Avrupa Parlamentosu’nun 2026 Türkiye
Raporu: AB–Türkiye İlişkilerinde Üyelik Paradigmasından Seçici Bütünleşme
Modeline Geçiş
Prof. Dr. Firuz
Demir Yaşamış
ÖZ
Bu çalışma,
Avrupa Parlamentosu’nun 2026 Türkiye Raporu’nu Avrupa Birliği–Türkiye
ilişkilerinin dönüşen yapısı bağlamında incelemektedir. Rapor, Türkiye’nin AB
üyelik sürecine ilişkin klasik genişleme paradigmasının giderek zayıfladığını,
bunun yerine seçici iş birliği ve işlevsel bütünleşme temelli yeni bir ilişki
modelinin öne çıktığını göstermektedir. Çözümleme, raporun normatif demokrasi
vurgusu ile jeopolitik zorunluluklar arasındaki gerilimi temel alarak, AB’nin
Türkiye’ye yönelik yaklaşımındaki yapısal kaymayı tartışmaktadır. Çalışma,
Türkiye–AB ilişkilerinin artık yalnızca üyelik bakış açısı üzerinden değil,
“üyeliksiz bütünleşme” ve “üyelik-sonrası düzen” kavramları üzerinden yeniden
şekillendiğini ileri sürmektedir.
Anahtar kelimeler: Avrupa Parlamentosu, Türkiye-AB
ilişkileri, genişleme siyasası, normatif güç Avrupa, liberal kurumsalcılık,
koşulluluk, demokratik gerileme, üyelik-sonrası düzen
ABSTRACT
This study examines the 2026 European Parliament
Report on Turkey within the evolving framework of EU–Turkey relations. It
argues that the classical enlargement paradigm of EU accession is increasingly
weakening, while a new model based on selective cooperation and functional
integration is emerging. The analysis focuses on the structural tension between
the EU’s normative democratic discourse and its geopolitical imperatives,
highlighting a shift in the Union’s approach toward Turkey. The paper suggests
that EU–Turkey relations are no longer primarily structured around full
membership prospects, but increasingly around concepts such as “integration
without membership” and a “post-accession order.”
Keywords: European
Parliament, EU–Turkey relations, enlargement policy, normative power Europe,
liberal institutionalism, conditionality, democratic backsliding,
post-accession order
GİRİŞ
Avrupa
Parlamentosu (AP) dün (17–18 Haziran 2026 oturumu kapsamında) Türkiye’ye
ilişkin yıllık değerlendirme raporunu kabul etti. Bu, teknik olarak Avrupa
Komisyonu’nun 2025 Türkiye Raporu üzerine hazırlanmış bir Avrupa Parlamentosu
kararı. Oylama sonucu 381 kabul, 107 ret ve 171 çekimser oldu. Raporda AB
üyelik süreci durmuş kabul edilmektedir. Raporun merkezindeki cümle “Türkiye
hükümeti AB üyeliği hedefini sözlü olarak doğrulasa da üyelik sürecini
etkileyen temel demokratik eksikliklerde ilerleme görülmemektedir” cümlesidir.
Parlamentoya göre AB genişleme siyasası yeniden ivme kazanırken Türkiye bu
fırsat penceresini kaçırmaktadır. Bu nedenle tam üyelik görüşmelerinin mevcut
koşullarda ilerletilmesi beklenmemektedir. Ancak Türkiye ile ilişkilerin
tamamen kopması da önerilmemektedir. Üyelik yerine daha seçici ve alan bazlı iş
birliği (göç, ticaret, enerji, güvenlik gibi) yaklaşımı öne çıkmaktadır.
ÇÖZÜMLEME
Hukuk
devleti ve yargı bağımsızlığı en sert eleştiri alan başlık olmuştur. Raporda
özellikle yargı bağımsızlığı, temel haklar, ifade özgürlüğü, siyasal yarışma
koşulları, muhalefet üzerindeki yargısal baskı konularında ciddi gerileme
olduğu görüşü yer almaktadır.
Akın
Gürlek’e yönelik yaptırım çağrısı dikkat çekicidir. Siyasal açıdan en çok ses
getiren bölüm bu olmuştur. Rapor, AB’nin küresel insan hakları yaptırım rejimi
kapsamında Türk yetkililere yönelik hedefli önlemleri değerlendirmesini gündeme
taşımaktadır. Tartışmalar özellikle Adalet Bakanı Akın Gürlek etrafında
yoğunlaşmaktadır. Basına yansıyan metinlerde malvarlığı dondurma ve seyahat
kısıtı gibi seçeneklerin değerlendirilmesi çağrısı yer almaktadır. Ancak bunun
bağlayıcı bir yaptırım kararı olmadığını ve Parlamento’nun önerisi niteliğinde
olduğunu vurgulamak önemlidir. Kesin karar yetkisi AP’nda değil, AB
kurumlarındadır.
Kararda
Türkiye’nin Doğu Akdeniz siyasaları ve “Mavi Vatan” yaklaşımına da eleştirel
atıflar bulunulmaktadır. Özellikle Yunanistan ve Kıbrıs’ın egemenlik hakları
bağlamında daha sert bir dil kullanıldığı görülmektedir.
Burada
önemli bir ayrım vardır. AP kararı siyasal ağırlığı yüksek, hukuken bağlayıcı
değildir. Türkiye’nin üyelik görüşmelerini durduran veya yaptırım uygulayan
kurum AP değildir. Buna karşın AP kararları, Avrupa Komisyonu (AKm) ve Avrupa
Konseyi’nin (AKo) siyasal atmosferini etkileyebilir.
Bu rapor
Türkiye’nin üyelik bakış açısını tamamen kapatmamakta fakat “üyelik bakış açısı
ve demokratik gerileme eleştirisi” dengesinden, “stratejik ortaklık ve normatif
uzaklık” modeline biraz daha kayıldığını göstermektedir.
Asıl konu
Türkiye’nin AB içindeki konumunun yeniden tanımlanmasıdır. Resmi dil hala
“üyelik bakış açısı korunuyor” demektedir ama uygulamada siyaset başka bir yere
evrilmektedir. 1999–2005 döneminin modeli reform, görüşme uyum ve üyelik iken 2020’lerden
sonra gelişen model güvenlik, göç, enerji, seçici iş birliği ve tam üye olmadan
yakınlaşma biçemine dönüşmüştür. Bu raporun alt mesajı “Türkiye önemli ama
artık otomatik olarak genişleme dosyası içinde görülmüyor” olmuştur. Bu çok
önemli bir dönüşümdür çünkü aynı dönemde AB genişleme siyasası yeniden canlanmış
bulunmaktadır. Batı Balkanlar, Ukrayna, Moldova yeniden merkeze alınmıştır.
Rapor özellikle Türkiye’nin bu ivmeyi kaçırdığını söylemektedir.
Bu yılki
rapor öncekilerden daha serttir. Çünkü önceki AP raporlarında eleştiri daha çok
“kurumsal eksiklik” düzeyindeydi. Bu yıl ilk kez ton sorun yalnızca kurumların
zayıflaması değil, bazı aktörlerin bizzat sistemin parçası olarak görülmesidir
çizgiye yaklaşmaktadır. Akın
Gürlek tartışması bu yüzden simgesel önem taşımaktadır. Parlamento düzeyinde
bireysel yaptırım çağrısı yapılması, “soyut hukuk devleti eleştirisi”nden
“sorumlu aktör yaklaşımı”na geçiş işareti olarak okunabilir. Ama bunun otomatik
yaptırım anlamına gelmediğini tekrar not etmek gerekmektedir. AP bir öneri
organıdır. Burada AB’nin kullandığı mantıksal kurum eleştirisi siyasal baskı
üretmemekte ancak bireysel sorumluluk ve maliyet üretmektedir.
Raporun içinde
çelişki de vardır. AB aynı anda iki şeyi söylemektedir: Türkiye’de demokratik ölçünler
yetersizdir. Türkiye stratejik olarak vazgeçilemezdir. Bu iki hedef birbirini
zorlamaktadır. Çünkü göç yönetiminde Türkiye gereklidir, NATO içinde Türkiye
gereklidir, enerji koridorlarında Türkiye gereklidir ve Karadeniz–Orta Doğu çizgisinde
Türkiye gereklidir.
Değerlendirmek
gerekirse, AB Türkiye’den tam olarak kopamamaktadır. Bu nedenle ortaya
“üyeliksiz yakın ortaklık” modeli çıkmaktadır. Yani normatif mesafe ve jeopolitik
yakınlık. Bu, son birkaç yılın en belirgin AB–Türkiye formülü durumuna gelmiştir.
Türkiye
açısından asıl risk: psikolojik eşik
Bence
raporun en önemli sonucu hukuksal değil. AB ile ilişkilerde üç aşama vardır: Eleştirel
ortak, sorunlu aday ülke, aday ama artık üyelik beklenmeyen ülke. Türkiye uzun
süre ikinci kategorideydi. Bu rapor, Avrupa siyasetinde üçüncü kategoriye doğru
kayışın işareti olabilir. Bunun sonucu şu olur: görüşme başlığı açılmaz, ama
gümrük birliği konuşulur, vize konuşulur, savunma konuşulur fakat üyelik
konuşulmaz. Bu, hukuksal değil ama zihinsel bir eşik. İlginç olan AP’nin kapıyı
tamamen kapatmıyor olmasıdır. Metnin satır aralarında şu varsayım var: “Eğer
demokratik reform olur ve kurumsal yönelim değişirse süreç kuramsal olarak
yeniden canlandırılabilir.” Ama artık sorun reformların teknik yeterliliği
değil, AB tarafında da Türkiye’nin üyeliğine ilişkin stratejik beklentinin
değişmeye başlamasıdır.
ULUSLARARASI
KURAMLAR AÇISINDAN AP RAPORU
Liberal
kurumsalcılık: Türkiye AB’den uzaklaşmadı ama özendirme mekanizması çöktü
Liberal
kurumsalcılığın temel varsayımı Devletler yalnızca güç üzerinden değil,
kurumlar, kurallar ve karşılıklı bağımlılık üzerinden davranırlar. Bu
yaklaşımda AB’nin genişleme siyasası tarihsel olarak bir kurumsal dönüşüm
makinesi olarak görülür. Mekanizma üyelik vaadi, reformların özendirilmesi, iç
hukuk uyumu, kurumsal yakınsama ve sonunda üyeliktir. Türkiye–AB ilişkileri
uzun süre bu mantıkla ilerlemiştir. Ama bugünkü raporun söylediği şey özendirmelerin
(membership incentive) artık dönüşüm üretmediğidir. Çünkü iki tarafta da
beklenti zayıflamıştır. Türkiye açısından üyelik ufku uzaklaşmış ve reformların
getirisi azalmıştır. AB açısından ise üyelik maliyeti yükselmiş ve ortaklık
modeli seçenekleri oluşmuştur. Liberal kurumsalcı okuma sorun normların reddi
değil, özendirme yapısının çökmesidir demektedir. Bu nedenle çözüm önerisi gümrük
birliğinin çağdaşlaştırılması, vize serbestisi, sektörel bütünleşme ve aşamalı
ödüllendirme olmuştur. Yani “tam üyelik ya da hiçbir şey” yerine ara bütünleşme
kavramı ortaya çıkmıştır.
Realizm: Demokrasi
dili, güç siyasetinin üzerinde duran meşruluk dili olabilir
Realistler
daha sert okumaktadırlar. Temel varsayım devletler çıkarlarını korur ama
normlar çoğu zaman ikincil önemdedir. Bu bakış açısından rapor şöyle AB’nin
asıl sorusu “Türkiye demokratik mi” değildir, asıl soru “Türkiye hangi
jeopolitik eksene yerleşiyor?” sorusudur? Kanıt olarak realistler Ukrayna
sonrası genişleme ivmesini, savunma ve güvenlik önceliklerini, enerji
koridorlarını, göç kontrolü ve NATO dengesini göstermektedir. Bu çerçevede
Türkiye vazgeçilmezdir ama tam bütünleşme de risklidir. Dolayısıyla realist
okuma “AB, Türkiye’yi dışlamak istemiyor, içeride de görmek istemiyor”
şeklindedir. Buradan çıkan model “tampon ortak” (buffer partner) modelidir.
Bu nedenle yaptırım dili ile iş birliği dili aynı metinde birlikte yer
alabilmektedir.
Normatif
Güç Avrupa (Normative Power Europe): AB kendi kimliğini korumaya
çalışıyor
Bu kuram
özellikle Ian Manners ile özdeşleşir. Temel sav AB’nin gücü askeri değil, norm
üretme kapasitesidir. AB’nin temel normları demokrasi, hukuk devleti, insan
hakları, çoğulculuk ve hukukun üstünlüğüdür. Bu kuram açısından raporun anlamı
çok farklıdır: AP Türkiye’yi değiştirmekten çok AB’nin kendi normatif kimliğini
yeniden ilan etmektedir. Mesaj sadece Ankara’ya değil, Macaristan, Slovakya, aday
ülkeler ve Avrupa kamuoyunadır. Bu bakışta Akın Gürlek tartışmaları da simgeselleşmektedir.
Sorun yalnızca birey değil, “AB’nin hangi davranışları kabul edilebilir saydığı”dır.
Burada AP jeopolitik zorunluluklar normların tamamen askıya alınması anlamına
gelmez sinyalini vermektedir.
Aday ülke
koşulluluk kuramı (Conditionality Theory): Ödül inandırıcı değilse
reform da durur
Bu kuram
özellikle Frank Schimmelfennig ve Ulrich Sedelmeier ile ilişkilidir. Formül çok
açıktır: Reform yapılırsa, ödüllendirilir, inanılırlık artar ve iç siyasal
maliyet azalır. Eğer ödül (üyelik) uzaksa, belirsizse, siyasal açıdan olanaksız
görünüyorsa reform güdülenmesi düşer. Türkiye örneğinde kuram şöyle çalışmaktadır:
2002–2005 arasında üyelik olasıdır ve reform yüksektir. 2010 sonrasında üyelik
belirsizdir çünkü reform temposu düşmüştür.
2026 raporu burada kritik bir eşiği işaret etmektedir. Koşulluluk devam
etmekte ama ödülün inandırıcılığı aşınmaktadır. Bu durumda üç sonuçtan biri
ortaya çıkacaktır: İlişki donar. Yeni bütünleşme seçenekleri oluşur. Taraflardan
biri süreci resmen sonlandırır. AB şu anda ikinci yolu denemektedir.
Kuramsal
Bütünleştirme
Dört kuram
tek cümlede toplanırsa, liberal kurumsalcılığa göre özendirme sistemi bozulmuş,
realizme göre, jeopolitik hesaplar normların önüne geçmiş, normatif güç Avrupa
kuramı açısından AB kendi kimliğini savunmaya başlamış ve koşulluluk kuramına göre,
üyelik ödülü inandırıcılığını kaybetmiştir. Belki de en ilginç sonuç bu raporun
Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaşmasını değil, AB’nin Türkiye’yi üyelikten farklı
bir kategoriye yerleştirme girişimini gösteriyor olmasıdır.
Avrupa
Parlamentosu’nun Türkiye raporu yalnızca dış siyasa belgesi mi, yoksa devlet
dönüşümü ve rejim tipi tartışmasının bir parçası mı?
Bu soruya
dört ayrı kavramla yanıt vermek gerekmektedir.
Avrupalılaşma
(Europeanisation): Avrupa’ya girmek değil, Avrupa gibi yönetilmeyi öğrenmektir
Avrupalılaşma
yazınında temel fikir AB üyeliği bir sonuçtur, asıl süreç kurumların Avrupa
normlarına göre yeniden şekillenmesidir önermesidir. Burada önemli ayrım Avrupa
ile bütünleşme AB’ye katılım, Avrupalılaşma ve iç düzenin dönüşmesi sürecidir. Türkiye’de
uzun süre AB baskısı, reform, iç hukuk değişikliği ve kurumsal yeniden
yapılanma süreci üzerinde çalışmıştır. Ama yazında buna karşı bir başka kavram daha
vardır: “ters Avrupalılaşma” (de-Europeanisation). Yani şekilsel
kurallar kalmakta, uygulama değişmekte ve kurumlar başka mantıkla işlemeye başlamaktadır.
AP raporunun dili biraz buna yaklaşmaktadır. Rapor, sorun reform eksikliği
değildir reform sonrası kurumsal yönün tersine dönmesidir imasında
bulunmaktadır. Bu çok daha ağır bir savdır.
Demokratik
gerileme (Democratic Backsliding): Darbe değil, yavaş rejim dönüşümü
Bu kavram
son yılların en güçlü siyaset bilimi tartışmalarından biridir. Klasik model tank,
darbe ve anayasayı askıya almadır. Yeni modelde ise seçimler sürmekte ama yarışma
koşulları değişmektedir. Demokratik gerilemenin tipik göstergeleri yargı
özerkliğinin azalması, muhalefetin eşitsiz yarışma koşulları, yönetimde
merkezileşme ve kurumsal denge mekanizmalarının aşınması bu emenler arasındadır.
AP’nun Türkiye dili artık “demokrasi eksiklikler”den çok demokratik gerileme tanılamasına
yaklaşıyor. Fakat burada kuramsal bir sorun vardır. Çünkü aynı yazında şu
eleştiri de vardır: Demokratik gerileme kavramı bazen Batı merkezli ölçünlerin
evrenselleştirilmesine dönüşebilir. Yani her farklı kurumsal yapı gerileme
değildir. Burada ölçüt kurumsal farklılık değil, iktidar değişiminin uygulamada
ne kadar olanaklı olduğudur.
Üyelik-sonrası
düzen (Post-accession / Post-enlargement order): Üyelik sonrası değil,
üyelik dışı Avrupa
Bu raporun en
ilginç kavramı olarak ortaya çıkmaktadır. AB uzun süre komşular, aday ve sonra
da üye olarak düşünmüştür. Ama son yıllarda yeni kategori oluşmuştur: bütünleşen
ama üye olmayan ülkeler kategorisi. Örnek kümeler Norveç, İsviçre, Ukrayna ve Türkiye.
Türkiye’nin farkı ne tam dışarıda, ne içeride olmasıdır. Bu yüzden bazı
akademisyenler buna “kalıcı adaylık” (permanent candidacy) veya “tam üye olmada işlevsel bütünleşme” (functional
integration without membership) demektedir. Bu modelde ticaret var, göç
anlaşması var, güvenlik iş birliği var ama karar masasında yer yoktur. Bu
nedenle Türkiye dosyasında artık soru “AB’ye girer mi?” değil, “AB ile hangi
düzeyde birlikte yaşar?” sorusudur.
Egemenlik
tartışması: Asıl çatışma hukuk değil, siyasal otoritenin kaynağı
Burada kuramsal
kırılma çok derindir. AB’nin varsayımına göre, egemenlik paylaşılabilir. Çağdaş
ulus-devlet yaklaşımına göre, egemenlik devredilemez. Türkiye–AB geriliminin
altında çoğu zaman bu çelişki yatmaktadır. AB yargı ölçünleri, insan hakları
denetimi, ortak kurallar derken, egemenlikçi yaklaşım demokratik meşruluk
ulusal düzeyde oluşur demektedir. Dolayısıyla çatışma yalnızca “reform yap /
yapma” değildir. Son sözü kim söyler? Ulusal siyaset mi? Yoksa ulusüstü normlar
mı?
Kuramsal Bütünleştirme
Bu çerçevede
AP raporu Avrupalılaşma açısından dönüşüm durdu, demokratik gerilemede kurumsal
yön tartışmalı, üyelik-sonrası düzeni açısından üyelik dışı bütünleşme oluşmaktadır
denilmektedir. Egemenlik konusunda ise normatif Avrupa ile ulusal karar alanı
çatışmaktadır. Paradoks ise Türkiye Avrupa’dan tamamen uzaklaşmamakta ama
Avrupa’nın Türkiye’ye ilişkin beklentisi değişmektedir.
GENEL
DEĞERLENDİRME
Avrupa
Parlamentosu’nun 2026 Türkiye raporu, hukuksal etkisinden çok siyasal ve simgesel
ağırlığı nedeniyle önem taşımaktadır. Bu tür raporlar görüşme başlığı açmaz,
yaptırım uygulamaz, üyelik sürecini tek başına belirlemez. Ama Avrupa siyasal
merkezinin Türkiye’ye nasıl baktığını gösteren bir barometre işlevi görür. Bu
raporda dikkat çeken nokta, eleştirilerin sertliği kadar ilişkinin tanımındaki
değişimdir. Uzun süre Türkiye–AB ilişkilerinin temel sorusu şuydu: Türkiye
gerekli reformları yaparsa AB üyesi olabilir mi? Bu raporda soru giderek şuna
dönüşüyor gibi görünmektedir: Türkiye ile AB arasında üyelik dışında
sürdürülebilir bir stratejik ilişki modeli kurulabilir mi? Bu önemli bir
zihinsel kaymadır.
Raporun
ikinci önemli özelliği, normatif dil ile jeopolitik dilin aynı metinde birlikte
bulunmasıdır. Bir tarafta hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, temel haklar ve demokratik
ölçünler vurgulanırken, diğer tarafta ise göç yönetimi, güvenlik, enerji, bölgesel
kararlılık ve ekonomik karşılıklı bağımlılık alanlarında Türkiye ile iş birliğinin
sürdürülmesi öngörülmektedir. Bu, AB bugün Türkiye’ye ne klasik aday ülke ne de
sıradan komşu ülke gibi bakmakta olduğunu göstermektedir. Türkiye de AB’ye
artık yalnızca üyelik bakış açısı üzerinden yaklaşmamaktadır. Dolayısıyla iki
taraf arasında uygulamada yeni bir ara rejim oluşmaktadır: yüksek bütünleşme ve
düşük siyasal yakınsama.
Sonuç
Bu belge
Türkiye’nin Avrupa’dan kopuşunu ilan etmemektedir. Ama Avrupa’nın Türkiye’ye
ilişkin stratejik beklentilerinin değişmekte olduğuna işaret etmektedir. Türkiye’de
yeniden güçlü bir reform ve kurumsal yakınlaşma dönemi oluşursa üyelik bakış
açısı kuramsal olarak tekrar canlandırılabilir; çünkü AB metinlerinde kapı
resmen kapatılmış değildir. Ancak mevcut eğilim devam ederse ilişki büyük
olasılıkla üyelik görüşmesi yerine seçici bütünleşme, siyasal yakınlaşma yerine
işlevsel ortaklık ve normatif birliktelik yerine karşılıklı zorunluluk eksenine
yerleşecektir. Belki raporun en önemli cümlesi teknik değil, psikolojik
düzeydedir: AB artık Türkiye’nin ne kadar Avrupalı olduğunu değil, Türkiye ile
Avrupa’nın bundan sonra nasıl birlikte yaşayacağını tartışıyor olabilir.
Kaynakça
Euronews.
(2026, June 17). Avrupa Parlamentosu’nun sert eleştiriler içeren Türkiye raporu
kabul edildi. https://tr.euronews.com
European
Parliament Committee on Foreign Affairs (AFET). (2026). Press release: No EU
accession progress without reforms in Türkiye. https://www.europarl.europa.eu
European
Parliament. (2026). Procedure file: 2026/2613(RSP) – Resolution on Türkiye.
European Parliamentary Research Service. https://oeil.europarl.europa.eu
European
Parliament. (2026, June 17). European Parliament adopts resolution on Türkiye
with 381 votes in favour. https://www.europarl.europa.eu
European
Parliament. (2026, June 17). European Parliament resolution on the 2025
Commission report on Türkiye (2026/…/RSP). https://www.europarl.europa.eu
European
Parliamentary Research Service. (2026). At a glance: 2025 Commission report on
Türkiye. https://www.europarl.europa.eu/thinktank
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder