Yargı Bağımsızlığı Neden Bu Kadar Önemlidir? Birilerinin
bunu gerçekten Trump'a anlatması gerekiyor.
Francis
Fukuyama
“Bu çok adaletsiz. Cumhuriyetçiler,
yargıçlar ve yüksek mahkeme üyeleri sürekli bağımsız olduklarını göstermek
istiyorlar... ‘Beni Trump atamış umurumda değil. Bana hiçbir fark yaratmıyor.
Ona karşı oy veriyorum.’ Çünkü bağımsız olduklarını göstermek istiyorlar.
Bilirsiniz, aptal insanlar.”
— Donald Trump, 1 Nisan 2026
Başkan Trump, doğumla vatandaşlık
hakkını (birthright citizenship) kaldırmayı amaçlayan başkanlık
kararnamesine ilişkin duruşmaları bizzat izledikten sonra oldukça hoşnutsuzdu.
Yüksek Mahkeme üyelerinin birçoğu, Trump'ın başsavcısı John Sauer tarafından
sunulan anayasal gerekçelere kuşkuyla yaklaştı. Trump yalnızca doğumla
vatandaşlık ilkesini küçümsemekle kalmadı, aynı zamanda yargıçların kendilerini
atayan başkandan bağımsız olmaları gerektiği fikrini de alaya aldı.
Geçtiğimiz hafta boyunca federal alt
mahkeme yargıçları Trump'ın çeşitli girişimlerini durdurdu. Bunlar arasında
John F. Kennedy Center for the Performing Arts'ın yeniden adlandırılması, 6
Ocak olaylarına karışan kişileri ödüllendirmeyi amaçlayan 1,8 milyar dolarlık
fon ve Adalet Bakanlığı'nın Kilmar Arkegon Garcia hakkındaki ceza kovuşturması
da bulunuyordu. Bu gelişmeler, Trump destekçilerinin “radikal” ve “aktivist”
yargıçlara yönelik saldırılarını artırdı ve söz konusu yargıçların partizan nedenlerle
hareket ettikleri ileri sürüldü.
Bu olaylar ışığında, yargı
bağımsızlığı fikrinin tarihine yeniden bakmak yararlı olabilir. Bu ilke, Batı
siyasal gelişiminin, özellikle de Anglo-Amerikan siyasal geleneğinin temel
kurumlarından biridir. Hatta Batı uygarlığının büyüklüğünün dayandığı temel
fikirlerden biri olduğu söylenebilir.
Yargı bağımsızlığının kökenleri, 11.
yüzyılın ikinci yarısında yaşanan ve Yatırım Yetkisi Tartışması (Investiture
Controversy) olarak bilinen olaylar dizisine kadar uzanır. Bu kriz, Papa Gregory
VII ile Kutsal Roma İmparatoru Henry IV arasında kilise içindeki rahip ve
piskoposları kimin atayacağı konusunda yaşanmıştır. Bugün olduğu gibi, üst
düzey görevlileri atama yetkisi kurumsal denetimin temel kaynağıydı. O dönemde
Katolik Kilisesi siyasal iktidar dışında en güçlü kurumdu.
Aynı dönemde Kilise hukukun da
koruyucusuydu. Kilise görevlileri, Bizans İmparatoru Justinian I tarafından 6.
yüzyılda derlenen ve Roma Hukuku'nun en yetkin derlemesi kabul edilen Justinianus
Kanunu'nun kayıp bir nüshasını keşfetmişlerdi. Günümüz Avrupa ve Asya
medeni hukuk sistemlerinin atası sayılan bu hukuk külliyatı Oxford, Paris ve
Kopenhag gibi kentlerde kurulan hukuk okullarında öğretilmeye başlandı.
Yatırım Yetkisi Tartışması uzun bir
mücadeleye dönüştü. Henry IV aforoz edildi ve Papa'dan af dilemek için
Canossa'da “çıplak ayakla karda yürümek” zorunda kaldı. Sorun ancak 1122
yılında imzalanan Concordat of Worms ile çözüldü. Bu anlaşma, Kilise'nin
kendi kadrolarını atama yetkisini korumasını sağladı. Böylece kilise hukuku
üzerindeki denetim egemen siyasal otoriteden bağımsız bir kurumun elinde kaldı.
Zamanla hukuk hem Avrupa kıtasında hem
de İngiltere'deki ayrı bir ortak hukuk (common law) geleneği içinde
yürütme organlarının doğrudan denetimi dışında gelişen bir kurallar bütünü durumuna
geldi. Elbette hükümdarlar bunu değiştirmeye çalıştı. Yüzyıllar boyunca birçok
hükümdar hukuksal otoriteyi Kilise'den veya bağımsız mahkemelerden geri almaya
çalıştı.
İngiltere'de Kral Henry VIII, Papa ilk
eşinden boşanmasına izin vermeyince bağımsız bir Church of England kurdu.
Daha sonra Stuart Hanedanı'ndan Kral Charles I, Parlamento ile çalışmak yerine
kendi denetimindeki Star Chamber mahkemesini kullanarak siyasal karşıtlarını
hedef almaya çalıştı. Tanıdık geliyor mu?
Charles'ın hukuku aşmaya ve
Parlamentoyu etkisizleştirmeye yönelik sürekli girişimleri sonunda idam
edilmesine ve English Civil War'ın patlak vermesine yol açtı. Kral ile
Parlamento arasındaki savaşım ancak 1688-1689 yıllarındaki Glorious
Revolution ile çözüldü. Bu devrim Stuart Hanedanı'nı devirdi ve
parlamentonun üstünlüğü ilkesini yerleştirdi. Bundan sonra İngiliz hükümdarları
hukukun üstünde değil, altında kabul edildi. Krallar atık Parlamento tarafından
yapılan yasalara uymak zorundaydılar.
Burada daha geniş bir tablo vardır.
Hukukun bağımsız bir yargı tarafından uygulanması ve korunması sonraki
yüzyıllarda Batı uygarlığının yükselişinin temel nedenlerinden biri oldu. Çin,
Pers ve Bizans imparatorlukları devlet gücü ile dinsel otoritenin birleştiği ve
hükümdarların hukukun son sahibi olduğu bir sistemi benimsiyorlardı. Buna "Sezaropapizm"
denilmektedir.
Buna karşılık İngiltere ve Batı
Avrupa'nın diğer bölgelerinde, özellikle 18. yüzyıldan itibaren hukuk bağımsız
yargı organlarının denetimine bırakıldı. Bu durum yürütme gücünü dengeledi ve çağdaş
ekonomik dünyanın ortaya çıkmasını olanaklı kıldı. Ekonomistlerin sıkça
vurguladığı gibi, mülkiyet haklarını ve sözleşmelerin uygulanmasını güvence
altına alan bir hukuk devleti ekonomik büyümenin temel koşuludur. Gerçek
anlamda hukuk devleti ise ancak bağımsız bir yargı ile olanaklıdır. Krallar
veya başkanlar ekonomik işlemlere keyfi biçimde müdahale edebiliyor ve
mülkiyete el koyabiliyorsa kimse yatırım yapmaz veya yenilik üretmez.
Bağımsız yargı aynı zamanda Amerika'yı
büyük yapan unsurlardan biriydi. Amerika Birleşik Devletleri hiçbir zaman
Avrupa veya Çin tipi güçlü merkezi bir devlet geliştirmedi. Ancak Britanya'dan,
emsal kararların bağlayıcılığına dayanan güçlü bir ortak hukuk geleneğini miras
aldı. Buna daha sonra eyalet ve federal düzeyde çıkarılan yasalar eklendi ve bu
yapı 19. yüzyıldan itibaren ekonomik büyümenin temelini oluşturdu.
Trump ise bu tarihten habersiz
görünmektedir. O, başkan seçildiği için yargıyı da denetleme hakkına sahip
olduğuna inanmaktadır. Kariyeri boyunca hukuk sistemini tarafsız bir uyuşmazlık
çözüm mekanizması olarak değil, kişisel servetini ve gücünü artırmak için
kullanabileceği bir araç olarak görmüştür.
Özellikle ikinci başkanlık döneminin
başlamasından bu yana hukuk devletine yönelik saldırıları hız kazanmıştır. Bu
sürecin doruk noktalarından biri, Geçici Başsavcı Todd Blanche tarafından
önerilen ve yaklaşık 2 milyar dolarlık kamu kaynağını Trump çevresine
aktarabilecek bir fon oluşturma girişimi olmuştur.
Bu konuda geri adım atmasını sağlayan
şey ise hukuksal ilkelere bağlılığı değil, bazı Cumhuriyetçilerin de dahil
olduğu siyasal baskı olmuştur. Ancak Trump hiçbir zaman hukuka bağlı hareket
etmek zorunda olduğu ilkesini veya adalet sisteminin kendi amaçları
doğrultusunda eğip bükemeyeceği bağımsız bir kurum olduğunu kabul etmeyecektir.
Bunu yaparken Donald Trump yalnızca
Amerikan büyüklüğünün önemli kaynaklarından birini değil, aynı zamanda Batı
uygarlığının kurucu ilkelerinden birini de reddetmektedir. Böylece hukuku
yürütme gücüyle birleştirmeye çalışan diğer Sezaropapist liderlerin
safına katılmaktadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder