek her türlü açığın daha görünür duruma gelmesidir.

2035 hedefleri ile uygulama kapasitesi arasındaki gerilim: Türkiye’nin NDC 3.0 kapsamında 2035 yılında emisyonlarını referans senaryoya göre 466 milyon ton CO₂ eş değeri azaltarak 643 milyon ton CO₂ eş değerinde tutma hedefi önemli bir ulusal yükümlenmedir. Ancak bu hedefin gerçek anlamı Türkiye ekonomisinin önümüzdeki on yıl içinde enerji, sanayi, ulaştırma, binalar, tarım, atık ve arazi kullanımında kapsamlı dönüşümler gerçekleştirmesini gerektirmesidir. Burada hedef ile kapasite arasında bir gerilim ortaya çıkmaktadır. Bir tarafta 2035’e kadar yüksek miktarda emisyon azaltımı ve diğer tarafta enerji talebindeki artış, sanayileşme, ekonomik büyüme, ulaştırma gereksinimi ve mevcut altyapının dönüşüm maliyeti yer almaktadır. Bu iki eğilim arasındaki denge Türkiye’nin iklim siyasasının en önemli yapısal sorunlarından biridir. Türkiye’nin ekonomik büyüme ve sanayileşme gereksinimi ile karbon yoğunluğunun azaltılması aynı anda gerçekleştirilmek zorundadır. Bu nedenle Türkiye’nin COP31’deki iklim siyasası yalnızca “emisyonları azaltma” siyasası olarak değil, düşük karbonlu ekonomik dönüşüm siyasası olarak tasarlanmak durumundadır. Bu bağlamda ETS, enerji dönüşümü, enerji verimliliği, yenilenebilir enerji yatırımları, sanayide elektrifikasyon ve yeşil teknolojiler önemli araçlar durumuna gelmektedir.

Küresel elektrifikasyon hedefi ile Türkiye’nin enerji sistemi: COP31 Başkanlığı tarafından ortaya konulan küresel hedeflerden biri kesin enerji talebinde elektriğin payının 2035 yılına kadar yüzde 35’e çıkarılmasıdır. Bu hedef enerji sisteminin elektrifikasyonunu ve temiz elektrik üretiminin yaygınlaştırılmasını gerektirmektedir. Türkiye açısından bu hedef büyük ölçüde ulusal enerji dönüşümüyle örtüşmektedir. Yenilenebilir enerji kapasitesinin geliştirilmesi, enerji verimliliğinin artırılması ve elektrikli ulaşımın yaygınlaştırılması Türkiye’nin düşük karbonlu dönüşümünde önemli alanlardır. Ancak burada ikinci bir gerilim ortaya çıkmaktadır: elektrifikasyon tek başına karbonsuzlaşma anlamına gelmez. Elektrik talebi artarken elektrik üretiminin karbon yoğunluğu yeterince hızlı azaltılamazsa elektrifikasyonun iklim yararı sınırlanabilir. Dolayısıyla Türkiye açısından sorun yalnızca daha fazla elektrik kullanmak değil, daha fazla temiz elektrik üretmek, şebekeyi dönüştürmek, depolama kapasitesini artırmak ve enerji sistemini daha esnek duruma getirmektir. Bu nedenle COP31’in elektrifikasyon hedefi Türkiye için hem önemli bir fırsat hem de önemli bir uygulama sınavıdır.

Yeşil sanayileşme ile ekonomik yarışma arasındaki gerilim: Türkiye’nin COP31’deki yeşil sanayileşme gündemi, iklim siyasası ile ekonomik yarışma gücünün birbirinden ayrılmaz duruma geldiğini göstermektedir. Türkiye ekonomisinin ihracat yapısı ve Avrupa Birliği ile ticari ilişkileri dikkate alındığında düşük karbonlu üretim teknolojilerine geçiş yalnızca çevresel bir tercih değildir. Karbon yoğun üretim yapan sektörlerin uluslararası piyasalarda karşılaşacağı karbon maliyetleri Türkiye’nin ihracat kapasitesini doğrudan etkileyebilecektir. Bu nedenle yeşil dönüşüm Türkiye için aynı anda iklim siyasası, sanayi siyasası, dış ticaret siyasası ve yarışma siyasası niteliğindedir. Buradaki temel gerilim dönüşümün maliyetidir. Büyük sanayi kuruluşları yeni teknolojilere ve karbon azaltım yatırımlarına daha kolay erişebilirken küçük ve orta ölçekli işletmeler aynı dönüşümü gerçekleştirmekte zorlanabilir. Dolayısıyla Türkiye’nin COP31’de yeşil sanayileşmeyi savunması aynı zamanda adil geçiş ve finansman mekanizmalarının geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır.

İklim finansmanı ile ulusal mali kapasite arasındaki gerilim: Türkiye’nin iklim siyasalarının uygulanmasında en belirleyici sınırlamalardan biri finansmandır. NDC 3.0 ve 2053 net sıfır hedefi kapsamındaki dönüşüm enerji altyapısından sanayi teknolojilerine, kentlerin dayanıklılığından ulaştırma sistemlerine kadar çok geniş bir yatırım alanını kapsamaktadır. Bu yatırımların tümünün kamu kaynaklarıyla gerçekleştirilmesi olanaklı değildir. Özel sermaye, uluslararası finans kuruluşları, kalkınma bankaları ve yeşil finansman araçlarının devreye girmesi gerekmektedir. Bu durum Türkiye’nin COP31 Başkanlığı ile ulusal gereksinimi arasında ilginç bir örtüşme yaratmaktadır. Türkiye dünyada iklim finansmanının artırılmasını savunurken aynı zamanda kendi dönüşümünün finansmanına da gereksinme duymaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin COP31’de finansman konusunda hem siyasa oluşturucu hem de finansman talep eden ülke konumunda bulunması başkanlığın en önemli yapısal gerilimlerinden biridir. Bu çelişki değildir. Gelişmekte olan ülkelerin büyük bölümünün yaşadığı yapısal durumdur. Ancak Türkiye’nin COP31 Başkanlığı nedeniyle bu durum daha görünür duruma gelmektedir.

Ulusal iklim kapasitesi ile yerel yönetim kapasitesi arasındaki gerilim: İklim siyasalarının önemli bir bölümü merkezi hükümet tarafından değil, yerel düzeyde uygulanmaktadır. Ulaşım, atık yönetimi, su yönetimi, yapılaşma, enerji verimliliği, yeşil alanlar ve afetlere dayanıklılık gibi alanlarda belediyelerin kapasitesi belirleyicidir. Bu nedenle Türkiye’nin COP31’de dirençli kentleri öne çıkarması ulusal iklim siyasası ile yerel uygulama kapasitesinin birlikte ele alınmasını gerektirmektedir. Buradaki sorun, belediyelerin mali ve teknik kapasitelerinin birbirinden farklı olmasıdır. Büyükşehir belediyeleri ile küçük belediyeler arasında personel, uzmanlık, finansman ve proje geliştirme kapasitesi bakımından önemli farklılıklar bulunmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin uluslararası düzeyde “dirençli kentler” (resilient cities) yaklaşımını savunması ulusal düzeyde yerel iklim kapasitesinin güçlendirilmesini gerektirmektedir. Bu nedenle COP31’in Türkiye bakımından kalıcı kazanımlarından biri merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasında iklim siyasası konusunda daha sistemli bir görev ve finansman paylaşımının oluşturulması olabilir.

Sıfır Atık hedefi ile uygulama ölçeği arasındaki gerilim: COP31 Başkanlığı’nın küresel atık artışının 2035 yılına kadar yarıya indirilmesi yönündeki hedefi Türkiye açısından özel bir anlam taşımaktadır. Çünkü Türkiye’nin Sıfır Atık yaklaşımı COP31 gündeminde uluslararası bir siyasa alanına dönüştürülmektedir. Ancak atık yönetimi bakımından ulusal başarı yalnızca merkezi siyasa veya mevzuata değil, belediyelerin toplama, ayrıştırma ve geri kazanım sistemlerine, özel sektörün yatırımlarına ve hanehalklarının davranışlarına bağlıdır. Dolayısıyla Türkiye’nin Sıfır Atık deneyimini küresel ölçekte sunması önemli bir diplomatik üstünlük olmakla birlikte bu deneyimin ölçülebilir sonuçlar, maliyet-etkililik ve farklı ülkelerde uygulanabilirlik bakımından gösterilmesi gerekecektir.

Uluslararası iklim liderliği ile ulusal örnek olma zorunluluğu: Türkiye’nin COP31 Başkanlığının en önemli sonuçlarından biri uluslararası iklim liderliği ile ulusal performans arasındaki ilişkinin güçlenmesidir. Geleneksel diplomatik toplantılarda ev sahibi ülkenin ulusal siyasa başarımı ile toplantının başarısı arasında belirli bir uzaklık bulunabilir. COP31’de ise bu uzaklık daha dar olacaktır. Çünkü konferansın temel söylemi uygulamadır. Bu nedenle Türkiye’nin uluslararası liderlik savı ile kendi uygulama başarımı arasında uyum bulunması gerekir. Bu uyum üç düzeyde ortaya çıkabilir:

Hedef uyumu: Türkiye’nin ulusal hedeflerinin Paris Anlaşması hedefleriyle uyumlu olması.

Siyasa uyumu: Ulusal mevzuat ve siyasa araçlarının açıklanan hedefleri desteklemesi.

Sonuç uyumu: Uygulamanın ölçülebilir emisyon azaltımı uyum ve dönüşüm sonuçları üretmesi.

Türkiye ilk iki düzeyde önemli bir kurumsal yapı oluşturmuştur. Üçüncü düzey ise COP31 sonrasında daha açık biçimde değerlendirilebilecektir. Bu nedenle Türkiye’nin COP31 bakımından temel riski “söylem–uygulama açığı”, temel fırsatı ise “söylem–uygulama uyumunu kurumsallaştırma” fırsatıdır.

Uyum ve gerilimlerin birlikte değerlendirilmesi: Türkiye’nin COP31 gündemi ile ulusal kapasitesi arasındaki ilişki aşağıdaki biçimde özetlenebilir.

Çizelge 4:

 

Gündem ve Kapasite İlişkisi

Uluslararası COP31 hedefi

Türkiye’deki karşılığı

Uyum düzeyi

Temel gerilim

Uygulamaya geçiş

NDC 3.0 ve 2053 stratejisi

Yüksek

Uygulama sonuçlarının henüz sınırlı görünürlüğü

Elektrifikasyon

Enerji dönüşümü

Orta-Yüksek

Artan elektrik talebi ve temiz üretim gereksinimi

Yeşil sanayileşme

Düşük karbonlu sanayi dönüşümü

Yüksek

Dönüşüm maliyeti ve KOBİ kapasitesi

Karbon fiyatlandırması

Emisyon Ticareti Sistemi

Yüksek

Uygulama ve piyasa kapasitesinin geliştirilmesi

İklim finansmanı

Ulusal iklim finansmanı kapasitesi

Orta

Büyük yatırım gereksinimi ve finansmana erişim

Dirençli kentler

Yerel iklim siyasaları

Orta

Belediyeler arasındaki kapasite farklılıkları

Sıfır atık

Türkiye Sıfır Atık yaklaşımı

Yüksek

Ölçeklenebilirlik ve ölçülebilir sonuçlar

Uyum

Ulusal uyum siyasaları

Orta-Yüksek

Finansman ve yerel uygulama

Teknoloji transferi

Yeşil teknoloji ve sanayi dönüşümü

Orta-Yüksek

Finansman ve teknoloji maliyeti

2053 net sıfır

Uzun dönemli iklim siyasası

Yüksek

2035–2053 arasındaki uygulama patikası

 

Çizelge 4 Türkiye ile COP31 hedefleri arasında genel olarak yüksek düzeyde normatif ve stratejik uyum, fakat daha düşük düzeyde uygulama ve finansman uyumu bulunduğunu göstermektedir. Bu ayrım önemlidir. Türkiye’nin temel problemi COP31 hedeflerini benimsememesi değildir. Asıl sorun, bu hedeflerin gerektirdiği dönüşümün ekonomik maliyetinin, kurumsal kapasitesinin ve uygulama hızının aynı düzeyde olup olmadığıdır.

“İklim kapasitesi açığı” ve “uygulama paradoksu”: Yukarıdaki değerlendirmeler Türkiye bakımından iki kavramsal sonuç ortaya çıkarmaktadır. Birincisi, “iklim kapasitesi açığı” olarak adlandırılabilecek bir durumdur. Türkiye’nin hedef ve strateji üretme kapasitesi ile bu hedefleri bütün sektörlerde, bütün bölgelerde ve bütün yönetim düzeylerinde uygulama kapasitesi arasında bir uzaklık bulunmaktadır.

 

İkincisi, “uygulama paradoksu”dur. Türkiye COP31 Başkanlığı aracılığıyla küresel ölçekte uygulama açığının kapatılmasını savunurken aynı anda kendi ulusal uygulama açığını da kapatmak zorundadır. Bu paradoks aslında Türkiye açısından bir zayıflık olmak zorunda değildir. Tam tersine, doğru yönetildiğinde önemli bir siyasa fırsatına dönüşebilir. Türkiye kendi uygulama sorunlarını açık biçimde tanımlayıp bunlara yönelik kurumsal, finansal ve teknolojik çözümler geliştirebilirse COP31 Başkanlığı yalnızca uluslararası bir temsil görevi olmaktan çıkar ve Türkiye’nin kendi iklim yönetim kapasitesini dönüştüren bir katalizöre dönüşebilir. Bu noktada COP31’in Türkiye bakımından başarısı uluslararası hedeflerle ulusal kapasite arasındaki farkı gizlemekte değil, bu farkı ölçülebilir bir uygulama programına dönüştürmekte yatmaktadır.

Türkiye’nin İklim Siyasalarında Gösterge–Sonuç Ayrışması

İklim siyasalarının değerlendirilmesinde hedeflerin ve göstergelerin gerçekleşme düzeyi ile bunların gerçek ekolojik sonuçları birbirinden ayrılmalıdır. Bir göstergenin olumlu yönde değişmesi her zaman aynı ölçüde olumlu bir çevresel sonuç üretildiği anlamına gelmez. Bu nedenle iklim siyasalarının başarısı yalnızca açıklanan hedefler, hazırlanan belgeler veya niceliksel başarım göstergeleri üzerinden değil, bu hedeflerin emisyon azaltımı, kaynak tüketimi, atık oluşumu, ekosistemlerin korunması ve toplumun iklim risklerine karşı dayanıklılığı üzerindeki somut etkileri üzerinden değerlendirilmelidir.

Bu ayrım, COP31 kapsamında öne çıkarılan elektrifikasyon, döngüsel ekonomi, sıfır atık ve dayanıklı kentler gibi siyasa alanları bakımından özellikle önemlidir. Örneğin, kesin enerji talebi içinde elektriğin payının yükselmesi, elektrik üretiminin aynı dönemde ne ölçüde yenilenebilir ve düşük karbonlu kaynaklara dayandığı dikkate alınmadan doğrudan karbonsuzlaşma olarak kabul edilemez. Elektrifikasyonun iklim bakımından gerçek anlamı elektrik üretim sisteminin karbon yoğunluğu, yenilenebilir enerji kapasitesi, şebeke altyapısı, enerji depolama olanakları ve elektrikli sistemlerin yaşam döngüsü emisyonlarıyla birlikte değerlendirilmesine bağlıdır. Başka bir ifadeyle, elektrifikasyon ile temiz elektrifikasyon aynı süreç değildir.

Benzer biçimde, geri dönüşüm veya geri kazanım oranlarının yükselmesi de tek başına toplam atık üretiminin azaldığını ya da atıkların çevresel etkilerinin ortadan kalktığını göstermez. Sıfır Atık yaklaşımının gerçek başarısı yalnızca geri kazanılan atık miktarının artırılmasıyla değil, atık oluşumunun kaynağında önlenmesi, ürünlerin yeniden kullanılması, kaynak tüketiminin azaltılması, geri dönüştürülemeyen atıkların güvenli biçimde bertaraf edilmesi ve tehlikeli atıkların çevre ve insan sağlığı bakımından uygun yöntemlerle yönetilmesiyle ölçülmelidir. Döngüsel ekonomi, her atığın mutlaka geri dönüştürülmesi anlamına gelmemekte ve kaynak kullanımının azaltılmasını, ürünlerin kullanım ömrünün uzatılmasını, yeniden kullanımın yaygınlaştırılmasını ve atıkların niteliğine uygun biçimde yönetilmesini gerektirmektedir.

Bu çerçevede, Sıfır Atık hedefinin uygulanabilirliği yalnızca merkezi düzeyde açıklanan hedeflere ve geri kazanım oranlarına bağlı değildir. Atığın kaynağında azaltılması, ayrı toplanması, taşınması, ayrıştırılması, geri kazanılması ve güvenli biçimde bertaraf edilmesi süreçlerinde belediyeler belirleyici uygulama aktörleridir. Dolayısıyla Sıfır Atık siyasasının başarısı belediyelerin bütünleşik katı atık yönetimi sistemlerini kurma ve işletme kapasiteleri, mali, teknik ve kurumsal olanakları, veri üretme ve başarım izleme yetenekleri üzerinden de değerlendirilmelidir. Merkezi yönetimin hedef belirlemesi ile yerel yönetimlerin bu hedefleri sürekli ve ölçülebilir hizmetlere dönüştürmesi arasında kurumsal bir bağ kurulmadığı takdirde siyasa hedefleri ile gerçek uygulama sonuçları arasında önemli bir boşluk ortaya çıkabilir.

Burada “gösterge–sonuç ayrışması” olarak adlandırılabilecek sorun, iklim ve çevre siyasalarında yalnızca belge, hedef ve performans göstergesi üretmenin yeterli görülmesi tehlikesine işaret etmektedir. İklim siyasası bakımından değerlendirme zinciri, “hedef, gösterge, uygulama, gerçek ekolojik sonuç” biçiminde kurulmalıdır. Hedefin açıklanması ve göstergenin iyileşmesi gerekli olmakla birlikte bunların uygulama süreçleri ve ekolojik sonuçlarla doğrulanması gerekir. Aksi durumda siyasa başarısı çevresel sonuçlardan çok yönetsel ve istatistiksel başarı üzerinden ölçülmüş olur.

Bu nedenle Türkiye’nin COP31 kapsamında sunacağı siyasa ve girişimlerin değerlendirilmesinde yalnızca hedeflerin uluslararası gündemle uyumu değil, hedeflerin gerçek sonuçlara dönüşmesini sağlayacak uygulama mekanizmaları da dikkate alınmalıdır. Elektrifikasyonun temiz enerji dönüşümüyle, döngüsel ekonominin kaynak ve atık azaltımıyla, Sıfır Atık yaklaşımının belediyelerin bütünleşik katı atık yönetimi kapasitesiyle ve dayanıklı kentler hedefinin yerel düzeyde ölçülebilir yatırımlarla desteklenmesi gerekmektedir. Böylece COP31’in “uygulama” vurgusu, yalnızca yeni hedeflerin açıklanmasına değil, hedeflerin gerçek ve izlenebilir çevresel sonuçlar üretmesine bağlanmış olacaktır.

Değerlendirme: Uluslararası hedefler ile Türkiye’nin ulusal kapasitesi birlikte değerlendirildiğinde üç temel sonuç ortaya çıkmaktadır. Birinci sonuç, Türkiye’nin COP31 Başkanlığı ile ulusal iklim siyasası arasında temel bir yönelim uyumsuzluğu bulunmamaktadır. Tersine, NDC 3.0, 2053 net sıfır hedefi, İklim Kanunu, ETS ve Uzun Dönemli İklim Stratejisi, COP31’in uygulama odaklı yaklaşımıyla önemli ölçüde örtüşmektedir. İkinci sonuç, en önemli sorun hedeflerin ve mevzuatın varlığı değil, uygulama kapasitesidir. Finansman, teknoloji, kurumsal eş güdüm, yerel yönetimlerin kapasitesi ve özel sektörün dönüşüm maliyetleri ulusal kapasitenin sınırlarını belirlemektedir. Üçüncü sonuç, COP31 Türkiye için yalnızca uluslararası bir sorumluluk değil, aynı zamanda bir ulusal kapasite geliştirme fırsatıdır. Başkanlık sürecinde oluşturulacak finansman mekanizmaları, proje geliştirme kapasitesi, uluslararası ortaklıklar, kurumsal eş güdüm ve yerel yönetim ağları konferans sonrasında korunabilirse, Türkiye’nin iklim yönetişimi kapasitesi kalıcı biçimde güçlenebilir. Bu nedenle Türkiye açısından temel sorun uluslararası hedeflerle ulusal kapasite arasında tam bir başlangıç uyumu bulunması değil, mevcut uyumu uygulama kapasitesiyle tamamlayabilmektir. Başka bir ifadeyle COP31 Türkiye’ye şu sınavı getirmektedir: Türkiye dünyaya iklim uygulamasını hızlandırma çağrısı yaparken kendi ülkesinde bu çağrının gereğini ne ölçüde yerine getirebilecektir? Bu sorunun yanıtı, COP31’in Türkiye açısından yalnızca diplomatik bir başarı mı, yoksa gerçek bir iklim yönetişimi dönüşümü mü olacağını belirleyecektir. Dolayısıyla yukarıdaki çözümlemenin sonunda ulaşılan temel istidlal şudur: Türkiye’nin COP31 için hedefleri ile kurduğu siyasa mimarisi büyük ölçüde uyumludur ancak hedeflerin gerektirdiği uygulama kapasitesi henüz aynı düzeye ulaşmış değildir. COP31, bu uyumsuzluğu Türkiye açısından bir risk olmaktan çıkarıp kurumsal dönüşüm fırsatına dönüştürebildiği ölçüde başarılı olacaktır.

GENEL DEĞERLENDİRME, SONUÇ VE ÖNERİLER

Genel Değerlendirme

Bu araştırmada COP31 yalnızca Antalya’da gerçekleştirilecek uluslararası bir iklim konferansı olarak değil, küresel iklim yönetişiminin yükümlenmelerden uygulamaya geçiş sürecinin önemli bir aşaması olarak ele alınmıştır. 1992 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ile başlayan ve 1997 Kyoto Protokolü ve 2015 Paris Anlaşması ile kurumsal ve hukuksal niteliği güçlenen küresel iklim rejimi bugün temel olarak yeni hedefler belirlemekten çok daha önce kabul edilmiş hedeflerin uygulanması sorunuyla karşı karşıyadır. Bu nedenle COP31’in “Implementation COP” olarak çerçevelenmesi küresel iklim siyasetinin içinde bulunduğu tarihsel aşamayla uyumludur.

COP31’in özgünlüğü bu uygulama sorununu yalnızca görüşme masasında ele almakla sınırlı kalmamasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin ev sahipliği ve COP Başkanlığı, Avustralya’nın görüşmeler üzerindeki sorumluluğu, COP Başkanlıkları Troikası aracılığıyla sağlanmaya çalışılan süreklilik ve Eylem Gündemi kapsamında geliştirilen somut girişimler birlikte değerlendirildiğinde COP31’in Paris Anlaşması’nın uygulama açığını azaltmaya yönelik bir köprü işlevi üstlenmesinin amaçlandığı görülmektedir.

Bununla birlikte, COP31’in başarı şansı konusunda iyimserlik ile gerçekçilik arasında bir denge kurulması gerekmektedir. Araştırmanın bulguları konferansın uluslararası başarı olasılığının orta-yüksek, Türkiye açısından başarı olasılığının ise orta-yüksekten yüksek düzeye yaklaşan bir düzeyde olduğunu göstermektedir. Ancak bu değerlendirme bir gerçekleşmiş başarı değerlendirmesi değil, konferans henüz yapılmadığı için bir ex ante (önsel) başarı değerlendirmesidir. Dolayısıyla burada ölçülen şey sonuç değil, başarıyı olanaklı kılan koşulların mevcut durumudur.

COP31’in uluslararası başarısının önündeki en önemli güçlükler iklim finansmanının ölçeği ve paylaşımı, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki çıkar farklılıkları, uyum ve kayıp-zarar mekanizmalarının finansmanı, +1,5C hedefinin uygulanabilirliğine ilişkin artan baskı, teknoloji transferi ve çok taraflı iklim yönetişimindeki jeopolitik parçalanmadır. Özellikle finansman konusunda verilen siyasal yükümlenmeler ile harekete geçirilen kaynaklar arasındaki fark kapanmadıkça “uygulama” söyleminin somut sonuçlara dönüşmesi güç olacaktır.

Türkiye bakımından ise farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Türkiye COP31’e ilişkin örgütsel ve diplomatik hazırlıklarını kapsamlı bir biçimde yürütmüş ve ulusal iklim siyasası bakımından İkinci Ulusal Katkı Beyanı’nı, 2053 net sıfır hedefini, Uzun Dönemli İklim Stratejisi’ni, İklim Kanunu’nu, emisyon ticaret sistemi hazırlıklarını, yeşil dönüşüm siyasalarını ve iklim finansmanı kapasitesini geliştirmeye yönelik çalışmaları aynı siyasa mimarisi içerisinde toplamıştır. Bu nedenle Türkiye’nin COP31’e hazırlıksız olduğu söylenemez. Asıl sorun, bu siyasa mimarisinin ne ölçüde hızlı, ölçülebilir, finansmanı sağlanabilir ve sürdürülebilir sonuçlara dönüştürülebileceğidir.

Bu noktada araştırmanın temel kavramsal bulgularından biri olan “uygulama paradoksu” önem kazanmaktadır. Türkiye COP31 Başkanlığı aracılığıyla uluslararası topluma iklim hedeflerinin uygulanması çağrısı yaparken aynı zamanda kendi ulusal iklim siyasalarının uygulanma kapasitesini de uluslararası toplumun değerlendirmesine açmaktadır. Başka bir ifadeyle Türkiye yalnızca COP31’in gündemini yöneten ülke değil, aynı zamanda savunduğu uygulama anlayışının kendi ülkesindeki sonuçları bakımından sınanan ülkedir.

Bu durum, “iklim kapasitesi açığı” kavramını da önemli kılmaktadır. Türkiye’nin hedef belirleme, strateji geliştirme ve hukuksal düzenleme kapasitesi ile bu hedefleri sektörler, bölgeler ve yerel yönetimler düzeyinde uygulama kapasitesi arasında henüz tam bir eşleşme bulunmamaktadır. Özellikle enerji dönüşümü, yeşil sanayi, iklim finansmanı, dayanıklı kentler, emisyon ticaret sistemi ve yerel iklim eylemi bakımından siyasa oluşturma kapasitesinin uygulama kapasitesinden daha hızlı geliştiği görülmektedir.

Dolayısıyla COP31 bakımından Türkiye’nin temel sorunu artık yeni bir siyasa belgesi üretmekten çok mevcut siyasa belgeleri arasında “hedef–araç–finansman–kurum–uygulama–ölçülebilir sonuç” zincirini kurabilmektir. COP31’in Türkiye açısından gerçek başarısı da bu zincirin konferans sonrasında işlerlik kazanmasıyla ölçülebilecektir.

Sonuç

Araştırmanın bütünsel değerlendirmesi, COP31’in küresel iklim rejimi açısından önemli bir dönüm noktası oluşturma olanağına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte COP31’in başarısı, konferans sonunda kabul edilecek kararların sayısı veya diplomatik görünürlüğü ile ölçülmemelidir. Asıl ölçüt konferansın küresel iklim yükümlenmelerinin uygulanmasını hızlandırıp hızlandıramadığı olacaktır. Bu nedenle COP31’in başarısını üç ayrı düzeyde değerlendirmek gerekmektedir. Birinci düzey ev sahipliği ve örgütsel başarıdır. Türkiye’nin bu alandaki hazırlıkları dikkate alındığında yüksek bir başarı olasılığı bulunmaktadır. İkinci düzey iklim diplomasisi ve görüşme başarısıdır. Bu alandaki başarı Türkiye’nin ev sahibi ülke olmanın sağladığı diplomatik ağırlığı kullanarak farklı ülke grupları arasında uzlaşma yaratabilmesine bağlıdır. Bu düzeyde başarı olasılığı orta-yüksek olmakla birlikte Türkiye’nin tek başına belirleyebileceği bir sonuç söz konusu değildir. Üçüncü ve en önemli düzey ise ulusal iklim siyasası başarısıdır. Türkiye’nin COP31 Başkanlığı sırasında savunduğu uygulama, finansman, teknoloji, dayanıklılık ve yeşil dönüşüm yaklaşımını kendi ülkesinde somutlaştırabilmesi konferansın Türkiye bakımından kalıcı başarısını belirleyecektir. Bu üç düzey birbirinden ayrılmadığı takdirde önemli bir değerlendirme yanılgısı ortaya çıkabilir: Antalya’da başarılı bir konferans düzenlemek Türkiye’nin başarılı bir iklim siyasası yürüttüğü anlamına gelmez. Aynı şekilde başarılı bir diplomatik görünürlük, emisyonların azalması, enerji sisteminin dönüşmesi, iklim finansmanının artması veya kentlerin iklim dirençli duruma gelmesiyle özdeş değildir. Bu nedenle COP31 için önerilebilecek temel başarı formülü şu şekilde ifade edilebilir: Ev sahipliği, diplomatik görünürlük, uluslararası ortaklık, finansman ve teknoloji, ulusal uygulama ve kalıcı kurumsal kapasite. Bu zincirin ilk halkaları güçlü iken son halkaları zayıf kalırsa COP31 Türkiye açısından esaslı bir siyasa başarısına dönüşmeyecektir. Buna karşılık konferansın yarattığı uluslararası ortaklıklar, finansman olanakları, teknoloji transferleri ve kurumsal iş birlikleri Türkiye’nin ulusal iklim siyasasını güçlendirirse COP31 yalnızca başarılı bir uluslararası toplantı değil, Türkiye’nin iklim yönetişiminde yapısal dönüşümün başlangıç noktalarından biri olabilecektir.

Öneriler

Araştırmanın bulgularından hareketle aşağıdaki öneriler geliştirilebilir.

COP31 sonrası için kalıcı bir uygulama mekanizması oluşturulmalıdır: COP31’in etkisinin konferansın kapanış tarihi olan 20 Kasım 2026 ile sınırlı kalmaması için Türkiye konferans sonrasında alınan kararların ve verilen yükümlenmelerin izlenmesini sağlayacak kurumsal bir “COP31 Uygulama ve İzleme Mekanizması” oluşturmalıdır. Bu mekanizma yıllık ilerleme göstergeleri yayımlamalı ve uluslararası yükümlenmelerle ulusal uygulama arasındaki ilişkiyi görünür kılmalıdır.

İkinci Ulusal Katkı Beyanı ölçülebilir sektörel uygulama planlarına dönüştürülmelidir: 2035 hedefinin gerçekleşebilmesi için ulusal hedefin enerji, sanayi, ulaştırma, binalar, tarım, atık ve arazi kullanımı sektörleri bakımından yıllık veya dönemsel hedeflere ayrılması gerekmektedir. Böylece 2035 hedefi yalnızca ulusal düzeyde bir emisyon hedefi olmaktan çıkarılarak uygulanabilir bir siyasa programına dönüştürülebilir.

İklim finansmanı ile proje geliştirme kapasitesi birlikte güçlendirilmelidir: Finansman gereksiniminin karşılanabilmesi yalnızca uluslararası kaynakların bulunmasına değil, bu kaynaklara erişebilecek nitelikte projelerin hazırlanmasına da bağlıdır. Bu nedenle Türkiye’nin iklim finansmanı siyasasının proje geliştirme, fizibilite, risk paylaşımı, özel sektör katılımı ve yatırımcı güvenini birlikte kapsayan bir yapıya dönüştürülmesi gerekmektedir.

Emisyon Ticareti Sistemi uygulaması öngörülebilir ve saydam duruma getirilmelidir: Emisyonların ölçülmesi, raporlanması ve doğrulanması konusunda oluşturulan kapasite etkili bir karbon fiyatlandırma sistemiyle desteklenmelidir. ETS’nin kapsamı, uygulama takvimi, özgüleme yöntemleri ve diğer karbon piyasalarıyla ilişkisi açık biçimde ortaya konulmalı ve sistemin sanayinin yeşil dönüşümünü destekleyen bir araç durumuna gelmesi sağlanmalıdır.

Yerel yönetimler COP31’in uygulama ortakları durumuna getirilmelidir: İklim değişikliğinin etkileri büyük ölçüde kentlerde ve yerel ölçekte ortaya çıktığından ulusal iklim hedeflerinin yerel uygulama kapasitesi olmadan gerçekleştirilmesi olanaklı değildir. Belediyelerin iklim eylem planları, teknik personel kapasitesi, veri altyapısı ve uluslararası iklim finansmanına erişim olanakları güçlendirilmelidir.

COP31’in “uygulama” söylemi Türkiye’de ölçülebilir sonuçlarla desteklenmelidir: Türkiye’nin COP31 Başkanlığı sırasında ileri sürdüğü her temel hedef için ölçülebilir bir gösterge geliştirilmesi yararlı olacaktır. Elektrifikasyon, enerji verimliliği, sıfır atık, döngüsel ekonomi, dayanıklı kentler, yenilenebilir enerji, iklim finansmanı ve uyum siyasaları bakımından düzenli ilerleme göstergeleri oluşturulmalıdır.

Akdeniz merkezli bölgesel iklim diplomasisi kurumsallaştırılmalıdır: Türkiye’nin COP31 Başkanlığı Akdeniz havzasının iklim değişikliğine karşı kırılganlığını uluslararası iklim gündeminin daha görünür bir unsuru durumuna getirmek için kullanılabilir. Bu çerçevede Güney Avrupa, Kuzey Afrika, Orta Doğu ve ada devletleri arasında uyum, su, tarım, orman yangınları, kıyı alanları ve afet dayanıklılığı konularında bölgesel iş birliği geliştirilebilir.

COP31’in çok aktörlü niteliği konferans sonrasında da korunmalıdır: Yerel yönetimler, özel sektör, akademi, sivil toplum, gençler ve finans kuruluşlarının COP31 sürecine katılımı yalnızca konferans dönemine özgü bir danışma etkinliği olarak bırakılmamalıdır. Bu aktörlerin uygulama ve izleme süreçlerine düzenli biçimde katılabilecekleri kurumsal mekanizmalar oluşturulmalıdır.

Türkiye’nin uluslararası iklim diplomasisi ile ulusal iklim siyasası arasındaki tutarlılık güçlendirilmelidir: Türkiye’nin uluslararası düzeyde savunduğu hedeflerin ulusal düzeyde karşılıklarının açık biçimde gösterilmesi, COP31 Başkanlığının güvenilirliği açısından önemlidir. Bu nedenle uluslararası açıklamalar, ulusal hedefler, bütçe öncelikleri, sektörel siyasalar ve gerçekleşme göstergeleri arasında açık bir bağlantı kurulmalıdır.

COP31’in başarısı konferanstan sonra yeniden değerlendirilmelidir: Bu araştırmada yapılan değerlendirme konferans öncesi koşullara dayanan bir önsel değerlendirmedir. Gerçek başarı ancak COP31 sonrasında ölçülebilir. Bu nedenle 2027 yılından itibaren COP31 sonuçlarının finansman, emisyon azaltımı, uyum, teknoloji transferi, yatırım, kurumsal kapasite ve uluslararası iş birliği bakımından gerçekleşme düzeyini ölçen düzenli değerlendirmeler yapılmalıdır.

Sonuç olarak COP31 Türkiye açısından yalnızca büyük ölçekli bir uluslararası toplantıya ev sahipliği yapma fırsatı değildir. Daha önemlisi, Türkiye’nin küresel iklim yönetişiminde üstlendiği yeni rol ile ulusal iklim siyasasının uygulama kapasitesini aynı zeminde buluşturduğu bir sınama alanıdır. Türkiye’nin COP31’e ilişkin stratejik ve örgütsel hazırlıkları güçlüdür ancak bu hazırlığın gerçek değeri, siyasa belgelerinin ve uluslararası söylemlerin ölçülebilir uygulama sonuçlarına dönüştürülmesiyle ortaya çıkacaktır. Bu nedenle COP31’in Türkiye bakımından temel sorusu “Antalya’da başarılı bir konferans düzenlenebilecek mi?” değildir. Asıl soru, “Antalya’da oluşturulan uluslararası siyasal ve kurumsal ivme Türkiye’nin ve küresel toplumun iklim hedeflerini uygulama kapasitesini kalıcı olarak artırabilecek mi?” sorusudur. Bu sorunun yanıtı, COP31’in başarısını belirleyecektir. Araştırmanın ulaştığı temel sonuç da budur: Türkiye’nin COP31 için hedefleri ile kurduğu siyasa mimarisi büyük ölçüde uyumludur ancak bu hedeflerin gerektirdiği uygulama kapasitesi henüz aynı düzeye ulaşmış değildir. COP31, bu uyumsuzluğu bir zafiyet olarak bırakmak yerine kurumsal, mali ve teknolojik bir dönüşüm fırsatına dönüştürebildiği ölçüde Türkiye açısından başarılı olacaktır. Küresel ölçekte ise COP31’in başarısı, iklim rejimini yeni yükümlenmeler üretme aşamasından mevcut yükümlenmeleri gerçekten uygulama aşamasına taşıyabildiği ölçüde anlam kazanacaktır.


 

KAYNAKÇA

 

Intergovernmental Panel on Climate Change. (2023). Climate change 2023: Synthesis report. https://doi.org/10.59327/IPCC/AR6-9789291691647

Republic of Türkiye, Ministry of Environment, Urbanization and Climate Change, Directorate of Climate Change. (2024). Türkiye’s long-term climate strategy. https://iklim.gov.tr/

Republic of Türkiye, Ministry of Environment, Urbanization and Climate Change, Directorate of Climate Change. (2024). Climate change adaptation strategy and action plan 2024–2030. https://iklim.gov.tr/

Republic of Türkiye, Ministry of Environment, Urbanization and Climate Change, Directorate of Climate Change. (2024). Climate change mitigation strategy and action plan 2024–2030. https://iklim.gov.tr/

Republic of Türkiye. (2025). The second nationally determined contribution of Türkiye (NDC 3.0). United Nations Framework Convention on Climate Change. https://unfccc.int/

Republic of Türkiye. (2026). Türkiye: 2026 national inventory document. United Nations Framework Convention on Climate Change. https://unfccc.int/documents/656425

Republic of Türkiye. (2026). Türkiye: 2026 common reporting tables. United Nations Framework Convention on Climate Change. https://unfccc.int/

Türkiye Cumhuriyeti. (2025). 7552 sayılı İklim Kanunu. Resmi Gazete, 32951, 9 Temmuz 2025.

United Nations Framework Convention on Climate Change. (1992). United Nations Framework Convention on Climate Change. United Nations. https://unfccc.int/resource/docs/convkp/conveng.pdf

United Nations Framework Convention on Climate Change. (1997). Kyoto Protocol to the United Nations Framework Convention on Climate Change. United Nations. https://unfccc.int/resource/docs/convkp/kpeng.pdf

United Nations Framework Convention on Climate Change. (2015). Paris Agreement. United Nations. https://unfccc.int/sites/default/files/english_paris_agreement.pdf

United Nations Framework Convention on Climate Change. (2026a). COP 31: UN Climate Change Conference—Antalya, November 2026. https://unfccc.int/cop31

United Nations Framework Convention on Climate Change. (2026b). UN Climate Change quarterly update: Q1 2026. https://unfccc.int/

United Nations Framework Convention on Climate Change. (2026c). UN Climate Change quarterly update: Q2 2026. https://unfccc.int/

United Nations Framework Convention on Climate Change. (2026d). COP31 Presidency segment on the ocean—Türkiye. https://unfccc.int/

United Nations Framework Convention on Climate Change. (2026e). Joint letter from the COP31 President-Designate and President of Negotiations. https://unfccc.int/

United Nations Framework Convention on Climate Change. (2026f). Nationally determined contributions registry: Türkiye—Second NDC (NDC 3.0). https://unfccc.int/ndc-registry

United Nations Framework Convention on Climate Change. (2026g). COP31: Information for participants. https://unfccc.int/cop31

World Bank. (2026). Compliance mechanism factsheet: Türkiye emissions trading system. https://www.worldbank.org/



[1] COP, Conference of Parties, yani anlaşmaya taraf olan ülkeler konferansı, ortak toplantısı.

[2] Önsel = ex ante

[3] Yazarın İklim Kanunu’nun yeterliliği konusunda saklı tuttuğu çekinceleri vardır.

[4] Yazarın bu konuda da saklı tuttuğu çekinceleri vardır.

[5] CMA, “Conference of the Parties serving as the meeting of the Parties to the Paris Agreement” ifadesinin kısaltmasıdır. Türkçesi, Paris Anlaşması Taraflar Toplantısı’dır. Biraz daha tam karşılığıyla: “Paris Anlaşması'na Taraflar Toplantısı olarak görev yapan Taraflar Konferansı”.

[6] Ex post değerlendirme: Olay veya siyasa gerçekleştikten sonra, ortaya çıkan gerçek sonuçları değerlendirme.

[7] Ex ante değerlendirme: Bir siyasa, proje, program veya olay gerçekleşmeden önce, mevcut bilgilerden hareketle olası sonuçlarını değerlendirme.

[8] COP31 Başkanlığına atanmış kişi”.

[9] Belem, Brezilya'nın kuzeyindeki Para Eyaleti’nin başkenti olan şehirdir.

[10] “COP Başkanlıkları “Troikası” kapsamında önceki, mevcut ve sonraki COP Başkanlıkları arasında siyasa ve görüşmelerin sürekliliğinin sağlanması amacıyla oluşturulan örgütlenme düzeni.

[11] Samed Ağırbaş, COP31 İklim Üst Düzey Şampiyonu (Climate High-Level Champion) ve Sıfır Atık Vakfı Başkanıdır.

[12] Yazarın İklim Kanunu ve Emisyon Ticareti Sistemi ile ilgili çekinceleri olduğu daha önce vurgulanmıştı.

Hiç yorum yok: