İmamoğlu'nun Hakaret Davası: Ceza,
Siyasal Haklar ve Yargısal Araçsallaştırma
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma
Ekrem İmamoğlu hakkında kamu görevlisine görevinden dolayı açıkça hakaret
suçundan verilen 2 yıl 1 aylık hapis cezasını, ceza hukuku, ifade özgürlüğü,
siyasal haklar ve yargısal araçsallaştırma (lawfare) ilişkisi
çerçevesinde incelemektedir. Çalışmanın hareket noktası İmamoğlu’nun 25 Ekim
2022 tarihinde Tuzla’da gerçekleştirilen bir kamu etkinliğinde kullandığı ve
eski Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı’ya yönelik olduğu kabul edilen ifadeler
ile bu ifadeler nedeniyle yürütülen yargılamanın sonucudur. Daha önce iki kez
verilen beraat kararlarının ardından istinaf makamının usule ilişkin bozması
sonrasında gerçekleştirilen yeniden yargılama sonucunda mahkumiyet kararı
verilmiştir. Çalışmada, dava konusu ifadelerin hakaret suçu bakımından hukuksal
niteliği, kamu görevlilerine yönelik siyasal eleştirinin ifade özgürlüğü
kapsamındaki yeri, usulden bozma sonrasında verilen mahkumiyetin
gerekçelendirilmesi, ceza ile eylem arasındaki orantı ve mahkumiyetin siyasal
haklar üzerindeki olası etkileri incelenmektedir. Bulgular, davanın yalnızca
bireysel onur ve saygınlığın korunmasına ilişkin bir ceza davası olarak
değerlendirilmesinin yetersiz olduğunu göstermektedir. Özellikle görece sınırlı
ağırlıktaki bir siyasal ifade nedeniyle verilen hapis cezasının kesinleşmesi durumunda
siyasal haklar bakımından ağır sonuçlar yaratabilmesi ceza hukuku ile
demokratik temsil arasındaki orantı sorununu ortaya çıkarmaktadır. Çalışma
ayrıca hukuksal araçların siyasal bir aktörün kapasitesini sınırlayıcı sonuçlar
üretip üretmediğini belirlemek bakımından yargısal araçsallaştırma varsayımının
değerlendirilmesini gerekli görmektedir. Sonuç olarak dava ceza hukuku ile
siyasal hakların kesiştiği noktada hukuk, siyasal muhalefet ve demokratik
temsil arasındaki ilişkinin yeniden tartışılmasını gerektiren önemli bir örnek
olay niteliğindedir.
Anahtar
Kelimeler: Ekrem
İmamoğlu, hakaret suçu, ifade özgürlüğü, siyasal haklar, ölçülülük, yargısal
araçsallaştırma, lawfare, siyasal yıldırma, demokratik temsil.
Abstract
This study examines the 2-year-and-1-month prison
sentence imposed on Ekrem İmamoğlu for publicly insulting a public official in
relation to his office, focusing on the interaction between criminal law,
freedom of expression, political rights, and judicial instrumentalization
(lawfare). The study takes as its starting point the statements made by
İmamoğlu at a public event in Tuzla on 25 October 2022, which were considered
to have been directed at Şadi Yazıcı, the former mayor of Tuzla, and the
subsequent judicial proceedings. Following two previous acquittals, the case
was retried after the appellate court had overturned the earlier judgment on
procedural grounds, ultimately resulting in a conviction. The study examines
the legal characterization of the statements, the place of political criticism
directed at public officials within the scope of freedom of expression, the
justification of the conviction following a procedural reversal, the
proportionality between the conduct and the punishment, and the potential
consequences of the conviction for political rights. The findings indicate that
treating the case merely as a criminal proceeding concerning the protection of
individual honor and reputation is insufficient. In particular, the possibility
that a prison sentence imposed for a relatively limited political expression
may, if finalized, have significant consequences for political rights raises a
serious proportionality problem at the intersection of criminal law and
democratic representation. The study further argues that the case warrants
examination through the hypothesis of judicial instrumentalization,
particularly insofar as legal mechanisms may produce consequences that
constrain the political capacity of an opposition actor. The case therefore constitutes
a significant example for examining the relationship between law, political
opposition, and democratic representation at the intersection of criminal
sanctions and political rights.
Keywords: Ekrem
İmamoğlu, insult offence, freedom of expression, political rights,
proportionality, judicial instrumentalization, lawfare, political intimidation,
democratic representation.
GİRİŞ VE
SORUNSALIN TANIMLANMASI
Ceza hukuku
kişilerin onur, şeref ve saygınlığını korumak, kamu düzenini sağlamak ve hukuksal
olarak korunmaya değer diğer çıkarlara yönelik saldırılara karşı yaptırım
uygulamak amacıyla kullanılan temel devlet araçlarından biridir. Bununla
birlikte ceza hukukunun uygulanması, özellikle siyasal tartışma alanında,
yalnızca suçun unsurlarının ve yaptırımın belirlenmesiyle sınırlı değildir. Bir
ceza soruşturmasının açılması, kovuşturmanın sürdürülmesi ve mahkumiyet
hükmünün kurulması, siyasal aktörlerin ifade özgürlüğü, siyasal etkinlikte
bulunma ve seçilme hakları üzerinde de sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle siyasal
nitelikli davalarda ceza hukukunun meşru amacı ile somut uygulamasının ortaya
çıkardığı siyasal sonuç arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekir.
Ekrem
İmamoğlu hakkında, eski Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı'nın yakınması
üzerine açılan dava bu bakımdan dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Dava
konusu olay, 25 Ekim 2022 tarihinde Tuzla İleri Biyolojik Arıtma Tesisi 3. Etap
Açılış Programı sırasında meydana gelmiştir. Törende yaşanan gerilim üzerine
İmamoğlu'nun kalabalığa yönelik sözleri daha sonra hakaret suçlamasının
temelini oluşturmuştur.
Dava
konusu sözler
Dosyaya ve
basına yansıyan kayıtlara göre İmamoğlu tören sırasında şu ifadeleri
kullanmıştır: “Arkadaşlar, o arkadaş burayı germeye gelmiş, bırakın. Sakin,
sakin... Nezaketsizlik... Bakın arkadaşlar, müsaade edin lütfen. Bakın,
provokasyona gelmeyin, ilgilenmeyin. Kötü söz sahibine aittir.”
Sözlerin bağlamı İmamoğlu'nun savunmasında da vurguladığı
üzere, törende ortaya çıkan gerilimi yatıştırma ve kalabalığın tepkisini önleme
çabasıdır. İmamoğlu, “nezaketsizlik” ifadesinin hakaret kastı taşımadığını,
sözlerin yakınmacının kişiliğine yönelik bir saldırı değil, olay anındaki
tutumuna ilişkin bir tepki olduğunu ileri sürmüştür. Davanın hukuksal
değerlendirmesinde bu bağlamın ifadelerin anlamından ayrı tutulmaması gerekir.
Şadi
Yazıcı'nın yakınması üzerine İmamoğlu hakkında TCK'nin 125. maddesi kapsamında
kamu görevlisine görevinden dolayı açıkça hakaret suçundan dava açılmıştır.
Dava sürecinde İmamoğlu hakkında daha önce iki kez beraat kararı verildiği, bu
kararların ardından istinaf incelemesinde bozma kararı verildiği ve bozmanın
usule ilişkin olduğu aktarılmıştır. Son yargılamada ise İstanbul Anadolu 16.
Asliye Ceza Mahkemesi, İmamoğlu'nu 2 yıl 1 ay hapis cezasına mahkum etmiş ve
TCK'nin 53. maddesi kapsamında hak yoksunluklarına da hükmetmiştir. Karar 11
Eylül 2026 tarihinde açıklanmıştır.
Geçmiş ve
yargısal sürecin önemi
Davanın
geçmişi yalnızca usule ilişkin bir ayrıntı değildir. Önceki beraat kararlarının
hangi gerekçelerle verildiği, istinafın hangilerini bozma nedeni yaptığı ve son
mahkumiyet kararında mahkemenin önceki değerlendirmelerden neden ayrıldığı
hukuksal incelemenin temel soruları arasındadır.
Burada
özellikle şu ayrımın korunması gerekir: Usulden bozma önceki beraat kararının
esas bakımından yanlış olduğu anlamına gelmez. Usul eksikliğinin
giderilmesinden sonra ilk derece mahkemesinin yeniden esas hakkında karar
vermesi hukuksal olarak olanaklı olmakla birlikte, bu kararın bağımsız, somut
ve inandırıcı bir gerekçeye dayanması zorunludur. Dolayısıyla inceleme,
mahkemenin esas hakkında karar vermiş olmasını tek başına sorun olarak değil,
son mahkumiyetin maddi ve hukuksal dayanaklarının yeterliliği bakımından ele
almalıdır.
Davanın
siyasal bağlamı da bu çerçevede önem taşımaktadır. İmamoğlu, söz konusu
yargılamanın yanı sıra çok sayıda başka soruşturma ve davanın da konusu
durumundadır. Böyle bir ortamda, bir siyasal aktörün ifade özgürlüğü kapsamında
değerlendirilebilecek sözleri nedeniyle hapis cezasına mahkum edilmesi ve bu mahkumiyetin
siyasal hakları etkileyebilecek sonuçlar doğurması davanın yalnızca bireysel
bir şeref ve saygınlık uyuşmazlığı olarak değerlendirilmesini yetersiz
kılmaktadır.
Sorunsalın
tanımlanması
Bu
çalışmanın temel sorunsalı dava konusu sözlerin hakaret suçunu oluşturup
oluşturmadığı ile bu sözler nedeniyle verilen cezanın ağırlığı ve
doğurabileceği siyasal sonuçlar arasındaki ilişkinin incelenmesidir.
Sorun, kamu
görevlilerinin şeref ve saygınlığının ceza hukuku tarafından korunup
korunamayacağı değildir. Kamu görevlileri de hukukun korumasından yararlanır.
Asıl sorun siyasal tartışma bağlamında kullanılan ve içeriği saygınlığa ağır
bir tehdit, şiddet çağrısı veya somut suç isnadı içermeyen sözlerin ceza hukuku
aracılığıyla siyasal hakları etkileyebilecek bir yaptırıma bağlanmasının
ölçülülük bakımından nasıl değerlendirileceğidir.
Bir kişinin
saygınlığını koruma amacıyla işletilen ceza hukuku mekanizmasının somut olayda
bir siyasal aktörün seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma kapasitesini
etkileyebilecek bir sonuca ulaşması eylemin niteliği ile yaptırımın siyasal
sonucu arasında ciddi bir orantı sorunu doğurmaktadır. Bu durum, ceza hukukunun
bireysel koruma işlevi ile demokratik siyasal yarışmanın korunması gereği
arasında bir gerilim yaratmaktadır. Bu nedenle dava, yalnızca “İmamoğlu'nun
sözleri hakaret midir?” sorusuyla sınırlı tutulamaz. Bunun yanında şu soruların
da yanıtlanması gerekir:
Dava konusu sözler ifade özgürlüğü ile hakaret suçu
arasındaki sınır bakımından nasıl değerlendirilmelidir?
Önceki beraat kararlarının ardından gerçekleşen yargısal
süreç hukuksal güvence ve öngörülebilirlik bakımından ne ifade etmektedir?
2 yıl 1 aylık hapis cezası eylemin niteliği ve somut olayın
koşulları karşısında ölçülü müdür?
Mahkumiyetin siyasal haklar üzerindeki olası etkisi ceza
yaptırımının hukuksal amacıyla bağdaşmakta mıdır?
Dava, hukuksal bir uyuşmazlığın ötesinde yargısal
araçsallaştırma (lawfare) ve siyasal yıldırma (intimidation)
bakımından hangi göstergeleri ortaya koymaktadır?
Bu sorular
mahkemenin kararının kesin olarak hukuka aykırı olduğu veya önceden belirlenmiş
bir siyasal talimatla verildiği varsayımından hareket etmemektedir. Bununla
birlikte, ceza hukukunun seçici, ölçüsüz veya siyasal sonuçları öngörülebilir
biçimde ağır olan bir uygulamasının, hukuksal araçların siyasal amaçlarla
kullanılmasına hizmet edip etmediği ciddi biçimde araştırılmalıdır. Bu
çerçevede çalışma, İmamoğlu davasını ceza hukuku, ifade özgürlüğü, siyasal
haklar ve yargısal araçsallaştırma arasındaki kesişim noktasında ele almakta ve
görünürde bir hakaret uyuşmazlığı olan bir davanın siyasal yarışma ve
demokratik temsil bakımından ne tür sonuçlar üretebileceğini sorgulamaktadır.
Amaç ve
Hedefler
Bu
çalışmanın temel amacı Ekrem İmamoğlu hakkında kamu görevlisine görevinden
dolayı açıkça hakaret suçundan verilen 2 yıl 1 aylık hapis cezasını yalnızca
suçun maddi ve hukuksal unsurları bakımından değil, ifade özgürlüğü, yaptırımın
ölçülülüğü, siyasal haklar ve yargısal araçsallaştırma (lawfare)
ilişkisi içinde incelemektir. Çalışma, özellikle dava konusu sözlerin niteliği
ile uygulanan cezanın ağırlığı arasında makul ve hukuksal olarak savunulabilir
bir orantı bulunup bulunmadığını, mahkumiyetin siyasal haklar üzerindeki olası
sonuçlarının demokratik siyasal yarışma bakımından ne ifade ettiğini ve
yargısal sürecin daha geniş bir siyasal bağlam içinde muhalif bir siyasal
aktörün etkisizleştirilmesine veya yıldırılmasına hizmet edip etmediğini ortaya
koymayı amaçlamaktadır. Bu temel amaç doğrultusunda çalışmanın hedefleri
şunlardır:
Dava konusu sözleri bağlamı içinde incelemek ve
“nezaketsizlik”, “provokasyon” ve “kötü söz sahibine aittir” ifadelerinin
hakaret suçu bakımından taşıdığı hukuksal anlamı değerlendirmek.
İfade özgürlüğü ile hakaret suçunun sınırını siyasal
tartışmanın özel niteliğini dikkate alarak belirlemek.
Davanın önceki aşamalarını ve istinaf sürecini inceleyerek
usulden bozma ile esastan bozma arasındaki farkın son mahkumiyet bakımından
taşıdığı önemi ortaya koymak.
2 yıl 1 aylık hapis cezasının ölçülülüğünü, eylemin niteliği,
kullanılan ifadelerin ağırlığı ve olayın somut koşulları ile birlikte
değerlendirmek.
Mahkumiyetin seçme, seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma
hakları üzerindeki olası etkilerini ortaya koymak ve ceza yaptırımı ile siyasal
haklar arasındaki orantıyı sorgulamak.
Davayı bireysel bir hakaret yargılamasının ötesinde, yargısal
araçsallaştırma (lawfare) bakımından incelemek ve hukuksal sürecin
siyasal yarışmayı sınırlayan bir işleve sahip olup olmadığını araştırmak.
Son olarak, mahkumiyetin yalnızca İmamoğlu üzerindeki
bireysel etkisini değil, muhalif siyasal aktörler üzerinde yaratabileceği
yıldırıcı/caydırıcı etkiyi (intimidation effect) değerlendirmek.
Çalışmanın
temel yaklaşımı, mahkemenin mahkumiyet kararını peşin olarak siyasal nitelikte
kabul etmek değil, kararın hukuksal gerekçesi, yaptırımın ağırlığı, siyasal
haklara etkisi ve içinde gerçekleştiği yargısal-siyasal bağlamı birlikte
değerlendirerek yargısal araçsallaştırma savının açıklayıcı gücünü sınamaktır.
Araştırma
Soruları
Çalışmanın
temel araştırma sorusu şudur: Ekrem İmamoğlu'nun Şadi Yazıcı'ya yönelik dava
konusu sözleri ifade özgürlüğü ile hakaret suçu arasındaki sınır bakımından
değerlendirildiğinde, TCK m. 125 kapsamında cezalandırılmayı gerektiren bir
hakaret niteliği taşımakta mıdır?
Bu temel
soruya bağlı olarak şu alt araştırma soruları ele alınacaktır:
Dava konusu sözlerin söylendiği tören ortamı, sözlerin
bağlamı ve İmamoğlu'nun kalabalığı sakinleştirmeye yönelik tutumu ifadelerin hukuksal
niteliğinin belirlenmesinde nasıl değerlendirilmelidir?
Daha önce verilen beraat kararının istinaf tarafından usul
yönünden bozulması esas hakkında bir hukuka aykırılık saptaması içermemesine
karşın son mahkumiyet kararının gerekçesi bakımından hangi sorunları ortaya
çıkarmaktadır?
İmamoğlu'na verilen 2 yıl 1 aylık hapis cezası isnat edilen eylemin
niteliği ve ağırlığı karşısında ceza hukukunun ölçülülük ilkesi bakımından
savunulabilir midir?
Bir kamu görevlisinin şeref ve saygınlığının korunması
amacıyla uygulanan ceza yaptırımının, mahkum edilen kişinin seçilme ve siyasal etkinlikte
bulunma haklarını etkileyebilecek sonuçlar doğurması amaç ile sonuç arasında
anayasal açıdan kabul edilebilir bir denge oluşturmakta mıdır?
İmamoğlu davasının önceki yargısal süreçleri, cezanın
niteliği ve siyasal sonuçları birlikte değerlendirildiğinde ceza hukukunun
siyasal yarışmayı sınırlayan bir araç olarak kullanılmasına ilişkin (lawfare)
göstergeler ortaya çıkmakta mıdır?
Böyle bir yargısal müdahalenin yalnızca İmamoğlu üzerindeki
bireysel etkisi değil, diğer muhalif siyasal aktörler üzerinde yaratabileceği
yıldırıcı ve caydırıcı (intimidation) etki nasıl değerlendirilmelidir?
Son olarak, bu dava Türkiye'de hukuksal tasfiye süreçlerinin
siyasal aktörlerin doğrudan yasaklanması yerine ceza hukuku ve yargısal
yaptırımlar aracılığıyla gerçekleştirilmesi bakımından hangi sonuçları ortaya
koymaktadır?
Yöntem
Bu çalışma,
nitel araştırma yaklaşımına dayalı bir hukuksal ve siyasal çözümleme olarak
tasarlanmıştır. İnceleme, tek bir yargı dosyasını merkeze alan örnek olay
incelemesi (case study) niteliğindedir. İmamoğlu hakkında yürütülen
yargısal sürecin hukuksal boyutu ile bu sürecin siyasal sonuçları birlikte ele
alınarak bireysel bir ceza davasının daha geniş siyasal bağlam içindeki anlamı
ortaya konulmaya çalışılmaktadır. Çözümlemede öncelikle birincil hukuksal
kaynaklar esas alınacaktır. Bunlar dava konusu ifadeler, mahkeme kararları,
istinaf kararları, ilgili kanun hükümleri, Anayasa Mahkemesi kararları ve
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarından oluşmaktadır. Bunlara ek
olarak, davanın kronolojisini ve siyasal bağlamını belirlemek amacıyla
güvenilir ve doğrulanabilir haber kaynaklarından yararlanılacaktır. Yöntem
bakımından dört çözümleme düzeyi birlikte kullanılacaktır: Birinci düzeyde
hukuksal çözümleme dava konusu sözlerin TCK m. 125 kapsamında hakaret suçunun
unsurlarını karşılayıp karşılamadığı ve ifade özgürlüğünün sağladığı koruma
alanı bakımından incelenecektir. İkinci düzeyde ölçülülük çözümlemesi verilen 2
yıl 1 aylık hapis cezasının eylemin niteliği ve ağırlığı ile orantılı olup
olmadığı ve yaptırımın gereklilik ve orantılılık bakımından savunulabilirliği
üzerinden gerçekleştirilecektir. Üçüncü düzeyde siyasal haklar çözümlemesi mahkumiyetin
seçilme ve siyasal etkinlikte bulunma hakkı üzerindeki olası etkileri ile ceza
yaptırımının demokratik siyasal katılım bakımından ortaya çıkardığı sonuçlar
değerlendirilecektir. Dördüncü düzeyde yargısal araçsallaştırma (lawfare)
çözümlemesi ise davanın hukuksal niteliği ile siyasal sonucu arasındaki
ilişkiye odaklanacaktır. Bu aşamada yalnızca mahkemenin kararının hukuksal
olarak doğru veya yanlış olup olmadığı değil; yargısal sürecin seçiciliği,
zamanlaması yaptırımın ağırlığı, siyasal haklar üzerindeki etkisi ve muhalif
siyasal aktörler üzerindeki olası yıldırıcı etkisi birlikte
değerlendirilecektir. Çalışmada ayrıca karşılaştırmalı içtihat çözümlemesinden
yararlanılarak benzer ifade özgürlüğü ve hakaret uyuşmazlıklarında AİHM ve AYM
tarafından geliştirilen ölçütler ile somut olay arasında karşılaştırma
yapılacaktır. Bu yöntem çerçevesinde lawfare veya yargısal
araçsallaştırma sonucu başlangıçta varsayılmayacak ve hukuksal ve siyasal
göstergelerin birlikte değerlendirilmesi sonucunda böyle bir açıklamanın somut
olay bakımından ne ölçüde geçerli olduğu sınanacaktır. Böylece çalışma, siyasal
bir kanıyı doğrulamaktan çok ‘eylem–ceza–siyasal hak–yargısal sonuç’ arasındaki
nedensel ve işlevsel ilişkiyi ortaya koymayı amaçlayan bütünleşik bir çözümleme
niteliği taşıyacaktır.
KAVRAMSAL
VE KURAMSAL ÇERÇEVE
Bu
çalışmanın çözümlemesi dört temel kavram arasındaki ilişki üzerine
kurulmaktadır: ifade özgürlüğü, ölçülülük, siyasal haklar ve yargısal
araçsallaştırma (lawfare). Bunlara, yargısal sürecin muhalif aktörler
üzerindeki olası etkisini açıklamak üzere siyasal yıldırma (intimidation)
kavramı eklenmektedir.
İfade
özgürlüğü ve siyasal ifade
İfade
özgürlüğü, demokratik toplumun yalnızca bireysel bir özgürlüğü değil, siyasal
çoğulculuğun ve demokratik denetimin temel koşullarından biridir. Bu nedenle
siyasal tartışma kapsamında kullanılan ifadeler özellikle kamu görevlileri ve
siyasal aktörlere yönelik eleştiriler söz konusu olduğunda daha geniş bir
koruma alanından yararlanır. Bununla birlikte ifade özgürlüğü mutlak değildir
ve başkalarının şeref ve saygınlığının korunması amacıyla sınırlanabilir.
Sorun, bu sınırlamanın siyasal eleştiriyi cezalandırmaya dönüşmemesidir. Bu
açıdan İmamoğlu davasında yalnızca kullanılan sözcüklerin sözlük anlamına
değil, sözlerin söylendiği ortam, konuşmanın bütünü, tarafların siyasal konumu
ve ifadelerin yöneldiği davranış birlikte değerlendirilmelidir.
Ölçülülük
Ölçülülük
ilkesi, temel haklara yapılan müdahalenin ulaşılmak istenen meşru amaçla makul
bir denge içinde bulunmasını gerektirir. Müdahalenin elverişli, gerekli ve
orantılı olması gerekir. Somut olayda ölçülülük sorunu iki ayrı düzeyde ortaya
çıkmaktadır. Birincisi, dava konusu sözlerin ceza hukuku müdahalesini
gerektirecek ağırlıkta olup olmadığıdır. İkincisi ise hakaret olarak kabul
edilseler dahi 2 yıl 1 aylık hapis cezasının eylemin ağırlığı ile orantılı olup
olmadığıdır. Bu nedenle çalışmada ölçülülük yalnızca cezanın miktarı bakımından
değil, cezanın siyasal haklar üzerindeki olası sonuçlarıyla birlikte
değerlendirilecektir.
Siyasal
haklar
Seçme ve
seçilme hakkı, demokratik siyasal düzenin temel haklarından biridir. Siyasal
haklara getirilen sınırlamalar sıradan bir ceza yaptırımından daha ağır
sonuçlar doğurabilir. Çünkü yalnızca bireyin kendisini değil, seçmenin tercih
ettiği siyasal temsil ilişkisinin kurulmasını da etkileyebilir. Bu nedenle bir
siyasal aktör hakkında verilen cezanın siyasal haklar üzerinde sonuç doğurması durumunda
inceleme yalnızca “ceza kanununa göre hak yoksunluğu oluşmuş mudur?” sorusuyla
sınırlanamaz. Aynı zamanda müdahalenin demokratik toplumdaki amacı, gerekliliği
ve orantısı da değerlendirilmelidir.
Yargısal
araçsallaştırma (Lawfare)
Lawfare, hukuksal kurumların ve araçların hukuksal
olarak meşru görünen biçimler içinde siyasal savaşımda bir aktörü zayıflatmak,
etkisizleştirmek veya siyasal alandan dışlamak amacıyla kullanılmasını ifade
eden bir kavramdır. Bu kavramın somut olaya uygulanması mahkemenin kararının
mutlaka siyasal talimatla verildiğinin varsayılmasını gerektirmez. Daha çok şu
soruya odaklanır: Hukuksal süreç görünürdeki hukuksal amacının ötesinde siyasal
yarışma üzerinde etkili ve öngörülebilir bir sonuç yaratmakta mıdır? Bu
bakımdan lawfare çözümlemesinde suçlamanın niteliği, yargılamanın seyri,
önceki kararlar, yaptırımın ağırlığı, kararın zamanlaması ve siyasal sonuçları
birlikte değerlendirilmelidir.
Siyasal
yıldırma (Intimidation)
Yargısal bir
işlemin etkisi yalnızca hakkında işlem yapılan kişiyle sınırlı olmayabilir.
Ağır ceza tehdidi veya siyasal hak kaybı olasılığı+ benzer konumdaki diğer
siyasal aktörlerin davranışlarını da etkileyebilir. Bu durum yıldırıcı veya
caydırıcı etki olarak kavramsallaştırılabilir. Bu nedenle İmamoğlu davasında
yalnızca “İmamoğlu cezalandırıldı mı?” sorusu değil, “Bu tür bir yaptırım
muhalif siyasal aktörlere nasıl bir davranış sinyali gönderir?” sorusu da önem
taşımaktadır. Bu beş kavram birlikte ele alındığında, çalışmanın kuramsal
modeli şu ilişki üzerinden kurulabilir: Siyasal ifade, ceza hukuku müdahalesi,
ağır yaptırım, siyasal haklara etki, yargısal araçsallaştırma olasılığı ve
yıldırıcı/caydırıcı etki.
ÇÖZÜMLEME
Dava
konusu sözlerin hukuksal niteliği
İmamoğlu
davasının ilk ve en önemli sorunu, mahkumiyetin dayandığı sözlerin gerçekten
hakaret suçunun maddi ve manevi unsurlarını oluşturup oluşturmadığıdır. Çünkü
ceza hukukunda bir ifadenin kişiyi rahatsız etmesi, küçültücü bulunması veya siyasal
olarak sert olması tek başına onun hakaret suçunu oluşturması için yeterli
değildir. İfadenin, somut olayın bütün koşulları içinde kişinin onur, şeref ve
saygınlığını rencide edecek nitelikte olması ve suçun diğer unsurlarının da
gerçekleşmesi gerekir. İmamoğlu'nun 25 Ekim 2022 tarihinde Tuzla'daki törende
söylediği sözler bu açıdan dikkatle değerlendirildiğinde doğrudan kişisel bir
saldırıdan çok, törende ortaya çıkan gerilime ve muhatabın davranışına yönelik
bir siyasal tepki görünümündedir: “Arkadaşlar, o arkadaş burayı germeye gelmiş.
Siz bırakın. Sakin, sakin... Nezaketsizlik... Bakın arkadaşlar, müsaade edin
lütfen. Bakın, provokasyona gelmeyin, ilgilenmeyin. Kötü söz sahibine aittir.” Burada
özellikle üç ifade önem taşımaktadır: “burayı germeye gelmiş”, “nezaketsizlik”
ve “kötü söz sahibine aittir.” “Burayı germeye gelmiş” ifadesi bir kişinin
belirli bir davranış veya tutumunun tören ortamında gerilim yarattığı yönünde
bir değerlendirmedir. Bu ifade, kişiye belirli bir suç isnat etmemekte ve daha
çok olayın konuşmacı tarafından nasıl algılandığını ortaya koymaktadır. “Nezaketsizlik”
sözcüğü ise kuşkusuz olumsuz bir değerlendirmedir. Ancak her olumsuz
değerlendirme hakaret değildir. Siyasal tartışmada kişilerin davranışlarının
kaba, yanlış, nezaketsiz, provokatif veya uygunsuz olduğunun söylenmesi kural
olarak eleştiri alanı içinde kalabilir. Burada belirleyici olan, ifadenin
bağlam içinde kişiyi aşağılamaya yönelik bir saldırı niteliğine ulaşıp
ulaşmadığıdır. “Kötü söz sahibine aittir” ifadesi de doğrudan bir küfür veya
somut bir suç isnadı içermemektedir. Dahası, konuşmanın hemen öncesindeki
“provokasyona gelmeyin, ilgilenmeyin” çağrısı dikkate alındığında İmamoğlu'nun
kalabalığı karşı tarafa yönelmekten vazgeçirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla
sözlerin bağlamından kopartılarak yalnızca “nezaketsizlik” sözcüğüne
indirgenmesi ifade özgürlüğü bakımından sorunlu bir yaklaşım oluşturabilir.
Ceza hukukunda anlam yalnızca tek tek kelimelerden değil, ifadenin bütünü,
söylendiği ortam, konuşmanın amacı ve muhatapların konumu birlikte
değerlendirilerek belirlenmelidir. Bu noktada davanın temel sorusu şudur: İmamoğlu'nun
sözleri Şadi Yazıcı'nın kişisel onur ve saygınlığına yönelik bir saldırı mıdır,
yoksa kamuya açık bir siyasal etkinlik sırasında ortaya çıkan gerilime yönelik
sert fakat korunan bir siyasal eleştiri midir? İkinci olasılığın göz ardı
edilmesi durumunda siyasal eleştiri alanının ceza hukuku yoluyla daraltılması
söz konusu olabilir.
Kamu
görevlisine yönelik eleştiride daha geniş koruma alanı
Somut olayın
önemli bir özelliği sözlerin sıradan bir yurttaş hakkında değil, kamu görevini
yürütmekte olan bir belediye başkanına yönelik olmasıdır. Demokratik
toplumlarda kamu görevlileri, kullandıkları kamu gücü ve üstlendikleri siyasal
sorumluluk nedeniyle daha yoğun kamusal eleştiriye açık olmak durumundadır. Bu,
kamu görevlilerinin hakaret karşısında korunmayacağı anlamına gelmez. Ancak
kamusal görevin niteliği eleştirinin kabul edilebilir sınırlarının
belirlenmesinde dikkate alınması gereken bir unsurdur. Özellikle bir belediye
başkanının katıldığı kamuya açık bir açılış töreninde ortaya çıkan siyasal
tartışma sırasında söylenen sözler özel kişiler arasındaki kişisel
çatışmalardan farklı değerlendirilmelidir. Burada ceza hukukunun önüne şu sınır
çıkmaktadır: Kamu görevlisinin saygınlığını korumak ile kamu görevlisinin
siyasal eleştiriye karşı korunması arasında aynı şey olmayan iki hukuksal çıkar
bulunmaktadır. Birincisi meşrudur ancak ikincisinin aşırı genişletilmesi
demokratik denetimin zayıflamasına yol açabilir.
Usulden
bozma ve sonradan gelen mahkumiyet
Davanın
ikinci önemli boyutu yargısal sürecin geçmişidir. İmamoğlu hakkında daha önce
beraat kararları verilmiş ve istinaf incelemesinde ise kararın esastan değil,
usule ilişkin nedenlerle bozulduğu belirtilmiştir. Bu ayrım önemlidir. Çünkü
usulden bozma önceki mahkemenin “İmamoğlu'nun sözleri hakaret değildir”
biçimindeki esas değerlendirmesinin yanlış olduğunu ortaya koyan bir hüküm
değildir. Dolayısıyla yeniden yapılan yargılama sonucunda mahkumiyet kararı
verilmesi hukuksal olarak olanaklı olmakla birlikte mahkemenin önceki beraat
değerlendirmesinden neden ayrıldığını açık, somut ve inandırıcı biçimde ortaya
koyması gerekir. Buradaki çözümleme sorusu şudur: Mahkeme önceki beraat
kararlarının esas bakımından neden hatalı olduğunu ortaya koyan yeni bir hukuksal
veya maddi değerlendirme yapmış mıdır, yoksa aynı olay ve aynı sözler farklı
bir hukuksal nitelendirmeyle mahkumiyet sonucuna mı bağlanmıştır? Bu sorunun
yanıtı, gerekçeli kararın ayrıntılı incelenmesini gerektirmektedir. Ancak
usulden bozmanın niteliği bile “önceki beraatların esas bakımından yanlış
olduğunun istinaf tarafından saptandığı” şeklindeki bir yorumun doğru
olmayacağını göstermektedir.
Ceza ile eylem
arasındaki orantı
Davada en
dikkat çekici sorunlardan biri 2 yıl 1 aylık hapis cezasının ağırlığıdır. Burada
iki ayrı soru birbirinden ayrılmalıdır: Birinci soru hakaret suçunun oluşup
oluşmadığıdır. İkinci soru ise suçun oluştuğu varsayılsa dahi bu eylem
karşılığında verilen yaptırımın ölçülü olup olmadığıdır. İkinci soru birinciden
bağımsız olarak önem taşır. Dava konusu sözlerde tehdit, fiziksel saldırı
çağrısı veya belirli bir suçun işlendiğine ilişkin somut isnat bulunmamaktadır.
İfadeler, olayın sıcaklığı içinde söylenmiş siyasal ve kişisel nitelikte
değerlendirmelerden oluşmaktadır. Böyle bir eylem ile iki yılı aşan hapis
cezası arasında kurulması gereken orantı yalnızca TCK'nin ceza aralıkları
üzerinden değil, ceza hukukunun ölçülülük ilkesi üzerinden
değerlendirilmelidir. Daha da önemlisi, cezanın siyasal sonuçlarıdır. Çünkü
burada “bir kişiye hakaret edildiği için bir kişi cezalandırılıyor” şeklindeki
basit bir ilişki yoktur. Mahkumiyetin doğurabileceği hak yoksunlukları ve
siyasal sonuçlar, cezanın etkisini bireysel cezalandırmanın ötesine
taşıyabilir. Bu nedenle ortaya çıkan tabloyu şöyle betimlemek olanaklıdır: Tartışmalı
nitelikte bir siyasal ifade hapis cezası, siyasal haklar üzerinde sonuç ve demokratik
temsil kapasitesinin etkilenmesi. İşte bu zincir, davayı sıradan bir hakaret
davasından ayıran temel noktadır.
“Eşyanın
doğasına aykırılık” sorunu
Burada vurgulanan
düşünce çözümlemenin merkezine yerleştirilebilir. Bir kişinin şeref ve
saygınlığının korunması amacıyla işletilen ceza hukuku mekanizmasının sonuçta
başka bir kişinin demokratik siyasal yaşama katılma kapasitesini ağır biçimde
sınırlaması amaç ile sonuç arasında olağanüstü bir orantı sorunu yaratmaktadır.
Elbette hukuksal olarak bazı suçların mahkumiyet sonucunda siyasal haklar
bakımından sonuç doğurması olanaklıdır. Dolayısıyla sorun “hakaret suçunda
hiçbir zaman hak yoksunluğu uygulanamaz” biçiminde kurulamaz. Sorun daha
temeldedir: Demokratik siyasal yarışmanın aktörlerinden biri siyasal tartışma
sırasında söylediği ve hakaret niteliği dahi tartışmalı olan sözler nedeniyle
ceza hukukunun ağır yaptırımıyla karşı karşıya bırakıldığında ceza yaptırımının
demokratik temsil üzerindeki etkisi ayrıca hesaba katılmak zorunda değil midir?
Bana göre zorundadır. Çünkü burada artık yalnızca eylemci ile mağdur arasındaki
hukuksal ilişki bulunmamaktadır. Aynı zamanda siyasal aktör ile seçmen
arasındaki demokratik temsil ilişkisi de etkilenmektedir. Dolayısıyla
yaptırımın ölçülülüğü değerlendirilirken yalnızca İmamoğlu'nun değil, onu
seçebilecek veya seçmiş olan yurttaşların siyasal iradesi üzerindeki olası etki
de dikkate alınmalıdır. Bu nokta, davanın lawfare boyutuna geçiş için
temel kuramsal eşiği oluşturmaktadır.
Yargısal
Araçsallaştırma ve Lawfare Boyutu
Davanın
siyasal niteliğinin değerlendirilmesinde temel sorun mahkumiyet kararının
doğrudan doğruya siyasal bir talimatın ürünü olup olmadığını ortaya koymak
değildir. Böyle bir savın doğrulanabilmesi için kararın oluşum sürecine ilişkin
doğrudan kanıtların bulunması gerekir. Ancak yargısal araçsallaştırma yalnızca
açık bir siyasal talimatın varlığıyla sınırlı değildir. Ceza hukukunun ve
yargısal süreçlerin, biçimsel olarak hukuka uygun görünmekle birlikte, siyasal
bir aktörün etkisizleştirilmesine veya siyasal kapasitesinin daraltılmasına
hizmet edip etmediği de ayrıca incelenebilir. Bu bakımdan dava birbirini
izleyen birkaç unsurun birlikte değerlendirilmesini gerektirmektedir: dava
konusu sözlerin niteliği, kovuşturmanın konusu, önceki beraat kararları,
istinaf incelemesinin kapsamı, yeniden yargılama sonrasında verilen mahkumiyet,
cezanın süresi ve mahkumiyetin siyasal haklar üzerindeki olası etkisi. Bu
unsurlar tek başlarına yargısal araçsallaştırmanın kanıtı değildir. Ancak
birlikte ele alındıklarında ceza yargılamasının yalnızca bireysel bir onur ve saygınlık
uyuşmazlığını çözmekten öte bir siyasal sonuç üretip üretmediği konusunda
anlamlı bir değerlendirme zemini oluştururlar. Özellikle dikkat çekici olan
dava konusu ifadelerin doğrudan bir küfür veya açık biçimde aşağılayıcı bir
niteleme içermemesidir. “O arkadaş burayı germeye gelmiş”, “nezaketsizlik” ve
“kötü söz sahibine aittir” biçimindeki ifadeler siyasal bir etkinlik sırasında
meydana gelen bir davranışa ilişkin değerlendirme niteliğindedir. Bu nedenle
somut olayda ceza hukukunun müdahale alanının belirlenmesi yalnızca sözcüklerin
sözlük anlamına göre değil, ifadenin söylendiği ortam, konuşmanın bütünü,
konuşmacının amacı ve sözlerin kamusal tartışmaya katkısı dikkate alınarak
yapılmalıdır. Buradaki önemli nokta, kamu görevlisinin kişilik değerlerinin
korunması ile siyasal eleştiri özgürlüğü arasındaki sınırın nerede
çizildiğidir. Eğer bu sınır siyasal alanda kullanılan sert veya rahatsız edici
ifadeleri de geniş biçimde cezalandıracak şekilde daraltılırsa ceza hukuku
yalnızca belirli bir kişiyi koruyan bir mekanizma olmaktan çıkar ve siyasal
söylemin sınırlarını belirleyen bir araca dönüşebilir. Davanın siyasal boyutunu
güçlendiren ikinci unsur mahkumiyetin yalnızca hapis cezasından ibaret
olmamasıdır. TCK’nun 53. maddesi kapsamında uygulanan hak yoksunluklarının
somut kapsamı ve kesinleşme durumunda doğuracağı sonuçlar ayrıca
değerlendirilmelidir. Çünkü burada söz konusu olan yalnızca bir kişinin
cezalandırılması değil, aynı zamanda siyasal yaşama katılma kapasitesinin
etkilenebilmesidir. Böylece ceza hukuku ile siyasal temsil arasında doğrudan
bir bağlantı kurulmaktadır. Bu bağlantı, lawfare kavramının temel
tartışma alanlarından biridir. Lawfare, hukukun siyasal amaçlarla
kullanılması anlamında basitçe “siyasal dava” demek değildir. Kavramın esas
önemi hukuksal kurumların ve hukuksal araçların siyasal savaşımda karşı tarafın
hareket alanını daraltacak biçimde kullanılmasını ifade etmesidir. Bu nedenle
somut olayda sorulması gereken soru, “Bu dava siyasal amaçla açılmış mıdır?”
sorusundan daha geniştir: Ceza hukuku mekanizması siyasal bir aktörün siyasal
kapasitesini azaltacak biçimde işlev görmüş müdür? Somut olay bakımından bu
soruya ilişkin dikkat çekici bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Dava konusu eylem
ile mahkumiyetin yaratabileceği siyasal sonuç arasında belirgin bir ölçek farkı
bulunmaktadır. Bir kamu görevlisinin tören sırasında “nezaketsizlik” yaptığı
veya “gerginlik yarattığı” yönündeki sözlerin cezalandırılması ile bunun
sonucunda önemli bir siyasal aktörün siyasal haklarının etkilenebilmesi
arasında ciddi bir orantısızlık olasılığı doğmaktadır. Bu nedenle olay yalnızca
“hakaret suçu oluşmuş mudur?” sorusuyla sınırlandırılamaz. Daha kapsamlı soru
ceza hukukunun siyasal yarışma alanında ne ölçüde kullanılabileceği ve bu
kullanımın siyasal temsil hakkını hangi noktada etkileyebileceğidir.
Siyasal
Yıldırma ve Caydırıcı Etki
Davanın bir
başka boyutu mahkumiyetin yalnızca Ekrem İmamoğlu üzerindeki bireysel etkisi
değildir. Siyasal davaların demokratik sistem bakımından daha geniş etkisi,
benzer durumda bulunan diğer siyasal aktörler üzerinde yaratabileceği yıldırıcı
etkidir. Bir siyasetçinin kamu görevlisine yönelttiği eleştirel bir ifade
nedeniyle hapis cezasıyla karşılaşabileceği ve bunun siyasal hakları üzerinde
sonuç doğurabileceği algısı oluştuğunda benzer durumdaki diğer siyasetçiler de
söylemlerini kendiliğinden sınırlayabilirler. Böylece ceza yalnızca geçmişte
söylenmiş bir sözün karşılığı olmaktan çıkar ve gelecekte söylenecek sözleri de
etkileyen bir davranış düzenleme aracına dönüşür. Bu durum siyasal yıldırma (intimidation)
ve caydırıcı etki (chilling effect) bakımından önem taşımaktadır.
Demokratik siyasal sistemlerde ifade özgürlüğünün işlevi yalnızca bireyin
düşüncesini açıklayabilmesini güvence altına almak değildir. Aynı zamanda siyasal
aktörlerin iktidarı, kamu görevlilerini ve kamu politikalarını
eleştirebilmelerini olanaklı kılmaktır. Özellikle muhalefet aktörlerinin kamu
görevlilerine yönelik eleştirilerinin ceza tehdidi altında şekillenmesi siyasal
yarışmanın niteliğini değiştirebilir. Siyasal aktörler yalnızca seçmenlerin
tepkisini değil, aynı zamanda cezai soruşturma ve kovuşturma riskini de hesaba
katmaya başladıklarında siyasal söylem üzerinde görünmeyen bir özdenetim
mekanizması ortaya çıkar. Bu nedenle yıldırıcı etkiyi yalnızca “İmamoğlu
cezalandırıldı” biçiminde bireysel bir sonuç olarak değerlendirmek yetersizdir.
Asıl önemli sonuç benzer siyasal aktörlerin bundan sonra ne
söyleyebileceklerini ve ne söylemekten kaçınacaklarını hesaplamaya
başlamalarıdır. Bu açıdan dava cezanın bireysel etkisinden daha geniş bir
demokratik sonuç doğurma olanağına sahiptir. Ceza hukukunun siyasal söylem
üzerindeki etkisi arttıkça demokratik yarışmanın temel unsurlarından biri olan
serbest siyasal tartışma alanı daralabilir.
Eylem-Ceza-Siyasal
Hak Bağlantısının Bütünsel Değerlendirilmesi
Somut olayda
ortaya çıkan temel sorun üç ayrı hukuksal ve siyasal düzeyin birbirine
bağlanmasıdır: eylemin niteliği, cezanın ağırlığı ve siyasal haklara etkisi. İlk
düzeyde, dava konusu sözlerin hakaret suçunun unsurlarını oluşturup
oluşturmadığı tartışmalıdır. İkinci düzeyde, suçun oluştuğu kabul edilse dahi 2
yıl 1 aylık hapis cezasının somut eylemin ağırlığıyla orantılı olup olmadığı
değerlendirilmelidir. Üçüncü düzeyde ise bu mahkumiyetin siyasal haklar
bakımından doğurduğu veya kesinleşmesi durumunda doğurabileceği sonuçların
demokratik temsil hakkıyla bağdaşıp bağdaşmadığı incelenmelidir. Bu üç düzey
birbirinden bağımsız değildir. Çünkü cezanın siyasal sonucu eylemin niteliğiyle
birlikte değerlendirilmek zorundadır. Görece düşük ağırlıktaki bir ifade
nedeniyle verilen ağır bir ceza yalnızca ceza hukuku bakımından değil, siyasal
haklar bakımından da daha ağır bir sonuç yaratmaktadır. Dolayısıyla somut
olayda ortaya çıkan temel sorun “hakaret cezalandırılabilir mi?” sorusundan çok
daha kapsamlıdır. Asıl sorun ceza hukukunun siyasal ifade alanına müdahalesinin
hangi sınırda demokratik temsil hakkını etkileyen bir yaptırıma dönüştüğü ve bu
dönüşümün hangi ölçütlerle meşrulaştırılabileceğidir. Bu nedenle İmamoğlu
davası bireysel bir hakaret davası olarak değerlendirildiğinde görülemeyecek
bir siyasal-hukuksal boyuta sahiptir. Dava ceza hukuku ile siyasal haklar
arasındaki ilişkinin ve yargısal araçların siyasal yarışma üzerindeki etkisinin
somut bir örneğini oluşturmaktadır. Bununla birlikte, buradan doğrudan doğruya
“dava siyasal talimatla açılmıştır” veya “mahkeme siyasal amaçla karar
vermiştir” sonucuna ulaşmak yöntembilimsel olarak doğru değildir. Böyle bir
sonuca ulaşabilmek için doğrudan kanıt gerekir. Ancak ifadenin niteliği,
kovuşturmanın seyri, önceki beraatler, usule ilişkin bozma sonrasında ortaya
çıkan sonuç cezanın ağırlığı ve siyasal haklar üzerindeki olası etkilerin
birlikte oluşturduğu örüntü yargısal araçsallaştırma varsayımının ciddi biçimde
sınanmasını gerektirmektedir. Bu çerçevede dava hukukun siyasal savaşımda
kullanılmasının açık bir örneği olduğu peşin olarak kabul edilerek değil, hukuksal
süreç ile siyasal sonuç arasındaki sistemli ilişkinin görgül ve normatif
göstergeleri üzerinden değerlendirilmelidir. Böyle bir yaklaşım hem hukuk
devletinin gerektirdiği tarafsızlık ilkesini hem de siyasal iktidarın yargısal
araçları kullanarak muhalif kapasiteyi daraltma olasılığını aynı anda dikkate
almayı olanaklı kılar.
MAHKUMİYETİN
İBB YÖNETİMİNE OLASI ETKİSİ: BİREYSEL HAKLARIN ÖTESİNDE BİR SONUÇ
İmamoğlu
hakkında verilen mahkumiyet kararının siyasal sonuçları yalnızca kendisinin
siyasal hakları veya gelecekteki adaylık kapasitesi bakımından
değerlendirilmemelidir. Davanın çok daha önemli bir diğer sonucu kararın
kesinleşmesi ve TCK’nun 53. maddesi kapsamında öngörülen hak yoksunluklarının
uygulanması durumunda İBB’nin hukuksal durumunun değişebilecek olmasıdır.
Güncel değerlendirmelerde de kararın kesinleşmesi durumunda İBB Başkanlığı için
belediye meclisi üyeleri arasında yeni bir seçim yapılmasının gündeme geleceği
belirtilmektedir. Bu durum, davanın bireysel bir ceza davası olmaktan çıkan
ikinci bir boyutunu ortaya koymaktadır. Bir kişinin belirli bir tarihte
söylediği sözler nedeniyle verilen ceza kesinleşmesi durumunda yalnızca o
kişinin özgürlüğünü veya siyasal haklarını etkilememekte aynı zamanda yaklaşık
16 milyon nüfuslu İstanbul'un yerel yönetiminin başındaki seçilmiş makamın
değişmesine yol açabilecek bir hukuksal sonuç üretmektedir. Dolayısıyla burada
iki farklı demokratik temsil düzeyi birbirinden ayrılmalıdır. Birinci düzey,
İmamoğlu'nun bireysel siyasal haklarıdır. İkinci düzey ise İstanbul
seçmenlerinin 31 Mart 2024 tarihinde ortaya koyduğu yerel siyasal iradenin
belediye yönetimi üzerindeki devamlılığıdır. Birinci düzeydeki hak yoksunluğu,
ikinci düzeydeki demokratik temsil düzenini de doğrudan etkileyebilmektedir. Bu
nedenle mahkumiyetin olası sonucunu yalnızca “İmamoğlu'nun başkanlığı sona
erebilir” biçiminde değerlendirmek yetersizdir. Asıl sorun, seçmen iradesiyle
belirlenmiş bir belediye yönetiminin seçim dönemi tamamlanmadan ceza
yargılamasının sonucu olarak yeniden şekillenebilmesidir.
İBB
Meclisi'nde Başkan Seçimi ve Yönetimin Siyasal Kompozisyonu
Belediye
başkanlığının herhangi bir nedenle boşalması durumunda uygulanacak hukuksal
mekanizma belediye meclisinin kendi içinden yeni başkan seçmesini öngören bir
yapıya dayanmaktadır. Bu nedenle İmamoğlu'nun başkanlığının kesinleşmiş bir hak
yoksunluğu nedeniyle sona ermesi durumunda İBB'nin yönetimi doğrudan İstanbul
halkının katılacağı yeni bir belediye başkanlığı seçimiyle değil, mevcut
belediye meclisinin yapısı üzerinden belirlenecektir. Bu ayrım son derece
önemlidir. Çünkü böyle bir durumda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nı
doğrudan seçmiş olan seçmen kitlesi ile yeni başkanı belirleyecek siyasal organ
aynı olmayacaktır. 31 Mart 2024 seçimlerinde İstanbul halkının verdiği oylarla
oluşan siyasal tercih başkanlık makamının boşalması durumunda Meclis'teki parti
dağılımı üzerinden yeniden yorumlanacaktır. Dolayısıyla başkanlık makamının
boşalması yalnızca bir makam değişikliği değildir. Aynı zamanda demokratik
temsil biçiminde bir değişikliktir: doğrudan halk tarafından seçilmiş başkan ve
belediye meclisinin seçeceği başkan. Bu mekanizma hukuk düzeninde başkanlığın
boşalması durumunda ortaya çıkan zorunlu bir kurumsal çözüm olabilir. Ancak
somut olay bakımından bunun siyasal sonuçları ayrıca değerlendirilmelidir.
Çünkü ceza yargılaması sonucunda ortaya çıkan hukuksal durum seçmenlerin
yeniden sandığa gitmesine gerek kalmaksızın belediye yönetiminin
değişebilmesine olanak sağlayabilir.
AK
Parti'nin İBB Yönetimini Devralması Olasılığı
Bu noktada
davanın en dikkat çekici siyasal sonucu ortaya çıkmaktadır. İmamoğlu'nun mahkumiyetinin
kesinleşmesi ve başkanlık makamının boşalması durumunda yapılacak belediye
meclisi seçiminin sonucu mevcut İBB Meclis kompozisyonu tarafından
belirlenecektir. Güncel değerlendirmelerde bu mekanizmanın AK Parti'nin İBB
yönetimini elde etmesi olasılığını doğurabileceği belirtilmektedir. Burada “AK
Parti kesin olarak İBB'yi alır” biçiminde bir sonuç çıkarmak yöntembilimsel
olarak doğru değildir. Seçimin sonucu o tarihteki meclis aritmetiğine, grup
kararlarına, olası siyasal pazarlıklara ve seçimin hukuksal koşullarına bağlı
olacaktır. Ancak yargı kararıyla başkanlık makamının boşalması durumunda
yönetimin doğrudan yeni bir halk oylaması yapılmaksızın Meclis aritmetiği
üzerinden el değiştirebilmesi davanın siyasal sonuçlarını olağan bir ceza
davasının çok ötesine taşımaktadır. Burada özellikle dikkate alınması gereken
husus, İBB’nin yalnızca herhangi bir yerel yönetim birimi olmamasıdır. İBB,
Türkiye'nin en büyük yerel yönetim örgütlenmesi ve aynı zamanda ülke
siyasetinin en önemli siyasal alanlarından biridir. Bu nedenle İBB yönetiminin
el değiştirmesi yalnızca belediye hizmetlerinin yönetiminde bir değişiklik
değil, ulusal siyasal güç dengelerini etkileyebilecek bir gelişme anlamına da
gelebilir. Bu nedenle mahkumiyetin olası sonuçları şu zincir içinde
değerlendirilmelidir: ceza mahkumiyeti, hak yoksunluğu, belediye başkanlığının
sona ermesi, Meclis'te yeni başkan seçimi ve İBB yönetiminin siyasal
kompozisyonunun değişmesi olasılığı. Bu zincirin son halkası davanın lawfare
bakımından taşıdığı önemi önemli ölçüde artırmaktadır.
“Yargısal
Tasfiye” Varsayımının İBB Boyutu
Bu noktada
yargısal araçsallaştırma tartışması yeni bir boyut kazanmaktadır. Eğer bir ceza
davasının sonucu yalnızca sanığın cezalandırılmasıyla sınırlı kalmıyor ve aynı
zamanda seçilmiş bir belediye başkanının görevini kaybetmesine ve belediye
yönetiminin farklı bir siyasal çoğunluğun denetim ve yönetimine geçmesine olanak
veren bir süreç yaratıyorsa yargısal işlemin siyasal sonuçları çok daha
kapsamlı duruma gelmektedir. Buradan doğrudan doğruya “İBB'yi AK Parti'ye
geçirmek amacıyla dava açılmıştır” sonucuna ulaşmak olanaklı değildir. Böyle
bir sonuç için doğrudan kanıt gerekir. Ancak lawfare bakımından
araştırılması gereken soru da zaten yalnızca davanın görünürdeki hukuksal amacı
değildir. Asıl soru şudur: Bir ceza yaptırımının hukuksal sonucu seçilmiş bir
siyasal aktörün bireysel haklarını aşarak onun yönettiği demokratik kurumun
siyasal denetiminin değişmesine yol açıyorsa bu sonuç yargısal araçsallaştırma
bakımından nasıl değerlendirilmelidir? Bu soru, somut davayı
farklılaştırmaktadır. Çünkü burada olası olarak iki ayrı siyasal sonuç
bulunmaktadır. Birincisi İmamoğlu'nun bireysel siyasal kapasitesinin
sınırlandırılmasıdır. İkincisi ise İBB'nin siyasal yönetim kapasitesinin
değiştirilmesidir. İlk sonuç kişisel siyasal hakların tasfiyesi, ikinci sonuç
ise kurumsal siyasal iktidarın el değiştirmesi biçiminde
kavramsallaştırılabilir. Bu nedenle dava, yalnızca “İmamoğlu'nun siyasi yasaklı
duruma getirilmesi” açısından değil, seçimle belirlenmiş yerel iktidarın
yargısal süreç sonucunda yeniden dağıtılabilmesi açısından da incelenmelidir. Bu
durum, çalışmanın başındaki temel sorunu daha geniş bir çerçeveye taşımaktadır.
Artık sorun yalnızca ceza hukukunun siyasal ifade üzerindeki etkisi değildir. Sorun,
ceza hukukunun siyasal ifade alanına müdahalesinin, sonuç itibarıyla seçilmiş
siyasal temsilin kurumsal yapısını değiştirecek bir etki üretip
üretemeyeceğidir. Bu nedenle İmamoğlu davasının siyasal önemini yalnızca
“siyasi yasak” kavramıyla açıklamak eksik kalmaktadır. Daha geniş ve çözümleyici
olarak daha açıklayıcı çerçeve şudur: ifade, ceza, hak yoksunluğu, başkanlığın
sona ermesi, Meclis seçimi ve olası yönetim değişikliği. Bu zincirin son
halkası davanın yalnızca bireysel bir hak ihlali veya siyasal yıldırma sorunu
olarak değil, yerel demokratik temsilin ve seçmen iradesinin kurumsal
sürekliliği bakımından da değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Ekrem
İmamoğlu hakkında verilen 2 yıl 1 aylık hapis cezası, yalnızca bir kamu
görevlisine hakaret davası olarak değerlendirildiğinde kararın yaratabileceği
siyasal ve demokratik sonuçların önemli bir bölümü gözden kaçırılmış olur.
Somut olayın önemi dava konusu ifadelerin hukuksal niteliği ile cezanın
ağırlığı, siyasal haklara etkisi ve kesinleşmesi durumunda İBB’nin yönetim
yapısında ortaya çıkabilecek değişiklik arasındaki ilişkide ortaya çıkmaktadır.
Çalışmanın
çözümlemesi dava konusu ifadelerin açık bir küfür veya ağır aşağılayıcı
niteleme niteliğinde olmadığına ve belirli bir olay ve davranış hakkında
siyasal değerlendirme içerdiğine işaret etmektedir. Bu nedenle ifadelerin ceza
hukuku bakımından değerlendirilmesinde yalnızca sözcüklerin soyut anlamlarının
değil, sözlerin söylendiği ortamın, konuşmanın bütününün, konuşmacının
konumunun ve kamu görevlilerinin siyasal eleştiriye açık olma niteliğinin
dikkate alınması gerekir. Kamu görevlilerinin onur ve saygınlıklarının
korunması meşru olmakla birlikte bu korumanın siyasal eleştirinin demokratik
işlevini ortadan kaldıracak biçimde genişletilmesi ifade özgürlüğü bakımından
ciddi sorunlar doğurabilir.
Davanın
ikinci önemli boyutu önceki beraat kararlarından sonra ortaya çıkan yargısal
süreçtir. İstinaf makamının önceki kararı usul yönünden bozmuş olması, beraat
kararının esas bakımından yanlış bulunduğu anlamına gelmemektedir. Yeniden
yargılama sonrasında mahkemenin esasa ilişkin yeni bir karar vermesi hukuksal
olarak olanaklı olmakla birlikte önceki beraat sonucundan ayrılmanın somut ve inandırıcı
gerekçelerle ortaya konulması gerekir. Bu nedenle davanın hukuksal
değerlendirmesinde asıl sorun mahkemenin yeniden esasa ilişkin karar vermiş
olması değil, mahkumiyet kararının önceki yargısal değerlendirmeden ayrılmasını
yeterli biçimde gerekçelendirip gerekçelendirmediğidir.
Bununla
birlikte davanın en önemli hukuksal sorunu eylem ile yaptırım arasındaki
orantıdır. Bir ifadenin hakaret suçunun unsurlarını oluşturduğu kabul edilse
dahi bunun 2 yıl 1 aylık hapis cezasıyla karşılanması ve bu cezanın siyasal
haklar üzerinde yaratabileceği sonuçlar ayrıca değerlendirilmelidir. Ceza
hukukunun koruduğu hukuksal değer ile yaptırımın siyasal sonucu arasında
belirgin bir ölçek farkı bulunmaktadır. Kamu görevlisinin onur ve saygınlığının
korunması amacıyla uygulanan bir yaptırımın somut olayın özelliklerine bağlı
olarak bir siyasal aktörün siyasal temsil kapasitesini etkileyebilmesi
ölçülülük bakımından ciddi bir sorun ortaya çıkarmaktadır.
Burada sorun,
hakaret suçundan mahkumiyetin hiçbir koşulda siyasal haklara ilişkin sonuç
doğurmaması değildir. Esas sorun somut eylemin ağırlığı, cezanın düzeyi ve
siyasal haklar üzerindeki sonuç birlikte değerlendirildiğinde yaptırımın
demokratik temsil hakkı bakımından ölçülü olup olmadığıdır. Siyasal haklar,
yalnızca mahkum edilen kişinin bireysel hakları değildir. Seçme ve seçilme
hakkı aynı zamanda halkın siyasal iradesinin oluşmasının ve temsil edilmesinin
temel araçlarından biridir. Bu nedenle somut olayda ortaya çıkan hukuksal-siyasal
zincir özellikle önem taşımaktadır: siyasal ifade, ceza soruşturması ve
kovuşturması, hapis cezası, hak yoksunluğu ve siyasal kapasitenin etkilenmesi.
Ancak
İmamoğlu davasının sonucu bununla sınırlı değildir. Mahkumiyetin kesinleşmesi
ve ilgili hak yoksunluklarının uygulanması durumunda İmamoğlu'nun yalnızca
bireysel siyasal hakları değil, İBB Belediye Başkanlığı makamı da
etkilenebilecektir. Bu durumda dava bireysel siyasal hakların sınırlandırılması
sorunundan çıkarak seçilmiş bir yerel yönetimin kurumsal yapısını doğrudan
etkileyebilecek bir nitelik kazanacaktır.
Bu ikinci
boyut, çalışmanın en önemli bulgularından biridir. Çünkü İmamoğlu'nun İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanı olması davanın sonuçlarını yalnızca kendisine ait
bir siyasal statü sorunu olmaktan çıkarmaktadır. 31 Mart 2024 tarihinde
İstanbul seçmenlerinin oylarıyla belirlenen belediye başkanlığı makamının ceza
yargılaması sonucunda boşalması durumunda yeni başkanın belirlenmesi mevcut
belediye meclisinin siyasal aritmetiği üzerinden gerçekleşecektir.
Böyle bir
durumda doğrudan halk tarafından seçilmiş belediye başkanının yerine belediye
meclisinin seçeceği başka bir başkanın gelmesi söz konusu olacaktır. Hukuk
düzeninin başkanlık makamının boşalması durumunda öngördüğü bu mekanizma kendi
başına hukuka aykırı değildir. Ancak somut olayda mekanizmanın nasıl
işletildiği ve hangi siyasal sonucu doğurduğu ayrıca değerlendirilmelidir. Çünkü
burada demokratik temsilin iki farklı biçimi karşı karşıya gelmektedir:
Birincisi, İstanbul seçmenlerinin doğrudan oylarıyla belirlenen belediye
başkanlığı ve ikincisi ise seçilmiş belediye meclisinin kendi içinden yapacağı
başkanlık seçimi. Böylece ceza yargılamasının sonucu yalnızca bir bireyin
siyasal statüsünü değil, seçmen iradesinin belediye yönetimindeki kurumsal
temsil biçimini de değiştirebilecek bir sonuç yaratabilecektir.
Daha da
önemlisi, belediye meclisindeki siyasal aritmetik dikkate alındığında başkanlık
makamının boşalması İBB yönetiminin siyasal bileşiminin değişmesi olasılığını
doğurmaktadır. Bu değişikliğin gerçekleşeceğini peşin olarak kabul etmek doğru
değildir. Sonuç o tarihteki meclis dağılımına, meclis üyelerinin siyasal
tercihlerine ve yapılacak seçimin koşullarına bağlı olacaktır. Bununla
birlikte, yargısal süreç sonucunda seçilmiş belediye başkanlığının boşalması ve
ardından belediye yönetiminin farklı bir siyasal grubun denetim ve yönetimine
geçebilmesi davanın siyasal önemini köklü biçimde artırmaktadır. Bu nedenle
davanın sonuç zinciri artık yalnızca “ifade, ceza ve siyasal hak” biçiminde
değil, “ifade, ceza, hak yoksunluğu, belediye başkanlığının sona ermesi,
belediye meclisinde yeni seçim ve olası yönetim değişikliği” biçiminde
değerlendirilmelidir. Bu ikinci zincir davayı bireysel siyasal tasfiye
tartışmasının ötesine taşımaktadır. Burada söz konusu olan artık yalnızca bir
siyasal aktörün siyasal kapasitesinin sınırlandırılması değil, seçimle
belirlenmiş yerel siyasal iktidarın yargısal süreç sonucunda yeniden dağıtılabilmesi
olasılığıdır. Bu nokta, yargısal araçsallaştırma (lawfare) bakımından
özellikle önemlidir. Lawfare savı mahkemenin kararının mutlaka siyasal
bir talimatla verildiği varsayımına dayandırılmamalıdır. Somut olayda böyle bir
doğrudan kanıt bulunmadıkça böyle bir sonuca ulaşmak yöntembilimsel olarak
doğru değildir. Bununla birlikte yargısal araçsallaştırmanın
değerlendirilmesinde yalnızca kararın görünürdeki hukuksal amacı değil, hukuksal
sürecin seçtiği araçlar, zamanlaması, yaptırımın ağırlığı ve ortaya çıkardığı
siyasal sonuçlar da dikkate alınmalıdır. Bu açıdan İmamoğlu davasında iki
farklı sonuç birbirinden ayrılmalıdır. Birincisi, bireysel siyasal kapasitenin
sınırlandırılmasıdır. İkincisi ise bunun sonucunda ortaya çıkabilecek kurumsal
siyasal iktidar değişikliğidir. İlk sonuç İmamoğlu'nun siyasal haklarıyla ve
ikinci sonuç ise İstanbul seçmenlerinin 2024 yılında oluşturduğu yerel yönetim
iradesinin devamlılığıyla ilgilidir. Dolayısıyla davanın siyasal önemini
yalnızca “İmamoğlu'na siyasi yasak getirilmesi” kavramıyla açıklamak eksik
kalmaktadır. Daha kapsamlı sorun, ceza hukukunun siyasal bir aktörün bireysel
haklarını etkileyen bir yaptırım olmaktan çıkarak seçilmiş bir yerel yönetimin
siyasal bileşimini değiştirebilecek bir sonuç üretip üretemeyeceğidir. Bu
bağlamda “hukuksal tasfiye” kavramının da daha geniş bir anlam kazandığı
görülmektedir. Hukuksal tasfiye yalnızca bir kişinin cezalandırılması veya
siyasal haklarından yoksun bırakılması şeklinde ortaya çıkmayabilir. Eğer hukuksal
bir süreç seçilmiş bir siyasal aktörün görevden ayrılmasına ve onun yönettiği
siyasal kurumun yönetiminin başka bir siyasal aktöre geçebilmesine olanak
sağlayan sonuçlar doğuruyorsa bireysel tasfiye ile kurumsal siyasal yeniden
dağıtım aynı süreç içinde birleşebilir.
Bununla
birlikte bu çalışmanın vardığı sonuç İBB yönetiminin mutlaka el değiştireceği
değildir. Böyle bir sonuç, mevcut kararın kesinleşmesine ve bunu izleyen hukuksal
ve siyasal süreçlere bağlıdır. Aynı şekilde mahkumiyet kararının siyasal amaçla
verildiği de doğrudan kanıtlanmış bir olgu olarak ileri sürülemez. Çalışmanın
ulaştığı daha sınırlı fakat daha güçlü sonuç şudur: Mahkumiyet kararının hukuksal
sonuçları, bireysel cezalandırmanın ötesine geçerek seçilmiş yerel yönetimin
siyasal yapısını değiştirebilecek bir gizil güç taşımaktadır. Bu gizil gü,
kararın demokratik hukuk devleti bakımından değerlendirilmesini zorunlu
kılmaktadır. Çünkü demokratik sistemlerde seçimle belirlenen siyasal iktidarın
değiştirilmesinin temel yolu yeniden seçimdir. Seçilmiş bir makamın seçim
dönemi tamamlanmadan sona ermesi hukuk düzeninde öngörülen olağandışı
mekanizmalar çerçevesinde olanaklı olabilir. Ancak böyle bir mekanizmanın
uygulanmasının seçmen iradesinin yerine başka bir siyasal iradenin geçirilmesi
sonucunu doğurması durumunda ortaya çıkan demokratik temsil sorunu ayrıca
değerlendirilmelidir.
Sonuç olarak
İmamoğlu davası bir hakaret davasından çok daha geniş bir hukuk ve siyaset
sorununu görünür kılmaktadır. Dava ifade özgürlüğü, kamu görevlilerinin
eleştiriye açıklığı, cezanın orantılılığı, siyasal haklar, yargısal
araçsallaştırma, siyasal yıldırma ve demokratik temsil arasındaki bağlantıların
aynı olayda kesiştiği bir örnektir.
Çalışmanın
temel bulgusu bu kesişmenin iki düzeyde gerçekleştiğidir. İlk düzeyde ceza
yaptırımı İmamoğlu'nun bireysel siyasal kapasitesini etkileyebilecek
niteliktedir. İkinci düzeyde ise mahkumiyetin kesinleşmesi ve başkanlığın sona
ermesi durumunda İBB’nin yönetiminin mevcut seçmen iradesinden farklı bir
siyasal bileşime geçebilmesi olanaklıdır. Böylece bireysel siyasal haklara
müdahale ile kurumsal siyasal iktidarın yeniden dağıtılması aynı hukuksal
zincirin iki ayrı sonucu haline gelebilmektedir. Bu nedenle İmamoğlu davası
bakımından temel demokratik hukuk devleti sorusu yalnızca “Bir kamu görevlisine
hakaret cezalandırılmalı mıdır?” değildir. Daha temel soru şudur: Bir siyasal
ifade nedeniyle uygulanan ceza yaptırımı hangi noktada bireysel cezalandırmanın
sınırlarını aşarak bir siyasal aktörün temsil kapasitesini ve sonuçta seçmen
iradesiyle oluşturulmuş kurumsal siyasal iktidarı değiştirebilecek bir araca
dönüşmektedir? İmamoğlu davasının hukuksal ve siyasal önemi tam da bu noktada
ortaya çıkmaktadır. Son değerlendirme kararın kesinleşmesi, gerekçeli kararın
içeriği ve kanun yollarında yapılacak incelemeler sonucunda daha somut duruma
gelecektir. Ancak mevcut aşamada dava, ceza hukuku ile siyasal haklar
arasındaki ilişkinin yanı sıra, yargısal süreçlerin seçilmiş yerel iktidarın
sürekliliği üzerindeki etkisinin de incelenmesini zorunlu kılan bir örnek olay
niteliğindedir. Bu nedenle demokratik hukuk devleti bakımından korunması
gereken yalnızca sanığın hakları değildir. Aynı zamanda seçmenin iradesinin,
siyasal yarışmanın ve seçim yoluyla oluşturulmuş yerel yönetimlerin kurumsal
sürekliliğinin de hukuksal koruma altında tutulması gerekir. Ceza hukukunun
meşru amacı ile siyasal iktidarın yeniden dağıtılması arasında ortaya
çıkabilecek uzaklık bu davanın gelecekteki yargısal değerlendirmelerinde
özellikle dikkate alınması gereken temel sorunlardan biridir.
Kaynakça
Anayasa
Mahkemesi. (2017, 27 Aralık). Keleş Öztürk, B. No: 2014/15001. Anayasa
Mahkemesi.
Anayasa
Mahkemesi. (2022, 26 Mayıs). Samet Çelikçapa, B. No: 2018/14878. Anayasa
Mahkemesi.
Anayasa
Mahkemesi. (2026, 4 Mayıs). Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret
suçunda cezanın alt sınırını ve soruşturma usulünü düzenleyen kurallara ilişkin
itiraz başvurusu hakkında karar, E. 2024/173, K. 2025/277. Anayasa Mahkemesi.
Anayasa
Mahkemesi. (t.y.). İfade özgürlüğüne dair emsal kararlar. Anayasa Mahkemesi.
Anayasa
Mahkemesi. (t.y.). İfade ve basın özgürlüğü. Anayasa Mahkemesi.
Council of
Europe. (1950). Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental
Freedoms. European Court of Human Rights.
European
Court of Human Rights. (2012, February 21). Tuşalp v. Turkey (Applications nos.
32131/08 and 41617/08). European Court of Human Rights.
European
Court of Human Rights. (2014, November 27). Mustafa Erdoğan and Others v.
Turkey (Applications nos. 346/04 and 39779/04). European Court of Human Rights.
European
Court of Human Rights. (t.y.). Guide on Article 10 of the European Convention
on Human Rights: Freedom of expression. European Court of Human Rights.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi. (2004). 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu. Resmî Gazete,
25611.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi. (1982). Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. Resmî Gazete,
17863 (Mükerrer).
Türkiye
Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı. (t.y.). Türk Ceza Kanunu. Adalet Bakanlığı.
TRT Haber.
(2026, 11 Eylül). Ekrem İmamoğlu'na "hakaret" suçundan 2 yıl 1 ay
hapis cezası. TRT Haber.
Anadolu
Ajansı. (2023, 14 Temmuz). Ekrem İmamoğlu hakkında "kamu görevlisine açıkça
hakaret" suçundan dava açıldı. Anadolu Ajansı.
Anadolu
Ajansı. (2026, 11 Eylül). Ekrem İmamoğlu'na "hakaret" suçundan 2 yıl
1 ay hapis cezası. Anadolu Ajansı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder