Türkiye'de Asimetrik Siyasal Yarışma: AKP–CHP Mücadelesi, Devlet Kapasitesi ve Rejim Dönüşümünün Geleceği
Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış
Öz
Bu çalışma, Türkiye'de Adalet ve
Kalkınma Partisi (AKP) ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) arasında giderek
sertleşen siyasal savaşımı devlet kapasitesi, kurumsal güç, örgütsel bütünlük
ve rejim dönüşümü bakış açılarından incelemektedir. Çalışmanın temel amacı,
mevcut siyasal yarışmanın yalnızca seçim sonuçları üzerinden değil, tarafların
kurumsal kaynakları kullanma kapasitesi ve iktidar sonrasını yönetebilme
becerileri çerçevesinde değerlendirilmesidir. Çözümlemeler, AKP'nin devlet
aygıtı üzerindeki kurumsal üstünlüğü ile CHP'nin toplumsal meşruluk ve değişim
talebini temsil eden siyasal konumu arasındaki gerilime odaklanmaktadır.
Özellikle CHP içerisinde mutlak butlan kararı sonrasında ortaya çıkan liderlik
ve meşruluk krizinin muhalefetin örgütsel bütünlüğü üzerindeki etkileri
incelenmektedir. Çalışmanın ulaştığı sonuçlar, Türkiye'de siyasal savaşımın
yalnızca iktidarın el değiştirmesi sorunu olmadığını, aynı zamanda devlet
kapasitesinin yeniden dağılımı ve siyasal rejimin geleceği üzerine yürüyen daha
kapsamlı bir güç savaşımı olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda seçimlerin
sonucunu belirleyecek temel unsurun yalnızca oy oranları değil, siyasal
aktörlerin toplumsal meşruluğu kurumsal kapasiteye dönüştürme becerileri olduğu
ileri sürülmektedir.
Anahtar
Kelimeler: AKP, CHP, devlet kapasitesi,
muhalefet, siyasal partiler, “lawfare”, kurumsal kapasite, rejim dönüşümü,
demokratikleşme, Türkiye siyaseti
Abstract
This study examines the intensifying political struggle between the
Justice and Development Party (AKP) and the Republican People's Party (CHP) in
Türkiye through the lenses of state capacity, institutional power,
organizational cohesion, and regime transformation. The primary objective is to
assess political competition not merely in terms of electoral outcomes but also
with regard to the competing actors' ability to utilize institutional resources
and govern effectively in the aftermath of an electoral transition. The analysis
focuses on the tension between the AKP's institutional advantages derived from
its long-term control of the state apparatus and the CHP's position as the
principal representative of societal demands for political change. Particular
attention is devoted to the leadership and legitimacy crisis that emerged
within the CHP following the annulment controversy and its implications for
opposition unity and organizational integrity. The findings suggest that the
contemporary political struggle in Türkiye extends beyond electoral competition
and reflects a broader contest over the distribution of state capacity and the
future trajectory of the political regime. The study concludes that electoral
outcomes alone will not determine Türkiye's political future; rather, the
decisive factor will be the ability of political actors to transform societal
legitimacy into sustainable institutional and governing capacity.
Keywords: AKP, CHP, state capacity, opposition politics, political parties,
lawfare, institutional capacity, regime transformation, democratization,
Turkish politics
GİRİŞ VE SORUNUN
BETİMLENMESİ
AKP ve CHP arasındaki iktidar savaşımı
olanca hızıyla sürmektedir. Türkiye böyle bir yarışmayı şimdiye dek hiç
tanımadı. Siyasal savaşımın niteliği acımasız ama kullanılan silahlar eşit
değildir. CHP mitinglerle seçmeni seferber etmeye çalışırken AKP tüm devlet
organlarını çıkarları uğruna partizanca kullanmaktadır. Bu bağlamda AKP'nin son
atılımının çok önemli olduğu görülmektedir: CHP'yi bölmek ve denetim altına
almak, yani mutlak butlan kararı ve parti yönetimin tartışmalı bir yargı
kararıyla değiştirilmesi. Kılıçdaroğlu'nun Özel'in yerine geçmesinin CHP'yi yarışta
çok zayıf düşürdüğü gözlemlenmektedir. AKP’nin “lawfare” yoluyla büyük
kazanım elde ettiği savlanmaktadır. Bu olgu genel seçim sonuçlarını doğrudan
etkileyebilme gizil gücüne sahiptir.
Giriş paragrafında yer alan
değerlendirme, Türkiye'deki güncel siyasal savaşımın önemli bir boyutuna işaret
etmektedir. Ancak çözümleyici açıdan birkaç noktayı birbirinden ayırmak gerekmektedir.
Öncelikle bugün yaşananlar, klasik
anlamda bir iktidar-muhalefet yarışmasının ötesine geçmiş görünmektedir.
Tartışma artık yalnızca AKP ile CHP'nin oy oranları arasındaki bir savaşım
değildir. Asıl sorun, siyasal yarışmanın hangi kurallar altında
yürütüleceğidir. Demokratik sistemlerde partiler seçim meydanlarında yarışırlar
ve mahkemeler, savcılıklar, yönetsel kurumlar ve devlet aygıtı ise hakem
konumunda kalır. Muhalefetin temel savı Türkiye'de bu ayrımın giderek ortadan
kalktığı yönündedir.
"Lawfare" kavramı burada önem kazanmaktadır. Lawfare,
hukukun adalet üretme amacı dışında, siyasal rakibi zayıflatmak veya
etkisizleştirmek için stratejik bir araç olarak kullanılmasını ifade eder. Son
yıllarda bu kavram sadece Türkiye için değil, birçok ülkede tartışılmaktadır.
Örneğin Brezilya’da Luiz Inacio Lula da Silva'nın yargı süreçleri, ABD’de Donald
Trump hakkındaki davalar veya çeşitli ülkelerde muhalefet liderlerine yönelik
yargısal işlemler bu tartışmaların parçası olmuştur.
CHP açısından bakıldığında,
"mutlak butlan" tartışmasının yarattığı en büyük sonuç hukuksal
olmaktan çok siyasal ve örgütsel görünmektedir. Bir partinin enerjisinin
iktidarla savaşım yerine kendi iç meşruluğunu tartışmaya yönelmesi ciddi bir
maliyettir. Özellikle son yerel seçimlerden sonra yükselen bir muhalefet
ivmesinin bulunduğu düşünülürse, parti içi liderlik ve meşruluk tartışmaları bu
ivmeyi yavaşlatabilir.
Burada önemli soru eğer gerçekten
CHP'nin bölünmesi veya yönetiminin denetlenebilir duruma gelmesi sonucu ortaya
çıkarsa bunun kazananı kim olur sorusudur. Kısa vadede bunun en büyük kazananı
iktidar bloğu olur. Çünkü muhalefetin en büyük partisinin enerjisi iç savaşıma
yönelir. Siyaset biliminde buna "muhalefetin kurumsal kapasitesinin
aşındırılması" denir.
Ancak ikinci bir soru daha vardır: Bu
durum seçmen davranışını nasıl etkiler? Bu noktada kesin konuşmak zordur.
Türkiye seçmeni geçmişte birçok kez beklenmedik tepkiler vermiştir. Bazen
devlet gücünün yoğun kullanımı iktidara üstünlük sağlamış, bazen de mağdur olma
algısı muhalefeti güçlendirmiştir. Örneğin Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasal
yasaklı olduğu dönemde oluşan mağdur olma algısı iktidar yürüyüşünü
hızlandırmıştı. Benzer şekilde muhalefet seçmeni de partiye yönelik müdahale
algısını bir seferberlik unsuruna dönüştürebilir.
Bir muhalefet partisinin iç yapısı
yargısal süreçler aracılığıyla yeniden şekillendirilebiliyorsa bu noktada
tartışma sadece CHP'nin geleceği olmaktan çıkar. Bu durum siyasal yarışmanın
kurumsal çerçevesiyle ilgili bir soruna dönüşür. Çünkü bugün CHP için
kullanılan yöntem yarın başka bir parti için de kullanılabilir. Bu nedenle
konuyu "Kılıçdaroğlu mu haklı, Özel mi haklı?" düzeyinde değil,
"Türkiye'de siyasal yarışmanın kuralları nasıl değişiyor?" sorusu
üzerinden değerlendirmek daha açıklayıcı olabilir.
Görüldüğü kadarıyla asıl stratejik
sonuç AKP'nin hedefi yalnızca CHP'nin oylarını azaltmak değil, CHP'yi sürekli
iç tartışmalarla meşgul ederek onu iktidar seçeneği üretmekten alıkoymak
olabilir. Eğer böyleyse, başarı ölçütü CHP'nin bölünmesi değil, CHP'nin
enerjisinin kendi içine yönlendirilmesidir. Bu açıdan bakıldığında, mutlak
butlan tartışmaları başlamış olsa bile iktidar bloğu belirli ölçüde bir siyasal
kazanç elde etmiş sayılabilir. Bunun seçim sonucuna etkisi ise tek bir
değişkene bağlı olacaktır: CHP bu krizi kısa sürede kapatıp yeniden toplumun
gündemine dönebilecek mi, yoksa uzun süre kendi meşruluğunu tartışan bir parti
görüntüsü mü verecek? Türkiye siyasetinin önümüzdeki birkaç ayında belki de en
belirleyici soru bu olacaktır. Bu bağlamda AKP ve CHP stratejilerini irdelemek
yararlı olacaktır. Daha önceki makalelerimizde iki partinin stratejilerini
ayrıntılı olarak irdelenmiş ve birtakım sonuçlara ulaşılmıştır. Şimdi ortaya
çıkan son durumu strateji bazında irdelemek yerinde olacaktır.
ÇÖZÜMLEME
AKP çizgisi
nedir? CHP çizgisi nedir? Ne yapmak istemektedirler?
Son gelişmelerden sonra AKP ve CHP
stratejilerini artık yalnızca seçim stratejisi olarak değil, bir siyasal rejim savaşım
stratejisi olarak ele almak gerekmektedir. Çünkü taraflar artık farklı oyunlar
oynamaya başlamışlardır.
AKP'nin Stratejik
Çizgisi ve Muhalefeti Yenmeden Önce Etkisizleştirmek: AKP'nin temel amacı yalnızca bir sonraki
seçimi kazanmak değildir. Asıl amaç, seçim günü gelmeden önce karşısında güçlü
bir rakip bırakmamaktır. Bu nedenle AKP'nin son dönemdeki stratejisini beş
başlık altında özetlemek olanaklıdır. Birincisi, muhalefetin liderlik kapasitesini
zayıflatmaktır. Ekrem İmamoğlu hakkında açılan davalar, CHP kurultayı
tartışmaları, mutlak butlan süreci ve parti içi meşruluk krizleri aynı
stratejik eksen içinde değerlendirilebilir. Amaç CHP'nin iktidar seçeneği
olmasını geciktirmek, enerjisini iç sorunlara yöneltmek ve liderlik
tartışmalarını sürekli canlı tutmaktır. Burada önemli olan CHP'nin bölünmesi
değil, sürekli savunmada kalmasıdır. İkincisi, muhalefeti kurumsal olarak denetim
altında tutmaktır. AKP'nin son atılımının özgün tarafı burada ortaya çıkmaktadır.
Eskiden amaç muhalefeti seçimde yenmekti. Bugün ise "muhalefeti yönetecek
kadroları da dolaylı biçimde belirlemek"tir. Bu çok daha ileri bir
aşamadır. Eğer bir muhalefet partisinin genel başkanının kim olacağı yargısal
süreçlerin konusu durumuna gelebiliyorsa siyasal yarışmanın niteliği değişmiş
demektir. Üçüncüsü, Devlet kaynaklarının tam seferberliğidir. AKP'nin en büyük üstünlüğü
budur. Merkezi bürokrasi, valilikler, kamu kaynakları, medya ağı, yargısal
mekanizmalar ve düzenleyici kurumlar aynı siyasal hedef doğrultusunda hareket
edebilmektedir. Bu durum AKP'ye olağanüstü bir asimetrik üstünlük
sağlamaktadır. Dördüncüsü, muhalefeti köktenci çizgiye yerleştirmeden yıpratmaktır.
AKP'nin dikkat ettiği nokta muhalefeti tümüyle tasfiye etmek değil, denetimli biçimde
baskılamaktır. Çünkü aşırı baskı mağdur olma duygusu üretir. Bu nedenle
strateji çoğu zaman sürekli baskı, sürekli soruşturma, sürekli kriz ama tümüyle
kapatmama şeklinde ilerlemektedir. Beşincisi ve sonuncusu, zaman kazanmaktır. AKP'nin
önündeki en büyük sorun ekonomidir. Bu nedenle siyasal krizlerin önemli bir
işlevi de gündemi değiştirmektir. Ekonomi yerine CHP konuşulduğu ölçüde AKP
rahatlamaktadır.
CHP'nin Stratejik
Çizgisi ve Toplumsal Meşruluk Üretmek: Özgür
Özel'in son bir yılda geliştirdiği çizgi oldukça farklıdır. CHP'nin devlet gücü
yoktur. Bu nedenle tek kullanabileceği güç toplumsal destektir. Birinci
strateji seçmeni sürekli seferber kılmaktır. Miting stratejisinin temel amacı
budur. Amaç yalnızca kalabalık toplamak değildir. Asıl amaç "toplumsal
muhalefetin canlı olduğunu göstermek"tir. Bu nedenle CHP son dönemde klasik parti etkinliklerinden
çok meydan siyasetini tercih ediyor. İkinci strateji İmamoğlu'nu muhalefetin merkezine
yerleştirmektir. CHP'nin uzun vadeli planında İmamoğlu'nun merkezi bir rol
oynadığı görülmektedir. Çünkü CHP yönetimi "muhalefetin ortak adayı
etrafında geniş bir toplumsal koalisyon kurulabilir" varsayımından yola
çıkmaktadır. Bu nedenle İmamoğlu yalnızca bir belediye başkanı değil, aynı
zamanda stratejik bir siyasal simge olarak kullanılmaktadır. Üçüncü strateji mağdur
olma ve demokrasi söylemini birleştirmektir. CHP'nin son dönemde kullandığı
temel çerçeve "sorun CHP sorunu değil, demokrasi sorunudur"
şeklindedir. Bu söylem sayesinde parti kendi örgütsel sorunlarını toplumun daha
geniş kesimlerine taşımaya çalışmaktadır. Dördüncü strateji, erken seçim baskısı oluşturmaktır.
CHP'nin temel hesabı ekonomik kriz derinleştikçe iktidarın oy desteği
aşınacaktır varsayımına dayalıdır. Bu nedenle sürekli erken seçim talebi
gündemde tutulmaktadır. Beşinci strateji, muhalefet blokunu korumaktır. CHP'nin
en önemli sorunu budur. Çünkü AKP'nin stratejisi CHP'yi içeriden bölmekse,
CHP'nin stratejisi de kendi bütünlüğünü korumaktır.
Son Gelişmelerden
Sonra Stratejik Tablo: Mutlak
butlan tartışması ve Kılıçdaroğlu faktörü sonrasında tablo değişmiştir. Çünkü
CHP'nin temel stratejisi olan birlik görüntüsü, liderlik netliği ve toplumsal seferberlik
önemli ölçüde yara almıştır. Bu nedenle bugün AKP'nin stratejik üstünlük elde
ettiği söylenebilir. Fakat burada önemli bir paradoks vardır: AKP'nin kazancı
kısa vadede büyürken, uzun vadede muhalefet seçmeninde "siyasal
müdahale" algısı da büyüyebilir. Artık AKP'nin stratejisi "CHP'yi
seçimden önce yönetilebilir ve denetlenebilir duruma getirmek” noktasında
düğümlenmektedir. CHP'nin stratejisi ise
"Devlet gücü karşısında toplumsal meşruluk ve kitlesel seferberlik
üretmek" olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bugün Türkiye'de yaşanan savaşım
yalnızca iktidar ile ana muhalefet arasındaki bir oy yarışması değildir. İki
taraf da farklı güç kaynaklarına dayanmaktadır: AKP'nin gücü devlet kapasitesi
ve kurumsal araçlar olurken CHP'nin gücü toplumsal destek ve seçim meşruluğudur.
Önümüzdeki
dönemin belirleyici sorusu: Devlet kapasitesi mi, toplumsal seferberlik mu daha
etkili olacaktır.
Türkiye'nin siyasal yönünü büyük
ölçüde bu sorunun yanıtı belirleyecektir. Doğal olarak akla gelen il yanıt
devlet kapasitesi olmaktadır. Bu değerlendirme oldukça güçlü gerekçelere
dayanıyor olabilir. Eğer sorun kısa ve orta vadeli siyasal savaşım ise devlet
kapasitesinin toplumsal seferberliğe göre daha büyük bir üstünlük sağladığını
gösteren çok sayıda örnek vardır. Siyaset bilimi yazınında seçimlerin sadece oy
verme günü kazanılmadığı belirtilir. Seçim öncesindeki süreçte gündemin
belirlenmesi, medya görünürlüğü, kamu kaynaklarının dağıtımı, yargısal
süreçler, bürokratik kararlar, güvenlik siyasaları ve ekonomik araçlar seçim
sonucunu etkileyebilir. Bu açıdan bakıldığında CHP'nin elindeki temel araç
mitingler ve toplumsal seferberlik iken, AKP'nin elindeki araç seti çok daha
geniştir. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Devlet kapasitesi her
zaman seçim kazandırmaz, fakat muhalefetin işini çok zorlaştırır. Örneğin yakın
tarihte Slobodan Miloseviç, Hüsnü Mübarek ve Ferdinand Marcos devlet
kapasitesine büyük ölçüde sahiptiler. Buna karşın belirli koşullarda
iktidarlarını koruyamadılar.
Türkiye bağlamında durum farklı
görünmektedir. Bugün CHP'nin karşı karşıya olduğu sorun sadece oy toplamak
değildir. CHP aynı zamanda örgütsel bütünlüğünü korumak, liderlik krizini
aşmak, adayını korumak, yargısal süreçlerle baş etmek ve seçmen güdülenmesini
ve heyecanını canlı tutmak zorundadır. AKP ise daha çok rakibin hareket alanını
daraltmaya çalışmaktadır. Bu nedenle mevcut güç dengesinde devlet kapasitesinin
daha üstün olduğu görüşünü ciddiye alınmalıdır. Özellikle "lawfare"
açısından bakılırsa, savaşım artık sadece sandıkta değil, sandığa giden yol
üzerinde yürütülmektedir. Fakat burada CHP açısından hala bir fırsat penceresi
vardır: AKP'nin stratejisi CHP'yi bölmek ve iç savaşımı sürüklemekse, CHP'nin
buna vereceği en etkili yanıt yeni mitingler düzenlemek değil, örgütsel birliği
korumaktır. Çünkü devlet kapasitesi karşısında muhalefetin en önemli silahı
kurumsal bütünlüktür.
Bu nedenle son gelişmeler ışığında önemli
soru artık CHP iktidarı yenebilir mi sorusu değil, CHP kendi iç bütünlüğünü
koruyabilir mi sorusudur. Eğer bu sorunun yanıtı olumsuz olursa, devlet
kapasitesinin sağladığı üstünlük çok daha belirleyici duruma gelir. Eğer olumlu
olursa, toplumsal seferberlik yeniden anlam kazanabilir. Türkiye'de muhalefetin
önündeki temel sorun yalnızca seçim kazanmak değil, iktidar değişimini olanaklı
kılacak kurumsal koşulları korumaktır. Bu nedenle CHP'nin karşı karşıya olduğu
kriz bir liderlik krizinden çok daha büyüktür ve bir kurumsal varlık ve siyasal
etkinlik krizi niteliği taşımaktadır.
CHP'nin iç temel
sorunları
CHP'nin bugün karşı karşıya olduğu
temel sorun birçok kişinin düşündüğü gibi yalnızca bir liderlik sorunu veya
kurultay sorunu değildir. CHP’nin sorunu daha derindedir ve iktidar olma
stratejisi ile parti örgütünün yapısı arasındaki uyumsuzlukta yatmaktadır. Bu
temel sorunu birkaç katmanda incelemek gerekir. Birinci temel sorun iktidar seçeneği
olmak ile muhalefet partisi olarak kalmak arasındaki gerilimdir. CHP uzun
yıllar boyunca %20–25 bandında kalan bir muhalefet partisi olarak örgütlenmiştir.
Ancak bugün ilk kez gerçek anlamda iktidar seçeneği durumuna gelmiştir. Burada
bir çelişki ortaya çıkmaktadır: Muhalefet partisi olmak ile iktidar partisi
olmaya hazırlanmak aynı şey değildir. Muhalefet partileri ideolojik saflığa, iç
tartışmalara ve grup dengelerine daha fazla hoşgörüyle yaklaşabilir. Ama
iktidar seçeneği olan partilerde disiplin, stratejik birlik ve liderlik netliği
çok daha önemli duruma gelir. CHP henüz bu dönüşümü tamamlayabilmiş görünmemektedir.
İkinci temel sorun çift meşruluk krizidir. Bugün CHP'de iki farklı meşruluk
kaynağı ortaya çıkmıştır. Bir tarafta Kurultay meşruluğu ve parti örgütünün
tercihi ve diğer tarafta toplumsal meşruluk, seçmen desteği ve yerel seçim
başarısı. Normal koşullarda bunlar aynı doğrultuda hareket ederler. Fakat son
gelişmelerden sonra ayrışma yaşanmıştır. Özgür Özel ve ekibi büyük ölçüde
toplumsal meşruluğa dayanıyor. Kemal Kılıçdaroğlu çizgisi ise kurultay ve hukuksal
meşruluk tartışmaları üzerinden hareket ediyor. Bu durum parti içinde çift
merkezli bir yapı oluşturuyor. Bir siyasal partinin uzun süre iki meşruluk
merkeziyle yaşaması çok zordur. Üçüncü temel sorun Devlet baskısına karşı dayanıklılık
eksikliğidir. AKP'nin stratejisinin önemli kısmı dış baskı üretmekse, CHP'nin
sorunu da bu baskılara karşı yeterli kurumsal direnç geliştirememesidir. Örneğin
bir belediye başkanına dava açılması, bir kurultayın tartışmalı duruma
getirilmesi ve bir yöneticinin soruşturulması partinin tüm gündemini
değiştirebilmektedir. Bu durum örgütsel kırılganlığa işaret etmektedir. Dördüncü
temel sorun liderlik sorunu değil, halefiyet sorunudur. En önemli sorunlardan
biri budur. CHP Türkiye'de lider değiştirmeyi öğrenememiş partilerden biridir. Birçok
demokratik partide lider değişimi doğal süreçtir. CHP'de ise lider değişimi
çoğu zaman kopuş, hesaplaşma ve tasfiye olarak yaşanmaktadır. Bugün yaşanan
gerilim aslında Özel-Kılıçdaroğlu geriliminden çok CHP'nin liderlik devrini
kurumsallaştıramamış olmasının sonucudur. Beşinci ve en önemli sorun ise stratejik
birlik eksikliğidir. Bugün CHP'nin en büyük sorunu budur. Parti içinde farklı
gruplar bulunuyor ama ortak bir stratejik hedef konusunda tam uzlaşma yoktur. Örneğin
bazıları "seçimi kazanmak için geniş toplumsal ittifak gerekir" diyor.
Bazıları "önce parti içindeki ideolojik çizgi netleşmeli" diyor. Bazıları
"sokak ve meydan siyaseti" diyor. Bazıları "kurumsal siyaset ve
hukuk" diyor. Bu farklılıklar normaldir. Ancak iktidara yürüyen partilerde
bu farklılıkların üzerinde ortak bir stratejik çerçeve bulunur. CHP'de bugün bu
çerçevenin zayıfladığı görülüyor.
Sonuç olarak belirtmek gerekirse ve tek
bir cümleyle ifade edilecek olursa CHP'nin temel sorunu Özgür Özel, Kemal
Kılıçdaroğlu veya Ekrem İmamoğlu sorunu değildir. CHP'nin temel sorunu, iktidar
seçeneği durumuna gelmiş olmasına karşın hala iktidar partisi gibi
davranabilecek ölçüde stratejik ve örgütsel bütünlüğe ulaşamamış olmasıdır. Bu
nedenle mutlak butlan tartışması aslında bir neden değil, daha derindeki
yapısal sorunun ortaya çıkardığı bir belirtidir. CHP bu krizi atlatabilir.
Ancak asıl sorun, CHP'nin ilk kez ciddi biçimde karşı karşıya kaldığı şu soruya
yanıt verip veremeyeceğidir: "Biz sadece Erdoğan karşıtı bir koalisyon
muyuz, yoksa Türkiye'yi yönetmeye hazır, disiplinli ve bütünleşmiş bir iktidar seçeneği
miyiz?" Önümüzdeki dönemde CHP'nin başarısını belirleyecek soru budur. CHP’nin
bu “geçiş durumu”nun güçlendirici mi yoksa aşındırıcı mı olduğu sorusu aslında önemli
eşiktir. Birincisi, güçlendirici senaryodur. Bu geçiş başarılı olursa, CHP için
şu sonuçları üretir: Geniş seçmen koalisyonu kalıcı olur. İmamoğlu–Özel hattı
etrafında yeni bir “iktidar çekirdeği” oluşur. Parti, sadece protesto değil
“yönetme kapasitesi” de üretmeye başlar. Yerel seçim başarısı genelleşebilir. Ancak
senaryonun ana koşulu iç liderlik çatışmasının denetim altında tutulması ve
stratejik birliğin korunmasıdır. İkincisi, aşındırıcı senaryodur. Eğer geçiş iyi
yönetilemezse şu sonuçlar ortaya çıkar: Çift meşruluk (kurultaya karşılık toplumsal
destek) kalıcı olur. Liderlik tartışması sürekli olarak yeniden üretilir. Parti
“gündem belirleyen” değil “gündem tüketen” aktöre dönüşür. Devlet baskısı
karşısında refleksler zayıflar. Bu durumda CHP’nin temel sorunu seçim değil,
örgütsel süreklilik olur. Üçüncüsü, önemli değişkenin zaman olmasıdır. Bu tip
geçiş süreçlerinde zaman belirleyicidir. Kısa vadede seferberlik üstünlüğü
(mitingler, tepki siyaseti), orta vadede yorgunluk ve iç çatlaklar ve uzun vadede
ya kurumsallaşma ya da parçalanma olasılıkları gündeme gelecektir.
Burada asıl belirleyici etmen seçim
takvimi değil, CHP içindeki liderlik yarışmasının “yarışma” olarak mı kalacağı,
yoksa “varoluşsal çatışmaya” mı dönüşeceğidir. Eğer yarışma düzeyinde kalırsa
CHP güçlenir. Eğer varoluşsal çatışmaya dönüşürse geçiş süreci aşındırıcı olur.
Özetle, CHP şu anda bir “iktidar
partisi” değildir ama “iktidar olma sürecine girmiş muhalefet partisi”dir. Bu
ara evre doğru yönetilirse tarihsel fırsat yaratır ve kötü yönetilirse yapısal
kırılma üretir.
AKP
bu geçiş sürecini hızlandırmak mı istiyor, yoksa denetimli biçimde uzatmak mı?
Özel'in liderlik ve genel başkanlık
çizgisinde partiyi gençleştirme ve kadın oranını artırma gibi stratejik hataları
oldu. Bu hatalar geri tepti çünkü yanlıştı. İsimsiz ve yetersiz pek çok kimse bu
strateji sayesinde ön plana geçti. Etkisiz kaldılar ve başarısız oldular. Pek
çok deneyimli kişi genç olmadığı ve erkek olduğu için sistem dışına itildi. Bu oluşum
bir handikap yarattı. Bu eleştirinin içinde önemli bir örgütsel tartışma var
ama birkaç ayrımı açıklıkla ortaya koymak gerekmektedir. Çünkü “gençleştirme”
ve “kadın kotası” gibi araçlar tek başına iyi ya da kötü değildir ve nasıl
uygulandıklarına bağlı olarak sonuç üretmektedirler.
Gençleştirme doğru
hedef ama riskli uygulama: Siyasette
liderlik değişimi ve kadro yenilenmesi genelde üç amaçla yapılır: partiyi
topluma açmak, yeni seçmen gruplarını kazanmak ve yıpranmış elit yapıyı kırmak.
Bu açıdan bakınca CHP’nin gençleşme atılımı stratejik olarak anlaşılabilir bir
yaklaşımdır. Ama bir risk de içermektedir: Eğer “deneyim filtresi” zayıflarsa
kadro kalitesi düşebilir. Yani sorun gençlik değil, seçim mekanizmasının
niteliğidir. Genç ama kapasitesiz kadroların hızla yükselmesi örgütsel hafızayı
zayıflatabilir, karar kalitesini düşürebilir ve parti içi dengeyi bozabilir. Bu
risk siyaset biliminde “kurumsal deneyim erozyonu” olarak tartışılır.
Kadın temsili,
normatif olarak güçlü, uygulamada karmaşık: Kadın
kotası sorunu ise daha duyarlıdır. İlke olarak demokratik temsil açısından
kadın temsili artırılmak zorundadır. Ama uygulamada kota “seçim ölçütünün
yerine geçerse” kalite algısı zedelenebilir, örgüt içinde “liyakat–temsil”
gerilimi oluşabilir ve dışlanan gruplarda kırgınlık doğabilir. Burada önemli
olan kadın temsilinin bir “ölçüt dışı tercih” değil, “ölçütü genişleten bir
mekanizma” olmasıdır.
Asıl sorun dar
kadro dönüşümüdür: Asıl stratejik sorun
bir partinin yenilenme sürecinde deneyimli kadroları tümüyle dışlar yerine
henüz filtrelenmemiş geniş bir yeni grup koymasıdır. Bu gibi durumlarda kurumsal
denge bozulur, iç eş güdüm zayıflar ve liderlik daha fazla yük taşımak zorunda
kalır. Bu da “lider merkezli aşırı yüklenme” üretir. CHP’nin önceki yapısı da
farklı bir sorundan yakınmaktaydı. Yakınma dar bir elit kadro, düşük toplumsal
çeşitlilik ve sınırlı sosyal temsil şeklinde ortaya çıkıyordu. Özel çizgisinin
yaptığı şey bir anlamda “dar elit yapıdan geniş temsil yapısına geçiş denemesi”
oldu.
Sorun ilke değil,
denge: Gençleştirme doğru bir stratejik hedef
ve kadın temsili demokratik bir zorunluluktur. CHP’de bu iki hedef “liyakat ve
deneyim filtresi” ile dengelenmediğinde örgütsel kalite sorunu doğmaktadır.
Değerlendirilecek olursa, Özel’in
yönelimi stratejik olarak tümüyle hatalı değildir ama uygulama biçimi “dengeyi
bozmuş olabilir” ve bu da CHP içinde “yeni kadro ya karşılık eski deneyim”
gerilimini keskinleştirmiş olması olanaklı olabilir.
CHP için optimal
kadro modeli ne olurdu?
Yukarıdaki çözümlemeyi “kim genç, kim
yaşlı” tartışmasından çıkarıp daha yapısal bir çerçeveye oturtmak gerekmektedir.
Çünkü CHP’nin kadro sorunu aslında bir insan profili sorunu değil, örgütsel
mimari sorunudur. CHP gerçekten iktidar seçeneği olacaksa optimal kadro modeli
üç katmanlı bir yapı olmak zorunda. Birinci katman çekirdek kadro yani stratejik
elitlerdir. Bu grup partinin “devlet yönetme kapasitesini” temsil eder. Özellikleri
arasında yüksek yönetim tecrübesi (belediye, bakanlık, bürokrasi, akademi), kriz
yönetme kapasitesi, ideolojik netlikten çok stratejik düşünme ve parti içi
dengeyi yönetebilme yetenekleri yer alır. Görevleri ekonomi, dış siyasa,
güvenlik gibi alanlarda “gölge kabine” üretmek ve seçim sonrası devlet
yönetimini hazırlamaktır. CHP’nin en zayıf olduğu yer burası yani teknokratik
ve yönetici elit derinliğidir. İkinci katman, siyasal taşıyıcı kadro yani örgüt
ve siyasetçi sınıfıdır. Bu grup partinin alandaki omurgasıdır. Özellikleri arasında
örgüt deneyimi olan, yerel siyaseti bilen, seçim kampanyası yürütebilen ve parti
içi dengeleri anlayan kişiler olmalarıdır. Görevleri arasında milletvekilliği,
il/ilçe örgütleri, alan eş güdümü ve seçmenle sürekli ilişki içinde olmak
vardır. CHP’de burada aşırı bir “yenilenme baskısı” oluştu ve bazı yörelerde
deneyim kaybı oluştuğu eleştirisi ortaya çıktı. Üçüncü katman, toplumsal temsil
katmanı yani koalisyon alanıdır. Bu grup CHP’nin “Türkiye’ye açılan yüzü”dür. Özellikleri
arasında farklı kimliklerden gelmeleri (gençler, kadınlar, Kürt seçmen, tutucu
merkez, kentli orta sınıf), parti disiplininden çok toplumsal temsil gücü olan
ve simgesel ve harekete geçirici edici figürler olmaları bulunur. Görevleri seçmen
kitlesini genişletme, toplumsal meşruluk üretme ve kriz döneminde seferberlik
yaratmaktır. CHP’nin son yıllarda en başarılı olduğu alan da burasıdır. CHP’de
bu üç kadro tipi arasında “geçiş mekanizması” zayıftır. Yani toplumsal temsil
hızla yükselmekte ama çekirdek yönetici elit ile bağ bazen zayıf kalmakta ve örgüt
kadrosu ise iki taraf arasında sıkışmaktadır. Bu da “parçalı parti mimarisi” ile
sonuçlanmaktadır. Optimal model yaratmak açısından CHP için ideal yapı üç
ilkeye dayanmalıdır. Birincisi, liyakat ve temsil dengesinin kurulmasıdır. Kadro
seçiminde sadece temsil değil, sadece deneyim de değil, ikisini birlikte ölçen
bir filtre sistemi kurulmalıdır. İkinci ilke, kadro hiyerarşisi değil kadro
geçiş sistemi oluşturulmalıdır. CHP’de insanlar ya “içeride” ya “dışarıda”
kalmaktadır. Oysa optimal modelde genç, örgüt, yerel yönetim, merkez kadro ve
stratejik elit şeklinde yatay ve dikey yükselme çizgisi kurmalıdır.
İktidar seçeneği olmak demek sadece
eleştirmek değil, her bakanlığa karşılık bir “hazır yönetim ekibi” üretmek
demektir. CHP’nin eksik olduğu en önemli alan budur. Gençleştirme ve kadın
kotası bazı yetersiz kişileri öne çıkarmıştır. “Toplumsal temsil katmanı” ile
“çekirdek stratejik kadro” ayrımı yapılmazsa bu risk her zaman ortaya çıkabilir.
Doğru modelde temsil genişler ama yönetim kalitesi düşmez çünkü filtre çekirdek
kadroda çalışır. Sonuç olarak, CHP için optimal kadro modeli “geniş temsil
tabanı, güçlü örgüt omurgası ve dar ama yüksek kapasiteli stratejik elit” şeklinde
üç katmanlı, geçirgen ama filtreli bir yapıdır.
AKP’nin kadro
modeli neden daha kararlı görünüyor ve CHP neden onu kopyalayamaz?
AKP’nin kadro modelinin “daha kararlı”
görünmesinin nedeni aslında CHP’den daha kaliteli kadro üretmesi değil, farklı
bir örgüt mantığı kurmuş olmasıdır. CHP bunu doğrudan kopyalayamaz çünkü iki
parti aynı tip siyasal örgüt değil. Bunu üç temel fark üzerinden okumak daha
doğru olacaktır. Birincisi, AKP modelinin “merkezi patronaj ve sadakat
filtresi”dir. AKP’nin kadro sistemi büyük ölçüde sadakat yüksek önceliktir ve
başarım ikinci sıradadır mantığına dayanır. İç yarışma denetim altındadır. Liderlik
belirleyicidir. Bu modelin üstünlüğü hızlı karar alma, krizlerde disiplin, iç
çatışmanın sınırlanması ve kadro sadakatinin yüksek olmasındadır. Ama maliyeti zamanla
kalite erozyonu, eleştirel düşüncenin zayıflaması ve liderlik seçenekleri üretiminin
azalmasıdır. Bu modelin özü “devlete benzeyen parti” olmasıdır.
CHP modeli ise “açık yarışma ve
parçalı meşruluk” ilkelerine dayalıdır. CHP ise tarihsel olarak daha farklı bir
yerde durmaktadır. Farklı ideolojik damarlar vardır, liderlik sürekli
tartışmaya açıktır, yerel ve merkezî güçler ayrışabilmektedir ve örgüt daha
yatay çalışmaktadır. Bu modelin üstünlüğü toplumsal çeşitlilik üretmesi, krizlerde
daha esnek olabilmesi ve yeni aktörler çıkabilmesidir. Ama maliyeti eş güdüm
zayıflığı, iç çatışma riski ve stratejik süreklilik sorunudur.
İki parti arasındaki asıl fark “kadro
üretim mekanizması”nda yatmaktadır. AKP’de
kadro üretimi merkez tarafından filtrelenir (üstten aşağıya seçim). CHP’de kadro
üretimi daha çok yerel ve dağınık (aşağıdan yukarıya ama filtre zayıf) olarak
işler. Bu yüzden AKP “daha kararlı” ve CHP “daha devingen ama kırılgan” görünür.
CHP’nin AKP modelini kopyalayamamasının
önünde üç temel engel vardır. Birincisi ideolojik yapı farkıdır. AKP tek
merkezli siyasal kimliktir. CHP’de çok damar (Kemalist, sosyal demokrat, merkez
sol, kentli liberal vs.) vardır. İkincisi, seçmen koalisyonu farkıdır. AKP daha
uyumlu bir sadakat tabanına sahipken, CHP daha uyumsuz ve daha değişken bir
seçmen kitlesine sahiptir. Üçüncüsü, tarihsel örgüt kültürüdür. AKP yeni
kurulmuş ve lider merkezlidir. CHP devlet kökenli, kurumsal ama daha “eski
elit” yapısına sahiptir.
AKP “denetim altında tutulması gereken
kadro” üretir ve CHP “yönetilmesi gereken çeşitlilik” üretir. Bu yüzden AKP kararlı
ve CHP karmaşık görünür. Ama bu karmaşıklık aynı zamanda CHP’nin olası
genişleme kapasitesidir.
Özetlenecek olursa, AKP modeli disiplin,
sadakat ve merkez denetimine dayalıyken, CHP modeli çeşitlilik, yarışma ve parçalı
meşruluk anlayışına dayalıdır. Birini diğerine çevirmek olanaklı değildir çünkü
sadece örgüt modeli değil, siyasal doğa farklıdır.
CHP bu yapıyla
iktidar olursa iktidar sonrası devlet yönetiminde nasıl bir sorun yaşar?
Bu soru aslında CHP tartışmasının en önemli
ama en az konuşulan kısmıdır. Söz konusu olan “iktidara gelmek” ile “devleti
yönetmek” arasındaki farktır. CHP mevcut örgütsel yapısıyla iktidara gelirse
sorun seçim kazanmakta değildir. Sorun iktidara gelmenin ertesi gününü başlayacaktır.
Bunu birkaç temel risk alanında görmek olanaklıdır. Birincisi, koalisyon
hükümeti refleksi yani karar almada yavaşlıktır. CHP’nin bugünkü yapısı geniş
bir toplumsal ve siyasal koalisyona dayanmaktadır. Bu yapı iktidara taşınırsa farklı
kanatlar aynı kabinede temsil edilecek, kararlar sürekli görüşme konusu olacak
ve hızlı uygulama yeteneği zayıflayacaktır. Etkili Devlet yönetimi ise
özellikle Türkiye gibi merkezi bir yapıda hızlı, hiyerarşik ve sağlam karar
mekanizması ister. Bu uyumsuzluk ilk ciddi stres alanı olacaktır. İkincisi, bürokrasi
ile uyum sorunudur. CHP’nin en büyük iktidar sonrası sınavı Devleti kimin
yöneteceği yani yeni siyasal kadro mu yoksa mevcut bürokrasi mi olacaktır. Çünkü
Türkiye’de bürokrasi uzun süreli birikimle oluşmuş, büyük ölçüde merkezi ve
hiyerarşik ve siyasal değişimlere karşı “tepkisiz” (inert) bir yapıdadır.
CHP iktidarında olası risk olarak üst kadrolar değişecek ama alt ve orta
bürokrasi eski refleksleri taşıyacak ve bu da “çift devlet mantığı” üretecektir.
Sonuçta hizmet üretiminde yavaşlama ve eş güdüm sorunu ortaya çıkacaktır.
Üçüncüsü, kadro kapasitesi açığıdır. (State capacity gap). CHP’nin mevcut kadro
tartışması burada önemli olacaktır. Muhalefet partileri genelde eleştiri üretir,
siyasa önerir ama “devlet yönetme kapasitesi” sınırlıdır. İktidara gelince
ekonomi yönetimi, dış siyasa sürekliliği, güvenlik bürokrasisi yönetimi ve büyük
ölçekli kamu yönetimi gereksinmesi ortaya çıkacaktır. Bu alanlarda yeterli
“hazır yönetim kadrosu” yoksa ilk dönemde yüksek hata riski oluşacaktır.
Dördüncüsü, iç koalisyon çatışmasının hükümet içi parçalanmaya yol açmasıdır. CHP
içindeki farklı eğilimler arasında sosyal demokrat çizgi, merkez sağa açılım, milliyetçi
duyarlılıklar ve liberal teknik kadrolar vardır. Muhalefetteyken bu çeşitlilik bir
üstünlüktür. Ama iktidarda ekonomi siyasası çatışması, dış siyasa uyumsuzluğu
ve reform önceliklerinin ayrışmasına dönüşebilir. Bu da hükümet içinde sürekli
“iç görüşme” gereksinimi üretir. Beşincisi, beklenti patlamasıdır ve en
tehlikeli siyasal risk alanıdır. CHP iktidara gelirse toplumun beklentisi çok
yüksek olacaktır. Hızlı ekonomik iyileşme, adalet reformu, demokratikleşme ve kurumsal
normalleşme bu beklentilerin önde gelenleridir ama devlet kapasitesi kısa
vadede sınırlı değişim gösterir. Bu durumda “yüksek beklenti – sınırlı uygulama”
gerilimi hızla siyasal hayal kırıklığı üretebilir. Altıncısı, güvenlik ve dış siyasa
sürekliliği sorunudur. Türkiye gibi jeopolitik olarak zor bir ülkede dış siyasa
ani kırılmaları hoşgörü ile karşılayamaz ve güvenlik bürokrasisi süreklilik
ister. CHP’nin burada en büyük riski siyasal değişim isteği ile kurumsal
süreklilik gereksiniminin çakışmasıdır. Bu alan hataya en az anlayış gösteren
alandır. Yedincisi ve sonuncusu “kazanan bir seçim koalisyonunun, devlet
işletme örgütüne dönüşme zorunluluğu”dur. Bu dönüşüm şu üç eksende zorlanacaktır:
hız (decision speed), eş güdüm (policy coherence) ve kadro yetkinliği
(administrative capacity). Sonuç olarak, CHP’nin mevcut yapısıyla iktidar
olması seçim kazanma açısından olanaklı ama iktidar sonrası açısından yüksek
riskli bir geçiş süreci üretecektir. Bu riskin adı “kurumsal kapasite açığıyla
iktidar yönetme”dir.
CHP bu riskleri
azaltmak için iktidar öncesi nasıl bir “gölge devlet / hazır kabine” kurmak
zorundadır?
CHP’nin iktidar sonrası yaşaması olası
“kapasite açığı” riskini azaltmasının tek gerçekçi yolu seçimden önce bir tür
“devlet yönetim provası” kurmasıdır. Siyaset bilimi yazınında buna bazen “gölge
yönetişim” (shadow governance) veya “hükümet öncesi kapasite oluşturma” (pre-government
capacity building)” denir. Bu süreç üç ayrı düzeyde ele alınmalıdır. Birincisi,
gölge kabinedir. En temel adım, her önemli bakanlık (Hazine ve Maliye, Dışişleri, İçişleri, Adalet,
Milli Eğitim ve Sağlık) için bir
“hazırlık hükümeti” kurmaktır. Her bir alanda net siyasa ekibi, hazır reform
paketi, kriz senaryoları ve ilk 100 gün planı olmalıdır. Sorun CHP’de bu yapı
parçalı ve kişisel düzeyde var olması ama kurumsal sistemli düzeyde tam oturmuş
olmamasıdır. İkincisi, bürokrasi ile bütünleşme modelinin hazır olmasıdır. İktidara
gelindiğinde asıl güç savaşım alanı bürokrasi olacaktır. Bu nedenle CHP’nin
önceden yapması gereken şey mevcut bürokrasiyle ilişki kurabilecek teknik
ekipler yetiştirmek, “siyasal kadro – teknik bürokrasi” köprüsü oluşturmak ve ani
tasfiye yerine kademeli dönüşüm planlamaktır. Çünkü sert kopuşlar devlet
işleyişini yavaşlatır ve direnç üretir. Üçüncüsü, yönetici elit havuzu
(state capacity pipeline) kurmaktır. En zayıf halka burasıdır. CHP’nin
gereksinimi olan şey sadece milletvekili listesi değil bakanlık yönetebilecek
kadro havuzudur. Bu havuz belediye deneyimi olan yöneticiler, ekonomi ve hukuk
teknokratları, uluslararası deneyim sahibi isimler ve kriz yönetimi tecrübesi
olan bürokrat kökenlilerden oluşmalıdır. “Siyasal temsil” değil, “yönetim
kapasitesi” filtresi kurulmalıdır. Dördüncüsü, geçiş yönetimi planıdır. İktidarın
en önemli dönemi ilk 6–12 aydır. CHP’nin burada yapması gereken köktenci ama denetimli
reform paketi, ekonomi ve yargı gibi alanlarda öncelik sıralaması ve toplumsal
beklentiyi yönetme stratejisini belirlemektir. Eğer bu dönem iyi yönetilmezse siyasal
sermaye çok hızlı eriyecektir. Beşincisi, “siyaset–devlet ayrımının tersine
dönmesi”dir. CHP’nin dikkat etmesi gereken temel tuzak siyaseti değiştirmek
isterken devleti felç etmek, kadro değişimi yaparken kurumsal hafızayı
kaybetmek ve reform yaparken yönetim kapasitesini düşürmektir. Bu denge
kurulamazsa iyi niyetli reformlar bile yönetim krizine dönüşebilir.
Sonuç olarak, CHP’nin iktidar
olabilmesi ayrı bir eşik, iktidarı sürdürebilmesi ise tümüyle farklı bir
eşiktir. Bu nedenle çözüm CHP’nin seçim partisi olmaktan çıkıp “ön-devlet (pre-state)”
yapısına dönüşmesidir. Sadece muhalefet eden değil, sadece seçim kazanan değil
ve devlet yöneten bir örgütün provası yapılmalıdır.
AKP bu “gölge
devlet kurma” kapasitesini neden daha önce kurabildi, CHP neden kurmakta
zorlanıyor?
Neden AKP “devlet benzeri parti”
kapasitesini kurabildi ve CHP neden bunu kurmakta zorlanıyor? Bu fark aslında
kişisel liderlikten çok tarihsel oluşum ve örgütsel genetik farkıdır. Bir kere,
kuruluş anı farkıdır. AKP 2001 krizi sonrası kuruldu. Devlet içinde büyük bir
yeniden yapılanma dönemi vardı. Eski elitlerle yeni siyasal elit arasında açık
bir güç boşluğu oluşmuştu. Bu, “boşlukta yükselen parti” modeli yarattı. Bu tip
partiler hızlı kadro devşirir, bürokrasiyle erken ilişki kurar ve devlet
mekanizmasını yeniden şekillendirir. CHP devlet kurucu parti, uzun süre
“rejimin ana taşıyıcısı” ve daha sonra muhalefet konumuna düşmüş bir yapıdır. Bu
da “kurulu düzenin partisinin muhalefet partisi”ne dönüşümü demektir. Bu tip
partiler devleti yönetmeyi değil, devleti denetlemeyi öğrenir ve kadro üretimi
daha yavaş ve tartışmalı olur. İkincisi, Devletle ilişki tipidir. İçeriden
kurmaya karşılık dışarıdan denetleme yaklaşımları çatışmaktadır. AKP devleti
içeriden yeniden tasarlamıştır. Bürokrasiye yeni kadrolar yerleştirmiştir. Kurumları
kendi siyasal çizgisiyle bütünleştirmiştir. Bu, “devletleşen parti” modelidir. CHP
devleti dışarıdan izleyen ve eleştiren konumda kalmış, bürokratik deneyim
üretimi sınırlı olmuş ve yönetim yerine çoğunlukla denetim refleksi geliştirmiştir.
Bu da “devleti yöneten değil, devleti yorumlayan parti” modeli yaratır.
Üçüncüsü, kadro üretim mekanizması farkıdır. AKP sadakat, yararcılık, hız, geniş
sosyal ağlardan hızlı devşirme, yerel yönetim-merkez-devlet çizgisinde “hızlı
yükselen kadro sistemi” kurmuştur. CHP liyakat, tartışma, kurumsal meşruluk, daha
yavaş filtreleme ve iç yarışmayla daha yüksek “yavaş ama kuramsal olarak daha
nitelikli sistem” kurmayı hedeflemiştir. Dördüncüsü, bürokrasiyle ilişkidir. AKP
bürokrasiyi yeniden kurmuş, sadakat ağları oluşturmuş ve devlet içi hizalanma
sağlamıştır. CHP bürokrasiyle uzak ilişki kurmuş, daha çok “profesyonel devlet”
beklentisini öne çıkarmış ama profesyonel yapı ile organik bağ zayıf kalmıştır.
Beşincisi ve en önemli fark ise “kriz fırsatı”dır. AKP’nin yükseldiği dönem ekonomik
kriz, siyasal sistem kırılması ve eski elitlerin meşruluk kaybı dönemidir. Bu
durum “yeni düzen kurma fırsatı” yaratmıştır. CHP ise sistemin içinden gelen
ama dışına itilmiş bir aktördür. “Yeni
düzen kurucusu değil, mevcut düzeni düzeltici aktör” konumunda kalmıştır.
Özetle, AKP boşlukta doğmuş, devleti
yeniden kurmuş, kadro devşirmiş ve bürokrasiyle bütünleşmiştir. CHP devlet kurmuş,
muhalefete düşmüş, denetleyici konuma geçmiştir ve devleti yeniden üretmeye
çalışmaktadır. Bu nedenle temel fark AKP devlet kuran/yeniden şekillendiren
parti iken CHP devlet geleneği taşıyan ama yeniden kurumsal kapasite üretmeye
çalışan partidir.
CHP’nin “devlet
kurucu refleks” geliştirmesi olanaklı mı, yoksa yapısal olarak sınırlı mı?
CHP “devlet kurucu refleks”
geliştirebilir mi, yoksa yapısal olarak buna mı sınırlı? Bunu netleştirmek için
iki düzeyi ayırmak gerekir: olanaklılık ve olasılık. Kuramsal olarak olanaklıdır.
CHP’nin “devlet kurucu refleks” geliştirmesi olanaksız değildir. Çünkü elinde
bazı yapısal üstünlükler vardır: güçlü yerel yönetim deneyimi (büyükşehirler), hukukçu
ve bürokrat havuzu, geniş teknik kadro olanağı ve devlet geleneğini bilen bir
çekirdek elit. CHP “devlet nedir?” sorusunu bilen bir partidir. Bu önemli bir etmendir.
Uygulamadaki zorluk ise dönüşümün tipidir. CHP’nin dönüşmesi gereken şey “devleti
denetleyen parti” olmaktan “devleti yeniden tasarlayan parti”ye dönüşmek
zorunluluğudur. Bu sadece kadro değişimi değil, anlayış değişimi gerektirir. Bu
yolda en büyük yapısal engel ise kurumsal DNA’dır. CHP’nin tarihsel DNA’sı üç
özellik taşır: Geçmişte kurucu-devlet refleksi ve devletin sahibi olmak inancı,
bugünkü muhalefet refleksi yani devleti eleştirme ve denetleme yaklaşımı.
Şimdiki koalisyon refleksi yani farklı toplumsal grupları bir arada tutma
isteği. Bu bağlamda eksik olan şey “devleti yeniden kurma etme refleksi”dir. Bu refleks ise zor gelişir. Birinci nedeni, uzun
muhalefet dönemidir. Uzun süre iktidar dışında kalan partiler eleştiri üretir ama
“uygulama kasları” zayıflar. İkinci neden çok parçalı seçmen tabanıdır. CHP’nin
toplumsal koalisyonu ideolojik olarak uyumsuzdur ve bu da sağlam devlet modeli
üretmeyi zorlaştırır. Üçüncü neden, bürokrasiyle zayıf organik bağdır. Devlet
kurucu refleks için bürokrasiyle sürekli bütünleşmeye çalışan bir kadro gerekir.
CHP’de bu bağ daha zayıftır. AKP ile
temel fark burada ortaya çıkmaktadır. AKP devleti içeriden yeniden kurmuş, kadro
üretimini hızlandırmış ve bürokrasiyi dönüştürmüştür. CHP devleti gözlemlemiş, eleştirmiş
ve belediyeler üzerinden yer yer yönetmiştir ama merkezi devlet tasarımına hiç
tam geçememiştir. CHP bunu yapabilir mi?
Buna koşullu evet yanıtı verilmelidir. CHP’nin “devlet kurucu refleks”
geliştirmesi için üç kırılma gerekir: Gölge devlet yapısı ve bakanlık bazlı
hazır yönetim kadroları, bürokrasiyle bütünleşmiş teknokrat sınıf (sadece
siyasetçi değil, yönetici üretimi) ve liderlikten kurumsallığa geçiş yani
kişisel liderlik değil, sistem liderliğinin oluşturulması. En dürüst çerçeve
olarak CHP devlet kuramaz demek yanlıştır ama devleti yeniden kurma refleksine
doğal olarak sahip demek de yanlıştır. Doğru ifade ile CHP, içinde bulunulan
koşullarda, devlet kurucu değil, devlet yönetici kapasiteye dönüşmek zorunda
olan bir geçiş partisidir. Özetlemek gerekirse, kuramsal olarak olanaklıdır. Uygulama
açısından ciddi bir kurumsal dönüşümle olanaklıdır.
CHP iktidara
gelirse ilk 6 ayda en büyük kırılma hangi alanda yaşanır: ekonomi mi, bürokrasi
mi, yoksa yargı mı?
Üç alan var ama biri açık aradır.
Ekonomi “önemli düğüm noktası”dır. Ekonomi hızlı ama sınırlı etki alanıdır. İlk
bakışta en önemli alan ekonomi gibi görünmektedir. CHP iktidarında olası tablo piyasaların
güven tepkisi, kur ve enflasyon beklentisi, dış finansman algısı, Merkez
Bankası bağımsızlığı tartışmasıdır. Burada önemli nokta ekonominin hızlı bozulma
olgusuna karşılık hızlı da kararlılığa ulaşma yeteneğine sahip olmasıdır. Ekonomi
“ilk şok alanı”dır ama tek başına sistem kırılmaz. İkincisi yargı ve hukuk
alanıdır ve yüksek siyasal gerilim alanı demektir. İkinci önemli alan yargıdır.
Olası süreç önceki döneme ilişkin dosyaların açılması, yargı bağımsızlığı
reform girişimleri, HSYK/HSK benzeri kurumsal yeniden düzenleme ve medya ve
ifade özgürlüğü genişlemesidir. Burada risk yüksektir ve siyasal gerilim
kurumsal direnç olasılığı vardır. Yine de devletin günlük işleyişi tümüyle
durmayacaktır. Üçüncüsü, bürokrasidir. Asıl kırılma noktasıdır ve en önemli
alandır. Çünkü Türkiye’de devlet ekonomiyle değil, bürokrasiyle çalışır.
CHP iktidarında ilk 6 ayda şu sorunlar
ortaya çıkacaktır. Birincisi üst kadro değişimidir. Bakanlıklar değişecek ve önemli
atamalar yapılacaktır. İkincisi orta kadronun devamlılığının sağlanmasıdır. Asıl
operasyonel kadro yerinde kalacaktır ve “kurumsal hafıza” CHP ile uyumlu
değildir. Üçüncüsü, çift refleksli devlet olasılığıdır. Siyasal yönergeler yeni
ama yönetsel refleksler eski olacaktır. Bu durum yavaşlama ve eş güdüm sorunu
üretecektir. En önemli kırılma ise “devletin çalışma ritmi”nde yaşanacaktır. CHP
iktidarında ilk 6 ayda siyasal hız artar ve bürokratik hız düşecektir. Bu fark “reform
iradesi – uygulama kapasitesi” uyumsuzluğu yaratacaktır. En duyarlı alan ise
güvenlik bürokrasisi olacaktır. Türkiye gibi bir ülkede iç güvenlik, dış
güvenlik ve sınır yönetimi çok duyarlıdır. Burada ani değişiklikler sistem
direnci, kurumsal gerilim ve siyasa sürekliliği tartışması üretebilir. Net
sıralama olarak ilk 6 ayda risk yoğunluğu bürokrasi (en önemli kırılma), yargı
ve hukuk sistemi, ekonomi (ilk şok ama yönetilebilir), güvenlik (duyarlı ama denetlenebilir
alan). Sonuç olarak, CHP iktidara gelirse “seçimi kazanmak değil, devleti
çalıştırmak” asıl sorun olacaktır. İlk 6 ayda
belirleyici olan şey ekonomi değil, devlet makinesinin yeni siyasal iradeye
uyum hızı olacaktır.
CHP bu geçişi
başarırsa Türkiye’de rejim tipi nasıl değişir?
Bu soru aslında tek bir seçimle değil,
devletin yeniden dengelenmesiyle ilgilidir. CHP’nin “geçişi başarıyla
yönetmesi” senaryosunda rejim değişimi dramatik bir kopuş şeklinde değil, daha
çok kademeli bir yeniden tanımlama olarak ortaya çıkacaktır. Bunu üç aşamalı
düşünmek daha doğru olacaktır. İlk aşama “yarışmacı açılma” aşamasıdır ve 0–2
yıl sürecektir. CHP iktidarı geçişi başarıyla yönetirse ilk evrede seçimler
devam edecek ama yarışma daha eşit duruma gelecektir. Yargı ve medya üzerindeki
yürütme etkisi azalacak, bürokrasi daha çoğulcu bir yapıya zorlanacak ve muhalefet
alanı genişleyecektir. Bu aşama rejim tipi olarak “yarışmacı otoriterlik”ten “yarışmacı
demokrasi”ye geçiş eşiği olarak tanımlanabilir. Ancak bu tam demokrasi değildir,
çünkü eski kurumların etkisi tümüyle kaybolmayacaktır. İkinci aşama kurumsal
yeniden yapılanma aşamasıdır ve 2–5 yıl sürebilir. CHP bürokrasiyi tümüyle siyasallaştırmadan
dönüştürebilir, yargıda güveni artırır, ekonomik kurumları kararlılığa
kavuşturur ve yerel yönetim–merkez ilişkisini dengelerse bu durumda sistem kuvvetler
ayrılığının güçlenmesi, seçimlerin belirsizliği artması (gerçek yarışma), medya
alanı çoğullaşması ve sivil toplumun genişlemesi yönünde evrilecektir. Bu aşama
“zayıf demokrasi”den “pekiştirilmiş demokrasi”ye geçişi olarak tanımlanır. Üçüncü
aşama yeni rejim dengesinin oluşturulması olacak beş ya da daha fazla yıl
sürebilecektir. Bu aşama belirleyicidir. CHP iktidarı tekelleştirmez, kurumsal
dengeyi korur ve seçimleri kaybetmeyi “normal” kabul ederse o zaman Türkiye yarışmacı,
ama kararlı bir demokratik sisteme yaklaşacaktır. Latin Amerika tipi dalgalı
demokrasi değil, Güney Avrupa tipi demokrasi pekiştirmesi yaşanacaktır. Önemli
risk “tersine otoriterleşme”dir. CHP başarılı olsa bile üç risk vardır.
Birincisi, bürokratik direnç ve yavaş reform riskidir. İkincisi, ekonomik kriz ve
siyasal geri tepme riskidir. Üçüncüsü, koalisyon içi çatışma ve yönetim
zayıflığı olasılığıdır. Bunlar iyi yönetilmezse demokrasi açılımı yarıda
kalabilir. CHP’nin geçişi başarılı olursa Türkiye’deki temel değişim eski model
olan merkezi yürütme, zayıf denge ve yüksek devlet denetimi yerine yeni model daha
parçalı güç yapısı, kurumsal denge ve artan siyasal yarışma şeklinde olacaktır.
CHP geçişi başarıyla yönetirse Türkiye “yarışmacı otoriterlik” çizgisinden
çıkar, “yarışmacı demokrasi” bandına girer ama kısa sürede tam pekiştirilmiş demokrasiye
geçmesi kesin olmayacaktır. Özetle, kısa vadede açılma ve belirsizlik, orta
vadede kurumsallaşma savaşımı ve uzun vadede demokratik pekişme olasılığı
vardır.
CHP’nin böyle bir
geçişi başarısızlığa götüren ana risk nereden gelir?
Üç kaynak var ama ağırlıkları farklıdır.
Birincisi ve en yüksek risk CHP içi bütünlüktür. En önemli kırılma buradadır. CHP
iktidara gelirse en büyük risk farklı siyasal damarların aynı anda hükümet
içinde olması, liderlik yarışmasının yönetilememesi ve karar alma süreçlerinde
parçalanma olacaktır. Bunun sonucu olarak Devlet yönetiminde “tek irade” yerine
“çok merkezli irade” oluşabilir. Bu durum Türkiye gibi merkezi devlet
yapılarında çok hızlı şekilde sorun üretir. Tarihsel olarak en sık başarısızlık
nedeni budur. İkinci büyük risk ise bürokratik dirençtir. (State inertia)
İktidar değişse bile orta kademe bürokrasi yerinde kalır, kurumsal
alışkanlıklar devam eder ve eski siyasa ağları tümüyle çözülmez. Bu durum “siyasal
irade var ama yönetsel uygulama yavaş” algısı üretir. CHP bu algıyı yönetemezse
reformlar gecikir, kamuoyu beklentisi düşer ve siyasal sermaye erir. Üçüncü risk
ekonomik şok ve beklenti yönetimidir. Ekonomi burada tetikleyici olabilir ama
tek başına belirleyici değildir. Risk mekanizması iktidar değişimi piyasalarda
belirsizlik yaratır, hızlı beklenti, kısa vadeli hayal kırıklığına yol açar, enflasyon/kur
baskısı sonuna siyasal baskıya dönüşür. Ancak ekonomi genelde krizi
hızlandırır, tek başına kriz üretmez. Dördüncü risk dış etmenler ve güvenlik
baskılarıdır. Türkiye gibi ülkelerde bölgesel
krizler, göç yönetimi ve güvenlik tehditleri yeni hükümet üzerinde hızlı stres
yaratabilir. Bu alan genelde “hükümetin kapasitesini sınayan dış değişken”dir.
Risk ağırlıklı sıralama CHP içi bütünlük ve liderlik uyumu, bürokratik direnç
ve uygulama kapasitesi, ekonomik beklenti yönetimi ve dış/güvenlik şokları
olacaktır. Sonuç olarak, CHP’nin geçiş başarısızlığı büyük olasılıkla dışarıdan
değil, içeriden gelecektir. Yani sorun “iktidarı kazanmak” değil, “iktidarı tek
bir yönetim iradesine dönüştürebilmek” olacaktır.
CHP bu riskleri en
aza indirgemek için iktidar öncesi hangi “kurumsal sigortaları” kurmak zorundadır?
Bu soruya sağlıklı bir yanıt
verebilmek için “tek bir sonuç”tan çok senaryo tabanlı bir çerçeve kurmak gerekmektedir.
Çünkü Türkiye’de bir seçim sonucu sadece oy oranı değil, aynı zamanda kurumsal
denge, ittifak yapısı ve seçim sonrası yönetilebilirlik anlamına gelmektedir. Bunu
üç ana senaryoda toparlamak olanaklıdır. Birinci senaryo AKP’nin açık kazanmasıdır.
Eğer iktidar bloğu (AKP–MHP ittifakı) seçimden açık şekilde birinci çıkarsa mevcut
sistem devam eder, devlet kapasitesi ve yürütme gücü pekişir ve muhalefet
yeniden “savunma konumuna” döner. Bu senaryoda en önemli sonuç siyasal sistemin
mevcut “yarışmacı ama asimetrik” yapısının devam etmesidir. Rejim tipi değişmez
ve mevcut eğilim güçlenir. İkinci senaryo CHP’nin açık kazanmasıdır. CHP açık
çoğunluk ya da belirleyici bir zafer elde ederse, yürütme değişir, bürokratik
ve kurumsal yeniden yapılanma başlar ve yargı ve medya alanında reform baskısı
artar. Ama burada önemli nokta şudur: Seçim kazanmak kolay, devleti yönetmek
zordur. Bu senaryoda ilk 6–12 ay yüksek beklenti, yüksek gerilim, bürokratik
direnç ve hızlı siyasal sınama dönemi üretecektir. Eğer bu dönem
yönetilebilirse sistem yarışmacı demokrasiye açılma yönüne girer. Üçüncü ve en
olası ara senaryo parçalı ve bölünmüş bir sonucun ortaya çıkmasıdır. En önemli
ve Türkiye’de tarihsel olarak en sık görülen senaryo budur. Hiçbir taraf açık
üstünlük sağlayamaz, ittifaklar zorunlu duruma gelir ve koalisyon veya
yarı-koalisyon yönetimi oluşur. Bu durumda sonuç olarak siyasal gerilim devam
eder, karar alma süreçleri yavaşlar ve “denge içinde kriz” hali sürer. Bu
senaryo sistemin ne tam otoriter ne tam demokratik olduğu ara bölgeyi korur.
Genel sonuç
Seçimin olası sonucu ne olursa olsun
üç temel çıkarım değişmez:
1.
Türkiye’de siyasal savaşım artık “seçim günü” değil “seçim öncesi kurumsal
kapasite” üzerinden belirlenmektedir.
2.
En önemli belirleyici unsur oy oranı değil, devlet yönetme kapasitesi ve
kurumsal bütünlüktür.
3.
Sistem ya mevcut asimetrik dengeyi sürdürür ya da CHP’nin kazanması halinde
yüksek riskli bir geçiş dönemine girer.
Türkiye’de seçim sonucu ne olursa
olsun belirleyici olan şey “kim kazandı” değil, “kazananın devleti ne kadar
hızlı ve tutarlı yönetebildiği” olacaktır.
CHP kazanır ama
yönetemezse ne olur?
Mevcut verilerle kesin bir tahmin
yapmak olanaklı değildir ama siyasal denge, kurumsal asimetri ve seçmen
davranışı açısından olası eğilimler hakkında makul bir “eğilim kestirimi”
yapılabilir. Bu üç katman üzerinden çözümlenebilir: yapısal üstünlükler, güncel
yapı ve belirsizlik etmenleri. Yapısal üstünlük iktidar bloğunda olacaktır. Mevcut
koşullarda iktidar bloğunun en güçlü tarafı devlet kapasitesi ve kurumsal denetim,
gündem belirleme gücü, bürokratik süreklilik, ekonomik araçları yönlendirme olanağı
ve seçim sürecini çerçeveleme kapasitesidir. Bu, kısa vadede önemli bir “taban
koruma” etkisi yaratır. Bu nedenle iktidar bloğu her zaman “başabaş” yarışta
hafif üstünlükle yarışa başlar. Güncellik açısından muhalefet CHP ve olası
geniş blok ön plana çıkacaktır. CHP’nin üstünlükleri ise büyük şehirlerde güçlü
yerleşim, yerel yönetim başarımları, ekonomik memnuniyetsizlikten beslenen oy
potansiyeli ve toplumsal değişim ve genç seçmen eğilimidir. Ancak önemli sorun liderlik
ve kurumsal bütünlük tartışmaları, iç siyasal gerilimler ve “devlet yönetme
kapasitesi” algısının henüz tam yerleşmemiş olmasıdır. Bu nedenle CHP’nin gücü
yüksek ama daha değişken (volatile) olacaktır. Üçüncü belirleyici etmen
ekonomi ve algı olacaktır. Türkiye’de seçimlerin ana belirleyicisi hala ekonomik
gidiş ve bunun seçmen algısına yansımasıdır. Eğer ekonomi kararlılık içinde kalırsa
iktidar üstünlük kazanır. Ekonomi kötüleşirse muhalefet hızlı şekilde yükselir.
Bu değişken tek başına dengeyi değiştirebilir. Mevcut tabloya göre, iktidarın
az farkla önde olduğu senaryo en yüksek olasılık (%35–45) sahibidir. İkinci
olasılık çok dengeli ve kilit özellik taşıyan bir parlamento (%25–35) yapısının
ortaya çıkmasıdır. Üçüncü olasılık muhalefetin açık üstünlüğüdür. (%20–30) Bu
dağılım “kesin oran” değil, denge yönünü gösteren çözümleyici bir bant olarak
düşünülmelidir. En olası sonuç Türkiye’de seçim büyük olasılıkla “tek taraflı
zafer” değil, “yüksek gerilimli yakın yarış” üretecektir. Sistemin doğası
gereği ne tam kopuş ve ne de rahat bir devamlılık ortaya çıkacaktır. Mevcut
koşullarda Türkiye’de seçimlerin en olası çıktısı iktidar bloğunun hafif üstünlük
taşıdığı ama muhalefetin güçlü şekilde yarıştığı yüksek belirsizlik içeren
yakın bir yarış senaryosudur.
Hangi 2–3 önemli
olay bu dengeyi tümüyle tersine çevirebilir?
Bu dengeyi gerçekten bozabilecek
“oyunu değiştiren” (game changers) etmenler ne olur? Türkiye gibi yüksek
kutuplaşmış ve kurumların güçlü olduğu bir sistemde seçim sonucunu genelde 2–3
büyük şok belirleyecektir. Birinci şok ekonomik kırılmadır ve en güçlü değişkendir.
En önemli tetikleyici budur. Yüksek enflasyonun denetimsiz artışı, kur şoku, ücret–fiyat
dengesinin tümüyle bozulması ve orta sınıfın hızlı refah kaybı olursa denge hızla bozulacaktır. Bu durumda iktidarın
doğal üstünlüğü hızla eriyecektir. Çünkü ekonomik performans Türkiye’de
doğrudan oy davranışına yansır. İkinci şok siyasal meşruluk krizidir. İkinci
büyük kırılma alanı büyük siyasal davalar, yüksek profilli
tutuklama/soruşturmalar, seçim güvenliği tartışmaları ve kurumsal meşruluk
krizleridir. Bu tür gelişmeler muhalefeti hızla seferber eder ama aynı zamanda
iktidar blokunu da sertleştirir. Üçüncü şok muhalefet içi birleşme veya
parçalanmadır. Bu çoğu zaman gözden kaçan ama önemli etmendir. Eğer muhalefet
birleşirse, oylar pekişir, yarış başa baş duruma gelir ve iktidar ilk kez
gerçek riskle karşılaşır. Eğer muhalefet parçalanırsa iktidar yapısal üstünlük
kazanır ve seçim sonucu daha da netleşir. Dördüncüsü, liderlik algısı kırılmasıdır.
Siyasal liderlik algısı çok hızlı değişebilir. Sağlık, güvenlik veya başarım
algısı, kamuoyu güveninde ani düşüş ve güçlü bir seçenek liderin yükselişi bu
olgular arasındadır. Bu tür değişimler “yavaş giden eğilimleri” birkaç ayda
tersine çevirebilir. Beşincisi, dış siyasa ve güvenlik şokudur. Özellikle bölgesel
savaşlar, göç krizleri ve büyük güvenlik olayları genelde seçmeni “kararlılık
arayışına” yönlendirebilir. Mevcut dengeyi değiştirebilecek etmenler ekonomik
kriz (en güçlü ve en hızlı etkili etmen), siyasal/kurumsal meşruluk kırılması,
muhalefetin birleşmesi veya parçalanması, liderlik algısında ani değişim ve dış/güvenlik
şokları olacaktır. Türkiye’de seçim dengesi kararlı değildir. Ekonomik şok ve
siyasal meşruluk kırılması, sistemi kısa sürede tümüyle farklı bir dengeye
taşıyabilecek iki ana “oyun değiştirici”dir.
Bu “game
changer”lar içinde hangisi şu an en olası görünmektedir?
Mevcut tabloya bakınca “game
changer” olasılıkları içinde en olası olanı ekonomi görünmektedir. Çünkü seçmen
davranışını en hızlı etkileyen alan, günlük hayatla en doğrudan bağlantılı
değişken ve siyasal söylemden bağımsız olarak duyulan bir baskıdır. Siyasal/kurumsal
krizler de etkili olabilir ama genelde daha seçici etkiler üretir, daha yavaş
yayılır ve daha yüksek “karşı seferberlik” doğurur. Ekonomi ise daha “kitlesel
ve sessiz” çalışır. Mevcut koşullarda dengeyi en olası değiştirecek etmen
ekonomik koşullardır. Diğer etmenler daha çok hızlandırıcı veya dengeleyici rol
oynarlar.
SON GELİŞMELER
Son dönemde yaşanan gelişmeler,
Cumhuriyet Halk Partisi'nin karşı karşıya bulunduğu krizin yalnızca bir
liderlik veya kurultay tartışması olmadığını göstermektedir. Mutlak butlan
kararı sonrasında ortaya çıkan yeni yönetim yapısı, parti içindeki güç mücadelesini
daha da sertleştirmiştir. Özellikle Özgür Özel yönetiminde görev almış bazı
milletvekillerinin kesin ihraç istemiyle disiplin sürecine sevk edilmesi krizin
yeni bir aşamaya geçtiğine işaret etmektedir. Bu gelişmenin hukuksal boyutu
kadar siyasal sonuçları da önem taşımaktadır. Söz konusu milletvekilleri parti
örgütü, Meclis grubu ve yerel yönetimler üzerinde etkili olan isimlerden
oluşmaktadır. Bu nedenle yaşanan süreç sıradan bir disiplin işlemi olarak
değerlendirilemez. Aksine, parti içindeki güç dengelerinin yeniden şekillendirilmesine
yönelik kapsamlı bir siyasal müdahale olarak yorumlanabilir. Bu durum CHP
içerisinde daha önce var olan liderlik ve meşruluk tartışmasını örgütsel bir
varlık sorununa dönüştürmektedir. Bu gelişmeler aynı zamanda Türkiye'de iktidar
ve muhalefet arasındaki savaşımın niteliğine ilişkin önemli ipuçları
sunmaktadır. AKP'nin temel stratejisinin yalnızca seçim kazanmak olmadığı, aynı
zamanda ana muhalefet partisinin siyasal etkinliğini sınırlandırmak ve onu
sürekli iç tartışmalarla meşgul etmek olduğu görülmektedir. Bu açıdan
bakıldığında CHP'nin enerjisinin iktidar mücadelesinden çok kendi iç
sorunlarına yönelmesi, iktidar açısından önemli bir stratejik kazanım anlamına
gelmektedir. Bununla birlikte CHP'nin temel sorunu yalnızca dış baskılar
değildir. Parti aynı zamanda iktidar seçeneği olma savı ile örgütsel
bütünlüğünü koruma zorunluluğu arasında sıkışmış durumdadır. Uzun yıllar
muhalefet partisi olarak çalışan CHP bugün ilk kez gerçek anlamda bir iktidar seçeneği
olarak görülmektedir. Ancak bu dönüşüm henüz tamamlanmamıştır. Parti içinde
farklı meşruluk kaynaklarının, farklı liderlik odaklarının ve farklı siyasal
stratejilerin varlığı kurumsal bütünlüğü zayıflatmaktadır. Bu nedenle
önümüzdeki dönemde belirleyici olacak soru CHP'nin seçim kazanıp
kazanamayacağından çok kendi örgütsel bütünlüğünü koruyup koruyamayacağıdır.
Çünkü mevcut siyasal koşullarda muhalefetin en önemli gücü devlet kaynakları
değil, kurumsal birlik ve toplumsal meşruluktur. Eğer CHP bu birlikteliği
koruyamazsa, seçim sonuçlarından bağımsız olarak siyasal etkisi önemli ölçüde
azalabilir. Mevcut koşullar altında yapılacak bir seçimde yarışın son derece
çekişmeli geçmesi beklenmektedir. Ancak devlet kapasitesi, kurumsal güç ve
siyasal gündemi belirleme olanakları dikkate alındığında iktidar blokunun
belirli bir üstünlüğü olduğu söylenebilir. Buna karşılık ekonomik gelişmeler,
siyasal meşruluk tartışmaları ve muhalefetin örgütsel bütünlüğünü koruyabilme
kapasitesi seçim sonuçlarını değiştirebilecek temel değişkenler olarak öne
çıkmaktadır. Bu nedenle Türkiye'nin siyasal geleceğini belirleyecek olan
yalnızca seçim günü ortaya çıkacak oy dağılımı değil, seçim öncesinde ve
sonrasında tarafların kurumsal kapasiteyi nasıl kullanacaklarıdır.
Türkiye'deki siyasal savaşım yalnızca
iktidar ve muhalefet arasındaki bir güç savaşımı değildir. Aynı zamanda devlet
kapasitesinin, toplumsal meşruluğun ve ekonomik başarımın yeniden dağılımı
üzerine yürüyen çok katmanlı bir dönüşüm sürecidir. Bu nedenle seçimlerin
sonucunu yalnızca partilerin stratejik tercihleri değil, toplumun farklı
kesimlerinin değişen beklentileri ve ekonomik koşulların yaratacağı yeni
siyasal dengeler belirleyecektir.
CHP Tüzüğü'nün 63. maddesi,
milletvekilleri hakkında disiplin sürecinin başlatılmasını Parti Meclisinin
istemine bağlamaktadır. Bu nedenle Parti Meclisi kararı olmaksızın başlatıldığı
ileri sürülen disiplin işlemleri, yalnızca siyasal değil aynı zamanda örgüt
hukuku bakımından da yeni tartışmalara yol açmıştır. Böylece CHP'de yaşanan
meşruluk krizi yalnızca genel başkanlık düzeyinde değil, parti içi karar alma
süreçlerinin hukuksal dayanakları açısından da derinleşmiştir.
GENEL
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu çalışma, Türkiye'de AKP ile CHP
arasında giderek sertleşen siyasal savaşımı yalnızca seçim yarışması bağlamında
değil, devlet kapasitesi, kurumsal güç, örgütsel bütünlük ve rejim dönüşümü
eksenlerinde incelemiştir. İnceleme sonucunda ortaya çıkan temel bulgu
Türkiye'deki siyasal yarışmanın artık klasik anlamda bir iktidar-muhalefet savaşımı
olmaktan çıktığı, devletin kurumsal kaynakları ile toplumsal meşruluk
kaynakları arasında yürüyen çok katmanlı bir güç savaşımına dönüştüğüdür.
AKP'nin temel üstünlüğü, uzun iktidar
yılları boyunca oluşturduğu devlet kapasitesi, bürokratik süreklilik, gündem
belirleme gücü ve kurumsal kaynaklara erişim olanaklarından kaynaklanmaktadır.
Buna karşılık CHP'nin temel üstünlüğü ise büyük kentlerdeki güçlü toplumsal
desteği, yerel yönetim deneyimi, ekonomik memnuniyetsizlikten beslenen
muhalefet potansiyeli ve değişim talebini temsil etmesidir. Ancak taraflar
arasındaki savaşımda kullanılan araçlar simetrik değildir. Muhalefet ağırlıklı
olarak toplumsal seferberlik, mitingler ve siyasal meşruluk üretimi üzerinden
hareket ederken, iktidar bloğu devlet kurumları ve hukuksal süreçler dahil
olmak üzere çok daha geniş bir araç setine sahiptir.
Bu çerçevede CHP'nin karşı karşıya
bulunduğu temel sorun seçim kazanmak değil, iktidar seçeneği olabilecek
kurumsal kapasiteyi oluşturabilmektir. Uzun yıllar muhalefette kalan partilerde
görülen tipik sorunlardan biri olan yönetim kapasitesi açığı CHP açısından da
önemli bir risk alanı oluşturmaktadır. Özellikle bürokratik uyum, karar alma
süreçlerinin eş güdümü, kadro derinliği ve örgütsel bütünlük konuları olası bir
iktidar değişiminin başarısını belirleyecek temel değişkenlerdir. Bu nedenle
CHP açısından asıl sınav seçim gecesi değil, seçim sonrasında başlayacaktır.
Çalışmanın ulaştığı bir diğer önemli
sonuç, CHP içerisindeki liderlik ve meşruluk tartışmalarının artık sıradan bir
parti içi yarışma olmaktan çıkmış olmasıdır. Mutlak butlan kararı sonrasında
yaşanan gelişmeler ve parti içi tasfiye girişimleri, sorunun yalnızca genel
başkanlık düzeyinde değil, örgütsel bütünlük düzeyinde de değerlendirilmesi
gerektiğini göstermektedir. CHP'nin önümüzdeki dönemde karşı karşıya bulunduğu
en büyük risk dış baskılardan çok iç bütünlüğünü koruyup koruyamayacağıdır.
Çünkü muhalefetin en önemli siyasal sermayesi devlet gücü değil, kurumsal
birlik ve toplumsal meşruluktur.
Türkiye'nin siyasal geleceği açısından
bakıldığında, olası bir iktidar değişimi tek başına demokratikleşmeyi güvence
altına almayacaktır. CHP'nin iktidara gelmesi durumunda ortaya çıkacak süreç,
büyük olasılıkla ani ve devrimci bir rejim değişikliğinden çok, kademeli bir
yeniden dengelenme süreci olacaktır. Bu sürecin başarısı ise yalnızca seçim
sonuçlarına değil, yeni yönetimin bürokrasiyi dönüştürme kapasitesine, hukuksal
reformları gerçekleştirme becerisine ve farklı siyasal eğilimleri ortak bir
yönetim iradesi altında birleştirebilmesine bağlı olacaktır.
Mevcut koşullar altında yapılacak bir
seçimde iktidar bloğunun devlet kapasitesi ve kurumsal üstünlükleri nedeniyle
hafif bir üstünlüğe sahip olduğu söylenebilir. Bununla birlikte ekonomik
gelişmeler, siyasal meşruluk tartışmaları ve muhalefetin örgütsel bütünlüğünü
koruyabilme başarısı seçim dengesini değiştirebilecek başlıca değişkenlerdir.
Özellikle ekonomik başarım seçmen davranışını en hızlı etkileyen ve mevcut
dengeyi değiştirme gizil gücü en yüksek unsur olarak görünmektedir.
Sonuç olarak Türkiye, yalnızca iki
parti arasındaki bir seçim yarışına değil, aynı zamanda devletin gelecekte
nasıl yönetileceğine ilişkin tarihsel bir savaşıma tanıklık etmektedir. Bu
mücadelenin sonucunu belirleyecek olan yalnızca seçim sandığından çıkacak oy
oranları değildir. Asıl belirleyici unsur, hangi siyasal aktörün toplumsal
meşruluğu kurumsal kapasiteye dönüştürebileceği ve hangi aktörün devlet
yönetiminde süreklilik ile değişim arasındaki duyarlı dengeyi kurabileceği
olacaktır. Bu nedenle Türkiye'de yaklaşan seçimlerin temel sorusu "kim
kazanacak?" değil, "kazanan ülkeyi nasıl yönetecek?" sorusudur.
Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca hükümet değişikliğini değil, Türkiye'nin
siyasal rejiminin ve demokratik geleceğinin yönünü de belirleyecektir.
Kaynakça
Bermeo, N. (2016). On democratic
backsliding. Journal of Democracy, 27(1), 5–19.
Diamond, L. (2002). Thinking about
hybrid regimes. Journal of Democracy, 13(2), 21–35.
Esen, B., ve Gümüşçü, Ş. (2016).
Rising competitive authoritarianism in Turkey. Third World Quarterly, 37(9),
1581–1606.
Esen, B., ve Gümüşçü, Ş. (2017). A
small yes for presidentialism: The Turkish constitutional referendum of April
2017. South European Society and Politics, 22(3), 303–326.
Fukuyama, F. (2013). What is
governance? Governance, 26(3), 347–368.
Fukuyama, F. (2014). Political order
and political decay: From the industrial revolution to the globalization of
democracy. Farrar, Straus and Giroux.
Levitsky, S., ve Way, L. A. (2010).
Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after the Cold War. Cambridge
University Press.
Linz, J. J. (2000). Totalitarian and
authoritarian regimes. Lynne Rienner Publishers.
Mann, M. (1984). The autonomous power
of the state: Its origins, mechanisms and results. European Journal of
Sociology, 25(2), 185–213.
North, D. C., Wallis, J. J., ve
Weingast, B. R. (2009). Violence and social orders: A conceptual framework for
interpreting recorded human history. Cambridge University Press.
O'Donnell, G. (1994). Delegative
democracy. Journal of Democracy, 5(1), 55–69.
Öniş, Z. (2015). Monopolising the
centre: The AKP and the uncertain path of Turkish democracy. The International
Spectator, 50(2), 22–41.
Özbudun, E. (2015). Turkey's judiciary
and the drift toward competitive authoritarianism. The International Spectator,
50(2), 42–55.
Schedler, A. (2006). Electoral
authoritarianism: The dynamics of unfree competition. Lynne Rienner Publishers.
Tilly, C. (1992). Coercion, capital
and European states, AD 990–1992. Blackwell.
Tuğal, C. (2016). The fall of the
Turkish model: How the Arab uprisings brought down Islamic liberalism. Verso.
Waldner, D., ve Lust, E. (2018).
Unwelcome change: Coming to terms with democratic backsliding. Annual Review of
Political Science, 21, 93–113.
Yılmaz, İ., ve Bashirov, G. (2018).
The AKP after 15 years: Emergence of Erdoganism in Turkey. Third World
Quarterly, 39(9), 1812–1830.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder