Hakkımda

FİRUZ DEMİR YAŞAMIŞ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiştir (1968). University of Southern California’da planlama (kentsel ve bölgesel çevre) ve kamu yönetimi yüksek lisans programlarını bitirmiştir (1976). Siyaset ve Kamu Yönetimi Doktoru (1991). Yerel Yönetimler, Kentleşme ve Çevre Politikaları bilim dalında doçent (1993). Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı’nın kuruluşu sırasında müsteşar vekili. (1978-80) UNICEF Türkiye temsilciliği. (1982-84) Dünya Bankası’nın Çukurova Kentsel Gelişme Projesi’nde kurumsal gelişme uzmanı. (1984-86) Çankaya Belediyesi’nin kurumsal gelişme projesini yürütmüştür. (1989-91) Yedinci Kalkınma Planı “Çevre Özel İhtisas Komisyonu”nun başkanlığı. DPT “Çevre Yapısal Değişim Projesi” komisyonu başkanlığı. Cumhurbaşkanlığı DDK’nun Devlet Islahat Projesi raportörü. (2000-1) Çevre Bakanlığı Müsteşarı (Şubat 1998 – Ağustos 1999). Sabancı Üniversitesi tam zamanlı öğretim üyesi. (2001-2005) Halen yarı zamanlı öğretim üyesi olarak çeşitli üniversitelerde ders vermektedir. Şimdiye kadar ders verdiği üniversiteler arasında Ankara, Orta Doğu, Hacettepe, Fatih, Yeditepe, Maltepe ve Lefke Avrupa (Kıbrıs) üniversiteleri bulunmaktadır.
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Translate

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE

EVİM: ARKEON, TUZLA, ISTANBUL, TÜRKİYE
EV

Bu Blogda Ara

18 Haziran 2026 Perşembe

 

Avrupa Parlamentosu’nun 2026 Türkiye Raporu: AB–Türkiye İlişkilerinde Üyelik Paradigmasından Seçici Bütünleşme Modeline Geçiş

 

 

 

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış

 

 

 

 

ÖZ

Bu çalışma, Avrupa Parlamentosu’nun 2026 Türkiye Raporu’nu Avrupa Birliği–Türkiye ilişkilerinin dönüşen yapısı bağlamında incelemektedir. Rapor, Türkiye’nin AB üyelik sürecine ilişkin klasik genişleme paradigmasının giderek zayıfladığını, bunun yerine seçici iş birliği ve işlevsel bütünleşme temelli yeni bir ilişki modelinin öne çıktığını göstermektedir. Çözümleme, raporun normatif demokrasi vurgusu ile jeopolitik zorunluluklar arasındaki gerilimi temel alarak, AB’nin Türkiye’ye yönelik yaklaşımındaki yapısal kaymayı tartışmaktadır. Çalışma, Türkiye–AB ilişkilerinin artık yalnızca üyelik bakış açısı üzerinden değil, “üyeliksiz bütünleşme” ve “üyelik-sonrası düzen” kavramları üzerinden yeniden şekillendiğini ileri sürmektedir.

Anahtar kelimeler: Avrupa Parlamentosu, Türkiye-AB ilişkileri, genişleme siyasası, normatif güç Avrupa, liberal kurumsalcılık, koşulluluk, demokratik gerileme, üyelik-sonrası düzen

 

 

ABSTRACT

This study examines the 2026 European Parliament Report on Turkey within the evolving framework of EU–Turkey relations. It argues that the classical enlargement paradigm of EU accession is increasingly weakening, while a new model based on selective cooperation and functional integration is emerging. The analysis focuses on the structural tension between the EU’s normative democratic discourse and its geopolitical imperatives, highlighting a shift in the Union’s approach toward Turkey. The paper suggests that EU–Turkey relations are no longer primarily structured around full membership prospects, but increasingly around concepts such as “integration without membership” and a “post-accession order.”

Keywords: European Parliament, EU–Turkey relations, enlargement policy, normative power Europe, liberal institutionalism, conditionality, democratic backsliding, post-accession order


 

GİRİŞ

Avrupa Parlamentosu (AP) dün (17–18 Haziran 2026 oturumu kapsamında) Türkiye’ye ilişkin yıllık değerlendirme raporunu kabul etti. Bu, teknik olarak Avrupa Komisyonu’nun 2025 Türkiye Raporu üzerine hazırlanmış bir Avrupa Parlamentosu kararı. Oylama sonucu 381 kabul, 107 ret ve 171 çekimser oldu. Raporda AB üyelik süreci durmuş kabul edilmektedir. Raporun merkezindeki cümle “Türkiye hükümeti AB üyeliği hedefini sözlü olarak doğrulasa da üyelik sürecini etkileyen temel demokratik eksikliklerde ilerleme görülmemektedir” cümlesidir. Parlamentoya göre AB genişleme siyasası yeniden ivme kazanırken Türkiye bu fırsat penceresini kaçırmaktadır. Bu nedenle tam üyelik görüşmelerinin mevcut koşullarda ilerletilmesi beklenmemektedir. Ancak Türkiye ile ilişkilerin tamamen kopması da önerilmemektedir. Üyelik yerine daha seçici ve alan bazlı iş birliği (göç, ticaret, enerji, güvenlik gibi) yaklaşımı öne çıkmaktadır.

ÇÖZÜMLEME

Hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı en sert eleştiri alan başlık olmuştur. Raporda özellikle yargı bağımsızlığı, temel haklar, ifade özgürlüğü, siyasal yarışma koşulları, muhalefet üzerindeki yargısal baskı konularında ciddi gerileme olduğu görüşü yer almaktadır.

Akın Gürlek’e yönelik yaptırım çağrısı dikkat çekicidir. Siyasal açıdan en çok ses getiren bölüm bu olmuştur. Rapor, AB’nin küresel insan hakları yaptırım rejimi kapsamında Türk yetkililere yönelik hedefli önlemleri değerlendirmesini gündeme taşımaktadır. Tartışmalar özellikle Adalet Bakanı Akın Gürlek etrafında yoğunlaşmaktadır. Basına yansıyan metinlerde malvarlığı dondurma ve seyahat kısıtı gibi seçeneklerin değerlendirilmesi çağrısı yer almaktadır. Ancak bunun bağlayıcı bir yaptırım kararı olmadığını ve Parlamento’nun önerisi niteliğinde olduğunu vurgulamak önemlidir. Kesin karar yetkisi AP’nda değil, AB kurumlarındadır.

Kararda Türkiye’nin Doğu Akdeniz siyasaları ve “Mavi Vatan” yaklaşımına da eleştirel atıflar bulunulmaktadır. Özellikle Yunanistan ve Kıbrıs’ın egemenlik hakları bağlamında daha sert bir dil kullanıldığı görülmektedir.

Burada önemli bir ayrım vardır. AP kararı siyasal ağırlığı yüksek, hukuken bağlayıcı değildir. Türkiye’nin üyelik görüşmelerini durduran veya yaptırım uygulayan kurum AP değildir. Buna karşın AP kararları, Avrupa Komisyonu (AKm) ve Avrupa Konseyi’nin (AKo) siyasal atmosferini etkileyebilir.

Bu rapor Türkiye’nin üyelik bakış açısını tamamen kapatmamakta fakat “üyelik bakış açısı ve demokratik gerileme eleştirisi” dengesinden, “stratejik ortaklık ve normatif uzaklık” modeline biraz daha kayıldığını göstermektedir.

Asıl konu Türkiye’nin AB içindeki konumunun yeniden tanımlanmasıdır. Resmi dil hala “üyelik bakış açısı korunuyor” demektedir ama uygulamada siyaset başka bir yere evrilmektedir. 1999–2005 döneminin modeli reform, görüşme uyum ve üyelik iken 2020’lerden sonra gelişen model güvenlik, göç, enerji, seçici iş birliği ve tam üye olmadan yakınlaşma biçemine dönüşmüştür. Bu raporun alt mesajı “Türkiye önemli ama artık otomatik olarak genişleme dosyası içinde görülmüyor” olmuştur. Bu çok önemli bir dönüşümdür çünkü aynı dönemde AB genişleme siyasası yeniden canlanmış bulunmaktadır. Batı Balkanlar, Ukrayna, Moldova yeniden merkeze alınmıştır. Rapor özellikle Türkiye’nin bu ivmeyi kaçırdığını söylemektedir.

Bu yılki rapor öncekilerden daha serttir. Çünkü önceki AP raporlarında eleştiri daha çok “kurumsal eksiklik” düzeyindeydi. Bu yıl ilk kez ton sorun yalnızca kurumların zayıflaması değil, bazı aktörlerin bizzat sistemin parçası olarak görülmesidir çizgiye yaklaşmaktadır. Akın Gürlek tartışması bu yüzden simgesel önem taşımaktadır. Parlamento düzeyinde bireysel yaptırım çağrısı yapılması, “soyut hukuk devleti eleştirisi”nden “sorumlu aktör yaklaşımı”na geçiş işareti olarak okunabilir. Ama bunun otomatik yaptırım anlamına gelmediğini tekrar not etmek gerekmektedir. AP bir öneri organıdır. Burada AB’nin kullandığı mantıksal kurum eleştirisi siyasal baskı üretmemekte ancak bireysel sorumluluk ve maliyet üretmektedir.

Raporun içinde çelişki de vardır. AB aynı anda iki şeyi söylemektedir: Türkiye’de demokratik ölçünler yetersizdir. Türkiye stratejik olarak vazgeçilemezdir. Bu iki hedef birbirini zorlamaktadır. Çünkü göç yönetiminde Türkiye gereklidir, NATO içinde Türkiye gereklidir, enerji koridorlarında Türkiye gereklidir ve Karadeniz–Orta Doğu çizgisinde Türkiye gereklidir.

Değerlendirmek gerekirse, AB Türkiye’den tam olarak kopamamaktadır. Bu nedenle ortaya “üyeliksiz yakın ortaklık” modeli çıkmaktadır. Yani normatif mesafe ve jeopolitik yakınlık. Bu, son birkaç yılın en belirgin AB–Türkiye formülü durumuna gelmiştir.

Türkiye açısından asıl risk: psikolojik eşik

Bence raporun en önemli sonucu hukuksal değil. AB ile ilişkilerde üç aşama vardır: Eleştirel ortak, sorunlu aday ülke, aday ama artık üyelik beklenmeyen ülke. Türkiye uzun süre ikinci kategorideydi. Bu rapor, Avrupa siyasetinde üçüncü kategoriye doğru kayışın işareti olabilir. Bunun sonucu şu olur: görüşme başlığı açılmaz, ama gümrük birliği konuşulur, vize konuşulur, savunma konuşulur fakat üyelik konuşulmaz. Bu, hukuksal değil ama zihinsel bir eşik. İlginç olan AP’nin kapıyı tamamen kapatmıyor olmasıdır. Metnin satır aralarında şu varsayım var: “Eğer demokratik reform olur ve kurumsal yönelim değişirse süreç kuramsal olarak yeniden canlandırılabilir.” Ama artık sorun reformların teknik yeterliliği değil, AB tarafında da Türkiye’nin üyeliğine ilişkin stratejik beklentinin değişmeye başlamasıdır.

ULUSLARARASI KURAMLAR AÇISINDAN AP RAPORU

Liberal kurumsalcılık: Türkiye AB’den uzaklaşmadı ama özendirme mekanizması çöktü

Liberal kurumsalcılığın temel varsayımı Devletler yalnızca güç üzerinden değil, kurumlar, kurallar ve karşılıklı bağımlılık üzerinden davranırlar. Bu yaklaşımda AB’nin genişleme siyasası tarihsel olarak bir kurumsal dönüşüm makinesi olarak görülür. Mekanizma üyelik vaadi, reformların özendirilmesi, iç hukuk uyumu, kurumsal yakınsama ve sonunda üyeliktir. Türkiye–AB ilişkileri uzun süre bu mantıkla ilerlemiştir. Ama bugünkü raporun söylediği şey özendirmelerin (membership incentive) artık dönüşüm üretmediğidir. Çünkü iki tarafta da beklenti zayıflamıştır. Türkiye açısından üyelik ufku uzaklaşmış ve reformların getirisi azalmıştır. AB açısından ise üyelik maliyeti yükselmiş ve ortaklık modeli seçenekleri oluşmuştur. Liberal kurumsalcı okuma sorun normların reddi değil, özendirme yapısının çökmesidir demektedir. Bu nedenle çözüm önerisi gümrük birliğinin çağdaşlaştırılması, vize serbestisi, sektörel bütünleşme ve aşamalı ödüllendirme olmuştur. Yani “tam üyelik ya da hiçbir şey” yerine ara bütünleşme kavramı ortaya çıkmıştır.

Realizm: Demokrasi dili, güç siyasetinin üzerinde duran meşruluk dili olabilir

Realistler daha sert okumaktadırlar. Temel varsayım devletler çıkarlarını korur ama normlar çoğu zaman ikincil önemdedir. Bu bakış açısından rapor şöyle AB’nin asıl sorusu “Türkiye demokratik mi” değildir, asıl soru “Türkiye hangi jeopolitik eksene yerleşiyor?” sorusudur? Kanıt olarak realistler Ukrayna sonrası genişleme ivmesini, savunma ve güvenlik önceliklerini, enerji koridorlarını, göç kontrolü ve NATO dengesini göstermektedir. Bu çerçevede Türkiye vazgeçilmezdir ama tam bütünleşme de risklidir. Dolayısıyla realist okuma “AB, Türkiye’yi dışlamak istemiyor, içeride de görmek istemiyor” şeklindedir. Buradan çıkan model “tampon ortak” (buffer partner) modelidir. Bu nedenle yaptırım dili ile iş birliği dili aynı metinde birlikte yer alabilmektedir.

Normatif Güç Avrupa (Normative Power Europe): AB kendi kimliğini korumaya çalışıyor

Bu kuram özellikle Ian Manners ile özdeşleşir. Temel sav AB’nin gücü askeri değil, norm üretme kapasitesidir. AB’nin temel normları demokrasi, hukuk devleti, insan hakları, çoğulculuk ve hukukun üstünlüğüdür. Bu kuram açısından raporun anlamı çok farklıdır: AP Türkiye’yi değiştirmekten çok AB’nin kendi normatif kimliğini yeniden ilan etmektedir. Mesaj sadece Ankara’ya değil, Macaristan, Slovakya, aday ülkeler ve Avrupa kamuoyunadır. Bu bakışta Akın Gürlek tartışmaları da simgeselleşmektedir. Sorun yalnızca birey değil, “AB’nin hangi davranışları kabul edilebilir saydığı”dır. Burada AP jeopolitik zorunluluklar normların tamamen askıya alınması anlamına gelmez sinyalini vermektedir.

Aday ülke koşulluluk kuramı (Conditionality Theory): Ödül inandırıcı değilse reform da durur

Bu kuram özellikle Frank Schimmelfennig ve Ulrich Sedelmeier ile ilişkilidir. Formül çok açıktır: Reform yapılırsa, ödüllendirilir, inanılırlık artar ve iç siyasal maliyet azalır. Eğer ödül (üyelik) uzaksa, belirsizse, siyasal açıdan olanaksız görünüyorsa reform güdülenmesi düşer. Türkiye örneğinde kuram şöyle çalışmaktadır: 2002–2005 arasında üyelik olasıdır ve reform yüksektir. 2010 sonrasında üyelik belirsizdir çünkü reform temposu düşmüştür.  2026 raporu burada kritik bir eşiği işaret etmektedir. Koşulluluk devam etmekte ama ödülün inandırıcılığı aşınmaktadır. Bu durumda üç sonuçtan biri ortaya çıkacaktır: İlişki donar. Yeni bütünleşme seçenekleri oluşur. Taraflardan biri süreci resmen sonlandırır. AB şu anda ikinci yolu denemektedir.

Kuramsal Bütünleştirme

Dört kuram tek cümlede toplanırsa, liberal kurumsalcılığa göre özendirme sistemi bozulmuş, realizme göre, jeopolitik hesaplar normların önüne geçmiş, normatif güç Avrupa kuramı açısından AB kendi kimliğini savunmaya başlamış ve koşulluluk kuramına göre, üyelik ödülü inandırıcılığını kaybetmiştir. Belki de en ilginç sonuç bu raporun Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaşmasını değil, AB’nin Türkiye’yi üyelikten farklı bir kategoriye yerleştirme girişimini gösteriyor olmasıdır.

Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye raporu yalnızca dış siyasa belgesi mi, yoksa devlet dönüşümü ve rejim tipi tartışmasının bir parçası mı?

Bu soruya dört ayrı kavramla yanıt vermek gerekmektedir.

Avrupalılaşma (Europeanisation): Avrupa’ya girmek değil, Avrupa gibi yönetilmeyi öğrenmektir

Avrupalılaşma yazınında temel fikir AB üyeliği bir sonuçtur, asıl süreç kurumların Avrupa normlarına göre yeniden şekillenmesidir önermesidir. Burada önemli ayrım Avrupa ile bütünleşme AB’ye katılım, Avrupalılaşma ve iç düzenin dönüşmesi sürecidir. Türkiye’de uzun süre AB baskısı, reform, iç hukuk değişikliği ve kurumsal yeniden yapılanma süreci üzerinde çalışmıştır. Ama yazında buna karşı bir başka kavram daha vardır: “ters Avrupalılaşma” (de-Europeanisation). Yani şekilsel kurallar kalmakta, uygulama değişmekte ve kurumlar başka mantıkla işlemeye başlamaktadır. AP raporunun dili biraz buna yaklaşmaktadır. Rapor, sorun reform eksikliği değildir reform sonrası kurumsal yönün tersine dönmesidir imasında bulunmaktadır. Bu çok daha ağır bir savdır.

Demokratik gerileme (Democratic Backsliding): Darbe değil, yavaş rejim dönüşümü

Bu kavram son yılların en güçlü siyaset bilimi tartışmalarından biridir. Klasik model tank, darbe ve anayasayı askıya almadır. Yeni modelde ise seçimler sürmekte ama yarışma koşulları değişmektedir. Demokratik gerilemenin tipik göstergeleri yargı özerkliğinin azalması, muhalefetin eşitsiz yarışma koşulları, yönetimde merkezileşme ve kurumsal denge mekanizmalarının aşınması bu emenler arasındadır. AP’nun Türkiye dili artık “demokrasi eksiklikler”den çok demokratik gerileme tanılamasına yaklaşıyor. Fakat burada kuramsal bir sorun vardır. Çünkü aynı yazında şu eleştiri de vardır: Demokratik gerileme kavramı bazen Batı merkezli ölçünlerin evrenselleştirilmesine dönüşebilir. Yani her farklı kurumsal yapı gerileme değildir. Burada ölçüt kurumsal farklılık değil, iktidar değişiminin uygulamada ne kadar olanaklı olduğudur.

Üyelik-sonrası düzen (Post-accession / Post-enlargement order): Üyelik sonrası değil, üyelik dışı Avrupa

Bu raporun en ilginç kavramı olarak ortaya çıkmaktadır. AB uzun süre komşular, aday ve sonra da üye olarak düşünmüştür. Ama son yıllarda yeni kategori oluşmuştur: bütünleşen ama üye olmayan ülkeler kategorisi. Örnek kümeler Norveç, İsviçre, Ukrayna ve Türkiye. Türkiye’nin farkı ne tam dışarıda, ne içeride olmasıdır. Bu yüzden bazı akademisyenler buna “kalıcı adaylık” (permanent candidacy) veya “tam üye olmada işlevsel bütünleşme” (functional integration without membership) demektedir. Bu modelde ticaret var, göç anlaşması var, güvenlik iş birliği var ama karar masasında yer yoktur. Bu nedenle Türkiye dosyasında artık soru “AB’ye girer mi?” değil, “AB ile hangi düzeyde birlikte yaşar?” sorusudur.

Egemenlik tartışması: Asıl çatışma hukuk değil, siyasal otoritenin kaynağı

Burada kuramsal kırılma çok derindir. AB’nin varsayımına göre, egemenlik paylaşılabilir. Çağdaş ulus-devlet yaklaşımına göre, egemenlik devredilemez. Türkiye–AB geriliminin altında çoğu zaman bu çelişki yatmaktadır. AB yargı ölçünleri, insan hakları denetimi, ortak kurallar derken, egemenlikçi yaklaşım demokratik meşruluk ulusal düzeyde oluşur demektedir. Dolayısıyla çatışma yalnızca “reform yap / yapma” değildir. Son sözü kim söyler? Ulusal siyaset mi? Yoksa ulusüstü normlar mı?

Kuramsal Bütünleştirme

Bu çerçevede AP raporu Avrupalılaşma açısından dönüşüm durdu, demokratik gerilemede kurumsal yön tartışmalı, üyelik-sonrası düzeni açısından üyelik dışı bütünleşme oluşmaktadır denilmektedir. Egemenlik konusunda ise normatif Avrupa ile ulusal karar alanı çatışmaktadır. Paradoks ise Türkiye Avrupa’dan tamamen uzaklaşmamakta ama Avrupa’nın Türkiye’ye ilişkin beklentisi değişmektedir.

GENEL DEĞERLENDİRME

Avrupa Parlamentosu’nun 2026 Türkiye raporu, hukuksal etkisinden çok siyasal ve simgesel ağırlığı nedeniyle önem taşımaktadır. Bu tür raporlar görüşme başlığı açmaz, yaptırım uygulamaz, üyelik sürecini tek başına belirlemez. Ama Avrupa siyasal merkezinin Türkiye’ye nasıl baktığını gösteren bir barometre işlevi görür. Bu raporda dikkat çeken nokta, eleştirilerin sertliği kadar ilişkinin tanımındaki değişimdir. Uzun süre Türkiye–AB ilişkilerinin temel sorusu şuydu: Türkiye gerekli reformları yaparsa AB üyesi olabilir mi? Bu raporda soru giderek şuna dönüşüyor gibi görünmektedir: Türkiye ile AB arasında üyelik dışında sürdürülebilir bir stratejik ilişki modeli kurulabilir mi? Bu önemli bir zihinsel kaymadır.

Raporun ikinci önemli özelliği, normatif dil ile jeopolitik dilin aynı metinde birlikte bulunmasıdır. Bir tarafta hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, temel haklar ve demokratik ölçünler vurgulanırken, diğer tarafta ise göç yönetimi, güvenlik, enerji, bölgesel kararlılık ve ekonomik karşılıklı bağımlılık alanlarında Türkiye ile iş birliğinin sürdürülmesi öngörülmektedir. Bu, AB bugün Türkiye’ye ne klasik aday ülke ne de sıradan komşu ülke gibi bakmakta olduğunu göstermektedir. Türkiye de AB’ye artık yalnızca üyelik bakış açısı üzerinden yaklaşmamaktadır. Dolayısıyla iki taraf arasında uygulamada yeni bir ara rejim oluşmaktadır: yüksek bütünleşme ve düşük siyasal yakınsama.

Sonuç

Bu belge Türkiye’nin Avrupa’dan kopuşunu ilan etmemektedir. Ama Avrupa’nın Türkiye’ye ilişkin stratejik beklentilerinin değişmekte olduğuna işaret etmektedir. Türkiye’de yeniden güçlü bir reform ve kurumsal yakınlaşma dönemi oluşursa üyelik bakış açısı kuramsal olarak tekrar canlandırılabilir; çünkü AB metinlerinde kapı resmen kapatılmış değildir. Ancak mevcut eğilim devam ederse ilişki büyük olasılıkla üyelik görüşmesi yerine seçici bütünleşme, siyasal yakınlaşma yerine işlevsel ortaklık ve normatif birliktelik yerine karşılıklı zorunluluk eksenine yerleşecektir. Belki raporun en önemli cümlesi teknik değil, psikolojik düzeydedir: AB artık Türkiye’nin ne kadar Avrupalı olduğunu değil, Türkiye ile Avrupa’nın bundan sonra nasıl birlikte yaşayacağını tartışıyor olabilir.


 

Kaynakça

 

Euronews. (2026, June 17). Avrupa Parlamentosu’nun sert eleştiriler içeren Türkiye raporu kabul edildi. https://tr.euronews.com

European Parliament Committee on Foreign Affairs (AFET). (2026). Press release: No EU accession progress without reforms in Türkiye. https://www.europarl.europa.eu

European Parliament. (2026). Procedure file: 2026/2613(RSP) – Resolution on Türkiye. European Parliamentary Research Service. https://oeil.europarl.europa.eu

European Parliament. (2026, June 17). European Parliament adopts resolution on Türkiye with 381 votes in favour. https://www.europarl.europa.eu

European Parliament. (2026, June 17). European Parliament resolution on the 2025 Commission report on Türkiye (2026/…/RSP). https://www.europarl.europa.eu

European Parliamentary Research Service. (2026). At a glance: 2025 Commission report on Türkiye. https://www.europarl.europa.eu/thinktank

Hiç yorum yok: